9.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 284

Tonton Kral Gülümsüyordu

Birkaç haftadır eğitimi yazıyorum. Daha çok yüksek, bir miktar da orta eğitim. Derken Sayın Millî Eğitim Bakanımızın talimatıyla Anadolu Meslek Liseleri ve Anadolu Teknik Liseleri’nde 11. sınıfta kalan veya disiplin suçuyla okuldan uzaklaştırılan 22 000 öğrencinin 12. sınıfa terfii haberi çıktı. Dikkat ediniz: 11. sınıfa dönme hakkı değil, bir üst sınıfa yükselme hakkı!

Sözcü ve T24 bazı okul müdürleriyle yapılan röportajları da yayımlamış. Bizim gazete de alıntıladı. Bir tanesi şöyle:

“Teknik Meslek Lisesi Müdürü C.K: “Cumhuriyet tarihinde, öğrenciler ilk kez böyle şartsız sınıf geçirildi. Ne suç işlerlerse işlesinler, 12. sınıfa geçtiler. Açık lise ve mesleki eğitime gönderilmeli veya 11. sınıfı tekrar ettirilmeliydiler. Okulumda, böyle 20 öğrenci var. Sigara içen mi ararsınız, bıçak getiren mi? Düzen, nizam kalmadı. ‘Bıçak yasak’ diyorum. ‘Bakandan torpilliyim. Karışma müdür’ diye, bıçak çekiyor. Okullarda suç artacak.” Bir başkası da şu: “Anadolu Meslek Lisesi Müdürü Y.S: “22 bin öğrencinin çoğu devamsızlık ve uyuşturucu, sigara, kavga gibi disiplin cezasından sınıfta kalanlar. Disiplin suçu almış veya okula 1 yıl hiç gelmediği için devamsızlıktan kalanlar, bakan onayıyla 12. sınıfa geçti. Aynı disiplinsizliği yine yapıyorlar. Uyarıyorum, ‘Bakan sınıf geçirdi. Sana ne?’ diye, tehdit ediyorlar. Bakanın yazısı elimizi kolumuzu bağladı. Başarılı öğrencilere haksızlık.’” Buradaki “haksızlık” sözüne bir mim koyun. Aşağıda bu haksızlığın düzeltilmesi üzerinde de duracağım.

Haksızlık etmeyelim

Millî Eğitim Bakanlığı, daha önce de 12. sınıf öğrencilerinin devamsızlıktan kalmayacağını “müjdelemişti.” Demek ki bu 22 000 içinde 11. sınıfta devamsızlıktan kalan varsa, hem bir sınıf yukarı çıkacak hem de 12. sınıfa devam etmesi gerekmeyecek.

Pek güzel… Şimdi aklımda bazı sorular var. Niçin sadece Anadolu Meslek Liseleri ve Anadolu Teknik Liseleri? Burada, diğer liselerimizdeki sigara ve uyuşturucu kullanan, devamsızlıktan kalan, bıçak çeken sevgili öğrencilerimize haksızlık yapılmıyor mu?

Sonra niçin sadece 11. sınıflar? Hadi 12. sınıflara devam etmeseler de geçecekleri müjdesi verilmiş; niçin bütün sınıflara bu “hak” tanınmıyor. Bakınız, onlara da aynı imkânı tanıyın, hepsi birer yıl ileri atlasın ve devam mecburiyeti de kalmasın.

Haylazlık hakkını kanunla güvenceye alın

Bunlar iktidarın tasarrufları gerçi. Muhalefet de bu konuyu atlamamalı ve bu “hakların” bakan talimatıyla değil kanunla verilmesini sağlamalı, hemen TBMM’ye bir kanun teklifi vermelidir. Çekinmeyiniz. Nasıl olsa AKP ve MHP’nin oylarıyla reddedilecektir. Fakat iktidar da dönüp, okumadan sınıf atlama, devam etmeden sınıf geçme haklarını anayasa değişikliği paketine alıverir. Seçim sathı mailindeyiz. Ne maili mi? Yani seçim eğik düzleminde. Hızla aşağı doğru yuvarlanıyoruz. Hız daha da artacak.

Bu haklar sağlandığında yalnız çocuklarımız derin bir nefes almakla kalmaz, veliler de rahatlar. Aynı zamanda bütçeden de ciddî tasarruflar sağlanır. Sınıftan, öğretmenden, elektrikten, ısıtmadan, kitap ve kırtasiyeden, okul araçlarının yakıtından… Aile bütçelerinde sağlanacak ferahlamayı siz hesaplayın.

Buraya kadar saydıklarım yapınca bütün haklar sağlanmış, bütün haksızlıklar ortadan kaldırılmış mı oluyor? Hayır.  Bakınız neden: Diyelim ki haklar bütün okullara ve sınıflara verildi. Peki, bu haklar niçin yalnız 2022 yılında sınıfta kalanlara, okuldan atılanlara uygulanıyor? Bu çocukların devamsızlıktan, bıçak çekmekten, sigara ve uyuşturucudan eğitimlerine devam edemeyen ablaları, ağabeyleri yok mu? Babaları, dayıları, anneler, nineleri… Belki bunların bir kısmı sırf bir sınıfta kaldıkları için veya sayılan kabahatleri işledikleri için bir daha eğitimlerine dönmedi. Onlar ne olacak?

Tonton kralın diplomaları

Yüksek, orta, yüksek olmayan… Her türlü eğitimimizi düşündükçe, yazdıkça üstüme basan sıkıntıdan yukarıdaki satırları yazdım. Pek rahatlamadım ama aklıma on yıllar öncesinden, ta geçen asırdan bir karikatür geldi. New Yorker dergisinde çıkmıştı. İnternette aradım, bulamadım. O yıllarda internet yoktu tabii… Gençler hatırlamayabilir, dünya tarihinde internet ve sosyal medyanın olmadığı çağlar da vardır. Karanlık çağlar…

Gelelim karikatüre. Tonton bir kral çizilmişti. Başında tacı, üstünde süslü, zengin kaftanı ile sarayın balkonuna çıkmış halkına hitap ediyordu: “Sevgili halkım. Dün gece oturup düşündüm ki, benim tebam, dünyanın en eğitimli halkı olmalılar. Onun için irade buyuruyorum, bu günden tezi yok, her vatandaşımıza bir diploma verile!” Tonton kral bunları buyururken gülümsüyordu. Dinleyenlerin yüzünde de geniş tebessümler vardı.

Bakın iktidarımız da, muhalefetimiz de bu kralın hikâyesini iyi dinlesin, üstünde düşünsün.

Seçimi garanti alırsınız! Öbürü yapmadığı takdirde tabii… Geç kaldınız öbürü bunu yaptı, siz gemiyi kaçırdınız. Çaresi var. Onlar her vatandaşa bir diploma mı vaat ediyor? Siz de bahsi arttırın. “Biz” deyin, “her vatandaşımıza diplomayla birlikte bir de emekli cüzdanı vereceğiz.” Böylelikle Emeklilikte Yaşa Takılanlar’da da ön alıverirsiniz. Artık iktidar garantidir.

Vatana millete hayırlı olsun. https://millidusunce.com/tonton-kral-gulumsuyordu/

Turıya Savaşı Savaşların Anası

Fransız
hukukçu, yazar ve ahlâkçı Jean de la Bruyer; (1645-1696) ‘Şu gök kubbenin altında söylenmemiş söz yoktur’ demiş. Oysa ki
Bruyer’in ölümünden sonraki 326 yıl içerisinde, o kadar yeni sözler söylendi,
yeni düşünceler ileri sürüldü ki… Okyanuslara sığmaz. İşin doğrusunu Mevlânâ
Hazretleri (1207-1273) özetlemiş: ‘Dünle
beraber gitti cancağızım; Ne kadar söz varsa düne ait, Şimdi yeni şeyler
söylemek lâzım
.’

Dünyâyı ve
insanları gönül gözüyle gören Âşık Veyselimiz (1894-1973) her türlü sözü,
yazıyı ve şiiri ‘bal’ olarak kabul edip; ‘Çiçekler
de arılar da tükenmez. Bal da tükenmez
’ diyerek yolu açmış. O yolu kullanan
Ali Demirel çok yeni bir konuda yepyeni bir üslûpla mükemmel bir roman yazmış:
Turıya Savaşı / Savaşların Anası)…

13,5 X 21
santim ölçülerinde 264 sayfalık eser, Milattan önce yaşanmış olayları, farklı
bir üslûp ve farklı kelimelerle işlemiş. Söylemesek de yazmasak da … o
kelimeler bizim kelimelerimizdir: İlk Çağ ve Orta Çağ dönemlerine ait
lügatlerde vardı. Kaşgarlı Mahmud’un (1008-1075) Dîvânu Lügati’t-Türk isimli eserinde vardı. Muhtemelen Ali Şîr
Nevâyi’nin (1441-1501) Muhakemetü’l-Lugateyn
isimli eserinde de vardı. İsteyenler yazılarında ve konuşmalarında
kullanabilirler: acun, avul, budun, çaşıt ektil, ışıman, işmarlaşmak, kuşluk
zamanı, tiğin, tince, ulak, uyul, yabanıl, yağı, yazuklar ve diğerleri…

Turıya Savaşı,
Kurgu’ denilebilecek fakat
alışılmışın dışında kurgulanmış bir roman. Romandaki olaylar Antik Çağ’da
yaşanıyor. Mekân ise Adalar Denizi’nin iki yakasında yer alan, Doğuda Karadeniz’in
orta kesimlerine, batıda Girit Adası’na kadar uzanıyor.  Güney’de Mısır’a, Doğu Akdeniz’de; günümüzdeki
Lübnan, İsrâil ve Suriye topraklarında yaşayan Finikelilere kadar uzanan coğrafya,
seyahatler sebebiyle romana dâhil oluyor.  

Bu coğrafya
diliminde; bâzıları küçük ve şehir devleti ölçüsünde kalan, bâzıları ise zengin
ve güçlü devletler vardır. Adalar Denizi’nin doğusundaki devletler ve
devletçikler huzurun, düzen ve barışın bozulmaması için birbirlerine yardımcı
oluyorlar.

O dönemde de
iyiler ve kötüler vardır. Zengin fakat savunma gücü zayıf şehir devletlere âni
baskınlar düzenleyip eşkıyalık yapanlar, haysiyet, mertlik ve adâlet timsâli
kralların karşısında Agamemnon gibi eteğine düşkün kart pislik krallar vardır. Öyle
bir pislik ki üzerinden kırk yıl boyunca Missisipi ve Nil nehirleri akıp geçse,
temizlenmesi mümkün değil. Nerede küçük bir yangın görse oraya odun taşımaktadır.

Böyle bir
ortamda Adalar Denizi’nin doğusundaki Turıya Devleti, bölge huzuru için
araştırma grubu oluşturup olay mahalline gönderir.

Alp Kral Hektor,
zaman geçirmeden babası Ata Kral Priyam’ın evine gitti. Araştırma
görevlilerinin anlattıklarını babasına nakletti. Ayrıca, bu konuyu görüşmek
üzere toplantı düzenlemeyi düşündüğünü, izin ister gibi söyledi. Ata Kral
Priyam da uygun bulunca, toplantıya katılması gerekenlere ulak yollandı.

Meclis binasında
yapılacak toplantıya çağrılı olan herkes, kısa aralıklarla geldi. Salonda Ata
Kral Priyam, Alp Kral Hektor, salondaki yerine oturdu. Görevlilerden Hekabe
yaşlılık marazından dolayı toplantılara katılamıyordu. Yerine, onun haklarına
da sâhip olarak Alp Kral Hektor’un eşi Hâtun Andomakhe katıldı. Aynca
Turıya’nın ileri gelen önderlerinden Aineias, Çaşıtbaşı Önder Dolon, Önder
Antenor, Önder Aganor, Ata Kralın kızları Banu Kassandra ve Banu Lâdik, Ata
Kral’ın diğer oğlu Tigin Agaton, Bilici Önder Eurydamas, Duâcı Önder Dolopion
olmak üzere on iki Devlet Kişisi toplandı.

Toplantının
gerekçesini açıklamak Alp Kral Hektor’a düşerdi, öyle oldu:

‘Sayın Ata Kralımız
ve çok değerli devlet kişilerimiz. Hepinizin bildiği gibi kendi soyumuzdan olan
Neşililerle yaptığımız anlaşmalara her iki taraf yüzyıllarca uymuştur.
Günümüzde de aramızda problem yok. Neşili Hanlığı bize teminat veriyor. Biz de
yine soyumuzdan olan küçük kent devletlerinin güvenliğini sağlamaktayız.
Hepinizin az çok bildiği gibi Neşili Tiginleri arasında bir üstün erk kazanma
çabası vardı. Bu çekişme, olabildiğince sessiz ve yumuşakça devam etmekteydi.
Son zamanlarda bu erk çekişmesi sertleşmiş ve bir iç savaş ihtimâline dönüşmüş
idi. Hanlıktaki karışıklığın ne durumda olduğunu anlamak için bir araştırma
gurubu yollanmıştı. Onlar döndüler. Araştırma gurubunun başı olan Sayın
Euippos’u huzurunuza getiriyorum.’

Toplantı başlamadan,
araştırma gurubu meclis binasına çağırılmıştı. Bir ulak, binanın başka bir
odasında, yanındakiler ile beklemekte olan Önder Euippos’u toplantı salonuna
çağırdı. Önder Euippos salona girdiğinde Alp Kral Hektor işmar ederek yanına
gelmesini istedi. Önder, Kral Hektor’un hemen yakınında ayakta durdu. Anlatmaya
başladı.

Mecliste
konuşan, soru soran, sorulara cevaplandıran kişilerin tavır ve ifâdeleri temsil
ettiği makama uygundur. Gereksiz kelime kullanılmaz. Buna rağmen olaylar bütün
yönleriyle ve kısa cümlelerle nakledilir. Yazar Ali Demirel’in bu hususta,
kitabın bütününde ortaya koyduğu mahâret dikkat çekmektedir.

Roman olur da
aşk olmaz mı? Var elbette.  

Agamemnon
adındaki zibidi kral, ganimet olarak getirilen genç ve güzel Helene’ye göz
koyar. Helene, küçük olmakla birlikte zengin ve asil insanların yaşadığı komşu
ülkenin prensesidir. Kıza sâhip olamayacağını, kendi karısından korktuğu için
ikinci bir evlilik yapamayacağını, üstelik babasının da kızın da bu evliliğe
izin vermeyeceğini bilmektedir. Aşağılık kral, rezilâne bir plan hazırlar:
Ülkesinde güzellik yarışması düzenletir. Helene’yi güzellik kraliçesi seçtirir.
Ülkesinin bir bölümünü kardeşi Menelaos’a verir. Onu, bağışladığı toprakta
kurulan devletin kralı ilân eder, Helene’yi de kardeşiyle evlendirir. Fakat ona
sâhip olmaktan da vazgeçmez. Kendi güzel, tâlihi çirkin kız ise bütün gücüyle
direnir.

Ve… kitabın
yazarı Ali Demirel, günün birinde Turıya devleti asil kralının asil kardeşi; çok
yakışıklı, mert ve yiğit Paris ile Helene’yi bir araya getirir. Mâcera ve asıl
roman böylece başlar ve okuyucuyu sayfalara değil satırlara sımsıkı bağlar.  Prens Paris, Romalılar tarafından Cupid
olarak anılan Eros kadar yakışıklı, güçlü ve câziptir. Helene ise Yunan
mitolojisinde Eros’la birlikte yer alan Afrodit kadar güzeldir. Birbirlerini
severler. Helene, kendisine musallat pislikten kurtarmasını Paris’ten talep
eder. Uzun tartışmalardan sonra Paris, geldiği gemiye Helen’i de alarak misâfir
bulunduğu saraydan gizlice ayrılır. Once Mısır’a, sonra Finikelilerin bulunduğu
liman şehrine, daha sonra da Tigin Paris’in ülkesi Turıya’ya dönerler.  

Okuyucu
sorabilir: “Kitabın adındaki ‘savaş’
kelimesinin romanda yeri var mı
?”

Var tabiî ki…
Pislik Agamemnon, güzellik kraliçesi seçtirdiği, devlet bağışladığı, kral ilân
ettiği kardeşiyle evlendirdiği Helene’yi, düşman devletin prensine kolay kolay
bırakır mı? Almak için Turıya Krallığına savaş ilân eder.

Turıya Savaşı,
Milat öncesinin belki de ‘Birinci Dünya Savaşı’ mesâbesindedir. Yazarın; ‘Savaşların Anası’ olarak isimlendirdiği
savaşta, karşılıklı en az sekizer-onar ülke çarpışmıştır. Yaralı ve ölü sayısı
dönemin belgelerinde yazılı ise de o belgeler günümüze intikal etmemiştir.

139 bölümlük ‘Muhteşem Yüzyıl’ ve 154 bölüm devam eden
Payitaht Abdülhâmid’den sonra televizyon
dizileri iyice yavanlaşmış ve dizi bağımlılarını bile ekrandan uzaklaştırmayı
başarmıştır.  Ali Demirel’in ‘Turıya Savaşı’ isimli romanı; usta bir
senaristin kalem dokunuşları ile dizi severleri tekrar ekrana bağlayacak
kıratta bir eser olur.

***

Ali Demirel, Turıya
Savaşı hakkında, kitabın arka kapak yazısı ile şu bilgileri veriyor.

Turıya savaşını bir
bütün hâlinde anlatan eseri Homer yazmış. Savaştan yaklaşık beş yüz yıl sonra
yaşamış olan Homer kendi yazdıkları ve diğer ozanlar tarafından yazılanları
toplamış, kendince düzenlemiş ve eserin adı ‘İlyada Destanı’ olmuş. Bu destan yazılırken; ‘Nasıl yazayım ve okuyayım ki, zengin Akhaların hoşuna gitsin, böylece
ben de çok bahşiş alayım
’ düşüncesiyle hareket etmiştir. Dolayısıyla,
toplama İlyada Destanı’nın ana konusu olan savaş anlatılırken; Akhaların
kötülüklerini olabildiğince gizlemek, dahası onları kahraman ve de iyiliksever
göstermek için tarafgir bir tutum la hareket etmiştir.
(Demek ki o
zaman da ‘yandaş medya’ varmış. O. Ç.)

Elinizdeki bu kitabın
yazılışında ise, doğruları yazmaktan çekinmeyen târihçi ve yazarların
yazdıkları ve yorumları göz önüne alınmıştır. Ayrıca arkeolojik kazılar, hatta
DNA incelemeleri gibi ilmî verilerlerden yararlanılmıştır. Dahası, Akhaların
yanı sıra, Tur ve Sakaların (Turskaların) inançları, töreleri ve gelenekleri
göz önüne alınmıştır. Böylece Turıya Savaşı; ‘Olsa olsa ancak böyle olmuştur.’ mantığına dayalı olarak tarafsız
bir tutumla, târihî bir roman hâline getirilmiştir.

Turıya Savaşı, insan
türünün Acun’daki serüveninin herhangi bir olayı değildir. Öldürmek ve ölmekten
ibâret de değildir. Yeryüzünde, insanlığın belki de sonsuza kadar sürecek olan
‘iyi ile kötü’ savaşının net bir başlangıcı olarak görünmektedir.

İzmirli Homer ve Romalı
Vergilin ‘mankurtlaşmasını’ da göz önüne alan, kendisi de Turska soylu olan bu
kitabın yazarı; kitaba kapak olması için şöyle demektedir:

Türk kişi ya da kişileri, bir başka milletin
kültür, inanç ve geleneklerini benimsemiş ise çıkar karşılığı onlara yaltaklanır.
Bu durumda, mankurtlaşma kaçınılmazdır
.’

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla
Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

ALİ
DEMİREL:

Bilimkurgu yazarı. 1947 yılında Afyon ili, Bolvadin
ilçesine bağlı Derebağlı köyünde dünyaya geldi.  İlkokulu köyünde, Ziraat Okulunu Konya’da
(1964), Bölge Ziraat Okulunu Malatya’da (1967) bitirdi. Tarım öğretmeni olarak
Manisa, Çaycuma (Zonguldak), Kaman (Kırşehir), Çay ve Sandıklı (Afyon), Kemer
(Antalya) Teknik Ziraat müdürlüklerinde çalıştı. Anadolu Üniversitesi İşletme
Fakültesini bitirerek Tarım Bakanlığında uzman olarak görev yaptı, 1994 yılında
emekli oldu.

ESERLERİ (Bilimkurgu roman): Acun 2 (1996), Ya da (2001),
Zamanın Kaçak Yolcuları (2002). Tomris Hâtun (2016)

HAKKINDA: İlk Türk Uzay Romanı (Hürriyet Akdeniz,
27.12.1997), İsa Kayacan / Yada (24 Saat gazetesi, 19.5.2002), – Zamanın Kaçak
Yolcuları (Mersin Tercüman, 15.10.2002), Acun 2 
(Fenomen Kitap, ?), Türkiye’nin İlk Kozmik Yazarı. (Sabah Akdeniz,
27.12.1997).

Yeni Bir Ses

          Yeni bir ses,

          Yeni bir
nefes;

          Dar geliyor
artık;

          Kafes.

          Yeni doğuşlar
gerek,

          Yeni yepyeni
doğuşlara,

          Kalsın artık
gebe.

          Geç kalmasın
ebe.

          Yelken açsın
bize,

          Yol bulalım
denize.

          Demek yok
nemize,

          Hemen;

          Yelken açıp
heves.

          Ey rüzgâr!

          Yeni ufuklara
doğru;

          Estikçe es!

          Çünkü;

          Giderek
olacak,

          Niceler yoldaş.

          İşte gayret,

          İşte hedef;

          Unutma
kardaş!

          Durma artık!

          Ufukları,

          Aştıkça aş!

          Tembelliğe;

          Yol bulmak
için,

          Bulmasın
tembellik;

          El atacağı
bir taş.

          Bulamasın tembellik;

          Artık gedik.

          Çalışmak için
olmalı,

          Herkes,

          Dimdik!

          Unutma!

          Söz incileri,

          Götürür;

          İnsanı ileri.

CHP Değişmeli mi?

Son
yazımın konusu “Başörtü meselesinin çözümünü yasal güvenceye almak” için
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı hamle idi. “AKP’liler
CHP’nin Değişmesini İstemiyor”
başlıklı yazımda, AKP’lilerin “CHP eski
CHP olarak kalsın” arzusunda olduğunu
değerlendirdim.

Fakat
yazıma yapılan yorumlarda ve diğer mecralarda gördüm ki CHP içinde çok etkili
bir kesim de
“CHP eski CHP olarak kalsın” arzusunda.

Hatta
CHP içindeki tepkiler iktidar kanadından gelenlerden de fazla. Bunlar “AKP’nin
eskileriyle ‘Atatürk’ün devrimlerini’ silerek AKP’yi yeneceğini sanıyor.
Anlamadığı şu: Bu yöntemle her halükârda AKP zihniyeti kazanmış
oluyor!”
diye eleştiriyorlar.

CHP’li
olmayıp bu partiyi laikliğin ve “modern yaşam tarzının” teminatı olarak
görenler
de “Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr kesime verdiği tavizlerden
rahatsız.

“CHP değişmeli mi?”
sorusunun cevabını elbette CHP’liler verecek. Ama bunun için önce öncelikle iktidar
olmayı isteyip istemediklerini
sorgulamaları gerekiyor.

Müzmin ana muhalefet olarak
kalmak ve sürekli eleştirmek belki konforlu bir alan. Fakat iktidar
olamadığınızda ve hele iktidarı siyasal İslamcılara teslim ettiğinizde
kendi “yaşam tarzınızın” da tehlikeye düştüğünü görmek gerekiyor.

***************************

İktidar Olmak İçin Kitlelere Açılmanın Bedeli

Önce reel
politik
duruma bir göz atalım.

Cumhurbaşkanlığı sisteminde bütün yetki seçilmiş Cumhurbaşkanında.
Seçilmek için de %50 artı 1 oy almanız gerekiyor.

Fakat uzun
yıllardır CHP’nin oyu %25’i geçemedi.
Bu yöneticilerin başarısızlığı ile
açıklanabilecek bir durum değil. Sosyolojik yapının bir sonucu. Bu
sosyal yapı CHP’nin %20’nin altına düşmesini de engelliyor. Ama önemli olan
iktidar olabilmek için gerekli oyu almaktan çok uzak oluşu.

CHP’nin
1977 seçimlerinde aldığı %41,4 tarihinde aldığı en yüksek oy
oranıdır. 1977 Bülent Ecevit’in “ortanın solu” açılımı ve “tek
parti iktidarına karşı özeleştiri”
yaparak CHP’yi geniş kitlelere açtığı
zamandır.

“Muhafazakâr
kesime taviz vererek seçim kazanacağımıza kazanmasak da olur” diyen CHP’liler
var.

Oysaki Kemal
Kılıçdaroğlu CHP’yi geniş kitlelere açmak ve iktidar olmak istiyor.

AKP’nin
iktidar olduğu dönem içinde, CHP sadece bir defa, o da son yerel
seçimlerde zafer kazandı.
Bunu da Türkiye’nin sosyal yapısını dikkate alan
bir strateji ile başardı.

Büyükşehirlerin tamamına yakınında CHP’li adaylar başkan seçildi. Kemal Kılıçdaroğlu kendi partisi içindeki
tepkileri göğüsleyip, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere, belli şehirlerde sağ
kesimin de
(bazı illerde HDP’nin de) oy verebileceği adayları gösterdi.

Böyle
yapmasa CHP’nin bir seçim zaferinden bahsedemeyecektik. Seçilen bu
belediye başkanları güzel işler yapıyorlar ve bunlar CHP’nin başarı hanesine
yazılıyor.

2023’te
yapılacak seçimlerde ilk defa CHP’nin seçimle iktidara gelme ve
Cumhurbaşkanı seçtirme şansı
ortaya çıktı. Bu şansı yaratan durum, CHP’nin önce
Millet İttifakı ve sonra genişleyerek 6’lı Masada muhafazakâr
seçmenlerin tercih ettiği partilerle bir arada olması değil midir?

Bu tür
birliktelikler bazı temel değerlerde buluşup, bazı konularda “taviz
vererek”
sürdürülebilir.

Ama CHP
de 6’lı Masada bulunan partiler de Cumhuriyetin temel değerlerinden
taviz vermemeli.

CHP merkez
sol
çizgide kalmalı, Türkiye’nin güçlü ve yapıcı bir sol akıma ihtiyacı var.

****

Aslında
Kılıçdaroğlu’nun siyasi hamlesi bir taviz değil. CHP’nin kanun
teklifinde kimseye bir yasak getirilmiyor.  İdare, kamu görevlisi kadınlara,
“başörtüsü takamazsın” veya “başörtüsü takmak zorundasın” diyemeyecek.

CHP
içindeki “CHP değişmesin” diyenler muhtemelen başörtüsünü bir
özgürlük meselesi
olarak görmüyor. Bunların sayısı ne kadar bilemiyorum.
Ama Kılıçdaroğlu bu kesimi ikna için çaba göstermediğine göre çok önemsemiyor
gibi.

Yine de
parti içinde bu konu tartışılıp, taban ikna edildikten sonra bu siyasi hamleyi
yapsa daha doğru olabilirdi. Hatta bu hamle yapılmadan İYİ Parti ile de
görüşülmesi
gerekirdi.

Belki
de K. Kılıçdaroğlu, RTE ve AKP’nin “ailenin korunması” adı altında yapmayı
düşündüğü çalışmadan haberi oldu ve ön almak için acele bu hamleyi yaptı.

***************************

İktidardan Karşı Hamle

CHP, 2011’den bu yana, başörtüsünü
bireylerin kişisel tercihlerine saygı
kapsamında görüyor.

İnsan hak ve özgürlüklerine ilişkin maddeler zaten Anayasalarda olduğu için bu tür
konuların yasa ve anayasada ayrıca düzenlenmesine gerek yoktur.

Ancak
Kemal Kılıçdaroğlu AKP’nin muhafazakâr kesime yönelik yaptığı “kazanımlarınızı
kaybedersiniz, başörtüsüne yasak getirecekler”
propagandasını etkisiz
bırakmak istiyor.

Kılıçdaroğlu’nu
eleştirenler ise rakibin karşı hamleleri ve zamanlama konularında bir
ölçüde
haklılar.

Zamanlamayı
hatalı bulanların eleştirdiği iki husus var: İlki, “sansür yasası”
Meclis’ten geçerken bu antidemokratik kanunun tartışılamaması, kamuoyunun
aydınlatılamaması. İkincisi pahalılık ve yoksullaşmanın gündemden
düşüyor gibi görünmesi.

“Sansür yasası” konusundaki
eleştiriyi haklı buluyorum. Çünkü bu kanun “halkın bilgi edinme hakkını”
elinden alacak ve seçimlerde bir ölçüde etkili olabilir. Ancak pahalılık ve
fakirleşme
bir hafta tartışılmasa da unutulacak bir konu değil.

Rakibin
yani R. Tayyip Erdoğan’ın karşı hamleleri konusundaki endişe daha
baskın.

Çünkü
Erdoğan’ın ilkesel bir tavrı yok. Rakibe gol atmak, fırsatçılık ve seçim
kazanmak tek gayesi.

Erdoğan
“Kılıçdaroğlu pas verdi, bizim de golü atmamız lazım”
diyerek, CHP’nin
teklifini fırsata çevireceğini gösterdi. Tartışmayı “Ailenin korunması, LGBT”
gibi konuların geçtiği bir anayasa değişikliği çalışması içine çekeceğinin
işaretlerini verdi.

Kanaatimce
CHP’nin kanun teklifi de AKP’nin içeriğini bilmediğimiz Anayasa değişikliği
teklifi de gerçekleşmeyecek. Ama bu arada pahalılık ve yoksullaşma gibi
konular unutturulmaya çalışılacak.

Azerbaycan Azerbaycan

Tebriz Tahran bize yoldu

Güzel Turan sana n’oldu

Bağı bahçe suyun boldu

Genç kızların erken soldu

Azerbaycan Azerbaycan

 

Azer Türkmen Kaşgay Biziz

Gözde sürme yerde iziz

Hak katında daim diziz

Horasan’da aynı giz[1]iz

Azerbaycan Azerbaycan

 

Hamedan’da İsfahan’da

Oğuz Han’ım dört bir yanda

Selçukluda Alparslan’da

Yürek atar tek bir anda

Azerbaycan Azerbaycan

 

Şah Hatayî şahımızdır

Haydar Baba dağımızdır

On iki imam ahımızdır

Kardeş yanar vahımızdır

Azerbaycan Azerbaycan

 

“Ayrılır mı Gönül Candan”

Azerbaycan Azerbaycan

Her birimiz aynı kandan

“Ayrılır mı Gönül Candan”

Azerbaycan Azerbaycan

 

Özden okur Yüce Kur’an

Kurulacak büyük Turan

Bozkurt bize olsun uran

Tek bir yürek Allah vuran

Azerbaycan Azerbaycan



[1] Sır

Develer Gazel Okuyamazsa

Bilge kişiye, “Deve türkü söyler mi?” diye sorarlar. Bilge,
“Dinleyecek eşşek bulursa gazel bile okur.” cevabını verir.

Bilge kişinin, “eşşek” diye şeddeli cevap verdiğine dikkat
çekmek isterim.

“Deve” ve “eşek” sözcükleri üzerinde zihin jimnastiği
yapacak değilim; ikisinde de istiare var. Biz, hangi grupta yer alıyoruz? Eşek
grubunda yer alıyorsak vah halimize! Eşekler topluluğunun devesi de olmak
istemem doğrusu. Kılavuzu deve olan eşeklikten kurtulamaz, düşüncesindeyim.

Beni rahatsız eden, eşeklerin bu kadar çok olduğu bir
toplumda yaşamak ve develerden gazel dinlemek zorunda kalmak. Buna mecbur
muyum, Âsûde olam dersen eğer gelme bu cihana, / Meydana düşen
kurtulamaz seng-i kazadan.”
(Eğer rahat ve huzur içinde olayım dersen, bu
dünyaya gelme, çünkü buraya gelen, bu dünya meydanına düşen kimse, belâlardan,
musibetlerden kurtulamaz.) tespiti yapan Ziya Paşa’ya hak vermek durumunda
mıyım?

Bela veya kaza, kaderdir, ondan kaçamayız; ancak türü, kaderimiz
değil, tercihimizdir. Kader, gayrete âşıktır, neyin gayretindeysen kaderin o
türünü yaşarsın. Simgesel anlamda eşek ya da deve olmak, tercih edeceğim bir
kader türü değildir, olmamalıdır, dostlarımın olmaması da arzumdur.

Ülkemizde ve dünyada, yazılı ve sözlü medya tam bir eşekler
ve develer mekânı. Bozacının şahidi, şıracı misali. Düşünce, sanat, siyaset,
iktisat dünyasında her gün karşımıza çıkan o kadar çok deve tipler var ki
türküden gazel söylemeye terfi etmişler, birer kanaat önderi vehmiyle akıl
vermeye devam ediyorlar. Maalesef, medyanın uyuşturucu etkisiyle kendini eşek
derekesine indirgeyen biz zavallılar da onlara pirim vermeye devam ediyoruz. Ne
demek istediğim, kendine “Ben kimim, ne olmalıyım, yerim neresi olmalı?”
sorusunu sormaya cesaret edenler tarafından hemen anlaşılacaktır. Çözüm,
kitlelere sorgulama cesaretini aşılamak, insan kalitesini yükseltmektir.

Kaliteli insan, donanımlı insandır, bilinçli insandır; insan
ve eşya hakikatini keşfetmiş, bu hakikatlerin ilimleriyle mücehhez insandır.
Varlık nedenini bilen, konumunu kabullenen, buna göre tutarlı davranışlar
gösteren insandır. İnsanımızın sayısallığı ve niteliği arttıkça onu temsil
edenlerin de sayısı ve niteliği artacaktır. Bir piramit misali. Taban ne kadar
geniş, zirve o kadar yüksek…

Profesör öğrenciyi kürsüye çağırıp “Anlat konuyu.” der.
Öğrenci başlar anlatmaya. Hocası bu defa “Kürsünün üstüne çık, anlat.” der.
Öğrenci denileni yapar. Hoca bir sandalye getirir, “Şimdi bunun üzerine çık,
konuyu anlat.” der. Profesör yetinmez, bir tabure getirir, “Bunun üzerine çık
ve konuyu anlatmaya devam et.” der. Öğrenci düşmemek için dengesini kontrol
etme çabasına girer. Anlattıklarında tutarsızlıklar başlar. Hoca sınıfa döner
şu sözleri söyler: “İnsan yükseldikçe dediklerinde tutarsızlıklar olur, beyin
söyleneni değil, bulunduğu yerden düşmemeyi önceler.”

Sözlerimiz ve davranışlarımız arasındaki tutarlılık,
bulunduğumuz makama ne kadar uygun olduğumuzun tecellisidir. Kaliteli insan, bu
dengeyi kurabilen, bunu hazmedebilen insandır. Cambaz, ipte yürümeyi tam
öğrenmeden gösteri yapmaya kalkarsa intihar ediyor demektir. Bizim
cambazlarımız o kadar çok ki her konuşma ve eyleminde intihar ediyorlar,
farkında değiller.

Bilgi birikimi, tecrübe, hakikat idraki; sosyal statüdeki
sacayaklarıdır. Bunlardan birinin eksikliği veya birinin diğerine üstünlüğü
kalitesiz yöneticiler, şaklaban kanaat önderleri üretir. Kılavuzu karga olanın
gideceği yer bellidir. Örgün eğitimin, uzun soluklu müfredatında bu ilkeler göz
ardı edilmemelidir.

On iki yıllık zorunlu eğitimde kaliteli bir toplum inşa
edemediysek, bu insanları temsil edecek, konumunu bilen, hakikat öğretisine
bağlı yöneticiler yetiştiremediysek havanda su dövmüşüz demektir. Kaybedilen
yılların, bize tecrübe kazandırmış olsa dahi, telafisi mümkün değildir.

Eşekler yoksa develer gazel söyleyecek ortam bulamaz.
Fiziksel, sosyal, kişisel dengede yetkinliğe ermiş kişiler her ortamda ayakta
kalabilir.

Eşek olmaktan kurtulursak her şey kendiliğinden gelecektir.
Biz, neredeyiz, ne yapıyoruz, nereye kadar çıkabiliriz?

Uygur Türkünü Unutanlar

Felsefe Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

‘Yeni İnsan’ Tipini ve Eğitim Sistemimizin
Aksaklıklarını Konuştuk.

 

Oğuz Çetinoğlu: Dünya
değişiyor. Değişen dünyaya ayak uydurabilmek için insanlar da, bilerek veya
gayri ihtiyârî değişiyor. Böylece ‘Yeni insan’ tipi oluşuyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr.
Süleyman Hayri Bolay: Batı’dan aldığımız değerlerle ve sâdece eşyanın dış
yüzüne dönük bilim verileriyle şimdiye kadar milletimizin, halkımızın seveceği,
kendileriyle anlaşabileceği, kaynaşabileceği insan tipini yetiştirememişiz.
İnsanlarımız garip kalmıştır. Yunus’un, Hacı Bektâş-ı Veli’den buğday istemeye
gitmesi gibi onlardan bazıları, Hacı Bektaş Veli gibi, bize ısrarla himmet
teklif etse bile, biz ısrarla buğday istemekte devam ediyoruz. Yunus’un
uyandığı gibi uyanabilmemiz ve himmete sâhip olmamız lâzım değil midir?
Himmetimiz kendimizdedir, onların hikmetinden de istifade ediyoruz. Ama Mehmet
Âkif in dediği gibi ‘kendi mâhiyet-i rûhiyemiz
kendimize kılavuz olmalıdır.  Mâhiyet-i
rhiyemiz ve ruh-i millîmiz aynı zamanda amelî aklımızın kaynağı ve
yönlendiricisidir. Ruh-i millî merhum Mehmet Âkif’in dediği gibi aynı zamanda
ahlâk-ı millîdir.

Çetinoğlu: Buğday
yerine himmet kazanabilmek için ne yapmalıyız?

Prof. Bolay: Herhalde çâre eğitimde
şahsiyet eğitimine önem vermektir. Ahlâk-ı millî aynı zamanda değerler
kümesidir.

Mehmet Âkif,
Âsım diye bir idealin insan tipi getirdi. Ondan önce Tevfik Fikret ‘Halûk’un
amentüsü’ ile Türk milleti için örnek insan getirdi.

Çetinoğlu: Fakat
Halûk tahsil için gittiği İskoçya’da Hıristiyan oldu…

Dr. Bolay: Evet! Başpapaz oldu ve bir
daha da Türkiye’ye dönmedi.

Çetinoğlu: Diğer
fikir adamlarının da mevzu üzerinde kafa yordukları biliniyor…
 

Dr. Bolay: Mehmet Kaplan, yapılan bunca
ihtilâl inkılâp, ıslâhât ve icraata rağmen Anadolu’nun şartlarına uygun ve
Anadolu’yu değiştirecek bir ‘insan tipi’ yaratamadığımızı söylüyor. Onun
istediği, hayata tesir edecek bir insan tipi yaratmaktır. Bu zordur, ama
mümkündür. Hayata dinamizmini kazandıramayan uydurma insan taslakları
Anadolu’ya bir şey veremedi. Bu insan tipi Anadolu köy ve kasabalarından çıkan,
mahrumiyet ve ıstırapları yaşayan, yılmayan, kültüre büyük önem veren, okuyan,
üniversite bitirdikten sonra büyüdüğü yerlere dönen, orada millet ile çok iyi
münâsebetler kurabilen, kalbiyle ve aklıyla çevresini değiştiren bir tiptir.
Ülke ihtilallerle değil bu tip insanlarla kalkınacaktır. Bu tip ‘her köy ve
kasabada etrafının büyük saygı duyduğu, sözünü dinlediği, gençlerin örnek
aldığı modern velî tipidir.

Çetinoğlu: Velî tipi insan’ın özelliklerinden
bahseder misiniz?

Prof. Bolay: Bu tip, eski velî tipi
gibi, içe dönük değil, dışa dönüktür. Allah’a olan sevgisini insanlara hizmet
şeklinde gösterir.

Çetinoğlu: Bu tip,
nereden çıkacaktır?

Prof. Bolay: Kaplan’ın cevabı şöyle:
‘Avrupa’da bu tipin şahsiyet hâline gelmiş binlerce örneği vardır. Orada bu tip
Hıristiyan çevrelerden çıkmıştır. Bizden de dinî çevrelerden yetişeceğine
inanıyorum.’

Çetinoğlu: Eğitim
sistemimiz bu tür bir gelişme için elverişli mi?

Prof Bolay: Eğitim târihimizi yakından
incelediğimiz zaman millî eğitim hayatında bâzı kırılmalar olmuştur. Bu
kırılmaların telâfisi yoluna gidilmiş olsa da başarı sağlandığını söylemek zor
görünüyor.

Çetinoğlu: Ne tür
kırılmalar?

Prof. Bolay: Meselâ Dil devrimi: Bu
kırılmalardan belki en önemlisi dil devrimi neticesinde meydana gelmiştir.
Çünkü dildeki ve yazıdaki ânî değişim ile aile fertleri ve toplumun genç nesli
ile ileri yaşların iletişimi sıkıntıya girmiştir. Bin iki yüz yıllık ilim,
fikir ve kültür hayatı bir anda faydalanılamaz hâle gelmiştir. Dolayısıyla
Cumhuriyetten önceki ilim, kültür ve değerler hayatı ile bağlantı tamamen
kopmuştur. Nerdeyse milletçe köksüz bir durumuna düşmüşüzdür.

Çetinoğlu: Bunun
eğitim hayatına yansıması nasıl oldu?

Prof. Bolay: İletişimsizliği daha da
derinleştirmiştir. Bu günkü nesiller Cumhuriyetten önceki yazıları ve eserleri
değil, 1940’ların 1950lerin romanlarını ve yazılarını bile anlamakta
zorlanıyorlar. Bizde yeni nesiller ne Yahya Kemal’i, ne Mehmet Âkif’i, ne de
diğerlerini anlayabiliyorlar. Anadil ilkokulda ortaokulda lisede öğrenilir.
Üniversitede ana dil öğrenilmez. Bir hâtıramı sizinle paylaşmak isterim.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz
Hocam…

Prof Bolay: Ben 1956 yılı Konya Lisesi
mezunuyum. O zaman kompozisyon dersi barajdı. Yâni kompozisyondan beş alamayan
kimse diğer derslerin imtihanına giremezdi. Fen şubesinde olduğum halde bütün
sene boyunca kompozisyon çalıştım; ama Türkçeyi bir hayli öğrendim. Okudum,
araştırdım, kendim yazmaya başladım. Şimdi bunların hiçbiri yok. Test usulü
bunların hepsini ortadan kaldırdı. Onun için dilin öğretilmesine her şeyden
önce önem verilmesi lâzım. Bugünün nesilleri 1950’lerde veya daha önceki yıllardaki
kitapları okumaktan âcizdirler. Profesörleri dâhil yâni siz doksan sene önce
cumhuriyetin temeline gidemiyorsanız bütün kültür dünyamız yıkılmış demektir.
Bir Fransız çocuğu 1882 de ölmüş olan Victor Hugo’nun bütün eserlerini aslından
okur ve zevkine varır. 1650 de ölmüş olan Descartes’in eserlerini aslından
okur. İngiliz çocuğu da 1616 da ölmüş olan Shakespeare’in eserlerini aslından
okur ve anlar. Bizim öyle 1616lara gitmeyi lüzum yok. Mehmet Âkif 1936 da vefat
etti. Bugün kaç yüksek lisans mezunu hatta bir kısım edebiyat hocaları Mehmet
Âkif ve Yahya Kemal’in aslından doğru dürüst anlayabilir? Öyleyse buna bir çâre
bulmak icap eder. Bunu yapamazsanız istediğiniz kadar insan tipi yaratın netice
vermez. Çünkü genci yetiştirecek ve düşündürecek olan önce kendi dili ve kendi
kültürü ve kendi kavramları yâni yapı taşlarıdır. Bu insanlar kendi kültüründen
istifade edecekler. Diğer kültürlerden de istifade edecekler. Buna göre eğitim
modeli çizmek lâzım. Dayatmalı dil konusunda iki örnek vermek isterim.

Birinci
örnek:  Ali Fuat Başgil’in Türkçemiz adlı
1946 çıkmış 30 sayfalık bir risalesi var. Başgil orada Türk Dil Kurumu’nun (TDK)
tutumundan ve baskısından şikâyet eder: 1946 da TDK hukukçulara bir yazı
göndererek hukuk terimlerinin Türkçeleştirileceğini bildirip hukukçuları
Ankara’ya toplantıya çağırmış. Öğretim üyeleri Ankara’ya gelince ellerine birer
kelime listesi tutuşturularak bunları eserlerinizde kullanacaksınız,
kullanmazsanız eserleriniz basmayız, diyerek onlara söz hakkı vermeden
toplantıyı kapatmış.

İkinci örnek:
Mehmet Karasan’a göre 1947 de TDK felsefecileri çağırmış, onlara da kendi
uydurdukları kelimeleri dayatmış. Kurum genel yazmanı zekâ kelimesi Arapça
atılsın, akıl Arapça atılsın, fikir, mantık, kanun kelimeleri de öyle hemen
atılsın, deyince Karasan merhum ‘Bunları
atarsanız düşünemez olacağız
.’ diye itiraz ettiyse de dinleyen olmamış.
Dolayısıyla birçok kelime Arapçadır diye atılmış. Sıra namus kelimesine gelince
de Arapçadır, atın denilmiş. Bunun üzerine Karasan bu kelimeyi atmayın, o
kelime Yunanca ‘nomos’ kelimesinden
gelmektedir, Arapça değildir, deyince itiraz kabul edilmiş ve ‘namus’ kelimesi atılmaktan kurtulmuş.
Muzip bir kimse olan Karasan bunun üzerine ‘İşte
biz Türk milletinin namusunu böyle kurtardık
.’ diye lâtife yapardı. Ben bu
meseleyi Karasan’dan yirmi beş sene sonra Türk Dil Kurumu başkanlığını uzun
süre yürütmüş olan Hasan Eren’e sordum, o da aynı hâdiseyi doğruladı.

Çetinoğlu: Yabancı
dille eğitim de eğitim sistemimizin ayrı bir kanayan yarası…

Prof. Bolay: 1988’de Millî Eğitim
Şurasında Prof. Dr. Şerif Mardin ile aynı komisyondaydık. Bir ara dedi ki, ‘Başımız şişti konuşmalardan, haydi bahçeye
çıkıp biraz nefes alalım
.’ Şura salonunun bahçesine çıktık. Dolaşırken bir
ara Şerif Bey beni şaşırtan bir söz söyledi. Dedi ki: ‘Benim İngilizcem iyi değil.’ Ben hakikaten şaşırdım ve dedim ki: ‘Siz ABD de doktora yaptınız, oradaki
muhtelif üniversitelerde yıllarca dersler verdiniz. Yüzlerce İngilizce
makaleniz, onlarca kitabınız var. Nasıl oluyor bu, anlamadım
.’ Cevap: ‘İyi İngilizce üç yaşından itibaren
öğrenilir. İngilizler çocuklarına üç yaşından itibaren Tevrat’ın ve İncil’in
belli başlı bütün kavramlarını ezberletirler. Çocuk onları evde, dışarıda,
okulda, sokakta kullanmak mecburiyetindedir. Siyasetçi, esnaf, işadamı
konuşmalarında ilim insanları yazılarında, kitaplarında ve derslerinde bu
kavramları kullanarak konuşmaya mecburdur. Ben küçüklükten bu kavramları
ezberlemediğim için bunları kullanarak yazamıyorum. Bu sebeple benim İngilizcem
iyi değildir
.’ Buyurun cenaze namazına! Biz de bunun aksine bir hareketle
Kur’ân-ı Kerîm’den ve hadislerden gelenleri değil, târihimizden ve
kültürümüzden gelen bütün kavramları özellikle Agop Dilaçar ve hempaları gibi
kişilerin gayretleriyle yakın ve uzak mazimizle bütün irtibatı kesdik. Bununla
da hava atıyoruz!

Çetinoğlu: Köy
Enstitüleri döneminde neler oldu?

Prof. Bolay: Köy Enstitüleri meselesi,
Türkiye’de savâp/doğruları ve hatâları ile birlikte çok tartışıldı. Köy
Enstitüleri belki iyi niyetle, köylüyü kalkındırmak ve o günkü tek parti
iktidarına eleman yetiştirmek üzere açılmış. Şehir kültüründen uzak, daha çok
eski Yunan ve Lâtin klasiklerine dayanan bir kültür ile beslenerek köy
çocuklarının eğitilmesi esas alınmıştı. Bu okullarda askerde çavuş olanlar bile
eğitmen adıyla öğretmen olarak görevlendirilmiştir. İşin ideolojik tarafı bir
yana öğrenciler, köyden gelmişler, dağın başında şehirden uzak mekânlarda
eğitilip köye gönderilmişlerdir. Bu gençler şehirde kültürü, sosyal hayattaki
canlılığı nereden görüp öğreneceklerdir. Konu ile ilgili bir şahsî bir
gözlemimi veya hâtıramı sizinle paylaşmak isterim:

1962’de bir
pazartesi sabahı Köy enstitüsünden değiştirilen Pamukpınar Öğretmen Okulunda
lise ikinci sınıftan bir şubeye derse girdim. Günaydın dedikten sonra
oturmalarını söyledim. Oturmadılar. Meselenin ne olduğunu sordum. Bir kısım
öğrenciler ağlamaya başladılar.  Niçin ağladıklarını
sordum. ‘Niye ağlamayalım öğretmenim,
dediler,  hafta sonunda Sivas’a
akrabalarımızın yanına gittik; garajda otobüsten iner inmez esnaf bağırmaya
başladı: ‘Pamukpınar’ın ayıları geldi
!’ 
Neden öyle diyorlar dedim. ‘Biz
köyden gelip dağın başında bir şeyler öğreniyoruz ama şehir hayatından
haberimiz yok. Giyinmesini bilmeyiz, şehirde yürümesini bilmeyiz, konuşmasını,
insanlarla münâsebet kurmanın inceliklerini bilmeyiz. Estetik zevkimiz yok veya
gelişmemiş
.’ Bunun üzerine okul müdürü bakanlıktan birkaç kadın öğretmen
göndermesini istedi. Ertesi ders yılı üç kadın öğretmen geldi. Fakat değişen
bir şey olmadı.

Çetinoğlu: Sonraki
yıllarda öğretmenlik şartlarına sâhip olamamış kişiler öğretmen olarak tâyin
edildi.

Prof. Bolay: 1977-78 senelerinde Millî
Eğitim’e dışarıdan eğitimleri müsâit olmayan veya yeterli bulunmayan 140.000
civarında öğretmen tâyin edildi. Birçok ilkokul öğretmeni ortaokula, birçok
ortaokul öğretmeni de liseye tâyin edilmiş, bir kısmı da ideolojik endişelerle
kısa dönem kurslarla yetiştirilerek dışarıdan tâyin edilmiştir. Bu hareket, bir
kıyım ve fecaat olmuştur. Ben ve benim gibi üniversite hocaları bu fecaatin acı
neticelerini üniversitelerde 25 sene boyunca beraber yaşadık. Bunlardan
ilkokuldan ortaokula tâyin edilen birkaç öğretmeni tanıma fırsatım oldu. Dört
sene ortaokulda çalıştıktan sonra ‘Ben
burayı yapamıyorum, beni ilkokula geri gönderin
’ diye Millî eğitim Müdürüne
dilekçe veriyorlardı. Dilekçe yazmasını bile bilmiyorlar, dilekçelerindeki iki
satırlık cümlelerin hepsi yanlış kurulmuştu. Dilekçe kâğıdını da iyi
kullanamamışlardı. Satırlar, sayfanın sol köşesinde başlıyor. Sağ ortasına
doğru bitiyordu. Bunlar haysiyetli oldukları için ilkokula iadelerini
istediler. İstemeyen büyük çoğunluk, kıyıma ortak olmaya devam etti.

Çetinoğlu: Mektupla
öğretim hakkında neler söylemek istersiniz?
 

Prof. Bolay: 1960lı ve 1970 yıllarda
uygulanmaya çalışılan mektupla eğitim hareketidir. Konuya ilgili duyanlar,
eğitim târihi ile ilgili metinlere bakabilirler. Yine burada bir hatıramı
okuyucu ile paylaşmak isterim. Mektupla beden eğitimi öğretmeni olan bir
öğretmen öğrencilerinin başında Erzurum’daki 12 Mart Erzurum’un kurtuluşu
gününde yapılan resmigeçitte bandoya öğrenciler ayak uydurduğu halde öğretmen
ayak uyduramıyor. Vali ve garnizon komutanı bunun sebebini sorunca millî eğitim
müdürü, bunların mektupla öğretim neticesinde beden eğitimi öğretmeni
olduklarını söylüyor. Mektupla öğretmen ve hele beden eğitimi öğretmeni olunca
bu gibi hallerle karşılaşma gayet normaldir.

Çetinoğlu: Bir de ‘Kredili Sistem’ vardı…

Prof. Bolay: 1990lı yılların başında
kredili sistemin getirilmesiyle başlamıştır. 3-4 sene uygulandıktan sonra
faydalı olmadığı görülerek kaldırılan bu sistemle resmen lise öğrencileri
cehâlete sürüklenmişlerdir. Bilhassa bu sistemin yerleştirilmesinde ve
kaldırılmasında öğrencilere eksikleri telâfi edileceği söylenirken daha sonra
siz gidin evinizde oturun, biz dönem sonunda soruları ve cevaplarını size
vereceğiz. Kolayca geçersiniz. Endişe etmeyin denilmiştir.

Çetinoğlu: Öğretmen
Okullarımız ne durumda?

Prof. Bolay: Öğretmen okulları ve
özelliklerinin kaybedilmesi diğer üzerinde durulması gereken bir husustur.
Çünkü bu okullarda öğrencilere ‘öğretmenlik
ruhu
’ aşılanırdı.  Bu ruhun
kaybolduğunu söyleyebiliriz. Her sene bir Temmuz günü ‘mesleğe giriş günü’ olarak kutlanır, yeni mezunlar bu kutlamanın
heyecanını yaşarlardı. 1980’li yılların sonuna doğru eğitim enstitüleri ve
yüksek öğretmen okulları fakültelere tahvil edilince bu ‘öğretmenlik ruhu ve şuuru’ yavaş yavaş kayboldu. Bu ruhun öğretmen
olmak isteyen yeni nesillere yeniden kazandırılması isâbetli bir hareket
olacaktır.

Çetinoğlu: Yüksek
Öğretim Kurumu’nun eğitim sistemimiz üzerindeki tesirlerini de konuşabilir
miyiz?

Prof. Bolay: Eğitim sistemimizde bir
kırılma da Yüksek Öğretim Kurumu’nun faaliyete geçirilmesiyle yaşandı.  Eğitim enstitülerinin ve diğer
Yüksekokulların fakülte hâline getirilmesi, o yüksekokullardaki birçoğu doktora
bile yapmamış elemanların tecrübelerine binaen fakülte hocası olarak
bırakılması, öğretim ve eğitim seviyesinin düşmesine yol açtı. Eğitim
enstitülerinden aktarılıp üniversite hocası yapılanların yetiştirdiği öğretmenler
de ilmî zihniyetten mahrum, ilmin değerini kavrayamamış öğretmenler ordusu
yetiştirdiler. Bugün o nesil emekli olup ayrıldılar ama onların yetiştirip
yerlerine bıraktıkları gidenlerden çok ileri ve farklı değildirler. Bu cümleden
olarak doçentlik tezinin kaldırılması, yeni açılan üniversitelerin doktora
yapan asistanlarla ve yardımcı doçentlerle idâre edilir duruma düşmesi, doktora
seviyesinin hızla düşmesi, doktora ve doçentlik imtihanlarında tarafsızlık
yerine tarafgirliğin, adam kayırmacılığın hâkim olması, ilmî zihniyetin
gittikçe zayıflaması neticesinde üniversitelerde tecelli etmiştir.

Bu durumda
bize öyle geliyor ki, maarifimiz vasıflı öğretmen ve nitelikli insan
yetiştirecek olan üniversitelerimiz aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya bir
kısır döngünün içine girmiş bulunmaktadır. Bunun çözümü her halde millî kültüre
dayanan bir millî eğitim felsefesi ile birlikte medeniyet tasavvurumuza uygun
bir eğitim sistemi modeli geliştirilmesinde görünmektedir.  Bunun da kaynağı ‘millî akıl’ olmalıdır.

Çetinoğlu: İçerisinde
bulunduğumuz dönem itibâriyle üniversitelerimizin âcilen çözümlenmesi gereken
problemleri nelerdir?

Prof. Bolay: Belli başlılarını şöylece
sıralayabilirim:

*Üniversitelerin
millî kültür ve düşünce araştırmalarına yeterince yer vermemeleri,

*Fen ve sosyal
bilimciler arasında geçerli bir bağ olmaması, kopukluğun devam etmesi; fen
bilimcilerin, sosyal bilimlere ve bilhassa felsefeye itibar etmemekte sosyal
bilimciler de kendilerini fen bilimlerine uzak görmektedirler. Hâlbuki bunlar
iç içedir. Gerek İslâm dünyasında ve gerekse Batı’da bilimcilerin birçoğu
felsefeci, hatta filozoftur, sosyalciler de hem fenci hem de düşünür ve filozoftur.

*Üniversiteler
öğretim makinesi hâline gelme durumundadır. Değirmende ne kadar genç
öğütebilirse o kadar makbul kabul edilmektedir.

*Üniversitelerde
genellikle bölümler ekip yerine dönüşüyor, ekipten olmayanı veya ekibe ayak
uyduramayanın öğretim üyeliği hakkı tanınmıyor. Dünya çapında bir kısım bilim
insanları ya bir takım haklarından mahrum bırakılıyor yahut öteleniyor, verim
alamaz hâle getiriliyor. Böylece liyâkatsiz, ehil olmayan evet efendimci oy
potansiyeli olan kimseler bölümleri dolduruyorlar. Birçok rektör de kendisine
oy vermeyenleri çeşitli şekillerde cezalandırıyor.

*Ekip ve
bizden anlayışı, ideolojik davranışlar yükseköğretimde kaliteyi de
düşürmektedir.

 

Prof.
Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

1937 yılında, o dönemde
Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın
Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da,
üniversiteyi Ankara’da okudu.

Türkiye’de felsefe ilminin
gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok
sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri
Bolay, dini konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile bakmıştır. Başta İslam
Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular
üzerinde önemli eserler yazdı.

1961 – 1969 yılları arasında
öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara
Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de
doçent unvanlarını aldı.  Sorbon
Üniversitesi’nde araştırma yaptı.

1982 yılında Selçuk
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde
Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde
bölüm başkanlığı yaptı.

 Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci
Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyâsında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü,
Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme,
Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı.  

Tarihte Bu Vatan

     Tarihte bu vatan
kadar, tarihte bu millet kadar, tarihte bu devlet kadar düşmanı olmuş bir
millet, bir vatan ve bir devlet olmamıştır ve olmayacaktır da. Hiç rahat
bırakılmadık. Ya dıştan ya içten hep meşgul edildik. Hep ayakta kalmak, hep
istiklâl ve hürriyetlerimizi müdafaa etmek zorunda kaldık.

     Fâtih’in 17
devletle aynı anda savaşı ve üstün gelmesi. Kanunî’nin saltanatının üçte biri
at sırtında geçmesi. XIV. Asırdan beri değil yalnız Rumeli’den, Anadolu’dan da
atılmak istenmemiz. Bugün de varlığımıza tahammül edemeyip, parçala böl taktiği
ile, içimize fitne fesat tohumları saçılması.

 

     “Girmeden tefrika
bir millete, düşman giremez.”

 

      Hükmü
doğrultusunda bin bir gayret sarfedilmesi, bizlerin dâima pür-dikkat ve uyanık
olmamızı gerektirmektedir. Fakat yine hüsrana uğrayacaklar. “Toplu vurdukça
yürekler” nifak topları geri tepecektir. Çünkü şâirin dediği gibi:

 

     “Cehennem olsa
gelen, göğsümüzde söndürürürz,

       Bu yol ki Hak
yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz.”

 

     Evet, Batı’nın ve
Kuzey’in ve bütün şer kuvvetlerin rağmına; bu devlet, bu millet ve bu vatan,
diğer kardeş devletlerle birlikte; bütün 
çirkin, iğrenç ve rezil engellemelere rağmen, istikbâl ufuklarında, bir
güneş gibi doğacak ve dünyadaki bütün pislikleri, dünyadan silip süpürecektir.

     Çünkü felâket ve
helâket asrı geride kalmaktadır. Çünkü Hak’ın şafağı sökmüştür. Güneşi
doğdurmamak nasıl mümkün değilse, Doğu’nun yıldızının doğuşunu engellemek de;
çirkin, mülevves, azgın ve emperyalist Batı’nın, artık haddi değildir.

     Kuzeyimizdeki
Kızıl Dev siyaset arenasından çekilmiş; kalan Kızıl Ordu ise, içten
parçalanmanın eşiğinde, Batı ise çöküşün arifesindedir. Doğu’nun önündeki
mânialar, bir bir  kalkıyor ve kalkmak
üzeredir.

     İnanıyoruz ki bu
vatan, bu millet ve bu devleti söndürmek isteyen bedbahtların; bizzat kendi
istikbâl yıldızları sönecek. Bu vatan, bu millet ve bu devletin değil, onların
izzet, ikbâl, şan ve şerefleri tersine dönecektir.

     Yazıma vatan,
millet ve devletin parlak istikbâlinden haber veren, gönüllerimize muştular
sunan, samimî bir kalbin içten yakarış ve feryatlarıyla son veriyorum:

 

     “Gazilerin,
fâtihlerin konağı

       Seyyitlerin,
serverlerin otağı

       Bu vatandır
şehitlerin yatağı

 

      O şehitlerin ala
dönmüş kefeni

      Miskler kokar
güle benzer bedeni

      Öper melekler de
nurlu nâşını

 

      Armağansın çünkü
asîl millete

      Düşmeyelim bir
gün bile zillete

      Götür bizi şanlı
büyük devlete

 

      Zaferlerle şanlar
bulur bu millet

      Şark’a Garb’a
ziya salsın bu devlet

      (Çünkü) nurdan
kanadın, hem sağlam kolun var

      (Çünkü) nurdan
senin Hak’a giden yolun var”

Mandacı Zihniyetli Kafalar

·“AB’ye
Türkiye’nin tam üye olması muhteşem bir hedef. Türkiye’de Euro’nun geçerli tek
para birimi olmasını ve hepimizi mahveden TL’nin artık tarihe karışmasını
istiyorum. Kıbrıs ve Ege adaları ihtilafının, 1915 ile Ermeni meselesi ve Kürt
sorununun çözümü de AB tam üyeliğindedir.”

            Yukarıdaki hezeyanlar ne yazık ki ekranların gediklisi, Habertürk
gazetesi yazarı Nagehan Alçı’nın tiwitter deki sayfasından alıntıdır.

            Biz
sanıyorduk ki Mandacılık ruhu Osmanlı döneminin son yılları ve kurtuluş
savaşının arefesinde yani 1918-1919 yıllarında kaldı. Heyhat ne çok yanılmışız!

            Bugün için
halâ onlar gibi düşünen kafaların olması gerçekten Türk Milleti nezdinde esef
verici, alçaltıcı ve onur kırıcı bir bedbahtlıktır.

            Evet, bugün
kötü yönetilebiliriz, ekonomimiz bozuk, insanımız fakir olabilir ama asla haysiyetsiz
onursuz bir şekilde başka ülkelerin himayesi altına girip ne hürriyetimizden,
ne de istiklalimizden vazgeçemeyiz.

Mandacılık ne demektir?

            “I.
Dünya Savaşı’ndan sonra bazı az gelişmiş kabul edilen ülkeleri, kendi
kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip, bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar
Milletler Cemiyeti adına yönetmek için bazı büyük devletlere verilen yetkidir
.”

Mustafa Kemal Dönemi
Mandacıları

            Birinci dünya savaşından sonra
ülkemizde siyasi ortam öylesine karmaşıktı ki, ilerde Kurtuluş Savaşı’na
katılan ya da destekleyen Halide Edip
(Adıvar), Yunus Nadi (Nayır), Ahmet Emin (Yalman), Celal Nuri, Necmettin
(Sadak), Velid Ebuzziya
gibi ünlü kişiler, Ali Kemal, Refik Halit gibi işbirlikçilerle birlikte “Türk Wilsoncular” Birliği adında bir
dernek kurmuşlar, ABD Başkanı Woodrow Wilson’a bir mektup yazarak (5 Aralık
1918) Amerika’nın Türkiye’yi manda yönetimi altına almasını istemişlerdi.

            Mektupta Türkiye’nin, “devlet
yönetmeyi iyi bilen” ABD gibi bir ülkenin “yönetimi altına girmeye ihtiyacı”
olduğu, bu yolla, gelişmiş olan ABD’nin “gelişmemiş ve geri kalmış bir milleti”
bir süre için “eğiteceği” söyleniyor ve çeşitli önerilerde bulunuluyordu.

            Yani 1918 mandacıları, Osmanlı
Devleti’nin büyük devletlerle uzlaşarak ayakta kalabileceğine karar vermişti.
Ülkeyi parçalamaya gelenlerle, parçalanmamak için işbirliği teklif ediyorlardı.
Yaygın ve etkili eğilim, direnmek değil, boyun eğmekti. Bu eğilim Mustafa
Kemal’i yalnızca Kurtuluş Savaşı süresince değil, devrimler döneminde de çok
uğraştıracaktır.

            Ancak Mustafa Kemal, Herkesin
düşünce yapısını, istek ve önceliklerini biliyor, her hareketi dikkatlice
izliyor ve önlemini alıyordu. Güvendiği arkadaşlarıyla toplantılar yapıyor,
birliği sağlamaya çalışıyordu.

            O Mandacılar için şunları
söylüyordu: “Anlaşılıyor ki bu
arkadaşlar, manda düşüncesini kendi aralarında kabul etmişler. Beni başkan
seçtirmemek için çaba göstermelerinin ve politik taktiklere sapmalarının tek
açıklaması: kendilerinden yana bir başkan seçerek, mandayı el çabukluğuna
getirip kongre kararına bağlamaktır. Gerçekten hayret verici ve üzücü bir
manevra
.”

            Mandacılık meselesi, bir haftalık
Sivas Kongresi’nde, tüm oturumlarını kapsamak koşuluyla, üç gün tartışıldı.
Tartışmaların en yoğun olduğu 8 Eylül gecesi manda düşüncesine karşı çıkanlar o
kadar kalabalıktılar ki, Mustafa Kemal’in odasında oturacak yer kalmamıştı.

            Sivas
Kongresinin sonucunda yanında birlikte hareket eden arkadaşlarına görüşlerini
açıklarken Mustafa Kemal: “İstanbul’dan
gelen arkadaşlar, manda konusunda hala nasıl ısrar edebiliyor ve mandanın
bağımsızlığı bozan bir unsur olmadığına inanıp bizleri de inandırmaya
çalışıyorlar. İstanbul’dakiler ve buradakiler umutsuz ve hasta insanlardır.
Yabancı işgalin baskısı altında, cesaret ve umutlarını yitirmiş olmanın verdiği
üzüntüyle ve marazi bir ruh hali içinde hareket ediyorlar. Bunun başka bir
açıklaması olamaz. Bir milletin istiklâl hakkını aramasından ve bu yolda
gerekiyorsa son damla kanını akıtmasından daha doğal ne olabilir? Şerefsiz ve
istiklâlsiz, esir bir milletin çocukları olarak yaşamak yerine, efendice ve
kahramanca ölmek elbette bize yakışan seçimdir. Bunu anlamamak ne garip
mantıktır
.”

            Mustafa Kemal’in odasında bulunanların
hemen hepsi aynı görüş ve düşüncededirler. Kongre’ye, Askeri Tıbbiye
öğrencileri adına delege olarak katılan Hikmet adında 22 yaşında bir genç
vardır. Tıbbiyeli Hikmet heyecanlı, inançlı ve kararlı bir şekilde: “Paşam, delegesi bulunduğum tıbbiyeliler,
beni buraya istiklâl davamızı kazanma mücadelesine katılmak için gönderdi.
Mandayı kabul edemem… Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunları, her kim
olurlarsa olsunlar reddederiz, yabancı sayarız. Manda düşüncesini siz kabul
ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i ‘vatan kurtarıcısı’ değil, ‘vatan
batırıcısı’ olarak adlandırır ve lanetleriz.

            Genç Hikmet’in içtenliği,
toplantının zaten yüksek olan duygu yükünü arttırır. Delegelerin çoğunluğu
gözyaşlarını tutamamıştır. Mustafa Kemal Tıbbiyeli Hikmetin sözlerinden çok
etkilenmiştir. Heyecanlı bir ses tonuyla, “arkadaşlar
gençliğe bakın, Türk milli yapısındaki soylu kanın ifadesine dikkat edin”
diyerek Hikmet’e döner ve “evlat, için rahat olsun. Gençlikle övünüyorum ve
gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak da mandayı kabul etmeyeceğiz.
Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm
” der.

            Mustafa Kemal, ABD’nin
Ermenistan’dan yana tutumu ve İzmir işgalindeki Yunan desteği bilinmesine
karşın, Amerikan mandası isteklerinin bu denli yaygın ve ısrarlı
yapılabilmesini üzülerek izliyor ve her aşamada gereken tepkiyi en sert biçimde
gösteriyordu. Sivas Kongresi’ne gelirken, 1919 Ağustos’unda, manda ve
mandacılar için şunları söylemişti: “Ahmaklar!
Amerikan mandasına, İngiliz koruyuculuğuna bırakmakla ülke kurtulacak
sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca
devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar. Oh, ne âlâ. Mücadele
yerine mandayı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız! Bu ne gaflet, ne körlük ve
budalalık… Öyle bir manda istenecek ve verilecekmiş ki, bu manda egemenlik
haklarımıza, dışarda temsil hakkımıza, kültür bağımsızlığımıza, vatan
bütünlüğümüze dokunmayacakmış… Buna, böylesine, Amerikalılar değil çocuklar
bile güler. Amerikalılar, kendilerine çıkar sağlamayan böyle bir mandayı neden
kabul etsinler. Amerikalılar, bizim kara gözümüze mi âşıklar
?

            İşte Ulu Önder Mustafa Kemal
Atatürk, yüz yıl önce sadece yurdumuzu işgal eden düşmanla değil, içerdeki
gaflet, delalet hatta ihanet içinde bulunan insanlarla da mücadele etmiştir.

            Gazi Mustafa Kemal’in izinden giden
bizler de aynı kararlılık ve inançla Nagehan Alçı ve onun gibileriyle
mücadeleye devam edeceğiz, bu böyle biline!

            Sağlıklı kalın.

Not: Bu yazının hazırlanmasında “Atatürk
Atatürk’ü Anlatıyor-Ulusal Giz ”Kitabı, Falih Rıfkı Atay ve Doğan Avcıoğlu’nun
hatıratlarından faydalanılmıştır
.