14.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 281

Başörtüsü ve Demokrasimiz

 Konunun bugünlerde
yeniden siyasetçilerimizce gündeme getirilmesi 1998 de yazdığım şu yazımı hatırlattı.
Çözülmüş olmasına rağmen kanuni düzenlemelerle hepten sorun olmaktan çıkacak
olan bu konu demokrasinin halkın isteklerinin yerine getirilmesi yönüyle ne
kadar etkili olduğunu da göstermektedir.

 “Bir genç kızın
ziyareti ve düşündürdükleri: Biyoloji eğitimi almış, zeki, samimi, insan
sevgisi bakışlarından okunan, temiz kıyafeti ve elinde çalışma çantası ile
karşısındakine hürmet telkin eden bir hanımın görüşme talebi bu yazıyı yazmamın
sebebidir. Genç kız, orta ileri yaşlı bir beyle odama girdiler. Babası olan bey
1 astsubay emeklisi olup Karamürsel’de oturmakta imiş. Biyolog titrini almış
hanım kızımız çalışmak için iş istiyordu. Çalışarak hem kendisine ekonomik bir
imkân sağlamak hem de toplumuna hizmet edip üretmek istiyordu. Biyoloji eğitimini
öğretmenlik stajı ile tamamlamış ve öğretmen olarak Karamürsel’de bir eğitim
kurumunda çalışmaya başlamış. Başlangıçta her şey iyi giderken mana veremediği
teftişler başlamış. Mana veremiyormuş çünkü öğrencileri kendisinden memnunmuş.
Anlattıklarını öğreniyorlar ve öğrendikçe Biyolojiyi daha çok seviyorlarmış.
Ders programlarımı da iyi takip ediyorlarmış. Bu durum, bu hanım arkadaşımızı
daha da sevindirmiş, mesleğini, öğrencilerini, çalışmasını daha anlamlı hale
getirmiş…

Bu hanım kızımızı dinlerken, 20 yıl öncesine gittim. Çünkü
iki kız kardeşimi ailem okutmamıştı. Onlarda bizler gibi (3 erkek kardeşten
biri Yüksek İnşaat Mühendisi, ben doktor ve küçüğümüz Makina Mühendisi olarak çalışmaktayız)
okuyup meslek sahibi olabilir ve cemiyete daha çok artı değer
sağlayabilirlerdi. Bu müspet halin olmamasının sebebi, bu kızımızın
anlattıkları ile uyuşuyordu. Hanım kızımıza müfettişler (Başörtüsü sebebiyle)
yasak koymuşlardı. Benden çözüm veya iş istiyordu.

Evet, müfettişler, bu hanım kızımıza çalışmak istiyorsa
başına bağladığı, gerçekten zarif, kendine göre şıklık unsuru olan ve
giyimindeki güzelliği tamamlayan başörtüsünü çıkarması gerektiğini söylemişler.
Çünkü şu anda yürürlükteki kanunlar buna müsait değil İmiş. Ben de “ne
olur mademki mesleğini ve çalışmayı bu kadar seviyorsun, başörtüsünü çıkarıver”
dediğimde yüreğimi burkan cevabım unutamıyorum. “Doktor bey olur mu, siz
pantolonsuz dışarı çıkar mısınız?” dedi. Düşündüm… Çağdaş medeniyet de
insanlar eğitimli, meslek sahibi olmalı ve diğer insanlara daha çok faydalı
olmalı idi. İnsanların birbirinin hukukuna saygılı olmaları ve adaleti, hukuku
korumaları şarttı. İkili ilişkilerde birbirine ve topluma zararlı olmamak
gerekiyordu. Yine çağdaşlıkta değişim, değişimin fayda ve güzellikler getirmesi
vardı. Ama 30 yıl önce kız kardeşlerime anne-babamın bize rağmen koydukları
yasak, onları haklı çıkarırcasına bugün bu biyolog kızımıza müfettişlerce, hem
de çağdaşlığa uymadığı gerekçesi İle yönetmelikler müsaade etmediği için
konuluyordu…

Bu mağdur kızımıza azmini kaybetmemesini, mesleğini
unutmaması İçin özel çalışmalar yapmasını öğütledim.

Laboratuvarcı lığın farklı bir meslek olduğunu bildirdim.
Kanunların, insanlar arası ilişkileri faydalı ve zararsız kılmak için
çıkarıldığını, bizde de böyle olduğunu, fakat başına gelen durumu “kanun
ve yönetmeliklerimizdeki uyum gecikmesi” olarak düşünmesini, dilimin döndüğünce
anlattım. Giderken yeniden umutlandı. Moral bulmuştu. Lütfen basından da takip
ettiğimiz üzere dini ve örfi değerleri içinde başörtüsü ile örtünen hanım
kızlarımızı gereksiz bir şekilde toplumsal dışlanmışlık psikolojisine sokmakta
olan bu durumu makul bir şekilde artık çözünüz.”

 25 yıl önce yaşanılan
ve ciddi rahatsızlıklar yaratan bu sorun Ak Partinin 2002 de başlayan iktidarı
döneminde önce eğitim kurumlarında, sonra da çalışma alanlarında çözülmüş, kız
öğrencilerimiz ve kadınlarımız için YASAK olmaktan çıkmıştır. Başörtüsü
kullanan ve kullanmayan vatandaşlarımız birbirilerinin bu farklı tercihlerini
kardeşlik ve eşit vatandaşlık anlayışı içinde sürdürebileceklerini
göstermektedirler.

 Bugünlerde iktidar ve
muhalefet hep birlikte konunun kanuni olarak da çözüme ulaştırılması
gerektiğinde hemfikirdir. Bu durum demokrasinin halkın hak ve özgürlüklerini
temin yönüyle ne kadar gerekli olduğunu göstermektedir. Dileriz ki her konuda
halkın huzur ve refahını daha ileriye taşıyacak bir demokratik yönetim
anlayışını geliştirerek devam ettiririz.

 Bu düşüncelerle
100.yılına girmekte olan cumhuriyetimizin bayramını kutlarım. Demokrasimizin de
daha da gelişmiş ve kurumsallaşmış olarak Türk milletine hizmetinin devamını
dilerim.

Saygılarımla

Nesin Sen, Neyim Ben?

Sen bir cevhersin.

          Eşi bulunmaz
bir ersin.

          Hak nâmına
dersin.

          Bulunmaz bir
rehbersin.

          Ne doğudasın,
ne batıda,

          Ne
geçmiştesin ne âtide,

          Ne
güneydesin, ne kuzeyde.

          Sanki varsın
her düzeyde.

          Ne içimdesin,
ne dışımda.

          Ama her dâim
karşımda.

 

          Ama bir şey
var ki;

          Mevcut ve
gerçeksin.

          Her zaman her
yer için,

          Hep
gerekirsin.

          Çünkü

          Boşuna
arıyorum dışarıda.

          Beyhude
aramışım;

          Kuş’ta
Arı’da.

          Anladım seni;

          Kaçamazsın
elimden.

          Çaban yersiz.

          Kurtulamazsın
dilimden.

          Sen değil
Ben!

          Ben değil
Sen!

          Ama ayrılmaz
bütünüz,

          İçimdesin,
her ne desen.

          Anıyorum Seni
Ben,

          Anıyorsun
Beni Sen.

          Durmadan.

          Aslında
ayrılmaz bütünüz;

          Olarak Ruh’la
Beden.

          Kem küm
ederek,

          Debelenme
boşuna.

          Senin Benim
aradığımızı;

         

        “Hoşça bak
zâtına, kim zübde-i âlemsin Sen.

         Merdüm-i
dîde-i ekvân olan, Âdemsin Sen.”

 

        (Hoşça bak
kendine, çünkü âlemin özetisin Sen.

          Kâinatın göz
bebeği olan, İnsansın Sen.)

 

          Diyerek:

          Ortaya koymuş
ne de veciz.

          Bırakmış taç
beyitle;

          Zihinlerde
büyük bir iz.

          Bu konuda
olmuş bize gâlip;

          Asırların söz
ustası Şeyh Gâlip.

Mahir Ünal’ın Asılsız İddialarına Cevabımdır

0

AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, 22 Ekim 2022 Cuma günü
Kahramanmaraş’ta 8. Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı’nda şuuraltının
yansıması olan talihsiz bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada şunları
söylemiştir: “Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye’de yaşanmıştır. Ama
maalesef bir kültür devrimi olarak Cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi,
dilimizi, hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir. Bugün konuştuğumuz Türkçe ile
bir düşünce üretemeyiz, sadece konuşma ihtiyacımızı karşılayabiliriz.” 

 

Mahir Ünal, bu konuşmasıyla Atatürk’ün bânisi olduğu
Cumhuriyet’in kuruluşuna, değerlerine ve kazanımlarına öfkeleri, nefretleri ve
intikam duyguları bir türlü bitmeyen bir zihniyetin sözcülüğünü yapmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan harf ve dil devrimleri ile bugünkü
Türkçenin yetersizliği hakkındaki sözleri, tarihi ve ilmi gerçeklerle
kesinlikle bağdaşmamaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, alfabe ve dil
devrimlerini yaparken, Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılında başta padişahlar
olmak üzere yöneticilerin ve bazı aydınların bu alandaki çabalarını ve ortaya
koydukları görüşleri göz önünde bulundurarak bunları bir sistem bütünlüğü
içinde hayata geçirmiştir. Cumhuriyet; bir medeniyet ve milletleşme projesidir.

 

Şimdi Ünal’ın bu iddialarını tek tek ele alalım. Atatürk’ün
Cumhuriyet’in ilanından sonra alfabe ve dil alanında yapılan devrimler, birkaç
yılın birkaç günün eseri değil, uzun bir sürecin eseridir. Önce yabancı
dillerin Türk dilini istilasına karşı çıkan aydınlarımızın asırlardır
yaptıkları mücadele üzerinde duralım. 

 

Türk milleti, 10. yüzyılda toplu olarak İslam dinini kabul
ettikten sonra Türkçe Arapça karşısında kan kaybetmeye başlamıştır. Bu konudaki
rahatsızlığını ilk ortaya koyan Türk aydını, Kaşgarlı Mahmut’tur. 11. Yüzyılda
yetişen, İslâm dinine olan bağlılığı ile Türkçe sevgisini hiçbir zaman
birbirine karıştırmayan ilk dil bilginimiz Kaşgarlı Mahmut, Arapçanın Türkçeye
aşırı etkilerine karşı çıkmak için yazdığı Divanü Lûgat-it-Türk isimli ünlü eserinde,
Arapçanın Türkçeden üstün bir dil olmadığını 
göstermeye çalışmıştır. 

 

Milli birliğin sağlanması için resmi dilin tek olması
gerçeğini gören ilk devlet adamı olan Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277
tarihinde bir ferman yayınlayarak, o tarihten sonra “divanda, dergâhta,
bargâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dil kullanılmasını” yasaklamıştır.
13 Mayıs tarihi, 1960 yılından bu yana, dilimize sahip çıkma şuurumuzun
güçlenmesine katkıda bulunması düşüncesiyle Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır. 

 

Kaşgarlı Mahmut’tan sonra 15. Yüzyılda Ali Şîr Nevâî
dilimizin yabancılaşmasına karşı çıkmış ve Farsçanın Türkçe üzerindeki etkisine
karşı yazdığı Muhâkemetü’l-Lügateyn adlı kitabında, Türkçe ile Farsçayı
karşılaştırarak pek çok yerde Türkçenin üstünlüğünü savunmuştur.

 

Selçuklular döneminden itibaren ilim dili olarak Arapça,
edebiyat dili olarak Farsça ağırlık kazanmıştır. Osmanlı Devleti kurulduktan
sonra resmi yazışmalarda ve edebiyat dilinde Arapça ve Farsçanın kelime ve
tamlamalarının ağırlık kazandığı Osmanlıca adını verdiğimiz bir Türkçe
kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti, 
kısa sürede üç kıtada geniş bir coğrafyaya yayılarak büyük bir
imparatorluk haline gelince münasebete geçtiği dilleri etkilediği gibi, o
dillerden de etkilenmiştir. . Böylece Türkçe bir imparatorluk dili haline
gelmiştir. Edebiyat tarihçisi Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları isimli ünlü
kitabında “Her dil imparatorluk dili olamaz, çünkü her millet imparatorluk
kuramaz” diyerek Türkçenin zenginliğini ve gücünü ifade etmiştir. . 

 

Bu noktada şu iki tespiti yapmak gerekir. Osmanlı döneminde
aydınlar arasında yazı dili ile konuşma dili tamamen birbirinden kopmuştur.
Yönetimin halkın eğitim ve öğretimini ihmal etmesi sonucu bu etkilerden büyük
ölçüde uzak kalmış, başta Yunus Emre olmak üzere halk ozanlarının ve halk hikâyelerinin
etkisi ile halkımız, saf ve temiz Türkçeyi kullanmaya devam etmiştir.

 

Bize göre, Selçuklu da Osmanlı da Türkiye Cumhuriyeti de,
Hunlar, Uygurlar, Göktürkler gibi Türk tarihinin birbirinden ayrılmaz iftihar
kaynaklarıdır. Biz hepsiyle gurur duyuyoruz. Fakat Ünal’da ifadesini bulan
zihniyet, sadece Osmanlı’ya sahip çıkmakta, Türkiye Cumhuriyeti’ni ise yok
sayarak inkâr etmektedir. Bu zihniyet sahipleri, maalesef Osmanlı tarihini de
ya bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar. 

 

Türkçenin yabancı kelimeler ve tamlamalarla içine
düşürüldüğü tuhaf durumu ilk fark eden ve bu konuda ilk adımı atan Osmanlı
padişahı, III. Selim olmuştur. O, halk edebiyatındaki halk dilinin
kelimelerinin klasik edebiyatımızda da kullanılmasını savunan Türkî-i basit
hareketinden etkilenerek Türkçenin sadeleştirilmesini savunmuştur. 

 

Bir çok ıslahat hareketini gerçekleştiren II. Mahmut, 1827
yılında açılan Tıphane-i Amire’de okutulan bütün ders kitaplarının Fransızca
olması üzerine, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’ye gönderdiği mektupta, tıpta
öğrenim dilinin Türkçeleştirilmesini, Fransızca kitapların Türkçeye
çevrilmesini ve tıp biliminin kendi lisanımızla öğretilebilmesi için gerekli
kitapların yazılmasını istemiştir. II. Mahmut konuşulan Osmanlıcanın da
herkesin anlayabileceği şekilde sadeleşmesini istemiş, Viyana’ya yaptığı
yolculuğu kitaplaştıran Vak’anüvis Esat Efendi’ye kitabın dili hakkında;
“…Gerçi çok güzel ve sanatlı kaleme alındığına şüphe yok ise de, bu türlü
herkesin okuyacağı şeylerde herkesin anlayabileceği sözler kullanmak lazım
gelir” demiştir.

 

Osmanlı devletinde dil meselesi, II. Abdülhamit döneminde de
ciddi biçimde ele alınmıştır. 1876 yılında I. Meşrutiyet’in ilanından sonra
kabul edilen ilk anayasamız olan Kanun-ı Esasi’nin 18. Maddesinde; “devlet
kadrolarında görev alacak kişilerin devletin lisan-ı resmisi olan Türkçeyi
bilmeleri şarttır” hükmü getirilmiştir. Bu madde ile devletin resmi
dilinin Türkçe olduğu da açıkça belirtilmiştir. Kanun-ı Esasi’nin 68.
Maddesinde ise; üç kıtaya yayılmış Osmanlı coğrafyasından “seçilecek mebusların
Türkçe bilmesinin şart” olduğu belirtilmiştir.

 

Dilimizin sadeleştirilmesi, Halk Türkçesinin kullanılması ve
böylece yazı dili ile konuşma dili arasındaki kopukluğun giderilmesi konusu,
Tanzimat’tan sonra batıdaki Türkoloji çalışmalarından da etkilenen Şinasi,
Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Midhat
Efendi, Şemsettin Sami, Süleyman Paşa, Ali Suavi, Mirza Fethali Ahundzade ve Hüseyinzade
Ali Bey gibi yazarlar tarafından savunulmuştur. Bu yazarlar, bu konudaki
tavırlarını eserlerine yansıtmışlardır. 

 

Türk dilinin sadeleşmesi konusunda yapılan bu çalışmaları
Ömer Seyfettin, GençKalemler dergisinin 11 Nisan 1911 tarihli sayısında yayımlanan
“Yeni Lisan” makalesinde bir manifestoya bağlanmıştır. “Gayemiz milli bir
lisan, milli bir edebiyat vücuda getirmek olacaktır” diyen Ömer Seyfettin, bu
makalesinde; Türkçe karşılığı olan yabancı kelimelerin kullanılmamasını,
Türkçeye mâlolmuş kelimelerin kullanılmaya devam edilmesini, yabancı imla ve
dilbilgisi kurallarını terk edilmesini tavsiye etmiştir. Büyük tartışmalara
sebep olan Yeni Lisan makalesi, dilde sadeleşme hareketinin ve Milli
Edebiyat’ın öncüsü olmuştur.

 

Türkler toplu olarak İslâmı kabul ettikten sonra Türkçeyi
Arap Alfabesi ile yazmaya başlamışlardır. Türk toplumunda alfabe tartışmaları
da Cumhuriyet’le değil, Osmanlı döneminde başlamıştır. Tanzimat aydınlarının
önde gelenlerinden Münif Paşa 1863’te Osmanlı Cemiyet-i İlmiyyesi’ne sunduğu
projede, Arap harflerinin bitiştirilmeden ayrı yazılmasını ve «ses uyumu
kuralı» nedeniyle sesli harflerin eksiksiz kullanılmasını önermiştir. 

 

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Gelenekten Geleceğe isimli
kitabında ifade edildiği gibi;Latin harflerinin bilinmeyen ve kendini gizleyen
bir taraftarı, Ali Vehbi Bey’in yayınladığı hâtırâta göre, Sultan II.
Abdülhamid’dir. Ona göre Sultan, “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma
yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise harflerimizdir. Belki bu
işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur” demektedir.
Alfabe değişikliği taraftarlarının zamanla artmasına rağmen Latin harflerinin
kabulü sorunu, İlmiye sınıfının tepkisinden korkulduğu için hasıraltı
edilmiştir. 

 

II. Meşrutiyet döneminde de alfabenin ıslâhı veya
değiştirilmesine yönelik örgütlü girişimlerde bulunulmuştur. 1911 yılında
Milaslı Dr. Ismayıl Hakkı öncülüğünde kurulan Islah-ı Huruf Cemiyeti, “harfleri
tadil ve ıslah ile mükemmel hale getirmek” 
amacıyla Yeni Yazı adlı bir dergi de çıkarmıştır. Bu konuda Enver Paşa
bile bu alfabenin ıslahı için bir proje hazırlamıştır. Bu yıllarda
Azerbaycan’da da Latin alfabesine geçiş için alfabe tartışmaları başlamıştır.
Bu tartışma daha Cumhuriyet kurulmadan, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında
İzmir’de yapılan 1. İktisat Kongresi’nde de gündeme getirilmek istenmiş, fakat
“Lâtin harflerinin İslâm birliğini bozacağı” gerekçesiyle gündeme alınmamıştır.

 

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin ilânından
sonra Ord. Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü’yü İstanbul Darülfünûnu bünyesinde
Türk kültürünü ve medeniyetini dil, edebiyat, folklor gibi sahalarda
inceleyecek, araştıracak ve bunların sonuçlarını yayımlayacak bir ilim
müessesesi kurmak ile görevlendirmiştir. 12 Kasım 1924’te İstanbul Darülfünûnu
Edebiyat Şubesi’ne bağlı bir ilim ve kültür yuvası olarak kurulan Türkiyât
Enstitüsü, Türkiye Cumhuriyetinde Bakanlar Kurulu kararı ile kurulan ilk ve tek
ilmî enstitüdür.

 

1923-1924 öğretim yılında Türkiye’nin nüfusu 12 milyondur.
Bu nüfusun erkeklerde yüzde 7’si ve kadınların sadece binde 4’ü okuryazardır.
Cumhuriyeti kuran kadrolar,  Türk
toplumunun okuryazar oranını artırmak için çözümler aradılar. Bu konuda en
önemli adımın alfabe değişikliği olacağını düşündüler. Alfabe tartışmaları ilk
defa 25 Şubat 1924’te İzmir milletvekili Şükrü Saraçoğlu tarafından TBMM’ne
taşınmıştır. Saraçoğlu bu konudaki konuşmasında, halkın okuma-yazma oranının
düşüklüğünü Arap alfabesine bağlayarak şunları söylemiştir: “Efendiler! Bunun
yegâne kabahati harflerdir. Arap hurûfatı, Türk lisanını yazmaya müsait
değildir. Hacımızın, hocamızın, amirimizin, memurumuzun gayretine, asırlardan
beri yapılan bunca fedakârlıklara rağmen halkımızın ancak yüzde ikisi veya üçü
okumuştur” dedi. 

 

Atatürk, daha gençliğinden itibaren Osmanlı’da ve Türk
dünyasında alfabe konusundaki gelişmeleri yakından takip ediyordu. Bu gaye ile
1926 yılında Bakü’de toplanan Türk ve yabancı Türkologların katıldığı Birinci
Türkoloji Kurultayı’na, Türkiye’yi temsilen Köprülüzade Mehmet Fuat ile
Hüseyinzade Ali Beyleri gönderdi. Bu kurultayın 17. oturumunda, Türk soylu
halkların çoğunlukta olduğu cumhuriyetlerde Latin alfabesinden alınan
harflerden oluşan “Birleştirilmiş Yeni Türk Elifbası”na geçilmesine karar
verildi.

 

Atatürk, harf devrimini yapmadan önce halkın Arap harflerini
kolay öğrenip öğrenemediğini son defa 1926-1928 yılları arasında açılan ve 600
bin kişinin katıldığı kurslarda denedi, iki yılda  ancak 64.302 kişi okuma-yazma öğrenip belge
alabildi. Bu deneme, Arap harfleri ile yaygın bir eğitim çalışmasının
gerçekleştirilemeyeceğini gösterdi.

 

Türk dünyasında alınan ortak alfabe kararı ve bu denemeden
sonra Atatürk,   milleti bu durumdan
kurtarmanın yolunu 1928’de şöyle ifade etmiştir: “Büyük Türk milleti,
cehaletten az emekle kısa yoldan ancak; kendi güzel ve asil diline kolay uyan
Lâtin esasından alınan Türk Alfabesi ile sıyrılabilir. Arkadaşlar, bizim güzel
ahenkli zengin dilimiz yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. …Yeni
Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala,
sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi
biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki bir milletin, bir toplumun yüzde onu
okuma yazma bilir, yüzde doksanı bilmezse, bundan insan olanlar
utanmalıdır.” 

 

Bu konuşmadan sonra 1 Kasım 1928’de Harf İnkılâbı yapıldı.
Yeni Türk Alfabesini halka kısa sürede öğretmek için 24 Kasım 1928 tarihinde
Millet Mektepleri kuruldu. İlk yılda 1.075.500 kişi bu okullara devam etti ve
597.010 kişi okuma yazma öğrenerek belge aldı. Üç yılda 1,5 milyon vatandaş
okuryazar hale getirildi. Görüldüğü gibi, alfabe değişikliği bir günde değil,
Osmanlı’nın son döneminde başlayan uzun tartışmalardan sonra hazırlanmış ve
hayata geçirilmiştir.

 

Şimdi Arap Alfabesi’nden Türk Alfabesine niçin geçildiğinin
sebeplerini kısaca açıklayalım.

 

Harf İnkılabına kadar kullandığımız alfabe, sadece Arap
Alfabesi olmayıp, Fars-Arap alfabesi uyarlamasıdır.  Arapça alfabesi toplam 28 harften oluşur.
Osmanlıcada Arap harflerinin yanı sıra Farsçadaki (p , ç ve j) harfleri de
kullanılmıştır. Bu 31 harfin dışında Türkçedeki (ince g) ünsüzünü belirtmek
için (kef) harfine bir çizgi eklenerek (gef), (genizsi n) ünsüzü için üç nokta eklenerek
(nef), (lam) ile (elif)ten (lamelif), (hemze) ile (h) harfinin ünlü şekli olan
(hâ-i resmiye harfleri) oluşturulmuştur.

 

Bu alfabede (V) sesi veren tek bir harf vardı: VAV.  VAV harfi (V – O – U – Ö – Ü) olarak 5 ayrı
ses olarak okunur. Nasıl okunacağına cümlenin akışına ve anlamına göre yani
karine yolu ile karar verilir. Elif ortada ve sonda (A) olarak, başta (A) veya
(E) olarak okunur. Sözcüğe ı, i ile başlanacaksa, (elif) ve (Ye) harfini yan
yana getirilerek (ı, i) sesi alınır. Bu alfabede 2 tane (D), 2 tane (T), 3 tane
(S), 3 tane (H) sesi vardır. (Y) olarak yazdığım YE harfi (Y – İ – I – A)
olarak okunur. Mesela (Mustafa) yazarken, kelimenin sonundaki a harfi y olarak
yazılır. Bilmeyen kişi (Mustafa) kelimesini (müstafi) olarak okuyabilir. Bir
başka örnek;(ayın – sat – ye) harflerini yan yana getiriniz, normalde
“Asi” okunması gerekirken, maalesef “İsa” okunmaktadır.

 

Şimdi sizlere Türkçenin Arap harfleriyle yazılışının hazin
bir hikâyesini anlatacağım. 1925 yılında Komünistler Davası’ndan 15 yıla mahkûm
olan Nâzım Hikmet, bu 15 yılı yatmamak için Sovyetler Birliği’ne kaçar. Daha
sonra yeni bir yasa çıkar, hakkındaki mahkûmiyet kalkar. Nâzım, gizlice
Türkiye’ye döner ve Hopa’da yakalanır. Üzerinden ‘Heraklit’i Düşünüş’ şiiri
çıkar. Savcı, eski yazının azizliğine uğrayıp ‘Heraklit’i ‘her ekalliyet’
okumuştur. Nâzım, Heraklit’in Yunanlı eski bir filozof olduğunu bir türlü kabul
ettiremez. Savcı, sorguyu Kürt ayaklanmasına kadar götürür ve sonunda 3 ay 3
gün hapse mahkûm edilir. Üç ay Hopa’da tutulduktan sonra sırasıyla Rize’ye,
İstanbul’a ve Ankara’ya gönderilir. Delil yetersizliğinden serbest bırakılışı
ancak yedi ay sonra olur. 

 

Görüldüğü gibi Latin kökenli Türk Alfabesi, dünyada bugüne
kadar yapılmış olan en mükemmel eşsiz bir alfabedir. Türk Alfabesi’ndeki
harfler, her zaman ve her yerde aynı sesle okunur. Her harfin sadece bir tek
ses değeri vardır. Bir ses, bir tek harf olarak yazılır. Bir sesi yazmak için
birkaç harf bir araya getirilmez. Ayrıca yeni alfabemize, Arap Alfabesi’nde
bulunmayan  (Ç, Ğ, İ, Ö, Ş, Ü) harfleri
oluşturularak eklenmiştir. 

 

Bu yüzden Atatürk Harf devriminin gerekliliğini şöyle
açıklamıştır: “Her araçtan evvel, büyük Türk milletine kolay bir okuma yazma
anahtarı vermek gerekir. Büyük Türk milleti bilgisizlikten, az emekle kısa
yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline kolay uyan böyle bir araç ile
sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı, ancak Lâtin esasından alınan Türk
alfabesidir.”

 

Harf devriminden sonra sıra Türkçenin yabancı dillerin
boyunduruğundan kurtulması için Dil devrimine gelmiştir. “Türk dilinin öz
güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında
değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” amacıyla Atatürk’ün talimatıyla    12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu, Türk
Dili Tetkik Cemiyeti adıyla kurulmuştur. Türk Dil Kurumu, öncelikle o tarihe
kadar Türkoloji alanında yapılan çalışmaları ve dilin sadeleşmesi konusunda
ortaya atılan görüşleri değerlendirmiş, ülkemizdeki lehçe ve şive
farklılıklarını ve diğer Türk topluluklarının sözlüklerini incelemiştir. Bu
çalışmaları yakından takip eden Atatürk, bizzat kendisi de Türk dili üzerindeki
yerli ve yabancı araştırmaları inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili
üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. 

 

Gençlik yıllarından itibaren dil bilimi alanında çok sayıda
kitap okuyan Atatürk, Türk dilinin sadeleştirilmesi çalışmalarına bizzat
katılmıştır. 1936-1937 kış aylarında Dolmabahçe Sarayı’na çekilerek geometri
öğretmenlerine, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olmak üzere, bir eski adıyla
Hendese, yeni adıyla Geometri kitabı hazırlamıştır. Bu kitap 1937’de yazar adı
gösterilmeden Milli Eğitim Bakanlığı’nca bastırıldı. Bu kitapta yer alan
geometri terimlerinin bazılarının eski ve yeni karşılıklarına bir göz atalım.

 

Mecmu (toplam), mesâha-i sathiyye (alan), mahrut (koni),
müselles-i mütesâviyü’l-adlâ’ (eşkenar üçgen), müselles-i
mütesâviyü’ssâkeyn  (ikizkenar üçgen),
murabba (kare), müselles (üçgen).Türk insanı, anlamadığı bu eski kelimelerle mi
bilim yapacaktı?

 

Yalnız burada şu hususun altını çizmek gerekiyor. Bazı
dilbilimciler ve yazarlar dilde sadeleşme adına aşırılığa kaçmışlardır. Bir
tarafta fosilleşmiş eski kelimeler canlandırılmaya çalışılırken, bir taraftan
da milletimizin geçirdiği tarihi süreçte dilimize girmiş, Türkçeleşmiş
kelimeler ve kavramlar dilimizden atılmaya başlanmıştır. Ayrıca Türk dilinin
kurallarına uymayan anlamsız kelimeler türetilmeye başlanmıştır. Bu da
dilimizin yozlaştırmasına ve yoksullaşmasına yol açmıştır. Atatürk bu gerçeği
daha sağlığında görmüş ve bu aşırılığa karşı çıkmıştır. Günümüzde   “Yaşayan Türkçe”nin kullanılması esas
alınmıştır. 

 

Son olarak Ünal’ın “Bugün konuştuğumuz Türkçe ile bir
düşünce üretemeyiz, sadece ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz, konuşma
ihtiyacımızı karşılayabiliriz” sözü üzerinde duralım. Bu da bilimsel bir ifade
değildir. Bu konuda Atatürk şöyle diyor: 
“Türk dili zengin bir dildir. Her kavramı ifade kabiliyeti vardır. Türk
dili dünyada en güzel dildir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir.
Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakını,
ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini
yapan her şeyi dili sayesinde muhafaza etmiştir.”

 

Hayatı boyunca Türkçenin bilim dili olmasının mücadelesini
veren ve bilim dünyasında “Türk Einstein”i unvanını kazanan Profesör Oktay
Sinanoğlu, Türkçenin bilim dili olması konusunda şunları söylüyor: “Türk dili,
öbür dillerde pek az rastlanan bir yapıya sahiptir. Batılı dilcilerin
hayranlıkla söyledikleri gibi kuralları, 
adeta bir matematikçi tarafından düzenlenmiş gibi, kesin ve seçik, kendi
kendini içinden türetebilen her yeni konuya yetişebilen her Türk’ün kolayca
anlayabileceği yeni türeyen sözleri ile işlendikçe zenginleşen bir dildir.  Türkiye’nin bilim ve teknolojide gelişmesi ve
bu alanda üretmesi için bilim dilinin İngilizce değil, Türkçe olması gerekir.
Çünkü Türkçe, matematiksel yapısı itibariyle dünyadaki diller içinde en iyi
bilim dili olacak yapıdadır. Bilim toplumu olmadan üretemezsiniz. Bu da sizi
başkalarına muhtaç hale getirir. Her haysiyetli ülkenin eğitim dili kendi resmi
dilidir. Bir ülkenin dilini yok etmek, o ülkenin, o ulusun adını tarihten
silmek demektir.” Alman dil bilgini ve filozof Max Müller, Türk dili hakkında
“Türk dilini incelerken, insan zekâsının dilinde başardığı büyük mucizeyi
görürüz” demektedir. 

 

Büyük Atatürk’ün ifadesiyle “Cumhuriyet’in temeli, Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk kültürüdür.” Dil, milli kimliği kazandıran, milli
birliği sağlayan ve sözlü ve yazılı kültürü maziden günümüze taşıyan en önemli
unsurdur. Milli dil, bir egemenlik ve bağımsızlık göstergesidir. Türkçe, millî
kültürümüzün koruyucusu ve taşıyıcısıdır. Yüzde yüz değilse bile yüzde doksan:
Dil kültürdür! Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ifadesiyle “Türkçe, bizim ses bayrağımızdır.”
Yetmiş yıl Sovyetler Birliğinin hegemonyası altında kalan ve 90’lı yılların
başında bağımsızlığını kazanan beş Türk devletinde milli kimliği ayakta
tutan  “dil ve din” olmuştur.

 

Mahir Ünal’ın sözlerine bir cevap da Yakup Kadri
Karaosmanoğlu’ndan: “Türkçe yazmak için, her şeyden önce Türkçe düşünmemiz
gerekir. Bir dilin özelliği sözlüğünde değil, ruhunda, dehasında aranmalıdır.”
Yahya Kemal Beyatlı da diyor ki: “Bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde
koruyan ve birbirimize bağlayan Türkçedir.” 

 

            Bu duygu
ve düşüncelerle biz de diyoruz ki: atalarımızın emaneti olan Türkçe ve Atatürk
ile silah arkadaşlarının emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar
yaşayacaktır.

 

            Ne mutlu
Türküm diyene!

Gece Yarısı Güneşi

Emekli Yarbay
Atilla Çilingir, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtına katılmış bir Kıbrıs
Gazisidir. 1985-1987 yıllarında da yine Kıbrıs’ta görevlendirildi.

Emekli
olduktan sonra Kıbrıs’la alâkalı 10, Türkiye hakkında 1, Sigortacılık üzerine 1
ve Kıbrıs’ta cereyan eden olayların romanı olarak 1 olmak üzere 13. kitabını
yayınladıktan sonra yine Kıbrıs’ta yaşanan büyük bir aşkın romanını ‘Gece
Yarısı Güneşi
’ adı ile okuyucuya sunuyor.

Kuzey Kutbu’na
çok yakın olması sebebiyle Finlandiya’da yaz aylarında 73 gün boyunca güneş batı
ufkunda bir dakikalığına kaybolduktan sonra doğudan parlak yüzünü gösterir.
Gecenin tam yarısında, öğle güneşi gibi tam tepededir ve ‘Gece Yarısı Güneşi’ olarak anılır.

Geceyarısı
güneşi, mâvi ve yeşilin bütün tonlarıyla gökyüzünü ve yeryüzünü aydınlatır.
Harikulâde renk şöleni bu gecelerde, romantik âşıkların buluşmalarına şâhitlik
eder. Fısıltılı konuşmalarını dinler.

Atillâ
Çilingir’in yazdığı romanın bayan kahramanı Kıbrıs Barış Gücü Görevlisi Sara
üsteğmen de Finlandiyalıdır. Işıltılı mâvi gözleriyle ve ipeksi sarı saçlarıyla
âdetâ ‘Gece Yarısı Güneşi’nin
Kıbrıs’taki temsilcisidir. 1,90 boyunda atletik yapılı, yeşil gözlü Yüzbaşı
Sarp, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görevlisi olarak Kıbrıs’ta bulunmaktadır.

Gecenin bir
yarısında Rum kesiminden gelen müthiş bir patlama sesi ile Barış Gücü ve Türk
askerî grubu tedirgin olur. İlgililer hâdisenin tahkîki için harekete geçer.
Bunu fırsat bilen antik Yunan mitolojisinin Kıbrıs’ta görevli aşk tanrıçası
Afrodit devreye girer ve güzeller güzeli Sara ile seçkinler seçkini Sarp’ı bir
araya getirir. Sükûnetle atlatılan ilk buluşmanın hemen akabinde, taraflar
arasındaki elektriklenme tesirini gösterir ve neye uğradıklarını anlayamamış
olmanın sırları bedenlerini sarmıştır. Afrodit boş durmaz. Türk ve Rum kesimi
arasında yumuşama sağlamak maksadıyla tertip edilen yılbaşı balosunda Sara ve
Sarp’ı bir araya getirir. Yeni bir yıla girişin ilk saatlerinde muhteşem bir
vals ile âşıklar, her ne pahasına olursa olsun asla ayrılmama sözleşmesini
gözleriyle imzalarlar.   

Yunan
Mitolojisinde Takhisis gibi kötülük tanrıçası da vardır. Her fırsatı
değerlendirir ve okuyucunun çok sevdiği, aşklarının sonsuza kadar devam
etmesini can-ü gönülden temenni ettiği Sarp ve Sara’yı geçici de olsa birbirinden
ayırmayı başarır. Ayrılmalar ve birleşmeler sayfalar boyu devam ederken
okuyucu, sayfalar değil satırlar arasında nefes nefese gelişmeleri tâkip etmeye
çalışır. Bâzen sabahın hayrı, gecenin şerrini yok eder. Âşıkların birbirine bağlılığı,
okuyucuyu romanın bağımlısı hâline getirir.

Hayırlar da
şerler de, bu yazıya sığdırılamayacak kadar çoktur.  ‘Çok veren maldan, az veren
candan
’ fehvasınca ancak kısa bölümler hâlinde sunulabilir.

Tadımlık bölüm
1:

Sarp ile Sara,
oturdukları kafeterya masasından, hemen bitişikteki Magosa Kalesi’nin taş
duvarlarını eritecek kadar sıcak, sımsıcak duygu yoğunluğu içinde
kalktıklarında sabahın 04.00’ü olmuştu…

Sarp, sevgi
sarhoşluğu içinde, kucakladığı Sara’ya:

-Artık Girne’ye
dönmeliyim bir tanem. Hem sana anlattığım gibi bugün de birliğime haber
vermeden ayrıldım. Hiç umurumda değil ama beni yine cezalandıracaklar. Seni bir
süre göremeyebilirim. Ama yanımdaki arkadaşım Metin ile sana haber gönderip,
bundan sonra seni nasıl ve nerede göreceğimi bildireceğim sevgilim.

Sarp’la Sara
kavuşmalarındaki coşkunun yerini alan ayrılık acısının gölgesinde sanki bir
daha görüşemeyeceklermiş gibi hasretle kucaklaştılar…

Sarp, bölüğünden izinsiz ayrıldığı için 3 ay
hapis cezasına çarptırılır. Karar günü hapishâneye gönderilir. Sevdiği kızı
görmekten bir gün bile mahrum kalmaya tahammül edemeyen Sarp, 90 gün
yaşayamayacağını düşünerek zifirî karanlıklara karışır. Girne Askerî Cezâ
Evi’ndeki ilk gününde bir ziyâretçisinin olduğu söylenir. Kalbi duracak gibi
olur. Acaba O’mu?

Gelen, bir müddet önce bindiği taksinin;
yüreği sevgi dolu candan bir insan olan şoförüdür. Son olarak onunla Magosa’ya
sevgilisini görmeye gitmiş, gidiş dönüş sırasında candan dost olmuşlardı. İki
dost, konuşmaya başlamadan önce bir müddet bakıştılar, sonra ânî bir hareketle
kucaklaştılar. Sarp, yeniden hayata dönmüş gibi olduysa da, hıçkırıklarını zapt
edemeyen dostu Metin’e eşlik etmekten kendisini alıkoyamadı. Cezâevi duvarları
ne acılar görmüş, nelere şâhitlik etmişti. Fakat taş duvarlarda yankılanan böylesi
bir ağlama sesi hiçbir zaman duyulmamıştı.

Tadımlık Bölüm 2:

Dostu Sarp’ın ve ‘yenge’ diye hitap ettiği Sara’nın içerisinde bulunduğu trajik
durumun kahredici ıstırabını akciğerinin derinliklerinde hisseden taksi şoförü
Kıbrıslı Metin, bir gün yengesini görev yaptığı Magosa’dan alır ve Girne’deki
hapishâneye götürür:

Girne’ye
geldiklerinde henüz öğle olmamıştı. Cezâ evinin ziyâret saatleri öğleden sonra
başlıyordu. Sara öylesine sabırsızdı ki, Sarp’ı görmek için birkaç saat daha
beklemeye hiç ama hiç tahammülü yoktu. Saati gelmeden görüşebilmek için cezâ
evi müdürüne gitti. Magosa’dan geldiğini cezâ evinde bulunan arkadaşı Sarp
üsteğmeni görmek istediğini belirtti. Ancak bu sözler müdürü tatmin etmemiş; ‘yabancı bir subayın bir Türk subayı ile ne
işi olabilir
?’ diye düşünmüştü. Bu sebeple:

-Bu görüşme için
alınmış bir izniniz var mı? Yoksa bu görüşme mümkün olmaz.

Bu cevap üzerine Sara
öylesine üzüldü ki, gözleri karardı, sendeledi tam yere düşecekken, yanına
gelen Metin onu kollarından yakaladı. Bir sandalyeye oturtup müdüre Sara’nın
oraya neden geldiğini kısaca anlattı. Birbirlerini seven bu iki gencin kısacık
da olsa görüşebilmeleri için müdürün inisiyatif kullanmasını istirham etti.

Müdür, anlatılanlar
karşısında allak-bullak olmuştu. Sarp üsteğmenin yaşadığı durumu o da yakından
biliyordu. Sarp birkaç defa hücresinde baygın olarak bulunmuş, bundan haberdar
olan müdür, revir sorumlusu doktor ile görüştüğünde, bu genç üsteğmenin âdetâ
kendini öldürmek istercesine aç ve susuz kalmayı tercih ettiğini öğrenmesine
rağmen bunun sebebini bilmiyordu. Şimdi öğrenmişti. Netice de o da insandı.
Metin’e dönerek:

-Bu Barış Gücü
subayına söyle arkadaşını görebilmesi için ona yarım saat izin veriyorum. Ne
bir dakika fazla, ne de eksik. Üsteğmen Sarp ile görüşecek, sonra da sessizce
buradan ayrılacak. Bu görüşmeyi hiç kimse bilmeyecek. Yoksa beni görevden
alırlar!

Yarı baygın bir
şekilde bekleyen Sara, bu sözleri duyduktan sonra yerinden zıplayarak fırladı!
Üstünü başını düzeltti. Saçlarını eliyle tarayıp, gözyaşlarını da sildikten
sonra, Sarp’la görüşeceği odaya girdi ve sevgilisini beklemeye başladı.

Ceza evi gardiyanı,
Sarp’ın kaldığı hücre kapısının kilidini açtı. Büyük bir gıcırtı ile açılan
hücre kapısının ardından hücresinde iki büklüm oturan Sarp göründü!

Gardiyan: ‘Müdürüm seni görmek istiyor’ dedi.

Odasına girdiğinde; müdür
pencereden dışarıyı seyrediyordu! Kapıya döndü ve Sarp Üsteğmene hitaben:

-Bak üsteğmenim iki
ayı aşkın bir süredir buradasın, iki defa hücrende baygın bulundun. Ne yemek
yiyorsun, ne su içiyorsun! Ölmek mi istiyorsun? Daha çok gençsin. Hem seni
sevenlerin, belki de senin de sevdiğin var! Bunu yapma, daha yaşayacağın çok
uzun bir hayat var.

Müdür, âdetâ günah
çıkarırcasına Sarp üsteğmene nasihat edip, tavsiyelerde bulunuyordu. Bir süre
ceza evi müdürünü dinleyen Sarp üsteğmen:

-Beni bunları
söylemek için mi çağırdınız? Söyleyecekleriniz bunlar ise hayat benim için bir
şey ifâde etmiyor! Bir an önce bu yalan dünyadan çekip gitmek istiyorum.

Müdür, böylesine bir
cevabı hiç beklemiyordu. Ama bu defa Sarp’ı hiç beklemediği bir şekilde etkisi
altına almaya kararlıydı!

Bu kararlılıkla
sordu:

-Ya sevdiğin kadın?
Onu da mı görmek istemiyorsun? Kendine bu kadar acımasız davranman onu hiç mi
üzmeyecek?

Sarp, bu duydukları
karşısında şaşırdı:

-Siz böyle birisi
olduğunu nereden biliyorsunuz? Kim anlattı size diyerek, heyecanla sordu…

Ceza evi müdürü:

-Bunun ne önemi var
ki? Önemli olan böyle bir gerçeğin varlığı. Bu gerçeğin kahramanı seni görmeye
gelmiş, hadi koş. Tam yarım saatin var ona göre, diye cevapladığında;

Sarp üsteğmenin
içinde bir sevinç patlaması olmuş, bir an önce sevgilisine kavuşmak istercesine
koşar adımla odadan çıkıp, görüşmenin yapılacağı odaya koşmaya başlamıştı.
Görüş odasına girdiğinde kalbi yerinden çıkacak gibiydi! İşte sevdiği kadın,
biricik Sara’sı tam karşısındaydı.

Her ikisi de büyük
bir hasretle kucaklaştılar. Özlemle birleşen dudakları onların sevdasının ne
kadar büyük, ne kadar güçlü olduğunu anlatan en güzel duygunun yansımasıydı…

Sarp, sevdiği kadının
kokusunu uzun, uzun içine çekiyor, bir taraftan da ipeksi sar saçlarını okşarken,
sevgi kelimeleri görüş odasının duvarlarında yankılanıyordu:

-Saram, gece yansı
güneşim benim, seni öylesine çok özledim ki, bir ara aklımı yitirecek gibi
oldum. Bu hasrete dayanacak gücüm bitmişti ki, birden seni karşımda buldum
canım sevgilim, güzel kokulu çiçeğim benim, inan ki, canıma can kattın. İyi ki
geldin sevgilim.

Sara ise sevdiği
adamın kollarında aşkının hasretini dindirmeye çalışırken:

-Canım sevgilim ya
ben, ya ben! Seni nasıl özledim bir bilsen. Magosa’dan ayrıldığın günden beri
rüyalarımdasın. Her sabah seni bir daha ne zaman göreceğim diyerek uyandım.
Gözlerim hep seni aradı. Her günün sonunda senin kokunu yeniden soluyabilmek
için Magosa Kalesi’nde oturduğumuz kafeye gittim. Gelmeyeceğini bildiğim halde seni
orada bekledim. Her defasında da seni göremememin hüznüyle geri döndüm. Ama
bak, şimdi yeniden bir aradayız, yeniden kollarının arasındayım. Yüce Tanrım ne
olursun bu anın güzelliği sonsuza kadar sürsün, sana yalvarıyorum. Diye inledi!

Ancak görüşebilmeleri
için verilen süre dolmuş, görüşme odasının kapısını açan gardiyanın sesi
duyulmuştu:

-Görüşme sona
ermiştir.

Ceza evi duvarlarında
yankılanan bu ses, onları yeniden hayatın acımasız yüzü ile karşı karşıya getirdi!
İki sevgili son bir defa daha sarılarak birbirlerine vedâ ederken:

Sarp Üsteğmen:

-Güzel sevgilim, sonu
ne olursa olsun, ceza evinden çıkar çıkmaz yine sana geleceğim. Hem baharın
gelmesine çok az kaldı. Kıbrıs’ta bahar çok güzel geçer. Gör bak! Bu güzelliğin
keyfini birlikte çıkaracağız. Bekle beni bir tanem. Dedikten sonra; Sara’ya
sarıldı. Onu bir kez daha öptü ve kulağına: ‘Hoşça kal aşkım, kendine dikkat et’ diye fısıldadı.

Sara da:

-Seni sonsuza kadar
bekleyeceğim. Seni çok seviyorum, diyerek; Sarp’a sımsıkı sarıldı. Kokusunu bir
defa daha içine çekti, o son vedâyı hasrete dönüştüren dudaklar birleştiğinde;
gardiyanın sesi tekrar duyuldu:

-Haydi, tamamdır
artık. Görüşme bitti…

Fakat roman bitmedi. Hattâ yeni başlıyor. 262
sayfanın 72.sindeyiz. İyilik meleği Erlik iki sevgiliyi kavuşturmaya
çalışırken, kötülük meleği Ehrimen şeytandan aldığı akılla, insanoğlunun aklına
gelmeyecek zorluklar çıkarır.

Kurgusu mükemmel bir roman… Harikulâde bir
anlatımla cennet Kıbrıs’ın havasını teneffüs ettiren, manzarasını pek mükemmel
tasvir eden; kâh lirik, kâh epik destan gibi, hem aksiyon hem de aşk filmi
hüviyetindeki romanı okumak çok kişiye iyi gelecek.

Gözyaşları; kâh erişilmesi güç saadetlerden,
kâh kahredici hüzünlerden sel olup aksa, mendiller sırılsıklam olsa bile…

 

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu,
İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64

Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

 

ATİLLA ÇİLİNGİR:

1967
yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı
zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da
desteğini alan Rumlar; adada yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi
yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik
ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı…

O
dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu,
Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması
gereğince, Ada’da buluan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak
için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz
Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı
olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevine başarıyla devam
etti, ‘Gazi’ unvanı ile onurlandırılarak Türkiye’ye döndü.

 

1974-1975
ve 1985-1987 yıllarında Kıbns’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada
yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında
Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim Kurulunda da görev
yaptı.

Bu
uzun süreçte ‘millî dâvâmız’ olarak bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs
Türklerinin kazanılmış târihî ve hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik
platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına
konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns
konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına,
konferanslarına devam etmektedir.

Sivil
iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS
bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, dühyânın 18 ülkesinde hizmet
veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet
gösteren; CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde hizmete devam
etti.  

Pek
çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında,
vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye
devam eden Çilingirin: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu
hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın
Gerçekleri
(2012) isimli bir kitabı bulunmaktadır.

Atilla
Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle;
Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit
Aileleri ve Mâlûl Gazileri Demeğine ‘Tarihten
Gelen Çığlık
’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat
2013’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak
Köyü İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim
Okulunda CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını
taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde
de, Mapuder-A.D.D. Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM’nin de
katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan
bir kütüphânenin açılışını yapmıştır.  

Çok Çocuk Yapın Dedikçe Doğurganlık Azalıyor

AKP Genel Başkanı ve CB Erdoğan partisine katılan eski CHP ve Memleket Partili milletvekili “Teğmen
M. Ali Çelebi”
ye rozet takarken sarf ettiği sözler farklı yönlerden
tartışıldı.

Çelebi’ye
çocuk yapma tavsiyesi veren Cumhurbaşkanı Erdoğan “Çocuk çok
önemli, sayıları arttırmak lazım… Bak PKK’lıların 5 tane 10 tane 15 tane
var”
demişti.

Erdoğan,
bu sözleriyle, Kürt vatandaşlarla PKK’lıları özdeşleştirdiğine dair eleştirileri
dikkate almalı. Bir devlet başkanının bir siyasi parti liderinin bu türlü
sözler etmesi yanlış.

Ayrıca
bireylerin özel hayatlarına müdahale anlamına gelen cümleleri de şık
bulmuyorum.

****

CB Erdoğan
sık sık “en az 3 çocuk yapılmalı” tavsiyesini dile getiriyor. Fakat AKP’li
yıllarda doğurganlık ve Türkiye’nin nüfus artış hızı azaldı.

Ben bu
yazıda tavsiye edilen ile yapılan arasındaki çelişkiyi değerlendirmeye
çalışacağım.

Gerçekten
genç nüfusun çok olduğu milletler uluslararası rekabette önemli bir
avantaja sahip olurlar. Türkiye nüfusunun bu avantajlı yapısı artık sona ermek
üzeredir. Bu altın fırsat büyük ölçüde kaybedildi, bundan sonraki 15-20 yıl iyi
değerlendirilmezse hepten kaybedilmiş olacak.

Nüfusun
sabit kalması için nüfus artış hızının %2,1 olması gerekiyor. Buna
nüfus yenilenme düzeyi” deniyor. AKP iktidara geldiğinde 2002
yılında nüfus artış hızımız %2,17 idi.
Böyle olunca genç nüfus oranımız
düşmüyordu.

Nüfus
artış hızı, nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,1’in altına indiğinde bir ülkede nüfus
yaşlanmasından
bahsedilir. Türkiye bu sınırın altına indi. Halen nüfus
artış hızımız %1,7
olduğuna göre artık yaşlanmakta olan bir ülkeyiz.

Ülkemizde
doğurganlık ve ölümlülükteki azalmaya bağlı olarak, yaşlı nüfus
artmakta ve ortanca yaş yükselmektedir.
(Ortanca yaş yeni doğan
bebekten en yaşlıya kadar nüfusu oluşturan kişilerin yaşları küçükten büyüğe
doğru sıralandığında ortada kalan kişinin yaşıdır.)

2002’de
26,4 olan ortanca yaş 2021 yılında 33,1’e yükseldi.

Veriler açık. AKP’li yıllarda her yıl nüfus artış hızımız düşüyor.
Nüfusumuz yaşlanıyor.

****************************

RTE’nin Temennisi Doğru Ama Yaptığı Yanlış

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın nüfus artış hızımızın düşmesi ve
yaşlanan nüfus
sorununu gördüğü için “en az 3 çocuk tavsiye” ediyor
olmalı. Erdoğan nüfus artış hızımızın yüzde 3’e doğru çıkmasını temenni
ediyor.

Bu temenniye ben de katılıyorum. Tabii ki doğan bireylere eğitim, iş, aş vd.
ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir ortam hazırlamak şartıyla.

Ancak bu meselenin de temenni ve tavsiye ile çözülemediği açık.

Tıpkı enflasyonu düşürmek temennisiyle gösterge faizinin düşürülmesi
gibi bir durum.

Faizin de enflasyonun da düşmesini istemeyen hiç kimse yoktur.

Fakat Erdoğan gösterge faizini indirdikçe banka faizleri artıyor, enflasyon
azıyor.
Enflasyonu, girdi maliyetlerini indirmeden faizler düşmüyor.

Bunun gibi Erdoğan çok çocuk tavsiye ettikçe doğurganlık oranları
düşüyor.

Çünkü “Gençler iş hayatına artık daha geç atılıyor. İşsizlik
sorunu
gençler için giderek büyüyor. Bu da evlenme yaşını geciktiriyor. Geç
evleniyor, geç çocuk sahibi oluyorlar.”

Düğün masraflarını bir şekilde karşılayıp evlenenler de kira, elektrik,
yakıt ve eğitim giderlerini karşılama güçlüğü sebebiyle genellikle tek çocukta
kalmayı tercih ediyorlar.

Birileri R.T.Erdoğan’a hatırlatmalı: “Ekonomiyi iyi yönetemediniz.
Üretim ve istihdam alanlarını çoğaltamadınız. İnsanları en temel ihtiyaç
maddelerine bile erişmekte zorlanacak hale getirdiniz. Bu ortamda kimse
sizin tavsiyenize uymaz, gençler en fazla tek çocuk yapmaya cesaret ederler”
diyebilmeli.

****

Enflasyon, faiz, büyüme gibi ekonomik parametreler bir dönem kötü
gitse de iyi bir yönetimle bir süre sonra düzeltilebilir.

Fakat nüfus yaşlanma sürecine girdikten sonra bunun geri çevrilmesi
imkansıza yakındır.
Bugün Avrupa devletleri dünyadaki öncü rolünü
kaybettiyse bunda öncelikle yaşlanan nüfusun etkisi büyüktür.

Türkiye’de 65 yaş ve üstü nüfus bugün toplamın yüzde 9,7’si kadar. 2050’de
yüzde 17’lere ulaşacağını öngörülüyor.

Bu gelişmeler çalışan aktif nüfusun bakmak zorunda olduğu çocuk sayısı
azalırken, bakmakta olduğu yaşlı sayısının artmasına yol açıyor.

Türkiye’de, 2021 yılı verilerine göre, çalışma çağındaki her 100 kişi,
33 çocuğa ve 14,3 yaşlıya bakmaktadır.

****************************

Türkiye’deki Yabancılar

Prof. Dr. Ahmet İçduygu’ya göre nüfus problemi denilen şey sadece doğurganlığın
azalması değil.
Afrika’da doğurganlığın azalmadığını ama yine de ekonomik
sorunların devam ettiğini vurgulayan İçduygu, “Doğurganlığın azalması çalışma
yaşındakilerin azalmasını getirir. Avrupa bunu göçle besledi. Ama nitelikli
göçmen aldılar.

Geçici Koruma Statüsündeki 5 milyon civarındaki Suriyelinin ve diğer
ülkelerden gelen 2 milyona yakın sığınmacıların
“yaşlanan Türkiye için bir
fırsat” olduğunu savunan iktidar yandaşları var.

Bizde ortanca yaş 33. Türkiye’de
yaşayan Suriyelilerde ortanca yaş 19
yani her yüz Suriyelinin 66’sı 25
yaşın altında. Bunlarda doğurganlık oranı çok yüksek.

Türkiye’deki
Suriyelilerin büyük ekseriyeti eğitimsiz ve niteliksiz.
Afganistan, Afrika ve bazı Asya devletlerinden gelen yabancılar da aynı şekilde
vasıfsızlar.

Bunları vatandaş yaparak ortanca yaşı düşürmek daha büyük belaları davet
etmektir.

Demografik meseleler uzun vadeli akıl ve bilim süzgecinden geçmiş
stratejik planlarla çözülebilir.
Afaki slogan ve tavsiyeler sadece sorunu derinleştirir.

Milyonlarca eğitimsiz, niteliksiz ve Türklere nazaran çok hızlı üreyen yabancıların ülkede tutulması ve hele hele vatandaşlık
verilmesi
telafisi imkânsız zararlar verir. Çeyrek veya yarım yüzyıl sonra,
Türkiye Türkleri yabancı kökenlilerin yönettiği bir Türkiye’de veya parçalanmış
bir ülkede yaşıyor olabilir. Daha az kötü ihtimalle PKK benzeri yeni terör
örgütleriyle boğuşuyor oluruz.

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-1

“Amasra
Kömür Madeni Kazasında Hayatlarını Kaybeden Kardeşlerimize Allah’tan Rahmet
Kederli Ailelerine ve Türk Milletine Sabırlar Dileriz”

GÜNDEM: https://teyit.org/analiz[1] sayfasında Sayıştay
Raporlarının Amasra’daki maden faciası öncesi tutanaklarının ve uyarılarının
maalesef dikkate alınmadığı görülmektedir. https://teyit.org/analiz sitesinde deliller
ve belgeler herkesin anlayacağı şekilde açıklanmıştır:

 Bartın’ın
Amasra ilçesindeki Türkiye Taşkömürü Kurumu Amasra Müessese Müdürlüğü’ne ait
maden ocağında yaşanan grizu patlamasında 41 maden işçisi hayatını kaybetti
.
Maden ocağı ile ilgili 2019 yılında Sayıştay raporlarında grizu patlaması
riskinin öngörüldüğüne dair uyarıların yapıldığı iddiaları sosyal medyada hızla
yayıldı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Zonguldak Milletvekili Deniz
Yavuzyılmaz’ın gündeme getirmesiyle bu rapor birçok haber sitesinde de yer almıştır:

İddiaların ardından Türkiye Taşkömürü
Kurumu (TTK) ise bir açıklama yaparak ocağın içerisindeki havalandırma ile
kömürün bünyesindeki metan gazının farklı olduğu ve bunun iş sağlığı ve
güvenliğini etkileyen bir durum olmadığını ifade etti. Kurum, haberlerde “dezenformasyon
yapıldığını söylemiştir. 

Sayıştay
uyarılarda bulunmuş

Sayıştay’ın Türkiye Taşkömürü Genel
Müdürlüğü ile ilgili denetim raporuna açık kaynaklardan erişilebiliyor. 
Yavuzyılmaz’ın paylaştığı görüntü raporun 65’inci sayfasına aittir. Sayıştay
Amasra’daki üretim derinliğinin sıfırın altında 300 metreye ulaştığı; çalışılan
damarlarda gaz içeriklerinin yüksek olduğu, ani gaz degajı ve grizu patlama
riskinin arttığını belirtmişt

Sayıştay riskleri de göz önüne alarak
“İlgili mevzuat hükümlerinin yanı sıra ‘kurum degaj yönergesi’ hükümlerinin
titizlikle uygulanması gerekmektedir” önerisini sunmuştur:

Sayıştay’ın önceki yıllarda paylaştığı
raporlarda da uyarılar dikkati çekiyor. 2017 tarihli raporda“gaz
birikme ihtimali olan yerlerde elektrikle çalışan ekipmanlar yerine basınçlı
havalı ekipmanlar kullanılması, solunabilir tozla ve patlayıcı tozla mücadeleye
gereken önemin verilmesi, damar gaz içeriklerinin tespiti ve ocakların
derinleşmesi ile artan degaj
(Ani Gaz ve Kömür Püskürmesi) olasılığına
karşı alınacak önlemler konusuna titizlikle önem verilmesi gerekmektedir.

ifadeleri kullanılmıştır. 

Öneride ise dikkati çekici bir vurgu vardır.
Müessesede 2017 yılında 133 iş kazası meydana geldiği ve bunların yüzde 28’inin
göçük, yüzde 56’sının kayma, düşme ve çarpma gibi nedenlerle olduğu bunların
önlenmesi için AR-GE faaliyetlerinin artırılması gerektiği belirtilmiştir. Teyit’in
ulaştığı TMMOB Maden Mühendisleri Odası Başkanı
Ayhan Yüksel de Sayıştay’ın gaz içeriğinin yükseldiğini belirterek, bunun kaza
riskini artırdığını net biçimde ortaya koyduğunu düşünüyor. Yüksel’e göre
müessesenin uyarılara gerek kalmadan gerekli önlemleri alması ve sıfır kazayı
hedeflemesi gerekiyor.

Raporda iş
güvenliğine ilişkin çok sayıda uyarı var

Ayrıca Sayıştay’ın raporunda sadece grizu
patlamasına yönelik değil iş güvenliği önlemlerinin eksikliğine dair de çok
sayıda vurgu var. 2019 yılının Temmuz ayından itibaren iş kazalarının arttığı
belirtilirken meydana gelen 190 kazanın 72’sinin (yüzde 38) göçükler nedeniyle,
81’inin (yüzde 43) düşme, çarpma, yuvarlanma, kayma gibi muhtelif nedenlerle,
10 tanesinin (yüzde 5) malzeme taşıma, kullanma esnasında, yedisinin el ile
nakliyat, dördünün mekanik nakliyat, beşinin makine elektrik nedeniyle olduğu
bilgisi paylaşılmış (sf.20). Raporda müessesedeki kaza oranının önceki yıla
kıyasla yüzde 70 arttığı ifade edilmiştir. Raporun bulgu ve öneriler kısmında
yer alan ve ikinci bulgu olarak tespit edilen “Ayaklarda yeterli sayıda işçi
tertip edilememesi nedeniyle üretim ve işgücü verimliliklerinin düşmesi”
maddesinde “Müessesede, iş zorluğu nedeniyle kanuni gerekliliklerin yerine
getirilmesi durumunda işçilerin derhal emeklilik hakkını kullanması nedeni ile
azalan işçi sayısına bağlı olarak, kömür kazı faaliyetinin yapıldığı ayaklarda
yeterli sayıda işçi tertip edilemediği, bu durumun başta iş güvenliği olmak
üzere üretim ve işgücü verimliliklerini düşürdüğü görülmüştür
” uyarısı da
yapılıyor (sf.49).

Raporda 2019 yılsonu itibarıyla 2014
tarihli norm kadroya göre belirgin bir işçi açığı olduğu ve üç vardiya tertip
yapılamadığı için bu durumun üretim ve iş güvenliğini etkilediği de tespit
edilmiştir.

Personel yetersizliğinin gündüz vardiyası
dışındaki olası arızalara anında müdahale edilmemesine neden olduğu uyarısının
yapıldığı raporda işçi sayısındaki sorunun bir an evvel çözülmesi önerilmiştir.

Raporda ayaklarda yeterli sayıda ekip
oluşturulmamasının yeraltı kömür madenciliğinde arzulanmayan durumlara neden
olduğu ve göçük, arın akması, arın kayması gibi durumlara duyarsızlaşılmasının
iş kazalarına yol açtığı uyarısı da yapılıyor. Gerekli bilimsel ve teknolojik
tedbirlerin alınması gerektiği vurgulanmıştır. Maden Mühendisleri Odası başkanı
Yüksel’e göre ise Türkiye’de özelleştirme politikaları nedeniyle Türkiye Taş
Kömürü Kurumu’nda istihdam sayısında azalma var. Bu da iş güvenliği açısından
problemler yaratıyor.

“Tozların sürekli ortamda dolaşması
infilak riskini yükseltiyor”

Rapordaki yedinci bulguda tozla
mücadele yönetmeliğinde belirtilen maruziyet sınır değerlerinin aşıldığı
bilgisine yer verilmiş ve durum yaşanan örneklerle de kayda geçirilmiştir.

Benzer bir bulgu 2018 raporunda da
yer almıştır. Raporun 61’inci sayfasında “Müessese işyerlerinde İş
Güvenliği ve Eğitim Daire Başkanlığı’nca yapılan toz ölçüm sonuçlarından her ne
kadar yıl ortalaması 1.32 mg/m³ olsa da alınan önlemlere rağmen dinamik ortamda
zaman zaman ilgili yönetmelik maruziyet sınır değeri olan 2,4 mg/m³ değerinin
aşıldığı görülmektedir.
” denilmiştir.

İşletmede 2019 yıl sonu itibarıyla meslek
hastalığı (pnömokonyoz) tanısı konulmuş dört işçinin bulunduğu, 39 işçinin de
henüz tanı konulmamasına rağmen şüpheli durumda olduğunun da altı çiziliyor.

Grizu
patlaması nedir?

Sayıştay’ın uyarıları ve sonrasında ne
gibi önlemler alındığı bilinmese de madendeki gaz oranındaki yükselme büyük risk
oluşturuyor. Genellikle kömür ocaklarında görülen metan gazının havadaki oranı
yüzde 4 ila 15 civarında görüldüğünde grizu patlaması yaşanabiliyor
(sf.12). Geçmişten bugüne madenlerde meydana gelen kazalarda çok sayıda işçi
ölümü yaşanmıştır. Yakın geçmişe baktığımızda Türkiye’de 1992 yılında Zonguldak
Kozlu’da 262 işçinin ölümü, 301 işçinin yaşamını yitirdiği Soma,
2014’teki Ermenek kazası akıllara ilk gelenlerdendir. 2010’da Şili’deki
maden kazası ve 33 madencinin günler sonra kurtarılması ise ortak hafızanın
önemli konularındandır
[2].

Güncelleme: 18/10/2022

https://teyit.org/analiz-sayistayin-amasradaki-madenle-ilgili-2019-yilinda-uyarida-bulundugu-iddiasi

GİRİŞ

Yerkabuğunun farklı derinliklerinden
çıkarılan ekonomik değer taşıyan mineral ve elementler maden (maden ürünü)
olarak bilinir. Bazı madenlerden çıkarılan mineraller doğrudan kullanıma
girebilir (kömür, taş, mermer, fosfat, kükürt vs), bazıları ise toprak ve taş
ile karışık olarak çıkarılan cevherden ayrıştırıldıktan sonra kullanılır
(kurşun, demir, bakır, altın vs). Madenler bütün endüstri kollarının temelidir.
Hemen bütün ülkelerde bir tür madencilik işi vardır ve bazı ülkeler için
madencilik ülkenin başlıca gelir kaynağıdır. Maden yatakları bakımından zengin
olan ülkeler ekonomik olarak da zengin olan ülkelerdir. Dünyada ABD, Çin, Güney
Afrika, Kanada, Avustralya ve Rusya zengin maden yataklarına sahip olan
ülkelerdir. Öte yandan maden üretimine girmemekle birlikte yeraltı kaynağı olan
petrol bakımından zengin olan ülkeler arasında Suudi Arabistan, Kuveyt, İran ve
Rusya ilk sıralarda yer almaktadır. Madencilik işletmeleri, sayıları çok fazla
olmayan büyük işletmelerdir. Dünya maden üretiminin %80’den fazlası az sayıdaki
büyük işletmeler tarafından, kalan %15-20 kadarı ise çok sayıdaki küçük işletmeler
tarafından yapılmaktadır. Madencilik alanında alt işveren ilişkisi de oldukça
yaygındır. Türkiye’de kömür ve linyit madenciliğinde dört çalışandan birisi alt
işveren elemanı olarak çalışmaktadır. Türkiye madencilik alanında kendine
yeterli ülkeler arasında yer almaktadır. Günümüzde dünyada üretimi yapılan 90
çeşit madenin 60 tanesi Türkiye’de de üretilmektedir. Dünya endüstriyel
hammadde rezervle- rinin %2,5’i, 1 kömür rezervlerinin %1’i, jeotermal enerji
kaynaklarının %0,8’i ve metalik maden rezervlerinin %0,4’ü Türkiye’dedir. Maden
Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) verilerine göre Türkiye, dünyada maden üretimi
yapan 132 ülke arasında maden çeşitliliği bakımından 10. sırada, üretim değeri
bakımından da 28. sırada yer almaktadır. Madencilik sektörünün yurt içi toplam
üretim (GSYH; Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla) içindeki payı %1,5 dolayındadır. Bütün
dünyada elde edilen kömür ve diğer madenlerin toplamı her yıl 23 milyar ton
dolayındadır. Madenlerin toplam istihdam içindeki payı fazla değildir.
Madencilik öteden beri kirli ve tehlikeli bir çalışma alanıdır. Dünya genelinde
bütün çalışanların %1 kadarı madencilikte çalışır, buna karşılık ölümle
sonlanan iş kazalarının %8’i madencilik sektöründe meydana gelir. Ancak
madencilik sektöründeki ücretlerin diğer çalışma alanlarına göre yüksek olması,
kaza riskine rağmen bu alanı cazip hale getirmektedir. Ayrıca madenlerle ilgili
büyük miktarda atık madde sorunu vardır. Türkiye’de 2014 yılı itibariyle
madencilik alanında faaliyet gösteren toplam 6741 işletme vardır. Bu işletmelerin
717 tanesi kömür madenciliği, 942 tanesi metal cevheri madenciliği ve 4555
tanesi de diğer madencilik ve taş ocakçılığı alanında faaliyet göstermektedir.
Madencilik alanında faaliyet gösteren işletmeler ülkedeki toplam işyerleri
içinde %0,4lük pay almaktadır. Madencilik alanında faaliyet gösteren bu
işletmelerde toplam olarak 132 318 kişi çalışmaktadır. Madencilik alanında
çalışanların toplam işgücü içindeki payı da %l’dir. Çalışanların en büyük
bölümü kömür madenciliği (41 058 kişi) ve diğer madencilik ile taş ocaklarında
(56 250 kişi) çalışanlardır[3].

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Sanayi devrimi ile ortaya çıkmıştır. Şu an
gelişmiş ülkeler 1. ve 2. sanayi devrimi dönemlerinde bugün gelişmekte olan
ülkelerin durumunu yaşamış ve geride bırakmışlardır. Tahmin edileceği üzere
Türkiye henüz 2. Sanayi Devrimi dönemini yaşamakta 3. döneme ise adım attığı
tam söylenememektedir. Nuray Celik & Fatih Öztürk, The Upcoming İssues Of
İndustry 4.0 On Occupational Health And Safety Specialized İn Turkey Example,
isimli makalelerinde sanayi devrimlerini sınıflandırmışlardır: Nuray Celik
& Fatih Öztürk çalışmalarında “Dördüncü Endüstri Devriminde” İş Sağlığı ve
Güvenliği Konusunda Türkiye örneğini değerlendirmişlerdir



[3] Nazmi
Bilir, İş Sağlığı ve İş Güvenliği, Güneş Tıp Kitapevleri, Ankara, 2016,
Madenlerde iş sağlığı ve iş güvenliği, 371- 372.

Çevir Yüzünü Kitâba Âb-ı Hayât Olan Hitâba

     Eğer çok yaşamak
istiyorsan,

     Eğer çok tecrübe
sahibi olmak istiyorsan,

     Eğer çok
güngörmüşlere benzemek istiyorsan,

     Eğer gezmeyi çok
arzu ediyorsan,

     Eğer çok bilen
biri olarak, tanınmak istiyorsan,

     Eğer tehlikesiz ve
parasız seyahat etmek istiyorsan,

     Özellikle kendini
bulmak, tanımak, bilmek ve sevmek istiyorsan,

     Geçmişten ibret
almak ve edilen tavsiyeleri duymak,

     Mazideki
insanlara, istiyorsan kulak kabartmak;

     Durma hemen koş,
huzur veren kitâba.

     Giymiş gibi ol,
üstüne sağlam bir aba.

     Sonra seyahat için
Güneş ve Ay’a; 

     İhmal etme, başla
hemen zikir ve duaya.

     Olsun elinde
tehlikeleri püskürtecek bir kaya.

     İşte sana büyük,
müstena bir fırsat,

     İşte sana, güzel
mi güzel bir Arasat.

     Sarıl hemen,
raftan istediğin bir kitâba.

     Başına
gelmeyecekleri, katma artık hesâba.

     Oturduğun, sâkin
mi sâkin bir köşede;

     Hele, varsa içecek
bir bardak çayın da, masada;

     Gel keyfim gel
demenin, artık tam zamanıdır.

     Hayattan, tam bir
zevk almanın ânıdır.

     Ey insan, deme
artık: “Gezecek para nerde?”

     Deme artık: “Canım
sıkılıyor her yerde!”

     Okuduğun kadar,
uzun olur ömrün.

     Okuduğun kadar,
aydınlık olur her günün.

     Okuduğun kadar,
gezmiş olursun, tüm dünyayı.

     Okuduğun nispette,
anlamış olursun, Hanyayı Konyayı.

     Daha durma! Uzan
artık hoş bir kitâba,

     Üstelik
kavuşursun, büyük bir sevâba.

     Çünkü “İkra!” /
“Oku!” diye başlıyor, kutsal kitâbın.

     Sakın, gerisinde
kalma, bu müjdeli hitâbın.

     Sana, ebed
kapılarını açacak olan, kitaplardır.

     Seni, geri
bırakacak olan ise, gördüğün seraplardır.

     Bul, tanı ve bil
kendini ve ol kendin.

     Kutsal kitâbın
sayfalarında saklı, ebedîlik senedin.

     Anla artık, sen
farklısın, gayr olan her şeyden.

     Sende seni, sende
seni bul ve geç gayrden.

     Bul kendini, bil
Rabbini, ol gerçek bir kul.

     Unutma ki, sen bir
öğrenci, bu dünya ise bir okul.

     Etrafındaki her
şey; okunacak çeşit çeşit birer kitâp.

     Etrafındaki her
şey, dinlenilecek birer eğitici hitâp.

     Oku ki, okul
sonrası; perdelerini açsın sana.

     Artık kurban et kendini,
mânen Yaradan’a.

     Sona ersin
şüphelerin, son bulsun sayısız figan.

     Birdir Allah;
O’ndan gayrısı; O değil, ama O’ndan.

     Bu söz çok uzadı,
benden selâm üstüne selâm.

     Benden bu kadar,
sağlıcakla kalın vesselâm.

Türkçe Düşünürüz Çünkü Türk’üz Biz

Kim demiş Türkçe’ye yetersiz diye

Türkçe konuşuruz çünkü Türk’üz biz

Alfabe fark etmez harfler fark etmez

Türkçe düşünürüz çünkü Türk’üz biz

Kaş yapayım derken göz çıkaranlar

Ağızdan kontrolsüz söz çıkaranlar

Konuşayım derken gaz çıkaranlar

Türkçe düşünürüz çünkü Türk’üz biz

Vay be Türkçe düşünmeye engelmiş

Öyle demiş beyim öyle söylemiş

Anlamadım bunu nereden bilmiş

Türkçe düşünürüz çünkü Türk’üz biz

Ağzı olan konuşuyor neyleyim

Cehalet diz boyu kime ne deyim

Varın gidin tüm dünyaya söyleyin

Türkçe düşünürüz çünkü Türk’üz biz

İngiliz Başbakanını, Parti Liderini Kim Değiştiriyor?

Cuma yazımda İngilizlerin tuhaflıklarını anlatmıştım. Dağ gibi Boris Johnson’un hem parti başkanlığından hem de başbakanlıktan devrilmesinin en önemli sebebi, kendini reaya yani halk ile bir tutmayıp COVID yasaklarına uymamasıymış. Meğer yasak günlerinde, evinde, Downing Street 10 numaradaki başbakanlık konutunda, 70-80 kişilik partiler verirmiş. Bu tuhaf İngilizler ne yapmış? Hem başbakanın partisine katılanlara tam 126 adet ceza kesmişler hem de olan bitene Partygate skandalı demişler ve giderek iktidarın sonunu getirmişler.

Şimdi yeni başbakan, Kraliçe Elizabeth’in ömrünün son günlerinde tayin ettiği başbakanı Liz Truss da aynı yolun yolcusu…

Liz Truss’ın kabahati neydi?

Onun kabahati ne? Maliye bakanının ayrılması. Kendi mi istifa etti, başbakan mı onu görevden aldı, orası karışık. Başbakanın ona yazdığı mektupta “Ayrılışınızdaki samimiyeti derinden hissediyorum.” gibi edebî bir cümle var gerçi. O kadar olacak, Truss Hanımefendi hem Oxford’da doğup büyümüş hem de Oxford Üniversitesi’nde okumuş. Fakat İngiliz kamuoyu bakanın kendisinin “Görevinden affını arz” etmediği, Truss’ın ona ayrılmasını söylediği kanaatinde.

Anlaşılan İngiltere’de maliye bakanının ayrılışı hükûmeti sarsacak önemde bir hadise kabul ediliyor. Hâlbuki bizde altı ayda bir maliye bakanı değişir de bırakın büyük olay olmasını, namuslu ve ağır başlı basınımızın bir kısmı, maliye bakanımızın istifasından bir hafta bahsetmez bile.

Olay sadece bakanın istifası değil. Giden bakana biraz da kurban gözüyle bakıyorlar. Asıl mesele, hükûmetin ekonomi politikasındaki 180 derecelik çark. Başbakan önce, yüksek gelirlilerin vergi oranını düşüreceğini, onların zenginliğinin artışının da halka sızacağını söylemiş. Bu vergi kaybını borçlanarak kapatacakmış. Enflasyonun yükseldiği, İngiliz Sterlini’nin dolar karşısında değer kaybettiği sırada bunları yapmaya kalkınca halk, “Vay sen nasıl sosyal dengeyi bozar, bizim refahımızla oynarsın!” diye tepki göstermiş. İngiliz halkı da tuhaf. Bütçe gelirlerine ve borçlanmaya kendi ceplerinden çıkan veya kendi ceplerine girecek paralar diye bakıyor ve vergilerin yükselip alçalmasına sert tepki veriyorlar. Hem de İngiltere’deki enflasyon ve paralarının değer kaybı bizimkilerin yanında devede kulak iken.

Gri elbiseliler

Bunun üzerine Truss, “Peki peki, zenginleri eskisi gibi vergilendirmeye devam edeceğiz.” demiş. İşte maliye bakanın istifası tam bu U dönüşüne rastlıyor. İngilizlerin bakanları da tuhaf. Yahu, koskoca başbakan lütfetmiş, seni bakan yapmış. Hem siyasi güç vermiş hem de maaşını ve emeklilik dereceni yükseltmiş. Sen nasıl nankörlük edip yok ilkeymiş, yok kişilikmiş, izzeti nefismiş- öz saygıymış gibi demode laflarla bu nimetleri tepersin!

Anlaşılan İngilizlerde epistemolojik nöro-ekonomi bilgisi ve hissi hak getire. Zaten bakanlarının gözlerinde de bir pırıltı göremedim. Acaba bizim maliye bakanımızı insanlık hayrına onlara göndersek mi? Bu, halkı paniğe sevk edecek bir tekliftir ama Türk halkını değil, İngiliz halkını. Onun için sansür kanununa girmez.

Bütün bunlar bilinen şeyler. Ben asıl biraz daha az bilinen bir mekanizmadan, İngiltere’de parti başkanlarını yapan ve yıkan süreçten söz etmek istiyorum.

Sonucu baştan söyleyeyim: İngiltere’de parti, siyasi gücün merkezidir. Parti başkanı veya icranın başı başbakan değil. Tıpkı ABD’deki gibi. İkisinde de başkanını ve parti iktidardaysa icranın başını seçen partidir. Partinin delegelerinin yaptığı, kıran kırana seçimlerdir.

Biz şimdi İngiltere’ye bakalım. Başkan hata yapmaya başlayınca, önce parti içinde bir güvenoyu süreci var. Fakat güvenoyu alması da başkanı kurtarmıyor. Hataları bir düzeyi aşınca, “gri elbiseli adamlar” onu ziyaret etmeye başlıyor. New York Times’a göre bu ibare, siyasi gücün sadece erkek partililerin elinde bulunduğu zamanlardan kalma. Şimdi “gri elbiseli insanlar” demek lazım; gri etek de olabilir… Bunlar hata yapan parti başkanını ziyaret edip kulağını çekiyor. Parti iktidardaysa başkan aynı zamanda başbakan tabii… (https://www.nytimes.com/article/boris-johnson-prime-minister-explained.html )

Bütün güç partide

İngiltere’nin son dört başbakanı, hep bu gri elbiselilerce hal’ edilmiş: Theresa May, Tony Blair ve Boris Johnson ve en son Liz Truss. Gri elbiseliler yalnız başkanı değil, onun bakanlarını da ziyaret ediyor. Başkanın istifasından önce, bakanların ve hükûmet kadrosundaki başka görevlilerin istifası da bu “sihirli çember”in ziyaretleriyle gerçekleşiyor.

Ardından başkan, “yeni başkan ve hükûmet başkanı seçilene kadar görevine devam etmek şartıyla” istifa ettiğini bildiriyor. Sonra bir komite, yeni başkanı seçmek için çalışmaya başlıyor. Muhafazakâr Parti’de bu grubun adı “1922 Komitesi”. Şu anda İngiltere’de Liz Truss’ın yerine yeni Muhafazakâr Parti başkanını ve başbakanı seçmek için çalışan komite bu… 1922 Komitesi, partinin milletvekillerinden kurulu. Görevleri yeni başkan adaylarının sayısını ikiye indirmek. Mesela 10 aday inceleniyor ve elene elene geriye, en başarılı olacakmış gibi görünen, ikisi kalıyor. Sonra bu son ikiyi parti delegelerinin tamamı oyluyor ve yeni başkan/ başbakan belli oluyor.

Delegeleri partinin yerel şubeleri seçiyor. Onlar da başkanı. Parti, başkanı seçiyor. Parti, başkanı deviriyor. Bütün güç partide. Tuhaf şeyler.

Hâlbuki bizde teşkilatları da delegeleri de milletvekillerini de başkan seçer. Sonra başkanın seçtikleri, dönüp başkanı seçer. Maazallah seçmeyen teşkilat lağvedilir. Yenisi atanır, onlar kendilerini atayan başkanı atar; vesselam.

Vesayet diye her şey değiştiriliyor da bu mekanizmayı yaratan Partiler Kanunu’na kimse dokunmuyor. Dokunacağını vaat bile etmiyor. Kendimize pek uygun, yerli ve millî buluyoruz herhâlde. https://millidusunce.com/ingiliz-basbakanini-parti-liderini-kim-degistiriyor/

Prof. Dr. Ayten Altıntaş ile Hârika Bitki Eğir (Acorus Calamus) Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Eğir
isimli hârika bir bitkiden bahseden yazınızı gördüm. Lütfeder tanıtır mısınız?

Prof. Dr. Ayten Altıntaş: Bu bitki Orta
Asya Türk Dünyâsında çok tanınır. Kaşgarlı Mahmud tarafından 11. yüzyılda
yazılmış Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eserde; ‘Karın ağrısını iyileştirmek için kökleri kullanılır, Bir adamın yanında
bu ilaçtan bulunursa ölmez çünkü karın ağrısına tutulan adam onu yerse kurtulur

diye kaydedilmiştir.  Türkistan’da
bitkinin sıcak külde pişirilerek ezilen kökünün öksürüğe ve vereme karşı
kullanıldığını, Orta Asya Türklerinin bulaşıcı hastalıklardan korunmak için
bitkinin kökünü çiğnediklerini, Tatar Türklerinin bitki kökünü içme suyunu
dezenfekte etmek için kullandıklarını biliyoruz. Evliya Çelebi 17.yüzyılda
yazdığı Seyahatnâme’sinde bir göl bitkisi olan eğiri de tanır. Eğirin Gerede
yakınlarındaki Çağa (Yeni Çağa) gölünde çok yetiştiğini bildirir. Osmanlı Tıp kitaplarında
da önemli bir tıbbî bitki olarak yer alır.  

Çetinoğlu: Avrupa’da
da bilindiğini yazmışsınız. Oraya nasıl gitmiş?
 

Prof. Altıntaş: Eğir bitkisi 16.
yüzyılda Avrupa’ya İstanbul’dan gitmiş.  Osmanlı
Cihan Devleti’nde vazifeli bulunan Avusturya İmparatorluğu elçisi Ghislain de
Busbecq tarafından 1557 de İstanbul’dan Prag’a gönderilmişti. Busbecq 16. asrın
hekimlerinden Mathiolus’a bu bitkiyi tanıması ve tanıtması için yollanmıştır.
Busbecq’in bu bitkiyi Nicomedia (yâni İzmit) yakınlarındaki bir büyük gölden
temin ettiği bildirilmektedir. Busbecq’in Avrupa’ya tanıttığı eğir bitkisi bu
ilk örneklerden evvelâ bahçelerde çoğaltılmış, sonra da yabanileşmiş olarak
Avrupa’ya yayılmıştır.

Çetinoğlu: Bitki
ile alakalı olarak Türkiye’de çalışmalar var mı?

Prof. Altıntaş: Var. İstanbul
Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin kıymetli hocalarından Prof. Dr. Asuman
Baytop 1979 yılında yaptığı araştırma ile Türkiye’de yetiştiği bilinen Acorus
calamus L. bitkisine Sapanca (Adapazarı) ve Yeniçağa (Bolu) göllerinde tespit
etmiş, bu bitkinin sitolojik araştırmasında Avrupa örneklerinin triploit
yapısında olduğunu tespit etmiştir. Bu tespit Sakarya ve Yeniçağa göllerinde
yetişen Acorus calamus bitkisinin, Avrupa’da yaygın olan varyete vulgaris L.
sitotipine ait olduğunu ispatlamaktadır. Bu sonuç Busbecq’in raporlarıyla da
uyumludur.

Çetinoğlu: İlaç
olarak ne zaman kullanılmaya başlanmış?

Prof. Altıntaş: Eğir ilaç olarak
Avrupa’da 17. yüzyıldan sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gaz
söktürücü, iştah açıcı, kan dindirici, terletici, yatıştırıcı etkisinden
faydalanılmış. Gaz şişkinlikleri, mide bulantısı, gut hastalığı, sindirim
bozuklukları, kramp çözücü preparatların terkibine girmiştir. Ayrıca diş etleri
çekilmesi, böceklerden korunma ürünlerinin içinde yer alır.

Çetinoğlu: Sâdece
eczacılıkta mı kullanılıyor, ‘Şifâli bitki’ olarak piyasadan tedârik
edilebiliyor mu?

Prof. Altıntaş: Azak eğiri / Hazanbel
adıyla aktarlarda satılmaktadır. Prostata karşı tavsiye edilmektedir.

Çetinoğlu: Bitki
hakkındaki bilgilerin kaynağı biliniyor mu?

Prof. Altıntaş: Eğir bitkisi çok eski
devirlerden beri Orta Asya’da aynı adla biliniyor ve ilaç olarak kullanılıyordu.

Çetinoğlu: Kaşgarlı
Mahmud’un ‘Divan-ı-Lügat-it Türk’ünde yer aldığına göre bitkinin anavatanı Orta
Asya olmalı…

Prof. Altıntaş: Öyle olmalı. Bu
sözlükte; Karın ağrısını iyileştirmek için kökleri kullanılır, Bir adamın
yanında bu ilaçtan bulunursa ölmez. Çünkü ‘karın
ağrısına tutulan adam onu yerse kurtulur
’ diye kaydedilmiştir. Kuvvet
verici, idrar söktürücü, âdet söktürücü ve kasık fıtığında ilaç olarak tavsiye
edilmektedir. Türklerin dilini ve geleneklerini bizlere tanıtan Divân-ı
Lügati’t-Türk isimli bu çok değerli kitapta eğir bitkisi bir Türk atasözünde
yer alır; ‘Eğir Varsa Er Ölmez’ Atalar sözü eğir bitkisinin öneminin Türk
dünyasındaki yerini bize gösteriyor.

Çetinoğlu: Günümüzdeki tıp kitaplarında de yer alıyor mu?

Prof. Altıntaş: Eğir bitkisi Orta Asya tıp
metinlerinde yer alıyor. Türk dünyasının bu eski tıp kitaplarında diş
çürümelerine karşı kullanılan reçetenin içinde yer almaktadır.

Türkistan’da
bitkinin sıcak külde pişirilerek ezilen kökünün öksürüğe ve vereme karşı
kullanıldığını, Orta Asya Türklerinin bulaşıcı hastalıklardan korunmak için
bitkinin kökünü çiğnedikleri, Tatar Türklerinin kökünü içme suyunu dezenfekte
etmek için kullandıkları biliniyor.

Evliya Çelebi
de 17. Yüzyılda Anadolu’daki eğir otlarını bize tanıtıyor. Türkler o dönemde de
aynı isimle tanıyor ve ilaç olarak önemini biliyorlardı.

Çetinoğlu: Evliya
Çelebi bitki hakkında başka hangi bilgileri veriyor?

Prof. Altıntaş: Evliya Çelebi
17.yüzyılda yazdığı Seyahatnâmesi’nde bir göl bitkisi olan eğir otunun Gerede
yakınlarındaki Çağa (Yeni Çağa) gölünde çok yetiştiğini bildirir. Bu gölün
balıklarının iri ve çok lezzetli olduğunu, bunun sebebinin de ‘bu balıkların eğir otunu yemesidir’ der.
Çağa ahalisi, mevsiminde bunları toplar iplere dizer, kurutulduktan sonra
tüccarlar vasıtası ile birçok memlekete yük yük götürülüp satılırdı. Evliya
Çelebi eğir kökünün ilaç olarak çok faydalı olduğunu yazar; Midedeki
hazımsızlıklara, gazlara çok iyi olduğunu, gözü kuvvetlendirici olarak
kullanıldığını bildirir. Ayrıca Osmanlı Memleketinde Azak ve Kanije de de eğir
otu bulunduğu ama en iyisinin Çağa gölündeki olduğunu bildirir.

Çetinoğlu: Türkiye’de
yalnız Yeni Çağa’da mı yetişiyor?

Prof. Altıntaş: Evliya Çelebi
İstanbul’daki eğir bitkisini de tanıtır; Kâğıthane gezinti yerinde baruthane
çarklarını çeviren suyun geldiği Cendere boğazı bulunduğu yerde de çıktığı,
Azakta ve Gerede şehrinde çıkanlardan çok daha şifalı olduğunu yendiğinde bin
kere geğirttiğini bildirir.  Fakat
miktarı çok azdır. Çoğu zaman su kaplumbağaları onu yiyip bitirir. Evliya
Çelebi ‘Galata’dan Frenk tayfaları gelip
adı geçen kaplumbağaları avlayıp bütün çeşitli hastalıklar için ilaç ederler,
doğrusu bin kere şifası görülmüştür’
diye yazar.

Çetinoğlu: Osmanlı
tıp kitaplarında Eğir bitkisinden bahsediliyor mu?

Prof. Altıntaş: Bahsediliyor. Osmanlıca
yazılan tıp kitaplarında da ilaç olarak eğir bitkisi yer alır. Klasik Osmanlı
tıp kitaplarında ‘eğir, eğer, hazanbel, yel
kökü, kasık otu
’ olarak geçer. Bu rahatsızlıklara iyi gelen ilacın bitkinin
köklerinden yapıldığı, tatlı sularda yetiştiği, hoş kokulu olduğu, sonbaharda
köklerin toplanarak kurutulduğu yazılır.

Eğir bitkisi,
ikinci derecede sıcak ve kurudur. İyisi keskin kokulu, mum gibi yumuşak ve
tatlı olanıdır.

Genelde;
soğuktan olan hastalıklara faydalıdır. Kaynatılıp çay gibi içildiğinde, soğuk
yelleri vücuttan çıkarır,  böğür ağrısına
ve dalak ağrısına fayda eder. Özellikle hazımsızlıklarda, mide zayıflıklarında,
mide ve barsak gazlarını kesmek için kullanılır. Sevda hıltını temizler,
sirkencübün ile içilse tüm hıltları düzeltir. Tıkanıklıkları açar, nefes almayı
kolaylaştırır, idrar yolunu temizler, hayzı söker.

Eğir kökünü
yemek ve üzerine kereviz suyu içmekle hayalarda oluşan eti (Prostat) def eder.

Kökü
çiğnemekle diş ağrılarını geçirir, dişleri kuvvetlendirir. Eğer kulağa
damlatsalar tıkanığı açar. Eğer toz edilip göze çekseler görmeyi arttırır. Eğir
kökünü sütte bırakıp bu sütü içmekle zehirlenmelerden emin olunur, bu sebeple
hekimler ömrü uzatır diye yazarlar.

Çetinoğlu: Çok
teşekkür ederim Efendim.

 

Prof.
Dr. AYTEN ALTINTAŞ

11 Haziran 1948
târihinde Tokat’ta dünyaya geldi. İlk ve orta tahsilini Konya’da tamamladı.
İstanbul Üniversitesi Eczâcılık Fakültesi’nden 1970 yılında mezun oldu.

İstanbul Üniversitesi
Tıp Fakültesi Tıp Târihi ve Deontoloji alanında çalışmalarına Prof. Dr. Bedii
N. Şehsuvaroğlu’nun yanında başladı. Hocanın vefatı üzerine Cerrahpaşa Tıp
Fakültesi Tıp Târihi ve Deontoloji kürsüsüne geçti. 1 Temmuz 1982 yılında
doktorasını tamamladı. 1996 yılında Profesörlüğe yükseldi.

Çalışmalarına Türk
Tıbbî eğitimi konusunda devam etti. Osmanlı tıbbında derin araştırmalar yapmış
bu araştırmalarını kitap haline getirmiştir. İstanbul üniversitesinde görev
yaparken emekli olmuştur.

Daha sonra Medipol
Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıp Târihi ve Etik Ana Bilim dalı bölüm başkanı
olmuştur. Günümüze kadar yayımlanmış 140 araştırma makalesi ve; Tabîb İbn-i
Şerîf, 15. yüzyıl Türkçe Tıp kitabı, 2 Cilt. (Proje Danışmanı olarak  2003 – 2004) Türk Tıbbının Önemli Adımları:
(Prof. Dr. Hüsrev Hatemi ile birlikte). Gül, Gülsuyu / Tarihte, Tedâvide ve
Gelenekteki Yeri, (İkinci Baskı: 2010 Gülbirlik) Gül / İlaçların En Güzeli:
Hayy Kitap, Rose,  Rose Water,
Historical, Therapeutic and Cultural Perspectives. Dünden Bugüne Türkiye Tıp
Akademisi. Hastahaneden Fakülteye Cerrahpaşa: 44.Yıl Hâtırâsına isimli
kitapları yayınlanmıştır. 

Prof. Dr. Ayten Altıntaş
evli ve iki çocuk annesidir.

Türk Tıp Târihi Kurumu, Türkiye Tıp Akademisi,
Milletlerarası Tıp Târihi Kurumu, Türkiye Biyoetik Derneği, Tıp Etiği ve Tıp
Hukuku Derneği üyesidir.