14.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 279

Türksüz Türkiye Yüzyılı Vizyonu

25 Aralık 1991 tarihinde
Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifa etmesinin ardından
Sovyetler Birliği’ni teşkil eden cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmalarıyla
26 Aralık 1991’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği resmen dağılmış
bulunuyordu.

                Sovyetler
birliğine bağlı Türk cumhuriyetlerinin birbiri ardına bağımsızlıklarını
kazanması, Türk Milletinin bir ferdi olarak beni çok heyecanlandırmıştı. Nasıl
heyecanlanmayayım ki, gençliğimizin baharından itibaren dış dünyaya
baktığımızda 150 Milyona yakın Türk’ün büyük çoğunluğu Sovyet Rusya’nın ve
Kızıl Çin’in esareti altında yaşamaktaydı.

                Ve
işte Gerek Mustafa Kemal Atatürk’ün gerekse Alpaslan Türkeş’in çeşitli
zamanlarda dile getirdiği: “Sovyetler birliği
er veya geç dağılacaktır, bu dağılmadan sonra bağımsız kalan Türk
Cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasına yardımcı olmak için hazırlıklı olmamız
gerekiyor.
”  Sözleri haklılık
kazanarak Türk dünyasında bahar rüzgârları esmeğe başlamıştı.

                Bir
yandan o günlerin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, Türk Dünyası ile
koordinasyon bağlantıları kuruyor, Türk Dünyası Vakfı Başkanı merhum Prof. Dr.
Turan Yazgan ilim adamları ve Türklük sevdalıları ile Türk Cumhuriyetlerine seyahatler
düzenliyor, Türkistanlılar Kültür ve Sosyal Yardım Derneği Başkanı Prof. Dr.
Ahad Andican(Şimdi İYİ Parti Milletvekili) Türk Cumhuriyetlerinin Büyükelçilikleri
ve yetkilileriyle sürekli görüşmelerde bulunuyorlardı.

                “12 Eylül Darbesi” Türk
Milliyetçilerinin üzerinden bir silindir gibi geçip ezmeğe çalışmışsa da yukarıda
görüldüğü gibi o yıllarda “Bozkurtların
Dirilişi”
gibi tekrar toparlanmışlar, yaşanan olumlu gelişmeler görüldükçe
herkes 21. Yüzyılın Türk asrı olacağını konuşuyordu. Yani Türk Milliyetçilerinin
Hayalindeki “Kızıl Elma” ya
kavuşmalarına az kalmıştı.

                Fakat
heyhat!…

                Son
20 yıldır Ülkeyi tek başına idare eden AKP iktidara geldiği günden buyana Türk
Milliyetçileri için bu yirmi yılda yaşadıkları bir kâbusa dönüştü.

         
Türk Milliyetçiliğini ayaklarımın altına
alıyorum denildi,

         
AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk denildi,

         
Tarihte Türk diye bir milletin olmadığından
bahsedildi.

         
Türk Ordusuna kumpas kuruldu.

         
Salon konuşmalarında Türk milleti, kimi zaman 27
etnik parçaya, kimi zaman 36 etnik parçaya bölünüyordu. Bu sözlerle: “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletindir!”
sözüne Türk vatanına değişik kimliklerle ortak çıkarılmaya çalışılıyordu.

                Yandaş
medya ve yazarları tarafından bir hafta boyunca bol bol reklamı yapılan Cumhuriyetimizin
99. Yılında hazırlanan Cumhurbaşkanı tarafından okunan çok ince bir
mühendislik harikası! “Türkiye Yüzyılı
konuşmasını dinlerken değişen bir şey yine olmadı.

                Şok
üzerine şok yaşadık!

                6108
kelime ve 24 sayfadan oluşan konuşma metni 1,5 saat sürdü. “Türkiye Yüzyılı” konuşmasının sadece bir
yerinde “Türk” sözcüğü geçiyor o da;
Türk Ordusu” cümlesinin içinde.

                Aslında
Erdoğan gibi düşünmeyenlerin birçoğu gibi ben de, Sayın Cumhurbaşkanı’nı
dinlerken aşağılandığımı ve aptal yerine konulduğumu hissettiğim için çoğu
konuşmalarını dinlemem ama bol reklamı yapılan bu konuşmayı dinlemek zorunda
kaldım.

                Erdoğan
bir asırlık geçmişi “milli iradenin
üstünlüğüne dayanmak yerine vesâyetçilikle
,” bazı yöneticileri “emperyalizmin maşası” olmakla suçlarken
diğer yandan “Gelin, 29 Ekim 2023’e
kadar Türkiye geleceği vizyonunu konuşalım, tartışalım, tekliflerimizi ortaya
koyalım
” diyor. “Gelin, Türkiye
Yüzyılı vizyonunu birlikte inşa edelim, yeni bir milli mutabakat zemini haline
dönüştürelim
”, diyor. “Gelin Türkiye
Yüzyılında demokrasimizi katılımcı demokratik bir Cumhuriyet kimliğiyle taçlandıralım

diyor.

                İyi
güzel de bu çağrının muhatapları kimler? Emperyalistler ve vesayetçilerle
işbirliği yapmış olanlara mı, bu çağrı, kim bunlar?

                Yazımın
sonuna gelmişken şunu söylemek isterim ki; Türkiye’nin geleceğini görmek
istiyorsanız değil 100. Türkiye vizyonu, 200. Vizyonu da yazsanız, Milli
Bayramlarımızın törenlerinden sonra Atasına, Anıtkabir’e oluk oluk akan Türk Gençliğine bakmanız
yetecektir.

Sağlıklı kalınız.

Dr. Yesevîzâde Alparslan Yasa ile Kelimelerin Mantığı Hakkında Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: ‘Kültür Cinâyeti’ olarak ifâde edebileceğimiz ‘Dil
Devrimi’nden önce ‘Bay’ diye bir kelimemiz yoktu. Bu durumu nasıl izah
ediyorsunuz?

Dr. Yesevîzâde Alparslan Yasa: ‘Bay’ kelimesi uydurmadır.
O uydurma olunca, gayet tabiî ki ‘bay’la teşkil edilen bütün kelimeler de
uydurma olur… Misâl mi istersiniz? ‘Subay’, ‘yarsubay’, ‘astsubay’, ‘yarbay’,
‘albay’, ‘ilbay’, ‘ilçebay’, ‘şarbay’…

‘Subay’,
katmerli uydurma… Onca târihî derinliği olan ‘zâbit’ kelimesine mukabil
uydurulmuş… Sen kalk, ‘zabıt’, ‘zabıtnâme’, ‘zabtetmek’, ‘zabt-u-rapt altına
almak’, ‘mazbût’, ‘inzibât’, ‘inzibâtlı’, ‘zâbıta’, ‘zabtiye’ gibi Târihî
Türkçemizin birçok kelimesiyle aynı cezirden olan o güzelim ‘zâbit’ kelimesini
dilden (sâdece resmî dilden; yoksa Târihî Türkçe olduğu yerde duruyor ve tekrar
hayata dönmesi için ona işleklik kazandırmaktan başka yapılacak bir şey de yok)
at, yerine işkembe-i kübradan ‘subay’ kelimesini kus! Şöyle ki: Eski Türkçede
asker mânâsına gelen bir ‘sü’ kelimesi varmış… Bu kelimeyi al, yanına ‘bay’ı
ekle: ‘sü-bay’! Ne oldu şimdi bu? ‘Asker zengin’! Ya bunun ‘zâbit’le ne alâkası
var? Sonra, nasıl oldu da şu ‘sü’, ‘su’ oluverdi? Bu bir ek mi ki ‘bay’la yan
yana gelince ‘büyük ses ahengi’ne uysun? Üstelik bununla da iktifa etmemişler,
yine Türkçenin kaidelerini çiğneyerek iki ünlüyü yan yana getirmişler ve Fransızcanın
nispet eki ‘-el’le birleştirerek
‘askerî’ karşılığı ‘süel’ diye bir ucube uydurmuşlardı! Zâten riyakârca ‘Öz
Türkçe’ dedikleri bir parça Türkçe, bir parça Frenkçe, bir parça da ‘atmasyon’
bu uydurma dil bir ucubeden başka nedir ki?

‘Subay’ ucubesi
yetmez! Milletin diliyle oyna dur! Nasılsa kahir bir iktidar kurmuşsun;
kimsenin gıkı çıkamaz ki! Olmadı, tepeler geçersin! Öyleyse buğulu kafayla
uydur dur: ‘İlbay, ilçebay, şarbay, şarbaylık, kamun, kamunbay’… Yahu, bunlar
da neyin nesi? Bilmek mi istiyorsunuz, açın bakın 1935 baskısı Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu’na!
‘İlbay’: vali, ‘ilçebay’:  kaymakam,
‘şarbay’: belediye reisi, ‘şarbaylık’: belediye, ‘kamun’: nahiye, ‘kamunbay’:
nahiye müdürü demek… Allah Allah, hiç olmazsa ‘il beyi’ veya ‘il bayı’ falan
deseydiniz? Hiç olur mu? O zaman Frenkçeye benzemez ki! O Frenkçe ki anası
Türkçedir! Nitekim insanlığın gelmiş geçmiş en büyük dâhisinin muhteşem keşfi
olan ‘Güneş-Dil Teorisi’ bunu bize böyle öğretiyor! Onun için şu ‘pis Arabın
pis Arapçasının’ ‘zâbıta’sı yerine kullandığımız ‘polis’ elbette ‘öz
Türkçe’dir, ‘halis Türkçe’dir! (Osmc.
Türkç. Karşl. Kıl.
1935: 161) Keza ‘kamun’ da… Hani Fransızların şu bir
mânâsı da ‘nâhiye’ olan ‘commune’ kelimesi var ya, işte o, halis muhlis
Türkçedir ve kamun’dan komün telâffuzuyla onlara geçmiştir!
Binaenaleyh elbette ‘nâhiye’ yerine ‘öz be öz Türkçe’ ‘kamun’, ‘nâhiye müdürü’
yerine ‘kamunbay’, ‘nâhiye merkezi’ yerine ‘kamun başkendi’ demeye hakkımız
var! (‘Kent’ Soğudcadır mı diyeceksiniz? Onun da ‘anası’ ‘Güneş-Dil Türkçe’
değil mi?) Mıntıka mânâsında ‘nâhiye’ yerine de ‘bölge’ der, sonra Fransızcadan
‘-Al’, ‘-l’ türetmeliğini alarak
‘nâhiyevî’ yerine ‘böl-ge-l’i uyduruveririz! (Osmc. Türkç. Karşl. Kıl. 1935: 131)

Çetinoğlu: Askerlikteki
diğer rütbelerle alâkalı söyleyecekleriniz de vardır herhalde…

Dr. Yasa: Bir ‘subay’la iş biter mi?
Bütün rütbeleri ‘öz Türkçeleştirmek’ lâzım! Evvelâ ‘emîr’ veya ‘kumandan’dan
başlayalım! Fransızcadaki ‘emr, emir’ karşılığı ‘commande’ (komand)’ın aslı ‘Türkçe’ ‘komut’,
‘commandant’ (komandan)’ın da
‘komutan’dır; bunlar küçük bir ses değişikliğine uğrayarak Fransızcaya
geçmiştir! Arkasından diğerlerini sıralayacağız: ‘Zâbit vekili’ ‘yarsubay’,
yâni ‘yardımcı subay’dır. ‘Yardımcı’nın ilk hecesi olan ‘yar’ı alır, ‘subay’ın
başına yapıştırırız; olur biter! Nitekim Frenkler de öyle yapmıyor mu? Hatta bu
suretle teşkil edilmiş kelimelere lisaniyatta ‘mot-valise’ demiyorlar mı?
‘Motel’ (<motor –otomobil- + hotel) misâlinde olduğu gibi… Frenkçede
bu mümkün oluyor da, Frenkçenin anası olan Türkçede neden olmasın? O hâlde aynı
mantıkla devam edeceğiz: ‘Kaymakam’ için ‘yarbay’, ‘miralay (<mîr-i alay)’ için ‘albay’… Kezâ:
‘Mirliva’ (<mîr-i livâ) için
‘tuğgeneral, tuğamiral’, ‘fırka kumandanı mirliva’ için ‘tümgeneral,
tümamiral’, ‘ferik’ için ‘korgeneral, koramiral’,  ‘birinci ferik’ için ‘orgeneral, oramiral’
(Frszc. ‘Général d’armée’, jenerâl darme)
ve nihayet ‘müşir’ için ‘mareşal’… Pekâlâ şu ‘general’ de ne oluyor? Bu,
Fransızca ‘général’ (jenerâl) değil mi? Hatta bir ara Türkçede ‘cenerâl’ diye
kullanılmıyor muydu? Hayır, onun aslı ‘genişlik’teki ‘gen-’e dayanır. Nitekim Fransızcada ‘umumî’ mânâsındaki
‘général’in aslı da Türkçe ‘gen-el’dir. Bu ‘gen-el’deki ‘-el’ ekine de şaşmayınız: Fransızcadaki ‘-al, -el, -il, -l’ şekillerini alan nispet eki ‘dillerin anası’
olan Türkçeden onlara geçmiştir… Bittabiî, ‘Güneş-Dil Teorisi’ muktezasınca
‘korgeneral’ de ‘öz Türkçe’dir. Hani Fransızların şu ‘général de corps d’armée
(jenerâl dö kor darme)’sine benzeyen
rütbe… ‘Corps’ (kor), kolordu demek
ve aynen ‘general’ gibi ‘öz Türkçe’… Öyleyse ‘korgeneral’ de ‘öz be öz
Türkçe’dir! ‘Pis Arapça’ ‘müşir’ yerine ikame edilen ‘mareşal’
(<‘maréchal’)’i ise tartışmaya bile hacet yok: O, ezelden ‘öz Türkçe’! 

Devletle aynîleşmiş CHP’nin naşir-i
efkârı Ulus gazetesinin 23 Nisan 1935
târihli nüshasının 4. sayfasından…

 

1935’te, Güneş-Dil Sahte-Teorisi (daha
doğrusu Stratejisi) mesned yapılarak köklü askerî rütbelerimiz yerine,  Fransızca / Uydurmaca karşılıklar ikame
edilmişti…

 

Çetinoğlu: Bu
uydurma kelimelere ihtiyaç var mıydı?

Dr. Yasa: Şâyet bu sorulara mazlum
Milletimizin mâruz kaldığı korkunç kültür jenosidi çerçevesinde cevap
aramazsanız, hakâkate ulaşamazsınız! ‘Kültür jenosidi’, yani Müslüman Türk
kültürünün topyekûn imha edilip yerine Frenk kültürünün ikame edilmesi…

Delil mi
istiyorsunuz? O devrin gazetelerine bir göz atmak ve ‘öz Türkçe’nin öncülerine
kulak vermek kâfi!

 21 Haziran 1934’te TBMM’de (2 Kânunusani /
Ocak 1935’te mer’iyete konulmak üzere) Soyadı Kanununun kabul edilmesinden
sonra, 26 Teşrinisani / Kasım 1934’te de Lâkap ve Unvanların İlgasına Dair
Kanun çıkmıştı. Bu kanunla ‘müşir, paşa, bey, hanım, beyefendi, hanımefendi’
gibi unvan ve hitap tarzları yasaklanıyor, yerlerine ‘mareşal, general, bay ve
bayan’ ikame ediliyordu. İş Bankası’nın, Siirt Mebusu Mahmut (Seydan) Bey’e
neşrettirdiği Milliyet gazetesinin
ertesi günkü (26 Kasım 1934) târihli nüshasının manşetinde bu haber şöyle
verilmişti:

Lâkap ve ünvanların kaldırılmasına dair kanun dün Meclisten çıktı.
Müşüre Mareşal, Paşaya General denilecektir. Ağa, Hoca, Efendi, Bey, Hanım yok.
Adın önüne gelmek şartiyle er kişiye ‘Bay’ kadına da ‘Bayan’ denecek.

Ve haberin altında bu kanun vesilesiyle söz
alan üç ‘saylav’ın resmi: ‘Bay Hasan Fehmi, Bay Şükrü Kaya ve Bay Besim
Atalay’…

Böylece ‘bay’ ve ‘bayan’lı hitap tarzının Lâkap
ve Unvanların İlgasına Dair Kanunla resmen tatbikata konulduğunu öğrenmiş
oluyoruz.

28 Kasım 1934 târihli Cumhuriyet gazetesinin bu iki kanunla alâkalı makalesinde de (s. 1
ve 5) şu yorum okunuyor:

…Bundan beş altı ay önce çıkan bir kanunla yurttaşlar
bir soyadı almağa borçlu tutuldular. Bugünlerde bir yandan bu kanuna göre
soyadı alımı göze çarpan bir hız alırken öte yandan yeni bir kanunla şimdiye
değin Türk atlarının [adlarının] sonlarında kullanılan ağa, bey, efendi. hanım,
paşa gibi artık sözler bütün bütün ortadan kaldırıldı. […]Bundan sonra oluş
işlerinde ve ulusal (resmî) işlerde demek her Türk kendi adile ve soyadile
anılacaktır. Herkes kendi arasında konuşurken erkek için bay ve kadın için bayan
diyebileceği de Kurultaydaki konuşmalar arasında iyice açığa çıkmıştır. Burası
bu işin epeyce gerekli bir yanı idi. Yaşayışta herkesin kendi adile
anılmıyacağı yerler az değildir. Kalabalığa söz söyliyen bir söz eri onlara
karşı söze başlamak için ne desin? Söz gelimi, işte radyoda yasauldan (memur)
tutunuz da orada buduna söz söyliyenlere varıncıya kadar bir takım adamlar söze
başlarken kendilerini dinliyenlere evrensel bir at san vermek yerindedir. Söz
gelimi, pek iyi biliriz ki Fransızlar
böyle yerlerde: Mesdames, Messieurs derler. Eski anlatma biçimimizde bu iki
söz: Hanımlar, efendiler demektir. Gerektir ki yeni yolda biz de böyle yerlerde
birşey diyebilelim. Bu, erkek için bay, kadın için bayandır.

Çetinoğlu: Bu
işler kimlerin mârifeti?
       

Dr. Yasa: Türkiye Komünist hareketinin ve Dil İnkılâbının öncü
kadrosundan Ahmet Cevat Emre, hâdiseyi içinden yaşamış birisi sıfatıyla, târihî
Türk hitap tarzlarının resmî dilden kovulup ‘bay’ ve ‘bayan’lı söyleyişin ikame
edilmesini şöyle izah ediyor:

Bütün Avrupa milletlerinde erkeğe kadına verilen (mösyö, madam) gibi
ünvanlar isimden evvel geldiği halde, bizde bey, efendi, hanım… ünvanları sonra
gelir. […] Bay, Bayan isimleri yeni
ünvan olarak kabul edilmekle ve soyadı kullandırılmakla dilimiz bu yönden de
Avrupalılaştırılmış oldu.
Şimdi biz de bütün medenî milletler gibi Bay
Hasan Yılmaz, Bayan Sevim H. Yılmaz diyebilmekte ve mektupların zarflarında
kullanabilmekteyiz.
(Emre
1960: 341)

Buraya kadar, meselenin
içyüzünü ortaya döken bütün bu izahata rağmen, hâlâ bu kelimelerin nasıl ortaya
çıktığını tespit edebilmiş değiliz. Şimdi bu hususu aydınlatalım.

Bu hususu aydınlatacak
kaynağımız, târihçi ve 1940’lardan beri hararetli bir ‘Din İnkılâbı’ taraftarı
olan Cemal Kutay’ın Millet
mecmuasıdır. Bu mecmuanın 3 Temmuz 1947 târihli 74. sayısının 11. sayfasında
‘Eski Bir Atatürkçü’ imzasıyla muhtemelen Kutay tarafından kaleme alınan ‘Bay –
Bayan Kelimeleri Hakkında’ başlıklı makalede, bu kelimelerin resmen nasıl
tedâvüle sokulduğunun eksiksiz bir hikâyesi vardır. Hikâye şöyle:

Ebedî Şef, dil devrimiyle uğraştığı [günlerde…] kendi
hayatını ve esas fikirlerini sembolleştiren bir piyes mevzuu düşündü. Bunu
yazmak üzere de, hemen bütün sanat işlerinde yakınında kullandığı Münir Hayri
Egeli’yi vazifelendirdi. Bu piyes üzerinde Atatürk o kadar emek sarfetmiştir ki
eseri hususî surette bastıran Münir Hayri, mukaddimesinde ‘Ben vasıtayım; eser
onundur’ demektedir.

İşte Atatürk Bay ve Bayan kelimelerini (ismini bizzat
tesbit ettiği) bu ‘Bayönder’ adlı piyesin son tashihli nüshası üzerinde el
yazılarile tesbit etmişlerdir. […]

Piyesin bir de kadın kahramanı vardı: İzgen. Bu kadına
Begüm deniliyordu. […]

Bir gece –üçüncü gecedir ki Bayönder piyesiyle meşgul
oluyordu- kararını verdi. Piyesin birinci sayfasına şu sözleri yazdı: ‘Genel
olarak erkek için Bay, kadın için Bayan – Bütün yazıları ona göre düzeltmeli!
Bey, begüm, efendi, hanım kalkacak!’ […]

O gece verdiği emir üzerine hemen ünvanların kalkması
için bir kanun teklif edildi. Bütün resmî yazılardan her türlü ünvan kalktı.
Kanunun çıktığı akşam dâvetlilerine Bay – Bayan diye hitap etti. […]

(Dâvet esnasında bizzat yaptığı izahata göre,)
mareşal, general gibi ünvanları olanlara bu kelimeler [Bay – Bayan]
kullanılmıyacaktı. Prenslere Altes, sefirlere Ekselans, hükümdarlara Majeste
denilecekti. İmparatorluk devrinden kalma haşmetlû, vesaire ünvanlar ‘asla’
kulanılmıyacaktı.

Atatürk, o geceyi takip eden bütün nutuklarında ve
mükâlemelerinde ısrarla bu kararını tatbik etmişti…

Târihçi Cemal Kutay’ın Millet mecmuasında (3 Temmuz 1947, sayı 74, s. 11) neşredilen
vesika… Târihî Türkçedeki unvanlar (bey, hanım, efendi, vs.) yerine Frenk
mukallidi ‘bay’ ve ‘bayan’ unvanları Uydurma Resmî Dile bu fermanla dahil
edildi…

İşte size 1930’larda inşa edilmeye başlanıp
1960 Balyoz Darbesiyle resmî dil haline getirilen ve riyakârca ‘Öz Türkçe’
tesmiye edilen uydurma dilin menşei!

 

 

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA

Yesevîzâde
Şâkir Alparslan Yasa, 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu.
Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsından, Hoca Ahmed
Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfeti’lidir (Kâtibler
sülâlesi).

1967-1973
senelerinde “Millî Eğitim Bakanlığı” burslusu olarak ve iktisâd tahsîli
maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye
döndü. Avdetinde “Siyasal Bilgiler Fakültesi”ne kaydolduğu hâlde o anarşi
senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak zorunda kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve
gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu
devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap
neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletler arası
siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki
birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak
oldu.

1978’den
1987’ye kadar uzun seneler boyunca bir lokma, bir hırka yaşıyarak hayâtını
İslâm Dâvâsına vakfetti. Sonrasında ise, zamân zamân muhtelif işlerde
çalışarak maîşetini kıt-kanâat têmîn edebildi ve kendisine hep sâde hayât
tarzını düstûr edindi.

Anarşi
mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında
SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve –hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998
Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. 1999-2000 Öğretim
Yılında A.Ü. Dil ve Târih-Coğrafya Fak. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde
okuyarak ikinci sınıfa geçti. Aynı öğretim yılının ikinci döneminde Hâcettepe
Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne “Özel Öğrenci” statüsünde
devâm etti ve bir sonraki öğretim yılında aynı Üniversitenin Fransızca
Mütercim-Tercümanlık Ana Bilim Dalı’na “Araştırma Görevlisi” olarak tâyîn
edildi.

H.Ü.
Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek
Lisans Tezi, György Lukács (Lukaç)’ın 
ictimâiyâta dayalı (sociologique)
tenkîd usûlüyle  Fransız klasik romanı
hakkında bir tedkîkdir. Tedkîkde evvelâ Lukács’ın usûlü îzâh edilmiş,
müteâkiben bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola üzerinde durulmuştur.

Yine
aynı Bölümde 2009 Haziranında kabûl edilen Doktora Tezi ise, “tercüme
ilmi”nin müstakil bir müsbet ilim dalı olarak inşâına bir teşebbüs
mâhiyetindedir. Doktora Tezi, aynı zamânda, 19. asır ilâ 20. asrın ilk
yarısında bilhassa Fransızcadan Türkçeye tercümeler vâsıtasıyle Türk
kültürünün Avrupa kültüründen istifâdeye yöneldiği, tercümeler lâlettâyîn
değil, gayet şuûrlu bir şekilde Türk dilini, edebiyâtını ve sâir cepheleriyle
bir bütün hâlinde kültürünü geliştirmek gayesiyle yapıldığı için bu kültürel
temâsın umûmî bilançosunun gayet müsbet olduğu, Türk kültürünün bu sâyede
yeni edebî türler ve ilmî-teknik bilgilerle zenginleştiği ve asrî Türk
nesrinin de bu tercümelerle kurulmuş olduğu gibi husûslara dikkat çekmekte ve
mukayeseli edebiyât çalışmalarına da yol göstermektedir.

Hâcettepe Üniversitesinin Fransızca Mütercim-Tercümanlık
Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi
sonuna kadar evvelâ “Araştırma Görevlisi”, sonra “Öğretim Görevlisi”
sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli
Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk
grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletlerler arası
kuruluşlar, gazete dili, gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay
kadar AİBÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı
ve orada matbûât târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye
sevkedildi.

2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli
edebiyât ve Fransız edebiyâtı ile alâkalı ve muhtelif “akademik” mecmûalarda
neşredilmiş –bâzıları kitap hacminde- 
20 civârında makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, tercüme kitapları,
milletler arası “sempozyumlar”da sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar
hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, T. Diyânet Vakfı Yl.,
1996 gibi) daha başka münteşir “akademik” çalışmaları mevcûddur.

Araştırma makalelerinin neşredildiği gazete ve mecmûalar: Hilâl (1967, 1975, 1980), Yeniden Milli Mücâdele (1970-1971), Millî Gazete (1974-1977), Vesîka (1976),  Sebil
(1976-1980), Yeni Devir
(1977-1978), Şûrâ (1978), Nizâm-ı Âlem (1979), Defter – Edebiyat, Tarih, Politika,
Felsefe
(1987), Dış Politika –
Risâle
(1988, mülâkat), Yeni
Düşünce
(1988), Zaman (1989,
mülâkat), Önce Vatan (2015,
mülâkat), Derin Tarih (2014-2016). Yeni Söz (2017-2018).

Münteşir kitapları: Perde-Arkasında
Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi
(Dağarcık Yl., 1975), TÖB-DER Mes’elesi (Sebil Yl., 1976), Kıbrıs Harekâtının Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, 1977), Kıbrıs Mes’elesi – Bir İhânetin
Perde-Arkası
(Yeni Devir,
tefrika, Temmuz – Ağustos 1978), Bilderberg
Group – Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin
Perde-Arkası
(Kayıhan Yl., 1979), Sovyetler
Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi?
(Yeni
Devir
, tefrika, Mart 1979), Nasıl
Bir Dünyâda Yaşıyoruz?
(Hilâl Yl., 1980; evvelâ Aralık 1978 – Ocak
1979’da Millî Gazete’de tefrika
edildi), Yahûdi Âlet-Fikriyatı
Sosyal-Demokrasi
(Millî Gazete,
tefrika, Nisan 1986), Lâisizm – İlme
Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti
(Zaman Yayın-Dağıtım, 1986), Yahûdilik ve Dönmeler (Araştırma Yl.,
1989), Süleyman Demirel veyâ Yalan
Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât
(Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1990), Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in
Gerçek Şahsıyeti – Sevgi Peygamberi
(Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1996), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik
Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil)
(Kurtuba
Yl., 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin
Tercüme
(Hitabevi Yl., 2014), Milletimize
Revâ Görülen Kültür Jenosidi
(Hitabevi Yl., 2014), Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması (Kurtuba Yl.,
2015), 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme
Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül)
(Kurtuba Yl., 2018).

Fikir Damlaları (1)

– İlk, Orta, Lise, Üniversite ve sonrası; makam, mevki,
işyeri, ev, hepsi devam, bitmezlik, tükenmezlik esası üzerinde ortaya çıkıyor
ve kendilerini istetiyorlar. Demek ki devamı, geleceği olmayan şeyler; dikkati
çekmiyor, arzu edilmiyor, peşinde koşulmuyor! İçimize sönmeyen bir devam etme
ettirme emeli konmuş! Demek ki, vermek istemeseydi, istemek vermezdi. Küçücük
bir mide için, yeryüzü sofrasını hazırlayan; bitmez tükenmez arzularımız için,
kimbilir neler hazırlamıştır. Bir nimetin büyüklüğü, devamlı olup olmayışı ile
değer kazanır. Nitekim Cennet’in Cennet’liği içindekileri yüzünden değil, ebedî
oluşundan ötürüdür.

– Yıkmak için saray yapılmaz. Ya İnsan Sarayı; ölünce,
toprakta farelere yem olsun diye yaratılmıış olabilir mi? El bebek gül bebek,
binbir naz ve niyazlarla büyütülsün; süt, yağ, börek, bal gibi, bin bir gıda
ile beslensin; sonra da farelere yem olsun! Olacak şey mi? Bir fabrikada
üretilenler, çöplüğe dökülsün diye üretilmiş olabilir mi?

– İnsanın her bir uzvu, bir ilim dalını doğurmuş. O konuda
ömür boyu çalışan ihtisas sahibi bilginler; ömür boyu çalıştıkları ilim
sahasını halledebilmiş değiller.

– İmtihan / Sınav; sonraki hayatımızın tanzimine yön verdiği
gibi, Dünya’daki sınavımız da, âhiret hayatımıza yön vermemiz için
yapılacaktır.

– Tarihin başlangıcından beri mazlumlar, ezilmişler, hakları
çiğnenen ve yenenler çoğunlukta! Hakları gasbedilmiş olarak bu dünyadan
geçiyorlar! Haksız ve gâsıp olanlar ise yaptıkları yanlarına kâr olacak
şekilde, bu dünyadan gidiyorlar! Bu duruma vicdanlar isyan ediyor! Âdeta
fıtratlar galeyana geliyor! Âh u feryatları yürekleri dağlıyor! Elbette fıtrat
yalan söylemez. Vicdan ise asla haksızlığı onaylamaz! Öyleyse bütün bu
haksızlıkların hesap sorulacağı bir yer olması lâzım. Bu yer olmazsa olmaz.
İşte bu yer Mahkeme-i Kübra / En Büyük Mahkeme’dir ki, Haşir Meydanı’nda
kurulacak; boynuzsuz koyunun hakkı, boynuzlu koyundan alınacak. Hak yerde kalmayacak,
herkes boyunun ölçüsünü görecektir. Tıpkı şairin:

     “Alma mazlûmun
âhını, çıkar âheste âheste!” dediği gibi. 

– Sınavı yapılmayan ders, çalışılmaz.

– Sorumlu olmayan, dikkat etmez.

– “Re’sü’l-hikmeti mehafetullah.” / “Hikmetin başı Allah
korkusudur.” Çünkü Allah’tan korkmayan her türlü kötülüğü yapabilir.

– Hesaptan muaf olan / hesaba çekilmeyeceğini bilen kimse, ne
helal dinler ne haram! Ölümden sonra, hesaba çekilmeyeceğini sanan kimse de,
hatâ, kusur ve günahlardan çekinmez ve korkmaz.

– İncir ağacı, meyve vermiyorsa kesilir. Çünkü ağaç, meyvesi
için yetiştirilir. Yoksa yeri ateştir.

Ya insan ağacı?

– Meyveli ağaç taşlanır. Meyvesiz olan, kimsenin umurunda
değildir.

– Nerede metruk / kapalı bir dükkân görsem içim cızz eder.
Çünkü kapalılık ve devamsızlık; beka isteğime gölge düşürür!

– Doğmadan önceki zaman, geriye doğru ne kadar uzun! Öldükten
sonra bizden sonra sürecek olan zaman ne de çok! Bu iki uzun süre arasındaki
ömrümüz ne kadar da kısa! İşte bu iki zaman arasındaki o kısacık hayatımız
için, gösterdiğimiz gayretin daha çoğunu, beka âlemindeki sonsuz hayat için de,
üstelik daha fazlasıyla göstermemiz gerekmez mi? Hâlbuki ebed için çok az,
geçici hayat için, lüzumundan fazla gayret sarf ediyoruz! Oysa hiç ölmeyeekmiş
gibi dünyaya, yarın ölecekmişiz gibi de âhirete çalışmamız icap etmez mi?

     Bu hususu,

     İyice bir düşünmek
gerek.

     Bu husus aslında,

     Olmalı en büyük
erek.

     Kaldı mı
söylenecek başka söz?

     Unutmayalım ki,

     Her kul, ebed
kapısına getirilecek!

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-3

0

Kömür Madenciliği ve Kazalar

Fatih Yilmaz & Selcuk Alp, “Underlying Factors of Occupational
Accidents: The Case of Turkey”, isimli çalışmalarında, Türkiye Örneğinde İş
Kazalarının Altında Olan Faktörleri özetlemektedir: Kömür Madenciliği Sanayi
için “Çalışan Katılımının Yetersizliği” ölçütü ön plandadır. Ardından “Eğitim
Yetersizliği” ve “İdame Yetersizliği” gelir. Türkiye’de kömür madenleri kırsal
kesimde, eğitim ve ücret düzeyi düşük işçilerle ve kötü koşullarda
işletilmektedir. Bazı kömür madenleri eskidir ve teknolojiden yoksundur.
Kömür işletmeleri, artan enerji talebini çözmek için üretimi artırmak ve buna
bağlı olarak iş yükünü artırmaktadır. Bazı kömür madeni işletmecilerinin
madencilik konusunda deneyimi yoktur ve güvenlik, deneyim ve hassasiyetle
ilgili konularda yeterli bilgiye sahip değildir.
Sonra Türkiye’de kömür
madenlerinin özelleştirilmesinde, özel sektör işletmeleri de özelleştirme
sonrası gerekli önlemleri almamıştır.
Madenlerde yeterli iş teftişi yoktur.
Bu nedenle kömür madenciliği sektörü, Türkiye’de en çok iş kazasının meydana
geldiği sektör haline gelmiştir. Böylece özellikle Soma ve Ermenek’te 2014
yılında meydana gelen büyük kazalar sonucunda 354 işçi hayatını kaybetmiştir
.
Türkiye’deki istatistiklere bakıldığında, güvenlik ve sağlık uygulamaları
beklenen faydaları sağlayamamaktadır. Mevzuat dışında, güvenlik uzmanlarının
görevlendirilmesi, risk analizi ve diğer önleyici faaliyetler yetersizdir. İşletmelerin
önlemler için gerekli mali kaynakları ayırmaları, tüm işlerin denetlenmesi için
sürekli bir izleme sistemi oluşturmaları, iş disiplini oluşturmaları, yeterli
teknik eleman ve mühendisleri görevlendirmeleri, yeterli iş teftişi ve iş gücü
denetimi yapmamaları gibi gerekli önlemleri almamaları durumunda iş kazalarının
önlenmesi mümkün değildir.
İş yerindeki kazaların kayıtlarını tutmakla
Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliğine genel bir bakışla yaklaşılmaktadır. Tüm
sektörleri kapsayan tek tip düzenlemeler yapılmaktadır. Farklı sektörlerdeki
üretim koşulları ve araçları, çalışanların durumu, bölgesel farklılıklar,
farklı sektörlerdeki riskler ve etki düzeyleri sonuçları etkilemektedir. Bu
eksiklikler aynı zamanda düzenlemelerin ve iş teftişinin etkinliğini de
azaltmaktadır
. İstatistiklere göre kömür madenciliği, inşaat ve metal
ürünleri gibi riskli sektörler için ayrı bakış açılarına, politikalara ve
planlamaya ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır
. Madenlerde ve şantiyelerde risk
analizi yapılmalı, çok kötü durumda olan işletmeler durdurulmalıdır. Özellikle
madencilik ve inşaat sektöründe, gerekli tüm güvenlik koşulları tam olarak
sağlanıncaya kadar işletmelere ruhsat verilmemelidir. Koruyucu sağlık ve
güvenlik hizmetleri zaman ve kalite açısından yetersizdir. Kontrol
mekanizmasının etkinliğini azaltır ve kaza riskini artırır. Ayrıca birçok “Dış
İSG (İş Sağlığı ve Güvenliği) Birimi” personel, teknik imkânlar ve
uzmanlık açısından yetersizdir. Dış İSG birimlerinin hizmet fiyatları
piyasadaki rekabet tarafından belirlenir. Bu durumda dış İSG birimlerinin risk
değerlendirme raporları, acil eylem planları, güvenlik uzmanı sözleşmeleri,
güvenlik eğitimi gibi gerekli belgeleri ücret karşılığında hazırlayıp
işyerlerine göndermekten başka bir görevi yoktur. İş müfettişlerinin ve teftiş
sürelerinin yetersizliğinden dolayı yüz binlerce işletme hiçbir şekilde teftiş
edilememektedir. Bu durumda yükümlülükler ve cezalar uygulanmamakta ve iş
kazalarının önüne geçilememektedir. Risk değerlendirmesi, Türkiye’deki tüm
işyerleri için yasal olarak zorunlu hale gelmiştir. Ancak uygulamada bir
bütünlük yoktur.
Sektör, işletme türü, çalışan sayısı, kullanılan hammadde
ve donanım gibi çeşitli parametrelere göre hangi risk değerlendirme yönteminin
kullanılacağı ve hangi aralıklarla yapılacağı net olarak belirlenmemiştir.
İşverenlerin, iş güvenliği uzmanlarının ve hekimlerin bu konudaki bilgi ve
deneyimleri yetersizdir. Ayrıca bu konudaki düzenlemeler kötü hazırlanmış ve
yol gösterici değildir. Kurumsal firmaların iş yerlerinde yapılan iş sağlığı ve
güvenliği eğitimlerinde güvenlik kültürü vurgulanmaktadır ancak çoğu orta ve
küçük işletme bu konuda yetersiz kalmaktadır. Eğitim pek çok işyerinde yasal
bir zorunluluk olarak görülmektedir. Bu hizmetleri sunan dış İSG birimlerinden
başlayarak özellikle KOBİ eğitiminde “eğitim katılım belgeleri” hazırlanarak
arşivlenmiştir. Türkiye’de son yıllarda önemli bir eksiklik olan “çalışan
katılımı” konusunda düzenlemeler yapılmıştır. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’na
göre Türkiye’de “İSG Temsilcileri” önemli bir işleve sahiptir. Temsilciler, iş
güvenliği ile ilgili tehlikeleri işverene bildirme ve hükümete ve önleyici
faaliyetleri talep etmek hakkına sahiptir. Ancak işverenler ve yöneticiler bu
konuya yeterince önem vermemektedir.
Bu konu iş müfettişleri tarafından
yeterince incelenmemektedir. Hem genel hem de sektörel ağırlık taşıyan önleyici
faaliyetler birbirinden farklılık göstermektedir. Türkiye’de son yıllarda
önleyici İSG hizmetleri ve risk değerlendirmeleri konusunda önemli çalışmalar
yapılmıştır. Ancak, iş teftişi, bakım, eğitim, çalışan katılımı ve işyeri
denetimi gibi diğer gerekli önlemler yeterince uygulanmamaktadır. İş sağlığı ve
güvenliği hem işletmelerin hem de ulusal düzeydeki bir sistemdir. Bu sistemin
herhangi bir aşaması yetersiz kalırsa, diğer önlemlerin önleme düzeyini düşürür[1].

            Yücel Demiral & Alpaslan Ertürk
(2013), Safety And Health İn Mining İn Turkey, Türkiye’de Madencilikte
İş Sağlığı ve Güvenliği isimli makaleleri, Onaltı Maden Ülkesindeki Duruma
İlişkin Madencilikte İş Sağlığı ve Güvenliği isimli eserde yayınlanmıştır.

Yücel Demiral & Alpaslan Ertürk’e (2013) göre Türkiye’de 2010
verilerinde maden işletmelerinin yaklaşık %80’i küçük ölçeklidir.
2010 istatistiklerine
göre madencilik sektörlerinde 125.500 işçi istihdam edilmiştir. Bunların %42’si
taş ocaklarında %40’ı kömür ve linyit madenciliğinde ve %16’sı metalik cevher
madenciliğinde çalışmıştır. Çalışanların %6’sının kayıt dışı çalıştığı tahmin
edilmektedir. Ocaklar hariç, maden işçilerinin %1’den biraz fazlası yardımcı
işlerde çalışan kadındır. İş Kanunu’na göre, madencilik dâhil tehlikeli
endüstrilerde kadınların istihdamı birçok alanda sınırlandırılmıştır.  %96’sı çoğunlukla küçük ve orta ölçekli özel
şirketler olan 1.768 maden iş birimi bulunmaktadır. Türkiye’de meslek
hastalıkları teşhisi olması gerekenin çok gerisinde kalmaktadır. Beklenen
meslek hastalığı sayısının 25.000 ile 90.000 arasında olduğu tahmin
edilmektedir, ancak her yıl yalnızca 500 kadarı bildirilmektedir. Türkiye’de en
çok meslek hastalıkları madencilik sektöründe görülmektedir. Örneğin, 2007
yılında 1.208 hastalıktan 1.001’i, Türkiye’de 2009 yılında 539’dan 328’i ve
429’dan 300’ü madencilik sektöründen bildirim almıştır. Madencilik
faaliyetlerinde bu yüksek bildirim oranlarının nedeni, kamu sektörünün
madencilik faaliyetlerinin diğer endüstriyel faaliyetlere göre payıdır. Üstelik
yakın zamana kadar tüm ülkede meslek hastalıkları konusunda uzmanlaşmış sadece
üç hastane vardır. Bunlardan biri yoğun madencilik faaliyetlerinin olduğu
Karadeniz Bölgesi’ne tahsis edilmiştir. Bu nedenle, vakaların çoğu, özellikle
pnömokonyoz olmak üzere madencilikle ilgili hastalıklarda iyi deneyime sahip bu
özel hastaneden bildirilmiştir. Türkiye’de yıllık genel meslek hastalığı
insidans oranı %0,01 iken, kömür madenciliği sektöründe bu oran %0,20’dir.
Pnömokonyoz, madencilikte meslek hastalıklarının önemli bir bölümünü
oluşturmaktadır. Türkiye’deki linyit madencilerinin %14’ünün pnömokonyozdan
muzdarip olduğu görülmektedir. Uzun vadede Türkiye, dünya pazarlarında hammadde
üreten ve satan bir ülke olmaktan çıkıp, katma değeri yüksek kaliteli ürünlerin
ihracatçısı konumuna geçmelidir. Bunun, çalışma koşulları ve işçiler için iş
sağlığı ve güvenliği sağlama olasılığı üzerinde büyük etkileri olacaktır. Kısa
vadede, Türkiye’de madencilikte iş sağlığı ve güvenliğinin (İSG) geliştirilmesi
için öncelik olarak kabul edilebilecek birçok konu bulunmaktadır. Bu öncelikler
iki ana düzeye ayrılabilir: politika düzeyi ve çalıştay düzeyinde
uygulamalardır. Bu iki seviye ayrı varlıklar değil, daha çok birbiriyle
bağlantılıdır ve birbirlerini etkilerler. Çalışma hayatındaki son eğilimlerin
bir sonucu olarak, Türkiye’de madencilik sektöründe taşeronluk ve taşeronluk
uygulamaları yaygınlaşmıştır. Bu olgunun madencilik endüstrisindeki sağlık ve
güvenlik uygulamalarını olumsuz etkilediği iyi bilinmektedir.
İki sorunun
ele alınması gerekmektedir. Birincisi, taşeronlaşma Türkiye’de zaten düşük
ve zayıf olan sendikalaşma oranını olumsuz etkilemektedir. Toplu pazarlık
taraflarına genellikle ulusal standartların belirlenmesi ve denetim üzerinde
önemli ölçüde prosedürlere önem verilmelidir.
Sendikaların gücünün azalması
da güvenli koşullarda çalışma talebinin azalmasına neden olabilir. İkinci
olarak, taşeronluk, işyerinde iş sağlığı hizmetlerinin sunulmasını
engellemektedir. İSG hizmetleri açısından taşeron ve asıl işverenin
sorumluluklarını tanımlamak güçtür. Bazı durumlarda, birincil işverenler, İSG
uygulamalarından kaçınmak için alt yüklenicilerle çalışır. Alt yüklenicilerdeki
değişiklikler de denetim hizmetlerini karmaşık hale getirebilir. Ayrıca, yasa
ve standartların uygulanmasını sağlamak için şirket düzeyinde ikili güvenlik
komiteleri oluşturulmalıdır. Bunu başarmak zordur. Bu nedenle, taşeronluk
sıkı bir şekilde düzenlenmeli ve çekirdek madencilik faaliyetlerinde
yasaklanmalıdır
. ECC 89/391[2] dâhil
olmak üzere İSG ile ilgili bir dizi Avrupa Birliği direktifi Türkiye’nin AB’ye
katılım döneminde yayınlanmıştır. Bu direktifler sadece Türkçe’ye
“çevrilmiştir” ve yerel yönetmeliklere uyarlanmamıştır veya
uyumlaştırılmamıştır. Hükümet, bu direktifleri yerel yönetmeliklerle uyumlu
hale getirmek ve işyerlerini bunların uygulanmasına hazırlamak için yeterli
zaman ve çabayı harcamamıştır. Bu durum “çevrilmiş” ve “ulusal” düzenleyici
altyapı arasında uyumsuzluklara neden olmuştur. Bu nedenle düzenlemeler
uygulamaya konulamamıştır. Bu direktifler çerçeve yönergeler olarak alınabilir
ve geleneksel düzenleyici altyapı içinde yerel ihtiyaçlara cevap veren sağlam
düzenlemeler oluşturulmalıdır. Yeni İSG kanunu, özellikle küçük işletmeler için
İSG hizmet hükümleri açısından net bir çerçeve sağlamamaktadır. Hükümet, İSG
alanında piyasa odaklı politikaların kullanımını başlatmıştır. İş sağlığı
profesyonellerine yönelik eğitim ve öğretim faaliyetleri ile İSG uygulamaları
özel şirketlere açılmıştır. Son yıllarda yapılan düzenlemeler sonucunda,
standartlaştırılmamış eğitim ve öğretim programları, eğitim programlarının
kalitesi ve kursiyerlerin yetkinliklerine uygunluğu sağlanmadan kontrolsüz bir
şekilde artmaktadır. Sağlık Bakanlığı’ndan (SB) farkındalık yaratmak için bazı
çabalar olmasına rağmen meslek hastalıklarının teşhisinde hala birçok yapısal
zafiyet bulunmaktadır. Öncelikle Sağlık Bakanlığı iş güvenliği ve iş güvenliği
konusunda güçlü bir kurum ve birim kurmalıdır. Halk Sağlığı Kurumu bünyesinde
“Tüketici ve Güvenlik Daire Başkanlığı” başlıklı tek bir bölüm bulunmaktadır.
Ayrıca İSG ile çalışan taşra kurumu bulunmamaktadır. Sağlık Bakanlığı,
özellikle organize sanayi bölgelerinde taşra teşkilatlarını da içeren güçlü bir
daire oluşturmalıdır. Türkiye’de akredite iş sağlığı ve güvenliği ekipmanları
kalibrasyon ve test üniteleri bulunmamaktadır. Bunu geliştirmek için devlet
kurumları inisiyatif almalı ve sorumlulukları profesyonel sivil toplum
kuruluşları ile paylaşmalıdır. İş müfettişlerinin sayısının yetersiz olduğu
dikkate alındığında, meslek örgütlerin yanı sıra işçi sendikaları da yer almalı
ve madencilik sektörü için ek uzmanlık hizmetleri sağlamalıdır. Türkiye’de
sağlık ve güvenlik kültürü hala çok zayıf ve güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu,
hızlı bir şekilde çözülemeyecek bir sorundur. Uzun vadeli ortak çabalar
gerektirir ve sendikalar, meslek birlikleri ve ilgili hükümet ve sivil toplum
kuruluşları tarafından dayanışma oluşturulmalıdır[3].



[1] Fatih
Yilmaz& Selcuk Alp Underlying Factors of Occupational Accidents: The Case
of Turkey, Open Journal of Safety Science and Technology, 2016, 6, 1-10.

[2]
89/391/EEC sayılı Direktif, işyerinde çalışanların güvenliği ve sağlığında
iyileştirmeleri teşvik etmek için önlemler getirmeyi amaçlayan bir Avrupa
Birliği direktifidir. Avrupa İş Sağlığı ve Güvenliği Ajansı tarafından iş
sağlığı ve güvenliği (İSG) için bir “Çerçeve Direktifi” olarak
tanımlanmaktadır.

[3] Yücel
Demiral & Alpaslan Ertürk, Safety and health in mining in Turkey, Ed.
Kaj Elgstrand and Eva Vingård,
Occupational Safety and Health in Mining
Anthology on the Situation İn 16 Mining Countries, Arbete Och Hälsa |
Vetenskaplig Skriftserie, University of Gothenburg, 2013. s.87-93.

Aşk Ol

Tuhaf
bir iklimsiz gece

Belki
de sabaha karşı

Firari
uykuların gölgesinde

Vakitsiz
kalemim işte yine seni yazıyor.

Heceler,
kelimeler, düşler oluyorsun.

Bazen
virgülümdeki bir gülüş

Bazen
de noktamda yeni bir başlangıç…

Cümlelerim
seni taşımaktan yorulur sanma.

Güneş
gökyüzünü aydınlatmaktan

Çiçek
tomurcuğa durmaktan

Yıldız
hilale sevdalanmaktan

Yorgun
düşer mi hiç

Vazgeçtikleriyle
de büyür insan.

Bırak
ayrılıkları

Vuslatın
bozsun yüreğimin infazlarını.

Unut
da gel

Bildiğin
ne varsa unut.

Âşık
olma!

Aşk
ol da gel

Ateş
ol da düş

Yansın,
tutuşsun gönül otağı.

TOGG ile Gurur Duymak İçin

“TOGG’un yaşaması ve dünya çapında bir marka olabilmesi için şunlar
lazım”
dediğinizde birileri
tarafından hemen “hain” veya “ülkesinin başarılarından gurur
duyamayan gafillerden”
olmakla suçlanabilirsiniz. Yani bu konuda yazmak
riskli.

Ama
mademki bu tercih yapıldı, “bu alanda ülkemizin başarılı olmasına nasıl
katkı sağlayabiliriz?”
diye düşünmek ve yazmak lazım.

TOGG
henüz seri üretime başlamadı. Açılış töreninde gösterilen araçlar seri üretim
bandından çıkmadı. Ama eksiklikler giderilecek ve muhtemelen ilk modeli Mart
2023’te satışa sunulacak.

Bu
tarihe kadar toplam yatırımın 1,8 Milyar Euro olacağı, 15 yıl içinde yatırım
tutarının 3,5 Milyar Euro’ya çıkacağı söyleniyor. Bu bizim
için ciddi bir para.

Türkiye’deki
milyonlarca tarım üreticisine sağlanan desteklerin tamamının 29 Milyar TL
(yaklaşık 1,5 Milyar Euro) olduğunu düşünürseniz gerçekten önemli bir meblağ.

Böyle
bir yatırım başarılı olursa yani kâr eden, katma değer üreten, ülkenin yeni
teknolojilere geçişine katkı sağlayacak bir fabrika olursa müthiş olur.

Diğer
yandan, Kur Korumalı Mevduata ödenen örtülü faiz 8 Milyar Euro civarında.
Böyle bakarsanız TOGG yatırımı için harcanan para çok değil.

Alman markası
Volkswagen’in elektrikli araç üretimi ve otonom sürüş teknolojilerine 2024
sonuna kadar ayırdığı kaynak 73 milyar Euro
imiş. Diğer ünlü markaların bu
alana yapacağı yatırımların boyutu da dudak uçuklatır.

Bu
açıdan bakarsanız bu yatırım için ayırabildiğimiz kaynak çok kısıtlı. Rakiplerimizin
kaynakları bizimle kıyas kabul etmeyecek kadar büyük.

****************************

Kapasite, Pil ve Yazılım

Netice “bir
yerden başlamak lazımdı”
deyip, bundan sonra olabileceklere ve olması gerekenlere
odaklanmaya çalışmalı.

Önceki
yazımda açıkladığım gibi fabrikanın kapasitesinin dünya ölçeğine çıkarılması
şart.

Yoksa birim
maliyetler
yüksek olur, rekabet edemez, şirket zarar eder.

İlk iki
yıl devlet desteğiyle satışlar gerçekleşse de sürekli geliştirilen ve
maliyetleri düşürülen bir ürün
haline gelemezse şirket zarara dayanamaz.
Bunun için başlangıçta çok güçlü bir işletme sermayesine ihtiyaç olacak.
İnşallah Girişim Grubunun böyle bir mali gücü vardır.

****

Bu tür
otomobillerin teknolojik açıdan en önemli unsurları pil ve yazılım.

TOGG
Fabrikasının bence en pozitif tarafı yanında bir pil fabrikasının
kurulacak olması. TOGG dünyanın en büyük lityum-iyon pil üreticilerinden Çin
merkezli Farasis ile ortaklığa gitti. Bu sayede elektrikli araçlarında
kullanacağı pili Türkiye’de üretmeyi planlıyor.  Togg ve Farasis’in, yüzde 50’şer payla ortak
olarak kurdukları Siro Energy şirketi, yıllık ortalama 250-300 bin
elektrikli otomobile yetecek pil üretebilen bir tesis kuracak.

Tesla bile pil
açısından Panasonic firmasına bağımlı. Çünkü pilin teknolojisi
çok önemli.

TOGG
ortaklığıyla üretilecek pillerin az elektrikle çok yol kat edecek kalitede ve
uzun ömürlü
olması gerekiyor. Hem kaliteli ve hem de rekabetçi üretim yapan
bir marka olmasını diliyorum.

****

Gelelim
en önemli konu olan yazılıma. Bu tür elektrikli araçlar tam bir
bilgisayar gibi
. Yüzlerce program bir arada senkronize çalışmalı. Her geçen
gün yeni güncellemelerle araçlara yepyeni özellikler katabilen güçlü bir
yazılımcı ekip
oluşturmak kolay değil.

Apple firmasının
ürettiği ve 40 bin TL’ye satılan Iphone telefonların diğer markaların
ürettiği ve 5 bin TL’ye satılan telefonlardan donanım olarak çok üstünlüğü
yok.
Ama Apple ürünlerini rakipsiz kılan yazılımı. Her
güncellemesinde kullanıcının hayatını kolaylaştıran, kullandığı ürünü sevdiren,
kalitesini en üst seviyeye çıkaran yazılım.

Elektrikli otomobillerde de fiyatları ve rekabeti belirleyecek olan asıl
özellik yazılımları olacak.

Acaba
TOGG işletim sistemi ve yardımcı programları yerli ve milli olacak mı? Yani işletim
sistemi “Türk Malı” mı olacak
yoksa dışarıdan mı satın alacağız?

Hazır yazılım çok pahalı,
güncelleme başkasının keyfine bağlı. Bu seviyede yazılım uzmanlarının
sayısı fazla değil ve çok yüksek maaş ve primlerle çalışıyorlar.

TOGG yerli ve yabancı
uzmanlardan böyle bir ekip oluşturabilirse ve genç ekipler yetiştirebilirse,
gerçekten otomobilden fazlasını yapmış olur.

****************************

Kapasitenin Maliyete Etkisi

Kapasitenin maliyete etkisini “yazılım” üzerinden anlatmaya çalışalım. İşletim sistemi ve diğer
programlar için harcayacağınız para miktarı, 10 bin araç da üretseniz, milyon
araç da üretseniz aynıdır.

Diyelim
ki yılda 10 bin adet üreten bir fabrikada araç başına yazılım maliyeti 100
birim
ise, milyon üreten fabrikada araç başına yazılım maliyeti 1 birim
olur. Bir başka deyişle yılda 10 bin adet üreten fabrikada aracın toplam
maliyetinin mesela %50’si yazılımdan kaynaklanan maliyet olurken, milyon
kapasiteli fabrikada yazılım maliyetinin, toplam araç maliyeti içindeki payı
%5’de kalabilir.

Sırf bu
yüzden, yüksek kapasiteli fabrika çok kâr ederken, düşük kapasiteli fabrika ya
çok az kâr eder veya zarar eder.

İşte bu
sebeplerle TOGG yatırımı için “iktisadi değildir”, “yabancıların eline
geçmesi muhtemel bir projedir” yorumları yapılıyor.

Bu tespitleri yapanlar “hain” falan değil. Bu yatırımın başarısız olmasını da
istemiyorlar. Ama yapılacak yatırımın sadece “bizim de bir otomobil markamız
olsun
hevesi” ile başarılamayacak zor bir iş olduğuna dikkati
çekiyorlar.

TOGG henüz yolun başında.
Önünde çok çetin ve çetrefilli bir yol var. Yola çıkanların ve destek veren
devletimizin hedefinin yılda 30-40 bin kapasiteli bir fabrika
olmaması gerekiyor.
Öncelikle ihracat hedefimiz olmalı. Bunun için dünya
çapında distribütör, servis ve bayi ağına ihtiyaç var.

Dilerim zamanla hepsi olur.

Teröre Karşıyız. Ya, Terörün Fikrine?

Çok tekrarlayıp sizi sıkmış olabilirim: Küçük zekâlar insanları, orta zekâlar olayları, büyük zekâlar kavramları tartışır.

Türkiye hangi terör örgütleriyle mücadele ediyor? PKK ve FETÖ değil mi? Nasıl mücadele ediyor? Bunların mensuplarını teşhis edip, yakalayarak… Peki, siz hiç bizim PKK’nın veya FETÖ’nün fikriyle, yani bu örgütlerin piyasaya sürdükleri kavramlarla mücadele ettiğimizi duydunuz mu?

Bu tespiti ilk defa rahmetli bakanım, sevgili kadim dostum Sadi Somuncuoğlu’ndan duymuştum: “Ne PKK’nın ne de FETÖ’nün fikriyle mücadele ediliyor. Sadece mensuplarının peşine düşülüyor.”

Fikirle mücadele karşı fikirle olur; eğer varsa.

Menzilimiz bir mi ne

Çözüm süreci sırasında gerçekten silah bıraksalardı, bizim PKK ile veya PKK’nın yapmak istediğiyle, PKK’nın fikri ve PKK’ya ait kavramlarla bir sıkıntımız olmayacaktı anlaşılan. O günleri hatırlayınız. Davet üzerine sınırın öbür tarafından, bir fetih havasıyla, gelen PKK’lıları çadır mahkemelerine çıkarmıştık. “Pişman mısınız?” diye sormuştuk. “Hayır, pişman değilim!” diyenlere, “Yok yok pişmansınızdır, vallahi. Yaz kızım, ‘Pişmanım!’ dedi.” diye salıvermiştik. “Size engel olan, güçlük çıkaran devlet görevlileri varsa bildirin, icabına bakalım.” demiştik. Bütün mesele, insanlar ve olaylardı. Hedefleri, propagandaları, iddiaları, fikirleri ne olursa olsun.

Ya FETÖ? İktidarı devirmeye kalkışana kadar onun ismi FETÖ değil, “Muhterem Hocaefendi” idi. Biliyorsunuz “Ne istedilerse vermiştik.” ve “Menzilimiz birdi.”

“Menzilimiz birdi.” ne demektir? Aynı hedefe yürüyorduk demektir. Menzil, ev, yuva, gidilecek, varılacak yer, velhasıl hedef demektir. Demek ki FETÖ’nün fikirleriyle bir sorunumuz yoktu. İktidarı önce yolsuzluk ithamıyla hırpalayıp sonra da darbe ile devirmeye kalkışmasalardı, bu sorunsuz gidiş sürüp gidecekti herhâlde. Hatırlayın: Suç örgütünün, suç örgütü oluşunun miladı var: 17- 25 Aralık. Bu milat ne? İktidara muhalefet ediş tarihi.

Tahakküm ve itibar liderliği

Zekâlarla ilgili özdeyişte, kendi kendimden kopya çekiyorum. Hadi biraz daha çekeyim ve eski yazılarımdan birinden aktarayım: İki tarzı riyasetten bahsetmiştim. Hükmetmeye, tahakküme dayanan bir liderlik. Buna “tahakküm lideri” demiştim. Bir de fikirleriyle, entelektüel birikimi ve etrafında yarattığı sevgi halesiyle liderlik edenden. Buna da “itibar lideri”, “saygın lider” demiştim. Bu iki riyaset tarzının en önemli farkı şuydu:

“Tahakküm liderinde önemli olan, fikir veya sevgi değil, kendisine tâbi olunmasıdır. Onun için bugün bir fikri, yarın bambaşka bir fikri savunabilir. Muhaliflerine fikirlerinden dolayı değil, kendisine tâbi olmadıklarından dolayı düşmandır. Fikri zıt da olsa boyun eğeni kabullenir, fikri aynı da olsa muhalifi reddeder. Saygın tipi fikre, sevgiye dayanır. Onun için fikirlerinin tutarlı olması, davranışlarının fikirlerini nakzetmemesi gerekir. Zavallı saygın, bugün ak dediğine yarın kara diyebilme hürriyetinden mahrumdur.”

Fikirleri, kavramları bir yana bırakıp sırf insanlarla uğraşmak ve bu uğraşmayı da “Bana itaat ediyor.”, “Bana muhalefet ediyor.” diye iki basit kritere dayandırmak hastalığı, sadece iktidarda yok. Katiyen demokratik olmayan partiler kanununun izin verdiği, hemen bütün liderliklerimizde bu illet var.

Merkez partisi ne demek?

Bir partinin ileri gelenleriyle, gayrı resmî bir buluşmadaydım. Bir kahvehanede konuşuyorduk. İçlerinden biri, partisinin merkeze çekilmesi gerektiğini söyledi. Ben öteden beri bu “merkezci” fikri anlamam. Sağcı, solcu, muhafazakâr, demokrat, diktatörcü, komünist, faşist… Hepsini kavrayabiliyorum. Fakat “merkezci”nin ne demek olduğunu anlayamıyorum. Belki bir tarifi, “Yukarıda sayılanların hiçbiri.” diye yapılabilir. Bu da pek tarif sayılmaz. Fikir veya kavram, hiç mi hiç sayılmaz. Onun için sordum: Partiyi merkeze çekmenin yolu nedir? Bu merkeze çekme işini nasıl yapacaksınız? Aldığım cevap şöyleydi: Merkezdeki arkadaşların kimler olduğu biliniyor. Onları yönetim mevkilerine getirirseniz, partiyi merkeze çekmiş olursunuz.

O tarihte, bunun, “Onu seçme beni seç.” anlamına geldiğini düşünüp susmuştum. O anlama geliyordu tabii, fakat bu tutumun bir başka anlamı daha vardı: Önemli olan fikirler değil, kişilerdir. Kişi ne kadar fikirsizse o kadar makbuldür. Öyle ya, merkezde demek, “yukarıdakilerden hiçbiri” demektir. Yukarıya başka fikirler de ekleseniz, merkez ondan olmamalıdır. Yoksa ocu, bucu, şucu olur. Merkez hiçbir şeyci olmak zorundadır.

____________________________

Sansür rubaisi

Bu yazıyla ilgisi yok gerçi… Bir dostum, ismiyle müsemma İrfan Yalçın Bey kardeşim, rahmetli dev şairimiz Arif Nihat Asya’dan bir rubai hatırlamış. Niye hatırlamış bilmiyorum ama şu işe bakın ki ben de hatırladım ve hatırlatmak istedim:

Sessizce düşünsek duyacaklar bir gün.

Olmazları olmuş sayacaklar bir gün.

Onlar bu vehimle ellerinden gelse

Rüyalara sansür koyacaklar bir gün.

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-2

0

Yazarlara göre Sanayi Devrimi, büyük
nüfusun şehirlerde birikmesine yol açmış, ülke genelinde tarım ve hayvancılığa
dayalı dağınık yerleşim yapısını değiştirmiştir. Kentlerdeki nüfus artışının
hem çalışan hem de tüketen insanların çoğalması, yaşam standartlarının
iyileşmeye başlaması ve yaşam biçimlerinin değişmesi nedeniyle ekonomik büyüme
hızlanmıştır. İnsan hayatında sosyoekonomik ve kültürel değişimlere yol açan
Sanayi Devrimi uzun bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. Bu açıdan bakıldığında
oldukça farklı yapıları ve etkileri olan üç farklı sanayi devriminden bahsetmek
mümkündür.

1-) Birinci Sanayi Devrimi

1760-1830 dönemini etkileyen Birinci
Sanayi Devrimi, İngiltere’de dokuma tezgâhlarının mekanizasyonu ile etkisini
göstermeye başlamıştır. Bu bağlamda, odun yerine maden ve buharın kullanılması,
hareket gücünün, mekanizasyonun ve ürünlerin fabrikaya taşınmasının artmasına
neden olmuştur. Eski tarz aile işletmeleri ve küçük üretim tesisleri yerlerini
büyük fabrikada bırakmıştır.

2-) İkinci Sanayi Devrimi

Buhar, kömür ve demirin yanı sıra çelik,
elektrik, petrol ve kimyasalların üretime girmesi, sanayide kullanılan temel
hammadde ve enerji kaynaklarının değişmesine yol açmış, bu da ikinci sanayi devrimini
beraberinde getirmiştir. Elektrik teknolojisinin gelişmesi ve üretim hatlarında
kullanılması, buhar gücünden çok daha güçlü olan bu yeni ve üstün teknolojinin
makineleri daha da geliştirmesini ve büyük miktarlarda üretimi artırmasını
sağlamıştır. Ayrıca petrol de enerji kaynağı olarak kullanılmış ve petrol bazlı
içten yanmalı motorlar da kendini endüstriye yerleştirmiştir. Bu doğrultuda
fabrikalara seri üretime geçilmiştir. Bu dönemde seri üretimin en bilinen ve
çarpıcı örneklerinden biri Ford Motor Company’den Henry Ford’dur. Henry Ford’un
otomotiv seri üretim sistemi hızla sanayileşmeyi geliştirmiştir.

3-) Üçüncü Sanayi Devrimi

1970’lerden günümüze Üçüncü Sanayi Devrimi
egemen olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra elektronik, bilgi ve iletişim
teknolojilerinin gelişmesiyle üretimin otomasyonu sağlanmıştır.
Programlanabilir lojik kontrolörlerin (PLC) geliştirilmesi sonucunda üretimde
otomasyon ilerlemeye başlamıştır.

Birinci Sanayi Devrimi Mekanizması, İkinci
Sanayi Devrimi’nin serileştirilmesi, Üçüncü Sanayi Devrimi ise üretimin
otomasyonu ve dijitalleşmesi olarak tanımlanmıştır. Enerji kaynağı olarak;
Birinci sanayi devriminde kömür, su ve buhar gücü; İkinci Sanayi Devrimi’nde
petrol ve elektrik ön plandayken, Üçüncü Sanayi Devrimi’nde güneş ve rüzgâr
gibi yenilenebilir enerji kaynakları, yeniden üretilemez kaynaklar ve çevresel
kaygılarla daha da önem kazanmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan şirketler ve
ülkeler, farklı tüketici tercihlerine cevap verme esnekliğini gösterebilmiştir.
İletişim ve ulaşım, ticaret ve sanayideki gelişmeler küreselleşmiştir.

4-) Dördüncü Sanayi Devrimi, endüstride,
genellikle makinelere ihtiyaç duyar, böylece kendilerini ve üretim süreçlerini
hiç ayrılmadan yönetmeye başlamıştır. Makinelerin bu üst düzey ve güncel yapıları;
bilgisayar, iletişim ve internet teknolojilerinin harmanlanmasından doğan,
nesnelerin interneti gibi karma teknolojiye bağlı siber-fiziksel sistemlerdir. Bu
devrimin benimsenmesi ve insanlık tarafından kabul edilmesi sonucunda,
sanayinin geleceği için öngörülen seviye, üretimi gerçekleştiren fabrikaların
kendi kendini yönetmesidir. Müşterinin siparişinin alınmasından ürünün
müşteriye teslimine kadar geçen sürenin tam otomasyonunun sağlanması
amaçlanmaktadır. Yine makineler arızalandığında bir teknisyen aracılığıyla
değil kendi kendilerini tamir edebiliyorlar. Öngörülebilir gelecekte,
verimliliği ve tasarrufu artıracak aydınlatma ve ısıtma sistemlerinin olmadığı
karanlık fabrikalar bu devrimi gerçekleştirebilecektir.
Yeni bir kavram
olarak Endüstri 4.0, ilk olarak 2011 yılında Hannover Endüstri Fuarı’nda
tanıtılmış, ardından Alman hükümeti tarafından desteklenmiştir. Dördüncü sanayi
devrimi, önceki üç sanayi devrimiyle karşılaştırıldığında, CPS (siber-fiziksel
sistem) ve “Nesnelerin İnterneti” ilkelerine dayalı akıllı üretimi hedefliyor.
Endüstri 4.0, modüler akıllı fabrikalarda fiziksel süreçleri siber-fiziksel
sistemlerle izleyerek nesnelerin birbirleriyle ve insanlarla iletişim halinde
kalmasını ve merkezi olmayan kararlar almayı hedefliyor. Üretim süreçlerine
yepyeni bir boyut kazandıracak Endüstri 4.0, fuarda duyurulmadan önce Almanya
Eğitim ve Araştırma Bakanlığı (BMBF), ülkenin mevcut konjonktürde ve
öngörülebilir kalkınmasını güçlendirmek için bazı çalışmalar yapmıştır. “Gelecek
Projesi” olarak bilinen bu projeler, “Yüksek Teknoloji Stratejisi 2020’nin
Gelecek Projeleri
” başlığı altında yayınlanmıştır[1].

Dünyada ve ülkemizde sanayileşme ve
teknolojik gelişmelere paralel olarak özellikle işyerlerinde üretken faktör
olan çalışan kişilerin sağlığı ve güvenliği ile ilgili bir takım sorunlar
ortaya çıkmıştır. Başlangıçta fazla önemsenmeyen bu sorunlar iş verimini ve
işletmeyi tehlikeye sokmasıyla önem kazanmış ve üzerinde düşünülmesi
gerekliliği doğmuştur. Günümüzde, iş ortamında sağlıklı ve güvenli çalışma
koşulları yaratarak; iş kazaları ve meslek hastalıkların en alt düzeye indirmek
böylece maddi kayıpları önleme, iş verimliliğini artırma hedefleri ile hareket
edilmektedir. İşçi sağlığı sağlıklı bir yaşam çevresi için gereken sağlık
kurallarını içerirken; iş güvenliği, daha çok işçinin yaşamına ve vücut bütünlüğüne
yönelik tehlikelerin ortadan kaldırılması için gerekli teknik kuralları ele
alır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği uygulaması Dünya Sağlık Örgütü (WHO),
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi kuruluşların sözleşme, direktif ve
bildirgeleri nedeniyle de birçok ülkede yasal bir gerekliliktir. WHO ve ILO’nun
1950 yılında yaptığı işçi sağlığı ve güvenliği tanımına göre “işçi sağlığı
ve iş güvenliği
” şöyle tanımlanmaktadır; “tüm çalışanların bedensel,
ruhsal, toplumsal sağlık ve refahlarının en üst düzeye yükseltilmesi ve bu
durumun korunması, işyeri koşullarının, çevrenin ve üretilen malların meydana
getirdiği sağlığa aykırı sonuçların ortadan kaldırılması; çalışanların
yaralanmalara ve kazalara maruz bırakacak risk etmenlerin önlenmesi, yine
çalışanların bedensel ve ruhsal özelliklerine uygun işlere yerleştirilmesi ve
sonuç olarak işçilerin bedensel ve ruhsal gereksinimlerine uygun bir iş ortamı yaratılmasıdır
”.
İş sağlığı bütün çalışanların sağlığını koruma, sürdürme ve üst düzeye
ulaştırma çalışmalarını kapsar. Çalışanlar deyimi aslında değişik sektörlerin
tümünü kapsar. Tarımda, sanayide, ticarette ve hizmet sektöründe çalışanların
tümü iş sağlığının konusu içinde ele alınırlar. Ancak, sanayide çalışanlar iş
yerlerindeki çevresel koşullar nedeniyle daha çok sayıda, daha ağır sağlık
tehlikeleriyle karşı karşıya bulundukları için iş sağlığında bu sektöre öncelik
tanınmıştır. O nedenle kimi zaman, iş sağlığı ile endüstri sağlığı terimleri eş
anlamlı olarak kullanılmaktadır. İş sağlığı hizmetleri sonucunda işçiler
sağlıklı oluşlarını sürdürecekleri için, hastalık ve sakatlıklar nedeniyle
işten geri kalma sorunu ortadan kalkar. Ayrıca, iş ortamının daha güvenli ve
sağlığa uygun duruma getirilmesi sonucu işçilerin işlerine karşı olan
bağlılıkları artar. Bu gelişmeler sonucunda iş yerindeki üretim ve verim
yükselir.

            İş ve işçi Sağlığının Amacı;

-İşçilerin fiziksel, ruhsal ve sosyal
yönden tam iyilik durumlarının (yani sağlıklarının) en yüksek düzeye çıkmasına
çalışmak

-İş ve işçi uyumunu sağlamak

-Çalışma ortamındaki sağlık tehlikelerini
belirlemek ve bunları ortadan kaldırmaya çalışmak

-İşçilerin sağlıklarının bozulmasını
önlemek

Bu amaçlardan da anlaşıldığı gibi, iş
sağlığı yalnızca çalışma koşullarına bağlı sorunlarla ilgilenmez, işçinin ve
ailesinin sağlığını bozabilecek diğer sosyal ve ekonomik koşullarla da
ilgilenir. Çünkü sosyal ve ekonomik sorunlar işçinin hastalanmasına ve iş
veriminin azalmasına neden olur. Bu durumdaki bir işçi işini kaybedebilir,
dolayısıyla, sosyal sorunlar daha da ağırlaşabilir. Sonuçta, yalnızca işçinin
kendisini ve ailesinin sağlığı bozulmakla ve iş verimi düşmekle kalmaz, bu
durum toplumun genelini ilgilendiren bir sorun olur. Bu boyutu nedeniyle işçi
sağlığı toplumun tümünü ilgilendiren bir “halk sağlığı” konusudur[2]. Türkiye’de
Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), Sağlık Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı, Yerel Yönetimler, Sivil Toplum Kuruluşları ve Sendikaların iş
birliği ile Koruyucu Hekimlik, Halk Sağlığı ve İş Yeri Hekimliği’nin
güçlendirilmesi, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği sorunlarının çözülmesini kolaylaştıracaktır.
Teknolojik afetlerde doğal afetlerde olduğu gibi risk yönetimi kriz yönetimden
önce gelmektedir. Kurumlar elemanlarını sadece kriz yönetimine göre
yetiştirilirse her afette can kaybı daha çok olacaktır. Türkiye risk yönetimine
önem vermeli İşçi Sağlığı ve İş güvenliği buna göre planlamalıdır.

Devam edecek



[1]Nuray
Celik &Fatih ÖZTÜRK, The Upcoming İssues Of İndustry 4.0 On Occupational
Health And Safety Specialized İn Turkey Example, International Journal of
Economics, Business and Management Research Vol. 1, No. 05; 2017, pp.236-256.

[2]
Cengiz Yakıncı, Erdem Yeşilada (Editörler), 
Koruyucu Sağlık Rehberi, Türk Eczacılar Birliği Eczacılık Akademisi
Yayınıdır, Ankara, 2012.

Moğol – Rus İlişkileri (1223 – 1341)

0

Prof. Dr. Altay Tayfun Özcan; ‘Hazar
Kağanlığı
’ ve ‘Moğollar Avrupa’da
isimli kitaplarından sonra 2022 yılında yayınlanan 16,5 X 23,5 santim
ölçülerindeki 510 sayfalık eserinde 1223-1341 yılları arasındaki Moğol-Rus İlişkileri konusunu ele
alıyor.

Rus
denilen millet, Orta Çağ*’da Doğu Avrupa’ya göç eden Doğu Slav Boyları*’dır.
Ayrı bir etnik grup olarak tanınması 15. yüzyılda ileri sürülen siyâsî bir
gelişmedir. Bu insanların Ukrayna’nın günümüzdeki başşehri Kiev’de
oluşturdukları knezlik* önce Moskova’ya taşındı. Aynı zamanda günümüzdeki Rusya
topraklarında çok sayıda knezlikler kuruldu. Bunların başındaki yöneticiler, Moğol
Kökenli Altın Orda hükümdarlarına bağlı olarak topluluklarını yönetiyorlardo.
1242 yılında Batu Han tarafından kurulan Altın Orda İmparatorluğu, Emir
Timur’un Toktamış Han’ı mağlup etmesinden sonra çıkan taht kavgaları sebebiyle
zayıfladı ve 1502 yılında târih sahnesinden silindi.  

Târihçilerimiz, Moğolları ‘Türklerin amca çocukları olarak’ kabul
ederler. Farklı bir kültürü tercih etmeleri sebebiyle Türklerden ayrılmış
olmakla birlikte, temasları devam etmiştir. Bu sebeple Moğollaşan Türkler
olduğu gibi, Türkleşen Moğollar da vardır. Türkler, Müslüman olmadan önce de
domuz beslemezler ve etini yemezlerdi. Moğollar ise domuz etiyle beslenirlerdi.
Türkler gibi medenî değildi.

Moğollar, dağınık ve birbirleriyle kavgalı
kabileler hâlinde yaşıyorlardı. Timuçin, kabileleri barıştırdı ve birleştirdi.
Annesi Türk olduğu için Türk kültürü ile yetişmişti. ‘Cengiz’ adını aldı ve kurduğu devletin hükümdârı oldu. Disiplinli
ve cengâver oluşu sebebiyle Ruslar dâhil çevresindeki bütün milletlere
saldırdı. On binlerce Rus öldürdü.

Prof. Altay Tayfur Özcan yukarıda özetlenen
hâdiseleri bütün teferruatı ile açıklıyor.

Kitabın
arka kapak yazısı:

Rus târihi Doğu Roma
İmparatorluğu, İskandinav ve mahallî Slav kültürü üçgeninde şekillenmiş bir
târih olarak değerlendirilse de Rus geçmişinin beslendiği bir diğer unsur da
doğusunda yer alan bozkır hududuydu. Hazarlar, Peçenekler, Kumanlar ve İtil
Bulgarları Rusların sâdece birer komşusu değildi, aksine Rusları etkileyen ve
Rus târihini şekillendiren birer unsurlardı. Bununla birlikte, bu devlet ve boy
konfederasyonlarından hiçbiri Rusya’yı hâkimiyeti altına alamamıştı ve
Rusya,  aşamadıkları bir set tarafından,
orman hattı ile korunmuştu. Ancak 1223’te doğudan gelen yeni bir bozkır gücü
olan Moğollar karşısında Kalka’da aldıkları mağlûbiyet, târihin değişmeye
başlayacağının habercisi oldu. Ancak yine de şanslılardı, çünkü Moğoüar için bu
harekât sâdece bir keşif seferiydi ve zaferlerini müteakip doğuya doğru dönüp
gittiler. Bu da Moğolların gelip geçici bir düşman olarak görülmesine ve Kalka
felâketinin* birkaç yıl içerisinde unutulmaya yüz tutmasına sebep oldu. Bunun bedelini
de 1236’da Moğollar ikinci defa Rus hudutlarına dayandığında, onlara karşı
koymak üzere hiçbir hazırlık yapmamalarının yarattığı felaketle ödediler. Rus
yazarları şimdi Kalka gibi tek bir muharebenin acısın; değil, bütürt bir
Rusya’nın Moğol atları tarafından çiğnenmesini şaşkınlıkla karışık bir ıstırap
içerisinde aktarıyorlardı.

Ruslar 1237-1240
arasını çok zorlu bir üç yıl olarak geçirdi. Belki hâlâ Moğolların gelip geçici
bir düşman olduklarım düşünenler vardı  Ancak
1242’de bu ümidin boş bir hayal olduğunu görmeleri uzun sürmedi. 1242’de Batu
Han’ın Avrupa seferini sonlandırarak İtil kıyılarına gelmesi, Rusya’nın iki
yüzyıl boyunca devam edecek yeni bir döneme, Moğol tabiiyeti dönemine adım
atmasıyla neticelendi. Artık Rus knezleri ‘Han’ın
toprakları
’ olarak gördükleri ülkelerinde hüküm sürebilmek için Altın Orda
hükümdarından izin almak mecburiyetindeydi, Hem de en ücra yerlere varıncaya kadar.
Aynı zamanda da Moğol hükümdarına vergi ödemek ve askerî hizmette bulunmak
görevini üstlenmek mecburiyetinde bırakılmışlardı.

Altay
Tayfun Özcan
, bu eserinde Moğol
komutanları Cebe ve Sübedey’ın 1223’teki keşif seferinden başlayarak 1341 ’de
Özbek Han’ın ölümüne kadar, Moğolların Rusya üzerindeki hâkimiyetlerinin
seyrini konu etmektedir. Rus knezlerirnin Altın Orda Hanlığı merkezine
yaptıkları ziyâretlerin, Büyük knezlik yarışı içinde birbirleriyle olan mücâdelelerin
Ve Altın Orda hanlarının Rusya siyâsetleri ile buna etki eden faktörlerin konu
edinildiği  118 yıllık Moğol-Rus
İlişkileri isimli kitap 2018 yılında yazarına TÜBA TESEP ARMAĞANI’nı
kazandırmıştır.  

……………………………………

*knezlik: Rusya’da,
knez tarafından yönetilen insan toplulukları, küçük devletler.

*Orta Çağ; Türk târihçilerine göre Roma İmparatorluğu’nun ‘Doğu’ ve
‘Batı’ olarak ikiye bölündüğü Milattan Sonra 395 yılından İstanbul’un Türkler
tarafından fethedildiği 1453 yılına kadar devam eder. Avrupalı târihçilere göre
ise 500’lü yılların başı ile 1520 yılında meydana gelen veba salgını sebebiyle
yaşanan büyük kıtlık ve neticesinde Avrupa nüfusunun yarıdan fazlasının
ölmesine kadar devam eder. 500’lü yıllarda Orta Çağı başlatan olay hakkında
farklı görüşler vardır.
 

*Slav Boyları: Slavların, Hint – Avrupa kökenli insanlarla
aynı ırktan olduğu tespit edilmiştir. Günümüzde Polonya ve Beyaz Rusya olarak
bilinen topraklarda yaşıyorlardı.

*Kalka Felâketi: Subutay Bahadır ile ve Cebe Noyan önderliğindeki
Moğolların Ruslar üzerine saldırıya geçmesi ile başlayan savaştır. Moğollar
fazla savaşmadan geri çekildiler. Rus-Kuman orduları zaferi kazandıklarını
zannederek onları kovalamaya başladılar. Moğolların maksadı onları yok
edilebilecek bir bölgeye çekmekti. Ruslar ve Kumanlar Moğolları 8 gün kovaladılar.
Moğollar Kalka nehri denilen yere gelince durup savaşmaya başladılar. Savaş
sonucunda Moğollar kendilerinden 4 kat üstün Rus-Kuman ordusunu yendiler. Savaş
sonunda Moğol ordusunun başındaki komutanlardan Cebe’nin bir Kıpçak tarafından
öldürüldüğü söylenmektedir. Fakat nasıl öldüğü bilinmemektedir.

*Tüba Tesep Armağanı: Üniversitelere yönelik değerli Türkçe telif
eser üretimini teşvik etmek maksadıyla oluşturulmuş bir organizasyondur.  2016 yılına kadar İlmî Telif ve Tercüme Eser
Armağanları (TEÇEP) olarak adlandırılan programın, 2017’den itibaren sâdece telif
eserlerin mükâfatlandırılacağı İlmî Telif Eser Armağanı Programı (TÜBA-TESEP)
olarak uygulamaya devam edilmesi kararlaştırılmıştır.
  

 

Altay Tayfun Özcan:

15 Mayıs 1979’da
Giresun’da doğdu. İlk, Orta ve Lise eğitimini Giresun’da tamamladıktan sonra
1998 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde okumaya hak
kazandı. Bir yılı İngilizce hazırlık sınıfında geçen Târih öğrenimini 2003’te
tamamladı. 2005’te Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal İlimler
Enstitüsü Orta Çağ Târihi programında Yüksek Lisansını, 2010’da da Ege
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dünyâsı Araştırmaları Enstitüsü
Türk Târihi Programında ise Doktora eğitimini tamamladı. 2015’te Genel Türk Târihi
Doçenti unvanını alan Altay Tayfun Özcan 2020’de ise yine aynı anabilim dalında
Profesörlüğe yükseltildi.

Altay Tayfun Özcan
2005’te Araştırma Görevlisi olarak adım attığı Dumlupınar Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nde Profesör Doktor unvanı ile görev
yapmaktadır.

Altay Tayfun Özcan
çalışmalarında İngilizce, Latince ve Rusça kullanmaktadır. Evlidir ve Gündüz
Ural ile Çağatay Uluç adlı iki evladı bulunmaktadır.

Gardrop Atatürkçüleri Hakkında!

Uzun zamandır görüşemediğimiz, Atatürkçü,
Cumhuriyetçi emekli bir öğretmenimiz ile yolda karşılaştık.

Bana, üyesi olduğum ADD Kocaeli şube
başkanı Taylan Bingöl’ü şikâyet ederek,

         
Taylan Bingöl’ün sosyal medya da Gardrop
Atatürkçüleri içerikli paylaşımını beğenmediğini ve eleştirdiğini söyledi.

Ben de derin bir nefes alarak,
maksimum saygı ve hürmet ile en ince ve özenle seçilmiş cümleler ile

Kıymetli öğretmenim, kusura bakmayın ama!

Taylan Bingöl yerden göğe kadar haklı!

Deyince, Sinirlendi!

Sende Taylan ile aynı fikirde
misin, yazıklar olsun, seni de kınıyorum diye çıkıştı…

***

Bende kendisine, kıymetli hocam;

Daha önce hatırlarsanız birkaç
sohbetimizde!

Yobazlar, çocukları küçük yaşta topluyor
yediriyor içiriyor ev tutuyor beyinlerini yıkıyor!

Ne olacak bu memleketin hali! Demiştiniz!

Peki siz, öğretmenlik yaşantınız
da, ders saatleri haricinde!

Kaç tane ana baba kuzusu gariban
çocuğu topladınız etrafınıza!

Sınıfta yaptıklarınız mesleki bir
görevdi,

Kast ettiğim şey mesleğiniz
dışında kendinize ayırdığınız özel hayatınızda,

Kemalizm’i Atatürkçülüğü anlatıp
onlara rehberlik yaptınız mı?

İhtiyaçlı çocuklar yanlış
olduğunu düşündüğünüz yapılara muhtaç olmasın diye burs verdiniz mi?

Bu toplumsal faydalı işler için,
arkadaşlarınızı organize ettiniz mi?

Çanta kalem kitap gibi temel
ihtiyaçlarını karşıladınız mı?

 Ağabeylik rehberlik yaptınız mı?

Hadi başkasının çocuğunu geçtim,
kendi çocuklarınızı Atatürkçü gençlik hareketlerine gönderdiniz mi?

Yönlendirdiniz mi?

Bırakın faaliyetleri, kongrelere
oy kullanmaya gelirken etrafta gençler gözüksün moral olsun diye, oğlunuzu
kızınızı yeğeninizi getirdiniz mi?

Atatürkçü gençler tanışsın
kaynaşsın diye projeler ürettiniz mi?

Birkaç eski Tüfek, Birkaç idealist genç, hepsi bu mu?

Biz bu kadar mıyız?

                ***

         
Vay
efendim cemaatlere yardımlar geliyor bizim paramız mı var dedi!

         
Onlara dış ülkelerden emperyalistlerden yardım
ediyor bizim paramız mı var dedi!

Hocam; Atatürk ve silah
arkadaşları trilyonlarla mı çıktı yola?

Damlaya damlaya göl olmuyor mu?

2 Milyonluk İzmit! te ayda 100 TL
“Bir duble rakı parasına” kıyabilecek 10.000 Atatürkçü olsa ayda BİR MİLYON TL
yapar.

Ayda BİR MİLYON ile de bu şehir
SELANİK İLE KARDEŞ ŞEHİR OLUR!

Hiçbir evladımız sahipsiz de
kalmaz, karanlık yapılara muhtaç da kalmaz!

Zaten böyle bir Cumhuriyet şehrinde,
10 bin fedakar idealist Atatürkçü de yoksa,

Cumhuriyet kalmış gitmiş diye ağlanmaya ne hakkımız var!

Diye de ekledim.

Babamı annemi bile tanıyan değerli
bir büyüğümüz olduğu için saygıyla naif cümleler ile ifadelerle anlattım, gönlümden
geçenleri

***

Hocam kusura bakmayın ama sizlerin
varken yokluğu bir yana!

Misal bir tarikatçi cemaatçi
meclis üyesi olunca yemiyor içmiyor kendi geldiği yapılara çalışıyor, hizmet
ediyor!

Ben Atatürkçü olup ta bir yere
gelen ve kendi ideolojisine hizmet etmek için her türlü fırsatı değerlendiren
önemseyen bir siyasetçi pek duymadım!

Sizin örnek göstereceğiniz
birileri var mı?

Ya da siz hangi derneğe zaman,
para ve enerji harcıyorsunuz?

Adamlar bir yere gelince kendi derneklerine
arsa da bağışlatıyor, bina da verdiriyor, belediye bütçelerinden bağışlar da
yaptırıyorlar!

Kendileri de yapıyorlar!

Ve daha neler neler.

Yapmayanları dernek yöneticileri
değil, mensupları kınıyor, teşvik ediyor!

Ayrıca toplumda oluşan genel bir
kanaat de!

Bir Belediyede- bir Kurumda
Atatürkçü bir yetkili varsa mümkünse Atatürkçü hareketlerin olacak işini en çok
o zora sokuyor!

Ben de “oğlunun adı Mustafa Kemal olan bir ülkücü olarak” iyi kötü 10
yıldan fazladır Atatürkçü ve Cumhuriyetçi derneklerin de “aidat ödeyen
etkinliklerine katılan, derneğine üye kazandıran, etkinliklerine çocuklarını
götüren özendiren” bir üyesiyim

Kusura bakmayın ama Taylan Bingöl’ü
haksız çıkartmak istiyorsanız, hala yaşarken gelin derneklerimize birlikte
sahip çıkalım.

Sizin mazeretleriniz var ise,
evlatlarınızı yönlendirin.

Yoksa gerisi kuru sitemden ileri
gitmez,

Atatürkçülük;  10 Kasımlarda ve milli bayramlarda ortaya
dökülüp, yok Atatürk öyleydi yok böyleydi, ben şöyle severim, Aslında Kemalizm
gelecek var ya ne güzel olur!

Şu yobazlar Atatürk’ün kıymetini neden
bilmiyor!

Ben bir sohbette Lenin’e dedim
ki!

Stalin de benden korkardı!

Bir gün Ben, Deniz, Mahir
faşistlerle mücadele ederken!

Karşılığı yok hocam böyle hikâyelerin.

Velev ki doğrudur, hadi inandık.

Siyasal İslamcılar sizin gibi anılarıyla
yaşamıyor.

Hep diriler, hep birlikteler, hep
üretkenler, birbirlerinin kusurlarını kapatıp, sürekli mevzi kazanmaya
çalışıyorlar,

Sayıları da artıyor, imkânları
da, öğrencileri de,

Geriye kalan ideolojik
yaklaşımlara da GARDROP ATATÜRKÇÜLÜĞÜ dışında bir ifade kalmıyor deyince,

                İnsafa
gelen hocam.

         
Haklısın biz Atatürk sadece çok sevdik ama,
siyasal İslamcılar kadar fikrimizin hizmetinde olamadık, yapanın görevi dedik,
yapamayanı eleştirirdik, o yapılsın bu yapılsın dedik, zahmete yeterince dâhil
olmadık!

 

         
Bizim nesil, konuşalım, tartışalım, en doğruyu
arayalım derken, sonuç odaklı işlerden ve üzerimize düşenleri yerine
getirmekten eksik kaldık,

 

 

         
Enerjimizin çoğunu siyasete ve partiye ayırdık,
Siyasette de ve benlik duygusu girdi aklımıza, kendimizi birbirimizden ve
kurumlarımızdan üstün görür olduk.

 

         
Hep kırmızı halı ve mikrofon bekledik, ben
tespit yapayım birileri yapsın derken yapmaya niyetli bir avuç Cumhuriyetçiyi
de yalnız bıraktık!

 

         
Hep göreve davet ettik, yapılsın edilsin diye
akıl verdik, vicdanımızı rahatlatmaya çalıştık, yeterince katkı vermedik,
üzerimize düşen olduğunu akıl etmedik ve ya işimize gelmedi!

 

         
Neyse, ben senle dertleşmiş oldum, sen bunları
Taylan Kardeşime söyleme, iyi ki onu bulup bir ton laf etmeden sana rastladım,
siz bize benzemeyin deyip gitti.

 

Böyleyken Böyle Kıymetli
Atatürkçüler, Atatürkçülüğü Atatürk’ü sevmeyenlerden bekleyip evinizde hayal
dünyasında yaşamak yerine ATATÜRKÇÜ dernek ve yapılara gelirseniz, çocuklarınızı
teşvik ederseniz, Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri dünya durdukça devam eder.

Atatürk’ün askeri iseniz kışlalar
Atatürkçü düşünce dernekleri ve Cumhuriyetçi yapılar,

Evde pijama ile dost
sohbetlerinde şiirler ve özlü sözler ile ya da Milli bayramlarda anıtların
önünde yapılan basın açıklamaları ve zafer işaretli çekilip sosyal medyalarda
paylaşmak,  özde Atatürkçülük için yeterli değil.

Sayıları bizlerden az olan
Cumhuriyet karşıtları bizden daha örgütlü, daha planlı ve daha hâkim ise!

Taylan Bingöl ve onun gibilerin
eleştirilerine kızmak yerine pay çıkartmak lazım.

Bu yazdıklarım sadece Taylan
Bingöl için geçerli değil, pek çok Atatürkçü dernek üç – 5 fedakâr insanın
gerçek Cumhuriyet sevdalısının emeği ve parası ile ayakta duruyor, çoğu zaman
aktif yönetici bulmakta zorlanıyor, bunları bilip sitem etmek te doğru değil!

Ha bu arada bizim mahallede kendi
kurumlarını ihmal edenler sadece Gardrop Atatürkçüleri değil!

Sosyal Medya Milliyetçileri, Diriliş
Ertuğrul Turancıları ile klavye Vatanperverleri de ayrı bir komedi  ya neyse!!!!