14.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 283

Outlet ve İkinci El Mağazaları

Türkiye’de
AVM’ler gelişmeye başladıktan sonra “outlet” diye bir kelimeyle de
tanıştık. “Outletuygun fiyatlı ürünleri temsil eden bir kavram.

“Outlet mağazalarda”
doğrudan fabrika çıkışlı mallar, farklı sezon ürünü, seri sonu veya satıştan
sonra iade edilmiş, bazen de defolu ürünler satılıyor. Bu yüzden uygun
fiyatlı
oluyorlar.

“Outlet ürünler”
mağazanın kendi içinde ayrı bir bölümde veya “outlet mağaza” denilen
tamamen bu tür ürünlerin satıldığı mağazalarda satılabiliyor.

Türkiye’de
eskiden daha çok “kampanya”, “seri sonu fırsatı” “tenzilat” gibi isimlerle anılan
indirimli satışlara genelde nispeten alt ve orta gelir grubu rağbet eder. Fakat
“outlet center” denilen büyük AVM’ler her gelir grubuna hitap edecek şekilde
tasarlanmakta.
İstanbul’da üst gelir grubunun yaşadığı semtlerde de kurulan
“sosyete pazarlarına” bile rağbet olduğuna göre, buna şaşırmamak gerekiyor.

Outlet
mağazalarda veya kampanyalı satışlarda, marka ürünleri normal etiket
fiyatının yarısı ve hatta daha azına alma imkânı vardı.

“Vardı” diyorum
çünkü son zamanlarda outlet ürünlerdeki indirimlerin göstermelik bir hale
geldiği görülüyor.

Gerek
kendi gözlemim ve gerekse çevremden edindiğim bilgilere göre “indirimli
satışlar, kampanyalar, seri sonu fırsatları” gibi satış türlerini yapanlar artık
gerçek bir indirim yapmıyorlar. Hatta bazen önce fiyatları artırıp, bu
yeni fiyat üzerinden indirim yapmış gibi etiketlerde oynama yapıyorlar.

Yaşadığım
İzmit’te Türkiye’nin ilk “outlet center”lerinden biri bulunmakta. Burada
her yıl mevsim sonunda “Ucuzluk Panayırı” kampanyası yapılıyor. Fakat
burada da marka ürünlerde gerçek bir ucuzluk yerine Perşembe Pazarında
satılanlar kalitesinde ürünlerin satılıyor olması hayal kırıklığı yaratıyor.

Geçen
hafta İstanbul’da bulunan ve gerçekten devasa bir “outlet center” olan Viaport’u
gezdim. Buradaki mağazalarda ürünler normal mağaza fiyatlarıyla etiketlenmiş.
Yani fiilen indirim yok.

Bunun
ekonomik bir açıklaması olmalı.

Geçen
yıllara göre en az 2 veya 3 katına çıkmış fiyatlarla, normal mağazalarda alışveriş
yapabilenlerin sayısı azaldı. Orta ve dar gelirli kesim hiç olmazsa outlet
ürünler
almak istese de buna imkân bulamıyor.

Satışlar
daraldığı, talep düştüğü için eskisi gibi kaliteli ve çok çeşitli koleksiyonlar
üretilmiyor. Giyim kuşam başta olmak üzere hemen her tür üründe çeşitler
azalmış
durumda. İthal markalarda bu çeşit azalması daha da
belirgin.

Sürüm azaldıkça, sabit
giderleri karşılamak için fiyat artırmak, talebi ve satışları daha da
azaltıyor. Mağazalar tam bir kısır döngü içinde.

Haliyle
normal ürünlerin üretim ve satışı azalınca seri sonu, defolu veya iade de
azalıyor. Outlet mağazalarına daha az çeşit geliyor. Onlar da göstermelik
indirimlere başvuruyor.

***************************

Decathlon İkinci El Ürünleri Satacak

Dünyaca
ünlü spor ekipmanı markası Decathlon’la ilgili bir haber oldukça ilginç.

Firmanın,
müşterilerinin eski veya kullanılmamış spor ürünlerini Decathlon’a
satmalarını sağlamak
ve böylece ürünlerin garanti kapsamında tamir
edilip yeniden satılabilmesine imkân tanımak
için bir yöntem geliştirdiği
bildiriliyor.

Decathlon
“Ters yön” perakendecilik
için müşterilerinin artık kullanmadıkları
ürünleri satın alma zinciri oluşturuyor. Kampanya kapsamında Belçika’nın üç
kentindeki
Decathlon mağazalarında bir ay boyunca tabelalar indirilecek, markanın
tersten yazılışı olan
“Nolhtaced” tabelaları asılacak.

Ürünler
satın alındıktan sonra ya yenilenecek ve ikinci el olarak mağazada garantili
olarak satılacak
ya da tamir edilemez veya yeniden kullanılamazlarsa
bir geri dönüşüm merkezine yönlendirilecek.

Decathlon
yetkilisi “Klasik tüketim modelimizin değişmesi gerekiyor: Eski malzemeleri
tamir ediyor ve ardından yeniden satıyor veya kiralıyoruz. Böylece tüketiciler
aynı zamanda eşyalara eskisinden daha farklı bakmaya başlıyor. Önemli olan bir
eşyaya sahip olmaktan ziyade o eşyanın kullanılabilir olması
” diyor.

***************************

ABD’de Goodwıll Mağazaları

ABD
seyahatlerimizde dikkatimizi çeken Goodwill (İyilik veya İyi Niyet olarak
tercüme ediliyor) mağazalarının sistemi Decathlon’un uygulayacağı
sistemden de ilginç.

Belki
ülkemizde de uygulanabilir düşüncesiyle öğrendiklerimi paylaşıyorum.

Alım
gücü düşük kesimlerin, hemen herkesin evinde bulunan ihtiyaç dışı malzemeleri
ucuza alabileceği mağazalardan bahsediyorum.

Goodwill mağazalar zinciri bir hayır kurumu tarafından idare ediliyor ve mağazalarda kullanılmış
kıyafet, mobilya, elektrikli/ elektronik eşya, kitap, DVD vs. satılıyor.

Ürünler
kullanım dışı kalan eşyalarını bağışlayan kişilerden, seri sonu
ve iade ürünlerini bağışlayan mağazalardan geliyor. Goodwill
tarafından temizlik, bakım ve onarımı yapıldıktan sonra büyükçe mağazalarda
teşhir ediliyor. Normal etiket fiyatının onda biri bazen daha da azı gibi
fiyatlarla satılıyor. Bağışçılar yıl sonunda bağış tutarını vergi indirimi
olarak kullanabiliyor.

Bu
mağazalar kâr amacı gütmüyor. İnternetten bir araştırma yaptım. Goodwill,
yılda yaklaşık 2,3 milyon dolar gelir elde ediyormuş. Vergi raporlarına göre, İşletme
giderlerini karşıladıktan sonra net gelirlerinin %90’ından fazlasını hayır işlerine
harcamakta imiş.

Goodwill gelirlerini
engelli yetişkinler, suç geçmişi olanlar, 55 yaş ve üstü işçiler gibi dezavantajlı
kimselere eğitim ve istihdam imkânı sağlamak gibi hizmetlerde
kullanıyormuş.

Belçika’nın kişi
başına milli geliri 46 bin dolar, ABD’nin 65 bin dolar, Türkiye’nin
ise 9 bin dolar. Örneklerini verdiğim ülkeler kadar zengin değiliz.

Bu tür çözüm yollarını bizim de üretmemiz lazım.

Hadis’e Dudak Bükenler

     Kur’an bize yeter
diyerek, Hadis’e dudak bükenler; öğrencinin kitabını kabul edip,

     Öğretmene ihtiyaç
ve lüzum yok diyenlerin durumuna düşerler.

     Oysa ders kitabı
varsa, öğreteni yani öğretmeni de olacak.

     Bu gibiler, işçiye evet ama ustaya ne gerek
var gibi, gülünç bir vaziyet arz ederler!

     Askere evet ama
komutana ihtiyaç yok kabilinden, mantıksız fikir yürütmüş olurlar!

     Hukuk kitapları
var ve Türkçe yazıldıkları, herkes de okuyabildiği hâlde,

     Neden insanların
avukatlara başvurmak zorunda kaldıklarını düşünmeyenlerdir!

     Bir âyeti
düşünürken, müfessirlerin aklına, o konuyla ilgili olarak, belki yüzlerce âyet
geliyor.

     Aynen bunun gibi,
avukat ve hâkimlerin de aklına konularıyla alâkalı olarak

     Sayısız kanun
maddeleri geliyor.

     Karar vermek için
hepsini göz önünde bulundurmaları gerekiyor.

     Hâlbuki bütünü
bilmeyen parçayı anlayamaz. Çünkü bir kanun;

     Aynı zamanda
sayısız kanun maddelerinin de şümûlüne girer. Onları da alâkadar eder.

     Bu incelikleri
ise, ancak kanun adamları ve avukatlar bilir.

     Zaten avukat
bürolarının açılış sebepleri de bu yüzden değil mi?

     Nitekim Kur’an tek
bir cilt olduğu hâlde,

     İçeriklerini
anlatan onlarca cilt tefsirler yazılmış ve hâlen de yazılmaya devam
edilmektedir.

     Çünkü sadece
âyetlere bakarak, İslâm’ın tatbikini bilemeyiz.

     Meselâ Kur’an’da
namaz emri var ama nasıl kılınacağını,

     Hz. Muhammed’in bu
hususta bizlere örnek oluşuyla öğrenebiliyoruz.

     Meali verilen
âyetlerin muhteviyat ve içeriklerinde, bir hakikat değil, sayısız gerçekler
var.

     Âyetleri
anladıkça, anlayamadıklarınızın daha çok olduğunun farkına varıyorsunuz.

     Nasıl ki, kuyudan
su çektikçe dibinden kaynaması devam eder ve bir türlü suyu eksilmez.

     Aynen bunun gibi,
âyet kuyusunun suyu hükmünde olan mâna suları da, çektikçe artar.

     Çünkü Kur’an; ezel
ve ebed sultanı olan Zât’ın,

     Yani Yüce Allah’ın geçmiş ve geleceği içine
alan Kelâm Hazînesi’nin Mâna Kuyusu’dur.

     Kaldı ki, mâlûmat
ilim değildir. Zira bilgi edinmek kolay.

     Fakat o bilginin
kullanılacağı yer ve zamanı tespit ve tayin etmek çok zor.

     Nitekim “Her söylediğin
doğru olmalı. Fakat her doğruyu söylemek doğru değil.”

     Hükmü boşuna
söylenmemiştir. Evet soyut olarak bilmek mümkün;

     Fakat onu yerli
yerinde kullanmak; işte bütün mesele bu.

X

     “Allah’a ve
Resul’e itaat edin. Bir şey hakkında çekişirseniz,…

     Onu Allah’a ve
Resulü’ne arz edin (onu Kur’an ve Sünnet’le halledin).” (Nisa-59)

     “Kim Peygamber’e
itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa-80)

     Çünkü Hz.
Peygamber ki:

     “Kur’an’ın örnek
uygulayıcısı (ancak) odur.

     … Buyrukları da,
Kur’an’ın ruhuna uygun olup yalnız kendi zamanıyla kayıtlı değil,

     Bütün zamanlarda
geçerlidir.

     Çünkü ona Kur’an’ı
açıklama yetkisi verilmiş ve hikmet öğretilmiştir.

     Sağlam
kaynaklardan gelmiş hadislerine itibar etmeyip, yalnız Kur’an’a dayandığı
iddiasıyla

     Peygamber’i sadece
bir aracı kabul etmek, kâfirliğin ve dinsizliğin bir köprüsüdür.

     Çünkü hayat dini
olan İslâm, Allah’ın bildirmesi

     Ve Resulü’nün
açıklama ve uygulamasıyla meydana gelmiştir.

     Âyette
belirtildiği üzere Allah’a itaat ve sevgi;

     Resulü’ne, onun
hadis ve sünnetine uymakla gerçekleşir.

     Kim de onlara
gönül rahatlığıyla teslim olmazsa, iman etmiş sayılmaz.”

     (Prof. Dr. Hasan
Tahsin Feyizli)

Soma da Fıtrat Amasra da Kader Planı

Yazıma başlarken Bartın Amasra ilçesindeki kömür madeninde
yaşanılan patlamadan dolayı hayatını kaybeden 41 vatandaşımıza Allah’tan rahmet,
acılı ailelerine başsağlığı dilerim.

            2010
yılından buyana Türkiye toprakları üzerinde meydana gelen yeraltı maden
kazalarına baktığımızda:

10 Aralık 2009 Bursa
Mustafa Kemal Paşa grizu patlaması: 19 ölü

23 Şubat 2010 Balıkesir
Dursunbey: 17 ölü

17 Mayıs 2010 Karadon
maden kazası: 30 ölü

07 Temmuz 2010 Edirne
Küçükdoğanca: 3 ölü

08 Ocak 2013 Zonguldak
Kozlu: 8 ölü

13 Mayıs 2014 Manisa Soma
faciası: 301 ölü

28 Ekim 2014 Karaman
Ermenek maden faciası: 18 ölü

17 Kasım 2016 Siirt
Şirvan maden kazası: 16 ölü

14 Ekim 2022 Bartın
Amasra kömür madeni kazası: 41 ölü

            Yukarıda
sıraladığım kazaların haricinde münferit vakaları saymazsak 12 Yılda tam tamına
453 canımızı kaybetmişiz dile kolay.

            Her kazanın
sonucunda başta iktidar yetkilileri olmak üzere devlet erkânı, siyasiler olay
yerini ziyaret eder, kazada hayatlarını kaybedenlerin yakınlarına taziye
ziyaretinde bulunur, onları teselli etmeğe çalışırlar.

            İş kazasının
oluştuğu yerdeki sorumlu yetkililer hakkında her zaman olduğu gibi soruşturma
açılır, varsa kusurları yargı gereğini yapar.

            Yalnız bu
yargılamalar neticesinde öyle dikkate-şayan bir olay var ki, 8 Ocak 2013 yılında
yaşadığımız Zonguldak Kozlu faciasındaki yargılama sürecine dikkatinizi çekmek
isterim.

            İşte
Habertürk Gazetesi yazarı Fatih Altaylının 16 Ekim 2022 tarihli yazısından bir
bölüm:

            “2013’e
dönüp o günlerden başlayarak.

Önceki günkü patlamanın olduğu ve 41 madencimizi
kaybettiğimiz yere pek de uzak olmayan bir başka maden ocağındaki bir “kazada”
9 maden işçisi yaşamını yitirdi.

Şimdi olduğu gibi soruşturma, tabii ki, açıldı.

Ve sorumlular belirlendi.

Türkiye Taşkömürü Kurumu Kozlu Müessese Müdürü sorumlular
arasındaydı.

Hakkında dava açıldı.

Yargılanmaya başladı.

Türkiye’de yargının işleyişi malum.

Dava uzun sürdü.

Yargılanmakta olan Kozlu Müessese Müdürü bir yandan
yargılanırken bir yandan da terfi etmeye başladı!

2017 yılında Türkiye Taşkömürü Kurumu Yönetim Kurulu
Başkanlığı’na ve TTK Genel Müdürlüğü’ne vekâleten atandı.

2018 yılında ise aynı koltuklarda asaleten oturmaya başladı.

Sanık artık genel müdür ve yönetim kurulu başkanıydı.

Aklanmadan, dava sonuçlanmadan genel müdür yapılmıştı.

Dava 2019 yılında sonuçlandı.

Deliller netti.

Aynı bu kazada olduğu gibi Sayıştay raporları, Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın uzman denetçilerinin yazılı uyarıları dikkate
alınmamış, taşeron şirkete küçük para cezaları kesmekle yetinilmişti.

Kaza sırasında kazanın olduğu madenin müdürü olan genel
müdüre tali kusurlu sayılarak 4 yıl hapis cezası verildi.

Cezalar önce indirildi, sonra paraya çevrildi.

Ama ne görevden alındı ne de görevine son verildi.

Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak koltuğunda
oturmaya devam etti.

İşte kader dedikleri budur.

O işçilerin kaderi, böyle bir sistemin altında, yer altına
inmektir.

Kusurluları ve sorumlulukları yargıyla tescillenmiş kişilerin
daha üst görevlere atandığı bir ülkede işçi olmaktır.”

            Bizler
tabiidir ki Müslüman Türk milleti olarak kaza ve kadere inanmış bir milletiz.
Buna hiç birimizin bir itirazı olamaz ancak;

            Cumhurbaşkanının
Soma faciasında yaptığı konuşmada: “İş
kazaları sürekli olan şeyler, bu işin fıtratında bu var
” diyerek bir yerde
teknolojinin çaresizliğini vurgulamak istiyor.

            Ama dünya
Türkiye den ibaret değil ki. Başka ülkelerde de kömür madeni havzaları var o
ülkeler de topraklarından kömür madenleri işletiliyor, üstelik bizim
çıkardığımız kömürden kat kat fazlasını çıkarıyorlar. Gelgelelim ki iş kazası
raporlarında Türkiye olarak dünya birincisiyiz.

            Bizi
kıskanan! Almanya, bizden çok daha fazla kömür çıkarmasına rağmen onlarda 30
yılda 3 madencinin öldüğünü biliyoruz. Ama bize gelince 2010 yılından 2022
yılına kadar 12 senede: 453 vatandaşımızı kaybetmiş bulunmaktayız.

            Demek oluyor
ki bu işlerin kader planıyla, fıtratla pek te alakası olmasa gerek. Olsa olsa
tevekkül olur. Aksi takdirde hem Allah’a hem kadere iftira atmış oluruz. Sen
her türlü patlamaya, çöküntüye karşı teknolojik tedbirini alır, çalışan işçini
olacak tehlikelere karşı eğitir sonra da tevekküle bırakırsın. Ama yine de
olmuşsa işte o zaman kadere boyun eğer ve ona sığınırız.

Sağlıklı kalın.

Kıbrıs’ta Unutulan Kahramanlar

  ( Onlar tarih yazdı, tarih sayfaları da onları.
Ama gün geldi hatırlanmaz oldular, unutuldular! )

       Hiç şüphesiz Kıbrıs adası bize atalarımızdan
yadigâr vatan toprağımızdır. Hala milli davamız, dış ilişkilerimizde çözüm
bekleyen en önemli meselelerimizin başında gelenidir.

       Kıbrıs adasını bu kadar önemli yapan şey
nedir diye sorulduğunda onlarca sebep sayılır ama en önde geleni, bu vatan
toprağı uğruna on binlerce vatan evladının seve, seve feda ettiği kan ve can
bedelidir.

     1571 yılından bugüne Türk’ün ayak izlerini
taşıyan bu önemli adada yaşayanlar, 307 yıl boyunca atalarımızın adaletini görmüş,
bu süreçte hakça yaşamın tüm güzelliklerinden faydalanmış, Rum, Türk, Maronit,
Ermeni Arap, Çingene, ayrımı yapılmadan dinini, dilini, örf ve geleneklerini
özgürce yaşamıştır.

    Ancak yakın tarihimize gelindiğinde
Rumların adayı Yunanistan’a bağlama hayalleri, bu hayallerini gerçekleştirmek
adına adada yaşayan Türkleri ortadan kaldırmak amacıyla başlattıkları
kargaşalar, katliamlar ne yazık ki bu güzel adayı kana bulamış; sırf Türk
oldukları için topluca katledilen soydaşlarımız da kendilerini korumak amacıyla
gerek kendi çabalarıyla, gerekse anavatan Türkiye’nin desteği ile can ve mal
güvenliği için teşkilatlanmışlardır.

    Bu teşkilatlar en nihayetinde 1 Ağustos
1958’de TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) çatısı altında birleşmiş, 60’lı yılların
Rum vahşeti bu teşkilat sayesinde önlenebilmiştir. (Bkz. Atilla Çilingir-TMT
Ölmek Var-Dönmek Yok)

    Bu
efsane teşkilat, dönemin Türkiye Hükümetinin desteğini de alarak kurulmuş,
teşkilatın kurucu kadrosu başta olmak üzere, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Savaşlarına
kadar geçen sürede pek çok Türk subayı bu kadroda yer almış, teşkilata komuta
eden efsanevi liderler, Kıbrıs Türk Mücahitleriyle omuz omuza savaşarak KKTC
devletinin temelini atmışlardır.

   Kıbrıs konusunda pek çok kitap yazılmış,
adanın stratejik önemini, jeopolitik değerini anlatan sempozyumlar,
konferansalar verilmiş; ancak adanın Rumlar tarafından ele geçirilmesini
önleyen, 1974 yılında adaya çıkan Mehmetçiklere kucak açan, onlara yardım eden
TMT’den bu teşkilatın öne çıkan kahramanlarından yeterince bahsedilmemiştir!

    Şu anda KKTC’nin nüfusu yapılan son sayıma
göre 385.000 kişidir. Bu kadar kişi arasında bir anket düzenlenip, 1955-1974
yılları arasında Kıbrıs Türk’ünün can ve mal güvenliğini korumak için mücadele
edenlerin liderleri kimlerdir diye sorulup, birkaç isim yazınız dense bu
ankette kaç isim yazılır acaba?

   Ya da daha kolay bir soru sorulsa Denktaş
adı size neyi hatırlatıyor dense? Kaç kişiden doğru yanıt gelir dersiniz?

  Kıbrıs Milli Davamızın son bayraktarı
Denktaş’ın anıt mezarı hala bitirilmemiş, anıt ve çevresinin bakımsızlığı
yürekleri yakıyorsa; biraz acımasız oldu ama günümüzün gerçeği de budur…

   Kimi çevrelerde TMT’nin ne olduğunu bilmeden,
türlü suçlamalarla, sokak efsaneleriyle anlatılmaya çalışılan bu efsane
teşkilatın ilk lideri Yarbay Rıza Vuruşkan’ı; (Kod adı: Ali Conan)

   1963 Kanlı Noel’inde 108 Türk köyünü yakıp
yıkan, bir gecede yüzlerce Türk’ün canına kıyan, on binlerce Türk’ü göç
yollarına döken eli kanlı Rum çetelerine, EOKA’cılara kahramanca karşı koyan
TMT’nin efsane komutanı Kenan Çoygun Paşayı, 385.000 kişinin içinde kaç kişi
bilir acaba?

     (Kod Adı: Bozkurt olan Kenan Çoygun
Paşanın geçtiğimiz 12 Ekim Çarşamba günü 17’nci ölüm yıldönümü idi. Onunla
ilgili bir haber hangi gazetede yer aldı? Bu kahramanı onunla birlikte omuz
omuza savaşan mücahitleri dışında kaç kişi hatırladı acaba? Bir bakın bakalım!)

   Sadece bu iki kahramanın liderliği ile
verilen mücadele dahi; Kıbrıs adasını Rumlara teslim etmeyen, KKTC’nin bugününü
hazırlayan, günümüzün mavi vatanında Kıbrıs adasının elimizde kalmasını
sağlayan, Akdeniz’deki varlığımızı perçinleyen tarihi gerçeklerle doludur.

   Kıbrıs’ta atalarımızdan yadigâr bu vatan
parçası uğruna mücadele eden, seve seve canını feda eden nice yiğitler, nice
kahramanlar vatan görevlerini yerine getirmişlerdir. Onlar ada tarihini yazmış,
tarih sayfaları da onları yazmıştır.

     İşte bu kahramanlar günümüzde giderek
unutulmakta, onların imzasını taşıyıp da tarihe iz bırakan önemli olaylar dahi
günü geldiğinde yeterince hatırlanmamakta! Değerleri vurgulanmamaktadır…

    Onlara olan vefa borcumuzu; en azından ölüm
yıl dönümlerinde, tarihe iz bıraktıkları olayların yıl dönümünde hatırlayarak,
onları minnetle anarak ödeyebiliriz.

   Unutulmasın ki, kahramanlarını, tarihi
gerçeklerini unutan milletlerin geleceklerine aktaracak değerleri de unutulur,
yok olur!

Diploma hastalığı-öğrenci üniversiteden ne bekler?

Üniversitenin iki görevi var: Biri bilim yapmak, ikincisi öğretmek. İsterseniz araştırma ve öğretme diyelim. Geçen yazımda birincisini ele aldım ve iş, “Koloni bilimi mi, millî bilim mi?” sorusuna kadar geldi. Şimdi ikincisine, öğretmeye bakalım ve o konudaki sorumuzu tekrarlayalım: “Öğrenciler niçin üniversiteye gidiyor, neyi talep ediyor? Öyle ya, öğrencinin eş anlamlısı ‘talebe’, yani talep eden.”

Öğrencinin ne talep ettiği sorusuna, bütün öğrencilerimizi kapsayacak, tek tip cevap yok. Bazıları hayatta yapmak, ulaşmak istedikleri bir ülkünün peşinde koşuyor. Gerçekten o konuyu öğrenmeyi talep ediyor. Bir kısmı ise yapacak başka iş yok diye üniversiteye geliyor. Bir kısım genç memur, açık veya uzaktan öğrenimle diploma alıp derecelerini, dolayısıyla maaşlarını yükseltmek istiyor… Bir kısmı ise sadece diploma istiyor. 

Avrupa’da kadimcilikten ceditçiliğe!

Bu konuda da ta eskilerden bir inceleme var. Ronald Dore’un, 1976 tarihli “Diploma Hastalığı” kitabı. 1997’de tekrar yayımlanmış. “The Diploma Disease” adını Google’a yazarsanız çıkıyor. Geçen yazımda anlattığım Basalla, modern bilimin Batı Avrupa’dan dünyaya yayılışını incelemişti. Dore de modern üniversite eğitiminin, Batı’dan dünyaya yayılışını inceliyor. 

Üniversiteler, endüstri devriminin doğduğu ülkelerde, endüstrinin talebiyle kuruldu diyor Dore. Daha doğrusu daha önce kilise etrafında kurulan öğrenim merkezleri, bu talebin çekişiyle bilim ve teknoloji öğretir hâle geldi. Çünkü yeni ekonomi, endüstrinin ekonomisi, bunları bilen eleman istiyordu. 

Endüstri devrimini sonradan alan ülkelerde olup biten daha farklı. Orada eski ekonominin çocukları, yeni sektörün, endüstrinin daha yüksek bir refah sağladığını gördüler ve “Biz de bu sektöre geçelim!” diye yeni bilgileri öğreten okullara hücum ettiler. Hani bizdeki kadimci- cedidci geçişi gibi… “Fakat”, diyor Dore, “endüstrileşmek hemen olmuyor. Zaman alıyor ve zor. Okul açmaksa daha kolay.” Bu yüzden, endüstri devrimini ithal eden ülkelerde okullar, endüstriden hızlı çoğalmış. 

Arz mı talep mi?

Batı’nın tam tersi. Batı’da endüstri, okulları talep ediyor. Talep işverenden geliyor. Okullar, endüstriye yetişmeye çalışıyor. Batı dışında önce okul, sonra endüstri büyüyor. Talep öğrenciden geliyor, işverenden değil. 

Dore’nin ilginç bir tespiti var: Endüstri devrimini ithal etmeye çalışan ülkelerde, yüksek öğrenci talebi yüzünden okulların girişinde kuyruk vardır. Bunlar, okula giren öğrenci sayısını sınırlamak için üniversite giriş sınavları yapar. Girişi filtrelemeye çalışırlar. Fakat yine de mezun sayısı, sektörün talebinden fazladır. Dolayısıyla bu ülkelerde, okulların çıkışında da kuyruk vardır. İş bulma kuyruğu. 

Eski üniversiteler kilise güdümünde ve Avrupa üst sınıflarının talep ettiği klasikleri; Yunanca ve Latince’yi, “medeniyet dili” sayılan Fransızcayı öğretirken, yeni üniversiteler artık matematik, temel bilimler ve mühendislik öğretmektedir. Bu, endüstri ülkelerindeki müfredat. Endüstriyi sonradan almış, ithal etmeye, endüstrileşmeye çalışan ülkelerde de öğrencilerin talebi, yeni sektörün müfredatınadır. Yani yine matematik, fen bilimleri ve mühendisliğe. “Bir de” diyor Dore, “kolonizatör ülkenin diline.” Çünkü yeni sektör bu dilin terimleriyle çalışmakta, bu dili konuşmaktadır. 

Kolonizatör ülkenin dili!

Koloni vurgusunda Bassala’nın, “ilkel bilim- koloni bilimi- millî bilim” üçlemesiyle Dore’nin “kolonizatör ülkenin dili” teorisi örtüşüyor. Öyle ya, endüstri devriminin olduğu ülkeler, o devrimi yaşamayanları kolonileştirdi. Tamamını değil belki ama kolonileştiremediklerinde de durum büsbütün farklı değil. Biz koloni olmadık fakat Dore’nin tarif ettiği halleri biz de gözlüyoruz: Hem giriş kapısında hem çıkış kapısında kuyruklar uzayan üniversitelerimizi. üniversiteleri. Giriş sınavlarıyla filtrelenmeye çalışılan yüksek talebi. Ve “kolonizatör ülkenin dili” ile öğretim yapan her kademede okulun popülerliğini. 

Türkiye’de, bir öğrencinin hiç Türkçe fen dersi almadan orta ve yükseköğrenimini tamamlaması mümkündür! Ve en yüksek puanla öğrenci alan üniversitelerin iki özelliği var: 1) Daha ziyade fen ve mühendislik öğretmeleri. 2) Bunları İngilizce ile öğretmeleri. 

Diploma hastalığı, bir sosyal bilim konusu. Sosyal bilimlerde çoğu tez, yüzde yüz doğru olmayabiliyor. Sosyal bilimler henüz fen bilimleri kadar kesin değil. Fakat ben, Dore’nin tezlerinde Türkiye’nin gerçekleriyle uyuşan birçok gerçek bulunduğu kanaatindeyim. 

İslâm Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır ile Allah’ın Koyduğu Sınırların Aşılması Meselesi’ni Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Cenâb-ı Allah;
orucun içeriğini, zamanını, kimlerin kazaya bırakabileceğini ve oruç tutulan
günlerin gecelerinde bu ümmet için helal kıldığı şeyleri, arka arkaya dört
ayette açıklamış ve sınırlar koymuştur. Bu sınırların aşıldığı görülüyor.
Anlaşılmama durumu mu söz konusudur?

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır: Tasdik, Nesh ve Tahrif konularında
sınırların aşıldığı görülüyor.

Çetinoğlu: Bu terimleri açıklamanız
mümkün mü?

Prof. Bayındır: Tasdik, nesh ve tahrif terimleri, Kur’an’ı anlama,
anlatma ve önceki ümmetlerle iyi ilişkiler kurma açısından çok önemlidir. Ancak
bu konularda sınırların aşılmış olması, Kur’ân’ın doğru anlaşılmasını
engellediği gibi diğer ümmetlerle ilişkileri de bozmuştur.

Tasdik, sıdk kökünden, birinin
sözünü onaylama anlamındadır. Allah, nebîlerinden her birine kitap ve hikmet
vermiş ve onlardan söz almıştır:

 “Allah nebîlerinin her birinden kesin söz
aldığında şöyle demiştir: ‘Size Kitap ve Hikmet veririm de daha sonra elinizde
olanı tasdik eden bir elçi /bir kitap gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve
destek olacaksınız. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü yüklendiniz mi?’ Onlar:
‘Kabul ettik!’ demişlerdir. Allah: ‘Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de
şahidim.’ demiştir.” (Âl-i İmran 3/81)

Hikmet, bir âyetin diğer
Âyetlerle nasıl açıklandığı gösteren ve bütün ayrıntıları Allah’ın kitaplarında
yer alan yöntem ilmidir.

Çetinoğlu: Hangi âyetle
bildiriliyor?

Prof. Bayındır: “Onlara, bir ilme göre, ayrıntılı olarak
açıkladığımız bir Kitap getirdik. O, inanan ve güvenen bir topluluk için bir
rehber ve bir ikramdır.” (A’râf 7/52)

Hikmet, Allah’ın kitabından doğru
çözümler üretmenin tek yoludur. Allah, birçok âyette, bütün nebîlerine kitap ve
hikmet verdiğini bildirmiş ve her yeni kitabın, öncekileri tasdik etmesini, ona
inanmanın şartı saymıştır. İndirdiği son kitap olan Kur’ân’ın özelliğini ve
hedeflerini de şöyle açıklamıştır:

“İndirdiğimiz bu Kitap
bereketlidir, önünde bulduğu şeyi tasdik eder. Bunu indirmemizin sebebi, bütün
yerleşim yerlerinin merkezini (Mekke’yi) ve onu çevreleyen alanlardaki herkesi
uyarmandır.” (En’am 6/92)

Çetinoğlu: Âyette geçen “önünde
bulduğu şeyi tasdik eder” ifadesi, “önünde bulduğu ilahi kitaplar” ifâdesini
nasıl anlamamız gerekiyor?

Prof. Bayındır: Bunlar, Kur’ân’dan önce inen ve insanların elinde
olan ilahî kitaplardır. Allah Teâlâ şöyle demiştir:

Geçmişinde uyarıcısı olmayan tek
bir toplum yoktur. (Fatır 35/24)

Dünyada ilahî kitap olarak
bilinenler Tevrat ve İncil’den ibaret değildir. Kur’ân, Zerdüştleri ve
Sabiileri de kendine kitap verilenler arasında saymıştır. Bir âyet şöyledir:

“Bu müminler, Yahudi, Sabiî,
Hıristiyan ve Mecusi olanlar bir de müşrikler var ya; Allah (mezardan) kalkış
günü onların arasını ayıracaktır. Allah, her şeye şahittir.” (Hac 22/17)

Bu âyetten dolayı Sâbiîlik’in
kutsal kitabı Ginza ile Mecusîlerin kutsal kitabı Gathalar da tasdik açısından
incelenmelidir. Hinduların kutsal kitabı Vedalar ile Budistlerin kutsal
metinlerini ve bilmediğimiz ümmetlerin ellerinde olan kutsal metinleri de
tasdik açısından ele almamız gerekir. Bunları yaparsak Kur’an’ı bütün
toplumlara ulaştırmanın önünde bir engel kalmaz. Çünkü Allah Teâlâ, kitap
verdiği toplumlara şöyle seslenir:

“Ey kendilerine Kitap verilenler!
Sizin yanınızda olanı tasdik eder özellikte indirdiğimize (bu Kitaba) inanıp
güvenin, yoksa itibarınızı yok eder, sizi yüzüne bakılmaz hale getiririz veya
Cumartesi yasağını çiğneyen ahaliyi dışladığımız (lanetlediğimiz) gibi sizi de
dışlarız. Allah’ın emri daima yerine gelir.” (Nisa 4/47)

Allah, Mekke’de indirdiği En’âm
suresinin 83. âyetinden itibaren Nuh’tan İsa’ya kadar 18 nebînin adını saymış
ve şöyle demiştir:

“Onların babalarından,
soylarından ve kardeşlerinden de (nebiler) seçtik ve doğru yolu gösterdik.”
(En’am 6/87)

Âdem aleyhisselam hepsinin
babası, Muhammed aleyhisselam da onun soyunun son nebîsidir. Bu âyette kendine
işaret edilmedik tek bir nebî yoktur. Sonra Allah şöyle buyurur:

Onlar kendilerine kitap, hikmet
ve nebilik verdiğimiz kimselerdir… …Allah’ın kendilerine rehber (kitap) verdiği
kimseler onlardır; sen de onların rehberine uy!” (En’âm 6/89-90)

Bu emir Nebî’mize, Mekke’de
verilmiştir. O’nun önünde Tevrat ve İncil’den başka kitap yoktu. Kendine
indirilmemiş konularda onlara uydu ve namaz kılarken Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e
doğru döndü.

Görüldüğü gibi Allah, bütün
nebîlerine kitap ve hikmet vermiştir. Nebî’miz de diğer nebîler gibi ümmetine.
Kitab’ı ve Hikmet’i öğretmiştir. Ne yazık ki Müslümanlar, hikmeti unutmuş,
ilahi kitap sayısını da dört ile sınırlandırmışlardır. Daha sonra görüleceği
gibi tahrif kavramı da tahrif edilerek Müslümanlar, o üç kitabın da tahrif
edildiğine inandırılmış ve böylece kendilerine kitap verilen toplumların
Kur’an’a inanmaları engellenmiştir.

Çetinoğlu: Nesh konusunu da
açıklar mısınız?

Prof. Bayındır: Nesh bir metinde olanı harfi harfine yazarak yeni
bir metin oluşturmaktır. Birincisi ana nüsha diğeri de ondan yazılan ve onun
yerine geçen nüshadır. Türkçede buna istinsah etme denir. İkinci nüshayı yazan,
birinci nüshanın yazarı ise onun büyük bir bölümünü aynen aktarır. Bazı ekleme
ve çıkarmalar yaparak artık birinci nüshanın dikkate alınmamasını ister. Allah
Teâlâ da kendi kitabını nesih konusunda bu kuralı uygulamış ve şöyle demiştir:

Bir âyeti nesh eder veya
unutturursak, yerine ya daha hayırlısını ya da mislini getiririz. Bilmez misin,
Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Bakara 2/106)

Allah Teâlâ, son kitabı Kur’an’ı,
önceki kitapların yerine koyduğunu şöyle açıklamıştır:

“Gerçekleri içeren bu Kitabı
sana, önceki Kitapları tasdik edici ve koruyucu özellikte indirdik. O halde
aralarında Allah’ın indirdiği (Kitap) ile hükmet. Sana gelen doğruları bırakıp
onların arzularına uyma.” (Maide 5/48)

Kur’an’ın, önceki kitapları
misliyle yani aynı hükümleri içeren âyetlerle nesh etmesi, hem onları tasdik
etmesi hem de koruma altına almasıdır. Hayırlısı ile nesh ise yalnız onda olan
öncekilerde olmayan, kolaylaştırıcı hükümlerdir. Bu sebeple Kur’an’da, nesh
edici konumda olmayan tek bir âyet yoktur. Hayırlısı ile nesihin sebebi şöyle
açıklanmıştır:

“Sizden (siz nebilerden) her
birine bir şeriat (kitap) ve bir yöntem (hikmet) verdik. Allah’ın tercihi
farklı olsaydı sizi tek bir toplum (tek bir nebînin ümmeti) yapardı. Oysa
verdiği şeylerle sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için (böyle yaptı).
Öyleyse (tartışma yerine) iyi işlerde yarışın. (Mahşer günü) Hep birlikte
Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz. Anlaşmazlığa düştüğünüz konuları size, o
zaman bildirecektir.” (Mâide 5/48)

Bunun bir örneği, kıblenin önce
Beyt-i Makdis’e sonra tekrar Kâbe’ye çevrilmesidir. Bu, Yahudi ve Hıristiyanlar
için zor bir imtihan olmuştu. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Yönelmekte olduğun kıbleyi
(Beyt-i Makdis’i), sırf resul/elçi olarak getirdiklerine uyan ile ona sırt
çevireni bilelim diye yaptık. Bu, Allah’ın doğru yolda olduğunu
onayladıklarının dışında kalanlara pek ağır gelir. Allah, (Kâbe’nin tekrar
kıble olacağına olan) inancınızı boşa çıkaracak değildir. İnsanlara pek
şefkatli ve iyiliği bol olan Allah’tır.” (Bakara 2/143)

Âyetin ilk cümlesi, Kudüs’teki
Beyt-i Makdis’in, sırf  kendilerine kitap
verilenleri denemek için kısa bir süre kıble yapıldığını gösterir. Bunun böyle
olduğunu, Yahudi ve Hıristiyanlar biliyorlardı.

Çetinoğlu: Nereden biliyorlardı?

Prof. Bayındır: Bunu, şu âyetlerden öğreniyoruz:

“(Ey Nebî) Artık yüzünü Mescid-i
Haram tarafına çevir! Nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü onun tarafına
çevirin! Kendilerine kitap verilenler iyi bilirler ki bu, Rablerinin
(Sahiplerinin) gerçek hükmüdür. Yaptıkları hiçbir şey, Allah’ın dikkatinden
kaçmaz.

Kendilerine Kitap verilenlere
bütün âyetleri (delilleri) getirsen senin kıblene uymazlar. Sen de onların
kıblesine uyacak değilsin. Onlardan biri, diğerinin kıblesine de uymaz. Sana
gelen bu bilgiden sonra olur da onların isteklerine uyarsan, yanlış yapanlara
karışır gidersin.” (Bakara 2/144-145)

Kur’ân’ın büyük bir kısmının
önceki kitapları misliyle, bir kısmının da daha hayırlısı ile nesh etmesi,
onun, Allah’ın son kitabı olmasının olmazsa olmaz şartıdır. Ancak birçok Kur’an
kavramı gibi nesih de tahrif edilmiş ve insanlar Kur’an’dan uzaklaştırılmışlardır.

Çetinoğlu: Bir de tahrif
konusunda var.

Prof. Bayındır: Tahrif  harf
kökündendir. Arap dilinde harf, kenar, köşe ve sınır anlamlarına gelir. Sözü
tahrif, iki tarafa yüklenebilecek anlamı bir tarafa çekmek ve kinayeli
konuşmaktır. Yapılan şey, sözün akışına uygunsa tahrif olmaz. Allah Teâlâ
tahrifi, şu âyette açıklamıştır:

“Kimi Yahudiler kelimeleri tahrif
ederek: semi’nâ ve asaynâ” = dinledik ve sıkı sarıldık /dinledik ve isyan
ettik, isma’ ğayre musmain” = Sana “dinle!” demek haddimize değil ama lütfen
dinle! /Dinlemezsin ya, dinle! Bir de râinâ” = bizi gözet /birbirimizi
gözetelim /bizi güt!” derler. Bunu dillerini sivriltip dine saldırma maksadıyla
yaparlar. Eğer bunların yerine isma= bizi dinle!” semi’nâ ve ata’nâ = Dinledik
ve içten boyun eğdik”, bir de unzurnâ = bizi gözet” deselerdi elbette daha iyi
ve daha doğru olurdu. Ama (âyetleri) görmezlikte direnmeleri sebebiyle Allah
onları dışladı (lanetledi). Artık onların pek azı inanıp güvenir.” (Nisa 4/46)

Çetinoğlu: Açıklamalarınızı detaylandırmak,
teferruatlı açıklamak mümkün mü Hocam?

Prof. Bayındır: Birinci cümle: semi’nâ ve asaynâ”dır. Bu cümlenin
bir anlamı “dinledik ve sıkı sarıldık” diğeri ise “dinledik ve isyan ettik”
şeklindedir. Çünkü birbirine zıt iki anlama gelir. Biri isyan, diğeri de
değneğe sarılır gibi sarılmaktır.

Şu âyette  asâ kelimesi, değneğe sarılır gibi sarılma
anlamında kullanılmıştır:

Bir gün Tur’u tepenize kaldırarak
sizden kesin söz almış, “Size verdiğimize sıkı sarılın ve dinleyin!” demiştik.
Siz de “semi’nâ ve asaynâ/dinledik ve sıkı sarıldık!” demiştiniz. Oysa
(Kitab’ı) görmezlikte direnmeniz yüzünden buzağı tutkusu içinize işlemişti. De
ki “Kendinizi mümin sayıyorsanız, inancınız sizden ne kötü şey istiyor!”
(Bakara 2/93)

Bu âyette Allah Teâlâ “semi’nâ ve
asaynâ” sözünü, “Size verdiğimize sıkı sarılın ve dinleyin!” sözünün doğru
cevabı saydığı için asaynâ’ya “sıkı sarıldık” dışında bir anlam verilirse
âyetteki şu ifadenin bir anlamı kalmaz: “Kendinizi mümin sayıyorsanız,
inancınız sizden ne kötü şey istiyor!” Hem inandık ve sıkı sarıldık diyorsunuz
hem de buzağı tutkusundan vazgeçmiyorsunuz.

Çetinoğlu: Bu konu Tevrat’ta da
geçiyor mu?

Prof. Bayındır: Şöyle geçiyor: “(Musa) antlaşma kitabını alıp halka
okudu. Halk, «Şama’nû ve asînû = Rabb’in her söylediğini yapacağız, O’nu
dinleyeceğiz» dedi.” (Tevrat, Çıkış 24/3-7)

Bu âyette de görüldüğü gibi
“semi’nâ ve asaynâ” sözü = dinledik ve isyan ettik” dışında “dinledik ve sıkı
sarıldık” anlamına da gelir. Ama semi’nâ ve ata’nâ” “dinledik ve içten boyun
eğdik” dışında bir anlama çekilemeyeceğinden onu söylemeleri daha iyi ve daha
doğru olurdu.

İkinci cümle isma’ gayre musmain”
cümlesidir. “Gayre musmain” sözünün iki anlamı vardır, biri “lütfen dinle, sana
söz söylemek haddimize değil ama…” diğeri ise “dinle, söz dinlemez adam!”
şeklindedir.

Eğer sadece “dinle” anlamına
gelen, sma denseydi başka anlama çekilemezdi.

Âyetteki üçüncü cümle olan
râinâ”ya “bizi gözet” anlamı verilebilir. Ama kelime, bir işin birden çok özne
tarafından ortaklaşa yapıldığını gösteren mufâale/ kalıbında olduğu için ona
“birbirimizi gözetelim” anlamı da verilebilir. Muhammed aleyhisselamın Allah’ın
Elçisi sıfatıyla tebliğ ettiği sözler Allah’ın âyetleridir. Onları tebliğ eden
kişiye kimse, âyetlerin hükmü ile ilgili olarak: “birbirimizi gözetelim”  diyemeyeceği için Yahudiler bu sözleriyle,
kinayeli olarak kendilerini Allah’ın Elçisi ile eşit gördüklerini ima etmiş de
olabilirler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Elçinin çağrısını, birinizin
diğerine yaptığı çağrıyla bir tutmayın.” (Nûr 24/63)

Rasulullah’ın / Allah’ın
sözlerini taşıyan âyetlerin yanında seslerini kısanlar, yanlışlardan
korunmaları (takva) konusunda Allah’ın, kalplerini sınavdan geçirdiği
kişilerdir. Onlar için bağışlanma ve büyük bir ödül vardır. (Hucurât 49/3)

Mufâale kalıbı, bir işi tek
başına yapma anlamında da kullanıldığından râinâ’ya “Bizi güt!” anlamı da
verilebilir. O zaman “bizi, hayvan güder gibi güt!” diyerek üstü kapalı bir
şekilde Allah’ın Elçisi’ni aşağılamış olurlar. râinâ yerine “unzurnâ” deselerdi
“bizi gözet” dışında bir anlama çekilemezdi.

Âyette yer alan, “… Bunu
dillerini bükerek ve dine saldırarak yaparlar” cümlesi Tahrîf için kötü niyetin
şart olduğunu gösterir.

Tahrif kavramına, Kur’an’daki
doğru anlam verilince Kur’an’ın önceki kitapları tahrif edilmiş sayması mümkün
olmaz. Ama maalesef ulema, hiçbir delile dayanmadan tahrife tebdil, yani önceki
kitapların metninin değiştirilmesi anlamını verdikleri için hem Kur’an’ın
önceki kitapları tasdiki unutturulmuş hem de Kur’ân âyetlerinde yapılan tahrifin
yani anlam kaydırmalarının üstü örtülmüştür.                                                                                                           

Prof. Dr. ABDÜLAZİZ
BAYINDIR:

1951’de
Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu. 1976’da Atatürk Üniversitesi İslamî
İlimler Fakültesini bitirdi. Temmuz 1976’dan 1997’ye kadar İstanbul
Müftülüğünde müftü yardımcısı ve uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva
Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı.
1983-1993 yılları arasında İslamî İlimler Araştırma Vakfının ilmî
toplantılarını düzenledi. ‘Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlılarda Muhakeme
Usulleri’ isimli teziyle 1984’te İslam Hukuku dalında İlahiyat Doktoru; İslam
İktisadıyla ilgili çalışmalarıyla da 1987’de Kelam ve İslam Hukuku dalında
Doçent oldu. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. 1997 yılında İstanbul
Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. 2003 yılında ise İslam
Hukuku Profesörü oldu. Temel İslâm Bilimleri adı altında İslam Hukuku Ana
Bilim Dalı Bölüm Başkanlığını yürüttü.

1993’te
Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. Arapça, Fransızca ve İngilizce bilen Prof. Dr.
Abdulaziz Bayındır, evli ve dört çocuk babasıdır. 2018 yılında İstanbul
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki öğretim üyeliğinden emekli oldu.
Halihazırda Süleymaniye Vakfı Genel Başkanlığını yürütmektedir.

Eserleri:
*Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar *Bedir Savaşı ve Kader *Kur’ân’da
Beşer ve İnsan. *Para Piyasası ve Mal Piyasası. *İslam İktisadı. *Faizcilerin
Davranış Tarzı,.K*ur’ân ve Sünnet’te Faiz. *Allah’ın Koyduğu Sınırların
Aşılması ve Oruç Örneği. *Mirasta Haleflik Dede Yetimliği. *Kur’ân’ı
Değersizleştirme Çalışmaları. *Namazlarda Okunan Dua ve Zikirler. *Ruh,
Allah’tan Gelen Bilgi ve Bilgiyi Değerlendirme Yeteneği. *Kitabı Tahrif. *Nuh
Tufanı İle İlgili Değerlendirmemiz.

 

Bu Nasıl Bir Bakış?

     Kureyş kâfir ve
putperestleri;

     Hz. Muhammed,
gözlerinin önünde büyüdüğü,

     Çok doğru, çok
dürüst, çok emîn ve güvenilir,

     Kısaca eşsiz ve
benzersiz bir ahlâk nümunesi olduğu;

     Ve bunu
gördükleri, bildikleri ve beğendikleri hâlde,

     Velhasıl, gözleri
önünde bir gülfidanı gibi,

     Hem maddeten, hem
de mânen boy atıp yetişdiği,

     Etrafına mis gibi,
mânevî rayiha ve kokular saçan;

     Hz. Muhammed’in
şahsiyetini öğe öğe bitiremedikleri hâlde,

     O’ndan
birbirlerine övünç ve kıvançla bahsedip dururken,

     O’ndan söz
etmekten âdeta zevk aldıkları,

     Bu hususta
birbirleriyle yarıştıkları hâlde,

     Ne zamana kadar?

     Ta ki,

     Peygamber olduğunu
söyleyene kadar.

     Ta ki,

     Hakikat
çiçeklerinden söz edip,

     Kendilerine sunana
kadar.

     “Hak bir. Ben
Peygamber.

     Hakk’ı tanıtmak
için Ben’den sizlere büyük bir haber,

     Sonsuz kıymette, değerli,
İlâhî bir müjde,

     Rabbanî bir muştu
ile gönderildim.

     Üstelik, sadece
size değil,

     Tüm insanlığa!”
diyene kadar.

     Bu ihbar, bu
hatırlatış ve bu kendini sunuş;

     Kureyş’e karalar
bağlatana,

     Onları hüzne
boğana,

     Gam ve kedere gark
edene,

     Kureyş’in
gündüzünü gece edene kadar!

     Evet, işte insan
bu idi.

     “Bana değmeyen
yılan, bin yıl yaşasın!”

     Hükmünden hareket
ediyor!

     Gayri meşru fayda
ve çıkarına gölge düşürecek;

     Her şeye ve
herkese karşı çıkıyor!

     Geçici dünya
menfaatı için,

     İnsanları ezmek,
sömürmek, onları na-meşru işlerine;

     Âlet etmek
imkânından, kendisini mahrum bırakacak

     Her şeye ve
herkese karşı çıkmayı;

     Menhus emel ve
gayelerinin zarurî bir gereği olarak görüyor!

     Bu nasıl akıl ki,
geçici uygunsuz menfaat ve yararı için,

     Ebedî hayatını,
ayaklar altına almaktan kaçınmıyor!

     Âdeta, sonsuz
saadetli hayat ve yaşamını;

     Geçici kıymetsiz
şeyler için, heba etmekten geri kalmıyor!

 

     Bu nasıl bir
bakış?

     Cehenneme doğru,
bir akış!

     Başka değil,
ancak;

     Cevherleri verip,
çakıl taşları alış!

Dünya Koşuyor Biz Yürüyoruz

Türkiye’yi
değerlendirirken dünya sıralamasındaki yeri üzerinden değerlendirmek gerekir.
Yoksa “20 sene önce şu mu vardı? Bakın şimdi şu imkânlar var” gibi anlamsız
avunmalar içine gireriz.

Bütün
dünyada bilim, teknoloji ve ekonomik gelişmelerin sonucu insan hayatında daha
önceki dönemlerde olmayan imkân ve kolaylıklar söz konusu. O halde belli
kriterler üzerinden dünya ülkelerini sıralayan araştırma sonuçlarına bakmak
gerekir.

Bu
anlamda üç tane haberle durumumuzu anlamaya çalışalım:

·        
IMF
verilerine göre
, ekonomik
büyüklük açısından Türkiye, 2021 yılında en büyük 20 ekonomi arasından
çıkarak 21. sıraya geriledi.

Türkiye,
2005 ve 2010 yıllarında 17. sırada idi.

2015 yılında bir basamak yükselerek
16. sıraya çıktı.

2020 yılında 20. sıraya geriledi.

2021’de 21. sırada yer aldı.

IMF tahminlerine göre, ekonomik büyüklük açısından Türkiye

2022 ve
2023 yıllarında 23. sıraya düşecek,

2024 ve
2025 de 22. sırada yer alacak.

Türkiye’nin
2015 yılından bu yana hızlı çöküşünün sebeplerini bulup gerekli değişimleri
yapmazsak, gidişatımız hiç iyi değil.

Çünkü
dünya koşuyor biz yürüyoruz.
Hem de mehter takımı gibi iki ileri bir geri
yürüyoruz. Tabi ki aradaki fark açılıyor.

·        
Küresel
Refah Endeksi’nde
2011
yılında 66. sırada olan Türkiye, 2021 yılında 167 ülke içinde 93.
sıraya indi!
(Euronews)

Bu
endekse göre Hollanda 6, Almanya 9, İngiltere 13, ABD 20, Fransa 22, Malezya
42, Yunanistan 43, Bulgaristan 48 ve Türkiye 93. sırada. Yunanistan’ın
sırasına gelebilmek için 50 ülkeyi geçmemiz lazım. Türkiye gibi bir ülke için
utanç verici bir durum.

Bu
endeks hesaplanırken Emniyet, kişisel özgürlük, yönetim, sosyal sermaye,
yatırım ortamı, girişimcilik şartları, pazara erişim ve altyapı, ekonomik
kalite, yaşam koşulları, sağlık, eğitim ve doğal çevre gibi 12 temel alanda 300
gösterge analiz ediliyor.

Görünen
o ki Türkiye refah yarışında son 10 yılda çok geriledi. Ve her geçen yıl
daha da gerilerde kalıyor.

·        
Uluslararası
Yolsuzluk Algı Endeksi’nde
2011
yılında 54. sırada olan Türkiye bugün 96. sıraya indi. (25 Ocak 2022)

Türkiye’nin
ekonomik göstergelerde gerilemesinin temel sebeplerinden birinin
“yolsuzluk”
olduğu çok açık değil mi?

**************************

Güvenilir Veriler

Ülkenin ekonomik durumunu helikopterden karayollarındaki araç sayısını gözleyerek karar
vermek
kolay ama yanlış sonuçlar veren bir yöntemdir.

Türkiye,
Avrupa’daki ülkeler arasında, kişi başına araç sayısı bakımından sondan ikinci.
Yani nüfusuna göre en az araç olan ülkelerden biriyiz.

Fakat
yeterince yol, evlerin altında garajı olmayınca “her yer otomobillerle dolu”
diye övünebilirsiniz.

Hem
aracınız az ve hem de altyapınız eksikse yollar araç dolu gözüküyor diye
“gelişmiş bir ekonomiyiz” kanaatine varırsanız geri kalmaya devam edersiniz.

Yukarıda
verdiğim rakamlar, uluslararası güvenilir kuruluşların, dünya ülkelerini
veriler üzerinden objektif değerlendirmesiyle ortaya çıkıyor.

TÜİK
gibi güvenilirliği kalmamış, iktidarın talimatlarına göre veri ürettiğine
inanılan bir kurumla rakamlara takla attırabilirsiniz.

Ama
siyasi iktidarın etki alanında olmayan kurumların ürettiği rakamlar S.O.S.
veriyor.

Çünkü kötü yönetiliyoruz.

Kötü yönetiliyoruz fakat yönetenleri denetleyemiyoruz, sorgulayamıyor ve
hesap soramıyoruz.

AB Komisyonu 2022 Türkiye Raporunda yer alan şu tespit doğrudur: “Meclis, hükûmetin hesap
verebilirliğini sağlayacak gerekli araçlardan yoksun olmaya devam etmektedir. Anayasal
mimari
; yasama, yürütme ve yargı arasında sağlam ve etkili bir kuvvetler
ayrılığı temin etmeden
yetkileri Cumhurbaşkanlığında merkezileştirmeye
devam etmiştir.”

O halde
kuvvetler ayrılığını temin eden, denge ve denetim mekanizmaları olan
bir sisteme dönmeliyiz.

**************************

Yurtdışına Beyin Göçü ve Gençlerin Hedefi

Ülkenin
durumunu anlamak için, İstatistik rakamlara boğulmadan, yurtdışına çalışmaya
giden doktorlar, mühendisler ve diğer iyi yetişmiş meslek sahiplerine bakmak
kâfi.

Almanya
15 bin doktor açığının yarısını Türkiye’den göç eden doktorlarla kapatmış.

Her
sene Türk Tabipler Birliğinden yurt dışına gitmek için sicil belgesine başvuran
doktor sayısında rekor kırılıyor. 2021 yılında 1405 doktor başvuruda
bulunmuşken 2022’de 2 binin üstünde doktorumuzun daha yurtdışına gideceği
tahmin ediliyor.

Tam bir beyin göçü. Hem de
en nitelikli olanların kaybı demek bu. Ekonomik açıdan da korkunç bir israf
bu.

Gidenlerden
daha çok, gitmek isteyip de gidemeyenler ve ne pahasına olursa olsun kapağı
yurtdışına atmak
hayali ile yaşayanlar var.

Gelişmişlik,
refah ve demokrasi tamamen nitelikli insan oranımızın artmasına bağlı.

Eğitim
sistemimiz çok az sayıda nitelikli meslek sahibi yetiştiriyor. Onları da
yabancılara kaptırıyoruz.

Gençlerimizin üçte ikisi bir Batı ülkesinde yaşamak hayali içinde.

Gençlerimizin
hayallerini bile çalanlar onların “daha iyi telefon almak ve konser izlemek
için” gitmeye çalıştığını sanıyor. Bu da sorunun neden çözümsüz kaldığını
gösteriyor.

Bu zihniyet
değişmedikçe beyin göçünü de gençlerin yurtdışına kapağı atma heveslerini de
önleyemeyiz.

Konudan Konuya (29)

     Öğrenci okula
niçin gider? Teneffüs için mi? Tabii ki hayır. İlim, irfan ve özellikle okul
sonrasında geçimini temin edecek bir meslek edinmek gayesiyle. Tabii ki okulda
teneffüs de vardır. Ders arasında dinlenip, biraz nefes alıp, sonraki derse
hazır hâle gelmek, yani zinde bir ruh hâli 
içinde tekrar sınıfta yerini almak için. İşte dünyada da, teneffüs için
bulunmuyoruz. Yani sadece yemek içmek, gezip tozmak, sırf eğlenmek için,
dünyaya getirilmiş değiliz. Elbette teneffüse de, ihtiyaç var ama, bu ihtiyaç;
dünyada oluş gayemizi yerine getirmek için, yeniden toparlanmak ihtiyaç ve
gereksinmesiyle yapılan ara verişlerdir. Kısaca, yemek içmek için yaşıyor
değil, yaşamak için yiyip içiyoruz. Gayeli yaşayışları, daha doğrusu; ebedî
âlemi kazanmak için, dünyada bulunduğumuzun şuur ve bilinci içinde hayatımızı
sağlamak ve devam ettirmek, meşru dairede yiyip içmemiz; çok lüzumlu ve gerekli
bir husustur.

     Evet, beşer
hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata / istek ve arzulara da
ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat / hevesler, beşte birisi olmalı. Yoksa
verilen nimetlerin, hikmet denen sırrına münafi / zıt ve aykırı olur. Hem beşerin
/ insanın tembelliğine ve sefahatine / zevk ve eğlenceye aşırı düşkünlüğüne ve
lüzumlu vazife ve görevlerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verir. Beşere /
insan ve insanlığa büyük bir nimet iken, büyük bir nikmet / büyük bir ceza
olur. Beşere / insana lâzım ve gerekli olan sa’y / çalışma şevk, istek ve
arzusunu kırar.

     Evet, talebe
okulda teneffüs için bulunmadığı gibi, bizler de dünyada teneffüs için değil.
Okulda okuldan sonraki hayatımız, dünyada dünyadan sonraki hayatımızı temin
için bulunuyoruz.

X

     Son zamanlarda
yerden bitme gibi, âdeta her köşede Tütüncü bayileri ve Tütün satan yerler göze
çarpmaya başladı. Sanki yabancı gizli bir elin maddî desteğiyle, her mahallede
dikkati çeken bu Tütün satış büro ve noktaları; beni ta İstanbul’un işgal
yıllarına götürdü. Başta İngilizler; Türk Milleti’nin Millî Mücadele saflarında
yer almasını istemiyor; milletin yediden yetmişe, vatan savunmasına koşması,
onun canını çok sıkıyor! Bu şuurdan milleti uzaklaştırmak için çareler
düşünüyor! Türk Milleti’nin zihnini uyuşturmak için çareler arıyordu. Nitekim
buldu da!

     İstanbul’a gemiler
dolusu içkiler getirilerek, şehrin her köşesine dağıtılarak; milletin beyni
uyuşturulmak istendi! Tabii ki, birkaç kişinin aldanmasıyla, bir milletin
topyekün kanması muhal olmasından ötürü, sonuçsuz kaldı. Evet ister istemez
insan düşünmeden edemiyor! Acaba bu Tütün satılan büfelerin her tarafta yer
alması; yine böyle menhus bir düşüncenin neticesi olmasın?

X

     Nur âlemine, yâni
imanla aydınlanmış, her şeyin anlaşılır olduğu bir âleme girişin anahtarı, ilk
ve temel taşı tevhid / Allahı bir bilme hakikatidir. Çünkü ancak tevhid
anahtarıyla, bütün güzellikler ortaya konup ispat edilir. Tabiat ve sebeplerin
gerçek mahiyet ve içyüzü ortaya konulur.

     Tabiatı teşkil
eden Toprak, Hava, Su ve Nur unsurlarının nasıl küllî / umumî ve genel birer
dil olduğu anlaşılır. Bunların ifade ettiği mânâ ve anlamlar, herkesi ikna
edecek derecede bir vuzuh ve açıklıkla, veciz / özlü bir şekilde gözler önüne
serilir. Böylece “esbabperestlik” / “sebeplere tapıcılık” ve “tabiatperestlik”
/ “tabiata tapıcılık” yerle bir olur. Bu şekilde mutlak küfrün / Allah’ı
inkârın, her türlüsü kırılıp dağılır.

     Çünkü tevhid; her
şeyi Bir ve Tek olan Allah’a bağlar. Çıkış noktası olarak sadece O’nu görür.

     Tevhid sırrını iyi
anlamak lâzım. Zira kâinatı / evreni ve içindekilerin varlık, hikmet ve
nedenleri, ancak bu sırrın anlaşılmasıyla mümkün ve olası.

     Çünkü kâinatı halk
edemeyen, bir zerreyi halk edemez / yaratamaz. Bir zerreyi tam yerinde halk
edip / yaratıp muntazam / düzgün vazife ve görevleriyle çalıştıran, yalnız
kainatı / evreni halk eden / yaratan Zat olabilir.

     Nitekim, bütün
kainatı / evreni teftiş eden / denetleyen hükema / hakîm ve müslüman filozoflar
ve ulemalar / âlim ve bilginler, büyük ve geniş delillerle vücudu vacib /
zorunlu / olmazsa olmaz olan Allah’ın varlığını, vahdet ve birliğini ispat
etmek için; bütün kainatı / evreni nazara alıyor. Sonra Marifetullahı / Allahı
tanıma, bilme ve anlamayı tam olarak elde ediyorlar.

Lise Kan Kaybederse Üniversite Çöker

0

Anaokulundan Üniversiteye kadar devam eden eğitim sürecinde en önemli eğitim
basamağı lisedir. Çünkü lise eğitimi, üniversite eğitiminin
temelidir. Anaokulu, ilkokul, ortaokul basamakları, öğrencinin bilgi, beceri ve
yeteneklerinin değerlendirilerek ne tür
bir liseye yöneleceklerinin belirlendiği eğitim basamaklarıdır.

Bugün gelişmiş
Batı ülkelerinde veli, okulun yaptığı
yöneltmeye göre çocuğunu liseye yerleştirir. Bu konuda herhangi bir tercih
yapamaz, akıl yürütemez. Çünkü
bu konuda yasal zorunluluk vardır. Ama bizde böyle bir yasal düzenleme yoktur. 
Çünkü liseye kadar olan süreçte öğrencilerin beceri ve yeteneklerini objektif
olarak ortaya çıkarıp değerlendirebilecek yeterli rehberlik ve psikolojik
danışmanlık elemanı yoktur. Öğretmenlerin çok değişik kaynaklardan gelmesi,
yeterli pedagojik formasyonu almamaları, staj çalışmalarının amacına uygun
yapılmaması da bu yönelmenin sağlıklı olarak yapılmasını önlemektedir.

 

Öğretmenler Değil,
Veliler Yönlendiriyor

Ayrıca öğrenci velileri, öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin
yönlendirme tavsiyelerini kabul etmemekte, çocuklarının kendi istediği okula
gitmesini istemektedirler. Hatta çocuklarını kendi olamadıkları mesleklere yönlendirmektedirler.
Bu yüzden Meslek lisesine gitmesi
gereken öğrenci, akademik eğitim veren liseye; mesleki eğitim merkezine gidip
meslek insanı, zanaatkar olacak öğrenci, meslek lisesine gönderilerek mühendis yapılmaya çalışılmaktadır.

1990’lı yılların başında Milli Eğitim Bakanlığı yeni bir lise
türü olarak Süper
Lise uygulamasını başlattı. Bu okullar, yabancı dil öğrenmek isteyip Anadolu
Lisesi giriş sınavlarında başarılı olamayan öğrencilerin ihtiyacı için
oluşturulan bir lise türüydü.  Bu
okullara öğrenciler, sınav puanıyla değil, diploma notuyla alınacaktı. Ben bu
uygulama ile ilgili mutfak çalışmalarında yer aldım. Bakanlığın en üst makamlarındaki
yetkililere, bu uygulamanın başarılı olmayacağını, çünkü
okullarımızda objektif ölçme ve değerlendirme yapılmadığını söyledim. Nitekim
kırsal kesimdeki veya küçük yerleşim birimlerindeki
liselerde veliler veya nüfuzlu
kişiler, rica veya baskı ile çocuklarına yüksek
not verilmesini sağladılar. Büyük şehirlerin en kariyerli
liselerine, o şehirde okuyan öğrenciler değil, bu çocuklar girdiler, ama
başarılı olmadılar. Bu okulların akademik başarıları giderek düştü.
Beş altı yıl sonunda Bakanlık 
okullarımızda objektif ölçme ve değerlendirme olmadığını görerek süper lise uygulamasından vazgeçti.

Ülkemizde lise eğitimi giderek kan kaybediyor. Bunun ilk
sebebi, velinin veya öğrencilerin yaptığı yanlış okul tercihleridir. İkinci
sebep ise yeterli lise binası yapılmaması, yapılanların ise büyük
çoğunluğunun imam hatip lisesi olması dolayısıyla öğrencilerin ya istemediği
okula kaydolması ya da kaydolacak okul bulamayınca açık liseye kaçmasıdır.

 

Açık Liseye Kaçış Sürüyor

Bugün lise öğrenimi
çağındaki öğrencilerin üçte biri açık
lisede okumaktadır.  Yasal olarak ülkemizde zorunlu eğitim 12
yıldır. Bu zorunluluğa göre devletin 12 yıl tüm
öğrencilerin örgün eğitim bünyesinde kalmasını sağlayacak
alt yapıyı hazırlaması gerekir. Çünkü lise, insan şahsiyetinin ve
karakterinin şekillendiği en önemli eğitim basamağıdır. Bu süreçte öğrenciyi eğitim disiplininden çıkarmak, ülkemizin geleceğine yapılan
en büyük kötülüktür. Bu çocuklar öğretimlerini açık liseden, fakat
eğitimlerini sokaktan almaktadırlar.

Liseler, yüksek
öğretime öğrenci hazırlayan eğitim kurumlarıdır. Lise eğitimi ne kadar sağlam
olursa üniversite eğitimimiz de o
kadar güçlü olur. Liseler yüksek
öğretime, dershaneler sınava öğrenci hazırlarlar. Fakat birçok okulda 11. ve
12. sınıf öğrencileri, bir taraftan örgün
eğitimden ayrılarak açık liseye geçmekte, bir taraftan da dershanelere
gitmektedirler. Bu durumda lise eğitimleri yetersiz olmaktadır.

 

Lise YKS’de Döküldü

Lise öğretimindeki kan kaybının en önemli göstergelerinden biri
de üniversite kazanmak için
girilen YKS sonuçlarıdır.

Bu yılki YKS testlerinin sonuçlarındaki doğru cevaplara
bakarsak şu tablo ile karşılaşırız:

Türkçe (40
soru) testinde 17.7, sosyal bilimler (20 soru) testinde 7.9, temel matematik
(40 soru) testinde 6.9 ve fen bilimleri (20 soru) testinde 3,2. AYT matematik
(40 soru) testinin ortalaması 7.2, fen bilimleri testinin ortalamaları; fizik
(14 soru) alt testinde 2, kimya (13 soru) alt testinde 1.5 ve biyoloji (13
soru) alt testinde 2. Bu sonuçlar, hepimizin başımızı iki elimizin arasına alıp
“biz nereye gidiyoruz?” diye sormamız gereken çok üzüntü verici sonuçlardır.

Sonuç olarak, eğitimin en önemli basamağı olan liselerimiz sürekli kan
kaybetmektedir.  Milli Eğitim Bakanlığı,
bu gerçeği görerek gereken tedbirleri en kısa zamanda alıp bu kan kaybını
durdurmalıdır. Böylece üniversitelerimizi
de kurtarmalıdır.