28.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 278

Vefatının 86. Yıldönümünde Mehmet Âkif’in 5 Aşkı Ve Milliyetçiliği

0

Kitaplar ve Portreler

0

Nihat Sâmi Banarlı’nın 66 adet
makalesini ihtiva eden 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 432 sayfalık eserinin 5.
Baskısı 2022 yılında yayınlandı. 

Banarlı,
Osmanlı Cihan Devleti döneminde doğmuş, Cumhuriyet döneminde yaşamış en önemli edebiyat
öğretmeni ve edebiyat târihçilerinden biridir. Makalelerinde şiir, tiyatro,
hikâye, roman mevzularını ele almış, lise edebiyat ders kitapları, Resimli Türk
Edebiyâtı Târihi isimli muazzam eseri ile çeşitli gazete ve dergilerdeki
yazılarıyla tanınmıştır. Onun çok değerli bir başka hizmet de Yahya Kemal’le
ilgili çalışmaları ve Yahya Kemal’in kitaplarını neşretmesidir.

Resimli Türk
Edebiyatı Târihi; Kore’den Avrupa’ya, Karadeniz’in kuzey kıyılarından Afrika’nın
kuzey kıyılarına kadar uzanan; Mısır’ı, İran’ı, Kazakistan’ı ve diğer Türk
Cumhuriyetleri ile Anadolu ve Balkanlar Türkiye’sini içine alan geniş bir
coğrafyada, 2700 yıldan fazla süre ile canlılığını korumuş olan Türk
Edebiyatı’nı inceleyen muhteşem bir külliyattır.

O’nun bir
başka ve büyük hizmeti, Türk dilinin mûsıkîyi andıran telaffuzla konuşulmasını
sağlamak maksadıyla yaptığı çalışmalardır. Türkçenin imparatorluk dili olduğu
düşüncesini kabul ettirmiş, en güzel şekliyle yazılıp konuşulması için ömrü
boyunca mücâdele etmiştir. Türkçenin Sırları
isimli eseri 1972 yılından günümüze kadar 64 baskı yapmıştır. Emin
Bayraktaroğlu imzâsıyla yazdığı makaleleri ile Türkçeyi sevdirmiştir.

Üstâd-ı Âzam
Nihat Sâmi Banarlı’nın mısrâ-ı berceste olarak aziz ve necip Türk milletine vasiyetnâme
gibi sunduğu şu cümle, O’nun yüce ihtişamını 17 kelime ile özetlemektedir:

‘Şu fâni dünyâ saâdetleri içinde hiçbir
şey, aziz Türk çocuklarına                                                               Türk
dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.’

Batılılar ve
batıcılar ‘manifesto’ diyor. Bizin
ise ‘açıklama’ veya ‘beyannâme’ diyebileceğimiz bir metin
hazırlamıştır.  Bu metinde; yukarıdaki
cümle kadar önemli pek çok cümle var. Cümleler, Türkçe konuşan herkesin ve
özellikle de anneler-babalarla birlikte ilk ve orta öğretim öğrencileriyle
öğretmenlerinin mutlaka bilmesi gereken temel bilgileri ihtiva ediyor.

Aynı bilgiler,
Üstat Banarlı’nın ‘Kitaplar ve Portreler
isimli makaleler kitabını da okunması elzem eserler grubuna yerleştiriyor .

Kitabın arka
kapak yazısı:

Türk Dili’ni Öz
Türkçecilik yaldızı altında gizli maksadlara, cehâlete, çıkarcılığa ve daha bin
türlü ihtirasa kurbân edenlerden ilk büyük intikamı Atatürk almıştı: Onların
Türkçe değildir, diye dilimizden atmak istedikleri nice bin kelimenin hem de doğuştan
Türkçe olduklarını isbat emrini vermiş ve bu isbâtı yine onlara yaptırmıştı!

O zaman bütün bu
yabancı sanılan kelimelerin daha yaradılıştan Türkçe olduklarını isbat yolunda
bir yarış başlamıştı.

Daha bir hafta evvel,
Türkçe değildir, diye dilimizden atmaya kalktıkları kelimelerin bu sefer hâlis
Türkçe olduğunu isbat yolunda aynı adamların gösterdikleri gayret, akılları
durduracak hokkabazlıktı.

Denilebilir ki dünya
târihi, şahsiyetsizliğin ve meşhur patlıcan hikâyesinin bu derecesini hiçbir
yerde görmüş değildir.

Dilimiz bir zamanlar
böyle adamların ellerinde idi. Onu bu adamların elinden ise ancak Atatürk
büyüklüğünde bir vatan evlâdı kurtarabilirdi.    

                                                                                               
                                                                                                                                                                                                                                Eser,
Nermin Suner Pekin’in birinci baskıdaki ‘Takdim’ yazısıyla başlıyor. İkinci
Yazı Prof. Dr. Abdullah Uçman imzâsını taşıyor. Prof. Uçman Merhum Banarlı’yı
kitaptaki makaleleri yazmaya yönlendiren sebepleri şöyle açıklıyor:

Birincisi adı geçen
şahısların ortaya koyduğu yazıların tahribatını önlemektir. İkinci sebep
milliyetçi ve vatanperver münevverlerin dikkatini bu yıkıcı faaliyetler üzerine
çekmektir

Eserdeki
makalelerden bâzılarının başlıkları:

*65. Doğum Yılı
Dolayısıyla Yahya Kemal ve Târih. *Müftüoğlu Ahmed Hikmet. *Ziya Gökalp
Külliyâtı. *Fâtih Devri Mîmârîsi. *Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu.
*Şâir Hocalar. *Mevlid’e Dâir. *Türkçenin Sırları.*Ders Kitapları. *İslâm
Sanatı. *Dînî Edebiyat Antolojisi.
*Kitaplar. *Millî Kütüphâne. *Son Hattatlar. 
*Yugoslavya’da Türk Âbideleri.  *Süleymaniye
Kütüphânesi. *İstanbul Ansiklopedisi.*Anadolu Evliyâları . *Mevlânâ ve
Eseri.  *Türk Yurdu. *Üç Devrin Romanı.*Yahya
Kemal’e Mektup. *Yahyâ Kemal’in Hürriyet Şiiri. *Fâtih’in Çocukluk Defteri. *Onbeş
Amerikan Üniversitesi Köprülü’nün Evinde İlmî Araştırmalar Merkezi Kuruyor. *Fuad
Köprülü ve Türk Dili. *Türk Edebiyâtı. *Kitaplar Arasında (Komünizm ve
Komünistlere Karşı Türkçe Neşriyat). *Bir Mâbed Karşısında. *Tevfik İleri İçin. *Türk’ün Ateşle İmtihânı. *Adnan
Ötüken. *Siyâsilerimiz ve Kültürümüz.

Banarlı’nın eserinden tadımlık üç
bölüm:

BİR

Vaktiyle, ‘Büyük İdealler ve Küçük İdealistler
başlıklı bir yazımda, bizi saâdete ulaştıracak ülkülerimizin, ancak her türlü
aşırılıktan uzak, bilgili ve şuurlu idealciler elinde muvaffak olacağını söylemiştim.

O gün bugün, dil,
din, milliyet gibi, büyük idealcileri bekliyen, bütün yükseliş ve huzur
kaynaklarımızın yine ekseriya bilgisiz ve küçük idealistler elinde ziyan
olduğunu gördüm.

Millî heyecan, bir
zaman halkımızın zekî ve haklı bir tenkid tekerlemesi hâlinde söylediği ‘Vatan, Millet, Sakarya!’ gibi, sâde
haykırıştan ibâret, hareketler içinde gölgelendi.

Din, Allah sevgisi,
insanlık sevgisi, yaşama, çalışma, yükselme sevgisi yerine, hâlâ aynı cehennem
korkusunu aşılayan yobazların elinde soysuzlaştı.

Dil, hepsinden daha
acı olarak, kültür ve tefekkürümüzü yüceltecek, zengin ve sevimli bir vâsıta
olacağı yerde, herkesin alay ve şikâyet mevzuu hâline girdi. Kendilerini dil
âlimi sananlarla, münâsebetsiz bir politikaya âlet olanların elinde örselendi;
çocuklarımızı okumaktan, yazmaktan soğuttu. Memlekette, bir dil sevgisi olan
her irfan ve iz’an sâhibini üzecek bir çehre aldı.

Ve ben, bütün bu
olanlara baktıkça, aynı kanaati tekrarladım; bizim asil ve irfan kaynağı
milletimiz, bu mevzûlarda ne çekiyorsa, nice zamandan beri karanlık ve küstah bir
tâlihsizlikle yetiştirdiği ‘yarım münevver’lerinin elinden çekiyor.

        
İKİ

Ankara’da, birkaç
aklı başında münevverimizin, yeniden çıkarmaya başladıkları Türk Yurdu
Dergisi’ni, bu türlü endişelerin atmosferik hal aldığı, üzgün bir zamânımda
okudum. Dergi, bende bir ümit ışığı tesiri uyandırdı.

Eğer kısa zamanda
sönmez veya söndürülmezse, Türk Yurdu, vazifeye atılmak için münâsip zaman seçmenin
mükâfatını görecektir.

Yeniden intişara başlıyan
Türk Yurdu, öyle görülüyor ki, yirminci asırdaki milliyetçilik târihimizin
bütün bu ışıklı ve gölgeli hareketlerinin farkındadır. Derginin hemen bütün
kıymetli muharrirleri, mâkul ve mutlaka faydalı bir milliyetçiliğin lüzûmunu
anlamış bir tutumdadır. Bir taraftan Türkiye’de millî kalkınmaya hizmetin nasıl
ve ne ölçüde olacağını anlatıyorlar. Öte yandan aynı yolda yapılan
ölçüsüzlüklerle mücâdele ediyorlar.

Meselâ Profesör Osman
Turan’ın ‘Türk Dilinin Müdafaası
başlıklı bir yazısı, millî kalkınmamızın ilk ve mukaddes vâsıtası Türkçeyi,
düşürüldüğü uçurumdan kurtarmak yolunda açılmış bir mücâhede yazısıdır.

Gerçi Türkçeyi,
Türkiye’de bir kısım Türklere karşı müdafaa zorunda kalmanın ıstırâbı büyüktür.
Fakat neyliyelim ki bu, Türkçenin târihî kaderidir. Türkçe, bu milletin millî
lisanı olarak yaşıyabilmek için, Anadolu ve Balkanlar Türkiye’sinde Arapça,
Farsça, Rumca ve Ermenice gibi yerli dillerle asırlarca mücâdele mecbûriyetinde
kalmış bir ‘gazi lisan’dır. Türkçe,
bu savaşlardan, yaralansa bile, muzaffer çıkmayı bilmiştir. Bugün de uydurmaca
denilen, ya cehlin, ya kastın elinde silâhlanmış yeni bir düşmanla
çarpışıyorsa, bu gazânın da sonu, elbette böyle târihî bir zafer olacaktır
.
(Sayfa: 182-186
özetidir)

ÜÇ

Türkiye’de millî
kültüre gereken kıymetin verilmeyişi, hattâ millî kültür nedir? Bu kültüre
üstün hizmetleri ve emekleri dokunan gerçek ilim, fikir ve sanat adamlarına,
bilhassa onların hâtırâlarına nasıl hürmet edilir? Bunun birçok mühim kimseler
tarafından umursanmayışı, yurdumuzda bir vâkıadır.

Bu hâl, milletimiz ve
memleketimiz için zararlı olmaktadır. Türkiye’nin gerçek târihini bilmeden,
coğrâfî mevkiini düşünmeden ve Türk istiklâlinin neye bağlı olduğunu hesâba
katmadan, memleketimizde daha dün birbirini kovalayan anarşik hareketler ve
sokma ideolojiler, bu acı ihmâlin açık delilleridir. 

Mevzuun politik tarafına
girmek istemiyoruz. Fakat kültür ve siyâset adamlarımızın bu söylediğimiz
mevzûlara ne kadar kayıdsız kaldıklarına dâir, canlı bir misâl vereceğiz.

Bu, Yahyâ Kemal
misâlidir.

Millî kültür ve tefekkürümüzün,
millî şiir sanatımızın ve güzel Türkçemizin Yahyâ Kemal gibi bir millet
büyüğünü kaybedişinin, önümüzdeki 1 Kasım günü on beşinci yılı tamamlanıyor.

Bu büyük şâire değer
vermesini bilen bir teşekkül, onun adına bir Enstitü kurmuş; bir Yahyâ Kemal
Müzesi meydana getirmiş ve hayatta iken tek bir kitabı neşredilemeyen şâirin,
şiir, fikir ve kültür dolu, manzum ve mensur 10 aded üstün kıymette eserini
millî kültür dünyâmıza sunmuştur.

Fakat kültür
dünyâmızda var imişler gibi görünen nice tanınmış ismin bu neşriyâtı tâkîbedip,
onun müzesini ziyârete gelip, onun kitaplarındaki kültür ve sanat hazînesinden
faydalanmaları, akılları durduracak ölçüde menfîdir.

Bir kere, devlet ve
siyâset adamlarımızdan ancak birkaç şahsiyettir ki Yahyâ Kemal Enstitüsü’nü
ziyâret edip onun adına kurulan müzeyi gezip, gereken teşvik ve alâkayı
göstermişlerdir.

Meselâ bir Başbakan
olarak, bu 15 yıl içinde Yahyâ Kemal Müzesi’ni ziyâret edip Enstitü neşriyâtı
ile hem de ciddî bir şekilde alâkadar olan tek devlet adamı Sayın Süleyman
Demirel’dir.

Demirel, Müze’nin
şeref defterine çok kıymetli satırlar yazmış; Yahyâ Kemal gibi büyüklerin kadrini
bilmenin, memleketimizde yeni Yahyâ Kemal’ler yetişmesi bakımından aziz hizmet
olacağına işâret etmiştir. Yahyâ Kemal Enstitüsü tarafından neşrolunan kitapları
dikkatle incelemiş; kendi kütüphânesinde zâten mevcut bulunan bu kitaplar
hakkında sitâyişkâr konuşmalar yapmıştır. Kitapların sonuna büyük şâirin
elyazısıyle yazılı sâhifelerin fotokopilerinin konulmasına bilhassa dikkat
etmiş; bunlar, yapılan çalışmaların ne kadar ilmî ve gerçek vesikalara
dayandığının isbatlarıdır. Buna devam ediniz, demek gibi üstün bir alâka ve anlayış
göstermiştir.

Başbakan veya
herhangi bir devlet ve hükümet adamı olarak, bu on beş yıl içinde Yahyâ Kemal
Müzesi’ni başka hiçbir kimse ziyâret etmemiştir. Ne İsmet İnönü, ne Nihad Erim,
ne de bir başka Başbakan…

İsmet Paşa’nın daha
Cumhurbaşkanlığı yıllarında, bir sola kayma başladığı için, tam mânâsıyle millî
ve milliyetçi bir şâir olan Yahyâ Kemal’le zâten araları iyi değildi. Fakat
burada isimlerini saymaya lüzum görmediğimiz bütün o diğer şahsiyetler, böyle
bir ziyârete neden tenezzül etmemişlerdir? Diyelim ki son zamanlarda kendini çok iyi hissettiren bir soysuz sol, Yahyâ
Kemal’den elbette hoşlanamazdı. Nitekim, Türkiye’de her şeyi çok iyi haber alma
iddiasındaki sol basın da bütün bu çalışmalardan ve bu neşriyattan tamâmıyle
habersiz (?) kalmıştır.

Hâdisenin diğer
dikkate değer bir tarafı, bu müzeyi, bir tânesi hâriç, Millî Eğitim Bakanlarından
da hiçbirinin gelip görmemiş olmasıdır. Yahyâ Kemal Müzesi’ni ziyâret eden tek
Millî Eğitim Bakanı, Sayın İlhâmi Ertem’dir. Sayın Ertem’in Yahyâ Kemal
Müzesi’nin şeref defterine yazdığı satırlar Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası’nda neşrolunmuştur,
ki şöyledir:

Millî
duygularımızın ve Türklük şuurumuzun gelişmesinde en büyük hissesi olan büyük
şâirimiz Yahyâ Kemal’in eserlerinin bir Enstitü hâlinde araştırılıp işlenerek genç
nesillere intikâl ettirilmesi, Türk kültür hayâtına ve Türk milletine yapılan
hizmetlerin en değerlilerinden biridir. Enstitü’nün ve Müze’nin kurulup başarı
ile çalışmasında emeği geçenlere şükranlarımı arzederim.
(Sayfa 406-411
özetidir)                           

           

NİHAT SÂMİ BANARLI

1907’de İstanbul’da
doğdu. Babası Mutasarrıf İlyas Sâmi Bey, annesi Hafîze Nâdire Hanım’dır. Vefa
Orta Okulu’nu, İstiklal Lisesi’ni bitirdi. Yüksek Öğretmen Okulu’ndan ve
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden diploma
aldı. Edime Lisesi’nde göreve başladı. Sonra Kabataş Lisesi ve Galatasaray
Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1946’da İstanbul Erkek Öğretmen
Okulu’na tâyin edildi. Özel Işık ve Şişli Terakki liselerinde ders verdi.
1947’de İstanbul Eğitim Enstitüsü yanı sıra 1950’de İstanbul Yüksek Öğretmen
Okulu’nda çalıştı. 1959-1962 arası İslâmî Türk edebiyatı dersleri verdi.
1957’de Yüksek Öğretmen Okulu müdürlüğüne getirildi. 1969’da kendi isteğiyle
emekli oldu. 1974 yılında İstanbul’da vefat etti.

Onun sabrı ve ilmî ciddiyeti olmasaydı, biz bu gün dahî,

 Yahya Kemal
Beyatlı’yı tam mânâsıyla tanıyor olamayacaktık.

Türkçenin müdafaası için verdiği mücâdele ise bir
destandır.

 İdrakten, iz’andan
ve vicdandan gitgide soyunur olmuş insan tipimiz

onun ‘millî romantızm’ feryadına ne kadar muhtaçtır.

Eserleri: Yahya Kemal Yaşarken, Yahya Kemal’in Hâtırâları,
Şiir ve Edebiyat Sohbetleri (3 cilt), Türkçe’nin Sırları, Resimli Türk Edebiyatı
Tarihi (2 cilt), Dasitan’i Tevarih’i Müluk’i Ali Osman ve Cemşid ve Hurşid
Mesnevîsi (Ahmedî), Nâmık Kemal ve Türk Osmanlı Milliyetçiliği, Büyük Nazîreler
Mevlid ve Mevlid’de Millî Çizgiler, Edebî Bilgiler, Metinlerle Türk ve Batı
Edebiyatı (Lise 1-2-3) Başlangıçtan Tanzimat’a Kadar Türk Edebiyatı Târihi, Fâtih’in
Zafer Sırları, Bir Dağdan Bir Dağa, Târih ve Tasavvuf Sohbetleri, Kültür
Köprüsü, İstanbul’a Dair. Kızılçağlayan, Bir Yuvanın Şarkısı, Bir Güzelliğin
Romanı (Hürriyet gazetesinde tefrika), Kitaplar ve Portreler.

 

KUBBEALTI NEŞRİYAT:

Peykhâne Sokağı
Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56 Belgegeçer: 0.212-638 02
73

e-posta: kubbealti@superonline.com 
// 
www.kubbealti.org.tr  

Kendime Yazdım

0

Olayın yaşanmışlığından emin değilim; ancak ben gerçek diye
okudum. Olay, İngiltere’de geçiyor:

Fabrikaya güvenlik görevlisi diye alınan Afrikalı, her sabah
patronunu büyük bir saygıyla kapıda karşılamaktadır. Afrikalı, hem kambur hem
kel hem kösedir. Bu özelliklerinden dolayı patronu selamlaşmalarında söz konusu
niteliklerini yüzüne karşı dillendirmektedir. “Merhaba kambur, bugün sakal
tıraşın sinekkaydı olmuş, havaalanına uçak inmemiş görünüyor.” gibi laflar
etmekte, güya bu şekilde şakalaşmaktadır. Kendince eğlenen patronun sözlerinden
Afrikalı hoşlanmasa da sesini çıkaramamaktadır.

Günler, aylar geçer, muhatap kaldığı bu davranışları
sindiremeyen Afrikalı, patronunu bıçaklayarak öldürür. Olay, İngiltere
genelinde yankılanır, dava açılır, savcı Afrikalı için idam talep etmektedir. Afrikalıyı
hiçbir avukat savunmak istemez.

Avukatların davayı savunmaktan kaçındığını ve Afrikalının
idam talebiyle yargılandığını duyan bir Fransız avukat, mahkûmu savunmak
istediğini söyler ve İngiltere’ye gider. Gün gelir, davaya başlanır. Fransız
avukat şöyle başlar söze: “Sayın baş yargıç, size sayın başkanımızın sayın
kraliçeye, sayın adalet bakanımızın sayın bakanınıza, Fransa’daki avukatlar adına
sayın baro başkanımızın size, İngiliz yargıçlarına ve bütün İngiliz
avukatlarına selam ve iyi dileklerini getirdim.” der. Aynı uzun ve saygı
cümlelerini döner, mahkemenin diğer üyelerine, savcıya, maktulün birkaç avukatına
hitaben tek tek söyler, devam ederken mahkeme başyargıcının “Yeter be adam!”
sert uyarısıyla selam ve saygı faslını keser. İstediği ortamı yakalamanın
heyecanıyla bu defa: “Bakınız, sayın yargıç ve üyeler, benim, selam ve saygı
bildiren birkaç cümleciğime tahammül edemediniz, müvekkilim bu Afrikalı sizin
de hoşlanmayacağınız, içinde “kel, köse ve kambur” gibi sözcüklerin yer aldığı aşağılayıcı
cümleleri, maktul iyi niyetli dahi olsa, ondan her gün duyuyordu. Takdir yüce
heyetinizin.” der ve yerine oturur.

İdamı istenen Afrikalı cüzi bir ceza ile idamdan kurtulur.

Afrikalıyı idama götüren ve idamdan kurtaran süreçten
çıkarmamız gereken dersler var. Kendine yapılmasını istemediğin bir davranışı
başkalarına yapma, usul varsa vusul vardır. Yani yöntemini bilirsen arzu
ettiğin sonuca ulaşırsın.

Kibir, küçümseme, tahkir sorun üretir; kararlılık, bilgelik,
inanmışlık çözüm üretir.

Her türlü değerlendirmeyi veya yargılamayı, dışa bakmadan
önce kendi üzerimde yapmayı ilke edinmişimdir. Kaç kere, nerede ve ne zaman,
kimlere karşı sorun olmuş veya dert üretmişimdir, kaç kere, nerede, ne zaman,
niçin, kim için çözümün öncüsü veya parçası olmuşumdur?

Gördüğün yerin sınırlarını, durduğun yerin açısı belirler.
Son zamanlarda kendimde ve çevremdeki insanlarda bulundukları dar alandan
gördükleriyle ilgili değerlendirmeler yaptıklarını, yaptıkları bu
değerlendirmelerin hem kendilerini gülünç duruma düşürdüğünü hem de
önerilerinin bir çözümsüzlüğe yol açtığını, hatta olabilecek şeyleri olmaz hale
getirdiklerini görüyor, buna üzülüyorum. İçinde yetiştiğimiz toplumun taşıdığı
kültür, davasını güttüğümüz ideoloji, taraftarı olduğumuz siyasi anlayış, maruz
kaldığımız algı bombardımanı bizde bir gözlük oluşturuyor, bu gözlükle
olayları, insanları ve olguları değerlendiriyoruz. Gözlüğün üzerine bir de
çıkarlarımızı, kibir ve haset gibi duygularımızı ilave ettiğimizde, kendimize
haksızlık eder boyutta yargılamalar yapıyoruz, yol haritamızı çiziyor veya
insanlarla ilişkilerimizi buna göre düzenliyoruz.

Dünya üç yüz altmış derece; olaylar çok boyutlu… Tahtaya 3
rakamını yazar, öğrencilerime bunun kaç olduğunu sorardım. Aynı rakamı sola
çevirir tekrar yazardım. Arkasından derdim ki: “Bakınız 3 zannettiğiniz rakam
bakış yönünüze göre “m”, “E”, “W” olabiliyor. Şekil aynı, onu farklı yapan
bakış açınızın değişmesidir. Hayata da böyle bakınız. Doğru bildikleriniz her
zaman doğru olamayabilir, yanlış bildikleriniz de her zaman yanlış olmayabilir.
Empati ve hoşgörü, insan gibi yaşamanın temel ilkesi olmalı.”

Bakış açısı darlığımız ve algı eksikliğimiz yüzünden
kendimize hayatı zindan ediyoruz. Evrendeki hiçbir şey değersiz değildir.
Muhatabına ne kadar değer verirsen o kadar değer görürsün. Maalesef, insan, hem
insanın hem eşyanın kurdu, hatta düşmanı olmuş durumda. Kabil’in, kardeşi
Habil’e karşı tavrı günümüzde hem ekonomi hem siyaset arenasında tedavisi imkânsız
hastalık olarak iliklerimize kadar işlemiş, bütün beyin hücrelerimizi sarmış
halde. İnsan ve eşyaya karşı olan bu tavrımızın, etki-tepki yasası gereği
bedelini her dakika ödüyoruz, lakin yine akıllanmıyoruz. Bu da bir imtihan
türü.

Sağlıkta bir kural vardır: “Tedbir, tedaviden kolay ve
ucuzdur.” “Sigarayı bırakmanın en kolay çaresi sigaraya hiç başlamamaktır.”
derim hep sigara tiryakilerine. Sorunları çözmek, hakkaniyete ulaşmak usul,
yöntem, metot bilmekle mümkündür. Bir gerçeği muhatabına anlatabilmek için
dramatize etmek, resmetmek, empati yapmak birer usuldür. İnanmışlık, kararlılık
ne kadar güçlüyse olaylardan sonuç almak da o kadar kesindir. Güzellik,
hakkaniyet adına tedbir de tedavi de birer usul aracıdır. Usul yoksa vusul
yoktur.

Hayat, çok katmanlı piramit. Piramidin ucundaki hedefe göre
katmanları adımlıyorsun. Çıktığın katmanlar kadar değil, piramidin ucundaki
hedefin kadar değerlisin. Hesabın burada!

Zaman adlı rüzgâr, bir gün hepimizi piramidin ucundan
alacak, ya Cennet’te bir bahçeye götürecek ya da Cehennem’de bir çukura
sürükleyecek. 

Seri Katilin Vicdanı

Türkiye’de seri katil vakasına çok nadir rastlanır. Basına
yansımış son seri katil dört cinayet işlemişti ve yakalanarak yargılandı ve 4
kez ağırlaştırılmış müebbet cezaya çarptırıldı. Halen cezaevinde.

Bu vakada şüpheli yakalanmıştı fakat eldeki deliller yeterli değildi.
Katil çok soğukkanlıydı, itiraf etmiyor, işlediği cinayetler anlatıldığında olaylarla
bağlantısı olmadığını iddia ediyordu.

Seri katilin suçlarını itiraf ettirmek için “Türk emniyet
tarihine girecek ve polis okullarında ders olarak verilecek bir sorgulama yöntemi
uygulandı.”

Polis tarafından, öldürülen 4 kişinin ceset fotoğrafları,
aileleriyle çekilmiş ve çocuklarının fotoğrafları renkli olarak afiş
yaptırıldı. Bu fotoğrafların arasına bir de “onun işlemediği bir cinayete ait
resimler de ilave edildi. Sonra öldürülen 5 kişinin afiş haline getirilmiş
fotoğrafları ile sorgu odası duvarları kaplandı.

Katil zanlısı tek başına sorgu odasına alındığında, afişleri görür
görmez şok geçirdi. Gerisini operasyonu yürüten Polis Memurunun ifadesinden
öğrenelim: “Öldürdüğü kişilerin ceset fotoğraflarını, ailelerini, çocuklarının
fotoğraflarını görünce bu dondu kaldı. Sağına bakıyor öldürdüğü kişi, soluna
bakıyor öldürdüğü kişi, nereye dönerse öldürdüğü kişilerin afişlerini
görüyordu. Ruh halinin giderek değiştiğini görmeye başladık. Sonra başını iki
elinin arasına alarak bağırmaya başladı ‘çıkarın beni buradan. Tamam ben
öldürdüm.’ dedi. Onu oradan alırken, öldürmediği kişi için ’Bunu ben öldürmedim
ama diğerlerini ben öldürdüm’ dedi.”

Polisin Türkiye’de ilk defa uyguladığı bu sorgulama yöntemini ve
sonucunu okuduğumda en soğukkanlı seri katilin bile küllerle kaplanmış
kor misali bir vicdana sahip olduğunu düşündüm.

Önemli olan vicdanını örtmüş olan külleri üfleyip ortaya çıkaracak
bir yöntem bulabilmekti.

Bu örnek üzerinden sosyal ve siyasi çıkarımlar yapabiliriz
sanıyorum.

*******************************

Siyasetçi Ve Devlet Adamlarının Vicdanı

Siyasetçiler ülke için çok önemli ve gereklidir. Devleti
yöneten siyasi ve bürokratik kadrolar
da öyle. Bu kadrolar ne kadar dürüst,
ahlaklı ve liyakatli
ise toplumun huzurlu, mutlu ve umutlu olması; adaletle
yönetilmesi ve ülkenin hızlı kalkınması mümkün olur.

Ancak bu kadroların içinde bir kısım insanlar ahlaksız,
liyakatsiz ve kötü niyetli
olabilir. Hatta bu kesim iyi kadroların
tamamından etkin ve zararlı olabilecek bir güce sahip olabilirler.

Bu kesimin hak ettiği gibi tasfiye edilip cezalandırılmaları için demokrasilerde
iki yol var:

İlki, toplumun büyük çoğunluğunun siyasi desteğini çekerek kullanmakta
oldukları devlet gücünü ellerinden almak. İkincisi ise bağımsız ve
tarafsız bir yargılama sonucu cezalandırmak.

İster kamuoyunun siyasi cezalandırması ve isterse hukuki
cezalandırma için “yeterli delil” bulmak kolay değildir. Çünkü minareyi çalan
kılıfını hazırlamıştır. Basın/ medya hakimiyeti, devlet ve semirtilmiş yandaş
sermaye desteği ve yargı içindeki yandaş kadro ile her türlü suçun/ pisliğin
üstü örtülebilir.

İşte bu durumda hükümete bağlı olmayan medya, sosyal medya ve
Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar) topluma karşı işlenmiş suçların ortaya
çıkmasında
çok önemli rol oynayabilir.

Bu güçler toplumu bilgilendirme yanında faillerin topluma karşı işledikleri
suçları itiraf etmesine
ve toplum vicdanında cezalandırılmasına yol
açabilir.

*******************************

Dünyadan Örnekler

İsveç’te 1995 yılında “Toblerone Davası” olarak tarihe geçen
vaka bizde ve geri kalmış ülkelerde neden olmaz?

Hatırlatayım. İsveç Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Mona
Sahlin’in bazı küçük özel harcamalarının, Toblerone marka çikolata ile
atıştırmalıkların ödemesini devletin kendisine verdiği kredi kartı ile yaptığı
ortaya çıktı.

Sahlin bu sebeple Parti başkanlığı yarışından çekilmek zorunda
kaldı.
Kabinedeki görevlerini de bırakarak siyasi kariyerine ara verdi.

Üstelik Sahlin, devletin kendisine tahsis ettiği kredi kartıyla
yaptığı tüm özel harcamaların tutarını hazineye geri ödemiş ve hatta fazladan
15bin kron ödemişti.

Mona Sahlin’in bu karara götüren sebep neydi? Çünkü Sahlin’e duyulan
güven erimişti.

Çünkü bizzat Sahlin’in dediği gibi, “Kendi faturalarını
ödemeyen birinin başbakan olması mümkün değildi.”

Yapılan soruşturma sonucu Sahlin suçsuz bulundu. Ve üç sene aradan
sonra siyasete geri dönebildi.

****

Yılmaz Özdil’in 2011’de yazdığı “avanta bilet” alan New
York Valisinin
istifa etmek zorunda kalması örneğini da tekrar
hatırlatayım.

Malum ABD’de valiler seçimle geliyor ve “eyalet valisi” demek
aslında federe devletin devlet başkanı demek.

Ünlü beyzbol takımı Yankees final maçı için valiye 5 adet bilet
verir. Valinin “resmi görevli olarak maça geleceği” bildirildiği için bilet
ücreti alınmamıştır. Fakat Washington Post diğer dört biletin 2 vali
yardımcısı, valinin oğlu ve onun bir arkadaşına olduğunu öğrenmiştir.

Süreci izleyen ve kamuoyunu bilgilendiren Washington Post gazetesi
“avanta bilet rüşvet değil mi?” diye başlık atar.

Gazetenin manşetlerinden sonra, Valinin ödeme yaptığını ispat için
Yankees kulübüne verdiği çekin Adli Tıp incelemesi yapılır. Çekin maçtan önce verilmiş
gibi eski tarihli olarak düzenlendiği anlaşılır.

Valiye 62.500 dolar ceza kesilir. Daha da önemlisi halka yalan
söylediği anlaşıldığı için kendisine duyulan güven kaybolmuştur.
Valinin
siyasi hayatı biter.

*******************************

Onlar İstifa Ediyor Da Bizde Niye İstifa Yok?

İsveç SDP Başkanı Sahlin Türkiye’de bir partinin genel başkanı
ve bakan
olarak, New York Valisi Paterson Türkiye’de bir Bakan veya
Cumhurbaşkanı
olarak aynı eylemleri yapsaydı istifa etmek zorunda kalmayacaktı.
Sanırım herkes aynı fikirdedir.

Bizde böyle “masum” sayılabilecek usulsüzlükleri yazmak bile bir
fantezi sayılır.

Ülkemizde haklarında ortaya çıkan yolsuzluk, usulsüzlük, yasalara
aykırı iş ve eylemleri ayyuka çıkmış olanların bile akıllarına bırakın
istifayı, özür dilemek dahi gelmiyor.

Çünkü demokratik ülkelerde medya ve kamuoyu tepkisi, seri
katilin vicdanını harekete geçiren afişler gibi, etki yapıyor.

Ama bizde Sayıştay ve Meclis denetiminden kaçırılan dev
harcamaların bile hesabı sorulamıyor.

Namaz ve İnsan

0

 

    -Allah’a inanıyor,
Peygamberi kabul ediyor, Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu tasdik ediyorsun.

     Namazın imandan
sonra Allah’ın en büyük emri olduğunu biliyorsun.

     Ama namaz
kılmıyorsun neden?

    -Kılanları
görüyorum fakat dürüst değiller!

     Kılanları
görüyorum fakat güvenilir değiller!

     Kılanları
görüyorum fakat İslâma göre yaşamıyorlar!

     Ona göre giyinip
kuşanmıyorlar!

     Ona göre yiyip
içmiyorlar! Ben ise…

    -Eee sen ise;

    -Namaz kılmıyorum
ama dürüstüm.

     Namaz kılmıyorum
ama güvenilir biriyim.

     Namaz kılmıyorum
ama İslâma uymaya çalışıyorum.

     Bunlar dolayısıyla
ben onlardan üstünüm. Namazım da eksik olsun! Ne çıkar bundan?

    -Çok şey.

    -Nasıl?

    -Öğrencinin dersini
çalışmamasından ders veya öğretmeni sorumlu tutmak,

     Hâkimin yanlış
kanaat ve kararından dolayı hukuku suçlu saymak,

     Doktorun
hatasından ötürü tıb ilmini mes’ûl tutup, tıb ilmine karşı çıkmak,

     Müslümanın
cehaletinden dolayı düştüğü gaflet ve tembellik girdabından dolayı İslâmı,
Kur’anı ve Peygamberi itham edip sorumlu tutmak ve bu sebepler vesilesiyle
onlara karşı çıkmak ve bu yüzden namazı kılmamak doğru ve akıl kârı mıdır?

    -Kaldı ki, her
koyun kendi bacağından asılır. Namazını kılan kılmanın, kılmayan kılmamanın
karşılığını görecek.

     Velhasıl, öğrencinin
tembelliğinden ilmi,

     Doktorun
hatasından tıbbı,

     Hâkimin yanlış
kararından hukuku,

     Müslümanın
hatalarından da namazı mı sorumlu tutmalıyız?

     Müslümanların
yanlış ve doğru olmayan anlayış ve hareketlerine bakarak mı hüküm vermeli?

     Bazı kişiler
yanlış anlamış, eksik bilmiş; cehalet, şuursuzluk ve bilinçsizliğinden dolayı
kötü örnek olabilir. Onları kaale almalı mı?

     Oysa, başkasına
itimat etmeyen, nefsiyle teşebbüs etmeli. Yani bizzat kendisi teşebbüs edip,
girişimde bulunmalı. Dinin kaynak kitaplarını okumalı. Alacağını onlardan
almalı. Çünkü türkçemizde meal, tefsir, ilmihal ve islâm tarihi gibi, açık
seçik yazılmış sayısız dinsel kitaplar mevcut olup, üstelik gayet anlaşılır
şekilde kaleme alınmışlardır.      

     Namaz kılmadığını ve bunun kendi seçimi
olduğunu söyleyen birine verilen şu cevap çok düşündürücüdür:

     Sen kendin
istediğin için, namaz kılmıyor değilsin. Allah seni huzuruna lâyık görmediği
için, huzuruna kabul etmiyor diye düşünmelisin. Senin namaz kılmaman, Allahın
istediği bir kul olmadığın için, İlâhî huzura kabul edilmeyişinin bir
göstergesidir. Ne yapıp et, huzura kabul edilmeye bak. Bunun yolu da hemen
namaza başlamak ve bundan asla vazgeçmemekden geçer. Kapıyı çalan biri, birkaç
vuruştan sonra, içeride kimse yok diye hemen kapıdan uzaklaşırsa, içeri
girmekten mahrum kalır. Hâlbuki biraz sabır gösterip beklese idi kapı
açılacaktı. Çünkü “Men sabere zafere.” sabreden muradına erer, isteğine
kavuşur.

 

      Allaha en büyük
niyaz,

      Gerçekleşir ancak
kılmakla namaz.

      İstemez namaz
kendisine böyle naz,

      Yakışmaz insana
bu türlü tarz.    

Değerli Okurlarımızla Gelin Bir Sohbet Edelim…

Değerli okurlarımızla karşı karşıya
gelip, sohbet edebilme eksikliğini hep hissettim. Son kitabımız “Çokkültürlülük
Virüsü ve Milliyetçilik” bilindiği gibi Aydınlar Ocağı tarafından 2021 yılında
çıkmıştı. Böyle bir ciddi ve Türkiye’nin belki 5-10 sene sonra önüne
konabilecek, doğrudan veya dolaylı dayatılabilecek bir konuyu önceden ele
almaya çalışmıştık. Rahmetli hocamız, hocaların hocası, kendisine çok şey
borçlu olduğum Ord.Prof.Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu asistanlığımızın ilk
yıllarında bazı kitapları bize verir, okuyarak özetini çıkarmamızı isterdi.
İstediği özet de yazarın sıradan bazı cümlelerini alıp sıralamak değildi. Hoca
bizden “yazarın derdi ne ki, bu kitabı yazmış; vermek istediği mesaj nedir?” gibi
çok ince ve zor soruların cevabını isterdi. Bizim de derdimiz ülkemizin
geleceği ile ilgilidir.

            İlk
baskısını 1991 yılında yaptığımız ve oldukça ilgi gören “Etnik Tuzak”
kitabımızın ismini koyarken o dönem ve öncesinde faal olan ideolojik
çatışmaların yerini alabilecek ve emperyal güçlerin kullanabileceği yeni araç
ve malzemeler üzerinde düşünerek etnik tuzak ismini koymuştuk. Dünya
egemenliğini hedef alan ülkelerin belirli coğrafyalarda yaşayan ülkelerin iç
işlerini ve sosyal yapılarını kendi çıkarlarına göre şekillendirmek istedikleri
belli idi. Beklenen de bir bakıma olmadı değil. Başta ABD olmak üzere, kendisine
engel olabilecek milli hassasiyetleri, farklı alanlarda milliyetçi düşünceyi
dondurarak, toplumları uyuşturarak devre dışı bıraktıkları görülmüştür. Fark
ettirmeden sivil işgal peşine düşen süper güçler, önü açılmış milli ve üniter
devletleri bölmek amacıyla terör örgütlerini kurdukları ve işlerine geldiği sürece
destekledikleri ortaya çıkmıştır. Bu ülkeler iç çatıştırmalarla kendilerine
direnecek direnç unsurlarından kurtulmak peşine düşmüşlerdir. İdeolojik
çatışmalar yerine etnik ve mezhep çatıştırmalarından fayda uman bu ülkeler, 2000’li
yıllarda hedef ülkelerin sosyal yapılarına yepyeni bir virüsü şırınga
etmiştirler: Çokkültürlülük dayatmaları… Bir çok ülke bu yeni virüsle
karşılaştıklarını zor fark edebilmişlerdir. 2000’li yılların başlarında Dünyayı
allak bullak eden binlerce insanın ölümüne sebep olan Kovid-19 virüsüne
benzettiğimiz için bu çokkültürlülüğü ve onun antitezi olan son yıllarda
yükselen milliyetçiliği kitabımıza başlık yapmıştık. Gerileyen küreselleştirme
çabaları ve küreselleştirmenin önü açılan milli devletleri çözülme sürecine sokması,
ülkeleri milli çıkarlarına daha fazla sarılmaya sebep olmuştur.

            Dünya’daki
bilhassa gelişmekte olan ülkeler üzerinde göç mühendisliği yapılarak, bunların
göç almaya mecbur bırakılmaları, aslında bu ülkeleri ileride çokkültürlü bir
yapıya dönüştürmek içindir. Çokkültürlülüğün sürekli çok seslilikle
karıştırılması hedef şaşırtması olarak karşımıza çıkmıştır. Türkiye’de de son
yıllarda Suriye’li, Irak’lı ve Afgan’lı gibi iç savaş ve karışıklıklardan kaçıp
Türkiye’ye sığındıkları ve bunlara gereğinden fazla ilgi gösterildiği ve
imtiyazlar verildiği bir gerçektir. Önce geçici koruma altına alınan bu
toplulukları, bunların kendi ülkelerine göçlerini engellemek için Batı’lı
ülkeleri yeni bir talepte bulunmaya sevk etmiştir. Sözde bir takım teşviklerle
göç alan ülkelerin ve Türkiye’nin sosyal bütünleşmeye zorlandığı ve bunlara
vatandaşlık haklarının verdirildiği ile karşı karşıyayız. Maksat, ileride
kullanmak üzere Türk kültürüne uyum sağlamaları zor olan göç eden
topluluklardan yeni PKK’lar, DEAŞ’lar, İslam’da tevhid anlayışını bozucu yeni
örgütler çıkarabilmektir. Böyle bir ortamda, güçlü ülkeler bizleri ufalanarak
daha iyi bütünleşmeye zorladıkları görülmektedir. Etnik tuzağın ortaya
konulmasının sebeplerinden birisi de budur. Eğer bu sözde demokratikleşme ise
bu güçlü ülkelerin aslında bütünleşme sorunları olmasına rağmen neden bu tavsiyeleri
kendileri uygulamazlar? Müslüman göçmenlere ve Türk vatandaşlarına karşı örtülü
ırkçı ve yabancı düşmanlığına hoşgörülü politikaları neden uygularlar? Aslında
çokkültürlülük dayatması ve bunun demokratikleşme diye takdimi bize yabancı
değildir. Gerek altı sene önce hızlandırılan “yeni anayasa” çalışmalarında bize
bu baskı açık olarak hissettirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ile değişik sebeplerle
kavgalı olan unsurlara güvenlikçi değil; özgürlükçü politikalarla yaklaşılması
tavsiye edilmiştir. Etnik parsellemeyle ufalanan milli devlet ve üniter yapı,
iç çatıştırmalara ve darbe girişimlerine daha açık hale gelebilir.

            Bugün
olanları fark ederek geleceğe hazır olmak için milli eğitim ve kültür
politikalarımız ayrıştırıcı değil, ülkenin birlik ve bütünlüğünü, milletleşme
sürecini güçlendirici yöne döndürülmelidir. Türkiye üzerinde bir dönem ideolojik
sınıf çatışmaları tahrik edilerek iç sosyal yapı zayıflatılmaya ve tepkisizliğe
zorlanmıştır. Sınıf çatıştırmalarının yanısıra mezhep taassubunun doğurduğu ve
oran olarak çok düşük olan bu yönde şartlanmış fertlerin propaganda yolu ile
çoğaltılması dış müdahaleler karşısında direnişi dondurabilir ve
zayıflatabilir. Toplumda farklılıklar yaratarak veya farklılıkları toplum
aleyhine körükleyici çabalar emperyal güçlere daha rahat hareket edecekleri
alanlar açabilir. Önemli olan vatandaşlarımızı ona buna malzeme yaptırmamak ve
kullandırtmamaktır. Bu da başta devletin tarafsız kalmayarak TC’ye sahip çıkma
görevidir.      

Önseçim mi, Merkez Yoklaması mı?

0

Genel seçim
tarihinin yaklaştığı şu günlerde herkes Altılı Masa’nın Cumhurbaşkanı adayına
odaklanmış vaziyette. Gün sekmiyor ki Altılı Masa’nın adayı kim olacak sorusu
TV’lerde tartışılıyor olmasın.

            Ancak her ne kadar cumhurbaşkanlığı
seçimi kadar merak uyandırmasa da genel seçimlerde illerimizden meclise
göndereceğimiz milletvekillerimiz ve bu milletvekillerinin mensubu olduğu partilerden
aday adaylığı süreci var.

            Bu konuda diğer partilerden önce İYİ
Parti yurt genelinde bütün il ve ilçe teşkilatlarında kongre kararı alarak genel
seçim sürecini başlatmış bulunuyor. Milletvekili olma hayali olan il ve ilçe
başkanları bu kongrelerde aday olmuyorlar ki adaylık için istifa ettiklerinde yerleri
boş kalmasın.

            Şu da açık seçik belli oluyor ki tekrar
il başkanlıklarına aday olmayan eski başkanların büyük çoğunluğu potansiyel
birer milletvekili aday adayı.

            Yalnız milletvekilliği seçimi
konusunda zihnimi sürekli kurcalayan bir mesele var ki onu sizlerle paylaşmak
isterim. Biliyorsunuz ki, milletvekili adayları bulundukları illerden iki türlü
seçilirler. Birincisi Merkez yoklaması usulü, ikincisi önseçim usulü.

            Yakın çevremde kendimce bir kamuoyu
araştırması yaptım
. İlk etapta büyük çoğunluğun tercihi önseçim yoluyla
aday belirlensin çıktı. Yani herkes demokratik usullerle adaylarını belirlemek
istiyordu. Genel merkez atamalarına şiddetle karşı çıkılıyordu.

                Sonra
önseçim isteyen bazı kişilerle olayın detayını konuştum(5N-1K): “Farz edelim şu
partinin il başkanı milletvekili adayı. Bulunduğu ilde iki, üç dönem il
başkanlığı yaptı. Herkesçe az-çok tanınıyor, partili delegelerin büyük oranda
oyunu da alır. Ama hiçbir özelliği olmayan birisi, yarın seçilip meclise
gittiğinde bu kişi mecliste ne yapacak?”

                Anladım
ki işin o yanını düşünen kimse yoktu. Vatandaş, sadece il ve ilçe başkanı
olarak tanıdığı, belki bir çayını içtiği veya herhangi bir resmi dairede işine
yardımcı olan bir vekil adayına oy verecek. Ayrıca her şeyden önce
milletvekilliğine aday olmak isteyen kişinin öncelikle kendisine sorması
gereken soru sizce de şu olması gerekmez mi: “Ben seçilip meclise gittiğimde ne yapacağım, memleketin hangi
problemine parmak basabilirim, şayet bakan olursam bu bakanlığı lâyıkıyla
yapabilir miyim?

                Evet,
demokrasi birçok yönüyle güzel bir rejim ama hatalı yönleri de yok değil.
Rahmetli Ergun Göze’nin bir değimiyle: Afrika’nın falanca yamyam kabilesine demokrasi
getirecek olsanız değişen hiç bir şey olmayacaktır, sadece kabilenin ismi insan
yiyen demokratik yamyam kabilesi olacaktır.”

                Demokrasi
gerçekten çok güzel bir rejim olsaydı, bugünkü iktidarın bunca yanlışlarına(Ekonomi,
hukuk, Milli Eğitim ve dış politika) rağmen 20 yıl bu ülkenin başında kalabilir
miydi? Veya mensubu olduğu tabanın inanç ve fikri eğilimine güvenerek Cumhurbaşkanı
her sıkıştığında demokles’in kılıcı gibi her konuda referandumu muhalefetin
tepesinde sallandırabilir miydi?

                Bir de
oyuncu ve manken Aysun Kayacı’nın bir tarihte söylediği söz vardı: “Ben demokrasiyi de sorguluyorum vergi
veriyorum niye vergisini vermeyen dağdaki çobanla’ benim oyum eşit mesela,
niye? Benden tabi ki de 10 kat fazla araştıran insanlar da var. Vergi veriyorum
ben hiç vergisini vermeyen biriyle oyum neden eşit? Vergimin nereye gittiğini
nasıl kullanıldığını öğrenme ihtiyacı duyuyorum. Ben sadece bunu sorguluyorum.

Belki katılmayacaksınız ama bence haklı. Bırakın oyuncuyu, mankeni ordinaryüs
Profesör olsanız demokrasi sayesinde herkesin oyu aynı derecede sayılıyor.

                Ama
Merkez Yoklaması sisteminde, Parti Genel Başkanı, MYK Üyeleri bütün vilayetleri
tek tek ele alıp oralardaki parti üyelerinden liyakat ve öngörü sahibi kişileri
tespit edip milletvekili adayı yapmaları daha uygun düşer kanaatimce.

                Bu
fikrime katılmayanlar mutlaka olacaktır ve faklı düşünme fikrine sahiptirler,
ben de kendi fikrime inanma hakkına sahibim.

                Bilmem
anlatabiliyor muyum.

                Sağlıklı
kalın.

Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural İle Kültür ve Dil Sohbeti

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Bir
yandan siyasetin ve TV yayınlarının, bir yandan gazete ve dergilerin, bir
yandan da sanal medya dedikleri iletişim sistemlerinin TÜRKÇE’ye çok zarar
verdiğini düşünenlerdenim. Öncelikle günlük dilimizin, sonra da aydın dili
olması gereken konuşma ve yazı dilinin yetersizleşmesi veya daralması konusunda
fikirlerinizi rica edecektim. Kültür ve dil kavramları üzerinde düşünmüş
olmanızdan dolayı bu iki kavramın çerçevesini çizerek sohbete başlamak daha
uygun olur.

Prof. Dr. Sadık Kemal Tural: Oğuz
Beyefendi, öncelikle teşekkür ederim. Sizin altmış yıldan fazla bir zamandır
dilin imkânlarını kullanarak, kültür hayatımızla ilgili tespit ve yorumlarınızı
okuyucuya ulaştırmak için çaba gösteren bir aydın olduğunuzu bilmeyen azdır.
Gerek şahsiyetlerin hizmetlerini unutturmamak niyetini taşıyan
araştırmalarınızda, gerek doğrudan dil konusunu ele alan çalışmalarınızda
titizlik gösterdiğinizi bilenlerdenim. Bir kısmı kitaplaşmış, çoğunluğu dergi
ve gazetelerde kalmış bulunan, duyarlılığınızın yansıdığı tefekkür ürünleriniz
için, ne kadar teşekkür edilse azdır. Türk varlığının fideliği olan Türkçenin
hem kendini koruyarak, hem de yabancı dillerin boyunduruğu altına girmeyerek
işlevini sürdürmesini isteyenlerdensiniz. Bu yüzden, sizinle söyleşmek, sohbet
etmek, sorularınıza cevap bulmaya çalışmak benim için zevkli bir görev
olacaktır.

Ansiklopedik
bilgiyle yetinenler de öğrenmişlerdir ki, yıkılmaz denilen devletler, rejimler
yıkılır; yerine, ya eskinin bir ölçüde devamı da sayılabilen yeni bir yapı
oluşur, ya büsbütün farklı bir yapılanma tarih sahnesine çıkar. Devletlerin,
rejimlerin, insanların ve bazı toplumların ve hattâ inanç sistemlerinin yıkılıp
yok olması, bilinen bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin yanı başında, yok olmayan
bir varlık alanı var: Bir ara hars, bazı gruplarca da ekin denilen, son doksan yıldır dilimize
yerleşen kültür kavramıyla karşıladığımız çok geniş ve derin bir benzeştirici
uyumlandırıcı değerler ve davranışlar dünyası. Kültür kavramına biraz yakından
bakalım: Bir insan topluluğuna özgü olan benlik, kimlik, kendilik yaratan
benimseyişler ve davranışların doğurduğu ve yoğurduğu kültürel kimlik
kazandıran benimsetme ve benzeştirmelerin tamamı kültürü oluşturur. Her kültür,
başka kültürleri düşünerek kendi
(ler)inkinin daha doğru, daha ahlakî, daha onurlu ve şerefli, daha dürüst, daha
güzel, daha iyi, daha faydalı, daha güvenli ve daha kolay olduğuna inanılan,
düşünülen değerlerin ve davranışların toplamından oluşan bir hayat alanıdır. Her
toplum çeşitli farklılıkların yol açtığı tabaka 
diyebileceğimiz çevrelerden oluşur. Köylük, kırlık,  dağlık yerlerde yaşayanlar ile kasaba, şehir
ve büyük şehirlerde hayat sürenlerin de, ihtitaç dünyası da, onların
karşılanmasına bağlı çalışmalar da az çok 
farklıdır.

Toplum tabakalarında az çok farklarla yaşatılan,
benimseme, davranma, benzeşme ölçüt ve ölçüleriyle oluşan kültür alanı, donmuş,
değişmeyen emir ve yasaklar değildir. Toplumlar tarih içinde akıp giderken, din
nitelikli farklılaşmaların, göçlerin, savaşların, salgın hastalıkların, büyük
kıtlıkların ve bilim ile teknolojideki buluşların kültürleri etkileyip
değiştirdiği bilinmektedir. .Bilginler, bilgeler ve onların
belirlediği hükümleri dikkate alıp kendi toplumundaki çürümeleri, eskilikleri,
eksikleri  ve yeni ihtiyaçları belirleyip
gereğini yapan liderler de kültür değişmelerine ivme kazandırmaktadır.  Değişim ve dönüşümlere rağmen, her kültür bir
topluma kendi olma, kendi kalma, benlik ve kimlik kazandırma işlemlerini
sürdüren bir özel yapılandırıcıdır.

 

Her kültür, yüzlerce yıllık yaşanmışlıkların var ettiği
kendine özgü özelleri ve özellikleri, benzeştirici kuralları, sembolleri ve
davranışları olan bir hayat alanıdır. Bu hayat alanının apaçık göstergesi dil adlı
sistemdir. İnanmayanlar farklı düşünmek hakkına sahiptir; ben de düşüncemi
paylaşmak hakkına sahibim: Rab adlı yazılımlandırıcı Allah’ın en gizli
armağanlarından biri dil denilen anlaşma aracıdır. Dil yalnızca bir anlaşma
aracı değildir, akıl işletici, fikir geliştirici, duygu yansıtıcı iletişim
sistemidir. Ahmet Tekin Hoca’nın Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru adlı on bir
baskı yapmış bulunan meal ve tefsir çalışması
olankitabında yer alan dil ile ilgili yüzü
aşkın âyetteki hükümlere baktım. Onlardan ikisine işaret edeceğim: Allah, Rum Sûresinin 22. âyetinde, “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve
renklerinizin farklı olması da O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir.
Bunda âlimler için ibretler ve dersler vardır.”
buyurmaktadır. İkinci çok düşündürücü hüküm ise Rahman Sûresinin dördüncü âyetindedir; bu âyetteki anahtar kelime beyan kavramıdır: “Allemehül beyan.”   “İnsana
dili, konuşmayı, düşünmeyi ve meramını anlatmayı da, Kur’ân’ı anlamayı,
açıklamayı da, varlıkları ayırıcı vasıflarıyla adlandırıp birbirinden ayırt
etmeyi de, O öğretti.

Arapların
lisan dediği konuşma veya yazma yahut işaretler yoluyla anlaşma sağlayan
sistemlerin ne zaman, nasıl ve niçin oluştuğu bilinmiyor ve bilinemez gibi
görünüyor. O sistemler, söyleyen/ileten ile işiten/ iletilen arasında kurulması beklenen iletişime esas olan
kelimelerden meydana geliyor. Bu iki âyetteki anlam katmanları, insanın aklına,
fikrine, irfanına ve ilhamına bırakılmıştır. Sohbet konumuz sebebiyle beyan kavramıyla ilgili şunları
da söylemeliyim:

Oğuz Beyefendi
siz pek iyi bilirsiniz ki, beyan kavramı çok boyutludur. Beyan kavramının ilk akla gelen karşılığı, ifade etme,
açıklama, söyleme yazmadır; ancak, sıradan insana değil, teşbih, mecaz, kinaye,
istiare ile telmih gibi anlam sanatları taşıyan ifadeleri kavrayacak, tefekkür
edecek insanlara yöneltilmiş bildirimler, iletiler beyandır. Bildirme, uyarma,
sorma niyeti taşımakla birlikte muhatabından/iletilenden zekâlarını işletmeleri
beklenen, saçma veya yalan olmayan, derinlikli ve güzel ifadelere beyan
denilmektedir. Sevimsiz, anlaşılmaz veya çirkin (küfür, argo, beddua)  ifadeler beyan sayılmamaktadır.  

Diller ve
onlardan biri olan Türk dili gerek fiil kök ve gövdelerinin, gerek ad verme
inceliklerinin, deyimlerin, atalar sözlerinin yoğurduğu bir beyan sistemidir.
Bu beyan sistemi, dua, şiir ve güfte dediğimiz bestelenmiş ifadelerin içinde
inceliklerini koruyarak varlığını sürdürmektedir. Kültür tabakaları sayıca
azaldıkça, beyan da ortak iletişim ve tefekküre en yakın çizgiye gelmektedir.

Çetinoğlu: Sosyal
ilimler ve teknoloji sahasındaki  gelişmeler, dilde yeni kavram ve
terimlere ihtiyaç hissettiriyor. Yeni kavram ve terimlerin bulunmasındaki
yöntemler ise problemlere yol açabiliyor. Yabancı dillerden alınırsa, dilimiz,
yabancı dillerin işgali altına girmiş oluyor. Türetme yoluyla bulunan kelimeler
ise isâbetli ve kabule mazhar olmayabiliyor veya Türk dilbilgisi kaidelerine
aykırı olabiliyor. Bir yandan da imlâ 
konusundaki beş on yılda bir değişen tavırların ve uygulamaların sonucu
olan karmaşa…  Bu
 meselelere bağlı  görüşünüzü lütfeder misiniz?

Prof. Tural: İnsanlık, ne, nasıl ve niçin sorularına cevap aradıkça kavrayarak öğrenmenin sonucunda yeni kavramlar oluşturulacaktır. Burada
bir incelik var, o kavramı, ad verme hakkını kullanıp ilk defa isimlendiren
hangi kültür ise, onun diğer dillere örtülü bir zorlamada bulunduğu görülüyor.
Bilgilerin ve onlara bağlı yeniliklerin her geçen gün sayıca ve çeşitçe farklı
yeni kelime ve kavram ile hem Türk dilini, hem de bilim, teknoloji ve bilgelik
üretmeyen toplumların dillerini zorladığı açıktır.

Terimler, bir
uzmanlık alanına ait kavramlardır; terimler, o alanın uzmanlarınca tanımlanmış
bulunan kavram nitelikli bilgi temellendirici anahtarlardır. Türkçe, kavram
üretilmesine de, tanım kazandırılmış terimler yapılmasına da elverişli bir
dildir. Eklemeli bir dil olan Türk dilinin imkânlarından faydalanılarak, yeni
kavramlar ve yeni terimler yapılması çok gereklidir. Yeni kavramlar ve
terimler, hem düşünce ve araştırma dünyamızı, hem de dilimizi
zenginleştirecektir. Terim yapma konusu birkaç kişilik dar bir topluluğun
yetkisinde olamaz, olmamalıdır. Bu işlemler merhum Mustafa Kemal Atatürk’ün
kurup O’nun vasiyetinden doğan gelirlerle varlığını sürdüren Türk Dil
Kurumu’nun yetkisinde olmalıdır. (Bir TÜRK BİLİM ve BİLGELİK AKADEMİSİ
kurulabilmiş olsaydı, o kuruluşun en önemli görevlerinden biri, hattâ birincisi
kavram ve terim üretme olurdu.)  Türk kulağına,
hançeresine ve mantığına aykırı gelmeyen, çok uygun ve kabul edilebilir özellikte
ve güzellikte terimler kazandırmak çok da kolay değildir.

Terim
kazandırma işlemleri; gerek Türkiye’deki sayısı 250’ye yakın Devlet ve vakıf
üniversitelerinde çalışan, gerek Türk dünyasından çağrılacak dil bilginlerinin,
dâimi olarak görev yapacakları, ihtiyaç duyulan alan bilginlerinin katkı
sunacakları çalışmalara dayandırılmalıdır. O çalışmaların ilk aşaması, Türk
dili bilginlerinin, ortak akıl ürünü olarak ortaya çıkardıkları terimlerin
-tanımları da yapılmış olarak- önce o alanın doğrudan ilgilisi olan fakülte ve
bölümlerin görüşüne sunulmasıdır. İkinci aşama ise, alan bilginlerince oydaşım (mutabakat)
sağlanan terim adlarının kamuyla paylaşılmasıdır. Bu paylaşmadan sonraki beş
yıl içinde, Türk Dil Kurumu tarafından, MEB’in yetkili kurumlarına yansıtılıp
eğitim ve öğretimin içine yerleşmesi sağlanmalıdır. Zevksizliklere ve zihne
yerleşmesi zorluk veya gülünçlüklere yol açan terimleştirme çabalarının, kısır
çekişmelerden başka bir yararı olmamıştır.

Çetinoğlu: Kavram
ve terim kelimelerinden başlayalım. Bu iki kelimenin mânâlarını lütfeder
misiniz?

S. K. Tural: Estağfurullah. Oğuz
Beyefendi, insan zekâsını ve ona bağlı davranışlarını işleten de, bu işleyişe
bağlı olarak diğer insan ve varlıklarla bağlantılar kuran da kelimelerdir.
Kelimelerin bir kısmı fiil, onları bir kenara koyalım. Bir dilin adlandırma
gücü ve işlerliği gerçekten çok özel bir alandır. İnsan isimlerinden, diğer
varlıkların adlarına kadar bir dilin benlik, kimlik ve kendilik enerjisini
gösteren isim koymalar, ad vurmalar çok dikkate değer bir alandır.

Kavram
kelimesinin karşılığı olarak Türk kökenli halklarca yaklaşık 900 yıl Arapçadan
alınmış olan mefhum kelimesi kullanılmıştır. Mefhum kelimesi fehame
kökündendir; fehim, anlayış,
kavrayış, incelikleri yakalayış; mefhum
da, bir kelimenin taşıdığı anlamı üstlenen, hükme bağlamayı sağlayıcı anahtar
kelime anlamına geliyordu. Halk arasındaki aklı
var, ama fehmi yok
(aklı var, ama
fikri yok
biçimi de var.) değerlendirmesinde kavrayış gücüne ve
değerlendirebilme yeterliliğine işaret eden fehimli olma (Fehham, Fahim, Fehmi)
kavrayışı bakımından mefhumlara yakınlık anlamlıdır.

Kavram, zihni
işlerliğe geçiren; duygu, düşünce ve hayal dünyasında özel karşılığı olan
kelimelerdir. Aynı kelime farklı alanlarda kavramlaşarak, farklı mânâlar taşır;
terim ise, târif kazanması sebebiyle, bir kavramı yalnızca bir alana âit duruma
getirir. Bir kelimenin terimleşmesi, tam bir tanımının yapılması ile mümkündür.

Günlük dilde
kullanılan yaklaşık 3000 kelimeye yakından bakalım: Ev âletlerimizden,
alışveriş, giyim kuşam, yeme içme, iletişim ve ulaşım ile siyaset ve hukuk
alanlarına binlerce kavram adı, -ne yazık ki- kökence Türkçe değildir. Tıp ve
eczacılık gibi meslek jargonlarına bile Almanlar karşılık oluşturucu terim
çalışmaları yaptılar, bir ölçüde başarılı da oldular. Fen ve tabiat
bilimlerinde de siyaset bilimi ile iktisat ve mâliye alanlarında da yabancı
dillerin boyunduruğu altında olduğumuzu söylemeye mecbur ve mahkûmuz.

Rahmetli
Atatürk’ün geometri terimleri konusundaki tekliflerinin tamamı, Türk dilinden
olmayan kelimeleri kovmuştur. O’nun bu büyük hizmetini inkâr etmeye kalkanların
beyninde bir ciddi hastalık vardır.

Sosyoloji,
psikoloji, etnoloji, antropoloji bilim dallarının adları da,  alana özgü anahtar terimlerin isimleri de,  Türkçe değildir. Fen bilimleri ile mühendislik
alanlarını varın siz değerlendirin.

Edebiyat
bilimine ait kavramların büyük bir kısmı terimleşmiş olmakla birlikte, 1965’ten
sonra yayınlanan edebiyat araştırmalarında gereğinden dolayı kullanılmış yeni
ifâde kalıpları ve türlerin ortaya çıkması, yeni kavram ve terimlere ihtiyaç
duyurmuştur.

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU İkinci bölüm yarın yayınlanacaktır)

Prof.
Dr. SADIK KEMAL TURAL

     1946 yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk ve
orta öğrenimini aynı şehirde tamamlayıp fark derslerinin imtihanını vererek
İlk öğretmen okulu diploması aldı.
Atatürk
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun
oldu.   Meslek hayatına Kırıkkale’de
Ortaokul Türkçe öğretmeni olarak başladı. 1972’de, Hacettepe Üniversitesi’nde
Türkçe dersleri öğretim görevlisi,
1973’de asistan, 1978’de Edebiyat Doktoru, 1982’de Yardımcı Doçent’, 1983’de Doçent, 1988’de Profesör oldu.

    
Kadrosu üniversitede kalmak kaydıyla Devlet Plânlama Müsteşarlığı’nda
daha sonra Almanya’da ‘Türk Çocuklarında Kültürel Kimlik ve Eğitim
Meseleleri Projesi
’nin, Gazi Üniversitesi’nde Sanat Târihi ve Felsefe
bölümleri ile Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı Gazi/TÖMER’in kurucu
başkanlığı yaptı. Kültür Bakanlığı yayın komisyonlarında görev aldı.

     Hacettepe,
Selçuk Üniversitesi, Gazi ve Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde Yüksek
Lisans ve doktora dersleri verdi. 

     1989’da
Atatürk Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür
Merkezi Bilim Kurulu Üyeliğine; Bilim Kurulunca da Yürütme Kurulu Üyeliğine seçildi.
Kadrosu üniversitede kalmak şartı ile Atatürk
Kültür Merkezi, Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu’na Başkan olarak tâyin edildi. 3 Ocak
2002 târihine kadar Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu
‘Yönetim Kurulu Üyeliği ve Kültür Komitesi Başkanlığı yaptı.

     Türkiye’de
ve yurt dışında, yüzü aşkın millî ve milletlerarası paneller, sempozyumlar,
kongre ve bilgi şölenleri düzenledi, bildiri verdi, tartışmacı olarak yer
aldı, dergi yöneticiliği yaptı, toplantıların kitaplarını hazırladı.

     Eserleri ve çalışmaları sebebiyle
kendisine Türkiye Millî Kültür Vakfı, Kayseri Sanatçılar Derneği,  Türk Ocakları Genel Merkezi,
Kazakistan Bilimler
Akademisi, Motif Halk Oyunları
Eğitim Derneği/Vakfı, Türk Folklor Araştırmaları Kurumu, Kazakistan Bilimler
Akademisi, Kırgızistan Devleti
Millî Devlet Üniversitesi, Kazakistan
Ahmet Yesevi Üniversitesi,  Dağıstan
Bilimler Akademisi tarafından armağanlar, unvanlar verildi. Kırgızistan
Devlet Ödülü’ne lâyık görüldü. İLESAM’ın yedi kurucusundan biridir.
Pekçok dernek ve vakıfta kurucu, üye ve başkan olarak hizmet verdi.

     16.650
kitap, 11.100 adet süreli yayından oluşan kütüphanesini, Çankırı Karatekin
Üniversitesi’ne,  Eski Harfli Türkçe
1450 kitap ile 250’ye yakın sözlük ve ansiklopedik sözlük gibi eserlerini
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Millet Kütüphânesi’ne bağışladı. 

     Atatürk
Yüksek Kurumu Başkanlığı kuruluşundan 2011 yılında emekli oldu. 300’ü aşkın
makale, deneme, takriz/sunuş, konuşma ve söyleşi metni, iki düzine kitabı
yayınlandı. 

 

 

Kısaca Mevlânâ

0

     Hz. Mevlânâ, 30
Eylül 1207, Belh – 17 Aralık 1273, Konya.

   “Mevlânâ kâmil
mânâda âlim, sûfî ve şairlik özelliklerine sahip bir şahsiyettir..Mevlânâ’daki
dinî-tasavvufî düşüncenin kaynağı Kur’an ve Sünnettir. ‘Canım tenimde oldukça
Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım…’ beytiyle
bunu dile getirmiş; (İlmin kapısı Hz. Ali’nin tayin ettiği kadıları / hâkimleri
görev yerlerine gönderirken söylediği: ‘Müslümanlara karşı âdil olun, onlara
adâletli davranın; çünkü onlar sizin din kardeşleriniz. Müslüman olmayanlara
da, adâletle muamele edin. Çünkü onlar da, sizin insan olarak kardeşleriniz’
diyerek, nasıl bir tavır içinde olmaları gerektiğini belirttiği gibi, Hz.
Mevlânâ da:)

    “ ‘Pergel gibiyim
bir ayağımla şeriat (din) üstünde sağlamca durduğum hâlde, öbür ayağımla yetmiş
iki milleti dolaşıyorum.’ diyerek bir Müslüman olarak insanlığı
kucaklayabildiğini belirtmiştir. (Çünkü) Eflâkî ‘Onun soyunun anne tarafından
Hz. Ali’ye ulaştığını’ söyler.

    “Mevlânâ’ya göre
her ne kadar görünüşte ayrılık olsa da, varlıkta birlik (vahdet-i vücûd)
esastır.

    “İman-küfür,
hayır-şer gibi ayırımlar bize göredir.

    “Allah’a nisbetle
hepsi birdir. Kötülük, iyilikten ayrılmaz.

    “Kötülük olmadan
kötülüğü terk etmek imkânsızdır. Yine küfür olmadan din olmaz.

    “Çünkü din küfrü
bırakmaktır. Bunların yaratıcısı da birdir.

    “Ona göre ikilikten
kurtuluş (gerçek tevhid) kulun kendi varlığından soyulmasıyla gerçekleşir.

    “Birlik, ittihat ya
da hulûl değil kulun kendi izafî varlığından geçmesidir.

    “Allah’ın yanında
iki ‘ben’ söz konusu olamaz. Bu konuyla ilgili olarak, “Sen ‘ben’ diyorsun, o
da ‘ben’ diyor. Ya sen öl ya da O ölsün ki bu ikilik kalmasın. O’nun ölmesi
imkânsız olduğuna göre ölmek sana düşer!” demekte ve tasavvufun hedefi olan
“ölmeden önce ölme” ilkesine vurgu yapmaktadır. Mevlânâ’ya göre kul,
benliğinden sıyrılmakla gerçek anlamda irade hürriyetine kavuşmaktadır. Çünkü
ferdiyetten kurtulup mutlak varlığa kavuşan kimsenin iradesi tıpkı varlığı gibi
Allah’ta fani olmuştur. Onun irade ve ihtiyarı Allah’ın irade ve ihtiyarıdır.
Bu mertebede kul, cebirden de ihtiyardan da söz edebilir. Ancak ferdiyetinden
kurtulmadan yaptıklarını Allah’a isnat etmek yalancılıktır.” (Prof.Dr. Reşat
Öngören)

    “Mevlânâ ve
meslektaşları kâinatta olup-biten olaylara ‘tecelli’ diye bakarlar.

    “Can sıkıcı
olanlarına ‘celâlî’, gönül açıcı olanlarına ‘cemâlî’ adını verirler…

    “Mevlânâ’nın
meslektaşlarına göre Kâinatta ortaya çıkan bütün celâlî tecelliler aynı zamanda
cemalî tecellileri barındırırlar. Bu tespit şu âyette ifade edilen gerçekle de
bağdaştırılabilir:

     ‘…Hoşunuza
gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olabilir, hoşunuza giden bir şey de sizin
için şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz!’ (Bakara, 2 / 216)

    “Niyazî-i Mısrî ise
bu hakikati gül ve diken (har) benzetmesiyle XVII. Yüzyılda şöyle anlatıyor:

     ‘Cemâli zâhir olsa
tiz celâli yakalar anı. Nerde bir gül açılsa yanında har olur peyda.’

     “Bilindiği gibi
İslâm medeniyetinin üç dili vardır: Arapça, Farsça ve Türkçe…

     “Selçuklu Devleti
için büyük bir sıkıntı teşkil eden Babaîler hareketi içinde büyüyen ‘gül’ ise
Yunus Emre’dir.

    “Bu medeniyetin
üçüncü dilini kullanarak aynı gönül felsefesini insanlara anlatan Bizim Yunus,
tasavvufî düşüncenin bütün ‘derin’liklerini manzum olarak terennüm etmiş,
inciyi bulmak isteyenlere rehberlik yapmıştır (öl. 1320):

     

     Yoldaş olalım
ikimiz gel dosta gidelim gönül

     Hâldaş olalım
ikimiz gel dosta gidelim gönül

 

     Gerçek erene
varalım hakkın haberin soralım

     Yûnus Emre’yi
alalım gel dosta gidelim gönül “

 

     (Mustafa Kara)

Öfke mi Aptallıktan, Aptallık mı Öfkeden?

Bana mı öyle geliyor, yoksa toplumumuzun zekâ seviyesinde düşüş mü var?

Yandaş televizyonları bir yana bırakın. Onların haberleri zaten konserve. Konserve haberlerle yayım saatini dolduramayınca trafik kazalarına, yangın ve cinayetlere yükleniyorlar. Türkiye’dekiler yetmezse Hindistan’dan, Çin’den veriyorlar… Bunlara basılı gazete devrinde “üçüncü sayfa” haberi denirdi. Şimdi, iktidarımızın nutukları öncesinin dolgu maddesi.

Parlak fikir: Ağlayan sunucu

Ancak muhalif televizyonlarda da aman aman zekâ pırıltıları görmüyorum. Bir konu yakalanıyor. İki gün, üç gün, dünyada başka bir şey yokmuş gibi onun suyu çıkarılıyor. Haberlerle yetinilmiyor. Aynı konuda “uzman” toplantıları ile devam ediliyor. Haber dediysem haberler de haber değil. Popüler bir haber sunucusunun uzun uzun şikâyetleri. Size haber vermiyor, omzunuzda ağlıyor. Gözyaşları eksik. Belki yakında ağlayan sunucular da çıkar. Vallahi ağlayan sunucu diye meşhur olur; iyi reyting yapar.

Gelelim internet gazetelerine. Gazetecilikte bir kural var diye bilirdik. Haberi, daha başlığı okuyunca öğrenirsiniz. Başlıktan sonraki ilk paragrafta, 5N-1K vardır: Ne, neden, nasıl, nerede, ne zaman ve kim? Haberin devamında ayrıntıları alırsınız. Günümüzde, başlıktaki gaye haberi saklamak, mümkünse hiç ipucu vermemek. “Bakın ne oldu?”, “İnanılmaz gelişme!”, “Uyarı yapılmıştı! İstanbul dehşeti…”, “Paslanmış gemiler çölüne dönüştü.”, “Beşiktaş’a da kazandırdı.”, “Kazayla ya da şans eseri keşfedildi.” Bu başlıkların bir kısmı ezberimden. Son dördünü bir gazetenin, internet sitesindeki gerçek başlıklardan aldım.

Kiraları terörist ev sahipleri yükseltiyor

Haberi tıklayıp okuyorsunuz. Bittikten sonra, haberin altında, çarpıcı başka haber/ reklamlarla karşılaşıyorsunuz. Bir haftada 15 kilo verdiren mucize… Neymiş o? Tıkla da oku. Resimdeki fareyi ancak üstün zekâlılar 10 saniyede buluyor. Acaba buna kanıp fare arayan kaç üstün zekâlı vardır?

Siyasilerin demeçlerine gelelim. İhtiyaç maddelerindeki fiyat artışını, FETÖ’cü, üç harfli süpermarketler yapıyormuş. Belli ki kira fiyatlarını da PKK’lı ev sahipleri yükseltiyor. İlaç fiyatlarını Gezi’ci eczacılar. Alayı tutuklanmalı!

Diyeceksiniz ki dinleme, okuma, saçmalama hürriyeti var… Beni asıl üzen şu: Birileri bunları yazdığına, söylediğine, gösterdiğine göre demek ki bunları tüketen, bunlardan etkilenen birileri de var. Bunlara inanıp “Demek böyle imiş…” diyen bir kalabalık da var. İşte, toplumun seviyesindeki düşüş diye gördüğüm şey bu.

Toplumun seviyesi düştüğü için mi böyle laflar ediliyor, yoksa bunları dinleye dinleye mi toplumun seviyesi düştü? Tavuk-yumurta bilmecesi.

IQ 83

Zihnimden bu kara bulutlar geçerken ta gençliğimde şöhret olan bir bilim kurgu romanını hatırladım. Bir ara okuduklarımın yüzde doksanı bilim kurguydu. Hatırladığım, Arthur Herzog’un 1978 basımı “IQ 83” eseri. Herzog’u belki “Katil Balina Orca (1977)” ve “Sürü (1978)” filmlerinden hatırlayan olur. IQ 83, bu günlerde filme alınacakmış. Gen kesip biçme işleri, özellikle CRISPR (okunuşu: krispr) teknolojisi Nobel alınca, ilgi artmış olmalı.

Hikâye, Fenilketonüri denilen kalıtım hastalığını, genleri kesip biçerek tedaviye çalışılan bir laboratuvarda geçiyor. Bir geni, bir virüsün DNA’sına ekleyip, virüsü hastalara nakletmeyi planlıyorlar. Derken bir kaza oluyor ve virüs daha deneme aşamasına gelmeden insanlara bulaşıyor. Etkisi IQ’da, yani zekâda, sert bir düşüş.

Önce kelimeler kayboluyor. Aptallaşan insanlar, durmadan belli klişeleri tekrarlar hâle geliyor. Aynen… Ya, aq, aynen… Trafik bir felaket hâline geliyor. Aynı anda kavşağa girmeye kalkan araçlar bütün kavşakları tıkıyor. İnsanlar yazı yazamaz hâle geliyor. Haftalar geçip bulaşma bütün ABD’yi sarınca yetkililer ve bu arada başkan da yazamaz hâle geliyor. Çat pat okuyabiliyor ama mutlaka prompterden. O yüzden tam cümlelerle değil, 2-3 kelimelik cümle parçaları ile duraklaya duraklaya konuşuyor. Mesela bu son cümlem, “O yüzden tam!”, “Cümlelerle değil!” şeklinde çıkıyor; olur olmaz vurgularla.

Vahim sarmal: Aptallık- öfke- aptallık

İnsanların asabiyeti yükseliyor. Öfke yükseliyor. En küçük sebepten kavgalar çıkıyor. Sosyal ketleme kayboluyor. Toplum içinde yaşayan bir insanın yapmayacağı eylemler, söylemeyeceği sözler sık sık yapılıyor, söyleniyor. İnsan grupları, büyük bir hınçla birbirlerine saldırıyor. Yumruklar havada uçuşuyor. Sonra silahlar çekiliyor.

Türkiye’de böyle bir virüs salgını -bildiğim kadarıyla- yok ama Herzog’un tasviri bana hiç de yabancı gelmedi. Aptallığın beceriksizliğe, okuduğunu anlamamaya, düşünmemeye yol açtığı belli. Öfke ve saldırganlık yaptığı da. Fakat aptallık bunların sebebi… Aptallık sebep, öfke sonuç. Acaba tersi de doğru olabilir mi? Asabiyet, öfke, nefret sebep, aptallık sonuç mu aynı zamanda?

Bazı “bilimsel” yayınlar, Türk halkının IQ’sunun düşüklüğünü yazınca konuya merak salıp incelemiştim. Sonuçta zekânın sadece genetik olmadığı, ortamın ve öğrenimin de büyük etkisi bulunduğu ortaya çıkmıştı. “Alt Akıl” kitabımın önemli bir kısmında işlenen budur. Toplumun alt akla düşüşü… “Kavram yoksa küfür ve sopa var” başlıklı yazım da bunun özetidir.

Bu bilgilerle, acaba diyorum, aptallık ortamı bozduğu gibi ortam da aptallığa yol açar mı? Düşünmeye değer. Türkiye’de gözlediğimiz entelektüel seviye kaybının sebebi aptallaşma, aptallaşmanın sebebi de seviye kaybı olabilir mi? Kendi kendini besleyen vahim bir sarmal! Hani biri sifonu çekmiş gibi…

Romanda bir bilim adamı, yine bir gen ve bir virüs vasıtasıyla birinci virüsün yaptığı genetik bozulmayı tersine çevirir ve insanlar,  rüyadan uyanır gibi yeniden akıllanmaya başlar. Bizim böyle bir şansımız var mı?

https://millidusunce.com/ofke-mi-aptalliktan-aptallik-mi-ofkeden/