12.7 C
Kocaeli
Salı, Ekim 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 282

Türkiye Burada; Ümmet Nerede?

Türk Milletini büyük bir felaketle karşı karşıya bırakan,
derin üzüntüye sebep olan 6 Şubat 2023 tarihli depremler, hepimizi altüst
etmiştir. Üst üste aynı gün iki defa ortaya çıkan depremler 10 il gibi geniş
bir alanda gerçekleşmiştir. Maddi ve manevi yıkımı da ona göre olmuştur.
Binlerce TC vatandaşı kardeşlerimizi kaybettik. Bu büyük felaketin yaraları
elbet sarılacaktır ama oldukça zor olacaktır. Türk Milleti dayanışma ve temel
mutabakat noktalarında bir ve beraber sorunlarını aşmak zorundadır. Karşılaştığımız
iç ve dış sorunlardan dersler çıkarılmalıdır. İskambil kağıdı gibi çöken yeni
binalar sözde deprem yönetmeliğine göre yapılmıştır. Bu binaların müteahhitleri
ve onlara izin veren belediye yetkililerine herhalde gereken yapılacaktır.
Deprem 7.7 ve 7.6 gibi kuvvetli olmuştur; ancak yıkılmayan birçok bina da
mevcuttur.

            Türkiye’miz
özellikle Müslüman ülkeler ve din kardeşlerimiz için sürekli büyük fedakârlıklara
katlanmıştır. Türkiye BM’de, milletlerarası alanda hep onların yanında yer
almıştır. Başta Sayın Cumhurbaşkanı ve devletimiz üstüne düşeni fazlasıyla
yapmıştır. Yapılan destekte de aşırıya kaçılmıştır. Bilhassa koruma altındaki
sığınmacılara kabul edilemeyecek imtiyazlar sağlanmıştır. Onlara ve diğer
yabancılara TC vatandaşlığı para ile satılmamalı idi. Bu örnekler maalesef
çoktur. Türkiye’nin nüfus yapısını bozucu değişmelere sessiz kalınmıştır.  Sözde dost ve müttefiklerimize ileride
kullanacakları yeni PKK’lar hazırlanmaktadır. Bazı illerimizde bu sığınmacılar
yanlış hoşgörü ile çoğunluğu teşkil eder hale gelmişlerdir. Haklı olarak bir
yazımıza “aslında sığınmacılar değil; Türkler korunmalıdır” başlığını atmak
zorunda kalmıştık. Acı gerçekleri dile getiren ve yönetimi uyaranlar da bazı
ufuksuzlarca ırkçı kabul edilmişlerdir. Böylece suçlamayı yapanların aslında
ırkçılığı da bilmedikleri ortaya çıkmıştır. Biz Türker’in tarih boyu alnımızda
öyle bir leke yoktur. Hiçbir ciddi devlet sığınmacıları ev sahibi, ev
sahiplerini de yabancı veya kiracı durumuna düşürmez. Belki bu durum
yönetenlerce de beklenen bir sonuç olmayabilir; ama önemli yanlışlar
yapılmıştır. Geleceğimizde bazı soru işaretleri ortaya çıkmıştır.

            Bir ara
Sayın Cumhurbaşkanı ümmetin lideri olarak bazılarınca takdim edilmiş; duvar
afişlerinde böyle yazılmıştır.

            Sırası
gelmişken belirtelim; bir devlet çok önemli değişikliklere uğramadan geçmişini
reddederek yeni ve eski diye tarihini ayırmaz. Türkiye yeni kurulan bir devlet
değildir. Milli tarihimiz artı ve eksileriyle, farklı dönemleri ile bir
bütündür. Eski ve yeni Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler tarihini
ayırmaz. Tarih geleceğe akan süreçtir ve bir bütündür. Yeni anayasa kavramı da
sakattır. Türkiye bağımsızlığını ve egemenlik haklarını bir tarafa koyarak dış
güçlerin zorlamalarına göre anayasa yapamaz. TC ne 1923’te ilk defa kurulan bir
devlettir; ne de 1961 veya 1982 anayasası ile doğmuştur. Türk olmasa tarih de
olmazdı. Şu halde, böyle bir metot yanlışı yapılmamalıdır.

            Batı’da
son yıllarda artan ırkçılığın ve İslamifobi’nin hedefi Türkiye’dir. İsveç’te ve
diğer bazı ülkelerde Kuran-ı Kerim’in devlet destekli olarak alçakça yırtılması
ve din düşmanlığı Türk ile irtibatlandırılmıştır. Bundan dolayı bu Hristiyan
yobazlığı elçiliklerimizin ve konsolosluklarımızın önünde yapılmıştır. Kuran-ı
Kerim’in yırtılması şeklindeki eylem İsveç’e göre özgürlük kapsamındadır ve
teşvik görmüştür. Hangi İslam ülkesi başını kaldırıp bizim kadar tepki
gösterebilmiştir? Neden ümmetin liderliğine uygun buldukları Sayın Erdoğan’ın
çizgisini takip etmezler ve sesleri bile çıkmaz? Allah’a şükür Kuran-ı Kerim
Türk’ün savunması altındadır. Türk olmayan Müslümanların çoğu sadece
seyircidir. O halde, bu ümmet dayanışması nerededir? Keşke tersi
olabilseydi…  

Seçimler Yaklaşırken

Durum öyle gösteriyor ki 14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ve
Parlamento seçimlerine 14 Mayıs 1950-27 Mayıs 1960 Demokrat Parti iktidarının
damgası vuracak.

            Enflasyonun
zirve yaptığı, döviz kurunun 20’lere dayandığı, 10 Binlere varan sığınmacının
işgaline uğramış bir Türkiye de 20 Yıllık AK Parti iktidarının yazacak başka
hikâyesi kalmadı ki; müflis tüccarın sıkıştıkça eski defterleri karıştırdığı
gibi dönüp dolaşıp 73 Yıl önce iktidardaki CE HA PE’ye saldırıyor olması, ne
kadar zorda olduklarının ipuçlarını veriyor bizlere.

            Cumhurbaşkanı
Erdoğan gittiği her miting meydanında özellikle Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950
seçim öncesi manifestosunda kullandığı “Yeter
Söz Milletin
!” sloganını ve Adnan Menderes’e karşı yapılan 27 Mayıs darbe mağduriyetini
dile getiriyor olması, adeta kendisini Demokrat Parti ile aynı kaderi
paylaştığını vurguluyor.

            Hâlbuki
durum bunun tam tersi. Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar ile mücadele edeceğim
diye iktidara gelen Recep Tayyip Erdoğan’ın devri iktidarında bu 3Y’lerin yaşanıyor
olması bir yana bütün yetkilerin “Tek Adam” elinde toplandığı da işin bir diğer
ilginç yanı.

            Şunu
belirtmek isterim ki vatana ihanet suçu hariç hiçbir suç 3 Devlet adamının idam
edilmesine gerekçe sayılmazdı. Ancak üzerinden yarım asırdan fazla süre geçmiş
olan Demokrat Parti iktidarı zamanında yöneticilerin halka ve muhalefete
uygulamaları, gerçekten çok mu masumdu isterseniz gelin 63 Yıl öncesine bir
gezinti yapalım.

            Bu gezinti
için bize en iyi tanıklık yapacak kişilerin arasında, Cumhuriyet tarihimizin en
büyük Anayasa hukukçularından rahmetli Ord. Prof. Ali Fuad Başgil(Çarşamba,1893–İstanbul,1967)
geliyor.

                                Ali Fuad Başgil, 27
Mayıs İhtilâli sonrası kurulan ilk Cumhuriyet Senatosu’na Samsun Senatörü
seçildiği hâlde (Ekim, 1961), Cumhurbaşkanlığına adaylığı engellenince
senatörlükten de istifa ederek birkaç ay sonra gönüllü sürgün olarak gittiği
İsviçre’de Fransızca bir eser yazar.

            Türkçesi: “27 Mayıs İhtilâlı ve Sebepleri.” Bu eserde Başgil, önce Cumhuriyet tarihini özetler, sonra
Demokrat Parti’yi doğuran sebepleri ele alır, iktidara gelen DP’nin ülkeyi Orta
Çağ görüntüsünden kurtaran hizmetlerini anlatır, daha sonra da onu zayıflatan,
giderek gözden düşüren şartlarla birlikte bizzat kendi hatalarını tek tek
açıklar. Ona göre, on yıllık süre içinde iktidarın en vahim hataları: “Türk Milliyetçiler Derneği’nin kapatılması
(22 Ocak 1953), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin feshedilmesi ve lideri
Osman Bölükbaşı’nın hapse atılması, (bununla da kalmayıp Bölükbaşının vilayeti
Kırşehir’in ilçeye çevrilmesi).

             Kıbrıs problemi
bahanesiyle İstanbul Beyoğlu’nda çıkarılan 6-7 Eylül olaylarının önlenemeyişi,
liberal sistemin tıkanması sonucu mali iflasın gelişi, basına karşı sert
tedbirler, alınması (gazetecilerin işten atılması ve tutuklanmaları), özellikle
de sertleşen ve bir kör dövüşüne dönen iktidar-muhalefet mücadelesi, zamanın
ana-muhalefet partisi CHP’nin lideri İsmet İnönü’nün siyasi gezilerinde
uğradığı hakaretler vs
…”

            Bütün bunların akabinde İnönü, Meclis
kürsüsünden DP’lilere karşı sarf edeceği şu sözlerle yaklaşan fırtınayı haber
verir: “Sizi o kadar feci bir akıbet
beklemektedir ki, ondan sizleri ben bile kurtaramayacağım.
” (Başgil’in
dediği gibi, bu sözlerin ne anlama geldiği ve aslında üniversite ve cuntacı
askerlerle işbirliğinin eseri olacak darbeyi ima ettiği, ancak 27 Mayıs sabahı
anlaşılacaktır.)

            Merhum Prof.
Dr. Fuad Başgil’in: ““
27 Mayıs İhtilâlı ve Sebepler” kitabında:         “27 Mayıs İhtilâli’ne giden yolda
İktidardaki Demokrat Parti, kendisini kuvvet yoluyla devirmeye çalıştığını
düşündüğü Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı bir Salâhiyetler Kanunu çıkarır. Bu
kanunla geniş yetkilere sahip bir Meclis Tahkikat Komisyonu kurmayı
tasarlamıştır. Başgil’in de naklettiğine göre; bu kanun “önce, şüpheli
şahısları sorguya çekmek, nihayet bunları yetkili mahkemeye sevk etmek için
gerekirse tevkif etmek salâhiyetini haiz bir Tahkikat Komisyonu kurulmasını”
öngörüyordu. Bu komisyon, kuvvetler ayrılığı ilkesini ortadan kaldıracak
şekilde, bir nevi “Bidayet Mahkemesi” usulleriyle çalışacak ve sorgu hâkimi
rolünü de üstlenecekti. Bu sıfatla “herhangi bir hakiki ve hükmî şahsın
(şüphesiz buna siyasi partiler de dâhil) faaliyetleri ve gelir kaynakları
hakkında inceden inceye tahkikat açabilecekti. Nihayet zarurî gördüğü takdirde,
Meclis’teki müzakereler hakkındaki mütalâaların gazete ve mecmualarda neşrini
yasaklayabilecekti.”

 

          Ali Fuat Başgil, söz konusu kanunun henüz
taslak hâlinde Meclis’e sunulması ile birlikte bazı profesörlerin de tahrikiyle
üniversitelerin nasıl karıştığını, hatta yer yer ayaklanmalara dönüştüğünü,
İstanbul Üniversitesi bahçesindeki 26 ve 28 Nisan olaylarını, bunun basına
yansıyışını ayrıntılarıyla anlatır. Bu olaylarda bizzat şahit olduğu bazı
sahneler, üniversite gençliği ile askerlerin de işbirliği olduğu kanaatini onda
pekiştirir. Arbede sırasında Turan Emeksiz adlı bir Orman Fakültesi
öğrencisinin polis kurşunuyla ölmesinin, diğer bir lise talebesinin de kaza
eseri olarak tankın altında ezilmesinin ne büyük infial yarattığını ve İstanbul
Üniversitesi’nde başlayan olaylara Ankara Kızılay’da çıkanların da eklenmesiyle
bütün bunların ülkede nasıl bir endişe yarattığını dile getirir.

 

          Bu süreçten büyük bir endişeye kapılan DP
Hükümeti’nin Başbakanı Adnan Menderes, vaktiyle kendisinin hocalığını da yapmış
olan Prof. Başgil’i, fikrini almak üzere Ankara’ya davet eder. 30 Nisan akşamı
Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Meclis Başkanı Refik
Koraltan, Başbakan Menderes ve bazı Bakanların bulunduğu bir yemeğe katılır.
Orada önce Başgil’den İstanbul’daki olayların değerlendirilmesi istenir.
Başgil, yeni çıkarılan Salâhiyetler Kanunu’na tepkilerin boyutlarını ve
Üniversite’deki olaylara dair kendi izlenimlerini anlatır. Ardından tam bir
Anayasa hukukçusu kimliğiyle bu kanun hakkındaki kanaatlerini açıklar. Sıraya
koyarak nakledecek olursak:

 

          1. Söz konusu kanunla kurulmuş olan Tahkikat
Komisyonu’na verilen yetkilerin;

2. Gerek basın hakkında tahkikat açılması, gerek çeşitli kişi
ve kurumların sorgulanmasının;

 

  3. Keza, Meclis’teki
müzakerelerin dahi Resmî Gazete dışında basına açıklanma yasağının – aleniyet
ilkesi gereğince – mevcut Anayasa’ya aykırılık teşkil edeceğini kesin bir dille
ifade eder.

 

        Bunun üzerine
Cumhurbaşkanı Celal Bayar sabırsızlanarak Başgil’e hitaben, “Şimdi fiilen vuku bulmuş bir durumun
karşısındayız: Tahkikat Komisyonu kurulmuş, Salâhiyetler Kanunu çıkarılmış ve
ayaklanmalara sebep olmuştur. Bu vaziyet karşısında ne yapmalıyız? Ve Sayın
Profesör bize ne gibi tavsiyelerde bulunabilir?
” sorularını sorar. Cevap
olarak Başgil: “Son derece ihtiyatlı
davranılmasını, Salâhiyetler Kanunu’nu tatbik etmeyerek Meclis’e geri
göndermelerini, gençliğe karşı da çok sert tedbirlere başvurulmamasını
”
tavsiye eder. Cumhurbaşkanı ise Başgil’in bu görüşlerine katılmaz: “Aksine son derece sert davranılmasını ve
tahrikçilerin örnek olsun diye cezalandırılması gerektiğini
” söyler.
Üstelik bu görüşlerini, “suçluları çok sert ve ibret olacak şekilde
cezalandırma”, anlamında “tenkil” kelimesini kullanarak açıklar. Başgil,
“tenkit” mi demek istiyor acaba diye ifadenin tavzihini isteyince, Bayar
kızgınlığını belli edecek şekilde, “tenkit zamanı çoktan geçmiştir, şimdi
tahrikçileri tenkil zamanıdır.” diye cevap verir. Bir hukukçu olarak Başgil de
Cumhurbaşkanı’nın bu fikrine katılmaz. Gerekçeleri:

 

           1. Başgil’e göre Hükümet, “sosyal barış ve
sükûnun bekçisi” sıfatıyla emniyet ve huzuru bozanlara karşı yasaklayıcı
tedbirler almak hak ve ödevine sahiptir, fakat bunun, yerinde ve zamanında
olması gerekir;

 

        2. Fakat mevcut
durum fevkalâde ağır bir noktaya ulaşmış, hatta huzursuzluğun “Orduyu da
sarması gibi çok nazik bir mesele ortaya çıkarmıştır”. Üniversite’de en az beş
bin kişilik bir kalabalığın “Kahrolsun Hükümet!” diye avaz avaz bağırışına ve
böyle bir durum karşısında olayları teskin etmekle görevli askerlerin gençlerle
nasıl kucaklaştığı sahnesine şahit olmuştur.

 

         Başgil’in
nihai kanaati şöyle: “Bana göre bu sahne
artık bundan böyle Ordunun Üniversite gençliği ile kader birliği yaptığını
gösterir. Ve işin vahim, hem de pek vahim tarafı budur.” (…) “Tekrar ediyorum
çok büyük bir ihtiyatla hareket etmek ve şiddet tedbirlerine başvurmadan önce
bütün ihtimalleri hesaba katmak lâzımdır
.” İşin tam bu noktasında Menderes
söze karışır ve bu çıkmazdan kurtulmak için kendilerine ne tavsiye edeceklerini
sorar. Başgil, daha dar bir toplantıda konuyu ele almayı teklif edince
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Menderes, Meclis Başkanı Refik Koraltan,
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve kendisinin katılımıyla beşli bir görüşme
yapılır.

 

         Yapılan beşli
görüşmede Başgil:

 

         1. Olayların
önünü almak için kesin bir tedbir olarak Menderes Kabinesi’nin derhal istifa
etmesini, olabildiği nispette Muhalefete de birkaç Bakanlık vererek, Meclis’te
ılımlı şahsiyetlerden müteşekkil yeni bir Kabine kurulmasını;

 

        2. Böylece, bir
nevi koalisyon yoluyla millî birliğin kurulmuş olacağını, bu Kabine’nin önceki
Hükümet’in takip ettiği politikayı bir yana bırakarak tam bir serbestlik içinde
kararlar almasını;

 

        3. Kurulacak
Yeni Kabine’nin, Salâhiyetler Kanunu’nu – değişiklik yapılmak üzere – Meclis’e
geri göndermesini tavsiye eder; böylece muhalefetin Hükümeti itham etmek için
bir bahane bulamayacağını ve siyasi tansiyonun düşeceğini, söyler.

 

         Bayar bu
teklife şiddetle karşı çıkar ve: “Bu şekilde
hareket bir zaaf alameti olur ve rakiplerimizi cesaretlendirmekten başka bir
netice doğurmaz
.” (…) “Bilakis
metanetimizi ispat etmek ve doğruca sert tepkiler almak yoluna gitmek lâzımdır.
”
der. Menderes ise, istifaya hazır olduğunu söylemekle beraber bu tedbirin bütün
bu karışıklıklara son vereceğinden emin olmadığını dile getirir. Kendi
tarihimizde ya da Batı demokrasilerinde böyle bir tedbir örneğinin olup
olmadığını sorar. Bu son derece makul soru karşısında Başgil Fransa’dan örnek
vererek; 1925 yılında Paris Üniversitesi’ndeki bir devletler Umumî Hukuku
Kürsüsü’ne yapılan yersiz bir atamanın bile Üniversite gençliğinde yarattığı
ayaklanmayı ve büyüyen olaylar üzerine mevcut Fransız Hükümeti’nin istifa
ederek olayların önünü nasıl aldığını nakleder. Bu misalin ülkemiz için de
geçerli olabileceği fikrine, “Türkiye şartlarının özelliğine bina’en” hiçbiri
katılmaz; hatta Fatin Rüştü Zorlu, Hoca’nın mütalâasını – bir anlamda hafife
alarak – “İstanbul Üniversitesi nümayişleri karşısında duyduğu heyecana” yorar.
Daha 15 gün önce Başvekilin Eskişehir’de 200.000 kişi tarafından nasıl
hararetle karşılandığını, halk tarafından Hükümetin ne kadar sevildiğini karşı
görüş olarak ileri sürer. Cumhurbaşkanı Bayar, kendi fikirlerinde kararlı
olduğunu söyleyerek toplantıyı bitirir. Hemen ardından, gece yarısı yapılan ve
sabahın 03.30’una kadar süren Bakanlar Kurulu toplantısında, “iktidarda kalmaya
devam” kararı verilir.

 

         Ertesi akşam
Başgil ümitsiz bir şekilde İstanbul’a döner. “Yanılmış olmayı temenni etmekten
başka” yapılacak fazla bir şey kalmaz. Müteakip günlerde olaylar İstanbul ve
Ankara’da ilân edilen sıkıyönetime rağmen, artarak devam eder. Başgil, hâlâ
Hükümet üzerinde etkili olacak isimler yoluyla çareler düşünür. İstiklâl
Harbi’nin meşhur komutanlarından General Ali Fuat Cebesoy’a da görüşlerini
açıklayıp onun da aynı kanaatte olduğunu görür. Beklentisi, Başbakanla görüşüp
onu etkileyebileceğidir. Fakat geç kalınmıştır. Ülke 27 Mayıs’a hızla, koşar
adımla gitmektedir. 22 Mayıs’ta Harp Okulu öğrencileri Ankara sokaklarında
sessiz bir yürüyüş yapar. Prof. Başgil, “Artık
bundan sonra hiçbir kimsenin Demokrat Hükümet’i yıkılmaktan alıkoyamayacağı
hissediliyordu
.” hükmüne varır. Ve 27 Mayıs gecesi darbe gerçekleşir.

            Sayın
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’in bu kitabını
okudu mu bilmiyorum ama çok sevdiği Necip Fazıl Kısakürek’in “Benim Gözümde Menderes” kitabını
okusaydı yine de Menderes ve arkadaşlarını bu derece savunur muydu bilemiyorum.

            Sağlıklı
kalın.  

            Ülkemizde meydana gelen deprem nedeniyle
hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar dilerim.
Aziz Milletimize geçmiş olsun.

 

Not: Prof. Dr. Ali Fuad Başgil hakkındaki bilgiler: ( https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=2266 ) adresinden alınmıştır.

        

950. Yılında Malazgirt Zaferi

0

Editörlüğünü Prof. Dr. Birsel Küçüksipahioğlu ile Prof. Dr Cevdet Yakupoğlu’nun üstlendiği 16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki
424 sayfalık eserin arka kapak yazısı:

Gördüm ön
safta oturmuş nefer esvablı biri,

Dinliyor vecd
ile tekrar alınan tekbiri.

Ne kadar saf
idi siması bu mümin neferin!

Kimdi? Bânisi
mi, mimarı mı, ulvî eserin.

Tâ Malazgirt Ovası’ndan
yürüyen Türkoğlu,

Bu nefer
miydi? derin gözleri yaşlarla dolu.

Yüzü dünyâda
yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok büyük bir
işi görmekle yorulmuş belli.

Hem büyük
yurdu kuran, hem koruyan kudretimiz,

Her zaman
varlığımız hem kanımız hem etimiz.

Süleymaniye’de Bayram Sabahı başlığıyla tanınmış şiirinin yukarıdaki
mısralarında usta kalem Yahya Kemal Beyatlı, Malazgirt Ovası’ndan yürüyen
Türkoğlu’nun yâni Mehmetçiğin şahsında ‘an ile maziyi’ birleştirmiş, onu Türk
târihinin ve Türk Milleti’nin sembolü yapmıştır. Malazgirt’i ise Anadolu’da
başlayan Türk târihinin çıkış noktası olarak ele almıştır.

Malazgirt Muharebesi ve onun kahramanı Alp
Arslan, mânevî kuvvetin maddî kuvvete galebesini, Türk’ün inandığı değerlerin üstünlüğünü
ifâde eder. Malazgirt Muharebesi, Türk târihinde yeni bir devrin başlangıcıdır.
Malazgirt Zaferi’nden sonra Türklük; yeni bir vatanda, yeni târihî şartlar
altında, yeni bir hüviyet kazanır.

Merhum Ziya Gökalp için ise Alp Arslan, ezelî
ve ebedî Türk ruhunun sayısız tecellilerinden biridir. Bu bağlamda başlangıç,
coğrafyada değil, efsânededir ve maddede değil, ruhtadır.

Elinizdeki bu kitap, işte böylesine yüksek
bir heyecanı göğüslerinde taşıyan, Sultan Alp Arslan’ın vatan olarak miras
bıraktığı Anadolu’nun aşkını yüreklerinde besleyen ilmî bir heyet tarafından
Alp Arslan’ın Kutlu Zaferinin 950. Yılı Hâtırâsına kaleme alınmıştır…

***

Eserin editörleri

  Prof.
Dr. Birsel Küçüksipahioğlu ve Prof. Dr. Cevdet Yakupoğlu 

tarafından hazırlanan

‘Sunuş
Yazısı
’

Sultan Alp Arslan liderliğindeki Büyük Selçuklu
Devleti ile İmparator Dördüncü. Romanos Diogenes komutasındaki Bizans
İmparatorluğu arasında 26 Ağustos 1071 Cuma günü gerçekleşen Malazgirt Meydan
Muharebesi, Selçukluların zaferiyle sonuçlanmış ve Bizans İmparatorluğu’nun en
değer verdiği toprak parçası Anadolu’nun kapıları Müslüman Türk dünyâsına
açılarak bölge kısa sürede Türk yurdu, Türk vatanı hâline gelmiştir.

Malazgirt Muharebesi sâdece Türk, İslâm ve
Avrupa açısından değil, dünyâ târihi açısından da çok büyük gelişmelere sebep
olan ve önemli sonuçları beraberinde getiren büyük bir mücâdeledir. Bütün
askerî gücünü yitiren imparatorluğun bundan sonraki süreçte Türklere yönelik
kapsamlı taarruzu bulunmazken, Avrupa doğu sınırının tehlikede olduğunu
söyleyerek yaklaşık 200 yıl devam edecek Haçlı Seferleri’ni başlatmıştır. Bu
sebeple üzerinden 950 yıl geçmesine rağmen muharebenin etkileri hâlâ devam
emekte, önemi güçlü bir şekilde hissedilmektedir.

2021 yılı zaferin 950. yılı olması açısından
önem arz etmektedir. Bu sebeple târihe, not düşmek, katkı sunmak, zaferin
erişilmezliğini ve büyüklüğünü gelecek nesillere aktarabilmek, aynı zamanda uluğ
Sultan Alparslan ve onun kahraman askerlerini saygı ve minnetle anmak için
tarafımızdan bu eserin hazırlanmasına karar verilmiştir.

Malazgirt Zaferi’nin 950. yıldönümü armağanı
olarak ‘950. Yılında Malazgirt Zaferi’ adlı çalışma Türkiye’deki saygın
üniversitelerimizde görev yapan, alanında yetkin değerli akademisyenlerimizin
katkıları ile hazırlanmıştır.

Bu çalışmamız elbette Malazgirt’le ilgili
yazılmış ilk kitap değildir ve son da olmayacaktır. Ancak bu alandaki
boşlukları doldurma noktasında mühim bir katkı sağlayacağı muhakkaktır. Bu eser
ayrıca Malazgirt ile ilgili bundan sonraki yeni araştırmalara zemin
oluşturması, konunun meraklılarına ve her yaştan okuyucuya çok sayıda yazar
aracılığıyla hitapta bulunmasından dolayı da kıymetlidir. Eserin
hazırlanmasında makaleleriyle katkı sunan değerli hocalarımıza, desteğini her
zaman yanımızda hissettiğimiz Kültür Konseyi ile Başkanı Dr. Metin Eriş ve
Mehmet Şadi Polat ile Gazi Altun’a, basım işlemini üstlenerek çok önemli bir
hizmeti yerine getiren Erkam Matbaacılığa, kitabın hazırlanmasında yardımlarını
gördüğümüz Arş. Gör. Ahmet Enes Karakaya’ya şükranlarımızı sunarız..

Prof. Dr. Birsel KÜÇÜKSİPAHİOĞLU Prof. Dr. Cevdet
YAKUPOĞLU

  İstanbul,
Eylül 2022

Cevdet Yakupoğlu: Malazgirt Savaşı Öncesi Anadolu’ya Yapılan
Türk Akınları.

Mehmet Nadir Özdemir: Sultan Alparslan’ın Suriye Seferi.

Hasan Hüseyin Adalıoğlu: Abbâsî Halifeliği’nin Malazgirt Zaferi’ne
Kadar Selçuklulara Karşı Politik Tutumu.

Birsel Küçüksipahioğlu: Malazgirt Savaşı Sırasında Bizans
İmparatorluğu’nun Durumu.

Ömer Faruk Uyanık: Bizans İmparatoru Dördüncü Romanos Diogenes
(1068-1071)

Çerçevesinden Malazgirt Savaşı. 

 Sefer Solmaz: Malazgirt Zaferi Sonrası Sultan-İmparator Görüşmesi.

Namıq Musalı: Malazgirt Savaşı Sürecinde Azerbaycan’ın
Stratejik Mevkii.

İbrahim Duman: Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu ve Bizans
Ordularında Kullanılan Silahlar.

Selim Kaya: Malazgirt Zaferi’nin Batı Dünyasındaki
Akisleri.

Sevtap Gölgesiz Karaca: Malazgirt’in Yankıları: 1095 Clermont Konsili’nde
Haçlı Seferi Çağrısı.

Fâtih Durgun: Malazgirt Savaşı Papalığın Haçlı Seferi
Düşüncesini Nasıl Şekillendirdi?

Refik Turan: Sultan Alparslan’ın Liderlik Özellikleri ve
Yönetim Stratejisi.

Gökhan Gökmen: Ders Kitaplarında, Târihî Romanlarda, Beyaz
Perdede, Tiyatroda, Edebiyatta Sultan Alp Arslan ve Malazgirt Zaferi.

Hasan Akyol: Malazgirt Zaferi Sonrası Anadolu’da Kurulan İlk
Türk Beylikleri (1072-1100

Mustafa Alican: Türk Târihçiliğinde Malazgirt Algısının
Gelişimi.

SEÇİLMİŞ BİBLİYOGRAFYA.

Kültür Konseyi, ‘950. Yılında Malazgirt Zaferi’
isimli eseri târih kültürümüze ve kültür târihimize armağan etmekle her türlü
takdirin üzerinde bir hizmeti gerçekleştirmiştir. Değişik şahısların
görüşleriyle mercek altına yatırılan Malazgirt Zaferi, değişik bakış açılarıyla
değerlendirilmiş, okuyucuyu tatmin eden bir başucu kitabıdır.  Eserin sonunda yer alan Seçilmiş Bibliyografya
bölümünde yer alan her biri 70 ayrı târihçi yazar tarafından telif edilen 90
adet eser, konu üzerinde çalışan araştırmacılar için mükemmel bir kaynak teşkil
ediyor. Ayrıca makale yazarlarının yazılarına eklediği ‘Kaynakça’ başlıklı bölümde er alan kitaplar dikkate alındığında tam
tekmil bir külliyat elde edilmiş olur.

Selçuklu târihi, biraz da Osmanlı târihinin
gölgesinde kalmış bizim târihimizdir. Osmanlı yönetimi, Selçuklu’dan büyük
dersler çıkardığı için, orada yapılan hatâları tekrarlamadığı için bütün
dünyayı kıskandıracak bir ihtişama bürünmüştür.

Makalelerin hemen hepsinde, Selçukluların
İslâmiyet’e hizmetleri dikkat çekiyor. Büveyhoğulları, Fâtımîler, Haçlı
Seferleri; karşı konulan şer güçler olarak ön plânda yer alıyor.  

Tuğrul Beğ’in vefatından sonra Halife Kaim
Biemrillah’ın Selçuklu’nun otoritesini zayıflatma maksadına yönelik
uygulamaları sebebiyle bozulan ilişkilerin yeniden rayına oturtulması, Abbasi
İmparatorluğunun her yerinde Sultan Alparslan adına hutbe okunmasını kabul
etmek mecburiyetinde kalmasının anlatıldığı sayfalar, 950. Yılında Malazgirt Zaferi isimli eseri, târihî roman hâline
dönüştürüyor ve zevkle, merakla okunuyor.

Okuyucuyu sayfalara ve hattâ satırlar arasına
hapseden olaylar zincirinden birinin özeti:

Tuğrul Bey’in
vefatından sonra Halife, Sultan Alparslan’ın Selçuklu Devleti’nin tahtına
yerleşmesine kadar geçen zaman içerisinde Irak’ta Selçuklu hâkimiyetini tamamen
ortadan kaldırmak için harekete geçti. Ancak, desteklerinden faydalandığı
mahallî emirler arasındaki nüfuz mücâdeleleri, Halifenin planlarını akamete
uğrattı.   

Alp Arslan, 1064 yılı
başında kendisine muhalefet eden bütün saltanat dâvâcılarını ve rakiplerini
bastırdıktan sonra Rey şehrinde Tuğrul Bey’in sarayında tahta çıktı. Devrin
mevcut geleneklerine göre Alp Arslan’ın saltanatının halife tarafından tasdik
edilmesi gerekiyordu. Alp Arslan’ın tahta geçmesinden sonra halifelik ile
Selçuklu Devleti arasında bozulan münâsebetlerin düzeltilmesi için ilk adım,
Selçuklu devlet adamları tarafından atıldı. Halifenin kızı olup, Selçuklu
Sultanı Tuğrul Bey’in arzusu üzerine belki de siyasî maksatlar güdülerek
evlendirilen Seyyide’yi Bağdat’taki halifelik sarayına iade etmekle başladı.

Önceki vezir
Amîdülmülk el-Kündürî Sultan’ın ölümünden sonra Seyyide’nin Bağdat’a dönme
isteğini reddetmiş, hatta mallarına el koymuştu. Vezir Amîdülmülk’ün
azledilerek yerine Nizâmülmülk’ün tâyinini müteakip Seyyide bu defa yeni vezire
mektup yazarak, babasının yanına Bağdat’a dönmesine izin verilmesini istedi.
Seyyide’nin bu isteğine karşılık kendisinden özür dilenerek, bu gecikmenin eski
vezir Amîdülmülk ten kaynaklandığı söylendi. Bunun üzerine, kendisine 50.000
dinar mehir verilerek Bağdat’a gönderildi.

Sultan Alp Arslan
Bağdat’ta kaybolan otoriteyi yeniden kurmak için Seyyide ile birlikte,
Bağdat’ta işlerin eski düzenine girmesi ve adına hutbe okutulması için elçi
gönderdi. Halife, sultanın bu talebi üzerine umûmî bir kabul merâsimi tertip
ederek hiç bir şart ileri sürmeden Bağdat camilerinde Alp Arslan adına hutbe
okuttu. Bir müddet sonra, Kadı Abdurrahman b. Muhammed, Alp Arslan adına sikke
basılmasını ve hil’at verilmesini talep etti. Bağdat’ta Alp Arslan’ın adının
yazıldığı bir sikke basıldı.

Bunu müteakip
halifelik tarafından Alp Arslan’ın ismini ve alâmetlerini taşıyan hil’atler
imâl edildi. Alp Arslan’ın Bağdat’taki elçisi Kadı Abdurrahman’ın talebi
üzerine hükümdarlık tevcihi yapıldı.

Halife, mektubunda
sultana: iltifatlarda bulundu. Dünyevî selahiyetlerini sultana devrettiğini
belirtti, Alp Arslan’ın oğulları Ayaz ve Melikşah’a da unvanlar tevcih edildi.

Böylece Abbasî
halifesi, Selçuklu hâkimiyetini yeniden kabul ve tasdik ederek, bunu sultana
bir menşurla tevdi etti. Bu anlaşma halife tarafından tek taraflı olarak
bozulan, fakat başarısızlıkla neticelenen bir denemeden sonra, yeniden ve bu
defa 12. asrın ilk yansında, Halife-Sultanlar mücâdelesi başlayıncaya kadar bir
asra yakın yürürlükte kalacaktır.

Bu olaylaınn akabinde
Selçuklular bütün Irak’ta tekrar hâkimiyetlerini tesis etmiş oldular. Irak’ta
Selçuklu hâkimiyetinin yerleştiğini gösteren birçok örnek olay vardır.
Bunlardan birisi, Kadı Ebû Amr’ın bütün Arap emirlerine mektuplar göndererek, yeni
sultan adına hutbe okutmalarını istemesidir. Arap emirlerinin hepsi de bu
talebi kabul ederek, Büyük Selçuklu Devleti’ni, Tuğrul Bey zamanında olduğu
gibi, yeniden metbû tanıdılar. Alp Arslan biraz sonra Irak’ı yeniden teşkilatlandırmak
için gerekli tâyinleri yaptı.  Sultan’ın
Irak’ta hâkimiyetini fiilen kurmasından sonra gerek siyasî, gerekse bilhassa idarî
ve malî meselelerde Selçuklu Devleti ile halifelik arasında gizli ve açık
çekişmeler devam etti. Bu demektir ki, Irak’ta idârî hâkimiyetin sağlanması
kolay olmamıştır. Selçuklu idâresi tarafından görevlendirilmiş amid gibi sivil,
şahne gibi askerî valiler zaman zaman halife veya veziri ile anlaşmazlığa
düşmüşlerdir.

Alp Arslan’ın adının
hutbelerde okunmasından ve paralar basılmasından sonra, Selçuklu devletini
temsilen Bağdat’a gitmesi gereken meşhur Reîsü’l-Irâkeyn Ebû Ahmed Nihâvendî bizzat
Bağdat’a gelmemiş, kendisini temsilen bir nâibini göndermişti. Nâib,
problemlerle başa çıkmayınca Nihavendî Bağdat’a geldi, Selçuklu hükümet
sarayına yerleşti.

……………….

Malazgirt Zaferi
öncesi Selçuklu sultanları gerek Tuğrul Bey, gerekse Alp Arslan fethettikleri
yerlerde okuttukları hutbelerde kendilerinden önce Abbasî halifesinin adını,
lakap ve unvanlarını zikrettirmişlerdir. Halifelik makamına gereken azamî
saygıyı göstererek, halifeliğe yeniden itibar kazandırmışlardır. Halife ile
karşılaştıklarında önünde saygı ile eğilmiş ve kıymetli hediyeler göndererek
ihsanda bulunmuşlardır.

Bu dönemde Halifelik
ile Selçuklu idârecileri arasında gerek siyâsî, gerekse idârî ve mâlî konularda
gizli veya açık bazı anlaşmazlıklar yaşanmıştır. Ancak, Selçuklu idâresi
tarafından Bağdat’a gönderilen vezir, amîd veya şahne gibi yüksek seviyeli
memurlar saltanat hukukuna gölge düşürecek hiçbir tâvizde bulunmamışlardır.
Meselâ, Selçuklu Sultanı halifenin vezirini değiştirebilecek kadar olaylara
müdâhil olabiliyor; buna karşılık halife, memnun olmadığı Bağdat şahnesinin
değiştirilmesini sultandan talep edebiliyordu.

Selçuklu Devleti’nin
İslâm dünyasındaki hâkimiyetine paralel olarak, halifelik üzerinde de bir
otorite kurulmuş, halifelik Tuğrul Bey zamanında belirlenen statü üzerine,
Selçuklu Devleti’ne tâbi bir kurum olarak varlığını devam ettirmiştir. Tuğrul
Bey sâyesinde, iade-i itibârı sağlanan halifenin, Sünnî-İslâm dünyasındaki
saygınlığı da artmıştır. Nihâyet, iki hanedan arasında akrabalık (sıhriyet)
bağları kurulmak suretiyle dostluklar pekiştirilmek istenmiştir.

 

Eserin tedârik adresleri:

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi
Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Meriçli Apartmanı Kat: 3 Cağaloğlu, Fâtih/İstanbul

Telefon:
0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 
e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com /

www.bogaziciyayinlari.com.tr  

KÜLTÜR
KONSEYİ:   

  Barbaros Bulvarı Nu:
159 Günaydın 2 Apartmanı. Kat: 2. Dâire: 3 Balmumcu – Beşiktaş / İstanbul.

Telefon: 0.212-516 19 21, Belgegeçer:
0.212-516 19 22 e-posta: bilgi@kulturkonseyi.org 

www.kulturkonseyi.org   

Türkiyem ve Türk İnsanı (2)

     1461 yılından beri
devam eden, ilmiye sınıfı bir soydan gelen ve yed-i tula /eli uzun yani çok
yönlü bir ilim adamı olan Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın hocamızın “Beyin”
hakkında yazdığı, çok değerli eserleri; sahasında âdeta yeni bir çığır açmakta,
bizleri ilim dünyasının hudutsuz alanlarına âşina kılmakta, insanı yani
kendimizi, kendimize tanıtmakta, kâinat / evren denen uçsuz bucaksız âlemlerde
bizleri seyahat ettirmekte, merakımıza yepyeni ufuklar açmakta, nasıl bir
Allah’ın huzurunda olduğumuzun da, heyecan verici anahtarlarını bizlere
sunmaktadır.

     Türk Milleti
yetiştirdiği, dünyaca meşhur bu ilim adamıyla ne kadar iftihar etse azdır
diyor; eserlerinin büyük bir ilgi ve coşku ile okunacağından hiç şüphe etmiyor;
üstelik okuyanların “Hel min mezîd?” / “Daha yok mu?” diye soracaklarından hiç
şüphe etmiyorum.

     Bu zatı muhteremin
en dikkate şayan bir yanı da, sahasında bulduğu ve eriştiği ilmî ve tıbbî
tesbitlerin; Kur’an-ı Kerîm’de işaret edildiğini görmesi ve göstermesidir.

     Bizlerin çıplak
gözle göremediğimiz nice hakikatler var. Kur’an’a kendi meslek ve ilimlerinin
gözüyle eğilen bilginlerin, kendi sahalarında yol gösterici nice âyetlerle
karşılaştıklarına ve bu neticelerin onları nasıl bir heyecana garkedişlerine
de, bu eserleri okumakla bizzat şahit oluyoruz.

     Gönül ister ki,
keşke her branş ehli Kur’an’a bir de kendi sahası açısından baksa. İnanın,
bizlerin çıplak gözle göremediğimiz nice meçhul gerçekleri görecekler ve
göstereceklerdir. Tıpkı toprağa bakan sıradan bir kimse, sadece toz toprak
görürken; bir biyolog, bir jeolog veya bir başkasının kendi alanıyla ilgili;
kimbilir neler neler göreceği gibi.

     Madem ki, kuru ve
yaş her şey; ya doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Kur’an’da var. Öyleyse
herkes kendi meşgul olduğu mes’ele ve problemlere, bir de Kur’an gözüyle,
Kur’an açısından bakmaya çalışsa; bulacağı ve farkına varacağı, çok çok yeni ve
bambaşka şeylerle karşılaşacak, hayrette kalacak ve bizlerin de gözlerini açmış
olacaktır.                                                                  
                          

      Kısaca demek
lâzımsa, bu âlimin ilmî ve bilimsel eserlerini okumakla; insana yani kendimize
bambaşka bir gözle bakacak. Kâinat ve evreni farklı bir zaviye ve açıdan temaşa
edip seyredecek. Allah inancımız; yepyeni ufuklara kanat açacak. Allah’ı bir
başka türlü tanımanın, doyulmaz zevkine varacağız.

     Çünkü Prof. Dr.
İsmail Hakkı Aydın hocamızın Doğu ve Batı’nın tarih boyunca yaşamış olan ünlü
âlim, filozof ve feylesoflarının eserlerinden de istifade ederek hazırladığı bu
kıymetli kitaplarını okumakla; hem geçmişin, hem de bugünün ilim havasını
teneffüs etmek mümkün ve kabil olacaktır. 

x

     Eserlerinden bazı
alıntılar:

   “Gözlenen ile
gözleyen arasında çok yakın bir ilişki ve etkileşim söz konusudur. Sen kâinata
nasıl bakarsan o da sana öyle gözükür. Onda potansiyel olarak her şey vardır.
Dahası, senin ona bakan zihnin aslında ondan bağımsız olmadığı için, ona her ne
açıdan bakarsan onu öyle görürsün. Daha doğrusu, her baktığın yerde sadece
kendini görürsün. Çünkü senden ve senin zihninden ayrı bir kâinat yok. Sen
O’sun aslında, O da sen. Hepimiz aynı ve tek bir bütünün parçalarıyız. Din de
öyle demiyor mu?

     “Kur’an-ı Kerîm de
sanki ‘kuantum kitabı’ “!

x

    “Tek başınaymış
gibi düşünüp davranmak yerine, aynı bedenin farklı hücreleriymiş gibi yaşamak
ve davranmak yani insanı, mevcudatı, dünyayı ve evreni bütünsel bir perspektif
altında holistik çerçevede değerlendirebilmek, her şeyin çözümü ve mutluluğun
kaynağını keşfetmektir.”

x

    “Evrenin bütün
bilgileri her birimizde tam olarak var olmasına rağmen, bu devasa bilgi
okyanusundan hepimiz sadece kendimize uygun olan gerçeklikleri görür ve
çıkartırız. Bu doğruları seçerken de, diğerlerini yok saymakta büyük bir
ustalık geliştiririz. Aslında en yakın bilgi kaynağı elimizin altında. Onunla
tanışmak için çevremize ve kendi içimize bakmamız yeterlidir.”

Bizi İyi Şeyler de Bozar

İnsanların sessiz ve sakin
yerlerde huzur bulacağını ve mutlu olacağını sanırız 
değil mi? Meğer
bu önyargımız yanlışmış. 

Bu doğru olsaydı en sessiz yerde, en
huzurlu olmamız gerekirdi. Ama sıfır ses olan yerde insanın 1 saat dahi
oturması mümkün olamıyormuş.

Ultra sessiz olduğunu düşündüğümüz
ortamlar bile aslında sessiz değildir. İnsanın yaklaşık 0 desibel olan işitme
eşiğinden daha yüksektir. Örneğin bir kütüphane yaklaşık 40 desibele
kadar çıkabilir.

Ama özel olarak sessiz bir oda inşa
edilmiş. Ve bakın bu odada kalanlara neler olmuş?

Şimdi gazete haberinden okuyalım:

2015 yılında Microsoft, halen
Guinness Rekorlar Kitabına “gezegendeki en sessiz yer” olarak
geçen bir oda inşa etti.

Şirketin Washington’daki genel merkezinde
‘yankısız oda’ olarak da bilinen bu odada en fazla kalan kişi 1 saat
durabildi.

Microsoft’taki yetkililere göre bunun
nedeni ortamın inanılmaz sessiz olması. Öyle ki birkaç dakika
sonra kendi kalp atışlarınızı duymaya başlıyorsunuz. Bundan
birkaç dakika sonra ise kanınızın akışını bile duyabilirsiniz.
Çünkü vücut sürekli çalışıyor.

Dış dünyadan hiçbir ses gelmediğinde,
yani tam ve mutlak sessizlik sağlandığında bu yavaş yavaş
kulaklarınızda dayanılmaz bir çınlamaya dönüşecektir. Bu da
muhtemelen odadaki yankılanma eksikliği nedeniyle dengenizi
kaybetmenize
yol açacak, bu da uzamsal farkındalığınızı bozacaktır.

Microsoft’taki odanın baş tasarımcısının
New York Post’a verdiği bilgiye göre, “Başınızı çevirdiğinizde, bu
hareketi bile duyabilirsiniz. Nefes alışverişinizi duyabiliyorsunuz ve
bu ses bir noktada biraz yüksek gelmeye başlıyor.”

Yetkililer yankısız odanın
amacının
 aslında hiçbir şey duymamanız değil, dışarıdaki tüm
gürültüleri ortadan kaldırarak kendi vücudunuzun sonsuz seslerini duymanızı
sağlamak olduğunu belirtiyor.

Bu test sayesinde, bir devlet başkanının
günde üç öğün konuşması ve emrindeki müthiş propaganda makinesinin onlarca
kanaldan ürettiği gürültüsü ile insanların iç sesini, akıl ve vicdanlarının
sesini baskılamasının sebebini anlayabiliyorum.

*******************************

Bazılarına Güzel Koku Dokunur

Sessiz odada kaldığında uyum sağlayamayan
insanların, alıştıkları ölçüdeki gürültülü ortama kaçmalarının bilimsel
açıklamasını okudunuz.

Bunu hatırlatan bir başka hikâyeyi
de Hz. Mevlâna anlatır: 

Isparta’da gülyağı, gülsuyu ve çeşitli
parfümlerin satıldığı dükkanların önünden geçen bir adam bayılır ve yere düşer.
Esnaf bayılan adamı ayıltmak için elini, yüzünü gülsuyu ile yıkayıp, güzel
kokular koklatır fakat adam bir türlü ayılmaz. 

Olayı gören biri kalabalığı yarıp
bayılanın kim olduğunu gördükten sonra oradan ayrılır, biraz sonra yine gelir.
Baygın adamın başındaki esnafları uzaklaştırdıktan sonra elindeki torbanın
ağzını açarak adama koklatır. Adam kısa sürede ayılır, kendine gelir. Olayı
izleyenler merakla adamı ayıltmak için ne yaptığını sorarlar. 

Baygın adamı ayıltan kişi der ki “bu
arkadaşı iyi tanırım. Hayvancılıkla uğraşır. Gün boyunca hayvan pislikleri
içinde yaşadığı için sizin gülyağı ve diğer güzel kokularınızın ona ağır gelip
bayılttığını anladım. O’nun alıştığı kokunun kaynağı olan hayvan pisliğinden
biraz getirdim ve onu koklattım ve arkadaş ayıldı” der.

*******************************

Alışkanlıkları Terk Etmek Kolay Değil

Yukarıdaki örnekler de gösteriyor ki her
iyi ve güzel olan şey
 insanları mutlu etmiyor. İnsanlar uzunca
bir süre maruz kaldığı etkiler ve ortamlardan uzaklaştığında
 umulmadık
reaksiyonlar gösterebiliyor.

Türkiye 20 seneyi aşkın bir zamandır belli
bir siyasi anlayışın hazırladığı siyasi iklimde yaşamaya
alıştı.

Dahası AKP genel Başkanı tek adamlık
gücüne eriştikten sonra rakiplerine ve kendisine muhalif gördükleri üzerine
gittikçe artan dozda hakaret ve alçaltıcı sıfatlar kullanarak
hitap ediyor. Tepeden başlayan bu seviye kaybı “küçük Erdoğan olma
heveslilerine” 
örnek olmakta.

Devleti yönetenlerin onurlarını korumakla
görevli olduğu vatandaşlarına hitaplarına bakınız: “Geri zekalı, haysiyet
fukarası, sefil, zavallı, gafil, eşkıya, çürük, sürtük, siyasi eşkıya,
haysiyetsiz, onursuz, sanatçı müsveddesi, edep fukarası, ahlaksız, haysiyet
celladı, kan emici…”

Muhalif kanattan bazılarının da aynı dille
cevap verme kaygısıyla bozuk üslup yaygınlaşmaktadır.

Recep İvedik filmlerindeki iğrenç üslup ve tavırların çok
beğenilip izlenme rekorları kırması tesadüf değil.

Tek adam yönetimi ile yasama, yürütme ve
yargı arasındaki kuvvetler ayrılığının kalkması, güçler
arasındaki denge ve denetim sisteminin yok olması insan
hak ve özgürlükleri ve refahımızı
 olumsuz etkilemekte.

Eğitimden, maliyeye, sağlıktan güvenliğe,
dış ilişkilerden ekonomiye, kötü bir yönetimin neticesi olarak
her alanda ülkemizin dünyadaki sıralaması gerilemekte.

Bu yüzden mutlu, güvenli, huzurlu
ve refah içinde bir toplum değiliz.
 Gençlerimiz ve yetişmiş insan
gücümüzün bir kısmı yurtdışına kaçarak bu ortamdan uzaklaşmaya çalışıyor. Bir
kısmı da ülkemizi Batı standartlarına getirme umuduyla muhalefet
yapmaya çalışıyor.

Fakat nüfusun önemli bir kesimi bu olumsuz
şartlara o kadar alıştı ki… Batı tarzı sakin huzurlu, özgürlük ve zenginliğin
daha fazla olduğu, insan onuruna daha saygılı bir ortam talebi ve bunun için
çalışanlar onları rahatsız ediyor.

Bunca berbat işleri yapanlara karşı hala
sadakat içinde kalanların tavrını anlamakta güçlük çekiyoruz değil mi?

Verdiğim bu örneklerdeki insan tavrının
açıklayıcı olabileceğini sanıyorum. İnsanlar alışkanlıklarını kolay
terk edemiyor.

Bunun için bizi yönetenler yıllardır bizi
alıştırdıkları şeyleri yapmaya devam ediyorlar: 

“Bizi gelişmiş ülke standartlarına
çıkarın” 
talebimizi görmezden geliyorlar. Bu
talepte bulunanlara her gün bağırıyor, aşağılıyor, insan hak ve
özgürlüklerini kısıp, insan onuruna aykırı söylem ve eylemlerde
bulunuyorlar. 

Gıda ve barınma dahil en temel ihtiyaç
malzemelerine erişemez hale getirip devlet kesesinden yapılan “ihsan” ve
yardımlara bağımlı hale getiriyorlar. 

Etkiledikleri kitlelerin normalleşmesinin
kısa vadeli değil uzun vadeli bir rehabilitasyonla mümkün olacağını görmemiz
gerekiyor.

Türk Milliyetçileri Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Daha Sonrası İçin Birleşmeli!

Türkiye’de ve dünyada yaşanan olaylar bizlere geleceğin Türkiye ve
dünyada çok sıkıntılı geçeceğini anlatıyor.

 

Beka sorunumuz var mı? Evet var… Ama öyle bir parti genel başkanının
dediği gibi değil. Gerçekten var! Eğer “beka
sorunu”
var diyen kişi samimi olsa partisi ile birlikte
tedbir alır bu beka sorununun kendileri tarafından ortadan kaldırılacağına dair
bizlere güven verirdi. Ortada böyle bir güven var mı? Yok!

 

Hem beka sorunumuz var diyeceğiz hem de siyasetimiz buna Türk Milleti
tarafından güven duyulacak bir cevap veremeyecek! İşte bu haldeyiz…

 

Türk Milletinin beka sorunu çok yönlüdür. Sadece güvenlik meselesi
değildir. Ekonomi, kültürel ve ahlaki yozlaşma, demografik tehlike, gençlerin
ülkeyi terk etme çabası, iç ve dış borçlar, içinde terörü de barındıran
bölücülük, etnik ihanetler bunlardan sadece bazılarıdır.

 

Madem beka sorunu var, Türk Milleti ve onun bağrında bulunan ve de
mihmandarlık vazifesi gören Türk Milliyetçileri hem bu Cumhurbaşkanlığı seçimi
hem de sonrası için acilen birleşmelidir.

 

Diyeceksiniz ki, nerede birleşsinler?

 

Mevcut siyaset içinde bunun MHP, İyi Parti, Büyük Birlik Partisi,.Zafer
Partisi,.Milli Yol gibi siyasi partilerde olmayacağı açıkça görülmüştür.

 

Siyasi ikbal arzuları, nefsaniyet, değişik bağlantı durumları bu
siyasi yapıları Türk Milliyetçilerini temsil etmekten uzaklastırmıştır.

 

Bir de Atatürk’ün dediği gibi “asli
cevherine bakmak “
meselesi vardır ki, bu durum Türk
Milliyetçileri için büyük bir handikaptır…

 

Süreç hızla ilerlemektedir. Türk Milletinin mihmandarı olan Türk
Milliyetçilerinin harekete geçmesi için süre kısalmıştır. Ancak rahmetli
Süleyman Demirel’in dediği gibi “siyaset
için 24 saat bile uzun ve yeterli bir süredir.”
Öyle ise
yapılacak iş amasız, fakatsız, niçinsiz, nedensiz birleştiğimizi Türk kamuoyuna
ilan etmektir.

 

Böylelikle Türk Milliyetçileri 1919 ve sonrasında her zaman yaptıkları
gibi yaparak Türk Milletinin yegane teminatı olduklarını göstermiş
olacaklardır.

 

Arkadaşlarımız ile birlikte kurduğumuz ve dünyaya ilan ederek
duyurduğumuz “Milliyetçi
İttifak”
bu amaçla kurulmuştur… Sözcüsü Ulvi Batu’dur.

 

Öncelikle herkesi “Türk
Milletinin bir evladı olmaktan gurur duyan”
ve bunu bugüne
kadar her platformda ifade eden bir Türk çocuğunu Cumhurbaşkanı yaparak beka
sorununun aleyhimize ilerleyişini durdurmak ve Türkiye’yi “milliyetçi
kadrolar”
eliyle yönetmektir.

 

Allah korusun biz bunu başaramazsak Hdp’nin, Hüda-Par’ın devlet ve
siyaset yaşamında etkin olacağı bir dönem başlayacaktır. Diğer etnik unsurlarda
çok canlı bir şekilde fitnenin ortağı halindedir.Türk Milletinin bunu durdurmak
elindedir. Türk Milliyetçileri topluma önderlik ederek bu durumu nihayete
erdirmelidir.

 

Türk Milliyetçilerine tarihsel olarak bu nedenle yine önemli bir görev
düşmüştür.

 

Parti taassubu, hemşericilik, bölgecilik, tutuculuk, şahsi menfaatleri
mi önemlidir yoksa Türk Milletinin bekası mı? Hepimiz doğru kararlar vermek zorundayız…
Yarını yok bunun!

 

Onun için lafı uzatmadan hangi siyasi partiden olursa olsun bütün Türk
Milliyetçilerini bu sebeplerle birleşmeye ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine
sandık yolu ile müdahale etmeye çağırıyoruz…

 

Gelin hep beraber olalım! Bu çağrı kendini Türk hisseden herkesedir…

Şeytan İş Başında

0

Olayı duyunca “Bak, bunu da benden bilecekler.” diyen
şeytanın özne olduğu öykücük aklıma geliverdi.

İnek, buzağısını doğurur. Köylü kadın, ahırda inekten ilk
ağız sütünü almak için buzağıyı ince bir iple direğe bağlar. Bunu gören şeytan
buzağının ipini çözer. Buzağı da annesinin memesini emmek ister. Kadın,
buzağıyı, engel olmaması için iter. Bunu gören anne inek, kadının yüzüne bir
tekme savurur. Gürültüyü ve çığlığı duyan kayınpeder, tüfeği kaptığı gibi ahıra
koşar. Bakar ki gelin, kanlar içinde yatmaktadır.. Öfkeyle, ineği vurur. Silah
sesini duyan genç adam, bir nefeste olay yerine ulaşır. Görür ki hanımı yerde,
inek yerdedir; babasının elinde silah vardır. Öfke ve hınçla babasını vurur,
yaptığı hatadan duyduğu pişmanlıkla bu defa da kendi kafasına kurşun
sıkar.  Olayı seyreden şeytan mırıldanır:
“Bak, insanlar bunu da benden bilecekler.”

Şeytanın adı, Amerika. Ortalık yerde hiçbir şey yokken,
İstanbul’daki başkonsolosluğunu kapatıyor, diğer Batılı dokuz ülkeye telefon ediyor,
onlara da konsolosluklarını kapatmalarını telkin ve tavsiye ediyor. Gerekçe,
terör tehlikesi. Bu konuda duyum aldıklarını iddia ediyorlar. Ellerinde somut
hiçbir bulgu yok. Sadece tahmin ve inandırıcı olmayan duyum. Kendi kendilerine
aldıkları bu kararla, uluslararası bütün protokol kurullarını da çiğniyorlar.

Öğreniyoruz ki, kapatma sebebi olarak gösterdikleri terör
örgütüne, uluslararası çalışan ajanlar, işbirliği teklif etmişler. Yani
kendileri çalıp kendileri oynayacaklar. Bu işbirliği teklifini de Türk
istihbaratı da zaten biliyor ve ilgili kişileri takip ediyormuş. Şeytan bu defa
“Bak, bunu da benden bilecekler.” diyemedi.

Şeytanın boş durmayacağını biliyoruz. Hem şerbetlendik hem
çok şey öğrendik. Hem coğrafyamız hem maskeli dostlarımız(!), her zaman
teyakkuzda olmamız gerektiğini öğretti bize. Vesayetten kurtulmaya, sömürge
zincirlerini kırmaya çalışıyoruz. Bağımsız, güçlü olmak; şeytanın işine
gelmiyor. Şeytan, bazen ön, bazen arka planda oyunlarından vazgeçmiyor. Ayağa
kalkmaya hazırlanırken bir tekme daha yiyoruz.

Ülke olarak seçim sürecine girdik. Kurt, bulanık havayı
severmiş. Onlara göre, “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir
ülke.” Adamların, yüzyıllık planlarını gerçekleştirmeleri için en uygun iklimi
yaşıyoruz. Kendileri için gerekli payandaların niteliğini açık ve kapalı
mahfillerde zaten dillendiriyorlar. Bunu gaflette olmayan herkes biliyor.
İstiyorlar ki Türkiye istikrarsız, güvenliksiz, ekonomisi zayıf, uluslararası
saygınlıktan yoksun bir ülke olsun.

Şeytanın algı oyunları hiç bitmeyecek. Turizmde, ekonomide,
siyasette, eğitimde, medyada ortalığı bulandırmaya, kirletmeye devam edecekler.
Bataklığa niçin koktuğu, sivrisineğe niçin ısırdığı sorulur mu? Bütün
kanalizasyonları yer altına almak, bilinçli toplumların, güçlü yönetimlerin
işidir.

Her türlü güç mücadelesinde bir tarafın galibiyetinin gerçek
nedeni diğer tarafın zayıflığıdır. Şeytanı mutlu etmemektir, asli görevimiz. “Hırsız
içerde olursa kapı kilit tutmaz.” der atalarımız. Atalarımızın uyarılarını, göz
ardı etmemeliyiz. Fikirde, dilde, ülküde birlik; ab-ı hayatımız.

Kör, sağır ve dilsiz üç kişi bir araya gelir, dertleşmek
isterler. Kör, sağıra, kendisini çok sevdiğini söylemek ister. Ancak sevgisini
bir türlü duyuramaz. Dilsiz, körün çaresizliğini fark eder, fakat körün sağırı
sevdiğini kelimelere bir türlü dökemez. Üçü de birbirlerine bir şey anlatamadan
ayrılırlar. O güzel duygu, hedefine ulaşamaz.

Pek çok iletişim ortamında kör, sağır ve dilsiz ilişkisinin
yaşandığını gözlemliyorum. Bu ilişki beceriksizliği toplumumuzu bir kurt gibi
kemiriyor, zayıf düşürüyor, birbirine güvensiz kılıyor, zamanla
düşmanlaştırıyor, şeytanın istediği noktaya getiriyor.

Eskiden insanlar susarak anlaşırlarmış;  kalpten kalbe yol varmış.  Sevgililer gözleriyle anlaşırlarmış, gözdeki
ışık yetermiş, birbirini anlamaya. Nedense günümüzde, değil kelimeler, cümleler
bile yetmez oldu, hatta yumruklar devreye giriyor. Karşısındakini anlama derdi
taşımıyor kişiler. Eğitimdeki aşırı bireyselleşmenin getirdiği hastalık bu. Kişi,yeter
ki kendini anlatsın, nasıl olursa olsun, önemli değil bu. Bulutlu hava, kargaşa
hali, gürültülü atmosfer… Kakafoni… Şeytanın tam istediği durum.

Sosyal medyayı zaman törpüsü olarak değerlendiririm; ama
ondan uzak da kalamam. Bir arkadaşım, bir mecrada eğitimle ilgili düşüncelerini
paylaşmış. Ben de birkaç değerlendirme cümlesiyle katkı sağlamak istedim. Bir
tıp profesörü, bana cevap yazmış, ben Türkçe öğretmeni olduğum halde niye
“perspektif” kelimesini kullanmışım? Bunu bana hiç yakıştıramamış. Ben isterdim
ki konuyla ilgili bir katkı sağlasın, biz de kendisinden istifade edelim. Cevap
verme gereğini duymadım, işi uzatmak istemedim. Bazen, bağımlılık yapmasından
korktuğum halde, televizyonlardaki tartışma programlarını takip ediyorum.
Diyaloglar son derece sığ, bilgiden ve sevgiden yoksun. Tartışmalar ufkumu
açmadığı gibi, içimi karartıyor, bana “Ben bunları niye dinledim ki?”
dedirtiyor. İlim sahibi akademisyenlerin, gazeteci veya araştırmacı sıfatıyla
programda yer alan şarlatanlar karşısında, derdini anlatamamaktan kaynaklanan
çaresizliğini gördükçe üzülüyorum. Ne yaparsın, kalitemiz bu.

İnsan kalitemizi artırmak zorundayız. Bilgi, sevgi, ilgi,
hoşgörü, empati, idealizm, vatanseverlik, “iyiliği emredip kötülükten men etme”
şiarı; insan ve toplum kalitesini yükselten ilkelerdir, değerlerdir. Her
dönemde olduğu gibi, özellikle şeytanların en aktif olduğu bu dönemde, ruhumuzun
bu gıdalara ihtiyacı var. Bu vitaminlerle beslenelim, zamanı ve mekânı paylaşma
kaderini yaşadığımız insanlara bolca ikram edelim.

Kötülerin gücü, iyilerin zayıflığındandır.

İran İflâs Cumhuriyeti

 

            Bir hafta kadar İran’daydık; bir haftalık da geviş sonrası ne kaldı aklında ve
ruhunda dense: 1-Mustafa Atalay’ın dediği gibi, “İran’ı görmeyen cami gördüm demesin.” Ama camilerin çoğunda namaz
kılınmıyor; az bir kısmında salât
(onlar namaz demiyor) yeri var, onlarda da ya şadırvan yok yahut doğru dürüst
tuvalet.

            2-Başta Selçuklu olmak üzere Türk izleri arayan Tahran, Kaşhan, İsfahan, Yezd, Şiraz ve diğer şehirlerde
arasın. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey’in kabri/kümbeti İran’ın bugünkü başkentinin güney
mahallindeki eski Selçuklu başkenti Rey’de;
hem de bize daha Anadolu kapıları açılmamışken (1071 öncesi).. Kuruluş,
Diriliş, Uyanış tayfasına duyurulur.

            3-Türkiye’deki şekilperest İslam anlayışına göre İran kırk kat daha şekilperest
hatta yek’il-perest; o da sadece
başörtüsü, onların diliyle çador/çadır. (Çadır olmazsa eşarp da uyar.) Ha bir
de ülkenin adı İran İslam Cumhuriyeti.

            4-Mollaokrasi diyebileceğimiz rejimi seven, onaylayan bir kişiye bile
rastlamadık. Aksine ‘mollanın cebi dolmaz, karnı doymaz’ gibi tanıdık vecizeler
var. Resmen bir ruhban sınıfı oluşturmuşlar. Hani Tövbe Suresi’nde
bahsedilen “Doğrusu ahbâr (hahamlar) ve ruhbân kimselerin çoğu insanların
mallarını haksız şekilde yerler ve insanları Allah’ın yolundan çevirirler.”

âyetinin (34) tam karşılığı gibi. Yollarda lüks bir araba görüp sorsanız ya
mollanın yada mollanın oğlunundur derler.

            5-Mollaların sınıfça aleni imtiyazlı
addedildiği İran’da kadınlar ise dezavantajlı, hem de evlilik-boşanma
gibi temel meselelerde bile. O yüzden onların ‘İtiraz’ dediği ve Mahsa Aminî’nin öldürülmesi sonrasında başlayan
protesto olaylarında açık-kapalı tüm İran kadınları ön saflarda yer almış. İran
Devleti tedbir olarak önce interneti arkasından telefon iletişimini bile
sınırlamış. İran vatandaşlarına sınırlama kalkmış olsa da turistler için
(özellikle sosyal medya) hâlâ geçerli görünüyor.

            6-İran’da hayat şartları çok kötü. Anormal hayat pahalılığı nedeniyle her
aileden birkaç kişi çalışmak zorunda. İran parası (tümen) Türk lirasından değersiz olduğu ve İran’da asgarî ücret
bizimkinin 3/1’i oranında bulunduğu halde fiyatlar bir-iki yıl içinde
Türkiye’deki fiyatlara yetişir, tabii Türkiye’deki fiyatlar uslu durursa..

            7-İran’da trafik de bizden kötü; hele Tahran’daki akıllara ziyan. Buna karşın
korna-klakson az ve bizdeki gibi kavga-dövüş yok. Günlük hayatta da kalabalık
pazarlarda bile insanlar tahammüllü. Bizden daha fazla bir imparatorluk hoşgörüsü yahut çok
kültürlülük
diyebileceğimiz bir yaklaşım var halkta. Otobüslerdeki köylüler
bile telefonda konuşurken sesini yükseltmiyor; kime bir şey sorsan veya selâm
(salam) versen mutlaka mukabelede bulunuyorlar, bizde sıklıkla olduğu gibi
muhatap olmama söz konusu değil. Teşekkür (mersi) konusunda da cömertler..

8-İran’da sıradan insanlar için bile İngilizce bilmek sıradan bir hâl. Bizde
“6-7 senede bir dil nasıl öğrenilmez ve öğretilmez” durumu onlar için geçerli
değil. Türkçe ile bir yere kadar İran’da
ama İngilizce ile her yere kadar. .
Artı; Dolar kutsal para
muamelesi görüyor. Herkes imkânına göre ‘kefen parası’ gibi yurtdışına
çıkabilme umudu adına dolar biriktirmeye çalışıyor. Evvel emirde
geçinebilirse..

9-Tahran’da, İsfahan’da, Şiraz’da yerli ve
yabancı Türklerle karşılaşmanız
olası. Tebriz yöresini yani Güney Azerbaycan’ı zaten saymıyorum.
Karşılaştığınız Türklerin de iyisi var, kötüsü/paragözü var. Toplu rezervasyon
nâmümkün, karakter ve mizaca göre ancak (İsra
84
). Bu arada çok fazla Afganlı
var; bilhassa da orta, güney ve doğu kesimlerinde.. Milyonlarca..

10-On yıl önce Dünya ekonomik sıralamasında 29. sırada bulunan (biz 16. sıradayken) İran şimdilerde 11. sırada ve 2023 için 2.045 milyar dolar gayrisafi millî hâsıla bekleniyor; bizse 100.Yılımıza 940 milyar dolarla 20. sırada gireceğiz gibi gözüküyor. İran uranyum zenginleştiriyor,
nükleer silah hazırlığı yapıyor. İran, 2
bin km
menzilli yüzlerce balistik füzeye sahip. Hatta bizim pek övündüğümüz
İHA-SİHA alanında Ukrayna’ya
sağladığımız desteğin benzerini Rusya’ya
sağlıyorlar. Azerbaycan’ın Ermenistan’la kavgasında dindaş ve mezheptaşlarına
değil de açıktan Ermenistan’a omuz
veriyorlar.

Tüm bunları toplarsak halkının destek vermediği,
hele hele sosyo-ekonomik olarak toplumsal memnuniyetsizliğin pik yaptığı bir
ortamda – adı ne olursa olsun – devletin devamlılığı mümkün değildir.

Son= YAKARSA İRAN’I KADINLAR YAKAR!

İklim Değişimi Ve Çevre Problemleri Hakkında Prof. Dr. İbrahim Ortaş ile konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: İklim değişimlerinin
etkileri hayatın her alanında hissediliyor. Konu hakkında genel bir
değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İbrâhim Ortaş: İklim değişimlerinin insan hayatını
sınırlandırdığı her gün yaşanan aşırı yağışlar, hortumlar, kuraklık ve diğer
olayları ile hissedilir oldu. Bir dönem iklim değişimlerinin moda bir konu
olduğunu ve konu ile dalga geçen insanların da yaşanan tabiat olayları sonrası
konunun çalışılması ve tedbir alınması gerektiğini belirtemeye başladılar.
Yurdumuzun bâzı bölgelerinde yaşanan aşırı yağış sonrası birkaç fakir
vatandaşımızın canından olması iklim değişimlerinin sokakta bile konuşulmasına
yol açtı.

Çetinoğlu: Tedbirler hakkında
neler düşünülüyor?

Prof. Ortaş: İklim değişikleri ile mücâdelede alınması gereken
teknoloji konularından biri de deniz ekosesinde ve denizdeki yosun ve fito-plaktonarın
temizleyici mekanizmasından yararlanmaktır.

Çetinoğlu: Konuyu biraz açar
mısınız?

Prof. Ortaş: İklim değişimleri ve devam ettirilebilir hayat ve
gelişme için çok sayıda alanda atılması gereken ciddî tedbirler bulunmaktadır.
İklim değişimlerinin sebebi olan atmosferdeki karbon dioksitin CO2’inin arzu
edilen sanayi devrim öncesi 280 mg L-1 düzeyine düşürülmesi zor olsa da en
azından daha fazla atmosfere gaz salınımın azaltılması ve atmosferdekinin de
aşağı çekilmesi gerekmektedir.

Çetinoğlu: İklim değişimleri ile
ilgili başka yöntemlerden de bahsediliyor…

Prof. Ortaş: Çalıştığım konu olan kara ile alâkalı ekosemdeki
bitkilerin fotosentez yolu ile atmosferdeki CO2’nin yutak olarak yakalanması
kadar sudaki bitkicikler üzerinden de CO2’nin yutak olarak kullanılması ilgili
gördüğüm algler üzerinden suların ve atmosferin temizlenmesi konusunda NASA
bilim insanlarında Dr. Jonathan Trent tarafından tavsiye edilen yosun
yetiştirmek için açık deniz membran muhafazaları (OMEGA) projesi ile denizlerde
yosun yetiştirmek konusunda bilgi sunan NASA’da Protein Nano Teknoloji Grubu
ile Küresel Enerji ve Çevre Araştırmaları alanında çalışan Green birim’in de
kurucusu olan Dr. Trent, Boğaziçi Üniversitesi’nde ‘Dünyâ, Mars ve OMEGA’’
başlıklı bir konuşması konusundaki görüşleri önemsenecek düzeydedir. Konu
hakkında basından ve Dr. Trent’in söylediklerinden anlaşıldığına göre bu proje
ilgi çekici. Aynı zamanda hem UC-Santa Cruz’da, hem de Tokyo Üniversitesi Tarım
ve Teknoloji Biyoteknoloji ve Hıyıt Bilimleri Bölümü’nde ve Biyomoleküler
Mühendislik Bölümü’nde Yardımcı Profesör olarak görev yapıyor Dr. Trent aynı
zamanda NASA’da çalışmalar da yürütmektedir. NASA’nın Astrobiyoloji Kürsüsü
Başkanlığını yapan Dr. Jonathan Trent, devam ettirililebilir, deniz
mikrobiyolojisi, astrobiyoloji, tarım ve biyoteknoloji gibi alanlarda çok
disiplinli çalışmalarıyla dünyâda ses getiren çalışmalar yürütmektedir.

Çetinoğlu: Sistemin işleyişi ile
alakalı bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Ortaş: OMEGA projesi atık suyu temizlemek, karbondioksit
yakalamak ve nihayetinde su, gübre veya arazi için tarımla rekabet etmeden
biyoyakıt üretmek için yenilikçi bir yöntem olarak öne sürülmektedir. Algler
denizlerde CO2 emilimi sağlarken atmosfere O2 salımı da sağlamaktadır.

Bugün dünyânın başına belâ olan atmosferdeki
CO2 atmosferdeki konsantrasyonun azaltılmasının önemli yolarından biri
denizlerdeki foto-planktonlardır. Denizdeki planktonlar bitkiler fotosentez
yaparak atmosferdeki CO2’yi yakalamaktadırlar. Denizlere ve kirletilmiş suların
ıslahı ve buralarda algler üzerinden CO2 fikse etmek dünyânın sağlığı için
önemli bir yaklaşım olabilir.

Çetinoğlu: İnsanlar kendi
elleri ile doğayı yaşanılamaz duruma getirdi…

Prof. Ortaş: Evet! Dr. Trent, konuşmasında 8 milyara yakın insanın
yaşadığı dünyâda iklim değişikliği, artan nüfus ve hızlı şehirleşme ile
birlikte Su-Enerji-Gıda döngüsünün bozulduğuna ve kaynakların hızla tükendiğine
dikkat çekti. 4,5 milyar yıl önce hayatın başladığı gezegenimizde, Homo Sapiens
olarak adlandırılan insanoğlu türünün 200.000 bin yıldır var olduğunu anlatan
Dr. Trent, insanoğlunun ömrünün 180.000 yıllık kısmında çoğunlukla avcılık ve
toplayıcılıkla uğraştığını; insanoğlunun bilgisayar çağına henüz 70-80 yıl önce
geçtiğini aktardı. İnsanlığın bilimde sağladığı ileri teknoloji kullanımı ve
bunun doğa üzerinden yarattığı çevresel baskı gıdadan sağlığa kadar geniş bir
alanda hayatı sınırlamaktadır. Dr. Trent, endüstriyel çağa geçişle birlikte
iklim değişikliği, nüfus artışı, köylerden şehirlere olan yoğun göçle yaşanan
hızlı şehirleşme, hayat biçimlerimiz gibi faktörlerin su, enerji ve gıda
kaynaklarımızı yok etmekte olduğunun altını çizdi ve iklim değişikliğinin
özellikle Tibet gibi dünyânın en verimli, sulak, gıda ve enerji açısından en
zengin bölgelerini tehdit ettiğine işâret ederek göstergelere göre yaklaşık 200
sene içinde Tibet Platosu’nun yok olacağını belirti.

Çetinoğlu:
Çâreyi nerede görüyorsunuz?

Prof.
Ortaş:
Kaynakların öncelikle dünyânın temel sorunlarına kullanılması
önemlidir. Dr. Trent bu arada dünyânın sorunlarının çözümü için önerilerde
bulunmaktadır. Mars yolculuğuna harcanan para ile Ddnyâdaki problemlere çözüm
bulunabilir diyor. Dünyânın bu gidişatla 2060 yılında çok daha kötümser bir
tabloyla karşılaşacağımızı belirten Dr. Trent, bu süreçte NASA’nın çalışmaları
başta olmak üzere insanoğlunun farklı gezegenlerde yeni bir hayat kurma
arayışına girdiğini anlattı. Mars’ta hayatı merak eden insanoğlu için bugün son
derece astronomik geziler düzenlediğine işâret eden Dr. Trent, NASA’nın Mars
gezegeninde incelemelerde bulunan kâşif robotu Curiosity’den gelen bulgulara
bakıldığında Mars’ın -60 derecelere varan soğuk iklimi, kaya ve tozdan oluşan
dış yüzeyiyle insan türünün yaşaması açısından uygun bir seçenek olmadığını
belirtti. Uzay konusundaki çalışalar her zaman için ilgi çekici aynı zamanda
çok da pahalı çalışmalar. Mars yolculuklarına harcanan astronomik rakamlarla dünyânın
artan sorunlarına farklı çözümler bulunabileceğine dikkat çeken Dr. Trent, bu
kapsamda geliştirmiş olduğu OMEGA Küresel İnisiyatifi ve Eco-nomic Çiftlik adlı
projeleri hakkında da bilgi sunmuştur. İnsanoğlunun Mars gibi farklı
gezegenlerde yeni bir hayat kurma çabası içinde olduğunu ancak Mars’ın insan
türünün yaşayabileceği bir gezegen olmadığını belirten Dr. Trent, konuşmasında
tamamen geri dönüştürülebilir kaynakları kullanarak tasarladığı OMEGA projesi
hakkında bilgiler verdi.

Çetinoğlu: Verdiği bilgilerde işe
yarar unsurlar var mı?

Prof. Ortaş: Uzay ve Mars konusundaki çalışmaların ilmî bilgiye
kazandıracağı katkı kadar insanın uzayın oluşumu ve gezegenimizdeki hayatın
oluşumu hakkındaki merakın giderilmesi bakımından önemli. Aynı zamanda üzerinde
yaşadığımız gezegenimizin yaşanır olması ayrıca önemlidir. 

Çetinoğlu: Anladığım kadarıyla
tabiattaki problemler yine tabiattaki imkânlarla çözülecek…
 

Prof. Ortaş: Dr. Jonathan Trent’in yürütücüsü olduğu OMEGA projesi,
mikro algler’den (yosunlardan) bioyakıt ve gıda ürünü üretimi, karbondioksit
yakalama ve atık su arıtımı çalışmalarını kapsıyor. OMEGA teknolojisi, kıyı
şehirlerinde denizlere aktarılan atık suların bu teknoloji ile tekrar
kullanımını sağlamayı amaçlıyor. Etanol elde etmek için yapılan geniş tarım
alanlarının mısır üretimin yönlendirilmesinin tersine, OMEGA projesi doğal
besin arzını tehdit etmiyor diyor.

Alg üretimi, atık suyun temizlenmesi,
karbon dioksitin depolanması ve bu yolla biyo-yakıt üretimini hedefleyen OMEGA
projesinde denizde foto-biyoreaktör adı verilen büyük boyutlardaki plastik
tüpler kullanılıyor. Tâze su depolanmış olan bu fotobiyo reaktörler atık su
ortamında alg üretilmesini sağlıyor. Dünyâda en hızlı üreyen bitki türleri
arasında yer alan algler, güneş enerjisi, karbondioksit ve atık sudan birtakım
besleyici maddeleri kullanarak biyoyakıta veya hayvan gıdasına dönüştürüyor.
Algler atık suyu temizleyerek deniz suyu temizliğine de önemli katkı sağlıyor.

Çetinoğlu: Türkiye’nin bu
çalışmalarda belli bir yeri var mı?

Prof. Ortaş: Dr. Trent, Türkiye’nin bereketli toprakları ve üç
tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak OMEGA projesi için ideal bir konumda
olduğundan da bahsediyor. Hattâ bu konuda önümüzdeki yıllarda Boğaziçi
Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü ile bu çerçevede ortak çalışmalar
yapmayı hedeflediklerini ifâde ediyor.

Ülkemize misafir olarak gelen Dr.
Trent’in önerileri ülkemizde rahatlıkla işletilmektedir. Çukurova Üniversitesi
Su Ürünleri Fakültesinde arkadaşlarımızda ‘alg biyoteknoloji’ konularında uzun
zamandır çalışmaktadırlar. İklim değişimlerine sebep olan sera gazlarının
azaltılmasına yol açacak yutak konularının bilinmesi, çalışılması dünyâ çapında
önemli olacaktır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.
Bu röportaj için son cümlenizi lütfeder misiniz?

Prof. Ortaş: Yaşadığımız dünyânın bugün en ciddî meselesi olan
iklim değişimlerinin insan kaynaklı problemleri ortadan kaldırmak
mecbûriyetindeyiz. Geç olmadan problemi çözemesek kendi elimizle kendi
geleceğimizi zora sokabiliriz.

    Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ

1960 yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde
doğdu. İlköğretimini Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep
Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1985
yılında Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi.
1990-1994 yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora
öğretimi yaptı.
1995
yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük
unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam
etmektedir.  

İlmî
araştırmaları dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak
felsefesi, tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda
çok sayıda gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır.
1998
yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı
olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim
Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak
çalıştı.
Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde
Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz
adına katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

SCI de
taranan dergilerde 38, Türkiye’deki hakemli dergilerde 31, milletlerarası
kongrelerde 87 bildiri, Millî kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası
kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap, 12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme
almıştır.

Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda
Türkiye delegesi olarak şu anda 2 COST guruplarında yürütücü olarak
çalışmaktadır.
Bilim-felsefe,
eğitim üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak
ve çevre konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

1
TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

Toprak Biyoteknolojisi ve Kök
Biyolojisi laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok
sayıda projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.