14.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 282

Dezenformasyon Yasası

Haziran 2023 yılında yapılacak
genel seçim tarihi hızla yaklaşırken iktidarda 21. yılını dolduran hükümet, devletin
her türlü imkânını kullanarak aldığı destek yetmezmiş gibi birde muhalefetin
elini ayağını bağlamak için türlü tedbire başvuruyor.

                Sosyal
medyayı susturmak için getirilen sansür yasasının serüveni sonradan
öğrendiğimize göre oldukça ilginç bir yol kat etmiş.

                Önce
yasa taslağı hazırlanıyor.

                AKP
Milletvekilleri Ahmet Özdemir ve Gurup Başkan Vekili Mahir Ünal’ın
açıklamalarına göre ABD Büyükelçiliğinin onayına sunuluyor.

                 Sonra Mecliste yapılan oldukça tartışmalı oylamada
Cumhur ittifakının oylarıyla yasa mecliste kabul ediliyor.

                Ve
ABD Büyükelçiliğinin gölgesinin düştüğü yasanın kabulünden sonra Cumhur
İttifakı milletvekilleri büyük başarılarını! Kanıtlamak için meclis önünde
toplu fotoğraf çektirerek tarihe not düşüyorlar.

                Biran
için oturduğunuz yerde arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapayın ve aynı
icraatları Millet İttifakının yaptığını düşünün(Allah korusun) ve karşı ittifaktan gelecek hakaretleri bir bir
hayal edin. Söylenmedik ne alçaklıkları, ne şuursuzlukları ve nede illet –
zillet gibi aşağılayıcı, küçük düşürücü sözler kalırdı.

                17.
Yüzyılın başlarında yaşamış Don Juan’ın şu serzenişini lütfen okurmusunuz:

Ciddi olmak istiyorum şimdi;
zamanı geldi.

Çünkü günümüzde gülmek bile ciddi
iş sayılıyor.

Erdemin kusur konusunda şaka
yapması dahi suç sayılıyor
.“/
Don Juan

                Ya
İstanbul’un İngiliz işgalini kınayan yazısından dolayı: “Kara Bir Gün” başlıklı makaleyi yazıp 9 Şubat 1919 tarihli “Hadisât” Gazetesi’nde yayınlayan
vatansever ve cesur bir Türk milliyetçisi Süleyman Nazif’in Malta’ya sürgün
edilişi…

                Ya
da Arif Nihat Asya’nın 1973 yılında yazdığı:

Sessizce düşünsek duyacaklar bir
gün/ Olmazları olmuş sayacaklar birgün

Onlar bu vehimle ellerinden
gelse/ Rüyalara sansür koyacaklar bir gün
.” Şiiri?

                Beyler..
İleri demokrasi” diye diye 2022
yılında çıkardığınız yasaya yapılan şikâyetlerin 17. Yüzyılda ve 1900’lü
yılarda yapılan şikâyetlerden ne farkı var?

                Eğer
çıkarılan yeni yasa geriye dönük işlemiş olsaydı sanıyorum ki Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlık dönemi de dâhil olmak üzere söylediği şu sözlerden
dolayı “Dezenformasyon” yasasına en fazla kendisi takılırdı.

Biz Yaptık Biz!

                Uzun
süredir üniversitelerden havalimanlarına kadar birçok konuda “biz yaptık” sözlerine
artık millet olarak alışmış oluyoruz. Ancak bu söylemlerin hiçbir zaman tarihin
gerçekleriyle uyuşmadığı görülürken AK Parti’nin kuruluşundan yıllar önce
yapılan icraatlara yönelik söylemleri ve “Ekonominin kitabını yazdım.” Sözleri pek çok konuda olduğu gibi
gerçekleri yansıtmıyor.

                *Van’da
toplu açılış töreninde AK Parti’nin kuruluşundan yaklaşık 20 yıl önce kurulmuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin kendileri tarafından açıldığını iddia etti ve:
Hangi
hükümet Van’ı bu seviyede eser ve hizmetlerle kalkındırdı geliştirdi hiçbiri
, Van’a
üniversiteyi kim getirdi biz, hastane olarak eğitim araştırmayı kim getirdi Biz
”…

                *Erdoğan’a
göre AK Parti’den önce havalimanı yoktu: 2018’de Adıyaman mitinginde konuşan
Erdoğan, Adıyaman’a da havalimanını kendilerinin getirdiğini söylemişti. Ancak
şehirde havalimanı AK Parti’den 4 yıl önce 1998 yılında hizmete girdi. 2001 yılına
kadar da düzenli seferler devam etti. Adıyaman havalimanı 2011 yılında yeniden
inşa edilmeye başlandı ve 2014’te yeniden hizmete girdi.

Yıkıp yeniden yaptı, AK Parti
icraatı oldu: 2018’de İzmir mitinginde konuşan Erdoğan, İzmir’e de
havalimanının kendileri tarafından getirildiğini öne sürmüştü. Ancak İzmir
Adnan Menderes Havalimanı 1987 yılında hizmete girdi. AK Parti döneminde ise İç
Hatlar Terminali yıkılıp yerine yeni terminal yapıldı.

                *67
yıllık havalimanını da sahiplenen Erdoğan 2019 yerel seçimlerinden önce Ankara’nın
Yenimahalle ilçesinde, 1955’ten beri hizmet veren Esenboğa Havalimanı’nın, Melih
Gökçek’in başkanlığı zamanında kurulduğunu söyledi.

                *Van
Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin yanı sıra Isparta’da 1992 yılında kurulan Isparta
Süleyman Demirel Üniversitesini, yine 1992 yılında kurulan Zonguldak Karaelmas
Üniversitesi’ni, Malatya’da 1975 yılında kurulan İnönü Üniversitesi’ni
kendileri yapmış gibi sahiplendi. Ayrıca 28 yıllık olan Sivas Cumhuriyet
Üniversitesi’ni görmezden gelen Erdoğan, 2018 yılında kurulan Sivas Bilim ve
Teknoloji Üniversitesi’nin şehirdeki ilk üniversite olduğunu iddia etti.

 

                *Halk
Ekmek’i de Erdoğan kurmuş: Geçen aylarda bir televizyon programına telefonla
bağlanan Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım, “Halk Ekmek’i biz kurduk, Sayın
Cumhurbaşkanımız kurdu. Halk Ekmek’e neden karşı olalım? Halka karşı olunur mu
?”
demişti. Başkanın bu açıklamalarına birçok kişi tepki gösterirken İstanbul Halk
Ekmek’in 1978 yılında kurulduğu ortaya çıkmıştı.

                *MR
da neymiş: Ambulans dâhil sağlıkta kullanılan teknolojilerinin de kendileri
tarafından ülkeye getirildiği söyleminde bulunan Erdoğan, “Biz gelmeden önce MR mı vardı?
Tomografi mi vardı, ulturasonografi mi vardı
?” Oysa Türkiye’ye ilk MR
AK Parti’den 13 sene önce 1989’da gelmiş ve hastanelerde kullanılmaya
başlanmıştı.

                *Elektriğin
Mucidi Erdoğan: Şubat ayında Türkiye Genç İş Adamları Konfederasyonu (TÜGİK)
Genel Kurulu’nda konuşma yapan Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na
seslenerek, “Türkiye’nin enerjisini
çıkaran iktidar biziz. Bak Bay Kemal
sizin hayatınızda sadece mum vardı mum, gaz lambası vardı. Biz ise bunu bu hale
getirdik
” demişti. Elektrikle çalışan troleybüse gönderme yapan
Erdoğan, bunu da kendilerinin getirdiğini iddia etti. Ancak güç beslenmesi
havada asılı olan elektrik hattından sağlanan troleybüsler için ilk hat
Topkapı-Eminönü arasına döşenmişti. İtalyan Ansaldo San Giorgio firmasına
1956-57 yıllarında sipariş edilen troleybüsler, 27 Mayıs 1961’de hizmete
girmişti.

                Sayın
Cumhurbaşkanının bu saydığım alıntılar gibi birçok bilgi çarpıtmalarına
rastlamamız mümkündür.

                Sağlıklı
kalın.

İngilizler Ne Tuhaf İnsanlar

Bu İngilizler çok tuhaf insanlar. Ne liderin itibarı var ne lidere saygı. Televizyon, başbakanlarının başbakanlığa atanmasını gösteriyordu. Altı adet mütevazi otomobilli bir konvoydu. 36 adet Mercedes 600 mü nedir, onlardan yoktu. İnanmayacaksınız belki; İngiliz başbakanları doğru dürüst koruma olmadan dolaşıyor. Boris Johnson’un bir bakkalda alışveriş yapıp sonra makam bisikletiyle tek başına eve gidişini seyretmiştim.

Geçen hafta da yeni başbakan Liz Truss’ın, BBC televizyonunda gazetecilerin engizisyon sorgusuna çekilişini seyrettim. “Bu hareketinizle bütün inanırlılığınızı kaybettiniz! Ne diyeceksiniz?” “Siz bu kanunu Maliye Bakanınız ile uygun adım hazırladınız. Şimdi onun istifa edip sizin kalmanız normal mi?” Bu, bize göre icranın başına hakaret sınıfına giren sorulardan biri, bizzat BBC muhabirinden çıkmıştı. BBC, İngiltere’nin devlet televizyonudur, hatırlatmak isterim.

İnsan başbakan olunca ne yapar? Bir kere, ilk iş, BBC’nin başına kendi adamınızı getirirsiniz. Sonra bir muhabir böyle sorular sorunca da o adamınıza telefon açar ve mesela “Alo Fatih…” diye başlayıp gereğini talep edersiniz. Zaten o muhabir çoktan başbakana hakaretten tutuklanmış olur. Ne demek “Bütün inanırlılığınızı kaybettiniz!” Terörist mi ne!

Partygate

Bizden öğrenecekleri o kadar çok şey var ki… Bizde değil devletin TRT’si, özel televizyonlarda bile böyle bir soru sorulamaz. Zaten bu sorunun sorulacağı program da olmaz. Tepedeki o yüce zata kim soru sorabilir? Vah zavallı İngiltere vah!

Bu gariplikleri görünce İngiltere’de olup bitene biraz daha yakından bakayım dedim. Mesela bizim Ali Kemal’in torunu Boris Johnson neden istifa etti? İnanır mısınız? En büyük kabahatine İngilizler, “Partygate” diyorlar. Hani şu Nixon’u götüren Watergate’ten mülhem. Watergate Oteli’nde ABD istihbaratının muhalif parti üyelerini dinlediği ortaya çıkınca Başkan’ın sonu gelmişti. ABD İngilizlerin türevi olduğu için böyle tuhaflıklar onlarda da var.

Partygate ne? Efendim, İngiliz başbakanlarının yaşadığı Downing Sokağı 10 numarada verilen partilere atıfmış bu söz: Partygate. Bazılarında başbakan da varmış, bazılarında yokmuş. Fakat çılgın partilermiş. İçmişler, sarhoş olmuşlar. Ortalığı dağıtmışlar. Devletin mobilyasına zarar vermişler. Fakat sözde “skandalın” asıl sebebi başka. Partiler, COVID yasakları sırasında veriliyormuş. Yani toplanmanın, maske – mesafe kurallarının uygulandığı dönemde. İngiliz basını, “İnsanlar ölüm döşeğindeki yakınlarını ziyaret edemezken bu edepsizlik nedir?” diye sormuşlar… Ve Boris Johnson’a yol görünmüş. Halbuki aynı dönemde biz parti kongreleri yapıyor, mevlitler okutuyorduk. Gerçi bizde de bunları tenkit eden densizler çıktı ama kimse bunun hükümetimizi devirebileceğini aklından bile geçirmedi. Muhaliflere “Siz kimsiniz ya! Kimsiniz siz sürtükler!” deyip geçtik.

Yes minister!

İngiltere’de, “İnsanlar bu hâldeyken siz parti veriyorsunuz!” demekle kalmamışlar. Partilere katılanlara tam 126 adet ceza kesilmiş. Kim mi kesmiş? Başbakanlık konutundaki memurların bildirmesiyle ceza kesmeye yetkili olanlar. Dediğim gibi, bu İngilizler tuhaf. O memur o gün, bugündür hâlâ yerinde duruyor.

İngilizlerin eşsiz komedilerinden “Evet Bakanım!” isimlisini hatırlıyor musunuz? Daha sonra “Evet Başbakanım!” olmuştu. O dizide trafik polisi bakanın içkili araba kullandığını görüp ceza keser ve trafikten men eder. Ertesi gün bütün gazetelerin manşetleri içkili araba kullanan bakanla doludur. Ben çok şaşmıştım. Meğerse fantezi değilmiş. COVID yasağına uymamak gibi daha hafif bir kabahatin cezası şakır şakır kesilirken içkili araba kullanmak gibi daha ağır bir suçun gereği yapılırdı muhakkak.

Büyüğe hürmet, büyüğün itibarı

Bizim gibi devlet umuruna önem verilen bir ülkede gerçek görevli de trafik polisi de hem sürülür hem de işten atılırdı. (İkisi birden nasıl olur diye sormayın; ben de bilmiyorum.) Zaten bizim bakan araba kullanmaz, birkaç arabalık bir konvoyla dolaşır ve geçtiği caddelerde trafik kesilirdi.

Evet. Görüldüğü gibi İngilizlerde ne büyüğe hürmet ne de itibar var…

Halbuki bizim kültürümüzde… Bizim kültürümüzde ayrıcalıklarla ilgili bir anekdot var aklımda. Rahmetli Doğan Cüceloğlu’ndan dinlemiştim. Ağabeyiyle birlikte oturduğu apartmana girerler. Asansörün üstünde “Arızalıdır” yazılıdır. İkisi yazıyı okuyup merdivenlere yönelir. Tam o anda apartmana kalantor bir başka adam girer ve hâkimane bir sesle kapıcıya seslenir: “Asansör bize de mi bozuk?” İşte bizim kültürümüzde böyle bu işler.

Ama İngilizler böyle işte. Bakan içkili araba kullanırsa ceza görür. COVID yasakları başbakan ve dostları için de geçerlidir: Maske – mesafe kuralına uymak zorundadırlar. Uymazlarsa ceza kesilir. Fakat daha da önemlisi bu bir skandal olarak değerlendirilir ve hükümeti devirir.

Not: Bu yazıya son noktayı koyduktan sonra Başbakan Liz Truss’ın istifa haberi geldi. https://millidusunce.com/ingilizler-ne-tuhaf-insanlar/

Herkes Değerlidir

Uzun
yıllar “üstün zekâlı” denildiğinde; IQ testinde yüksek puan alan,
“mantıksal-matematiksel zekâ” sı yüksek bireyler akla geldi hep.

Zekâ
ölçümü için Binet’in geliştirdiği, Stanford-Binet ve WAIS-R testleri kullanılmaktadır. Ancak, zekânın ne olduğunun tanımında
eksikliklerin olduğunu yine ilgililer ifade etmektedirler.

Bu
ekole göre, “üstün zekâlı” sayılan bireylerin birçoğunun, müzik, sosyal vb.
diğer zekâ türlerinde aynı yüksek performansı gösteremedikleri bir gerçektir.

 Boğaziçi, Bilkent gibi tanınmış üniversitelerin
“sayısal” ağırlıklı bölümlerinden mezun olan kişilerin, yöneticiliklerde
beklenen başarıyı sağlayamadıkları, bunun nedeninin de, fazla sosyal
olamadıkları, personeli motive edemedikleri, iş doyumunu gerçekleştiremedikleri
gözlemlenmektedir.

Artık
yönetici almak isteyen ünlü şirketler, aradıkları koşullar arasında, sosyal ve
diğer zekâ türlerinin de bulunmasını istemektedirler.

Howard Gardner tarafından Çoklu
Zekâ Kuramı
 
keşfedildikten sonra, IQ’ sü düşük olanlara “geri zekâlı” yakıştırmasının yersiz ve
haksızlık olduğu, hemen hemen herkesin, herhangi bir veya birkaç zekâ türünde
üstün olduğu anlaşılmıştır.

Ancak bu kuram
eğitime oldukça geç yansımıştır. Hala anne babalar, kimi çevreler, bazı
eğitimci ve eğitim kurumları bu inceliği anlamamış ya da anlayamamış gözükmekte,
çocuklara yersiz ve haksız yakıştırmalarda bulunmaktadırlar.

            Gardner’a göre her insanda: 1. Mantıksal-Matematiksel, 2. Uzamsal, 3. Sözel, 4. Müziksel, 5. Varoluşsal,6. Kinestetik,7. İçsel,8. Doğasal, 9. Sosyal Zekâ türlerinden biri veya birkaçı bir
arada bulunabilmektedir.

Zaten hiçbirimiz her alanda üstün
meziyetlere sahip olamayız elbette. Bazılarımızın zihinsel becerileri fazla
olmayabilir. Fakat, diğer zekâ türlerinden birkaçında üstünüzdür  büyük ihtimalle.

Çünkü hiçbir insan, her bakımdan negatif değildir. Yani her insanda mutlaka
potansiyel güç vardır ve değerlidir.

Önemli olan kapasitemizi ve gizil
güçlerimizi fark ederek, başarılı olduğumuz ve ilgi
duyduğumuz alanlara doğru yönelerek, bu dalda ilerlemek, üretmek, başarıyı
kolayca yakalayarak mutlu olabilmektir.

O zaman herkesin kendi zekâ türünde başarılı
olduğu rahatlıkla fark edilecektir. Bu yüzden hiç kimseye
“geri zekâlı” ifadesini kullanmamak
gerekir.

Bu gün ülkemizde ve
dünyada; basketbolda, futbolda, güreşte, yüzmede, atletizmde, araba
yarışlarında, dansta, edebiyatta, tiyatroda, müzikte, resimde, sunuculukta vb. isim
yapmış, zirveyi yakalamış birçok ünlünün olduğunu bilmekteyiz.

Star olmuş bu
kişilerin birçoğunun matematiği zayıf olabilir. IQ’ sü düşük çıkabilir. Şimdi biz bunlara “geri zekâlı” mı
diyeceğiz?  Elbette ki hayır. Aksine bu
kişiler, başarıyı yakaladıkları kendi alanlarında üstün zekâya sahiptirler.

Mozart, Picasso,
Ronaldo, Hidayet TÜRKOĞLU, Ajda PEKKAN, İbrahim TATLISES gibi alanının dâhileri
“matematiği az bilse, havuz problemlerini çözemese” ne fark ederdi ki?

İzlediğim bir TV programındaki
yarışmada, ünlü bir ses sanatçısına sunucu; “bir sesli harf söyle” demişti. Bu sanatçı B, Y, K diye sessiz harfleri saymaya başladı. Belli ki sesli
harfleri bilmiyordu. İzleyenler kahkahaya boğulmuştu. Şimdi bu sanatçıya “sözel
zekâsı” zayıf diye “zekâsız diyemeyiz.

Burada anne babalara, devlete
ve eğitimcilere büyük sorumluluk düşmektedir elbette. Okul, çocuğu doğru ve
zamanında yönlendirmelidir. Veliler de bilinçli hareket ederek, çocuklarının istemediği
meslekleri/alanları, O’ nlara dayatmamalıdır.

Bazı anne babalar, “rağbet
gören, akıllarına koydukları, “ya da kendileri istedikleri halde olamadıkları”
bir mesleği evlatlarına dayatmaktadırlar. Hâlbuki çocuğun bu mesleği sevmesi, zekâ
türünün de uygun olması gerekmektedir.

Birçok anne baba hala;
“müzik, resim, spor, tiyatro vb.” alanlarıyla ilgili mesleklere negatif bakmakta,
çocuklarında var olan bu tür ilgi ve istidatları görmezlikten gelerek, kendilerinin
istediği başka alanlara yönlendirmek için baskı yapmaktadırlar.

İnsanlar, ilgi
duymadıkları, sevmedikleri uğraşlarla mutlu olamazlar. O mesleğin altyapısını
oluşturacak kapasiteye sahip değilseler de asla başarıyı yakalayamazlar.

Üniversite tercihleri
çok önem arz etmektedir. “Açıkta kalmayayım da hangi bölüm olursa olsun” diyerek
ya da “başka nedenlerden dolayı”  sevmedikleri dallarda tercih yaparak eğitim
görenler, ya yeniden okumakta, ya kariyerlerinin dışında, sevdikleri başka bir
işle uğraşmakta, ya da istemeyerek seçtikleri mesleklerini, ömür boyu mutsuzlukla
sürdürmektedirler.

Gönümüzde, doktor
diploması olduğu halde, ses sanatçılığı yapan, ya da kimyager, mühendis vb. olduğu
halde başka iş alanlarına yönelen birçok ünlüyü bilmekteyiz.

Mesleğimiz ne olursa
olsun, birçoğumuz aynı zamanda anne babayız. Gelin egolarımızdan, “ben”
merkezli düşünmekten vaz geçelim.

Eğitimcilerin
rehberlikleri doğrultusunda,  “göz
nurumuz, biricik” evlatlarımızın ilgi ve yeteneklerine, seçimlerine saygı
duyalım.

Sevdikleri mesleği
edinmelerine katkıda bulunalım. Mutluluklarına vesile olalım. Göreceksiniz, O’nların
tebessümü, bizim yaşama sevincimiz olacaktır.

Unutmayalım ki en iyi
meslek, severek yaptığımız meslektir.

Sevgiyle kalın…

Enerjide Bir Ülkeye Bağımlı Olmak

Başta
Almanya olmak üzere Avrupa devletleri Rusya- Ukrayna savaşında ABD’nin başını
çektiği cephede yer alıyor.  Rusya’ya
ciddi ambargo tedbirleri uyguluyorlar. Buna karşılık Rusya doğalgaz kartını
oynuyor.

Avrupa
nükleer ve hidrokarbon yakıtlı enerji tesislerini kapattıktan sonra büyük
ölçüde Rus doğalgazına bağımlı halde.
Rusya,
Avrupa gaz ihtiyacının yüzde 40’ını, petrol ithalatının ise yüzde 26,9’unu
tedarik ediyor.
Almanya’nın doğalgazda
Rusya’ya bağımlılığı daha yüksek, yüzde 55 mertebesinde.

26 Eylül 2022 de çok önemli bir sabotaj oldu. Rusya’dan Almanya’ya (Avrupa’ya) gaz nakli
için yapılmış Kuzey Akım 1 ve 2 doğal gaz boru hatlarına yapılan sabotaj
savaşın yeni bir cepheye geçtiği anlamına gelebilir.

Bu
hatlar üzerinde gerçekleştirilen sabotajla dört ayrı patlama ve sızıntı oldu.
Amiral Cem Gürdeniz bu saldırının Almanya başta olmak üzere
Avrupa’nın ABD kaya gazı ve LNG
(sıvılaştırılmış doğalgaz) üzerinden
enerjide ABD’ye bağlanması için
yapılmış olabileceğini iddia ediyor.

https://www.veryansintv.com/melez-savas-denizin-altina-indi-anglosakson-cephe-dunyayi-atese-atiyor/

Cem Gürdeniz “kaybeden
başta Alman halkı oldu” ve “Almanya artık ABD’nin Yunanistan’dan sonra 52.
Eyaleti olmuştur”
diyor.
Almanya sırf
Amerikan jeopolitik çıkarları ve Amerikan kaya gazı satıcılarına yeni pazar
olmak uğruna hem refahından hem geleceğinden feragat ediyor” yorumunu yapıyor.

Acaba bu
doğru bir değerlendirme mi?

************************************

Avrupa’ya Doğalgaz Tedariki

Amiral
Gürdeniz’e göre, “Yarın Ukrayna ile Rusya barış yapsa, gaz vanaları açılsa
bile Almanya ve Avrupa Rus gazını alamayacak.”

Oysaki,
yapılan sabotajlarla Kuzey Akım 1 ve 2 hatları bir süreliğine devreden
çıkmış olsa da bu tamamen kullanılamayacağı anlamına gelmiyor. Sadece hasar
gören kısmın değiştirilmesi mümkün ve sistem kısa zamanda devreye alınabilir.

Ayrıca Rusya’dan
Avrupa’ya gelen doğalgaz boru hatları Kuzey Akım hatlarından ibaret
değil. Başka hatlar da var.

Rusya’dan
Karadeniz’in altından boylu boyunca geçip Trakya Kıyıköy’de karaya çıkan Türk
Akım
çift boru hattından biri de Avrupa’ya uzanıyor.

****

Teknik
imkanlar ayrı bir konu. Aslında enerji konusundaki gerilim Rusya- Ukrayna
savaşından önce başlamıştı.
“Rusya, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri ve
İngiltere’ye gaz sevkini geçen sene kış mevsiminde azalttı.
Azalan boru
hattı ihracatı, kısmen LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) ile ikame edildi. Ekim
2021’den bu yana, LNG ithalatı önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 63 arttı
ve Avrupa’nın LNG ithalatının yüzde 37’si ABD tarafından sağlandı.”

Almanya doğalgaz ihtiyacının yüzde 55’ini Rusya’dan karşılıyordu. Buna rağmen Rusya- Ukrayna savaşı
başlayınca, Rus doğalgazını Almanya’ya taşıması planlanan Kuzey Akım 2 boru
hattı projesini devreye almaktan vazgeçti.
Üstelik proje bitmiş ve 10
Milyar Euro harcanmıştı.

************************************

Almanya ABD’yi Seçmekle Hata Mı Yaptı?

Amiral Cem Gürdeniz’in
yazısından ön plana çıkardığım iki husus var. İlki “Almanya’nın tercihi
stratejik açıdan hatalı mı?” sorusunun cevabı.

İkincisi
günümüzde okyanusların ve denizlerin altı enerji (doğalgaz boru hatları,
petrol ve gaz üretim tesislerine) ve siber dünyaya (insanlar ve
bilgisayar sistemlerinin iletişimini sağlayan fiber optik kablolara) ev
sahipliği yapmakta.  
Bunların güvenliğini
sağlamak,
insansız silahlı sualtı araçlarının yeni savaşlardaki önemi
konularında, Cem Gürdeniz çok önemli ve değerli bilgiler veriyor ve
uyarılarda bulunuyor.

Bugünkü
yazımda “Almanya ve diğer NATO ülkelerinin stratejik tercihleri doğru mu? Yani Avrupa
enerji açısından ABD’ye mi, Rusya’ya mı bağımlı olmalı?”
sorularını
değerlendirmeye çalışacağım.

İllaki bir bağımlılık söz konusu olacaksa Avrupa’nın, NATO üyeleri olarak, ABD’yi
tercih etmelerinde garipsenecek bir durum yok.
Ayrıca Avrupa, ABD ile kendilerini
aynı kültür ve medeniyet dairesine dahil görür, Rusya’ya karşı hep mesafeli
olmuştur. Rusya Batının anladığı anlamda demokrasi ile yönetilen bir
devlet de değildir.

Zaten devletlerin
bu türlü stratejik tercihleri kısa vadeli hesaplarla değişmezler.

************************************

Osmanlı Devletinin Stratejisi

Osmanlı
Devleti’nde de bu tür stratejik tercihleri olmuştur. Halil İnalcık’ın
Osmanlı İmparatorluğu (Sultan ve Siyaset) adlı eserinde
şu satırlara
rastladım:

“Osmanlı siyasetinin belirleyici prensibinin Hristiyan dünyasını her
zaman bölünmüş tutmak olduğunu vurgulamalıyız.
16. Yüzyılda Osmanlılar Avrupa’yı
birleştirmeye çalışan
Habsburgları ve Papalığı iki amansız düşman
gördüler ve bunlara karşı Avrupa’da yapılan her faaliyeti desteklediler.”

Devletlerin
kısa vadeli menfaatleriyle ters düşse bile böyle uzun vadeli stratejik
tercihleri olur. ABD de Rusya da kendi stratejik planlarına göre Almanya ve
diğer Avrupa ülkelerini kendisine bağımlı kılmaya çalışıyor.

Almanya
kısa vadede zarar görse de (bu kış doğalgaz sıkıntısıyla üşüseler de) Rusya’ya
bağımlılığını azaltmayı
tercih etti.

İnanıyorum
ki en kısa zamanda enerji kaynaklarını çeşitlendirerek ABD’ye de bağımlı
olmayacakları bir yeni enerji planı uygulayacaklar.

************************************

Türkiye Enerjide Kime Bağımlı?

Türkiye,
tükettiği birincil enerjinin yüzde 27’sini doğal gazla karşılarken,
bunun yüzde 99,1’ini ithalatla karşılamaktadır. Tükettiğimiz doğal gazın
yaklaşık yüzde 76’sı boru hatlarıyla
, yüzde 24’ü LNG olarak ithal edilmekte.

“Türkiye ithal ettiği doğalgazın yüzde 45’ini, petrolün yüzde 24’ünü ve
taşkömürünün yüzde 40’ını Rusya’dan alıyor.”
Akkuyu Nükleer santrali bittiğinde nükleer enerjide de Rusya’ya
yüzde 100 bağımlı olacağız.

Doğalgaz
ithalatı, 3 ülkeden (Rusya, İran, Azerbaycan) 5 boru hattı ile gerçekleşiyor.
Cezayir ve Nijerya’dan yapılan LNG ithalatı, uzun vadeli anlaşmalar
kapsamında, geri kalan LNG ithalatı ise spot piyasadan yapılmakta.

“Türkiye -Almanya
gibi- hem NATO üyesi hem de enerjide Rusya’ya bağımlı halde.” Üstelik biz
ABD’ye de Rusya’ya da güvenemeyiz.

Enerji
uzmanı Necdet Pamir, Rusya’nın Türkiye’yi tehdit olarak algılaması
durumunda, enerji arzının kesilmesi riskini hatırlatıyor.

Henüz
devreye alınmamış hidroelektrik, rüzgâr, jeotermal, güneş, yerli linyit ve
biyogaz gibi yerli ve yenilenebilir elektrik üretim potansiyelimizin hızla değerlendirilmesi
gerektiğini”
söylüyor. 

Siyasi Andropoz

Andropoz,
malumunuz olduğu üzere erkek türünde artık bu dünyadan elini eteğini çekme
hissi uyandıran evlerden ırak olası bir haldir.

 

Kutsal
bilgi kaynağı Vikipedi andropozun ne olduğunu şöyle açıklamaktadır; “
Testosteron, erkeklerde bulunan derin seslerden,
kas kütlesinden, yüz ve vücut kıllarından sorumlu olan hormondur. Erkekler
yaşlandıkça, vücuttaki testosteron seviyesi ve 
sperm üretimi yavaş yavaş azalır ve bu
düşük seviyelerin bir sonucu olarak fiziksel ve psikolojik semptomlar yaşarlar.
Bu doğal 
yaşlanma sürecinin bir parçasıdır ve
testosteronun erkeklerin 30 yaşına ulaştıktan sonra her on yılda yaklaşık %10
azaldığı tahmin edilmektedir. Andropoz erkek hormonu olan testosteronda azalma
ile ilişkili bir durumdur. 
Menopozdan farklı
olarak, testosterondaki azalma ve semptomların gelişmesi, kadınlarda meydana
gelenlerden daha kademelidir. 50 yaşlarındaki erkeklerin yaklaşık %30’unda
düşük testosteron seviyelerinin neden olduğu andropoz belirtileri
görülecektir.”

 

Yine
kutsal bilgi kaynağı Vikipedi’ye göre andropozun cinsel belirtiler dışında
kalan belirtileri şunlardır; Enerji düşüklüğü, depresyon, sinirlilik ve ruh
hali değişimleri, güç kaybı, artan vücut yağı, sıcak basmaları, özgüven kaybı,
konsantre olmada bozukluk, motivasyonda azalma, uykusuzluk veya uyuma güçlüğü.

 

Andropoz
fiziki bir durum bozukluğu olmakla birlikte esasında hayatın farklı
kulvarlarında da kişilerin ve/veya toplulukların bu maraza maruz kaldıklarını
gözlemleyebiliyoruz. Örneğin hayatının erken dönemlerinde çok iyi eserler
vermiş bir sanatçıda biraz da ekonomik doygunluktan kaynaklanan rehavet
nedeniyle sanatsal üretimde kısırlaşma yani sanatsal andropoz görebiliriz. Söz
gelimi bir müzisyende müzikal andropoz, şairde şiirsel andropoz, yazarda edebi
andropoz görülebilir.

 

Andropoz,
siyaset sahnesi için de geçerli olabilecek bir durumdur. Bir siyasi iktidar,
iktidarının belli bir döneminden sonra ülkenin sorunlarının farkında olma ve bu
sorunları çözme hususunda kısırlık yaşayabilir. Hatta bu siyasi iktidar,
ülkenin sorunlarını çözme becerisini kaybetmiş olmanın sonucu olarak, çözmeyi
beceremediği bu sorunları artık umursamamaya da başlamış olabilir. İşte böyle
bir durumda mevcut siyasi iktidar için çanlar çalmaya başlamış ve bahsi geçen
siyasi iktidar siyasi andropoza girmiştir.

 

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidarlarda özgüven kaybı, sinirlilik ve ruh hali
değişimi, konsantrasyon sorunu, sıcak basması, unutkanlık, sürekli birilerine
özellikle de gençlere çatma, anlamsız korkuya kapılma gibi semptomlar
gözlemlenir.

 

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidarlar sürekli birilerine hakaret ederler ancak
kendilerine yönelik en ufak bir eleştiriye tahammül edemezler. En ufak
eleştirileri bile hemen yargı yoluyla ve üstelik hukuka aykırı bir şekle
cezalandırma yoluna giderler.

 

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidarlarda korku hormonu salgılaması maksimum seviyeye
çıkar. Siyasi andropoza giren iktidar herkesten ve her şeyden korkar. En büyük
korkusu da iktidarı kaybetme ve akabinde de işlediği suçlardan dolayı yargı
önünde hesap verme korkusudur.

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidar, muhalefete özellikle Cumhurbaşkanı adayını bir
an önce açıklaması için yüklendikçe yüklenir. Muhalefet ise Cumhurbaşkanı
adayını ısrarla ve inatla açıklamaz ve bu durum siyasi andropoza giren siyasi
iktidarı meraktan ortadan çatlayacak kerteye getirir.

 

Siyasi
andropoza giren siyasi iktidarlarda unutkanlık ve unutkanlığa bağlı gerçeğe
aykırı sözler söyleme çok sık görülür. Siyasi andropoza giren siyasi iktidar,
ülkeyi yıllardır kendisinin yönettiğini unutur ve rüşveti ortadan kaldıracağı
şeklinde beyanlarda bulunur. Veya bazen de kendisinden on yıllar önce inşa
edilen bir havalimanını kendisinin inşa ettiğini beyan eder.

 

Korku
hormonunun fazla salgılanması nedeniyle iktidarını kaybetme korkusuna kapılan
iktidar, bu korkusunu bastırmak için bir takım sert önlemler almaktan da geri
durmaz. Seçimlerden önce muhalif vatandaşların kendi aleyhinde paylaşım
yapmaması amacıyla sosyal medya düzenlenmesi adı altında yasal düzenleme getirir.
Sosyal medyada hoşuna gitmeyen paylaşım yapan vatandaşlara ceza vererek onların
hayatlarını karartmak ister.

 

Volkan
Konak’ın bir şarkısında diyor ya hani;

 

“Çekilmez
bir adam oldum yine

Huysuz,
aksi ve naleeet!”

 

Siyasi
andropoz tam da Volkan Konak’ın tarif ettiği gibidir işte!

 

Görüldüğü
üzere erkek neslinin hayatının son deminde andropoza girmesi gibi, siyasi
iktidarlar da siyasi hayatlarının son demlerinde siyasi andropoza girerler. Cenab-ı
Mevla bizleri andropozdan ve siyasi andropoza girmiş siyasi iktidarların
şerlerinden korusun. Siyasi andropoza giren siyasi iktidarları bir an önce
siyaset sahnesinden temizlesin. Ülkemize huzur, refah ve mutluluk nasip
eylesin.

Çağdaşlaşma

Muasırlaşma olarak Türkçe karşılığı bulunan çağdaşlaşma,
üzerinde farklı değerlendirme ve yorumlar yapılan kavramlardan biridir.
Özellikle bazı dönemlerde Laiklik, çağdaşlık, irtica, dindarlık ve
milliyetçilik gibi kavramlar ilmi bir görüşle değil de siyasi ve ideolojik bir
açıdan değerlendirmeye alınmakta ve üzerinde farklı spekülasyonlar
yapılmaktadır. Bu spekülasyonlar bazen çok ciddi sıkıntılara ve toplumsal
ayrımcılığa da sebep olmaktadır. Nitekim 20 yıl öncesinde bazı kadınlarımızın
kullandığı başörtüsünün çağdaşlıkla uymadığı iddiası bunlardan biriydi. Fakat
yönetimin yasakçı bakış açısını bırakıp, konuyu bir özgürlük alanı olarak
kabulü, gerek eğitim gerek iş hayatında birçok insanın başörtülü olarak eğitim ve
iş hayatını sürdürmesine imkân vermiştir. Bu durum, bu kıyafet farklılığının
çağdaşlığımıza bir zenginlik kattığının göstergesidir.

Çağdaş olabilmek, çağa hâkim olabilmek, kendi damgamızı ve
katkımızı yaşadığımız döneme vurabilmektir. Çağdaşlaşma, zannedildiği gibi,
yenidünya düzeni ve globalleşme için yumuşama, dışa bağımlılık ve
teslimiyetçilik olarak kabul edilmemelidir. Kendi milli-dini-örfi değerlerini
reddetmeden, hor görmeden bu değerleri bir aşağılanma unsuru gibi görmeden
benimsemek, özümsemek ve çağdaş bir bilgi süzgecinin verdiği imkânlarla da
güncelleştirerek günlük hayatımızda devam ettirmesini bilmektir. Gelişmiş,
modernleşmiş toplumlar, gelenekselliği dışlamamışlardır. Bu ülkeler kendi milli
kültürlerini modernleşme adına terk ederek veya ona yabancılaşarak bu noktaya
gelmiş değillerdir. Modernleşme süreci eski ve yeninin anlamlı bir sentezidir.
Çağdaş olmanın birinci şartı, korumamız gereken değer ve haklarımızı
reddetmemek, gerekli ve faydalı gelişmelere açık olmak, araştırmayı peşin
hükümlere tercih etmek, israfçı ve gösterişçi tutumlardan vazgeçmek, din ile
bilimi çatışır gibi görmemek, okuma alışkanlığını sürdürmek gibi hususları
gerektirir. Edebiyat, spor, tiyatro, müzik ve müze çalışmalarını günlük hayatımızda
daha çok bulundurmak demektir.

Çağdaşlaşma, Türk-İslam kültürünün bir antitezi gibi de takdim
edilmektedir. Bu durum, alternatifsiz kalan az gelişmiş ülke aydınlarını batılılaşma
ile çağdaşlaşmayı özdeş olarak düşünmektedir. Çağdaşlaşmanın bazı evrensel
göstergeleri de vardır. Ekonomik katılım, milletleşme, boy, aşiret, kabile,
asabiyetini aşma, gösteriş tüketiminden uzaklaşma, kültürel bütünleşme, bağımsız
sivil toplum kuruluşlarının (STK) varlığı ve verimliliği, okuma alışkanlığı ve
araştırma zevki, kuralları zorlamamak, zaman mefhumuna uymak, çevreyi korumak
ve kirletmemek, fert ve toplum menfaatlerini paralel kabul etmek…

Çağdaşlık, geleneklere karşı savaş açmak olmadığı gibi, bir
“entelektüel aksesuarı” da hiç değildir. Halka tepeden bakmak, aileyi
dışlamak, boşanmayı özgürlük saymak, kadına toplumda gerçek yerini vermek
yerine kadın haklarını savunmanın ötesinde “kadın militanlığı” yapmak
hiç de çağdaşlık olarak kabullenilmemelidir.

Kavramları kendi sosyolojik kriterleri içinde yorumlarsak bunlar
ayrıştırıcı değil birleştirici rol oynarlar. Çağdaşlığın da gereği budur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “ilelebet payidar olması” ve “muasır
medeniyet seviyesinde” yaşaması böyle bir anlayışın güçlenmesi ile mümkün
olacaktır.

 

Saygılarımla.

Korkma! Baskı, Sansür, İstibdat İlelebet Payidâr Olmaz

0

        Cumhuriyet’in
ilânının 99. Yılını idrak edip 100. yılına girmeye hazırlanıyoruz. Yine dağ
başını duman aldı. İktidar, istibdadın silahları olan baskı, tahakküm ve
sansürle muhalif sesleri susturmaya çalışıyor. Bunun son örneği, iktidarın,
kamuoyunun ve muhalefetin topyekun tepkilerine kulaklarını tıkayarak
“Dezenformasyon Yasası” dedikleri sansür yasasını çıkarmasıdır. Bu yasayla
basın-yayın, sosyal medya ve bütün muhalif sesler, susturulmak ve bastırılmak
isteniyor. Böylece topluma, büyük bir korku ve umutsuzluk aşılanmaya
çalışılıyor.   

Dezenformasyon; hasmı rencide etmeyi, aşağılayıp küçük
düşürmeyi, bireyleri ve toplumları yönlendirmeyi amaçlayan sahte bilgi ve
belgeyi yaymak demektir. Aslında siyasi iktidarın sözcülerinin son yıllarda
yaydığı haberlerin çoğu dezenformasyon ürünüdür. En çarpıcı örnekleri, Gezi
Olayları sırasında ortaya atılan 
“Dolmabahçe Camisi’nde içki içtiler”, “Camileri yaktılar”,
“Kabataş’ta garip kıyafetli eylemciler bir bacımızın üzerine işediler” gibi
gerçeklerle ilgisi olmayan söylemlerdir. 
Bu gerçek dışı sözler, “millet ne dersek bize inanıyor, kimse ‘bu ne
kadar doğrudur’ demiyor” denilerek rahatça söyleniyor. Onun için halka nesnel
olguları değil, inandırmak istediklerini söylüyorlar. İktidar bu sözlerle
dezenformasyon yapmıyor, halkı tahrik ve düşmanlaştırma suçu işlemiyor.

         Siyasi
iktidar, çıkardığı Sansür Yasası ile bundan sonra hiçbir eleştiriye, enflasyon,
işsizlik, pahalılık rakamlarının doğrusunun, yolsuzlukların, haksızlıkların,
hukuksuzlukların paylaşılmasına izin vermeyecek. Paylaşanlar ise cezalandırılarak
susturulacak. Zaten gazete ve televizyonların yüzde 90’ı iktidarın kontrolünde.
Muhalefetin elinde bir sosyal medya kalmıştı. Bu yasa ile muhalefetin elinden
bu imkan da alınarak tamamen suspus edilecek. Sadece iktidarın konuştuğu tek
sesli bir toplum oluşturulmaya çalışılıyor. Açık kalan iletişim kanalları,
“Sahibinin Sesi” olacak.  Artık topluma
her şey tozpembe,  sütliman gösterilecek.

         Son yıllarda
toplum, siyasi iktidarın kullandığı kutuplaştırıcı nefret ve öfke diliyle
karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. İktidar ile muhalefet partileri, Kuzey
ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak
iktidara gelenler, bugün muhaliflerini ötekileştirdiler. Bu Sansür Yasası ile
muhaliflerin kendilerini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı,
tamamen susturulduğu ve sindirildiği bir toplum oluşturmak istiyorlar.

Toplum, siyasi iktidarın söylemleri, tutum ve
davranışlarıyla gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek
bir toplum haline geldi. En kötüsü, özellikle gençlerimiz umutlarını kaybetti,
ülkemizde bir gelecek görmedikleri için yurt dışına gitmeyi düşünüyorlar.
İktidar, “giderseniz gidin” havasında. Gençlere, “Ne yaparsanız yapın, bu
iktidar değişmez” düşüncesini kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Biz de umudunu kaybeden halkımıza ve gençlerimize diyoruz
ki: “Şunu unutmayın. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değildir.
Milletimiz daha eğitimli, ekonomik durumu daha iyi, daha örgütlü, iletişim daha
kolay, dünya ile bağlantılarımız var. Bu yasa ile sosyal medya paylaşımlarına
bir kısıtlama getirilse de siz yine de bu yolla haberleşmenin bir yolunu
bulacaksınız”.

Tarihimiz, değişik dönemlerde yönetimin yaptığı
haksızlıklara cesaretle başkaldırarak milletimize umut olan yiğit
insanlarımızla doludur. 19. Yüzyılda büyük halk ozanımız Dadaloğlu, kendi
rahatları için Toroslar’daki göçer Türkmen boylarını zorla yerleşik düzene
sokmak isteyen yönetime “Ferman padişahın dağlar bizimdir” diyerek
başkaldırmıştır. Aynı yüzyılda vatansever ve hürriyet âşığı aydınları hapse
atan ve sürgün eden devrin yönetimine Vatan ve Hürriyet Şairi Namık Kemal
“Merkez-i hâke atsalar da bizi / Kürre-i arzı patlatır çıkarız” diyerek isyan
etmiştir. 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan “Ya
istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkarak, vatanını, hürriyetini ve
istikbalini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan milletin korkusunu umuda
dönüştürmeyi başarmıştır. Onun için milli şairimiz Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl
Marşımızı “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” mısrasıyla
başlatmıştır.

Umut, insanı hayata bağlayan en önemli duygudur. Hayatta
oldukça, umut da yaşamalıdır. Çünkü umudunu kaybetmiş olanın, başka kaybedecek
bir şeyi yoktur. Hayat dardır, zordur doğrudur, ama umut da o kadar geniştir ve
insana çok değişik seçenekler sunar. Bizi umutsuzluğa götürmek için kurgulanan
olaylara umutla direnirsek, bu umut bizi mutluluğa götürür. Umudunu kaybetmiş,
ezik, silik ve korkak bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün
değildir. Yeter ki yılmayalım, omurgalı duralım, haksızlık ve hukuksuzluklara
karşı cesaretle karşı duralım. Amasya Tamimi’nde dendiği gibi “Milletin
bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Umuda açılan yolda
topluma önderlik görevi de öncelikle muhalefet partilerine ve STK’lara
düşmektedir.

         Mevlâna diyor
ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan
bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de
Cumhuriyetimizin 100. yılını idrak edeceğimiz 
2023 yılının baskı, sansür ve istibdatın sona erdiği bir umut yılı
olmasını diliyoruz.  Bu inançla diyoruz
ki: “Korkma! Hayatta korkulacak tek şey, korkunun kendisidir. Korkumuzu yenip
umuda sarılırsak, istibdattan kurtuluş mutlaktır.” 

         Korkma!
Baskı, sansür, istibdat ilelebet payidâr olmaz.  

Çarpışma Başarılı: DART

Açık
bir havada geceleyin yıldızları izlerken, çok hızlı hareket eden ve ışık saçan
gök cisimlerine şahit olmuşuzdur. Yıldız kayması olarak isimlendirdiğimiz,
gördüğümüz zaman dilekler tuttuğumuz bu heyecan verici olay aslında Dünya
atmosferine giren bir meteorun sürtünme kaynaklı yanarak parçalanmasından başka
bir şey değildir. Dünya’ya düşen meteorun büyüklüğüne bağlı olarak gözlem
süremiz daha parlak ve daha uzun süreli olabilmektedir.

 

İşte
günümüzden tam 66 milyon yıl önce Dünya’mız buna benzer bir olay ile
karşılaştı. Ancak bu sefer durum biraz farklıydı. Dünya’ya çarpan yaklaşık 15
km genişliğindeki bir meteor, başta dinozorlar olmak üzere tün canlı hayatı
neredeyse tamamen yok etti. Bu teori bir dizi jeolojik araştırmadan sonra Nobel
Fizik Ödülü sahibi Luis Walter Alvarez ve Jeolog olan oğlu Walter Alvarez tarafından
1980 yılında ortaya atıldı. Başlangıçta tartışmalı görünen bu teori günümüzde
kabul gören bir teori haline gelmiştir. Meteorun çarpması Meksika’nın Yukaten
yarımadasında 150 km çapındaki Chicxulub Krateri’nin oluşmasına yol açtı. Meteorun
Dünya’ya çarpmasından sonra oluşan ve atmosfere yayılarak ilerleyen basınç ve
ısı dalgalarının, kısa bir süre içerisinde yeryüzündeki canlı hayatın %75’ini
yok etti. Çarpmanın ardından atmosfere fırlayan toz bulutları güneş ışınlarının
dünyaya erişimini engelledi, yeryüzü soğumaya başladı, bitki gelişimi olumsuz
etkilendi ve bu durum domino etkisi yaparak tüm ekosistemin çökmesine yol açtı.

 

Her ne kadar 66 milyon yıldır
yeryüzünde buna benzer olaylar yaşanmasa da, bu gelecekte de yaşanmayacağı
anlamına gelmemekteydi. Bunun bilincinde olan NASA, “Çift Asteroid Yönlendirme
Testi –
Double Asteroid Redirection Test (DART)” isimli görevi uygulamaya
soktu. Dünya’yı potansiyel bir meteor çarpmasına karşı savunma yeteneklerinin
test edilmesinin planladığı bu görevde, 23 Kasım 2021 tarihinde DART uzay aracı
uzaya fırlatıldı. Hedef, çarpışma anında uzaklığı yaklaşık 6 milyon km olan
Didymos
Asteroid Sistemi’ydi.
Bu sistem içinde yer alan Dimorphos isimli, 160 ve 780 metre çapındaki ikiz
asteroid potansiyel tehlike olarak
tanımlanmıştı. Fırlatmadan 10 ay sonra, 26 Eylül 2022 tarihinde DART planladığı
gibi başarılı bir şekilde Dimorphos isimli asteroide çarparak yörüngesinin
değişmesine yol açtı. Dimorphos artık potansiyel tehlike değildi. Bu başarılı
deney, Dünya’nın bir meteor çarpma tehlikesine karşı kendisini savunabilme
kapasitesinin görülmesi adına olukça önemliydi. Elde edilen sonuç, bilgisayar
modellemelerinin başarılı olduğunu göstermekteydi. Bir sonraki adım, daha büyük
boyutlardaki meteor tehlikelerine karşı çalışmaların yapılması olacaktı.

 

Yıllar önce bilim kurgu filmlerinde
izlediğimiz kurguların, Dünya savunması adına gerçeğe dönüşüyor olması insanlık
için mutluluk verici bir gelişme olarak kabul edilmelidir. Ülkedeki sığ
gündemlerden kurtulup, farklı gündemleri konuşabilmemiz ve bu görevlerde
ülkemizden bilim insanlarını da görebilmemiz dileğiyle…

 

Sağlıcakla Kalınız…

 

Yararlanılan kaynaklar:

Double Asteroid Redirection Test (DART) Mission (nasa.gov)

Planetary Defense Coordination Office (PDCO) (nasa.gov)

Kira Artışlarının Nedenlerinden Biri de!

Geçen hafta İstanbul
Üniversitesini kazanan kızımın özel eşyalarını götürmek için koyulduk yola,

Daha Avrupa yakasına yeni
geçmiştik ki!

Arabamız bozuldu.

Malum eski model araç kullananlar
bilir, bindiğiniz aracın yaşı sizin yaşınıza ne kadar yakınsa!

Yolda kalma ihtimaliniz de o
kadar yüksektir.

Tıpkı bizim gibi!

***

Neyse, çağırdık çekiciyi yükledik
emektarı, tanıdık bir servise yolcu ettik.

Malum eski model arabanız varsa, tamirci
dostlarınız da vardır!

Allah eksikliklerini göstermesin,

Belki hiç bir arıza tam
düzelmiyor, bir yeri tamir olunca başka taraf bozuluyor ama sizi de zor
anlarınızda yalnız bırakmıyorlar “gülücük”

***

Başladık taksi gözlemeye!

Taksi çok!

Ama bize yok!

Peş peşe geçiyor sarı fırtınalar…

Renkleri sarı diye mi bilmem,
yüzümüze bakmadan geçiyorlar!

Mağrur!

***

Yanımızda taksi bekleyen bir
kadın dedi ki, umumiyetle yolcu değil Arap müşteri arıyorlar, Arap da değilse,
en azından turist olsun istiyorlar!

Günde 20 taksimetreli Türk yolcu
yerine 1 Arap müşteri yakalasa tamamını ondan kazanabiliyor 2. Arap bonus!

Dedi!

Hakikaten öyle!

Beni gören taksici, bunda döviz
yoktur, TL’de şüpheli diye düşünüp durmadı.

50 den fazla sarışın taksinin
arkasından bakakaldık.

Neyse ki rahatsızlanan yeğeninin
yerine taksiye çıkan amatör bir abi geldi de arızalanan aracın bagajından indirdiğimiz
eşyalar ile yolda kalmadık,

İstanbul’un göbeğinde
“Beşiktaş’ta” geçirdiğimiz 1.5 saat te taksi bekleme anılarımızda yer aldı.

***

Demem o ki Arapların,
mültecilerin ülkemizdeki nüfuslarının ve nüfuzlarının artışı sadece ev
kiralarına değil, Taksici ve esnaf davranışlarını da olumsuz yönde etkiledi.

Eminönü’nde bizi iş yerine “eskiden
olduğu gibi gel vatandaş gel diye” davet eden restoran olmadı!

Eskiden, abim buyrun, ablam buyrun
manzaralı yerimiz var nidaları, yerini habibi
ehlen ve sehlen halaholahula benzeri
anlamadığımız “dilden değil de
gırtlaktan dökülen” ifadelere bıraktı.

***

E bunların da üstüne her üç
evlenenin 2’si de boşanınca! Al sana kira artışı için sağlam bir neden.

Talep çok ev az!

Mevcut evler yetmemeye başlayınca,
bu da kira artışını peşinden getirdi!

Tamam, ben boşanmaya karşı
değilim mutsuz yaşamaktansa helalleşip “birleşirken ki yakışır davranışlarla”
ayrılmalara eyvallah, olsun olsun da!

Üç beş ay üç beş yıl bekâr takılan
bir süre sonra kendi gibi bir evlilik mağduru ile evlensin bence!

Eskiden her evde 4-5 kişi
yaşarken artık revaçta olan 1+1 yada 2+1

Küçük evlere talep çok olduğu
için bunların kiraları daha geniş olan 3+1’den 4+1 den daha pahalı.

Sebebi biraz da temizlik ve
ısınma dezavantajları.

Ev kiralarında ki yüksek artış
bir yana son 2 yıldır İstanbul’da ki otel fiyatları da dudak uçuklatıyor,
geceliği 2000 TL’den başlıyor. Üst sını 100.000 lerde!

Yani demem o ki hayatı tasarruflu
kullanmazsak bu gidişle Japonya’da ki Kore’de ki yatmadan yatmaya kullanılan 2
metrekarelik tabut evler gündeme gelirse şaşırmam.

Bekârlık sultanlıksa bile,
kimsenin sultanlar kadar geliri yok.

***

Ezcümle kira artışlarında ki en
önemli etkenlerden biri de boşanmalar ve tek yaşama akımı!

Bence çevrenizde ki bekârlardan
çok boşanmışlara çöpçatanlık yapın hepsi birbiri ile evlensin, bekar gençler şimdilik
en azından anne babasının evinde yaşıyor.

Boşananlar birbirleriyle evlenmezse,
bu gidişle bekâr gençlere kiralık ev de zor.

Bu hafta da böyleyken böyle.

***

Ne bileyim, yazacak o kadar üzücü
olay var ki, onları yazıp moralinizi bozmaktansa, biraz kafanızı dağıtayım
istedim,

Bu vesile ile #Bartın’da hayatını
kaybeden madencilerimize yüce Allah’tan rahmet yakınlarına başsağlığı dilerim.

Keşke dünyanın hiçbir yerinde
daha fazla kazanç elde edebilmek için “yüksek maliyeti var diye” güvenlik
tedbirleri ihmal edilmeseydi, az insan ile çok üretim hedeflenmeseydi,

Keşke!

***

Bu vesile ile insani ihmallerden
kaynaklanan elim ve kederli olayları kadere
bağlamasak
dini olarak daha doğru olacak diye düşünüyorum.

                Böyle
giderse az bir zaman sonra, Din adına söylenen her şey anlamını yitirecek diye
üzülüyorum.

İnanın Müslüm Gürses yaşarken “Müslüm Müslüm ken” bu kadar
dinlenilmiyordu,

Bu vesile ile onun da ruhu şad
olsun.

***

Ne demiş Müslüm Gürses k.s. veciz
bir sözünde!

Her gün isyanım var benim kadere, Ne güldürdü ne öldürdü bir kere

Cehennem dertleri, var cennetimde, Ben yaşarken ruhum öldü içimde

***

Salı gününüz de mübarek olsun
inşallah.

Yücel Alpay Demir

Ötüken Naşriyat’tan Üç Kitap Firâk-I Irâk İki Din İki Medeniyet Türk Şâman Mitolojilerinin Teonimleri

Firâk-ı Irâk

Târih
öğretmeni Hüseyin Özdemir’in yayına hazırladığı eser, 13,5 X 21 santim
ölçüşende 90 sayfadır. Süleyman Nazif’in 1918 yılında kaleme alıp yayınladığı
aynı isimli eser, günümüz Türkçesiyle ve Türk alfabesiyle okuyucuya
sunulmaktadır. 

Süleyman Nazif
(Diyarbakır, 1869 – İstanbul, 1927), İstanbul’u işgal eden müstevlilerin
Fransız komutanı General D’Esperey’in at üzerinde ve gösterişli bir şekilde
rıhtımdan Fransız konsolosluğuna törenle gidişi dolayısıyla ‘Kara Bir Gün’ başlıklı makaleyi yazıp 9
Şubat 1919 târihli ‘Hâdisât
Gazetesi’nde yayınlayan vatansever ve cesur bir Türk milliyetçisidir.  Bu sebeple Malta’ya sürgün edilmişti.

O’nun 32 adet
eserinden biri olan Firâk-ı Irâk;
Annesi’ne yazdığı mektupla başlıyor. Mektupta: ‘Keşke ben yalnız senin öksüzün olsaydım ve yalnız senin öksüzün olarak
kırk sene evvel ölseydim de böyle vatan ve târih yetimi kalmasaydım’

cümlesi dikkat çekiyor. Sonraki sayfalarda Süleyman Nazif’in dörtlükleri, nesir
açıklamalarıyla birlikte veriliyor.

Bağdatlı Fuzûlî’den Erzurumlu Nefî’ye
başlıklı şiirden sonra Nefî’ye, Ahmed Râsim Bey’e hitâben yazılan mektuplar, ‘Şehidin Babası’ ve ‘Sübhâneke Ya Muhavvile’l-Ahvâl!’ başlıklı makaleler var. (s: 29-50)
Birinci makalede, başlığından da anlaşılacağı üzere, bir şehidin babasına,
duygu dolu cümlelerle hitap ediliyor. İkinci makale; Timur’un Sivas’ı işgali
sırasındaki zulümler ve Yıldırım Beyazıd’ın şehzâdesi Ertuğrul Efendi’nin şehit
edilişi; ‘Çal çoban çal; ne Sivas gibi
şehrin yakıldı ne Ertuğrul gibi oğlun öldü
’ ağıt cümlesiyle anlatılıyor.
Diğer bir ağıt cümlesi, Süleyman Nazif’in yaşadığı günlerle alâkalı: ‘Fakat şimdi bize ne oldu? Ne oldu ki
beldeler değil ülkeler gidiyor da biz yine bencil, yine miskin bir lâkaytlık
ile onlara acımak; hayır, acımak şöyle
dursun,
onların mâtemine hürmeten her günkü zevk ve eğlencemize bir dakika ara vermek
istemiyoruz
.’

Bu cümleler, o
dönemin insanına olduğu kadar, hattâ daha çok da günümüzdeki magazin
bağımlılarına ve gecelere akmayı ihtiyaç olarak kabul edenlere söylenmiş
gibidir.

Eserin 57-90.
sayfalarında, sözü edilen metinlerin, Süleyman Nazif’in kaleminden çıkmış şekli,
Türk harfleriyle yer alıyor.

Gerek
Türkçemiz gerekse millî meselelerimiz hakkında günümüz insanını uyanışa dâvet
eden demir leblebi gibi makaleler…

 

İki Din İki Medeniyet

Hukukçu ve
Sosyolog Doç. Dr. Etem Çalık, ‘Kaynakları Îtibâriyle Hıristiyan ve İslâm
Medeniyetlerinin Mukayeses
i’ni yapıyor.

‘Önsöz’de bu
eseri yazmaktaki maksadını son derece mütevâzı cümlelerle açıklıyor:

Beni böyle bir
çalışma yapmaya sevk eden husus, Hıristiyan ve İslâm medeniyetlerini
karşılaştırmalı bir tarzda ele alan bir eserin Türkçe literatürde bulunmayışı
oldu. Bunu ne ölçüde başarabildiğim, okuyucuların takdirine kalmış bir
meseledir. Esâsen benim de böyle bir iddiam yok. Bu çalışma sâhayla alâkalı
daha titizce ve etraflı çalışmalara vesile olabilirse, benim açımdan maksat hâsıl
olmuş demektir.

Bu mukayesenin bana
göre en başta gelen saiki, her iki medeniyet de benzer kaynaklardan ilham
almalarına rağmen, Hıristiyan medeniyetinin Skolastiğe kayarak bin yıldan uzun
müddet süren bir uyku devresi geçirmesine karşılık, İslâm medeniyetinin beş
ısırdan fazla bir müddet dünyâ târihine damgasını vurmasının ve ilmin her
şubesinde kalıcı eserler meydana getirmesinin altındaki sebebi araştırmaktı. Bu
sebeplerin esas olarak İslâm medeniyetine ismini veren İslâmiyet’in insan,
cemiyet ve ilme bakıştaki farkları olmalıydı. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde
bu farkları ortaya koymayı deneyeceğiz.

13,5 X 21
santim ölçülerinde, 207 sayfalık eser okunduğunda Sayın Çalık’ın kendisine
haksızlık ettiği, gün ışığı gibi apaçık görülüyor. Çok hassas ve günümüze kadar
ciddî bir şekilde incelenmemiş bir konu en ince detaylarına kadar incelenmiş
İslâmiyet’in esâsen bilinen üstünlüğü, belgelerle kimsenin itiraz edemeyeceği
bir şekilde ispatlanmıştır.

Doç. Dr. Sayın
Çalık’ın hacimce küçük, ‘muhtevâ
itibâriyle devâsa
’ denilebilecek dolgun ve doyurucu eserine yazdığı ‘Giriş’
bölümü, O’nun bu işin üstesinden geleceğinin parlak müjdesini veriyor:

Bu kitapta, Hıristiyan
ve İslâm medeniyetleri, kaynakları îtibâriyle ve karşılaştırılmalı bir tarzda
ele alınacaktır. Her iki medeniyet de milâttan sonra ortaya çıkmış olmasına
rağmen, kaynakları milâttan asırlarca evvele uzanmaktadır. İlk çağların büyük
medeniyetleri olan Hint, Mısır, İran ve Yunan medeniyetlerinden her ikisinde de
izler bulunmaktadır. Kaynakları aşağı yukarı benzer olmasına karşılık,
bunlardan Hıristiyan medeniyetinin niçin yaratıcı olamadığı, insanı ve dünyâyı
aşağıladığı; İslâm medeniyetinin ise tersine her sâhada devrini çok aşan
mahsuller verdiği meselesine cevap aranacaktır.

Kaynaklar
incelenirken ilmî kaynaklara sâdece İslâm medeniyeti açısından temas ettik.
Zira Hıristiyan medeniyeti, ilimden kaynaklanan bir medeniyet değildi. Dünyâyı,
gözlem ve deneyi, dolayısıyla da ilmî aşağılayan Plâton felsefesi Hıristiyan
dini ile birleşerek Batı dünyâsının bin yıldan fazla bir müddet uyumasına sebep
olmuştur. Dolayısıyla biz de dünyâyı ve insanı yücelten Rönesans medeniyetini, Hıristiyan
medeniyetinin sona erdiği ve yeni bir medeniyet çağı olan modern medeniyetin
başladığı devir olarak telâkki ettik ve bu devreden evvelki Skolastik çağın Hıristiyan
medeniyetine rengini veren çağ olduğunu belirledik. Zira Hıristiyanlığın insanı
doğuştan ‘günahkâr’ ve dünyâyı ‘değersiz’ kabul eden anlayışı, ancak
Rönesans hareketiyle değişmiş ve yeni bir medeniyet yoluna girilmiştir. 

Müellif her
iki dini, kendilerine âit felsefî, siyâsî ve dînî (İslâmiyet’i ayrıca ilmî)
kaynaklardan inceleyip neticesini eserinin 188-191. Sayfalarında açıklıyor.

 

Türk Şâman Mitolojilerinin Teonimleri

Azerbaycan
Türklerinden Prof. Dr. Fuzûlî Bayat, önceki dört kitabının devâmı ve tamamlayıcısı
olan 248 sayfalık eserinde Şâmanizm’e ilmî açıdan bakıyor.

Çarlık
Rusya’sı ve Sovyetler Birliği döneminde, ekseriyetin ‘inanç kültürü’ olarak kabul etiği Şâmanizm, din olarak algılanmış
ve ‘din afyondur’ sloganı ile yasaklanmıştı.
Hattâ Şâmanizm geleneğinde değişiklikler yaparak ‘Ak Din’ adı ile yeni bir sistem oluşturmaya çalışan Çet Çelpen
adındaki Kam, 20 Haziran 1904 târihinde tevkif ve Sibirya zindanlarında ölüme
terk edildi. Evlâtlık edindiği 14 yaşındaki kız ve Bayan Çelpen, çalışmalara
devam ettilerse de bir müddet sonra onlar da etkisiz hâle getirildi.

20. asrın
ortalarına kadar Şâmanizm’in din olduğuna inananlar hayli fazla idi.  Romanyalı felsefeci ve dinler târihçisi Prof.
Dr. Mircea Eliade (Bükreş 1907 – Chicago, 1986) kesin deliller ortaya koyunca,
kanaatler değişti. Günümüzde yaygın kanaat odur ki Şamanizm, din değil: ‘Kam’ denilen ruhiyatçıların sergilediği
ve ‘ritüel’ denilen hareketlerle iyi
ruhların yardıma çağrılması, kötü ruhların ise toplumdan uzaklaştırılması
maksadıyla yaptığı hareketlerle şekillenen bir yaşama biçimidir. Bu ritüellerin
bir kısmı, günümüzde Anadolu Türk Müslümanlığında yaşamaya devam etmektedir.

Şamanlığa dâir
bilinmeyenlerle yanlış bilinenlerin ilmî usullerle incelenip aydınlığa
kavuşturulması elbette elzemdir.

Asya’nın
derinliklerinde târih sahnesine çıkan Türkler, ‘Kök Tengri – Gök Tanrı’ denilen tek tanrıya inanıyordu. Hakîki
adını bilmedikleri tanrının, ‘Allah
(cc) olduğunun söylenmesi ilmî görüşlere aykırı değildir.

Prof. Bayat’ın
maksadı, halkının sağlığı, mutluluğu ve esenliği için çalışan ‘Kam’ların isimlerinin
unutulmamasını teminen târihe not düşmekten ibârettir.

Mitoloji;
bilindiği üzere putlara tapmanın yaygın olduğu antik dönemde veya daha
sonraları değişik kavim ve milletlerde, (temelsiz, yanlış ve sakat bir
düşüncenin tesiri altında kalınarak) ‘tanrı
olarak anılan olağanüstü güce sâhip kahramanların masalımsı hayat
hikâyeleridir. Mitolojiler, destanlarda olduğu gibi kahramanın gerçek hayat
hikâyesi değildir. Halkın, söz konusu kişiye uygun gördüğü / yakıştırdığı
kişiliktir.

Arka kapak
yazısında belirtildiği gibi ‘teonim’ kelimesi,
halkın Kamlara verdiği özel isimlerdir. Burada, eser hakkında şu bilgiler yer
alıyor:

Yazar, Şaman teonimleri
ve çok güçlü kahramanlar hakkındaki bu çalışmayı; unutulan, değişim ve dönüşüm
sonucunda deforme olan Türk şamanlığının ve Şaman mitolojisinin son
kırıntılarını kayıt altına alarak gelecek nesillere aktarmak maksadıyla
hazırlamıştır. Zira Şamanlığın ana vatanı olan Sayan-Altay ve Yakut Türklerinde
1990’lı yıllardan îtibâren yaygınlaşmaya başlayan sayısız dinî grup ve inanç
merkezinin arasında zengin Şaman mitolojisini öğrenen/öğreten herhangi bir
kurum yer almamaktadır. Hâl böyle olunca Şaman mitolojisi, sözlü geleneği ve
Şaman adları ve kahramanlar hakkındaki hikâyeler artık târihe karışmaktadır.
Hatta bugün neo-şamanların da, pratikte isimlerini zikretmedikleri onlarca
belki de yüzlerce ilâh ismi, onların işlevleri, kültürel rolleri hakkındaki
bilgiler yok olup gitmektedir. Dünyâ ölçeğinde yeri olmayan bir dizi inanç,
gelenek, örf ve âdetler, folklorik ve etnografık veriler korunmaya muhtaçtır.         

 Eserin son iki sayfasında yer alan ‘Genel Sonuç’ başlıklı yazıdan alâka
çekici cümleler:

*Târih öncesi dönemde
yolculuğa başlayan mit ve miti anlama çalışmaları, miti yorumlama teorileri,
miti araştırma metotları insanlık var oldukça, kültürler yaşadıkça devam
edecektir. Mit kavramı ile mitolojik teoriler birbirleriyle taban tabana zıtlık
oluşturmaz ama aynı da değillerdir. Mitolojik çağ geride kalsa da ve mitolojik
içerikli ritüeller genelde yapılmasa da yeni türetilen mitler varlığını devam
ettirmektedir.

*Sayan-Altay
kavimlerinin bazılarında Ülgen, bazılarında Üç-Kurbustan, bazılarında Kayrakan,
bazılarında Kuday, Ak Burhan, bazılarında ise Oçurman öne çıkarılmış, evrenin
üçlü yapısında ilâhlar işlevlerine göre yerleştirilmiştir. Alt mitolojik
kategoriye giren iye/izi/eezi ve birçok demonik varlık şaman mitolojisinde de
işlevlerini koruyabilmiş ve teonimik seciyeleriyle yeni bir yapı
oluşturmuşlardır.

*İnsan toplumu içinde
de tanrıya ait özelliklere sâhip kutsanmış kahramanlar vardır ki dağa, yıldıza,
ormana, taşa dönüşmüş yahut da epikleşerek kendi ırkının koruyuculuğu görevini
üstlenmiştir. Bu kozmik kahramanlar yıldız takımları ve bulut oluşturduğu gibi
Orta Dünya nesnelerinin de (dağ, taş, mağara) çıkış kaynağıdır. Bir de bunların
yanında insanlara zarar vermekle, onları yok etmekle görevli kötülük kaynağı
antikahramanlar vardır.

*Mitoloji; insan
hayatının sâhalarını, mukaddesleri, geçmişi ve günceli kapsadığından ilâhlar
bir şekilde insanların meskûn olduğu orta dünyâyla ilgilidirler. Mitopoetik
düşüncede ilk örnek olan varlıklardan ve kavramlardan, motif ve konulardan
anlaşılan tek bir gerçek vardır ki o da insandır
.

Mitoloji ile ilgilenenlerin okuması gereken
bir eser. Derin ve engin bakışlarla, yeni ufuklar açıyor.

 

Ötüken
Neşriyat A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr   www.otuken.com.tr