23.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 279

Bazı Sözleri Ciddiye Almak İnsana Ağır Geliyor

Prof. Dr. Esfender Korkmaz çok tecrübeli bir ekonomist ve
siyasetçidir. Aynı zamanda Yeniçağ Gazetesi’nde ekonomiye dair yazılarıyla
kolay anlaşılır, sade ama çok değerli yorumlarını okuduğumuz bir yazardır.

Esfender Hoca’nın son yazısında kullandığı bir cümlede,
benim bazı siyasilerin sözleri konusunda duyduğum hissiyatı tanımladığını fark
ettim.

Esfender Korkmaz’ın cümleleri şöyle: “Maliye ve Ekonomi
Bakanı Nureddin Nebati ”faiz artışı olsaydı, yatırım duracak, üretim
azalacaktı” diyor. Açıklanan resmî verilere ve yaşadığımız gerçeklere alenen
aykırı olduğu için Bakanın bu sözünü yorumlamak insana ağır geliyor. Ama
Türkiye adına konuştuğu için yorumlamak zorunda kalıyoruz.”

“Bir ülkede ekonomi yönetimi yaşanan sorunların farkında
değilse, krizin derinleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Ekonomi yönetiminin kendi
dünyasında yaşaması, deve kuşu gibi başını kuma gömmesi, ekonomik gidişatı bile
bile yanlı ve yanlış yorumlaması krizden daha ağır bir sorundur” diyor.

Esfender Hoca ekonomide ülkemizde yaşanan gerçek durum ile
Bakan Nebati’nin sözlerinin hiç alakası olmadığını verilerle, rakamlarla
açıklayarak soruyor: “Hazine Bakanı hangi dünyada yaşıyor?”

Ben gerçeğe aykırı, akılcı olmayan, ciddi devlet adamlığıyla
hiç yakışmayan sözler sarf eden siyasetçileri görmezden gelmeyi tercih
ediyorum. Çünkü o kadar tutarsız ve değersiz sözlerin, benim de sizin de
zamanınızı çalmasını istemiyorum.

Fakat bazen bu şahısların bulundukları konum itibarıyla,
ettiği söz için değmese de, sonuçlarını tartışmak zorunda hissedebiliyorum.
İşte o zaman bu tür sözleri yorumlamak gerçekten ağır geliyor.

****

Devlet Bahçeli

Sadece Bakan Nebati olsa böyle konuşan… Görmemeye duymamaya
çalışır geçeriz. Ama başta partili Cumhurbaşkanı olmak üzere Cumhur İttifakının
diğer küçük ortaklarının liderleri de “bunu da söylemiş olamaz” dediğimiz
laflar edebiliyor.

Mesela MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin şu sözlerini
yorumlamak ağır gelmez mi makul ve mantıklı bir insana:

“Anayasa Mahkemesi kapatılmalı.”

“AYM tarafından HDP’nin kapatılması mecburidir.” 

“Türk Tabipler Birliği (TTB) derhal ve gecikmeksizin
kapatılmalı.”

“Gözümüzde PKK neyse HDP odur.”  “AKP heyetinin Meclis’te grubu bulanan HDP
ile görüşmesi son derece doğru ve doğaldır. Bizim gözümüzde HDP neyse, CHP’de
odur.”

“Hiç kimse merak etmesin, enflasyon çıktığı gibi inecektir.
Bugün az yiyen yarın çok yiyecektir.”

****

Mustafa Destici

Cumhur İttifakının diğer küçük ortağı BBP’nin Genel Başkanı
Mustafa Destici de “kapatılsın” kampanyasının bir parçası. Yıllardır “HDP
kapatılsın” diyor ve sebebini “Bunlar PKK ile iş birliği yaptıkları için,
PKK’nın partisi ve PKK’nın milletvekili oldukları için ‘sizin mecliste işiniz
yok’ diyoruz” diye açıklıyordu. Bu kendi içinde tutarlı bir görüş.

Fakat AKP milletvekillerinin HDP’yi ziyaret edip samimi bir
görüşme yapması üzerine “Meclisin işleyişiyle ilgili görüştüler. Mecliste
grubu bulunan siyasi partiler, Meclisin işleyişiyle ilgili neredeyse her gün
zaten görüşüyorlar” dedi.

Eskiden (Cumhur İttifakına katılmadan) makul ve akılcı
sözler söyleyen Destici’nin şu sözünü yorumlamak da bana elbette ağır geliyor:
“TTB’nin isminin önündeki Türk kelimesinin kaldırılmasını teklif
ediyorum.”

“TTB maalesef Türkiye’ye, Türk milletine ve Türk hekimlerine
hizmet etmiyor, bölücülüğün, vatan, millet, din ve devlet düşmanlarının adeta
sözcülüğünü yapıyor” gerekçesine karşı açıklama yapmak insanı yormaz mı?

Adında “Türk” veya “Türkiye” geçen kuruluşların çoğu, “kamu
hizmeti çerçevesinde” görülüyor. Bunların bazılarında TBMM dâhil hain ve millet
düşmanları olabilir. Destici’nin gerekçesine bakılsa idi bunların neredeyse
hepsinden “Türk” veya “Türkiye” isimleri silinmiş olurdu.

Bunları hatırlatmak bile bana zor geliyor.

****

Doğu Perinçek

Cumhur İttifakının en küçük ortağı Vatan Partisi Genel
Başkanı Doğu Perinçek. Ergenekon davasında yargılanırken mahkeme heyetine
”Korku imparatorluğu, Silivri ve Hasdal zindanlarının üzerinde duruyor”
demişti. Bu sözleri üzerine Mahkeme Başkanı Hâkim, ”Bunlar mahkememizi hedef
alan sözler” uyarısında bulunduğunda Perinçek ”İçinde vatan sevgisi,
yurtseverlik kırıntısı olan hâkim arıyorum” demişti.

Aynı Perinçek, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem
İmamoğlu’nun kime söylediği belirsiz “ahmak” sözü üzerine, 2 yıl 7 ay hapis ve
siyasetten yasaklanma cezası kararını veren mahkemeyi övdü:

Perinçek, “‘Ahmak’ sözcüğü Yargıtay içtihatlarına göre
hakarettir. Burada zulüm, haksızlık yok. Yargıca da helal olsun doğru bir karar
veriyor” dedi.

Buna ben nasıl yorum yapayım şimdi?

****

Süleyman Soylu

TBMM Bütçe görüşmesinde konuşan İçişleri Bakanı Süleyman
Soylu’ya CHP milletvekilleri “uyuşturucu baronları ile olan
fotoğraflarını” ve “Mafya liderinden ayda 10 bin dolar alan siyasetçi
kim?” yazılı dövizi gösterdiler.

İçişleri Bakanı CHP grubuna “Amerika’nın çocuklarısınız
sizler” dedi.

Kusura bakmayın dostlar. Böyle bir olayı yorumlamak da bana
çok ağır geliyor.

****

Kaht-ı Rical

Bazı kişi ve olayları gördükçe Türkiye’nin en önemli
sorununun devlet adamı kıtlığı (KAHT-I RİCAL) olduğunu söyleyenlere hak veriyorum.

Birçok tarihçi ve yazar, “Devlet adamı kıtlığı” sorununu,
Osmanlı İmparatorluğunun temel çöküş sebebi sayar.

Osmanlı’nın çöküşünü “Kaht-ı rical”e bağlamak eksik veya
yanlış olur kanaatindeyim. Çünkü “Devlet adamı kıtlığı bir sebep değil, bir
sonuçtur.”

Devlet adamı kıtlığını da yaratan kötü yönetimdir.

Çünkü kötü yöneticiler ortak ve yardımcılarında liyakat
değil sadakat ararlar.

Çünkü kötü yönetim yetersiz eğitim ile siyasi ve ekonomik
geri kalmışlığı da yaratan temel sebeptir.

Böyle bir iklimde de devlet adamı kıtlığı olur.

Ekonomi Kötüymüş Diye Gel de Anlat Ama Kime?

Sığınmacıları Değil Türkleri Korumalı…

Her ne kadar internet sitemiz büyük
ilgi görmekte ise de; üye ve dostlarımızı bir araya getirmeye de ihtiyacımız
olduğundan salon toplantılarını da sürdürüyoruz.

            27 Aralık
2022 Salı günü Edirnekapı Şehitliği’nde saat 14’de Milli Marşımızın şairi,
“Allah Türk Milletine bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” diyen vatanperver,
örnek ve faziletli insan Mehmet Akif Ersoy’u kabri başında anacağız.

            Aydınlar
Ocağımız İBB Zeytinburnu tesislerinde bir faaliyete daha imza attı. Değerli
üyemiz Av. Özcan Pehlivanoğlu İzmir’den gelerek Adalarla Balkanlardaki
gelişmelerle ilgili görüntülü bilgi verdi. Türk Adalarından Balkanlara bakışı
ele aldı. Soydaşlarımızın bazılarınca pek fark edilmeyen sorunları üzerinde
durdu. Bu bölgedeki tarihi eserlerimizin durumunu görüntülü ele aldı. Toplantıya
gösterilen yakın ilgiye teşekkür ediyoruz.

            Tarafımızdan
değişik ülke sorunları ile ilgili faydalanılabilecek bir kitap listesi
hazırlanarak ilgilenenlerin ve öğrencilerin istifadesine sunuldu. Bu liste
internet sitemizde de yayımlanacaktır. Aslında her evde belirli çapta bir
kütüphaneye ihtiyaç vardır. Kütüphanesiz bir ev ışık almayan bir binaya benzer.
Çocuklarımızdan bazen şikâyet ederken yetişkinlerin onlara yeterli derecede rehber
olup olamadıklarını da düşünmek durumundayız. Bilhassa Türk Dünyası ile ilgili
bilgilerimizi takviye etmeliyiz. Nerede ne kadar soydaşımızın olduğunu öğrenmek
durumundayız. Adalar denizindeki adalarda ve Balkanlar’daki soydaşlarımız
hakkında yeterli bilgiye sahip olmalıyız. Rahmetli büyüğümüz Prof.Dr. Turan
Yazgan’ın onuncu ölüm yıldönümünde de ifade ettiğimiz gibi, orta öğretimde
müfredata Türk Dünyası’nı tanıtıcı bir ders konmalıdır. Türk diasporası ile
ilgili çalışmalar hızlandırılmalıdır. Yurt dışı tatil seyahatlerimizde ucuzdur
diye Yunanistan gibi ebedi ve ezeli Türk düşmanı ülkelere giderek gülünç duruma
da düşmeyelim. Yunanistan’ın ekonomik sorunlarını işgalci Almanya ve ABD
çözemiyor ki bizler çözebilelim.

            Türkiye’den
giden bir gurup Yunanistan’da Rumlar’la tanışıp arkadaşlık kurar; içki sofraları
kurulur; sohbet koyulaşınca ev sahipleri Atatürk düşmanlığının Türkiye’de
bulunmasından memnun ve mutlu olduklarını söylerler. Atatürk’ün onları İzmir’de
denize dökerek sözde soykırımı yaptığından bahsederler. Buna bizimkiler ne
demişlerdir bilemiyorum ama herhalde içlerinden birinin “bir bakıma doğru, O da
çok ileri gitmişti” diyebileceğini tahmin ediyorum. Batı ülkelerinin taşeronu
olarak Anadolu’yu işgale kalkan ve kullanılan Yunanlılar’ın acaba orada ne işi
vardı? diyebilen birisi de çıkmamış olabilir. Farklı coğrafyalara turist olarak
giden bazı vatandaşlarımızın gerekli incelemeyi yapmayıp Türkçe konuşan
soydaşlarımızı görerek “Yahu burada Türk var mı?” sorusunu sorduklarını da
bilenlerdeniz. Eksiklerimizi giderme çabaları görülmektedir ama bunları
yaparken garip bir çekingenlik ve utanma tavrı içine de girmeyelim.

            Türkiye’nin
mesafe alması savunma sanayiindeki güzel ve çarpıcı örnekler başta sözde
müttefiklerimizi çok rahatsız etmektedir. Türkiye de çok oluyor; laf dinlemiyor
çarpık anlayışı bize parası verilmiş F-35’lerin teslimini ve F-16 satışlarını
engellemiştir. Parasını bile verdiğimiz F-35’lerin biz verilmemesi bir çeşit
dolandırıcılıktır. ABD bir NATO üyesini diğer bir üye ülkeye karşı
kışkırtmaktadır. Ukrayna’da Rusya’yı tuzağına düşürüp Ukrayna ile çatıştıran
ABD, Türkiye’yi de Adalar üzerinden Yunanistan ile çatıştırmaya çalışmaktadır.
S-400’ler dâhil birçok bahane ileri sürülmektedir. Aslında Türk Adası olan birçok
ada Lozan paspas yapılarak silah ve mühimmat deposu olmuştur. İşi erbabına
vermezseniz liyakat yerine sadakati ve sadece belirli bir okul mezunlarını görevlendirirseniz
iftihar ettiğimiz füze ve savaş uçaklarını ortaya çıkaramazsınız. Çok şükür
bunun tersi yapılmıştır. Ürünlerde %80 yerlilik oranı herkesi mutlu etmelidir.

            Sözde
geçici koruma altına aldığımız Müslüman kardeşlerimizden bazıları iyi
niyetimizi ve fedakârlıklarımızı yok sayarak Türkiye düşmanlığı yapmaktadırlar.
Biz kimseyi zorla Türkiye’ye getirmedik. Suriye’den Türkiye’ye sığınanlar
ölmemek için gelmişlerdir. Buna rağmen, bazı Suriye’li işverenler; bizi geri
gönderemezsiniz; BOP projesi ve vatandaşlık işleri yürüyor; Suriye’liler
Türkiye’nin lokomotifidir. 10-15 sene sonra fabrika ve holdingler de bizim
olacak. Biz bu topraklarda TC hegemonyasını yıkmak için varız. Bizi Allah
gönderdi. Birçok yerde çoğunluktayız. Türkiye’ye şeriat gelecek. Okullarda
İngilizceyi atın, Arapçayı koyun. Sultan Erdoğan bizimle… Kemalist düzen
yıkılacak. Yapay sınırları tanımayız. Biz şeriatın sesiyiz. Emir bekliyoruz. Atatürk
öldü; beton oldu gibi sapık ifadeler karşısında acaba savcılarımız toptan
tatile mi çıktı?     Türkiye genel
seçimlere gidiyor. Önümüzdeki engelleri ve kuşatmayı kıracak bir siyasi iradeye
ihtiyacımız devam edecektir. Türkiye’nin güçlenmesini önleyecek veya tehlikenin
farkında olmayıp kısır çatışmalara girebilecek siyasetçi tipine ihtiyacımız
yoktur. İşbirlikçi Damat Feritlere değil, milli bağımsızlık hassasiyetine sahip
genç Mustafa Kemallere ihtiyacımız vardır.         

Kıbrıs’ta 59 Yıl Önce Yaşanan Katliam!

    ‘’İnsanlık
tarihinin hiçbir döneminde böyle bir vahşet yaşanmadı! Rum’lar kendileri için kutsal
saydıkları Noel gecesi; yüzlerce Kıbrıs Türk’ünü acımasızca katlettiler. O insanlarımız
sanki Noel uğruna adanmış kurbanları idi…’’ (21 Aralık 1963)

        Bu gün bu satırları kaleme
alırken, insan olarak kalabilmenin ne kadar büyük bir erdem olduğunu daha iyi
anladım.

       Ancak tarihin sesiyle, belgeleriyle aşağıda yazmaya
çalışacağım aşağıdaki olaylar; canavarlaşmış ruhları ile insanoğlunun nasıl bir
ölüm makinesi haline gelebileceğinin en çarpıcı kanıtlarından sadece
birkaçıdır…

       21 Aralık 1963 gecesi eli kanlı Rum çeteleri
bir gecede sadece Türk oldukları için yüzlerce cana kıydı, o insanlarımızın
yaşam hakkını elinden aldı…

     Rum çeteleri çoluk, çocuk, yaşlı, genç,
hasta, bebek demeden müdafaasız yüzlerce insanımızı; sadece Türk oldukları için
o kutsal gecede katlettiler.

     O
katliamların yapıldığı tarihten 3 yıl önce adada yepyeni bir ortaklık
cumhuriyeti kurulmamış mıydı?

     Hani Rumlarla, Türkler iç, içe yaşayacaktı?

     Hani Akdeniz’in orta yerinde kurulan bu ada
barışın simgesi olacaktı?

     Değerli
okur:

     Kıbrıs Türk’ü, o ölüm gecesini hiç unutmadı.
KKTC’de o acıların tanıkları halen hayatta.

     Bugün
21 Aralık 2022.

     Tam 59 yıl kaldı o kapkara, kanlı gecenin
ardında. Neredeyse bir ömür…

     Her 21
Aralık geldiğinde, o hafta; KKTC’de ‘’Şehitler
Haftası’’
olarak anılır. Anma törenleri yapılır. Kıbrıs Türk’ü o acı dolu
dönemi hatırlar, her evinden dualar yükselir, mevlitler okunur. Çünkü adada
yaşayan her Kıbrıs Türk’ünün yüreğinde yaşayan bir şehit acısı vardır…

      Ama
ada tarihi boyunca Kıbrıs Türk’üne çektirmediği acı, yapmadığı insanlık dışı
katliam kalmayan Kıbrıslı Rumlar; o gece için ne bir özür dilemişler, ne de
aşağıda okuyacağınız alçaklıkları yapanları cezalandırmışlardır!

    İşte Unutuldu
sanılan o insanlık suçu,  vahşet dolu
günlerde yaşananların sadece birkaçı:

  ‘’ Lefkoşa
ile Mirtu ( Çamlıbel ) yol ayrımında bulunan Ayvasil ( küçük Türkeli ) karma
köyünde 120 Türk vardı…

      O akşam vakti bir saatte Lefkoşa yönünden
gelen arabalardan, kamyonlardan eli silahlı Rum’lar boşaldı! Bir süre köşedeki kahvede
aralarında görüştüler, daha sonra da Türk kesimine yöneldiler.

     Silahlar
patladı, tüfek dipçikleri ile kilitli kapılar kırıldı. Türkler sokaklarda
sürüklendi…

     70
yaşlarında bir Türk, evinin ön kapısının parçalanışını duyarak uyandı. Yatak
odasından sendeleyerek çıktığında, evinin içinde silahlı adamlar gördü. ‘’Çocukların
var mı?‘’ diye sordular. Şaşkınlık içinde ‘’Evet‘’ dedi.  ‘’Onları dışarı gönder!’’ Emrini verdiler.

    19 ve 17 yaşındaki iki oğlu, 10 yaşındaki
torunu acele giyinerek silahlı adamlarla beraber dışarıya çıktılar.

     Evin
duvarı önünde sıraya dizilmişlerdi. Silahlı adamlar hiçbir söz söylemeden,
serinkanlı bir şekilde makineli tüfeklerini ateşleyerek onları ölüme
gönderdiler…

   Bir
başka evde, elleri dizlerinin arkasına bağlanmış olan bir erkek çocuk yere
atılmıştı. Ev yağma edilirken onu tekmeliyor, hakaret ediyorlardı. Sonra
başının arkasına bir tabanca dayadılar, onu da vurdular.

    Türkeli (Ayvasil) köyünde o gece toplam 12
Türk katledildi. Diğerleri ise; Rum’lar tarafından toplanmışlar, yol boyunca
tekmelenip yumruklanarak birkaç mil uzaklıkta ki Şillura Köyündeki Türklerin
yanına gönderilmişlerdi.

    Gece kıyafetleri içinde çıplak ayaklarıyla
soğuk havada, gecenin zifiri karanlığında sendeleyerek yürüyen Türk’lerin
arkasından Rum’lar ateş ediyorlardı.  Bu
bölgenin hemen dışarısında çiftliklerde yaşayan dokuz Türk daha öldürülmüştü…

   Ayvasil ve Şillura köyleri boşaltılmıştı!

   Kuzeyde
ki Fota ( Dağyolu ) ve Pınarbaşına doğru emniyetli bölgelere gitmeye çalışan
Türk’lerin; geride evleri, eşyaları ve Rum komşuları kalmıştı! O komşular ki,
şimdi emniyetli bölgelere çekilen Türk’lerin evlerini yağmalıyorlardı! Kutsal
bir gün sabahını karşılarken Türkler; Rum’un bu acımasız, korkunç zulmünden
kurtulmaya çalışıyorlardı…

       Aynı saatlerde Lefkoşa surlarının kuzeyindeki
Türk köyü Ortaköy’ün yanında, Girne yol ayrımında bulunan Kumsal bölgesine de
150 civarında silahlı Rum gelmişti…

     O akşam, yaşlı bir Türk ev sahibi olan Hasan
Yusuf Güdüm isimli şahıs, yanında karısı Feride, komşusu Ayşe Mora kızı Işın ve
diğer kızı Növber ile Kumsal’daki kiracılarından; Türk Alayının baş doktoru
olan Binbaşı Nihat İlhan’ın evini ziyaret ediyorlardı.

     Binbaşı o kritik günler dolayısı ile alarm
halinde olan Alayda görevinin başında idi. Karısı Mürüvvet, yedi yaşında, dört
yaşında, altı aylık olan üç çocukları ve misafirleri ile birlikte evde dokuz
kişiydiler…

     Bu dokuz kişi yemek odasında akşam yemeklerini
yerken, Bu sırada Severis Un Fabrikasının bulunduğu yerden, gece karanlığından
da istifade ile elleri silahlı Rum çeteleri kurumuş olan Kanlı Dere nehir
yatağının karşısına Kumsal bölgesine geçiyordu…

     Çok geçmeden bu çetelerin açmış olduğu ateş
sonucunda silahlardan çıkan mermiler Dr. Nihat İlhan’ın oturduğu evin
duvarlarına kuvvetli bir yağmur gibi vurmaya başladığında, yemek masası etrafındaki
sohbet aniden kesilivermişti…

      Herkes aceleyle ayağa kalktı, kadınlar
çocuklarını ellerinden tutarak çektiler, ev sahibi Hasan Güdüm, hepsini evin
arka tarafına götürdü. Dört kadın, dört çocuk, bir adam hepsi evin banyosuna
girdiler ve kapıyı kilitlediler. Ev sahibinin karısı aniden kararını
değiştirdi, banyodan dışarı çıkarak, tuvalete girdi ve kapıyı kilitledi.

      Binbaşının karısı ve çocukları ile küvetin
içerisine girdi. Altı aylık bebeğini kucağına almış kapıya doğru bakarken,
diğer iki çocuğu ise; bacaklarına sıkı, sıkı sarılmıştı.

      Korku
içindeki üç kadın ve Hasan Güdüm kapının yanındaki köşelere sığındılar. Ayşe
Mora bebeği Işın’ı korumak için bağrına basmıştı.

     Evin giriş kapısı kırılarak açıldı!

     Gözlerinde vahşi bakışları ile
insanlığından çıkmış olan caniler, ellerindeki makineli tüfeklerle evin
içerisini taradılar…

     Daha sonra ayak sesleri Binbaşının eşi ve üç
çocuğunun bulunduğu kapısı kilitli banyo kapısının önüne geldi; canilerden birisi
kapı kolunu zorlarken, diğeri Rumca ‘’Enosis’i’’nasıl istersiniz diye
bağırıyordu!

   Sonra, ateşlenen mermiler, banyo küvetinin
içindeki Bayan İlhan ve çocuklarına isabet etti. Binbaşının çocuklarından
birisi inledi, kısa bir darbe atışı ile Şehit edildi. Saldırganlar sonra yerdeki
diğerlerini gördüler; silahlarında ki tüm mermileri de onların üzerine boşaltarak
hepsini orada Şehit ettiler.

   Evin sahibi, komşusu ve kızları da ağır
yaralanmışlardı. Bir mermi de Işın bebeğin ayağına isabet etmişti. Tuvaletin kilitli
kapısı, bu silahlı adamların dikkatini çekti. Kapı tüfek dipçikleri ile
kırılarak ev sahibinin karısı dışarı çıkarıldı. Feride hanım’ın kafasına bir
tabanca dayadılar. Bir kez ateşlendi, oracıkta Şehit edildi.

 
Katiller çığlıklar atarak, eğlenerek evin içerisini tahrip ettiler. Banyodan
dışarı yayılan kan üzerinde kayarak dolap ve raflardaki eşyaları silahları ile
tarayarak paramparça ettiler.  Bebek Işın
Mora sağ kalmış, yaralı ayağı birkaç operasyonla kurtarılmıştı

   ( Yukarıda anlatmış olduğum tarihi gerçekler
HARRY SCOTT GIBBONS’un 1997 yılında basılan KIBRIS’TA SOYKIRIM (THE GENOCIDE
FILES) adlı kitabından alınmıştır.

  Şimdi
bu satırlardan haykırarak tüm insanlık âlemine soruyor ve yanıtını istiyorum:

  Siz
insan hakları havarisi kesilip de, bu insanlık suçunu yok sayanlar,

  Siz; ‘’Kıbrıslılık‘’ oyununun ardına
saklanarak, KKTC’de Rumlarla yeniden bir arada yaşamanın tuzağını kuranlar, ‘’Birleşik
Kıbrıs‘’ senaryosunu yazanlar,

  Siz; Rum’la iç, içe yaşayabiliriz yazılarıyla,
halkımızın beynini bulandıranlar,

  Türkiye’ye, Türk Askerine kabul edilemez
suçlamalar ile saldıran kimi sendika yöneticileri, dernek temsilcileri, cepleri,
mideleri Euro’larla, Dolarlarla şişirilmiş bilinen vakıfların, kimi
barakaların, platformun üyeleri,

    Kıbrıs Türk Halkının adada ki var oluş nedenlerini
müzakere masasında pazarlık konusu yapmaktan çekinmeyenler! 

    GKRY Başkanlarının, siyasilerinin kankaları,
yol arkadaşları!

    Yukarıda tarihi belgelerle kanıtlı, bu
insanlık ayıbıyla ilgili olarak söyleyeceklerinizi duyalım?

     Bu tarihi kitabı yazan; o günlerde London
Daily Express gazetesinin Ortadoğu temsilcisi olan bu cesur gazete muhabiri Mr.
Gibbons gibi bu vahşete en azından:  ‘’Bu katliamlar, Kıbrıs Türk’üne yapılmış
bir soykırımdır.’’
Demek cesaretiniz var mı?

    Sakın ola ki, bunlar tarihin derinliklerinde
kaldı!

    Biz bunları
tarihe gömdük, unuttuk! Şimdi yarınların
dostluğuna, Rum’larla bir arada olmaya bakıyoruz demeye kalkmayınız!

   Bunun düşünülmesi bile bir hezeyandır.

   O zaman sizleri; ne şehitlerimiz, ne
milletimiz, ne kitaplardan sildiğiniz tarihimiz, ne de kendi vicdanınız affeder.

   Sevgili Kıbrıs Türk Genci:  (Bk. Tarihten Gelen Çığlık/‘’Kıbrıs’ta
Soykırım 1955-1974 -Atilla Çilingir)

    Şimdi sen; yukarıda anlatılan tarihi
gerçekleri okuyamıyor, öğrenemiyorsun!

   Çünkü
ders kitaplarında yok!

  
Çünkü bu zulmü, atalarına uygulanan bu soykırımı bilmemelisin!

   Çünkü
yıllardan beri istenen; Güney Kıbrıs’ta yaşayan Rumlara özenmeli, onların
tarihini ‘’Kıbrıslılık’’ kimliği ile öğrenerek geleceğini birleştireceğin Genç
Rum’larla kaynaşmalısın!

   Çünkü milli
değerlerini unutmalısın! Unutmalısın ki, Millet, Devlet, Vatan ve Bayrak ne
demektir? Bu değerleri hiç hatırlamayasın! Ceddinin bu değerler uğruna Şehit
olduğu sana bir şey ifade etmesin!

   İşte Kıbrıs Türk’üne yıllardan beri adada
kurulan tuzağın hedefinde bu milli değerlerimiz vardır.   

    Ama
sizler bu oyunları bozacak kadar yürekli, Yüce Türk Milletine, Ceddine bağlı
gençlersiniz.

    Dilinizin, Dininizin, Milletinizin,
Devletinizin, Bayrağınızın ne ifade ettiğini; gerektiğinde vatan topraklarınız
uğruna seve, seve ölüme gitmenin yüce bir görev olduğunu bilenlerdensiniz.

    O
nedenle, asla bu teslimiyetçi oyunlara gelmeyeceksiniz.

    Dinleyin:

  ‘’Tarihten
Gelen Çığlık Sesleri’’ duyuluyor yine, 59 yıldan beri hep aynı tarihte!

    Ama
bu sefer daha güçlü feryat ediyor 70’lik Hasan dayı, gelin kız Melek, o
yiğitler yiğidi Mehmet, 7 günlükken katledilen Selen Bebek.

  Onlara
Toprak Ana bile ağıt yakmış ağlıyor.

  Kurtlar, kuşlar susmuş bu insanlık ayıbını
anlamaya çalışıyor!

   Ya biz ne yaptık? Anlatabildik mi yaşanan onca
insanlık ayıbını? Duyurabildik mi diri, diri toprağa gömülen insanlarımızın
feryatlarını?

   Kelimelerin anlamı yok!

   Ne
yazsam, ne anlatsam yaşatamam o günleri, duyuramam ‘’tarihten gelen çığlık’’ seslerini, getiremem o kefensiz bedenleri
geri…

   Şimdi vicdanımızın sesine kulak verelim. Eğer
59 yıl önce Kıbrıs’ta yaşanan bu olaylar bir milletin yok edilmesi, soyunun
kurutulması,’’ Soykırım ‘’ değilse
söyleyin ey insanlar:  

    Biz
buna ne ad verelim?

   Yarım asır önce Kıbrıs’ta bu insanlık suçunu
işleyenleri tarihin unutmaz hafızasına emanet ederek; tüm Şehitlerimizi
rahmetle, minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

                     ‘’ Geçmişi ne kadar çok
unutursak geleceği korumak o kadar zor olur.’’

( 1955-1974 yılları arasında
Rumların yaptıkları katliamlar sonucunda yüzlerce Kıbrıs Türk’ü hayatını
kaybetmiş olup, 30.000 den fazla Türk adadan göç etmek zorunda kalmıştır. )

İstanbul Gazeteciliği Babıâli’den Medya Plazalara

0

Eserin müellifi Cem Sökmen’in, akademisyen titizliği ile yürüttüğü
araştırma-inceleme çalışmalarının verimi olan ‘İstanbul Gazeteciliği / Babıâli’den Medya Plazalara’ isimli kitap,
13,5 X 21 santim ölçülerinde, 299 sayfadır.

Kitaba, ‘İstanbul
Gazeteciliği
’ ismi verilmiş olmakla birlikte, Türk basın târihi ile alâkalı
bilgiler de ihtiva etmektedir. Bu durumu, bütün haşmetiyle ‘İçindekiler’ başlığı altındaki iki
sayfada görmek mümkündür:

ÖN SÖZ

GİRİŞ

BİRİNCİ BÖLÜM

İLETİŞİM VE MEKÂN İLİŞKİSİ İÇİNDE İSTANBUL GAZETECİLİĞİ

İletişim ve Mekân

Bir İdarî/Ekonomik/Kültürel Merkez Olarak İstanbul

 Bir İdari Merkez Olarak Babıali

İletişim ve Mekân İlişkisi İçinde Babıali Gazeteciliği

BabIali’nin Bir Basın Yayın Merkezi Olarak Gelişim Süreci

Babıali Gazeteciliğinin Haber Kaynağı Olan Kurumlar

Babıali Gazeteciliğinin Mesleki Çevresi

Babıali Gazeteciliğinin Sosyalleşme Çevresi

Sucu Kosti Kahvehanesi

Meserret Kıraathanesi

İhsan Kıraathanesi

İkbal Kıraathanesi

Talat’ın Kahvesi

Konyalı Lokantası

Sofra Lokantası

İstanbul Lokantası

Sirkeci Gar Lokantası

İKİNCİ BÖLÜM

DÜNYADA NEOLİBERAL EKONOMİ-POLİTİK DEĞİŞİMİN
TÜRK BASININA ETKİLERİ

Dünyada Neoliberal Ekonomi-Politik Değişim

Neoliberal Ekonomi-Politiğin Türkiye’ye Yansıması

Yeni Dönemde Türkiye’de Telekomünikasyon Politikaları

Türk Basınında Ekonomik ve Teknolojik Değişim Süreci

İstanbul Gazeteciliğinde Değişen Sâhiplik Yapıları

Gazetecilikten Gelmeyen İlk Gazete Sâhipleri:

 Habib Edip Törehan, Mâlik Yolaç,
Safa Kılıçlıoğlu

1960 Sonrasında Türk Basınında Yaşanan Gelişmeler

Basından Medyaya Dönüşüm Süreci 1990-2000

Dinç Bilgin Grubu

Aydın Doğan Grubu

1990’larda Özel Televizyonculuğun Devreye Girişi ve Etkileri

Türk Medyasında Tekelleşme Eğilimleri

Tekelleşme Sürecinde Lotarya’dan Promosyona Geçen Gazetecilik Anlayışı

Tekelleşme Sürecinde Basın Kavgaları

Tekelleşme Sürecinde Dağıtım Şirketleri

Basından Medyaya Dönüşüm Sürecinde Yeniden Şekillenen İstihdam
Politikaları

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

MEKÂN DEĞİŞİMLERİNİN GAZETECİLİK PRATİKLERİNE ETKİLERİ ÜZERİNE BİR
KARŞILAŞTIRMA

BABIALİ GAZETECİLİĞİ VE MEDYA PLAZA DÖNEMİ GAZETECİLİĞİ

Babıali Gazeteciliğinde Mekân Değişimlerini Tetikleyen Dinamikler

Medya Plaza Sürecinin Haber Üretimine Etkisi

Sosyal Hayattan Uzaklaşmak

Haber Kaynaklarından Uzaklaşmak

Haber Ajanslarına Bağımlı Hâle Gelmek

Medya Plaza Sürecinin Gazetecilerin Birbirleriyle İletişimine Etkisi

Babıali Gazeteciliğinin Sosyalleşme Çevreleri

Medya Plaza Binalarında İç Mekân Kurgusu ve Gazeteciler Üzerinde
Etkileri.

 Medya Plaza Binalarının Yakın
Çevresine İlişkin Sorunlar

Medya Plaza Ortamında Yeni Hiyerarşi

Medya Plaza Sürecinde Teknolojik Gelişmeler ve Gazetecilik Pratiklerine
Etkileri

Mekânla Alâkalı Değişimde İkinci Boyut: 2000’lerden Sonra Şehir
Merkezine Dönüş

SONUÇ

KAYNAKÇA

DİZİN

***

Eserin ‘Giriş
bölümündeki ilk üç paragraf, meselenin ilmî ölçüler içerisinde ele alındığının
delilidir:

Bilindiği gibi
Avrupa’da gazetecilik ticâretin yükselişiyle bir burjuvazi tabakasının
gelişimine paralel olarak 1600’lü yılların başında ortaya çıkmıştır. Avrupa’da
ticâretten topluma ve siyâsete uzanan bir etkileşim alanında doğan gazetecilik
iki yüz yıllık siyâsî, iktisâdî ve sosyal değişim sürecinde yayın periyodunu
günlüğe dönüştürmüş, satış rakamlarını artırmış ve kamuoyu oluşumunun başlıca
odağı hâline gelebilmiştir.

Osmanlı’da gazeteciliğin
doğuşu ise Avrupa’dakinden farklı sebeplere dayanmaktadır. İktisâdî ve sosyal
hareketliliğin bir sonucu olarak değil, 19. yüzyılda başlayan modernleşme
pratiklerine bağlı olarak hayata geçirilmiştir. 1828’de Kahire’de Kavalalı
Mehmed Ali Paşa’nın emriyle Vekayi-i Mısriyye ve 1831’de İstanbul’da Sultan
İkinci Mahmud Han’ın emriyle Takvim-i Vekayi Türkçe gazeteciliğin ilk örnekleri
olarak Osmanlı coğrafyasında varlık göstermiştir.

Osmanlı
gazeteciliğinin doğduğu 1830’lu yıllarda henüz kitap, gazete ve derginin hatırı
sayılır karşılık bulabileceği bir sosyo-ekonomik yapı bulunmamaktadır. İdârî
yapı dâhilinde memurluk görevi alan sınırlı bir insan tabakası dışında nüfusun
çoğu tarımla uğraşmakta, gazete, dergi ve kitabın ötesinde okuryazarlığa da
ihtiyaç duymamaktadır. Bu sosyal zeminde ortaya çıkan gazete sosyal haber ve
bilgilerin dolaşımından ziyâde devletin bildirimlerini içeren bir yapıdadır. Bu
dinamikler çerçevesinde hem okuryazarlığın artması hem gazete kültürünün oluşması
için 19. yüzyıl modernleşmesinin kültür boyutunda sonuçlarını beklemek
gerekecektir.

***

Sonraki sayfalarda adım adım gazete
idârehânelerinin hükümet dâirelerinin yakınında bulunması sebebiyle Babıâli
bölgesinin Cağaloğlu bölümünde kümelenmesi, Cumhuriyet ile birlikte, hükümet
merkezinin Ankara’ya nakledilmesine rağmen kümeleşme alanının değişikliğe
uğramadını belirtilip sebepleri açıklanıyor. Gazeteciler tayfasının mesâi
dışında toplandığı mekânlar hakkında mekân müdâvimlerinin isimleriyle birlikte
bilgiler veriliyor. Bunlar daha ziyâde kahvehâne, çayhâne ve lokanta gibi
yeme-içme dükkânlarıdır. Küllük ve Marmara Kıraathânesinin isimlerinin
verilmeyişi, buralara, gazetecilerden fazla edebiyatçı ve fikir adamlarının
devam etmiş olması ile açıklanabilir.

Konyalı Lokantası, iş görüşmelerine, gazeteci
transferlerine şâhitlik etmiştir.

93-106. sayfalarda Babıâli ve yakın
çevresindeki cadde ve sokaklarda bulunan basınla alâkalı binalar, kapı
numaraları ve isimleriyle birlikte sıralanıyor. 107-113 numaralı sayfalarda
ise, söz konusu bölgede bulunan binaların fotoğrafları yer alıyor. Sonraki
sayfalarda, dizgi ve baskı makinelerinde yeni teknolojilerin ve bilgisayarın
devreye girdiğini öğreniyoruz.

Ve… gazete sâhipleri… Hepsi gazetecilikten
yetişen isimler… kim hangi gazetenin çalışanı iken hangi gazetenin sâhibi
konumuna geçmiş. Bütün isimleri görmek mümkün. Anlaşılıyor ki o dönemde,
gazetecilik ve gazete sâhipliği kârlı işlerden biridir. Sonraki dönemlerde
gazeteciliğin ve gazete sahipliğinin nasıl olup da verimsiz hâle geldiği, başka
bir çalışmanın konusu olmalı.

Okuyucunun hoşuna gideceğini düşünerek ve eserin
yazarı Cem Sökmen’in hoşgörüsüne güvenerek hâriçten bir hikâye:

***

Hüseyin Câhit Yalçın (7 Aralık 1875 – 18 Ekim
1957), tanıyanlarının belirttiğine göre milleti ile barışık bir insan değildi.
Fakat müthiş bir zekâsı vardı. muhteşem bir polemik ve edebî kavga ustasıydı.  

İstiklâl Mahkemesi’nde îdam talebi ile
yargılanırken hâkim sorar:

-Tanin Gazetesini çıkarırken ne kadar sermâye koydunuz?

 -Üç bin lira.

-Bu parayı nereden buldunuz?

 -Borç aldım.

 -Kimden?

-Sizden bile isteseydim verirdiniz!

Bu karşılıklı konuşma, İstiklal Mahkemesi kürsüsündeki çatık kaşlıları
bile yumuşatmıştı. Fakat o virtüöz polemikçilerin pîri, idâm talep eden
savcıya;                                                              

-Böyle bir mahkemede îdama mahkûm olmayı, savcı veya hâkim olmaya
tercih ederdim!

 Diyerek Azrâil’in tüylerini
diken-diken edecek kadar cesâretli ve tok sözlüydü.

***

 tarafından
şehir merkezindeki sanayi kuruluşlarına yeni adres olarak gösterilen
Bağcılar’da 2002, Küçükçekmece’de 2004 yılından itibâren sanayi üretimi yapan
kuruluşlara ruhsat verilmemesi, bu târihlerden 2022 yılına kadar geçen zaman
içinde Basın Ekspres yolu çevresinin Avm, rezidans, mesken ve otel bölgesi
hâline gelmesi desantralizasyon’un yirmi yıl içinde yeni bir
desantralizasyön’la işlevsiz hâle gelişini ifâde etmektedir. 2010 sonrasında,
‘İkitelli Medyası’, ‘İkitelli Basını’ gibi tâbirlerin kullanımdan düşmesi de
İstanbul gazeteciliğindeki mekânla alâkalı değişim uygulamasının geldiği
noktayı anlamak bakımından açıklayıcı olarak g

Gazetecilikten gelmeyen şahıslar gazete
sâhibi olunca, basın dünyasında ‘tüfek icat
oldu mertlik bozuldu
’ türküleri mi söylendi?

1960 ve1980 yıllarındaki askerî darbelerde,
darbe teşebbüslerinde ve askerî müdâhalelerde Türk basının durumu, Gazete ile
birlikte satılan gazeteci Nâmık Sevik’in; ‘Patron,
sen bizi Kunta Kinte mi sandın
’ sorusuyla dile getirdiği isyanı,

Aydın Doğa’nın otomotiv sektöründen
gazeteciliğe geçişi, müteahhitler Kozanoğlu-Çavuşoğlu dostların Güneş Gazetesi,
âniden parlayan ve erken sönen bir ışık…

Sabah Gazetesi’nin  pehlivan tefrikası gibi uzun hikâyesi, basının
medyaya dönüşü, gazete televizyon birlikteliği, gazetelerle dergilerin
kardeşliği, promosyonculuk hareketleri, magazin gazeteleri, gazetelerin plaza
sâkini olması, tiraj için kupan biriktiren okuyucuya, kitap ve ansiklopedi
vermek suretiyle kültüre zoraki hizmet… film kareleri hâlinde okuyucuya
sunuluyor.

‘Sonuç’ başlıklı bölümün son üç paragrafı da
eserin bilgi yükünün ağırlığını tekrar ortaya koyacak ölçüdedir:

1984 sonrasında yerel
yönetim örülebilir.

Son olarak 160 yıl
boyunca İstanbul gazeteciliğine ev sahipliği yapan Babıâli çevresinin bugünkü
durumuna bakarsak bölgenin neredeyse tamamen bir turizm bölgesine dönüştüğü görülmektedir.
Mekân ilgili değişim sürecinde bu bölgeye biçilen rol bağlamında ‘turizm ve
kültür çevresi’ vurgusu yapılırken Babıâli’nin okuryazarları buluşturan bir
çekim merkezi ve başlı başına bir kültürel üretim alanı olduğu gerçeğinin göz
ardı edilmesi önemli bir çelişki olarak gözükmektedir. Mekânla bağlantılı değişimin
üzerinden geçen zamanın henüz otuz yıla varmadığı günümüzde 160 yıllık Babıâli
gazetecilik birikiminden Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Basın Müzesi ve bazı
yerel gazeteler hâricinde iz kalmaması konunun düşündürücü bir boyutu olarak
ortaya çıkmaktadır.

Son olarak, İstanbul
gazeteciliğinin târihî gelişimi ve bu akış içerisinde mekânla alâkalı,
ekonomik, teknolojik ve yapı ile alâkalı olarak gerçekleşen değişimleri
araştıracak bundan sonraki çalışmalara ilişkin teklifleri söz konusu edersek sâha
araştırmalarının sektörde farklı görevler almış çalışanlarla genişletilmesi söz
konusu olabilir. Gazete sâhipleri, yöneticiler, gazetelere ait matbaaların
çalışanlarının gazetelerin dağıtım servisleri çalışanlarının ve ulaştırma servisleri
çalışanlarının İstanbul gazetecilik târihi içindeki dönüşüm süreçlerini nasıl
değerlendiğine odaklanarak yeni çalışmalar ortaya konulabilir. Mekânlarla
alâkalı değişim süreciyle birlikte gelişen problemlere bakıldığında sektörün
karar vericilerinin her türlü değişim uygulamasında gazetecilik mesleğinin kendine
has özelliklerini göz önünde bulundurmasının gerekliliği bir kez daha ortaya
çıkmaktadır. Ticârî gerçeklerle kamuyu ilgilendiren hususlarla sorumluluk
arasında bir denge ve uyum sağlanması, gazetecilerin toplumla kurduğu ilişkinin
korunması ve geliştirilmesi, haber üretimi ve sunumunun standartlaşmasından
kaynaklanan problemlerin çözümüne katkı sağlayabilecek, haber çeşitliliği ve
çok seslilik gazetelerden beklenen düzeye gelebilecektir. Bu çerçevede,
sektörün karar vericilerine düşen görev, mekân değişiklikleri dâhil,
gazetecilik mesleğinin yapısını etkileyebilecek dönüşüm süreçlerinde aşağıdan
yukarıya doğru iletişim ve geri bildirim süreçlerine işlerlik kazandırmak,
mesleğin paydaşlarının deneyim ve birikimleriyle şekillenen görüşlerine kulak
vermek olacaktır.    

 

CEM SÖKMEN: 

Adile Mermerci Anadolu
Lisesinden 1997’de, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik
Bölümü’nden 2002’de mezun oldu. 2004-2014 yılları arasında yayıncılık yaptı.
Hâlen Kırklareli Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulunda öğretim
görevlisi olarak çalışıyor.

Aydınların İletişim Ortamı Olarak Eski İstanbul Kahvehaneleri
isimli kitabı 2011de Ötüken Neşriyat, ‘Marmara Kıraathanesi: Beyazıt’ta Bir
Hayat Sahnesi isimli’ kitabı ise 2017’de Kültür A.Ş Yayınları tarafından
yayımlandı. Mayıs 2022’de İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘İstanbul Gazeteciliğinde Mekânsal Değişimin
Gazetecilik Pratiklerine Etkileri
’ başlıklı doktora tezini tamamladı.

Hukuk Bir Gün Raftan İner

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu
hakkında verilen mahkeme kararından sonra bir kere daha “Türkiye’nin
demokratik bir ülke olup olmadığı”
tartışılıyor.

Devleti yöneten siyasi gücün her
kademe yargı birimleri üzerinde mutlak bir denetimi
olduğu
vurgulanıyor.

Yasama ve Yürütme erklerinden sonra Yargının da aynı kişide
birleşmesinin sonuçları
üzerine yorumlar yapılıyor.

“Mahkemeye bu kararı aldıran siyasi
aklın”
neleri planladığı, İmamoğlu’nun siyaseten yasaklanmasının siyasi
amacının
ne olacağı anlaşılmaya çalışılıyor.

Kararın, “6’li Masanın Cumhurbaşkanı adayının kim olacağını
etkilemek için mi yoksa İstanbul Belediyesini yargı darbesiyle ele geçirme
maksatlı mı verildiğine” dair kafa yoruluyor.

Çünkü artık herkesin “özellikle siyasi davalarda
yargının talimatla karar verdiği”
gibi bir kanaate sahip olduğu görülüyor.

Bu çok tehlikeli ve üzücü bir durum.

Çünkü adalet devletin temelidir. Bu temelin yıkıldığına
inanan vatandaşların devlete olan sadakati ve inancı kaybolur.

Geçmişte de yargının siyasi etkilerle karar verdiği
örnekler vardır. Fakat bu kadar yaygın, bu kadar göstere göstere, pervasızca ve
hukuki bir kılıf bulma endişesi dahi taşımadan siyasetin yargı silahını
kullandığı dönem az olmuştur.

Yine AKP döneminde “FETÖ yargısı” oluşturularak ordu, kurumlar ve
siyasi yapının dizayn edildiğini görmüştük.

Şimdi “FETÖ yargısı” yerine oluşturulan “Hükümet veya
parti yargısı”
ile iktidarın kendisine engel gördüklerine yönelik bir silah
gibi kullanılıyor olması (veya bu kanaati oluşturan eylem ve söylemler) devam
ediyor.

Üstelik hiç olmadığı kadar anayasal ve yasal güvencelerin
ortadan kaldırıldığı yargılamalar
yapılıyor.

Daha da üzücü olan, Anayasa ve yasaların açıkça çiğnendiği bu
eylemlerin sıradanlaşması ve neredeyse olağan karşılanmasıdır.

Hukukun rafa kaldırılmasını tartışacağımız
yerde “mahkeme kararının kime yarayacağını” tartışıyor olmak bu öğrenilmiş
çaresizliğin
eseridir.

*******************************

Hukuka Aykırılıklar Sistematik Bir Hal Aldı

Hukuka aykırı davranışlar, son 20
yılda, bir sistematik uygulama haline geldi. Bu sistem şöyle işliyor:

•          Belli
davalar veya ihaleler öncesi kanunlar değiştirilir. 

•          Değiştirilemeyen
Anayasa ve kanunlara uyulmaz. 

•          Fiili
duruma hukuki durumun uydurulması istenir.

•          İşine
gelmeyen mahkeme kararları uygulanmaz.

•          İşine
gelmeyen yargı kararlarını alan hâkimler, yakınları hakkında soruşturma açan
savcılar görevden alınır, sürülür, hatta tutuklanır. Muktedirlerin
beklentilerine uyan hukuksuz kararlar verenler terfi ettirilir.

****

Türkiye Cumhuriyeti Nasıl Bir Devlet?

Mevcut veriler ışığında, Anayasamızda
yazan açık hükme rağmen
, “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal, bir
hukuk devletidir” diyemiyoruz.

Oysaki bu tanım devletimizi ayakta
tutan sütunlardır.

Halen “Türkiye Cumhuriyeti
birazcık demokratik, birazcık laik, birazcık sosyal ve birazcık da hukuk
devletidir.”

Dünya liginde saygın bir yerde olmak,
vatandaşlarımızın huzurlu, mutlu ve refah içinde olması için ve içinde
bulunduğumuz ekonomik sıkıntılardan kurtulabilmemiz için hukukun üstün
olduğu demokratik, laik ve sosyal bir devlet inşa etmek zorundayız.

*******************************

Ne Kadar Hukuk O Kadar Refah

Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2019’da
yaptığı araştırmasına göre,
“Türkçede öğrencilerin üçte
ikisi
orta düzey ve altında. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv
ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi kuramıyor.”

Bu yüzden halkımızın çoğu hukuk, adalet, kuvvetler ayrılığı,
bağımsız yargı
gibi soyut kavramların ekonomi ve siyasetle sebep sonuç
ilişkisini
kavrayamıyor.

Oysaki “ne kadar hukuk o kadar ekmek” demek.

Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkelerinden uzaklaşılması toplumda,
iç ve dış yatırımcılarda güven azalmasına yol açıyor. Yabancı sermaye girişi
ve kalıcı yatırımları
olumsuz etkiliyor. Bu da ekonomik dengeleri
bozuyor. 

Hukuktan uzaklaşıldıkça yolsuzluk,
hırsızlık ve usulsüzlük yapanların cesareti artıyor.
Sade vatandaşın
“adalet” duygusu zarar görüyor.

Yargının siyasallaşması sonucu hiç
kimse özgürlüğü ve mal varlığı konularında kendisini güvende hissetmiyor.

Güvensizlik ve öngörülemezlik
ekonomide gelişmeyi önlüyor.

Yapılan araştırmalar
gösteriyor ki, “bir ülkede hukukun üstünlüğü ilkesi ne kadar yerleşmişse o
ülke o kadar refah içindedir.”

Yani Hukukun Üstünlüğü Endeksinde
117. sırada olan Türkiye’nin Küresel Refah Endeksinde 93. sırada olması tesadüf
değil.

Hukukun üstünlüğü ilkesi “Her türlü eylem ve işlemin bağımsız
ve tarafsız bir yargı
denetimine tabi olmasını” gerektirir. Hiçbir kişi
veya zümreye suç işleme imtiyazı tanınamaz.

“Hukukun üstünlüğü”
kavramı “ülkelerin adalet sağlayabilme yeterliliğinin” bir
ölçüsü. 

Hukukun
üstünlüğü “devlet gücünün ve kurumların hukuk ile sınırlanması ve bunun
üzerinde hiçbir güç olmaması” demek.

Hukukun
üstünlüğü
ilkesini yaşatan bir devlet olabilmek, hem
dünyada saygın bir devlet olmanın ve hem de güçlü bir ekonominin olmazsa
olmaz şartıdır.

Bu yüzden hukuksuzluğa tepki vermek ekmek ve refah istemek
demektir.

Kendiniz için sussanız bile çocuklarınız için
hukuksuzluklara tepki gösterin.

Türk’ün Damarına Bas ve Olacakları İzle!

0

Aztekler,
beyaz renkli tanrıları Quetzalcoatl’ın batıdan kaybolduğuna ve bir gün doğudan
geri döneceğine inanıyorlardı. O nedenle asker dolu gemileriyle doğudan gelen
Fernando Cortes’i tanrıları sanıp müthiş bir misafirperverlikle
karşılamışlardı. Ta ki Fernando Cortes onları katledene, köle olarak satmak
için esirleştirene ve dünyanın bu en zengin uygarlığının altınlarını gasp edene
kadar.

 

Tıpkı
Kuzey Amerika Kızılderilileri gibi Azteklerin de Türk olduğuna dair bir iddia
var. Bu iddianın doğruluğunu bilemem ama biz Türklerin Azteklerle ortak
yanlarımız olduğuna dair örnekler verebilirim. Biz de tarihimiz boyunca pek çok
faniyi tanrılaştırmış ve tanrılaştırdığımız bu faniler tarafından en azından
malı mülkü postmodern tarzda yağmalanmış bir milletiz.

 

***

 

Gözü
kör olmayasıca sosyoloğun biri Türk milletinin gazla çalıştığını keşfettiği
günden beri siyasi iktidarlar gaza getirilmiş halk kitlelerinin oylarıyla
değişiyor. Hiç de meşhur olmayan bir dış güçler temsilcisi şer odağı herifin
dediği gibi “Türk’ün damarına bas ve olacakları izle!” Hatırlarsınız AKP de
böyle kurulmuş, Erdoğan da böyle lider olmuştu. Ben o devre yetişemedim ama
muhtemelen Özal ve ANAP’ın “başarı hikâyesi” de böyle bir şeydir. Yanlışım
varsa bilen biri doğrusunu anlatsın.

 

Erdoğan’a
hapis cezası ve siyasi yasak getiren kararı veren hâkim/lere, iddianamesini
yazan savcı/lara ne oldu acaba? Mesleki kariyerleri ne şekilde devam etti?
Erdoğan gibi “kanını asla yerde bırakmayan” biri normal şartlarda o hakim
savcıların bir daha iflah olamamalarını sağlardı. Onlara bir şey yaptı mı
acaba? Yapmadıysa neden? Bilen varsa lütfen bizi aydınlatsın.

 

***

 

2019’da
31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan o seçim gecesi sıcağı sıcağına “İstanbul Müstakbel
Cumhurbaşkanı’nı Seçti” adlı köşe yazımı kaleme almıştım. (Kocaeli Aydınlar
Ocağı’nın Sitesinden yazıya ulaşabilirsiniz) Bugün yaşananlar o günkü
tespitimizi doğruluyor. Bugün yine Türk milleti gaza getirilerek ve yandaş
kanallarda bile canlı yayında İmamoğlu’nun şovu yayınlanarak bize yeni “asrın
liderimizi” altın kâsede sundular. Hayırlı olsun!!

 

Türk
milleti olarak salim kafayla düşünüp hareket etmeyi öğrenmedikçe, gaza gelmeye
devam ettikçe, liderlerin peşinden gitmeyi matah bir şey zannettikçe bize dolma
yutturmaya devam edecekler.

 

***

 

Başbakanın
(Demirel) darbeyle devrilip, darbeyle devrilen Başbakanın müsteşarının (Özal)
yeni Başbakan olarak atanması (isteyen seçilmesi desin) hala çok olağan
karşılanıyor. Buradaki garabeti çok az kişi görüyor.

 

***

 

Eskiden
TSK’da şöyle bir teamül vardı, bu aralar bildiğim kadarıyla pek uygulanmıyor.
Genel Kurmay Başkanı yapılacak olan Orgeneral önce 1. Ordu Komutanı, ardından
Kara Kuvvetleri Komutanı olur, peşinden de Genel Kurmay Başkanı olarak ataması
yapılırdı. Bu teamül varken 20 sene sonra hangi generalin Genel Kurmay Başkanı
olacağı belliydi.

 

O
teamül artık siyasette de uygulanmaya başladı besbelli ki!!

Mevlânâ’nın Hatırlattıkları

0

“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”

     Bu zamanda Mevlânâ
gibi şeyhler yoktur. Olsa da, onlar gibisini bulmak imkânsızdır. Üstelik zaman
zemin; ne bir şeyh edinmeye, ne de şeyhinin her zaman yanında bulunmaya imkân
veriyor. Ama şeyh olarak benimsenen birinin eseri varsa, eserini her zaman
yanında bulundurabilir, istediği yeri, istediği zaman okuyabilir. Anlamazsa,
tekrar tekrar okuyarak anlamayı gerçekleştirebilir.

     Evet, o zatın
eserini elinde ve yanında bulunduranın; şeyhi var demektir. Çünkü, her zaman
onu yanında bulur ve bulundurur durumdadır. Hattâ şeyhini, yani okuduğu eserin
yazarını mânen görüyor; onunla istediği zaman, mânen görüşüyor demektir. Yani
onunla hem-hâl olmak için, fırsat arama ve kollamaya ihtiyacı yoktur.

     Şeyh bildiğinin
kitabı yanında oldukça, her zaman şeyhiyledir. Şeyh de her zaman onunladır.
Şüphesiz, lâyıkıyla şeyh olan kimse; hayatta olsun veya olmasın, cismen ona
ister yakın ister uzak olsun, onun her zaman mânen farkında ve mânen
yanındadır.

     Kur’an ve
Hadisleri, İmam-ı Rabbanî, Abdulkadir-i Geylani, İmam-ı Gazali gibi âlimlerin
eserlerini okuyanların şeyhleri var demektir. Ancak bunların hiçbirine ihtiyaç
duymayan kişilerin şeyhi şeytandır.

     İşte Mevlânâ
Hazretleri; kendine yönelen ve meyledene; Mesnevîsini okumak isteyen ve okuyan
ihlâslı ve samimî herkesin her şeyinin farkında ve mânen onun yanındadır. Tabii
bunun farkında olan kimsenin. Zaten “İnsan farkeden” değil midir?

     Şüphesiz, Mevlânâ
gibiler de, aynı manevî potansiyele sahip şahsiyetlerdir. Nitekim Mevlânâ;
hakkında çok güzel, çok değerli ilmî ve bilimsel çalışmaları bulunan Abdülbaki
Gölpınarlı’nın bir gün rüyasına girer ve:

    “Niçin benim eserlerim hakkında çalışırken,
ayrıca başkalarının yazdıkları eserlerle de, meşgul oluyorsun? Sadece benim
eserlerimle uğraş. Başkalarının eserleri üzerinde çalışmaktan vazgeç!” Diye
kendisine ihtar, ikaz ve uyarıda bulunur.

     Şüphesiz asıl
şeyh, asıl kılavuz, asıl yol göstericilerin başında; Allah’ın kelâmı Kur’an-ı
Kerîm, sonra fiil / iş ve hareketleri, hadis / sözleri ve kimi zaman sükutları
ile Hz. Muhammed, sonra Sahabe, Tabiîn ve Tebe-i Tâbiîn denen şahıslar gelir.
Daha sonra evliya / velîler ve asfiya / muhakkik, tahkik edici, araştırıcı
denen büyük  ilim ve din adamları onları
takip eder.

     İşte bunlar
arasında Mevlânâ’nın seçkin bir makamı ve yeri vardır. Çünkü o Zatı Muhterem:

   “Ben yaşadığım
müddetçe, Kur’an’ın bendesi, kulu ve kölesiyim. Ben Hz. Muhammed Mustafa’nın
ayağının tozuyum. Bunun dışında benden kim bir şey naklederse; ben o sözden de
şikayetçiyim, o sözü söyleyenden de.”

     Diyerek nasıl bir
yol izlediğinin; dikkate şâyân, muhteşem bir cevabını vermiştir.

     Öyleyse,
Mevlânâ’nın Mesnevî’sini okuyanın şeyhi var demektir. Mesnevî’yi yanında
bulunduran ve her fırsatta okuyan biri; her zaman şeyhiyle, yani Mevlânâ ile
beraber sayılır. Bir bakıma onunla sohbet eder, onunla oturur, onunla kalkar,
onunla hem-hâl olur.

     Böylece şeytan
aradığı ifsat etme imkânını bulamaz. Daha doğrusu şeytan ona yaklaşamaz, kötü
şeyler telkin etmek için, aradığı fırsatı göremez. Çünkü, ne mutlu o kimseye
ki, Mesnevî’nin şahsında, onun Mevlânâ gibi bir şeyhi vardır.

     Çünkü, “Mesnevî-i
Şerîf, Şems-i Kur’an (Kur’ân Güneşi’)nden tezahür (zuhûr) eden yedi hakikattan
bir hakikatin aynası olmuş, kudsî (kutsal) bir şerafet (şeref ve şereflilik)
almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl-i kalbin (kalb ehlinin) lâyemut
(ölümsüz) bir mürşidi (irşad edicisi ve doğru yolun göstericisi)
olmuş(tur).” 

 

          Mânâ âlemi
hiç boş değil,

          Sakın sanma
kendini yalnız.

          Etrafda
mânevîler kol gezerken,

          Tıklanmaya
hazır olsun mânâ kapınız.

Gazeteci-Yazar MÜJGÂN SUVER Hanımefendi ile OPEC+ Kararının Petrol Piyasasına ve Rusya Ekonomisine Muhtemel Tesirleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: OPEC+1 Rus petrolüne tavan fiyat uygulaması yürürlüğe girdi.
Kararın petrol piyasasına etkileri ne olur?

Müjgân Suver: Bilindiği üzere AB, G7 ülkeleri ve Avustralya, Rusya
üzerindeki baskıyı arttırmak için, Rus petrolünün fiyatını varil başına 60
dolarla sınırlamayı kabul etmişlerdi.

Bunun üzerine büyük petrol
üreticilerinin oluşturduğu OPEC+’ın hafta sonu üretimi azaltmaya devam
edeceğini açıklamasıyla fiyatlar yükselişe geçti. Brent ham petrolün2
varil fiyatının yaklaşık 86 doların üzerine çıktığı görüldü. OPEC+ Dünya
pazarına ne kadar petrol satılacağına karar vermek için toplanan petrol ihraç
eden 23 ülkeden3 oluşan gruba verilen isimdir. Dünyanın en
‘gelişmiş’ yedi ekonomisini temsil eden G7 Kanada, Fransa, Almanya, İtalya,
Japonya, İngiltere ve ABD’den oluşuyor ve tavan fiyatı uygulaması, Rus
petrolünün G7 ve AB ülkelerinin tankerlerine, sigorta şirketlerine ve kredi
kurumlarına satılırken 60 doların altında işlem görmesi anlamına geliyor.

Çetinoğlu: Bu uygulama petrol
piyasalarında ne tür değişikliklere yol açabilir?

Suver: Görülen o ki, bu uygulama, birçok büyük nakliye ve sigorta
şirketinin AB/ G7 içinde bulunması sebebi ile Moskova’nın petrolünü yüksek bir
fiyata satmasını zorlaştırabilecektir.

Diğer yandan Rusya tavan fiyat
uygulamasını kabul etmeyeceğini ve önlemleri benimseyen ülkelere petrol ihraç
etmeyi durdurabileceğini açıklarken, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy
ise uygulamayı ‘zayıf bir önlem’ olarak
nitelendirdi ve ‘
Rus ekonomisine zarar verecek kadar ciddi olmadığını’
söyledi.

Çetinoğlu: Rus ham petrolünün en
büyük tekil alıcıları Hindistan ve Çin gibi ülkeler Batı’nın yaptırımlarına
katılmadığı için, tavan fiyatı uygulamasının etkisini yumuşatabilir mi?

Petrole
tavan fiyat uygulamasının etkisi ne olur?

Suver: Avrupa Birliği basınında bu sorulara dâir farklı değerlendirmeler
yer alıyor.

Çetinoğlu: Ne gibi Efendim?

Suver: Meselâ: Almanya’da yayınlanan TAZ, Batı’nın söz konusu
cezalandırıcı eylemiyle başarısız olacağını düşünüyor: “Kremlin’in ‘kara altın’
ihraç etmesine izin veriliyor, ancak mümkün olduğunca az kâr etmesi isteniyor.
Rusların gücünü hafife alan bir yaklaşım bu. Diledikleri an petrollerini hiç
arz etmemeye de karar verebilirler ve bu da enerji piyasalarında anında muazzam
fiyat artışlarına yol açar. Kulağa ne kadar tuhaf gelse de Batı, fiyatı
frenlemenin tamamen sembol siyâsetiyle sınırlı kalacağını ve pek çok boşluk
bulunacağını ummalı. Zira aksi durumda, petrol gerçekten pahalı hale gelir.
Batı belki bunu karşılayabilir, ancak Küresel Güney4 için durum öyle
değil.”

İspanyolca yayın yapan El Pais’e
göre AB ve G7’nin yaptığı her şey doğru:

‘İhracat fiyatlarına bir sınır
konması genel olarak doğru yönde atılmış bir adım. Hâlihazırda  Rusya’ya uygulanan yaptırımlar, Rus
ekonomisine muazzam zararlar vermekle birlikte bir çöküşe sebep olmadı.
Rublenin şu anki gücü ve Moskova’nın ekim ayındaki petrol gelirlerinin
2021’deki aylık ortalamanın üzerine çıkarak 17,3 milyar dolara ulaştığı gerçeği
bunu kanıtlıyor. Kremlin giderek daha acımasız bir savaş yürütüyor ve sivil
halkı cezalandırıyor. Demokratik ülkelerin bir cevap vermesi gerekiyor ve bunun
bir yolu da Vladimir Putin’i saldırılarını finanse edecek gelir kaynağından
mahrum bırakmak… Kazanan bir kez daha siyâsî uzlaşı oldu ve bu iyi bir şey.

Çetinoğlu: Gazetecilerin ferdî
görüşlerine de bakabilir miyiz?

Suver: Ekonomi profesörü ve blog yazarı Jože P. Damijan, tavan
fiyat uygulamasının başarılı olacağına inanmıyor.

Çetinoğlu: Beyanı yorumlananız
mümkün mü?

Suver: ‘Tavan fiyat uygulaması, tavan fiyat uygulamak gerektiği
için getirildi ve büyük bir ihtimalle birkaç ay içinde, bu tedbirin fiyatlar ve
Rusya bütçesine akan gelirler üzerinde önemli bir etkisinin olmayacağını
yeniden göreceğiz. Sayısız istisnanın öngörüldüğü tavan fiyata rağmen,
ülkelerin Rus petrolünü ithal etmenin başka pek çok dolambaçlı yolunu bulacağını
da…’

Çetinoğlu: Başka yorum var mı
Efendim?

Suver: Polonya’da yayınlanan Wprost’un da tavan fiyat
uygulamasından pek bir beklentisi yok:

İki taraf da idâre ediliyor. Denizyoluyla ithalata yönelik ambargo
bugün yürürlüğe girerken, AB’nin petrolü karayoluyla varil başına 60 dolardan
satın alma kararı bu şekilde değerlendirilebilir. … Batı bir eliyle
Zelenskiy’nin sırtını sıvazlayıp kahramanlığına övgüler düzerken, diğer elini
de kışın 19 derece evlerinde üşümemek için Putin’e uzatıyor
.’

Avusturya’da yayınlanan günlük
gazete der Standart konuya daha temkinli yaklaşıyor ve kısa vâdede etkilerini
öngörmenin zor olduğunu söylüyor: ‘Aylardır mücâdelesi verilen bu girişimin
başarılı olup olmayacağı, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelere ve
aynı zamanda Türkiye’ye, dolayısıyla farklı yollarla Kremlin’in çıkarlarına
hizmet eden devletlere bağlı. Her anlamda riskli bir operasyon bu… Çünkü
şimdilik yalnızca teoride etkili bir tedbir söz konusu. Kulağa akıllıca ve
mantıklı gelen bu yaptırımın hangi tâlî zararları beraberinde getireceğini
öngörmek.

Çetinoğlu: İngiltere basını görüş
belirleyip açıkladı mı?

Suver: Avrupa basınında tavan fiyat uygulamasının etkileri ne olur
tartışmaları devam ederken, İngiliz Financial Times’ın, ticâret şirketlerine
dayandırdığı Türkiye iddiası ‘Rus petrol
tankerleri Boğazlara yığıldı
!’ haberi gündeme damgasını vurdu.

 Haberde İstanbul ve Çanakkale boğazlarından
geçiş için 19 petrol tankerinin Türk sularında beklediği belirtiliyordu.

Habere göre dört petrol şirketi
yöneticisi, tankerlerin yükümlülük sigortasının geçiş sırasında geçerli
olduğunu gösteren yeni bir belgenin Türk makamlar tarafından talep edildiğini
belirttiler.

Batı’nın o uygulamaya geçtiği
tavan fiyat uygulamasına göre, Batılı sigorta şirketleri Rus petrolü taşıyan
gemileri ancak petrolün satış fiyatı varil başına 60 doların altında olduğu
zaman sigortalayabilecekler.

Haberde tankerlerin İstanbul ve
Çanakkale boğazları açıklarında beklediği belirtildi.

Çetinoğlu: Siz bu haberleri nasıl
yorumluyorsunuz?

Suver:  Batı ile Rusya
arasındaki bitmeyen satranç oyunu yeniden başladı!

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim
Efendim!

 

MÜJGÂN SUVER: Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları
Platformu Başkanı

Münih Ludwid
Maximilien Üniversitesi’nde yüksek tahsilini tamamlayan pedagog Müjgân Suver,
Münih Devlet Pedagoji ve Âile Araştırmaları Enstitüsü’nde çalıştı. Bavyera’da
yabancı statüsünde çalışanların ve onların çocuklarının Alman toplumuna
entegrasyonunu sağlayacak eğitim modellerinin oluşturulmasında ve
uygulanmasında faaliyetler yürüttü. Münih Kent-Pedagoji Enstitüsü’nde, ‘iki
dilde, iki kültürde eğitim modelleri’ konusunda eğitimcilerin eğitilmesinde,
uzman akademisyen olarak görev aldı… Göç ve göçmenler, entegrasyon
problemleri, yabancı hakları konularında danışmanlıklar verdi. Münih’te çalışan
yabancıların ‘güvenilir kişisi
seçilerek şehir meclisinde danışman üye olarak yer aldı.

2000 yılından beri
Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu başkanlığını yürütüyor.
Avrupa Birliği, demokrasi, sürdürülebilir kalkınma, teşkilâtlı sosyal
sorumluluk, kadın liderler, kadınların ekonomiye kazandırılması, sosyal
cinsiyet eşitsizliği, eşitlik ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesi konularında
projeler yürüten Müjgân Suver, aynı konularda çalışan Sivil Toplum Kuruluşları,
platformlar ve çalışma gruplarıyla da ortak savunuculuk faaliyetleri
yürütmektedir. KAGİDER’in kurucu üyesi, TÜSİAD – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
Çalışma Grubu uzman üyesi, Eşitlik, Adalet ve Kadın Platformu Organizasyon
Komitesi üyesi, Yanındayız Derneği Danışma Kurulu Üyesi, Denge Denetleme Ağı
Koordinasyon Grubu Sözcüsü olan Müjgan Suver, İzmir GÖZLEM Gazetesi
yazarlarındandır.

Müjgan Suver’in;
Almanya’da ‘Okullarda İki Dilde İki
Kültürde Eğitim
’, ‘Alman Çocukları
İçin Almanca
’, ‘Trafik Ve Çocuk’,
Türkiye’de farklı yılları kapsayan ‘Ulusal
Kadın Politikaları – Eylem Planı
’ isimli iki kitabı, issiz kadınları
istihdama kazandırma hedefinde hazırlanmış ‘Arıcılık
ve Organik Bal Üretimi
’, ‘Temel
İşletme ve Pazarlama
’ konulu iki kitabi, dergi ve gazetelerde yayınlanmış
birçok makalesi bulunmaktadır.

 

AÇIKLAMALAR: (Oğuz Çetinoğlu)

1OPEC+: OPEC (Petrol İhraç
eden Ülkeler Teşkilâtı, 14 Eylül1962’de kurulmuştu. Kurucu 5 üye: Irak, İran,
Kuveyt, Suudi Arabistan, Venezuella. Üye 8 ülke: Angola, Birleşik Arap
Emirlikleri,  Cezâyir, Ekvator Ginesi,
Gabon, Kongo Cumhuriyeti,  Libya,  Nijerya. Daha sonra Gabon ayrıldı, Katar ve
Endonezya dâhil oldu. Hâlen OPEC’in 14 üyesi var.

OPEC+ ise; OPEC üyesi olan ve Rusya
önderliğindeki OPEC dışı petrol üreticisi Azerbaycan, Bahreyn, Brunei, Güney
Sudan, Kazakistan, Malezya, Meksika, Rusya, Sudan ve Umman’ın ştirâkiyle 24 üye
tarafından 2016 yılının sonlarına doğru kuruldu.


2Brent
ham petrol:
Kuzey
Denizi’nden çıkarılan tatlı petrol türüdür. Dünya petrol piyasasına yön verir.
İşlenmesi daha kolaydır.


3petrol
ihraç eden 23 ülke:
Yıllar
itibariyle ihracat miktarı değiştiğinden her yıl yeniden belirlenir. ‘OPEC+ teşkilâtının üyeleri’ ifâdesi de
kullanılabilir.


4Küresel
Güney:
Daha
önce ‘üçüncü dünya ülkeleri’, ‘gelişmekte olan ülkeler’ gibi ifâdelerle
anılan Afrika, Lâtin Amerika, Asya, Orta Doğu gibi yerlerdeki sosyoekonomik
açıdan kuzey yarı küreye kıyasla daha az gelişmiş bölgelere verilen isim. 

Türkiye’nin Genetik Haritası Kimlerin Elinde?

0

1990’ların televizyon izleyicileri bir an için hafızalarınızı
yoklayınız lütfen!

                Yıl:
1999…TV sunucusu Ali Kırca, O günlerin ünlü yıldızı Hülya Avşar’la birlikte Lösemi
hastası!!! Beyin Cerrahı Oktar Babuna için kan bağışı ve ilik nakli kampanyası
sürdürüyorlar. Demek oluyordu ki, bu işin senaryosunu yazanlar: “cehenneme
giden iyi niyet yollarının taşlarını” bu iki ünlüyü kullanarak döşüyorlardı.

                Kampanya
kısa sürede çok mesafe aldı, Abdi İpekçi spor salonunun kapısında kan bağışında
bulunmak için gelen insanlar yüzlerce metre kuyruk oluşturuyordu.

                Zaman
zaman Oktar Babuna’da TV Deki kampanyaya katılıyor, kendine acındırıyor, duygu
sömürüsü yapıp milleti gaza getirmek için: “15 günlük ömrünün kaldığını” anlatıyordu. Hâlbuki yıllar sonra Adnan
Oktar ve kedicikleriyle birlikte örgüt kurma davasından o da tutuklandı ve hâlâ
yaşıyor.

                Kampanya
süresince toplamda 160 bin kişiden kan örneği alınmıştı. Türkiye
hastanelerindeki laboratuvarlar bu kadar fazla kanı tahlil etmek için yeterli
değildi.

                Olaylar
bu şekilde hızla gelişirken zamanın Sağlık bakanı merhum Osman Durmuş devreye giriyor:
” Devlet olarak bu örnekleri, milli
servetimiz ve geleceğimizin umudu olarak devletin arşivlerine alacağız. ABD’ye
gönderirsek genetik şifremizi çalarlar
”.

                Fakat
Atı çalan Üsküdar’ı çoktan geçmişti. Alınan kan örneklerinin bir kısmı
Almanya’ya çoğunluğu ise ABD’ye gönderilmişti. Hatta bir kısmının da İsrail’e
gönderildiği söyleniyor.

                Sağlık
Bakanı Osman Durmuş başka bir konuşmasında: “Burnuma pis kokular geliyor. Kanlarımız
Amerika’ya gönderiliyor. Genetik şifrelerimizi çözecekler. Bu bilgileri de
Türkiye’ye karşı, kimyasal silahlar şeklinde kullanacaklar
!” ifadelerini
kullanıyor ve olaya dâhil olanlar hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını
açıklıyordu.

                Ortada
büyük oyunların döndüğü belli oluyordu. 2002 erken genel seçimlerinde Ecevit
Hükümetinin hezimete uğrayıp, yeni kurulan AKP’nin büyük başarı sağlayarak
paldır küldür iktidara gelmesi olacak şey değildi.

                Yeniçağ
Gazetesinin araştırmacı yazarlarından Arslan Bulut, AKP’nin kuruluşunun daha
ilk günlerinde: “AKP bir ABD projesidir.”
Diyerek Türk Milletinin dikkatini çekmiştir ama gerek geçmiş hükümetin ekonomi
yönünden halka bırakmış olduğu kötü miras, gerekse yeni gelen hükümetin
vaatleri, Avrupa Birliğinin sahte gülücüklü desteği Türk Milletinin başını
döndürmeğe yetmişti.

                Arslan
Bulut, 13 Haziran 2013 tarihli Güncel Meydan gazetesindeki “AKP, ABD Projesidir” başlıklı yazısında
iddiasını sürdürerek şunları kaydediyordu: “AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan, İstanbul Kazlıçeşme’deki
mitingde, önemli bir itirafta bulundu ve: “Türk Baharı”nın 2002’deki AKP
iktidarı ile başladığını söyleyerek, Türkiye’de yaşanan iktidar değişikliğinin
de tıpkı Arap Baharı’nda olduğu gibi bir ABD projesi olduğunu zımnen ifade
etmiş oldu. Tayyip Erdoğan’ın “Türk Baharı” dediği olaylar zinciri, aslında
Tayyip Erdoğan’ın daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken, ABD Büyükelçisi
Morton Abramowitz ile görüşmesi ve CIA’nın önemli şeflerinden Graham Fuller ile
temasa geçmesi ile başlamıştı. Tayyip Erdoğan, Amerika’nın Adana Konsolosu
Elizabeth Shelton, ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Caroline Hagins, ABD
Büyükelçilik Müsteşarı Silwer Lawrens ve CIA görevlisi Kenny Bob ile de
görüşüyordu!”

                Bu
proje siyasal ve toplum mühendisliği oyunlarıyla o kadar güzel uygulanıyordu
ki, Hanedanlık ve Krallıklar hariç, seçimle işbaşına gelmiş hiçbir demokrasi
ülkesinde Recep Tayyip Erdoğan dışında 20 yıl süreli iktidarda kalan başka bir
lider yoktur.

                Şeytanın
avukatlığını biraz da biz yapalım isterseniz: Oktar Babuna adına 160 Bin
kişiden alınan (120 Bin tanesi kayıp) kan numunelerinin Türk insanının genetik
haritasını çıkarılması için mi kullanıldı sorusu ister istemez insanın aklına
geliyor da. Yoksa 20 yıl aralıksız iktidarda kalmak, Demokrasi Tarihinde
görülmüş şey değil.

                Ancak Türkiye
Cumhuriyeti’nin temel taşlarını o kadar fazla oynattılar ki, bu gün dışarıdan
bakıldığında; Krallık deseniz Krallık değil, Padişahlık deseniz Padişahlık
değil, Demokrasi, adalet, liyakat evlere şenlik. Kendi hayallerinin
Cumhuriyetini kurdular ama geldiğimiz noktada onlar da anladılar ki artık bu
gemi her yerinden su alıyor.

                AKP,
Türkiye’ye 20 yılını kaybettirmiş olsa da Türk Milleti 18 Mart 2019 Yerel
seçimleriyle işin farkına varmış ve muhalefet, büyük şehirlerin kahir
ekseriyetini kazanarak tünelin ucundaki ışığı görmüştür. Yeni hedef: 18 Haziran
2023 hayırlı olur inşallah. #azkaldı

                Sağlıklı
kalın.