20.1 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 281

Alçak Bile Değil Çukur Bunlar

Çok zor bir yazı bu benim için. Zor çünkü içimizin kaldıramayacağı
iğrençlikleri yapan, insanlık suçunu işleyen ve dinimizi kendi
sapıklıklarına meşruiyet aracı yapmaya çalışan
herif-i naşeriflerin
(şerefsiz heriflerin)
hikayesini yazmak kolay değil.

·        
6 yaşındaki iken
evlendirilen bir kız çocuğu.

·        
Bu yaştaki çocukla evlendikten
sonra yıllarca cinsel istismarda bulunan 29 yaşındaki mürit. (Kadir
İstekli) Bu yaratık halen vaazlar verip “halkı irşat etmekte” imiş.

·        
6 yaşındaki kendi kızını müridine
veren ve kızının yıllarca zincirleme cinsel istismarına göz yuman bir
cemaat lideri. (İsmailağa Cemaati’ne bağlı
Hiranur Vakfı’nın başkanı Yusuf Ziya Gümüşel.)

·        
Olay ortaya çıktığında çocuğun doğum
kayıtlarına bakacağı yerde kemik yaşı tespiti isteyen savcı. Mağdure 14
yaşında iken yapılan kemik yaşı tespitine O’nun yerine 21 yaşında başka birinin
götürülmesi.

Bu yaratıklardan bahsederken ağzını bozmadan yazmak kolay değil.
Bugüne kadar ağzından küfür ve sövgü ifadesi çıkmamış biri olduğum için
alışkanlığım yok. Aslında bu yaratıklar çok daha fazlasını hak ediyorlar.

****

Neler Oldu?

·        
6 yaşında evlendirilen (şimdi 24
yaşında olan) H.K.G. adlı kız çocuğunu uyandıran olay radyodan çocuk
evliliklerine dair dinlediği bir konuşma olmuş. Yaşadıklarının bir cinsel
istismar olduğunu böyle fark edebilmiş. Daha sonra gittiği bir doktor da
H.K.G.’ye, evlendirildiği kişinin yaptığının tecavüz olduğunu anlatmasıyla şikâyet
süreci başlamış.

·        
İddianameye göre, 2012’de H.K.G.
14 yaşında iken hamilelik şüphesiyle hastaneye gittiğinde doktor yaşı küçük olduğu
için polise bildirdi. İlk soruşturma yapıldı.

·        
H.K.G. nüfus kayıtlarına göre 14
yaşında olmasına rağmen; kendisine öğretildiği şekilde verdiği ifadesinde “17
yaşında olduğunu ve kendi isteğiyle evlendiğini, şikâyetçi olmadığını” söyledi.

·        
Ancak iddianameyi hazırlayan
savcıya göre, H.K.G.’nin doğum raporu alınması gerekirken kemik yaşının tespiti
için hastaneye sevk edildi. Yerine başka biri muayene ettirildi. Kemik yaşının
21 olduğuna dair rapor verilince savcı soruşturmayı kapattı. Oysaki özel bir
hastanede doğan H.K.G.’nin doğum kaydı 1998 tarihli idi.

·        
İddianameye göre, müşteki H.K.G.
30 Kasım 2020’de (22 yaşında iken) savcılığa başvurdu ve başına gelenleri
anlatarak şikâyetçi oldu. Anlattıklarına delil olarak ses kaydı ve fotoğraflar
sundu. H.K.G.’nin iddianamedeki ifadesine göre, babasının talebesi olan Kadir
İstekli ile 6 yaşında “dini nikâhla evlendirildi.” Nikâhı da babası kıydı. O
sırada Çengelköy’de, Kadir İstekli ile aynı binada karşı dairelerde
oturuyorlardı.

·        
İddianame hazır, deliller
toplanmış ama ilk duruşmanın 22 Mayıs’ta yapılmasına karar verildi.

·        
HSK “kovuşturmaya yer
olmadığı” yönünde karar veren savcı hakkında inceleme başlattı.

·        
Evlendirilen “koca”
Kadir İstekli için 67 yıl 10 ay, anne ve baba için 22 yıl 6 ay hapis cezası
istendi. Ama tutuklama yapılmadı.

*******************************

Herkesin Bildiği Sır

6 yaşında evlendirilen H.K.G.’nın durumunu yakın çevresi ve
tarikat mensupları elbette ki biliyordu.
Ama bu insanlık suçunu işleyen
bizzat cemaatin lideri (Hiranur Vakfının kurucusu) idi. Cemaat ve tarikatlarda
şeyhin yaptığını sorgulamak mümkün değildir.

Şeyhine aklını, iradesini ve vicdanını devreden müritlerin anlayışına göre şeyhin yaptığı şeyler bir nevi dinin gereğidir. Bu
mensuplar 6 yaşındaki bir kız çocuğunun evlendirilmesini helal sanıyorlar.  Bu yüzden cemaat mensuplarının bu konuda
şikayetçi olması mümkün olamazdı.

Bu olayı bizler C. Savcısının hazırladığı iddianameye ulaşan
Gazeteci Timur Soykan’ın haberleştirmesi ve Halk TV’de açıklamasıyla öğrendik.

Toplumun haber alma hakkına hizmet eden, gazeteciliğin yüz akı, Timur
Soykan
’a teşekkür edileceği yerde “#TimurSoykanTutuklansın” “#HalkTVKapatılsın”
etiketiyle sosyal medyada linç kampanyası başlatıldı. Misvak isimli
sitede “İslam’a saldıran Timur Soykan Tutuklansın” diye yazıldı.

Bu zihniyettekilerin de bir şikâyeti söz konusu olamazdı. Çünkü
bunlar içinden daha önce “6 yaşında çocukla evlenilebilir” diye fetva
veren sözde hocalar da vardı.

Bu gruplarla yakın temasta bulunan siyasetçilerin de oy kaygısıyla bu tür olayları görmezden geldiğine de alıştık.
Daha önce belli cemaatlere ait kurs ve yurtlarda kız ve erkek çocuklara tecavüz
olaylarında da suskun kalmadılar mı?

*******************************

Resmi Nikâh Olmadan Dini Nikah Kıymak

Osmanlı’da, Padişah 2. Mahmut döneminde, yaşanan
olumsuzluklar sebebiyle, din adamlarının dini nikah kıyması yasaklanmıştı.

2015’ten önce resmi evlilik olmadan imam nikâhı kıymak yasaktı.

AKP döneminde, 2004 yılında, evlilik
dışı ilişki (zina) suç olmaktan çıkarıldı.

Bu değişiklik sebebiyle Anayasa Mahkemesi Mayıs 2015’te resmi
evlilik olmadan imam nikahı kıymayı
cezalandıran kanun maddesini iptal
etti.

Yani halen kanunen evlenmeleri yasak olan küçüklere “imam
nikahı” kıymak suç sayılmıyor.

“İstanbul Sözleşmesi’nin 37. Maddesi” taraf devlete çocuğu kasten evliliğe zorlamanın
cezalandırılmasını
temin etmek üzere gerekli yasal ve diğer tedbirleri
alması yönünde sorumluluk yüklemişti.”

Devletin görevi çocuk yaşta evliliklerin önlenmesi ve
engellenmesine yönelik yaptırımların ve denetimlerin etkinleştirilmesi iken, tam
tersine CB Erdoğan tek imza ile İstanbul Sözleşmesini kaldırdı.

“İstanbul Sözleşmesini kaldırmak çocuk yaşta evlilikleri
meşrulaştırmak anlamına geliyor”
diyenleri
dinlemedi.

Çocuk Hakları aktivisti Ezgi Koman’ın dediği gibi; “Çocuk
evlilikleri bir şiddet türüdür.
Sadece bir cinsel şiddet değil. Çocuklar
evlendirildikleri zaman eğitim hakkından sağlık haklarına, tedaviye erişime,
sosyal gelişimleri açısından birtakım sınırlamalarla
karşı karşıya
kalıyorlar.”

6 yaşında evlendirilen kız çocuğu gibi facia boyutundaki olayların
yaşanmasında, en başta görevinin gereğini yapmayan AKP iktidarı sorumludur.

Bu yüzden AKP’liler ne yapacağını bilemez haldeler. Bir
kanadı çirkin olayı kınarken, bir kısmı da olayı ortaya çıkaranları “dine
saldırı” ile suçlamaya çalışıyor.

Cennet Rüyası (!)

0

Kanallardan birinde Afganistan’la ilgili bir programa
işleniyordu. Afganların içinde bulunduğu perişanlığı anlatıyordu. Milyonlarca
Afgan uyuşturucu bağımlısı olmuş, izbe yerlerde esrar çekiyordu. Onlara yardım
için Türkiye’den giden bir dernek mensubu da başını elleri arasına almış,
hıçkırarak ağlıyordu:

“Allah’ım” diyordu, “biz ne yaptık da bu
kadar zelil olduk?” “Biz” derken bütün İslam dünyasını
kastediyordu.

Evet, bütün İslam dünyası, evrenin sırlarını araştırmak
yerine ömrünü “Ne yaparım da cennete giderim?” kaygısı üzerine kurmuş
Müslümanlar yüzünden bu kadar zelil oldu. Bu dinin tebliğcisi Hz Muhammet’in
doğduğu kendi toplumunda verdiği nitelikli kavganın ne olduğunu kavrayamayan Müslümandan
başka ne beklersiniz?

*

Ey Müslüman, eğer evreni Allah’ın yarattığına inanıyorsan
-ki Müslüman olduğuna göre mutlaka inanıyorsun- evrenin sırlarını araştırmakla
işe başla! “Allah’ın hikmeti” diyerek yan gelip yatma; o hikmetin ne
olduğunu, nasıl olduğunu bulmaya çalış! “Her şey Kur’an’da var”
kolaycılığına da kaçma; “Uzaydaki cisimler nasıl oluyor da birbirinden
uzaklaşıyor, şu kadar gen sarmalından nasıl oluyor da birbirine benzemeyen
milyonlarca tür ortaya çıkıyor; bunlardan nasıl yararlanır da insanlığı ve
bilimi geliştirebilirim?” sorularının cevaplarını aramaya bak!

*

“Ahlaki sefillik içinde” dediğin, “çöküyor,
çökmekte” dediğin Batı bunları yapıyor. Senin araştırmadığın, cennet
kaygısıyla yaşayıp öğrenmeye gerek duymadığın sırları öğrenmeye çalışıyor. Batı
ahlaksız ama hastalandığın zaman onun cihazlarıyla tahliller yaptırıp filmler
çektiriyorsun; onun ilaçlarıyla iyileşip ömrünü uzatmaya çalışıyorsun.

*

Ey milliyetçi ve Müslüman Türk!

Ülkücü kökenli Aziz Sancar Nobel aldı diye övünmekte haklı
olabilirsin. Ama bir kere de düşün; Aziz Sancar nasıl oldu da bu ödülü ABD’deki
çalışmalarıyla aldı? Türkiye’de kalsaydı bu ödülü alabilir miydi? Almanya’daki
Türk bilim adamları Türkiye’de çalışıyor olsalardı o aşıları icat edebilirler
miydi?

*

Öyleyse ey milliyetçi ve Müslüman arkadaş!

“Sömürüyorlar, cihat, ensar” filan demeyi bırak da
Batı böyle bir bilim ortamını nasıl yaratmış, ona bak! Eğer bir Protestan
papazı ve eşi Avustralya’nın, Afrika’nın bilmem hangi kabilesinin içinde
onlarca yıl yaşayarak bir yandan dininin propagandasını yapıp bir yandan da
onların dilleri, kültürleri hakkında ilmî eserler ortaya koyuyorsa o kabileleri
de, dünyayı da idare eder; yönetir ve sömürür.

Elektrik, elektronik, bilgisayar, genetik… Batılı bilim
adamı çalışıyor. Bir yandan kendi ülkesinde bilim adamı yetiştiriyor, bir
yandan da başka ülkelerdeki zekâları ithal ediyor.

Ey Müslüman dünya!

Batı yönetmeye ve sömürmeye devam edecek. Eğer sen cennet
kaygısına kapılıp bilimi bir yana bırakırsan; cihat deyip kafa kesmeyi çare
olarak görmeye devam edersen; mevcut zihniyetini değiştirmezsen bu devran da
böyle sürüp gidecek. Efendilik Batıya, zillet sana!

İki İmam Hakkında!

Öğretmenini seversen öğrettiğini
de seversin der, öğretmen babam.

Hangi alanda öğreteni sevdiysem o
alanda iyi olmuşumdur.

En azından vasatın üstü!

Eminim pek çok insanda da durum
böyledir.

İlkokul öğretmenimi çok
sevdiğimden olsa gerek bir yanım hep Zülali Ulaş gibi uyumlu, mütedeyyin,
yardımsever, merhametli.

Bir yanım da ortaokul da çok
sevdiğim Zülali hocama hiç benzemeyen “haksızlığa hukuksuzluğa gelemeyen öğretmenim”
gibi! Asi!

Yani,

“Bir yanım Mersin bir yanım Konya” İlkay Akkaya’nın şarkısında
olduğu gibi!

***

Öyle olduğundan olsa gerek müzik
kulağım olmamasına ve dikkat eksikliğim olmasına rağmen az çok bağlama
çalabilmem masa tenisi’nde aldığım madalyalar vs…

Hepsi öğretmenlerimin eseri!

***

Dini yönüm mü?

İyiye gidiyorum inşallah, az
kaldı düzelirim!

Umutluyum kendimden

O konuda da sevdiğim iki
öğretmenim var uzun zamandır, nasihatlerinden faydalandığım, hem bende hem de
toplumun her kesiminde karşılığı olan!

Onlar mı?

Onlar Numan Uysal ve Mehmet Ali Karadaşlı,

Bir de onlar ile aynı erdem ve
bilince sahip olanlar!

Onlar vaaz ederken ve Kuran
okurken bitmesin istiyorum iman tazeliyorum adeta, bende sizdenim, ben de
sizdenim diyesim geliyor!

Amin, amin diyorum aşk ile, Cem
yaparken öğütlendiği gibi!

Sürekli öğreniyorum okuma isteği
çoğalıyor içimde,

Toplumun tüm değerleri ile
barışık her görüşten herkesin saygı duyduğu dini bilgi ve birikimlerinin
yanında entelektüel ve sosyal hayatta karşılığı olan insanlar.

Her mezhepten herkesin hocası
onlar,

Hem iyi hem de faydalı insanlar.

***

Allah onlardan razı olsun,

Allah onlar gibilerden razı
olsun.

Bu şehirde çok kişiye dokundular
keşke gidebilseler başka diyarlara, hani horasan erenleri deriz ya bana göre onlar da Kocaeli Erenleri.

Numan Hocam İle Mehmet Ali Hocam
isterler mi bilemem ama ben Diyanet işleri başkanlığının yerinde olsam yollarım
onları,

İslamlaştırmak gereken uluslara,

Topraklara, topluluklara

Nihayetinde Tebliğ Dini İslam.

Siyaset üretme parti tarikat
cemaat işi değil.

Yeni Müslümanlar lazım dünyaya, Kuran
Müslümanları!

Elbette doğru rehberler eliyle.

***

Yok Atatürk şöyle demiş, yok
Cumhuriyet ve laiklik böyle imiş sağ şöyle sol böyle lak lak ları ile boşa
harcamamak lazım ilmi ve ömrü!

“Allahümme innî e’ûzü bike min ‘ilmin la yenfe’u ve min kalbin lâ
yahşe’u, ve min nefsin lâ teşbe’u ve min da’vetin lâ yüstecâbu leha.”

Da dendiği gibi, sığınmak lazım “Faydasız İlimden” yüce Yaradana!

Bence onların ilimleri faydalı,

Kırıp incitmiyorlar gönülleri,
sevdiriyorlar her kese, hem ilimlerini hem de “kurumlarını”

Keşke gidebilseler İslamla
tanışmamış diyarlara,

Gerçek manada “Din görevlisi”
ikisi de.

İki imam.

Allah ilimlerini arttıra,
sayılarını arttıra ve çokça da razı ola,

Sürç-ü Lisan ettimse de hamd ola.

Türk Milletinin Dinî Duygularına Hitap Edenlerde Çifte Standart

0

Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre aile ve toplum yapısını
temelden yıkan zina (gayri meşru ilişki) evli çiftlerin boşanma isteği dışında
suç sayılmamaktadır.

Diğer taraftan TBMM’de Türk toplumunda yıllardır problem olmaktan çıkmış
başörtüsü gündeme getirilmiştir. Hatta iktidar bunu Anayasa’ya koymak
istemektedir.

Anayasa’nın 41. maddesi
“Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet,
ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile
planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır,
teşkilatı kurar”.
41.
maddedeki eşler ibaresi yerine “kadın ve erkek” ifadesinin kullanılması
planlanmaktadır.

         Anayasa değişikliği teklifinin
içeriğine yönelik Adalet Bakanı Bekir Bozdağ “24. maddeye de iki fıkra ekleneceğini
ifade etmiştir. Hem başı açık, hem başı örtülü olan herkes için anayasal
teminat getiriyoruz.” diye konuşmuştur. İki fıkra daha eklenecek olan beş
fıkralık 24. madde ise şöyledir:

  • Herkes, vicdan, dini inanç ve
    kanaat hürriyetine sahiptir.
  • 14 üncü madde hükümlerine (Madde 14 – (Değişik: 3/10/2001-4709/3
    md.) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin
    ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına
    dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan
    faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
    ) aykırı olmamak şartıyla
    ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.
  • Kimse, ibadete, dini ayin ve
    törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
    dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
  • Din ve ahlak eğitim ve öğretimi
    devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak
    öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında
    yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi
    isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.
  • Kimse, devletin sosyal,
    ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din
    kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama
    amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince
    kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

Gündemi oluşturan bu bilgileri paylaştıktan sonra TBMM’de
gayri meşru ilişki (zina) niçin gündeme getirilmemektedir? Eski Türk Ceza
Kanunun (ETCK) 440. kadınlar ve 441. maddeleri erkekler için zina suçunu
düzenlemiştir. Anayasanın 10. maddesi “ırk, din, dil, cinsiyet gözetmeksizin
kanun önünde herkes eşittir” ilkesi gereği ETCK’nun 1996 yılında 440., 1998
yılında 441. maddeleri Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir.

2004
yılında Türk Ceza Kanunu (TCK) reformu sırasında zinayı suç sayan ibare yasa
metninden çıkarılmıştır. 26 Eylül 2004 yılında Meclisten geçirilen kanun 12
Ekim 2004 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak 5237 sayılı 1 Haziran 2005’te
yürürlüğe giren TCK’nun 227. maddesiyle Türkiye’de zina yasalarda suç olmaktan kaldırılmıştır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 185. maddesi evlilikte eşler arası
sadakat yükümlülüğünü vurgulamaktadır. Devlet ailenin huzur ve refahı ile annenin
ve çocukların korunmasını sağlar. Türkiye Cumhuriyetini yönetenler neslin
devamı ve korunması hususunda çok önemli olan bu gerçeği ihmal etmemelidir. Madde 161’de  “Eşlerden biri zina ederse,
diğer eş boşanma davası açabilir
. Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini
öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her hâlde zina eyleminin üzerinden beş yıl
geçmekle dava hakkı düşer. Affeden tarafın dava hakkı yoktur” hariç y
ıllardır
yasalar önünde zinanın suç olmadığı gündeme getirilmemektedir.

Yine yıllardır problem çözüldüğü halde gündemden düşürülmeyen başörtüsü
hususu Aziz Türk Milletinin dinî duyguları üzerinden siyaset ve toplum mühendisliğinin
konusu olmaktadır. Toplumun dinî duygular üzerinden siyaset yapanlar Kuran-ı
Kerim İsra suresi 32. Ayeti okumuyorlar mı? “Zinaya yaklaşmayın, zira o bir
hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur
” Siyasetteki farklı standartları Aziz
Türk Milletinin takdirlerine arz ederim.

Kapıdaki Anayasa ve Bazı Sorunlar

Anayasa değişmelerinin gündeme
getirildiği bir zaman dilimine ulaştık. Anayasamız üzerindeki oyunların, geçmiş
acı tecrübelerin herhalde bazılarına çok öğretici olduğunu düşünüyoruz. Dıştan
kumandalı sözde dostlarımızca nasıl bir Türkiye’nin düşünüldüğü de ortaya
çıktı. Ülkenin ufalanarak demokratikleşeceği, hatta daha iyi bütünleşebileceği
sapık iddialara şimdilik şahit olmuyoruz. Ancak ileride nelerin
tartıştırılacağını göreceğiz. Yine milli kimliği etniklik seviyesine indirerek ülkeyi
alt üst edip bize toplumsal intihar mı tavsiye edilecek? Çok seslilikle
karıştırılan çokkültürlülük tuzağına mı düşeceğiz? Anayasa için geçmişte olduğu
gibi 1920 ruhunu mu çağıracağız? Dost düşman bize karşı her yol kullanılıyor.
Yeter ki milli devlet ve üniter yapıdan uzaklaşalım. Bazı ülkelere siyasi
deprem yaşatmış sözde ABD’li uzmanlar ve onların içerdeki iş birlikçileri
görevlerini yapmak için yine çırpınacaklardır. Sözde terörist sevici
dostlarımızın Kemal Derviş’leri de bitmiyor. “İktidarı değiştireceğiz;
muhalefeti destekleyip onu iktidara getireceğiz” sözleri bizzat Biden’in
ağzından çıkmadı mı? Ana muhalefet liderimizin ABD gezisi anlaşılan çok verimli
geçmiştir! İktidara gelirlerse ekonomik sorunları ABD’li Soros takımından bir
yabancı ekonomi komiseri ile aşacağız! Kendisini hemen transfer ediverdik.

            Küresel
etkilerle ahlaki ve sosyal dokudaki bozulmalarla Türk Milletine mensubiyet
şuurunu zayıflattık. Etniklik, mezhepçilik, hemşehrilik, bölgecilik öne çıktı. Bencillik,
magazin konular, eğlence ve tatili düşünen, örf ve adetlere yabancılaştırılmış
insanlarımız huzur içinde hiç değil. Kütüphanesiz evlerimiz, dedelerinin
İstiklal Madalyasını internetten satışa çıkaran torunlarımızın olduğu bir ülke
gerçeğimiz var. Salgın hastalık ve şekilci muhafazakârlık, yanlış mesajlar
gençlerde tepki doğurup onları maalesef deizme, ateizme itiyor. İlgililer ve
sorunlara eğilecek kalitede ilahiyatçılarımız sanki yok gibi… Onlar konuşup
faydalı olamıyorlar. Konuşmaları da sınırlı, emir ve talimatla…   

            Milli ve manevi
değerlerimize, Atatürk’e, Ordumuza, Türk milletine ağıza alınmayacak hakaretler
ve suçlamalar yapılıyor. Anlı şanlı dernek ve vakıflardan ses bile çıkmıyor. Allah’a
şükür ki Aydınlar Ocağımız var. Hiç olmazsa imkanlar ölçüsünde tepki veriyor. Savcılıklara
suç duyurusunda bulunuyor.

            Seçimler
yaklaşırken vatandaşları bölüp birbirine ötekileştirme çabaları sürüyor. Bilhassa
ötekileştirme hızlanıyor. Hazır bıçaklı, tabancalı, sopalı birbirini dahi
tanımayan vatandaşlarımız trafikte kavga için bahane arıyor. Malum eski tüfek militanların
elinde suç işleyen, iftira atan Türk Tabipler Birliği gibi bazı STK’ların ismindeki
“Türk” kelimesi anlaşılmaz şekilde çıkarılıyor. Sanki kuruluşun ismindeki Türk
suçlu… Eski tüfek yaşlanmış militan idareci ve devrimciler hala uyanmış değil.
1960’ları yaşıyorlar. İzinsiz devrim yapılamayacağını hala öğrenemeyenler var. Kadınlara
yönelen çirkin öldürme ve yaralama olayları sürüyor. Çocuklarımız uyuşturucu
terörü ile tanışalı epey oluyor. Genç nesillerimiz üzerinde oyunlar sürüyor. Altı
yaşındaki kız çocukları yetmişliklerle evlendiriliyor.

            Bütün bu
üzüntü veren gerçekleri artırmak mümkündür. Bütün bunlara rağmen, olumlu bazı
gelişmelerin de olduğu bir gerçektir. Ancak maalesef Türk Türk’ü tanımıyor. Türk
Dünyası ile ilgili birçoğumuz yeterli bilgiye sahip değiliz. Orta öğretimde
Türk Dünyası ile ilgili bir dersin müfredata konmasında büyük fayda vardır. Türk
dünyası ile ilişkilerimizi daha da geliştirmek ve dış politikamızda süper iki
gücün menfaat çatışmalarında günümüzdeki akılcı ve barışçı tavrı sürdürerek
siyasi etkinlik sağlamak zorundayız. 

Savaş

0

     Savaş; istenen,
arzu edilen bir şey değil. Fakat gerektiğinde kaçınılmayan ve kaçınılmaz olan
bir eylem! Taarruz / saldırı, zabt / ele geçiriş ve baskın gibi aktivite /
etkinlikler; hoş, güzel, faydalı aksiyon ve hareketler değil. Üstelik acı,
keder, kayıplar, elden çıkarma gibi nice maddî – manevi zararlara giriftar /
esir eden; aslında insana yakışmayan davranış özellikleri.

     Madalyonun bir
tarafı böyle acımasızlıklarla dolu iken, diğer yanı nefsi müdafaa / kendini
savunma, vatanı koruma, şeref ve haysiyetini muhafaza gibi ulvî / yüce, manevî
hasletlerin kendini gösterdiği bir manzara olarak karşımıza çıkmakta.

     Savaşı irdeler ve
incelerken şu hususları da dikkate almak lâzım: Evet bazı savaşların zahiren /
görünüşte; zabt, tecavüz / saldırı, baskın, kuşatma gibi görüntü verişlerinin
altında; bir milletin nefsini müdafaa / kendini savunma gibi çok ulvî / çok
yüce, çok elzem / çok gerekli / vazgeçilmez; yerinde bir anlayış, bakış ve
yorumlar da bulunmaktadır.

     Evet, bazen
savunma, korunma, kendini emniyete alma durumu; saldırı, fetih, zabt, baskın
şeklinde tecellî ederek kendini gösterir. Dışı sert kabuklu, sık dikenli fakat
içi tatlı meyva gibi. Düşmana fırsat vermemek, kazanabileceği ümidinden onu
uzak tutmak için.

    “Hazır ol cenge,
eğer istersen sulh u salâh.”

      Sulh ve salâh /
barış istiyorsan, savaşa hazır ol.

      Güvencesine
sarılmak lâzım. Yani caydırıcı olmak icap eder.

      Türkler Asya’dan,
Moğol saldırı ve tacizlerinden kurtulmak için, Anadolu’ya geldikleri gibi,
Osmanlı Devleti de, Anadolu’da rahat bırakılışını; Balkanlara doğru yayılmakta,
İtalya’ya doğru sarkmakta, Viyana kapılarına dayanmakta görmüştü. Çünkü en iyi
müdafaa taarruzdur. Düşmanın harekete geçmesine fırsat vermeden gerekeni
yapmaktır.

     Aslında
Osmanlı’nın Batı ve ileriye doğru akınları; halkın geride rahat yaşamasının bir
gerekçesiydi. Çünkü Batı, Türkleri değil Balkanlardan; Anadolu’dan da atmak,
kovmak ve yok etmenin devamlı arayış ve fırsat kollayışları içinde olmuş. Bunun
için hazırlandıkça hazırlanmıştır.

     Maalesef bugün de,
vaziyet dünden farksız değil. Çok müteyakkız / uyanık olmak zorundayız.

     Nitekim Osmanlı
Devleti de, bu gidişe dur demek, düşmanı; topraklarımıza zarar vermekten
alıkoymak için ileri,  hep ileri gitmeyi;
halkın ve çoluk çocuğun zarar görmemesi için şiar / âdet edinmişti.

     Bundan dolayı
“Balkanlarda ne işimiz vardı?” “Osmanlı niye fetih üstüne fetihlerde
bulundu?”  gibi, haklı sanılan yorum
tarzları yanlış ve yersiz olup, tarihimize bakışta, gaflet ifadesinden başka
bir şey değildir.

x

     Müşahhas / somut
olarak tarihî bir misal / örnek verecek olursak:

     Meselâ Mekke’nin
fethi; Medine’de sulh ve selâmet içinde, tehditlerden uzak, rahat bir yaşayış
için, yapılması zaruri / zorunlu bir teşebbüsten başka bir şey olmayan, elzem
bir fetih hareketiydi.

     Çünkü Hz. Muhammed
ve Müslümanlar; Mekkelilerin tehdidi altındaydılar. Her an yapabilecekleri bir
baskın ve saldırı endişesi içinde; evlerinde rahat uyuyamaz, rahatsız edici bir
ruh hâli içindeydiler. Kılıçları ellerinde, yani her an tetikte olarak
sabahlıyorlardı!

     Elbette Hz.
Muhammed ve Mekke’den Medine’ye hicret etmiş / göçmüş olan Müslümanlar;
çocukluklarının geçmiş olduğu Mekke’yi özlüyor ve onun hasretiyle yanıp
tutuşuyorlardı. Durum bu merkezde olmasına rağmen, Mekke’nin fethine onları
Mekkeliler icbar etmişler, mecbur bırakmışlardı.

     Çünkü Medine’de
huzur içinde yaşamaları; Mekke’nin fethinden geçiyordu.

     Evet Mekke’nin
fethi, hayatî bir zaruretin icbariyle gerçekleşmiş.

     Müslümanların
kendilerini müdafaa ve savunmalarının bir gereği olarak zuhur etmiştir.

x

    İslâm’da fetih
hareketlerinin; yukarıdaki gerekçeler dışında, ayrıca insanlığa hak ve hukuku
götürmek, Hak Din ile insanları buluşturmak gibi, bir de insanî ve dinsel yönü
vardır ki, bu ayrı bir yazı konusudur.  

Dr. Öğretim Üyesi RECEP ÇELİK Anlatıyor: ‘Kurtuluş Savaşı’nın Kazanılmasında Din Adamlarının Rolü Çok Büyüktür.’

GİRİŞ:

Osmanlı Devleti, müttefikleriyle birlikte
girdiği Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlûp çıkması üzerine, şartları çok ağır
olan Mondros Mütarekesi’ni 30 Ekim 1918 târihinde imzalamak mecburiyetinde
kalmıştı.

Mütareke sonrası İngilizler, Fransızlar ve
İtalyanlar memleketin çeşitli bölgelerini işgal ederken, ayrıca Paris’te
yaptıkları bir anlaşmayla da başta İzmir olmak üzere Batı Anadolu’nun önemli
bir bölümünü Yunanlılara vermişlerdi. Mütareke maddeleri Osmanlı Devleti’ni
parçalamakla kalmıyor, aynı zamanda devletin asıl unsurunu teşkil eden Türk
halkını da esir etmek amacını güdüyordu.

Oğuz
Çetinoğlu:

Okullarımızda
okutulan târih kitaplarının tamamında,  Kurtuluş Savaşı’nın Müdafaa-i Hukuk
cemiyetleri tarafından başlatıldığı ve daha sonra teşkil edilen düzenli ordunun
gayretleriyle kazanıldığı belirtilmektedir. ‘Gayrı resmî târih’ olarak adlandırılan târih kitaplarının ise ancak
bir kısmında din adamlarının katkılarından söz edilmektedir.

Asıl sorulara geçmeden önce, Türk târihi
boyunca din adamlarının ‘cihad
olarak anılan kurtuluş savaşları ve fetihlerle olan bağlantısı hakkında bilgi
verir misiniz?  

Dr.
Recep Çelik:

Dinî inançlar, târih boyunca insanlar üzerindeki etkisini hiç bir zaman
kaybetmemiş, insan ve cemiyet hayatının devamlı surette müdâhil olmuştur. Târihin
şâhit olduğu büyük savaşlar ve fetihlerin birçoğunda dinî etkilerin görülmesi
bir tesâdüf değildir. İnsanların hayatlarına yön vermek için ortaya koydukları
yazılı veya yazısız kanunlarda dinî kaidelerin büyük rol oynadığı
bilinmektedir.

Herhangi bir dine mensup olan insanlar
arasında o dini iyi bilip gereği gibi yorum yapabilme özelliğinden dolayı
toplum tarafından kabul gören saygın şahsiyetler her zaman var olmuştur. Onlar,
bu özellikleri sayesinde halkı etkilemişler, iyi ve doğru bildiklerini öğretip
kötü ve yanlış davranışlardan vazgeçirmeye gayret etmişlerdir.

Bu çerçevede, özellikle İslâm dininde bu
tür şahsiyetler Kur’an ve Peygamber’in sözlerinden hareket ederek daha fazla
önem kazanmışlardır. “Benim
vârislerim ümmetimin âlimleridir
” 
sözüyle Hz. Peygamber’in din bilginlerini kendisine mirasçı ve vekil
göstermesi ve Kuran’da geçen Peygamber’in bütün ifade ve davranışlarının vahiy
kaynaklı olduğu ifadesi bir araya getirildiğinde, toplum içinde kabul gören din
büyüklerinin söz ve hareketleri de, dolayısıyla Kuran ve Peygamber’in
emirleriyle bütünleştirilmiştir.

Çetinoğlu: Âlimlerin itibarlı
insanlar olduğunu söylüyorsunuz…

Dr. Çelik: Ulema, İslâmî
değerlerin kabul gördüğü zaman ve mekânlarda halk nazarında sultan ve
emirlerden daha fazla itibar görmüşlerdir. Sultanların yani devlet
idarecilerinin emrine giren din adamları ise hiç bir zaman hoş
karşılanmamıştır. Bu sebeple muteber din adamları, idareci sınıfını dinî
ölçülere riayet ettikleri nisbette desteklemişlerdir. Bu alandaki ilk uygulamaya
Abbasiler devrinde rastlanmıştır. Bu devirde kadılara maaş bağlanması yoluna
gidilmiş, ancak bu uygulama o zamana kadar devam ettirilen ‘Allah
rızası için hizmet
’ prensibinin bozulmasına sebep olmuştur. Böylece
halkın ulemaya olan güveni zayıflamıştır.

Çetinoğlu: Türklerde durum
nasıldı?

Dr. Çelik: İslâm’ın
bayraktarlığının Türklere geçmesiyle birlikte, din adamları yönetim karşısında
daha bağımsız ve toplum üzerinde daha etkili olmaya başlamışlardır. Selçuklular
ve diğer çağdaş Türk devletlerinde İslâm diniyle tanışma ve yakınlaşmanın henüz
devam ettiği ve dinî hayatın yerleşme döneminin yaşandığı 9. ve 10. yüzyıllarda
ise, toplum ve devlet düzeyinde gerekli alakayı görmüşlerdir.

Moğol tasallutunun hüküm sürdüğü
dönemlerde batı bölgelerini ve daha ziyade Anadolu’nun iç ve batı kesimlerini
barınak olarak tercih eden Türk göçmenlerinin moral bakımından en büyük
destekçisi zamanın büyük mutasavvıf ve âlimleri olmuştur. Anadolu’nun dinî
alanda büyük ün kazanan âlim ve mutasavvıfların Ahi Evren (ö. 1262),
Sadrüddin-i Konevî (ö.   1275),  Mevlâna Celaleddin-i Rumî (ö.  1273), Fahruddin-i Irakî (ö. 1283)
olduklarını görmekteyiz. Bu ve buna benzer daha birçok din adamının çalışma ve
gayretleri sayesinde Anadolu Türkleşmiş, İslâmlaşmış ve daha nice yüzyıllara
mührünü vuracak bir Türk-İslâm coğrafyası haline gelmiştir.

Çetinoğlu:
Osmanlı
dönemine bakarsak…

Dr. Çelik: Osmanlı
Devleti’nin kuruluşundan itibaren ve daha sonraki dönemlerde âlimler devlet
yapısı içersinde ve sosyal gruplar arasında temel direklerden biri olarak en
güvenilir zümreyi meydana getirmiştir. Ulema tabakası müderris, müftü, kadı,
hatip, imam ve müezzin vb. olarak Müslüman halkla sürekli yakın ilişki kurma
fırsatına sahipti. Bu yüzden onların tavrı, toplumdaki genel anlayışı etkileyebilmekteydi.
Ulemanın toplum üzerindeki otoritesinin ve siyasî gücünün üç temel kaynağı
vardı: İslâm dinini en iyi bilen kişiler olduklarının halk tarafından kabulü
bunların ilki ve en önemlisiydi. İkincisi, ulema arasındaki ittifaktı. Bu
ittifak onların bilinçli bir sosyal grup olarak anlaşılabilir olmasını
sağlıyordu. Üçüncüsü ise, halkın desteğiydi.

Osmanlı Devleti, öteden beri ulemaya büyük
sevgi ve hürmette bulunmuştur. Osmanlı eski sultanları, ilim ve maarifin
ilerlemesine özen göstermişlerdir. Bursa, ilim adamları, şair ve edebiyatçılar
şehri olmuştur. İstanbul’un alınmasından sonra Fatih Sultan Mehmed Han,
dünyanın her tarafından değerli birçok ilim adamını İstanbul’da toplamıştır.
İstanbul ilmin beşiği olmuştur. Kurulan yeni medreselerden devlet adamı,
doktor, hâkim ve mühendis gibi şahsiyetler yetişmiştir.

Bilgi ve kavrayışıyla üstün durumda
bulunan ulema, hem şer’î ve aklî ilimlerde en üst seviyeye ulaşır, hem de mülkî
ve siyasî tecrübe kazanmalarına yol açan devlet işleriyle olgunlaşırdı. İlmiye
mensupları her bakımdan doğru bilgi sahibi ve temiz insanlardan meydana
gelirdi. Halk arasında hak ve adaletle dâvâ gördüklerinden havâss ve avamca
saygı görürlerdi.

Osmanlı Devleti’nde ulema zümresi, temsil
ettiği dinî kimliğinden dolayı hep ayrıcalıklı ve güçlü bir sınıf olarak
varlığını devam ettirmiştir.

Çetinoğlu: Bu güçlü yapı
Kurtuluş Savaşı sırasında nasıl devreye girdi?

Dr. Çelik: Şehirlerinin
Yunanlılara verileceğini daha önceden sezen İzmirliler, ilk tedbir olarak hemen
bir araya gelip teşkilatlanma ihtiyacı duymuşlardı. Bu teşkilatlanmada
dindarlığı ile tanınan İzmir Valisi ve 17. Kolordu Komutanı Nureddin Paşa’nın
desteği önemli rol oynadı. İzmir’deki vatansever din adamları ve müderrisler
Cemiyet-i İlmiye, Cemiyet-i İslamiye ve Müdüfaa-i Hukuk-ı Osmaniye gibi
kuruluşlar etrafında birleşmişlerdir.

Çetinoğlu: Hepsi İzmir’de mi
faaliyet gösteriyordu?

Dr. Çelik: Manisa Müftüsü Âlim
Efendi, Manisa ilçelerinden Kula’da Müftü Mehmet Rasih Efendi, Turgutlu Müftüsü
Hasan Basri Efendi, Kırkağaç Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, sözü edilen
derneklerin şubelerini bulundukları ilçelerde kurmuşlardı.

 

Çal İlçesi Müftüsü Ahmet İzzet Efendi’nin
çalışmaları ayrı bir önem taşıyordu.

Topladığı gönüllü birliklerle Aydın-Köşk
cephesinde düşmanla çarpışmış, Millî Mücadeleye sadece bedenen değil, binlerce
liralık servetiyle de katılmıştı.

Çetinoğlu: Mustafa Kemal
Paşa’nın Samsun’a çıkışından sonraki gelişmelerden de söz eder misiniz?

Dr. Çelik: Mustafa Kemal,
memleketin kurtarılması vazifesini üstlenmiş olarak Samsun’a çıktığı andan
itibâren halkın tabiî lideri konumundaki din adamlarından büyük destek görmüştür.
Bu destek Samsun Rıhtımı’nda kendisini ilk karşılayan Mavnacılar Kâhyası ve
Samsun Vilayet Meclisi Âzâsı Molla Hacı Dursun Efendi ile başlamış, Havza’da
Sıtkı Hoca, Rufaî Şeyhi Ali Baba, Erzurum ve Sivas yolunda Şeyh Fevzi Efendi
ile devam etmiştir.

Çetinoğlu: Kurtuluş
Savaşı’nın ilk hareketlerinde din adamlarının durumu ne idi?

Dr. Çelik: İzmir Müftüsü Rahmetullah
Efendi, camilerden salâ verilmesini emretmiş ve İzmir’in güzel sesli hafızları,
mevlithanları, her biri birer minareden salâ ve ezan sesiyle şehrin semalarını
inletmişlerdir. Halk vakitsizce okunan salâ üzerine telaş ve heyecan içersinde
sokaklara fırlamıştı. Okunan salâyı, ruhanî vecd içinde dinleyen Müslüman halk
gözleri yaşlı ve heyecanlı Yahudi Mezarlığı’nda toplanmışlar ve gece olunca da
ateşler yakmışlardı. Halk büyük bir heyecan içindeydi.

İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi burada
heyecanlı ve duygu dolu bir konuşma yaptı. Müftü, vatan sevgisinin imandan
olduğunu, İzmir’in asırlardan beri ezan sesleri yükselen semalarında kulakları
tırmalayan ‘çan seslerine katlanmaktansa
şerefle ölerek şehadet şerbetini içmenin daha iyi olacağı
’nı açıklayarak
konuşmasını şu sözlerle bitirdi:

Kardeşlerim!
Ciğerlerinizde bir soluk nefes, damarlarınızda bir damla kan kaldıkça,
anavatanınızı düşmana teslim etmeyeceğinize Kur’an-ı Kerim’e el basarak benimle
birlikte yemin edin
…’

Bu çağrı üzerine bütün halk mukaddes
bildiği değerler üzerine tereddüt etmeden yemin etti. Miting sabah saatlerine
kadar devam etti. Topluluğun dağıldığı sırada işgal kuvvetleri de gemileri ile
limana girmiş bulunuyordu.

Redd-i İlhak Heyeti bir an bile boş
durmamış ve 15 Mayıs sabahı daha önceden kararlaştırıldığı şekilde ülkenin her
tarafına telgraflar çekerek bütün vilayet, sancak, kaza, nahiye ve belediyelere
şu metni göndermişti:

İzmir
ve havalisi Yunan’a ilhak ediliyor. İşgal başladı. İzmir ve mülhakatı kâmilen
ayakta ve heyecanda. İzmir son târihî günlerini yaşıyor. Son imdadımız sizin
göstereceğiniz muavenete bağlıdır. Mitingler yapınız, telgraflarla her yere
başvurunuz ve vatan ordusuna iltihaka hazırlanınız. Vakar ve sükûnetinizi son
derece muhafaza ederek kimsenin incinmemesine itina ve dikkat ediniz
“.

Nitekim bu çağrı tesirini hemen göstermiş
16 Mayıs 1919’dan itibaren Babaeski, Burdur, Ödemiş, Konya, Denizli ve diğer
yerlerde hareketlenmeler başlamıştır. 

Çetinoğlu: Denizli önemli.
Anlatır mısınız?

Dr. Çelik:
Yunanlıların
İzmir’i işgali ve sürekli yayılmacı bir politika tâkip etmeleri, bölgede
bulunan askerî erkândan mülkî erkâna ve din adamından çete reislerine kadar
halk üzerinde etkisi olan herkesi harekete geçirmiştir. Ancak bütün Anadolu’da
olduğu gibi bu bölgede de en önde yine din adamları vardı. Bunlardan en
önemlisi Denizlili Müftü Ahmet Hulusi Efendi idi. O, faaliyetlerini sadece
Denizli livası ile sınırlandırmayarak bütün bölgeyi içine alan bir liderlik
örneği sergilemiştir. Onun gayretleri sayesinde düşman ilerleyişi yavaşlamış ve
Anadolu’yu işgal etmenin her şeye rağmen ‘kolay’ olmadığı anlaşılmıştır.

23-26 Mart 1919 târihlerinde İzmir’de
yapılan bu kongreye Denizli sancağı merkezinden Müftü Ahmed Hulusi Efendi
başkanlığında Belediye Reisi Tevfik, Tavaslıoğlu Mustafa ve Küçükağazâde Ali
Beyler gönderilmiştir.

Kongre devam etmekte iken, Denizli’de
islenilen teşkilatı hemen kuracağını açıklayan Ahmed Hulusi Efendi, İzmir
dönüşünde yoğun bir teşkilatlanma çalışmasına girmiştir. Yaklaşan tehlikenin
büyüklüğü ve vahâmetini halka anlatmak üzere Denizli yöresinin bütün kasaba ve
köylerini dolaşmış, özellikle müftüler ve müderrislerle eşrafın önderlik ettiği
kurullar meydana getirmiştir.

15 Mayıs sabahının erken saatlerinde
mitingi halka duyurmak üzere bulunup kiralanan tellallar çarşı ve mahalleleri
dolaşarak ‘Allah’ını, dinini ve vatanını
sevenlerin Müftülük binası önünde toplanmalarını’
duyurdular. Bu arada
Müftü Efendi, cami imam-hatiplerine de haber göndererek sabah namazından sonra
cemaatle birlikte, miting yerine gelmelerini istedi. Kalabalığın artması
üzerine yanında din görevlileri, tekke şeyhleri, eşraf, öğretmenler ve yedek
subaylar olduğu halde Müftü Efendi Ulu Cami’ye gitti. Buradaki Sancak-ı Şerifi
asılı olduğu yerden tekbirler ve salat ü selamlarla indirerek caminin
çevresinde bekleyen kalabalığın önüne geçti. Daha sonra hep birlikte
tekbirlerle bayram yerine gelindi. Bu anda halkta heyecan doruk noktasına
ulaşmıştı. Mutasarrıf, Belediye Reisi ve bazı eşraf, belediye balkonunda daha
önce yerlerini almışlardı. Çalınan trampetlerle halk sükûnete dâvet edildi. Bir
anlık sessizlikten sonra Müftü Efendi’nin sesi duyulur oldu:

“Muhterem
Denizlililer!..

Bugün sabahın erken
saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı
hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir. Vatana kaşı irtikâb edilecek
cürümlerin Allah ve târih önünde afvı  mümkinâtı yok günahtır. Cihad şartları tam
manasıyla teşekkül etmiş, dinî fariza olarak karşımızdadır. Hemşehrilerim!
Karşımıza çıkarılan dünkü tebaamız Yunan’dır. Onlar öteki düşmanlarımızın
vasıtasıdır. Yunan’ın bir Türk beldesini eline geçirmesinin ne manaya geldiğini,
İzmir’de şu bir kaç saat içinde işlenen cinayetler gösteriyor. Silahımız
olmayabilir, topsuz-tüfeksiz, sapan taşları ile de düşmanın karşısına
çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ve kalbimizdeki iman
ile mücâdelemizin sonunda zaferi kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit,
kalanlar gazidir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir. Sizlere, vatanınızı
düşmana teslim etmenin çaresiz olduğunu söyleyenler, düşman esareti altında
olanlardır. Onlar irade ve kararlarına sahip değillerdir. Bu vaziyette
olanların emri ve fetvası aklen ve şer’an caiz, makbul ve muteber değildir.
Meşru olan; münhasıran vatan müdafaası ve İstiklal uğruna cihaddır.
Korkmayınız, me’yus olmayınız. Bu livâ-yı hamdin altında toplanınız ve
mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak ‘Cihad-ı
Mukaddes Fetvâsı
‘nı ilan ve tebliğ ediyorum… Elinizde hiçbir silahınız
olmasa dahi, üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiilî
mukabelede bulununuz…’

Belediye meydanından taşan hissiyat dalga
dalga komşu il ve ilçelere de yayılmıştır. Nitekim İzmir’in işgalinden dört
saat gibi kısa bir süre sonra düzenlenen bu mitingin çevre il ve ilçelerde
fevkalade tesiri olmuştur.

Müftü Ahmet Hulusi Efendi, çevre il ve
ilçelerde de çalışmalarına devam etti. Aydın’ın kurtarılışında Denizli
Mücâhidlerinin büyük rolü oldu.

Çetinoğlu: Maraş’ta Sütçü
İmam da, Denizli Müftüsü gibi Kurtuluş savaşının simgesi olan din adamlarından
biridir…

Dr. Çelik: İngilizler
Mondros Mütârekesi’nin 7. Maddesini bahane ederek 22 Şubat 1919’da Maraş’ı
işgal etmişlerdir. İşgal üzerine daha önce sürgün edilen 1500 civarında Ermeni
Maraş’a geldi. Bunların isteği üzerine 30 Ekim 1919 başlarında İngilizler
yönetimi Fransızlara devretti. 

Fransızların Maraş’ı işgalinden sonra
olaylar tırmanmaya başlamıştı. İlk olay, Sütçü İmam hadisesidir. Uzunoluk
Camii’nde ücretsiz olarak imamlık yapan Hocaefendi, geçimini temin için
sütçülük yaptığı için ‘Sütçü İmam
olarak anılıyordu.  

I Ekim 1919 Cuma günü Fransızlardan güç
alan Ermeniler, Maraş sokaklarına dağılmışlar, önlerine gelen Türklere hakaret
ediyorlar, millete, dine ve mukaddesata el uzatıyorlardı. Bir Ermeni asker, içtiği
içkinin de tesiriyle sarhoş olup hamamdan çıkan bir Türk kadınına saldırarak
peçesini yırtmış ve: ‘Artık burası
Türklerin değil, Fransız memleketinde peçe ile gezilmez
.’ diyerek
kadıncağıza ilişmek istemiştir. Peçesi yırtılan kadın bayılması üzerine
hadiseyi Kel Hacı’nın kahvesinden gören Türkler hemen dışarı çıkıp olay yerine
gelmişlerdir. Ermeniler ihtarlara, kötü sözlerle karşılık verip silahla
mukabele etmişlerdir. Bu sırada Çakmakçı Sait’in, Ermeni kurşunlarıyla
yaralandığını gören Sütçü İmam, tabancasını çekerek Ermeni askerine ateş
etmiştir. Silah sesleri üzerine, henüz şehri terk etmemiş olan İngiliz
askerleri de gelmiş, mütecâviz Ermenileri, karargâha götürmüşlerdir.

İşgal kuvvetlerine karşı silah çeken ilk
Maraşlı, Sütçü İmam’dır.  O; bütün halkın
ayaklanmasına yol açmış, Maraş’ta istiklal mücadelesinin müjdecisi olmuştur.

Çetinoğlu:
Candan
aziz yurdumuzun diğer bölgelerinde bulunan Ahmet Hulusi Efendi, Sütçü İmam gibi
din adamları, şehitliği göze alarak gerçekleştirdikleri mücâdeleler sonunda
Kurtuluş Savaşı kazanılmış oluyor. Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür
ederim.
 

Dr. Öğr. Üyesi RECEP
ÇELİK:
                                                                                                                                   

1966
Afyon’da doğdu. İlk tahsilini Derbend köyünde, Orta dereceli tahsilini Afyon
ve Isparta’da tamamladı. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Târih Bölümü’ne kaydoldu. Bu bölümden 1989 yılında mezun oldu. Aynı
yıl İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih Bölümünde Yüksek
Lisans çalışmasına başladı. Bu bölümde; ‘Balkan Savaşında Şark Ordusu
Komutanı Abdullah Paşa’nın Hatırarı ’ adlı tezini hazırladı. 1991 târihinde
İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde aynı bölümde Doktora
programına kaydoldu. Bu bölümden ‘Millî Mücadelede Din Adamlarının Rolü’ adlı
teziyle bilim doktoru oldu. Sahasıyla ilgili birçok inceleme ve araştırmaları
bulunan Çelik, İngilizce bilmekte olup evli ve iki çocuk babasıdır.

Fikir Damlaları

     Toprak sürülüp,
altı üstüne getirilip, sularla istilâ edilip, güneşte yanıp kavrulduktan; ancak
bu çileleri çektiktan sonra, bağrına bırakılan tohuma analık etmeye başlıyor.
Bağrında ona yer veriyor.

     İnsanın istediği
kıvama gelinceye kadar toprak; kendisine verilen yetiştiricilik kabiliyet ve
potansiyelini harekete geçirerek; tohum ve çekirdeği sıcak ve soğuklarla
yoğurup, güneşin ışınlarını içine çekip, sabahların serin havasıyla sinesini
doldurduktan sonra, bir süre bu iş ve faaliyetler sonunda bağrındaki tohum; ya
bir çiçek, ya bir ağaç, ya bir sebze ya da bu gibi yetiştiriliş ve bitirilişler
olarak bize sunuluyor, hizmetimize veriliyor, zevkimize âmâde kılınıyor.

     İnsan da öyle
değil mi? Allah’ın ilminden, sırasıyla Ruhlar Âlemi!ne, oradan Ana Rahmi’ne,
oradan Dünya’ya. Dünya’da nice meşakkat ve zorluklarla haşir neşir olduktan
sonra; yetişmiş olgun bir insan olarak; diğer insanlar arasındaki mukadder /
takdir edilen yerini alıyor.

     Kendisinden
bekleneni yapmaya çalışarak maddeten ve manen dünya kademelerinden geçerek,
daha doğrusu geçirilerek istenen kıvama getirilip, kendine yeter bir hâlde,
dünya hayatının kendine ayrılmış köşesinde; ebed yolculuğunun başlayacağı güne
kadar çırpınıp duruyor.

     Kısaca ancak
“Hamdım, piştim, yandım.” safhalarından geçerek; yaratılış gayesini yerine
getirerek; Allah’a lâyık bir muhatap / kendisine hitap edilecek bir duruma
yükselmiş oluyor.

x

     İnsanlık tarihine
baktığımızda, insanlarda bir yaratıcıya inanmak, ona tapmak ve taptıkları için
çeşitli mâbetler, tapınaklar yapmak hep olagelmiştir.

     Taptıklarına
verdikleri isimler farklı, tapınaklar çeşitli olsa da, tarihin her devrinde
insan; bir yaratıcıya tapma ihtiyacını hep duymuş ve hissetmiştir. Fakat bu
ihtiyaç peygamber olmadıkça veya 
peygamberden uzak kalınca; insanların çok detaylı menfî dalâlet
yollarına sapmalarına ve düşmelerine sebebiyet vermiş; insanların doğru olan
fıtrî ihtiyaçlarını teminde ve yoluna koymakta, çok yanlış adımlar atmasıyla
neticelenmiştir.

     Bu insanların
akılları yok muydu? Vardı. Fakat o aklın da akıllı olmaya ihtiyacı vardı. O
akıl; akıl olmalıydı. Yani o ihtiyaç duyduğu sahayı; enine boyuna bilmeliydi.
Çünkü akla da, akıl gösterici bir akıl gerekiyordu. Tıpkı ışık olmayınca göz;
bir işe yaramadığı gibi, göz hükmünde olan aklın da, bir ışığa ihtiyaç ve
gereksinimi vardır. O ışık ise, konuşmak istediği veya yazmak arzu ettiği;
kısaca fikir yürütmek istediği sahada ehil olması, o hususu en ince teferruat
ve ayrıntısıyla çok iyi bilmesidir. Yoksa belli bir konuda eğitim almamış bir
akıl; o konuda bir işe yaramaz.

     Tıpkı fizik
eğitimi almayan birinin “Aklım var!” diyerek, fizik hakkında konuşmaya çalışarak,
kendini maskara etmesi gibi.

     Fizikçi iki
kişinin, fizik hakkında konuşmaları, tartışmayı güzel, faydalı, verimli ve ilmî
bir sonuca götürürken;

     Fizik bilmeyenin,
fizik bilmeyenle veya fizik bilmeyenin fizik bilenle; aklım var diyerek, fizik
hakkında tartışmaya girişmesi;

     O insanı nasıl
gülünç bir duruma düşüreceği, herkesin üstünde karar kılacağı şüphe
götürmez  mantıkî bir hakikattir.

     Nitekim:

 

   “Çıkar âsâr-ı
rahmet, ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”

 

   Rahmet eserleri, bir
konuda aynı eğitimi almış kişilerin; farklı fikir ve düşünceler ileri sürerek;
aynı mevzuda tartışmalarından ortaya çıkar, denilmiştir.

     Ayrıca:

   “İhtilâfu ümmetî
rahmetün.”

     Hadîsini, bir de
bu açıdan ele alabiliriz:

     Yani, aynı konuda
mütehassıs / yetkin olan ehil kişilerin;

     Konuya farklı
açılardan bakmaları ve ona göre yorumda bulunmaları rahmettir.

Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim!

Türkiye’nin ekonomik durumu herkesçe malum… Yeniden aynı
şeyleri tekrarlamanın kimseye bir faydasının olmayacağını biliyorum. Önemli
olan ekonominin bu hale gelmesindeki sebepleri ortaya koyup doğru çözüm
önerileri tespitinde bulunmak.

                Bir
zamanlar taşı toprağı altın diyerek kendilerini İstanbul’a atan gurbetçi
işçiler, dar gelirli insanlar bırakın insanca yaşamayı, başlarını sokacak sıcak
bir yuvanın dahi hasretini çeker oldular. Bu durum sadece İstanbul’da değil Türkiye’nin
genellikle büyük şehirlerinin hemen hemen birçoğunda görülüyor.

                Çok
değil bundan birkaç yıl önce İstanbul’da konut fazlası vardı ve çok kişi bu boş
binaların boş-beton yığını olmasından şikâyetçi oluyordu. Ancak Türk parasının
değerini kaybetmesi ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması sonucu İstanbul’daki
satılık boş binalar birden bire tükenip el değiştirdi, birçoğu yabancıların
eline geçti. 

                Bu
yetmezmiş gibi Suriyeli ve diğer ülke sığınmacılarının ucuz konutları tercih
edip oralara sığınmaları İstanbul’da yaşayan dar ve orta gelirli insanları çözüm
yolları aramaya yöneltti.

                Bunlardan
bir kısmı yıllar önce bırakıp geldikleri köylere geri dönmeğe başladılar.

                Sorun
geri dönmekle bitse gene iyi. Baba ocağı yıkılıp viran olmuş, tarlalar
kardeşler arasında bölünerek küçülmüş. Şehirde doğup büyümüş çocukların okul
durumu ve yaşama şartları, köye uyum meselesi büyük sorun. Velhasıl her şeye
yeniden, sıfırdan başlamak gerekiyor.

                Ekonomik
sorunlar sadece şehirlerde değil aynı oranda belki daha da fazla köylerde de
yaşanmaya başlanıldı. Ege ve Akdeniz bölgeleri dışında Anadolu’da tarım tamamen
feodal bir sistemle yapılıyor. Dededen babadan nasıl görülmüşse aynı şekilde
devam ediyor.

                Köylünün,
modern tarım ve hayvancılık konusunda bilgisi yok. Hemen hemen her köy evinde
bir traktör var ama çoğunlukla binek aracı olarak kullanılıyor. Bir evin
traktörünün olması yeterli değil, ona tam teşekküllü tarım aletleri: Römork,
pulluk, su motoru, sulama boruları, mibzer gibi takımların da olması gerekiyor.

                Şeker
fabrikaları özelleştirilmeden önce pancar ekicileri kooperatifiyle birlikte
koordineli olarak çiftçileri eğitici örnek modern tarım ve ziraat eğitimi
yapılırdı. Köy çocuklarına her sene belli dönemlerde zirai eğitim kursları
düzenlenirdi. Bu eğitici kurslardan birisine köy çocuğu olarak bizzat ben de
katılmıştım.

                Şimdi o
örnek tarım yapılan araziler şeker fabrikalarının özelleştirilmelerinden sonra
fabrika ile birlikte ya fabrikanın alıcısına devredildi veya kupon arazi
karşılığında eşe dosta peşkeş çekildi.

                Köylerde
yaş ortalaması 50 yaşın üzerinde, yani köylü nüfus yaşlanıyor. Köy çocukları
eğitim, sağlık ve sosyal birçok hizmetten mahrum oldukları için köylerde kalmak
istemiyorlar. Anadolu köy çocuklarının öyle yükseksek idealleri de yok. Yeter
ki sosyal güvenceli bir işleri olsun. O konuda da en kısa yoldan ya uzman
çavuşluğa başvuruyorlar, ya da özel güvenlik uzmanlığına.

                Köylü,
girdi fiyatlarının yüksekliğinden dolayı tarlasına yeterli gübre atamıyor,
mazot fiyatları da aynı şekilde yüksek olduğu için tarlasını sürmekte
zorlanıyor. Arazilerinin bir kısmını ekemiyor, tarla boş kalıyor.

                Süt
üreticileri ile konuşacak olsanız hemen herkes aynı şeylerden şikâyetçi: “Bundan böyle bu ülkede hayvancılık yapmak
çok zor. Yeme para yetiştiremiyoruz. Ürettiğim yemi satsam para kazanabilirim,
ama yemi ineğe yedirip süt sağınca sütten zarar ediyorum.
” Diyor.

                Birçok
süt üreticisi girdi fiyatlarının yüksekliğinden sağılan süt ineklerini mezbahaya
kesime götürüyor.

                İnekler
kesilince, buna bağlı olarak süt üretimi azalıyor ve süt bulmak zorlaşıyor. Süt
azalınca peynirin, yoğurdun, ayranın, tereyağının fiyat artıyor. Tüketici
mevcut fiyatlarla zaten: “satın
alamıyorum, alım gücüm yetmiyor
” diye şikâyet edip yakınıyor.

                AKP iktidarının
köye ve köylüye şaşı bakmasının sonucu hatırladığım kadarıyla günümüzde peynir
fiyatları ilk defa et fiyatlarının üzerine çıktı.

                Yazı
başlığımı Ferdi Tayfur’un: “Hadi ge
köyümüze geri dönelim
” türküsünden esinlenerek yazdım ama köye geri dönmek
türküde olduğu kadar kolay değil. Köye döndükten sonra her an beklenmedik bir
sürprizle karşılaşmanız, hayal kırıklıkları yaşamanız an meselesi.

                Sağlıklı
kalın.

Adamlığın Dibi

Bir milletvekili diğer milletvekiline iri yüzüklü yumruğu ile
saldırdı. Yaralanan İYİ Partili Milletvekili Hüseyin Örs yoğun
bakımda ölümden döndü. Kalbinde pil bulunan Örs’ün kalp ritmi
elektroşokla düzene sokuldu.

Saldırgan AKP’li Milletvekili Zafer Işık “Genel
Kurul’da zaman zaman böyle şeyler olur, özür dilemeyeceğim. Kalbinde stent
varsa Genel Kurul’a gelmeseydi”
dedi.

Daha da fenası Sakarya Üniversitesinden Prof. Dr. Ebubekir
Sofuoğlu
, İYİ Parti Milletvekili Hüseyin Örs’e yumrukla saldırıp yoğun
bakıma kaldırılmasına neden AK Parti Milletvekili Zafer Işık’a, “Adamın
dibiymiş, bu bir ecdat geleneğidir, elleri dert görmesin”
sözleriyle
destek çıktı.

Kimlerin “Prof. Dr.” unvanı taşıdığını daha iyi
anlayabilmek için bu sefil açıklamanın tamamını aynen vereyim:

“Adamın dibiymiş Zafer Işık. Anlayana anladığı dilden
konuşmuş. Bu bir ecdat geleneğidir, elleri dert görmesin. Müslüman, yeri ve
zamanına göre hareket etmesini iyi bilendir. Pısırıklar, Zafer Bey Kardeşimin
bu adam gibi tavrını görsün de örnek alsın İnşaAllah…”

Neresinden bakarsanız bakın adamlığın, bilim insanı seviyesinin,
devlet adamı liyakatsizliğinin dibe vurduğunu gösteren bir vaka bu.

İYİ Parti, AKP Bursa Milletvekili Zafer Işık hakkında, ‘adam
öldürmeye tam teşebbüs’
suçlamasıyla suç duyurusunda bulunacak.

Böyle bir suçun faili olan milletvekilinin pişmanlık
duymaması “yargı bizim elimizde nasıl olsa” rahatlığından olabilir. Öyle
değilse, bu ne kindir ki hapis cezasını bile göze alıyor?

Bu şahıs nasıl bir milletvekili ki saldırdığının sadece bir kişi
olmadığı, milletin iradesi olduğunun bilincinde değil.

Prof. unvanlı şahıs nasıl bir
kamplaşmanın esiri olmuş ve karşı kampa nasıl bir nefret duygusunda ki suçu
ve suçluyu alenen övmekten çekinmiyor.
Hatta saldırıya katılmayanlara
“pısırık” diyerek benzer suçları işlemek için kışkırtıyor.

Adına da yazık, soyadına da ve bilhassa unvanına yazıklar olsun.

“Suçu ve suçluyu övme suçunu” işlerken utanmadan ecdat ve Müslüman kavramlarını kullanıyor. Bizim
ecdadımız medeni bir şekilde tartışamayan, fikren yenemediği mesai arkadaşına
düşmanca saldıran insanlar mıydı? Ecdada hakaret cüretine bakın.

“Müslümanları rencide etmek haramdır ve insanı günahkâr eder.
Hatta kafir bile masum ve hatasız olsa, onu rahatsız etmek İslam dininde
yasaktır.”

İslami kurallar böyle ama… Bay Profesör bırak rahatsız etmeyi
neredeyse öldürülmekte olan bir Müslüman’a “oh olsun!” diyor. Saldırgana
da “kahraman” muamelesi yapıyor.

Böylesine Müslüman denir mi?

Denirse olmaz olsun böyle Müslüman.

****

Geçenlerde de İstanbul Üniversitesi SBF’de görevli bir “profesörün”,
Kocaeli Üniversitesi’nde görev yapan eski doktora öğrencisi kadın doçentin
odasını basarak, “Benim olacaksın yoksa işsiz bırakırım” diye tehdit
ettiği ortaya çıktı. Bu “profesör” üstelik tanıdık biri.

Rektör Yardımcısı iken “Ben daha çok cahil ve okumamış
tahsilsiz kesimin ferasetine (anlayış-sezgi) güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi
ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite
okumamış cahil halktır. Onlar bu yanlışların hiçbirini yapmazlar”
diyen ve
YÖK Denetleme Kurulu üyesi yapılarak ödüllendirilen profesör Bülent Arı imiş.

Adamın yaptığı eylem çok kötü. Ama meğerse dediğinin doğru tarafı
varmış. Kendisi (Bülent Arı) ve Ebubekir Sofuoğlu gibi profesörlerin yaptığı
yanlışları cahil halk yapmaz.

En çok üzüldüğüm taraf ise gençlerimizi böyle insanlara emanet
ediyor olmamız.

Bunların verdiği eğitimin ne olabileceğini düşündüğümde
ürperiyorum.

*******************************

Liyakatsizlerin İşgali

Kamu kuruluşlarında çalışan tanıdık kimle sohbet etsem, hemen
kurumlarındaki üst yöneticilerin liyakatsizliğinden şikâyet ediyorlar.

Neredeyse bütün devlet kurum ve kuruluşlarında en işi bilmezler
kadronun tepesine
amir olarak oturtulmuş. “Devletin/ milletin işleri
görülsün” diyenler, “vatandaşların hak ve hukukları korunsun, milli varlıklar
heba olmasın” diyenler hep alt kadrolarda.

Bu ehliyetsiz, bir kısmı ahlaksız (kamu malını çalan çaldıran) amirler sırtlarını siyasi
güce yaslamanın verdiği rahatlık ve özgüven içindeler. “Cahil cesareti”
ile “Recep İvedik” küstahlığı ve kabalığı içindeler.

“Emaneti ehline veriniz” emrini milletin
işlerini (kamu görevlerini) layık olana, işi iyi yapana verin diye değil,
ehlinize (yakınlarınıza) verin diye anlayan bir zihniyet hâkim.

Oysaki devlet yapımız ne kadar tahrip edilmiş olursa olsun hala
yürüyen bazı gelenekler vardır. Devletin iş ve eylemleri mutlaka bir yerlerde
yazılı olarak bulunur. Keser döner sap döner, bir gün hesap sorulur.

Bunların bir kısmı Türkçe söylesek anlamaz. Ama RTE’nin sıkça
kullandığı Arapça bir atasözü var. Bu sözü hatırlatırsam belki anlarlar: “Men
dakka dukka.”

Bilmeyenlere de ben anlamını söyleyeyim: “Kötülük eden
kötülük bulur”, “bugün bana yarın sana” veya “eden bulur” anlamında
kullanılır.