21.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 277

Türkiye’nin P Vitamini Eksikliği

0

Espriyi
ilk duyduğumda Vizontele’deki Deli Emin gibi “Şerefsizim ki aklıma gelmişti!”
diye bağırdım. Bu espri bana aitti, arkadaş ortamında defalarca yapmıştım ama
Twiter’da ilk paylaşan kişi meslektaşım Necip Şenel olunca patenti de ona
kaldı. Sağlık olsun.

 

Covid-19
tedbirlerinin en sıkı uygulandığı günlerde “P vitamini eksikliği çekiyorum.
Para” diye bir twit atarak o sıkıntılı günlerde güldürmüştü bizi sağ olsun.
Allah da O’nu güldürsün. Ancak o gün için güldüğümüz o espri son birkaç yıldır
Türkiye’nin daha doğrusu Türk halkının kronik bir sağlık problemi haline geldi.
Son birkaç yıldır bütün bir millet P vitamini eksikliği çekiyor. P vitamini
eksikliği hastalığının daha ne kadar süreceği de, milletin bu hastalığa daha ne
kadar dayanabileceği de belli değil.

 

P
vitamini en önemli vitamin elbette. Çünkü P vitamininin eksikliği vücuda
gerekli başka vitamin ve minerallerin de eksikliği sonucunu doğuruyor. Et,
balık, peynir, yumurta, süt vb. gibi pek çok gıdanın fiyatlarındaki fahiş artış
milletin bu gıdalara ulaşımını zorlaştırdığı için millet daha pek çok vitamin
ve mineralden de mahrum kalıyor ve bunların eksikliğini hissediyor. Bu temel
gıdalara ulaşamayan milletimiz de ekmeğe yani karbonhidrata yüklenmek zorunda kalıyor
bu defa.

 

Geçtiğimiz
günlerde, Ekmek Üreticileri İşverenleri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar
katıldığı bir programda “Ben ekmeği temel gıda maddesi saymıyorum.
Ekmek aptal toplumların gıda maddesidir…. Bilimsel bir şey konuşuyorum, ezber
konuşmuyorum. Türkiye’de kişi başı ekmek tüketimi 210 kg, İsveç, Norveç
Danimarka, Japonya, İngiltere’de de 45-50kg. Bizim toplum ekmek ile doyduğu
için böyle 20 senedir başında yöneticiler duruyor”
şeklinde beyanda
bulunmuştu.

 

Cihan Kolivar’ın
beyanları hükümetin yalçın kayalıklarında sert rüzgârlar esmesine sebep oldu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “Türk milletini, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama”
 suçundan
hakkında soruşturma başlatılan Kolivar, tutuklama talebiyle sevk edildiği Sulh
Ceza Hâkimliği tarafından “Cumhurbaşkanına hakaret”  suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi.

 

Kolivar’ın tutuklanması
bir kez daha gösterdi ki memlekette ciddi oranda H vitamini (Hukuk) eksikliği
de mevcuttu ve bu H vitamini eksikliği özellikle hâkim ve savcılarda A vitamini
(Adalet) yoksunluğuna sebep oluyordu.

 

Biz yine asıl konumuz
olan P vitamini eksikliğine dönelim. Twitter’da son zamanlarda gençlerle
yapılan sokak röportajlarına denk geliyorum. Yaş aralığı 10 ila 22 arasında
değişen gençlere mikrofon uzatıldığında gençlerin kahir ekseriyetinin (benim
izlediğim kadarıyla tamamının) bu P vitamini eksikliğinden kaynaklanan
mutsuzluk ve daha da kötüsü geleceğe yönelik güvensizlik ve umutsuzluk
hisleriyle dolu olduğunu görüyoruz. Bahsi geçen sokak röportajlarını
izlediğinizde 10-12 yaşındaki çocukların bile hayata, geleceğe, ülkeye ve
ülkeyi yönetenlere karşı güvensizlik duyduklarını ve hatta kızgın olduklarını
görüyorsunuz. Videolardan birinde 10 yaşında bir çocuk diyor ki; “Şikâyet edip
konuşsanız bu defa da kapıya polis dayanıyor!”

 

Milletin P vitamini – H
vitamini eksikliği çekmesinin, gençlerin ve hatta çocukların hayatlarının
baharında mutsuzluk ve umutsuzluk yaşamasının tek bir sebebi var aslında;
milleti yönetenlerin S (sorumluluk) vitamini eksikliği!

 

Neyse konu daha fazla
dallanıp budaklanmadan yine P vitamini eksikliğine dönelim. Her şeyin başı
sağlık sonuçta diyerek mevzuyu bağlayalım ve kapanışı sevgili Duygu Mert’in
gelenekselleşmiş duasıyla yapalım;

 

İyi bir hafta olsun.
Hastalara şifa, ruh ve beden sağlığınıza şifa; ÇELİK gibi SİNİRLER için DİRENÇ
inşallah!

Macar Belgelerinin İzinde

0

Osmanlı
Macaristan’ındaki İdârî Ve Beşerî Dönüşümler-

Günümüzdeki
Macaristan toprakları Milâttan Sonra 400’lü yıllardan sonra Hun Türklerinin
yönetimi altına girmişti.  Attilâ’nın
yönettiği devletin başşehri Segedin yakınlarında idi. Hunlardan sonra başlayan
Avar Türkleri’nin bölgedeki hâkimiyeti birkaç asır devam etti.  Fin kavimlerinden olan Macarlar Macaristan’a
9. yüzyılda geldi. Hükümdar Arpad, Katolik Hıristiyanlığı kabul edince,
Türklüğünü kaybetti. Dolayısıyla Finlandiya’dan gelen Macarlarla birlikte Türk
kanı taşıyan insanlar da zaman içerisinde Türklüklerini unuttular.

Arpad Hânedânı
Orta Avrupa’nın en güçlü devleti konumuna erişti. 13. asrın başlarında geçici
olarak Moğolların hâkimiyetini kabul etmek mecburiyetinde kaldılar. 15. asırda
Osmanlı Cihan Devleti, İkinci Murad döneminde Macar İmparatoru’nu mağlûp etti.
1521’de Kanûnî Sultan Süleyman Han, Belgrad’ı Macarlardan geri aldı. 1526’da
Macaristan’ı fethetti. 1541’de Budin eyâleti kurularak Macaristan himâye
rejiminden çıkarılarak doğrudan Osmanlı yönetimine alındı.  

Anadolu’dan
çok sayıda insan, Osmanlı’nın ‘sevk ve
iskân politası
’ gereğince Macaristan’a yerleştirildi. Bu yakın ilişkiler
1683 yılında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana kuşatmasına kadar devam
etti. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın başarılı olamaması sebebiyle Osmanlı
Devleti zafiyet dönemine girdi. Durumdan istifâde eden Almanya, Türk
yönetimindeki Macar topraklarına hâkim oldu.

Almanlar,
Macaristan’daki Türk etkilerini sıfırlamak için aşırı ölçüde şiddet kullandı. Türk-Macarlar,
Tûrânî ırktan olmaları sebebiyle baskılara mâruz kaldılar, hırpalandılar. Fakat
onlar Türk asıllı olduklarını hiç unutmadılar. Macaristan-Hun Türk Kurultayı
iki senede bir bu sebeple tertip ediliyor. Otağlar kuruluyor, yaylar geriliyor,
Türklüğün bütün renkleri gönülleri coşturuyor.

Kurultaya;
Türkiye ile birlikte Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan,
Türkmenistan ve Rusya Federasyonuna bağlı Muhtar Cumhuriyetlerin ve özerk
bölgelerin temsilcileri katılıyor.  

Türkiye’de
Macarların Türk kökenli olduğu gerçeğini kabul etmeyen çok sayıda insan
bulunmasına rağmen, Macaristan’da Türk asıllı olduğunu bilenler hayli fazladır.

Hüseyin Şevket Çağatay Çapraz’ın
hazırladığı 16,5 X 23,5 ölçülerindeki 309 sayfalık eserde; işte böyle bir
ülkeyi kitabına konu olarak almış. Türk-Macar ilişkilerini; ‘Osmanlı Macaristan’ının Siyâsî ve Beşerî Niteliği’,
Osmanlı Macaristan’ında Konsolidasyon
ana başlıkları altında inceliyor.

Eserin ‘Son
Söz’ başlıklı bölümünden seçmeler:

*Çalışmada ulaşılan
kaynakların izin verdiği ölçüde Osmanlı Macaristan’ının kuruluşundan sonra
yörenin sosyo-ekonomik alanda yaşadığı dönüşüm yansıtılmıştır. Akabinde yapı
ile alâkalı değişimlerin niteliğinin ortaya çıkarılmasına gayret edilmiştir.
Oluşturulan kapsamda kamu idâresi alanındaki uygulamalara değinilmiştir. Ayrıca
Macar askerî müdâhalelerinin en önemli araçlarından biri olan sınır tecâvüzleri
de ele alınmıştır. Böylece Osmanlı hâkimiyeti altında Macar aristokrasisinin
alan kazanma mücâdelelerine vurgu yapılmıştır.

*Araştırmada bina
edilen yapı neticesinde dâvâların içeriklerine paralel olarak siyâsî ve askerî
gelişmeler de ele alınmıştır. Bu vasıtayla Osmanlı Macaristan’ında geçerlilik
kazanan Macar etkisinin hukukî tarafı gösterilmiş; adlî hizmetin ve kamu idâresinin
araçlarının, târihî aristokrasi tarafından nasıl kullanıldığı tahlil
edilmiştir.

*Resmî kararların ve
günlük hayatta uygulanması esnasında şekil değiştiren hukuk normlarının
yapılandırdığı Osmanlı Macaristanı’ndaki feodal uygulamalar tetkik edilmiştir.
Tımar sisteminin sosyal etkileri mahallî olarak ele alınırken meseleyle ilgili
gerek milletlerarası gerekse mahallî tatbikat göz önünde bulundurulmuştur.
Böylece Osmanlı egemenliği altında feodal vergiler ve angaryalar gibi icraatın
nerede, ne zaman ve hangi yoğunlukta güç kazandığı; ilâve olarak toprak
beylerinin birbiriyle olan mücadeleleri vurgulanmak istenmiştir.

*Macar köylüsünün,
tâbi olduğu toprak beyinin iktisâdî ve idârî politikalarını benimsemek
mecbûriyetinde kalması, incelemelerde ulaşılan temel sonuçlardan biridir.
Köylüler arasındaki ihtilâflar, mümkün metrebe Osmanlı makamlarına
aksettirilmeden ilgili toprak beyine götürülmüş ve toprak beyinin onayı
doğrultusunda düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.

*Araştırmalar nihâyet
feodal rejimin, mahallî olarak hangi düzeyde bir olgunluğa ulaştığı yönünde
ilerlemiş; teşkilâtlanmanın kalıcı olup olamayacağı tespit edilmeye çalışılmıştır.

*Özellikle Osmanlı
fetihleriyle boşalmaya başlayan bölgelere nüfus, kısa süre içinde geri dönmeye
başlamıştır. Böylece feodal bey ile köylü arasında yeni sözleşmeler kaleme
alınmış ve Osmanlı Macaristan’ındaki aristokrasinin gücü artmıştır. Eylem
alanının genişleme maksatlı olması, feodalizmin temsilcilerinin zamanla Osmanlıların
bölgeden çıkartılması yönünde politikalar geliştirmesine sebep olacaktır. Krallık
Macaristan’daki kurumların ve derebeylerinin Osmanlı Macaristan’ına müdâhalelerinin
gittikçe atması da buna işârettir.

*Derebeylik rejiminin
hukukî ve fiilî şartlar altında Türk idâresinin rolünü alması söz konusu değildir.
Ancak Osmanlı Macaristan’ının en büyük şehirlerinin Macar feodal yapıya olan
bağlılığı, ülkeyi genel olarak feodal çemberin çekim alanına sokmuştur. Bu
sebeple Macar şehirlerinin geriye dönük bir yol katettiği söylenebilir. Nitekim
Osmanlı sosyal düzeni ile karşılaştırıldığında halk, gittikçe artan bir
bağımsızlıktan ziyâde toprak sâhiplerine çok daha sıkı bağlarla teslim
olmuştur.

*Söz konusu sonuçlara
ek olarak istikrarsız bir tesire muktedir Macar feodalizminin hukukî hükmü,
Tuna’nın içerisine düşen Sırp yerleşimlerine yayılma imkânı bulamamıştır,
diyebiliriz. Tuna’nın ötesindeki Sırplara ise sadece Sırpların Macar köylerinde
yaşaması durumunda etki edebilmiştir.

 

Hüseyin Şevket Çağatay Çapraz:

1982’de Konya’da
doğdu. Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Yeniçağ Târihi
Kürsüsünden 2004 senesinde mezun oldu. 2007’de Macaristan Szeged Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Yeniçağ Târihi Kürsüsünde, Prof. Dr. Mâria
Ivanics’in yönetiminde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. 2011 yılında aynı
üniversitede Prof. Dr. Sândor Papp’ın danışmanlığında kaleme aldığı Petervârad
1694. Evi Török Ostroma Nyugati es Oszmân Forrâsok Alapjân (Doğu ve Batı
Kaynakları Temelinde Osmanlıların 1694 Petrovaradin Kuşatması) başlıklı teziyle
doktor unvanını elde etti. 2014 senesinden beri Kırklareli Üniversitesinde
görev yapmaktadır. Çalışmalarında Mohaç Meydan Muharebesi (1526) ve Karlofça
Barış Antlaşması (1699) arasındaki Osmanlı-Macar-Habsburg ilişkilerini ele
almış, özellikle Macaristan’daki Osmanlı himâyesi, sosyal hayat ve
Osmanlı-Erdel diplomasisi gibi hususlara ağırlık vermiştir. Ayrıca İslâmiyet
öncesi Türk Târihi ve bu dönemdeki Türk-Macar münâsebetlerine dâir inceleme ve
çevirileri de yayımlanmıştır.      

Enflasyon Kader Değil Bir Tercih

Durmuş Yılmaz Merkez
Bankasının en başarılı geçmiş dönem başkanlarından. Halen İyi Parti’nin ekonomi
kurmaylarından biridir. 31 Ağustos’ta Ankara’da yapılan İYİ Parti çalıştayı
öncesi, 20 dakika kadar Durmuş Yılmaz ile sohbet etmiştim.

Bugün o
sohbetten hafızamda kalanları canlandıran bir makale okudum. Bilkent
Ünivesitesi’nden Prof. Dr. Refet Gürkaynak, Burçin Kısacıkoğlu, Sang Seok Lee
ile Yale Üniversitesi’nden Prof. Alp Şimşek’in ortaklaşa yazdığı makalenin
başlığı
Türkiye’nin
enflasyon tercihleri
.” Durmuş Yılmaz’ın bir sohbet ortamında
anlattıklarının açıklamasını bu bilimsel makalede buldum.

****

Önce
Durmuş Yılmaz’a sorduğum soruyu ve O’nun cevabını aktarayım.

– Yapılacak
seçimden sonra İyi Parti veya Millet İttifakı iktidar olduğunda ne kadar
zaman içinde enflasyon makul bir rakama çekilebilir?

–  Durmuş Yılmaz: “Bana bu soruyu 3-4 ay önce
sorsaydın ‘bir yılda’ diye cevap verirdim. Ama tahribat bu arada çok
büyüdü. Enflasyonun %20’nin altına kalıcı olarak düşürülmesi için iki yıla
yakın zamana ihtiyaç olur.
Ancak iyi bir ekonomi yönetiminin
oluşturulmasını
müteakip hızla bir iyileşme sağlanır. Böyle bir yönetim piyasalara
güven verir ve kötüye gidiş durduğu gibi hızla iyileşme başlar. Her geçen gün
dengeler yerine oturur sıkıntılar azalır” dedi.

“Türkiye’nin
iyi yetişmiş uzmanları var. Yetki alındığında derhal yetkin uzmanlardan oluşan
bir ekonomi yönetimi oluşturabiliriz. Piyasanın güvenini kazanacak bu ekip kısa
zamanda gidişatı kontrol altına alır” diye ilave etti.

Durmuş
Yılmaz’a “Partinin ekonomi kurmay heyeti oldukça güçlendi. Prof. Dr. Bilge
Yılmaz, Prof. Dr. Ümit Özlale, Erhan Usta, Prof. Dr. İsmail Tatlıoğlu, Cihan
Paçacı, Can Pamir, Ayfer Yılmaz
gibi isimler birlikte çalışıyorsunuz.
Uyumlu ve verimli bir ekip misiniz?” diye sordum.

Durmuş Yılmaz böyle bir
ekip içinde çalışmaktan mutlu. Özellikle kendisinden daha genç isimlerin kadroda
olmasını önemli ve değerli buluyor.

*****************************

Yüksek Enflasyon İktidarın Tercihi

Türkiye’de enflasyon (TÜFE) resmi TÜİK rakamlarına göre: %85,5; İktidara
yakın İTO’ya göre: %108,7 ve Bağımsız ENAG’a göre: %185,3.

Aradaki
farklar ciddi bir devlet için korkunç. Fakat hangisini dikkate alırsanız
alın çok yüksek!

Şimdi enflasyonun
bir kader olmadığını
, Türkiye’yi yönetenlerin yüksek enflasyonu ‘tercih
ettiği’
için bu vakayı yaşadığımızı anlatan bilimsel makalede anlatılanları
özetleyeyim. (
http://refet.bilkent.edu.tr/GKLS_TR_Enflasyon_Makale_25Ekim2022_TT.pdf)

“Yaşadığımız yüksek enflasyon, hükümetin izlediği genişletici para ve maliye politikasının -yani hükümetin
politik tercihlerinin- neden olduğu bir enflasyondur.”

“Türkiye
yüksek enflasyona yol açan politikaları tercih ettiği dönemlerde
uluslararası konjonktür ve petrol fiyatlarından bağımsız olarak yüksek
enflasyonu yaşadı.”

Makalede,
aynı şekilde, Türkiye’nin enflasyonu düşürmeyi tercih ettiği dönemlerde de yine
iç dinamikleri ile başarılı bir şekilde enflasyon oranını düşürdüğü vurgulanmakta.

“Enflasyonu
düşürmenin ilk ş
artının niyet
olduğ
unu görüyoruz. Enflasyon politika yapıcılar
tarafından yeterince büyük bir sorun olarak görülmeden
, enflasyonu düşürmek
yeterince ö
ncelikli olmadan, fiyat istikrarına giden
adımları atmak mü
mkün değildir. Bu niyet ortaya çıktığında Merkez Bankası enflasyonu kontrol
edebilir.”

Merkez
Bankası’nın bunu yapabilmesi için Merkez Bankası’nın fiyat istikrarına
odaklanmasına mü
saade
etmeyen baskıların ü
zerinden
kalkması gerekir.

Ekonomistlerin
görüşü net. Türkiye’nin bugün yaşadığı yüksek enflasyonun belirleyici sebebi
dış etkiler
(Rusya- Ukrayna Savaşı, petrol ve doğalgaz fiyatlarının artışı
vb) değildir. (Savaşan Rusya ve Ukrayna’da bile enflasyon %20
mertebesindedir.) Savaş, kuraklık ve deprem gibi olayların etkisi geçicidir.

Türkiye
siyasi tercihlerle para politikalarını belirlemekte, Merkez Bankası, Hazine
ve Maliye tek adamın direktifleriyle bilimden uzak tercihlerle yönetilmektedir.

“Eylül 2021’de izlenmeye başlanan irrasyonel faiz politikası, ekonomide enflasyon oranının patlamasına
ve İkinci Dünya Savaşı döneminden bu yana karşılaşılmayan bir enflasyon artış
hızına neden oldu.”

RTE’nin
“faiz sebep enflasyon sonuçtur” şeklindeki, yanlışlığı defalarca
ispatlanmış teorisinin Türkiye’ye ve hepimize maliyeti çok ağır oldu.

*****************************

Benzer Durumlarda Benzer Tedbirler

2001’de
Kemal Derviş’in hazırladığı istikrar tedbirleri tecrübesi, iktisat
politikalarına güven artınca sermaye girişlerinin arttığını ve liranın reel
olarak değer kazandığını
gösterdi.

Bugün
de aklın ve bilimin gereği olan finansal istikrar ve makro ihtiyati politikalar
uygulandığında benzer sonuçlar alınacaktır.

Öncelikle
“bugün ne alırsan kârdır çünkü yarın daha pahalı olacak” düşüncesinin
kırılması gerekiyor. Yönetimin enflasyonu düşürmeyi en öncelikli politika
olarak gördüğünün kitlelere inandırılması gerekiyor.

Elbette
istikrar programı israfı ve faydası az harcamaları durdurur. “Kısa
vadeli refah bakımından pahalı ve acılı olması”
ihtimali de büyüktür.

Bu
endişe ile, hele bıçak sırtı giden bir yarışın olacağı seçim ortamında, gerekli
tedbirler
alınamıyor.

AKP iktidarı enflasyonu düşürme hedefini bir yana bıraktı. Sadece kurları sabit tutmaya çalışıyor.
Bunun için faiz silahını kullanmıyor. Zengin olan küçük bir kesime Kur
Korumalı Mevduat (KKM)
vasıtasıyla fakir kesimlerin parasını aktarıyor. Kurları
baskılamak için
Merkez Bankası imkânlarını hoyratça savuruyor.

İktidar,
acısı sonradan çıkacak, parasal genişletme (her kesime bolca para
dağıtma) politikalarıyla hayat pahalılığının altında ezilen kitlelerin öfkesini
azaltmaya çalışıyor. 

Enflasyon kontrol edilemeden yapılacak her türlü maaş artışı, teşvik ve sosyal yardımlar kısa bir
zaman sonra yetersiz kalıyor, kalacak.

Ancak bu
politikalar ertelenmiş acıların daha büyüğünü seçim sonrası yaşatacak
ağır bir tahribata yol açıyor.

Bu
yüzden Durmuş Yılmaz, “altı ay öncesine göre hasar büyüdü, tedavi süresi
daha uzun olacak”
diye ifade ediyor.

Onlar ve Biz

Ne demişti hadsizin biri: “Cumhuriyet; bizim lügatimizi, alfabemizi,
dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir.”

                Ya Türklük
düşmanı Pervin Buldan’ın Cumhuriyetimizden bahsederken yaptığı hezeyanlar: “Cumhuriyetin 99. yıl dönümünü geride
bıraktık. Kuruluşundaki ademi merkeziyetçilik ve demokrasi fikrinin terk
edilerek, yerine Kürtler ve Aleviler başta, tüm farklılıkların ret ve inkarına
dayalı tekçilik sisteminin devreye sokulmasıyla yaşanan 100 yıllık bir yıkım
sürecinden bahsediyoruz

                Seçme
seçilme ve bu şekilde konuşma haklarını dahi Cumhuriyet’in kazanımlarından alan
bu hainlerin aslında tek hedefi Türk Milletinin bizatihi kendisidir.

                Her
fırsatta Cumhuriyeti ve Türk milletini hedef tahtasına oturtanlar, yeri
geldiğinde kaçış merkezi olarak Osmanlıya sığınıyorlar. Sormak isterim Türklük düşmanlarına; Osmanlı döneminde bu ve buna benzer sözleri size söyletirler miydi? En
hafifinden ya Malta adasına sürülür, ya da böylelerinin kelleleri kılıç
darbesiyle uçurulurdu.

                Son
yirmi yılda devlet veya devletin kurumlarına yapılmadık hakaret kalmadı ama bu
hakaretler her seferinde karşılıksız kaldı.

                Oysaki
kişiye yapılan haksızlıklar, hakaretler veya suçlar affedilebilir ama dünyanın
hiçbir yerinde devlete karşı işlenen suçlar ve hakaretler asla affedilmez, affedilemez.

                2004’ten
itibaren Türk yargısını FETÖ’ye teslim eden, FETÖ’cü savcının altına zırhlı
araç verip aynı zamanda davanın savcılığına soyunanlar yüzünden Türk Ordusuna
kurulan Ergenekon kumpasları neticesinde Silivri de tutsak edilen, ordudan
atılan, iftira ve suçlamalardan dolayı canına kıyan subayların hesabını kimler
verecek?

                Adına
çözüm süreci dedikleri ama aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin çözülme süreci
olarak tarihe geçen ve bu arada sayıları sekiz yüzü aşan şehitlerimizin herhalde
sorumluları olması gerek. Peki kim bunlar?

                Bu
suçlamalar zincirini daha fazla uzatmak istemiyorum. Yalnız Avrupa ülkelerinin
bazı devlet adamı ve liderlerinden bazı örnekler verip, acaba bizim
liderlerimizle aralarında ne gibi fark var dilerseniz onlara bir bakalım.

                1960
ve 70’li yıllarda Başbakanlık yapmış Almanya’nın efsane Başbakanı Willy Brandt,
1974 yılında özel kalem müdürünün Doğu Almanya casusu olduğu iddia edilince
Başbakanlık görevinden istifa etti.

Bizde ise uyuşturucu çeteleriyle
boy boy resimler çektiren bakanlar, para kutularından çıkan dolarlarıyla
ünlenen Büyükelçiler, beyt-ül mala çöken Milletvekilleri…Maşallah hepsi yerli
yerinde hiçbir şey olmamış gibi halâ görevlerinin başındalar.

                1982
Yılında Arjantin Falkland adalarını işgal edince İngiliz başbakanı Margret Thatcher,
adaların geri alınması için İngiliz ordusuyla birlikte oğlunu da asker olarak
Falkland adalarına gönderdi.

Bizimkiler bırakın evlatlarını savaşa
göndermeyi, askere gitmemeleri için çocuklarına çürük raporu alıyorlar.

 

                İngiltere
eski Başbakanı Boris Johnson, Pandemi döneminde Başbakanlık ofisinde kendisi
için verilen doğum günü partisine katıldığı için gelen yoğun baskılar
neticesinde istifa etmek zorunla kalıyor. Ayrıca Kendi hükümetinin koyduğu
sosyal etkinlik kurallarını çiğnediği için polis tarafından para cezasına
çarptırılıyor.

                Boris
Johnson’dan sonra Başbakanlığa gelen Bayan ise yüksek gelir guruplarına %5’lik
vergi indirimi uygulamasından bahsedince gelen tepkiler üzerine o da istifa
etmek mecburiyetinde kalıyor.

                Sanmayın
ki bütün bu örnekleri zevk alarak yazıyorum, aksine içim kan ağlıyor. Türk
Milleti’nin çok güzel hasletleri, devlet olarak kurumlarımız ve kurallarımız
vardı. Her şey, “Çalıyorlar ama
çalışıyorlar
” söylemiyle kanıksandı. Hatta bir başbakan: “Nereden buldun yasasını meclise sunalım.”
Dediğinde zamanın Cumhurbaşkanı: “Partinizde
ilçe başkanlığı yapacak adam bulamazsınız
.” Diye önergeyi engellemiştir.

                Sağlıklı
kalın

Deprem ve İlk Yardım

0

GİRİŞ

17 Ağustos 1999 tarihinde İstanbul,
Kocaeli, Sakarya, Yalova, Bolu, Eskişehir ve Bursa’da etkili olan 7.4
büyüklüğündeki Marmara depremi ile 12 Kasım 1999 tarihinde Bolu’da meydana
gelen 7.2 büyüklüğündeki depremden dolayı büyük kayıpların verilmesine neden
olmuştur. Böylece afetler, Türkiye’de afet yönetimi konusunda daha iyi bir
eğitim, öğretim, hazırlık ve planlamaya ihtiyacımız olduğunu açıkça ortaya
koymuştur. Diğer bir deyişle, tüm doğal ve teknolojik tehditlerin yanı sıra,
Anadolu’daki aktif faylar nedeniyle ülkemizin önemli bir bölümü depreme karşı
yüksek risk altındadır. Bu afetler, Türkiye’de afet yönetimi konusunda daha iyi
bir eğitim, öğretim, hazırlık ve planlamaya ihtiyacımız olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır. Ülkemizde büyük yıkımlara neden olabilen afetler, Türkiye’de
devlet görevlilerinin, sivil toplum örgütlerinin ve genel olarak bütün toplumun
afetler ve afet yönetimi konularında eğitim ve öğretime ihtiyacı olduğunu
ortaya koymuştur. Bu nedenle, artık toplumumuzu afetler ve acil durum yönetimi
konularındaki yanlış ön yargılardan ve duygusal saplantılardan arındıracak, tutum
ve davranışlarında iyi yönde köklü değişikliklere yol açabilecek bir eğitim ve
öğretime ihtiyaç vardır. Böylece artık, ülkemiz bir afet sonrası yıkım ve yara
sarma çıkmazından çıkmalıdır. Bunun için modern afet yönetiminde olduğu gibi,
müdahale ve iyileştirme çalışmalarından oluşan kriz yönetiminden daha çok,
kayıp, zarar azaltma, hazırlık, tahmin ve erken uyarı çalışmalarından oluşan
risk yönetimine önem verilmelidir. Bu nedenle ülkemizde artık “insanlarımızı
enkaz altından nasıl kurtarırız?” düşüncesiyle yapılan çalışmaların yerine,
“insanlarımız enkaz altında kalmasın!” düşüncesiyle yapılacak olan çalışmalara
öncelik verilmelidir[1].

Emergency Events Database (EM-DAT) yani
Acil Durum Veri Tabanı, Belçika merkezli Afetlerin Epidemiyolojisi Araştırma
Merkezi (The Centre for Research on the Epidemiology of Disasters – CRED)
isimli kar amacı gütmeyen bir kuruluşun uluslararası veri tabanlarından
biridir. Temel amaçları ulusal ve uluslararası düzeyde insani yardımı
desteklemek, karar vericileri afet hazırlığı için örgütlemek ve kırılganlığı ve
öncelikleri değerlendirmek için nesnel bir temel sağlamak olan EM-DAT doğal ve
insan kaynaklı afetlere yönelik 115 yıllık evrensel veriyi ücretsiz olarak
sunmaktadır. Bu veri tabanına göre bir olayın afet olarak sayılabilmesi için en
az 10 kişinin ölmesi, en az 100 kişinin etkilenmesi, olağanüstü hal ilan
edilmesi ve ilgili devlet tarafından uluslararası yardım çağrısı yapılması
kriterlerinden en az biri gerçekleşmiş olmalıdır. EM-DAT veri tabanı Birleşmiş
Milletler (BM) kuruluşları, sivil toplum örgütleri, sigorta şirketleri,
araştırma kuruluşları ve medya gibi çeşitli kaynaklardan çaprazlama yapılarak
derlenmektedir (EM-DAT 2017)[2].

EM-DAT veri tabanında 1923-2016 yılları
arasında Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde toplam 313 afet olduğu
saptanmıştır. Şekil 1’de görüldüğü üzere meydana gelen 313 afetin %51,1’i
(n=160) doğal, %48,9’u (n=153) teknolojik afettir. Doğal afetlerin %95,4’ü ani
gelişen, %4,6’sı ise yavaş gelişen tiptedir. Afetler alt gruplarına göre incelendiğinde
%35,8’i ulaşım kazası, %28,4’ü jeofiziksel ve %13,1’i hidrolojik alt
grubundadır. Afetlerde yaşanan toplam can kaybı 91.797’dir. Afetlerin %24.3’ü
deprem (n=76), %20.8’i yol kazası (n=65), %13.1’i sel baskını (n=41), %9.6’sı
deniz kazası (n=30), %5.8’i ise (n=13) patlamadır. Daha sonra sıklığına göre
sırasıyla kitle hareketi, fırtına, hava kazası ve salgın gelmektedir. Depremler
tüm afetlerin %24.3’ünü oluşturmakla birlikte doğal afetlerin %47.5’ini
oluşturmaktadır. En fazla afet 2004 yılında, en fazla ölüm ise 1939 yılında
gerçekleşmiştir. 1939 yılındaki yüksek ölüm oranına, Türkiye’de meydana gelen
afetlerde gerçekleşen tüm can kayıplarının %36’sına neden olan Erzincan
Depremi’nin bu yıl gerçekleşmesi neden olmuştur. İkinci yüksek can kaybı ise 17.127
can kaybına neden olan Gölcük Depremi’nin etkisi ile 1999 yılında
gerçekleşmiştir. Afetler dönemlere göre incelendiğinde düzenli bir artış
izlenmekle birlikte, yaşanan can kayıplarında 1980-1998 dönemine kadar düzenli
bir düşüş, bu dönemin sonunda ise yeniden yükselme görülmektedir. Depremlerin
neden olduğu toplam can kaybı 82.574’dür ve bu sayı yaşanan can kayıplarının
%90’ından fazlasını oluşturmaktadır. Gerçekleşen tüm depremlerin %80,3’ü
ölümlüdür ve ölümlü depremlerin %20’sinden fazlasında en az 1.000 kişi hayatını
kaybetmiştir[3].

Afet başına ölümler incelendiğinde yine
depremlerin gerçekleşme başına neden olduğu 1.087 ölümle ilk sırada olduğu;
arkasından sırasıyla çeşitli kazalar-yangın, salgın, çeşitli kazalar-patlama ve
uçak kazasının geldiği görülmüştür (sırasıyla gerçekleşme başına neden
oldukları ölüm sayısı 301, 77, 61, 55). 1923-1941 döneminde meydana gelen
afetlerin %100’ünü depremler oluştururken, sonraki dönemlerde sırasıyla %73,7,
%45,7 ve %15,2’ye düşmüş, 1999-2016 döneminde ise %16,8’e yükselmiştir. Doğal
afetler 1923-1941 döneminde gerçekleşen afetlerin %100’ünü oluştururken, oran
sırasıyla %94,8; %80,0; %41,3 olacak şekilde düşüş göstermiş, 1999-2016
döneminde yeniden %43,5’e yükselmiştir. Ulaşım kazaları ilk defa 1980-1998
döneminde anlamlı yoğunluğa ulaşmış, yükseliş bir sonraki dönemde de devam
etmiştir[4].

 

DEPREM

Deprem, yeryüzünün derinliklerindeki
kayaların yer değiştirmesinden kaynaklanan ani ve hızlı bir sarsıntıdır.
Depremler yangınlara, tsunamilere, heyelanlara veya çığlara neden olabilir. Deprem,
yeryüzünün üst katmanlarında ani bir kırılmadır, bazen yüzeyi kırar, zeminin
güçlü titreşimiyle sonuçlanan, binaların çökmesine böylece can ve malın tahrip
olmasına neden olur. Depremler bazen heyelanları, çığları, ani selleri,
yangınları ve devasa, yıkıcı okyanus dalgalarını (tsunamiler) tetikler.
Sıklıkla güçlü artçı sarsıntılar meydana gelir, bu da daha fazla hasara neden
olur ve psikolojik stresi artırır. Depremler erken uyarı olmadan vurucu ve
yıkıcı olabilir. Depremler Richter Ölçeğine göre ölçülür – en yıkıcı etkiler 6.
Seviye ve üzerinde ve depremin merkez üssü yüksek nüfuslu bölgelerde
bulunuyorsa görülür. Depremler travma, boğulma, toz soluma (akut solunum
sıkıntısı) çevre (yani hipotermi) ve ayrıca binaların ve altyapının ciddi şekilde
tahrip edilmesi veya maruziyet nedeniyle yüksek ölüm oranına neden olabilir[5]

 Afet Yönetim Sisteminin Aşamaları

                        Afet yönetimini,
genel olarak afet öncesi ve afet sonrası dönem olmak üzere iki temel aşamaya
ayrılmaktadır. Afet öncesi yönetim
afetlerin ortaya çıkmadan önce
yapılan birtakım çalışmaları içerir. Bu süreçte yapılan hazırlık ve çalışmalar
risk yönetimi olarak da ifade edilmektedir. Risk yönetimi afetlerin
yaşatabileceği olası riskleri ortadan kaldırma ya da azaltma tedbirlerini kapsa.
Afet sonrası yönetim ise, afetlerin gerçekleştiği anda ve afet sonrasında
yapılan faaliyetleri içerir. Bu aşamada yapılan çalışmalar kriz yönetimi olarak
da ifade edilir. Kriz yönetimi, afet anındaki ilk yardım ve kurtarma
çalışmalarını içerir. Bu açıdan afet yönetimini, afet öncesi ve sonrası
temelinde dört ana aşamaya ayırabiliriz. Fakat bu aşamalar bazen çakışabilir,
bazen de aynı anda yürütülmeleri gerekebilir. Bu özellik, aşamalar arasındaki
kesin ayrımı zorlaştırsa da kavram olarak dört ana aşama da (evrede)
kullanılabilir

-Kayıp, zarar azaltma ve önleme

-Afete hazırlık

-Müdahale, İlk Yardım ve Kurtarma.

-İyileştirme ve yeniden yapılandırma[6]

Afet
yönetiminin, zarar azaltma ve hazırlık aşamaları risk yönetimi, müdahale ve
iyileştirme aşamaları kriz yönetimi şeklinde de isimlendirilmektedir. Kısaca modern afet yönetimi
kavramında kayıp ve zararların azaltılması, hazırlık, tahmin ve erken uyarı,
afetleri anlamak gibi afet öncesi korumaya yönelik çalışmalar “Risk
Yönetimi”;
etki analizi, müdahale, iyileştirme, yeniden yapılanma gibi afet
sonrası çalışmalar ise “Kriz Yönetimi” olarak kabul edilmektedir. Bu
bağlamda etkin bir afet yönetimi çalışması, afet öncesi, afet sırası ve afet
sonrası ihtiyaç duyulan tüm çalışmaları kapsamaktadır[7].

 



Afet
Yönetim Sisteminin Aşamaları
(Tevfik
Erkal & Mehmet Değerliyurt)

Kayıp, Zarar Azaltma ve Önleme Aşaması

Afet öncesi yönetimin ilk aşamasından olan ve “risk
azaltma aşaması
” olarak da ifade edilen zarar azaltma aşaması, afetlere yol
açabilecek tehlikesinin önlenmesi ya da büyük kayıplara yol açmaması için
yapılan bütün faaliyetleri ve önlemleri içerir. Bu doğrultuda, yönetimin bu
aşamasında yapılması gereken şeylerden biri afetler ile ilgili yapı ve deprem
ya da imar gibi mevzuatların yeniden gözden geçirilmesi ve düzenlenmesi, afet
senaryolarının güncellenmesi ve gerekli konularda ilgili yasal düzenlemelerin
yapılmasıdır. Bu kapsamda ilgili kurum ve kuruluşların ya da kişilerin yetki ve
sorumluluk alanlarının açıkça belirlenmesi, kamu sektörü, özel sektör ve sivil
toplum arasında işbirliği ve koordinasyonun sağlanması gerekmektedir. Gerek
yasal düzeyde gerekse eylemsel düzeyde bütün zarar azaltma çalışmalar afetlerin
türüne ve özelliğine göre belirlenmekledir. Örneğin sel tehlikesi için zarar
azaltma çalışmaları, sel yatağına yerleşmeyi önlemeye yönelik gerekli yasal
düzenlemelerin ya da kamusal politikaların içeriğini belirlerken, deprem için
zarar azaltma çalışmalarında ise yapıların ve yerleşim alanların daha dayanıklı
ve planlı olarak kurulmasını ve gelişmesini içeren gerekli yasa ve
yönetmeliklerin hazırlanmasını ve uygulanmasını gerektirir
[8] 

Zarar azaltma kapsamında ele alınacak konuların bir
kısmını şu şekilde sayabiliriz:

Yerleşim bölgelerinde, kurum ve kuruluşlardaki tehlike
ve risklerin belirlenmesi, buralarda risk profilinin çıkarılması.

Etki analizi ve olası
hasarların belirlenmesine yönelik hazırlıklar, kısa, orta ve uzun vadeli zarar
azaltma planlarını hazırlamak.

 Toplumu afet Öncesinde korumaya yönelik erken
uyan alt yapısını kurmak.

Tehlikeli ve olası afet bölgelerinin yeri ve ortaya
çıkabilecek zararlardan korunmada alınması gereken önlemler konusunda insanları
sürekli ve doğru bir şekilde bilgilendirmek.

Kişilerin afet bilincini
yükseltmeye yönelik çalışmalar yapmak.

Risk ve tehlike altında yer alan yapıların
kamulaştırması ve buradaki insanların başka yerleşim alanlara yerleşmesinin
sağlanması.

Risk altındaki bölgelerde yer alan hastane, baraj,
köprüler, nükleer santraller gibi kritik ve hayati öneme sahip yapı, tesis ve
alt yapının güçlendirilmesi.

Gerekli bilimsel ve
teknik araştırma-geliştirme faaliyetlerinin planlanması ve uygulanması,

Ülke için afet gözlem
şebekeleri, erken uyarı ve kontrol sistemlerinin kurulması ve geliştirilmesi.

Afet zararlarının
azaltılması konusunda ilgili geniş kapsamlı eğitim faaliyetlerinin yürütülmesi,

Afetlere karşı önleyici
ve zarar azaltıcı mühendislik tedbirlerinin geliştirilmesi ve uygulanması gibi,

Birçok faaliyet zarar azaltma aşamasında gerekli olan
temel faaliyetler arasında sayılabilir.

Yukarıda ifade edilenler ışığında görüyoruz ki, “zarar
azaltmanın en basit kuralı; önlenebilir tehlikelere karşı engel olucu
tedbirleri almak, önlenemeyenlere karşı koruyucu tedbirleri arttırmaktır.
Afetlerin doğuracağı kayıpların bu temel anlayışla en aza indirmek mümkündür.”[9]

Hazırlık Aşaması

Afet ve risk yönetimin ikinci önemli aşaması hazırlık
aşamasıdır. Hazırlık aşamasında yapılması gereken çalışmaların temel amacı,
tehlike ve risklerin insanlar için olumsuz etkilere yol açabilecek sonuçlarına
karşı önlemler alarak, zamanında, en uygun biçimde, en etkili organizasyon ve
yöntemler ile hazırlanmaktır. Bu aşamada bütün yönetimler acil durum/afet
yönetimi görevleri için gerekli atamalar yapıp yetki ve sorumlulukları
belirlemesi gerekir. Belirlenen görevlerin yerine getirebilmesi için gerekli
olan personel, donanım ve diğer kaynaklar açık bir şekilde tanımlanmalıdır.
Ayrıca araç ve gereçlerin bakımı yapılmalı, tahmin ve erken uyarı sistemlerinin
kullanımı, personellerin eğitimi ve afet konusunda yapılan tatbikatlar belirli
aralıklarla güncellenmelidir.[10]

Afetlere hazırlık, afet etkilerini en uygun şartlarda,
etkili organizasyon ve yöntemlerle ortadan kaldırabilmek için önceden yapılan
çalışmalardaki yeterlik düzeyim ifade eder. Bu hazırlık amacı doğrultusunda
belediyelerin ve diğer kuruluşların faaliyetlerine halkın katılımı
sağlanmalıdır Katılımı sağlayabilmek için öncelikle kişilerin risk algısını,
yani kişilere tehlikeler ve riskler karşısında zarar görebilirlikleri konusunda
farkındalık ve bilinç kazandırmak gerekir. Bunun yanı sıra psikolojik ağdan
düşünüldüğünde, afetlerin yol açabileceği tehlikeler ve riskler karşısında
kişileri zarar azaltma ve hazırlıklı olmaya iten davranışın gerçekleşmesi,
bireyin olası tehlike ve risk ile ilgili konuyu ya da olayı/durumu tanıma,
yorumlama ve değerlendirme süreciyle bağlantılı olabilir. Bu değerlendirmede
birey kendine, tehlikenin olup olmadığını -örneğin: depremin olup olmayacağı ya
da ne zaman olacağı ve olursa can-mal kaybının yaşanıp yaşanmayacağı gibi
sorular- sorar. Bir anlamda tehlike algısı söz konusudur. Bunun ardından birey
başka değerlendirmelerde bulunur. Kişi kendine “tehlike ile başa çıkılabilir
mi
”, “bir şeyler yapılabilir mi”, “kaynaklar neler ve yeterli mi”
gibi sorular sorar. İşte afet ve risklere karşı hazırlıklı olma ve zarar
azaltma davranışı, algılanan bireysel başa çıkma becerileri ve kaynaklan
algılanan tehdidin boyutunu aşması durumunda gündeme gelebilir Başka bir
deyişle, önlem almaya yönelik sorumlu davranışın ortaya çıkması için, bireyin
kendi becerisini ve kaynaklarını zarar azaltma ve hazırlıklı olmada yeterli
olarak görmesi ve değerlendirmesine bağlıdı.
[11] Fakat afet
yönetiminin diğer aşamalarında olduğu gibi hazırlık aşamasında da bütün ilgili
kişiler ve kurumlar tarafından yapılan çalışmaların temel dayanağı, etik temelli
“insani kaygılar” olmalıdır Başka bir deyişle, afet
yönetiminin
her aşaması insanı temel değer olarak gören bir anlayış ile ele alınmalıdır.
Afet yönetimiyle ilgili sivil-kamu kurum ve kuruluşlar afet eğitimini bu
anlayış temelinde kurmalı ve yürütmelidir.

Afete hazırlıklı ve dayanıklı bir toplum oluşturmak için
afet eğitimi ve tatbikatların tüm ülke düzeyinde her bir aşamada yaygın ve
doğru bir şekilde yapılması sağlanmalıdır. Ne var ki, afet yönetiminin hazırlık
aşamasının ana koşullarından biri olan afet eğitiminin ülkemizde yeterli
düzeyde ve nitelikte verildiğini söyleyemeyiz. Bugün okullarda ya da değişik
kurumlarda ve STK’ların düzenlediği kurslarda verilen eğitim öğretimde, hizmet
içi kurslarda ve kamu reklamlarında afetlere verilen önem/yer. bireylerde güçlü
ve nitelikli bir afet bilinci oluşturmada yeterli gözükmüyor.

Dr. SÂKİN Öner’le Öğretmenler Hakkında Konuştuk:

Öğretmenlere,
İmtihanla Değil, Kıdemine Göre Kariyer Ve Maaş Verilmelidir
.’

Oğuz Çetinoğlu: İlk ve
orta öğretimde öğretmenlerin; Öğretmen, Uzman Öğretmen, Başöğretmen olarak
kademelendirilmesi ile üniversite öğretim üyelerindeki
Öğretim Görevlisi, Dr.
Öğretim üyesi, Doçent ve Profesör unvanlarıyla anılan gruplandırmalar arasında bir
benzerlik kurulabilir mi?

Dr. Sâkin Öner: 14 Şubat 2022 târihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7354
sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu ile
eğitim ve öğretim hizmetlerini
yürütmekle görevli öğretmenlerin atamaları ve meslekî gelişimleri ile kariyer
basamaklarında ilerlemelerinin düzenlenmesi hedef alınmıştır. Bu düzenlemenin
yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanlarının Öğretim Görevlisi, Dr. Öğretim üyesi, Doçent ve Profesör unvanlarıyla bir
ilgisi yoktur. Yalnız şöyle bir ilişkisi vardır: Bu kanuna göre yüksek lisans (master)
yapan öğretmenler imtihansız olarak Uzman Öğretmen, doktora yapan öğretmenler
de imtihansız olarak Başöğretmen unvanı alacak. Fakat öğretmenler emekli
olunca, unvanı ne olursa olsun farklı maaş alamayacaklar, tek tip maaş
alacaklar. Sadece kıdemleri maaşlarını etkileyecek. Hâlbuki
yükseköğretim
kurumlarındaki öğretim elemanları emekli olunca,
unvanlarına göre maaş alırlar.

Çetinoğlu: Üniversite
öğretim üyeleri mesleğe intisap ederken belirtilen kademeleri aşmak için
imtihan mâhiyetinde tez hazırlamak mecburiyetinde olacaklarını
biliyorlardı.  Öğretmenler için getirilen bu yeni sistem ise, ‘oyun
devam ederken kaide değiştirmek
’ şeklinde yorumlanabilir mi?

Dr. Ömer: Aslında bu tip yeni düzenlemeler, kanunun kabulünden sonra mesleğe
intisap edenlere uygulanması gerekir. Burada şu bilgiyi vermem gerekiyor.
Öğretmen
kariyer basamakları uygulaması ilk defa 2005-2006 yıllarında
Sayın Hüseyin Çelik’in Millî Eğitim Bakanlığı döneminde yapıldı. Meslekte 8 yılı
dolduran öğretmenler imtihana tâbi tutularak, yüksek
lisans (master) yapan öğretmenler ise imtihansız olarak  Uzman Öğretmen
yapıldı. Başöğretmenlik unvanı için imtihan açılmadı, sâdece doktora yapan
öğretmenlere imtihansız olarak Başöğretmen unvanı verildi. Bu süreçte 75 bin
öğretmene Uzman Öğretmen, 330 öğretmene de Başöğretmen unvanı verildi. Ben de o
dönemde branşımda birinci sırada Başöğretmen oldum.  Bu öğretmenler çalıştıkları sürece diğer
öğretmenlerden bir miktar farklı maaş aldılar. O târihte devlet okullarında
600.000 öğretmen vardı. Bir daha imtihan açılmadığı için 525.000 civarında
öğretmen mağdur oldu. Emekli olunca ise Uzman Öğretmenler de Başöğretmenler de unvansız
öğretmenler gibi emekli oldular. O târihte öğretmen
kariyer basamakları
ile ilgili hukûkî bir düzenleme yapılmadı.

Çetinoğlu: Millî
Eğitim Bakanlığı’nı yeni bir sistem arayışına yönlendiren sebepler nelerdir?

Dr. Öner: Millî Eğitim Bakanlığı, öğretmen kariyer basamakları sistemine,
öğretmenleri yüksek lisans ve doktora yapmaya, kendilerini geliştirmelerine,
meslekî alanda rekabeti artırmaya teşvik etmek için harekete geçirmek istiyor.

Çetinoğlu: Sebeplerle
alâkalı açıklamaları tatminkâr bulmak mümkün mü? Yeni sistemden umulan
faydaların neler olabileceği düşünülüyor? Bu faydalar elde edilebilir mi?

Dr. Öner: Mümkün değil. Hatta bu sistem değişikliği öğretmenler arasında
huzursuzluğa yol açacak, motivasyon düşüklüğüne sebep olacak. Öğretmenlerin toplumdaki
imajını, itibarını sarsacak. Öğrencilerin ve velilerin öğretmenlere bakışını
çok etkileyecek 

Çetinoğlu:  Sizce sistemin diğer mahzurları nelerdir?

Dr. Öner
Bu sistemin çok mahzuru var. Konuya önce öğretmenler açısından bakalım:
İmtihanda başarısız olan ve bu unvanı alamayan öğretmenler, kendilerine olan
güvenlerini kaybedecek. Unvan alan öğretmenler yanında kendini küçük görecek.
Bu durum, âilesi içinde bile huzursuz olmasına yol açacak. Yaptığı eğitim ve
öğretim hizmetinden soğuyacak, dolayısıyla verimi düşecek. İşinden zevk
alamayacak, üzüntülü ve isteksiz olarak okula gidip gelecek. Öğrenciler,
öğretmenlerini bu unvanlara göre değerlendirecek, unvansız öğretmenlere farklı
bakacak. Bu imtihanlarda mesleğinde başarısız olan bazı öğretmenlerin imtihanı
kazandığını görünce bu unvanları ciddiye almayacak. Fizikî yapısının
güzelliğine göre okul seçen veli, çocuğunu unvanlı öğretmenlerin okutmasını
isteyecek. Özellikle bu durum ilköğretimde büyük sıkıntı yaratacak. Bazı
öğretmenlerde yığılma olacak, bazıları da dışlanacak. Bu da bir kargaşaya ve
huzursuzluğa sebep olacak. Bazı okullar, unvan sâhibi olan öğretmenlerin
gireceği sınıfları okul için bir rant kapısı olarak görüp, ona göre bağış
isteyebilecekler.   

Çetinoğlu: Sistem
hakkında bilgi verir misiniz?

Dr. Öner: Aday Öğretmenlik ve Öğretmenlik
Kariyer Basamakları Yönetmeliği
’nin ‘Yazılı imtihan’ başlıklı
24. Maddesine göre;  ‘Yazılı imtihan,
Ölçme, Değerlendirme ve İmtihan Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce uzman
öğretmenlik ve başöğretmenlik için ayrı ayrı olmak
üzere yılda bir defa yapılır. Bu imtihanlarda 100 puan üzerinden 70 ve üzerinde
puan alanlar başarılı sayılır
.’ Buna göre, imtihanda 70 puanın altında
kalan öğretmenle başarısız sayılacak.

 

Bu
durumda bu imtihanlar, öğretmenin zâten yıpranmış olan itibarını iyice
yıpratacak. imtihanda başarısız olan öğretmenler, büyük bir motivasyon kaybına
uğrayacaklardır. Bunun çeşitli yansımaları olacaktır. Bu durum hem ruh
sağlığını etkileyecek, huzursuz ve üzüntülü yapacak, hem de meslekî verimini
düşürecektir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın bu durumu da göz önünde bulundurması
gerekir.

Çetinoğlu: Kariyer
basamakları imtihanı, öğretmenlerin meslekî yeterliliklerini ölçmede ne kadar
yeterlidir?

Dr. Öner: Öğretmenlik kariyer basamakları imtihanlarında kesinlikle
öğretmenlerin meslekî yeterliliklerini ölçemez. Bir öğretmenin uzman öğretmen, başöğretmen olması için önce
branşında uzman olması gerekir. Halbuki bu imtihanlarda hiç branş sorusu
sorulmuyor, meslekî performansı ölçülmüyor. Bu programlarda hangi konularda
soru sorulacağına bir göz atalım.
Uzman
Öğretmenlik ve Başöğretmenlik imtihanlarında yaz dönemlerinde verilen eğitim
programlarındaki şu konularla ilgili sorular sorulacak: Öğrenme ve Öğretme
Süreçleri, Ölçme ve Değerlendirme, Özel Eğitim ve Rehberlik, Eğitim
Araştırmaları ve Ar-Ge Çalışmaları, Eğitimde Kapsayıcılık, Çevre Eğitimi ve
İklim Değişikliği, Sosyal Etkileşim ve İletişim, Dijital Yetkinlik, Güvenli
Okul ve Okul Güvenliği. Başöğretmenlik için verilen ve imtihanlarında bu
konulara ek olarak şu konulardan da sorular sorulacak: Okul Geliştirme ve
Liderlik, Sosyal Hissî Öğrenme Becerilerin Geliştirilmesi, Dikkat, Hâfıza, Dil
Kullanma ve Anlama, Öğrenme, Değerlendirme ve Karar Verme Gibi Zihnî
Kabiliyetleri ve Düşünme Becerileri.

Görüldüğü gibi bu imtihanlarda
kesinlikle branşla ilgili soru sorulmuyor. 2006 yılında yapılan kariyer basamakları imtihanlarında maalesef bazı
yetersiz öğretmenler imtihan kazanarak uzman öğretmen oldular. Ayrıca
öğretmenlerin meslekî performansı da ölçülmüyor.

 Çetinoğlu:
Türkiye’mizde öğretmenlik
mesleğinde uygulamaya konulan bu kariyer basamakları  sistemini tatbik
eden başka ülke veya ülkeler var mı?

 

Dr. Öner: Avrupa ülkelerinin bazılarında öğretmenliğe başlamak
için, öğretmen eğitimi diploması yeterlidir. Bazı ülkelerde (İspanya, Fransa,
İtalya, Lüksemburg, Arnavutluk ve Türkiye) aday öğretmenler tam yeterliliği
elde etmek için rekabetçi bir imtihanı geçmek mecbûriyetindedir. Bazı ülkelerde
ise yazılı imtihanlar, mülakatlar, portfolyoların değerlendirilmesi,
öğretmenlik uygulamasının gözlemlenmesi veya bu yöntemlerin herhangi bir
kombinasyonu şeklinde organize edilebilmektedir. Mesleğe başlayan öğretmenler,
sürekli meslekî gelişim faaliyetlerine katılırlar.

Avrupa
ülkelerindeki öğretmenlik kariyer basamakları üzerinde yapılan bir araştırmaya
göre, 42 Avrupa ülkesinden
21 ülkede ‘Düz Kariyer Yapısı’, 21 ülkede ise Çok Seviyeli Kariyer Yapısı’
uygulanmaktadır. Düz Kariyer Yapısında: kariyer basamakları bulunmamaktadır. Çok
Seviyeli Kariyer Yapısı uygulayan ülkelerden birkaçında kariyer basamaklarına
bakalım.

 Kıbrıs ‘ta,
üç kariyer seviyesi, okul yönetimindeki bir ilerlemeye karşılık gelir: (1-Öğretmen,
2-Başöğretmen ve 3-Müdür Yardımcısı, Letonya‘da
kariyer yapısı beş ‘Kalite Seviyesi’ne
dayanmaktadır. Romanya;  (1-Başlangıç Öğretmeni, 2-Öğretmen, 3-Öğretme
Seviyesi II ve 4-Öğretme Seviyesi I-Bulgaristan:
(1-Öğretmen, 2-Kıdemli Öğretmen, 3-(Baş Öğretmen). İrlanda: (1-Öğretmen, 2-Asistan Öğretmen II, 3-Özel Yetkili
Öğretmen, 4-Asistan Öğretmen /Asistan Müdür Yardımcısı, 5-Müdür Yardımcısı, 6-Müdür).
Fransa: (1-Öğretmen, 2- Öğretmen
Eğiticisi, 3.Pedagojik Danışman). Arnavutluk:
(1-Öğretmen, 2. Nitelikli Öğretmen, 3- Uzman Öğretmen, 4-Usta Öğretmen).

Öğretmenler bu kariyer
basamaklarına imtihanla değil, meslekî eğitim başarılarına, bu konularda
yaptıkları eğitime ve performanslarına göre yükselirler. Burada şunu da
belirtmek gerekir, öğretmene meslek içinde -mentorluk dâhil- her türlü destek
verilmektedir.  Fransa‘nın ortaokul öğretmenleri 100’lük bir ölçekte
değerlendirilir ve bu derecelendirmenin % 40’ı okul lideri ve% 60’ı da müfettiş
tarafından yapılır. Polonya‘da,
‘performans değerlendirmesi’ yazılı olarak verilir ve ‘olağanüstü’; ‘pozitif’;
veya ‘negatif’ gibi notlardan biriyle sonuçlanır.  Slovenya‘da
düzenli değerlendirme ölçeği beş, Karadağ‘da
ise 10’un üzerindedir. Birleşik Krallık‘ta
(İngiltere ve Galler), değerlendirme, öğretmenin maaşının artmasını formüle
eder.

Kariyer ilerlemesi ve
maaş, kariyer yapısında daha yüksek bir seviyeye yükselme, çok seviyeli bir
kariyer yapısına sâhip ülkelerin çoğunda maaş artışına bağlıdır. Almanya‘da; Öğretmenler A12 maaş
grubunda başlar, ‘Kıdemli Öğretmen’ olduklarında A13 maaş grubuna geçer ve ‘Çalışma Şefi’ olarak A14 maaş grubunda
maaş alır. İrlanda’da öğretmenler,
kariyer seviyesine göre ücret alırlar.

Çetinoğlu: Öğretmenlik
kariyer basamakları imtihanının mahzurlarını ortadan kaldırması için neler yapılmalıdır?

Dr. Öner: Öğretmenler, Millî
Eğitim Bakanlığı’na şu soruyu soruyor: ‘16
yıl önceki ilk imtihanda yapılan yanlışlar neden benzer yanlışlarla devam
ettiriliyor
?’

Şimdi
öğretmenlik kariyer basamakları imtihanının mahzurlarının ortadan kaldırılması
için yapılması gerekenleri şöyle özetleyelim:

1-Belli
süreleri dolduranlar doğrudan imtihana alınmalı, arşiv evrakı peşinde
koşturulmamalıdır. Ücretli öğretmenlikte geçen süre de görev süresine dâhil
edilmelidir.

2-İmtihan yapılacaksa,
öğretmenlere en az yüzde 40 oranında kendi branşıyla ilgili sorular sorulmalı,
ayrıca meslekî performansı da değerlendirilmelidir.

3-Lisansüstü
eğitim (master, doktora) yapan öğretmenler, eğitim görmeden ve imtihana
girmeden doğrudan kariyer sâhibi olmaktadırlar. O zaman Millî Eğitim
Bakanlığı’nın üniversitelerle işbirliği yaparak, öğretmenlerin branşlarında
veya eğitim bilimleri alanında, fazla mâlî külfet yüklenmeden lisansüstü eğitim
yapmaları sağlanmalıdır.

Çetinoğlu: Sayın Öner, konu ile
alâkalı doyurucu açıklamalarınız için teşekkür ederim. Bu konuda eklemek
istediğiniz başka bir husus var mı?

Dr. Öner: Bu konudaki görüşlerimi paylaşma imkânı verdiğiniz için
ben teşekkür ederim. Bu konuda söyleyeceğim son sözler şunlar: Millî Eğitim Bakanlığı’nın, Avrupa’da
kariyer sistemi uygulayan ülkelerin yaptığı gibi, öğretmenlere imtihanla kariyer
verip zam yapmaktan vazgeçilmeli, kıdemlerine göre kariyer ve maaş verilmelidir.
Önemli olan öğretmenlere ülkenin yükselmesinde aldıkları sorumluluğa denk bir
maaş verilmelidir. ‘Ücretli, sözleşmeli ve kadrolu öğretmen’ ayırımı
kaldırılmalıdır. Metropollerdeki öğretmenlere barınma ve ulaşım desteği
verilmelidir. Bütün öğretmenlere yıpranma payı verilmelidir. Hepsinden önemlisi
öğretmenlere özel bir uzmanlık mesleğinin mensubu olduğu, her türlü destekle
hissettirilmelidir. imtihana girme konumunda olan bütün öğretmenlere tavsiyem,
mağdur olmamaları için, bu tartışmalardan uzak kalarak, 19 Kasım 2022 târihinde
yapılacak olan Uzman Öğretmenlik ve Başöğretmenlik kariyer imtihanlarına
katılmalıdırlar.  

İmtihana girecek bütün
öğretmenlerimize imtihanda başarılar diliyorum.

Dr. SÂKİN ÖNER

      Sâkin Öner 05.10.1947 tarihinde Denizli
ilinin o zaman Çal ilçesine bağlı bulunan ve günümüzde Baklan adı ile ilçe
olan Dedeköy bucağında doğdu. Emniyet Komiseri olan babasının görevleri
sebebiyle ilkokulu; Manisa’nın Kırkağaç ilçesinde, Manisa vilayetinde, Afyon
ilinin Sandıklı ilçesinde, ortaokulu; Sandıklı, Balıkesir’in Bandırma
ilçesinde, Van’da okudu, Liseyi 1965 yılında Yozgat’ta bitirdi. 

      Üniversiteye İstanbul Hukuk
Fakültesi’nde başladı. Gazetecilik tutkusu ve geçimini sağlama düşüncesiyle
Bab-ı Âli’de Sabah Gazetesi’nde muhabir olarak çalışmaya başladı. 1966
yılında Bugün Gazetesi’ne teknik sekreter olarak transfer oldu. 1967’de Hukuk
Fakültesi’nden ayrılarak yeniden girdiği Üniversite Giriş imtihanı sonucunda
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne
kayıt yaptırdı. Üniversite hayatı boyunca; dergicilik, kitapçılık ve
yayıncılık yaptı. 1972 yılı Şubat ayında mezun oldu. Denizli iline öğretmen
olarak tâyin edildi. İstanbul’da Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde, Sinop Lisesi,
İstanbul Kız Lisesi, Şehremini Lisesi, Pertevniyal Lisesi ve Behçet Kemal
Çağlar Lisesi’nde idareci ve öğretmen olarak çalıştı. İstanbul Millî Eğitim
Müdürlüğü’nde Müdür Yardımcılığı, Vefa Lisesi’nde müdürlük yaptı. ‘Tanzimat
Döneminde Dil ve Edebiyatta Milliyetçilik’ konulu doktora tezini vererek ‘Türk Dili ve Edebiyatı Doktoru”, 2005
yılında Millî Eğitim Bakanlığınca ilk defa uygulamaya konulan öğretmenlik
kariyer basamakları uygulamasında, en yüksek puanı alarak kendi alanında ‘Birinci sırada Başöğretmen’ unvanını
kazandı. 2010 yılında tâyin edildiği İstanbul Erkek Lisesi Müdürlüğü’nden, 07
Mart 2012 tarihinde yaş haddi sebebiyle emekli oldu.

       Sâkin Öner, ailesinden, Van ve
Yozgat’taki arkadaşlarından aldığı etkilerle milliyetçi ve maneviyatçı
duyguları ağır basan, fikrî ve siyasî hareketlerle ilgilendi, şiir ve nesir
alanında çalışmalar yaptı. Gazete ve dergilerde üst düzey yönetici olarak
görev yaptı, yayınevi kurdu, dergi çıkardı, bu yayın organlarında Türk
Milliyetçiliği fikriyatına hizmet eden makaleler yazdı.  

        Göktuğ Yayınevi tarafından 1971
yılında yayımlanan Osmanlıcadan Türkçeye çevirdiği Ömer Seyfettin’in ‘Amelî Siyâset’ isimli eseri, Sâkin
Öner imzasıyla yayınlanan ilk kitaptır. Aynı yazarın ‘Türklük Ülküsü’ isimli kitabını da Osmanlıcadan Türkçeye çevirip
yayınladı. Yayınlanmış diğer eserlerinden bâzıları şunlardır:

     
Abdülhak Hamit Tarhan Biyografisi (1974),  Ülkücü Şehitlere Şiirler (1975), Ülkücü
Hareket’in Şiirleri ve Marşları (1976), Ârif Nihat Asya Biyografisi (1978)
Müslim Ergül ve Osman Nuri Ekiz’le birlikte Eğitim Enstitüleri Türkçe Bölümü
2. sınıf Yeni Türk Edebiyatı (Servet-i Fünûn’dan Cumhuriyet’e kadar) isimli
ders kitabı. (1979), Yusuf Akçura’nın ‘Türk Yılı’ isimli dergide yer alan
‘Türkçülük’ başlıklı 128 sahifelik uzun makalesini Osmanlıcadan yeni yazıya
çevirdi. Kitap, Türk Kültürü Yayınları arasında çıktı. Nihal Atsız
Biyografisi (1979), Köy Enstitülerinden Eğitim Enstitülerine (1979),
Kompozisyon Sanatı (l981), İmla-Noktalama ve Cümle Bilgisi: (1981), Örnek
Açıklamalarla Atasözleri ve Özdeyişler (1981), Prof. İskender Pala ve Rakin
Ertem’le birlikte Ortaokul 1., 2. ve 3. sınıflar için Türkçe ve Dil Bilgisi
Kitapları (1992), Vefa Lisesi 125. Yıl Anı Kitabı (1997), Editör olarak Lise
9., 10. ve 11. sınıfların Edebiyat, Kompozisyon ve Türk Dili kitapları
(1998), Özlü Sözler (1998),  İlk
Dersimiz Sevgi (Şiirler 2002), Vefa Lisesi 135. Yıl Anı Kitabı (2007).

Bâtıl Fikirler

0

    “Bâtıl (hakikatsiz)
fikirleri iyice tasvir (betimleme), safî (temiz) zihinleri idlâl
(saptırmak)tır.”

     Hz. İsa’ya “Ahlâkı
kimden öğrendin?” diye sormuşlar: “Ahlâksızdan!” diye cevap vermiş.

     Çünkü, herşey
zıddıyla bilinir ve anlaşılır.

     Çünkü, ancak
karanlık; aydınlığın kıymetini idrâk ettirir.

     Ancak yanlışlık;
doğruluğun değerini ortaya koyar.

     Bu yazımızda;
tarihte gösterilen bâtıl, yanlış, ters fikir ve anlayışları;

     Doğruymuş gibi
nazara veren, başarının ancak bu şekilde kazanılacağını ileri süren

     Ve bunu ateşli bir
şekilde kral, hükümdar ve idarecilere sunan, herkesin az çok bildiği

    “Gaye için, her şey
meşru ve yasaldır!” diyen ve yazan birini nazara veriyor.

      Tabii onun
dediklerinin aksini yapmayı şiar, prensip ve düstur edinmeyi;

     Hararetle tavsiye
ediyor. Bu durumda, Hz. İsa’nın tutumuna tutunmayı özellikle belirtip;

     Machiavelli denen
sözde siyaset bilimcisini, gözler önüne seriyor.

     Ona ters düşmeyi
gaye ediniyor. Doğal olarak herkesten de bunu bekliyoruz.

     İşte bu tarihçi,
mütefekkir / düşünür ve yazar olan İtalyan siyasetçisi:

     Machiavelli /
Makyavel (1469 – 1527) :

     1514’te yazdığı
“Hükümdar” adlı eserinde, nazara verdiği siyasal / siyasî sistemi uygulamak,

     İdare ve yönetmek
için her türlü usûl, metot ve yolun geçerli ve gerekli olduğu

     Görüş ve
anlayışını, ısrarla müdafaa eder ve savunur!

     Hiçbir ahlâkî
kıymet ve değeri dikkate almamayı, bu hususta;

     Hiçbir kaide ve
kuralı tanımamayı benimser, benimsetmeye çalışır!

     Bunu tüm
yöneticilere, kuvvetle tavsiye eder!

     Evet kaide / kural
ve dürüstlüğe dayanmayan politika ve siyaset denilince,

     Akla hemen
Makyavelizm gelir. Çünkü, Makyavelizm; gaye ve amaç’a ulaşmak için,

     Her çeşit araç’a
sarılmayı mübah, sakıncasız ve uygun bulduğunu, bu hususta;

     Her vesileye
yapışmanın hak ve doğru olduğunu, içtenlikle savunur!

     Eserinde devletin;
gücünü din ve ahlâktan almaması gerektiğini ileri sürer!

     Daha da ileri
giderek; devleti yaşatmak için,

     Her nevi fenalık
ve kötülüğe dayanmak gerektiğini vurgular!

   “Devleti yaşatmak
için her türlü kötülüğün yararlı ve iyi olduğunu ileri sürmüştü.

   ‘Bütün büyük işleri
sözünde durmayanlar, yalancılar, arkadan vurucular,

     Acıma duymayanlar
başarmışlardır.’ diyordu.” (Orhan Hançerlioğlu)

     İdarecilerin
istişare ve danışmayı bir kenara bırakmalarını,

     Keyfî bir
uygulamayı gerçekleştirmeleri lâzım geldiğini ön görüyordu!

     Bütün bu gibi ipe
sapa gelmez hezeyanları ortaya saçarken,

   “Böyle gecenin hayır
umulur mu seherinden?” demekten de, insan kendini alamıyor.

     Machiavelli /
Makyavel Toplumsal Tarihi açıklarken tarihin;

     Çıkarlara dayanan
doğal nedenlerden ileri geldiğini ileri sürerek;

     Tanrıyı devreden
çıkarır!

     Ona göre:

    “Hükümdar, iyi
olmayı değil, iyi olmamayı öğrenmelidir!

    “İnsanı amaca
ulaştıran her araç, ister meşru olsun, isterse olmasın; iyidir!

    “Yani ona göre,
ahlâklılık ya da ahlâksızlık diye bir şey yoktur!

    “Sadece başarı
vardır! İyi ve övülmeye değen erdemler, bir hükümdarı mahvedebildiği gibi,

    “Onun kötü sayılan
nitelikleri, mutluluk ve refah kaynağı da olabilir!…

    “Erdem, yararlı
oldukça iyidir, aksi halde erdemsizliğin benimsenmesinde bir sakınca yoktur!

    “Machiavel’in
politika işlerine uyguladığı iki ahlâk ilkesi daha vardır: ‘Zulüm ve kötü
niyet!’

    “Bunları
kullanmakla amaçlarına ulaşmış olan bir hükümdar örneği olarak;

     Sezai Borjiya’yı
verir.” (Cemil Sena)      

İzmit’e Böyle Bir Mekân Lazım

İstanbul’da Bağlarbaşı’ndaydık. Bir iki saat
kadar vakit geçirmemiz gerekiyordu. Bağlarbaşı Kültür Merkezi karşımızdaydı
fakat Merkez o saatte faal değildi.  

Kültür Merkezi’ne daha önce bir defa
gitmiştim. Ancak bu merkezin hemen yanında tarihi bir gar binası içinde
faaliyet gösteren “Nevmekan” diye bir işletme olduğunu fark etmemiştim.

“Madem ki zamanımız var buraya bir bakalım”
dedik. İyi ki girmişiz. Gerçekten hem estetik hem kullanışlı ve hem de huzur
dolu bu mekânda geçirdiğimiz 1,5 saatten sonra çok mutlu olduk.

 

Âkif Salnâmesi Üçüncü Cilt Mehmed Âkif ve Çevresine Dâir Araştırmalar

0

(DÖRDÜNCÜ BÖLÜM)

ÂKİF SALNÂMESİ’nin Üçüncü Cildi, önceki
ciltlerle aynı ebatta ve kalitede olmak üzere, 278 sayfa hacimle 2022 yılında
yayınlandı.

İÇİNDEKİLER

ÂDEM KORKMAZ: Takdim.

TAHSİN YILDIRIM: Editörden.

M. UĞUR DERMAN: İstiklâl Marşı’nın Son Kıtası.

 FÂTİH ÖZKAFA – HÂLE NUR BAKKAL:
İstiklâl Marşı.

AYŞE RÂZİYE ÖZALP: Mehmed Âkif’in Portresi.

ALİ AKBAŞ: Âkif.

 ABDULLAH UÇMAN: Mehmed Âkif –
Rıza Tevfik.

 BEŞİR AYVAZOĞLU: Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri
Helvan’da Bir Şâir, Bir Ressam ve Bir Romancı.

İSMAİL KARA: Âlem-i İslâm, İttihad-ı Müslimîn, Neşr-i Din…
Sıratımüstakim – Sebilürreşad’ ın Okuyuculara ve İlmiye Mensuplarına
Mektupları.

ÖMER HAKAN ÖZALP: İstiklâl Marşı’nın İstanbul’da İlk İcrası ve Sebep
Olduğu Bir Skandal. SELÇUK KARAKILIÇ: Neticesiz Bir Gayretin Anatomisi:
İstiklâl Marşı Neden Değiştirilemedi? ZAFER GÖLEN: Hamdullah Suphi’den Mektup
Var.

 MEHMET RÜYAN SOYDAN: Hazîne-i
Evrak.

 MUSTAFA İSMET UZUN: İstiklâl
Marşı ve Mehmed Âkif’in Millî Mücâdele Yılları İçin Açıklamalı Bir Kronoloji
Denemesi.

Eserden Seçmeler:

TAKDİM

Prof.
Dr.

ÂDEM KORKMAZ
                                                                                                                             Burdur
Mehmet Âkif Ersoy Üniversitesi Rektörü.
                           

Hayatı, fikirleri ve derinlikli eserleri ile
yeni ufuklar gösterebilen, yepyeni erdemleri kazandırabilecek derinlikte ve
renklilikte olan, fikir ve şiir târihimizin önemli sîmâsı Mehmed Âkif, Osmanlı
Devleti’nin sarsıldığı yıllarda Gazi Mustafa Kemal Paşa ve silâh arkadaşlarının
savaş meydanlarında verdiği destansı mücâdeleyi İstiklâl Savaşı’nın büyüklüğüne
yakışır bir şekilde anlatacak şiirler kaleme almıştır. Onun gerek milletimiz
için ölüm kalım savaşı olan Millî Mücâdele yıllarında halkı uyandırmak için
yaptığı her türlü faaliyetleri gerekse ülkemizin aydınlık bir iklime taşınması
yolunda büyük önem arz eden fikirlerinin anlaşılır kılınması her Türk’ün
üzerine vazifedir.

Son yüzyılda yaşanan fikri durgunluk ve içe
kapanmanın sebebinin bir kısım aydınlarımızın dünü bilip, çağı okuyup, yarına dâir
kanaatler izhar edememesine bağlayan Âkif; yaşanan ve yaşanacak zamana dâir
fikirlerini kayda geçirmek için kaleme aldığı eserleri ve mücâdeleleri unutulmamalıdır.
Cemil Meriç’in ‘Tufana yakalanmış bahtsız
bir toplumu, gemisine çağıran bir nevi Nuh Peygamber
’ benzetmesi ile
hakkını teslim ettiği Âkif yine onun ifâdesiyle,

Cevdet
Paşa’yla başlayan, Tunuslu Hayrettin ve Sâit Halim Paşalarla devam eden bir
düşüncenin son büyük temsilcisidir. Ondan alacağımız derslerin başında
çoktandır kaybettiğimiz bir fazilet var: İnsaf
.’

Milletin ruhunun, hayatının ve ideallerinin
kelimelere dökülmüş en güzel ifâdeleri olmak çabasındaki marşlar gibi hitap
kitlesinin ihtiyaç duyduğu kendine güven, millî heyecan, şevk ve imanın manzum
dili olmak muradıyla kaleme alınan İstiklâl Marşı, büyük milletimizi ebediyete
kadar ayakta tutacak sağlam mısralarla örülmüş, milletimize seslenen ölmez bir
şaheserdir. Âkif, İstiklâl Marşı’ndaki bu seslenişte vatanıyla ve milletiyle
ilgili duygularını, düşüncelerini, hayallerini, düşüncelerini dile getirmiştir.
İstiklâl Marşı’nda kendisini milletinin sözcüsü yerine koyan, âdeta milleti
adına konuşan çağın vicdanı Mehmed Âkif’in dönemi ve çevresine dâir yeni bilgi
ve belgeler ışığında hazırlanan Salnâme, Âkif’i daha doğru tanıtmanın yanında
her sayfasında milletimizin kimlik inşasında rol model olan Âsımlara yol
gösterecek örneklerle doludur. Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı
tarafından yayma hazırlanan Âkif Salnâmesi, şâiri bir kez daha bu vesile ile
anmamıza, sanatını ve eserlerini yeni bir gözle değerlendirmemize bir fırsat
sunacaktır. Salnâme ile Âkif’in mîrâsına sâhip çıkmayı bir vazife olarak
üstlenen Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nı, Vakıf mensuplarını tebrik
ediyor ve çalışmalarında başarılar diliyorum. Son olarak Âkif Salnâmesi’nin
Âkif’i, onun kıymet atfettiği değerleri yarınlara taşıyan bir köprü olmasını
temenni ediyorum.

EDİTÖRDEN

TAHSİN YILDIRIM

Mehmed Âkif, milletimizin ve devletimizin
bekâsıyla sınandığı en buhranlı günlerde millî dert ve dâvâlarımızı, İslâm
âleminin meselelerini hayatının temel konusu yaparak mâşerî vicdanda haklı bir
yer edinmiş, mücâdeleci bir fikir adamı, imân ve ahlâk timsâli olarak ‘Millî Şâirimiz’ vasfına liyâkatini
tescil ettirmiştir. O, milletimize İstiklâl Marşı gibi, dünyânın en güzel
marşlarından birini hediye etmenin yanında, Çanakkale gibi bir mücâdeleyi
destanlaştırmış, ülkesinin maddî-mânevî problemleri üzerinde kafa yormuş ve
bunlara çağının çok ilerisinde çözüm yolları üretmiştir. Milletimizin dar
günlerinde bir münevver ve vatansever sorumluluğuyla hareket edip bugünlerin
yaşanmasına vesile olan bahtiyar ve onurlu kadro içinde yer alma şerefini
taşıyan Mehmed Âkif’i ve arkadaşlarını hakkıyla ve doğru bir şekilde tanıtan,
yeni belge ve bilgileri ihtivâ eden Salnâme’nin bu sayısında İstiklâl Marşı ile
ilgili yazılar ağırlıktadır.

Yazılışının üzerinde Âkif’in ‘Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı
Yazdırmasın
’ dediği, Türk milletinin ise bir millî mutâbakat metni olarak
benimsediği İstiklâl Marşı’na dâir bilinmeyen birçok metin okurun ilgisine
sunulmuştur. Salnâme’miz, yeni belge ve bilgileri muhtevi yazıları neşretmekte
ancak bazı belgeler yorumlanmamış, araştırmacı ehli kaleme bırakılmıştır.

Âkif Salnâmesi, şâiri bir defa daha bu vesile
ile anmamıza yâni sanatını ve eserlerini yeni bir gözle değerlendirmemize,
tertemiz ve sarsılmaz ahlâkını gençliğe rol model olarak göstermemize önemli
bir fırsat sunacaktır. Mehmed Âkif, çağı ve çevresine dâir yapılan çalışmalara
kaynaklık teşkil eden yeni bilgi ve belgeler ihtivâ eden bu eserler ile Âkif’in
mîrâsına sâhip çıkmayı bir vazife olarak üstlenen yazar ve okurlara teşekkür
ederiz. Bu vesileyle bizleri bir defa daha mîras bıraktığı eserleri ve tertemiz
ahlâkı etrafında bir araya getiren İstiklâl Marşı şâirimizi ve aynı idealler
etrafında toplananları rahmetle anıyoruz.

Salnâme’nin neşrini Âkif’e ve çevresine vefa
borcumuzu güzel, kalıcı ve nitelikli şekilde ödeme yollarından biri olarak
değerlendirmekteyiz.

Bu vefaya emeği, çabası, gayreti ve arşivi
ile sâhip çıkan Mehmet Ruyan Soydan’a ve Salnâme’nin her sayısında aynı heyecan
ve ilgi ile destek olan Burdur Mehmed Âkif Ersoy Üniversitesi Rektörü Sayın
Prof. Dr. Âdem Korkmaz’a hasseten teşekkür borçluyuz.

Salnâme’memizin diğer sayılarında buluşmak
temennisiyle…

 

ÂKİF

ALİ AKBAŞ



Ne mümkün Âkif’i târif

Akifserâpâ maârif

Bir altın kitap Safâhât

  Ona adanmış bir hayat

Kuran’dan almış ilhâmı

Sonsuza dek yaşar namı

Yazdığı İstiklâl Marşı

Her seher titretir Arşı

Heybetiyle dağ taş inler

Gökte meleklerde dinler

Bir destandır Çanakkale

Çanakkale bir velvele

Herkesin var bir soyadı

Fakat Ersoy onun adı

Evet, er oğlu erdi o

Hak yolda seferberdi o

Hem minberde hem siperde

Bir ömür boyu seferde

Dört dili ezber bilirdi

Velâkin kıblesi birdi

O bizim erkek sesimiz

O bizim gür nefesimiz

O bir rintti, ehlidildi

Yalnız rükûda eğildi

Alperendi pehlivandı

O yandı, millet uyandı

Sanmayın ki toprak oldu

Göğümüze bayrak oldu

Ne mümkün Âkif’i târif

 Âkif serâpâ maârif



MEHMET
ÂKİF – RIZA TEVFİK

ABDULLAH UÇMAN

(Makalenin baş tarafında; Mehmed Âkif ile Rıza Tevfik arasında vuku
bulan Tevfik Fikret’in inancı hakkındaki tartışmaları ve sonunda işin tatlıya
bağlanması anlatılıyor.)

20 sayfalık makaleden dikkat çeken bölümler:

Her ikisi de devrin pâdişâhı Sultan İkinci
Abdülhâmid Han’ın ‘istibdat rejimi’ni ortadan kaldırmak maksadıyla gizli
İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne girmiş oldukları halde, birbirleriyle
münâsebetleri cemiyet toplantılarında mı yoksa başka şekilde mi başladı bunu
tespit etmek mümkün olmadı.

***

Rıza Tevfik ile Mehmed Âkif’in müşterek dostu
Ali İlmî Fânî, 1935’ta Antakya’dan Rızâ Tevfik’e yazdığı bir mektup vasıtasıyla
Mehmed Âkif’in Kırklareli’nde askerlik yapan büyük oğlu Emin’le ilgili can
sıkıcı bir haber verir:

“Âkif’in oğlunun
başına gelen felâketten tabii haberiniz yok. Bir gün elime Berekatzâde Cemil
Bey’e hitâben yazılmış bir mektup tutuşturuyorlar. Mektup zâten açık gelmiş ve
Cemil Bey o sırada Şam’da bulunduğu için bana gönderilmiş. İmzaya baktım
‘Kırıkhan Hapishânesi’nde mevkuf şâir Mehmed Âkif Bey’in mahdumu Emin.’*

İçini okudum. Diyor
ki: ‘Kırklareli’nde vazife-i askeriyemi ifâ ediyordum. Arapça bildiğim için ara
sıra arkadaşlarıma Kur’an okur, âyetleri tefsir ederdim. Bu hareketim irticâ mâhiyetinde
görüldü. Divân-ı Harb’e tevdi olundum ve tevkif edildim. Tevkifhâneden şimdi
benimle beraber bulunan çavuşumun delâlet ve himmetiyle firâr ettik. İstanbul’a
geldik, oradan bir vapura atladık, Mersin’e çıktık. Mersin’den yaya olarak
Antakya’ya gelirken yoldaki karakolhânedeki jandarmalar hâlimizden şüphelendi,
pasaportlarımız olmadığından her ikimizi de Kırıkhan kazasına gönderdiler.
Şimdi bizi Türkiye’ye iâde edecekler. İmdadımıza yetişiniz.’

Maalesef imdatlarına
yetişemedik, çünkü mektup yazılıp elden ele bana gelinceye kadar günler geçmiş,
kendileri de hududu aşmıştı. Bilmem ne ceza verecekler! Âkif Bey’e yazmadım.
Çocuğunki dîvânece bir harekettir. Asker koğuşunda Kur’ân, tefsiri okunur mu?
Bugünkü inkılâp rejiminden bu derece gafletin mânâsı ne? Zavallı Âkif Bey
refikasıyla beraber kendi canlarının derdiyle uğraşırken yeni bir belâ ile
karşılaşıyor. Kim bilir ne kadar müteessir olacak. Kazâ-yı İlâhî’ye bakınız ki
Kırklareli’nden Antakya’nın burnunun ucuna kadar geliyor, denizlerden,
ovalardan, dağlardan, köylerden, kasabalardan geçiyor, hiçbir yerde tutulmuyor
da Antakya’ya yarım saat mesafede yakayı ele veriyor. Çocuğun talihsizliğine de
diyecek yok.”

*Bu cümlenin, “Şâir Mehmed Âkif Bey’in,
Kırıkhan Hapishânesi’nde mevkuf mahdumu Emin.” Şeklinde yazılması îcap ederdi.

* * *

Rıza Tevfik Amman (Ürdün) ve Cünye’de
(Lübnan) ikamet ettiği sırada, duyduğu veya bir yerde okuduğu Arapça, Farsça ve
Türkçe değişik hacimde birçok şiir kaydettiği ve ‘Müntahabât-ı Eş’âr’ adını
verdiği cönk tarzındaki bir defterin bir sayfasına şunları yazmış:

“Mehmed Âkif merhumun son kıt’a-i şi’ri”

KENDİM
İÇİN

Şu
serilmiş uzanan gölgeme imrenmedeyim

 Ne saadet! Hani ondan bile mahrûmum ben.

 Daha yıllarca -emînim ki- hayâtın yükünü

Dizlerim
titreyerek çekmeğe mahkûmum ben.

Çöz
de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını

Bana
çok görme İlâhî, bir avuç toprağını!

                                                                Rahmetullahi
aleyh.”*

*Mehmed Âkif bu kıt’ayı, Mısır’da Melik
Fuad’ın kızkardeşi Prenses Nimet Muhtar’ın sarayında Prens Aziz Hasan’ın
çocuklarına ders verdiği bir gün hâtıra olarak çektirdiği bir fotoğrafın
arkasına yazarak İstanbul’a kızı Cemile’ye gönderir. Kızı da fotoğrafta
babasını son derece bitkin bir halde görünce çok müteessir olur ve: ‘Ah babacığım, ne hâle gelmişsin!’ diye
bir mektup yazar. Âkif de kızına verdiği cevapta: ‘Sen ona aldırma. Bize bazı böyle sünuhât* olur, yazarız!’ karşılığını verir. *Sünuhat: Akla, hâtıra gelen
gelen, içe doğan düşünceler…

***

Beşir Ayvazoğlu;Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri / Helvan’da Bir Şâir, Bir Ressm ve Bir
Romancı
’ başlıklı makalesinde; Abbas Halim Paşa ve Mehmet Âkif’i, Arapların
‘Ebülhevl’ dedikleri meşhur Sfkans’in önünde, dostlarıyla birlikte develere
binmiş olarak gösteren fotoğraftaki kişiler ve o kişilerin Mehmed Âkif Ersoy
ile dostluklarını ve Ersoy’un Mısır’daki günlerini anlatıyor.  (s: 45-99)

***

Ömer Hakan Özalp; Mehmed Âkif Ersoy’un
yazdığı ‘İstiklâl Marşı’ başlıklı şiirin, 12 Mart 1921 târihinde ‘Millî Marş’ olarak kabul edildikten
sonra İstiklâl Marşı’nın hangi târihlerde ve nerelerde ne vesilelerle
çalındığını anlatıyor. 29 Eylül 1922 târihinde Gülhâne Parkı’nda yapılan bir
müsâmerede, İstiklâl Marşı, bando eşliğinde icra edilirken Veliaht Abdülmecid
Efendi’nin, ayağa kalkmayışı sebebiyle cereyan eden ve ‘skandal’ olarak nitelenen hâdisenin teferruatını anlatıyor.                     (s: 101-115)

İstiklâl
Marşı Neden Değiştirilemedi
?’ başlığı altındaki Selçuk Karakılıç imzâlı makaleden seçme paragraflar:

*Türk basınında İstiklâl Marşı’nın
değiştirilmesini ilk dile getiren yazının sâhibi Behçet Kemal Çağlar’dır:

Birkaç güzel ve
sanatkârane mısraı müstesna, bilhassa müşterek hislerimizi ifâde etmekte, artık
hiç bir değeri kalmayan bu şiiri bir kenara bırakmak zamanı gelmiştir. Ya her
merâsimde, her içtimada bir millî marş terennüm etmenin çok lüzumlu, çok
faydalı bir şey olduğunu reddetmeye yahut da asil hislerimizi öz dilimizi
anlatan, millî ve modern bir beste ile ahenkleyen bir marş yapana kadar başımız
önümüzde susmaya mecburuz.

Bu ucubeyi hâlâ millî
marş diye terennüm etmekte, her şeyden evvel, sanatımız için hazin bir
mahcubiyet yok mudur? Arap zevki, Arap vezni ve Arap telâkisi ile yazılmış olan
bir marştan ziyâde bir ilâhîye, bir gürleyişten ziyâde bir duâya benzeyen o
uzun mısraların ve o mufassal nazmın yerine gür, vakur ve emin bir sesle
asırların sinesinden gelip asırların iz’ânına haykıran bir marşa ihtiyacımız
vardır.

*Yusuf Ziya Ortaç; ‘Senelerden beri güneşin dağın, denizin, ufukların ve mevsimlerin bütün
renklerini süzen kalemlerin henüz bir millî marş yazamadığından
’ şikâyet
ediyordu. ‘Zaman zaman açılan
müsâbakaların, konulan mükâfatların câzibesinin mevzuun büyüklüğü karşısında
sıfıra indiğini
’ ileri sürerek Atatürk’ün ‘Ey Türk Gençliği’ diye başlayan nutku, ‘usta bir sanatkâr elinde veznin kalıbına dökülünce, bütün gönülleri
ayaklandıracak bir millî marş doğar
’ diyordu.

*Nurullah Ataç: ‘İstiklâl Marşı’nda bizim bugünkü ideallerimize uyacak, onlara hiç olmazsa
bir telmih sayılacak hiçbir şey yoktur. İçinde ezan vardır, minâre vardır,
imamı, müezzini, kayyumu ile bütün cemaal vardır, millet yoktur. Doğrusu bir
marş değil, bir ilâhîdir
.’

*Diğer aleyhtarlar: Nizâmettin Nazif
Tepedelenlioğlu, Fâlih Rıfkı Atay… gibi isimlerdi. Hayret edilecek bir durum: ‘Beni Stalin yarattı’ diyen Komünist şâir
Nâzım Hikmet; ‘Güftesi biraz ağır, bir
inkılap marşı değilse de, bizim müstevlilere karşı duyduğumuz isyanı terennüm
ettiği için bizimdir ve iyidir
’ diyerek İstiklâl Marşı’ndan yana tavır
koyuyordu.

(Tartışmaların
neticesinin öğrenmek isteyenler, Âkif Salnâmesi isimli eserin 3. Cildinde
143’ten 157’ye kadar olan sayfaları okuyabilirler.)

***

Zafer
Gölen
makalesinde Türk
Ocakları Genel Başkanı ve Büyükelçi, zamanının en mükemmel hatibi Hamdullah
Suphi Tanrıöver’den ve fotokopilerini eserin sayfalarına aldığı mektuplarından
söz ediyor. (s:
159-181)

Eserin Mehmet
Ruyan Soydan
tarafından hazırlanan ‘Hazine-i
Evrak
’ isimli bölümünde İstiklâl Marşı ile alâkalı belgeler yer alıyor. (s: 185-237)

Mustafa
İsmet Uzun
’un hazırladığı ‘İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif’in Millî
Mücâdele Yılları için Açıklamalı Bir Kronoloji Denemesi
’ başlıklı bölümde
10 Ocak 1920 târilinden 10 Mayıs 1930 târihine kadar yaşanan önemli olayları,
efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüler içerisinde ve 239-270. sayfalarda
değerlendiriyor

Eserin
son paragrafı:

Maarif Vekâleti tarafından resmî kuruluşlara
gönderilen bir tâmimin muğlak ifâdesiyle bundan böyle Riyâset-i Cumhur Mûsikî
Heyeti şefi Osman Zeki Bey’in İstiklâl Marşı bestesinin Türkiye Cumhuriyeti’nin
resmî marşı olarak icra edileceği bildirildi.

Anlaşıldığı kadarıyla Osman Zeki Üngör’ün
bestesi bu tâmimle İstiklâl Marşı’nın resmî bestesi olarak yaygınlaştırılmaya
başlanmıştır. Ancak İstiklâl Marşı güftesi ve son eser dâhil bestesi hakkındaki
tartışmalar kronolojide gösterilenlerle sınırlı kalmamış ve Atatürk’ün vefatına
ve hattâ günümüze kadar zaman zaman alevlenerek devam etmiş, muhalif ve muvâfık
çevrelerce tenkit oklarına hedef olmaktan kurtulamamıştır.

Bu şikâyetlerin önünü almak maksadıyla
İstiklâl Marşı’nın 1982 ‘Anayasasının
değiştirilemez maddeleri
’ arası konulması da yeterli olmamış görünmektedir.         

Bu bakımdan millî marş konusunda ikinci devre
kabul edilebilecek bu süreç bir başka yazıya konu olabilecek genişliğe sâhip
olduğundan ayrıca ele alınması daha uygundur.    

***

Eser
aşağıdaki adresten pdf formatlı olarak dijital ortamda talep edilebilir:

MEHMED ÂKİF
ERSOY FİKİR VE SAN’AT VAKFI

Fahrettin
Kerim Gökay Caddesi, Okul Sokağı, Altunizade Sitesi, E Blok, Dâire 13

Altunizâde,
Üsküdar – İstanbul

BURDUR MEHMED
ÂKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ

İstiklâl
Yerleşkesi 15030 / Burdur. +90 (248) 213 10 00 e-posta: rektorluk@mehmetakif.edu.tr

Âkif Salnâmesi İkinci Cilt Mehmed Âkif ve Çevresine Dâir Araştırmalar

0

(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

 

Birinci ciltle aynı ölçülerde ve kalitede 251
sayfalık eserin künye bilgilerinde ‘Kurucusu:
Mehmet Cemal Çiftçigüzeli
’ ibâresi dikkat çekiyordu. Eserin Birinci
baskısının Aralık 2020’de yapıldığı belirtiliyordu.

İÇİNDEKİLER

ÂDEM KORKMAZ: Takriz.

 TAHSİN YILDIRIM: Editörden.

 M. UĞUR DERMAN: Mehmed Âkif
Bey’in Hakîm Senâî’den Bir Tercümesi.

 ÂLİM KAHRAMAN: Mehmed Âkif’in
Muhammed İkbal’le Görüşmesi

BEŞİR AYVAZOĞLU: Mehmed Âkif, Fâruk Nâfiz ve ‘İkinci Mektup

İBRAHİM ÖZTÜRKÇÜ: Tâhirü’l-Mevlevî ve Mehmed Âkif’in ‘İrfan’ Dostluğu.

 GÜLLÜ YILDIZ – İSMAİL KARA. Rıza
Tevfik’le Said Halim Paşa Arasında Teâti Edilmiş Fransızca Birkaç Felsefî
Mektup.

 MEHMET KARACA: Halkalı Ziraat
Mektebine Dâir Bir Belge.

MEHMET RUYAN SOYDAN: Mithat Cemal’in ‘Mehmed Âkif’ Kitabının İkinci
Cildi.

 ÖMER FARUK ŞERİFOĞLU: Uğur
Derman’dan Ziyad Ebüzziya’ya Bilgi Notu: Mehmed Âkif ve Kur’ân Meâline Dâir.

 ÖMER HAKAN ÖZALP: Muâsır Üç
İslâm Şâiri: Mehmed Âkif, Muhammed İkbal ve Mustafa Sâdık er-Râfiî ve Âhiretten
Gelen Bir Mektup.

TAHSİN YILDIRIM: Mehmed Âkif’in Güreş Merakı ve Hocası Kıyıcı Osman
Pehlivana Dâir

TURGAY ANAR: İmza ve Vecize: Bosnalı Ali Şevki Hocaya Dâir Yeni
Bilgiler.

 YASİN BEYAZ: Arap Dünyâsında
Mehmed Âkif ve Arapça Literatürde Mehmed Âkif Bibliyografyası Denemesi.

 MEHMET RUYAN SOYDAN: Hazîne-i
Evrak.

 MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ: Vakfımızın
Öyküsü.

 ZAFER GÖLEN: Burdur Mehmet Âkif
Ersoy Üniversitesi Mehmet Akif Ersoy Uygulama ve Araştırma Merkezi.

METİN BOYACIOĞLU: Mehmet Mesut Boyacıoğlu’nun Ardından.

 MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ: Derviş,
Çelebi, Bilge ve Filozof Bir Yazar; Mehmet Çetin.

 

Eserden Seçmeler:

 

EDİTÖRDEN

TAHSİN YILDIRIM

Mehmed Âkif, içinde doğup büyüdüğü
coğrafyanın ve Türk-İslâm âleminin uyanık bir beyni olarak, çağını çok iyi
tahlil etmiş, onun eksik ve ârızalarını, çürümüş yanlarını teşhis ederek
inanç-vicdan-bilim eksenli önemli reçeteler sunmuş bir mütefekkir şâirdir.
Âkif’in fikirlerinin tutarlı olmasının temelinde; kendisinin hem pozitif
bilimlerde hem de dinî ilimlerde çok iyi bir eğitim alması, milletinin bu
topraklarda geçirdiği bin yılı ve onun maddî-mânevî dinamıklerini iyi bilmesi
ve döneminin iyi bir müşâhidi olması yatmaktadır. Bu özellikler onun şiirlerini
çok iyi beslediği gibi, fikirlerinin de tutarlı olmasını sağlamıştır.

Türkiye’de yaşayan farklı sosyal kesimlerin
her birinin onurunu gözeterek birlikte yaşamanın, ‘toplu vuran yürekler’
hâlinde bir millet teşkil etmenin felsefesi, en güzel şekliyle Âkif’in
söylemlerinde ifâdesini bulduğu milletimizin ortak kanaatidir. Tertemiz,
lekesiz hayatı, mücâdelesi herkesin mâlumu olmasına rağmen bir dönem Mehmed
Âkif’i unutturma çabaları bu ülkenin acı gerçeklerindendir. Bununla birlikte
2011 yılının ‘Mehmed Âkif Ersoy Yılı
ilân edilmesinden sonra ülkemizin gündemine yeniden giren Mehmed Âkif’i daha
iyi anlamak ve anlatmak için çeşitli çalışmalar yapılmış, fikirleri ve dönemi
için hâfıza tâzelemesi yapılmıştır. Âkif’e dâir yeni bilgi ve belgelerin azlığına
rağmen, hakkında yapılan çalışmaların ritmini hiç kaybetmeden devam ediyor
olmasını, bıraktığı tesirin kuvvetinde, fikrî mîrâsının genişliğinde
aramalıdır.

Kurulduğu 1984 yılından îtibâren Mehmed
Âkif’in ahlâkî, edebî, ilmî mîrâsını topluma, araştırmacılara ve genç kuşaklara
ulaştırma maksadıyla çeşitli faaliyetler içinde olan Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve
Sanat Vakfı, Mehmed Âkif’e ve yakın çevresine dâir yeni bilgi ve belgeleri
ilgilisine ulaştırmak gayesiyle ilkini 2019 yılında neşrettiğimiz Âkif
Salnâmesi (Mehmed Âkif ve Yakın Çevresine Dâir Etütler-Araştırmalar) ile
muhataplarından takdir ve ilgi gördü. Takdirlerinize sunduğumuz Âkif Salnâmesi’nin
ikincisinde ilk defa gün yüzüne çıkan Âkif ve yakın çevresini konu alan
çalışmalarla Safahât şâirine dâir bilinmesi gerekenlerin hâlâ var olduğunu
ortaya koyarak Âkif’in biyografisine dâir yeni bilgi ve belgeleri muhatapların
ilgisine sunacaktır. Bu vesile ile bundan sonra neşredilecek salnâmelere
araştırmacıların katkısıyla Âkif, çevresi ve dönemine ışık tutulmaya devam
edilecektir. Son zamanlarda neşredilen çalışmalarla Âkif’e olan ilginin artmasını
sevinç ve heyecanla tâkip edilmektedir. Yayınlanan bu eserlere kaynaklık teşkil
edecek belge, referans metinlerle araştırmacılara başucu eser niteliğinde
olacaktır.

Yıllardır birbirinden haberdar olmayan Âkif
sevdalılarının bir bölümün toplandığı çatı olan Mehmed Âkif Ersoy Fikir ve
Sanat Vakfı’nda Âkif Salnâmesi’ne olan ihtiyaç hep zikredilmekteydi. Bu anmalar
yıllardır peşinden gittiği Mehmed Âkif’e âit her izi, hâtırâyı bir mübârek emânet
olarak görüp yarınlara taşıyan Mehmet Ruyan Soydan’ın teklif ve ısrarı, samîmi
bir Âkif muhibbi vakıf başkanımız Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin tavsiyeleriyle
2019 yılında ete kemiğe büründü.

Salnâmemizin bu sayısında editör olarak
bendeniz zikredilse de gün yüzüne yeni çıkan bilgi ve belgelerin iki kapak
arasında takdirlerinize sunulmasının asıl kahramanı gönlünü Âkif sevdalılarına
açtığı gibi sabırla ve titizlikle oluşturduğu koleksiyonunu salnamemize de açan
Mehmet Ruyan Soydan Bey’dir. Bu vesileyle kendilerine teşekkür ederiz.

Bir
Çelebiyi Daha Kaybettik

Kıymetli bir araştırmacı, güçlü bir kalem,
biz gençlerin yol göstericisi; din, vatan ve millet âşığı, nezih yürekli vefakâr
büyüğümüz Mehmet Çetin’in (1956-2020) vefatını Salnâme’mizin baskıya gideceği
gün öğrendik. Eserleri, fikirleri, dostluğu ve muhabbetiyle bizlere inanmış bir
münevverin mücâdele mîrâsını bırakan Mehmet Çetin ağabeyimizi kaybetmenin üzüntüsünü
yaşıyoruz.

Bürde Yayınevi’nde idâdecilik yapan, Yönelişler
Dergisi’nin yazı işleri müdürü olan, vakfımızın da müdürlüğünü yapan gerek
eserleri gerekse duruşuyla sinelerde, gönüllerde her dâim yer bulan hizmet ve
himmetleriyle ismini târihe yazdıran kıymetli Mehmet Çetin düşünce dünyâmıza
önemli katkılar sağlamıştır.

Onun yazdığı gibi ‘Dil susar, gönül yanar ama hazan gülistana devinir.’ Kamuslar boyu
susup, yanlış târihin içinde kimseye küsmeden, hâtırâların üstüne basmadan
giden, bilenmiş kelimelerin, ‘Sessiz Bir
Gidişin
’ şâiri Mehmet Çetin ağabeyin ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

 

MEHMED
ÂKİF KUR’ÂN-I KERİM TERCÜMESİ MESELESİ

UĞUR DERMAN

5 Şubat 1981

Aziz Ziyad Beyefendi,

Bir gazeteye yazmak üzere, Türk İslâm Eserleri
Müzesi hakkında benden istediğiniz notu ilişikte takdim ediyorum.

Mehmed Âkif, ilk defa 1912’de Mısır’a
gitmiştir ve iki ay kadar kalmıştır. Büyük Zafer’i müteakip Mayıs 1923’te
İstanbul’a döndü. Birinci Meclis’ten sonra mebusluğu sona ermişti. Abbas Halim
Paşa ile Ekim 1923’de tekrar Mısır’a gitti. O kışı Mısır’da geçirdi. Baharda
döndü. Artık her sene kışları Abbas Halim Paşa’nın dâvetlisi olarak Mısır’da
geçirmeye başladı.

Tercüme
Meselesi

Büyük Millet Meclis’i Kur’ân-ı Kerîm’in tercüme
ettirilmesine karar verince, Diyânet Riyaseti Âkif Bey’e mürâcaat etti, fakat
Âkif Bey kabul etmedi. İşi Diyânet’in müşâvirlerinden Aksekili Ahmet Hamdi
Efendi tâkib ediyordu. Onun ve diğer dostların ısrarıyla ve Elmalılı Hamdi
Efendi’nin de Kur’ân tefsiri yazması şartıyla, Âkif Bey Kur’ân tercümesi değil,
meâli hazırlamaya karar verdi. Bunun için Diyânet’in tahsis ettiği paranın ve düşünülen
şartların lâkırdısını bile etmedi. Aksekili’nin noterde hazırlattığı mukaveleyi
imzaladı. Tercüme ve tefsir için on iki bin lira ayrılmıştı. Her ikisine biner
lira avans verildi. İkisi de çalışmaya başladılar. Bir müddet sonra Âkif Bey’in
bermutad Mısır’a gitme zamanı geldi. Tercümeleri oradan Elmalılı Hamdi
Efendi’ye gönderecek, o da altına tefsirini ilâve edecekti.

Hamdi Efendi’nin her cüzü bitirdikçe Ankara’ya
göndermesine karşı, Âkif Bey tamamen bitirmedikçe teslim etmeyi doğru bulmuyordu.
Çünkü tekrar gözden geçirmek emelinde idi. Halbuki Diyânet İşleri hemen
neşretmek istiyordu. O halde mukaveleyi feshetmekten başka çâre kalmamıştı. Âkif
Bey avans olarak bin liradan başka bir şey almadığı için onu iâde edecek, bu
suretle tercümeyi göndermek mükellefiyetinden kurtulacaktı. Tefsiri yapmakta
olan Hamdi Efendi tercümeye âid tahsisatla tercüme işini de kabul edecekti.
Âkif Bey de bunu muvafık gördü. Evvelce aldığı bin lira avansla mukaveledeki
bütün hukuk ve vazifelerini Hamdi Efendi’ye devretti. Bu hususta Fuad Şemsi
İnan’a vekâlet göndererek Beyoğlu 4. Noterliğinde Hamdi Efendi’nin ve Diyânet
Riyâseti mümessilinin huzurunda resmen devr ü teslim muâmelesi yapıldı. Bu
suretle meblağın tamamı (12 bin lira) Hamdi Efendi’ye verilmek, tefsirle birlikte
tercümeyi de bizzat Hamdi Efendi yapmak üzere mesele neticelendi.

Âkif Bey de serbest kalmakla berâber, çalışmasına
devam etti. Tamamladığı halde noksan kaldığı kanaatinde idi. ‘Beni tatmin etmeyen bir eser, başkalarını
nasıl tatmin eder
?’ diyordu. İstanbul’a dönerken, tercümesini Mısır’daki
arkadaşı Müderris Yozgatlı İhsan Ef.’ye bırakmış; eğer dönebilirse ikmâl
edeceğini, dönemezse kendisinde kalmasını istemişti.

***

Rahmetli Mâhir İz Bey’den işittiğime göre,
Âkif Bey Kur’ân tercümesinin şâyed kendisi dönemezse yakılmasını vasiyet etmiş.
Vefatından sonra bu vasiyet yerine getirilmiştir. Âkif Bey’in bu derece
çekinmesine sebep 1930’larda Kur’ân’ın aslı yerine Türkçesinin okunma modasının
resmen tervici olmuştur. Çünkü kendi tercümesinin aslının yerine bu maksatla
kullanılacağını düşünmek bile onu hasta etmiş, ‘yarın huzur-ı Rabbülalemine ben ne yüzle çıkarım?’ demiş olduğu
nakledilmiştir ki, o târihlerdeki delice hareketler düşünülürse (Sarayda Türkçe
namaz tecrübeleri! Türkçe Kur’ân tilâvet etmeler gibi…) Âkif Bey gibi bu konuda
çok hassas olan bir kimseye hak vermemek elde değildir. Ama yakılmayıp
saklansaydı, o devirden sonra elbet neşredileceği zaman gelirdi.

***

Âkif Bey 27 Aralık 1936’da vefat edince,
ertesi günü kendisi için hiçbir resmî merâsim düşünülmemişti. (Zaten hastalığı
sırasında da resmî şahıslar kendisini ziyâret etmekten kaçınmışlardır. 1923’de
mebusluğunun bitişini müteâkip kendisine bir başka resmî iş teklif edilmediği
gibi hakkettiği emeklilik maaşı da bağlanmamıştır. Mısır dönüşü, çok
uğraşıldıktan sonra emekliliği tahakkuk etmiş, fakat onca yıldır biriken maaşı
da verilmemiştir.) Bunun üzerine kadirşinas Türk gençleri cenâzeye sâhip çıkmış
ve onların gayretiyle kaldırılmıştır. 31 Aralık 1936 akşamı Yüksek Ticâret Mektebi’nin
Tokatlıyan salonlarında tertip ettiği yılbaşı balosunu şereflendiren Atatürk, Âkif’e
yapılan gayriresmî, lâkin samîmi merâsime muğber olduğu için gençlere hitaben:
Neydi o geçen günkü rezâlet?’
girişiyle, ağır bir çıkışta bulunmuş, böyle bir adama gençlerin gösterdiği bu
âlâkayı takbih eden bir konuşma yapmıştır.

Âkif Bey’in defni sırasında işittiğime göre
kabri başında -o zaman Askerî Tıbbiye talebesi- Fethi Tevetoğlu bir konuşma
yapmış. Onunla temas olunabilirse belki bir şey öğrenilir. U.D.

ÂKİF’İ
İLK VE SON ZİYARETİM

ZİYAD EBÜZZİYA

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde idim. Amcam,
merhum Velid Ebüzziya, Zaman isminde bir gazete çıkarmağa başlamıştı. Ben de dünyânın
bu en tatlı ve en güç mesleğine bu gazetede adım atmıştım.

Büyük millîyetçi, vatansever, sarsılmaz iman
sâhibi, yüce şâir Mehmet Âkif, Mısır’dan yurda dönmüştü. Dönmüştü ama Balkan ve
Cihan harblerinin ıztırab ve felâketlerinin, işgal yıllarında, Kurtuluş
savaşında, Türk’ün zafere ulaşacağına, istiklaline kavuşacağına olan inancıyla
verdiği mücâdelenin yıpratamadığı o pulat bünyeyi, on bir sene süren Mısır
ikameti, çektiği vatan hasreti, eritmiş bitirmişti. Yurda dönmüş bulunan,
hiçbir güç karşısında yenilmeyen, eğilmeyen bu mücâdele heykeli, ruhen yine
dimdik ve azim dolu idi ama artık vücudu, bu azim ve iman volkanını
taşıyamıyordu, beden çökmüştü. Âkif hasta, çok hasta idi. Yıllarca hasretini
çektiği, özlediği sevgili İstanbul’unu dolaşma imkânını bile bulamadan,
hastaneye yatırılmıştı.

Velid Bey’le Âkif’in dostlukları kardeşlik
derecesinde idi. İstiklal Savaşı’nda, Âkif Ankara’da, Velid Bey İstanbul’da, düşmanı
def etmeğe uğraşırlarken de temaslarını kesintisiz devam ettirmişlerdi. Cumhuriyet’in
ilk yıllarında ikisi de İstanbul’da buluşmuşlardı. Sık sık görüşüyor,
dertleşiyorlardı. O yıllarda Galatasaray’da yatılı öğrenci idim. Hafta tâtiline
perşembeleri çıkılırdı. Ben de doğru matbaaya giderdim. Maalesef, üstadın,
amcamı, matbaamızda ziyâretlerinin hiçbirinde bulunabilmek saâdetine
erememiştim.

Âkif’in hastaneye yatırıldığı haberi gelir gelmez,
Velid Bey, hemen ziyâretine koştu. Döndüğünde yüzü karma karışıktı, hüzne
boğulmuştu. Bakışlarımda beliren suali anlamış, sormama mahal kalmadan
cevaplandırmıştı: ‘Harab olmuş, bitmiş!
Doktoru ile görüştüm. Ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar, fakat
endişeliler. Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile toparlanır inşallah
!’ sözleri bugün gibi
kulağımdadır.

Kıymetli yazar ve gazeteci, merhum Feridun
Kandemir, Zaman adlı gazetemizde röportajlar yazardı. Kandemir, Cihan
Harbi’nde, Medine İzmit gazeteciler buluşmasında, Deli Hâlit Paşa, Mustafa
Kemal Paşa ve Velid Ebuzziya, 1922 Müdâfaası kahramanı Fahri Paşa’nın birliklerinde
vatanî görevini yaparken, Hicaz’da Âkif’le tanışmış, Millî Mücâdele yılları
boyunca da Ankara’da vazife görürken berâber olmuş, onu yakından tanımak saâdetine
eren herkes gibi, bütün varlığı ile bağlanmıştı. Kandemir, bir Temmuz günü
gazeteye geldi. Fotoğrafçımızı arıyordu. Ne olacak diye sordum. ‘Âkif’i görmeye gideceğim, resmini de
çektirmek istiyorum
’ deyince, amcamdan cesâret edip dileyemediğim, beraber
gitme ricamı, Kandemir’den istedim.

Hastahânenin uzun ve hasta kokulu koridorlarında
yattığı odaya yaklaşırken duyduğum heyecanı târif edemem. Odaya girdik.
Bembeyaz bir oda, beyaz demir bir karyola, yastıklara sırtını dayamış, yarı
uzanmış bir kimse. Beyaz bir sakalın çevrelediği sapsarı kesilmiş beniz, içine
çökmüş yanaklar ve halsizliğin nispetsizce uzattığı hissini veren, sivrilmiş ince
uzun bir burun. Kandemir’i görür görmez, bu soluk yüzde, bir tebessüm belirdi
ve bu halsiz vücuddan beklenmeyen gür, canlı bir ses: ‘Vay! Gel bakalım, Mücâdele dostum!’ dedi. Odada birkaç ziyâretçi
vardı. Kandemir’e biri sandalyesini verdi. Âkif, yatağının yanını gösterdi: ‘Gel, şöyle yakınıma otur!’ dedi. Ben
kapının kenarında, ayakta, harab olmuş, erimiş bu emsalsiz kıymete bakıyordum.

Kandemir: ‘Size Ebüzziya’nın torununu getirdim!’ deyince, Âkif’in bakışları bana
çevrildi, yukarıdan aşağı bir süzdü, sonra yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi:
Zahmet ettin oğlum! Ayakta kaldın!’
dedi. Kandemir: ‘Müsaade ederseniz
elinizi öpmek ricasında
’ deyince, ‘Gel
bakalım oğlum
!’ dedi ve derisi kemiğine yapışmış elini hafifçe kaldırarak
uzattı. Ben eğilip bu mübârek eli öperken, Âkif, diğer eliyle saçımı okşadı ve:
Allah seni de büyükbabanın, babanın,
amcanın yollarından ayırmasın
!’ dedi. Yine kapının kenarına çekildim.
Müsaadesiyle, koridorda bekleyen fotoğrafçımızı çağırdık, Âkif’in yalnız ve
Kandemir’le birlikte resimleri çekildi.

Kandemir, çıkartmakta olduğu mecmûasında, bu ziyâreti
Mehmed Âkif’le Son Konuşma’ başlığı ile
yayınladı ve o târihî resmi de bastı. Yanılmıyorsam Âkif ile yapılan son
yayınlanmış konuşma budur.

HAZÎNE-İ
EVRAK

Mehmet
Ruyan Soydan
birinci ciltte
olduğu gibi, ikinci ciltte de arşivindeki belgeleri ve belgelerle ilgili
açıklamaları okuyucunun bilgisine sunuyor. Belgelerden 3 tânesi:

-Mehmed Âkif’in kabrinin nakline âit fotoğraflar

-İslâm Mecmûâsında okuyucularına mektubu.

    -İspartalı Zeynel Âbidin
Bey’in Terâcim-i Ahvâli.

***

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, ‘Mehmed
Âkif Salnâmesi
’ isimli eserin ikinci cildinde; ‘Vakfımızın Hikâyesi’ başlığı altındaki yazısında Mehmet Âkif Ersoy
Fikir ve Sanat Vakfı’nın faaliyetleri ve Taceddin Dergâhı hakkında önemli
bilgiler sunuyor. 

Vakıf Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Çiftçigüzeli’nin 2. ciltteki 2.
makalesi; ‘Derviş, Çelebi, Bilge ve
Filozof Bir Yazar Mehmet Çetin
’ başlığı ile yer alıyor. 

(DEVAM EDECEK)