17.5 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 283

Yaratılış Gerekçesi

    “Halaka’l-insane
min alak.” (Alak: 2) / “İnsanı sevgiden; ilgi ve alâkadan yarattı.” (R. İhsan
Eliaçık)

     Âyette geçen ve
insanın yatatılışını anlatan “alak” kelimesinin bir de mânevî boyutu olan
sevgi, ilgi ve alâka gibi mânâları vardır. Aşk ve sevgi anlamına da gelir.

     Öyleyse: “(Ey
insan! Seni seven, sevgisini göstermek için neye ihtiyacın varsa) yaratan
(yarattığı her şeyi senin hizmetine sunan) Rabbinin adıyla oku! (Alak: 1) (Veli
Tahir Erdoğan)

    “(‘Alak’ın) masdarı
(ayrıca) sevmek, tutkun olmak demektir.

      (Allah insanı ona
karşı olan) ilgisinden, alâkasından, sevdiğinden (dolayı yarattı gibi mânâlar)
teolojik açıdan yorumlanmaya (daha) müsaittir.

      (Evet) içinde
yaşadığımız evreni çekip çeviren, ayakta durmasını sağlayan bir yüce “Rab”
vardır.

      O bizi
“yaratarak” varlık sahnesine çıkarmıştır. Bunu (da insana karşı), duyduğu
sonsuz sevgi, ilgi ve alâkadan dolayı yapmıştır.

      (Üstelik)
karşılıksız olarak boyuna vermiş de vermiş, verdiği nimetler hesaba kitaba
sığmaz olmuştur….Şu halde “alak”tan yaratılma ifadesini (bir de) bu çerçeve
içinde yorumlamak gerekir.

     Rabbimiz ile ilk
karşılaştığında öğrenmek isteyeceği ilk şey ne olabilir? Merakımız daha
çok…bizi varlık sahnesine çıkaranın, bunu neden yaptığı değil midir?

    “Nasıl yaratıldım?”
değil, “Niçin yaratıldım?”

      Vahiy ve din asıl
bu soruya cevap için var değil midir?

     Bu nedenle “alak”
kavramı, (daha çok) hangi mânâdan, niçin yaratıldığımızın cevabı olmalıdır.

     İşte  “alak” bunun cevabıdır; SEVGİ, İLGİ ve ALÂKA.

     İnsanın ve bütün
varlığın kökeninde bunun olduğu anlaşılıyor.

     Demek ki,
yaratılış, evrene boyuna yayılan sonsuz bir şefkatin, taşan coşkun bir
sevginin, oluş ve akışı ilgi ve alâka yumağı haline getiren yüce bir merhametin
eseridir. Nitekim Allah insanları sevgi ve merhamet (rahmet) için yarattığını
söylemektedir. Peygamber bunun için yani sevgi ve merhameti insanlıkta
yaymak  için gönderilmiştir.” (Yaşayan
Kur’an, R. İhsan Eliaçık)

x

     Asıl yaratılış
gerekçesi ise, iki cihan serveri Hz. Muhammed Mustafa’dır.

     Bu hakikat şu
beyitte muhteşem şekilde dile getirilmiştir:

 

   “Muhabbetten oldu
Muhammed hâsıl,

     Muhammedsiz
muhabbetten ne hâsıl?”

 

     Bizler ise, onun
şahsında kendimize de bir pay çıkarıyor ve diyoruz ki:

     Bu dünyaya
gönderiliş sebebimiz; O’nun yüzü suyu hürmetinedir.

     Çünkü kâinat /
evren Hz. Peygamber’in şahsında biz insanlar için yaratılmış;

     Bizler de, Allah
için yaratılmış bulunuyoruz.

 

     Nitekim
Muhyiddin-i Arabî,

   “Küntü kenzen
mahfiyyen fehalaktü’l-halka liya’rifûni.”

     Hadis-i şerîfinin
beyanında:

   “Mahlûkatı yarattım
ki, Bana bir ayna olsun ve o aynada cemâlimi göreyim.”

     Demiştir.

     Bu da gösteriyor
ki, Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı hâlde, sırf Lezzet-i Mukaddese’si için,
kendisini bulacak, bilecek ve her şeyden çok sevecek ve istediği gibi olacak
insanı, üstelik özene bezene yaratmıştır.

Türkiyem Cennetim

         “Türkiyem
Türkiyem Cennetim,

           Benim güzel
memleketim.”

           Dağıyla
taşıyla güzel mi güzel,

           Her şeyiyle
hoş mu hoş.

           Hele
insanıyla, oluyorum yoldaş.

           Durma sen
de, sıcak bağrına koş!

           Ol mânen
güzelce bir sarhoş!

           Yer yer
duyarak heyecan,

           Okudum
hakkında nice zaman.

           Zaman oldu,
geçmişi soludum.

           An geldi, suud ettim göklere,

           Aşarken
katmanları, selam dedim bulutlara;

           Ermiş gibi
oldum, Mele-i a’lâya,

           Açtım
ellerimi Yaradana;

           Başlamak
için duaya.

           Sanki başım
değdi, Yıldızlara ve Ay’a!

           Sual
dalgaları içinde, yükseldim semaya!

           Cevaplar
indi birer birer;

           Akıl
erdiremedim bu muammaya!

           Gâh mâziye
indim,

           Gâh ânı
yaşadım.

           Bâzan
istikbâle kanatlandım.

           Mahza / Sırf
akıl, fikir

           Ve mantıkla
örülü,

           Tefekkürle
müzeyyen / süslü;

           Girdim mânâ
Cennetine.

           Maddî
Cennete girmeden,

           Tanıdım o
eşsiz, mekân ve yeri.

         “Mutu kable en
temutu.”

           Sırrına
erdim sanki.

           Ülkemin
mes’eleleriyle,

           Yoruldum
zihnen;

           Kaosta
nizamı,

           Karışımda
terkîbi,

           Tabiatta
esmayı

           Müşahade
ettim.

           Bu ülkede
yaratıldığıma,

           Dedim bin
şükür.

           Olsun bu
bakış, gençlere iksir.

           Olsun bu
görüş, yaşlılara şifa.

           Olsun
hanımlara, Cennet-âsâ bir yuva.

           Tefekkür
ufuklarına açılan, bir ova.

           Batı
insanına da,

           Diyelim:

           Sen de
faydalan bizden;

           Doyasıya;

           Ama unutma!

           Misafireten.

Devletin Onuru

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu daha önce “15 Temmuz Darbesinin
finansörü” olduğunu ilan ettiği BAE (Birleşik Arap Emirlikleri)’ne gitti.
Soylu’nun BAE başkenti Abu Dabi’de, Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Saif
bin Zayed Al Nahyan ile verdiği resmi gördüğümde bir Türk olarak kendimi
aşağılanmış gibi hissettim.

Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan”
isimli hikayesindeki elçi Muhsin Çelebi aklıma geldi. Önce canı ve
bütün malı pahasına devletin onurunu koruyan yiğit Muhsin Çelebi
’nın
tavrını düşündüm.

Arkasından “Darbeci, katil” dedikleri kişinin gözüne bir sevgi
pıtırcığı gibi gülümseyerek bakan İçişleri Bakanımızı
düşündüm.

Gözlerimden o masalsı kaftanın incileri
gibi gözyaşları aktı.

Nasıl akmasın ki…

Bu büyük devletin, büyük Türk Milletinin temsilcilerine bakan Arap
Şeyhin
adeta “bir avuç dolarla bakın sizi nasıl ayağımıza getirttik”
diyen alaycı bakışlarından incinmemek mümkün mü?

Soylu’nun ziyaretinin amacı sadece “bir avuç dolar”
yoksa BAE’de kontrol altında tutulan Sedat Peker’le alakası var mı? Onu
da sonra öğreneceğiz.

****

Kısaca hatırlatayım “Pembe İncili Kaftan” hikayesinde
olanları.

Osmanlı, Şah İsmail’in elçisi İstanbul’a geldiğinde, onun
sırmalara, altınlara, elmaslara boğarak gönderdiği elçisine padişahın elini
öptürmemiş, ancak dizini öpmesine izin vermişti. Kuşkusuz o da karşılıkta
bulunmaya kalkacaktı.

Bu yüzden devletin onurunu/ şerefini/ haysiyetini koruyacak
bir elçi bulmak gerekiyordu. Sadrazam’ın Şah’a elçi göndermek istediği kişide
aradığı özellikler
herkeste bulunmazdı:

“Bizden elçi gidecek, devleti
temsil edecek adamın çok yürekli olması gerek! Öyle bir adam ki, ölümden bile korkmasın.
Devletinin şanına dokunacak hareketlere karşı koysun. Korkuyla ve şahsi
kaygılarla uğrayacağı hakaretlere boyun eğmesin…”

Sadrazam Muhsin Çelebi’ye “Şah bizimle
boy ölçüşme davasındadır. Er meydanında bize yapamadıklarını, bizim
göndereceğimiz elçiye yapmak ister. Ola ki işkenceyle idam eder. Oysa elçimize
yapılacak hakaret devletimize demektir. Bize öyle bir adam gerekli ki, hakaret
görünce başından korkmasın… Bu hakareti edene aynen iade etsin… Devletini
seversen, sen bu fedakârlığı kabul edeceksin!” der.

Muhsin Çelebi tek bir şartla görevi kabul
eder. Bu görev için devletten hiçbir karşılık almayacaktır. Giden kafilenin de
bütün masraflarını bizzat kendi malvarlığından karşılayacaktır. Nitekim gerekli
göz alıcı muhteşem takımlı atları, süslü hizmetkârları kendi parasıyla düzer.
Ve devletin itibarı için, Kapalıçarşı’dan, ender bulunur pembe incilerle
işlemeli servet değerindeki kaftanı satın alır. Bütün bunlar için malvarlığının
tamamını ipotek ettirir.

Şah İsmail, “Pembe İnci”yi
yalnız masallarda işitmiş, daha nasıl şey olduğunu görmemiştir. Kendisinin daha
görmediği şeye sahip olan bu zengin elçiyi hakareti altında ezmeye karar verir.”
Arkasında cellatları hazır tutar. Elçiyi ayakta bekletmek için, oturabileceği
bir yer olmasın diye, tahtının önündeki şilteleri kaldırtır.

Muhsin Çelebi Padişahın mektubunu el etek
öpmeden doğrudan Şah’ın tahtına yaklaşarak verir. Sonra üzerindeki pembe incili
kaftanı çıkarıp bağdaş kurur oturur. Buradan Padişahı övücü sözlerle mesajını
verdikten sonra izin bile istemeden kalkar çıkar. Şah yerde kalan kaftanın
elçiye verilmesini emreder. Fakat Muhsin Çelebi son darbesini şu sözlerle
vurur:

“Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini
oturtacak seccadeniz, şilteniz yok… Hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha
arkasına koymaz…”

Muhsin Çelebi kafilesiyle birlikte İstanbul’a döndüğünde kaftan
yanında olmadığı için ipotekli mallarının hepsini kaybeder. Ölünceye kadar
yoksulluk içinde basit bir köylü gibi yaşar.

***************************

Erdoğan’ın Onur Kırıcı U Dönüşleri

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bu davranışı bireysel bir tutum
olsaydı hemen istifasını isterdik. Ama Soylu’nun BAE ziyareti hiç
şüphesiz Saray’da planlanmış ve talimatlandırılmıştır.

Son bir senedir Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da “15
Temmuz Darbesinin finansörü” denilen Veliaht Prens Şeyh Muhammed Bin Zayed El
Nahyan ile Soylu’nun verdiği resimlerin benzerlerini vermişti. Çünkü
Erdoğan BAE ile ilişkileri yeşertmeye çalışıyor.

Oysaki Türkiye resmen İnterpole başvurmuş ve “BAE’nin
darbecilere 3 milyar dolar para desteği sağladığını, darbe girişimini
fonladığı”
ve “Uluslararası Casusluk” suçlamasıyla Veliaht Prens
için Kırmızı Bülten çıkarılmasını istemişti.

İktidarın U dönüşleri bundan ibaret değildi.

·        
İstanbul’da konsolosluk binasında
Cemal Kaşıkçı’yı parçalara ayırtarak öldürten “katil” Suudi Prensi Selman’ı
da CB Erdoğan resmî törenle karşıladı.
Erdoğan’ın Selman ile verdiği
resimde Prensin alaycı gülüşü içimizi yaktı. Türkiye’nin Yargı yetkisi
Suudilere devredildi.
Ve dosya kapandı gitti.

·        
“Terör örgütleri adına suç
işlediği ve casusluk yaptığı” iddiasıyla yargıladığımız Rahip Brunson
için “bu can bu tende oldukça vermeyiz” diyen Erdoğan bu sözünü de tutamadı.
Brunson serbest bırakıldı.

·        
Erdoğan’ın son U dönüşlerinden
biri Mısır’ın darbeci lideri Sisi’ye karşı oldu. Erdoğan ‘zalim’,
‘firavun’, ‘darbeci’, ‘katil’
dediği, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah
es-Sisi ile tokalaştı. Bir de “ikili görüşme” gerçekleştirdi. Işıldayan
gözlerle birbirlerine bakan Sisi ve Erdoğan
’ın fotoğrafı da sanki eski iki dost
gibi bir izlenim bıraktı.

Rabia Meydanı’ndaki olaylarda Sisi’ye
bağlı güvenlik güçlerince öldürülen Esma’nın mektubunu Erdoğan gözyaşları
içinde okumuştu. Esma için gözyaşı akıtan
-başta Emine Hanım olmak üzere-
bütün partililer şaşırmış mıdır bilemem. Bu olay sebebiyle AKP’nin geliştirdiği
“Rabia işareti” değiştirilir mi? Onu da bilemem.

·        
Uzun yıllar Erdoğan’ı “İslam
Aleminin Lideri” göstermek için kullanılan “one minute” olayı ve Gazze’ye
insani yardım taşıdığı söylenen “Mavi Marmara” gemisinin
İsrailli askerler tarafından hedef alınması neticesinde, Türkiye ile İsrail
arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi. Önce “gemiyi ben gönderdim”
diyen Erdoğan sonra “giderken bana mı sordunuz?” diyerek inkâr etti.

Yıllardır “terör devleti” olarak nitelendirdikleri İsrail
ile
bu yıl normalleşme başlatıldı. Karşılıklı büyükelçi atamaları yapıldı.

****

Hepsini yazmaya lüzum yok. Elbette bütün bu devletlerle ve de
Suriye (Esad) ile de ilişkilerimiz iyi olmalıdır. Önceki tutumlar yanlıştı. Türkiye’ye
zararları çok büyük oldu.

Şimdi yapılanlar doğru olsa da sert U dönüşleri onur kırıcı.

Eğilmeden bükülmeden, dimdik, onurlu büyük bir devlet gibi
davranarak uluslararası ilişkiler iyileştirilmelidir.

Türk Kadını

0

Son on yıllarda sıklıkla tanık olduğumuz kadına yönelik
tecavüzlerin, cinayetlerin yanı sıra bazı sözde akademik bilgiçlerin ‘’kadının
yeri evidir, dışarıda değil otursun çocuğuna baksın, evinin işini yapsın, eşini
memnun etsin’’ mealinde üretimler Türk kadınına yapılacak esef verici
davranışlardır saygısızlıktır kendi varlığını inkâr etmektir.

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca
ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında
ve yanında olduğunu görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu Gazi
Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir kesit sunalım:

‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn
mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini
ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin
yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?

Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer
kαzαnılmαsı gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve
kültürle, gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın
Αvrupα kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlɑrın üstüne
çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen
ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım.

Zαmαn ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev
αdımlαrıylα yürüdükçe; hαyαtın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat
yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği
terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri tαşıyαn
evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şαhıslαrındα tαşımαlαrınα bağlıdır. Bu
sebeple Kαdınlαrımız, hαttα erkeklerden dαhα çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα
fαzlα bilgin olmαyα mecburdurlαr!

Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği terbiye eski
devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anαlαrı için gerekli vαsıflαrı
tαşıyαn evlat yetiştirmek, evlαtlαrını bugünkü hαyαt için fααl bir uzuv haline
koymαk pek çok yüksek vαsıflαrı tαşımαlαrınα bağlıdır. Onun için Kαdınlαrımız,
hαttα erkeklerimizden çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα bilgili olmαyα
mecburdurlαr; eğer hαkikαten milletin αnαsı olmαk istiyorlαrsαnız.

Bizim dinimiz hiç bir vakit kαdınlαrın erkeklerden geri
kαlmαsını talep etmemiştir! Αllαh’ın emrettiği şey erkek ve kadın Müslümαnlαrın
ilim ve İrfan edinmeleridir. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı αrαmαk ve nerede
bulursα orαyα gitmek ve onunlα mücehhez olmαk mecburiyetindedir.

Tαrlαlαrdα erkeklerle birlikte çαlışαn, kαsαbαlαrdα pαzαr
yerine giden, yumurta ve tavuğunu sαtαn, ondan sonra kendisine gerekenleri
bizzat satın αlαn, çαlışmαlαrının hepsinde kocαlαrınα yardımcı olɑn kαdınlαr!..

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde Αnαdolu köylü
kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek olαnαğı yoktur.

Kαdınlαrımız eğer milletin gerçek αnαsı olmαk istiyorlαrsα,
erkeklerimizden çok dαhα aydın ve faziletli olmαyα çαlışmαlıdırlαr.

Milletin kαynαğı, toplumsαl hαyαtın temeli olɑn kadın αncαk
faziletli olursα görevini yerine getirebilir’’.

*

Bu fosilleşmiş beyinleriyle, bedevi kültürüyle beslenmiş bu
bilgiçler’’ anası’’ hakkında ne düşünüyor dersiniz?

Kız çocuklarını toprağa gömen ‘’bedevi kafası’’ şimdide sen
okuma çalışmana gerek yok diyor. Onüç yaşında başkalarının seçtiği kişilerle
evlen istiyor. Senin çocuklarını karanlık saçan mekteplerde/ karanlık
mahfillerde tecavüz edilmiş, kişiliği iğdiş edilmiş, beyni köleleştirilmiş,
hurafeci inançlarla kendi hükümranlığına parya yapmayı düşünüyor.

Sen okursan senin çocuklarını eğip bükemezler, köleleştiremezler…
Sen okursan, senin çocukların karanlık fikirlere karşı gelir, kişilik ve irade
sahibi olur, okuyup öğrenmeye aç olur, bilim üretmek ve insanlığa katkı
sağlamak, gelecek nesillere mutlu müreffeh ve adil bir dünya bırakmak onda vaz
geçilmez bir amaç olur.

Kur’an okuyup anlayamasın diye Arapça okumasını
tembihlerler. Okursan, okuyup anlarsan, iffetin kara çarşafın içinde
olmadığını, insanın aklında şekillendiğini öğrenmeden korkarlar.

Türk kadını!… Sen okuyup münevver olursan, bunların hiç
birini yapamazlar… Sen aydınlık geleceğin ışık kaynağı olursun, ‘’Türk Çağının
Ana Rahmi’’ olursun.

Greater Fool Teorisi

0

Greater Fool Theory, daha sonra daha da yüksek bir fiyata satılabilmeleri
durumunda, varlıkları gerçek değerlerinin üzerinde hatta bazen çok üzerinde satın
alarak para kazanılabileceğini öne süren bir teoridir.

 

Teorinin
daha iyi anlaşılabilmesi için Türkiye’deki ikinci el araç piyasasından örnek
verelim. Diyelim 5 yaşında orta sınıf bir otomobili ilk sahibinden 300 bin
TL’ye aldınız ve hemen ertesi gün 310 bin liraya sattınız. Sizden otomobili
alan kişi de bu otomobili bir sonraki gün 320 bin liraya sattı. Ondan otomobili
alan kişi de hemen ertesi gün 325 bin liraya sattı. En son alıcı da bu otomobili
daha yüksek fiyata satıp kar elde edebileceği düşüncesiyle 327 bin liraya aldı.
Ama otomobilin bu son alıcısı satamadı, kendisinin satın aldığı fiyata bile
alıcı bulamadı, otomobil elinde kaldı ve “greater fool” oldu.

 

Ticarette
bazen de elinizdeki ürünü zamanında yani o ürün en yüksek değerine ulaştığı
anda satmayarak zarar edersiniz. Yine Türkiye’deki yaygınlığından dolayı ikinci
el otomobil piyasasından devam edelim. Diyelim ki 10 yaşında bir aracınız var
ve bu aracı 250 bine satıp üzerine 100 bin lira daha koyduğunuzda aynı aracın
sıfırını alabiliyorsunuz ve hem aracınızın müşterisi hazır hem de cebinizde
sıfırını alacak 100 bin lira birikiminiz var ama satmadınız. (Türkiye’de şu an
bunu elbette imkânı yok, ücretleri farazi olarak yazıyorum) Bir sene sonra
aracınızı 270 bine satabiliyorsunuz ama sıfırını almak için artık üzerine 200
bin lira koymanız lazım. İmkanlarınızı zorlayarak bunu yapabilme şansınız var
ama yapmadınız. Bir sene sonra aracınızı 300 bine satabiliyorsunuz ama sıfırını
alabilmek için artık üzerine 400 bin eklemeniz lazım. Üstelik aracınızın yaşı
da büyüdüğü için piyasa fiyatından bile alacak müşteri çıkmıyor. Hem aracınızı
değerinde satamıyorsunuz hem de artık sıfırını alacak ekonomik imkana sahip
değilsiniz. Üstüne aracın yaşı ilerlediği için sık sık arıza yapmaya başladı ve
sanayideki ustalar da cebinize ortak olmaya başladılar. Tabiri caizse siz otomobile
değil, otomobil size binmeye başladı. Bu saatten sonra geçmiş olsun artık araç
elinizde patladı ve üzülerek belirtiyorum ki zarar ettiniz.

 

Benzer
durum siyasette de geçerli.

 

Düşünün
ki 20 yıldır ülkeyi yöneten ve miadını çoktan doldurmuş bir siyasi iktidar var.
Siyasi iktidar hem çok yakıyor hem de yaşı ilerlediği için çok arıza yapıyor ve
bu haliyle artık sizin ekonomik dengelerinizi alt üst etmiş durumda. Üstelik bu
siyasi iktidarı sıfırıyla ve daha az maliyetle değiştirme imkânlarına daha önce
sahip olmuşsunuz ama bu imkanı kullanmamışsınız. Artık iktidar size binmeye –pardon-
siz iktidarı sırtınızda taşımaya başlamışsınız.

 

Mevcut
siyasi iktidar ülkenin ekonomisini, yargı sistemini, eğitim sistemini, güvenlik
sistemini, sağlık sistemini bozmuş durumda. Üstelik bu iktidarı sıfırıyla
değiştirmezseniz ileride değiştirmek sizin için çok daha pahalıya mal olacak ve
daha büyük bedeller ödeyeceksiniz.

 

2007’de
bu iktidarı değiştirme fırsatınız olmuş ama siz fırsatı kaçırmışsınız. 2011’de
yine kaçırmışsınız, 2015’de tam değiştirdik derken sizi kandırmışlar ve fırsatı
bir daha kaçırmışsınız, 2018’de fırsatı elinizin tersiyle itmişsiniz ve bu
günlere gelmişiz.

 

2023
öyle bir dönüm noktası ki eskiye göre daha pahalıya mal olsa da, ya bu iktidarı
değiştireceksiniz ya da iktidar daha çok yakmaya, daha çok tamir görmeye,
kesenize daha çok ortak olmaya devam edecek. Değiştirmezseniz, iktidar belki
hurdaya dönecek ama sizin onu sıfırıyla değiştirecek mecaliniz bile kalmayacak.

 

Sizce
bu iktidarı artık sırtınızdan atıp sıfırıyla değiştirme zamanı gelmedi mi?

Aykırı Yazılar

0

En sonra
söylenmesi gerekeni, en başka söyleyeceğim: Eserin yazarı; milletinin ve
devletinin delisidir. Milletine, devletine ve ülküsüne toplu iğnenin sivri ucu
kadar zarar verenlere… Hattâ zarar vermeye teşebbüs edenlere karşı kalemini
soyadı gibi, sözlerini hançer gibi kullanan bir Türk milliyetçisidir. Hak eden
her kim olursa olsun, aykırı söz söylemekten, aykırı yazılar yazmaktan
sakınmayı kendisine yakıştıramayacağı ihânet sayar. Bilir ki, ‘Haksızlıklar karşısında sessiz kalan, dilsiz
şeytandır
.’

12 Eylül 1980
askerî darbesinin mazlum mağdurlarından olan Abdullah Kılıç; 04.01.2006 –
15.06.2011 târihleri arasında kaleme alıp basın organlarında yayınlanan
makalelerini bir araya toplayıp 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 488 sayfalık
kitap hâlinde okuyucuyu sunmuş. Çok da iyi yapmış. ‘Geçmişini bilmeyenler, geleceğin körüdür’ fehvasının gereğini
yerine getirerek geçmişteki olayların hatırlanması, tahlil ve tenkidinin
yapılması geleceğimizi tanzim edebilmemiz için hayatî öneme sâhiptir. Candan aziz
vatanımızda yönetim kadroları değişse bile karşılaştığımız problemler,
aşamadığımız handikaplarla sık sık karşılaşıyoruz. ‘Hafıza-i beşer, nisyan ile mâlul’ olduğu için hâdiselerden ders
alınmıyor ve târih tekerrür ediyor.

269 adet
makalenin her biri, âdetâ bir yudum su ile yutulabilecek, tedâvi tesiri yüksek küçük
haplar gibi…

Makalelerden
bâzılarının başlıkları: *Türk Milliyetçiliği. *Başörtüsüne Takılanlar ve
Başörtüsü Takanlar. *‘Ah Şu Deli Türkler’,
*Akıl ve Vicdânı Olanlara Üç Yazı. *Dikkat! Dikkat! Ey Devletlüler. *Daha
Agresif Olacağız!’ *Bu Ülke, Bu Millet. *İktidar ve Dürüstlük. *Nur Sağanağı.
*Kuyunun Dibine Kendisi Asan Adam. *Ey Kahraman Millet. *Benim İrticam Geldi. *Devlet
Neden Derinleşemiyor? *Başkan Bu Ne ki? *MHP mi, BBP mi? *Andıç, Açkıç,
Eşgüdüm. *İhtilâl ve Yargı. *Alevîler ve Siyâset. *Deli Olmak İyidir! *Edep Ya
Hu! *Neron Roma’yı Niçin Yaktı? *Öfke Zirvede, Toplam Seviye Sıfırın Altında.
*Def-i Hâcet Zarûreti. *ABD-Türkiye İlişkileri. *Zeki Sezer Bey’e Açık Mektup.
*Aziz Kürt Kardeşim. *Din Bahsi. *Yarın Çok Geç Olabilir. *Alevîlik ve
Düşkünlük. *CHP’liler Mezarlığı. *Masonluk ve Değerlerimiz. *Bu Militanları
Tanıyın. *Gönlümde Taht Kuran Şehir: Semerkant. *Durmuş Hocaoğlu’nu Sevenler Lütfen
Okuyunuz. *İnsan, İman ve İslâm. *

Kitabın ismini
temsil eden makaleler: *Tayyip Erdoğan – Ülkücüler. *Genç Arkadaşa. *Mürâiler
ve Münâfıklar. *Ama Hangi Atatürk? *Konuşmayın Lan! *Bunları Anlayamıyorum.
*Sayın Başbakan. *Kürt Kardeşim. *Acı Gerçekler. *Yüreğimi Yakan Mektup. *Sayın
Başkan, Değerli Arkadaş, Vefâlı Dost. *Târihten Bugüne Kürt Meselesi.
*Atatürk-Ordu-Politika. *Türk Dış Politikası ve Azerbaycan İlişkileri.

Kitabın adını
temsil eden cümleler:

*Biz bu
topraklara, Anadolu’ya pasaportla gelmedik. Dağları enginleri yara yara geldik.
Küffarı kürüye kürüye, ardımızda mağrur kralların tahtlarını sürüye sürüye
geldik. Anadolu’yu ebedî yurt yaptık. *Teslim Olmaya Değil, Teslim Almaya
Geliyorlar. *Kart Monşer Vekile Göndermeler. *Yapmayın Be! Abilerim Ablalarım.
*Tüneldeki Işık. *Akan Kanların Vebâli, İdam Cezâsı Kaldıranların Boynundadır.  *Şâyet bir konu, uzun süre tartışılıyorsa, iki
tarafın da haksız olma ihtimali kuvvetlidir. *Hiç kimse Alevilere Aleviliği
târif etmeye kalkışmamalıdır. *Millet ve milliyetçilik meselesini
ulusalcılık-ulus diye ele alanları ayakkabılarını ters giyerek tebdil-i kıyâfet
yaptığını zanneden solcular olarak algılıyorum.  *Toplumumuzu aynı düşündürebilmek için büyük
emek ve çaba sarf edenler bu uğurda özel eğitim programlarını ısrarla savunup
uygulayanlar günümüzde bir telaş ve ümitsizlik içindeler.

Kitaptan
Tadımlık Bir Bölüm:

İKTİDAR ÇILDIRDI MI?

Yabancı dille eğitim
meselesiyle ilgili olarak basına yansıyan haberlere bakınca düşünmekten kendimi
alamadım.

Hiç şüpheniz olmasın
ki; seçimlere günler kalmış iken iktidar şâyet bu ucube anlayışa bir izah ve
tevil getiremezse şaşıracağı bir tokat yiyecektir.

Efendim ülkenin en
önemli meselesi olan yabancı dil eğitiminde âcil bir çözüm bulmazsak bittik
demektir!

Onun için ‘dışarıdan özellikle İngilizceyi öğretebilecek
40.000 eleman ithal edelim, ana okullarından itibâren yavrularımızı bu hümanist
ve mahâretli ellere teslim edelim!

Böyle bir düşünce
millî eğitim adına karar verme düzeyinde olan insandan veya insanlardan nasıl
sâdır olabilir öncelikle bunun izahı gerek.

Bence bunun sebepleri
şöyle sıralanabilir:

-Bir türlü aşılamayan aşağılık duygusu.

-Millî şuur yokluğu.

 -Târihten bîhaber
olmak, hâliyle târihî bilinçten nasipsizlik.

 -Zekâ seviyesi
düşüklüğü sebebiyle uzmanlarınca yönlendirilme.

Bu satırların yazarı
dünyada dolaşan ve istifade edilebilir durumdaki bilginin %80’den fazlasının
İngilizce olduğunu biliyor ve bir yabancı dil, özellikle de hâlen daha çok İngilizce
bilmenin kişiye sağlayacağı avantajların farkındadır.

Kişinin kendi dili
üzerinde gerekli eğitimi alması, dilin hakkını vererek yazıp konuşabilmesi
kişiliğinin, düşüncelerinin ve ideallerinin oluşmasında nasıl müspet etki
yapıyorsa, gelişigüzel bir yabancı dil eğitiminin de kişilik parçalanmasını ve
yaşadığı topluma yabancılaşmayı beraberinde getireceği gözden uzak
tutulmamalıdır.

Böyle bir kararın verilmesinde
bakanlar kurulu, hattâ meclisin dışında ülkemizin önde gelen dil bilginlerinin,
felsefecilerinin, târihçi ve antropologlarının, edebiyatçılarının ve
şâirlerinin, psikologlarının sosyologlarının üzerinde yoğunlaşmış oldukları
bilgi ve fikirlerine hayatî ihtiyaç vardır.

Bizim yabancı dille
cebelleşmemizin ve muvaffakiyetsizliklerimizin târihi 1690 yıllarına kadar
iner. Bu vadide Sultan Birinci Abdülhamid Han zamanında yapılanlar,
yapılamayanlar, vazgeçilenler ve cumhuriyet târihimizin bu husustaki, tecrübesi
bize önemli bir baz fikir verebilir.

Devlet-i Âl-i Osman’ın
zevâle uğrama sebeplerinden birinin dış politikada dilimizi ve kulağımızı hattâ
kalemimizi yad ellere vermek olarak tespit etmiş ve bunun için canhıraş çabalar
sarf edilmiştir. Lâkin bu dil belâsından kurtulamamıştır!

Osmanlı’yı çökertenler
özellikle İttihat ve Terakki ileri gelenleri başta Fransızca olmak üzere birden
çok dil biliyorlardı üstelik Enver Bey Almanca da biliyordu lâkin varılan nokta
da biliniyor.

Çocuklarımıza dil
öğreteceğiz derken onların hayatlarını şekillendirecek rol modelleri
İngiltere’den veya o kültür dünyasından seçersek bu izahı mümkün olmayan bir
hamakat olur.

Milletimiz böylesi bir
tasarrufa asla razı olmaz, iktidara gerekli dersi verir.

Şâyet iktidarın aklını
başına devşirmesini istiyorsak onun alternatifini oluşturmaya mecbur olduğumuzu
bir kere daha ifâde ediyorum.

Bu alternatif ne içi
dışı kaynayan CHP ne millete oyunların tezgâhlandığı mahfillerin ve salonların
alkışçıları ve ne de zoru görünce emâneti ortada koyup gidenler olamaz.
(s: 467-469)

Kitabın Arka Kapak Yazısı

Abdullah Kılıç, Aykırı Yazılar’da, birikimleriyle,
gözlemleriyle olanları yazıyor, olacaklara ışık tutuyor, târihe not düşüyor.

Tarih sürecinde Türk
insanının iniş ve çıkışlarını derin vukufıyetle tahlil ediyor, şaşırtıyor,
düşündürüyor.

Aykırı     Yazılar’daki       her bir yazı merak uyandırıyor, ‘Biz ne idik, ne olduk, nereye varırız?’
sorularının cevapları kendiliğinden beliriyor.

Var olabilmek için
bilmek gerekir. Okursak öğreniriz ve biliriz.

Aykırı Yazılar sizi
zaman tünelinden geçiriyor, ufuk açıyor, geleceğe yol çiziyor.

***

Kitaptaki makalelerin tamamı okunup yazarlık değerlendirmesi
yapıldığında üç safhanın varlığı hissediliyor. Çıraklık dönemi, kalfalık dönemi
ve ustalık dönemi… Sayın Kılıç ustalık döneminde zirveye doğru ilerlerken
yazılarına son vermiştir. 15.06.2011’den sonra yazmaya devam ettiyse onların da
bir kitap hâlinde yayınlanması, devam etmediyse yeniden yazmaya başlaması ve
yazdıklarını yayınlaması önemli bir hizmet olacaktır.

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

ABDULLAH KILIÇ:

1950
yılında Erzurum’un Olur ilçesinde doğdu. İlkokul ve lise tahsilini Karabük’te
tamamladı.

1975
Yılında Bursa İktisâdî Ticârî İlimler Akademisi’nin iktisat bölümünden mezun
oldu.

Çelik
Sanayi İşçileri Sendikası’nda mâlî müşâvir yardımcısı olarak iş hayatına
başladı. Sonra mâlî müşavirlik görevine getirildi. 

1977
yılında Gümrük ve Tekel Bakanlığında Kontrolör olarak göreve başladı. 1980
yılında askerlik hizmetini Teğmen olarak tamamladı.

Değişik
iş kollarında yönetici ve müteşebbis olarak çalışma hayatı devam etti.

Hâlen
emekli bir okuma tiryâkisi olarak etrafında ve dünyâda olanları anlamaya
çalışarak yaşamaya ve yazmaya devam ediyor…

Üç
evlât babası 7 torun dedesidir.

Esnaf Ziyaretleri Üzerine,

0

Türkiye’mizde, geçmiş iktidarlarda, kalkınma, istihdam
çözümü olarak, özel sektörün büyük temsilcilerine büyük destekler verildi.
Ancak bu çabalar KOBİ leri kapsayamadı

Bu iktidarların KOBİ’lerle ilgisi, sadece illerin esnaf
odası başkanlarını, meclise taşımak kadar olurdu.

AKP iktidarı ile birlikte, MÜSİAD, dolayısı ile KOBİ’ler,
doğrudan iktidara geldiler.

MÜSİAD, Sanayi Bakanları ve Makina
İhracatçıları Birliğinin işbirliği ile Makina İmalat Sektörü gelişiminin, firma
bazında izlenmeye başlandığını bilirim.

Özellikle yurtdışından ithal edilen direkt üretim
makinalarının ve tüketiciye yönelik ithal ikamesi imalat ürünlerinin, firmalar
tarafından imalatı ve geliştirilmesini teşvik yönünde, TÜBİTAK hibe kredileri,
özellikle MÜSİAD üyesi firmalar için olanca hızıyla ve tüm Türkiye
coğrafyasında devreye girdi.

Ben yakın çevreme, “bu kredilerin yarısı doğru yere gitse,
Türkiye şahlanır” diyordum.

Bu arada MÜSİAD üyesi olmayan firmaların da inovasyon değeri
yüksek projelerinin çok rahat kredi alabildiğine çokça tanık oldum

2009 yılında, TV’lerde yayınlanan bir reklam yoluyla, aralarında
Mustafa Koç, Güler Sabancı, Bülent Eczacıbaşı, vb lerin bulunduğu iş dünyasının
öncü isimlerinden, Türk Makina Sanayi’ne destek gelmişti. Türk makina
sektörünün iç pazara yönelik kampanyasında görev alan iş dünyası temsilcileri
kamera karşısına geçerek TIKIR TIKIR MAKİNA diyorlardı.

Türkiye’mizde, geldiğimiz noktada, anahtar teslim un, irmik,
makarna, yem,  her türlü gıda işleme
tesisleri, sıvı çelik tesisleri (çelikhane), haddehaneler, dikkat, yüksek
gerilim kablo üretim tesisleri ve daha birçok benzerlerinin makinaları yerli
olarak imal edilmekte, ihraç edilip yurt dışında kurulmaktadır. 

MAKFED Ekim 2022, “Makine İmalat Sektörü, Türkiye ve Dünya
Değerlendirme Raporu” na göre, son 21 yılda makina ihracatı 14 katına katlanarak,
2021 yılını 23 milyar dolar ihracat ile tamamlamış ve bu rakam gerekli ithalat
rakamını geçmiştir Tüm makine imalatı ve genel imalat sektöründe, 5.200.000
kişi çalışıyor görünmektedir.   

Sadece Ostim Ankara’da birçoğu savunma sanayine yan sanayi
olarak çalışan, kalanların da çoğunun ihracat yaptığı, on bine yaklaşan makina,
parça imalatçısı işletmede, yüz bine yaklaşan işçi çalışmaktadır.    
                                                                                                                        

Yukarıda konu ettiğim 5.200.000 işçi kitlesi, büyük geçim
sıkıntılarına karşın, sadece bir işleri olduğu için yine de mutlu ve iktidar
değişikliğinden sonra, ya iş yerim kapanacak olursa diye bir ENDİŞE içinde

olamaz mı acaba. Bu işçilerin en az üç katı nüfusun seçmen olarak
düşünülmesi gerekmez mi?                                      

SİHA öncesi İHA lar, Türkiye’mizde ilk kez, 2005-2009
yılları arasında, Güneydoğu Anadolu’da, terörle savaşan hepsi balyoz mahkumları
generallerimiz; Saldıray Berk, Ahmet Yavuz, Hasan İgsiz ve Ergin Saygun’un desteği
ve işbirliği ile merhum, mak.yük.müh Özdemir Bayraktar’ın dizayn ve imalatı ile
gerçekleşmişti. Özdemir Bayraktar vefat ettiğinde adı geçen generallerin;
merhumun, yargılandıkları Balyoz duruşmalarına sürekli geldiğinden, Silivri’de
kendilerini sürekli ziyaret ettiğinden, sitayişle bahsettiğini, okumuştum.

Bir önceki dönem okuldaşım olan (İTÜ Makina Fakültesi
1972)  merhum Özdemir Bayraktar’ın izinden
yürüyen ve dünya ölçeğinde başarılı, bir dünür damat ürünü değil, bence yüksek
milli teknoloji ürünü SİHA ları üreten firmanın yöneticisi Selçuk Bayraktar’da
benzer ENDİŞELERİNİ dile getirmişti.  

Bu endişelere yanıt olarak, muhalefetin yapabileceği, biri
kendi olmak üzere en çok iki kişinin çalıştığı,

çarşı, pazar esnaflarını ziyaret mi olmalıydı.    

 

 

Yukarıda adı geçen;

MAKFED Türkiye Makina Federasyonu’nun raporu.

Link kopyalanıp Google a taşındığında açılıyor.

file:///C:/Users/Acer/Desktop/MAKFED.pdf 

Yapı Stoğumuzun Depreme Dayanıklılık Testlerinin Yapılması Zorunludur

Dünyanın
gelişmiş bütün teknolojilerine rağmen
depremlerin nerede, ne zaman ve hangi şiddetle gerçekleşeceğini önceden kesin
olarak belirleyen bir sistem henüz
bulunmamaktadır. Türkiye bir
deprem ülkesidir. Kentlerimiz sık sık
depremlere maruz kalmakta ve birçok can ve mal kayıplarına uğramaktadır. Yeni
yapılacak binalarla ilgili güvenli
bina yapmak konusunda yeterli bir bilgi ve donanıma sahip bir ülkeyiz. Ancak eski binaların depreme
dayanıklılığıyla ilgili ülke çapında
yeterli bir bilgi maalesef yoktur. Depremler vurduğu kentlerde zayıf binaları
ayıklamaktadır. İnsan ve mal kayıpları süregelmektedir.
Kamu otoritelerinin bugüne kadar ülke çapında bir çalışması
olmamıştır.

Türkiye 17
Ağustos 1999 Gölcük
depremiyle çok büyük acı yaşamıştır. Resmi
rakamlarla 18 393 kişi ölmüş,
48 901 kişi yaralanmış, 133 683 bina çökmüş
ve yaklaşık 600 000 kişi evsiz kalmıştır. Türkiye
yapı stoğunun % 70e
yakınının 1999 depreminden önce yapılan yapılardan oluştuğu, İstanbulda ise yapı stoğunun % 75inin (yaklaşık 3,1 milyon
konut) 2000 yılından önce yapıldığı bilinmektedir. İlk en kapsamlı deprem yönetmeliğinin
1998 yılında çıkartıldığı, o tarihlerde hazır beton kullanımının yaygın
olmadığı ve yapılarda deniz kumunun kullanıldığı bilinen bir gerçektir. İBBye bağlı İPA ( İstanbul
Planlama Ajansı )nın
yaptığı deprem senaryosunda olası bir İstanbul depreminde hasar alması muhtemel
bina sayısının 86 400den fazla
olacağı açıklanmıştır. Tüm kentler
için benzer bir tehlike ülkemizi
maalesef tehdit etmektedir. Yapılması gereken iş ülke çapında yapı stoğumuzun depreme dayanıklılık
testlerinin ivedi bir şekilde yapılmasıdır.

ÖNERİLER:

1–   
Afet Bakanlığı
nın Kurulması

Deprem ve diğer afetlerle (tsunami, heyelan, sel, çığ vb)
ilgili bir Afet Bakanlığının
ivedi bir şekilde kurulması büyük önem arz etmektedir. Bu
bakanlık planlama, önleme, zararları azaltma, yatırım ve koordinasyon gibi görevleri
üstlenmelidir.

2-    BAĞIMSIZ UZMAN KURULUŞLAR OLUŞTURULARAK
DEPREM TESTLERİNİN YAPILMASI

Basitçe Türkiyede iki tip bina var. Birinci
tipte ruhsatlı ve iskanlı binalar (1999 depremi öncesi ve sonrası yapılar),
ikinci tipte ise ruhsatsız binalar (imar aflı ve imar affına başvurmayanlar
dahil) yer almaktadır.

 

Türkiye
deprem tehlike haritası 18 Mart 2018de
Resmi Gazetede
yayınlanmış, 1 ocak 2019da yürürlüğe
girmiştir. Bir planlama yapılarak ve 1. Derece deprem bölgelerinden başlayarak
(İstanbul başta olmak üzere)
sonrasında 2., 3., 4., 5. Bölgelere yaygınlaştırılarak tüm Türkiyede gerçekleşecek şekilde:

Öncelikle 1999 depremi öncesi yapılan tüm binalar (ki riskli binaların büyük
bir kısmı bunların içindedir) hasar durumuna bakılmaksızın deprem güvenlik testlerine tabi
tutulmalıdır. Bu testler kurulacak olan BAĞIMSIZ UZMAN KURULUŞLAR ( Araç
muayene istasyonlarınkine benzer) tarafından kamu tarafından belirlenecek
kriterlere  bağlı kalarak yapılmalıdır. Bu testlerin finansmanı, Afet
Bakanlığınca veya Çevre,
Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca
oluşturulacak fonlardan sağlanıp vatandaşa ek yük getirilmemelidir.

3-    TEST SONUÇLARINA GÖRE BİNALARIN
SINIFLANDIRILMASI

Yapılacak testlerde üç
ana sınıf belirlenecektir.

3.1. Deprem Güvenli
Binalar: Sıfır ölüm
hedeflenerek yapılan testlerde güvenli
görülen binalara GÜVENLİ YAPI
SERTİFİKASI verilmelidir. Bu sertifika tüm
yapıların alım satımlarında, devirlerinde veya kiralanmalarında zorunlu olarak
aranmalıdır.

3.2. Güçlendirilecek
Binalar: Yapılan testlerde güçlendirilmesi
gereken binalar uzun vadeli düşük ödemeli kaynaklar
oluşturularak güçlendirilmesi
sağlanmalıdır.  Güçlendirilmesi
tamamlanan binalara da güvenli yapı
sertifikası verilmelidir.

3.3. Deprem Güvensiz
Binalar: Bu binaların derhal boşaltılması sağlanmalı, yıkımı ve sonrası süreçlerle ilgili yasal düzenlemeler yapılmalıdır,
ancak en az mevcut yapının aynı imar hakkı verilerek dönüşümü teşvik edilmelidir.

Yıkılıp yeniden yapılacak ve ya güçlendirilecek binalarla ilgili dönüşümü teşvik edecek uzun vadeli
geri ödemeli finansman modelleri geliştirilmeli, şu an yürürlüğe girmiş olan sosyal konut
projesi riskli yapılar öncelenerek gerçekleştirilmelidir. Tüm bu çalışmalar bakanlık koordinasyonunda yerel yönetimlerle
iş birliği içinde zamanlaması planlanmış ve yasal alt yapısı oluşturulmuş bir
şekilde yapılmalıdır.

4-    Mevcut
Yapıların Muayenesi

Ülkemizde bina asansörlerinin muayenesi zorunlu. Kırmızı
etiket alan asansör kullanıma kapatılıyor. Isı yalıtımı ile ilgili Enerji
Kimlik Belgesi artık zorunlu olarak isteniyor. Ancak binanın kendisi iskan
aldıktan sonra bir daha denetlenmiyor. Zaman içinde taşıyıcı sisteme kolon
keserek ve ya farklı bir şekilde zarar verilebiliyor, ya da taşıyıcı sistem
doğal nedenlerden zayıflayabiliyor. Bu nedenlerle binaların yine aynı uzman
kuruluşlar tarafından (örneğin 5 yılda bir defa) muayene edilmesi sağlanabilir
böylelikle tüm yapı stoğumuz
depremsellik yönüyle
denetlenmiş olacaktır.

 

Alıntı: M.Zekeriya Özak -Yüksek
Mimar

Millet’in “M” Harfini Çalana Ceza Var, Yerine “Z” Harfi Koyana Yok

Bursa’da ilginç bir olay meydana geldi. Millet Bahçesi’nin giriş
kapısının tabelasındaki ‘Bursa Millet Bahçesi’ yazısının ‘M’ harfi çalındı.

“M” harfini yerinde göremeyen belediye ekipleri, durumu polise
bildirdi. Polis daha önce sabıkası da olan şüpheliyi yakaladı.

Sanık mahkemede “M” harfini çalıp 52 TL’ye sattığını itiraf etti.
“Diğer harfleri almadım. M harfinin bedelini ödeyerek tahliyemi istiyorum”
dedi. Her bir harfin devlete maliyetinin 470 TL olduğu tespit edildi.

Mahkeme hâkimi, “gece işlenen nitelikli hırsızlık suçundan” dolayı
sanığa 6 yıllık hapis cezası verdi. Ancak kovuşturma aşamasında etkin
pişmanlıktan yararlanıp, çalınan harflerin masrafını karşılaması nedeniyle
cezasını
3 yıla düşürdü.

****

Zillet Demek
Hakaret

Bu haberi okuyunca aklıma “Millet İttifakı” yerine “Zillet
İttifakı”
diyenlerin çaldığı “M” harfi geldi.

Türkiye’deki seçmenlerin yaklaşık yarısının oy verdiği partilerin
oluşturdukları siyasi iş birliğine verdikleri adın ilk harfi olan “M”
harfinin çalınması, bana göre, “Millet Bahçesi” tabelasındaki harfin
çalınmasından daha ağır bir eylemdir.

Tabeladan “M” harfini çalan hırsıza “Millet” kelimesini “İllet”
haline getirmesi sebebiyle hakaret vd suçlar isnat edilmemiş. Muhtemelen
sanığın maddi durumu ve tahsil seviyesi sebebiyle böyle bir hakaret kastı
taşımasının mümkün olmadığı düşünülmüş olmalıdır.

Oysaki, “Millet İttifakı” kavramının başındaki “M” harfi
yerine “Z” harfi koyanların Millet’i Zillet diye tanımladıkları, bu
suretle hakaret ve aşağılama kastının olduğu açıktır.

Bu hakaret ve aşağılamanın hem doğrudan Millet kavramına da
ve hem de Millet İttifakı mensuplarına olduğunu değerlendirmek
mümkündür.

****

Milletin “A” sına
Koymak

AKP iktidarınca en çok gözetilen (en ziyade himayeye mazhar) ve
muhalefetin “5’li Çete” adını verdiği şirketleri hepiniz biliyorsunuz.

Bu şirketlerin isimlerini sayamasanız da birinin patronunun tarihe
geçen küfür cümlesini unutmanız mümkün değil.

Bu malum kişinin “milletin ..ına koyarım” ifadesi, biraz
edebe uygun hale getirmek için basında, “milletin A’sına koyarım”
şeklinde yazılmakta.

Bahsi geçen iş adamı bu sözünden dolayı herhangi bir yargılamaya
muhatap olmadı ve ceza almadı.

Bu ifade o kadar çok kullanıldı ki, sanki bilinçaltında millete küfredilmedi
de bir harfe yönelik bir eylemmiş gibi yerleşti.

Şimdi “Millet” kelimesini “Zillet” diye okuyanlar da
Millet’in bir harfini alıp yerine koydukları harfle maksatlarına
ulaşıyorlar. Ama savcılar ve bu hakareti yapan siyasilerin taraftarları basit
bir hırsıza gösterilen kadar bile tepki göstermiyor.

Muhalefetten birileri bunu yapsa hem “Hakaret” ve hem de “Milli
ve Manevi değerlere saldırı”
ve “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya
Aşağılama
suçlamalarıyla soruşturma açılabilirdi.

****************************

Millet Bahçeleri Yapanlar Çalıyorsa

Millet Bahçesi tabelasında yer alan bütün harfler çalınsa tanesi
470 TL’den 13 harf karşılığı devletin toplam maddi zararı 6.110 TL eder.

Tabii ki “devletin her kuruşu Milletindir” ve “tüyü bitmemiş
yetimlerin hakkı” olan bu paraların hesabı sorulmalıdır.
Hırsızlar
gerekli cezayı almalıdır.

Ancak bazı hırsızlıklar tabelada eksilen harf gibi kolayca
görülemezler.
Bunları uzman kişilerin araştırıp incelemesi ile
öğrenebiliriz.

Diyelim ki çok değerli eserlerin sergilendiği bir müzede nadide
mücevherin yerine kopyası, ünlü bir ressamın paha biçilemeyen tablosunun yerine
sahtesi konulursa bunları ancak uzmanlar fark edebilir.

Devletin önemli harcamaları, kamunun yaptığı ihaleler gibi teknik konularda
hırsızlık yapılıp yapılmadığını Sayıştay denetiminden geçirildiğinde
öğrenebiliyoruz. Uzman Sayıştay denetçilerinin yaptığı denetimler sonucu
yazdığı raporlardan nice yolsuzluk ve hırsızlıkları öğrendik.

Ayrıca Sayıştay denetimi olmasının, suç işlemeye niyetli
olanları daha suç işlenmeden caydırıcı bir işlevi de vardır.

****

Sayıştay ve KİK

İktidar, başta Varlık Fonu’na
devredilenler olmak üzere, çok sayıda kamu kurum ve kuruluşunu Sayıştay
denetimi kapsamından çıkardı.

Sayıştay denetimine tabi olanlar için ise CB Tayyip Erdoğan
Sayıştay mensuplarına “ayar çekti”:

Erdoğan, 30 Mayıs’ta Sayıştay’ın 160. Kuruluş Yıldönümünde, “Sayıştay’ın,
icracı kurumlardaki denetimini sadece açık arama veya ceza penceresinden
bakarak yapmaması gerektiğini
” söyledi.

Sayıştay “etkin denetim ve hesap sorabilirlik” özelliklerini kaybetti. Hesap vermeyenler için yaptırım
uygulanamıyor.

AKP döneminde 68 defada Kamu İhale Kanunu’nun 198 maddesi
değiştirildi. Özellikle bahsi geçen en çok gözetilen “5 şirket
ne
zaman büyük bir ihaleye girecek olsa
İhale Kanunu’nu
değişiyor.”

****

Millet Bahçeleri Harcamaları

Murat
Ağırel
’in verdiği bilgiye
göre; “Şu ana kadar bitmiş 97 millet bahçesi var.
Uygulama aşamasında olan Millet Bahçesi sayısı 67, proje halinde olan
Millet Bahçesi sayısı ise 201.
 Şimdiye kadar 264 ihale düzenlenmiş.”

“İhalelerin
güncel değeri 21 milyar 43 milyon Türk lirası…
Bu sadece ihalesi yapılanlar. Daha
yapılacak olanlar var, yapılanlardan fazla…”

2022 yılında milyonlarca insanımızı
doğrudan ilgilendiren tarımsal destekleme bütçesi 29 milyar lira. İktidar
bu miktara yakın bir parayı Millet Bahçelerine harcamakta.

Bu projelerin önceliği ve kamu yararı
konusu ayrı bir konu. Ama “harcanan paranın içinde yolsuzluk ve
hırsızlık var mı?”
sorusunun cevabı bizde yok. Bu harcamalar nasıl ve ne
kadarı Sayıştay’ca denetlenecek bilmiyorum.

Denetim yapılırsa denetçiler bağımsız ve
tarafsız olabilecek mi?
Onu da bilmiyorum.

Çünkü Sayıştay denetçilerinin görevi
“açık” gördüğü zaman raporlamak. Fakat CB “böyle yapmayın” diyor. Ayrıca
Denetçiler siyasi mülahazalarla atanan Sayıştay Başkanı ve Rapor
Değerlendirme Kurulu
tarafından kuşatılmış durumda.

Ama olsun içimiz rahat olmalı değil mi? “M”
harfini çalanı bulduk ve cezalandırdık ya… 

Fikir Damlaları (4)

 

      Hadiste mealen:
“Ya öğretici, ya öğrenici veya dinleyici ol. Dördüncüsü olma helâk olursun!”
deniyor. İnsan, bu üçünden hiç olmazsa üçüncüsü olabilir. Kaldı ki, konuşan
bildiğini söyler, dinleyen bilmediğini öğrenir. Yani dinleyenin bilgisi artar.
Mevlânâ’nın Mesnevîsi “Bişnev!” / “Dinle!” diye başlar. Çünkü öğrenmek için
dinlemek gerek. Nitekim kuş yavruları, yumurtalarından çıkar çıkmaz ötmezler.
Zira henüz bir şey bilmiyorlar ki, ne konuşsunlar? Ancak anneleri olan kuşu bir
süre dinledikten sonra, “Cik Cik” ötmeye yani konuşmaya başlarlar. Öğretmenin
de, öğrencilerden ilk ve tek isteği önce dinlemeleri, sonra soru sormalarıdır.
Çünkü soru sormak için, önce dinlemeleri sonra bilmeleri gerekir. Kaldı ki,
öğretmenin başarısı; öğrencilerin onu ihlâsla / içtenlikle ve sessizce
dinlemelerine bağlıdır. Çünkü Mevlânâ Hazretlerinin dediği gibi:
”Dinleyenin;  samimiyet ve içtenlikle,
konuşana kulak kesilmesi nispetinde, Allah konuşana ilham eder.” İşte iki taraf
için de, büyük birer müjde! Evet, öğrencinin öğrenmesi ve öğretmenin
öğretmedeki başarısı; her iki tarafın karşılıklı gayreti nispetindedir.

x

     Görmek büyük
nimet. Ama işitmek daha da büyük bir nimet. Çünkü gören sağır öğrenemez. Fakat
sağır olmayan kör öğrenebilir. Nitekim kör olan peygamber vardır. Fakat sağır
olan peygamber yoktur. Bu bakımdan işitmek, görmekten üstündür diyebiliriz.
Evet, işiten âmâ da olsa öğrenip anlatabilir. Sağır olan görse de, öğrenip
anlatamaz. İşte bu açılardan dinlemenin, görmekten üstün olduğunu
söyleyebiliriz. Tabii ki, her ikisine birlikte sahip oluş; nimet üstü nimettir.

x

     Genelde her
devletin Anayasa’sı o milletin aleyhine olacak maddeleri ihtiva etmez /
içermez. Ama insanlar; kendi koydukları yasa ve kanunlara, maalesef şahsî
menfaat ve çıkarları için uymayıp, ona göre hareket etmiyorlarsa; Anayasa ve
Kanunlar mı suçlanmalı? Doktorun hatasından Tıb ilmi, hukukçunun yaptığı
hukuksuzluktan Hukuk ilmini mi sorumlu tutmalıyız? Eve giren hırsız yüzünden,
kitaplıkta bulunan hukuk kitabı mes’ûl tutulabilir mi?

x

     Müslümana bakarak
İslâm hakkında menfî / olumsuz fikir beyan edenler var! Hâlbuki o kimse İslâmı
yanlış anlamış, yanlış uygulamış olabilir. Bu durumlarda kişilere değil,
kaynaklara yönelmek lâzım. Çünkü “Başkasına itimat etmeyen, nefsiyle teşebbüs
eder.” Başkasına güvenmeyen, onun doğru bildiğinden ve doğru yaptığından emin
olmayan kimse, bizzat kendisi kaynaklara yönelmeli. Bilmesi gerekenleri
kaynaklardan bizzat kendisi aramalı, bulmalı ve almalı. Ne mutlu bizlere ki,
Türkçemizde her konuda hem telif, hem de tercüme edilmiş olarak, güvenilir
sayısız ilmî / bilimsel ve birbirinden güzel eserler mevcut. Tabii görenedir
dostlar görene, köre ne?

x

     Birbirimizi
incitmek, kırmak ve gücendirmek istemiyorsak; birbirimizi itham edici,
suçlayıcı ve töhmet altında bırakacak kelime, söz ve cümlelerden uzak duralım.
Hüküm verici, hükme bağlayıcı ifadelerden sarfı nazar edelim. Meselâ dinsiz,
imansız, kâfir, ilerici, gerici, komünist, kapitalist, solcu, materyalist,
dinci ve bu gibi, hükme bağlayıcı kalıplaşmış kelime ve sözlerden uzak durmalı,
bunları birbirimize karşı sarfetmemeliyiz. Çünkü bu tarz söyleyişlerle;
karşımızdakini yargılamış  oluyor; onu o
kelime ve tabirin hücresine tıkmış bulunuyoruz! Bu durumda mes’ele hükme
bağlanmış olduğundan, geriye konuşacak bir şey kalmamış demektir! Sen sağ ben
selâmet! Öyleyse ne yapmalı derseniz, derim ki: Sadece mes’ele ve problemleri
konuşmalı. Kabul veya reddi tabii karşılamalı, bunlar hakkında yersiz
münakaşaları bir tarafa bırakmalıyız.

     Unutmayalım ki, bu
vatan hepimizin. Hepimiz bu yurdun birinci sınıf vatandaşlarıyız. Kimsenin
kimseyi hor görmeye hakkı yok. Üstelik hiçbirimizin gidecek başka bir yeri de
yok. Anca beraber, kanca beraberiz. Birbirimizi sevecek, sayacak ve birbirimizi
hor ve hakir görmekten son derece sakınacak; bu anlayışın devamı için topyekûn
samimi ve içten bir gayret içinde olacağız.

     Unutmayalım ki,
kol kırılır yen içinde. Tabii ki, birbirimizi istediğimiz kadar tenkit
edeceğiz. Ama bunu yaparken fikir ve düşüncelerimizi ortaya koyacak. Rencide
edici / kırıcı, üzücü söz ve davranışlardan daima uzak duracağız.