20.1 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 282

Kuruluşlardan “Türk” Adının Çıkarılmasını İsteyenler Nereye Koşuyor?

0

Son yıllarda “Türk” kavramına karşı eylem ve söylemler,
devlet kurumlarından “T.C.” ibarelerinin ve Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm
diyene!” vecizelerinin kaldırılması ile başladı. Ardından çözüm süreci ve
tavizler dönemi başladı. Bu süreçte, 2013 yılında 80 yıldır ilkokullarımızda
her sabah söylenen ve “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye biten
Andımız’ın okutulmasının yasaklanması ile devam etti. Bunlara Türkiye
Cumhuriyeti devletinin yüce kurucusu Atatürk’ün adının yenilenme bahanesiyle
tesislerden adının kaldırılması ile devam edildi.  Son yıllarda ise bazı dernek, kuruluş ve
meslek odalarının adındaki “Türk” ve “Türkiye” kelimesinin çıkarılması
girişimleri ortaya çıktı. 

                Birçok
kuruluşla, adındaki “Türk” ve “Türkiye”  ifadeleri üzerinden bir kavga sürdürülüyor.
Türkiye’de faaliyet gösteren ve adında “Türk” ve “Türkiye” ifadesi
geçen birçok kurum, kuruluş ve STK var. Bunların büyük bir kısmı resmi
kurumlar: Türk Dil Kurumu (TDK), Türk Tarih Kurumu (TTK), Türk Hava Kurumu
(THK), Türk Standartları Enstitüsü (TSE), Türk Coğrafi Kurumu, Türk Patent ve
Marka Kurumu, Türk Kadınlar Birliği. Adında “Türk” ve “Türkiye”  ifadesi geçen birçok meslek birliği de
var:  Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk
Mühendis ve Mimar Odası Birliği (TMMOB), Türk Diş Hekimleri Birliği, Türk
Eczacıları Birliği, Türk Veteriner Hekimler Birliği, Türkiye Barolar Birliği
(TBB), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB).

                Tüzüğünde
ismi “Türkiye Kızılay Derneği” olarak geçen ve kurumsal adı “Türk Kızılayı”
olan insani yardım kuruluşumuz, 2005 yılından beri “Türk Kızılayı” adıyla
satışa sunulan maden sularının adındaki “Türk” ifadesini kaldırdı. Konuyla
ilgili açıklama yapan Kızılay yetkilisi, bu değişikliğin sebebini, “Kızılay
Maden Suyu ticari bir üründür. Bu yüzden, imajını günümüz trendlerine uygun ve
tüketici alışkanlıkları doğrultusunda değiştirdik “diye açıkladı. Ama bu
açıklama vatandaşlarımızı kesinlikle tatmin etmedi ve “Türk” kelimesine karşı
açılan savaşın bir devamı olarak görüldü, 
büyük tepkilere yol açtı. 

                Bu
kavganın sebebi olarak, adında “Türk” ve “Türkiye” kelimesi bulunan bazı
kuruluşların yöneticilerinin suç oluşturabilecek siyasi içerikli söylem ve
eylemleri gösteriliyor. Bu kavgayı 2018 yılında, Türk Tabipleri Birliği’nin
(TTB) adından ‘Türk‘ ve Türkiye Barolar Birliği’nin (TTB) adından ‘Türkiye‘
kelimesinin çıkarılması planı olarak başlatanlar, gerekçesini “Bunların Türk
kavramı ve Türkiye’ye layık değiller” diye açıkladılar. “Bu kurumların
başındaki Türk kelimesinin kaldırılması için hukuki düzenleme yapılacak”
dediler. 

 

                Ardından
bir milletvekili, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Şebnem Korur
Fincancı’nın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) sınır ötesinde “kimyasal silah
kullanıldığı iddialarının soruşturulması gerektiği” yönündeki sözlerinden
dolayı, Türk Tabipleri Birliği’nin isminin ‘Tabipler Birliği’ olarak
değiştirilmesini içeren kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu. Hâlbuki Türk
Tabipleri Birliği (TTB), 1953 yılında kurulan ve Türk hekimlerinin yüzde 90’ını
çatısı altında toplayan bir meslek örgütüdür. O zaman Türk Tabipleri
Birliği’nin adından “Türk” kelimesinin çıkarılmasını isteyenlere soruyorum.
Atatürk’ün “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözünden de “Türk” kelimesini
çıkaracak mısınız;

 

                Adından
“Türk” kelimesi çıkarılmak istenen kuruluşların yöneticilerinin eylem ve
söylemlerinde gerçekten suç unsuru bulunabilir. Ama buna siyasiler değil,
bağımsız mahkemeler karar verir. Hukukta evrensel bir kural vardır. Suçlar
şahsidir ve kim işlemişse o cezalandırılır. Bir kuruluşu, bir yöneticisinin
veya üyesinin işlediği suçtan dolayı sorumlu tutamazsınız. O kuruluşun adındaki
“Türk” kelimesi, bir yöneticisinin suç oluşturan eylem veya söylemlerinin
arkasına saklanarak kaldırılamaz. Kaldırılırsa, bu her türlü yorum ve suçlamaya
yol açar. 

                “Türk”
ve “Türkiye” kelimesinden alerji duyan herkese iki çift sözüm var. Böyle
yapmaya devam ederseniz, “Türklük ve Türkiye kavramına karşı” olarak
değerlendirilirsiniz.  Her şeyden önce bu
devletin adı, Türkiye Cumhuriyeti. 
Göktürk devletinden sonra “Türk” adını taşıyan ikinci Türk devletidir.
Bir Türk olarak biz bundan gurur duyuyoruz. Kişilerin suçlarından dolayı
yönetici veya üye oldukları, adında “Türk” kelimesi bulunan kuruluşlardan
“Türk” adının kaldırılmasını isteyerek kime hizmet ediyorsunuz? Şairin dediği
gibi “Bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” Onun için bu milleti daha fazla
zorlamayın. “Türk” adı ile kavgaya son verin.

                Kuruluşların
adından “Türk” kelimesinin çıkarılmasını isteyenlere son sözü, Türkiye
Cumhuriyeti devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk söylesin: “Bu ülke,
tarihte Türk’tü bugün de Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır.”

Kam Anadan Türk Dünyâsı Masalları 3

0

Özbek-Kerkük-Hakas-Kazakistan-Gagavuz-Çuvaş

 

Türk Dünyâsı’ isimlendirmesi
rahmetli Prof. Dr. Turan Yazgan (1938-22 Kasım 2012) Haca’nın, 22.000.000
kilometrekarelik alanda yaşayan Türk kökenli 300.000.000 milyon insana
armağanıdır. Söz konusu coğrafyada Türk’ün târihi, dili, kültürü, kitâbeleri,
şiirleri, destanları ve masalları vardır.

Dünya edebiyatında olduğu gibi Türk
edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde
‘destan’ kelimesi, birden fazla nazım ve nesir şekli için kullanılmıştır. Hâlen
de kullanılmaya devam etmektedir. Nazım şekillerinden bir bölümü ve manzum
hikâyeler, destanlar ve masallarla kâinatın ve milletimizin yaratılışını,
gelişimini, hayatta kalma mücâdelelerini, sevinçli ve kederli dönemlerini,
kahramanlıklarını, beşerî ilişkilerini günümüze aktarırlar.

Edebiyat târihçileri ve araştırmacıları;
masalları, aşk hikâyelerini ve destanları aynı grup içerisinde ele alırlar.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce,
destanlarımız ve eski dönemlere ait masallarımızı edebiyat kitaplarında ve
çocuk yayınlarında görmek mümkün değildi. Yunan mitolojisine ait metinler
okutulurdu.

Çocuk eğitiminin çocuk yayınlarıyla daha etkili
olduğu fark edilince, masal kitapları da önem kazandı. Ötüken Neşriyat, çok
kaliteli, renkli ve resimli eserlerle kendisine geniş bir sâha oluşturdu.

***

Fatma
Hânecioğlu
Alparslan’ın resimleriyle Hilal Koçyiğit’in hazırladığı  ‘Kam Ana’dan
Türk Dünyâsı Masalları
’ hem şık görünümü hem de dolgun içeriğiyle
çocuklarımızın sâdece gönlünü ve gününü değil, geleceklerini de aydınlatıyor.
Kitabın sıcaklığı, samimiyeti, sarıp sarmalayan kucaklayıcılığı takdim
yazısıyla başlıyor:

Evvel zamanda insanlar
coşkun, heyecanlı durumlarda bir araya gelirmiş. Bu zamanlarda herkesin
tanıdığı, sözüne kulak verdiği biri çıkarmış içlerinden. Derdi olanın
dermanına, hasta olanın şifasına niyetle söyler, anlatır, dans edermiş bu kişi.
Kimileri ona baksı, kimileri de kam dermiş. İşte o kişilerin nesilden nesile
aktardığıyla yol almış kadim gelenek.

Türk Dili ve Edebiyatı
öğretmeni olan, hikâye ve masalların içinde kendinin ve geçmişin izlerini süren
anlatıcıya; bir gün onu dinleyenler ‘Kam
Ana
’ diye seslenmişler. Bu hediyeyi kabul etmiş anlatıcı ve izini sürdüğü
masalları, hikâyeleri ‘Kam Ana Kadimden
Bugüne Masallar
’, ‘Kam Ana Udagan’ın
Yolu
’ adlı eserlerinde yazmış.

Masalları hem kendi
çocuklarına hem ülkemizde ve yurt dışında pek çok çocuğa anlatmış. Şimdi
torununa da anlatmaya devam ediyormuş.

Kam Ana’nın masallarına
tezhip ve minyatür sanatçısı Fatma Hanecioğlu Alparslan’ın resimleri eşlik
ediyor. Masallarda yer alan bu güzel resimlere minyatür deniyor. Sanatçımız
yurt içi ve yurt dışında pek çok sergide eserleriyle yer aldı. Kültür Bakanlığı
tarafından ödüle lâyık görüldü.

***

Arka kapak yazısı, aynı sıcaklık ve
samîmiyetle okuyucuyu sayfalara dâvet ediyor:

Her masalın başında bir
bilmece ve tekerleme bulacaksınız. Bilmecenin cevabı, masalın içinde çıkacak
karşınıza.

 

 

 

Sayfaları çevirelim,
kahramanlarımız neler neler yaşamış hep birlikte görelim.

Sözün izinden derilmiş
masallarla yolculuğa çıkmaya var mısınız?

***

Biz de çağrıya uyalım ve sayfalara girelim:
Birinci masalın ‘Bilmece Bildirmece’si
şöyle:

Bir kemende bağlı bir dizi dünya. Birine girsen küçük adalar,
bir de derya.

***

Eskiden masallar bir tekerleme ile başlarmış.
Kam ana da eski geleneğe uymuş:

Evvel zaman içinde,

 kalbur saman
içinde

Eski gömlek, yeni
gömlek

Düğme diktim ilmek
ilmek.

Yedi insan giydirdim.

Bitmedi kumaşım.

Yedi dağı dolandım.

Bitmedi kumaşım.

 İpin ucunu attım.

 Aya bir çengel taktım.

 Pek yakıştı kumaşım.

İstedim ki varayım.

 Tutundum da tırmandım

İpin ucunu tuttu bir
kuş.

 Bir baktım bizim baykuş!

Dur dedim, vay dedim.

 Çıkayım bak ay dedim.

Attı beni bir ile.

 İlden çıktım geldim dile.

***

Bilmece bildirmece’nin ipucunu burada
aramayınız sevgili arkadaşlar.

Çünkü masal henüz başlamadı. Bu bölüm, adı
üstünde: Tekerleme…

Ve… işte birinci masal:

 

ALTIN
KARPUZ

Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içindeymiş. Var varanın, sür sürenin,
destursuz bağa girenin karşısına bir çiftçi çıkmış. Bu çiftçi çok ama çok
yoksulmuş. Hepi topu bir tohum atımlık yeri ya var ya yokmuş. Yine de burada
gece gündüz, emekli zahmetli gün geçirirmiş.

Derken bahar gelmiş.
Çiftçi o bir atımlık, beş adımlık yeri sürmeye başlamış. Sürüp toprağı
havalandırırmış ki belki bir umut, biraz daha fazla tohum ekebilirmiş. İşlerini
yapmış. Az ilerideki kayanın dibinde gölgelenmeye durmuş. Tam o sırada gökte
uçmakta olan sürüden bir leylek, düşüvermiş; düştüğü yerde de kalakalmış.
Çiftçi hemen leyleğin yanına gitmiş, bir de ne görsün! Leyleğin kanadı kırıkmış.
Çiftçi onu alıp evine götürmüş. Kırık kanadına bir tahta bağlamış. Bir zaman
iyileşene kadar ona bakmış. Leylek iyi olunca uçup gitmiş.

Bizim yoksul çiftçi de
işine gücüne devam etmiş. Yine bir gün toprağıyla uğraşırken, leylek alçaktan
uçarak geçmiş. Çiftçi elindeki toprağı işlemeye devam etmiş. Leylek biraz daha
alçaktan uçarak geçmiş. Çiftçi o an fark etmiş leyleği. Durup beklemiş. Leylek
iyice alçaktan uçmuş ve bizim yoksul çiftçiye üç tane karpuz çekirdeği atmış.

 Çiftçi bir elindeki çekirdeğe, bir sâhip
olduğu toprağa bakmış. Belki tutar da bereketli olur umuduyla ekmiş
çekirdekleri. Nice günden sonra diğer tohumlarla birlikte karpuz çekirdekleri
de büyümüş, büyümüş. Hasat* vakti gelmiş. Çiftçi yazın tam da ortasında koca
koca karpuzları almış eve götürmüş.

*Hasat: Ürün kaldırma, ekin
biçme işi.

Karpuzu kesip üleşme
zamanı gelmiş. Ne kadar hısım akraba, eş dost varsa dâvet etmiş. Ama gel gör ki
hiçbir bıçak bu karpuzları kesememiş. Bir vurmuşlar, iki vurmuşlar yok;
karpuzlar kesilmemiş. Herkes şaşırmış. Yere vurup yaralım, demişler. Karpuzu
yere bir atmışlar ki her yere çil çil altınlar saçılmasın mı! Gözlerine
inanamamış hiç kimse. Hemen öbür karpuzları da atıp yarmışlar. Meğer hepsinin
de içi ağzına kadar altın doluymuş.

Yoksul çiftçi büyük bir
sevinçle onca altını, çağırdığı tüm misâfirlerle üleşmiş. Herkes mutlu mesut
ayrılmış. Kalan da çiftçiye yetermiş. Ertesi gün yine tarlasına gitmiş çiftçi.
Bir de ne görmüş! Kalan her kök on karpuz daha vermiş. Çiftçinin meyvesi de
toprağı da bereketlendikçe bereketlenmiş.

O diyarın hayli zengin
başka bir çiftçisi daha varmış. Malı çokmuş ama gözünde tokluk yokmuş bu
adamın. Yoksul çiftçinin nasıl olup da kendisinden daha zengin olduğunu merak
edermiş. Dayanamamış, içindeki sorularla varmış çiftçinin kapısına. ‘De hele! Bir anda nasıl bu kadar zengin
oldun
?’ diye sormuş.

Çiftçi tarlayı, yaralı
leyleği, ondan sonrasını tek tek anlatmış. Bütün bunları dikkatlice dinleyen
zengin çiftçi bir daha, bir daha anlattırmış ki hiçbir şeyi kaçırmak istememiş.
Bizim yoksul çiftçinin yanından ayrılır ayrılmaz başlamış beklemeye. Tüm göçmen
kuşları gözlemiş de gözlemiş. Hiçbir leylek düşmemiş onca tarlasının herhangi
bir yerine. En sonunda sabrı taşmış zengin çiftçinin. Ağacın tepesinde
yuvasında duran leyleğe eline geçirdiği taşı sopayı atmış da düşürmüş onu
yuvasından. Leyleğin yanına gidip bir de bakmış ki ne görsün! Leyleğin kanadı
değil, ayağı kırılmış. Olsun deyip hemen almış leyleği, evine götürmüş.
Günlerce gözü gibi bakmış ona. Leylek de iyileşince uçmuş gitmiş.

Aradan biraz zaman geçmiş.
Varlıklı çiftçi gözü göklerde leylek yolu gözlemiş. Gelmiş beklediği leylek.
Tıpkı öbür çiftçinin anlattığı gibi üç karpuz çekirdeği bırakmış önüne.

 Büyük bir iştahla, hevesle çekirdekleri
toprağa gömmüş çiftçi. Günü güne eklemiş, geceyi tezden savuşturmuş derken
beklediği gün gelip çatmış. Tarlasına gittiğinde bir de ne görsün! Koca koca üç
karpuz! Hemen almış karpuzları, tutmuş evinin yolunu. Bu karpuzların içindeki
altınları kimseyle paylaşmaya niyeti olmadığından, hiç kimselere haber
salmamış. Girmiş odasına, kapıyı içeriden kilitlemiş. Üç karpuzu birden
kaldırmış, atmış yere. Atmış da ne görmüş! Karpuzun içinden koca koca eşek
arıları çıkmasın mı!

Çiftçinin orasını burasını,
her yerini sokmuş arılar. Çiftçi yüzü gözü şişip kapıyı da anahtarı da
bulamadan, oracıkta debelene debelene can vermiş. Malı mülkü yetime yoksula
kalmış. Bizim eskinin yoksulu şimdinin varsılı çiftçimiz de eline geçenden üleşerek,
bölüşerek ve hep çalışarak mutlu mesut yaşamaya devam etmiş.

Bir kemende bağlı bir dizi dünya; birine girsen küçük adalar, bir de
derya
.’ dedikleri bir karpuz vermiş iyinin hakkını, kötünün cezasını.

***

Kam Ana bu şirin kitabı hazırlamak için
herbiri ayrı bir kültür hazinesi olan kimi rahmet-i rahmana kavuşmuş yazarlardan,
ilim adamlarından faydalanmış. Sevgili arkadaşlar sizler de büyüdüğünüzde
masal, destan ve hikâye yazarken bu kişilerden ve eserlerinden
faydalanabilirsiniz:

Böylece yeni Kam Analar, Korkut Atalar, Dede
Korkutlar sizin aranızdan yetişecektir.

1-KÖSOĞLU, Nevzat; Türkiye Dışındaki Türk
Edebiyatları Antolojisi Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

2-ALPTEKİN, Prof. Dr. Ali Berat; Hayvan
Masalları, Ankara. 1991

5-ELÇİN, Prof. Dr. Şükrü; Halk Edebiyatı
Araştırmaları, 1-2, Akçağ Yayınları, Ankara, 1997.

4-GÜNEY, Prof. Dr. Eflâtun Cem; Masallar, Ankara, 1982

5-SAKAOĞLIT, Prof. Dr. Saim; Masal Araştırmaları, Ankara, 1999.

6-DİLÇİN, Prof. Dr. Cem; Yeni Tarama Sözlüğü,
TDK Yayınları, Ankara,

7-ATALAY, Besim; Dîvânu Lugâti’t Türk
Tercümesi, Türk Dil Kurum. Yayınlan, 1991.

8-BAYAT, Prof. Dr. Fuzuli; Kadim Türklerin
Mitolojik Hikâyeleri, Ötüken Neşriyat, 2017.

9-ÇAĞBAYIR, Yaşar; Ötüken Türkçe Sözlük,
Ötüken Neşriyat, 2017.

 

Dışı da içi de çok sevimli olan kitap, 15 X
21,5 santim ölçülerinde, 90 gram dergi kâğıdına resimli ve renkli olarak
basılmış 132 sayfadır.

İyi okumalar…

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul
Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr  

Ölmüş!

***

Sosyal medyada ve ya haber sitelerinde sıkça karşılaşırız

İş adamı falanca,

Eski vekil filanca,

Emekli bankacı,

Öğretmen, ev hanımı, zabıta

Doktor, avukat, gazeteci, sanatçı, memur, müdür, amir, başkan,

Yönetim kurulu üyesi, elektirikçi,

Esnaf, usta, çırak vs…

Kimi de çok genç
yaşta!

Kazada hayatını kaybetmiş, Kalbine
yenik düşmüş, Yakalandığı amansız hastalığa daha fazla direnememiş,

 “Hakkın rahmetine kavuşmuş”

Ölmüş!

***

Kılınan cenaze namazı,

Ve defin!

Dün sevdiklerimize, bu gün tanıdıklarımıza, yarın bize!

Hani Erkan Ocaklı’nın “Ezanlar Bizim İçin Okunuyor Sevdiğim”
isimli türküsü var ya, aynen öyle,

Bir gün “sela’lar bizim için okunacak”

Hayırlısıyla!

Bütün mesele selamız okunmadan
bir şeyler yapmakta,

O halde o gün gelmeden, Borcunuz
varsa ödeyin, Sözünüz varsa tutun, Kırdıysanız onarın, Özrünüz varsa dileyin, Helallik
isteyin

Fazla nefsi planlarınızdan vazgeçin, yarın olur biz olmayız
belli mi olur,

***

Hani tik tok ta bir amca yattığı
yerden doğrulurken “dünya boştur lo!”
diyor ya

Gerçekten öyle,

Bir gün gelir mevkilerimiz,
makamlarımız, varlıklarımız, gücümüz, arkamız, akrabalarımız, kalemimiz,
kelamımız bankada ki paramız, altımızda ki arabamız yalan olur!

Bir sonraki okunan sela bizim için okunabilir,

Belli mi olur!

***

Müslüm Gürses hazretlerinin de veciz bir sözünde işaret
buyurduğu gibi

Hayat bir masal, Yaşamak
rüya

Kimseye kalmaz,
yalancı dünya

Kibirlenme sakın, insanca
yaşa

***

Yalan bu dünya yalan,
Varlıklar güçler yalan

Bak ne var elde kalan,
Geçip gidiyor zaman

Yalan bu dünya yalan,
yalan…

***

Ömür çok kısa, Harcama
boşa

Değer mi dünya, bir
damla yaşa

Büyüklenme sakın, insanca
yaşa

***

Kötülük bulaşıcı ise, iyilik te bulaşıcı!

Geçmişlerinize rahmet, ömrümüze bereket, çarşamba günümüz de
mübarek olsun inşallah!

Kapitalizm: Dünyada

0

Kapitalizm; atmosferimizi,
topraklarımızı, denizlerimizi, göllerimizi, akarsularımızı, yer altı sularımızı
kirleten, hülasa gezegenimizi mahveden, serseri aklın egemenliğindeki, sosyal
ekonomik bir insanlık konağı.

Kutsal “bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler” ayeti doğrultusunda, belki de fizibil olmayan bir yatırım
sonucu,

ya da fizibil bile olsa,
borsa oyunlarının sonucu, kurdukları üretim fabrikaları, doğayı kirletip,
geride bir enkaz bırakarak batabilir.

Kutsal ayetleri gereği, hür
teşebbüse dur denilemez. Ona dur, buna dur, kapitalist gelişme ne olacak o
zaman.

Uludağ İhracatçı Birlikleri,
Genel Sekreterliği AR-Ge Müdürlüğü tarafından hazırlanmış olan,

“Otomotiv Sektörü Açısından,
ABD Ülke Raporu” ndan bulabildiğim rakamlarla başka bir örnek vereyim.

ABD’nin 2021 Otomobil
ithalatı: 283 milyar USD. Orta sınıf ABD vatandaşları, Avrupa, Asya malı küçük
arabaları tercih ediyorlar herhalde.

ABD’nin 2021 Otomobil İhracatı:
54 milyar USD. Avrupalı, Ortadoğulu para babaları da, saltanat kayığı
kıvamında, lüks Amerikan arabalarını arzu ediyorlar diyebiliriz.

Bunlara şunu önersek:  Kardeşim, Avrupa, Asya malı, büyük, lüks
arabalar da var neyine yetmiyor.

Bu, 54 milyar USD tutarında binlerce
otomobil, bir yılda bir sürü konteyner gemisi ile Okyanusları aşarak, size
ulaşabiliyor. Bu gemilerin yaktığı yakıta, yazık, günah, değil mi. Haşa, bunu diyemeyiz.”
Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”, kutsal ayetine göre, günah işlemiş
oluruz.

Irak işgali zamanında
rastladığım,  Birleşmiş Milletler, Gıda ve
Tarım Örgütü FAO nun beyan rakama göre,

(o zamanlar) 60 milyar
dolarlık bir yatırımla, ıslah edilerek ve sulanarak, ekilebilir araziler, dünya
ölçeğinde,

iki katına çıkıyor ve açlık
sorunu bitiyordu.

Hâlbuki yine o zamanlar, ABD
Silah ticaret hacmi Bir Trilyon USD idi. Bir de tüm dünyayı düşünün.

Savaş olmasın, silah
imalatçıları ve tüccarları, para kazanamasın, diyebilir miyiz, haşa, günah
işleriz..

Ortopedi uzmanı Dr. bir
arkadaşım yıllar önce, ABD de kanser tedavisi gören yengesi ve ona refakat eden
abisine destek olmak için ABD ye ziyarete gidip döndükten sonra, biz bir grup
İzmir Atatürk Liselinin geleneksel sofrasında bize şunları demişti.

“ABD de kanseri yok etmek
için para harcamıyorlar, ilaç şirketleri, kanserle mücadele etmek için para
harcıyor.

 ABD vatandaşlarının restoranlarda bıraktıkları
artık yemeklerle, insanlığın büyük bir kısmının açlık sorunu kalmaz.”

Ne diyelim. Bütün renkler
hızla kirleniyordu. En birinci ABD.

Kapitalizmi, kapitalistler
şahsında değil de bir insanlık durumu olarak ele almak, daha doğru olur
kanımca.

İnsanoğlu, bu konağa nasıl
geçmiş, bu çok ayrı ve derin bir konu.

Engels, “Ailenin Özel
Mülkiyetin Devletin Kökeni” adlı yapıtında, buna bir açıklama getirmeye
çalışmış.

Kök neden ne acaba. İrlandalı
düşünür ve yazar T.S Eliot’un bir deyişi var. “Gerçeğin fazlasına kimse
dayanamaz.

Gerçeğin fazlasına dayanarak,
dile getiriyorum. Bence kök neden:. Eşrefi mahlûkat falan değiliz. Hayvanlardan
farklı olarak, aklımızın evrimleşmesine paralel, egomuzun da aşırı büyüyüp
şiştiği, açgözlü bir canavarız.

10.05.2019, tarihinde KAO da
yayınlanan “ Soykırım Katliam Savaş.” başlıklı denememde şunları demişim:

“Diğer canlıların kendi
türlerine yapmadığı şekilde, insanların birbirlerini kitleler halinde
öldürmelerini akıllarına sığdırmaları ve bunun, akılda normalleşmesi,
evrimleşmiş, akıllı ama doğal bir canlı olmaktan çıkıp akıllarının başka bir
evrime sürüklenmesi, insan olmaktan çıkıp, geriye doğru artık başka bir canlıya
da değil, artık doğa dışı başka bir yaratığa dönüşmesidir. İnsanın
kirlenmesinin doruk noktasıdır.

Artık bundan sonra bütün
kirlilikler meşrulaşır ve hafif kalır. Savaşta insan haklarından bahsedilemez
bile”

Çok yakınlarda, sosyal
medyada bir video dolaşıyordu. İki erkek aslan, biraz uzakta bekleyen bir dişi
aslana, kendi

genlerini aktarmak için,
öldürücü bir dövüşten ziyade, birbirlerine elense çekiyor, bir müddet sonra,
erkek aslanlardan biri mücadeleden vazgeçip, sırtını dönüp gidiyordu Kazanan
erkek aslan, kazandığı dişisine doğru giderken, pes edip oradan uzaklaşan
rakibinin peşinden, bakmıyordu bile. Ne kin, ne düşmanlık, ne de, sen benim
dişime nasıl göz koyarsın gibisinden, insanoğlunun kadim erkeklik sorununun
eseri, bir dayılanma duygusu.

Bir erkek aslan gibi, değiliz
artık. Değiştik, dönüştük, bozulduk.

Bir insanlık felaketi olarak,
kapitalizm hakkında söylenecekler tabi ki bu kadarcık olamaz.

Ancak şimdilik burada
keselim. Gelelim, kapitalizmin büyüyüp şişmesine.

Kapitalistlerin servet
birikiminin temelinde, ahlaki meşruiyet aramamız mümkün ve doğru değil bence.

Yunus Emre şöyle demiş, bence
güzel söylemiş: “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi”

Belki otuz yıldan fazla bir
zaman önce, henüz siyah beyaz TV döneminde, “Kaptan Onedin” diye,

BBC yapımı bir dizi
yayınlanmıştı. Kaptan Onedin’in ataları korsan. Onedin döneminde, korsanlıktan
elde edilen ganimetlerle, meşru bir deniz ticaret filosu kuruluyor. Bu kez
korsanlarla savaşıyorlar. Sonra Onedin, bir yelkenli gemi tersanesi kuruyor, daha
sonraki gelişme, buharlı gemi tersanesi ve modern sanayi kapitalizmine geçiş.

ABD de, sermaye birikimine,
içki ve uyuşturucu madde ve silah kaçakçılığı yapan mafya, büyük katkı sağlamıştı.

Baba dizisinde gördüğümüz
gibi, baba ailesi, sonunda, meşru kazanca yöneldi, bunu halen yapamamış mafya
ile savaşa girdi. Ülke genelinde, eski mafya, yeni meşru kapitalistler; halen
mafya olarak devam eden çeteler tarafından, haraç, kirli işler istenmesi vb
şeklinde taciz edilince ve bu durumla kendileri baş edemeyince, ABD
yönetiminden bu faal mafyanın kökünü kazımasını istediler. ABD Kapitalizminde
modernleşme olacak bu değişim için,

John Kennedy ve kardeşi adalet
bakanı Bob Kennedy, düğmeye bastı. “Organize Suçlar Yasası” nı çıkarıp,

mafya ile mücadeleye
başladılar. Bir teze göre, kardeş Kennedy ler, bu yasa nedeniyle öldürüldü.

Bütün gelişmiş kapitalist
ülkelerin sermaye birikimi, sömürgelerindeki kıymetli madenleri yağmalaması ile
sağlanmıştı. Bu arada aynı madenlerde çalışan yerlileri hunharca
çalıştırıyorlar ve topluca ölümüne neden oluyorlardı. Aynen şimdi Nike, Adidas
gibi markaların, Güney Asya ülkelerinde kurdukları fabrikalarda o ülkenin yerli
çocuklarını boğaz tokluğuna çalıştırmaları gibi.

 

TÜRKİYE’mizde

Türkiye’mizde sermaye
birikimi, müteşebbis ruhların ve sermayenin, devlet eliyle desteklenmesi ile başladı.

Vehbi Koç’un devletten aldığı
ilk iş, yeni inşa edilen ilk meclisin çatısına, kiremit döşemek olmuştu. Ve
hemen sonra Numune Hastahanesi nin  inşaat işini almıştı. Koç Grubunun
büyümesine baktığımızda, dünya örneklerine göre, en masumu diyebiliriz. Yine de
dünya ölçeğinde, kötü ve yerli örneklerle karşılaştırdığımda, hakkını şöyle
teslim etmem, boynumun borcudur. KOÇ Grubunun; yaptığı, modern milli teknolojik
yatırımlarla (Türk Demir Döküm, Asil Çelik) 
memleketimiz ulusal sanayine katkı yaptığını düşünüyorum.

Demokrat Parti ve özellikle
Adalet Partisi dönemlerinde, kalkınma ve istihdam yolu olarak Kamu ekonomisi
ile yatırımlar ve Özel Sektöre alabildiğine teşvik önemdeydi.Ancak batı
kapitalizmi ölçeğine ve artan nüfusumuza göre, çok daha fazla sermayeye ve
kapitaliste ihtiyaç vardı. Kuponla, ikramiye ile sermaye dağıtılacak değildi,
tabi ki.

1985 te başlayan hayali
ihracatla,

Hemen sonra, Banka
hortumlamaları ile,

Yerli mafyanın edindiği
sermaye ile sermaye büyüdü genişledi.

Eski yerli mafya ailelerinin
tamamına yakınının, kurduğu şirketlerle, ticaret ve sanayi ile uğraştıkları
bilinmektedir.

AKP döneminde ise MÜSİAD
eliyle, yeni güçlü sermaye ve kapitalizm, başka bir doğrultuda şekillendi ve büyüdü.

Önce Büyük Ata’mızı minnet ve
şükranla anarak şunu dile getirerek devam etmek isterim.

Cumhuriyet ve Aydınlanma devrimimizin
olağan üstü güçlü rüzgârı, tüm engellemelere karşın yetiştirdiği yaratıcı,
üretici kadrolarla, binlerce üretim kalemini işlemeyi başarıp, tarım ve ticaret
toplumundan çıkarak modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri girmemizi
sağlamıştır. Milli gelirimiz bu binlerce üretim kaleminden oluşmaktadır. Modern
sanayi, topluma kendi rasyonalitesini dayatır deyip bu önermemi şöyle açayım.

Herhalde anmamı istedi. Çocukluk
arkadaşım, biricik dostum, kardeşim, emekli Deniz Teğmeni, Uzak Yol Kaptanı rahmetli
Mehmet Sağcan, bir gün bana şöyle demişti: “Levent, okyanus aşırı bir gemi,
şeriatla yönetilemez”

2012-2013 yıllarında,
Kayseri’de mutfak fırınları üreten, yaklaşık dokuz yüz kişinin çalıştığı,
ihracat yapan, Kayseri Organize Sanayi Bölgesinde kurulu bir firmada, üst
yöneticilik yapmıştım.

Bir gün Preshane 1
fabrikasında, bir iş kazası olduğu haberini telefonla alınca, koşar adım fabrikaya
gittiğimde, gördüm ki, bir ambulansının benden önce kaza mahalline gelmişti. Bir
iki dakika içinde de, bir polis arabası geldi ve olayın bir iş kazası mı, bir
saldırı mı olduğunu, hemen soruşturmaya başladı.

Yönetimim sırasında, Kalite
Güvencesini sağlamak üzere bir ISO9000 firmasıyla anlaşma yaptık ve birlikte
çalışmalara başladık. Yine paralelinde bir Yalın Üretim firması ile verimliliği
sağlamak üzere, anlaşma yaptık ve birlikte çalışmaya başladık. Yani üretim; bilimin,
yani emanetin ehlinde, şekillenmeye doğru gidiyordu.

Bunları istersen yapma, o
zaman ihracat ta yapamazsın.

Yani demem odur ki, büyüyen MÜSİAD
sermayesi de, orta uzun vadede, TÜBİTAK ve Üniversitelerin Liyakatlı kadrolar
tarafından yönetilmesini, Orta Gelir tuzağından çıkabilmek için gerekli,
hukukun üstünlüğünü, şeffaf mali yönetimi, pekâlâ isteyecektir sonunda, el
mecbur.

Ama bu, çok geçmeden, ülkemiz
daha fazla kan kaybetmeden istense, ne kadar güzel olur.

İyi de, bu arada işçi ve
emekçilerin durumları ne olacak. Şöyle bir açıklama yapayım.

Bu gün Anadolu’ da, dinci
(dindar değil) sermaye sanayi fabrikalarında emekçiler, Allah kitap adına,
neredeyse bedava çalıştırılmaktadır. Ben bunu gözlerimle gördüm. İzmir’de tanıdığım
böyle bir girişimciye, işçilerini, aşırı sömürüyle, çok ucuza ve deyim yerinde
ise, işçilerin sefaleti içinde, niye çalıştırdığını sormuştum. Bana yanıt
olarak,  benim çabamla da, şunları
ağzından almıştım. Kendisi, Allah’ın girişimci olarak seçtiği özel bir kulu idi,
işçiler de ona hizmet etmek üzere seçilmiş sıradan kullar idi. Yine bir iş için
ziyaret ettiğim, Denizli de kurulu, şeriatçı bir sermayenin fabrikasında,
bekleme salonundaki bazı broşürlere bakarken, yukarıdaki mealde ve işçilerin
kendilerine dua ederek çalışmaları ve kendilerinin başka hak aramamaları gerektiğinin
anlatıldığı vahşi kapitalist önermeleri dehşetle okumuştum.  Halbuki Ahi Evran düşüncesini üreten
İslamiyet böyle demiyordu bence.

Bunları; 10.06.2019 tarihinde,
 KAO da yayınlanmış olan,  “İslamiyet ve Ateizm Üzerine Düşüncelerim” başlıklı
denememde yaklaşık olarak, özetle şöyle dile getirmiştim.

“Hristiyanlıkta her doğan
bebe, İsa’nın ölümünde pay sahibi olarak, günahkâr doğar. Yaşamı boyunca
tanrıya ibadet ederek bu günahlarından arınmak çabası içinde olur. Bu inanç,
vahşi kapitalizmin, çok da işine gelmektedir. Bu inanca göre işçiler,  ahlaken kaytarmaya, üretmemeye eğilimlidir.
Bunlar ancak işten çıkarma sopası ve tehdidi altında çalışırlar, “bu
günahkârlara üç kuruş para, çok bile” denmektedir.

Hâlbuki İslamiyet’te her
doğan bebe bir melek olarak doğmaktadır. Sonradan günah işlerse, günaha
girmektedir.

Bu da Ahi Evran felsefesine
yakışır bir düşüncedir.

Bu da, MÜSİAD’a tarafımca
sorulan bir sorumdur.

Dinci, (dindar değil) sermaye
tarafından, işçilerin aşırı sömürülmesi karşısında, ne yapacaksınız.

İşçilerin sendikal
örgütlenmesi karşısında ne düşünüyorsunuz.

Batı Avrupa Sanayi tarihine
bakın, sanayi en çok işçi hakkının alındığı yıllarda zirveye ulaşmıştır. İşçi
hakları mücadeleleri, yaptığı basınç ile sanayicileri, verimlilik ve teknolojik
çözümlere yönelterek,  sanayinin düzeyini
hep yükseltmiştir. Aşırı emek sömürüsü ile ne sanayi, ne de ülke gelişir.

O zaman, size pekâlâ “bırakınız
yapsınlar bırakınız geçsinler “diyelim ama.

İşçilere de” bırakınız,
haklarını arasınlar” diyelim.

Yapılması Gerekenler Belli de…

Cumhuriyet Halk Partisinin “İkinci Yüzyıla Çağrı” başlıklı
toplantısına çok önemli uzmanlar katıldılar, değerli fikirlerini paylaştılar.

Programda konuşan CHP’nin ekonomi kurmayları Faik Öztrak, Selin
Sayek Böke
’nin ve yeni ekonomi danışmanı Daron Acemoğlu’nun
konuşmalarını dinledim.

Faik Öztrak “Fert başına gelirimizi 20
bin doların üstüne çıkarma” vaadini gerçekleştirecek unsurları şu başlıklarla açıkladı:

“Demokrasisi, kurumları ve kuralları güçlü bir TürkiyeÜreterek zenginleşen rekabetçi bir Türkiye… Zenginliği adil
paylaşan
bir Türkiye… Temiz ve yeşil bir Türkiye…”

“Neden kurumları ve kuralları güçlü Türkiye? Güçlü bir demokrasi,
kurum ve kurallar; toplumda can ve mal güvenliğini, istikrar ve huzuru sağlar.
Yatırımı, istihdamı, aşı, işi artırır. Zenginliğin önünü açar.”

Bu açıklamayı ve Öztrak’ın “BİZE KRAL DEĞİL, KURAL GEREK”
sözünü çok beğendim.

****

CHP toplantısında konuşanlardan biri de dünyanın önde gelen
ekonomistlerinden Prof. Dr. Daron Acemoğlu idi. Daron Acemoğlu gelir
dağılımı eşitsizliği, verimli büyüme, ifade özgürlüğü, yolsuzluk, işsizlik ve
yeni bir teknolojik atılım yapma ihtiyacı gibi konuları içine alan bir sunum
yaptı.

Daron Acemoğlu ekonomi alanında Nobel ödülü alması muhtemel
görülen, dünyada saygı duyulan bir bilim adamımız.

Bir arkadaşım bu ünlü ekonomistin sunumunu büyük beklenti içinde
izlemiş. Biraz da hayal kırıklığı ile “Daron Acemoğlu sunumunda yeni ve
bilmediğimiz bir şey söylemedi”
dedi.

*************************

Sihirbaz ve Sihirli Değnek Yok!

İçinde bulunduğumuz ekonomik buhran o kadar derin ki… Toplum
olarak sihirli çözümler ve sihirbaz yöneticiler beklentisi içindeyiz.

Oysaki sorunlarımızın çözümü için sihirli değnek yok. Akıl
ve bilim çerçevesinde istikrarlı ve gerekirse acıtıcı tedbirlerle bu sarmaldan
çıkabileceğiz.

Esasen bunların ne olduğunu bütün uzmanlar biliyor. Hatta iktidardakilerin
çoğu da biliyor. Ama iktidarın bu çözüm yöntemlerini uygulama iradesi yok.
Çünkü ekonomist olduğunu iddia eden tek adamın iradesine teslim olmuş
durumdalar.
Yaptıkları yanlışlardan dönemiyorlar.

AKP iktidarının ekonomi kadrosu kendi tarihlerinin de en zayıf
ekibi.
Maliye ve Hazine Bakanının ekonomi tahsili
yok. Merkez Bankası Başkanı hiç Merkez Bankası tecrübesi yokken başkan oldu.
Bunların alt kadroları ve ekonomiyle alakalı önemli kurumların başına da hep liyakatsiz
ama Saraya sadakati olanlar
atandı.

Buna karşılık 6’lı Masada buluşan partilerin çok değerli
ekonomi kurmayları var. Bu kadar iyi yetişmiş kadroya ilaveten akıl ve bilim ne
diyorsa onu yapma iradeleri var.

*************************

Sürpriz, Alışılmadık, Heterodoks Yöntemler

2022 yılı içinde, CHP’nin bu toplantısına benzer şekilde, İYİ
Parti ekonomi alanında iki önemli çalıştay yaptı. Bu toplantılarda konuşan
ekonomi kurmayları Prof. Dr. Bilge Yılmaz, Ümit Özlale, Erhan Usta ile akademisyen
ve bürokrat diğer uzmanların konuşmalarında da sürpriz ve heterodoks
çözümler
görmemiştik.

Olayı bilimsel ve veriye dayalı analizler yaparak değerlendiren
bilim adamları ve uzmanların ürettikleri çözümler “şapkadan tavşan çıkarır
gibi” sürpriz, alışılmadık, heterodoks yöntemler olmuyor.

Dünyanın çoğu ülkesinde yaşanmış tecrübeler, bilimsel yöntemlerle
analiz edilip yayınlanıyor. Benzer durumlarda alınması gereken tedbirlerin ne
olduğu uzmanlarca biliniyor.

Faik Öztrak’ın, Daron Acemoğlu’nun söylediklerinin birçoğunu, ben dahil, çok sayıda kişi söyledi ve
yazdı.

Elbette bazen “karenin dışında düşünmek” denilen yönteme
başvurulabilir. Ancak
bu bilimsel düşünce ve yöntemden uzaklaşmak değil, bazen
alışılmış kalıpların dışında ama mutlaka yine bilimsel yöntemler içinde
çözüm aramayı ifade eder.

Yanlışlığı defalarca ispatlanmış “faiz sebep, enflasyon sonuçtur”
gibi hiçbir bilimsel temeli olmayan ve bilim çevrelerinin kabul etmediği saçma
teoriler peşinde gitmenin maliyeti ağır oluyor.

*************************

Demokrasi, Hukuk, Bilim, Liyakata Öncelik

Daron Acemoğlu sunumunda “Türkiye’nin
temel problemi devlet güçlü olsa bile toplum güçsüz kalıyor. Toplum
güçsüz olduğu için devletin kurumları iyileşmiyor.
Bu yüzden demokrasi,
sivil toplum, ifade özgürlüğü
Türkiye için çok önemli” dedi.

“2006’dan sonra yolsuzluk artıyor, reformlar tam tersine
gidiyor.
Türkiye 2006’dan beri düşük kaliteli büyümekte. Malezya, Meksika,
Çin gibi ülkeler; Türkiye’den çok daha ilerideler, daha fazla teknoloji içeren
ürün ihraç ediyorlar ve fark giderek artıyor” dedi.

Yolsuzluk ve AB normlarından uzaklaşmanın sonucunun verimsiz
bir ekonomi
olması dikkat çekici değil mi?

Daron Acemoğlu’nun şu tespitlerine yanlış diyebilir miyiz?

“Düşük kaliteli, verimsiz büyümenin en önemli unsurlarından biri
de Türkiye’nin kaynaklarını özellikle insan kaynakları doğru kullanmaması.
Eğitim düzeyi ve eğitim kalitesi çok kötü durumda.”

“Teknolojiye yatırım yapmamak, verimsiz büyüme, insan kaynaklarını
doğru kullanmamak…
Bunun çok net bir sonucu var: Düşük
verimli istihdam, düşük ücret düzeyi, yoksulluk.
Türkiye’de olan gelir de
çok eşitsiz bir şekilde dağılıyor.”

“Devletin ve toplumun güçlerinin bir denge içinde olması gerekiyor. Bu denge olmadığında; demokrasi, özgürlük ve yüksek
kaliteli büyüme
mümkün değil.”

Bunları benim gibi birileri yazdığında kavramlar soyut olduğu
için
önemi anlaşılmayabilir.

Çünkü vatandaşlarımızın üçte ikisinin Türkçe seviyesi orta
düzey ve altında. Bu vatandaşlarımız soyut kavramları, deyimleri,
atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi
kuramıyor.

Ama Daron Acemoğlu, Bilge Yılmaz vd ciddi ekonomistlerimizin
anlattıklarını devleti yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların iyi anlaması ve
içselleştirmesi gerekiyor:

Çünkü demokrasi, hukuk, adalet, ifade özgürlüğü, sivil toplum ne
kadar gelişirse; devlet güçleri arasında denge ve denetim mekanizmaları ne
kadar iyi çalışıyorsa o kadar zenginiz, o kadar güvenli, mutlu ve huzurluyuz.

Yani demokrasi ve hukuk, eğitim sisteminin iyileştirilmesi,
liyakat ve ehliyetli kadrolar
bizim için birer fantezi değil, ekmek
meselesidir.

En Büyük Engel Sevgisizliktir-I

Engelli
olmak bir hastalık değil bir insanlık halidir. 
toplumsal faktörlerin etkisiyle engelliler, eğitim, ulaşım, fiziksel
çevre ve koşulların uyumsuzluğu, rehabilitasyon alanlarının kısıtlılığı
nedeniyle,  istihdama katılamamakta,
toplumsal yaşamın dışında kalmaktadırlar.

OECD
verilerine göre, dünya nüfusunun yaklaşık %15’i engelli bireylerden
oluşmaktadır. Yani dünyada 1 milyar engelli var. Bu insanların yaklaşık 200 milyonu
hayatlarını devam ettirme konusunda ciddi zorluklar yaşamaktadır.

Ülkemizde,  TÜİK verilerine göre; en az bir fonksiyonunda
zorluk yaşayan kişi sayısı 4 milyon 882 bin 841’dir. Ancak resmi olmayan
rakamlara göre bu oranın 9 milyon olduğu tahmin edilmektedir.

Ülkemizde,
engelli yurttaşların sosyal, kültürel ve ekonomik sorunlarına yönelik bazı
iyileştirilmeler yapılsa da, tüm sorunlarını çözücü düzenlemeler halen yoktur.
Engelli yurttaşlar, gündelik hayat içerisinde yer almakta zorlanmaktadırlar.
Çünkü engelli yurttaşlarımızın büyük bir kısmı evlerine kapanarak yaşamlarını
sürdürmek zorundadır.

            Kamusal
düzenlemeler ve belediyelerin mevcut faaliyetleri, bütünlüklü bir politikanın
parçası olmaktan uzak, parçalı ve geçici çözümler olarak kalmaktadır. Türkiye’de
her dört engelliden ancak 1’i yardım alabilmektedir. AB ülkelerinde ilkokuldan
sonra okulu bırakan engelli oranı %25 tir. 
Bu oran İsveç’te %11’ken, Türkiye’de %60 civarındadır.

AB’de
engellilerin %29,9’u yoksulluk/sosyal dışlanmışlık riski altındadır, Türkiye’de
bu oran %77,1 civarındadır. Merdivenler, yüksek kaldırımlar, yaya geçitleri,
toplu taşıma araçları engelli yurttaşlarımızın kronik sorunu olmaya devam
etmektedir.

Engellilerin, her
tür hizmete ulaşmadaki pozitif ayrımcılık hakları tam olarak dikkate
alınamamaktadır.  Bu alanda belediyelerin
ve ilgili devlet kurumlarının ortaya koyduğu çalışmalar yetersizdir. O yüzden,
çok az sayıda engelli yurttaş bu hizmetlerden yararlanabilmektedir.

Yıllar
önce Sağırlar Okulunda öğretmendim. 
Öğretmenler Kurulu toplantısında bir öğretmenimiz söz alarak başından
geçen bir olayı anlattı:

Geçen gün öğrencilerimden birinin midesi bulandı.
Hemen koşarak yanına gittim. Maksadım kusma ihtimali varsa lavaboya götürmekti.
Fakat birden kasıldı. Anlamıştım hemen kusacağını, lavaboya yetiştirme imkânı
kalmamıştı. Bu durumda masa örtüsü ve tabandaki halı berbat olacaktı. Hemen iki
elimi birleştirerek ağzına tuttum. Öğrencim büyüyen gözlerle bana bakarken ben
“evet” şeklinde onayladım. Bu hareketler saniyelerle olup bitmişti. Çocuk
öğürerek avucuma kustu. Rahatlamıştı, fakat korkan gözlerle bana bakıyordu.
Yüzüne bakarak tebessüm ettim, O’da gülümsedi. Çok şükür halıyı ve örtüyü
kurtarmıştım, Tabi ki diğer sevindirici yönü de önemli bir rahatsızlığının
olmadığıydı. Avuç dolusu kusmuğu götürerek lavaboya boşalttım ve ellerimi
yıkadım.”

Dedi.

Bu
konuşmaya bazı öğretmenler çok kızdılar. Bazı arkadaşların midesi bulandı.
Öğürmeye başlayanlar oldu. Hele bir bayan öğretmenimiz çok sert tepki gösterdi.
“En büyük engelin sevgisizlik olduğunu” o an anlamıştım.

Bu
olay beni çok etkilemişti. Kendimi çok hoşgörülü ve sevgi kaynağı sanıyordum.
Bütün standartlarım bu olayla değişti. Sevgi deryası bu öğretmenimize çok
imrendim. Kendisini hararetle tebrik ettim. Daha sonra bu okuldan ayrıldım.
Müfettiş olarak başka ile atandım. Görev sürem boyunca eğitim içerikli her
seminer ve konferansta hep bu anıyı örnek verdim.

“Ben
tek başıma ne yapabilirim ki?” düşüncesiyle hareket edersek hiçbir yere
varamayız. Biz bir toplumuz ve koordine olarak hareket etmemiz gerekiyor.
Bireyler olarak bu toplumu oluşturuyoruz ve ona karşı sorumluluklarımız var.
Birbirimize destek olmalı ve yardım elimizi her zaman uzatmalıyız.

Eğer
ailemizde ya da yaşadığımız çevrede engelli insanlar varsa onlar için çeşitli
düzenlemeler yapabiliriz.

Mahalle
sakinleri olarak bir araya gelip, kaldırım ve merdivenleri onların da
kullanabilecekleri şekilde şekillendirebiliriz.

Eğer
önceden yapılmamışsa kaldırımlara tekerlekli ve akülü arabalar için çıkış
parkurları yapılabilir. Mahalle esnafları, dükkânlarını engelli vatandaşları da
düşünerek dekore edebilir ve kafe ile barlarda da onları rahat ettirebilecek
bölümler ayarlanabilir.

Çevremizde
maddi durumu yetersiz engelli insanlar varsa unutmayalım, onlar bizden daha çok
mücadele etmek zorundalar. O yüzden elimizden geldiği sürece onlara yardımcı
olalım.

“Bugün
sağlıklıyız demek, hep sağlıklı olacağız anlamına gelmez. İşte bunun farkına
varan ülkelerde, engelli de olsanız, engelsiz gibisiniz. Sağlık, eğitim, adli
ve sosyal alanlar herkese göre düzenlenmiştir.”

Engelli
yurttaşlara yönelik, pozitif ayrımcılık gereği kamu harcamalarının daha çok
artırılması ve güçlendirilmesi gerekmektedir. Sosyal devlet olmanın ve insan
haklarının gereği bunu emretmektedir. Onun için:

-Engellilerin
açık, kapsayıcı ve erişilebilir nitelikte, serbestçe seçtikleri bir işte
çalışmaları sağlamalıdır.

 -Engellilerin istihdamını teşvik eden kota
uygulamasına uyulmalı ve denetimler yapılmalıdır.

-Sağlık
sigortası yoluyla rehabilitasyona eşit erişimleri sağlanmalı, bu yönde atılacak
adımlar teşvik edilmelidir.

-Sosyal
sigorta kapsamı genişletilmelidir. Engelli bireylerin ilaç ve medikal sarf
malzemelere, muayene ücreti, reçete katkı payı veya fark ücreti ödemeksizin
ulaşmasının önü açılmalıdır.

-İşe
alım ve istihdam edilme koşullarında, çalışma koşullarında ve her hususta,
engelliliğe dair ayrımcılığa karşı mücadele edilmelidir.

-Engelliler
için güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları her düzeyde artırılmalıdır.

-Eğitimden
her düzeyde yararlanmaları sağlanmalı, istihdam edilebilmeleri için kendilerine
özel kontenjanlar artırılmalıdır.

-Kendileri
hakkında alınacak her türlü karar süreçlerine temsil ve katılımları
sağlanmalıdır.

Engelli
insanların ve bütün toplumun faydalanması adına; engelleri ortadan kaldıracak koşullar
oluşturulmalı, rehabilitasyon ve destek hizmetleri geliştirilmeli, yeterli ve
kapsayıcı politikalar sağlanmalıdır.

-Özellikle
salgın tehlikesinin arttığı şu günlerde; hane içinde engelli bireyi olan ailede
çalışan bir ebeveyn kamu veya özel sektör ayırt etmeksizin salgın süresince
ücretli izinli olması sağlanmalı, risk grubu içerisinde yer alan engelli
bireylere evlerinde sağlık hizmeti verilmelidir.

-Uzaktan
eğitim programlarının, görme engelli öğretmen ve öğrenci kullanıcıları için
erişilebilir duruma getirilmelidir. Eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde
verilen bireysel eğitimlerin sanal ortamda veya evlerde bire bir verilmesi
sağlanmalı ve geçim sıkıntısı yaşayan engelli bireylere ihtiyaç duydukları gıda
ve temizlik malzemesi yardımı yapılmalıdır.

 

İnsanlık
olarak, “engelsiz bir dünya için” ivedilikle; el ele, yürek yüreğe vererek tüm
benliğimizle, engin sevgimizle bu hususta çalışmamız gerekiyor; çünkü mutlu bir
yaşam hepimizin hakkı.

Sevgiyle
kalın…

Muhalefet ve Çözüm Önerileri

                1990’lı
yıllarda rahmetli Süleyman Demirel muhalefette olduğu dönemde meclis bütçe
görüşmelerinde konuşma yapıyor. XX. dönem (1991-1994) Denizli Milletvekili
Hasan Korkmazcan kürsüde konuşan Süleyman Demirel’e sürekli oturduğu yerden lâf
atıyor. Merhum Demirel’in bütçe konuşmaları meşhurdur. Hızlı, seri, yıpratıcı
ve vurucu cümlelerle hitap ederdi. Korkmazcan’ın bu laf atışlarına sinirlendi
ve ona dönerek: “Tabii ki hükümet olarak
yaptığınız doğru işler de var, benim buradaki eleştirilerim daha çok ve daha
iyi işler yapasınız diyedir
.” Diye cevap vermişti.

                İktidarların
muhalefeti sevmemelerini doğal karşılıyorum ancak, muhalefetsiz bir
demokrasinin olamayacağının da en azından altını çizmemiz gerekir.

                Her
siyasi parti iktidar olmak ve ülkeyi yönetmek için kurulur. Ayrıca siyasi
partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu böyle bilinmesine rağmen
bir zamanlar(Rahmetli Başbuğ Alpaslan Türkeş döneminde) bünyesinde en fazla Ülkücü,
inançlı, kararlı, yetişmiş vatansever kadrolar bulunduran Türkiye’nin en eski
partilerinden MHP gibi bir partinin bugün AKP’nin icraatlarını desteklemekten
başka hiçbir gaye ve amacı olmaması, bütün ülkücüler gibi beni de ziyadesi ile üzüyor.

                Ayrıca
Ak Partinin dahi muhalefet kanadına yapmadığı eleştirileri MHP’nin kraldan
fazla kralcı konumunda muhalefetin muhalefete eleştirilerde bulunuyor olması
anlaşılır gibi değil.

                Televizyon
karşısına geçen iktidar çevreleri ve yandaş yazarçizer takımı: “Muhalefet ancak yapılan her icraatı tenkit
ediyor, hiçbir çözüm önerisinde bulunmuyor
.” Sözleriyle sık sık karşı
karşıya kalıyoruz.

                Gerçekten
öyle mi, muhalefet çözüm önerilerinde bulunmuyor mu, isterseniz hafızalarımızı
biraz yoklayıp araştıralım.

                Muhalefet
çözüm önerilerinde bulunduğu gibi karanlıkta kalmış kara para aklama merkezi MAN
ADASI yolsuzluk belgeleri gibi bilgileri de kamuoyuyla paylaşıyor ki,
bilinmeyenler de bilinsin yapılan yolsuzluklar yapanın yanına kâr kalmasın.

                Türkiye’de
özellikle Partili Cumhurbaşkanlığına geçildikten sonra kurumlar ve kurallar
ortadan kaldırıldı. Yapılan icraatların birçoğu padişahlık döneminde dahi
bulunmayan yetkiye sahip tek adam ne emrederse onun dediği doğrultuda
ilerliyor.

                Ekonomik
sorunlarımız, sınırlarımızdaki güvenlik sorunu, 10 milyona yakın sığınmacı
meselesi gibi problemlerin hepsi devletin kurumlarının yok edilmesiyle meydana
geldi.

                Muhalefet
sürekli şekilde bu yapılanların yanlış olduğunu dile getirmesine rağmen
muhalefet çözüm üretmiyor sözü haksızlık değil mi?

                2004
Yılında ordu içerisindeki FETÖ’cü yapılanmaya bizzat genelkurmay başkanı
tarafından dikkat çekilmesine rağmen: “Komutan fazla abartıyorsun” denilmedi
mi?

                FETÖ
Fethullahçı Terör Örgütünün meclisteki siyasi ayağının araştırılması için muhalefet
tarafından kaç defa önerge verildi, kaç defa tartışma açıldı ama her defasında verilen
bu önergeler MHP ve AKP milletvekillerince reddedildi.

                Ama
verilen önergelerin reddedildiği yetmezmiş gibi Cumhur Ortakları tarafından
muhalefet milletvekilleri FETÖ’cü suçlamasıyla karşı karşıya kaldı.

                Emeklilere
Bayram Harçlığı verilmesi, EYT kanununun biran evvel gündeme alınması, polis ve
öğretmenlerin ek göstergelerinin yükseltilmesi, özellikle okula giden çocuklara
iki öğün yemek verilmesi gibi önerilere baştan şiddetle karşı çıkmalarına
rağmen sıkıştıklarında bir kısmını kabul ettiler.

                Ama
gerçek olan bir şey var ki, taşıma su ile değirmenin dönmeyeceği aşikâr olarak
görülüyor ve Türkiye bu şekilde yönetilemiyor. 2023 seçimlerinde iktidar
değişir ve tekrar kurumlar ve kurallarıyla yönetecek bir iktidar geldiğinde
Türk Milleti olarak içeride ve dışarıda bulunduğumuz sıkıntılardan biran önce
kurtulmuş oluruz.

                Sağlıklı
kalınız.

Din Sosyolojisi Profesörü YÜMNİ SEZEN ile LAİKLİK Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu:
Laiklik çok boyutlu bir kavram. Tek boyutu ile ele alındığında tartışmalı bir
konu hâline getiriliyor. Hangi boyutlarıyla incelemek gerekir. Kısaca
özetlemeniz mümkün mü?

Prof. Dr. Yümni Sezen: Felsefî açıdan laiklik,
inanmanın yerine aklın hâkimiyetinin tercih edilmesi meselesidir. Dinin insan
düşüncesindeki serüveni, laikliğin bu düşünce içindeki doğuş ve gelişme süreci,
felsefî üslupla tahlil edilebilir.

Siyâset ilmi bakımından
laiklik, siyâsî iktidar ile dinî iktidârın ayrılması anlayışıdır.

Pozitif hukuk
ilmi bakımından laiklik, kanunların dinden bağımsız yapılması, devlet ile dinin
birbirine karışmamasıdır. Aynı zamanda fertlerin her türlü din, vicdan, inanma
ve inanmama, tapınma veya tapınmama hürriyetlerinin kanunla korunmasıdır. Din
karşısında tarafsız devletin de kanunla korunmasıdır.

İdâre
bakımından laiklik, dinin idârî sâhada kullanılmaması, dinin mânevî
otoritesinin, idarî alandan çekilmesidir.

Sosyoloji bakımından
laiklik, sosyal müesseselerde dinin tesirinin azalması yönünde bir sürecin
varlığıdır (sekülerleşme).

Çetinoğlu: Daha
iyimser bir tahmin var mı?

Prof. Sezen: En iyimser görünen laiklik
tanımlarından biri şudur: ‘Laiklik din
karşıtı bir gücün, siyâseti dinden ayırmasından çok, dinî veya din karşıtı,
birden fazla inanç veya ideolojilerin, başkaları adına yasama yapma iddiasından
birlikte vazgeçmeleri ve muhtemel bir toplumda (ütopya) demektir. Y. S.) bir
arada varolmalarına imkân sağlayacak kuralları birlikte aramaları hareketidir
.’(Olivier
Abel’den naklen.)

Çetinoğlu. Böyle
bir rejim var mı?

Prof. Sezen: Böyle bir rejim henüz
yoktur.

Çetinoğlu: Laikliğin
tarihî kökenlerine bakabilir miyiz?

Prof. Sezen: Laikliğin târihî köklerine
felsefe gözüyle baktığımız zaman, çok tanrıcılık ile laiklik arasında bir
paralellik buluyoruz. Eski Yunan ve sonra Roma toplumlarında, ayrı ayrı hakîkatleri
ve görevleri temsil eden ilâhlar bir arada yaşarlar. Sosyal sistem, felsefî sistem, inanç sistemi birbirine uyar. Yunan,
Roma panteonları ile sosyal hayatları arasında bağlılık vardır. Tapılacak
(bugün kabul edilecek anlamına çevrilebilir) doğruların çokluğu, bir taraftan
hoşgörüyü, bir taraftan ferdîliği tahrik etmiştir.

Birden fazla
doğruda birleşmeyi kaldırmak isteyen Hıristiyanlık, kısa zamanda eski düzene
mağlup oldu ve Hıristiyan dünyâsında da eski Greko-Romen kültürünün Ortaçağ
süreci başladı. Buna tepki olarak doğan harekette de yine Greko-Romen kültürünün
tabiat çoğulculuğu hâkimdi

Avrupa’da
kilise-devlet, kilise-halk, kilise-siyâset ve idâre ilişkilerine âit târihî
süreç, kilisenin geçirdiği merhaleler mâlûmdur. Bunlar üzerinde durmayacağım,
bilinenleri tekrarlamayacağım. Kısaca kilise dinin kendisi demek oldu. Toprak
sâhibi oldu. Yönetime nüfuz etti, vergi aldı, muhakeme etti, eğitimi düzenledi,
imparator tâyin etti, taç giydirdi; imparator, kral aforoz etti, vs. Fakat siyâsî,
idarî otorite ile kilise otoritesi ilişkisi giderek zayıflıyordu. Kilisenin son
güç gösterisi imparator Dördüncü Henri ile Papa Yedinci Gregor arasında geçen
olaydır. İmparator afarozu kaldırabilmek için, papanın sarayının bahçesinde, üç
gün, gece gündüz yalın ayak beklemiştir.

Çetinoğlu: Kilise emrinde devlet’ uygulamasına
nasıl son verildi?

Prof. Sezen: İlk millî kilise teşebbüsü
ve Roma’daki Papaya itiraz da. Fransa’da Gallikan kilisesiyle olmuştur. Kendisi
de Katolik olmasına rağmen, Gallikan kilisesi bir itiraz başlatmıştır.

Kilisenin
yetkilerine ve kötü örneklerine itirazlar arttı, diğer taraftan felsefî-fikrî
gelişmeler süratleniyordu. Çeşitli istikametlerde de olsa bu gelişmeler dinî
otoriteyi zayıflatıyordu. Burjuva sınıfının doğuşunun ve 1789 Fransız ihtilalinin
önemi bellidir. Burjuvanın doğuşunu ve gelişmesini anlamadan laiklik sürecini
anlamak kabil değildir. Bu sınıf |birbiriyle iç içe üç şeyi yıkmıştır: Toprak
hakimiyeti (ki Ortaçağın iktisâdî özelliğidir), bununla birleşen asilzâdelik ve
bunlarla bütünleşen ruhban veya kilise. Burjuva bu üçüne de karşıydı ve Fransız
ihtilali ile bunlar yıkıldı. Toprak yerine taşınabilir bir iktisâdî güç, para geçiyordu.
Asilzâdelik ve ruhban, burjuva zihniyetine aykırı idi. Burjuva dine karşıydı.
Çünkü din, yıkmak isteği güç birliğinin mânevî temelini oluşturuyordu. Burjuva
daha sonra değişikliklere uğrayacak, kapitalizm sürecine girecek, dinli dinsiz,
gelenekçi yenilikçi, milliyetçi beynelmilelci kollara ayrılacaktır.

Burjuva sınıfı
henüz doğmadan, laikliği besleyen dinî bir hareket de başlamıştı: Protestanlık. Protestanlık, laikliğin dinin
içinden beslendiği bir hareket olmuştur. Burjuva bununla da ilgili olmuştur.
Bilindiği gibi, Protestanlık ile Kapitalizmin ruhu arasında bağlılık kuran bir
teori, Max Wcber tarafından savunuldu.

Luther,
dünyevî iktidarın tek otorite olduğunu ve fakat ruhanî hususlarda kanun koyamayacağını,
Papanın da dünyevî yetkisinin bulunmadığını söylemekle laikliği başlatmış
oluyordu.

Çetinoğlu: Laik
kime denir?

Prof. Sezen: Laik, kilise dışındaki
veya ruhban dışındaki dindar olsun «ılınasın, kişilere verilen addır. Kilisenin
dışındaki halk için kullanılan bir tâbirdir. Laik kelimesinin zıddı, klerk
(clerc)’tir. Ruhban sınıfına mensup demektir. O halde bir toplumda kilise,
kiliseye benzer bir teşkilat, ruhban sınıfı veya benzer veya yetkililer sınıfı
olmazsa, laiklik kavramı oluşmaz ve böyle bir oluşuma gerek kalmaz mı? Oluşturulması
suni bir hareket mi olur? Bu sorulara verilecek cevap, ‘evet’ gibi görünüyor.

Batının
laiklik bahçesinde, önceleri laiklikten çok laizisizm gelişti. Kavramları
karıştırmamamız gerekiyor. Laisizm, bir ideolojidir, sekülarizmle aynı şeyi
ifade eder. Dünyevîleşme, dinden bağımsızlaşma, aklîleşme, pozitivizmin artışı
anlamlarını yüklenen bir kapalı ‘İZM’, bir felsefe, bir ideoloji çeşididir.
Yeni bir dine benzer. Laiklik (Laicite) ise, kullanmaya ve uygulamaya bağlı
olmak kaydıyla, bir hukuk ilkesi olabilir. Bir hayat felsefesi bir ideoloji
değildir. Fakat bizde olduğu gibi laiklik de laisizm gibi kullanılmıştır. Hukuk
ilkesi olarak kullanıldığı zaman, hak ve hürriyetleri, inanç serbestliğini
ifâde edebilir. Laikliğin doğurmak istediği açıklık ve hürriyet, laisizm
tarafından hep tehdit edilmiştir. Devlet organlarını kullanmak suretiyle kendi
ideolojisini zorla telkin etmek yoluna gitmiştir.

Batıda bir
laisizm-sekülarizm süreci yaşanmış ve sonuçta bugün tam bir dünyevîleşme vuku
bulmuş, din de fert hayatına ve kültür alanına bırakılmıştır. Avrupa’da
1750-1970 arası iki asır, dinsizliğin en yüksek seviyede görüldüğü asırlardır
ki, sosyologlar bu iki asrı şehirleşmenin de en yüksek olduğu asırlar olarak
tesbit etmişlerdir.

Çetinoğlu: Laiklik,
hukûkî kimliğe ne zaman kavuşturulabildi?

Pro. Sezen: Laisizm süreci devam etmekle
beraber, Fransa’da 1905 laiklik kanunlarıyla, laiklik hukukî bir kimliğe
kavuşturulmak istenmiştir.

Çetinoğlu: Laiklik,
Batıya has özel bir oluşum mudur, beynelmilel midir?

Prof. Sezen: Bu tartışma devam
etmektedir. Ama batılı mütefekkirlerin de katıldığı üzere, daha çok batıya has
bir olay olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Başta İslâm ülkeleri olmak üzere,
diğer toplumlar kopyacılığa ve aktarmacılığa başvurmuşlardır.

Çetinoğlu: Bu işin
beynelmilel tarafı gerçekten yok mudur?

Prof. Sezen: Din-siyâset, din-devlet
ilişkisi her zaman, her yerde, her toplumda vuku bulan bir meseledir. Dinde
zorlama ve baskı, dinin istismarı, her yerde yaşanabilen gerçeklerdir. Evet
ama, bunun laisizm, sonra laiklik gibi özel bir tarzla neticelenmesi, umûmî
değildir. Tabiatıyla şunu söylemek gerekir ki, herhangi bir şeyde tecrübesi
olan toplumlar, bunu öbürlerine yayarlar veya öbürleri bunları kendi irâdeleriyle
alırlar. Böylece yaygınlaşır.

Çetinoğlu: İslâmiyet
ve laiklik ilişkisine gelirsek Efendim…

Prof. Sezen: Laikleşme süreci, dünyânın
bir kısmında târihî bir süreç olsa da, İslâm bu süreci hazırlayan şartları da,
sürecin öncesini de, sonrasını da yanlış bulur; bu oluşumu sosyal bir emrivâki
olarak görür. Tabiî ve normal bir olgunlaşma olarak kabul etmemiştir. Çünkü
sosyal vakıa, içinde gerçekleri taşısa da İslâm nazarında her zaman olması
gereken değildir. Laisizme ise İslâm kesinlikle karşıdır. Laikliğe gelince,
İslâm’ın temel ilkelerinde yeri yoktur. Tevhid akidesine ters düşen hiçbir şeyi
kabul etmez. Din-dünyâ ayırımına yer vermez. Laikliğin temelinde böyle bir
ayırım yatar. Ancak, içtimâî-siyâsî bir mesele olarak, bir siyâsî program
olarak geçici olmak ve iyi uygulanmak şartıyla, Müslümanların İslâm’ı iyi
anlamaları ve doğru uygulamaları şuuruna sâhip oluncaya kadar, İslâm toplumunun
kendinden olmayan bir devlette bile yaşama şansı vardır. Kendine uygun bir
devlete sâhip değil diye İslâm ortadan kalkmaz. Ancak bu zarûretler ilerledikçe
veya kendi şuuruna erişme engellendikçe, İslâm’a hayat hakkı bırakmayacak bir
tarzda ilerleme tehlikesi her zaman söz konusudur.

İyi niyetli
bir laiklik anlayışının temel ilkeleri olan hukûkî zemine, hürriyete, zorlama
ve baskı olmamasına, esasen İslâm yabancı değildir ve bünyesinde zâten bunlar
bulunur. Bu konuda dinleri farklı mütalaa etmelidir. Bir din, dünyâ hayatına,
sosyal hükümlere, yaşayış ilkelerine ne kadar az müdâhale etmişse, o derece laiklik
ilkesi kolaylaşır ama müdâhaleci dinler de kendi bünyesinde hürriyeti barındırabilmektedir.
Laikliğe ihtiyaç duymamaktadır. Eğer burada bir sıkıntı olursa, laiklik gelir
dayatır.

Çetinoğlu: Din ve
vicdan hürriyetinin kaynakları nelerdir?

Prof. Sezen: Gerçek dinde, din ve
vicdan hürriyetinin varlığına iki kaynak delâlet eder: Biri imanın tabiatı,
diğeri dinin getirdiği ilke. İman ile zorlama bir arada olmaz. İmanın tabiatı
hür olmayı, irâde hürlüğünü gerektirir. Aksi halde o, iman olmaz. Bu birinci
kaynak, tabiî bir kanundur, psikolojik bir zarûrettir. Buna uygun olan dinî
kaynak hemen vazedilmiştir. ‘Dinde
zorlama yoktur. Doğru yol yanlış yoldan ayrılmıştır
(Kur’ân-ı Kerîm,
Bakara süresi, 256. âyet)
Bize
düşen sâdece doğru yolu göstermektir
.’ (Leyl-92/12) Her iki kanun da aynı
yaratıcıdan gelmektedir.

Kur’ân şöyle
buyurur: ‘Puta tapanlardan biri sana sığınırsa,
onu kabul et, belki Allah’ın sözünü dinler. Sonra onu güven içinde olacağı yere
ulaştır
.’ Tevbe suresi, 6. âyet)

Kur’ân, kanununu herkese ve her dinden olana
zorla yüklemekten uzaktır. İslâm, Hıristiyan, Yahudi, Mecûsi veya başkası, her
grubun cezaî veya medenî bütün beşerî hususlarda, kendi hâkimleri tarafından
başkanlık edilen mahkemelerde, kendi kanunlarının tatbik edilmesini kabul
etmiştir.

Çetinoğlu: Hocam, ‘din-devlet
ayırımı’ hakkında açıklayıcı bilgi vermeniz mümkün mü?

Prof Sezen: Laikliğe temel teşkil ettirilmek
istenen bu din-dünyâ ayırımına bağlı din-devlet ayırımı, aynı anlayışla ele
alınmalıdır. Bu safhada bazı farklarla karşılaşabiliriz. Ancak genel çerçevede,
din ile devlet ayırımı, ‘din’, ile ‘iş’ ayırımı gibidir. Devlet bir ‘iş’ çeşidi
ise, onu da dinden ayıramayız. Sonra bugün devletin ilgilendiği öyle işler
vardır ki, bu dünyâ ile sınırlı değildir. Yâni devlet de dünyâ hayatı sınırlarını
zorlayan bir alandır. Siyâset dar bir alan değildir ki, İslâm gibi bir din ona
bigâne kalsın. Paul Valery, siyâset için şöyle der: ‘Siyâset, insan cinsinin kaderi hakkında bir kanaati ve en kaba
hazcılıktan en cesâretli bir mistisizme uzanan bir metafizik sisteminin
bütününü ihtiva eder
.’ Siyâsetin böyle bir ufku olacak da, din buna
kayıtsız kalacak… Bir şeyin istismar edilmesine bakarak o şeyden
vazgeçilseydi, çok şeyden vazgeçilmesi icap ederdi. Çünkü her şey istismar
edilebilir.

Çetinoğlu: Şeriat
kavramına da temas eder misiniz?

Prof. Sezen: Rene Guenona göre şeriat, batı
dilindeki religieux (dinî) kelimesinin belirtebileceği her şeyi ihtiva eder.
Din, bir hayat tarzıdır. Marshall Hodgson’a göre İslâm şeriatı, mahkemelerden
ziyâde, sıradan insanlara hitap eder ve halkçı olan değerler ihtiva eder. İslâm
devletlerinin yol açtığı hayal kırıklıklarının akabinde şeriat, monarşinin karşısında
toplumun özerkliğinin ifâdesi oldu. Nurettin Topçu’ya göre din bizzat ilâhî
gerçeğin adı, şeriat ise bunun zaman içindeki yorumlanış biçimidir. Dinin
önünün açılması da şeriatın tasavvufla senteze girmesi ile olabilir. Şeriatı
sırf kurallar ve müeyyideler nizamı olarak da alsanız, şeriatın gayesi adâlettir.

Din ile
devleti ayırmada, arzu edenlere pek kolaylık göstermeyen İslâm, din ile devleti
özdeşleştirme uğruna bunu yapmış değildir. Devlet veya devlet başkanı, Allah’ın
yetkilerini kullanamaz. Devlet yetkisinin farklı
bir halifeliği yoktur. O sâdece idâre için halk tarafından görevlendirilmiştir.
Yetkiler, İslâmî esaslarla sınırlandırılmıştır ki İslâm devleti, bu mânâda bir
hukuk devletidir, devlet mevcut hukuka uyar. Devlet yetkilileri, Hz.
Peygamberden sonra O’nun da yetkilerini kullanamaz. Hz. Ömer bir yanlış
anlamaya meydan vermemek için, hükümranlığı kutsallaştırmaktan uzak tutmak için
Halife’ unvanı yerine ‘Emirü’l-müminin’ demeyi  tercih etmiştir.

Çetinoğlu: Söylediklerinizin
hâfızalarda yer etmesi için kısa bir özet lütfeder misiniz?

Prof. Sezer: Sonuç olarak:

1-Laiklik,
dinin dünyâdan, toplumdan, kamu sektörlerinden çektirilmesi; alanının
daraltılması, ferde hapsedilmesi ise, böyle bir laiklik anlayışına katılmak
mümkün değildir, bunun gerçekleşmesi de mümkün değildir. Sâdece zorlama, baskı
söz konusu olabilir.

2-Laiklik,
devletin yüksek seviyede ve olumlu, hukûka uygun, istismar edilmeyen bir din
politikası olabilir. Bütün inançlara yer veren, ama devletin temsil ettiği
toplumun târihî ve mâşerî şuurunu yansıtan, kollayan bir geleceğe sâhip olarak
bir din politikası tâkip edilebilir. Fakat lâiklik devletin bunlara uymayan bir
ideolojik rejimin güdümünde kullanmak istediği, dozunu, şeklini, devletin
ayarladığı bir din politikası ise, buna da katılmak mümkün değildir.

 Laiklik, din ve vicdan hürriyetine yer ve
değer vermek, inanç rahatlığı sağlamak ise, böyle bir laiklik anlayışına katılmak
gerekir. Ancak ‘din hürriyetiyle ‘düşünce ve vicdan hürriyeti ferdîdir. Din
ferdî olduğu kadar içtimaî bir müessesedir. Düşünce ve vicdan hürriyetinde
müeyyide kendi içine gömülüdür. Dinde müeyyide içtimâî olanı da ihtiva eder.
Meselâ, kız alıp verirken, evlenirken, Müslüman buna bakar. Müslüman faizden,
içkiden, zinadan kaçınmak mecbûriyetindedir. Bunlar içtimâî ağ ile örülüdür.
Müslüman, eğitim ve öğretime ihtiyaç duyar. Nihâyet Müslüman öldüğünde cenâze
namazı kılınır. Bunlar, hürriyet içinde yerini almadıkça, lâiklikten söz
edilemez. Çünkü düşünce ve vicdan hürriyeti kavramı, bunları karşılayamaz.
Sosyal, hukûkî bir çerçeve gerekir.

4-Tartışılamayacak
konular şunlardır: *Millî devlet, *Cumhuriyet, *Vatan bütünlüğü, *Bayrak.       * İslâm’ın kendisi

Düzenlemeler
bunlara bağlı kalınarak yapılmalıdır. Polis devleti, sınıf devleti, diktatörlük
olmayacaksa, din önemli demektir. Din, milletin olduğu kadar devletin temel
dayanaklarındandır. Çünkü o toplumun kültürünün merkezidir. Onu çıkardınız mı,
millî devlet boşlukta kalır. Bundan dolayıdır ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti,
kuruluşundan itibâren, laikliği, teorik ve kitâbî şekliyle değil, kendine özgü
bir şekilde uygulamıştır. Diyânet İşleri Teşkilatı’nın devlet içinde yer
alması, okullarda din dersi, televizyonda dinî programlar böyledir.

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

1938
yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul
öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığı’na
bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul
Ortaköy Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 İstanbul Yüksek
Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalı’nda
doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör
unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi
öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Çalışmaları
felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji çalışmaları üzerinde
yoğunlaşmıştır.

Yayınlanmış
kitapları:

1-Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik
(1978), 2-Sosyolojiye Göre
Halk-Millet-Devlet
(1982), 3-Târihî
Maddeciliğin Tahlili ve Tenkidi
(1984), 4-Hayatın Mânâsı, Gerçek ve Ötesi (1984-2004), 5- Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993,
1998, 2003), 6-Sosyolojide Temel Bilgiler
ve Tartışmalar
 (1990, 1997), 7-Türk Toplumunun Laiklik Anlayışı (1993),
8-İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), 9-Maddeci Felsefenin Çıkmazları’ (1997,
2000, 2004, 2008), 10-Çağdaşlaşma,
Yabancılaşma ve Kimlik
’ (2003), 11-İslâm’ın
Sosyolojik Yorumu
’ (2004), 12-Kur’ân
Işığında İnsan, Akıl ve Toplum
(2004) 13- Kurban ve Din’ (2004), 14-Dinlerarası
Diyalog İhaneti
(2006), 15-Evrenselden Özele Kültür (Fransızca’dan tercüme
2009) 16-Kültür ve Din (2011), 17-Osmanlı’dan
Cumhuriyete İki Devrin Müftüsü Mustafa Sırrı Sezen
(2011), 18-Kapitalizmin Zulmü’ (2017), 20- Kapitalizmin Zulmü. Marksizmin Muhasebesi,
İslâm’ın İlke ve Hedefleri / Yanlışlara Kurban Edilen Doğrular
(2017), 21-Aldatılmamak İçin Anlamak (2019), 22-Aşk Sarhoşu Dervişlerin Dini: Tasavvuf
(2020), 23-Var Olmak Sorumluluğu.
(2021)

Ayrıca
çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlandı.

Evli
ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

Tutarsızın Son Sığınağı: Küfür

İç veya dış siyasette önce, muhalif olduklarınla daha sonra müttefik olunur mu? Veya tersine, daha önce müttefik olduklarınla daha sonra muhalif olunur mu?

Gayet tabii. Zaman ve zamanların şartlarına göre bir öyle, bir böyle olunabilir. Ama kesinlikle olmaması, yapılmaması gereken şeyler de vardır. İster muhalif ister muvafık olunuz, tutumunuzu Allah’ın emri gibi, nas gibi sunmayın. Kâinatın tek gerçeği gibi avazınız çıktığı kadar bağırarak savunmayın. Sizinle aynı fikirde olmayanları aşağılamayın. Sakın ama sakın küfür etmeyin.

Yapılmaması gereken, ahlak sınırlarını aşan, ahlaksızlık yolundaki dönülmez adım; dün küfrettiğinize bugün öpücükler göndermek, dün öpüp sevdiğinize bugün küfretmektir. Devlet insanı, siyaset insanı ölçülü olmak zorundadır. O, iç veya dış siyasette, siyaseten yaptıklarını Allah’ın emriymiş gibi anlatamaz. Kendisi gibi yapmayanların cehennemlik olduğunu iddia edemez. İşte bir gün o yaptıklarının tersini yapmak zorunda kaldığında, ona “Hani bu yaptığın aşağılıktı?”, “Hani şimdi öptüğün az önce caniydi?” diye sormaya hakkımız olur.

Hakkımız olur da sorumuza nasıl cevap alırız? Ülke siyasetindeki son yılların tecrübesi, cevap alamayacağımızı, ancak küfürle karşılanacağımızı gösteriyor.

Muhaliflerini değil kendini küçültüyorsun

Böyle davranınca aklı başında insanlar artık senin kime karşı, kiminle birlikte olduğuna bakmaz. Senin fikirlerine de kulak asmaz. Çünkü bunların durmadan değiştiğini görmüştür.

İnsan belleğinin unutkanlık arızası vardır ama o arızanın da bir sınırı vardır. O sınır geçildikten sonra artık hüküm doğrudan senin hakkında verilir. Artık küçülen, o saldırıp küfrettiklerin değildir. Küçülen sensin!

Siyasetteki insan, yalan söyleyemez. Küfür edemez. Tek yalanı dahi çıksa o, artık devlet insanı değil yalancıdır. Tıpkı tek hırsızlığın bile insanı hırsız yapmaya yetmesi gibi. Küfür de öyledir. Efendi insan küfür edemez. Ederse efendi insan olmaz. Efendi insan olmayan da hiç mi hiç devlet insanı olamaz.

Tutarsızın son sığınağı… Korkağın son sığınağı… Bu son sığınaklar konusunda çok şey söylendi. Bugün bazı siyasetçilerimiz için bu son sığınak ayan beyan ortada. Tutarsızlıklarının, saçmalıklarının, bir türlü gerçekleşmeyen o “garantili” vaatlerinin yüzlerine vurulması hâlinde, son sığınakları, küfür.

Cevap veremiyorum, bari küfredeyim

Hani pahalılığın sebebi faizdi? Hani faizler düşünce fiyatlar düşecekti? Faizler düşünce fiyatlar fırladı. Bırakın fiyatları, faiz düşünce faizler de fırladı! Ne diyorsun?

El cevap: Sen aşağılıksın! Sen şerefsizsin! Sen zavallı bir teröristsin! Sen rezilsin! Senin adını ağza almak bile benim ağzımı kirletir!

Bu küfürlerden en vahimi: “Teröristsin!”. Çünkü geçen gün bir siyasinin söylediği gibi, herkese terörist dersen gerçek teröriste çok güzel bir mazeret, sığınacak bir örtü verirsin. Yalancı çoban hikâyesini hatırlayın. Çocukluğumuzda anlatılırdı. Radyo çocuk kulübünde şarkısı bile vardı. İkide bir gece yarısı, “Kurt var!” diye bağırıp köylüleri, elde tüfek, evlerinden dışarı uğratan; sonra da onlarla alay eden çobanın hikâyesi. Bir gün kurt sürüsü gerçekten köye iner ve çobanın “Kurt var!” çığlığına köylü artık kulak asmaz. Sen her muhalife, her beğenmediğin insana ve fikre “terörist” dersen dönüp gerçek teröriste “terörist” dediğin zaman, insanlar buna da inanmaz artık. Ne içerde ne dışarda.

Küfürde seci sanatı

Küfür siyasete o kadar hâkim oldu ki… Hani siyasilerin konuşma yazıcıları olur. Şu salı, bazen de galiba çarşamba konuşmaları için; “grup toplantısı” için. İşte bu toplantılardaki konuşmalar, bir kısım partilerde, konuşmadan çok küfür resitali hâline geldi. Çok şükür hepsinde değil ama önemli bir kısmında… Dolayısıyla konuşma yazarları, hadi söz yazarları diyelim, bol küfür öğrenmek zorunda. Kul sıkışınca Hızır da yetişiyor. Dinleyin bakın, ne secili küfürler var. Seci, düz yazı içindeki kafiyeye denir. Küfür yazma sanatı, en son bu secili küfürlerle zirveye erişti.

Onlar kadar başaramam. Onlar profesyonel!… Yine de bir deneyeyim: “Sen yampiri, lafı iri, aptalın biri, elimin kiri, halkın siniri, aşağılıkların piri, yamukların miri, ahlakı iğri, aklın zehri, cahilin kibri, pisliğin nehrisin…” Eh idare eder.

Bu saçma sapan laflar, fikir mi şimdi? Siyaset mi? Neden böyle konuşurum? Çünkü, o kişinin tenkitlerine cevap veremiyorum. Onun söyledikleri doğru. Gerçekten benim hatalarımı ortaya koyuyor. O hâlde… O hâlde o teröristtir… Ver küfrü… Çünkü kendimi başka türlü savunamıyorum.

O zaman haydi küfür başına!

Alıntı: https://millidusunce.com/tutarsizin-son-siginagi-kufur/

Türkiye ve Uygur Türkleri

0

çalışuñ anlaruñ-ıla ‘aźāb eyleye anlara Tañrı ellerūñüz ile
daħı ħor eyleye anları daħı arķa vire size anlaruñ üzere daħı śovuda gogüzlerin
ya’nį gögüzlerin śovıda bir ķavmuñ ikim mü’minlerdür”.

Onlarla mücadele edin ki Allah sizin ellerinizle onları
cezalandırsın, onları rezil rüsvâ etsin, onlara karşı size yardım ve zafer
ihsân buyursun, baskı ve zulüm altında inleyen mü’min toplulukların gönüllerini
ferahlatsın
!”

Tevbe suresi/14. Ayet

Atatürk Osmanlı coğrafyasında değil Türkistan coğrafyasında doğsaydı
bir hürriyet savaşçısı olarak Osman Batur, İsa Yusuf Alptekin gibi mutlaka
Çin’e karşı mücadele eder gerekirse şehit olurdu.

Çin
işgali altındaki Doğu Türkistan Türklerine yapılan katliamlar son bulmamaktadır.
26 Kasım 2022’de Urumçi’deki yangında Uygur Türkleri hayatlarını kaybettiler. Kovid
19 nedeniyle karantinada tutulan Uygur Türkleri yanarak ve dumandan boğularak can
vermişlerdir. Karantinaya insanlık dışı yöntemlerle alınan Uygur Türkleri dışardan
kilitlenmiş kapı ve pencereleri açamamışlardır. Çin Hükümetlerinin insan
haklarına aykırı tutumu yıllardır devam etmektedir

“Türkiye
Cumhuriyet Dış İşleri Bakanlığı” sayfasından bu olayla ilgili şunları duyurmuştur:

 “26 Kasım 2022, Çin Halk Cumhuriyeti’nin
Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Yangın Hk.

Çin
Halk Cumhuriyeti’nin Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de çıkan
yangın sonucunda hayatlarını kaybedenler ve yaralananlar olduğu derin üzüntüyle
öğrenilmiştir. Bu elim hadise nedeniyle taziyelerimizi iletiyor, yaralılara
acil şifalar diliyoruz.

Yangının
çıkış nedenine ilişkin kamuoyunun aydınlatılmasını bekliyoruz”.

Gazeteler
şu bilgileri verdiler: “Apartman yangınında ölen Uygur Türkleri için protestolar
sadece Doğu Türkistan’da değil, Çin geneline yayılırken, Türkiye’de yaşayan
Uygur Türkleri de 30 Kasım sabah saatlerinde İstanbul’daki Çin Konsolosluğu
önünde nöbet başlatmak istemiştir. Sabah saat 05.00’te Konsolosluk önüne gelen
Uygurlar, polis müdahalesiyle karşılaştı. Türkiye’de yaşamakta olan Uygur
Türklerinin bu olayı protesto etmeleri ve kınamaları ise engellendi hatta bir
memur tarafından Uygur Türkleri sınır dışı edilmekle korkutulmak yahut tehdit
edilmek istendi”

Uygur
Türklerinin Çin konsolosluğu önündeki protestosunda polis memurunun “Birazdan
zorla süpüreceğiz hepinizi aşağıya… Gözaltına alacağız, sınır dışı ederiz
sizi” sözleri tepkilere neden oldu. İçişleri Bakanı Soylu, “Güvenliği sağlarken
kullanılan bazı ifadeler, kastı aşmıştır” dedi, konuyla ilgili tahkikat
başlatıldığı duyuruldu.
Bakan Soylu, ilave olarak şunları söyledi:……….
Bu vesileyle üzüntümüzü ve özrümüzü tekrar belirtiyor, konuyla ilgili
tahkikatın başladığını ifade etmek istiyoruz
” (Gazeteler)

Bilinmelidir
ki Türkiye her Türk’ün ana vatanıdır. Hiçbir kimse herhangi bir Türk’ü yahut
Türk Kültür dairesindeki kardeşlerimize polisin söylediği veya benzeri sözlere
asla müsaade edilmemelidir. Hiçbir Türk Türkiye’de boynu bükük gezmemelidir.
Bütün Türklerin tarih boyunca başı dik alnı açıktır.

“Türkiye
Cumhuriyet Çin büyükelçisini Dış İşleri Bakanlığına çağırarak uyarmalıdır. Çin
işgalindeki Doğu Türkistan topraklarındaki Türklerin insan hakları her zaman korunmalıdır.
Türkiye “Tek Çin” politikasını yeniden gözden geçirmelidir. Aksi halde bu
tutum tarih önünde kadim Türk yurdu Doğu Türkistan’ın varlığını inkâr anlamına
gelecektedir.
Türkiye, devleti ve milletiyle diğer Türk Devletlerine örnek
olmalıdır. Emperyalist devletlerin dünyada nerede olursa olsun yaptıkları insan
hakları ihlalleri ve zulümler mutlaka karşılık bulmalı tepki gösterilmelidir.

Türkiye’de
yaşayan Uygur Türkleri veya diğer akraba topluluklarımız en ufak bir
saygısızlığa maruz kalmamalıdır. Anadolu’da bir söz vardır: “Sen çocuğunu
elinle döversen yabancı ayağıyla döver”. Tüm bürokratik kademedeki memurlara
Türk millî şuurunu kazandıracak öğretici ve eğitici tarih ve kültür seminerleri
verilmelidir.

 Her zaman Çin Hükümetine insan hakları
ihlallerinde anlayacağı üslup Türkiye Cumhuriyetine yakışır bir üslupta olmalıdır.
Mustafa Kemal Atatürk hem SSCB ile diplomatik ilişkilerini yürütmüş hem de
Josef Stalin Kars, Ardahan ve Boğazları istediğinde anlayacağı dilden çok sert
bir cevap vermiştir.

Bu
hadise özetle şöyle gelişmiştir:

“Stalin’in
Sovyetler Birliği’nin başında olduğu döneminde Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi
ünlü bir diplomat Karahan’dı. Sovyet Devrimi’nin yıl dönümlerinden birinin
sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç veriyor.
Bu demecinde aynen şunları söylüyordu: “- Herkes bilsin ki, Rus milleti;
Boğazlarla, Ardahan’ı ele geçirmekten asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir
zamanda bu davalarımızı halletmiş olacağımızı şimdiden müjdeliyorum…” Aynı
gece Ankara’da Sovyet Büyükelçiliği’nde de ihtilalin yıl dönümü kutlamaları
yapılıyor. Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal, gece yarısına doğru Stalin’in bu
densiz demecinden haberdar oluyor ve emrediyor: “- Arabaları hazırlayın
gidiyorum”. “- Paşamız bu saatte nereye gidecekler?” “ Sovyet Elçiliği’ne”. “Ekibin
etekleri tutuşur. Çünkü olayı kavrarlar, içlerinden birisi Gazi’ye: “- Paşa
Hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz devlet başkanısınız, protokolsüz
nasıl gidersiniz?” “- Ben protokol falan dinlemiyorum çocuk. Stalin vatanımın
topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın
arabaları, diye cevap verir”. Büyük önderimiz ve arabalar hazırlanır. Gazi ve
ekibi, Sovyet Elçiliğinin kapısına dayanır. Ulu önderimiz yüzü asık bir şekilde
yukarı çıkar ve o sırada elçilikte büyük bir balo vardır. Gazi kendisini
karşılayan Büyükelçi Karahan’ı görünce: “- Merhaba Karahan, der ve aynı sert
ifadeyle devam eder: – Rahatsız ettik ama sen benim şahsi dostumsun, kusurumuza
bakmazsın. Bir hususu esasından anlamaya geldim”. “-Emredin Sayın Başkan”. “-
Ajanstan öğrendiğime göre, Stalin, Ardahan ile Boğazlar’ı istemiş, kararı
katiymiş… Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle
söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii ki bu
konuşmanın bir kopyası sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını
iyi anlayalım”. Stalin’in konuşması getirilir. Gazi metnin o kısmını
yanındakilere kelime kelime tercüme ettirir. Konuşma ajanstan geçen metin ile
aynıdır. Gazi Sovyetler Birliği Büyük Elçisi Karahan’a: “- Karahan, elçiliğin
telsizinden derhal Stalin’i bulduracaksın. Bu beyanatından vazgeçip geçmediğini
sorduracaksın. Başkan tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim.
Bu cevap bu gece gelecek çünkü benim senin başkanından daha önemli kararım var.
İstediğim cevabı almadan elçiliğinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap
istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp doğru Rus sınırına
gideceğim…” Karahan çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Gazi’nin
söylediklerini aynen nakleder. Stalin’den gelen cevap büyük önderimizi tatmin
eder çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir: “- Stalin sürçü lisan
eylemiştir. Boğazlar ile Ardahan’ı almak gibi bir arzusu kesinlikle yoktur…” Gazi
cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karahan’a hitaben: “- Karahan seni geri
çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et”. Karahan
bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir telgrafla
geri çağrıldığını açıklayarak: “- Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile
yeterlidir. Ancak memleketinizdeki görevim sona ermiştir. Yarın hareket
edeceğim”. Gazi fazla ısrar etmez ve Çankaya’ya döner. On gün sonra şöyle bir
haber gelir. Sovyetler Birliği’nin eski Ankara Büyükelçisi Karahan fırında
yakılmak suretiyle idam edilmiştir (Kemal Arıburnu, Atatürk’ten Anılar, Türkiye
İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1976, s. 205-208.)

Türk
Birliği ülkeleri geleceği inşa etmek istiyorlarsa Türk Yurtlarında Çin
tarafından herhangi bir girişim yaptırılmamalıdır. Türk ülkelerinin kendi
birikimleri Çin yatırımlarının çok üstündedir. Çin Türkiye’ye ve Türk Dünyasına
muhtaçtır. Balkanların, Avrupa’nın, Orta Doğu’nun Batı Türkistan ve Kafkasya ve
Afrika’nın kapısı Türkiye’dir. Çin’le olan ticari her türlü ilişkilerimiz yeni
baştan gözden geçirilmelidir. Üstelik Çin ile yapılan ekonomik ilişkilerde
kaybeden taraf daima Türkiye olmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse dış ticaret
açığı verdiğimiz ülkelerden Çin üst sıralardadır.  Çünkü ithalatımız fazla ihracatımız çok azdır.
İthal edilen ürünler sadece marketlerin raflarını işgal edecek sıradan
ürünlerdir. Türk malları ve ürünleri bunların yerini kolaylıkla alabilir. Raflardaki
Çin’den ithal edilen basit sanayii ürünleri Türk sanayisinin çöküşünü
hazırlamaktadır. İnsanımız beyin fırtınası yaptığında bu ithalattan kimlerin
faydalandığı Türk Milletinin ise zarar etmekle kalmayıp yeryüzündeki Türklerin
ve mazlum ulusların gelecekte ekonomik yapılarının tamamen çökeceğini anlayacaktır.

Çin’in
bir rüyası vardır. Bu rüya diğer emperyalistlerin rüyaları gibi dünya için kâbus
olmaya doğru gitmektedir. Bu kâbusa dur diyecek Türk Milleti ve Mazlum
Milletlerin işbirliği ülküsüdür
. Emperyalistlere dur
demek için mazlumların yanında durmak gerekmektedir. Üzücü olan ve Türkiye’de
ısrarla anlaşılmayan veya anlaşılmak istenmeyen gerçek şudur:

Uygur,
Kazak, Kırgız ve Çin istilası altında yaşayan Türklerden bahsedildiğinde bu
tespit Çin’in iç işlerine karışmak olarak kabul edilerek Türk milletine
sunulmaktadır. Hâlbuki Çin Doğu Türkistan’da Türk milletini yok etmekte istila
ettiği Türk vatanında Türkleri asimilasyona çalışmaktadır.  Doğu Türkistan’da Türk nüfusu Çin’den
getirilen Çinli yerleşimcilerle azınlığa düşürülmüştür. Türkler toplama
kamplarında her türlü işkenceye tabii tutulmaktadır.  Çin insan haklarına riayet etmemektedir. Önce
bunun anlaşılması gerekir. Türkistan; Kafkasya, Türkiye, Balkanlar, Orta Doğu
ve Doğu Avrupa coğrafyası gibi binlerce yıllık Türk Yurdudur.

Özellikle
Uygur Türkleri insanlığı uygarlıkla tanıştıran kadim bir Türk boyudur. Sadece
Türklerin değil tüm insanlığın onlara borcu vardır. Tarih araştırmaları bunu
tüm açıklığı ile göstermektedir. Uygurlar yok edildiği an insanlığın hafızası
silinecektir. Bunu Çin başta olmak üzere İsrail, ABD, Rusya, İngiltere,
Almanya, Fransa ve diğer emperyalist devletler bilmektedir. Fakat insanlığın
hafızasını silmeye bunların güçleri yetmeyecektir. Çünkü İnsanlık uyanmaya
başlamıştır. Bu uyanışın öncüleri en çok çile çeken uluslar olmaktadır

Türk
milliyetçileri Türk ulusalcıları bunu unutmamalıdır. Bu hususu bir hatıramla aydınlatmak
isterim: Uygur Türklerine Çin’in bütünlüğünü bozan başka ulusların
yönlendirdiği (özellikle ABD’nin) bir halk olarak bakan
Ulusalcı
bir gençle konuşuyordum. Çin’e hayrandı. Hâlbuki çoğu insanımızın bildiği gibi
Çin’in ekonomik mucizesinin altında sömürdüğü Doğu Türkistan’ın yeraltı
zenginlikleri vardır.

Türkiye
sevdalısı olduğunu düşündüğüm bu genç arkadaş maalesef:  “Hocam Uygur Türkleri de asimile oluversinler”
dedi. Şahsım o an şu cevabı vermişti ve her zaman da verecektir: “Evladım sen
Atatürk’ü ve onun fikirlerini sevdiğini ve temsil ettiğini söylüyorsun. Hepimiz
seviyoruz ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet yaşamasını istiyoruz.
Atatürk Osmanlı coğrafyasında değil Türkistan coğrafyasında doğsaydı bir
hürriyet savaşçısı olarak Osman Batur, İsa Yusuf Alptekin gibi mutlaka Çin’e
karşı mücadele eder gerekirse şehit olurdu.
Asla asimile edilmeyi kabul
etmezdi. Eğer Atatürk ve silah arkadaşları özümüzü, benliğimizi kaybetmeyi
kabul etselerdi; şu an bizler çok farklı uluslar olmuştuk ve Türk doğmamıştık”.
Doğu Türkistan’ın Çin işgalindeki durumunu 1918 yılındaki Anadolu coğrafyasının
işgali durumu ile karşılaştırmayan insanlarımız gerçekleri görmüyor yahut
gösterilmiyor demektir.

Türk
milletinin istikrarlı bir Türklük, İslam ve insanlık çizgisi vardır. Çağlar
boyu insanların inançlarına ve milliyetlerine saygı çerçevesinde bunu başarmış
yüksek medeniyetler kurmuştur
. “Özgürlük ve
bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk gelecek binlerce yıl insanlığa
ve Türk Milletine ışık olacaktır.
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ve
kurtuluş ilkelerinde dünya dengelerini “yüksek bir strateji” içinde yürüten
Atatürk yeryüzünde hangi inançta olursa olsun nerede Türk varsa onlarla
ilgilenmiş, haklarını ve kültürlerinin korunmasına çalışmıştır.

Yüce
Türk Milleti Aziz Türk Gençliği

Atatürk’ün
gösterdiği istikamette Türklüğün ve insanlığı geleceği size emanettir. Bu
emanete hep birlikle sahip çıkılacaktır. Afrika’sından Kutuplarına kadar gün
doğumundan gün batımına kadar yeryüzü insanlığı Türk’ün adaletini çalışkanlığını,
barışını beklemektedir. Bekleşmekte olan mazlumların umudu Sizsiniz. Türklük,
geleceğin huzur nefesi, can suyudur.

Uygur
yanar yürek kanar

Mezar
ağlar kürek kazar

Hani
Türkler Türk’ü arar

GELİR
GÜNÜ GELİR GÜNÜ