12.7 C
Kocaeli
Salı, Ekim 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 284

Tek Çare İlhan Kesici

Aklın yolu bir. Ekonomi ve iktisadi alanlarımız başta olmak üzere;
Ülkemizin Cumhuriyet tarihinin en ağır, en sorunlu İç ve Dış problemleri
karşısında bulunduğunu aklıselim çakma değil; gerçek anlamda YERLİ ve MİLLİ
olan hangi TÜRK evladı RED edebilir ki?

Anılan bu sorunların İVEDİ çözüme kavuşturulması kapsamında iç ve dış
piyasalara güven ile istikrarı sağlayacak ve de bahse konu mevcut sorunları
çözecek uygun reçeteleri icraya sokacak şu an ülkemizde İlhan KESİCİ ismi çok
açık ara öne çıkmıştır.

(Elbette ki Kemal KILIÇDAROĞLU ile Meral AKŞENER İlhan Bey’ i rahat
bırakırlarsa başında BOZA pişirmezlerse)

Sayın KESİCİ Cumhurbaşkanı adayı olarak sahaya sürülebilir ise Seçimi
en az % 20 fark ile ilk turda kesin kazanacağı için Sayın R.T. Erdoğan’ ın aday
olmayacağını çok kuvvetle ön görenlerdenim.

Sayın Erdoğan; karşısına aday olarak öncelikle Ekrem İMAMOĞLU’ nu,
Kemal KILIÇDAROĞLU’ nu, Abdullah GÜL’ ü, Meral AKŞENER’ i, Hikmet ÇETİN’ i,
Haşim KILIÇ’ ı v.b. adayların çıkması için çeşitli plan ve siyasi projeleri
uygulamaya sokmuştur.

(söz konusu bu perde arkası çok kurnazca hazırlanarak uygulamaya
sokulan anılan planları kapsamlı olarak birçok analiz çalışmalarımda
açıklayarak Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin bilgisine sunmuştum)

Bu çerçevede; her kim hangi mevki ve makamda olursa olsun aklını başına
almak zorundadır. Her şey Yüce TÜRK Milletinin BEKASI kapsamında
değerlendirilmelidir.

İktidarı ile muhalefeti ile siyasi saha mücadelelerinde çok dikkatli
olmalıdırlar.

Ülke hızla MORATORYUM’ a koşmaktadır. İşte bu çıkmaz durumdan acil
olarak kurtulmamız için İç ve Dış piyasalara GÜVEN ile İSTİKRARI sağlamamız
gerekmektedir. Hatta…. Zorunluluktur.

Daha öncede defalarca ifade ettiğim gibi; hiç bir siyasi partiye mensup
değilim. Tüm amacım Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin milli menfaat ve
çıkarları çerçevesinde; İlim, bilim, akıl ve mantık süzgeçlerimi objektif
kullanıp; dünya ve de ülke insanımız gerçeklerini öncelik kabul ederek ülkeme
hizmetten başka hiç bir çıkar ve menfaat peşinde olmadığımı kesin olarak
bilmelisiniz.

Sonuç olarak; ülkemizi bu çıkmaz ve karanlık sokaktan çok İVEDİ
kurtaracak kişinin ise 2.5 Yıldan beri İlhan KESİCİ olduğunu açık olarak kamuoyuna,
kamu vicdanına dekare eden biriyim.

Sayın Can ATAKLI ile ülkemizde ve dünyadaki birçok sorunlara karşı
farklı fikri görüşlerim ile çözüm reçetelerim olsa da Cumhurbaşkanlığı için
İlhan KESİCİ ismini açıklamasını çok doğru ve yerinde bir ön görüsü olarak
kabul ediyor ve AKLIN YOLU BİİİİİİR diyorum.

Yaşadığımız şu zaman süreçlerinde ülkemizde R.T Erdoğan karşısında
Cumhurbaşkanlığı seçimini açık ara farkla kazanacak 1-) İlhan KESİCİ 2- İse
Mansur YAVAŞ’ tır.

Mansur YAVAŞ’ ın bulunduğu konumu ve Beld. Meclisindeki azınlığı
nedeniyle aday olabilmesi asla mümkün değildir.

Çare…İlhan KESİCİ’ dir.

İlhan KESİCİ Cumhurbaşkanı olduğunda; 10 gün içerisinde tüm her saha ve
alandaki piyasalarda en az % 50 ucuzlama olacaktır.

Döviz ve Altın hızla düşecek, T.L. İVEDİ değer kazanacak, İç’ te
istikrar ve güven sağlanacak, Dış’ ta ise Ülkemizin saygınlığı v.b. artacaktır.

Daha ne olsun ki?

Ülkemizde mevcut her saha ve alandaki kronikleşmiş gayri hukuki, gayri
ahlaki bir çok gerçek demokrasi dışı eylem, söz ve söylemlerin karşısındaki
uygun çözüm reçetesi İlhan KESİCİ’ dir

Yeter Söz Milletin!

                7 Ocak
1946 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Mehmet Fuat Köprülü
tarafından kurulan Demokrat Partinin 1950 Genel seçimlerinde kullandığı “Yeter Söz Milletin!” seçim sloganı
Mimar Selçuk Milar tarafından ilk
defa kullanılmış ve bu söz Milar’ın kendisine
aittir. O günleri yaşayanların anlattıklarına göre, afişlerdeki bu sözün Demokrat
Parti’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanmasında büyük rolü olduğu
söylenmektedir.

 

                27
Yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı döneminde henüz Osmanlının enkazı
temizlenmeden ve kanayan yaralar sarılmadan, her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti
olarak biz girmemiş olsak bile sınırlarımızın hemen batısında bir de 2. Dünya
Savaşı patlak vermiş, hükümet olası savaş riskini düşünerek bazı tedbirler alma
yoluna gitmiştir. Bunların en başında ekmeğin karne ile dağıtılması ve
buğdayların silolarda çürütülüp halka dağıtılmaması, vergi memurlarının köylüye
zor kullanması gibi sebepler milletin hafızasında her zaman tazeliğini korumuş,
sanki yakın tarihte olmuş bir olay gibi halâ konuşulmaktadır.

 

                Özellikle
başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı AKP milletvekillerinin
sık sık CHP’nin tek parti dönemine atıfta bulunmaları, eleştiriler dile
getirmeleri işte yukarıdaki millet hafızasında derin yaralar açan sebeplerdir.

 

                O
yıllarda Demokrat Partinin haklı veya haksız “Yeter Söz Milletin!” sözünü söyleme hakkı vardı. 27 Yıllık tek
parti döneminden sonra yeni bir parti kurulmuş, yoksulluk ve fakirlikle
mücadele eden halka aydınlık günlere çıkma vaatlerinin verilmesi doğruydu ve
gerekiyordu. Bu çarpıcı mesaj millete verildi ve başarılı da olundu.

 

                Hâlbuki
bugün karşımızda: “Yeter Söz Milletin!”
ifadesini kullanan kesintisiz 20 Yıllık iktidar sahibi, AKP Genel başkanı,
partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan var.

 

                Bunca sayısız
hatalarına, bunca kandırılmışlığına, enflasyonun %180’lere dayanmış lığına,
devlete ait ne kadar mal varlığı varsa hepsinin satılmasına, 600 Milyar dolar
dış borca rağmen gene de: “Yeter Söz
Milletin
!” denilebiliyorsa bu tek kelimeyle milletin aklıyla alay etmektir.

 

                Cumhuriyet
kurulduğundan buyana ilk defa toprak kaybı yaşadığımız Suriye’de Süleyman Şah
türbesinin arazisinin terkedilmesine, Ege denizinde 19 ada ve bir kayalığın
Yunanistan tarafından işgaline sessiz kalınmasına rağmen gene de İktidar
sahiplerince “Yeter Söz Milletin!”
deniliyorsa bu pişkinliğe şapka çıkarılır doğrusu.

 

                Türkiye
toprakları, doğusundan ve güneyinden gelen 10 milyon sessiz istilâcının
işgaline uğramışsa ve buna rağmen 20 yıldır iktidarda olanlar: “Yeter Söz Milletin! Deme hakkını
kendilerinde görüyorlarsa bunu anlamak gerçekten zor.

 

                Normal olarak
bireysel düşünen vatandaşlar için “Yeter
Söz Milletin
!” sözünün hiçbir gerekçeli tarafı yoktur ve yok hükmünde
sayılır.

 

                Ancak:

·        
“Tayyip
ağabey Türkiye’nin başında. Dünyanın lideri. Kendi kendimize ihanet etmek gibi
bazı şeylere sapıyoruz. Şimdi kalkıp da böyle ucuz sebeplerle Tayyip ağabeye
ihanet etmek, Türkiye’ye ihanet etmektir…

Tayyip ağabeye
ihaneti bırak, sırtımızda taşımamız lazım. Yani ayakkabısını elimizle yalamamız
lazım…” diyenler,

·        
“Erdoğan’ın
G…. Kılıyım” diyenler,

·        
“Karşımızda
Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var, onunda önünü kesmek
istiyorlar.” Diyenler,

 

        Bırakın
birey olmayı, ümmet dahi olamayan köle ruhlu, sürü mantıklı yaratıklar
kabullenir ancak bu sözü.

        Sağlıklı kalın.

6-7 Eylül’ü Biliyorsunuz, Ya 29 Ocak’ı?

Yeter Söz “Millet”İn!

0

Cumhuriyet Halk Partisi 1923’ten 1950’ye kadar 27 yıl
iktidarda kaldı. 1946 yılında çok partili hayata geçildi. Fakat CHP iktidarda
kalmaya devam etti.

Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılından sonra milleti rahatsız
ve huzursuz eden gelişmeler oldu. 1939-1944 yılları arasında çıkan İkinci Dünya
Savaşı sırasında Türkiye, zor da olsa savaş dışında kalmayı başardı. Fakat
ülke, ekonomik anlamda büyük sıkıntılar çekti. Savaş dönemine ait uygulamalar
halkı zor duruma soktu, genç nüfusun askere alınmasıyla da üretim durma
seviyesine geriledi. Büyük şehirlerde yaşayan halk, temel gıda ihtiyaçlarını
gideremez hale geldi. Savaşı görmeyen halk, açlığı ve yokluğu en şiddetli
şekilde yaşadı. Milli Korunma Kanunu çerçevesinde 1942-1946 yılları arasındaki
ekmek karnesi uygulaması, vatandaşı çok az miktarda ekmekle yaşamaya mahkûm
etti.  Karaborsacılık en üst seviyelerde
kendini gösterdi. Halk, çektiği yoklukların temel nedeni olarak iktidarda
bulunan Cumhuriyet Halk Partisi’ni gördü. Ayrıca bu dönemde bazı devlet
memurları, devrim kanunlarını yanlış yorumlayarak, özellikle dindar
vatandaşlara karşı sert davrandılar. 
Ayrıca vergi tahsildarları, jandarmaları da kullanarak kırsal kesimde
yaşayan vatandaşlardan zorla vergi toplamaları, ellerinde neleri varsa almaları
halkı hayatından bezdirdi.

Bütün bu olumsuzluklar, halkın CHP’den kopmasına sebep oldu.
Bu durumu iyi değerlendiren Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde halkın
karşısına “Yeter,  söz
milletin!” sloganıyla çıktı ve 27 yıllık CHP iktidarına son verdi.

Bugün de 21 yıldır iktidarda olan AKP, 70 önceki CHP
uygulamalarını pişirip pişirip gündeme getirerek CHP’yi düşmanlaştırıyor.
DP’nin zaferiyle sonuçlanan 14 Mayıs 1950 seçimlerinin sloganıyla muhalefetin,
hem 6 partinin birlikteliğinden oluşan Millet İttifakı’nın karşısına çıkıyor:
“Yeter,  söz milletin!”. Millet
İttifakı,  önümüzdeki seçimler için bir
tarih ve slogan düşünseydi; 14 Mayıs tarihini ve “Yeter, söz
milletin!” sloganını  seçerdi.
Çünkü;

1. Bu sloganın sahibi ve 14 Mayıs seçimlerinin galibi
Demokrat Parti’dir ve bu parti şu anda Millet İttifakı’ndadır.

2. 14 Mayıs 1950 seçimlerinin galibi muhalefettir. Bugünün
muhalefeti ise Millet İttifakı’dır.

3. Siyasette “Yeter” hitabı uzun süre iktidarda
kalan partiye karşı kullanılır. Muhalefetteki partiye “Yeter” diye
hitap edilmez.

Cumhurbaşkanı ekonomist olduğu gibi aynı zamanda futbolcudur
ve iyi gol attığını söyler. Ama bu defa muhalefete güzel bir gol pası
vermiştir. Bu iletişim hatası sonucu, kendi kalesine gol atmıştır. Önce 6’lı
Masanın Millet İttifakına dönüşmesini, konsolide olmasını sağlamıştır. Sonra da
MİLLET İTTİFAKI’nın sloganını ilan etmiştir.

YETER, SÖZ “MİLLET”İN!

Karne Hediyesi

022-2023 eğitim öğretim yılının ilk karne dönemi 20 Ocak
2023 günü sona erdi ve öğrenciler karnelerini aldılar. Kamuoyunu derinden
etkileyen ise karne haberi ise “et
hediyesi”
konusu oldu. Bir TV kanalında 21 Ocak 2023 günü bir haber yayınlandı.
Yayınlanan haberde, bir öğrencinin; “annem
karne hediyesi olarak et aldı”
sözleri ülke gündemine bomba gibi düştü.

Gözüküşte olay
vahimdi. Artık aileler uzun süredir et yiyemeyen çocuklarına, karne hediyesi
olarak et almaya başlamışlardı. Bir muhabirin kasapta bir öğrenciye sorduğu
soruya; küçük çocuğun “annem karne
hediyesi et aldı”
sözleri gerçekten yürek burkmuştu.

Ülkedeki hayat
pahalılığının, aileleri ne vahim duruma düşürdüğüne büyük örnek teşkil edecek
bu haber, derhal medyaya taşındı. Manşetlerde yer almaya başladı. Gerçekten de
kamuoyu bu durumdan çok etkilenmişti. Bu vahim olaya tercüman olan açıklamalar
yapıldı.

Fakat bu
durumu öğrenen çocuğun annesi, karne hediyesi olarak et alma gibi bir durumun
olmadığını söyledi. Fakir olmadıklarını,
Şişli’de yaşadıklarını, ev ve arabalarının bulunduğunu, Gelir durumlarının iyi
olduğunu,
muhabirin, kasıtlı olarak çocuğunu yönlendirdiğini, yalan
haberlerle siyasete alet edildiklerini açıkladı. Habere konu olan kasap da
ilgili ailenin sürekli müşterileri olduğunu ve o gün de normal olarak
kendilerinden alış veriş yapmaya geldiklerini açıkladı. İddianın gerçeği
yansıtmadığını belirtti.

Bu haberi
duyan bazı duyarlı muhabirler, olayın perde arkasını araştırmaya başladılar.
Çıkan sonuç çok vahim ve etik dışıydı. Muhabirin, kasıtlı olarak cevabı
öğrenciye tekrarlattıktan sonra, “soru
sorduğumda annem karne hediyesi olarak bana et aldı diyeceksin”
diye
tembihlediği ortaya çıktı. Hem de röportaj yapan muhabirin, kendi sesinden,
durumun senaryo olduğu, TV kanallarında yeniden yayımlandı. Tüm kamuoyu
tarafından izlendi.

Çelişkili
haberler üzerine, konuyu haber yapan TV kanalı, başlattığı inceleme neticesinde;
“muhabirlerinin haberde konuşan çocukla
gazetecilik ilke ve kurallarına aykırı olarak, çocuğa nasıl konuşacağına
ilişkin dikte edici ve yönlendirici nitelikte ön konuşma yaptığı ve çocuğun bu
yönlendirme doğrultusunda konuştuğu”
tespit edil.  Bu tespitin üzerine ilgili kanal, haberi yapan
muhabirin görevine son verildi.

Arkasından bu haberi kanallarına ve gazetelerine taşıyan
bazı kesimler de özür dileyerek yanıltıldıklarını ifade ettiler. Fakat bazı
haber kanallarından nedense hiç ses çıkmadı. Yalan da olsa haber işlerine
yaramıştı galiba. Oysa gerçeği kabullenmek de büyük bir erdemdir. Hem de
haberciliğin etik kurallarından biridir.  “Basın
etiği mi?”
Canım yeri geldiğinde, “etik”
sözcüğünü yine kimselere bırakmazlar böyleleri.

Görevine son verilen muhabirin yaptığı açıklama ise daha
vahimdir. “2017 yılından beri çalışmakta
olduğum Ciner Yayın Holding tarafından bugün itibariyle iş akdim feshedilmiş
bulunmaktadır. Pek çok gazeteci üstadımın geçmişte yaşayıp anlattığı hikâyeleri
ben de maalesef yaşamış bulunmaktayım. Daha çok etkileneceğimi düşünmüş olmama
rağmen şu aşamada vicdanım rahat; zira kendimden, yaptıklarımdan ve
gazeteciliğimden eminim…”

Keşke bu kötü haber ilk ve son olsaydı, bir istisna
olabilseydi. Şimdi akla gelen soru şu, dürüst ve vicdanlı olmayan sözde
muhabirlerin buna benzer haberleri ile bizler acaba ne kadar yanıltıldık? Bu
yalan ve abartılı haberlere inanarak birilerine; kızdık, öfkelendik. Belki de
düşman olduk. Sanırım bundan sonra haberler, daha temkinli karşılanacak, “acaba” sorusu bir nebze zihinleri
zorlayacaktır.

27 Mayıs 2022 tarih ve 216 karar no lu “Basın Ahlak
Esaslarına Dair Genel Kurul Kararları” nın 7. Maddesinde:

 (1) Bir kamu hizmeti olan gazetecilik,
kişisel veya ahlaka aykırı amaç ve çıkarlara alet edilemez ve kamu yararına aykırı
bir şekilde kullanılamaz
.

(2) Haberlerde ve
olayların yorumunda gerçeklerden saptırma, çarpıtma veya kısaltma yoluyla
amaçlı olarak ayrılınamaz.

(3) Haberler ve
yorumlar gerçeği gösterir, yanlış ya da yanıltıcı olamaz.

(4) Haber
başlıklarında, haberin içeriği saptırılamaz, yanıltıcı olunamaz ve çelişki yaratılamaz.

(5) Doğruluğu kuşku
uyandırabilen ve araştırılması gazetecilik imkânları içinde bulunan haberler,
araştırılıp doğruluğu ve görünürdeki gerçekliği teyit edilmeden yayınlanamaz.

Denilmektedir.

Dokuzuncu maddesindeki “Çocukların korunması” başlığında ise:

(2) Çocukların konu
edildikleri yayınlarda, çocukların üstün yararı gözetilir, onların sağlıklı ve
güvenli geleceği için her türlü hassasiyet göz önünde bulundurulur……

(3) Kamu yararı ile
çocuğun yararının karşılaştığı hallerde çocuğun üstün yararı esas alınır.

Denilmektedir.

 Görüleceği üzere,
yapılan bu haber, “Basın Ahlak Esaslarına  aykırı, halkın ve özellikle de çocukların
suiistimal edilmesine sebep bir haberdir.
Yani “basın ahlakı” yerle bir
edilmiş, bir minicik öğrenciye “yalan
söylemesi
” telkin edilerek kötü örnek sergilenmiştir.

Anne babalar başta olmak üzere, öğretmenler, yetişkinler,
sorumlular, etkili ve yetkili kişiler çocuklara örnek olmadığı sürece,
geleceğin ideal toplumunu asla oluşturamayız. Çünkü öğrenmenin en etkili bir
yolu da “örnek model” olmaktır.
Örnek alınan model dürüstse, güzel yaşantıları varsa çocuk bunu farkında
olmadan alıp içselleştirmektedir. Kötü örnekleri gördüğünde de aynısı
olmaktadır.

“Çocuğunuzu Kötü
Etmenin Yolları”
ya da “Yengeç
Kitabı”
nın yazarı C.G. Salzman,
yazdığı kitap için yengeçlerden etkilenmiştir. Kırda gezinti yaparken,
kendisini gören yavru yengeçlerin anneleriyle beraber geri geri kaçtıklarını
görünce, çocukların kötü alışkanlıkları ailelerinden nasıl öğrendiklerini
anlatan bir kitap yazmıştır. Salzman, ın örneklerinden sadece birisin konuyu
ilgilendirdiği için yazıma aldım:

Çocuğu
kandırırsanız, başkalarına yalan söylerseniz, suçlarını itiraf ettiklerinde
bile azarlarsanız çocuklarınızı yalana alıştırırsınız.”

Çocuk anne babasını ve diğer yetişkinleri, özellikle de
imrenip model aldıklarını taklit ederek sosyal yaşama alışır. Aile içinden ve
çevresinden seçtiği örnek kişi, bozuk kişilik yapısına sahipse, kötü davranış
şeklinin çocukta da görülme ihtimali yüksektir.

Anne-babanın ve biz yetişkinlerin iyi örnek olması çok
önemlidir. Bu yüzden büyüklerin, sözlerinden çok davranışlarıyla model olmaları
gerekir.

Bu gidişle galiba biz çocuklarda ders almaya başlayacağız.

Sevgiyle kalın…

İnsanın Hakîkatı

“- Yâ Gavs-ı Â`zâm. İnsan sırrımdır ve ben O`nun
sırrıyım!!.. Eğer, insan indimdeki menziline ârif olsaydı, derdi ki, bütün
nefislerdeki nefs`im; bu anda mülk yoktur benden gayrı!..

Yâ Gavs-ı Â`zâm. İnsanın yemesi, içmesi, mekânı, hayatta
duruşu, yayılışı, konuşuşu ve susuşu, yaptığı işi, teveccüh ettiği şey, gâib
olduğu şey BENİM. Sekîni, muharriki ve müsekkiniyim!..”

Bu beyânda, kendisine açıklananı bize nakleden Gavs-ı Â`zâm
Abdülkâdir Geylâni, işin bütün hakikatını idrâklar önüne seriyor.

“İnsan sırrımdır; ben de onun sırrıyım!..”

Önce şu hususu hatırlayalım;

Bu metnin tümünde insan kelimesiyle anlatılan mânâ ilk evvel
“İnsan-ı Kâmil”dir. Daha sonra şayet akış müsait ise, birimsel mânâda
insan da o kavram içinde yerini alır!

İşte bu sebeple “İnsan sırrımdır ve ben de onun
sırrıyım” beyânını öncelikle “İNSAN-I KÂMİL” içindir diyerek
anlamaya çalışalım.

İnsanın sırrıdır Allah!.. Yani, insanın sırrını meydana
getiren, bütün ilâhî isimlerin mânâlarıdır.insan ismi, o ilâhî isimlerin mânâ
sûretinin adıdır!..

İnsan ismiyle anılan varlık aslı itibariyle bir ilâhî
isimler bileşimidir!.. Ondan çıkan tüm mânâ ve fiiller varlığını hep bir
isimden veya isim terkibinden alır. Diğer bir deyişle, ilâhî isimlerin
terkibinin mânâ sûretinin adıdır insan.

İşte bu sebepledir ki, insanın sırrıdır.

Gene Allah`ın sırrıdır insan ve insanın sırrıdır Allah. Zira
Allah`daki ilâhi isimlerle işaret edilen mânâlardır.

“Eğer insan indimdeki menziline ârif olsaydı.”

Şayet insan, benim onu şekilde varettiğimi bilseydi; kendi
aslını, hakikatını, orijinini, neyle, ne şekilde varolduğunu bilseydi;
kendisinin vücudunun varolmayıp, “yok”tan varedilmiş bir
“yok” olup, varlığını meydana getiren yegâne vücûd sahibinin
“BEN” olduğumu, ve kendisinin de benimle kâim varlık olduğunu idrak
etseydi; o zaman anlardı ki, kendisi yoktur, kendisinin ismi altında varolan
gerçek varlık, Allah isimlerinin mânâ terkîbidir.

Bu sebeple de,

Yemesi, içmesi, mekânı, hayatta duruşu, yayılışı ve konuşuşu
ve susuşu, yaptığı işi, teveccüh ettiği şey, göremediği ve bilemediği her şey
hep O`dur!.. ÇünkÜ, kâinatta hangi isim altında her ne mevcut ise, hepsi de,
Allah isimlerinin işaret ettiği mânâların bir terkip şeklinde açığa çıkmasından
başkaca bir şey değildir!..

Kâinat yoktur sadece Allah vardır demek; bu algıladığımız
kâinat yoktur değildir!.. Kâinat, diye Allah`tan ayrı kendi başına vücûd ve
varlığı olan bir yapı yoktur, demektir.

Zira her zerrede ve noktada, mahal ve mekân sözkonusu
olmaksızın mevcut olan vâcib-ül vücûd Allah`tır. Algılanan ise, O`nun
isimlerinin işaret ettiği mânâlardır.

Dolayısıyla,

İnsan varolmayıp, insanda zâhir olan tüm mânâlarıyla
“Allah isimleri” olduğuna göre, insan ismi ardından konuşan
“Allah” olur ki; elbette O da der:

-Bütün nefislerdeki NEFS`im BEN!.. Mülk benimdir… ve o mülk
benim mânâlarımla mevcuttur!

Kitap ve İnsan

     Düşünmeden ne
kabul et, ne de hemen reddet.

     Fakat havasını
düşünerek, bir güzel teneffüs et.

 

     Her kitap açar
önüne, iyi kötü nice sayfa.

     Edesin diye
geçmişi temâşâ, tefekkürle safha safha.

 

     Her kitap gezdirir
dünyayı, istemeden ücret.

     Vermeden kılına,
ne zarar ne de bir eziyet

 

     İstersen geçmişe,
yahut geleceğe ettirir seyahat.

     Sonunda dedirir
insana, ne ibretli bir hayat.

 

     Kim olursa olsun,
yeter ki bildiğini yazsın.

     İnsanlığa hitap
için, kalemle kâğıda kazsın.

 

     Herkesin Yazı
Okulu’ndan alacağı, nice dersler var.

     Müsbet menfî
yazılanlar; ister versin şeref, ister ar.

 

     Çünkü, her şey olur
ancak, zıttıyla âşikâr.

     Neticede,
yazılandan her şeye rağmen, edilir kâr.

 

     Kitap deyip de,
geçme sakın yanından bigâne,

     Verir sana hayat
dersini, üstelik tane tane.

 

     Ey her şeye
meraklı, fakat bîçare beşer!

     Aydınlanmak
istersen, oku kitapları birer birer.

 

     Gerçi, âlem büyük
bir kitap, insan ise küçük bir kitap;

     Aslında Âlem,
bedeninden ediyor her an sana hitap.

 

     Her şey, canlı
cansız farksız, küçük büyük birer kitaptan.

     Yine de çevirme
yüzünü, yazılı olan hitaptan!    

 

     Az zamanda, çok
yaşamış olursun, okumakla kendini.

     İnsanlık
resmigeçit hâlinde, selâmlar durmadan seni.

 

     Her varlığı, küçük
büyük, birer harf say ve seyret.

     Dikkatini, bir de
bunları okumak için sarfet.

 

     Unutma! İnsan
okudukça, olur gerçek insan.

     Aksi takdirde
şeklen insan, olur mânen hayvan!

 

     İstenmiyor
okuması, başka hiçbir varlık ve candan;

     Çünkü değil insan,
sadece kemik, et ve kandan.

 

     Öyleyse görme
kendini, ey insan! Hiçbir zaman hor!

     Mahiyetinde
sayısız âlemler dürülmüş, hele bir sor.

 

     İnsan deyip
geçmeyelim, insan çok büyük şey;

     Hizmetine
verilmiş, başta yer gök ve her şey.

 

     Onun içindir ki,
Yüce Kitabımız başlıyor diyerek “Oku!”

     Hedefi vurmuş
oluyor, ondan alınan; attığı her mânâ oku.

 

     İşte bu yüzden,
alınacak nice ibret var her kitaptan.

     Yazan kim olursa
olsun, değil mi ki, onu yazan insan.

 

     Doğrusunda
yanlışında veriyor, nice bakış doğrultusu;

     Ediniyor
gerçekleri; her milletin ferdi ve ulusu.

 

    Kitap deyip de,
geçme azîzim, hele bir düşün ve dur!

    Hayat yolunda,
duracağın asıl durak, işte budur.

 

     Okuduğun takdirde,
öyle bir ufuk açar ki önüne,

     Hem dünya hem
ahiret saadetleri, görünür gözüne.

Bu Kadar Dönüş Nasıl Olur?

Bir partinin ilkeleri ve yönetim anlayışının kökten değişmesi ve
önceki savunduklarının tam zıddı bir yola girmesi normal karşılanmamalı. Üstelik
bu değişim aynı liderin yönetimindeyken hiç kabul edilebilir değildir.

Fakat son yıllarda siyaset bilimi kitaplarına geçecek böyle bir
durum söz konusu.

İktidarın büyük ortağı AKP de küçük ortağı MHP de çok uzun
yıllardır aynı liderler tarafından yönetiliyor. Devlet Bahçeli 1997’de MHP’nin
Genel Başkanı oldu. Neredeyse 26 yıla yakın bir zamandır MHP’nin başında. R.T.
Erdoğan da 2001’de kurulan Ak Parti’nin yaklaşık 22 yıllık lideri. Bu kıdemli
genel başkanların koltukları değişmedi ama fikirleri çok değişti.

****

Devlet Bahçeli’nin Keskin Dönüşü

Devlet Bahçeli’nin eski görüşlerini yansıtan bazı sözlerini
8 Aralık 2015 tarihli TBMM’de, MHP Grup toplantısında, yaptığı
konuşma metninden alıntı
yapalım:

“Türkiye’de ortak akıl işletilmemektedir. Bu yüzden iç ve
dış politikada yaşanmadık rezillik kalmamışken, hala ve inatla sistem
değişikliğine
kafa yormak çok yanlış, çok marazidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
başkanlık sevdası fırsatçılık ve ganimet avcılığıdır.

Türkiye’nin yeni bir sisteme değil düzgün,
kapsayıcı, adil, dürüst, namuslu ve milli yönetime ihtiyacı olduğunu kimse
inkâr edemeyecektir.

Gördüğümüz kadarıyla Erdoğan’ın başkanlık talebi tedavisi
olmayacak kadar kronikleşmiştir. Mesele Türkiye’yi değil, Erdoğan’ın ikbal
ve geleceğini güvenceye almaktır.

Erdoğan Başbakanken de Cumhurbaşkanıyken de çift başlılıktan mustariptir.
Çünkü tek adam, tek bilen, tek karar veren olmak için yanıp tutuşmaktadır.
Sözünün üstüne söz koyulmasına sinirlenmekte, kim olursa olsun şuurunu kaybetmiş
halde saldırmaktadır.

Erdoğan’ın mizaç ve müktesebatı tehlike saçmaktadır. Devleti
kendi aile şirketi gibi yönetmek istemektedir.

Geçmişte başkanlık sistemini özenti ve emperyalizmin bir
dayatması gören Erdoğan
, bugün tüm gücüyle başkanlık demektedir.

Hadi diyelim ki, Erdoğan başkan veya partili Cumhurbaşkanı
oldu, peki bundan sonra krallık talep etmeyeceğini kim garanti edecektir? Evladının
da ikinci Erdoğan olarak tahta geçmesi
nasıl engellenecektir?

Fırsat bulmuşken, Erdoğan her şeyi isteyecek, her yolu
deneyecek, yargı, yürütme ve yasamayı tekeline alarak demokrasiyi havaya
uçuracaktır.

Bize göre kuvvetler ayrılığı ilkesi demokratik hukuk
devletinin hayatiyet kaynağı ve sigortasıdır.

Devletin üç temel fonksiyonu olan yasama, yürütme ve yargının
görev ve yetkilerinin en rasyonel şekilde dengelenmesi ve bunların uyumlu bir
şekilde icra edilmesi önem taşımaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin yeni bir sisteme değil, eğer varsa
eksik, yetersiz ve düzeltilmesi gereken taraflarının ele alınması
gerekmektedir.”

****

Devlet Bahçeli’nin önceden savunduğu bu sözleri alkışlayanlardan
bir kısmı partinin ve genel başkanının 180 derece değişen politikalarından
sonra partiden koptular. Bunların çoğu İYİ Parti saflarında kuvvetler
ayrılığı, demokrasi, güçlendirilmiş parlamenter sistem gibi görüşleri savunmaya
devam ediyorlar.

MHP içinde kalanlar ise, partinin yolunu tam tersine
çeviren Genel Başkanın Cumhurbaşkanlığı Sisteminin fazileti ve partili Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın liderliğini öven yeni sözlerini de ayakta alkışlamaya devam
ediyorlar.

*****************************

Erdoğan’ın Dönüşleri

Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan da geçmişte
savunduğu
yönetim ilkelerinin tamamen tersini uygulamakta.
Muhtemelen 14 Mayıs’ta yapılacak olan seçimler yaklaşırken, Erdoğan kokpitin
üzerindeki bütün düğmelere birden basan bir pilot gibi. Seçimi
kazandıracağını ve fakat ülke ekonomisini batıracağını düşündüğü her şeyi
yapıyor.

Oysaki Erdoğan bakın önceleri neler söylemişti, bir hatırlayalım:

“Bu ülke, ‘kim ne verdiyse iki katını veriyorum’ derecesinde popülizmi,
seçim döneminde sonuna kadar açılan muslukları gördü. Ama yine bu ülke, seçimlerin
ardından
yüksek enflasyonla, yüksek bütçe açığıyla, adeta kaşıkla verilenin
kepçeyle geri alındığını da gördü. ‘Böyle bir siyaset tarzı, böyle bir
ekonomi yönetimi Türkiye’nin hakkı değil’
dedik.” (22 Mayıs 2010)

“Popülizm, çok ciddi bir siyaset hastalığıdır. Bu hastalığın etkisi de
hiçbir zaman lokal kalmamıştır, ülkenin tamamına, milletimizin tamamına ağır
zararlar vermiştir, çok ağır faturalar ödetmiştir.
Türkiye’de her seçim
öncesinde
musluklar sonuna kadar açılmış, bol keseden dağıtılmış, kısmi bir
rahatlama sağlanmış, ama seçim sonrasında bu har vurup harman savurmanın
bedeli de vatandaşa çok ağır şekilde ödetilmiş
tir.” (3
Haziran 2010)

“Bizden önceki dönemlerde, seçim yılında ülke ekonomisi
altüst oluyordu. Seçim ekonomisi derlerdi, sağa sola her şeyi
saçarlardı.” “Biz hiçbir zaman seçim ekonomisi uygulamadık, uygulamayız da…
Niye? Çünkü seçim ekonomisi uyguladığınız zaman, bu halkıma
zulmetmektir.”

****

Aynı R. T. Erdoğan 2023 seçimleri arifesinde görülmemiş boyutta seçim
ekonomisi
uyguluyor.

Ardı ardına açılan “paketler”, açıklanan “müjdelerle”
kaynağı olan, olmayan inanılmaz boyutta paralar piyasaya giriyor.

Hepimiz biliyoruz ki artan hayat pahalılığı karşısında bu zamlar
da yetmeyecek. Ama seçim olmasaydı kesinlikle asgari ücrete yapılan
yüzde 54 zam; memur ve emekli maaşlarına yapılan yüzde 30 zam yapılmayacaktı.

Seçim olmasaydı, daha önce RTE’nin “ülkeyi
batırır”
dediği, EYT kanunu asla çıkmayacaktı. Bir anda 2,4 milyon
insanın emekliye sevk edilmesinin külfetini seçimden sonra ülkeyi yöneteceklere
bırakmak tam bir seçim ekonomisi uygulamaktır.

Vergi ve cezaların affı, dar ve orta gelirlilerin konut hayalini
pazarlama stratejisi, düşük faizli krediler, sübvansiyonlar… Seçim olmasaydı,
bu “seçim rüşvetlerinin” hiçbiri olmayacaktı.

Erdoğan ve Bahçeli’nin yukarıda alıntıladığım eski
sözleri doğruydu. O zaman doğruyu söyledilerse şimdi söyledikleri ve yaptıkları
yanlış!

Bu kadar temel ilkelerde 180 derece sapan genel başkanlara “asrın
lideri”, “hareketin lideri”
gibi sıfatlar takıp her sözünde keramet
arayanlar olması ilginç.

SON SÖZ: “Bağımsız düşünme yetisi ele geçirilmiş kitlelerin
olduğu yerde demokrasi, hukuk ve refah olmaz.”

Kilis ve İstanbul’da Meşk Vakti

Sosyal ve kültürel hayatımız her geçen gün savruluyor mu ne?
Çoğu zaman hamasetle, maziyle, kolaycılıkla teselli olmaya başladık. Oysa
kaynaklar arttı, iletişim hız kesmiyor, dönüşüm ve gelişimin modeline bile
ulaşılamıyor. Allahtan üç beş gönüllü aydınımız var da bu konuda kültürel ve
sanat hayatımıza örnek olmayı sürdürüyorlar.

 

Makam Ve Usul Olmazsa
Olmaz

 

Daha ilkokula (1952) giderken Kilis’teki evimizin hemen
bitişiğinde Ulu Camii, 20 adım uzağında ise Şıhlar Camii vardı. Evimiz iki
cami, iki kültür merkezi arasında idi. Caminin müştemelatında bazı talebeler
kaldığı gibi, bazı hücrelerinde(oda) hocalar Kur’an öğretirdi. Ulu Camii İmamı
Hacı Ömer Beşe merhum Arapça gibi Fransızca da bilir, batıdan Moliere, doğudan Sadi
ve Mesnevi okurdu. Çocuklara önem verir, okuduklarını yansıtırdı. Odasında
bizimle yaptığı sohbetleri dün gibi hatırlıyorum. Din adamının çıtası böyleydi.
Namaz saatlerinde ise okunan ezanlar evimizden duyulmakla kalmaz, aşk ile
dinlenirdi. Çünkü müezzinlerin sesi, terbiye edilmiş, eğitim görmüş, bir
geleneği sürdüren seslerdi. Sabah saba, öğle rast, ikindi hicaz, akşam segah,
zaman zaman da eviç ve rast, yatsı ezanı uşak ve Hicaz, nadiren de rast makamında
okunurdu. Dini otoritelere göre; mutlu ve acılı günlerimizdeki törenlerde okunan
Kur’an-ı Kerim dini musikimizin önemli formlarından saba, zemzeme, bestenigar
ve dügah makamında okunurdu. Daha sonra mevlit, tevhit ve münacaata sıra gelir,
bunlara aynı makamla devam edildiği gibi bazen muhayyer, uşak ve ısfahan
usulünde okumalar sürerdi. Yani bunların tümü de bir ses, bir usul, bir kıraat
eğitimi sonrası elde edilirdi. Dolayısıyla hepsi birer usta idi. Ulu Camii
Müezzini Lübük Mehmet’in her minareye çıkışını veyahut mevlit okuyuşunu
insanlar heyecanla, şevkle beklerlerdi. Zaman zaman gerek düzenlenen amin
alaylarında ve gerekse minareden çocuklarla birlikte okunan ilahilerde de bir
makam ve bir usül vardı. Gerek Tekye ve gerek Kara Kadı Camileri olsun bütün
camilerimizin görevlileri eğitim görmüş, ustaların icazet verdiği kimselerdi. Özellikle
önemli musiki bilgileri vardı. Nota değil belki, fakat makam ve usul
uyguladıkları, yaşadıkları husustu.

 

Ailelerde Musiki

 

O yıllarda 17 bin nüfusu olan Kilis’te ailelerden bazıları
da öyleydi. Çoğu evde bir ud olduğunu hatırlıyorum. Yengem Meliha Hanım
rahmetli çok iyi ud çalardı. Hemen evimizin bitişiğinde ve Ulu Camii
yakınındaki Öğretmen Nuri Ulusoy’ları evi de bir müzik mektebi gibiydi. Essüm
hanım ud çalardı. Oğlu öğretmen Nahit Bey Keman. Sokaktan geçenler durup dillendirilen
şarkının bitmesini beklerlerdi. Merhum Nahit Ulusoy’un başkanı olduğu ve
yıllardın faaliyetlerini sürdüren Kilis Musiki Derneğini bugün için, nüfusu 200
bini geçen Kilis’te, kamudan katkısız Uğur Elhan ve arkadaşları sanatçılar
devam ettiriyorlar. İyi ki varlar. Üstelik kendi yağlarında kavrulmaya
çalışıyorlar. Herhangi bir güçlü destek almıyorlar, alamıyorlar.

Annennemlerin yanı başındaki Alaeddin Yavaşca’nın Kilis
Tekye Camii bitişiğindeki evleri de öyle. Adeta önemli bir musiki okuluydu.
Ailenin çoğu mutlaka bir enstrüman çalar, birkaç usül bilirdi.

Çekmeçeli Camii bitişiğindeki Şıh Efendi’nin Tekkesinde de
zikirler belli bir makam ve usulle yapılırdı(1967). Kilis’te maruf ailelerin
tümüne yakını musikiyle yakında alakadar olurdu. Gaziantep Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Yavuz Coşkun dostumuz bölgedeki dini hayat üzerine böyle bir etkinlik
(2012) gerçekleştirmiş, tebliğleri kitaplaştırmış ve büyük bir alaka ile takip
edilmişti. Aynısını bendeniz de Kilis Üniversitesi’nde “Kilis’te Dini Hayat
Sempozyumu” önermiş, kaynak ve kadro da bularak bir program teklif etmiş,
ilgililere göndermiştim. Ancak uygun görülmemiş ki gerçekleşmedi!.

 

Dersaadet Herşeyde
Önde

 

Kilis’ten Üniversiteye gittiğimizde de(1960’lı yıllar) nüfusu
ancak 2 milyon kadar olan İstanbul’da onlarca sivil ve resmi musiki ekolleri
vardı. Özellikle selatin camii görevlilerinden bile musiki, usul, makam
öğrenmek mümkündü. İstanbul Belediyesi’nin Süheyla Altmışdört yönetimindeki
konservatuvarı yanında, Gümüşsuyu’nda İstanbul Teknik Üniversitesi Türk
Musikisi Korusu, Üsküdar’da Emin Ongan Musiki Cemiyeti gibi onlarca kurum ve
kuruluş vardı. Özellikle Elmadağ Şan Sineması’nda dönüşümlü olarak gerçekleşen Pazar
günleri, bir hafta Türk Halk ve bir hafta Türk Sanat Müziği Konserleri
gençliğin olmazsa olmasıydı. Ücreti bir üniversite öğrencisinin verebileceği
kadardı. Münir Nurettin Selçuk’u bile Şan Sinemasında tanımıştık. Tercüman
Gazetesi, günümüzdeki medya gibi değildi; Spor Sergi Sarayında okuyucuları için
muhteşem konserler verdirirdi. Mesela Hamiyet Yüceses vs.

 

Seyrantepe’de Sanat
Akşamları

 

Günümüzde ise İstanbul’da iyi ki TURİNG var. Bir akademi
gibi kabiliyetli 1000 kadar üniversiteli genci hem eğitiyor, yediriyor, içiriyor,
yemeyi içmeyi öğretiyor, hem atölyeleriyle birer hobi sahibi yapıyor, kitap,
dergi ve yurtdışı ile tanıştırıyor. Özellikle gençlerimizi Kültür ve Turizm
Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma
ve Uygulama Topluluğu’nun sanatçılarıyla bir araya getirmesi, konserlere imkan
vermesi her türlü takdirin üstündedir. Bu yıl Meşk Vakti diye başlattığı programda
15 gün arayla birbirinden kıymetli sanatçılar Berke Meyman, Gizem Nur
Copçuoglu, Murat Irkılata ve Esra Çelik Tokgöz’ü dinledik. Sanatçılarımıza
Atilla Akıntürk(kanun), Elif Canfeza Gündüz ve Emre Erdal (kemençe), Furkan
Resuloğlu(tanbur), Furkan Topçu ve Volkan Yılmaz(ney), Osman Kırklıkçı(ud),
Serdar Özdemir(viyolonsel), Serdar Bişiren ve Ümit Atalay(ritim), Volkan Yılmaz
(ney) eşlik ettiler. Sanat Yönetmeni de bir başka sanatçı Şükrü Türkmen. Bu
sanatçılar genç insanlar. En fazla orta yaşın üstünde. Bu isimler musikimize,
geleneğimize ve yarınımıza sahip çıkıyorlar böylece. İzleyicilerin tümüne
yakını da Üniversite okuyan gençlerimiz. Böylece bir sanat ve sanatçı muhitine
sahip oluyor, konser dinleme usullerini öğreniyorlar. Çünkü konserlerde
telefonlar kapatılıyor, resim çekilmiyor, salondan dışarı çıkılmıyor,
konuşulmuyor, çıt çıkmıyor, yönetmenin müsaade ettiği kadar alkışlanabiliyor.
Hatta konuklar bugün için unutulan belli bir kıyafetle konsere gelebiliyorlar.
Hem saygı duyuyorlar ve hem saygı görüyorlar.

 

Tarihi Gelişimi
İçinde Türk Musikisi

 

Musiki tarihimizle gençler baş başa kalıyorlar. Dede Efendi,
Hacı Arif Bey(merhum Yücel Çakmaklı Ahmet Özhan’ın başrolü oynadığı filmini
çekmişti), Faik Ali Bey, Şevki Bey, Rahmi Bey, İsak Varon, Kemani Salih Efendi,
Hafız Mehmet Eşref Efendi, Lem’i Atlı, Şevki Bey, Leyla Saz, Bimen Şen,
Alaeddin Yavaşça, Yorgo Bacanoz, TRT’den aziz dostum bestekar merhum Cinuçen
Tanrıkorur, Şadi Işılay, Rüştü Şardağ, Alaeddin Şensoy, Nikağos Aga, Rakım
Elkutlu, Saadettin Kaynak, Vecdi Bingöl, Muhlis Sabahattin Ezgi gibi
sanatçılarımızı ve eserlerini tanıyorlar. Üstelik bu sanatçıların çoğunun din,
dil ve inançları ayrı olmasına rağmen onlarcası kendi öz musikimizde bir araya
gelerek devleşiyor, bir arada yaşamanın en güzel örneğini veriyorlardı.

“Aldı beni, aldı beni iki kaşın arası/ Yaktı beni kül eyledi
kaşlarının karası/ İçinizde tabip yok mu, nedir bunun çaresi” diyen Bestekar
Çorlulu Aşık’ı, “Bir vecd-i cünun-sate düşüp el ele kalsak/ Yükseklere
yükseklere yükseklere çıksak/  Hakilere
mahsus olan adetleri yıksak” diyen Faik Ali Beyin güftesini besteleyen
Osmanlıların 36. Ve son Padişahı Sultan Mehmet Vahdeddin Han’ı tanıyoruz ve
böylece bilinmeyen özelliklerini daha öğreniyoruz. Demek ki hakanlar, liderler,
krallar da sanatçı olabiliyor, sanata alaka duyabiliyorlar. Divan şairi
muhammes ve gazel ustası Enderuni Vasıf’ın (1759-1824) şiirini besteleyen bir
başka padişah 3. Selim’in sanatçı yönünü böylece keşfetmiş oluyoruz.

 

Yaşasın Sanat

Şöyle bir bakıyorum da bazen güfteler besteden, bazen
besteler güfteden önde ve bazen de ortaklaşa çok etkileyici oluyorlar. Adeta
unutulan, bazen hala içimizde yaşayan güzelliklerimizi ve duygularımızı
hatırlatıyorlar. İşte bir tanesi; “Manada güzel, ruhta güzel, tende güzelsin/ Ey
sevgili, sen elde değil, bende güzelsin”. Ermeni Osmanlı vatandaşı Nikağos
Aga’nın “Bıktıran candan bu üç şeydir beni/Bir gönül, bir baht, bir çehr-i
deni”. Çehr-i Deni baş ve yüzden başka bir tarafını yaralamak. Mecazi manada
kullanmış. Dilin zenginliği böyle bir şey işte. Mesela kibarca sövmek,
küfretmek gibi. Kelime hazinemizi de artırıyor şarkılar, güfteler, bizi
lüğat-sözlük okumaya da teşvik ederek bilmediklerimizi öğrenmeye çalışıyorlar.
O zaman yaşasın sanat.

Kemani Salih Efendi “Ben neden düştüm, neden bilmem böyle
ateş pareye/ Va esafa biçare gönül heyhat aldanıyorsun” diye dursun; Prof. Dr.
Alaeddin Yavaşça “Güneşin kavurduğu rüzgârın savurduğu/ Feleğin hep vurduğu bir
garip aşığım ben” diye Kemani Salih’e yol gösteriyor, tavsiyede bulunuyor.
Teselliyi ise insanlar Yesari Asım Arsoy’da buluyor; “Ümitlerim hep kırıldı,
yâri artık gelmeyecek/ Göz yaşlarım dökülürken, busesiyle silmeyecek/ Beni bir
gün güldürmedi elbet o da gülmeyecek/ Ayrılsam da ağlasam da bende bu aşk
ölmeyecek”

Hayat pahalılığı, enflasyon, zamlar, kuyruklar umrunda
değil, hatta tanımıyor, bilmiyor bile Lem’i Atlı ve Avram Naum “Son aşkımı
canlandıran en tatlı emelsin/ Bir hande-i sevda gibi bin zevke bedelsin/ Ettikçe
tebessüm akıyor nur-u letafet/ Halinde de var başka eda, başka zerafet/
Mecliste de tenhada da her yerde güzelsin.” Böylece noktayı koruyor.

 

Ayrılık Çeşmesi’ndeki
Ayşe Kız’ın Köyü

Artık günümüzde aşk yok. Sanki duygular törpülenmiş gibi.
Dünyevilik fazla. Zengin, arabası ve evi olan, hayatını pahalı mekanlarda devam
ettiren kız veya erkek arkadaş olunca aşk, bu dünyevilikte her ikisini de terk
ediyor. Artık selamlaşmak bile bir ayrıcalık oldu. Saadettin Kaynak ve Vecdi
Gönül de aynı kanaatte “Günaydın sevgiliye, günaydın; gönül aydın günaydın/
Dalında biteviye şakıyan ben olaydım” demek, mutlu olmaya yetiyor.

Mutluluğun bir formülü olsa sanırım herkes bir kere
deneyecek. Galiba sanat bunun üstesinden geliyor ve gelecek. Öyleleri vardır ki
önce Rahmi Bey gibi “Ey Dilber-i işvebaz/ Nedir bu sendeki naz/ Yeter ettiğin
niyaz/ İşte hazır ince saz/ Oynasana dil-i nüvaz/ Gönül eğlensin biraz” deyip
meseleyi kapatacak, yüreğiyle başbaşa kalacak.

Öte yandan “Oturmuş testi elinde çeşme başına/ Oyalı yemeni
sarmış Ayşem başına/ Kıvrak Ayşe kız, oynak Ayşe kız, şakrak Ayşe Kız şen/
Köyün biricik kızı Ayşe kız, vurgunum sana ben” diyen Muhlis Sabahattin Ezgi
Kadıköy, Bakırköy, Çengelköy ve Ataköy’deki Ayşe’yi anlatıyor esasında, ama bir
zamanların Ayrılık Çeşmesi’ndeki Ayşe Kızı. Onlar ise beyaz atlara binip
gittiler.

İyi ki sanat var, hep kalıcılık bırakıyorlar arkalarında,
önlerinde.

İstanbul Seyrantepe’de Meşk Vakti’nde öyle.. bir zamanlar
Kilis’te de öyleydi; Yaşasın Sanat.

Mühim Meseleler

Kendi
ifâdesiyle ‘Okuma-Yazma Tutkunu’ olan
Fatma Gülşen Koçak 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 160 sayfalık eserinde; candan aziz vatan topraklarımızda yaşayan
insanlarımızın, dünyânın ve insanlığın meseleleriyle alâkadar olan ve çözümler
arayan, bulduğu çözümleri kamuoyuna duyurmaya çalışan seçkin 18 fikir insanı
ile yaptığı röportajları okuyucunun, ülke yönetiminde vazife üstlenen seçilmiş
ve tâyin edilmiş idârecilerinin istifadesine sunuyor.

Mühim Meseleler isimli eserde kültürümüzün
ve medeniyetimizin temel ve köklü konuları mercek altına alınıyor,
laboratuvarda tahlil ve teşhis ediliyor. Tedâvi yöntemleri geliştiriliyor.

İsâbetle
belirlenmiş soruları cevaplandıranların isimleri ve röportajda ele alınan
konular, kitabın önemini ortaya koymaktadır:

*Tuluyhan Uğurlu (Piyanist Bestekâr): Bir Medeniyeti Yok Saymak
Faşizmdir.

*Yusuf Kaplan (Mütefekkir Yazar): Gençlerini İhmal Edenler
Geleceklerini İmha Ederler

*Ercan Yıldırım (Düşünce Adamı-Yazar): Kültür İktidarı Siyâsî ve İktisâdî
Atılımla Gerçekleşir. *Hasan Aksay (İlâhiyatçı,
12, 13, 15  ve 16. Dönem Milletvekili-Yazar
/ Devlet Eski Bakanı): Abdülhamid, Günümüzü Anlamak İçin Bize Önemli Kapılar
Açar.

*Turan Kışlakçı (Orta Doğu Uzmanı, Gazeteci Yazar): Yahudi
Masallarını ve Efsânelerini Çürütmeliyiz.

 *Prof. Dr. Özcan Hıdır: Günümüzde Târih, Modern Versiyonlarıyla Tekrar Ediyor.

*Prof. Dr. Dursun Ali Tokel: Edebiyatı Olmayan Bir Millet Olmaz.

*Kemal Özer (Gıda Hareketi Genel Başkanı): Zihinler İşgal Altında!

*Dr. Murat Dağıtmaç: Haçlı Seferleri Dijital Ortamda Devam Ediyor.

*Emine Kaya (Araştırmacı Yazar): Bakanlık Wattpad’e Müdâhalede
Bulunmalı.

*Said Ercan (Milletlerarası Sosyal Medya Derneği Bakanı): Dijital
Dönüşüm Robotlaşmış Bir Nesil Getiriyor.

*Abdullah Çiftçi (Stratejist Yazar):İnsanlık Yeniden
Şekillendiriliyor.

*Doç. Dr. Ali Murat Kırık (Dijital İletişim Araştırmacısı):Asıl Mesele, Yapay
Zekâ İle Dünyânın Nereye Gittiğidir.

*Doç. Dr. Ahmet Dağ: Dünyânın En Tehlikeli Fikri Tranhümanizmdir!

*Kemal Kaptaner (Ankara Sosyal Aratırmalar Merkezi Genel Müdürü): Hepimiz
Küresel Gözetim Altındayız!

 *Abdullah
Çiftçi
(Stratejist Yazar): Bir Akıl Dünyâyı Yeniden Dizayn Ediyor!

*Doç. Dr. Selman Tunay Kamer (Eğitim Programları ve Öğretim Ana İlim Bölüm
Bakanı): Sosyal Medya Yasası Şart.

*Prof. Dr. Ercan Öztemel (Endüstri Mühendisliği Ana İlim Dalı Başkanı): Yapay
Zekâ Asla İnsanın Yerini Alamaz.

 ***

Fatma Gülşen Koçak’ın kitabına yazdığı ÖNSÖZ

Uzun yıllardan
beri basın ve kültür dünyâsında çok değerli isimlerle konuşma fırsatımız oldu.

Güncele
takılmadan sığ konulara girmeden mühim meselelerimizi sorguladık. Günlük politikanın
ülke gündemindeki tahakkümüne boyun eğmeden asıl meselelerimizi tartışmak elbette
kolay olmadı.

Her konuda
uzman ekran adamlarının gürültüsü çoğu zaman milletin hakîkatle bağ kurmasını
zorlaştırıyor. Fikri olanın değil sesi çok çıkanın dikkate alındığı bir ülke
olduk maalesef.

Doğru isimlere
doğru sorular sorduğumuzda da ortaya bereketli fikirler çıktı. Bu kitapta da
görüleceği üzere kıymetli hocalarımız bizlerden birikimlerini esirgemediler.
Fikir şölenine okuru da ortak ettiler. Kendilerine medyunu şükranız.

Mühim Meseleler kitabını okuyucuyla
buluşturma çabamızda her dâim yanımızda olan değerli dostlarımıza da hassaten
teşekkür ediyoruz. Onların desteği olmasa bu eser ortaya çıkmazdı. Mühim
meselelerimizi bundan sonra da konuşmaya devam edeceğiz. Gayret bizden, tevfîk
Rabbimizden.

                                                                                            
Fatma Gülşen Koçak Eyüp
Sultan, 2022

 

Eserden tadımlık bölümler:

-Sanat bir toplum için neden gereklidir?

-Sanat ruhu
inceltir. Sanat zamanı ve mekânı, insanın algılamasını değiştirir; düşünce
yapısını bağımsızlaştırır. Müzik bu konuda öncüdür.

Keşke eğitim
sistemimiz aynı zamanda, bizim kültürümüzü de müziğimizi de sanat alanlarımızı
da öğreten bir eğitim sistemi olsaydı ve ben onların ikisini aynı anda
öğrenseydim. Tuluyhan Uğurlu.

–Türkiye’nin
en önemli meselesi nedir?
                                                                                                                           
-Türkiye’nin en önemli meselesi, meselesini bilememesidir. Türkiye’de
bir entelijansiya1, öncü kuşak yok. Var olan entelijansiya  ne adar Türkiye’nin entelijansiyasıdır, ne
kadar kendisini Türkiye’ye âit hissediyor; bu tartışılabilir. Yargılayıcı olmak
istemiyorum ama sonuçta ayaklarını bastığı toprakların bir şekilde acısıyla,
tecrübesiyle dolayısıyla onları bu şekilde mümkün kılan ruh kökleri ile
ilişkisi sakatlanmış bir entelijansiya. Bu entelijansiyanın Türkiye’yi
felaketten başka götürebileceği bir yer yok. Kabaca 200 yıldır yaşadığımız
serüven budur. Cumhuriyetle birlikte keskin bir dönemece girdi. Bu dönemeç
dediğim şey aslında bir yok oluş sürecidir. Öncü kuşaktan ilim yolculuğu yapacak
âlim, irfan yolculuğu yapacak ârif, hikmet yolculuğu yapacak hâkim
şahsiyetlerini kastediyorum.

Entelijansiya,
bir şekilde hem entelektüel hem aydın hem akademisyen hem elit… Bunların
hepsini bir şekilde kuşatan bir kavram olduğu için entelijansiyayı
kullanıyorum. Biraz da makaraya sarmak için, çünkü makaraya sarılacak bir durum
var. Eleştirmek için kullanıyorum. Yerli değil, bu toprakların çocuğu değil.
Ama kendi de değil. Sekülerleşmiş bir şekilde batıcı bir entelijansiyadan
bahsediyoruz ama bu figür şizofren biri. ‘Bedenen
burada, zihnen burada değil. Zihnen bir şekilde batıda…
’ diyeceğim ama bir
şekilde batıda diyorum; çünkü zihnen değil duygu olarak batıda. Yâni batı ile
ilişkisi zihnî olarak kurulmuş değil. Batıyı tanıyan biri de değil. Bir şekilde
sâdece hissî bir ilişki var. O yüzden Türkiye’de batı kültürü yok, batı hayranlığı
var. Bir şekilde toplumun köklerine değememe tecrübesini, Türkiye’nin İslâmî
kesiminin öncü kuşakları için de söyleyebiliriz. Orada da bir hâfıza kaybı var.
Târihle, ruhla ve köklerle ilişkide bir sun’ilik var.                       Yusuf Kaplan.

-Türkiye düşünce üretiminde istenilen seviyede değil…
Sıkıntı nedir?

Düşünce
kavramı öyle müphem kullanılıyor, öyle popüler sâiklerle dillendiriliyor ki
fikri sanki bir ‘program’, ‘manifesto’2 gibi algılıyoruz.
Düşünceyi yine neoliberalizmin3 kavramlarıyla, bir fabrika mamulü
gibi istenildiğinde ‘doğum yaptırılacak’
canlı gibi telâkki ediyoruz. Düşünce hal’dir, yaşayıştır, gözlemdir, kaygılanmadır,
dertlenmedir, içlenmedir… Tabii ki pratik bir eylem alanıdır. Düşünce
sonuçtur. Siyâsî, iktisâdî, sosyal ve kültürle alâkalı yaşayışın sonucu…
Düşünce, kervan yoldayken, yolun şartlarına göre hazırlamanın adıdır.

Hayatı kâr,
tüketim, konfor üzerine kuran bir toplum, beka kaygısına rağmen içinde bulunduğu
durumu kavrayamaz, yani Kur’ân’da geçtiği gibi söylersek akledemez… Durumunu
anlayamadığı gibi geleceğini kuracak ve kurtaracak kavramları, hassasiyetleri,
tavırları geliştiremez. Maalesef bize özgü kavramlara ve kaynaklara müracaat
edemiyoruz, en fazla Tek Parti sonrasını tekrarlıyoruz. Halbuki kendimize özgü
siyâset felsefesine, iktisâdî anlayışa, dünyâ görüşüne ve tabîi ki gündelik
hayat pratiğine sâhibiz. Bunun için öncelikle yeni bir Allah-insan-âlem
yorumuna ihtiyacımız var. Âlemi, insanı bugün batı medeniyeti gibi görüp,
algılıyoruz. Düşünme tam da kritik dönemlerde, hayatiyet kesbeden evrelerde ortaya
çıkar.                                             Ercan Yıldırım.

-Sizce Abdülhamid Han’ın liderlik sırrı nedir?

-Abdülhamid’i
en iyi özetleyen söz Bismark’a aittir. Bismark, Almanya’nın en büyük devlet
adamıdır. Şöyle der: ‘Dünyâ diplomasi
zekâsının yüzde doksanı Abdülhamid Han’ın, yüzde beşi benim, kalan yüzde beşi
de diğer siyâsîlerindir
.’ Bu yakıştırmaysa, gene de güzel bir yakıştırma.
Bu söz, hakkaniyetli bir sözdür. Benim çok hoşuma gider. Abdülhamid’i anlatmak
bakımından çok güzel bir ifâde gibi gelir bana. Abdülhamid meselesi, günümüzü
anlamak açısından da bize önemli kapılar açar.                                                                                                                     Hasan Aksay. 

-Kudüs’ün Müslümanlar için anlamı nedir?

-Kudüs bizim
nazarımızda ilk kıble. Üç harem bölgesinden biri… Bu anlamıyla Kur’ân buna işâret
ediyor. İsra ve Mirac’ın yeri ve aynı zamanda yer ile göğün en yakın olduğu
nokta. Bizim kaynaklarımızda öyle geçer. Bu anlamıyla bizim için önemlidir.
Mektü’l Enbiya’dır orası. Bir taraftan da evliyalar diyârı, lâmekânların yeri,
gariplerin yeridir. Burada yaşayanlar Müslümanlardı. Bugün emperyalistler, Siyonistlerle
yaptıkları ittifaklar neticesinde Siyonistleri buraya yerleştirdiler. Fakat bu
coğrafya bizim coğrafyamız ve bize ait bir coğrafya.                                  Turan Kışlakçı.

-Batı’da İslâm düşmanlığının temel sebepleri nelerdir?

İslâm’ın yeni
bir din, Hz. Peygamber’in de ‘Son Peygamber’ olarak târihteki yerini alarak
hızla yayılması karşısında telâşa kapılan Hıristiyanlık başta olmak üzere diğer
dinlere mensup din adamları ‘İslâm,
Hıristiyanlık’tan sapmış heretik bir dindir ve bizim için bu durum yeni değil
.’
şeklinde iddialarda bulunmuşlardır. Bu söylem, Emevîler döneminde Şam’da yaşayan
ve İslâm’ı iyi bilen John Demescen/Yahya ed-Dımeşkî tarafından ilk olarak
ortaya atılmış ve daha sonra Ortaçağ’da Tehedore Ebû Kurra, Peter Venerable,
Dante, Protestanlığın kurucusu Martin Luther, Kalvinist Protestanlığın öncüsü
John Calvin ve Hümanist akımın öncü şahsiyetlerinden Erasmus başta olmak üzere,
batının dînî ve fikrî zihin kodlarının oluşumunda etkili olmuş şahsiyetlerin
pek çoğunun İİslam-Türk karşıtlığında öncü rol oynayarak, ‘Müslümanlar-Türklerle savaş’ hakkında kitap kaleme almaları tesâdüf
olmasa gerektir. Oryantalistik dönemde bütün bu târihî karşıtlık, yeni
argümanlarla, biraz daha ilmî temelde güncellenmiştir.

Batı insanının
zihnî arka planında genelde târihî olayların etkisi vardır ve konjonktürel olarak
Müslümanlarla ilgili herhangi bir olayda bu târihe göndermeler yapılarak
genelde olumsuz imajlar devreye sokulur. Dolayısıyla batıda Ortaçağ’dan bu yana
Türkler ve dolayısıyla Müslümanlara yönelik olarak üretilen benzer bir korku
hâli hâkimdir.                                                   Özcan Hıdır.

-Kültür aktarımının en güzel yolu edebiyattan geçer…

-Nurullah Ataç
diyor ki: ‘Ben dîvanları okumayı çok severim. Ama sakın gençlere okutmayın.
Sonra severler. Neme lâzım… O zaman eskiyi anlarlar. İnsanın geçmiş ile bağını
kırmadan geleceğini kurması, bırak devleti, birey anlamında bile mümkün değil.                 Dursan Ali Tokel.

-WhatsApp gibi iletişim araçlarında âilelerin mahrem
yazışmaları, âileler arasında kalıyor mu?

-Kesinlikle
gizli kalmıyor. Her şey, ama her şey kayıt altına alınıyor. Her şeyimiz kontrol
altında. Şu anda Türkiye’deki âile yapısı, davranışları vb, birçok bilgiye
sâhipler. Emin olun bu bilgiler, devletin elinde bile yoktur.                                                                                        Murat
Dağıtmaç.

-Dijital dönüşüm berâberinde hangi olumsuzlukları
getiriyor?

–Toplum
dönüşüyor, gençlik dönüşüyor, hayata bakış, geleceği bakış değişiyor.
Robotlaşmış bir nesil yetişiyor. Hayat becerisini kaybetmiş müdahalelere açık
ve bilinçaltı iğdiş edilmiş bir gençlik, hem ruhen hem de bedenen bitkin bir
toplumun temeli atılıyor.                                       Said
Ercan.

–Dijital dünyânın ideolojik yönünü anlayamayan devlet,
bağımsızlığını kaybetmeye mahkûmdur.’ Diyorsunuz…

–Evet! İnsanlık yeniden şekillendiriliyor.
Dünyâ yeniden yapılandırılıyor. Yeni bir dünyâ kuruluyor. İnsana biyometrik çip
takılıyor. Türkiye’nin sosyologları, psikologları, mütefekkirleri dijital
dünyâyı masaya yatırıp bir yol haritası belerlemesi gerekiyor.                                   Abdullah Çiftçi

–Dijital faşizm nedir?

-Hoşgörüsüz, otoriter bakış açılarına sâhip
bir kitleyi tanımlamak maksadıyla kullanılmaktadır. Yapay zekâ, dünyayı
değiştirme potansiyeline sâhip durumdadır.                            Ali Murat Kırık.

-Transhümanizm nedir?

-Dünyânın en
tehlikeli fikridir. İlim ve teknolojinin güç ve imkânıyla ölümsüzlük veya
hayatın uzaması ayartıcı vaadini, aşkın mukaddes bir varlıktan daha çok beşerî
çabalarla başarılabileceğini iddia eder.                                                                                                                          Ahmed Dağ.

-Algı nedir, algı yönetimi nasıl yapılır?

-Hedeflenen
kişileri veya toplumu, istediğiniz şekilde düşünmeye ikna etmek için etkilemektir.
Temel maksat insanlara algılama yöntemiyle kabul ettirilen düşüncelerin, özü
itibâriyle ve eskiden beri kendilerine ait olduğuna inandırmaktır. Makaleler,
sohbetler, bilgi şölenleri, nutuklar, bildiriler, televizyon dizileri aracılığıyla
yapılır.                                                                      Kemal Kaptaner.

-Dijital çağ, bize nasıl bir dünya dayatıyor?

-Dijital dünya
hayatımızı kolaylaştırıyor. Ancak hayatımıza isteğimiz dışında yön de kabul
ettiriyor. Gelenekli ve millî kültürümüzü unutturuyor. Sosyal medya kanunu
şart.      Selman Tunay Kamer.

-Hükümler… ????

-Yapay zekâ
aslâ insanın yerini alamaz. Yapay zekâ, zâten insan zekâsının ürünüdür. İnsan
zekâsının ulaştığı yere kadar ulaşabilir. Ancak birden fazla insanın desteği
ile üretilen yapay zekâ, o insanların her birinden daha üstün olabilir.                                                                  Ercan Öztemel.

 

 

1Entelijansiya: ‘Aydınlar topluluğu’ mânâsına gelen
terim. Umûmiyetle kültürle alâkalı ve siyâsî etkinliğe sâhip, toplum
hareketlerini yönlendiren entelektüel topluluklar için kullanılır.

 2manifesto:
Bir
topluluğun, belli bir konudaki bildirisi, beyannâmesi.

3neoliberalizm: 1970’li yıllarda
kendisini hissettiren, yeni bir ekonomi sistemidir. Devletin serbest piyasa
ekonomisi ile yönetilmesi gerektiğini savunur. Ekonomi temelli olarak gelişen
siyasî bir ideolojidir.

ERGUVAN
YAYINEVİ:

 Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu:
12 Nusret Bey Apartmanı. Bodrum Kat.

 Sultanahmet
– İstanbul. Telefon: 0.212-516 52 62 / 0533-557 11 08

e-posta: erguvanyayinevi@gmail.com / www.erguvanyayinevi.com  

 

FATMA GÜLŞEN KOÇAK:

Afyonkarahisar
doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Afyonkarahisar’da tamamladı. Öğrencilik
yıllarında Türkiye ve dünyâ gündemini yakından tâkip etti. Özellikle Türkiye
dışındaki Türklerin ve Müslümanların meselelerini öğrenmeye çalıştı. Lisans
eğitimini milletlerarası ilişkiler alanında yaptı. Trakya Üniversitesi’nde
başladığı yüksek lisans eğitimi devam etmektedir.

Bir dönem mobilya
sektöründe ticaretle meşgul oldu. Bu süreçte gönüllü olarak hayır
faaliyetlerinde bulundu. Şehir dışından gelen kız öğrencilere rehberlik yaptı.

Daha sonra Amerika’ya
yerleşti. ABD’de milletlerarası bir şirkette yönetici asistanı olarak çalıştı.
Amerika’da bulunduğu dönemde de sivil toplum çalışmalarını araştırdı. Vakıf ve
derneklerin çalışma şartlarını ve projelerini inceledi. Özellikle Türkiye’de
uygulanabilecek yenilikleri rapor etti.

Türkiye’ye dönünce eğitim
ve kültür alanında hizmet yürüten STK’larda görev üstlendi. İlim Yayma
Cemiyeti’ne bağlı Kız Yurtlarında müdürlük ve koordinatörlük yaptı. Profesyonel
çalışma hayatı devam ederken Sezai Karakoç, Necip Fâzıl, Mehmet Âkif gibi öncü
şahsiyetler hakkında programlar hazırladı.

Ülkemizin tanınmış
yazar ve akademisyenlerini Afyonkarahisar’a dâvet etti. Bir ilki başararak
Afyonkarahisar Film Festivali projesini hayata geçirdi. Bu projenin
koordinatörlüğünü yaptı.

Türkiye Yazarlar
Birliği İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyeliği, Türkiye Dergiler Birliği Genel
Sekreterliği, Eğitimci Yazarlar Derneği Genel Başkanlığı, ÖNDER İmam Hatipler
Derneği Kültür Komisyonu üyeliği gibi görevlerde bulundu.

Millî Gazete’de kültür
yazıları yayınlandı. Dergiler Dergisi’nin editörlüğünü yaptı. Eğitim ve Kültür
dergilerinde çok sayıda makalesi yayınlandı. Akit Televizyonu’nda Kültür Dünyâsı
programının yapımcılığını üstlendi. Mavera TV’de kültür programı hazırlayıp
sundu. Yine Akit Gazetesi’nde uzun yıllardan beri Pazartesi Sohbetleri başlığıyla
ülkemizin saygın isimleriyle röportajlar gerçekleştirmekte ve özel haberler
yapmaktadır. *Umman’ın Gözyaşları, *Geleceği Kuran Kadınlar, *15 Temmuz Konuşmaları, *İmam Hatip Neslinin Önderleri, *Türküye Adanmış Ömür Esat Kabaklı isimli
eserleri bulunmaktadır.