14.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 280

Cumhuriyet’e Gölge Düşürenler

     Mutluluk
kaynağımız olan meşveret,

     Yani işlerin
danışıp görüşme ile çözümlenmesinin

     Yeri olan
Cumhuriyet Meclisi’ne

     Gölge düşürmek
isteyenler var!

     Bunlar, küçük bir
menfaat ve yararını,

     Milletin büyük
zararlara uğramasına tercih ederler!

     Bunlar, menfaat ve
çıkarlarını halkın zararında görürler!

     Bunlar, herşeye muvazenesiz / dengesiz,

     Ölçüsüz ve
muhakemesiz / akılsızca bakarlar!

     Bunlar, intikamcı
hâllerinden ve garazlarından vazgeçmezler!

     Böyleyken,
kendilerini millete feda etmekten

     Kaçınmadıkları,
dâvâsında bulunurlar!

     Böyleyken, Beylik veya Tavaif-i Mülûk /

     Küçük
Devletcikler’in öncüsü olan;

     Muhtariyet /
Özerklik peşinde koşarlar!

     Veya mutlak
istibdat / tam bir baskıcı mânâsında

     Bir Cumhuriyet
iddiasında bulunurlar!

     Daha bunun gibi,
mâkûl / aklî olmayan fikir sahibidirler!

     Üstelik, zulüm
görmüş, çeşitli sebeplerle kin bağlamış olanlara;

     Hürriyet ve
Cumhuriyet’in ihsanı olan affı, uygun görmezler! 

     Umumun / genelin
rahatını; intikam fikirlerine kurban ederler!

     Böylece, herkesin
âsab ve sinirine dokundurmakla,

     Teşeffi
edeceklerini / öç alacaklarını sanırlar!

     Madem, Hürriyet’in
en geniş şekli Cumhuriyet’tir.

     Elbette, hakikî,
kat’î ve reddedilmez ilmî / bilimsel;

     Doğru ve isabetli
kanaat ve fikirleri; âsâyişe dokunmamak şartiyle,

     Cumhuriyet’in
Hürriyet’i, o ilmî hürriyete dokunmamalı.

     Onu istibdat
altına almayı, aklından bile geçirmemeli.

     Onu asla suç
unsuru kategorisine / sınıfına sokmamalı.

     Çünkü dünyada
hiçbir hükûmet yoktur ki,

     Milleti tek bir siyasî görüş altında,

     Tek bir siyasî
kanaatin, kanatları altında toplayabilsin.

     Unutulmasın ki,
Lâik Cumhuriyet; ‘dinsiz’ demek değildir.

     Çünkü, dünyada
hiçbir millet dinsiz olarak yaşamamıştır.

     Türk Milleti ise,
asırlarca mümtaz / seçkin olarak,

     Cihanın her
tarafında yer almış; fakat Müslüman Türk olarak.

     Diğer İslâmî
unsurların, küçük de olsa, yine bir kısmı;

     İslâmiyet
hâricinde kalarak, tarihte yerlerini almışlardır!

     Böyle pek ciddî ve
hakikî dindar ve bin sene kadar hak dinin;

     Kahraman Ordusu
olarak, yeryüzünde, millî mefahir ve övünçlerini;

     Milyonlarca dinsel
menba ve kaynaklara sokmayı başaran;

     Kılıçlarının
uçlarıyla yazan mübarek bir millet;

     Elbette dinsiz
olamaz ve hiçbir zaman da olmamıştır.

     İşte bunun aksi
bir düşünce;                                                                                     

     Türk Milleti için
olmazların en olmazıdır. Çünkü:

     Asya’ın ileri
kumandanı olan Türkiye Cumhuriyeti;

     Asya’nın bu fıtrî
hâsiyet ve mâdeninden istifade ederek;

     Tarafsızlık
prensibini, dinsizlik tarafına değil,

     Şüphesiz,
dindarlık tarafına yöneltecektir.

Bir Gecede Hem Cahil Hem Fikirsiz Kalmışlar

Şahıslarla, sonra olaylarla ve en son da kavramlarla uğraşıyoruz demiştim. Bu sıralama aynı zamanda sırasıyla küçük zekâ- ortanca zekâ- büyük zekâ sıralamasıydı… Geçen haftanın sonunda Ak Parti Grup Başkan Vekili Mahir Ünal, bir konuşma yaptı ve çoğunluk o şahsa ve o beyanatla, yani olayla uğraşmaya başladı.

Şimdi ben de aynı hatayı yapıp o konuşmayı ele alacağım. Ama kendimi haklı çıkarmak için bazı sebepler sayacağım: Mahir Ünal’ın sözleri ve tavrı bir kişinin, Türk siyaset hayatından ve çevreden soyutlanmış sipsivri bir çıkışı değildir. Bu bizdeki sağın bir bölümünün artık gelenekleşmiş ve giderek o mahalleye hâkim olmuş tutumunun ifadesidir.

O mahallenin tarzı

Nedir bu tutum ve konuşma tarzı?

Evvela: İfade bombastik olmalıdır. “Oturup düşünelim, konuşalım, bak benim böyle fikirlerim var, sen ne dersin?” falan gibi tartışmalara kapalıdır. Haklılığından ve doğruluğundan o kadar emindir işte. Bu tutumu daha önce, “Cart kaba kaat!” tavrı olarak anlatmış ve “Cartizm” diye etiketlemiştim.

Saniyen: “Bizim bir altın çağımız vardı. Hainler onu yok ettiler, devirdiler; bugünkü zavallı hâle bizi mahkûm ettiler.” havası hâkim olmalıdır.

Salisen: Biz ne yapacağımızı biliriz ama söylemeyiz. Hem sırdır hem söylenmesi yasaktır. Biz mağduruz, mağdur…

Rabian: “Ben ne yapacağımı biliyorum ama bırakmıyorlar işte. Keşke şöyle bir iktidara gelsek… İktidara gelmek yetmez, şöyle birkaç on yıl orada kalsak. Kalmak yetmez, ben de iktidarın önemli bir koltuğuna otursam… Şu vesayet anayasasını birkaç defa değiştirecek güce erişsek. Millî Eğitim’i, Kültür Bakanlığı’nı falan ele geçirsek… İşte o zaman sizi o eski altın çağa döndürürüm döndürmesine ama bırakmazlar ki…”

Estağfurullah

Şimdi bom diye veya isterseniz cart diye ortaya çıkan o sözleri hatırlayalım: “Ama maalesef bir kültür devrimi olarak cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir.” ve “Bugün konuştuğumuz Türkçe’nin düşünce üretebilmesi mümkün değildir. Bugün konuştuğumuz Türkçe ile bir düşünce üretemeyiz sadece ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz, konuşma ihtiyacımızı karşılayabiliriz.”

Sayın Ünal’ı tenkit edeceksek söze estağfurullah diye başlamamız gerek. Çünkü sözlerini ciddiye alırsak yukardaki satırlarda düşünce yoktur; Ünal, sadece ihtiyaçlarını gideriyor dememiz lazım.

Estağfurullah dedikten sonra bir sorayım: Türkiye’de Yahya Kemal’den, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, Kemal Tahir’den bugüne Cumhuriyet döneminin verdiği eserlerin kat be kat fazlası Cumhuriyet’ten önce mi verilmişti? Ünal bir kitap fuarında konuşmuş. Osmanlı döneminde milyonlarla kitap, on binlerce başlık fuardan fuara satılıyor muydu? Okuma yazma yüzde yüzü zorluyor, herkes çatır çatır okuyup yazıyor muydu?

Mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır

Size Osmanlı döneminden küçük bir lezzet sunayım. Birinci Meşrutiyetin Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 68. Maddesi şöyle başlıyor:

“MADDE 68.- Heyeti Mebusan için azalığa intihabı caiz olmıyanlar şunlardır: Evvelâ tebai devleti aliyeden olmıyan saniyen nizamı mahsusu mucibince muvakkaten hizmeti ecnebiye imtiyazını haiz olan salisen türkçe bilmiyen…” diye başlayan maddenin son cümlesi şöyle: “Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır.”

(Yazımın başındaki “evvela, saniyen, salisen vs. tadadının ilhamı bu maddeden geldi. Maddede aşaran’a – onuncuya- kadar gidiliyor.)

Öyle anlaşılıyor ki Mahir Ünal’ın sonlanmasından ye’se kapıldığı, melül, mahsun, kederli, hüzünlü, bir buhrana sürüklendiği, tahribinden inkisarı hayale duçar olduğu Osmanlı yüksek kültürü döneminde neymiş? Milletvekillerinin Türkçe konuşmaları yeterliymiş de okur yazar olmasalar da olurmuş. Ancak bir dahaki seçimde okumalarına da bakılacağı söyleniyor. Yazmalarına gelince. Artık o kadarı da fazla diye düşünülmüş ve “mümkün mertebe yazmaları” istenmiş. Ama endişeye mahal yok; 1877 meclisinde değil, bir daha seferki seçimlerde… O bir daha seferki seçim de bir türlü gelmedi biliyorsunuz.

Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te kitap

Gerçek şu ki, Arap harfleri döneminde bugünkü Türkiye coğrafyasındaki okuryazar sayısı muhtemelen günümüz Türkiye’sinde eski yazıyı okuyabilen sayısından kat kat fazla değildir.

Şurası muhakkaktır ki Cumhuriyet devrinde basılan ve satılan kitap sayıları, Osmanlı döneminin altı asrındaki toplamından büyüktür demeyeceğim: Yüzbinlerce katıdır. Bugün bir yılda yayımlanan kitap başlığı, bütün Osmanlı dönemindeki kitap başlığından fazladır. O “altın çağ kültürü” 1447’de Gutenberg’le başlayan matbaayı asırlarca kapıdan içeri sokmadı. Sonra sokar gibi oldu ama Türkçe baskıyı yasakladı. Nihayet sakın dini kitaplar basmayın diye izin verdiğinde de yıllar boyunca basılan kitap adedi bir elin parmaklarını geçmedi. İlk Türkçe basılı kitap, Vankulu Mehmet Paşa’nın “Vankulu Lügati”, İbrahim Müteferrika’nın matbaasında 1729’da yayımlanmış! Matbaanın gecikmesi, 1729 – 1447 = 282 yıl!

Mahir Ünal’ın söylediklerinin hiç mi doğru tarafı yok? Var tabii. Genel kültürde ciddî bir kalite kaybı var. Yalnız bu kayıp da öyle 1920’lerde, 1930’larda değil, “muhafazakâr” iktidarlar zamanında vukua geldi. Demokrat Parti iktidarında, Demirel, Özal döneminde, Erbakanlı koalisyonlarda ama galiba en çok da son 20 yılda; Mahir Ünal’ın Grup Başkan Vekilliği yaptığı partinin mutlak iktidarında. Bunu konuşmalıyız.

https://millidusunce.com/bir-gecede-hem-cahil-hem-fikirsiz-kalmislar/

Musiki İyi ki Var

Covit 19 salgını dolayısıyla
çoğu kültürel etkinlik yapılamadı. Nihayet korona yavaşlayınca bütün dünyada
olduğu gibi ülkemizde de kültür, sanat, edebiyat programlarını yeniden hayat
buldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere çok sayıda yerel
yönetimler,  sivil kurumlar devreye
girdi. Dersaadet yeniden eski günlerine kavuştu. Öyle ki bazı konser, tiyatro
ve etkinliklere bir ay önceden bile yer bulmak mümkün olmuyor. Bu bakımdan
yakaladığım imkân ve şansları sonuna kadar kullanıyorum.

Gazimagusa’da Selamis
Harabelerindeki Amfi Tiyatro’da ünlü piyanist Fazıl Say’ı izledim. Solist de
yine bir başka ünlü sanatçı Serenat Bagcan idi. Çok önceden bilet almamıza
rağmen eşimle birlikte ancak taş merdivenlerde yer bulabildik. Serenat Bagcan
başta İnsan insan, Al Yüreğim Sende Kalsın, Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor olmak
üzere bir buçuk saatlik bir programla onlarca eseri seslendirdi. Fazıl Say 10
yıldır, Serenat Bagcan ile birlikte çalışıyor(muş).

 

İstanbul Kültür Başkenti

Kültürel etkinliklerin
İstanbul’da önemli bir adresi de TURİNG. Seyrantepe’deki merkezindeki İki
Solist programında Aybike Demir Okan ve Bekir Ünlüataer’i dinledik.  Yönetmen M. Hulusi Yücebıyık’ın organize
ettiği konserde sanatçılar Muallim İsmail Hakkı Bey, Neveser Kökdeş, Artaki
Candan, Muhlis Sabahatin Bey, Şevki Bey, Nevrez Paşa, Refik Fersan’ın bestelerini;
Mustafa Reşit Bey, Mustafa Nafiz Irmak, Tahsin Nihat, Ethem Pertev Paşa, Nahit
Hilmi Özeren, Cemal Ethem Yeşil ve Yusuf Ziya Ortaç’ın güftelerinden oluşan
nihavent, uşşak ve mahur eserleri seslendirdiler.

Güfteleri bile insanı mest
edecek eserlerdi. Repertuvardan örnek vermek gerekirse “Neden bilmem bu iptila,
günden güne halim fena”, “Koklasam saçlarını bu gece ta fecre kadar”, “Üç yıl
beni sevdanın ipek saçları sardı”, “Kimseler gelmez senin feryad-ı
ateş-barına”, “Bekliyorum günlerdir gelmiyorsun sen a güzel”, “Bir neşe yarat
hasta gönül sen de biraz gül”, “Ver saki tazelendi derdim bu gece” ve “Dün yine
günümüz geçti beraber”. Bunlar sadece birkaçı.

Salonun yarısından fazlası
üniversitede okuyan gençlerdi. Bazı eserler dedemden, babamdan kalsa da
delikanlılarımızın neşesi ve mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

 

Müzik böyle bir şey işte.
Eserlere imza atanlar toplumumuzun değişik muhitlerinde, mesleklerinde
yetişmiş, dayanışmanın en güzel örneğini sergilemiş aydınlarımızdı. Bir dönemin
ses, nefes, soluk getiren, sanatı yaşatan ustaları Udi Arsak ile İsmail Hakkı
Bey, Neveser Kökteş ile Artaki Candan birlike yaşıyor, beraber yürüyorlardı!.
Özellikle bu eserleri Bekir Ünlüataer gibi yarınımızın Alaattin Yavaşça’sı
olacak bir sanatçıdan dinlemek ve izlemek bir ayrıcalıktı.

 

Seyrantepe Akşamları

TURİNG Otomobil Kurumu 1923
yılında Türk Seyyahin Cemiyeti adıyla, diplomat, politikacı ve devlet adamı
Reşit Saffet Atabiner’in başkanlığında kurulmuştu. Uluslararası bir konuma
sahipti. Onlarca yıldır hayatımızda. Ama benim için iki başkanı; birincisi
Çelik Gürsoy (ki bir sene başkanlık yaptı) ve bir de bugün için 17. TURİNG
Başkanı olarak görev yapan Bülent Katkak daha fazla önem arz ediyor. Çelik
Gürsoy bize İstanbul’u yeniden hatırlattı. Günümüz için önemli bir aydın Bülent
Katkak ise hem kuruma, hem gençlere ve hem de sanatımıza sahip çıkarak bir
örnek liderlik ve öncelik yürütüyor. Günümüzdeki TURİNG yönetimi üniversite
gençlerinin daha donanımlı, birikimli, sağlıklı, bilgili olması, sosyal
sorumluluk alması için çok fazla gayret ediyor, imkanlarını değerlendiriyor.
TURİNG yayınları, konukları, atölyeleri ve programları ile bir akademi gibi
çalışıyor.

TURİNG’te izlediğim ikinci
konseri Şükrü Türkmen, sanat yönetmeni olarak hazırlamıştı. Tuba Akyol ve Ertan
Bilgi gibi Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, İstanbul
Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nun iki solisti ile
konuklara bir müzik ziyafeti çekti.

Ertan Bilgi ve Tuba Akyol
bizlere Tanburi Numan Ağa, Dede Efendi, Cevdet Çağla, Lemi Atlı, Lavtacı
Hristo, Mustafa Nafiz Irmak, Çilingirzade Ahmet Ağa, Fehmi Tokay, Şekip Ayhan
Özışık, Tamburi Osman Bey, İsmail Baha Sürersan ve Dramalı Hasan Hasgüler’in
bestelerini; Hasan Ali Yücel, Ratip Aşir Bey, İbrahim Akçam, Hilmi Özgen ile
yazarı belli olmayan veya anonim güfteleri takdim ettiler. Bir müzik şöleni
yaşadık adeta. Bestekar Çilingirzade Ahmet Ağa bir esnaf, Hasan Ali Yücel
devlet adamı, Lavtacı Hristo Rum, Dramalı Hasan Balkanlardan. Ama hepsi bir
arada yaşamayı ve dayanışmayı ne kadar güzel yansıtıyorlar. Aynı şevk, aynı
endişe, aynı duygu ve aynı heyecan hepsinde var. Toplumun ve sosyal hayatımızın
homojenliği içindeki bu örnekler yurtseverliği artırmış rengi, ırkı, görüşü,
mesleği ne olursa olsun, birlikteliği zarar görmemiş.. Böyle bir beraberlik
yaşanmış.

 

Üniversitelerin Sanatçı ve Kültür Adamını Sahiplenmesi

Konser tamamlanınca
sanatçıları izleyiciler bırakmadı. İki sanatçı birlikte “Yine bir Gülnihal aldı
bu gönlümü” adlı şarkıyı birlikte söyleyerek salonu alkış yağmuruna
tutturdular.

Kültürel ve sanat
etkinliğinin bir başkasını 250. Yaşına giren İstanbul Teknik Üniversitesinde
yaşadım. Bestekar sanatçımız Erol Sayan’a İTÜ fahri doktora töreni düzenledi.
Kuruluşu 1975 yılında faaliyete geçen İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı
Maçka Mustafa Kemal Amfisi’nde akademisyenlerin, yazarların, öğretmen, öğrenci
ve orkestranın katılımıyla bir program gerçekleştirildi. Amfi labeleb doluydu.
Sanatçı Amir Ateş, gazeteci Murat Bardakçı da gelmişti. Konservatuvar
sanatçıları Meltem Sadiye Erimli, Faruk Onur Korsay ve İbrahim Suat Orbay, Erol
Sayan’ın eserlerinden bazılarını seslendirdiler. Ahmet Özhan’ın, Sanatçı Erol
Sayan’ın bestesiyle  Asyavizyon (2014)
yarışmasına girdiği şarkı “Ömrümün baharı birlikte geçsin/ Sen beni sev
güzelim, ben seni seviyorum” adlı eserini ayrıca sanatçılar iki defa
seslendirdi. Bol bol alkış aldı. Rektör Prof. Dr. İsmail Koyuncu’nun “Bu
doktoranın bir sanatçıya verilmesi bizim için de onurdur” sözleri ayakta
alkışlandı. Dilerim diğer üniversitelerimiz de böylesi programlarla
aydınlarımızı motive eder, yüreklendirir.

Taşrada Musiki

 

Çocukluğumdan hatırlıyorum, Kilis’te
kapı komşumuz Dr. Alaattin Yavaşça’nın evindeki meşkleri. Masal gibi
anlatırlardı dedemler. Ayrıca memleketim Kilis’te 1950’lı yıllarda bile
başkanlığını öğretmen Nuri Ulusoy, sonra oğlu öğretmen Nahit Ulusoy’un yaptığı
Kilis Türk Musiki Cemiyeti vardı. Hala da Öğretmen Uğur Elhan yönetiminde
faaliyetini sürdürüyor. Çetin Altan Akşam gazetesindeki bir yazısında “ne zaman
köylerimize piyano girer, yükselişe başlamışız demektir” diye yazıyordu. Bence
de haklı. Musiki, özellikle kendi musikimiz olmayınca çok şey eksik kalıyor
hayatımızda. Dilerim böylesi sanata, sanatçıya sahip çıkılan konserler,
üniversitelerin doktora programları, yerel yönetimlerin sivil toplum
kuruluşlarına desteği sürer, günümüzde dibe vuran kültürümüz biraz nefes alır.

Cumhuriyet ve İnsan

 

     Bu asra Hürriyet
ve Cumhuriyetler devridir dense yeridir. Çünkü müsavat / eşitlik esası üzerine
kurulmuş olup, tahakküm ve tagallübü / zorbalığı kaldırmak şiar ve gayesi
olmuştur. Fakat insanın sosyal hayatında bir çığır açan, eğer kâinattaki fıtrat
/ yaratılış kanununa muvafık / uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde, terakkî
ve ilerlemede muvaffak ve başarılı olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip
hesabına geçer.

     Çünkü insan;
fıtrat / yaratılış kanunlarına göre hareket etmek, mecburiyetindedir. Zira
beşer / insan; fıtratını değiştirmek ve insanın hilkat ve yaratılışındaki esas
hikmeti / asıl nedeni kaldırmakla ancak; mutlak müsavat / tam bir eşitlik
kanununu tatbik edebilir.

     Fakat insan fıtrat
ve yaratılışının hikmeti ve sırrı; mutlak müsavat / tam bir eşitlik kanununa
zıttır. Çünkü Fatır-ı Hakîm / Hikmetle Yaratıcı olan Allah, kemal-i kudret /
tam kudret ve hikmetini göstermek için, az birşeyden çok kitapları yazdırır.
Bir şeyle çok vazife ve görevleri yaptırdığı gibi, insan ile de, binler nev ve
tür’ünün vazifelerini gördürür. İşte o büyük sırdandır ki, Cenabı Hak, insan nev’ini,
binler nevileri sümbül verecek ve hayvanatın; sair binler nevileri kadar
tabakat / tabakalar gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi
his, duygu ve lâtifelerine had ve sınır koymamış. Serbest bırakıp hadsiz
makamatta  gezecek istidat ve
kabiliyetler vermiş; bir nev’ iken binler nev’ / cins ve tür hükmüne geçirdiği
içindir ki, arzın halifesi, kâinatın neticesi ve zihayatın / hayat sahiplerinin
sultanı mevkiine yükseltmiştir.

     İşte insanın çok
yönlü oluşunun en mühim / en önemli mayası ve zembereği, müsabaka ile hakikî
imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, insan mahiyetinin tebdili /
değiştirilmesi, aklın söndürülmesi, kalbin öldürülmesi ve ruhun mahvedilmesiyle
olabilir.

     Evet, şu hürriyet
perdesi altında, müthiş bir istibdat yaşayan, şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya
lâyık, şu kâmilâne sözün,

 

     Ne mümkün zulm
ile, bîdâd ile imha-yı hürriyet?

     Çalış, idrâki
kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

 

     Yerine, bu asrın
yüzüne çarpmak için:

 

     Ne mümkün zulm
ile, bîdâd ile imha-yı hakikat?

     Çalış, kalbi
kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

 

     Ya da:

 

     Ne mümkün zulm
ile, bîdâd ile imhâ-yı fazîlet?

     Çalış, vicdanı
kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

 

     Demelidir.

     Evet, imanlı
fazîlet, tahakküme sebep olmadığı gibi, istibdat sebebi de olamaz.

     Tahakküm ve
tagallüb etmek / zorbalık faziletsizliktir.

     Ve bilhassa
fazîlet ehlinin en mühim meşrebi; acz, fakr ve tevazu / alçak gönüllülükle,
insanın sosyal hayatına yol göstericilik olmalıdır.

     Çünkü insan,
yalnız cesetten ibaret değildir. Cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ
koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imhâ edilmez. Onlar da idare ister.

     Ve madem kabir
kapısı kapanmıyor. Madem kabrin öbür tarafındaki istikbal / gelecek endişesi
her ferdin en mühim / en önemli meselesidir.

     Elbette milletin
itaat ve hürriyetine istinat eden vazifeler, yalnız milletin dünya hayatına
ait; içtimaî, siyasî ve askerî vazife / görevlere münhasır / sadece onlardan
ibaret değildir.

     Öyleyse fikren
hukukta eşitlik yolunu tutmalı. Şefkat ve İslâmiyetten gelen adalet sırrıyla,
burjuva denilen havas tabakası yani ileri gelenlerin, istibdat ve
tahakkümlerine muhalefet etmelidir.

TOGG

Türkiye’nin
yerli ve milli otomobili olma iddiası ile projelendirilen TOGG seri üretime
başlıyor. Hayırlı olsun.

Ege
Cansen “Bu yatırımın gayri iktisadi olduğunu” söylüyor. “Bu otomobil,
markası dışında, yerli ve milli olmayacaktır. Üstelik külfeti, nimetini
aşacaktır.
Bu külfet hayat pahalılığı olarak halkın sırtına
binecektir” diyor.

Ege Cansen iyi bir
iktisatçıdır ve üst düzey yönetici olarak uzun yıllar süren sanayi tecrübesiyle
de gerçek bir uzmandır.

“Yaklaşık
dört yıl önce Başkan Erdoğan “yerli ve milli” otomobil üretme kararı
almıştı. Ben de bunu “akla ziyan bir proje” diye nitelendirmiştim. Çünkü
gümrük birliği içinde kalındıkça, bu yatırımın öngörülebilir hiçbir
vadede kâra geçmesi mümkün değildir.
Bugün de aynı kanıdayım” diyor.

****

Otomotiv
konusundaki ilgisi ve bilgisi bilinen Fatih Altaylı, Habertürk’teki
yazısında, asıl sorulması gereken soruları gündeme getirdi:

“TOGG
tartışmasız bir Türk otomobilidir.

Mesele üretici
firmanın yeni model üretme kapasitesi ve hızı ne olacak? Türkiye’de ve
dünyada ne kadar pazar payı elde edecek?
Yatırımını ne kadar sürece geri
döndürecek, döndürebilecek mi?

Yoksa biraz
özel sektör, bolca da kamu kaynağı
bir süre sonra yabancıların eline
geçmesi muhtemel bir proje
için
heba mı ediliyor?

Sorulması
gereken soru parça oranı değil, bu markanın ne kadar süre ayakta
kalabileceğidir.

Üretilen her bir otomobil için ettiği zararın ne zaman artıya geçeceğidir.

O dev fabrikanın üretiminin satılıp satılamayacağıdır.”

***************************

Ya Büyüyecek Ya Satılacak

TOGG
tartışmaları siyasi saiklerle yapılmakta. Ama ben, geçmişte en seçkin KİT’lerden
olan Petkim’deki tecrübelerimin ışığında, ekonomik bir değerlendirme
yapacağım.

Ege
Cansen’in “Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) bir KİT’tir ve KİT
kalacaktır. Söylenildiği gibi ortada dört babayiğit özel girişimci yoktur.
Erdoğan’ın baskısıyla bu projeye para kaptırmış dört firma vardır”
tespiti
haksız değildir.

Ama bu
ister özel sektör yatırımı olsun isterse devletin bir yatırımı olsun, önemli
olan ürünün yoğun rekabetin olduğu piyasada tutunabilmesidir.

İlk
yılda üretilecek 16 bin adet TOGG elektrikli otomobilin sadece devlet
kurumları ve belediyelere satılsa/ kiralansa, bir miktarda vatandaşlarımız
alması halinde satış sorunu olmayacağı söyleniyor. Ancak yine de yaygın bir pazarlama,
şarj istasyonları ve servis ağlarına
ihtiyaç var. İç piyasa daraldığında
dışarıda alternatif piyasalar da oluşturulmalıdır.

Bu
ölçekte bir üretimin dev ölçeklerde üretim yapan rakip firmaların maliyetinden
daha yüksek fiyatlara mal olacağı kesindir.

Bütün
dünyaya satabilecek bir üretim kapasitesine, pazarlama ve servis ağına
kavuşuncaya kadar şirketin zarar etmesi büyük ihtimaldir. Böyle bir
zararı “yatırımcı babayiğit firmaların” kaldırması mümkün olmayacaktır. Resmiyette
bir özel şirket söz konusu olduğuna göre şirketin zararını devlet de
üstlenemez.

Bir
süre sonra -diğer yüzlerce özel şirketimiz gibi- yabancılara kelepir
fiyatına satılması gündeme geldiğinde de “ülkeyi beyaz filden kurtardık”
diyeceklerdir.
(Beyaz fil benzetmesi masrafı çok getirisi az olduğunu
anlatmak için kullanılır.)

***************************

Petkim Örneği

Petkim
Yarımca Kompleksinde 27 sene hizmet verdim. Üretimde Başmühendis, Satış ve
İK’da Müdür olarak çalıştım.

Burada PVC,
Polietilen
gibi (bunların Aliağa Kompleksinde daha büyük kapasitelileri
kuruldu) plastik fabrikalarının yanında, Türkiye’de tek olan fabrikalar vardı. DDB
(deterjan hammaddesi), Kaprolaktam, Klor, Polistiren fabrikaları ve
ayrıca Lastik Fabrikalarının temel hammaddeleri olan Sentetik Kauçuklar (SBR
ve CBR) ile Karbon Siyahı
fabrikaları Türkiye’nin ihtiyacını karşılıyordu.

Turgut Özal
döneminde Türkiye’de ithalatın serbestleşmesi ve sonrasında Gümrük
Birliği
Petkim’i sarstı. Çünkü bu ürünler için, her biri dünya
devi olan şirketlerle,
devlet koruması olmadan, rekabet etmek zorunda
kaldı.

****

Petkim
Yarımca Kompleksi üretim kalitesi yönüyle rekabet edebiliyordu. Fakat maliyetleri
rakiplerinden daha yüksekti.
Çünkü kapasiteler dünya ölçeğine göre çok
küçüktü. Bir milyon ton üreten bir fabrika ile 20-80 bin ton üreten
fabrikaların rekabet etmesi mümkün değildi.

Petkim’in
kurulmaya başladığı yıllarda (1975) o günün Türkiye’sinin ihtiyacının iki katı
olarak hesaplanan kapasiteler bir süre sonra yetmez oldu. Fakat ne devlet ve ne
de özel sektör Türkiye’nin artan ihtiyacını da karşılayacak ve aynı zamanda
dünyada pazar payı edinebilecek Petrokimya tesislerine yatırım yapmamıştı.

****

Son
yıllarda ayakta 4 fabrika kalmıştı. Bunlardan Polistiren fabrikası
yoğurt kabı, kaset vb malzemelerin hammaddeleri olan antişok ve kristal
türlerini üretiyor fakat rekabetçi olamayan fiyatlarımız yüzünden kapasitenin
yarısını bile satamıyorduk.

Bu
fabrikada izolasyon malzemesi olarak kullanılan PS- köpük üretme kararı
alındı.  Yapılan ilk deneme üretimlerini
piyasada belli fabrikalarda teste başladık. O zamana kadar bir tonunu 1200
dolara satan dünyaca ünlü rakip firma fiyatını 900 dolara çekiverdi. Oysa bizim
maliyetimizin 1100 doların altına çekilmesi mümkün değildi. Bu çalışma sona
erdirildi ve bir süre sonra fabrika kapatıldı.

****

Petkim Yarımca Kompleksindeki fabrikalar kâr edemiyordu. Fakat Türkiye
ekonomisine sağladığı yarar, ettiği zarardan kat kat büyüktü.
Buna rağmen bir zamanlar 18 fabrikanın
üretim yaptığı kompleks tamamen kapandı.

Kamunun elindeki diğer işletmeler SEKA, Tekel Fabrikaları, Sümerbank,
Telekom, Limanlar, Madenler, Elektrik Santralleri vd tesisler aynı durumdaydı.
Hepsi de satıldı veya kapatıldı.

****

TOGG da başlangıçta zarar
etse bile toplumsal faydası daha büyük olacaktır. Yaşaması ve
yaşatılmasını dilerim.

Ancak böyle
bir rekabetçi sektörde bu küçük ölçekle rekabet edemeyeceğine göre büyümek
için yabancı ortak veya sahibe ihtiyaç duyacak
demektir.

İktidarlar
TOGG zarar etse de ülkemize sağlayacağı toplumsal faydayı düşünerek
ayakta tutabilecek bir siyasi irade gösterir mi?

AKP bile
bu anlayışta değildir. Olsaydı, bugüne kadar yok pahasına elden çıkardığı
KİT’leri ve ülkemizin varlıklarını satmazdı. 

Cumhuriyet’in Hatırlattıkları

    Cumhuriyet; adalet,
meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten;

    Kuvvetin bir
merkezde toplanmasından,

    Kuvvetin; kanunun
emrinde olmasından ibarettir.

    Kısaca Cumhuriyet;
kuvvetin kanunda cem edilmesidir.

    Aynı zamanda,
hakikî malikiyetin Cumhuriyette olmasıdır.

    Cumhuriyet,
muhteşem ünvan sahibi olup, müessir ve etkilidir.

    Mahzâ / sırf adaleti tazammun eder / içerir.

    İstinat ve dayanak
noktamızı temin edip sağlar.

    Metîn / sağlam bir
esasa dayanır.

    Evham / vehimler ve
şükûk / şek ve şüpheler sahibini,

    Varta-i hayretten /
hayret ve kararsızlık hâl ve tehlikesinden kurtarır.

    İstikbâl ve
âhiretimizi tekellüf eder / kazanmamızı kolaylaştırır.

    Menafii umumiye /
umumî menfaatler olan hukukullahı / Allah’ın hukukunu;

    İzinsiz tasarruftan
bizleri tahlis / halâs eder / kurtarır.

    Millî hayatımızı
muhafaza eder / korur.

    Umum / bütün ezhanı
/ zihinleri manyetizmalandırır / telkinle etkiler.

    Ecanibe /
yabancılara karşı metanetimizi / dayanıklılığımızı,

    Ve kemalimizi /
olgunluk yetkinliğimizi ve mevcudiyetimizi gösterir.

    Bizleri dünya ve
âhirette kınanmak, paylanmak ve azarlanmaktan kurtarır.

    Maksat ve neticede,
herkesin ittihad ve birliğini tesis eder / kurar.

    O ittihadın ruhu
olan efkâr-ı ammeyi / kamuoyunu tevlîd eder / doğurur.

    Çürük mesavi-i
medeniyeti / medeniyetin kötü taraflarının;

    Hudud-u hürriyet ve
medeniyetimize girmesini yasaklar.    

    Bizleri Avrupa
dilenciliğinden kurtarır.

    Geri kaldığımız
uzun terakki mesafesini i’caz sırrına binaen,

    Bir zaman-ı kasırda
/ kısa zamanda tayyettirir / aldırır.

    Arap, Turan, İran
ve Sâmileri, yani mânen beraber olanları tevhîd eder / birleştirir.

    Kısa zamanda bize
büyük bir kıymet verdirir.

    Hükümetin manevî
şahsını müslüman gösterir.

    Avrupa’nın eski
zann-ı fasidlerini / yanlış zanlarını tekzîb eder / yalanlar.

    Hz. Muhammed’in
şeriat ve dininin ebedî olduğunu tasdîk ettirir / doğrular.

    Medeniyeti tahrib
eden ve anarşiliğe yol açan dinsizliğe karşı set çeker.

    Aykırı fikirlerin
karanlığını ve katı fikirleri, nurlu safhası ile ortadan kaldırır.

    Umum ulema /
âlimler ve vâizleri ittihad ve milletin saadeti için hizmet ettirir.

    İcraat-i hükûmeti /
hükümetin icraatlarını, meşru meşrutaya / şartlara hâdim / hizmet ettirir.

    Adâlet-i mahzâsı /
tam adaleti merhametli olduğundan; gayr-ı müslim unsurları,

    Daha ziyade telif
ve rapt eder. Devlete bağlar.

    En cebîn / korkak
ve âmi / câhil adamı; en cesur ve en has adam gibi,

    Hakikî terakki
duygusunu; fedakârlık ve vatan sevgisiyle mütehassis kılar, hislendirir.

    Medeniyet yıkıcı
olan sefahet ve israftan insanı uzak tutar.

    Zarurî olmayan
ihtiyaçlara, bizleri muhtaç etmez.

    Âhiretimizi
muhafaza etmekle beraber, dünyamızı da imar ettirir.

    Sa’ye / çalışmaya
neşat / sevinç verir.

    Medeniyetin hayatı olan, güzel ahlâka
yöneltir.

    Ulvî / yüksek
hislerin düstûr ve prensiplerini, gözler önüne serer.

    Sizleri icma-i
ümmete / aynı hükümde birleşmelere; küçük, meşru bir misal olarak gösterir.

    Hüsn-ü niyetiniz /
iyi niyetiniz sebebiyle, âmâl / amellerinizi ibadet sayar.

    Cumhuriyet’in
bunlar gibi, daha nice, sayısız fazîlet ve güzellikleri vardır.

Erzurum Seninle Gurur Duyuyor!

Kutsal
bildiğimiz kavramlar bir bir asaletini ve haysiyetini kaybediyor. Kaybolan
irfanımızın yerine siyaset ve din bezirgânları, insanlığın yüzyıllardır oluşturduğu
irfan meşalelerini birer birer söndürüp yerine hırsızlığı, ahlâksızlığı ve
şiddeti pazarlıyor.

            Ve ne yazık ki bu bezirgânların
sattıklarının alıcısı toplum içinde gittikçe artıyor. Düşünmüyor yığın, ah bir
düşünüp idrak edebilse…

            Bezirgânlar
pazarı boş,

            Pazarladıkları sahtelik ellerinde
kalacak.

            Kimisi siyasetçinin peşinde, kimi
şeyhinin,

            Onlar
ne söylerse şuursuzca onu şakıyorlar.

            Çözüm süreci esnasında Diyarbakır
meydanında gördük:

            Kanun
kaçağı Şivan Perver öldürülen bir PKK’lı için yakılan ağıtı anırıyordu: “megri,
megri…”

 Herkesin elinde birer mendil salya-sümük terörist
için yakılan ağıta ağlıyor.

            Şartlanmışlardı bir kere şuur kaybolmuş,
düşünce melekeleri iflas etmişti!

            Kaderin cilvesine bakın ki, o gün terörist
ağıtına salya-sümük ağlayan insanlar, bugün siyasi karşıtlarını PKK yandaşı
olmakla suçluyorlar.

            Yetmedi… dün FETÖ taraftarlarına: “Ne istediniz de vermedik” diyenler, Ankara’yı
parsel parsel satanlar koro halinde karşı tarafı FETÖ’cü olmakla suçluyorlar.

            Akıl alacak şey değil!

             Sedat Peker’in rüşvet ve yolsuzluk
iddialarında adı geçen AKP Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu, geçen
hafta AKP Meclis Grup Toplantısı’nda “Erzurum
seninle gurur duyuyor
” nidalarıyla karşılandı.

            Hep bir ağızdan tempo tutuyordu
yığın: “Erzurum seninle gurur duyuyor!”
tıpkı arenada birbirini öldürmek için kılıç sallayan gladyatörlere şuursuzca:
Oley, oley diye çığlık atan,

 Kana susamış,

Şuurunu
yitirmiş kalabalıklar gibi.

            Neyin gururuydu bu peki…senin,
benim, fakir fukaranın ödediği vergilerle beslenen hazinenin parasını haksızca
kendi tasarrufuna almanın gururu mu?

            Arkadaş!

            Onlar, senden, benden aldıklarıyla
zenginliklerine zenginlik katarken, okula giden çocuğunun okul masraflarını, geleceğini
ve sofrandan çalınan ekmeğini:  “Erzurum seninle gurur duyuyor”  derken… hiç düşünmedin mi?

            Bu olay sadece Sedat Peker’in
iddialarından ibaret değil; Taşkesenlioğlu’nun boşanma sürecindeki eşi Ünsan
Ban; iddiaların doğru olduğunu sosyal medya hesabından itiraf ediyordu.

            Oylarını alarak seçildiği Erzurum’da
esnaf ziyaretinde dahi korkusundan devletin iki koruma polisiyle birlikte dolaşan
birisine, Erzurum neden, nasıl gurur duyar anlamanın mümkün atı yok!

            Ezcümle, Türk milletinin birer ferdi
olarak kendimizi yığın dan soyutlayıp şahsiyetimizi koruyamadığımız müddetçe,
ömrümüz boyunca başkalarının amigoluğunu yapmaktan kurtulamayız.

Târihçi Doç. Dr. Kürşat Yıldırım İle Doğu Türkistan Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Çin
seyahatinizde Doğu Türkistan Türkleriyle de karşılaştınız. Dikkatinizi en çok
çeken husus ne oldu?

Kürşat Yıldırım: Çok misâfirperver
insanlar. Bizler Uygur Türklerindeki misâfirperverliğin pek azını muhâfaza
edebildik. Türk şehir medeniyetinin bu en kadim bânileri örf ve âdetlerine hâlâ
sımsıkı sarılmaktadırlar. Köylerimizde hâlâ mevcut olan dışarıdan gelenleri eve
buyur etme âdeti Uygur şehirlerinde sıradan bir âdettir.

Bizler
şehirlerimizde selâmlaşma âdâbını unuttuk. Şehirler medeniyetimizin merkezleri
olacakken, mezarı olup gitti. Uygur Türklerinde selâmlaşma âdâbı kesin
kaidelere bağlanmıştır.

Çetinoğlu: Ne tür
kaideler?

Yıldırım: Küçük büyüğü, giden duranı
selâmlar; iki kişi yakındaysa el sıkışırlar, mümkünse iki el ile beraber
tutarlar ve tuttuktan sonra sağ eli kalbe götürürler. Bu selâmlaşma ‘ellerimiz ve kalbimiz bir’  demektir.

Çetinoğlu: Misâfir
ağırlamada dikkatinizi çeken hususlar nelerdi?

Yıldırım: En yâd ellerden gelen bile
mecliste kırk yıllık dostmuş gibi oturtulur. Uygur Türklerinde meclis mühimdir.
Paranglaşma yâni karşılıklı konuşma meclisin esâsıdır. Yediden yetmişe herkes
herkesi dinler. Paranglaşma aslında ‘sohbet
etme
’ değildir, ‘karşılıklı cümleleri
birleştirme
’dir.

Çetinoğlu: Sohbet
nasıl oluyor?

Yıldırım: Uygur Türklerinde ‘sohbeteşme’ ise belli bir konu etrafında
konuşmaktır. Türk Milleti’nin bu en aydın / münevver boyunun en sıradan
mensupları bile söz arasında Divanü Lügati’t Türk’ten veya Kutadgu Bilig’den
cümleler söylerler. Bir mesele olduğunda hallini, Türk’ün bu çok değer
verdikleri iki kitabında ararlar. Meselâ bir hadiseyi doğrulamak için ‘Divan ‘da geçiyor’ derler. Aynı
hissiyata Şam günlerimde kapılmıştım. En câhil Arap berber bile beni tıraş
ederken bir meseleyi anlatmak için Kuran-ı Kerim’den âyetler okurdu.
Müslümanların mukaddes kitabı Arap’ın öz dilinde millî bir kitap gibidir. Aynı
zamanda. Türk’ün öz dilindeki çok değerli iki kitabı Uygur Türklerinden başka
kim derinlemesine biliyor acaba?

Üniversitelerimizden
mezun olan gençlerimizin kaçı bu iki millî kitabımızdan haberdâr? Neleri
yitirdik neleri… Koca bir hazineyi uzak diyarlarda bırakıp özümüzü yitirdik
en başta…

 Çetinoğlu: Oturup
kalkmalarındaki özellikler dikkatinizi çekmiştir…

Yıldırım: Elbette. Uygur Türkleri
oturup kalkma intizamına pek önem verirler. Oturup kalkma âdâbı ve oturma düzeni,
herhalde Uygur Türklerinden başka hiçbir Türk boyunda bu kadar hassas bir
nizamda değildir. Otururken bağdaş kurma, insanların önünde saygıyla eğilerek
konuşma ve bilhassa konuşurken veya bir şey ikram ederken iki eli açıp ayaları
misâfire dönük tutma bu âdâbın mühim esaslarındandır. Eve gelen misafir için
hep beraber duâ etme ve Allah’a şükretme âdeti İstanbul’da kalmamıştır. ‘Tanrı misafiri’ mefhumunun Uygur
Türklerinde yaşadığını görmek bizleri şad etti.

Çetinoğlu: Türk
târihi ile bağlantıları nasıl?

Yıldırım: Ortalama bir Uygur Türk’ün
onca baskıya ve kitap yokluğuna rağmen Türk târihi konusundaki şuurunu
defalarca hayretler içerisinde müşâhede ettim. Türkiye Türkleri maalesef uzak
târihlerini unutmuşlardır.

Uygur
Türklerinden öğrenmemiz gereken en mühim derslerden biri de dildir. Uygur
Türkleri anadillerinde derslerin yokluğuna ve neşriyatların pek kısıtlı
olmasına rağmen Türk dilini yüceltmeye devam etmektedirler. Bütün siyasî
kontrol mekanizmalarından geçerek gittikçe budansa da Uygur Türkçesi ile
yazılan kitap ve dergilerdeki hikâyeler ve şiirler neredeyse ilkokuldaki
çocuklara kadar inmekte ve meclislerde bu hikâyeler ve şiirler
tartışılmaktadır.

Bugün seksen
milyon denilen Türkiye’de ilmî bir kitap en fazla bin adet basılıp iki-üç yılda
ancak satılıyorken, yirmi milyon civârındaki Uygurlarda ilmî kitaplar en aşağı
iki bin ve normalde üç ilâ beş bin basılmakta ve aynı yıl içinde hepsi
satılmaktadır. Hele Uygur Türkü’nün yüreğine hitap eden roman, hikâye ve şiir
kitapları her biri beş bin olmak üzere yılda birkaç defa basılmaktadır. En çok
okunan kitaplar ise târih kitaplarıdır.

Türkiye’de 200
civârında üniversitenin en az 100’ünde târih bölümü, her bölümde de 10 hoca olduğu
düşünülürse en aşağı 1000 târih hocasının çalışıyor olduğu hakîkati ile
karşılaşırız. Târih öğrencilerini hiç hesaba katmadan bu 1000 târih hocasının
bile târih kitaplarını alıp okumadığı neicesi gerçekten içler acısıdır.

Çetinoğlu: Cenâze
ile alakalı örf ve âdetleri inceleme imkânınız oldu mu?

Yıldırım: Oldu. Uygur Türklerinde cenâze
merâsimleri çok mühimdir. Herkes kim olursa olsun topluca cenâzeye gider. En
kalabalık cenâzeler ise yazar ve şâirlerin cenâzeleridir.

Daha anlatacak
çok şey var. Fakat Uygur Türklerinden öğrenmemiz gereken en mühim ders, vatan
dersidir.

Çetinoğlu: Anlatır
mısınız?

Yıldırım: Biz bir vatanımız, müstakil
bir devletimiz var diye vatan mefhumunu unuttuk. Bambaşka hâllere girdik,
ülkülerimizi yitirdik. Türkiye sokaklarında kaç kişi Türk olduğunun
farkındadır? Kaç kişinin millî maksatları vardır? Hedefleri geçelim, kaç kişinin
vatan ve Türklükle alâkalı duyguları vardır?

Türk târihini
kaç kişi bilmektedir? Uygur Türkünün kızıl elması hâlâ capcanlıdır. Velhasıl
Uygur Türklerinden öğrenmemiz gereken en büyük ders ise budur.

Çetinoğlu: Biraz da
Çinlilerden bahsedelim. En fazla dikkatinizi çeken ne oldu?

 Yıldırım:
Mağaraların yayıldığı doğudan batıya iki kilometrelik sâhada toplam 236 oyuk
vardır. Bu oyuklardan 135’i sağlam vaziyettedir. Aynı zamanda dünya Budizm’inin
de merkezlerinden biri olan bu yer sekizinci yüzyıldan sonra bölgedeki Çin
istilası üzerine boşaltılmıştır. Ne gariptir ki bu mağaralara dâir Çin
neşriyatı, kendileri buradaki medeniyeti yok etmemişler gibi, mağaralardaki
sanatın mühim esâsını Çin sanatına bağlama ahlâksızlığını ve cüretini
göstermektedir. Yine bu yerde Toharca* denilen dilde bazı metinler bulunmuştur.
Bu mekânı Türklerle ilgili görmeme gayretindekiler sanatı Çinlilere ve milleti
‘Tohar’ denilen insanlara yamamaya ant içmişlerdir. Bunlar yazı dilini etnik
mensubiyete hüküm için kâfi sayarak nazariyatta bölgeyi Türklerden arındırmayı
şimdilik başarmış gibi görünmektedirler. Bu zevatın tâkip ettiği metot
şöyledir:

Bölgeden çıkan
bir vesika, bir kap kaçak veya bir iskelet mümkünse önce Çinlilere, eğer
olmazsa Hind-Avrupalı dedikleri Toharlara, eğer yine olmazsa Fars dedikleri
Sakalara, bu da tutmazsa Mongoloid dedikleri meçhul bir ırka ve nihâyetinde bu
da mümkün gibi görünmezse menşei bilinmeyen bir topluluğa atfedilir. Bu silsile
genelde üçüncü aşamada durur ve en kötü ihtimalde yine Hint-Avrupalı saydıkları
Farslar bölgenin asıl sâkinleri olurlar. Türklerden hiç bahsedilmez. Böyle bir
ilim şarlatanlığına târihin hiçbir devrinde tesâdüf edilmemiştir.

Çetinoğlu: Oyuklar
hakkında kısa da olsa bilgi verir misiniz?

Yıldırım: Oyukların çoğunun ortasında
etrafında râhiplerin birlikte dâire kurabileceği bir sütun vardır. Sütunun ön
tarafında kubbeli bir boşluk ve yine arkasında onun biraz daha küçüğü
bulunmaktadır. Öndeki kubbeli boşluklara koyulan Buda’nın üç heykeli bugüne
ulaşmamıştır. Arkadaki boşlukta Parinirvana yâni hayatta nirvânaya ulaşmışların
ölü bedenlerini tasvir eden resimler veya heykeller vardı ki bunlar da yok
olmuştur. Bu tür ibâdet edilen oyukların dışında büyük duvar resimleri veya
heykellerin olduğu oyuklar, yine râhiplerin yaşadığı ve Budist külliyatına âit
hayat malzemelerinin saklandığı oyuklar vardı.

Çetinoğlu: Yapıldığı
dönemdeki durumu korunabilmiş mi?

Yıldırım: Türk ve dünya târihinin ve
sanatının bu mühim merkezi tıpkı diğerleri gibi Batılı barbarlar tarafından yağmalanmıştır.
Duvarlardaki resimlerin çoğu Orta Asya incelemeleri ile tanınan Alman arkeolog Albert
von Le Coq (1860 – 1930),   tarafından
çalınmış ve Berlin’e kaçırılmıştır. Le Coq’tan arta kalan diğer bazı duvar
resimleri ve heykeller dünyanın çeşitli ülkelerinde sergilenmektedir.

Yine de bugün
mağaralarda toplam beş bin m2 duvar resmi mevcuttur. Bu duvar
resimlerinde umumiyetle Buda’nın önceki hayatına dâir Jataka* hikâyeleri
yazılıdır.  

Çetinoğlu: Daha
sonra nereye gittiniz?

Yıldırım: Bin Buda Mağaralarından
ayrıldıktan sonra Kuça*’nın 12 kilometre kuzeybatısındaki Kızılgaha İşâret ve
Gözetleme Kulesi’ne doğru yola çıktık.

Kızılgaha /Kızıl Kule’ veya ‘Kızıl Karakol’ olarak da anılıyor. Bu
kule Hunlar devrinde bölgeye girmiş olan Çin işgal kuvvetleri tarafından yapılmıştır.
Yine bölge halkı tarafından gelen düşmanı tâkip etme ve haberleşmeyi temin
maksadıyla inşa edildiği söyleniyor. 
Duvarlarda Avadana hikâyeleri* ve Buda efsâneleri tasvir edilmektedir.

Burada günlük
hayat, çiftçilik, avcılık, çobanlık, yılkıcılık*, türlü türlü hayvanlar ile
dağlar ve ırmaklar resmedilmiştir. Resimlerde Türk sanatının izleri mevcuttur.
Bin Buda Mağaraları’nı bize gezdiren ve epey malûmat veren Uygur Türkü
görevlilere çok teşekkür ederiz.

Vusun
topraklarına* uzanan kadim yol üzerinde mühim bir noktayı teşkil etmekteydi.
Yüksekliği yaklaşık 13 metre olan kulenin tabanı doğudan batıya 6,5 metre ve
güneyden kuzeye 4,5 metredir.

Kule yığma
pişmiş topraktan inşa edilmiştir. Kule adını hemen yanındaki Kızılgaha
Mağaralarından almıştır.

Şu anda içine
girilemeyen bu mağaralar da Türk Budizmi’nin merkezlerinden biridir.

Çetinoğlu: Kuça*
Camii’ne gittiniz mi?

Yıldırım: Evet. Kuça Camisi, Doğu
Türkistan’ın ikinci büyük camisidir. 
Burada Hoca İshak Veli, İslâm Birliği Mücadelesi vermiştir. Hoca İshak
Veli Batı Türkistan’da din eğitimi aldıktan soma babası Ahmet Kazanî’nin
çağrısı üzerine bütün Doğu Türkistan’ı karış karış gezerek Müslümanların bir
araya gelmesi için çalışmıştır.

Hoca’nın bu
çabaları bazı neticeler vermiş ve Doğu Türkistan Türklüğü bir nebze olsun birliğini
sağlayabilmiştir.

Çetinoğlu: Çok
teşekkür ederim.

 

*Toharca: Hint-Avrupa dil ailesinin soyu tükenmiş bir
dalıdır. Dil, ‘Tarım Havzası’ olarak
da anılan günümüzde Çin işgali altında bulunan ve çeşitli mezâlimle yok
edilmeye çalışılan Doğu Türkistan’ın kuzeyindeki vâha şehirlerinde ve Lop Nur
Çölü*’nde bulunmuş M.S. 6. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar uzanan el yazmalarıyla
bilinmektedir.

*Lop Nur Çölü: Doğu Türkistan’da,  yüzölçümü tahminen 100.000 km² alanı kaplar.
Doğu kısmı bir tuz çölü’dür. 1971 yılından beri kurumuş olan Lop Nur tuz
gölünden geriye kalan bölgedir. Çin burada nükleer silâh  ve atom bombası denemeleri yapmaktadır. Bu
faaliyetler sebebiyle Doğu Türkistanlı kan ve din kardeşlerimiz, ölmekte veya sakat
kalmaktadır.

*Avadana hikâyeleri: Jataka ile birlikte Budist Uygur
edebiyatı ürünlerindendir. ‘Yeniden Doğuş’ mânâsındadir. 547 hikâye vardır.

*Kuça: Çin’in Doğu Türkistan bölgesinde, Budizm inancının
yaygın olduğu şehirdir. Taklamakan Çölü’nün kuzey kenarından geçen İpek Yolu
güzergâhı üzerinde konak yeridir. Batısında Bay ve Toksu, kuzeyinde Hoçing,
doğusunda Bügür ve Lopnur İlçesi, güneyinde Şayar İlçesi ile çevrilidir.

*yılkıcılık: Yılkı, hizmet dışı kalmış, ölmeye terk
edilmiş başıboş eşek ve atlara verilen isimdir. Bu canlılarla ilgilenen
ve onları mahallî örf
ve âdetlere göre bir şekilde değerlendiren kişiler ‘yılkıcı’ olarak anılır.

*Vusun toprakları: Çin yönetimi inkâr ediyorsa da Vusunların
Türk olduğu hakkında yazılı bilgiler vardır. Yaşadığı topraklar Turfan Vâhası
bölgesindedir. Turfan Vâhası, Türklerin kadim yurdu Doğu Türkistan’dadır.

 

 

Doç. Dr. KÜRŞAT YILDIRIM:

     Karslı bir Terekeme (Karapapak) Türk’ü
olan yazar 1982 yılında İstanbul’da doğdu. 2004 yılında Dokuz Eylül
Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılına kadar Bakü
Devlet Üniversitesi’nde Rusça öğrendi ve Bakü, Kazakistan ve Güney Rusya’nın
Derbend bölgesinde târih araştırmaları yaptı. 2006-2007 yıllarında Pekin
Merkezî Milletler (Minzu) Üniversitesi’nde birebir derslerle Eski Çince öğrendi
ve mezkûr üniversitenin kütüphanesi ile Türkoloji Bölümü’nde, Pekin
Üniversitesi’nde ve Çin Millî Kütüphanesi’nde araştırmalarda bulundu. 2008
yılın yaz ayında Şam’da hususî olarak klasik Arapça dersleri aldı. 2011
yılında Yüksek Lisans tezini tamamladı. 2013 ve 2014 yıllarında Çin Halk
Cumhuriyeti, Doğu Türkistan, Güney Sibirya ve Moğolistan’da toplam üç buçuk
ay saha araştırması yaptı. 2015 yılında doktor unvanı aldı. 2015 yılı
Temmuz-Ağustos aylarında Rusya Federasyonu Saint Petersburg Şehri’ndeki Şarkiyat
Enstitüsü’nde araştırmalarda bulundu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Târih Bölümü Genel Türk Târihi Anabilim Dalında 2009 yılında
Araştırma Görevlisi ve 2015 yılında ise Yrd. Doç. Dr. olarak tâyin edildi. Hâlen
Doçent unvânı ile vazifesine devam etmektedir.

     Çince, Rusça ve İngilizce bilen ve diğer
bazı dillerde araştırma yapacak seviyede okuyabilen yazar Türk târihi
sahasında kitap, makale ve bildiriler kaleme almıştır. Evli ve bir kız çocuk
babasıdır.

100. Yıla Ramak Kala Nasıl Bir Cumhuriyet?

Gençler Bu Durumu Hak Etmiyor, İçimiz Titremeli

“Gençlerimiz
geleceklerinden umutsuz. Onlara hak ettikleri imkân ve özgürlükleri
sunamıyoruz.
Tek sunduğumuz işsizlik, mutsuzluk ve yasaklar. Çareyi
yurtdışında arayan gençlerimizi nasıl suçlayabiliriz ki!”

Bu
sözlerin sahibi alanında dünyaca ünlü bir finans profesörü. Boğaziçi Üniversitesi’nde
öğrenim görmüş. Çift anadal olarak, elektrik elektronik mühendisliği ile fizik
bölümlerini tamamladıktan sonra Princeton Üniversitesinde iktisat
alanında yüksek lisans ve doktora yapmış. Wharton Üniversitesinde finans
profesörü
olarak görev yaparken “benim ülkeme hizmet etmem lazım” diyerek
Türkiye’ye dönen Prof. Dr. Bilge Yılmaz.

Prof.
Bilge Yılmaz dünyanın en prestijli üniversitelerinde ders veren, ABD Merkez
Bankası’na ve birçok finans kuruluşuna danışmanlık hizmeti sunan
bir bilim
adamı. Gençlerimizin durumunu anlatırken ağlamamak için kendini zor tuttuğu
konuşmasını
Youtube üzerinden izleyebilirsiniz.

O’nun
şu sözleri söylerken ki samimiyetini, ülkemizin ve gençlerimizin
durumunu görerek, içinin titrediğini hemen hissediyorsunuz. Aynı
konuları düşünürken benim de gözüm doluyor, içim yanıyor. Bu yüzden
O’nun ruh halini çok iyi anlayabiliyorum.

“Şu an
Türkiye’de bir beyin göçü var. Türkiye yetiştirdiği yetenekli gençleri
yurtdışına kaybediyor. Açıkçası bu gençleri de suçlayamıyorum ben. Onların
gitme nedeni ile benim gelme nedenim de aynı zaten.
Türkiye çok zor bir
dönemden geçiyor çok kritik dönemeçteyiz daha fazla hata yapacak payımız
yok.  Ekonomik olarak bu çocuklara bir gelecek sunamıyoruz. Bir tivit
attı diye tutukluyoruz. Ülkede özgürlükler yok. Bu çocuklar ne yapsın?”

“Ülkede
liyakat yok. Devlet okul sistemi çökmüş. Eskiden yetenekli ama
varlıklı olmayan çocukların bir yükselme umudu vardı,
o kalmamış. 
Yani zengin değilseniz gireceğiniz okullar sınırlı, iyi eğitim veremiyor. Çok
haksız bir rekabet var, yükselemiyorsunuz. Yükselseniz bile mezun
olduğunuzda
liyakat önemli değil, önünüz tıkanıyor. İşe girdiğiniz zaman
maaşınız düşük.”

Bilge Yılmaz Türkiye’ye
geldiğinde İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile görüştükten sonra
siyasete atıldı. Halen İYİ Parti’nin Ekonomi Politikaları Başkanlığını
yürütüyor.
Ama o sıradan bir siyasetçi değil.

Bu
konuşmanın linkini seyretmeniz için paylaşıyorum.
https://www.youtube.com/watch?v=gPLLyBWzJnk

Bilge
Hoca’nın konuşması sırasındaki ağlamamak için kendini zor tutan hali o
kadar doğal ve içten ki…

“Megri megri”
törenlerinde ve “Türkçe Olimpiyatları” sahnelerinde dökülen gözyaşlarına
ve bazı politikacıların attığı nutuklara benzemiyor değil mi?

*********************************

Sözde Yerli ve Millilere

Zeki
Türk gençlerine bir fırsat eşitliği yaratamıyor, en önemli zenginliğimiz
olan insan kaynağımızı çarçur ediyorsunuz. Öyleyse kendinizi yerli ve
milli
diye tanımlamanızın bir anlamı yoktur.

Sadece
zenginlerin iyi okullarda okuyabildiği bir sistem kurdunuz. Böylece hem kul
hakkı
yemiş ve hem de toplumun en değerli kaynaklarını israf etmenin
vebalini
yüklenmiş oluyorsunuz.

Başka
ölçüt aramaya lüzum yok. Gençlerimizin bırakın dengeli beslenmeyi,
sadece karnını doyurmaya yetecek kötü bir beslenme ile zekalarını
köreltiyorsunuz.
Yani ülkeyi yönetemiyorsunuz.

Ülkemizin
en zeki, en iyi yetişmiş insanlarının (doktorlar, mühendisler vd) yurtdışına göç
etmesi karşısında “giderlerse gitsinler” diye umursamazlık içindesiniz.
Biliniz ki bu tavır bugünkü saltanatınızı sürdürmek için geleceğimizi
sattığınız anlamına geliyor.

Mezun
olduklarında, zeki çocuklarımızı “bizden değil” diye işe almıyorsunuz.
Liyakatsiz ve tembel kadroların yükünü bir avuç fedakâr insanın sırtına
yüklüyorsunuz. İşlemeyen verimsiz bir devlet yapılanmasıyla hizmet
üretemiyorsunuz. Beceriksizliğiniz yüzünden ormanlarımız yanıyor, sellerde
ve madenlerde insanlarımız ölüyor.

Üniversitelerimizin kalitesi ve dünya sıralamalarındaki yerleri gittikçe düşüyor. Dünyanın 11
sıralama kuruluşu
tarafından hazırlanan “Dünyanın En İyi
Üniversiteleri” listelerinden 8’inde ilk 500’de Türk Üniversitesi yok.
Sadece 3’ünde ilk 500’e Türkiye’den ODTÜ girdi. İki ayrı listeye ise Boğaziçi,
Hacettepe ve İstanbul üniversiteleri girdi.

Gençlerimizin
çoğu “kendi dilinde okuduğunu anlama ve meramını Türkçe anlatmada yetersiz.”
Hem az okuyan ve hem de okuduğunu anlayamayan bir toplum olduk! OECD’ye göre
Türkiye’nin %40’ı okuduğunu anlama yeteneğine sahip değil! Bu yüzden
birbirimizi anlayamayan, sürekli didişen, mutsuz ve öfkeli kalabalıklara
dönüştük.

Kocaman
üniversite ve İmam Hatip Liseleri binaları yapıyorsunuz. Üniversitelerden
bilim adamı, İmam Hatiplerden din adamı yetişmiyor.
Devasa Adalet
Saraylarında adaleti arıyoruz
, bulamıyoruz.

Ülkemize
büyük kötülük ettiniz, ediyorsunuz.

Daha da
kötüsü, milletimize yaptığınız kötülüklerin farkında bile değilsiniz.