21.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 278

Doğru Yol

     Günde 5 vakit
namazda, 40 kere Fatiha suresini okuyoruz. İçinde “İhdinassıratalmüstakîme.”
âyeti geçiyor. “Bizi doğru yola ilet.” anlamına geliyor.

     Hepimiz bunu
okuyor ve şüphesiz mânâsını da biliyoruz. Bu dua ve isteğimizin kırk defa
tekrarlanması bizleri çok düşündürmeli.

     Demek ki, doğru
yolda olmak çok hayatî bir husus. O nispette, çok önemli. Üstelik, doğru yolda
olmak, o kadar kolay değil ki, günde 40 defa okumamız isteniyor bizden.

     Evet doğru yolu
bilmek kolay. Nitekim herkes biliyor. Fakat doğru yolda olmak; işte bu o derece
kolay değil!

     Nitekim hırsız;
hırsızlığın kötü bir şey olduğunu bilmiyor değil. Ama yapıyor! Ahlâksız insan
da, ahlâksızlığın iyi bir şey olmadığını biliyor. Fakat yine, ahlâksız oluyor!

     Demek ki mâlûmat
ilim değilmiş be dostlar! Evet bilmek kolay. Bildiğin gibi olmak; işte bütün
mesele bu olsa gerek. İlim ve amel / bilmek ve bildiğini yapmak; beraber
bulunmuyorsa, bir şey ifade etmiyor. Nitekim, dürüst olmayanın, “Dürüstlük
iyidir.” demesi; onu dürüst kılmadığı gibi.

     Evet bilmek kolay,
olmak zor. Herkes çalışmanın gerekli olduğunu bilir ama, etrafımıza bakacak
olursak; istemeyerek çalışan nice öğrenci, memur ve işçiler görürüz!

     Neden böyle
derseniz: Çünkü, asıl anlamak olan idâkten; anlayış kavrayış ve akıl
erdirmekten mahrûm ve maalesef çok uzağız. Nitekim, bildiğimiz hâlde,
anlamadığımız ne çok şey var!

     Çünkü yaptığımız
şeyi içselleştirememiş, sindirememiş; yapmaktan zevk alacak duruma kendimizi
getirememişiz! Bundan dolayı yapmak, işlemek ve hayata geçirmek; ne yazık ki,
angarya geliyor bazılarına!

     Çünkü çalışma,
öğrenme ve bildiğini hayata geçirmenin verdiği vereceği, manevî haz ve lezzeti
tatmış ve bunun farkına varmış değiliz!

     “İşleyen demir
paslanmaz.” diye boşuna denmemiş. Sıhhatin, lezzetin ve hayattan tat almanın
kaynağı çalışmaktır. Hele öğrenmek ve yeni bir şey bilmekteki lezzet; her türlü
maddî lezzetlerin çok fevkinde, çok üstündedir. Zaten insana yakışan da budur.

     Kaldı ki, Hakk’ı
ve doğruyu bilmek, insana; her öğrendiğinde, her yeni bir şeyin farkına
vardığında; Hakk’ın katına yükselmeyi sağlar. Ona doyumsuz bir lezzet verir ne
kelime, onu mest eder be dostlar! Yunus Emre:

    

   “Cennet cennet
dedikleri,

     Birkaç köşk birkaç
huri;

     Sen isteyene ver
onları;

     Bana, Seni gerek
Seni!”

 

     Derken, aslında
Yunus Emre, sanki bir de, şu hakikati dile getirmek istemiştir:

   “Kur’an’ın bir
âyetinin mânâsını anladığın takdirde alacağın lezzet; cennetin gözler görmemiş,
kulaklar işitmemiş huri, bağ ve bostanlarından alacağın lezzetlerden, kat kat
üstün ve fazladır.”

     İşte tembellik,
çalışmayı hoş görmemek; aslında Hakk’ı bilmemenin de, asıl mânâ cennetinden
uzak kalmanın da, ta kendisi! Hele işi angarya saymak; Hakk’ı lâyıkı şekilde
tanımamanın; insana verdiği bir gaflet ve ağırlıktan başka bir şey değildir.

     Halbuki: “İnsanın
çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm : 39)

     Nitekim bir de bundan
ötürüdür ki:

   “Hakk’la meşgul
olmayanı bâtıl (nefsanî boş, yanlış iş ve oluşumlar) istilâ eder (onu sarıp
sarmalar ve doğru iş ve hareketlerden uzak tutar)” denmiştir.

      Öyleyse hepimiz:

    “Bizi dosdoğru yola
hidayet eyle.” (Fâtiha / 6) demeli.

      En büyük
hidayetin; hicab ve perdenin kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak
görmek ve göstermek olduğunu da bilmeliyiz.

 

 

 

 

İktidar Veya Muhalefet “Yeni Anayasa” Deyince Hemen Bunlar Aklıma Geliyor!

Dayatma Anayasasına “Hayır”

 

Türkiye’de halka dayatılan konulardan biri de “Yeni Anayasa”… Diğerleri de bununla beraber barış, özgürlük,
demokrasi, çözüm, devlet başkanlığı ve iki partili sistem gibi tartışmaya
açılan hususlar!

 

Kimse çıkıp da, niye “Yeni
Anayasa
”ya neden ihtiyacımız var diye sormuyor. Ya da kiminle barış
yapacağız, kimin özgürlüğü yokta özgürlük bahşedeceğiz, kimlerle çözümü
bulacağız, niye iki partili bir yapıda devlet başkanlığı modelini tercih
edeceğiz diye düşünmüyoruz.

 

Bunu sorgulayanların da yarım ağızla sorguladığı öylesine belli ki,
hiç biri hafızamızda kalmıyor ve aklımızda yer etmiyor.

 

Türk topraklarında 1800’lü yılların başından beri yapılan anayasal
denemeler veya anayasalar, 1924 Anayasası hariç hepsi dış dayatmalarla yazılan
hukuksal metinlerdir.

 

Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Kanuni Esasi, İkinci Meşrutiyet,
1961 ve 1982 Anayasaları hep dış müdahaleler sonucu yapılmıştır. Şimdi yapılmak
istenen “Yeni Anayasa”da dış
dayatmalar sonucu gündemdedir ve başarılı olurlarsa Türkiye bölünecek hatta
parçalanacaktır.

 

Nereden bu sonuca varıyorsun diyenler, 1800’lü yılların başında
itibaren Türk Milletinin başına neler gelmiştir ve bunların anayasal metinler
olarak kabul edilebilecek hukuki düzenlemelerle ilgisi nedir, bir incelesinler!

 

Örneğin ilk anayasamız olan Kanuni Esasi’nin kabulü ile birlikte eş
zamanlı olarak İstanbul’da yabancı devletlerin yaptığı toplantı sonucunda,
Balkanlarda bulunan iki bölgemiz bağımsızlığını, iki bölgemiz de özerkliğini
ilan etmiştir.

 

Bunlara ek olarak hiç düşünmez miyiz ki; İngiltere’nin gözlemciliğinde
varılan Oslo ve sonrasında Dolmabahçe Mutabakatları, “Yeni Anayasa” ile hukukileştirilmek istenmektedir.

 

Türkiye’de yapılan askeri darbeler ve verilen muhtıralar hep dışarıdan
yapılan istekler üzerine gerçekleştirilmiştir. Hatta Adnan Menderes’in asılması
yolu ile toplumun arasına fitne yerleştirilmesi, hep bu dış mihrakların
eseridir.

 

2007 yılından sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülen
Ergenokon, Balyoz, Casusluk ve benzeri davalarla temayüz eden eden saldırılar
karşısında ordunun çaresizliği hepimizin malumudur. 27 Mayıs ve 12 Eylül’ün
şartları daha mı ağırdı ki, ihtilal yaptılar? “Yeni Anayasa”nın ve “Yeni
Türkiye”
nin en büyük savunucusu Akp’nin iktidar da kalışını sağlamlaştıran
27 Nisan e-muhtırasının gerekçesi ve yöntemi hala bir muammadır.

 

1961 ve 1982 Anayasaları; her ne kadar dış destekli askeri darbelerin
ürünü de olsa, bu topraklar üzerinde her zaman balans yapmayı başarmış olan
vatan ve milliyet severlerin gayreti ile milli hususlar da içermektedir.
Anayasal metin içinde yer alan bu milli hususlar şimdi “Yeni Anayasa”cıların baş hedefidir.

 

Yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nın nerede ise tamamı değişmiştir.
Onun için bu anayasaya artık bir darbe anayasası demek büyük zorluklar içerir.
Ancak içinde Türk Milletinin ve devletinin varlığı ile ilgili öyle maddeler
vardır ki; bunlar iç ve dış düşmanları ziyadesi ile rahatsız etmektedir.

 

“Yeni Anayasa” ile
G.Fuller’in dediği gibi “Yeni Türkiye”
hedeflenmektedir. Nedir bu “Yeni
Türkiye”
? Tabiri caizse Sevr şartlarına dönmektir. Yani hain Öcalan
özgürlüğüne kavuşacak, pkk legalleşerek halkın arasına katılacak, Türk
topraklarını da içine alan bir Kürdistan kurulacak, Türkiye ne idüğü belirsiz
etnikçilere “ortak vatan” haline
getirilecek, ana dilde eğitim zırvası ile yeni bir döneme geçilecek, pkk’nın
dediği gibi doğu ve güneydoğumuz onlara bırakılacak kalan kısımda bir ortak
yönetim kurulacak ve bunları kolaylaştırmak için devlet başkanlığı ve iki
partili bir sisteme geçilecek!

 

Tabii halk bunların hiç birini doğru dürüst bilmiyor. Ne tarih ne de
anayasa bilgisine sahip. Halka bunları anlatması gereken eğitimciler, din
adamları, kanaat önderleri ya bilgisiz ya da ihanete ortak olmuş durumdalar.
Yani yeni bir gaflet, dalalet ve ihanet vaziyeti… Bir vatan “Yeni Anayasa” dayatması ile elimizden
gidiyor ve biz bu konuda bir mukavemet oluşturamıyoruz, ne acı!

 

Gelin Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kanla bedelini
ödeyerek kurduğu bu cumhuriyeti “Yeni
Anayasa”
safsatası ile heba etmeyelim. Hatırlayın analar ağlamasın diye
yalancılarca önümüze getirilen “Çözü(lme)m
Süreci”
nin nelere mal olduğunu; Şırnak, Cizre, Sur, Nusaybin, Dargeçit,
Silopi gibi yerleşim yerlerimizde 7 Haziran’dan bu yana verdiğimiz iki yüzün
üzerindeki şehitle görüyoruz…

 

Kim ne derse desin ben bu “Yeni
Anayasa”
ya hayır diyorum.Türklükle ilgili maddeler değiştirilmeyecekse
böyle anayasa yapımına hiç bir gerek yoktur. Islah edersiniz olur, biter… Gelin
bu aldatmaya karşı hep beraber mukavemet oluşturalım… Yoksa bu topraklarda
geleceğimiz olmaz!

Âkif Salnâmesi Birinci Cilt Mehmed Âkif ve Çevresine Dâir Araştırmalar

0

(Birinci Bölüm)

Eserin Künyesi:

Editör: İBRAHİM ÖZTÜRKÇÜ

Yayın Kurulu: MEHMET RUYAN
SOYDAN, İBRAHİM ÖZTÜRKÇÜ, ÖMER HAKAN ÖZALP TAHSİN YILDIRIM, TURGAY ANAR

Konsept ve Kitap Tasarımı: K.
YUSUF ÜNAL

Birinci Baskı: İstanbul, Mart
2021

ISBN: 978-605-5222-88-8

Baskı: Step Ajans Rek.
Matbaacılık Tan. ve Org. Ltd. Şti. Göztepe Mah. Bosna Cad. Nu: 11,
Bağcılar/İstanbul.

Sertifika Nu: 45522, Telefon: +90
(212) 446 88 46

@ Mahya Yayıncılık, 2020

Mahya Yayıncılık ve Eğitim
Hizmetleri San.Tic. A.Ş.

 Karagümrük Mah. A. Menderes Blv.
Nu:76/29, 

Fatih / İstanbul

Sertifika Nu: 40658, Tel: +90
(0212) 531 25 25 info@mahyayayincilik.com.tr

Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve San’at
Vakfı Fahrettin Kerim Gökay Cad., Okul Sk. Altunizade Sitesi, E Blok, D.13 Altunizade-Üsküdar  / İstanbul

Burdur Mehmed Âkif Ersoy
Üniversitesi

İstiklal Yerleşkesi 15030 /
Burdur

+90 (248) 213 10 00  rektorluk@mehmetakif.edu.tr

21 X 24,5 santim ölçülerinde,
sert kapak içerisinde iplik dikiş ciltli mat kuşe kâğıda resimli ve kısmen
renkli eserin birinci cildi 230 sayfadır.

İÇİNDEKİLER

TAKDİM: Prof. Dr. Âdem Korkmaz – Burdur
Mehmet Âkif Ersoy Üniversitesi Rektörü.

 EDİTÖRDEN: İbrâhim Öztürkçü

MEHMED ÂKİF’İN BİLİNMEYEN BİR
ŞİİRİ

BAHTİYAR ASLAN: Mehmed Âkif’e
İthaf Şiirlerine Bir Örnek: Mehmed Âkif’in Huzurunda. İBRÂHİM ÖZTÜRKÇÜ: Mehmed
Âkif’in Bilinmeyen Bir Hasbihâli.

MEHMET RUYAN SOYDAN: Abbas Halim
Paşa’dan İsmâil Canbolat’a Mektublar (1921-1922) ÖMER HAKAN ÖZALP: Mehmed
Âkif’e Dâir Bir Bibliyografya Denemesi.

 ÖMER HAKAN ÖZALP: Mahmud Şevket Paşa Son
Günlerinde Sürekli Safahât Okuyormuş! TAHSİN YILDIRIM:  Mehmed Âkif’in Darüşşafaka’ya Katkıları.

 TURGAY ANAR: Mehmed Âkif’in Yakın Dostu
Bosnalı Ali Şevki Hoca’nın Hayat Hikâyesine     
       Mütevâzı Bir Katkı: Nam-ı
Diğer “Köse İmam” Ne Zaman Vefat Etti?

VAHDETTİN IŞIK: Sırât-ı Müstakîm
Dergisi’nde Yayınlanan Mektupların Ufkuna Dâir Kısa Bir Değerlendirme ve Örnek
Bir Mektup.

MEHMET RUYAN SOYDAN: Hazîne-İ
Evrak.

 MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ: Mehmed Âkif Ersoy
Fikir Ve San’at Vakfı mı Dediniz?

 Dr. MUSTAFA KILINÇ: Ömer Rıza Doğrul’a Takdim
Edilen Fince Kur’ân’ı Kerîm Tercümesi Üzerine.

Eserden Seçmeler:

 

TAKDİM

 

 Prof.
Dr.

ÂDEM KORKMAZ

Burdur Mehmet Âkif
Ersoy Üniversitesi Rektörü.

                           ‘Alınlar
terlesin, derhal iner mev’ûd olan rahmet,

Nasıl hâsir
kalır ‘Tevfîki hak ettim!’ diyen millet

 

20. yüzyıl
Türk tefekkür hayatının şüphesiz en önemli sîmâlarından biri olan merhum Mehmed
Âkif, mütevâzı ömrünü, başta devletine ve milletine, daha sonra bütün İslâm
âlemine hizmet etmeye vakfetmiş eşine ender rastlanır şahsiyetlerden biridir.
Onun eğitimden ahlâka, sanattan edebiyata, tefsirden hadis’e kadar geniş bir yelpâzedeki
görüşleri sâdece yaşadığı dönemin meselelerine çözüm teklifi getirmekle
kalmayıp günümüzdeki modern insanın yaşadığı özüne ve mânevî değerlerine
yabancılaşmaya da reçete değerindedir. Bu sebeple Mehmed Âkif’in mânevî ve
fikrî mîrâsının başta gençler olmak üzere yeni nesiller tarafından idrak
edilmesi, üzerinde hassasiyetle durulması gereken meselelerdendir.

Meşrutiyet’ten
Cumhuriyet’e uzanan süreçte göbek bağını, içinde yaşadığı cemiyetten kesmeyen
kıymetli münevver olarak bir yandan Meclis’e koşan, diğer yandan Millî Mücâdele’yi
anlatmak için vatan sathını mektep yapan Mehmed Âkif’in hâtırâsını yaşatmak ve
örnek şahsiyetiyle yurt içinde ve yurt dışında lâyıkıyla tanıtılmasını sağlamak
maksadıyla faaliyetlerine başlayan Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve San’at Vakfı
tarafından hazırlanan Âkif Salnâmesi isimli eserin Mehmed Âkif’i çeşitli
boyutlarıyla ilgililerine tanıtacağından şüphem yoktur.

Her ne kadar
ülkemizde Mehmet Âkif’e ilişkin birçok eser kaleme alınmış olsa da yalnızca
Âkif’i ve dost çevresini konu alan ve aynı zamanda Âkif çalışmalarına kaynak
teşkil edecek bir kitap serisinin eksikliği uzun süredir göze çarpmaktaydı. Söz
konusu eksikliği doldurmak adına Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve San’at Vakfı
tarafından başlatılan bu proje her açıdan takdire şâyândır. Bu serinin
elinizdeki ilk kitabında birbirinden değerli ve alanında uzman araştırmacılara âit
sekiz yazı yer almaktadır. Mehmed Âkif dostlarının mektupları, Âkif’in yaptığı
hayırlar, matbuatta Âkif haberleri, şimdiye kadar gün yüzüne çıkmamış bir hasbihâli
ve kendisine ithaf edilen şiirler gibi ilk bakışta okuyucuda merak uyandıran
konular kitapta okuyucuyla buluşmaktadır. Ayrıca eserin sonundaki ‘Hazîne-i Evrâk’ başlıklı bölümünde
merhum Mehmed Âkif’e âit evrâk-ı metrûkenin aktarılması ayrıca dikkate
değerdir.

Mehmed Âkif
Ersoy Fikir ve San’at Vakfı’nın bu teşebbüsünün Türk kültür hayatına katkıda
bulunacağı açıktır. Bu vesileyle Âkif’in mîrâsına sâhip çıkmak gibi önemli bir
vazife üstlenen Vakfı, eserin fikir sâhibi Sayın Mehmet Ruyan Soydan’ı tebrik
ediyor ve çalışmalarında başarılar diliyorum.

Son olarak
Âkif Salnâmesi’nin Mehmed Âkif’i 21. yüzyıla taşıyacak önemli bir kültür köprüsü
olmasını temenni ediyorum.

 

EDİTÖRDEN

İBRÂHİM ÖZTÜRKÇÜ

Değerli Okuyucular

Ahmet Hamdi
Tanpınar, ‘Edebiyat Üzerine Makaleler
isimli kitabında edebiyat târihimizi ‘Tanzimat’tan
sonra Avrupalı şiir, roman, hikâye, tiyatro, tenkit ve deneme, hattâ eski vak’anüvislerimiz
içinde hakîkaten lezzetli ve büyük muharrirler bulunmasına rağmen, târih gibi
nevilerle yeniden başlayan bir edebiyat
’ olarak nitelendirir ve bu
nevilerin tercüme ve telif olarak Türkçede ilk görüldükleri târihi 1859-1861
şeklinde tespit eder. Garp medeniyetinin yirmi beş asırlık mîraslarına karşılık,
‘ancak yüz senelik bir vakıa’ görünümünde ve çoğu zaman, Tanpınar’ın ifâdesiyle,
kendisine mahsus, tesirleri devamlı bir
şekilde tâkip edilmesi mümkün olabilecek, fakat tam bir gelenek yaratmaya
yetişmeyecek
’ bir zaman dilimini andıran Modern Türk Edebiyatı; Şinasi,
Ziya Paşa, Nâmık Kemal gibi şahsiyetler etrafında neşvü nemâ bulmuş ve
gelişmiştir. Bu zümre içerisinde ‘millî ve vatanî’ hisleri ifâdede daha çok Nâmık
Kemal’in muakkibi sayılabilecek Mehmed Âkif, bu konulara bir de içtimâî, dinî
ve Âlem-i İslâm’a ilişkin meseleleri ekleyerek kendi vâdisinde bir çığır açmış
ve gerçekçi-sosyal temaların coşkun şâiri olmuştur.

Mehmed Âkif,
çağının hiçbir problemini gözden kaçırmamış dikkatli bir şâir-mütefekkir olarak
gerçekçi, akılcı, uyanık ve ilerici bir Müslüman portresi çizer. Bugünden mâziye
bakıldığında Âkif ve muâsırı birkaç mütefekkirin teşhis ve tespitlerinde isâbetli
çözüm önerileri sunduklarını söylemek mümkündür. Safahât’ında sık sık Şark ve
Garp’ı, yâni İslâm medeniyeti ile Hıristiyan Avrupa medeniyetini mukayese eden
Mehmed Âkif’in gerçekçi ve isâbetli tespitleri dikkatli bir gözleme, her
tarafını adım adım gezdiği Şark seyahatlerine ve kısmen Garp/Almanya seyahatine
dayanmaktadır. Mehmed Âkif’in İttihad-ı İslâm’ın temsilcisi üç yüz elli milyon
Müslüman’ın biner biner öldürülmesine seyirci kalan Avrupa’nın bugüne kadar
uzanan çifte standardını gözler önüne serdiği, buradan yola çıkarak ‘hisli
vicdanını’ kaybeden Batı karşısında Müslümanların kurtuluş reçetelerini ihtivâ
eden Safahât’ı, ‘hisli yüreklere’ aynı hakîkatleri haykırmaya bugün de devam
etmektedir. Bütün bu gerçekler, Âkif’i 21. yüzyılda da bir câzibe merkezi
yapmaya fazlasıyla yetiyor. Yeni bilgi ve belgelerin azlığına rağmen, hakkında
yapılan çalışmaların ritmini hiç kaybetmeden devam ediyor olmasını, bıraktığı
tesirin kuvvetinde, şiir vâdisinde değil belki ama, fikrî mîrâsının
genişliğinde aramak gerektir.

Son zamanlarda
neşredilen çalışmalar Âkif’e dâir başucu kitaplarını kaleme alan Eşref Edib,
Hasan Basri Çantay, Midhat Cemal Kuntay, Mâhir İz’in yazdıklarına birer şerh
kabilindendir. Bunlara bir de zikrettiği bilgilere şüphe ile bakılması erbâbı
nezdinde umûumi bir kaide hâlini alan Cemal Kutay ve hazırladığı Safahât
neşrinin başında âileye dâir birtakım bilgiler serpiştiren dâmâdı Ömer Rıza
Doğrul eklenebilir. Bununla beraber Âkif monografisine katkısı olacak bazı
çalışmaların da gün yüzüne çıktığını söylemeden geçemeyeceğim. Ömer Hakan Özalp
tarafından ilk defa neşredilen Âkif’in Dârülfünûn Ders Notları, Prof. Dr. İsmâil
Kara ve Fulya İbanoğlu’nun hazırladığı ‘Sessiz
Yaşadım
’ isimli kitabı, Âkif’in küçük kızı Suad Hanım’ın terekesinden çıkan
mektuplar ‘Firaklı Nâmeler’ ve Âkif koleksiyoneri
Mehmet Ruyan Soydan’ın sabırla arşivine kattığı Âkif evrakı ve son olarak
Âkif’in Kur’ân tercümesine dâir yeni bilgi ve neşirler Âkif monografisine katkı
sunacak gelişmelerdir. Yakın bir zamana kadar Âkif’in bir kız ve bir erkek
çocuğunun hayatta olmasına rağmen, bu meseleye dâir en sıhhatli bilgilerin ve
birinci ağızdan kaynakların ihmal edilmesi ise ayrıca esefe lâyık bir noktadır.
Bilindiği üzere Âkif’in küçük oğlu Tâhir (1916-2000) ve en küçük kızı Suâd
Hanım 2000’li yılların başında vefat etmiştir.

Kurulduğu 1984
yılından îtibâren Mehmed Âkif’in ahlâkî, edebî, ilmî mîrâsını topluma ve genç
kuşaklara ulaştırma maksadıyla çeşitli faaliyetler tertip eden Mehmed Âkif
Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, şimdi de Mehmed Âkif’e dâir yeni bilgi ve belgeleri
senede bir defa neşretmeyi düşündüğü Âkif Salnâmesi ile araştırmacıların ve ilgililerinin
istifâdesine sunmayı plânlamaktadır. Bu maksatla ilkini neşrettiğimiz Âkif
Salnâmesi (Mehmed Âkif ve Yakın Çevresine Dâir Etütler-Araştırmalar), ilk defa
gün yüzüne çıkan Âkif ve yakın çevresini konu alan çalışmalarla Safahât şâirine
dâir söylenecek sözlerin tükenmediğini gösterme ve bir yerlerde Âkif
monografisine katkı sunacak bilgi ve belgelerin varlığına dâir dikkatleri tâzeleme
maksadını taşımaktadır. Araştırmacı ve akademisyenlerin de katkısıyla bundan
sonraki sayılarımızda da yeni şeyler söyleyeceğiz.

Âkif
Salnâmesi’nin bu ilk sayısı, vakfımızın yönetim kurulu üyesi ve samîmi bir Âkif
muhibbi olan Sayın Mehmet Ruyan Soydan’ın teklif, ısrar ve tavsiyeleriyle ete
kemiğe büründü. Çalışmamızın bütün safahâtını tâkip eden biri olarak araştırma
kitabımızın aslan payı kendisine âittir.

Bu vesileyle
kendisine teşekkür ederiz. İlk sayımıza Âkif araştırmalarıyla tanınan değerli
akademisyen ve araştırmacılar katkı sundular.

……………………….

Mehmed Âkif’i
anlamak ve genç nesillere tanıtmak gayretimizin bir parçası olan eserimizle
sizleri baş başa bırakırken, kitabın neşri hususunda desteğini esirgemeyen THY
yetkililerine teşekkürü bir borç biliriz.

Âkifçe Selâm
ve Muhabbetle…

 

MEHMED ÂKİF’İN BİLİNMEYEN BİR ŞİİRİ:

Yâ Rab, senin üç türlü kulun var, bu
muhakkak;

 Bir
kısmına her şeyleri bol bol veriyorsun..

 Bir
kısmına lâkin keremin muktesid olmuş,

 Nûr
istese bil- farz ona petrol veriyorsun.

 Bir
kısmı da aç kalmak için bağlı kapında,

 Ekmek
dese bîçâre, heman yol veriyorsun.
*

*Prof. M. Uğur Derman’ın hocası merhum Mâhir
İz Bey’den duyarak tesbit etmiş olduğu bu şiir, Âkif’in Safahât dışında kalmış
şiirlerinden olup, Ertuğrul Düzdağ tarafından ‘Safahât Dışında Kalmış Şiirleri’ bölümünde sonraki baskılarda
Safahât’a ilâve edilmiştir.

 

Mehmed
Âkif’e İthaf Şiirlerine Bir Örnek:



Mehmed
Âkif’in huzurunda

 Bir ziyâret ile geldim yanına

Kavuşmuşsun
Allah’ın ihsânına  

 Şehitlerle kaynaşmaktı o arzun

Yükselmişsin
artık cennet bağına

Vatan,
şehit senin ilham kaynağın

Şehitlerle
çevrili dört bir yanın

Kalplerdeki
gömülü varlığına

Kefendir
dalgalanan o bayrağın

O
yüksek duyguların şekillendi

 İstiklâl Marşı’nın mısralarında

Milyonlarca
defa içten söylendi

Memleketin
karışık anlarında

Şehitler
mezarında nöbet tutsun

Huzurunda
eğilmiş seni sevenler

İzzet
daima niyazda bulunsun

Minnet
ve teşekkür sana ey erenler!



25.03.1969 Sâlim

 

 

 

HAZÎNE-İ
EVRAK

MEHMET RUYAN SOYDAN

Bu bölümde, Mehmed Âkif ve çevresi ile ilgili
elimizde bulunan, bâzları önemli bilgiler ihtivâ eden, bâzıları döneminin zevk
ve anlayışını yansıtan, bâzıları da onlardan bir hâtıra niteliği taşıyan kitap,
yazı, fotoğraf, fotokart, kartpostal, kartvizit ve sâir yazılı veya görsel
vesika, gazete ve mecmûa gibi birtakım evraklar kısa açıklamalar ile takdim
edilmektedir.

Esere, asıllarının fotoğrafları dercedilen
belgelerden bâzıları:

1-Sebilürreşâd Târihinden Birkaç Evrak.

İlk defa 14 Ağustos
1324 [27 Ağustos 1908] târihinde Sırat-ı Müstakîm ismi ile neşir hayatına
başlayan Sebilürreşâd mecmûası, birinci nüshâsından başlayarak abonelik
sistemini oluşturmak suretiyle abone sayısını ülke çapında artırarak memleketin
hemen her yerine (hattâ yurt dışında farklı coğrafyalara) ulaştırmayı hedef
edinmiştir. Gerek nâşirin gerekse muharrirlerin büyük fedakârlıklarıyla
yayınlanan dergi zaman içinde mâlî yönden birçok zorluklara mâruz kalmasına
rağmen, -künyesinde de belirtildiği üzere- ‘siyâsî,
dinî, ilmî, edebî ve ahlâkî mecmûa
’ olarak bu esaslar çerçevesinde uzun
yıllar geniş kitlelere hitap edebilmiş, okuyucularının yüksek teveccühleri ve
katkıları sâyesinde yayın hayatını devam ettirebilmiştir. Eşref Edib’in
ifâdesiyle, mecmûanın istiklâl-i efkârını muhâfaza ederek idâme-i hayat
edebilmesi için zaman zaman abonelerine matbu mektuplar ile duyurular yapılmış
ve okuyuculardan aboneliklerine nihâyet vermemeleri hattâ yeni abonelere
ulaşılabilmesi için yardımcı olmaları istenmiştir.

Aşağıda, Sebilürreşâd
mecmûasının neşredildiği dönemlere âit bu mâhiyette (abonelik işlemleri ile
ilgili) tanzim edilmiş olan matbu evrak ile bir okuyucu mektubu yer almaktadır.
Bu belgelerden ilk ikisi, Eşref Edib tarafından dergi abonelere hitâben kaleme
alınmış söz konusu duyuru/mektup nüshâlarından oluşmaktadır. Bu mektuplarda
hissî ve edebî bir uslûpla derginin neşir maksadı kısaca hatırlatılarak
okuyuculardan aboneliklerine devam etmeleri istenmektedir. Birinci mektup
Sebilürreşâd’ın ilk dönemine, ikinci mektup ise Latin harfleri ile yeniden
yayınlandığı ikinci dönemine âit bulunmaktadır. Üçüncü belge sekizinci
Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın vâlidesi Hafize Özal’ın aboneliğinin devamı
için (arkasına not düşmek suretiyle) göndermiş olduğu abone talep formudur.

Sebilürreşâd’ın yayın
ilkelerinin açıklandığı dördüncü evrak, derginin 1960’lı yıllarına âit abone
talep formunun arka yüzünde yer almakta olup, bir diğeri yine abonelik ile
ilgili düzenlenmiş form bir belgeden müteşekkildir.

Sonuncu evrak ise,
Eşref Edib’e Afyon’dan gönderilmiş, Mehmed Âkif kitabının 1 ve 2. ciltlerinden
beşer adet sipârişi içeren kısa bir mektuptan ibârettir.

Eşref Edib’in
vefatından bir müddet evvel katıldığı bir toplantıda Mehmet Cemal Çiftçigüzeli
tarafından çekilen bu fotoğraf, yıllar sonra tabettirilerek bana hediye
edilmişti.

HUZÛR-U ÂLİLERİ’NE 

Muhterem Efendim,

Abone(liği)niz hitâm
bulduğu halde, iş’âr-ı âlilerinize intizâren irsâlâta devam ediyoruz. Bir hayli
zamandan beri Sebilürreşâd’ın kari’leri arasında bulunan zât-ı âlilerinin
abonesini, hitâm bulur bulmaz kat’ etmeye elimiz varmadı. Esâsen maksad, Müslümanlığın
neşr ü müdaafaası olduğu için, mütâlâaya arzu gösteren her Müslüman kardeşimize
Sebilürreşâd nüshâlarını göndermekle kendimizi mükellef addediyoruz. Abone
bedeli, mecmûanın mesârifâtını temin ile idâme-i hayat ve istiklâl-i efkârını
muhâfaza içindir.

Kudret-i mâliyemiz
müsâid olsa, Sebilürreşâd’ı memleketimizin her köyüne varıncaya kadar meccânen
neşr etmekden en büyük zevk duyarız. Zirâ Sebilürreşâd, hakâik ve şuûn-ı
İslâmiyeyi bütün Müslüman kardeşlerimizin istifâdeleri için neşrediyor.
Bit’tabi kendimiz yazıb, kendimiz okumak için değil. İhvân-ı dinimizin abone
bedeli diye lütfen gönderdikleri meblağı Sebilürreşâd, istiklâl-i efkârını
muhâfaza ederek idâme-i hayatı için bir yardım telâkki ediyor. Sebilürreşâd,
ibtidâ-yı teessüsünden bu âna kadar, sırf sevgili kâri’lerinin himmet ve muâvenetiyle
idâme-i hayat etmiş olduğu için, kâri’în-i kirâmın minnetdâr-ı lütfudur. ‘Haftada verilecek beş altı kuruşun ne
ehemmiyeti var
?’ diye istisğâr olunmamalıdır. İhvân-ı dinimizin bu küçük
küçük himmetlerinin yekûnudur ki, on beş seneden beri Sebilürreşâd müessesesini
yaşatmakda, Müslümanlığın neşr ü müdâfaasını temin etmektedir. Onun için, bizce
kari’lerimizin lütufları pek kıymetlidir.

Velev ki, küçük bir
müddet için olsun, Sebilürreşâd kâri’leri arasına dâhil olan zevâtı bu
müessese-i İslâmiyenin en büyük hâmisi addederiz. Kıymetdâr muâvenetleriyle Sebilürreşâd’ı
himâye eden kari’în-i kirâmın günden güne tezâyüdü, âcizâne müdâfaa etmekde
olduğumuz Müslümanlığın şeref ve haysiyeti nâmına elbetde mûcib-i iftihardır.

Sebilürreşâd gibi bir
ceride-i İslâmiye kari’lerinin az veya çok olması memleketimizde hissiyat-ı
İslâmiyenin inhitât veya terakkisine en sahih bir miyardır. Onun için, her
hangi bir kari’mizin Sebilürreşâd’ı terk etmesi bizi pek mahzun ve müteessir eder.
Leh’ülhamd Sebilürreşâd memleketimizin her tarafında münteşir olduğu gibi az
çok bütün İslâm âleminde de okunmaktadır. Sebilürreşâd kâri’lerinin
memleketimizde günden güne çoğalması hissiyat-ı İslâmiyenin tenâkus değil
tezâyüd etmekde olduğuna bâhir bir delildir. Ümid ederiz ki, zât-ı âlileri
Sebilürreşâd’ı terk etmeyecekler, hattâ daha birçok ihvân-ı dinimizi kari’în-i
kiram meyanına idhâle himmet buyuracaklardır.

Bâki arz-ı ihtirâmat ile tevvecühât-ı
âlilerinin devamını temenni eyleriz efendim.

Sebilürreşâd Sahib ve Müdürü Eşref Edib

(DEVAM EDECEK)

Mahir Ünal’a Açık Mektup

Sn. Ünal; 24 Ekim
tarihindeki sabah haberlerinde verilen Maraş’daki “Harf Devrimi ve K
ültürümüz”
konusundaki konuşmanızı şaşkınlıkla öğrendim. Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz
,
Osmanlı Devleti’
mizin çöküşünden sonra  kurulmuştur. Biliyoruz ki gerileme döneminden
çöküşe  giren devletimizi yeniden güçlü kılabilmek
için, 1808’de tahta çıkıp 1839 ‘ a kadar 31 yıl padişahlık yapan Sultan
2.Mahmud, bir çok yenileşme icraatlarını yapmıştır. O yıllarda yapılan bu
yenileşme hareketleri 1923 sonrası yapılanlardan az değildir. Bu sebeple Sultan
2.Mahmud’u  bazı  çevreler gavur padişah olarak suçlamışlardır.
Eğitim, askeriye, yönetim, kıyafet dahil sosyal alanlarda yapılan bu yenileşme
hareketleri daha sonra 1.Abdülmecit(22 yıl) , Abdulaziz(15 yıl ) ,5. Murat( 6
ay ),2.Abdulhamid ( 33 yıl ),5.Mehmed Reşat( 9 yıl ) , 6. Mehmed Vahdettin’in (
4 yıl ) padişahlık dönemlerinde de devam etmiştir. Yenileşme hareketleri, o
dönemin padişahları dahil, aydın ve yöneticilerinin devleti yaşatmak ve yeniden
eski gücüne kavuşturmak amaçlıdır. Fransız, İngiliz, Alman uzmanlarının
kimisine paşa ünvanları da verilerek yapılmıştır. Ama tüm gayretlere rağmen
1850’lerden sonra  çöküş hızlanmıştır. Büyük
devletlerin hasta adam olarak gördüğü Osmanlı yönetimi için Anadolumuz gıda
ambarı, insanlarımız ise üst üste gelen savaşlar ve isyanlar için asker deposu
vazifesi görmüştür. 1. Cihan harbine Almanlar’ın yanında girişimiz yıkılış
ını hızlandırmış ve
İstanbul dahil Anadolu’nun birçok yerinin işgaliyle karşı karşıya kalınm
asına sebep olmuştur.
1919′ da İzmir’in işgaliyle hızlanan bu çok kötü durumdan devleti kurtarma arayışları
Milli Mücadele ruhunu ateşlemiştir. O günkü arayışlar sonucu , Sultan
Vahdettin’in de onayıyla, Mustafa Kemal Paşa ordu müfettişi olarak   olağan
üstü yetkilerle görevlendirilmiştir. Görev Samsun havalisi dahil iç karışıklıkları
kontrol ve denetim altına almaktır. Bu görevle 19 Mayıs 1919 da Samsuna çıkan
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları İzmir’in Yunanlılarca işgali sonucu hızlanan
ve genişleyen milli mücadeleyi bir kurtuluş ve yeniden dirilişe dönüştürerek
Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulmasını sağlamıştır. Bu mücadele 23 nisan
1920′ de  TBMM’nin açılışını ve  29 Ekim 1923’de ise Türkiye Cumh
uriyetinin
ilanıyla sonuçlanmıştır.

Türk milleti bu
isim ve aynı bayrak altında
özgür ve bağımsız yeni
devletine kavuşmuştur. İlk yıllarda yapılan yenileşme hareketlerinin hepsi 1850′
lerden sonraki Osmanlı yönetiminin devletin sorunlarını çözmek ve daha güçlü kılmak
ve Türk milletinin daha müreffeh olmasına yönelik çözüm arayışları ile
ilişkilidir. Devletimiz bu reformlar ve getirdiği yenilikler sayesinde Anadolu
insanına eğitim , sağlık , iş , aş imkanlarını arttırarak bugünlere
gelinmiştir. Bugün siz Elbistan’ ın bir köşesinden, biz Bolu Gerede’ nin bir
köyünden çıkıp şu anki konumlarımıza geldiysek devletimizin imkanları ve
getirilen yeni düzenlemeler sayesindedir. Bu olmasa idi Anadolu’nun kıraç
topraklarında ekmek kavgası yapan 
insanlar olarak  yaşardık.1923
sonrası yapılan yenileşme hareketlerini, gençlik yıllarımın delili
şmenliği ve
bilgi yetersizliğiyle,
Kadir Mısırlıoğlu gibi bazı fanatik yazarların etkisiyle ben de konuştuğunuz
gibi yorumlardım. Daha sonra Halil İnalcık, Murat Bardakçı, İlber Ortaylı gibi
tarihçileri okudukça; Sait Halim Paşa, Ahmet Cevdet Paşa gibi isimlerin hatıra
ve tespitlerini öğrendikçe  gerçeklerin
farklı olduğunu öğrendiğime inanıyorum..

Sayın Ünal;
çocuklarımızın, torunlarımızın daha güvenli, daha çok refah içinde bir ülkede
yaşamasını istediğimizi, siyaset dahil bu amaçla çalıştığınıza inanıyorum. Bunun
ise daha barışçıl, daha birleştirici ve halkımızın dini değerler dahil daha
bilgili  olmasıyla mümkün olacağı
malumdur. Kuruluşunda ilimizde emeğim olan AK Partimizin de bu amaçla çalıştığına
inanıyorum. Lakin sizin bu konuşmanız ve benzeri bazı söylemlerin bu
hedefle  uyuşmadığına da inanıyorum.
100.yılına girdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu devlet başkanı olan ve 10
Kasım’da 84. ölüm yıldönümünü kutlayacağımız M.Kemal Atatürk başta olmak üzere
hizmeti geçen tüm geçmişlerimizi rahmetle-minnetle-şükranla anarım. Devletimizin
ilelebet ve milletimizin güven-huzur ve refah içinde yaşaması dilek ve dualarımla…

Bir Sanat Gününde Gündüz ve Gece

Kısa adı ESKADER olan
Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin 2019-2021 Ödül törenine
davetliydim. İmkânı olmadığı, öyle ki bırakın salonunu, odası bile olmayınca
ESKADER’in töreni Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleşti. Metro-Marmaray
ile gitmeme rağmen tam iki saatte ulaştım. Tören de saat 14.00’te vaktin
başladı. İyi ki de gitmişim, onca dostu ve sanatçıyı görmek bile benim için
ayrıcalık oldu.

 

Saz ile Senfoni

Önce, küratörlüğünü Mehmet
Lütfi Şen’in üstlendiği resim sergisi dikkatimizi çekti. Maziye ve bugüne
yönelttiği algısıyla, farklı bir duyuş gücü olan, özgün ve özgür ufka ve fırçaya
sahip Çankırılı Ressam Prof.Dr.Fevzi Karakoç’un Ata Senfoni adlı görsel zenginlikle
dolu sergisini izledik Oğuz Çetinoğlu ve Şadi Polat ile birlikte. İyi ki de
gezmişiz bu sergiyi.

İkramdan sonra ödül töreninin
yapılacağı görkemli salona geçtik. Zeytinburnu Belediyesinin sanat ve kültüre
ayırdığı kaynak, imkân, kadro ve zaman her türlü takdirin fevkindedir. Bu
gelişme yayınlar da dahil Belediye Başkanı Sayın Ömer Arısoy döneminde de
artarak devam etti.

Tören Turizm ve Kültür
Bakanlığı THM Sanatçısı Uğur Kaya ve arkadaşlarının saz, ney ve def ile
gerçekleştirdikleri program ile başladı. Bu enstrümanlarla Bulut, Kuşlar,
Korkuyorum, Poyraz, Yalnızlık ve Seher Vakti isimli eserleri izledik. Bir
senfoni orkestrası lezzeti aldık, keyfi yaşadık. Musikide sadece söze ve
gırtlağa değil, sazla evrensel boyutlu müzik dedikleri bu olsa gerek. En
sonunda sözün de hakkını verdi Uğur Kaya bestesiyle “Gidiyorum buradan aşk şiir
oldu/ Fırtınalar eser başımda/ Onun için çağlarım yar/  Dermansız bir derde düştüm bilmedin yar/ Ak
yerine karaları bağlarım yar!”

Büyük salon dolu değildi ama
boş da değildi. Zaten sanat, kültür ve medeniyet hareketi içindeki aydın
sayımız o kadar az ki! Buna rağmen başarılı bir törendi. Harun Yöndem sundu
programı ve en son “sürçü lisan ettikse af ola” demeyi de ihmal etmedi.

 

Görülmeyenler Görücüye Çıktı

ESKADER Başkanı Fatma Ersen
Yargıcı konuşmasında “Görünmeyeni ortaya çıkarıyor, değerlendirerek seçmeler
yapıyor, yeni nesli tanıması gerekli eskimezlerle tanıştırıyoruz. ESKADER
sevgi, saygı, üretmek yeni fikir ve ufuk demektir” dedi ve kısa, özgün
konuşmasını noktaladı. Önemli devlet umuru görmüş bir yerel yönetici Ömer
Arısoy da “Sanatçı ve kültür adamlarını aramızda görmekten mutluyuz. Bir başka
toplantıda yazarlarımızın, sanatçılarımızın yeni düşünceleriyle yeniden
buluşmayı diliyorum.” Dedi ve çok alkış aldı.

Ödül kategorileri çeşitliydi
(araştırma, deneme, dergi, hikâye, kitap yayıncılığı, sinema, söyleşi, şehir ve
kültür, şiir, televizyon, Türk Süsleme sanatları, üstün hizmet ödülü vs.) ve sahipleri
de çoğu genç ve yarınımız için ümit veren isimlerdi.

Deneme dalında ödül alan
Karaca Gözü adlı eserin yazarı Süheyla Karaca Hanönü iki çocuğuyla birlikte
çıktı sahneye. İyi ki de öyle yaptı. Alkış aldı. Belki de iki çocuğun hayatında
en önemli bir anı olarak kalacak bu kültürel etkinlik. Benim en fazla dikkatimi
çeken Tarih konusunda ödül alan Gültekin Yıldız ve araştırma kitabı Osmanlı
Devleti’nde Askeri İstihbarat adlı eseri oldu. Diğer eser ve isimler konusunda
da doğrusu pek fazla alternatif yoktu. Esasında kültür mutfağındaki bütün
eserler masaya getirildi, görünemeyen kişiler ve eserler görücüye çıktı. Keşke
rakipler olsaydı. Yıldız isim ve kitaplar birbiriyle yarışsa, derbilerimiz
olsaydı kültürde, sanatta.

Keşke mazeretleri ne olursa
olsun, ödülünü almak için temsilci bile göndermeyen veya gelmeyenlerin ismi anons
edilmese, daha sonra adreslerine postalansaydı. Bir de görsel bir güzellik
yapılabilir, ödül alan isim ve resimler ekranla sahneye yansıtılabilir, zamandan
da tasarruf sağlanabilirdi. Önümüzdeki sezonda dilerim bir dal da “kitap okuma”
ödülü olur. Müjdat Uluçam ismini örnek olarak verebilirim.

 

Ümraniye’de Bir Akşam

Aynı gün bir başka davet de Kültür
ve Turizm Bakanlığı’nın katkısıyla Ümraniye Belediyesi etkinliği vardı. Böylece
18. Geleneksel resim, hikâye ve şiir yarışmaları ödül töreni Crowne Plaza’da
yapıldı. Aşırı lüks bir yerdi. Mehmet Kamil Berse ile birlikte davetli
olduğumuz bu törene konser hariç akşamüzeri koşuşturarak yetiştik. İstihza gücü
yüksek bir profesyonel sanatçı sahnedeydi. Son yıllarda muhafazakâr işveren ve
siyasilerin gözdesi sanatçı çok şık giyinmiş, papyon kravatlı tiyatrocu Kadir
Çöpdemir takdim etti programı. Çokça espri yaptı, alkış istedi. Ümraniye’nin
uzun boylu insanları ve ticaretiyle ünlü olduğuna dikkat çekti! Önümde oturan
Gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak, koşturup duran Başkan Yardımcısı Mesut
Özdemir gerçekten çok uzun boyluydular. Onlardan mı etkilendi bilmiyorum. Ancak
salonda görebildiğim Prof Uğur Derman, Özcan Ünlü, Ekrem Kaftan, Nurettin
Durman, Mustafa Armağan normal boyları olan sanatçı, yazar ve şairlerdi. Kadir
Çöpçatan, Merhum Sakıp Sabancı’nın ünlü bir hat koleksiyonu olduğunu, ABD’de
bile sergiler açarak Türk Süsleme Sanatını tanıttığını da hatırlattı salonda
şık hanım ve beyleri görünce.

 

Siyasiler Plaket Dağıttı,
Sanatçılar Seyretti

Bizimle birlikte salona giren
Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım konuşmasında sanatın “olmazsa olmaz”
olduğunu ve sanatsız diğer sektörlerinde ortaya çıkamayacağını, kapitalizmin
şehirleri yaşanmaz hale getireceğini savundu! İsmet Yıldırım İnternet ile Tükçe’nin
bozulduğunu, yazmak için de kültür ve sanatın gerekli olduğunu, yoksa
tartışılır hale gelinebileceğini ileri sürdü. Ümraniye’de bir kültür sarayının
eksikliğini de bildiğini; tiyatro, opera, konser salonu için çalışacaklarını
söyleyen İsmet Yıldırım eğitimde de mesafe alınması gerektiği üzerinde durdu.
Ümraniye yerel yönetimi çeyrek asırdan fazladır hep aynı parti kazanıyor.

Sonra hikâye, resim ve şiir
yarışmasında derece alanlara ödülleri verildi. Genelde plaketleri milletvekilleri
ve siyasiler verdiler. Keşke sanatçı konuklara verdirilseydi plaketler, o anı
yarışmacılar hiç ama hiç unutmayacaktı. Sanatçı eseriyle aramızda hep
yaşayacaktı çünkü. Herkese verilen bez torbada ise lüks baskılı resim yarışması
kataloğu ve Ey sevgili adlı şiir kitabı ile Buhurumeryem’de Çekirge
Sıçrayışları adlı hikayeler kitabı ile kültür sanat Kasım Programı ve bloknot
vardı. Tören sonrası ayrıldık. Şehir ve Kültür Dergisi sahip ve yönetmeni M.
Kamil Berse Fatih’e, ben Şerifali’ye gideceğim. Haydi taksi bulabilirsen bul bakalım.

Sathî Nazar

     Konuşmalarımızda,
sohbetlerimizde, fikir alışverişlerimizde,

     Siyasî ve politik
anlatılarımızda;

     İfrat ve tefritten
yani ileri geri aşırılıklardan,

     Maalesef bir türlü
kurtulamıyor;

     Bu yüzden istemeyerek
de olsa,

     Birbirimizin
kalbini kırmaktan uzak duramıyoruz!

     Buna bir son
vermeli, mutedil ve anlayışlı,

     Hoş görülü bir yol
tutmalıyız.

     Zira kolaylıkla kırılan
kalpleri yapmak;

     Hiç de kolay
olmuyor!

     Bu da toplumda
gerilim ve soğukluklara sebebiyet veriyor!

     Öyleyse menfî /
olumsuz;

     Tutum ve
davranışları bir tarafa bırakarak;

     Milletçe
kucaklaşmanın,

     Birbirimize
yaklaşmamız gerektiğinin

     Çarelerini bulmaya
çalışalım.

     “Sathî nazar,
muhali (imkânsızı) mümkün görür!”

     Öyleyse ilk adım,
sathî / yüzeysel inceleme,

     Araştırma ve
bakışlardan uzak durmalı.

     Bu bakışın bizleri
yanlış sonuçlara götürebileceğini,

     Unutmamalıyız.

     Bunun için
zihinler,

     Mülâhaza /
düşüncede dikkatli olmaları gerekir.

     Nazar ve bakışta
ise, im’anı:

     Yani bir konu
üzerinde dururken dikkat ve ihtimamı /

     O hususta çok özen
göstermeyi,

     İnceden inceye düşünmeyi;
prensip ve düstur edinmeliyiz.

     Çünkü âlim-i
mürşid / irşat edici, yol gösterici âlim;

     Koyun gibi olmalı,
kuş gibi olmamalı.

     Zira koyun
yavrusuna süt, kuş yavrusuna kay / kusmuk verir.

     Evet, sathî ve
aceleci inceleme ve araştırmalar; bizleri yanlış sonuçlara götürür.

     Bu durumlarda
yanlışa düşmemenin çare ve yolu ise,

     Mantıklı olmak,
mantık metot ve usûllerine başvurmaktan geçer.

     Nitekim İmam-ı
Gazalî: “Mantık bilmeyenin ilmine itibar edilmez!” demektedir.

     Yukarıda
belirttiğimiz gibi, ilmin hazmedilerek insanlara aktarılması;

     Koyunun yavrusuna
otları; süt hâline getirerek yani hazmederek sunması şeklinde olmalı.

     Kuşun yavrusuna;
hazmedilmemiş hâliyle kusmuk vermesi gibi olmamalı.

     Unutmayalım ki:
“Zihnin sathiliği yani yüzeyselliği,

     En şiddetli
hastalıktan daha ağır bir hastalıktır.

     Zihinleri bu
hastalıktan kurtarmak” lâzımdır.

     “Bilmiş ol ki,
ilim bir gıdadır ve mutlaka hazmedilmesi gerekir.

     Rahvan bir at gibi
acele koşan zihin, hakikatlerin üzerinden kayarak geçer

     Ve hakikatler o
zihnin elinde parçalanır.

     Orada sabit durmaz
ve zihinden çıkar gider.

     Daha sonra zihin,
hakikatlerin tamamını değil;

     Sadece büyüme ve
yeşerme kabiliyetini kaybeden, bazı parçalarını kendinde toplamaya çalışır.

     Hazmedilmediğinden
yeşermez ve zihin sadee o hakikatleri kusar ve bazan da kokuşur.”

     (Kızıl Îcaz)

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-5

0

Amasra’da Türkiye Taşkömürü Kurumu
(TTK)’na ait maden ocağında ise 14 Ekim 2022 günü grizu patlaması sonucu 41
madenci hayatını kaybederken 11 madenci de yaralanmıştır.   
Türkiye Taşkömürü Kurumu İş
Sağlığı, Güvenliği ve Eğitim Dairesi Başkanlığı’nı Şubat 2019 Yılında
Yayınladığı Ani Gaz Ve Kömür Püskürmesi (Degaj) Olaylarına Karşı Alınacak
Emniyet Tedbirleri Yönergesi’[1]ne
göre günümüzde Amasra’da yaşanan olayların vuku bulmaması gerekmektedir. Demek
oluyor ki ister yönergeler, isterse kanunlar olsun, yazılanların mükemmel
olmaları yeterli olmamaktadır. Aynı zamanda kurumların denetlenme ve hesap
verme özelliklerinin yanında uygulanmalarının takibi gerekmektedir.

TARTIŞMA ve SONUÇ

Arif Emre Dursun, Statistical analysis of methane explosions in Turkey’s
underground coal mines and some recommendationsfor the prevention of these
accidents[2]
isimli çalışmasında “Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde meydana gelen metan
patlamalarının istatistiksel analizi ve bu kazaların önlenmesine yönelik bazı
öneriler” de bulunmaktadır:

Yeraltı kömür madenciliği, içerdikleri doğası gereği yüksek risklere
sahip dünyanın en tehlikeli işyerlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bunun
nedeni, Metan gazı, varlığın çoğu yeraltı kömür madeninde doğal olarak değişmez
bir gerçektir. Bu nedenle, yüksek riskli koşullarda çalışmanın yanı sıra,
yeraltı kömüründe doğa ile mücadele etmek madencilik, özellikle metan
patlamaları başta olmak üzere maden kazası olasılığını da beraberinde getirmektedir.
Sonuç olarak, hem madenciler hem de çevre için patlama riski nedeniyle kömür
madenciliğinde metan yeraltı için en ölümcül tehlikelerden biri olarak kabul
edilmiştir. Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde en sık meydana gelen aniden
ortaya çıkan ve büyük hasara neden olan kazalardan biri metan patlamalarıdır. Son
yıllarda, Türkiye’nin yeraltı kömür madenleri, birçok madenciliğin meydana
gelmesi nedeniyle madencilerin yaşamları için hala ciddi tehditler oluşturmaya
devam etmektedir. Gaz kazaları Arif Emre Dursun’un çalışmasında 2010-2017
yılları arasında Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde meydana gelen metan
patlaması kazaları istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Yapılan analizler,
2010-2017 yılları arasında Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde ölüm
sayısının 578 olduğunu ve ölüm oranının %92,63 olduğunu göstermiştir. Metan
patlamaları oranı ve diğer gazla ilgili kazalardan kaynaklanan ölüm oranı
%68,342dür. Türkiye, yeraltı kömür madenlerinde ölümlü kazaların meydana gelme
sıklığı en yüksek olan ülkelerden biridir[3].

Kaj Elgstrand & Eva Vingård, Occupational Safety and Health
in Mining Anthology on the situation in 16 mining countries
isimli
çalışmalarında Madencilikte İş Sağlığı ve Güvenliği üzerine 16 maden
ülkesindeki duruma ilişkin yayınlardan oluşturdukları eserlerinde: “Türkiye’de
sağlık ve güvenlik kültürü hâlâ çok zayıf ve güçlendirilmesi gerekmektedir” demektedir.
Kaj Elgstrand & Eva Vingård’ya göre bu, hızlı bir şekilde
çözülemeyecek bir sorundur. Uzun vadeli çalışmalar gerektirmektedir.
Türkiye’den gelen bulgularda madencilik faaliyetlerinde taşeronlaştırmanın sıkı
bir şekilde düzenlenmesi ve yasaklanması önerilmektedir. Sendikalar, meslek
birlikleri ve ilgili resmi ve sivil toplum kuruluşlarının ortak çabası ve
dayanışması gerekmektedir. Türkiye’de iş müfettişlerinin yetersiz olduğu göz önünde
bulundurularak, meslek kuruluşlarının yanı sıra sendikaların da yer alması ve
madencilik sektörüne ek uzman hizmetleri sunması önerilmektedir. Türkiye’de
Sağlık Bakanlığı’nın taşra teşkilatları da dahil olmak üzere iş sağlığı ve
güvenliği için güçlü bir Ulusal ajans kurması gerektiğine inanılmaktadır[4].

 

Arif Emre Dursun (2020), Statistical analysis of methane explosions in
Turkey’s underground coal mines and some recommendationsfor the prevention of
these accidents: 2010–2017, Natural Hazards, isimli çalışmasına göre 2010-2017
yılları arasındaki verilere göre Türkiye’de toplam 1003 maden işçisi madencilik
faaliyetleri (linyit ve taşkömürü madenciliği, metal cevheri madenciliği, diğer
madencilik ve taşocakçılığı) sırasında yaşamını yitirmiştir. Bu ölümlü kazalar
incelendiğinde en çok kazanın yeraltı kömür madenlerinde meydana geldiği ve bu
kazaların en sık sebeplerinin metan patlamaları ve diğer gaz kaynaklı kazalar
olduğu görülmektedir. Bu 8 yıl içinde yeraltı madenlerinde toplam ölüm sayısı
578, ölüm oranı ise %92,63 olarak bulunmuştur. Ayrıca metan patlamaları ve
diğer gazla ilgili kazaların neden olduğu ölüm oranının %68,34 olduğu tespit
edilmiştir. Metan patlaması tehditlerini ve gaz kaynaklı diğer kazaları ortadan
kaldırmak için Türkiye’deki yeraltı kömür madenlerinde tehlikeli gazların
sürekli izlenebileceği kontrol ve erken uyarı sisteminin kurulması
gerekmektedir. Elektronik teknolojisindeki ilerlemeyle birlikte yeraltı
madenciliğinde uzaktan izleme ve kontrol sistemlerinin kullanımı oldukça yaygınlaştığından,
bu sistemlerin kullanımı çoğu gelişmiş ülkede yasal bir zorunluluk haline
gelmiştir. Bu nedenle Türkiye’deki yeraltı kömür madenlerinin sürekli izleme
sistemleri ile izlenmesi gerektiği önerilmektedir. Ayrıca gaz kaynaklı
kazaların, yangınların ve diğer tehlikeli olayların kurtarma departmanlarına,
hastanelere ve bakanlığın diğer büyük kurtarma departmanlarına erken bildirimi
için kablosuz sensör ağ teknolojisinin kullanılmasını gerekmektedir. Kablosuz
sensör ağı teknolojisini kullanarak CH4, CO ve CO2 gibi bazı zehirli veya
patlayıcı gazlar tarafından kontrol edilmelidir[5].

Yaşar Kasap (2011)
,
The Effect Of Work Accidents On The Efficiency Of
Production İn The Coal Sector
isimli makalesinde Kömür sektöründe iş
kazalarının üretim verimliliğine etkisini araştırmıştır. Yaşar Kasap’a göre de
Madencilik, diğer sektörlere göre iş kazası oranlarının en yüksek olduğu
sektörlerden biridir. Bu tür kazalar ülke ekonomisini de olumsuz
etkilemektedir. Hem işgücü hem de iş günü kayıplarına neden olmaktadır.
Madenciliği diğer sanayi kollarından ayıran şey, çalışma ortamlarının sürekli
değişmesi ve çalışma koşullarının ağır olmasıdır. İş kazaları açısından risk
faktörlerinde artışa neden olan emek yoğun yeraltı üretim yöntemlerinin
uygulanması ve kömürün giderek artan enerji talebini karşılamayan önde gelen
bir kaynak olmasına rağmen 1987-2006 yılları arasında Türkiye Taşkömürü
İşletmesi’nde (TTK) üretim verimliliğini kazalar etkilemiştir[6].

 

Yılmaz Fatih (2015), The Relationship between Privatization and
Occupational Safety in Coal Industryin Turkey; A Statistical Review of Coal
Mine Accidents, (Türkiye’de Kömür Sektöründe Özelleştirme ve İş Güvenliği
İlişkisi; Kömür Madeni Kazalarının İstatistiksel Bir İncelemesi) isimli
araştırmasına göre birçok çalışma, Türkiye’deki kömür madenlerinde güvenli bir
üretim ilerlemesini kısıtlayan ciddi iş güvenliği eksiklikleri olduğunu göstermiştir.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (2012) denetim sonuçlarına göre; madenlerin
%7’sinin, %23’ünün ve %83’ünün teknik amiri, %23’ünün ve işletme izin
belgesinin bulunmadığı, madenlerin %43’ünün düzenli gaz ölçümü yapmadığı,
%26’sının, %32’sinin ve %21’inin gaz ölçümü yapmadığı tespit edilmiştir.
madenlerde sırasıyla işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve iş sağlığı ve
güvenliği kurulu bulunmamaktadır. Aynı raporda, kömür madenlerinin bulunmadığı
da belirtilmektedir. Uygun ve yeterli tahkimat, yeterli havalandırma sistemi ve
kaçış yolları. Madenlerde genellikle gaz izleme ve uzak sinyal sistemleri ve
devre kesiciler bulunmamaktadır. Denetlenen 64 işyerinden sadece 7’sinde
herhangi bir eksikliği yoktur[7].

Tüm sektörlerde olduğu gibi yeraltı kömür madenciliği sektöründe de
öncelikle iş kazalarına ve meslek hastalıklarına karşı önlem alınması
gerekmektedir. Arif Emre Dursun, çalışmasında Türkiye’deki yeraltı kömür
madenciliği endüstrisinin önde gelen sorunu olan metan patlamaları ve diğer gaz
kaynaklı kazalara karşı önleyici tedbirlerin yanı sıra yeraltı kömür
madenciliği işletmelerinde sağlık ve güvenlik sorunlarına dikkat çekmeyi amaçlamıştır.
Bunun için Türkiye’deki gaz kazalarını analiz etmiş ve metan patlamaları ve
diğer gazla ilgili kazaların önlenmesi için bazı önerilerde bulunulmuştur. Bu
nedenle gaz kazalarının önlenmesine yönelik güvenlik önlemleri, yeraltı kömür
madenlerinde dikkat edilmesi gereken en kritik konulardan biridir:

Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde yapılan güvenlik hataları[8]

TMMOB (2010) ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme
Kurulu (DDK 2011) tarafından Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerine ilişkin
raporlarında, ekipmanın yetersiz olduğu, kömür üretim yöntemlerinin
gelişmediği, güvenlik kurallarının yetersiz olduğu ve risk
değerlendirmelerinden bahsedilmiştir. Bu yetersizlikler, Türkiye’deki birçok
maden kazasının nedenidir. Ayrıca, uluslararası kural ve düzenlemelere tam
olarak uyulmaması ve ulusal yasa ve yönetmeliklerin birçok eksikliği nedeniyle
Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde çok sayıda ölümlü maden kazasının
meydana geldiği de raporlarda açıklanmıştır. Ayrıca bu raporlarda güvenlik
kuralları ile ilgili yapılan hataların bu ölümlü kazaları artırdığına
değinilmiştir. TMMOB’un iş kazaları raporuna göre, Türkiye’deki yeraltı kömür
madenlerinde güvenlik kurallarına uyulmaması büyük bir sorundur. Bu raporlar,
Türkiye’de maden işçilerinin sağlık ve güvenliğinin denetimini düzenleyen yasa
ve yönetmeliklerin içeriklerinin, 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve
İşyerlerimde İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği gibi birçok eksikliğin
bulunduğunu vurgulamıştır. Ayrıca, gaz kazalarına karşı önlemler ve yeraltı
madenlerinde güvenlik kuralları Türk hukukunda yetersizdir. Türkiye’nin yeraltı
kömür madenlerinde yapılan güvenlik hataları aşağıda verilmiştir[9]:

 

• Kömür
madenlerinde aydınlatma ve güç kaynağı olarak kullanılan elektrikli ekipman
veya cihazlar anti-metan değildir ve metan patlaması riskine karşı yetersizdir.

• Kömür
ocaklarında kullanılan elektrikli cihazlar gazlı havaya uygun değildir ve gaz
patlamalarına karşı korumasızdır.

• Türkiye’deki
birçok kömür madeninde, maden içindeki CH4 gazı %1,5’i geçmesine rağmen kesici
sensörler enerjiyi otomatik olarak kapatamamaktadır.

• Birçok kömür
madeninde gaz yönetimi için erken uyarı sistemleri yoktur. CH4 gazı tehlikeli
seviyelere ulaşsa da gerekli ve yetkili kişiler uyarılmamaktadır. İzleme
merkezi ile kömür madeni arasında on-line iletişim sisteminin olmaması
nedeniyle çalışanlar zamanında tahliye edilememektedir

• Gaz izleme
sistemlerinin yetersizliği nedeniyle kömür madenlerinin çoğunda günlük ve aylık
CH4 gazı ölçümleri kayıt altına alınmamaktadır.

• Kömür
ocaklarının içindeki gaz sensörleri, ayarların değişmesine ve sensörlerin
yanlış kullanılmasına neden olabilecek, kolay ulaşılabilen ve kullanılabilen
alanlara yerleştirilmiştir.

• Yeraltı
kömür madenlerinde çalışan maden mühendisleri ve diğer yetkili personelin
yeterli ve uygun gaz ölçüm aparatlarına erişimi yoktur ve ayrıca kömür
madeninde uygun yerlere otomatik gaz ölçüm sensörleri yerleştirilmemiştir.

• Günlük
tehlikeli gaz değerleri ölçülmemekte ve düzenli olarak takip edilmemekte,
gazların sınır değerleri kaydedilmemektedir.

• Türkiye’deki
yeraltı kömür madenlerinde henüz otomatik gaz ölçüm sistemleri kurulmamıştır.
Bu durum güvenlik kurallarına uygun değildir ve gazlı kömür madenleri için
büyük bir sorundur. Bu nedenle kömür madenlerinde nitelikli bir gaz ölçüm
sensörü veya cihazı kurulmalı ve her vardiyada düzenli olarak gaz değerleri
ölçülmelidir.

• Kömür
madenlerinin birçoğunda ilk yardım ve tahliye istasyonları bulunmamaktadır. Bu
istasyonlar bir acil durum veya kaza durumunda gereklidir. Bu nedenle
Türkiye’deki tüm kömür madenleri bu istasyonları inşa etmek zorundadır.

• Eğitim ve
uygulama eksikliği nedeniyle birçok çalışan güvenlik kurallarıyla ilgili ciddi
hatalar yapmaktadır. Ayrıca, sağlanan ekipman sağlık ve güvenlik için çoğunlukla
kullanılamamaktadır. Bu durum Türkiye’nin yeraltı kömür madenlerinde ölümlerin
artmasına neden olmaktadır.

• Risk
değerlendirmesi yapılmaması, taşeronluk, taşeronluk, üretim baskısı ve geçmiş
kazalardan ders alınmaması gibi bazı yanlış uygulamalar Türkiye’deki yeraltı
kömür madenlerinin temel sorunlarıdır.

• Türkiye’deki
kömür madenlerinde risk analizi profesyonel sağlık ve güvenlik uzmanları
tarafından yapılmamakta ve acil durum planları bulunmamaktadır.

• Diğer önemli
sorunlar ise kömür madenlerinde denetim (iç denetim) hizmetlerinin etkin
olmaması, teknik müfettişlerin deneyimsiz olması, kamu kurumlarının denetimlerinin
etkin olmaması, mesleki eğitim ve güvenlik kültürünün olmamasıdır. Ayrıca
devlet adamlarının neden olduğu formaliteler kurtarma operasyonlarını
yavaşlattığı için bu sorunun da çözülmesi gerekmektedir[10].
Birçok vakada ister maden faciaları yahut afetlerde risk ve kriz yönetimi
açısından siyasiler müdahil olmakta yanlış yönlendirmeler ortaya çıkmaktadır.
Devlet memurlarının risk ve kriz konusunda deneyim ve bilgileri yeterli düzeyde
değildir. Bunun bir an önce telafi edilmesi gerekmektedir.

Gaz patlaması kazalarının önlenmesi için bazı
öneriler[11]

İş sağlığı ve güvenliğinin amacı önleme ve koruma olduğundan, toplu
ölümlere neden olan metan patlamaları ve diğer gaz kaynaklı kazaların önlenmesi,
yeraltı kömür madenlerinde sağlık ve güvenlik kuralları açısından alınması
gereken en önemli tedbirlerdendir. Metan varlığı, çoğu yeraltı kömür madeninde
doğal olarak değişmez bir gerçektir. Bu nedenle, madende bulunan metan ile
çalışmayı öğrenmek ve metan risklerine karşı önlem almak, kazasız çalışma
ortamında verimli bir üretim yapılmasına yardımcı olabilir. Metan
patlamalarının önlenmesi için gerekli verilerin toplanması ve çalışmaların
önceden ve zamanında yapılması esastır. Bu tedbir gazla ilgili kazaları ve
olumsuz sonuçlarını en aza indirgemektir.

Türkiye’de metan patlamaları ve gazla ilgili diğer kazaları önlemek
için alınması gereken bazı öneriler[12]

Türkiye’nin yeraltı kömür madenleri aşağıda verilmiştir:

• Türkiye’deki
kömür madenlerinin çoğunluğu küçük kömür madenleridir ve genel olarak kömür üretim
yöntemleri az gelişmiş, güvenlik kuralları ve ekipman yetersizdir. Önleyici
risk değerlendirmesi önlemleri yoktur.  Sonuç
olarak, Türkiye’nin yeraltı kömür madenleri, gelişmiş ekipman ve mekanize kömür
üretim yöntemleri ile yüksek madencilik teknolojisi ile donatılmalı ve aynı
zamanda en üst düzeyde iyileştirilmiş güvenlik kurallarına sahip olmalıdır.

• Öncelikle
güvenlik teknolojisi, özellikle gaz izleme sistemi Türk Devleti tarafından
istenmelidir. Yeraltı kömürlerinde anormal gaz biriktirdiği bilinen madenler
için gaz izleme sistemleri kurulmalıdır. Ayrıca madenlerdeki gaz
konsantrasyonunun, belirlenen sınır değeri aşması durumunda anında tespit
edilmesi ve zamanında müdahale edilmesi gerekmektedir. Kömür madenlerindeki
tehlikeli gazların sürekli izlenmesi, sağlıklı kömür üretimi için temel bir
güvenlik önlemidir. Birçok ülkede, kablosuz sensör ağları tekniği, artık
yeraltı kömür madenlerinde tehlikeli gaz konsantrasyonlarının izlenmesi için yaygın
olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle, izleme için kablosuz algılayıcı ağ
teknikleri kullanılmalıdır.

• 6331 Sayılı
İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile İş Yerlerimde İş Sağlığı ve Güvenliği
Yönetmeliği gaz patlamasından korunma kontrol ekipmanları ve güvenlik
denetimleri için yetersizdir. Bu nedenle gaz patlamasını önleyici ekipman ve
güvenlik önlemleri kanunla artırılmalıdır.

• Türkiye’nin
yeraltı kömür madenlerinde emniyet ve gaz kontrol yönetimi yetersizdir. Yeraltı
kömür madenlerinde bazı tehlikeli gazlar mevcuttur. Bunlar işçi sağlığı ve
madenlerin kendileri için son derece tehlikeli gazlardır. Bu gazların yanıcı,
boğucu ve zehirli olma gibi çeşitli tehlikeli özellikleri vardır. Bu bağlamda,
yeraltı kömür madenlerinde atmosferi güvenli tutmak için birincil gereklilik,
maden havasındaki CO, CO2, H2S ve CH4 gibi tehlikeli gazların
konsantrasyonlarını sürekli ve düzenli olarak izlemektir. Bu dört gaz, güvenli
gaz yönetimi teknolojisi kullanılarak kontrol edilmelidir. Bu nedenle yeraltı
kömür madenlerinde gaz kazası önleme ve kontrol teknolojisi açısından sürekli
gaz izleme ve hızlı veri alma sistemleri kullanılmalıdır. Gazların sınır
değerlerinin aşılması durumunda ilgili birimlere otomatik olarak acil durum
sinyali gönderilmeli ve patlama meydana gelmeden tehlike belirlenmelidir.
Patlamaya neden olabilecek tutuşturma kaynaklarının kontrolü ve yönetimi
yeterli olmalı, patlamayı tetikleyebilecek tutuşturucu ekipmanlar kaldırılmalı,
elektrikli ekipmanlarda elektrik arklarını ve kıvılcımları önlemek için ex-proof
(patlamaya karşı koruma sağlayan) malzemeler kullanılmalıdır.

• Türkiye’deki
kömür madeni çalışanlarının çoğunluğunun madendeki tehlikeli gazlar hakkında
herhangi bir sağlık ve güvenlik eğitimi bulunmamaktadır; Bu nedenle,
çalışanların bilgi konusunda eğitilmesi gazla ilgili kazaların sayısının
azalması açısından özellikle önemlidir. Bu nedenle işçiler gazların tehlikesi
ve yeraltı kömür madenlerinin güvenlik koşulları konusunda eğitilmelidir.

• Madende gaz
konsantrasyonunun aniden yükselmesini önlemek için alınacak en önemli
önlemlerden biri kontrol kuyularının bulunmasıdır.

• Gaz
sensörlerinin yeri gaz gelirine göre ayarlanmalıdır.

• Patlamaları
önleyen yangın barajları (su ve toz) mevzuata dâhil edilmelidir.

• Havalandırma
sistemleri bilgisayar destekli tasarımlarla yapılmalı ve gerçekçiliği bilimsel
olarak kanıtlanmalıdır.


Yönetmeliklerde belirtilen gazların sınır değerleri uluslararası güvenlik
standartlarına uygun olacak şekilde yeniden düzenlenmeli ve yönetmeliklerde yer
alan gazların sınır değerleri mevzuata eklenmelidir.

• 6331 Sayılı
İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile İş Yerlerimde İş Sağlığı ve Güvenliği
Yönetmeliği gaz oluşumunun önlenmesi için yeniden düzenlenmelidir.

Kazalar ve
güvenlik yönetimi teknolojisi için uluslararası standartlar yönetmeliklere
girmelidir[13].

               Şüphesiz yönetmelikler ve kanunlar işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından uluslar arası standartlara kavuşturulmalıdır. Fakat sözleşmelerin ve yönetmeliklerin kanunlar çerçevesinde hayata tatbik edilmesi insan faktörü ile özellikle de yöneticilerin bu yönetmelik ve kanunlara uyması ile doğrudan bağlantılıdır.  Henüz (14-Ekim- 2022) Amasra maden kazasının hukuki süreci devam etmektedir. Bununla beraber Türkiye’de Soma faciasında sadece uzmanların çözmesi gereken s

Öğretmenler, Kariyer Basamaklarına Sınavla Değil, Kıdemine Göre Yükseltilmeli

0

4 Şubat 2022 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7354 sayılı
Öğretmenlik Meslek Kanunu ile eğitim ve öğretim hizmetlerini yürütmekle görevli
öğretmenlerin atamaları ve mesleki gelişimleri ile kariyer basamaklarında
ilerlemelerini düzenlemek amaçlanmıştır. Aslında bu tip yeni düzenlemeler,
kanunun kabulünden sonra mesleğe intisap edenlere uygulanması gerekir.

 

Öğretmen kariyer basamakları uygulaması ilk defa 2005-2006
yıllarında Sayın Hüseyin Çelik’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde yapıldı.
Meslekte 8 yılı dolduran öğretmenler sınava tabi tutularak, yüksek lisans
(master) yapan öğretmenler ise sınavsız olarak Uzman Öğretmen yapıldı.
Başöğretmenlik unvanı için sınav açılmadı, sadece doktora yapan öğretmenlere
sınavsız olarak Başöğretmen unvanı verildi. Bu süreçte 75 bin öğretmene Uzman
Öğretmen, 330 öğretmene de Başöğretmen unvanı verildi. Ben de o dönemde
branşımda birinci sırada Başöğretmen oldum. 
Bu öğretmenler çalıştıkları sürece diğer öğretmenlerden bir miktar farklı
maaş aldılar. O tarihte devlet okullarında 600 bin öğretmen vardı. Bir daha
sınav açılmadığı için 525 bin civarında öğretmen mağdur oldu. Emekli olunca ise
Uzman Öğretmenler de Başöğretmenler de unvansız öğretmenler gibi emekli
oldular. O tarihte öğretmen kariyer basamakları ile ilgili yasal bir düzenleme
yapılmadı. 

 

Bu düzenlemenin yükseköğretim kurumlarındaki öğretim
elemanlarının Öğretim Görevlisi, Dr. Öğretim üyesi, Doçent ve Profesör unvanlarıyla
bir ilgisi yoktur. Çünkü Yalnız şöyle bir ilişkisi vardır. Bu kanuna göre
yüksek lisans (master) yapan öğretmenler sınavsız olarak Uzman Öğretmen,
doktora yapan öğretmenler de sınavsız olarak Başöğretmen unvanı alacak. Fakat
öğretmenler emekli olunca, unvanı ne olursa olsun farklı maaş alamayacaklar,
tek tip maaş alacaklar. Sadece kıdemleri maaşlarını etkileyecek. Hâlbuki yükseköğretim
kurumlarındaki öğretim elemanları emekli olunca, unvanlarına göre maaş alırlar.
Subaylarda emekli oldukları rütbelerine göre maaş alırlar.

 

Öğretmen Kariyer Basamakları Sistemi Ne Getirecek?

 

Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmen kariyer basamakları
sistemine, öğretmenleri yüksek lisans ve doktora yapmaya, kendilerini
geliştirmelerine, mesleki alanda rekabeti artırmaya teşvik etmek için geçti.
Ama bu haliyle sistemin bu amaca uygun sonuç vermesi mümkün değil, aksine
öğretmenlerin moral ve motivasyonlarının bozulmasına yol açacak.

 

“Aday Öğretmenlik ve Öğretmenlik Kariyer Basamakları
Yönetmeliği”nin “Yazılı sınav” başlıklı 24. Maddesine göre;  “Yazılı sınav, Ölçme, Değerlendirme ve Sınav
Hizmetleri Genel Müdürlüğünce uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik için ayrı
ayrı olmak üzere yılda bir defa yapılır. Bu sınavlarda 100 puan üzerinden 70 ve
üzerinde puan alanlar başarılı sayılır.” Buna göre, sınvda 70 puanın altında
kalan öğretmenle başarısız sayılacak. Bu durumda bu sınavlar, öğretmenin zaten
yıpranmış olan itibarını iyice yıpratacak. Sınavda başarısız olan öğretmenler,
büyük bir motivasyon kaybına uğrayacaklardır. Bunun çeşitli yansımaları
olacaktır. Bu durum hem ruh sağlıklarını etkileyecek, huzursuz ve mutsuz yapacak,
hem de mesleki verimini düşürecektir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu durumu da
göz önünde bulundurması gerekir.

 

Öğretmenlik kariyer basamakları sınavlarında kesinlikle
öğretmenlerin mesleki yeterlilikleri ölçülmüyor. Bir öğretmenin uzman öğretmen,
başöğretmen olması için önce branşında uzman olması gerekir. Halbuki bu
sınavlarda hiç branş sorusu sorulmuyor, mesleki performansı ölçülmüyor. Bu
programlarda hangi konularda soru sorulacağına bir göz atalım. Uzman öğretmenlik
ve Başöğretmenlik sınavlarında yaz dönemlerinde verilen eğitim programlarındaki
şu konularla ilgili sorular sorulacak: Öğrenme ve Öğretme Süreçleri, Ölçme ve
Değerlendirme, Özel Eğitim ve Rehberlik, Eğitim Araştırmaları ve Ar-Ge
Çalışmaları, Eğitimde Kapsayıcılık, Çevre Eğitimi ve İklim Değişikliği, Sosyal
Etkileşim ve İletişim, Dijital Yetkinlik, Güvenli Okul ve Okul Güvenliği.
Başöğretmenlik için verilen ve sınavlarında bu konulara ek olarak şu konulardan
da sorular sorulacak: Okul Geliştirme ve Liderlik, Sosyal Duygusal Öğrenme Becerilerin
Geliştirilmesi, Bilişsel Düşünme Becerileri.

 

Görüldüğü gibi bu sınavlarda kesinlikle branşla ilgili soru
sorulmuyor. 2006 yılında yapılan kariyer basamakları sınavlarında maalesef bazı
yetersiz öğretmenler sınav kazanarak uzman öğretmen oldular. Ayrıca
öğretmenlerin mesleki performansı da ölçülmüyor

 

     Avrupa’da Durum
Nasıl?

 

  Avrupa ülkelerinin
bazılarında öğretmenliğe başlamak için, öğretmen eğitimi diploması yeterlidir.
Bazı ülkelerde (İspanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Arnavutluk ve Türkiye)
aday öğretmenler tam yeterliliği elde etmek için rekabetçi bir sınavı geçmek
zorundadırlar. Bazı ülkelerde ise  yazılı
sınavlar, mülakatlar, portfolyoların değerlendirilmesi, öğretmenlik
uygulamasının gözlemlenmesi veya bu yöntemlerin herhangi bir kombinasyonu şeklinde
organize edilebilmektedir. Mesleğe başlayan öğretmenler, sürekli mesleki
gelişim faaliyetlerine katılırlar. 

 

  Avrupa ülkelerindeki
öğretmenlik kariyer basamakları üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, 42
Avrupa ülkesinden 21 ülkede Düz Kariyer Yapısı, 21 ülkede ise Çok Seviyeli
Kariyer Yapısı uygulanmaktadır. Düz Kariyer Yapısında: kariyer basamakları
bulunmamaktadır. Çok Seviyeli Kariyer Yapısı uygulayan ülkelerden birkaçında
kariyer basamaklarına bakalım.

 

Kıbrıs ‘ta, üç kariyer seviyesi, okul yönetimindeki bir
ilerlemeye karşılık gelir: (1. Öğretmen, 2. Başöğretmen ve 3. Müdür Yardımcısı
A). Letonya’da kariyer yapısı beş “Kalite Seviyesi” ne dayanmaktadır.
Romanya;  (1. Başlangıç Öğretmeni, 2.
Öğretmen, 3. Öğretme Seviyesi II ve 4. Öğretme Seviyesi I). Bulgaristan: (1.
Öğretmen, 2. Kıdemli Öğretmen, 3. Baş Öğretmen). İrlanda: (1. Öğretmen, 2.
Asistan Öğretmen II, 3. Özel Yetkili Öğretmen, 4. Asistan Öğretmen /Asistan
Müdür Yardımcısı, 5. Müdür Yardımcısı, 6. Müdür). Fransa: (1. Öğretmen, 2.
Öğretmen Eğiticisi, 3. Pedagojik Danışman). Arnavutluk: (1. Öğretmen, 2.
Nitelikli Öğretmen, 3. Uzman Öğretmen, 4. Usta Öğretmen).

 

           
Öğretmenler bu kariyer basamaklarına sınavla değil, mesleki eğitim
başarılarına, bu konularda yaptıkları eğitime ve performanslarına göre
yükselirler. Burada şunu da belirtmek gerekir, öğretmene meslek içinde
-mentorluk dâhil- her türlü destek verilmektedir.  Fransa’nın ortaokul öğretmenleri 100’lük bir
ölçekte değerlendirilir ve bu derecelendirmenin % 40’ı okul lideri ve% 60’ı da
müfettiş tarafından yapılır. Polonya’da, “performans değerlendirmesi” yazılı
olarak verilir ve ‘olağanüstü’; ‘pozitif’; veya ‘negatif’ gibi notlardan
biriyle sonuçlanır.  Slovenya’da düzenli
değerlendirme ölçeği beş, Karadağ’da ise 10’un üzerindedir. Birleşik Krallık’ta
(İngiltere ve Galler), değerlendirme, öğretmenin maaşının artmasını formüle
eder.

 

            Kariyer
ilerlemesi ve maaş, kariyer yapısında daha yüksek bir seviyeye yükselme, çok
seviyeli bir kariyer yapısına sahip ülkelerin çoğunda maaş artışına bağlıdır.
Almanya’da; ‘Öğretmenler’ A12 maaş grubunda başlar, “Kıdemli Öğretmen”
olduklarında A13 maaş grubuna geçer ve “Çalışma Şefi” olarak A14 maaş grubunda
maaş alır. İrlanda’da öğretmenler, kariyer seviyesine göre ücret alırlar.

 

Sistemin Mahzurları Nasıl Ortadan Kaldırılır?

 

           
Öğretmenlik kariyer basamakları sınavının mahzurlarının ortadan
kaldırılması için yapılması gerekenleri şöyle özetleyelim:

 

Belli süreleri dolduranlar doğrudan sınava alınmalı, arşiv
evrakı peşinde koşturulmamalıdır. Ücretli öğretmenlikte geçen süre de görev
süresine dâhil edilmelidir.

Sınav yapılacaksa, öğretmenlere en az yüzde 40 oranında
kendi branşıyla ilgili sorular sorulmalı, ayrıca mesleki performansı da
değerlendirilmelidir. 

Lisansüstü eğitim (master, doktora) yapan öğretmenler,
eğitim görmeden ve sınava girmeden doğrudan kariyer sahibi olmaktadırlar. O
zaman Milli Eğitim Bakanlığı’nın üniversitelerle işbirliği yaparak,
öğretmenlerin branşlarında veya eğitim bilimleri alanında, fazla mali külfet
yüklenmeden lisansüstü eğitim yapmaları sağlanmalıdır.

Milli Eğitim Bakanlığı, Avrupa’da kariyer sistemi uygulayan
ülkelerin yaptığı gibi, öğretmenlere sınavla kariyer verip zam yapmaktan
vazgeçmeli, kıdemlerine göre kariyer ve maaş verilmelidir. 

Önemli olan öğretmenlere ülkenin yükselmesinde aldıkları
sorumluluğa denk bir maaş verilmelidir. “Ücretli, sözleşmeli ve kadrolu
öğretmen” ayırımı kaldırılmalıdır. Metropollerdeki öğretmenlere barınma ve
ulaşım desteği verilmelidir. Bütün öğretmenlere yıpranma payı verilmelidir.
Hepsinden önemlisi öğretmenlere özel bir uzmanlık mesleğinin mensubu olduğu,
her türlü destekle hissettirilmelidir. 

 

            Sınava
girme konumunda olan bütün öğretmenler, bütün bu olumsuzluklara rağmen, mağdur
olmamak için, bu tartışmalardan uzak kalarak, 19 Kasım 2022 tarihinde yapılacak
olan Uzman Öğretmenlik ve Başöğretmenlik kariyer sınavlarına katılmalıdırlar.
Sınava girecek bütün öğretmenlerimize sınavda başarılar diliyorum.

Kıbrıs Konusu Ne Oldu?

     Bir dönem Kıbrıs’ta çözüm süreci ile yatıp
kalktığımız, her yeni güne Kıbrıs haberleri ile başladığımız Kıbrıs konusuna ne
oldu?

     Ülkemizin AB’ye giriş süreci ile başlayan,
2004-2008 yılları arasında adeta ülke gündemimize damgasını vuran, 2008’le,
2021 yılları arasında türlü görüşmelere sahne olan Kıbrıs konusuna günümüz
Türkiye’sinden bakıldığında göze çarpan, gündemi sarsan bir gelişme var mı?

     2017’de
Crans Montana’ da Rum tarafının her görüşmede yaptığı gibi müzakere masasından
kaçmaları sonrasında, 2021 yılında BM genel sekreterinin arabuluculuğu ile
Cenevre’de yapılan görüşmelerden de bir sonuç çıkmadığından; Kıbrıs’ta beklenen
çözüm süreci yine çözümsüzlüğe mahkûm oldu!

      Aslında Kıbrıs konusu ne oldunun cevabı 20
Temmuz 1974’de verilmiş;  1963 yılından
beri adayı kana bulayan Rum çetelerine, Makarios’un sözde ordusu RMMO’na
gerekli dersi veren Mehmetçiğin, ada Türklerini topyekûn ölümden kurtarması ile
Kıbrıs sorunu yıllar öncesi hallolmuştu!

      Daha doğru bir ifade ile 1968 yılından beri
süregelen Kıbrıs’ta çözüm müzakerelerinin her birisinde Rum tarafının Kıbrıs
Türk’üne azınlık haklarından bir fazlasını vermeyeceğini açıklaması, bu
görüşmelerden bir sonuç çıkmayacağının en net ifadesi olmuştu.

     Pekiyi bundan sonrası ne olacak?

     Adada yaşanan gerçeklere bakıldığında
Kıbrıs’ın kuzeyinde bir Türk devleti, güneyinde ise bir Rum devleti var!

     Uluslararası camia kuzeydeki Türk devletini
tanımasa da, bu devlet 1983 yılından beri yaşayan bir gerçek. Bir hafta sonra
da 39’ncu kuruluş yıldönümü var. 15 Kasım 1983’de kurulan KKTC devletini
illegal olarak tanımlayan BM ve şürekâsına inat bu devlet her türlü organı ile
dimdik ayakta, yaşamaya devam ediyor.

      Ama gelin görün ki! Adanın güneyinde bulunan
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi sanki adanın yegâne sahibi gibi uluslararası camiada
tanınmaya devam ediliyor, 1960’ta kurulan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı
gibi kabul görüyor!  

   Hâlbuki adada gerçekleşen 15 Temmuz 1974
Yunan cuntası destekli darbe ile ortadan kaldırılan Kıbrıs Cumhuriyetinin,
Yunanistan’a bağlı ‘’Helen Cumhuriyeti’’ olarak ilan edilmesiyle başlayan süreç
sonrasında gelişen askeri ve siyasi durum, günümüz dünyasında Kıbrıs
Cumhuriyeti yaşıyormuşçasına kabul görebilir mi?

    Ama ne acıdır ki Hristiyan âlemi adanın
güneyindeki bu sözde devleti:  GKRY’ni
tanıyor. Annan tuzak planı ile AB’ye üye yaptığı gibi tüm yardımlarını da Rum
kesimine yapıyor!

     Rum tarafı da bu haksız, hukuksuz durumunu
çok iyi kullanıyor!

     Gerek Akdeniz’deki hidrokarbon
yataklarının kullanımını, gerek münhasır ekonomik bölgelerin paylaşımını, gerekse
adanın stratejik konumunu, bu bölgede çıkarı olan devletlere pazarlamada önemli
adımlar atıyor!

    Uluslararası ilişkilerde böylesi adımlar
atan Rum tarafı, dünya kamuoyuna kendilerinin ne kadar mazlum olduklarını
gösteren mesajlar vermekten de geri durmuyor!

   Geçtiğimiz haftalarda 29 Ekim tarihini,
‘’Adadaki kayıpları günü’’ olarak ilan etmeleri yetmiyormuş gibi! 1955’ten
1974’e kadar Kıbrıs Türk’ünü diri diri toplu mezarlara gömen, ada Türklerinin ata
yadigârı vatan topraklarını, malını mülkünü gasp eden EOKA terör örgütünün
kurucusu eli kanlı Albay Grivas adına bir de müze kurulması için Rum
meclisinden onay alıp, milyonlarca avroluk bütçe ayırıyor!

    Bir süre önce büyük bir bölümü Osmanlı
vakıf arazisi olan Maraş bölgesinde birkaç caddeyi kullanıma açan KKTC
yönetimini topa tutan BM ise Rumların bu kışkırtıcı adımlarını sessizce
izliyor!

    Rum tarafının bu kışkırtıcı adımları
karşısında, bizim taraftan birkaç protesto mesajının dışında bir hareket yok!

    Neden?

    Rum tarafı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
kuruluş tarihi olan 29 Ekimi ‘’Adadaki kayıpları günü mü’’ ilan etti? Bizde
buna cevap olarak, Yunanistan’ın bağımsızlık günü olan 25 Mart tarihini
‘’Adadaki kayıplarımız günü’’ olarak ilan edelim.

   Kıbrıs’taki Türkleri topyekûn ortadan
kaldırmaya yeminli terör örgütü olarak kurulan EOKA’nın kurucusu eli kanlı Grivas
adına müze mi kuruluyor? Bir kahraman gibi dünya kamuoyuna tanıtılmak mı
isteniyor!

    Bizde buna cevap olarak; Kıbrıs Türk’ünün
adadaki var olma mücadelesinde; EOKA’nın Kıbrıs Türklerine yaptığı mezalimleri
gösteren, eli kanlı bu çetecilere karşı koyan TMT’yi anlatan, bu kahraman
teşkilatın kurucu lideri Yarbay Rıza Vuruşkan’ın adını taşıyan bir müze açalım.    

    Bu da yetmez!

    Adanın elimizden kayıp gitmesini önleyen,
bugün Türkiye’nin Akdeniz’de söz sahibi olmasında katkı sahibi olan tüm devlet
adamlarımız, isimsiz nice kahramanlarımız için de bir müze açalım. Açalım ki,
gelecek nesiller 1950 yılından beri Türkiye’nin gündeminde olan Kıbrıs
konusunun neden bu kadar önemli olduğunu öğrensin, unutmasın!

    Değerli okur;

    Tarihi gerçekler unutulmaz, unutturulmaz!

    Hele ki ata yadigârı topraklar, ay yıldızlı
bayrağımız uğruna verilen mücadeleler asla unutulmaz. Kıbrıs adasında
yaşananlar da, milli mücadele tarihimizde unutulmayan/unutturulamayan
gerçeklerdendir.

     Kıbrıs
adasındaki var oluş mücadelemiz hala devam etmektedir. Bu nedenledir ki, tarihe
mal olmuş gerçekleri yaşatmak, zaman zaman bu gerçekleri hatırlatmak; şühedaya
olan minnet ve vicdan borcumuzdur.

    Ne mutlu bizlere ki, adada 39 yıldan beri
yaşayan bir Türk devleti, bu devletin gönderlerinde hala nazlı nazlı dalgalanan
ay yıldızlı bayrağımız var.

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Işığında Kömür Madeni Kazaları-4

0

Yücel Demiral & Alpaslan Ertürk’ün 2013 yılında yayınladıkları Safety
and health in mining in Turkey (Türkiye’de madencilikte güvenlik ve sağlık)
çalışmasının üzerinden üç yıl sonra Matteo Spada& Peter Burgherr’in (2016) An aftermath
analysis of the 2014 coal mine accident in Soma, Turkey: Use of risk
performance indicators based on historical experience[1]” “Türkiye Soma 2014
kömür maden kazasının ardından bir analiz: Tarihsel deneyime dayalı risk
performans göstergelerinin kullanımı isimli)
araştırmasında Soma olayı gibi dünyada son yıllarda
görülmemiş feci bir kömür madeni kazasının istatistiksel anlamda sonuçları
tarihsel gözlemlere dayalı olarak analiz edilmiştir. Araştırmacılara göre Türkiye
için yıllara göre, hem kaza sayısında hem de ölümlerde önemli bir artış
göstermekte ve bu da güvenlik seviyelerinin zaman içinde iyileşmediğini
göstermektedir. Görünen o ki, 2002 yılındaki özelleştirme, işletmecilerin
güvenliğe yatırım yapmaması ve düzenleyici tarafından denetim ve müdahale
eksikliği nedeniyle durumu daha da kötüleştirmiştir
(Türk Kömür
İşletmeleri, 2013). Kamu sektöründe işçi sayısı 1995’ten beri neredeyse sabit
kalırken (yaklaşık 15.000 işçi), özel sektörde işçi sayısı aynı zaman diliminde
neredeyse dört katına çıkmıştır(1995’te yaklaşık 10.000 işçi 2008’de yaklaşık
40.000’e), Maden Mühendisleri Odasına göre (TMMOB) (2010), aşırı kaza ihtimali
muhtemelen bu sebeple artmış olabilir. Bu ifade beklenti analizinin Türkiye’de
Soma tipi feci kömür madeni kazalarının diğer OECD (Ekonomik İşbirliği ve
Kalkınma Teşkilatı) ülkelerine göre daha yüksek olduğunu göstermesiyle açıklanabilir.
Soma tipi aşırı yıkıcı olayların önlenmesi için kömür madeni sektöründe
güvenlik ve yatırımlar öncelikli konu haline gelmelidir. Bunu başarmak için,
hükümet ve politikaları tarafından da desteklenen düzenleyicinin
güçlendirilmesi gerekmektedir. Böyle bir girişim bir yandan birçok kömür madeni
işçisinin hayatını kurtarabilir, diğer yandan Türkiye kömürünün güvenliğinin
artmasına katkıda bulunacaktır:

Türkiye’nin yerli enerji kaynakları
çoğunlukla elektrik üretimi için kullanılan kömürden oluşmaktadır. Bu nedenle,
ülke, örneğin petrol ve doğal gaz ithalatına büyük ölçüde bağımlıdır.
Uluslararası Enerji Ajansı’na (2014) göre, yerli kömür üretimi son 20 yılda %44
oranında güçlü bir artış göstererek 2013 yılında toplam 68 Mt’a (milyon ton)
ulaşmıştır. Kömür (her biri 2 Mt) ve koklaşabilir taş kömürü[2]dür (1
Mt). Ayrıca, kömür ithalatı son 20 yılda artan bir eğilim göstererek toplam
yaklaşık 2013 yılında ithal edilen 50 Mt taşkömürü (30 Mt), buhar kömürü (24
Mt) ve koklaşabilir taş kömürü (6 Mt) olmak üzere (International Energy Agency,
2014) açıklanmıştır. Türkiye, linyit konusunda Almanya (2013’te 183 Mt), Rusya
(2013’te 73 Mt), ABD (2013’te 70 Mt) ve Polonya’dan (2013’te 66 Mt) sonra
dünyanın en büyük üreticileri arasında yer almaktadır (Uluslararası Enerji
Ajansı, 2014). Soma kömür madeni hem arazi kullanımı (18000 ha) hem de yıllık
üretim (2,5 Mt linyit/yıl) açısından en büyük madenlerden biridir. Soma’da
linyit içeren tortul havza, Miyosen[3]
boyunca gelişen kıta içi genişlemeli tektonik sürecin bir sonucu olarak ortaya
çıkmıştır. Soma havzası, Miyosen yaşlı alüvyon/akarsu göl yatakları içinde yer
alan üç linyit istifinden (Alt, Orta ve Üst) oluşmaktadır. Bununla birlikte,
yalnızca daha düşük kömür dizisi, kullanılabilir bir damar içerir. Kömürün
damarı, ortalama %60,05 kül içeriğine sahip, düşük kalorifik değerli (1840
kcal/kg) 20 m
kalınlığında alt bitümlü linyittir (KM2). Soma’da konvansiyonel madenciliği hâlâ
baskın yöntem olmasına rağmen, bazı panellerde tamamen mekanize bir yöntem
başlatılmıştır. Konvansiyonel sistemde kömür, kömür damarının doğrultusuna dik
olarak oluşturulan panellerden çıkarılır. Kömür damarı oldukça kalın olduğu
için (yaklaşık 20 m),
bahsedilen sistemde kömür damarının dilimlere bölündüğü ve aynı anda hem asma
hem de ayak duvarından çıkarılan çok seviyeli yöntem kullanılmaktadır. Öte
yandan, mekanize sistemde paneller, konvansiyonel sisteme göre daha uzun panel
uzunluklarına sahip olacak şekilde doğrultu boyunca inşa edilir. Bu sistemde
tamburlu kesici, zırhlı bir yüz konveyörüne (AFC) düşen kömürü keserken, çatı şerit
bağlantılı kalkan tipi elektrikli ekipman tarafından desteklenir. 13 Mayıs 2014
tarihinde Soma kömür madeninin ana girişinden 270 m derinlikte ve 2000 m uzaklıkta eski bir
panoda kendiliğinden alev alan yangın yeni panolar için havalandırma havası ile
karışarak açık aleve dönüşmüştür.  Yeni
panellerden biri madenin giriş havası yolundadır ve madendeki ana kapı
yollarında bantlı konveyörler, ahşap destekler, elektrik kabloları ve PVC’den
yapılmış su hatları yanmaya başlamıştır. Yangın ürünleri (duman ve dumanlar)
madenin havalandırma havası yoluyla dağıtılarak karbon monoksit ve metan gazı
zehirlenmesi nedeniyle 301 ölüm ve 80’den fazla yaralanma meydana gelmiştir.
Yangın, madenin vardiya değişimi sırasında meydana gelmiş ve kaza anında 787
işçi yeraltındadır. Bu kaza 1970 yılından bu yana dünya genelinde ve özellikle
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülke grubunda bir kömür
madeninde meydana gelen en kötü olaylardan biri olarak kabul edilmektedir.
Türkiye’deki kömür madenciliği sektörü, zayıf güvenlik siciliyle tanınmaktadır.

Türkiye’deki kömür madenlerinin, 2000-2008 döneminde Türkiye’de üretilen Mtof
kömür başına (ortalama 6) Çin’den (ortalama 3) daha fazla ölüm olduğunu bildirilmektedir.
Bu durum Türkiye’nin diğer ülkeler arasında, OECD güvenlik standartlarına
ulaşması ve Avrupa Birliği’ne tam üyelik için açık bir engeldir. Türkiye
özelinde, farklı araştırmalar, genel olarak yeraltı kömür madenciliği
endüstrisinin, bir kaza nedeniyle ölümlerin sayısını azaltmak için güvenliği
artırmaya yönelik stratejiler gerektirdiği sonucuna varmıştır. Bu bağlamda, bu
amaca ulaşmak için, örneğin mekanize paneller için üretkenlikteki iyileşmenin,
güvenlikteki iyileşmeden daha belirgin olduğu bulunmuştur. Enerji İle İlgili
Ciddi Kaza Veritabanı (ENSAD)[4]
1990’ların sonlarında enerji sektöründeki geçmiş kazaların kapsamlı, dünya
çapında bir veri setini tanımlamak için geliştirilmiştir, çünkü mevcut diğer
veritabanlarının çoğu öncelikle bu sektörü hedeflememiştir. ENSAD veri tabanı,
çok sayıda ticari ve ücretsiz olarak erişilebilen birincil bilgi kaynaklarından
oluşturulmuştur ve Matteo Spada&
Peter Burgherr’in (2016) çalışması 1970–2014 dönemi kapsamaktadır.
Kazalar yalnızca gerçek güç üretim adımında meydana gelmediğinden, ENSAD tam
enerji zincirlerini dikkate alır ve her kazayı belirli bu zincirlerdeki
faaliyetlerle açıklar. Ayrıca, ağır kazaların kapsamlı bir küresel kapsamını
elde etmek için konum, kaza türü ve farklı sonuç türleri (örn. insan sağlığı,
çevresel ve ekonomik etkiler) hakkındaki bilgiler kodlanmıştır. ENSAD
veritabanı, ciddi ve daha küçük kazaları ayırt etmek için kriterler kullanır. Bu
kriterler arasında en az 5 ölümlü kazalar önemlidir çünkü yüksek ölüm sayısı
Türkiye’deki kömür madenlerindeki temel sorundur[5].

 

Tablo-1: 1970-2014 Yılları İçin Grup Başına
Analiz Edilen Alt Kümelere Genel Bakış

Kaza başına ciddi (≥5 ölümlü) kaza sayıları,
bunlara karşılık gelen ölümler verilmiştir.

Country/group: Ülke/grup

Accidents: Kazalar

Fatalities: Ölümler

Fatalities/accident: Ölümler/kaza oranı

OECD: Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma
Teşkilatı Ülkeleri

OECD w/o Turkey: Türkiyesiz OECD Ülkeleri

Türkiye

USA

Matteo Spada& Peter Burgherr’in (2016)
çalışmasında kömür madeni kazalarına genel bir bakış, risk, bir
kazanın sıklığı ile şiddeti arasındaki ürün olarak tanımlanmaktadır. İlki,
zaman içindeki teknolojik ve düzenleyici değişikliklerle yaygın olarak ilgili
geçici eğilimlerden etkilenen yıllık kaza sayısı iken, ikincisi, belirli bir
şiddette (örneğin ölümler) bir sayıdan etkilenen kaza sayısıdır. örneğin,
kazanın çevresindeki insan sayısı gibi parametreler vardır. Bu çalışma,
1970-2014 döneminde, Soma kazasından önce, OECD ülkelerinde ve özellikle
Türkiye’de kömür madenlerinde meydana gelen kazalara dayanmaktadır. Bu seçim,
OECD grubu, Türkiyesiz OECD, Türkiye ve karşılaştırma yapmak gerekirse, OECD
Türkiye veri setinde en fazla kazaya sahip ülke olduğu için ABD (15)
sonuçlarını karşılaştırmak için yapılmıştır. Almanya ve Rusya’dan sonra dünya
çapında üçüncü büyük linyit üreticisidir (Uluslararası Enerji Ajansı, 2014). OECD
ülkelerinde kömür madenleriyle ilgili hem kazaların hem de ölümlerin yaklaşık
üçte biri Türkiye’den gelmektedir.
Toplam kaza başına tesis oranı 30’dur.
Bu değer, OECD, Türkiye hariç OECD ve sırasıyla 25, 22 ve 23 olan kaza başına
toplam ölüm oranından önemli ölçüde yüksektir. OECD ve OECD arasındaki fark
Türkiye’siz olarak 1970–2014 döneminde kaza başına 3 ölüm olduğundan, bu
değerler Türkiye’nin tahmini oran üzerindeki önemli etkisini açıkça
göstermektedir. OECD ülkeleri arasında özellikle en ciddi kazaların ABD
(12), Türkiye (10) ve Japonya’da (9) gerçekleştiğini gösterirken, 2000-2014
yılları arasında Türkiye 12 ciddi kaza ile baskın konumda bulunan ülke
olmuştur. Onu 5 ile Meksika (1994’ten beri OECD üyesi) izlemektedir.
Şiddetli
kazaların neden olduğu yıllık ölümlerin sayısı benzer bir model göstermiş yani
1990’dan sonraki ölümlerin çoğu Türkiye’ye atfedilebilmektedir.
Aslında,
Soma’dan önceki en uç olay da Türkiye’de yaşanmış ve 1992 yılında 263 ölümle
sonuçlanmıştır (TMMOB Maden Mühendisleri Odasi, 2010). 1997-2013 yılları
arasında Türkiye’de ciddi kazalarda toplam 150 ölüm kaydedilmiştir. 106 ölümle
Meksika tarafından izlenmiştir.
Son olarak, ölümlerin bir fonksiyonu olarak
kaza sayısı görülmektedir (şiddet dağılımı). Türkiye olmadan OECD ve Türkiye
için kazaların çoğu 5-50 ölümle sonuçlanmıştır. Bununla birlikte, 50’den fazla
ölümle sonuçlanan olaylar, 70’li ve 80’li yıllarda çoğunlukla Türkiye ve
Japonya’da (her biri 3) ve ABD, Almanya ve Meksika’da (her biri 1) meydana
geldiğinden, Türkiye’yi ağırlıklı olarak OECD’nin geri kalanından ayıran bir
eşik olarak görülmektedir. ABD (125 ölüm/1972), Japonya (93/1981, 83/1984,
62/1985) ve Almanya’daki (51/1988) kazalar gözlem süresinin ilk yarısında
gerçekleşmiştir. Japonya örneğinde, kömür üretiminin 1980’lerden ve özellikle
2001’den bu yana güçlü bir şekilde düştüğünü belirtmek önemlidir. Bu, bir
yandan Kyushu bölgesindeki düşük kaliteli kömür nedeniyle, diğer yandan,
Japonya’daki iki ana kömür çıkarma bölgesi olan Hokkaido bölgesindeki karadaki
madenlerden kömürün taşınmasındaki zorluklardır (International EnergyAgency, 2014).
Meksika’nın daha sonra OECD’ye kabulü nedeniyle, 50’den fazla ölümlü tek kaza
1990’dan sonraki döneme denk gelmektedir (66/2006). Son olarak, Türkiye’de
1970’den 2014’e kadar 106 (1983), 68 (1990) ve 263 (1992) ölümlü üç kaza
meydana gelmiştir. Bunlardan sonuncusu, Zonguldak kömür madenciliği alanında
Soma’daki 2014 etkinliğinden önce OECD’deki en kötü kazadır
[6].



[1]
Matteo Spada& Peter
Burgherr, An aftermath analysis of the 2014 coal mine accident in Soma,
Turkey: Use of risk performance indicators based on historical experience,
Accident Analysis and Prevention 87 (2016) 134–140.

[2] Kömürleşme derecesi yüksek olanlar (taşkömürleri) ısıl
işlem altında önce yumuşarlar. Daha sonra şişerek gazlarını çıkartırlar ve
yeniden sertleşirler. Bu olaylar sonucunda oluşan oldukça gözenekli ve hafif
maddeye “kok kömürü” adı verilmektedir.
https://www.tki.gov.tr/enerji-ve-komur

[3] 23.03 ile 5.3 milyon yıl önce arasında yer alan bir
jeolojik devirde çökelerek oluşmuş katmanlar

[4] Geniş Bilgi için Bakınız:

I-Wansub Kim, Peter Burgherr,
Matteo Spada, Peter Lustenberger, Anna Kalinina & Stefan Hirschberg ,
Energy-related Severe Accident Database (ENSAD): cloud-based geospatial
platform, Big Earth Data, DOI: 10.1080/20964471.2019.1586276, pp: 1-27:

II-Peter Burgherr Stefan Hirschberg, Comparative
Risk Assessment Of Severe Accidents İn The Energy Sector,
  Energy Policy(2014), pp:1-12.
http://dx.doi.org/10.1016/j.enpol.2014.01.035i

[5] Matteo Spada& Peter Burgherr (2016). A.
g. m., pp: 134-140.

[6]
Matteo Spada& Peter
Burgherr, (2016), a. g. m. pp. 134–140.

 Devam edecek