17.5 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 284

Fikir Damlaları (3)

0

     Görmemek olmamaya delil teşkil etmez.
Mikropları çıplak gözle göremiyoruz. Mikroskop icat edilmeseydi, onları inkâr
etmeye belki de devam edecektik. İçtiğimiz bir bardak suda oynaşan sayısız
mikrobik canlılar kaynaşmaktadır. Bunu ilmen biliyor, fakat onları göremiyoruz.
Eğer görseydik o suyu içmekte zorlanırdık. Bu durumda göremeyişimiz bir lütuf.
Keza soluduğumuz hava içinde bile, nice sayısız, görünmez varlıklar cirit
atıyor. Şayet onları görmemiz mümkün olsaydı; nefes almak bizler için âdeta
işkence olmaz mıydı? Ruhu ve aklı göremiyoruz ama var olduklarını bilyoruz.
Fakat mahiyet ve içyüzlerine akıl erdiremiyoruz. Demek ki, bir şeyin mahiyetini
bilmemek, varlığını inkâr etmeyi gerektirmiyor. Hiç incir ağacı görmemiş
birine, toplu iğnenin başı kadar olan çekirdeğini göstererek; “Toprağa
ekildiğinde, bir müddet sonra bunun içinden 20-30 metre yüksekliğinde, 10-15
metre genişliğinde yer kaplayan sayısız dal, budak ve  yaprakları ortaya çıkar. Üstelik dallarından
sarkan çok nefis, bal gibi binlerce tatlı meyvalarını bizlere sunar.”
dediğimizde, “Daha neler, atma birader, olacak şey mi bu?” diye inanmazlığını
dile getireceği şüphesizdir. Akan kanda alyuvarları da göremiyoruz, inkâr mı
edelim? Düşünce ve mânâları göremeyişimiz; onların yokluğuna delil olabilir mi?
Melekleri, ruhanîleri, cinleri ve daha isimlerini bile bilmediğimiz nice
varlıklar var ki göremiyoruz. Demek ki görmeyişimiz onların varlıklarını
reddetmeyi gerektirmiyor. Kaldı ki, her şeyi göremiyen baş gözümüzden başka;
akıl, kalb, gönül, basiret ve ilim gözü gibi nice gözler vardır. Velhasıl
varlık görünenden ibaret değildir. Çünkü baş gözünün görmediğini, kalb ve basiret
gözünün gördüğü çok şeyler var ki, saymakla bitmez. Evet basar / baş gözü / dış
gözü; görünen şehadet / görünür madde âlemini görürken; basîret / iç gözü ise
manevî âlemi görür. Evet “Ben gördüğüme inanırım!” diyenler; aslında mânen kör
olduklarını da, dile getirmiş oluyorlar.

     Bir ağaçtır bu âlem

     Meyvesi olmuş Âdem

     Maksut olan meyvedir

     Sanma kim ağaç ola

     (Gaybî Sun’ullah)

 

     Evet insan, âlemin özü ve özetidir. Kâinat
ağacının meyvasıdır.

     Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının
üzerinde topluca tecellî ettiği, göründüğü yegâne varlıktır.

     Evet insanın şerefi öyle yüksektir ki,
Kâinat / Evren; ona hizmet için yaratılmıştır.

     Yani kâinat insan için, insan ise bizzat
Allah’ın kendisi için yaratılmıştır.

     Tüm kâinatın insanın emrine ve işlerine
sunulması;

     İnsanın Allah katındaki kıymet ve
değerinin; ne kadar yüksek olduğunun bir göstergesidir.

     Çünkü her varlık, Allah’ın bir adının ve
sıfatının mazharı / zuhur ettiği, göründüğü yer iken,

     İnsan ise, Allah’ın bütün sıfatlarını
üstünde taşıyan, onları gösteren,

     Kendisinden; bu isim ve sıfatlarla
boyanması istenen, tek, gözde bir varlıktır.

     Allah’ın zâtı ve varlığı ise, vâcip /
lüzumlu, gerekli ve olmazsa olmazdır.

     Kadîm / başlangıçsız olup ezelîdir.

     Çoğalmaz, eksilmez, bölünmez ve asla
değişmez.

     Maddeyle uzaktan yakından alâkası
bulunmayan, mutlak / kayıtsız kuyudsuz bir vücut sahibidir. 

     Her türlü kayıt ve kuyuttan / bağ ve
bağlantıdan münezzeh ve uzaktır,

     Bunlarla hiçbir alâkası yoktur, olamaz da.

     Küçük büyük her şey, canlı cansız tüm
mahlûkât / yaratılmışlar;

     O’nun zâtına değil fakat isim ve
sıfatlarına âyinelik

     Yani aynalık göreviyle mükellef ve
yükümlüdürler.

     Allah’a yol bulmak ise, ilme’l-yakîn /
bilmek, ayne’l-yakîn / görmek ve hakka’l-yakîn /olmak

     Gibi, merhale ve aşamalardan geçmeye
bağlıdır.

Bir Teröristin Yol Haritası

                Suriye
uyruklu İstanbul-İstiklâl Caddesi bombacısı Ahlam Albashır, yaptığı terör
eylemiyle 6 vatandaşımızın ölümüne, 81 vatandaşımızın da ağır yaralanmasına
sebep oldu.

                Peki,
kim bu Ahlam Albashır?

                 Türkiye’ye nereden nasıl gelmiş, gelirken
hiçbir güvenlik korumasına takılmadan hangi şehirlerimizden geçip İstanbul’a
geliyor ve bu eylemi gerçekleştiriyor? Bütün bunların sebep ve sonuçları geniş
çerçevede ele alıp irdelenmesi lâzım.

                Öncelikle
şunu belirtmek isterim ki, her şey Suriye sınırındaki mayınlı arazinin mayından
temizlenmesiyle başladı, kardeşim Esat’tan katil Eset’le devam etti.

                Suriye
toprakları, ABD, Rusya, DEAŞ ve PKK tarafından işgale uğradı. Özellikle PKK’nın
ABD kontrolünde Suriye’nin kuzeyini işgal etmesi neticesinde o bölgelerde
bulunan Türkmen, Arap ve Kürtler mayından temizlenmiş sınır bölgelerimizden
kontrolsüz bir şekilde akın akın kaçarak Türkiye’ye sığındılar. Her ne kadar
sınıra yakın vilayetlerde birkaç sığınmacı kampı kurulsa da gelenlerin
çoğunluğu kısa zamanda Türkiye’nin dört bir yanına dağıldılar.

                O
zamanlar konunun uzmanları hükümet yetkililerini birçok kez uyardılar ancak bu
yetkililer gelen sığınmacılara Ensar-Muhacir bakış açısıyla neredeyse bir
kutsiyet kazandırdılar. Millete anlattıkları böyleydi ama kendilerinin gerçek
niyetlerini, zihinlerinin arka planında ne vardı şimdilik bilmiyoruz.

                Ama
doğu sınırlarımızdan da Afganlıların geldiğini görünce anlıyoruz ki, Türkiye
sessizce istila ediliyordu, yani bu gelişlerin adı: “SESSİZ İSTİLA’ydı.” Emperyalizmin Türk topraklarına biçtiği yeni
bir oyun türüydü. Güney ve Güney doğudaki bazı vilayetlerimizin 30 yıl sonraki
demografik yapısının nasıl olacağına dikkatinizi çekmek isterim.

                Gelenler
ellerini kollarını sallaya sallaya sınırlarımızdan geçiyor, ne bir üst-baş araması
ne de bir kontrolden geçiyorlardı.

                Bu
süreçte yurdumuzun bazı bölgelerinde patlamalarla sarsıldık. (Hatay da
yaralanmalar, Ankara da: 95 Şehit, Kayseri de: 14 Şehit) Kısacası yüzlerce
yaralı ve yine yüzlerce şehit.

                Bir
zamanlar Pakistan-Afganistan sınırında da aynı durumların yaşandığını söyleyen Gazeteci
Cüneyt Özdemir: “Türkiye-Suriye
sınırında yabancı savaşçıların geçişine izin veriliyor bu durum Türkiye
açısından çok tehlikeli. Defalarca gittiğim Pakistan-Afganistan sınırında aynı
durumu gördüm ve yazdım.
” Sözleriyle uyarılarda bulunduğunu söylüyor ama
niyetler başka olunca sözler tesir etmiyor.

                Bombacı
Ahlam Albashır 2017 de Kobani de YPG ile bir aşk hikâyesiyle tanışıyor. Yapılan
sorgulamada: “Kendisinin PKK/PYD/YPG
terör örgütü tarafından özel istihbarat elamanı olarak yetiştirildiğini
Afrin-İdlip üzerinden Türkiye ye giriş yaptığını ve Hataya geçtiğini anlatıyor.”

                Daha
sonra Hatay’dan İstanbul’a geliyor. Anlaşılması çok güç ama Türkiye’de en
basitinden yasal yollardan bir bakkal dükkânı açacak olsanız belediyeden işyeri
ruhsatı, esnaf kefaletten belge ve vergi dairesine bildirim gibi buna benzer
bir sürü bürokratik engele takılırsınız.

                Ancak onun
gibi Suriye’den gelen teröristler İstanbul’da 200 Bin lira sermayeli bir
tekstil atölyesi kuruyorlar ve bu kadın o atölyede 4 ay serbestçe çalışıyor.

                Bu
arada sizlere 1972 Yılında Almanya Berlin’de başımdan geçen bir olayı
anlatayım. Berlin’in Schöneberg semtinden Weding semtine taşındım. O yıllarda
malumunuz olduğu üzere internet, cadde ve sokak kameraları gibi çağımızın
yenilikleri henüz keşfedilmemişti. Evet, bunlar o yıllarda Almanya’da yoktu ama
elin gâvuru! boş durmamış nasıl izlemişse bir hafta sonra yeni taşındığım evin
posta kutusundan Mahalli Polisten gelen bir mektup beni hayrete düşürdü.
Mektupta: “Sayın Türkten yeni evinize
hoş geldiniz. En kısa sürede Mahalli Polis büromuza uğrayarak ikamet belgenizi
alınız
” yazıyordu.

                Düşünün
artık 50 yıl önceki Almanya ve bugün ne oldukları, nereden geldikleri belirsiz
yabancı uyruklular ve teröristlerin cirit attığı bir Türkiye. Ama olsun biz
onların nefes alışlarını ve kaç numara ayakkabı giydiklerini biliyoruz öyle
değil mi?

                Sağlıklı
kalınız.

Goethe Uzmanı, Yazar ve Kitap Mütercimi SENAİL ÖZKAN, Johann Wolfgang Von Goethe*’nin Mevlânâ Hayranlığını Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Batılı mütefekkir
yazarlardan Göethe’nin, Mevlâna hayranı olduğu biliniyor. Mevlânâ’nın başka
batılı hayranı var mı?

 

Özkan: Var. Hegel, Mevlânâ’yı takdir konusunda Goethe’den daha isâbetlidir.
Hegel, Doğu Batı Divanı’nın neşrinden hemen iki yıl sonra, şair Friedrich
Rückert’in, (Taschenbuch der Damen auf das Jahr 1821’de) Mevlânâ’dan yaptığı
‘sanat dolu harikulâde tercümeler’i okumuş ve Vorlesungen über Ästhetik
(Estetik Hakkında Konferanslar) adlı kitabının ‘Pantheismus der Kunst’ (Sanatın
Panteizmi) başlığı altındaki bölümde, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’yi şu sözlerle
yorumlamıştır:

 

Esâsen şâir ilâhî olanı her şeyde temâşa etmenin hasretini çeker ve
bunu gerçekten de görür; ve işte o zaman, buna karşı kendi benliğini fedâ eder;
ama aynı ölçüde ilâhî olanın, tecrübî varlığını böylece genişletilmiş bir
biçimde iç âleminde yakalar. Bu şekilde onu, sadece şarklılara mahsus olan o
mâlum pür-neşe içlilik, o mâlum mutluluk ve safâlı saadet sarar. Böylece
şarklı, kendi benliğinden ferâgat etmek suretiyle Küllî Mutlak’a ve Ebedî olana
gark olur ve her şeyde bu tabloyu ve Zât-ı ilâhînin hâzır ve nâzır olduğunu
görür ve hisseder. Zât-ı ilâhî ile böylesine baştanbaşa dopdolu olmak ve
Allah’ta mutluluktan sermest bir hayat yaşamak, mistisizmin sınır muhitlerinde
dolanmak demektir. Her şeyden önce Celâleddin Rûmi bu cihetten övgüye şâyandır.
İnsanı hayran bırakan bir vukufla Rückert, ondan en güzel tercüme denemelerini
sunmuştur bize. Allah’a olan aşk ki insan, burada bütün engelleri aşarak kendi
Ben’ini ebedî teslimiyetle aynîleştirir ve tüm âlemde o Bir’i temâşa eder; dünyâda
ne varsa hepsini O’na teşmil eder ve her şeyi O’na irca eder. Burada O, mihrak olarak
kabul edilir. Buradan bütün istikametlere ve çevrelere yayılıp uzanmak
mümkündür.

 

Çetinoğlu: Hegel’in, dikkatini
çeken hususlar biliniyor mu?
  

 

Özkan: Hegel, Enzyklopädie der philosophischen Wissenschaften’ın 3.
Cildinde Mevlânâ’dan ‘mükemmel Celâleddin
Rûmî’
olarak bahsetmekte ve onun özellikle ‘ruhun Mutlak Bir’le olan birliği’ fikrini takdir ettiğini
vurgulamaktadır. Burada o, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’yi okuyucularına ‘aşılamayan, muhteşem Rûmî
(unvortreffliche Rûmî) olarak takdim etmektedir.

 

Çetinoğlu: Mevlânâ’ya hangi
açıdan bakıyor?

 

Özkan: Hegel, Mevlânâ’yı panteizm* zaviyesinden değerlendirmekte ve
yüceltmektedir. Hegel, Friedrich Rückert’in harikulâde tercümelerinden böyle
bir intiba edinmiş ve bu intiba kendi düşüncelerine de uygun olduğu için hiç
tereddüt etmeksizin çağların bu en büyük mutasavvıfını panteist* olarak
değerlendirmekte acele etmiştir. Hegel’in yukarıdaki değerlendirmesi her ne
kadar pozitif ve övücü olsa da, kesinlikle Mevlânâ’nın Allah ve varlık
anlayışını yansıtmamaktadır.

 

Çetinoğlu: Neden?

 

Özkan: Mevlânâ, Annemarie Schimmel’ın da çalışmalarında ortaya
koyduğu üzere, asla panteist değildir.  

 

Müsaade ederseniz burada sözünü
ettiğim, Mevlânâ hayranı Friedrich Rückert’in bir gazelinin tarafımdan yapılan
tercümesini takdim etmek isterim. Eğer Goethe, Rückert’in Mevlânâ’dan yaptığı
harikulâde tercümeleri okuma imkânı bulmuş olsaydı, eminim Mevlânâ’yı hem daha
doğru ve hem de daha müspet tanıtacaktı. Dolaysıyla Mevlânâ, bugün Avrupa’da
daha iyi tanınmış olacaktı. Bir gazelinde Rückert, Mevlânâ’nın fikirlerini
gayet serbest olarak şöyle yorumluyor: 

 

Ruhumun fecir ışığı, ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

Aşkımın hayâl yüzü, ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

 

Nereye baksan orda hayat var,
nereden yüz çevirsen ölüm;

Burada ölüm hayatla boy atar,
ırak olma benden, n’olur uzak olma!

 

Ben senin doğduğun doğuyum, gurûb
ettiğin batıyım

Sen renklerimi gösteren ışık,
ırak olma benden,  n’olur uzak olma!

 

Dilencinim, prensinim, esirinim
senim, lâkin ben hürüm,

Mükellefiyetim hazdır bana; ırak
olma benden, n’olur uzak olma!

Ateşgede’yim, Brehmen’im,
Hıristiyan ve Müslüman’ım,

Yegâne güvenimsin, ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

Dünyânın ebedî mihrakısın, niyaz
ile etrafında dönen benim

Yörüngenden ayrılmam, ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

Kulak ver, ey gül, gece her
bülbül ruhumdan şakıyor

İçli şarkısını, ırak olma benden,
n’olur uzak olma!

 

Ey aşk, hiçbir zaman karşı
koyamayacağın bu içten yakarış,

Celâleddin’in şiiridir: ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

 

Çetinoğlu: Mevlânâ ile Goethe’nin
düşünceleri örtüşüyor mu?

 

Özkan: Mevlânâ ve Goethe birçok noktada aynı, yahut paralel düşünmektedirler.
Her şeyden önce, farklı dinlerin ve kültürlerin düşünürleri olmalarına rağmen,
hayat anlayışları nerdeyse aynıdır. Her ikisi de faal ve dinamik bir hayatı
ister ve yüceltirler.

 

Hayatı ve hürriyeti her gün
yeniden keşfetmek, yeniden yaratmak ve yeniden şekillendirmeyi hayat felsefesi
olarak benimsemişlerdir. Her ikisi de atalete, uyuşukluğa ve pısırıklığa
temelden karşıdırlar. Onlara göre Allah, faaldir, yaratıcıdır ve her an başka
bir iştedir; kullarının da faal ve çalışkan olmasını ister. Goethe, Faust’a
faaliyet, aşk ve kurtuluş fikirlerini bir arada mütalaa eder ve şöyle der:

 

Wer immer strebend sich bemüht,

Den können wir erlösen.

Und hat an ihm die Liebe gar

Von oben teilgenommen.

Begegnet ihm die selige Schar

Mit herzlichem Willkommen.

 

Dâima canla başla uğraşanı biz
kurtarırız!

Yukardan İlâhî aşk da katılınca
ona, 

Bahtiyarlar grubu onu

Candan bir sevinçle karşılar.

 

Bu itibarla Mevlânâ’nın ‘insan-ı kâmil’i ile Goethe’nin Faust’u
arasında, bu zâviyeden bakılınca, fevkalâde bir benzerlik vardır. Şâir ve
düşünür olarak her ikisi de aşkı tefekkürlerinin merkezine yerleştirmişlerdir.

 

Çetinoğlu: Goethe ve Mevlânâ aşk
kavramını nasıl yorumluyor?

 

Özkan: Onlara göre aşk, bir gül yaprağındaki çiğ damlasının güneşi
içmesi gibi, yahut güneşte erimesi gibi, en küçük zerreden en büyük varlıklara,
micro kozmostan makro kozmosa kadar tüm varlıkların hayat damarlarına
dolmuştur. Onun için Mevlânâ, ‘aşk olmasa
âlem donardı
’ demiştir.

 

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz,
fikirlerini şimşekli bir dille ve soluk kesen bir ahenkle ifâde eden bu iki
cihanşümul dehâ hayatın bazı alanlarında tabiî olarak farklı düşünseler de,
tefekkür ve sanat alanında belirli bir irtifadan sonra birleşirler.
Aralarındaki farklılıklar ortadan kalkar.

 

Çetinoğlu: Röportajımızın
hâtimesi olarak Mevlâna yorumunuzu lütfeder misiniz?

 

Özkan: Mevlânâ, Mesnevî’sinde buyuruyor ki ‘Sâdece susayan suyu aramaz, su da susayanı arar.’ Mevlânâ, susayan
gönülleri aramaktadır. Susayan gönüller de yana yana onu aramaktadır ki UNESCO,
2007 yılını, ‘Mevlânâ Yılı’ olarak
ilân etmiştir.  

 

Bugün insanlık bu mübârek suyun
Anadolu toprağında olduğunu ve bu toprakların pek bereketli olduğunu
keşfetmiştir. Keşfetmiştir etmesine amma acımasız savaşların ateşinde kavrulan
ve dahî, bugün dünyâ siyâsetine yön veren basiretsiz ve nâdân siyâsîlerin
elinde meçhul istikametlere savrulan insanlığın, ufku karartılmaktadır. Asırlar
önce Mevlânâ, ‘Silahlarla câhillik bir
araya gelince dünyâyı zulümle ezen zorbalar ortaya çıkar
’ demiş, meğer ne
kadar haklı söylemiş.

 

İnsanlık, dünyânın neresinde
olursa olsun, ‘Gelin tanış olalım
diyen Bizim Yunus’un sesini; ‘Ne olursan
ol gel
!’ diyen Mevlânâ’nın hoşgörüsünü duymaktadır. Temiz vicdanlar, dünyânın
her yerinde Mevlânâ’ya yönelmişlerdir. Onun sevgi, muhabbet, tolerans ve
insanlık anlayışı, her şeye rağmen renkli bir gökkuşağı hâlinde insanlık
ufkunda yükselmektedir. Ne mutlu ki seven gönüller, susuz gönüller, yanan
gönüller Mevlânâ’nın ufka doğru ilerleyen ebedî sevgi katarını yakalamakta
acele ediyorlar.

 

*Goethe: (1740-1832) Alman hezarfen; edebiyatçı,
siyasetçi, ressam ve tabiat ilmi uzmanı.  1776 yılından itibaren, Weimar dukalığının bakanı
olarak çeşitli idârî ve siyasî görevlerde bulunmuştur.

*panteizm:Her şey tanrı’ kelimeleriyle özetlenebilecek bir kavramdır. Dünyâda
her ne varsa ‘Tanrı’ olarak andıkları
Allah ile mezcetmek, ikisini birleştirip tek bir varlık olarak kabul etmek. Bir
başka ifâde ile Tanrı ile tabiatın aynı varlık olduğunu iddia etmek.                                                                                                                                                                                                                                            *panteist:
Tabiatın, ağaçların ve tabiatta bulunan bütün varlıkların da tanrı olduğuna
inananlar. 

 

 

    SENAİL ÖZKAN:

1955 yılında Gümüşhane’de doğdu. 1974 yılında başladığı Hacettepe
Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya
gitti. 1979-1985 yıllarında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve
Sosyoloji okudu. Almanya’da ticâret ve tercümanlık yaptı. 1998 yılında
Türkiye’ye döndü. Hâlen İstanbul’da ikamet etmekte, mütercim ve yazar olarak
çalışmalarına devam etmektedir
.

Eserleri genel olarak Türk ve Alman felsefesini sentezlemektedir.

  
Senail Özkan’ın
Tamamı Ötüken Neşriyat A.Ş. tarafından
yayınlanan eserlerinden bâzıları:

Aşk ve Akıl / Doğu ve
Batı
: (Felsefe) 2006, Schopenhauer Paradokslar Üzerinde Raks: 2006, Mevlana ve Goethe: (Felsefe)
(2006),  Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe: (Felsefe) 2004, Söz Bir Yelpazedir: (Felsefe-Edebiyat)
2010.

Tercümeleri: 1-Annemarie Schimmel’den tercüme: Ben Rüzgârım Sen Ateş: Mevlana Celaleddin Rumi / Büyük Mutasavvıfın
Hayatı ve Eseri
, 2-Annemarie Schimmel’den Tercüme: Muhammed İkbal / Peygamberane bir şair ve filozof. 3-Annemarie
Schimmel’den Tercüme: Yunus Emre İle
Yollarda
1999. 4-Annemarie Schimmel’denTercüme:  Şark Kedisi: 2009, 5-Johann
Wolfgang von Goethe’den Tercüme: Doğu –
Batı Divanı
: 2009, 6-Joseph von Hammer’den Tercüme: İstanbul ve Boğaziçi 1. Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara – 2011. 7-Katharina
Mommsen’den Tercüme: Goethe ve İslam, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012.

Öğretmenler Günü Vesilesiyle

0

 Türk Eğitim Sistemi
kalitesi, World Economic Forum’un “Eğitim Kalitesi 2018” raporunun
verilerine göre dünyada 99’uncu sırada. 137 ülkenin yer aldığı bu sıralamada,
yalnızca 38 ülkenin önüne geçebildik.

Hâlâ “eğitimde çok iyi seviyelere ulaştık” diyenler,
acaba geçtiğimiz sene bulunduğumuz 101’inci sıradan 2 basamak yukarı çıkmamızı
mı başarı addediyorlar? Zira halen Mozambik, Nikaragua, Tanzanya, Etiyopya ve
Kamboçya’nın bulunduğu yüzdelik dilimden kurtulamadık da…

Eğitimin ülke kalkınmasıyla doğrudan bir ilişkisi vardır. Eğitimde
kalkınmadan ne ekonomide ne de başka bir kıstasta kalkınmamız mümkün değildir.
Bu açıdan eğitim, gelişmişliğin en büyük göstergesidir.

Word Economic Forum’un listesinde İsviçre, Singapur, Finlandiya ve
Hollanda başı çekiyor. Dünya tarihi açısından çok kısa süre önce bataklık olan
Finlandiya’nın nasıl iktisadi ve kültürel kalkınma örneği gösterip gelişmişlik
listelerinde nasıl üst sıralarda yer almayı başardığı araştırılıp, neden
Türkiye için de eğitimde kalkınma çözümü üretilmiyor?

Avrupa, dünyanın gidişatına göre eğitim sistemini inşa ederken biz
geri kaldık. Bu konuda halen hiçbir çaba harcamıyoruz çünkü sorunu tam olarak
tespit edebilmiş değiliz. Ancak 50 yıl öncesi ile yapılan kıyaslamalarla
kendimizi kandırmaya devam ediyoruz.

Eğitim ve ekonomi gelişmişliğin ana kıstasları olarak kabul
edildiğinden bunları temel aldım. Türkiye’nin yer aldığı özgürlükler,
demokrasi, yargı bağımsızlığı gibi sıralamalara bakarsak daha vahim vaziyetler
ortaya çıkacaktır. Bu geri kalmışlıktan kurtulup bir an önce çağdaşlarımızın
gelişmişlik seviyelerine ulaşabilmemiz için, devletin planlamayla ilgili
kurumlarının evvela ülke ihtiyaçları hususunda kapsamlı çözüm planlamaları
yapması gerekiyor…

*

Atatürk’ün, 1925 yılında öğretmenlere hitaben yaptığı bir
konuşmasında “Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, yüksek bir
topluluk halinde yaşatır; ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.”
sözleriyle millî eğitim alanındaki hedeflerini açık seçik ifade etmiştir.
“Öğretmenler; yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” sözleriyle de
öğretmenlere çok önemli bir görev yüklemiştir.

Öğretmenler, öğrencilerin yaşamları boyunca kendilerine
gerekebilecek bilgileri kazanmalarına yardımcı olan ve toplumun önünde giden
birer gönül erleridir. Bir güne sığdırılmış olsa da hatırlanmak, önemsenmek,
kendini ifade olanağı bulmak güzel bir duygudur. Öğretmen; öğreten,
yönlendiren, değerlendirme alışkanlığı kazandıran bir kılavuzdur. Bu nedenle
geleceğin mimarı olan öğretmenler her öğrenci için ayrı bir değerdir.

“Dünyanın her tarafında öğretmenler insan topluluğunun en
fedakâr ve en muhterem unsurlarıdır” diyen Atatürk’ün Millet Mektepleri
başöğretmenliğini kabul ettikleri tarih olan 24 Kasım, 1981’den beri
Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.

Bugün farkındalık günü olup öğretmenlerin unutulmadıklarını
gösteren bir gün olduğu konusunda nutuklar atılmasına, yöneticilerin eğitim ve
öğretimin öneminden söz etmelerine karşın, uygulamada istenilen noktada
olmadığımız da ortadadır. Çünkü eğitim, maddi ve manevi yararlarının yıllar
sonrasında görülebileceği, eksikliğinin de geç fark edilebileceği uzun bir
süreçtir. Bu nedenle, günü birlik yararı düşünen yönetici için eğitim ve
eğitimci fazla önemsenmemektedir.

24 Kasım Öğretmenler Gününü yürekten kutlar öğretmenlerimize başarılar
dilerim.

Korkuyorum

Aşağıda verdiğim iki şiirden ilki Azerbaycan’ın (1862- 1911
arasında yaşayan) ünlü şairi Ali Ekber Sabir’e ait. Şiir Azerbaycan
Türkçesinden Türkiye Türkçesine kısmen uyarlanmış.

Şair önce tek başına dağlara çıktığında,
çöllere düştüğünde gördüğü ve çoğu insan için korkunç olay ve varlıklardan bile
korkmadığını, korkusuz olduğunu anlatıyor. Fakat şiirin son bölümünü
okuyunca yangından, volkandan, hortlaktan, cinden, ummandan, tufandan,
aslandan, kaplandan korkmayan Sabir’i korkutan bir şey olduğunu
öğreniyoruz:

Hiçbir şeyden korkmayan Şair Sabir nerede “Müslüman” diye
bilinen bir yobaz, softa ve molla görse korktuğunu
anlatıyor. O’na göre,
bütün korkunç olaylardan ve varlıklardan daha da korkutucu olan Yobaz, Molla ve
Softaların riyakâr kandan fikirleridir.

Aslında Sabir sadece “Allah ile aldatanların” düşünce ve
eylemlerinden korkuyor.

****

İkinci şiir ise Ömer Lütfi Mete’ye (1950- 2009) ait.
Gazeteci, yazar, şair ve biraz da politikacı olan Ömer Lütfi Mete’yi halkımızın
çoğu Deli Yürek, Kurtlar Vadisi, Ekmek Teknesi vd TV dizilerinin
senaristi olarak tanır. Bu dizi ve filmlerde senaristimiz şairane ifadeleri ile
farklılık yaratır. Dahası kirli bir dünyada bile iyi işler yapmaya çalışan
karakterlerin (ve bizlerin) ruhlarını tasavvuf pınarından akıttığı sözler ile
yıkar.

Ömer Lütfi Mete’nin en bilinen şiirlerinden biri GÜLCE’dir.
Şairimiz kendisini sevgili Gülce’nin “güzelliğinin zulme çaldığı sınırda,
ölümcül nazın”
etkisinde, “uçurumun kenarında” hissetmektedir.
Uçurumun o kadar kıyısındadır ki aşağı itmeye “bir gamzelik rüzgâr”
yetecektir.

Bu müthiş şairane ifadelerden sonra hiçbir şeyden korkmayan,
korkusuz şairimizi korkutan tek şeyi öğreniyoruz:

“Ateşten / Kalleşten / Mızrakla gürzden
/ Dabbetülarz’dan / Deccal’dan / yedi düvelden / Korku nedir bilmeyen ben…

Tir tir titriyorum Gülce’den / Ödüm
patlıyor Gülce’ye bakmaktan
/ Nutkum
tutuluyor, ürperiyorum…”

Ömer Lütfi Mete bu dizeleri yazarken Sabir’den
etkilenmiş midir bilemem.
Ama aralarında önemli bir fark var.

Sabir’in korktuğu “Allah ile aldatan” riyakâr
Müslümanları, yobaz, molla ve softaları sevmediği açık.

Oysaki Ömer Lütfi Mete’nin tek
korktuğu şey, en sevdiği varlık olan Gülce’dir.

************************

Siz Korkmuyor Musunuz?

Bu iki büyük şair gibi beni de korkutan bir şey var. Fakat
ben şair değilim, böyle şairane ifade edemem.

Benim korkum şahsımla alakalı değil ülkem ve milletime ilişkin.

Ben de korkuyorum… Sözde yerli ve
milli olduğunu, İslam’ın ve Milliyetçilerin temsilcisi olduklarını söyleyen
riyakarlardan…

Bunların ülkemizin ve milletimizin kaynaklarını fakirden
zengine, yerliden yabancıya aktaran
uygulamalarından… Buna rağmen herkesten
fazla yerli ve milli olduklarını iddia edebilen ikiyüzlülüğünden
korkuyorum.

Korkuyorum, dini kavram ve değerleri
hoyratça kullananların pervasızlığından.

Korkuyorum, “ahlaksız bir Müslümanlık”
anlayışından.

Korkuyorum, insanlarımıza yaşattıkları
derin Yoksulluktan… Tasavvur sınırlarımızı aşan Yolsuzluklardan
Bir kabile devletine doğru götüren Yasaklardan… Hukuksuzluk ve
adaletsizlikten…

Korkuyorum, niteliksiz mezun fabrikası
Eğitim Sisteminden… Umudunu yitiren gençlerimizin, iyi meslek sahiplerinin
yurtdışına kapağı atmaya çalışıyor olmasından korkuyorum.

Korkuyorum dünün dostlarının düşman;
dünün “katil, darbeci, zalimlerinin” dost olmasından…

Ve daha nice benzeri riyakarlıktan, kötülüklerden… Umutlarımızın
ve hayallerimizin bile çalınmasından korkuyorum.

Ya siz? Siz korkmuyor musunuz?

*********************************



 

Mirza Aliekber Tahirzade Sâbir

 

KORKURAM


Ay Balam
Tek Başıma Çıkıram Ben Dağlara
Yangın, Volkan Görürem
Cin Görürem, Can Görürem
Korkmuram…
***
Mezerde Hortlak Görürem
Bin Türlü Tufan Görürem,
Gulyabani Görürem Korkmuram

Korkmuram…
***
Ay Balam
Şafak Vakti Düşürem Ben Çöllere
Kükremiş Aslan Görürem
Kan yiyen Sırtlan Görürem
Korkmuram…
***
Dalgalı Umman Görürem
Cin Görürem Can Görürem
Korkmuram…
***
Mezerde Hortlak Görürem
Bin Türlü Tufan Görürem

Gulyabani Görürem Korkmuram
Çok Tuhaf İnsan Görürem
Korkmuram…
***
Korkmuram
Korkmuram Bala

Korkmuram…
***
Ay Balam
Bir zifir karanlıkta düştüm yola,
Vurdum yolumu dağlara….
Bu Korkmazlığım ile
Vallahi Bala, Billahi Bala,
Tillahi Bala

Nerede bir Softa Görürem

Nerede bir Molla Görürem

Nerede bir “Müselman” Görürem
Korkuram Bala Korkuram, Bala Korkuram
***
Onun can alıcı, kandan fikirlerinden
Onun riyakâr zikirlerinden
Korkuram Bala Korkuram…


Korkuram Bala Korkuram
Vallah Billah,
Korkuram Balam…

Korkuram.”

 

 

 Ömer Lütfi Mete

 

GÜLCE

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belaya nazır

Topuklarım boşluğun avcunda

Derin yar adımı çağırır

 

Dikildim parmaklarımın ucunda

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Başım döner, beynim bulanır

El etmez

Gel etmez

Gülce’m uzaktan dolanır

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Gülce bir davet

Mecaz değil

Maraz değil

Gülce bir afet

Peri değil

Huri değil

 

Gülce beyaz sihir

Gülce ölümcül naz

Buram buram zehir

Yar yüzünde infaz

 

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ben fakir

En hakir

Bin taksir

Ateşten

Kalleşten

Mızrakla gürzden

Dabbetülarz’dan

Deccal’dan, yedi düvelden

Korku nedir bilmeyen ben

 

Tir tir titriyorum Gülce’den

Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan

Nutkum tutuluyor, ürperiyorum

 

Saniyeler gözlerimde birer can

Her saniyede bir can veriyor

 

 

 

Kürşad İhtilali ( Türk İhtilali )

       Milletlerin tarihinde gizli kalan veya
yazılamayan
öyle enteresan ve ilgi çekici
hadiseler vardır ki, bunlar yazılı tarih kitaplarında hi
ç bir zaman
yer almaz. Bu durumun sebebi, bazen uygulanan yanlış ve
çelişkilerle
dolu siyasi yaklaşım ve değerlendirmeler, aymazlık, vurdumduymazlık ve
kıskançlıklardan, bazen de onu bunu kırmayalım siyasetinden kaynaklanmaktadır.
İşte bu ger
çek hadiselerden biri KÜRŞAD
İHTİLALİ’dir. Bizler buna T
ürk İhtilali de
diyebiliriz. Bir diğer husus da, bizlere unutturulmaya
çalışılan
KUT’
ÜL AMARE SAVAŞI’dır. Bu savaş, İngiliz inadının Çanakkale
Savaşı’ndan sonra kırıldığı ikinci noktadır.

       Büyük tarihçi ve Türkçü Hüseyin Nihal
Atsız’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Büyük Göktürk Devleti çeşitli entrika ve daleveralarla
yıkılmış, Türk Milleti dağılmış, kalanlar da tamamen Çin İmparatorluğu’nun
esareti altına girmiş. Çinliler boş durmayarak esaretleri altına aldıkları
Türkler’e olmadık baskılarla, onları töre ve kimliklerinden koparmaya
çalışmışlardır. Çin kaynaklarına göre; Büyük Göktürk Devleti’nin Hakkaniyet
ailesinden prens, Göktürk Devleti’nin ileri gelen beyleri, yabgular, şadlar, tiğinler
de tutsak edilmişlerdi.

       Bu esaret hayatı Türklere çok ağır
gelmişti. Ta ki eski Doğu Göktürk Devleti Çuluk Kağanın küçük oğlu olan
KÜRŞAD’ın ortaya çıkışına kadar. Kürşad bir Göktürk prensidir. Kürşad ve
yanındaki tiğinler ve şadların uzun konuşma ve planlamalarından sonra hürriyet
ve özgürlük ateşini yakmak için bir karara varırlar. Çin İmparatoru dışarıda tutsak
edilecek ve onun hayatı karşısında tutsak olan Türkler kurtarılarak
anayurtlarına dönmeleri sağlanacaktı. Bu noktadan hareketle eli kılıç tutan,
dövüşme kabiliyeti yüksek, çelik yürekli, demir bilekli bir kısmı tiğin ve şad
olan otuz dokuz Türk yiğidi Kürşad’ın emri altında özgürlük ve hürriyet için
Çin İmparatoru’nu tutsak etmek üzere hazırlıklar yapmaya başlarlar. Çin İmparatoru’nun
zaman zaman saraydan dışarı çıktığı bilinmekle birlikte ve uygun bir gün
belirlenecekti. Belirlenen o gün gelmişti. Fakat o gün hava şartları hiç iyi
değildi, bardaktan boşalırcasına yağmur yağdığı için imparator saraydan
dışarıya çıkamamıştı. Hazırlanan plan alt üst olmuştu. Bu yoldan artık geri
dönüş yoktu. Bu sefer Çin sarayı basılarak imparator esir alınacaktı. Kırk
yiğit doğru Çin sarayına yürürler ve yüzlerce Çin askerini öldürürler. Fakat
Çin ordusunun saraya yönlendirilmesi ile iş değişir. Bu sefer vuruşa vuruşa
şehrin dışındaki Vey Irmağı’na kadar çekilirler. Amaçları, Vey Irmağını geçip
Türkler’in başkenti olan Ötüken’e ulaşmaktı. Fakat yağan şiddetli yağmur sele
dönüşerek nehir üzerindeki köprüyü alıp götürmüştü. Karşı tarafa geçemeyen
Kürşad ve arkadaşları, Çin Ordusu’na karşı amansız bir savaşa girerek orada
şehit olurlar.

       Kırk yiğidin kanlarıyla yazılan bu
ihtilal, Göktürkler’deki özgürlük ve hürriyet ateşini körüklemiş ve
tutsaklıktan kurtulmak için Çin’e karşı başkaldırarak savaşmışlar ve yeniden
680 yılında 2. Göktürk ( Kutluk ) devletinin kurulmasına vesile olmuşlar ve
özgürlüklerine yeniden kavuşmuşlardır.

       Kürşad İhtilali ( Türk İhtilali )
Türkler’in bilinen ilk ayaklanmasıdır. Türklüğün yeniden dirilişi ve
küllerinden doğup tekrar alevlenişidir. Orkun Yazıtları’nda hiç silinmemek üzere
yazılmıştır. 

Türkiye’nin “Para” Psikolojik Sorunları

0

Geçenlerde
bir dostumdan dinlemiştim. Psikoloji alanında ABD’de yüksek lisans ve doktora
yapan bir tanıdığı vatan hasretine dayanamayıp Türkiye’ye dönmüş ve burada
İzmit’te danışmanlık yapmaya başlamış. Olayı anlatan dostum da o dönemde psikolojik
sorunlar yaşadığı için bu psikologdan terapi almaya başlamış.

 

Terapi
alan dostumun anlattığına göre bu ABD görmüş psikolog ilk aylarda “şunu kafana
takma, bunu kafana takma” tarzında şeyler söyleyerek telkinde bulunuyormuş.
Aradan altı-yedi ay kadar geçip de psikoloğumuz Türkiye şartlarına tam
anlamıyla ayak uydurunca bizim arkadaşa “Yürü git be oğlum senin hiçbir sorunun
yok! Ülke ülke değil. Bu ülkede yaşayıp da gelecek kaygısı, ruhsal çöküntü
yaşamamanın imkânı yok ki! Git, ne benim zamanımı boşa harca ne de paranı!”
diyerek kovmuş bunu.

 

Şimdi
bahsedeceğim twiti görenleriniz vardır mutlaka. Paylaşım sahibi vatandaşımız
Finlandiyalı arkadaşına Finlandiya’ya yerleşmek istediğini söyleyince
Finlandıyalı arkadaş “Sakın ha! Finlandiya çok sıkıntılı bir ülke, burada yağmur
yatay yağıyor!” diyerek kötülüyor ülkesini. Paylaşım sahibi vatandaşımız “Senin
derdini yerim!” diye bitiriyor paylaşımını.

 

Norveç’de
yayınlanan ve polislerin günlük mesaisini anlatan bir programda geçen, yolun
ortasına düşen bir tahta paletin ihbar edildiği ve Norveç polisinin bu ciddi
(!) güvenlik soruna nasıl da profesyonelce ve kahramanca (!) müdahale ettiği
videoyu sosyal medyadan mutlaka izlemişsinizdir. O videodaki Norveçli
polislerin durumuna Türk polisi kadar sivil vatandaşlar olarak bizler de çok
güldük, perde arkasındaki huzur ortamına gıpta ederek tabi…

 

Sosyal
medya videolarında bahsetmişken, Türkiye’de yapılan sokak röportajlarına denk
gelmeyeniniz yoktur. O sokak röportajlarında en çok öne çıkanların yaşama
sevinçlerini ve daha da kötüsü geleceğe dair umutlarını kaybetmiş gençler
olduğunu söylemek yanlış olmaz. Binbir emek ve zahmetle gördüğü tahsil
hayatının sonunda işsizlik gibi sert ve acımasız bir duvara toslayan gencin
yaşama sevincini kaybetmesinden daha doğal ne olabilir ki? 10-12 yaşında
çocukların Doları Euroyu takip eder oluşları ve yine 27 yaşında bir gencin “Bu
yaşta babamdan harçlık aldığı için utanıyorum!” demesi karşısında hangi vicdan
duyarsız kalabilir ki?

 

Hoş,
yukarıda bahsettiğimiz gençlere duyarsız kalan hatta o gençlere saldırgan
sözler sarf eden bir de “dayı terörürü” söz konusu. Kendisine mikrofon uzatılan
o canından bezmiş genç, hayat şartlarının kötülüğünden bahsederken “Çıkar
telefonunu göster!” diye gence kamikaze dalışı yapan bu dayıların hangi
psikolojik gerekçelerle bu saldırıları yaptıklarına dair psikologların bir tanı
koyabileceklerini zannetmiyorum. Çünkü onlar da tıpkı tepki gösterdikleri
gençler gibi ve hatta Türk toplumunun büyük kısmı gibi “para” psikolojik
sorunlar içerisindeler. Tek fark gençler kendi “para” psikolojik sorunlarının
farkındayken bu dayılar farkında değiller. Bu “para” psikolojik sorunlardan
dolayı gelişmiş bir ülkede aslında hiçbir sosyo-ekonomik anlam içermeyen bir
akıllı telefonu zenginlik göstergesi olarak kabul ediyorlar. Çünkü doğdukları
günden beri onların da hayatları çalınmış, onlar da hep yokluk görmüşler ve bu
yokluk görme nedeniyle onlar da şu dünyada güzel yaşamanın ne demek olduğu
konusunda kıyas yapabilecek kadar bir birikime sahip olamamışlar.

Son
yıllarda televizyonda rastladığımız haberler, kavgalar, cinnetler ve cinayetler
Türk toplumunun genel ruhi yapısının çöküş içinde olduğunu ortaya koyuyor. Bu
sorunların kökenine baktığınızda ise çoğunlukla ekonomik sıkıntı kaynaklı yani
“para” psikolojik bir sorun olduğunu görüyorsunuz.

 

Aslında
çok da uzaklara gitmemek lazım. İçinizde hayatının herhangi bir döneminde
ekonomik kaynaklı huzursuzluk, gelecek kaygısı, elindekileri kaybetme endişesi
gibi şeyler yaşamayan var mı?

 

Elbette
toplumda “para” psikolojik sorunu olmayan kesimler de var. Özellikle bir kesim
var ki onları okul sıralarında kafası en basit problemleri bile çözmeye
basmayan ama siyasi yakınlıkları sayesinde son derece rahat ve son derece hak
etmedikleri şekilde büyük paralar kazanan kişiler olarak tanıyorsunuz.
Kendilerinin bile hayal edemeyeceği bir refah içinde yaşayan bu güruhun
özellikle gençlerini lüks arabalarda “pudra şekeri” seanslarından biliyorsunuz.

 

Hülasa-i
kelam toplumun genel ruhi sağlığı iyi değil. Klasik ifadeyle para varsa huzur
var. Peki ya para yoksa? O zaman da “para” psikolojik sorun var demek.

 

Para
var huzur var. Para yoksa o zaman değerli ağabeyim Süleyman Pekin’in dediği
gibi “Huzur İsyanda!” İsyanınız kadar huzurlu, isyanınız kadar mutlu ve
isyanınız kadar sağlıklı olursunuz.

 

İsyan
dedik diye hemen birilerinin yüreği hop oturup hop kalkmasın. Başlarına
ağrılar, midelerine kramplar girmesin. Bizim kast ettiğimiz isyan, bir yerleri
kırıp döküp Vandallık yapmak değil elbette. İsyan dediğin insanca, mertçe ve
meşru vasıtalarla zalimin zalimliğine karşı bir haykırış ve zulmü durduracak
bir harekettir. Sözü fazla uzatmadan, o isyan da bir Müslüm şarkısıyla başlar
diyelim ve Süleyman Pekin Ağabey’le birlikte diğer değerli ağabeyim Yücel Alpay
diye meşhur “Müslüm” Alpay Demir’e de bir selam gönderip; sizlere ve bizlere de
yeni haftanın bolluk ve bereket getirmesini dileyerek yazıyı hitama erdirelim.
Vesselam.

Türk Demek Irkçılıktır

Bütün mesele, millet kavramının kafalarına bir türlü girmeyişi. Milletin ne demek olduğunu bir türlü anlamamaları.

Bakın komünistler anlıyordu. Onlar daha masumdu; sadece milletin yerine sınıf egemenliğinin geçeceğini sanıyorlardı. Ve ideolojileri gereği, bir şey kendiliğinden, “bilim icabı” olacaksa, onu bir an önce oldurmak için davranmak da görevleriydi. Yanıldılar ve çöktüler. 

Bunlar milletten habersiz. Topluma baktıklarında ırklar topluluğu görüyorlar.  Irkın anlaşılması daha kolay, çünkü daha ilkel,  klanımsı, sülalemsi bir şey. Döl birliği. Bir babanın çocukları… Kavim diye de bir şey var. O da ırka yakın, belki aynı. Bunları sosyolojinin toplum birimleri diye değil, edebi kelimeler gibi algılıyorlar. Sonra kabile var tabii… Aşiret falan da. 

Peki millet? O yok. Kavim değil, ırk değil, kabile değil, aşiret değil… Ne ola ki bu millet? 

Arap şairi Fuzulî

Tekrar anlatayım ama mesele sadece anlamamakta değil. Mesele, düveli muazzamanın, Sevr’den hâlâ vazgeçmemiş olmasında. Mesele düveli muazzamanın Türkiye’yi, rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun dediği gibi, “Doğudaki Endülüs” diye görmesinde. Mesele, emperyalizmin, Orta Doğu’da doğru dürüst millî devlet varlığını istememesinde.  Onlar bir yandan “liberallere”, diğer yandan “dindarlara”, bunun propagandasını yapıyor. Bazen doğru söylüyorlar ama çoğunlukla yalan… Ve Batı’daki bahçelerinde akıllarından bile geçirmeyecekleri şeyleri doğudaki Endülüs’te, bu ormanda, bu cangılda şekillendirmeye, uygulamaya çalışıyorlar. 

Tekrarlayayım: Buralardan bir yerlerden Arap şair Fuzuli’nin dediği gibi, “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.” 

Ha! Arap değil mi? Türk mü demeliyim? Yok canım, Türk ayıp ve ırkçı olur. Hem Irak’ta doğmuş. Bayat boyundanmış… Herhalde Arapların Bayat boyundandır. 

Milletler evreni

Yine de tekrar söyleyeyim. Belki tesiri olur: Millet devletleri oluşmadan önce siyasî yapılar yukarıda saydığım kavimlerin, aşiret ve kabilelerin ve saymadığım hanedanların etrafında oluşurdu. Fakat bunlar millet denilen sosyolojik birimde birleşti. Millet artık bunlardan hiçbiri değildir. Irk değildir, kavim değildir, kabile ve aşiret değildir. Milletin içinde varlıklarını sürdüren etnisiteler, milliyetler olabilir. Fakat bunlar milletin alternatifi değildir. Bu söylediklerim “fikir” değildir, kanaat değildir. Bu söylediklerim dünyaya bakınca gözlemlediklerimizdir. 

Nasıl mı? Bakınız Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü, Mark Beissinger bunu nasıl anlatıyor: 

Modern dünyada, milletlerin içerisinde rekabet ettiği bir milletler evreni icat etmek zorundayız. Gellner’in bize anlattığı gibi, bir milliyet yok olsa, bir başka milliyet bu boşluğu hızla doldururdu. Yüksek kültürün yaygınlaştığı bir dünyada millî olmayanı hayal bile edemeyiz. Modern devlet ve ekonomi, işlevini, millet denilen kabın içinde yürütmektedir. Gellner’in dediği gibi, milliyetçilik, belki her zaman tahripkâr değildir ama yerçekimi gibi önemli ve sarıcı bir kuvvettir. (Mark Beissinger, “The State of the Nation, Ernest Gellner and the Theory of Nationalism”, sayfa 170, editör: John E. Hall, Cambridge University Press (1998) )

Kusura bakmayınız. Gerçek böyle. Gayrısı hayal bile edilemez. 

Türkçülük yasaklanmalı!

Millet devletinden vazgeçerseniz, gideceğiniz iki yön var. Biri daha büyük bir toplum birimidir, imparatorluktur. Birinci ve ikinci dünya harplerinden sonra dağılan yapı buydu. Sonuncusu da Sovyet İmparatorluğu idi. Şimdi, barış ve demokrasi getirme adı altında veya Rus veya Çin anavatanı ile birleştirme adı altında yeniden kurulmaya çalışılan yapı budur. Egemen olunamasa bile hâkim olunmaya, emir- komuta altına alınmaya çalışılıyor. Bayrak dalgalandırılmasa bile diyeceğim ama ABD’nin Irak ve Suriye’de bayrak dalgalandırdığını da görüyoruz. Rusya’nın da Suriye’de…

Millet devletinden imparatorluğa gidişe, yukarı yön diyelim. 

Veya? Veya aşağı yöne gidersiniz: Milletten küçük birimlere. Aşirete, kabileye… Sizi, milletin içindeki etnisitelere, milliyetlere bölerler. İşte bu ölçüye küçüldüğünüzde Batıdaki ağabeyleriniz de Doğudaki ağabeyleriniz de size destek çıkar. Bu ölçü, onlar için güvenli, zararsız, ısırmayan, direnmeyen bir büyüklüktür. O boya indirgendiğinizde, söz dinlersiniz, kafa tutmazsınız. Avrupa bahçesine, ABD bahçesine, onlar da olmazsa Rus bahçesine tabi oluverirsiniz. Siz cangılsınız ya. Bırakın bahçıvanlar sizi tarıma açsın. Medenileştirsinler. 

Hemen bütün milletlerde çeşitli etnisiteler, eski tabirle “milliyetler” bulunur. Bizimle onların arasındaki en büyük fark, onların liderlerinin, devletlerinin her fırsatta millî birliği güçlendirecek mesajlar vermeleri, yeni yetişen gençlere gerçek bir “millî” eğitim vermeleridir. Bu gözle bakıldığında “millet inşası” hiç bitmez. Sürekli yenilenmesi gereken bir çabadır ve millet devletinin baş görevidir. Bizde ise siyasiler, ellerinden geldiği ölçüde etnisiteleri- milliyetleri okşamaya; buna karşılık milletin adını ağızlarına almamaya çalışır. Falan oyları, filan oyları çok önemli. Ya Türk oyları? Ne Türkü? Sus! Alınacak adamlar. Türk demek ırkçılıktır.  

Bakın ne demiş CHP’li Ömer Uçak: “Türkçülük adı altında halkı din dil ve ırklara bölerek fitne tohumu eken hareketler terör örgütü olarak kabul edilmelidir.” Hadi bakalım Ziya Gökalp, Atatürk. Hadi bakalım CHP’nin, cumhuriyetin kurucuları. Sıraya girin. Terörden yargılanacaksınız!

Sanayi Devriminin Üç Evresi

0

Yeni Dünya – Yeni İktisat – Yeni Türkiye

AHİSİAD (Ahî
Sanayici İşadamları Derneği) yayınlarının birincisi, 16,5 X 24 santim
ölçülerinde, Ivory kâğıda basılı, 311 sayfa olarak Eylül 2022’de yayınlandı.
Prof. Dr. Ahmet Kala’nin telif ettiği eser Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Takdim’ yazısıyla başlıyor. ‘Sunuş’ yazısı AHİSİAD
Başkanı İbrâhim Çam, ‘Önsöz’ başlıklı yazı, Prof. Dr. Ahmet Kala imzâsını
taşıyor.

Arka kapak
yazısı:

Araştırmalar ortaya
koymaktadır ki; ABD ve Avrupa Birliği’nin temsil ettiği ‘Batı Sanayi
İmparatorluğu’ uzun süredir yaşadığı üretimde durgunluk döneminin ardından
hızlı bir çöküş aşamasına gelmişken, Doğu ile birlikte Türkiye ise hızlı bir
büyüme aşamasına girmek üzeredir.

Batı ülkelerini,
ekonomilerini maddî yönden durgunluğa ve çöküşe doğru sürükleyen Doğu ve
Uzakdoğu’da başlayan kümelenmiş KOBİ’lere dayalı üretim artışları olduğu görülmektedir.

Kümelenerek üretim
modeli, dünya sanayi târihinde olduğu kadar ülkemizin iktisâdî târihinde de
önemli bir yer almaktadır. Ahî Evran tarafından Anadolu Selçuklu döneminde 1200’lerin
ilk yarısında icat edilip geliştirilerek sanayi üretimine uygulanmış ve kurulan
ilk ‘Ahî Sanayi Birlikleri’ dünyada
ilk ‘Anadolu Sanayi Devrimini gerçekleştirmişlerdi.

Bugün Uzakdoğu’da
başarıyla uygulanan kümelenmiş KOBİ’ler, üretimde iş bölümü yaparak, fabrikadan
daha büyük ölçekte üretim yapmayı başarmış görünmektedir. Böylece üretim mâliyetlerini
ve bağlı olarak ürün fiyatlarını önemli ölçüde düşürmüşlerdir. Batı’da
fabrikalar ve düşük fiyatlarla rekabet edemeyip kapanmakta ve fabrikalarını
kapatan şirketler, Uzakdoğu’nun imtiyazlı yatırım teşviklerinin de câzibesiyle
üretimlerini Uzakdoğu’ya taşımaktadırlar. Böylece Batı sâdece fabrikalarını
kaybetmekle kalmamış, müteşebbislerini ve şirketlerini de kaybetmekle karşı
karşıya kalmıştır.

Bin yıllık birikimi
ve bulunduğu konumu ile hem Batı’yı hem de Doğu’yu temsil eden Türkiye
Cumhuriyeti, kuruluş dönemini birçok darbeye mâruz kalarak ancak yüz yılda
tamamlamış ve artık yükseliş dönemine geçmiş bulunuyor. Bu yükselişin simgesi;
savunma sanayi teknolojileri ve ürünlerinde dünya liderliğine ulaşmasıdır.

Elinizdeki kitap,
2000 başlarından îtibâren Doğu’nun yeniden yükselmeye başlamasıyla değişen
Dünyayı ve Türkiye’yi; ‘Kümelenerek Üretim Kurumları Teorisi ve Modeli’ ne
dayalı ‘Yeni İktisat’ yaklaşımı ile anlatmaya çalışıyor.

Üç Bölüm hâlinde
hazırlanan kitaptaki konu başlıkları:

İKTİSADİ DEVRİMLERİN
VE ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI KÜMELENEREK ÜRETİM KURUMLARI’NIN TARIM DEVRİMİ, KARMA
TARIM DEVRİMİ VE TİCÂRET DEVRİMİ İLE İLİŞKİSİ:

Birunî’nin
İnsan, İhiyaçlar, Kümelenerek Üretim, Medeniyet Teorisi ve Bu Teorinin Dayanağı
Olan Karma Tarım ve Ticâret Devrimi, Şaristan ve Şehristan’ı Olan İpekyolu
Şehirleri.

Birunî’nin
İnsan, İhtiyaçlar, Medeniyet Teorisi’nin, Târih Felsefesi’nin Ortaya Çıkışı.

*Orta Asya da Karma Tarım ve
Ticâret Devrimi İle Yaşanan İktisâdî Dönüşüm:

 Şaristan’ı Şehristan’ı Olan İpekyolu
Şehirlerinin Doğuşu Gelişimi

Şâristanlı İlk Kasabalar ve
Şehristanlı İlk Şehirler: Buhara ve Semerkant ve Çevresi

Buhara’nın Kuruluşu: Şâristan ve
Şehristan

İktisâdî Dönüşümün Sonucu
Ortaasya’da Birunî İle Medeniyet Kavramının ve Temeddün / Medeniyet Teorisi”nin
Ortaya Çıkması ve Gelişmesi: Orta Asya İslâm Coğrafyasının Müslüman Türk
Devletlerinin Hâkimiyetinde Doğu-Batı Dünya Medeniyetinin / Dünya Ekonomisinin
Merkezine Dönüşmesi.

Birunî’nin;

İktisat ve Mübadele İle İlgili
Görüşleri

Üretim-Meslekler ile İlgili
Görüşleri

Dünya Medeniyetleri ve Medeniyet Merkezi
İle ilgili Görüşleri

İktisat İle Ahlak-Fütüvvet
İlişkisi Üzerine Görüşleri

Birunî’nin ‘Temeddün (Medeniyet)
Teorisi’nin Müteakipleri Tarafından Geliştirilmesi: Birunî’nin Etkilendiği ve
Etkilediği Düşünürler-İlim Adamları      

Birunî’nin Fârâbî’nin Kullandığı İki
Kavramı Geliştirerek İlk Defa Temeddün / Medenîleşmek-Medeniyet Kavramını
Geliştirmesi

Fârâbî’nin ‘yaradılışta çok şeye
muhtaç olan insan ihtiyaçlarını tek başına karşılayamadığından topluluk ve
yardımlaşmaya ihtiyacı vardır’, ‘kâmil topluluk’ ve ‘saadete ulaşmak’ İle
İlgili Görüşü

Birunî’nin Müteâkibi Gazâli’nin
Maddî ve Mânevî İhtiyaçların Karşılanmasına Dâir İktisâdî Görüşleri

Birunî’nin Müteâkibi Ahî Evran’ın
‘Medeniyet Teorisi’ne Katkıları

Birüni’nin Müteâkibi Olarak İbni
Haldun’un ‘Ümran İlmi’ Kavramı: Şehir ve Medeniyet

Birunî’de Adâlet Düşüncesi.

İKTİSADİ DEVRİMLERİN VE
ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI KÜMELENEREK ÜRETİM KURUMLARTNIN SANAYİ DEVRİMİ VE
MERHALELERİYLE İLİŞKİSİ:

Anadolu Sanayi Devrimi

Selçuklu Anadolu Sanayi Devrimini
Başlatan Ahî Evran’ın Kümelenme Teorisi ve Modeli

Birinci Evre, Birinci Aşama:
KURUMLAŞMA, Kümelenmeye Dayalı Sanayi Devriminin Doğuşu, Ahî Evran Vakfı.

Ahî Kümelenme Modeli – Sanayi
Devrimi İlişkisi: Ahî Evlanın Kümelenme Modeli île Mesleklerin Zümreler Hâlinde
Gruplardırılması ve Meslekî Zümreler (Birlikler) Hâlinde Sanayi Sitelerinde Teşkilâtlanmasıyla
Başlayan Sanayi Devrimi.

Ahî Tasavvuf Felsefesi ve
Kümelenme Modeli Teorisi: Tasavvufta İktisâdî Boyut, Yeni İktisâdî
Düşünce-İktisâdî Felsefe ve İktisat İlminde Devrim   

Kümelenme Modeli Teorisi

Kümelenme Modeli Teorisinin
Uygulanması.

 Kümelenme Modeli Teorisi Uygulamasının Ahî Teşkilâtı
ve Ahî Evran Vakfı Tarafından Yönetilmesi-Denetlenmesi

Meslek-Zümre Birliklerinin
Kurulması: Kayseri’de Kurulan İlk Meslekî Zümre (Meslek Birliği) Debbağlar
Zümresi (Debbağ Meslek Birliği),

 Diğer Birliklerin Kurulması ve Yayılması

Ahî Teşkilâtının Kadınlar Kolu Ahî
Bacılar Teşkilâtı Vasıtasıyla Bacıların Ev Üretim Faaliyetleri ile
İlişkilendirilmesi.

 İktisat Hukuku Geliştirilip, İktisâdî-Sosyal
Düzenin Sağlanması.

Ahî Kümelenme Modelinin, Ahî Tasavvuf
Felsefesinin Doğuşu: Ahîlikle İlgili Gelişmeler, Ahîlik, Fütüvvet Teşkilâtı-Ahî
Teşkilâtı, Ahî Evran Vakfı, Ahîlerin Kadınlar Arasındaki Teşkilâtlanması Olan
Bacılar Teşkilâtı.

Fütüvvet Teşkilâtı

Ahî Teşkilâtı, Ahî Evran,
Tasavvuf Felsesefî

Ahî Teşkilâtının Tasavvuf
Felsefesi: Ahîlik Okulu

Ahî Tasavvuf Felsefesi İle
İktisâdî Faaliyetin Birlikteliği

Ahîlerin Kadınlar Kolu Teşkilâtı:
Ahî Bacılar Teşkilâtı

Ahî Teşkilâtının-Felsefesini
Yaymak Üzere Kurulan Ahî Lâkaplı Vakıflar

Ahî Teşkilâtını Temsil Etmek
Üzere Kurulan Ah!i Evran Vakfı

Ahî Kümelenme Modeli-İktisâdî
Düşünce, İktisâdî Felsefe, Değerler Sistemi ve Yayılması: İslâm Tasavvufu
Kaynaklı Fütüvvetnâmeler-Ahî Fütüvvetnâmeleri ve Tekke, Zaviye, Mektep ve
Medreselerde Öğretilmesi-Yayılması 

SANAYÎ DEVRİMİNİN MERHALELERİYLE
İLİŞKİSİ İKTİSÂDÎ DEVRİMLERİN VE ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI “KÜMELENEREK ÜRETİM
KURUMLARININ SELÇUKLUNUN DEVAMI OLARAK OSMANLI

İlk Defa Dericilik-Debbağlık
Sektöründe Selçuklu’da Başlayan Osmanlı’da Geliştirilerek Devam Eden Sanayi
Devrimi: Ahî Evran’ın Debbağların Piri Olarak Ahîlik Felsefesi ve Kümelenme
Modeline Göre Kurduğu Debbağ Sanayi Birlikleri ve Bu Modelin Diğer Sektörlere
Yayılması, Osmanlı’da Gelişimi: Ahî Fütüvvet Şecerenâmelerinde Ahî Evran,

Ahî Tâbiri

Ahî Evran, Ahî Evran Vakfı ve
Şecerenâmeler

Debbağların Piri, Debbağların
Erkânı

Ahî Evran’ın Bütün Mesleklere
(Otuziki Esnafa) Ahîliği-Fütüvveti Öğretmek Üzere Önder Olması Ahî Evran’ın ‘Evran’ Lâkabını Alması

Hz. Muhammed’in (sav) Debbağlığı
Önceki Peygamberlerden Devralması, Ahî Evran’a Debbağlığı İhsan Etmesi

Ahî Evran’ın Debbağların Piri
Ünvanını Alması: Ahî Evran’ın Üstadının Peygamberimiz

Olduğu, Üstadın Yanında Fütüvveti
ve Debbağlığı Öğrenmesi

Debbağların Ahî Babaları

Ahî Evran’ın İslâm Âlemindeki Debbağhâne
ve Ocağını (Meslek Birliklerini) Kurup İhya Etmesi ve Çevreye Halifeler
Gönderip Debbağhâneler Kurdurması Zâviyeler Bina Etmesi,

 Ahî Evran’ın Temsilcisi Halifelerin Beratlı
Olup Debbağhânelerde Fütüvveti Öğretmemesi, Meslek Yöneticilerine Hırka, Kuşak,
Tac Giydirmeleri

Selçuklu’dan Osmanlı’ya Ahî Evran
Vakfı’nm Görevleri-Yetkileri: Ahî Teşkilâtını Temsil Etmek, Kurmak ve Yaymak
Üzere Ahî Halifesinin/Temsilcisinin, Ahî Babanın, Ahî Şeyhlerin Atanması, Ahî Vakıflarının
Kurulması, Debbağ Meslek Birliği İle İlişkisi

Selçuklu Döneminde Kurulan Ahî Evran
Vakfı Vakfiyesinde Yer Alan Görevler…

Ahî Evran Zâviyesi Vakfına Ait
Vakfiye Belgeleri 

Bir Numaralı Belge

İki Numaralı Belge

Üç Numaralı Belge

Osmanlı Cihan Devleti’ninKuruluşunda
ve Gelişiminde Ahî Evran Vakfı’nın ve Ahî Teşkilâtı’nın Etkisi

Ahî Evran Vakfı
Temsilcilerinin/Halifelerinin (Ahî Teşkilâtı Görevlilerinin) Görev ve Yetkileri

Ahî Evran Vakfı Zâviyesi Vakfına
ve Şeyhine Ait Ferman ve Beratlar

Bir Numaralı Belge

İki Numaralı Belge

Üç Numaralı Belge

Dört Numaralı Belge

Meslekî Zümrenin/Birliğin
Oluşturulması

 Esnafın Özerkliği

Birlik Oluşturmanın Gerekliliği

Esnaf-Sanayi Birliklerinin
Unsurları

Birliğin Üretim Faaliyeti Alanı:
Üretimin Yapıldığı İşkolu, Üretimin Yapıldığı Mahal, Üretimin Niteliği ve
Tekniği: Merkezî İş Alanlarında Kurulan Toptan ve Perakendeci Esnaf Birlikleri
ile Mahalle Esnafı ve Semt Pazarları Esnafının Farklı Nitelikteki Her Mal ve
Hizmet İçin Farklı Birlikler Hâlinde Teşkilâtlanmaları

Birliğin İdârî-Coğrafî Faaliyet
Alanı: Kadılık, Semt ve Semt Mahkemeleri

Esnaf-Sanayi Birliğinin Nizâmı

SONUÇ

KÜMELENME MODELLERİ, SANAYİ
DEVRİMİ VE EVRELERİ YENİ NESİL KOBİ KÜMELENME MODELİ İLE SANAYİ DEVRİMİNİN 3.
EVRESİNİN BAŞLAMASI DOĞUNUN YENİDEN YÜKSELİŞİ

Üç Farklı Tip Kümelenme Modelinin
Sanayi Devrimi ve Evreleriyle İlişkisi

İlk Kümelenme Teorileri ve
Modellerinden Yeni Nesil KOBİ Kümelenme Modeli ve

Teorisine: Sanayi Devriminin 3.
Evreye Girişi

Üretimin ve Sanayinin Gelişiminde
Kümelenme Modeli Uygulamaları: Meslekî/Sektörel Kümelenmeler ile Değerler Zinciri
Kümelenmelerinin Keşfi

Ahî Evran’ın Kümelenmeyi Keşfinin
Kaynakları

Ahî Evran’ın İlmî-TeorikYönüyle Kümelenmeyi
Keşfinin Kaynakları:

 Birunî’nin Medeniyet TeorisiAhî Evran’ın
Kümelenerek Kurulan Ticâret ve Üretimi Keşfi Sehristan’lı (Kapalıçarşılı)
İpekyolu Şehirleri (Mezo Ölçekte Kümelenerek Kurulan Ticâret ve Üretim
Merkezleri olan Şehristan Merkezli Şehir Modeli: îpekyolu Şehirleri)

 Sektörel Kümelenme İçermeyen İlk Üretim ve
Satış Kümelenmeleri

Ahî Evran’ın Üretimde İlk Yatay
ve Dikey Kümelenerek Üretim Modelini Geliştirmesi

Ahî Evran’ın Belirli
Meslekte/Sektörde Belirlenmiş Bir Ürünü Üretmek Üzere İlk Kümelenmiş Üretim
Birliklerini ve Sanayi Sitelerini Kurması:

Ahî Evran’ın Kurduğu İlk Sanayi-Üretim
Birlikleri ve Faaliyette Bulunmaları İçin İnşa Edilen İlk Sanayi Siteleri

Ahî Evran’ın Kümelenerek
Üretilmiş Ürünlerden Oluşan İlk Değerler Zinciri Kümelenmesini Kurması

Farklı Üç Kümelenme Modelinin
Gelişimine Göre Kümelenme Tanımları, Unsurları

Zümre/Birlik Hâlinde KOBİ Kümelenmelerinin
Tanımı Unsurları.

*** 

Eserin 268 – 311 sayfalarında
Kaynaklar ve İndeks yer alıyor.

***

     Eserin müellifi Prof. Dr. Ahmet Kala’nın,
Ahî Evran’ın ‘Letâif-i Hikmet’ isimli
kitabından iktibas ettiği bir bölüm:

Bilmiş ol ki Allah
insanı medenî yarattı. Bu şu anlama gelir; Allah insanoğlunu öyle yarattı ki
insanlar birçok şeye muhtaç olsunlar ve ihtiyaç duysunlar.

Meselâ yiyecek,
içecek, giyecek ve yatacak şeylere… Ve hiç kimse bunları tek başına
karşılayamaz (üretemez). Bu ihtiyaçları karşılamak için çok büyük bir kitle
çalışmalı tâ ki herkes gerekli eşyaların bir cüzünü yapsın (üretsin). Bazıları
sanayi ve tarımla uğraşsın. Bazıları da sanayi ve tarım âletlerini yapsınlar
(iş bölümü yapsınlar). Bu âletleri başkaları yapsın ki (işbölümü olsun ki)
insanlara gerekli olan bütün âletler yapılabilsin

Demek oluyor ki
çeşitli sanat kollarında çalışan insanlara ihtiyaç vardır. O halde insanlar bir
meslek edinmeli bir işte birleşmeli (aynı işte çalışanlar meslekî gruplar
oluşturmalı) ve çalışmalı ki insanların ihtiyaçları görülmüş olsun. İnsanların
medenî yaratılmaları işte budur.

İnsanlar (çalışanlar)
gruplaştığı zaman (meslekî birlikler kurduklarında) bu durum gruplar arasında
düşmanlık ve çatışmalara (yıkıcı rekabete) sebep olur. Çünkü her bir grup kendi
ihtiyacını talep eder. Birinin elinde olan şeye bir başkasının ihtiyacı
olabilir. Ve herkes kendi talebine göre, elinde olan da, olan şeye karşılık
ister. Bu talepler karşılanabilir. Bâzen de buna imkân olmaz. Bu yüzden insanlar
arasında bir kanun olması gerekir ki bu kanun insanların çatışmalarını önlesin.
Bu kanun şer’i olmalıdır. Bu olumsuzluklarla karşılaşmamaları için insanların
bu kanuna uymaları gerekir. Böylece çatışmalar gruplar arasında ortadan kalkar.
Tâ ki her biri istediğini elde edebilsin. Aralarında bir çatışma çıktığı zaman
bu kanuna başvurulup çatışma ortadan kalksın.

Bu sebeple Allah’ın
hikmeti öyle öngördü ki; insanlara peygamberler gönderilsin. Allah’ın
buyurduklarını insanlar arasında açıklasınlar. İnsanlara ibâdet zamanlarını,
alışveriş şeklini göstersinler, sevapların ecrini ve günahların cezâsını
açıklasınlar. Tâ ki şer’i kanunlara uyulup dünyâda insanlar arasında birlik
kurulsun, şer ve fesat ortadan kalksın.

İşte bu,
peygamberlerin insanlara gönderiliş sebebidir.

Prof. Dr. Ahmet Kala’nın Ahîlik Kümelenmesinin Modeli:

İslâm tasavvufu
kaynaklı fütüvvet teşkilâtının felsefesini, değerler sistemini anlatan eserere
fütüvvetnâme’ denilmektedir.
Fütüvvet Teşkilâtı ve fütüvvetnâmeler doğrudan iktisâdî düşünce içermezler. Ahî
teşkilâtının felsefesini, değerler sistemini anlatan eserler olan Ahî
fütüvvetnâmeleri, fütüvvetnâmelerin felsefesini, değerler sistemini içerdiği
gibi iktisâdî düşünce, iktisâdî felsefe ve değerler sistemini de oluşturan
eserlerdir. Bu yönüyle önceki fütüvvetnâmelerden önemli farklılıklar
içeren  Ahî Evran’ın İslâm fütüvvet
tasavvufuna dayalı iktisâdî düşünce ve felsefesini benimseyerek anlatan
fütüvvetnâmelere,  Ahî fütüvvetnâmeleri
denilmektedir.

Ahî Evran, Sultanlar
başta olmak üzere siyâsî idârî yöneticilere, iş dünyâsına, ilim âlemine,
talebelere ve halka yönelik İslâm tasavvufunu anlattığı yirmiye yakın eser
kaleme almıştır. Ahî fütüvvetnâmeleri, Ahî Evran’ın eserlerindeki düşüncelerini
de yansıtması bakımında önemlidirler.

Ahîlik felsefesi ve Ahîlik,
Ahî Evran’ın İslâm tasavvufu öğretisine bağlı Ahîler tarafından kurulan
vakıfların câmi, tekke, zâviye, mektep ve medreseleri vasıtası ile kısa zamanda
Anadolu’nun her yanına yayılmıştır. Müslümanlar arasından iş ve meslek sâhibi
olanların mürit-üye olabildiği Ahî vakıflarının şeyh, pîr adı verilen mütevelli
başkanları-yöneticileri Ahî Evran’ın geliştirdiği iş ahlâkı ve iş-hayatı
felsefesini anlatıp yayıyorlardı.

Bu yönüyle Ahîlik,
müteşebbis iş adamı kimliğinin oluşmasında ve müteşebbis yetiştirmekte önemli
bir rol oynadı. Kır ve şehirlerdeki Ahî vakıfları, tekke ve zaviyelerinin diğer
bir hizmet alanı da başta tüccarlar olmak şehir dışından gelen ‘ebna-i sebil’ dedikleri yolculara, misâfirlere
ücretsiz kalacakları ve dinlenecekleri yer sağlamaktı. Bu yönüyle de Ahîler,
özellikle ticâret yolları üzerinde ve şehir merkezlerinde bu hizmeti verecek
birçok vakıf, tekke ve zâviye kurarak üretimin ticârete konu olarak tüccarlar
eliyle bölgeler arası taşınması ve satışını kolaylaştıran önemli bir destek
sağlıyorlardı.

Misâfir etme hizmeti
ile aynı zamanda da başta tüccar ve gezginler olmak üzere misâfirlerine, Ahîlik
felsefesini hem anlatıyor hem de uygulamalı olarak yaşatarak göstermiş oluyorlardı.
Her gittiği şehirde Ahîler tarafından karşılanıp misâfir edilen İbn-i Batuta,
Ahîlerin misâfiri olarak Ahîliğin felsefesini, şehrin ileri gelenleri arasında
yer alan Ahî iş adamlarını, saygınlıklarını, misâfirperver tutum ve
davranışlarını eserinde uzun ve ayrıntılı anlatmaktadır.

DEĞERLENDİRME:

Göktürk
Kitâbeleri; Türk milletine, o günün şartları içerisinde Çin kültüründen
korunmasını emrediyordu. Ahî Evran ve Ahîler de Türk kültürünü oluşturan
değerleri koruyup geliştirdiği gibi, bu vazifeyi gelenek hâline getirmiştir. Bu
gelenek, günümüzde de millî ve mânevî hassasiyete sâhip çoğunluk tarafından
devam ettirilmektedir.

 

Türklerin,
Türkistan’da, Anadolu’da, Kafkaslarda ve Balkanlarda inşa ettikleri kültür ve
medeniyet, târihin en insânî, en âdil ve en üstün medeniyetlerinden biridir.
Asırlar öncesindeki o medeniyeti ve idâre tarzını, babalarından dedelerinden
dinleyen, şimdilerde başka medeniyet ve yönetimler altında yaşayan insanlar,
hasretlerini dile getiriyorlar. İnsanlarımızın bir kısmı, Türklerin yarattığı
kültür ve medeniyetin farkında olmayabilir. Onlar; medeniyetimizin, dünyâ
insanlığının ortak üretimi olduğunu düşünüyor olabilirler. Gözlemci, tahlilci,
araştırmacı bir tabiata sâhip olanlar, işin farkındadır ve değerlerimizin
korunması ve bozulmadan yaşatılması için Göktürk Hakanı Bilge Kağan gibi
çağrıda bulunmaktadır.

 

Ahîlik
prensipleri, Ortaçağ’da Türk Rönesansı olarak anılıyor, takdir ediliyordu. O
prensipler, günümüzde yeni Türk Rönesansı’nın temel taşlarını teşkil edecek
değerlerimizdir. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın ifâdesiyle; ‘Balık için deniz ne ise, Türk milleti için de içinde yaşadığı,
yaşattığı ve geliştirdiği kültür de odur
.’

 

Türk
milletinin aslî husûsiyetlerindan oluşan Ahîlik anlayışını çağın şartları ile
yoğurarak geliştirmek suretiyle Türk Rönesansı’nı gerçekleştirmemiz gerekiyor.
İlk adım olarak Ahî Evran’ı, Fâtıma Bacı’yı ve Ahîleri tanımalıyız Eski bir
Türk atasözüdür: ‘Biliyorsanız öğretiniz.
Bilmiyorsanız öğreniniz!

***

Prof.
Dr. Ahmet Kala’nın telif ettiği, AHÎSİAD – Ahî Sanayici İşadamları Derneği’nin
yayımladığı ‘Sanayi Devriminin Üç Evresi
– Yeni Dünya – Yeni İktisat – Yeni Türkiye
’ isimli eser, Ahî Evran, Ahîlik
ve Fütüvvetnâmeler hakkında yazılmış mufassal bir bilgi hazinesi gibidir. Bu
konuda tez, konferans metni veya kitap hazırlayacak araştırmacılar için ilk
başvurulacak kaynak eser değerindedir.

 

Prof. Dr. AHMET KALA:

Aslen Rize
Kalkandere’li olup, Dizdaroğulları’ndandır. 1984 yılında İktisat Fakültesini
bitirdi. Aynı yıl aynı fakültede İktisat Bölümü İktisat Târihi Anabilimdalında
araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 1989 yılında Selçuklu-Osmanlı esnaf
ve sanayisinin gelişimi ve dönüşümü alanında doktorasını tamamladı. 1990
yılında Doçent, 2002 yılında Profesör oldu.

Eserin tedârik adresi:

AHÎSİAD
– Ahî Sanayici İşadamları Derneği

Çınardere, Acar Sokağı Nu: 4 Doruk Plâza Kat:
4 Pendik 34896 İstanbul.

Telefon ve Belgegeçer: 0.216-379 55 77
e-posta: info@ahisiad.org.tr  www.ahisiad.org.tr      

Fikir Damlaları (2)

     – Kesbî / normal
tahsil / eğitim yollarından geçerek âlim olanlardan malûmat; kesbî âlim
oldukları halde, ayrıca ilhama mazhar olan âlimlerden ise prensip ve düstur
edinir. Yani nasıl bir yol ve metot tatbik edeceğimizi öğreniriz. Çünkü mâlûmat
ilim değildir. Zira kesbî âlimin bildikleri doğrudur fakat bunu yerine
oturtamayabilir. Bunun için, bilgisinden yararlanabilmekle beraber, o bilgiyi
yanlış olarak değerlendirebilir, yerinde kullanamayabiliriz! Çünkü bilmek
kolay, bilgiyi yerinde kullanmak zordur. Çünkü zâtında doğru olan bir şey; muktezayı
hâle binaen yanlış olabilir. Evet kesbî âlimden malumat, Allah’ın ilhamına
mazhar olan vehbî / Allah vergisi ilme sahip olandan ise düstur, prensip;
kısaca yol ve yordam öğrenmiş oluruz. Aksi takdirde Hadiste geçtiği üzere
mealen: “Asrın imamını / önder ve bilginini tanımadan ölen, cahiliye ölümüyle
ölmüş gibidir.” Yani yine mümin ve müslimdir ama dünya işlerinde basiretsizdir.

x

      – “Ve men lem
yahküm bima enzele’llahü fe ülaikehümü’l-kafirun.” (Maide: 44) “Her kim
Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” Bu
âyete sathî / yüzeysel baktığımızda, namaz Allahın hükmü olduğu için,
kılmayanlar kâfir! Oruç Allah’ın emri olduğu için, tutmayanlar kâfir! Bu
durumda ortada müslüman diye kimse kalmaz! Bundan anlaşılıyor ki, Allahın
hükmünü yerine getirmeyen değil, Allahın hükmüne inanmayıp inkâr eden kâfir
olur. Allahın hükmünü yerine getirmeyen günahkâr olur. Çünkü İslâm fıkhına /
hukukuna göre, müslüman Allah’ın hükmünü kabul eder, fakat onu yerine
getirmezse günahkâr olur. Velhasıl Müslümanın kâfir olması, ancak hükmü inkâr
etmesiyle gerçekleşir.

x

        – Kur’an okuyup
da mânâsını bilmeyenler kınanıyor! Elbette okuduğu Kur’an’ın anlamını da bilmek
nur üstüne nurdur. Hemen belirteyim ki, Kur’an’ı yüzünden okumak Arapça bilmek
demek değildir. Arapça bilmek tabii ki çok güzel. Fakat bu o kadar kolay değil.
Türkçe okumayı bilen biri, eline Elif-Ba’yı alarak bir iki hafta içinde Kur’anı
yüzünden okur hâle gelebilir. Tabii Kur’anı güzel okumayı sağlayan Tecvîd’i
bilmek ayrı bir husus. Bir bakıma okumanın cilası. Kur’an okumak güzelse,
tecvidi öğrenmiş olarak okumak, şüphesiz daha güzel bir husus. Fakat bu
eksiklik Kur’an okumaya engel teşkil etmemeli. Kur’an öyle mukaddes, müessir ve
kalblere etkili bir kutsal kitaptır ki, mânası bilinmese bile okunmasında;
insana, ifade edemeyeceği manevî hazlara garkedici, sanki sihirli bir havayı
teneffüs ettiriyor. Tıpkı musikî bilmeyişimiz, müzikten zevk almamıza engel
olmadığı gibi. Tıpkı ressam olmayışımız, güzel bir resmi seyretmekten bizi
alıkoyamıyacağı gibi. Tıpkı satın aldıklarımızın, bizim yapmadığımız şeyler
oldukları gibi.

x

      – Eğitimde
“Nasıllar” öğretiliyor. “Niçinler” üstünde durulmuyor “Nasıl?” maddeyi,
görüneni açıklıyor. “Niçin?” ise mes’elenin ruhunu, mânâsını, hikmetini izah
etmeye çalışıyor. Biri maddî, diğeri manevî gözümüzü açıyor. Oysa “Nasıl?” a
cevap bizi malumat, “Niçin?” e cevap ise bizi ilim sahibi kılar.

x

      – Sene sonu
gelmeden önce, öğrenciler sene içinde aldıkları zayıf notlardan ötürü sınıfta
bırakılsalar; sınıflarda sene içinde hiç talebe kalmaz! Yüce Allah her hatâ,
her yanlış, her günahtan dolayı, kulunu hemen cezalandırsa, defterini dürse;
dünyada insan kalmaz! Bunun içindir ki, Yüce Allah ihmal etmez / ilgisiz
kalmaz. İmhal eder / müddet tanır. Zaman verir. Kulun pişman olmasını, tövbe
etmesini ve kendine gelmesini bekler. Yani ihmal etmez, imhal eder.

       x

– Eğer bir Kıyamet kopmaz, ebedî / sonsuz bir mükâfat / güzel
karşılık ve mücazat / cezalandırma kapısı açılmaz; herkesin yaptığı iyilik ve
kötülükler karşılıksız kalırsa; ebedî saadet ve mutluluk olmazsa nizam ve
düzen; mânâsızlığın boş ve zayıf bir suretinden ibaret kalır. Bütün maneviyat /
mânâ âlemine, his ve inanca ait şeyler boşa gider. Anlamsızlaşır. Nispet, kıyas
ve ölçülerin bir kıymeti, değeri ve hükmü kalmaz.