Star
Wars serisinin ilk çekilen ama sonradan Episode-IV olarak numaralandırılan Yeni
Bir Umut bölümünü bilirsiniz. Film, Prenses Leia’nın Ölüm Yıldızı adlı tek
atışla gezegen yok eden silahın planlarını ele geçirip R2-D2 adlı robota
yükleyip robotun da çöl gezegen Tatooin’e kaçmasıyla başlar. Böylece insanlığın
kötülükler lordu Lord Sith’den ve O’nun amansız çırağı Darth Vader’dan
kurtarılması için devasa bir adım atılmış olur.
Benzer
bir adımı bugün (3 Mart 2023) bizim
gezegenimizin Prenses Leia’sı Meral Akşener gerçekleştirdi.
Akşener’in
bugün yaptığı basın açıklaması siyasetin ortasına bomba gibi düştü.
Hatırlarsınız, aynı gün Akşener’in açıklamasından önce yazdığımız “Meral
Abla’ya Son Mektup” adlı yazımızda Akşener’e gerekirse masayı dağıtmasını ve
İmamoğlu veya Yavaş’ı aday göstermesini tavsiye etmiştik. Keramet benim yazımda
mı bilmiyorum ama Sayın Akşener o yazımızda ne dediysek onu yaptı. Çok da iyi
yaptı.
Çok
defa yazdım yine yazacağım. Ben Kılıçdaroğlu’na daha önce oy verdim, yine oy
veririm ama Kılıçdaroğlu’nun seçmenin önemli bir kısmında oy verilecek bir isim
olarak karşılığı yok. CHP tabanının mühim bir kısmı da bunun farkında. Nitekim,
Kılıçdaroğlu ismini duyduğunda muhalif kimliğiyle maruf pek çok arkadaşımız “bu
seçimi de mi kaybedeceğiz” diye karamsarlığa kapılmışlardı. Kılıçdaroğlu’nun
adaylığını duyduklarında Erdoğan ve Bahçeli mutluluktan ellerini
ovuşturuyorlardı muhtemelen. Hal böyleyken bir seçimi göz göre göre rakibe
teslim etmenin manası ne?
Akşener’in
çıkışı, 6’lı masada şok etkisi uyandırdığı kadar Erdoğan ve Bahçeli’nin
mutluluklarına gölge düşürdü. Kılıçdaroğlu’nun adaylığını duyunca karamsarlığa
düşen muhalif seçmende umutları tekrar yeşertti.
Bugün
özellikle CHP cenahı Akşener ve İyi Parti’ye feci şekilde kızgın ve bu
kızgınlıkla feci salvolar atıyorlar. Hem iktidar cenahı hem de 6-1’li masa
cenahı Akşener’in konuşmasında ifade ettiği “Ya tarih yazacağız, ya tarih
olacağız!” sözüne atıf yaparak ve Akşener ve İyi Parti’nin tarih olduğunu ileri
sürüyorlar. Bense tam aksi görüşteyim. Akşener bugün yaptığı çıkışla siyasi
rüştünü ispat etti ve partisini kurduğu günden bu yana bugün ilk defa kazandı.
Bir
kere İyi Parti, kurulduğu günden bu yana ilk defa bir ittifakın parçası
olmayan, başka bir partinin desteğini almayan müstakil bir parti olarak siyasi
hayatına devam edecek. İyi Parti, AKP ve MHP’ye oy veren seçmen tarafından
–bugüne kadar- hep CHP’nin ikizi ve CHP aleyhinde tekrarlanan olumsuz algı
nedeniyle HDP’nin gizli ortağı algısının kurbanı oldu. Bu –insafsız- algı
sebebiyle İyi Parti AKP ve MHP’den ciddi bir oy devşiremedi. Özellikle Türk
seçmenin asıl büyük kitlesini oluşturan, konulara ideolojik değil ekonomik
perspektiften bakan ve 27 Nisan 2007’de ANAP ve DYP’nin Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinde Meclis’e girmemeleri nedeniyle AKP’nin kucağına atlayan merkez sağ
seçmeni kendisine çekemedi. Ama bundan sonra yalnız başına siyaset yapacak olan
İyi Parti AKP’den bıkan ama kendisine başka adres arayan merkez sağ seçmenin
yeni adresi olacaktır. AKP ve MHP’de bugüne kadar yaşanması gereken asıl oy
kaybı bundan sonra yaşanacaktır.
Akşener’in
bu süreçte dikkat etmesi gereken bir takım hususlar var; Öncelikle kendi
teşkilatlarına ağırlık vermeli, teşkilatlarıyla gerçek anlamda alakadar olmalı.
Partisindeki “Ülkü Ocağı” görüntüsünü ortadan kaldırmalı. Parasını veya siyasi
geçmişini kullanarak hobi olarak siyaset yapan tipleri partideki etkin
noktalardan uzaklaştırmalı, milletvekili adaylarını belirlerken bu tipleri saf
dışı bırakmalı. Lütfü Türkan gibi, Yavuz Ağıralioğlu gibi (başka isimler de
var) yakından tanıyan partililerin bile antipatik bulduğu isimleri vitrinden
indirip depoya kaldırmalı.
İyi
Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu olacaktır. 2019 yerel
seçimlerinden bu yana ısrarla parlatılan isim İmamoğlu çünkü. Seçimi de ikinci
turda İmamoğlu kazanacak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Cumhurbaşkanı
olacaktır. Akşener’in en önemli politik kazanımı bu olacaktır.
Öyle
umut ediyoruz ki İmamoğlu hem Lord Sith’in hem de Dart Vader’ın sonunu getiren
Luke Skywalker olur ve hep birlikte Jedi’ın Dönüşü’nü (Return of the Jedi)
yaşarız.
Prof. Dr. Ali
Fuat Başgil den: Demokrasi terbiyesinin ahlaki formülü:
“İyiliği ve adaletli sevecek, kötülükten ve
zulümden nefret edeceksin. Yalnız nefret edip durmayacaksın, hem de onunla
mücadele edeceksin: Muktedir isen; elin, kolunla; değilsen sözlerin ve
yazılarınla; buna da muktedir değilsen kötülük ve zulüm yapanlardan yüz çevirip
onlara selam vermemek ve merhaba dememek suretiyle mücadele edeceksin.
Bahtiyar o memlekettir ki, vatandaşları bu terbiye ile bezenmiştir.”
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Bülent Arınç, Mart 2009 yılında emekli askerleri kastederek: “Bunlar askerlikten başka her şeyi
yapmışlar. Sivil hükümetle uğraşmışlar. İyi ki bu emekli generaller zamanında
biz savaşa girmemişiz, çünkü bunların savaşacak halleri yok” ifadelerini
kullanmıştır.
Bülent Arınç’ın o sözlerini ben o
günde kabul etmedim bu günde kabul etmiyorum. Çünkü kastettiği askerler 1974
Kıbrıs Barış Harekâtını başarıyla gerçekleştirmişler, Kardak Kayalığından Yunan
bayrağını indirmişler, 1998 yılında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral
Atilla Ateş Hatay’ın Reyhanlı İlçesi Suriye sınırında Suriye yönetimine
seslenerek yıllardır kendisine Suriye’yi mesken edinen, Hafız Esat beslemesi
Bebek katili Abdullah Öcalan’ın Suriye’yi terk etmesine vesile olmuşlardır.
Bugün 10 vilayetimizde meydana gelen
deprem de görüyoruz ki 20 yıldır iktidarda bulunan Ak Parti iktidarının böyle
bir yıkımın üstesinden gelecek takati yok. Bütün kurumların içi boşaltılmış,
kimin ne iş yaptığından kimsenin haberi yok. Bugün için tek kelimeyle görünen
şu ki; devlet yönetimi büyük bir keşmekeş ve acziyet içerisinde.
O halde Bülent Arınca sormak gerek. Dürüstçe
bugün bize şunu söyleyebilir mi: “Bu hükümet devlet yönetmenin dışında 20 yıl her
türlü işi yaptı, iyi ki devletimiz bu depremin haricinde daha büyük acı ve
felaketlerle karşı karşıya kalmadı.”
Devlet yönetimi acziyet içerisinde
diyoruz ama kimsenin burnundan kıl aldırdığı yok. Muhalefet eleştiride bulunur
çözüm önerileri sunar, ağıza alınmayacak hakaretler le karşılaşır, vatandaş
yapılanları demokratik yollarla protesto etmek için sokağa çıkmak ister Biber
Gazı, Cop ve TOMA’larla üzerine gidilir.
En son bardağı taşıran su, deprem
bölgesindeki eksiklikleri görüp hükümete tepki olarak Kadıköy de protesto
yürüyüşü yapan gençlere karşı polisin uyguladığı tekmeli tokatlı gözaltı uygulaması.
Yahu bırakın 50 bine yakın can enkaz altında kalmış, gençler bağırsın çağırsın
streslerini atsınlar. 1970’lerin Avrupa ülkelerindeki gösteri ve yürüyüşlerde Türkiye’nin
bugünkü uygulamalarından daha fazla hoşgörüyle yaklaşılırdı. Yeter ki
vatandaşın malına, canına ve kamuya zarar verilmesin.
Biz Cumhuriyet tarihimizde toplumsal
olaylardaki polis şiddetine 1950’li yılların sonunda şahit olduk. Basit öğrenci
olayları Menderes hükümetinin sert çıkışları yüzünden büyük olaylara sahne
oldu. Turan Emeksiz gibi onlarca öğrenci öldürüldü.
Durumdan endişeye kapılan dönemin
Başbakanı Adnan Menderes, vaktiyle kendi hocalığını da yapmış olan Prof. Dr.
Ali Fuat Başgil’i görüşünü almak için Ankara’ya çağırır. Başgil, 30 Nisan 960 akşamı
Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Meclis Başkanı Refik
Koraltan, Başbakan Menderes ve bazı Bakanların bulunduğu bir yemeğe katılır.
Başgil, yeni çıkarılan Salâhiyetler Kanunu’na tepkilerin boyutlarını ve
Üniversite’deki olaylara dair kendi izlenimlerini anlatır. Muhalefete karşı son
derece ihtiyatlı davranılmasını, Salâhiyetler Kanunu’nu tatbik etmeyerek
Meclis’e geri göndermelerini, gençliğe karşı da çok sert tedbirlere
başvurulmamasını tavsiye eder.
Cumhurbaşkanı Celâl Bayar Ali Fuat
Başgil’in bu fikrine katılmaz ve büyük bir kızgınlıkla: “Aksine son derece sert davranılmasını ve tahrikçilerin örnek olsun diye
cezalandırılması gerektiğini” söyler.
Sonuç herkesin malumu olduğu üzere
Türkiye 27 Mayıs 1960 darbesiyle karşı karşıya kalır.
***
Bütün bunlardan ibret alınmamış olunmalı
ki 1965-1969 yılları arasında içişleri bakanlığı yapmış: “Ben solcuların nefes alışlarını bilirim” diyen Zehir Hafiye ünvanlı
Faruk Sükan, 7 Mayıs 1966 yılında Cumhuriyet Halk Partisine mensup
milletvekillerinin odalarını aratmış, olay mecliste büyük gerginliğe yol
açmıştır.
Dünyada
baş gösteren öğrenci olayları Türkiye’ye de sıçramış, Avrupa’nın çeşitli devletleri
öğrenci hareketlerinin yıkıcı önlemini kısa zamanda alırken, Türkiye olayların
akışına akılcı yöntemler uygulayıp önlem alamamış, öğrencilere gereksiz ve
bilinçsizce şiddet kullanarak olayların daha da büyümesine neden olmuştur.
Sonuç ise 12 Mart 1971 darbesini getirmiştir.
***
Demem o ki bugün; Kadıköy’de basit
bir protesto yürüyüşüne izin verilmemesi önce Fenerbahçe stadyumundaki
protestolara neden olmuş, ardından Beşiktaş stadyumuna sıçramıştır. Eğer yıkıcı
eylem ve söylemler durdurulup sağduyu hâkim kılınıp gereken önlemler alınmaz ise
gelecek günler çok daha büyük olaylara gebe olabilir.
Dün (2 Mart 2023), “Altılı Masa” diye
maruf Millet İttifakını oluşturtan partilerin genel başkanları Saadet
Partisi’nin ev sahipliğinde bir araya geldiler ve kapalı kapılar ardında
saatlerce süren toplantının ardından İttifak’ın cumhurbaşkanı adayının kim
olduğu konusunda ortak karara vardıklarını ve bu ismi 6 Mart günü
açıklayacaklarını üstelik imzalı bir belgeyle kamuoyuna duyurdular.
Kulislerden sızan bilgi üzerinde
anlaşılan ismin Kılıçdaroğlu olduğu yönünde.
Kılıçdaroğlu her ne kadar benim için
kesinlikle oy verilebilecek bir isim olsa da seçimi kazanabilecek bir isim
değil. O nedenle muhalefetin adayının Kılıçdaroğlu olması demek, Erdoğan’ın ve
partisinin bir dönem daha Türkiye’yi yönetmesi demek. Ancak Türkiye’nin Ak Parti’yi
bir dönem daha sırtında taşımaya takati yok.
Altılı masanın belirlediği adayla ilgili
olarak hem adayın belirlenmesi usulünde ilkesel olarak, hem de adayın ismi
konusunda yanlışlar var.
İlkesel yanlış, böylesine hayati bir
kararın kendi teşkilatlarına ve seçmenlerine kulak tıkayan altı kişi tarafından
belirleniyor olmasında. Halbuki bu altı parti, il/ilçe seçim kurullarının
gözetiminde ortak bir ön seçim veya temayül yoklaması yapmalı, Cumhurbaşkanı
adaylığı için kimi görmek istediklerini kendi üyelerine sormalılardı.
Böylelikle hem rüştünü ispatlamış bir isim aday olarak gösterilir, hem
sorumluluk seçmenle paylaşılmış olur, hem de gerçekten demokratik bir yöntem
ortaya konularak diğer partilere fark atılmış olurdu. Ama altısının da
mayasında demokrasiye inanmak, kendi
teşkilatına ve üyelerine değer vermek gibi bir yaklaşım olmadığı için buna
tenezzül dahi etmediler.
İsim konusundaki yanlış ise,
Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan karşısında hiçbir şansı olmamasında. Halbuki aynı
CHP’de seçimi kazanabilecek iki tane pırlanta gibi isim var. Erdoğan gibi son
derece güçlü bir ismin karşısına Kılıçdaroğlu’nu çıkarmak, Real Madrid maçına
çıkarken Messi’yi tribüne oturtup Sabri’yle çıkmaya benziyor. Olasılıklar
matematiksel olarak ortaya konduğunda böyle bir tabloda seçimin kazanılması
ihtimali yüzde sıfır virgüllerle ifade edilebilecek oranlardadır.
Gordion’un Düğümü’ne dönen bu problemi
tek bir hareketiyle çözebilecek tek isim ise İYİ Parti Genel Başkanı Meral
Akşener. O nedenle yazının bundan sonraki tek muhatabı “Meral Abla”dır.
Kıymetli Ablacm,
Gelinen bu noktada önünüzde iki seçenek
var. Ya konfor alanınızı terk etmeden, altılı masayla son derece uyumlu bir
şekilde Kılıçdaroğlu’nu aday olarak çıkartır, Cumhurbaşkanlığı seçimini
Erdoğan’a hediye eder ve siz de ahir siyasi ömrünüzü muhalefet partilerinden
birinin genel başkanı bir milletvekili olarak tamamlarsınız. Ya da risk alıp
ateşten gömleği giyer, altılı masayı ve oyunu bozar, Mansur Yavaş veya Ekrem
İmamoğlu’nun aday olarak çıkartır, bu iktidarı değiştirir ve Türk milletinin
gönlünde bir efsane olarak yerinizi alırsınız.
Mevcut halde 2028’de seçim olup
olmayacağını bilmiyorum. Ama 2028’de bir seçim olsa bile sizler o seçimde
siyaset sahnesinde zaten olmayacaksınız. O nedenle Türkiye için değil, kendi
siyasi kariyeriniz için bile bu ruleti oynamaya değer. Çünkü hiçbir şey
yapmazsanız zaten kazanamayacaksınız.
Ülkemizin veya belediyelerimizin yönetiminde çok değil 100
tane Ryoichi Kishi olaydı memleketimiz nasıl olurdu, sonra da bir hayal edin…
* * *
Gelelim Ryoichi Kishi’ye…
Bu Japon vatandaşı mühendis arkadaş, İzmit Körfezi geçişini
sağlamak için inşa edilen ama pahalılığından dolayı pek de kullanılmayan
Osmangazi Köprüsü’nün kontrol mühendislerinden birisiydi.
Hatırlarsınız köprünün inşası esnasında 21 Mart 2015
tarihinde köprüdeki ana kabloları taşıyacak olan ve Catwalk (kedi yolu) olarak
adlandırılan kılavuz kablolardan biri koptu. Halatın kopmasından kendisini
sorumlu tutan Japon mühendis Ryoichi Kishi, kazayı onur meselesi olarak
nitelendirdi ve intihar etti.
Oysa ne ölen vardı, ne sakat kalan vardı ve ne de yaralanan
bir Allah’ın kulu yoktu, çok şükür. Sadece köprünün inşaatı iki ay kadar aksadı
o kadar.
İşin ilginci, köprü inşaatında 8 bin kişi çalışıyordu ve bu
kadar insanın içerisinden bir tek Japon mühendis Ryoichi Kishi kendini sorumlu
tutarak cezalandırdı.
Oysa O; ne o halatı imal eden yerli firmanın temsilcisiydi,
ne o firmada çalışıyordu. Ne de o kopan halatı oraya takan ekipteydi. Ne de
inşaatı yapan yüklenici firmalardan birinin sahibiydi…
Sadece kontrol mühendisiydi.
Ve o kadar sorumluya rağmen tüm suçu: ‘Ben bu halattaki
sorunu nasıl fark edemedim’di…
Adam harakiri yaparak bu ‘onursuzlukla’ yaşayamam, “Japon
Milleti’ni iyi temsil edemedim” deyip kendi canına kıydı.
* * *
Aradan 8 yıl geçti.
Kahramanmaraş Merkezli olmak üzere 9 saatte 3 deprem
yaşadık.
Olay büyük müydü, büyüktü…
Ülke nüfusunun 1/8’i etkilendi mi, etkilendi.
Pek çok bina yıkıldı mı, yıkıldı…
Ama, ama, ama YIKILMAYAN da çok sayıda bina var!
* * *
Şu an itibarıyla vefat eden vatandaşımızın sayısı 46 bine
ulaştı. Her geçen gün hızla artıyor…
Enkaz bina sayısı 100 bini geçti.
Hatta bazı enkazlar var ki, çocukken oynadığımız kumdan
kaleler gibi, yerle yeksan olmuş. Ne çimento var, ne adam gibi tuğla var, ne de
demir var!…
Ben yaptım oldu, denip ‘adamı ayarlanıp’ inşa edilmiş…
Peki, bırakın Japonlar gibi ‘harakiri’ yapmayı veya “ben bu
onursuzlukla yaşayamam” demeyi…
Ya da “Türk Milleti’ni doğru düzgün temsil edemedim”
demeyi…
Yav arkadaş!
Bir Allah’ın kulu istifa eden Bakan var mı?
Bir Allah’ın kulu ben bu kentteki hemşehrilerimi temsil
edemedim deyip istifa eden milletvekili var mı?
Bir Allah’ın kulu istifa eden Belediye Başkanı var mı?
Bir Allah’ın kulu istifa eden Belediye Başkan Yardımcısı
veya Vekili var mı?
Bir Allah’ın kulu istifa eden İmar Daire Başkanı Var mı?
Bir Allah’ın kulu istifa eden İmar Müdürü var mı?
Bir Allah’ın kulu istifa eden İmar Komisyonu Üyesi var mı?
Bir Allah’ın kulu istifa eden İmar’da Çalışan Belediye
Personeli var mı?
Haydi onu da geçtim, bir muhtar da mı yok arkadaş, ben
mahallemdeki inşaatlarla yeteri kadar ilgilenmedim pişmanım diyen?
11 vilayet Ya Hu!
13,5 milyon insan mağdur…
En tepeden en aşağıya kadar herkes ak pak maşallah…
Başlıktaki söz bize çok yabancı geliyor
değil mi? Çünkü bu sözün sahibi bizden biri değil, Yunanistan
Ulaştırma Bakanı Kostas Karamanlis.
Yunanistan’da yaşanan tren kazasında yolcu treni ile yük treni çarpıştı, 36 kişi
hayatını kaybederken 85 kişi yaralandı.
Tren kazasından sonra Ulusal Tren Ağı
Sürücüleri Sendikası Başkanı ve Yunanistan Devlet Demiryolları Makinistleri
Başkanı tren ağında eksiklikler olduğunu açıkladı. Tren ağının otomatik
çalışmadığı, her şeyin manuel işlediği; göstergelerin, ışıklı sinyallerin
çalışmadığı ve bu eksikliklerin de uzun zamandır bilindiği ve gerekli
önlemlerin alınmadığını iddia ettiler.
Ulaştırma Bakanı Karamanlis “Korkunç
bir şey olduğunda olmamış gibi davranamayız” dedi ve görevinden İSTİFA
etti. Bakan Karamanlis“haksız yere ölen insanların anısına
istifasının bir ‘görev’ olduğunu söyledi.
****
Pamukova Tren Kazası
22 Temmuz 2004 tarihinde “Ankara-İstanbul
tren hattı arasında hızlı tren uygulamasına yetersiz altyapıya rağmen
aceleyle yapılan geçiş yüzünden” Pamukova’da bir kaza oldu. Kazada 41
kişi hayatını kaybetti, 89 kişi de yaralandı.
Bilim Kurulunun verdiği raporda “trenin dönemece
132 kilometre/saat hızla girdiği, Dönemeçte uyulması gereken hız limiti 80 km
olduğu, aşırı hız yüzünden trenin tekerinin raydan çıktığı” tespit edildi. Aynı
raporda kaza mahallinde makinistler için uyarıcı işaret ve tabela
bulunmadığı, toplam yolculuk için verilen 5 saat 15 dakikanın yeterli
olmadığı ve uygun olmayan altyapının da kazayı etkileyen faktörlerden olduğu” tespit
edildi.
Korkunç bir şey olmuştu. Olmamış gibi
davrandılar. Altyapıyı hazırlamayanlar ve bu altyapıya
rağmen “yüksek hızla sürün” talimatını verenlerden hiçbiri İSTİFA ETMEDİ.
****
Çorlu Tren Kazası
08.07.2018’de
Çorlu’da bir tren kazası oldu. Edirne-İstanbul seferini yapan 7 vagonlu yolcu
treninin 5 vagonu raylardan çıkıp devrildi. Kazanın yağış nedeniyle rayların
altındaki toprağın kayıp boşalması sonucu olduğu, menfezin denetiminin
yapılmadığı anlaşıldı.
Kazada
25 kişi öldü,
300’den fazla kişi ise yaralandı. Bir kısım teknik elemanların sanık olduğu
yargılama süreci halen devam ediyor.
Korkunç bir şey olmuştu. Olmamış gibi davrandılar. Altyapıyı iyileştirmeyenler, bu kötü altyapıyı
denetlemeyenler ve kazaya sebep olanlardan hiçbiri İSTİFA ETMEDİ.
****
Ankara Tren Kazası
Ankara’da 13 Aralık 2018 tarihinde
Ankara-Konya seferini yapan Yüksek Hızlı Tren (YHT), Marşandiz durağına girişi
sırasında kılavuz tren ile çarpıştı. Kazada 3’ü makinist 9 kişi hayatını
kaybederken, 107 kişi de yaralandı.
Kılavuz tren orada bulunurken bu hattaki
asıl trenin yola çıkması anlaşılır gibi değildi. Tren faciasının, ‘hatta
sinyalizasyon sistemi olmadığı için meydana geldiği’ ifade edildi. Dönemin
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan, “Sinyalizasyon sistemi, demir
yolu işletmeciliği için olmazsa olmaz bir sistem değil” dedi. Ama kazadan sonra
bu sistem yapıldı.
Dönemin TCDD Genel Müdürü ve Genel Müdür
Yardımcıları için kusurlu oldukları, yargılanmaları için makul şüphe olduğu
gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Ulaştırma Bakanlığı’ndan soruşturma
izni talebinde bulundu. Bakanlık talebi reddetti. Dosya kapandı.
Oysaki, Ankara Barosu Toplumsal Dava ve
Hukuk Araştırmaları Merkezi (TODAM) Başkanı Av. Doğan Erkan’a göre, “tam da en
tepedeki siyasi sorumluların kararlarıyla, onların ihmal ve kusurlarıyla, alt
yapı ve teknik zorunluluklar giderilmeden başlattıkları bir hızlı tren seferi
söz konusu idi. Bizatihi soruşturma izni vermeyen Ulaştırma Bakanının
kendisinin soruşturulması gerekirdi.”
Korkunç bir şey olmuştu. Olmamış gibi
davrandılar. Altyapıyı hazırlamayanlar ve bu altyapıya
rağmen “yüksek hızla sürün” talimatını verenlerden hiçbiri İSTİFA ETMEDİ.
***************************
Onlarca Ölüm Korkunç, Ya Onbinlerce Ölüm?
06 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli
iki büyük depremde 11 ilimiz çok fena etkilendi. Şimdilik resmî açıklamalara
göre 45 bin civarında can kaybımız var. Yaralanan ve sakat kalanların sayısı
çok yüksek. 700 bin civarında yıkılmış ve yıkılması gereken konut var.
Devletin böyle bir depreme hazırlıksız
olduğu, şehirlerimizin zemin olarak uygun olmayan tarım alanlarında
geliştiği, binalarımızın çürük olduğu anlaşıldı. Buna rağmen devletin
sadece bu illerde 124 bin binaya imar affı ile ruhsat verdiğini
öğrendik. Deprem sonrası için de devletimizin arama kurtarma ve diğer
hizmetlerde yetersiz olduğu ortaya çıktı.
Deprem sonrası ilk üç gün TSK’nın sahaya
etkin bir şekilde girmediği, arama kurtarmadaki başarılarıyla milletimizin
takdirini kazanan madencilerden zamanında ve yeterince
yararlanılamadığı, AFAD’ın etkin ve öncü olamadığını, Kızılay’ın
çökertilmiş olduğunu gördük.
Bu tür organizasyon hataları ve
eksiklikleri yüzünden kurtarılması muhtemel on binlerce insanımızı kaybettik.
Korkunçtan da öte bir şey olmuştu. Olmamış
gibi davrandılar. Kötü şehirleşmenin sebebi olanlar, tarım
alanlarını imara açanlar, imar affı ile çürük binalara ruhsat verenler, sağlam
binalar yapmak için sağlıklı bir sistem kurmayanlar, kurumları liyakatsiz
atamalarla çökertenler ve deprem sonrası hizmetlerde yetersiz kalanlardan hiçbiri
İSTİFA ETMEDİ.
Bir tek sorumlu çıkıp da “haksız yere
ölen insanların anısına istifanın bir ‘görev’ olduğunu” söyleyemedi.
İstifa etmedikleri gibi, hesap
vermedikleri gibi, eksiklikleri ortaya koyanları, “deftere
not düşüyoruz vakti gelince hesap soracağız” diye tehdit ediyorlar.
Depremde Türkiye’nin en temel sorununun “ahlakla
ilgili” olduğunu düşünüyorum. Sıradan vatandaştan en yetkili devlet
yöneticisine kadar herkesi içine alan bir tespit bu.
Bizdeki siyasi aktörlerin, devleti ve
kurumlarını yönetenlerin de (hiç olmazsa Yunanistan Ulaştırma Bakanı kadar) sorumluluğunun
bilincinde olmasını hayal ediyorum. Yetkililerin “haksız yere ölen
insanlarımıza saygıları gereği” özeleştiri yapabilmesini diliyorum. Sorumluların
bu korkunçtan öte olanlara rağmen olmamış gibi davranmamalarını ve
İSTİFA görevini yapmalarını istiyorum.
İngiliz arkeolog Charles Newton, Sultan II. Abdülmecid’in
fermanı sayesinde, Bodrum’daki dünyanın yedi harikasından biri olan “Mausoleum”u ve Didim’deki Knidos
aslanı heykelini ve daha nicelerini yerlerinden söküp İngiltere’ye götürmüş.
Tabii ki, Anadolu’daki uygarlık hazinesi eserleri yağmalayan
tek isim Charles Newton değildi. Newton, ne yaptıysa, diğerleri gibi hep
örgütlü bir talanın uygulayıcısı olarak çalıştı ve bu talanı 1865’te yayınladığı “Travel & Discoveries in the Levant”
adlı iki ciltlik eserinde de övgüyle anlattı.
Türkiye’nin bu şekilde yağması üzerine, o dönem Amiral
Francis Beaufort isimli bir zat, bakın bizi nasıl uyarıyor: “Türk devlet yetkilileri, kendilerine
emanet edilmiş ve kendi topraklarındaki bu muhteşem eserleri koruma altına
almalarının, milli bir görev olduğu konusunda ikna edilmelidir.”
Gelişmelerden anlıyoruz ki, bir yabancı tarafından yapılan bu uyarı, bugün bile
anlaşılamamış ve gereği yerine getirilememiştir.
18. ve 19. yüzyıllarda görgülü ve eğitimli Avrupalı
gezginler ve bilim adamları Türkiye’de geziler yaparak, ülkenin yerüstü ve
yeraltı kaynaklarını belirlediler. Böylece Anadolu’nun üzerinde bulunan “Uygarlık Hazineleri”ni keşfettiler.
Hatta Amiral Francis Beaufort, komutanlığını yaptığı “Frederickössteen” fırkateyni ile 1811’de, Ege ve de Akdeniz ile
buralarda bulunan adaları gözlemledi ve suların derinliklerini çıkardı.
Yabancılar tarafından Türkiye toprakları üzerinde yapılan bu
keşif ve yağma, hepimizin gözü önünde, dün olduğu gibi bugünde sürüp gidiyor.
Bu zenginliklerin yağmasına, ekonomik değerlerin yağması da
eklenince devletin sömürgeleşmesi ve milletin esirleşmesi ile koskoca bir
medeniyet tesis etmiş olan Osmanlı – Türk Devleti yıkılıp gitti.
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin, ilk yaptığı
işlerden biri, ülkenin her alanda yağmasına “dur” demek ve ortak zenginliklerin “milli” olduğunu ilan etmek oldu.
Ancak günümüze kadar gelen süreçte, devleti yöneten
siyasetçiler eliyle, büyük tavizler verilerek adeta “yağma devam ediyor” denilecek bir duruma, yeniden geçildi.
Bu anlamda, ülkenin her türlü değerinin yabancılara ve
onların yerli işbirlikçilerine peşkeş çekilmesi her türlü izahtan varestedir.
Artvin Cerattepe’de meydana gelen altın madeni meselesi,
anlatmaya çalıştığımız bu yağmanın son örneğidir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta
vardır. O da; Türk Milletinin içinde yağmayı anlama ve buna “dur” deme yetisi, halen Atatürk
döneminde olduğu gibi sürmektedir. Biz bunu Artvinlilerin, yağmaya karşı
gösterdikleri dirençle, bir kez daha gördük.
Türkiye’nin değerlerinin tümünün yağma edilmesi, bu
toprakların asli sahibi olan Türk Milletinin kaderi değildir. Değerlerin ortaya
çıkardığı zenginlik, hepimizin ortak malıdır. Bu sebeple herkesi, yağmayı
önlemeye ve toplumsal zenginliğimizi korumaya çağırmamız lazımdır.
Cerattepe’nin yağmasına ve Artvin’in zenginliklerinin yok
edilmesine karşı çıkan Artvinlileri kutluyor ve onların bu direncinin hepimize
örnek olmasını diliyorum.
Bunları derken de, ülkemizdeki “yağma tarihi”nin ve aktörlerinin, hepimizce mutlaka bilinmesi
gerektiği konusunda da, uyarıda bulunuyorum. Unutmayın, yağma kaderimiz
değildir.
“Yıllar önce
yazılmış bir yazı ama yaşadığımız depremler bana hiç bir şeyin değişmediğini
anımsattı. Çünkü hasar bir yağmanın sonucu oluştu. Yine hatırlatmalar ile bir
faydam olur belki diye bunları paylaşayım istedim.”
Hasan Ali
Polat’’ın telif ettiği, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 756 sayfalık esere adını
veren Yâkub Cemil 1883 yılında,
günümüzde İstanbul’un Bayrampaşa ilçesi sınırları içerisinde bulunan ve ismi
değişen Yenibahçe semtinde dünyâya geldi.
Sonradan
siyâsî parti hâline dönüşen İttihad ve Terakkî Cemiyeti’nin meşhur silâhşörü
olarak bilinir. 1901’de Harbiye’yi bitirip, birçok emsâli gibi Rumeli’de âsî
Balkan komitecileri ile eşkıyâsını tâkîble görevli birliklerde hizmet gördü.
Gizli Îttihad ve Terakkî Cemiyeti’ne üye oldu. 23 Temmuz 1908 târihinde İkinci
Meşrûtiyet’in ilanından sonra Cemiyet’in sorumlusu olarak Adana’da bulundu.
Aralarında Enver (Paşa), Mustafa Kemal (Paşa, Atatürk), Fethi (Okyar) gibi
sonradan büyük roller oynayıp şöhret kazanacak olanların da bulunduğu cesur ve
vatansever subaylarla birlikte gönüllü olarak Libya’nın Trablus bölgesine gidip
İtalyanlara karşı savaştı. 23 Ocak 1913’te vukubulan İttihadçıların meşhur
Bâb-ı ‘Âlî Baskını’nda mühim rol
oynayan birkaç subaydan biri idi. Baskın esnâsında istifa etmeye zorlanan
Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa’yı vuran kişi olarak bilinir. Fakat Nâzım Paşa’yı
öldüren kurşunun Enver (Paşa) tarafından mı, Yâkub Cemil tarafından mı atıldığı
tartışmalı kalmıştır.
Yâkub Cemîl,
Enver Bey’e çok bağlı, gözü kara bir fedâî idi. 3 Ocak 1914’te Enver Bey’in
kurmay yarbay iken rütbe atlayıp birden mirlivâ (tümgeneral) retbesine terfî
ettirilip harbiye nâzırı yapılmasında da rolü olmuştur. Enver Paşa, Yâkub
Cemil’i o zaman Teşkîlât-ı Mahsûsa denilen devletin istihbârât teşkilâtında
görevlendirdi. Birinci Dünyâ Savaşı’nda 2000 kişilik bir kuvvetle Kafkas
Cebhesi’nde savaştı. Merkezden gelen emirlere riâyet etmeyerek kendi başına
buyruk hareketlerinden dolayı önce Bitlis’e, oradan Bağdad’daki 6. Ordu
merkezine sürgün edildi. Daha sonra da İstanbul’a gönderildi. İttihad Terakkî’nin bütün mühim eylemlerinde
rol sâhibi samimî ve cesur bir fedâîsi, özellikle Enver Paşa’nın yakın arkadaşı
olmasından dolayı, disiplin dışı davranışları kendisine normal geliyordu.
Halbuki askerliğin, ve normal devlet düzeninin bu şekilde keyfi ve hiyerarşi
dışı davranışlara tahammülü olamazdı. Komitecilik, gizli teşkilât, isyân ve
ihtilâl devirlerinde cidden çok işe yarıyan Yâkub Cemil tipinde adamlar, hareket
başarıya ulaşıp da normal düzen kurulunca, âdetâ mukadder olarak intibaksız ve
hayâl kırıklığına uğramış vaziyette kalırlar. Yâkub Cemil örneğinde de bu böyle
oldu: Kendisine üst kademelerde bir görev verilecek liyâkatte değildi. Bu
sebeple beklentileri karşılanmadı. Onu normal hiyerarşi içinde normal görevlere
döndürmek de mümkün değildi. Her defâsmda canını dişine takıp ölümleri göze
alarak adım adım ilerlemesinde ve imparatorluğun âdetâ tek hâkimi hâline
gelmesinde rol sâhibi olduğu insanın (Enver Paşa’nın) kendisini bu şekilde
yalnız ve arkasız bırakmış olmasını hazmedemiyordu. Bu tip insanlar ya harb
eder, ya suikast tertipleyip isyân eder. Enver Paşa ve çevresine suikast hazırlamak
suçundan tutuklanan Yâkub Cemil de Dîvân-ı Harb’de muhakeme edildi ve idam
cezâsı verildi. Cezâ, 11 Eylül 1916 târihinde, Kâğıthâne’de kurşuna dizilmek
suretiyle infaz edildi.
***
Kitabın arka kapak yazısı:
Bu kitap; İttihâd ve Terakki
Cemiyeti’nin önemli ismi Yâkub Cemil’in Cemiyetle öne çıkan ve Cemiyetin
müdâhalesiyle 11 Eylül 1916’da kurşuna dizilmek suretiyle sona eren hayat
hikâyesini efsânelerden arındırarak arşiv vesikaları ve diğer kaynaklara
dayanarak ortaya koyuyor ve ana-baba adından başlayarak birçok hatâyı da tashih
ediyor. Ayrıca Yâkub Cemil’in başkahramanı olduğu 1916’daki münferit sulh
davasının Dîvân-ı Harp sorgu tutanaklarını içeriyor ve bu tutanakların çeviri
yazımını gün yüzüne çıkararak okuyucuların dikkatine sunuyor.
Nihayetinde bu kitap, silâh ve siyaset
arasında tükenmiş bir ömrün, Yâkub Cemil’in;
-Bursa
seyahati ve Prens Sabahaddin’in hususi kâtibi Satvet Lütfi ile ilişkisini,
-Münferit
sulh çerçevesindeki on beş maddelik manifestosunu,
-Meserret Oteli toplantılarını,
-Sapancalı
Hakkı, Mümtaz Bey ve Hüsrev Sami ile ilişkilerini,
-Kara
Kemal, Bahâeddin Şâkir, Doktor Nâzım ve Midhat Şükrü gibi isimlerle görüşmelerini, -Enver
Paşa ve Talât Bey hakkındaka değerlendirmelerini,
-Mustafa
Kemal Paşa’nın Harbiye Nâzırlığı meselesini,
imzâlı ifâdelerinden öğrenebilme imkânı
sunuyor; Yâkub Cemil meselesiyle ilgili Esatlı, Ertürk ve Vardar’ın yazdıkları
bazı hususları tashih etmenin yanında bu meselenin Almanya’nın İstanbul
Büyükelçiliği raporlarına yansımasını da ele alıyor. Karanlıkta kalan pek çok
meseleyi açıklığa kavuşturacağını umduğumuz bu çalışmayı Türk okurunun ve
akademisinin dikkatine sunmaktan kıvanç duyuyoruz.
Eserdeki bölüm başlıklarından bâzıları:
Meşrutiyet’e kadar Yâkub Cemil
İran’daki Meşrutiyet
Mücâdelesine destek
Erzurum’dan İstanbul’a: 31 Mart Vakası
İttihâd ve Terakki Adana Müfettişliği
Meşrutiyet ve
Cemiyet için cinâyetler
Yâkub Cemil’in Trablusgarp’ı
Tebdil-i hükümet: Bâbıâli Baskını
Balkan Harbi’ne gayrinizami Katkı
Talât Bey Dâhiliye Nazırı, Enver Bey ise Paşa ve Harbiye
Nazırı oluyor
Cihan Harbi’nin İki Yılı
Münferit
Sulh, Hükümet Tebdili Meselesi Ve Nihayet…
Ok yaydan çıkıyor: Meserret toplantısı, İran hazırlığı ve
tutuklamalar
Suçu diğerde aramak: Divan-ı Harpteki ifâdeler
Müdde-i Umûmî’nin (Savcı) iddianâmesi ve Divan-ı Harp
Kararı
Kâğıthane’deki hazin hâtime: ‘Ben komitacı geldim ve öylece öleceğim’
Yâkub Cemil’in gözünden Enver Paşa ve Talât Bey
Eşref, Yâkub Cemil’e karşı
Mustafa Kemal Paşa’nın Harbiye Nâzırlığı Meselesi
Almanya’nın İstanbul Büyükelçiliği raporlarında Yâkub
Cemil meselesi
Yâkub Cemil Meselesi hakkında farklı değerlendirmeler
Yâkub Cemil Meselesi:
Divan-I Harp Sorgu Tutanağı
İfâdeler…
Yâkub Cemil’in ifâdeleri, 23 Ağustos
İfâdeler…
Yâkub Cemil’in ifâdeleri 26 Ağustos
İfâdeler…
Yâkub Cemil’in ifâdeleri, 25 Ağustos İfâdeler…
Yâkub Cemil’in ifâdeleri
Mustafa Kemal’in ifâdesi, 28 Ağustos
Müdafaa-i Milliye Reisi Mehmet Sâdık’ın ifâdesi
İfâdeler
Seyyid Tâhir Efendi’nin ifâdesi, 30 Ağustos
Merkez-i Umumî âzası Talât Bey bin Tâhir’in ifâdesi, 30
Ağustos
Seyyid Mehmet ve Kemal’in Dâhiliye Nezâretine dilekçeleri
Harbiye Nezâretinden Divan-ı Harb-i Örfi Müddeî-i
Umûmiliğine yazı
Dâhiliye Nezâretinden Divan-ı Harb-i Örfi Müddeî-i
Umûmiliğine yazı
Divan-ı Harb-i Örfi Müddeî-i Umûmiliğinden Heyet-i
Tahkikiyeye yazı
Yâkub Cemil’in Hazin Sonu
Yâkub Cemil,
Enver Paşa ile yaptığı görüşmede ‘İttihad
ve Terakki Merkezi’ne karşı sitemkâr ve hâlet-i rûhiyesinin bulanık olduğunu ve
İttihadcı arkadaşlarıyla çatıştığını’ söyler. Durumun düzelmesi için Enver
Paşa’dan istekte bulunur. İsteğinin kabul edilmesinin kanunen mümkün olmadığı
belirtilir. Hazırladığı 15 maddelik ‘Münferid Sulh Düşüncesi’ meselesini,
çekindiği için Enver Paşa’ya açmaz. Talât Bey’in yakın çevresindeki insanlar
aracılığı ile ikna edilerek kabul edilmesini sağlamaya çalışır. Böylece Enver
Paşa ile arasındaki bağlar kopar. Dâvâ açılır, mahkeme, Yâkub Cemil’in idamını
kararlaştırır.
Enver Paşa’nın
6/7 Eylül’de yurt dışına çıkışının hemen ardından Divan-ı Harb-i Örfi
tarafından verilen idam kararı Harbiye Nâzırı Vekili Talât Bey ve Sadrazam Said
Halim Paşa tarafından imzalanarak Sultan Mehmet Reşat’ın tasdikine sunulur ve
Sultan 19 Eylül 1916’da Yâkub Cemil’in idam cezâsını tasdik ederek Harbiye
Nâzırı Vekili Talât Bey’i bu işe memur eder.
Sultan’ın tasdikinden sonra Talât Bey, Dersaadet Merkez Kumandanlığına
bir yazı göndererek infazını ve neticenin bildirilmesini talep eder.
Netice itibâriyle
Yâkub Cemil, Harbiye Nâzırı Vekili Talât Bey’in tâlimatı doğrultusunda kurşuna
dizilmek suretiyle infaz edilir.
Böylelikle İttihâd Terakki Cemiyetinin fedâi grubu içerisinde ilk akla
gelen isimlerinden olan Yâkub Cemil, ‘âdeta,
tek başına hükümeti ortadan kaldırabilecek güce sâhip bir şahsiyet’ olarak
değerlendirilir ve kendi arkadaşlarına yönelik suikast iddiasının sonucunda
kendi arkadaşları tarafından Divan-ı Harb-i Örfi kararı neticesinde kurşuna
dizilmek sûretiyle öldürülür. Ancak Yâkub Cemil, kendisiyle birlikte Divan-ı
Harp tarafından sorgulanan bazı kimselerin, ‘hükümet üyelerine suikast’ iddialarını külliyen reddeder; yegâne
savunduğunun on beş maddelik münferit sulh düşüncesi olduğunu belirtir. Hüküm
infaz edilirken son sözü ‘Yaşasın İttihad
ve Terakki’ olur.
Yâkub Cemil’in
hanımına, eşinin kalp sektesi sebebiyle öldüğü duyurulurken, Yâkub Cemil’in
kardeşi Seyyid Mehmed’e telefon edilir ve mevtânın Gülhane Hastahânesi’nden
alınmasını istenilir Seyyid Mehmed Bey, ‘Ağabeyimin
canını kimler aldı ise, cenâzeyi onlar kaldırsın’ der. Defin işi, İttihad
ve Terakki Partisi’nin vazifelendirdiği ekip tarafından halledilir. Ertesi gün
gazetelerde Parti’nin açıklamasının yer aldığı görülür: ‘İhtiyat Binbaşısı Yâkub
Cemil Bey müstahak olduğu ve nizamın kabul ve tecviz edemeyeceği bir rütbe ve
memuriyetin kendisine bahş edilmeyişi sebebiyle gücendiği, kırıldığı ve infiale
kapılıp evvelce hâiz olduğu emniyet ve güveni suiistimal ederek hükûmet
aleyhinde ve harbin tamamen düşman lehine neticelenmesine sebebiyet verdiği
için başlatılan inceleme ve muhakeme neticesinde; Hıyanet-i Harbiye Kânununun
14’üncü maddesinin altıncı fıkrası gereğince idâmına dâir Dersaâdet Divan-ı Harb-i
Örfisi’nden verilen karar gereğince kurşuna dizilmiştir. Bu konuda zamanı gelince gerekli bilgiler, belgeleriyle
birlikte açıklanacaktır.
Yakup Cemil öldürüldüğünde
eşi Nevber Hanım hamiledir. Küçük bir maaş bağlanırsa da yetişmediği için sokakta
ağızlık satarak çocuklarına ekmek parası tedârik etmiştir.
HASAN ALİ POLAT:
1983’te Çetmi’de
doğdu (Taşkent-Konya). İlkokulu Çetmi, ortaöğrenimini ise Taşkent’te
tamamladı. 2004’te On Dokuz Mayıs Üniversitesi Ordu Fen-Edebiyat Fakültesi
Târih bölümünden mezun oldu. 2008’de Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Târihi Ana Bilim Dalı’nda yüksek
lisansını, 2018’de de Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih
Ana İlim Dalı’nda Prof. Dr. Salih Tunç’un danışmalığını yaptığı ‘İkinci
Meşrutiyet Dönemi’nde Siyâsî Sürgünler (1908-1918)’ adlı tezle doktorasını
tamamladı. 2008’de Selçuk Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak vazifeye
başladı. Hâlen Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşerî İlimler
Fakültesi Târih bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
Yakın Çağ Târihi
özellikle de Meşrutiyet ve Millî Mücâdele Dönemi üzerine çalışmalarına devam
etmektedir.
Yazarın Diğer
Eserleri: İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde Siyâsî Sürgünler, Türk Târih Kurumu
Yayınları, Ankara 2020.
Damat Ferit Paşa
Hükümetlerinin Millî Mücâdele Karşıtı Politikaları, Atatürk Araştırma Merkezi
Yayınları, Ankara 2011. (Osman Akandere’yle birlikte).
Ahmet Selahattin
Bey, Makedonya Meselesi ve Balkan Harb-i Ahîri, Yedisu Yayınları, İstanbul
2021.
Allah’ın her şeyi
olmadan önce takdir etmesi, plânlaması demek olan kader ve dilediği gibi
hareket edebilme, seçim gücü ve irade denen cüz’i ihtiyarî; İslâmiyetin ve
imanın nihayet / son hudud ve sınırlarını gösterir. Hâlî ve vicdanî bir imanın
/ inancın cüz ve kısımlarındandır. Yoksa ilmî / bilimsel ve nazarî / teorik
değillerdir.
“İman, dil ile
ikrarın öncesinde kalb ve vicdanda vukubulur. Kulun, Rabbi ile olan irtibat
halidir. Bu sebeb ile kadere imanın kalbî, hâli ve vicdanî olması insanın
tabiatına, eşyanın hakikatına ve imtihanın sırrına çok da muvafık bir
tesbittir. Kalben kabulün sonrasındaki dışavurumların hepsi, haldeki, içdeki
murakabe ve muhasebenin resmidir, izdüşümüdür.” (Mehmet Çetin)
Mü’min / inanan,
her şeyi, hatta fiilini / davranış, iş ve hareketlerini ve nefsini Cenabı Hakka
vere vere, tâ nihayette / sonunda teklif, mes’ûliyet ve sorumluluktan
kurtulmaması için, cüz’i ihtiyarî önüne çıkar.
Ona “Mes’ul /
sorumlu, mükellef ve yükümlü sensin” der. Sonra, ondan sudûr eden / meydana
gelen iyilikler ve kemalât / olgunluk ve mükemmellikler ile mağrur olmaması,
gururlanmaması ve kibirlenmemesi için, kader karşısına dikilerek der ki:
“Haddini / yetki ve sınırını bil, yapan sen değilsin.” Evet, iman ve
İslâmiyetin nihayet / son mertebelerinde; kader, nefsi gururdan alıkor. Cüz’i
ihtiyarî / serbest hareket etme kabiliyeti ise insanı; sorumsuzluktan kurtarır.
Nitekim işte bu sebepten ötürü kader ve cüz’î ihtiyarî; iman mes’eleleri
arasına girmişlerdir.
Yoksa mütemerrit /
inatçı, kötü fiilinde direnen kötülüğü emreden nefislerin işledikleri seyyiat,
günah ve kötülüklerin mes’uliyet ve sorumluluklarından kendilerini kurtarmak
için, kadere yapışmak doğru değildir.
Onlara nimet
olarak verilen güzelliklerle iftihar etmek / övünmek, gururlanmak yanlıştır.
Cüz’i ihtiyarîsine
yani iradesine istinat etmek / dayanmak; bütün bütün kader sırrına aykırıdır.
Cüz’i ihtiyarîyeye
zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî / bilimsel mesele ve problemler değildir.
Evet, manen
ilerleyip yükselmeyen avam / halk tabakası içinde, kaderin kullanım alanı var.
Fakat o da geçmişe ait şeyler hakkındadır.
Güçlük ve felâketler hususundadır ki, ümitsizliğin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa
günah ve isyanlar ve geleceğe ait şeyler hakkında değildir ki, sefahate ve
tembelliğe sebep olsun.
Demek, kader
meselesi teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil.
Belki fahir ve
gururdan kurtarmak içindir. İşte bu yüzden imana girmiş.
Cüz’î ihtiyarî,
günah ve kötülüklere kaynak olmak içindir.
Bu sebeple akide
ve inanca dahil olmuş / içinde yer almıştır.
Yoksa iyilik ve güzelliklere mastar ve kaynak
olarak, fir’avunlaşıp
İyilikleri nefsine
mal ederek kibirlenmek için değildir.
Evet, Kur’an’ın
dediği gibi, insan, işlediği günah ve yaptığı kötülüklerden tamamen sorumludur.
Çünkü, kötülüğü isteyen
odur. Seyyiat ve kötülükler, tahribat / yıkım ve bozmalar cinsindendir.
Zira, insan bir
seyyie ve kötülükle çok tahribat ve yıkım yapabilir.
Böylece, müthiş /
dehşetli bir cezayı da, hak eder. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi.
Fakat yaptığı
hasenat, iyilik ve güzelliklerde; iftihara / övünmeye hiç hakkı yoktur.
Zira onda onun
hakkı pek azdır.
Çünkü, hasenatı /
iyilikleri isteyen ve iktiza ettiren ve gerektiren İlahî rahmettir.
İcat eden Rabbin
güç ve kudretidir. İsteyen ve sebep; ikisi de Hak’tandır.
İnsan, yalnız dua
ile, iman ile, şuur ile, rıza ile, onlara sahip olur.
Fakat seyyiat ve
kötülüğü isteyen, insanın nefsidir. Ya istidat ile, ya ihtiyar ve isteği ile.
Nasıl ki güneşin
ziyasından bazı maddeler, siyahlaşır ve kokuşur. Fakat o siyahlık onun
istidadına aittir. Çünkü o seyyiatı; çok mesalihi / faydaları tazammun eden /
içinde bulunduran İlâhî bir kanun ile icat eden, yine Haktır.
Demek, sebebiyet
ve istemek, nefistendir ki mes’uliyeti o çeker. Hakka ait olan halk / yaratma
ve icat ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için, güzeldir,
hayırdır.
06 Şubat depremlerinden sonra iki türlü iç
göç yaşanmakta. İlki depremin etkilediği illerde evini, işyerini ve
yakınlarını kaybeden depremzedelerin başka illere göçüdür.
Depremzedelerin bir kısmı geçici olarak yakınlarının
yanında barınmak için göçtü. Bir kısmı ise devletin, STK’ların ve vatandaşların
yine geçici olarak kendilerine tahsis ettiği yurt, otel ve evlerde kalmak için
il değiştirdiler. Bir kısmı da başka illerde maddi imkanları elverdiği ölçüde
kiralık evlerde kalıyorlar.
Deprem bölgesinden başka illere göçenlerin
miktarının 1 milyon hane halkı olduğu tahmin ediliyor. Muhtemelen deprem
bölgesine yeni yapılacak evlerden sonra bunlardan bir kısmı memleketlerine
dönecek ama önemli bir kısmı dönmeyecek.
****
Son açıklamalara göre yıkılan veya acil
yıkılması gereken, ağır hasarlı bağımsız birim sayısı520 bin.
Yıkılması gereken birim sayısının en az 700 bin olması bekleniyor.
TOKİ BaşkanıÖmer Bulut, “TOKİ aracılığıyla 30 bin
konutun bir yıl içinde yapılıp teslim edileceğini” açıklamıştı. Bu defa “ilk
etapta 30 binin hazırlığını yaptık. İnşallah Haziran’a kadar 100 bine
tamamlayacağız rakamı…” dedi.
Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan “inşaatların
yapımına da Mart ayının ortasında başlanacağı ve en geç bir yıl içinde
tamamlanacağına” dair söz verdi.
Muharrem Sarıkaya Habertürk Gazetesindeki köşe yazısında 30
bin konut yapımı için gereken işçi sayısının 75 bin kişi olacağını; 1,8
Milyon m3 beton ve 432 Milyon kg demir gerektiği hesabıyla bu vaadin
gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu rakamlarla açıkladı.
Zaten hükümet İzmir’de 5 bin konut
vaadini de yerine getirememiş, iki yılın sonunda ancak 2 bin 245 konut
teslim edebilmiş. Van depremzedeleri için 99’ar m2’lik 15 bin konutun
yapımı 9 sene sürmüş.
Türkiye’nin 700 bin konutu kısa sürede
yapacak altyapısı ve insan gücü yok.
Zaten deprem öncesinde inşaatlarda işini bilerek yapacak eğitimli usta
bulunamıyordu. Yıkımların önemli bir kısmının ehil olmayan ustaların uygulama
hatalarından kaynaklı olduğu görüldü. Şimdi bu insan gücünü yetiştirmek temel
bir sorun olarak karşımızda.
Yani yeni yapılması gereken konutların
tamamlanması yıllar sürecek.
Deprem öncesi Türkiye’de 7 milyon hane kiracı idi şimdi yeni
yapım ve güçlendirme aşamasındabuna 1 milyon hane daha eklenmiş
olacak.
***************************
Konut Fiyatları ve Kiralar Çok Artacak
Başka illere göçen ve geçici olarak
barınma imkânı bulan depremzedelerin bir süre sonra geldikleri yerde konut
alımı veya kiralama talepleri ortaya çıkacak.
Zaten Türkiye’de son yıllarda konut
fiyatları ve kira artışları fahiş oranlarda idi. Sadece son bir yılda
Türkiye ortalaması konut fiyatları artışı %168 , kira artışları %173 olarak
gerçekleşti.
Şimdi buna hem konut arzında düşüş ve hem
de kiralık talebindeki artıştan kaynaklanan fiyatlardayeni bir
patlama daha eklenebilir.
Devlet halen %25 artış sınırlamasıyla mevcut kiracıları korumaya çalışıyor. Mevcut kiracılar için %25
sınırlaması da kiracı ile mülk sahiplerinin arasında milyonlarca dava
açılmasına sebep oldu. Fakat yeni kiracıları koruyan bir sistem yok. Bu
arz talep dengesiyle, kiralar çok artacak.
****
Deprem korkusuyla,özellikle İstanbul
ve çevresindeki illerde, daha güvenilir semtlere ve daha sağlam olduğu
düşünülen konutlara doğru da bir iç göç olmakta. Tabii konut arzı
yetersiz olduğu için bu sebeple boşalan konutlar da yeni kiracılarla doluyor. Bu
hareketlilik de kira ve konut fiyatlarını artırıcı etki yapıyor.
Maddi durumu elverişli olanların çoğunun
zaten depreme dirençli konut ve işyerleri var. Tam güvenli olmayanlar da şimdi
çaresine bakacaklar.
Fakat toplumumuzda orta sınıf erimiş
durumda. Nüfusun %70’lik bir kesimi hiçbir şey yapamadığı için, ilk
depremde enkaz altında kalma korkusu içinde çaresiz, korkmuş bir halde
bekleyiş içinde.
Oturduğu evini güvenli bulmayan fakat deprem
dirençli bir eve kiraya çıkamayan, böyle bir ev alamayan veya kentsel dönüşüm
için gerekli parası olmayan bu kesimin ruh hali perişan.
Bu ruh hali depremin kendisi kadar
yıpratıcı olabilir. İşte bu sebeple devletin acilen
alması gereken tedbirler var.
***************************
Çözüm Teklifleri
Vatandaşlarımızın, makul ve erişilebilir
fiyatlarla, güvenli konut ve işyerleri alabilmesi veya kiralayabilmesi lazım. Bunun
için faydalı olabileceğini düşündüğüm tekliflerim şunlar:
1- Yabancılara konut satışı
tüm ülkede derhal durdurulmalı ve
en hızlı bir şekilde sığınmacılar ülkelerine gönderilmeli.
2- Mevcut yapıların
ücretsiz olarak devlet kurumları veya belediyeler
tarafından deprem güvenliği açısından tespiti ve sınıflandırılması
yapılmalıdır. Acil yıkılması gerekenlerin yenilenmesi ve
gerekenlerin güçlendirilmesi işi, devlet kontrolünde ve müteahhitlerin
insafına bırakılmadan, özel finans modelleri ile de desteklenerek süratle
bitirilmeli.
3- Deprem güvenlik
sertifikası alamayan konutların kiralanması ve satışı
yasaklanmalı. Bu sertifikalar 5 yılda bir yapılacak kontrollere göre yenilenmeli.
4- Sadece İstanbul’da 700 bin kiraya
verilmeyen boş daire var. Boş olarak tutulan yüzbinlerce daire ile
yazlıkların mutlaka kullanılır halde tutulmasını sağlayıcı tedbirler alınmalı.
5- Deprem bölgesinde yapılması planlanan 200
bin konut sayısı artırılmalı ve mümkün olan en hızlı bir şekilde (gerekli
önlemleri de alarak) yapılmalı.
6- Büyükşehirlerden Anadolu’ya ve köylere geri
göçün sağlanması için bütüncül bir planlama yapılmalı. İstanbul ve
çevresindeki sanayi kuruluşlarının Anadolu’ya taşınmasını teşvik eden ve
hatta zorlayan kurallar getirilmelidir. Kanal İstanbul, İstanbul Finans
Merkezi gibi İstanbul’daki nüfus yoğunluğunu artırıcı her türlü projeye son
verilmesi gerekir.
7- Hiçbir hal ve şartta İmar Affı (İmar
Barışı)düzenlemesi yapılamayacağı Anayasa hükmü haline getirilmelidir.
Uluslararası Hukuk Ve Siyaset Teorisyenleri Uzun Zamandan Beri
Vatandaşlığın Satılması Olarak Metalaşma Kavramını Tartışmaktadır. Metalaşma
(Arapça) Kullanım Eşyası, Alınıp Satılan Anlamlarına Gelmektedir. Vatandaşlık
Satışı İle Bir Ülkenin Manevî Değerlerini İfade Eden “Vatan Ve
Vatandaşlık” Kavramları Tüm Niteliklerini Kaybetmektedir. Vatandaşlık en basit tanımla, kişinin devlete aidiyetini gösteren
hukuki ve siyasi bağı ifade eder. Vatandaşlık bağı nedeniyle kişi, vatandaşı
olduğu devletin diplomatik korumasından yararlanır, seçme-seçilme ve kamu
hizmetlerine girme gibi birtakım haklara sahip olur. Vatandaşlık aynı zamanda
ülke savunmasına katılma, vergi verme, devletin koymuş olduğu kurallara uyma ve
hepsinden önemli olarak sadakat yükümlülüğünü içerir. Bu bağlamda vatandaşlık
aslında kişi ile devlet arasında karşılıklı hak, görev ve yükümlülük ilişkisi
doğurur(Kaya, 2021: 116). Bugün (2023) Geçerli Olan Anayasamızın 66. Maddesi: Türk Devletine Vatandaşlık Bağı İle Bağlı
Olan Herkes Türk’tür” Derken “Vatandaşlık Ve Türklük” Bir Aidiyet Ve Terbiye
Temelinde İnşa Edildiği Vurgular. Bu Halde Yapancılara Para İle Vatandaşlık
Verilmesi Türk Toplumuna Ne Aidiyet Bağı Ne Ekonomik Gelişmişlik Ne De
Stratejik Avantaj Getirebilir. Bir an evvel Türk Vatandaşlığın Sonradan
Edinimi Başlığı Altında Ekonomik Saiklerle Vatandaşlık Verilmesinin gözden
geçirilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan 1062
Kanun Numarası, 28/5/1927 tarihli: “Hudutları Dâhilinde Tebaamızın Emlakine
Vaziyet Eden Devletlerin Türkiye’deki Tebaaları Emlakine Karşı Mukabelei
Bilmisil Tedabiri İttihazı Hakkında Kanun”da ifade edildiği üzere Suriye Vatandaşları Gayrimenkul Edinim Yolu
İle Türk Vatandaşlığına Müracaat Edemezler (Şığva, 2016: 186).
Bu kanun “Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü” web
(https://nvi.gov.tr/sss-vatandaslik-hizmetleri) (Erişim Tarihi: 26. 2. 2023) sayfasında sıkça sorulan sorularda 31.
sırada da belirtilmektedir.
Vatandaşlığın kazanılmasının en önemli sonuçlarından biri şüphesiz
seçme ve seçilme hakkıdır. Sosyolojik açıdan ülke ile
gerçek bir bağ tesis etmemiş kişilere yatırım yoluyla vatandaşlık verilmesi Ülkenin Siyasi Yapısı Ve Sistemine Yatırım
Yoluyla Müdahalenin Önünü Açmaktır (Kaya, 2021: 129). SURİYELİ VATANDAŞLARA
KANUNLAR IŞIĞINDA MÜLK EDİNME YOLUYLA VATANDAŞLIK VERİLEMEYECEĞİ SABİT İKEN
BUNUN SİYASİLER, BÜROKRATLAR VE HALK TARAFINDAN YETERİNCE BİLİNMEDİĞİ
ANLAŞILMAKTADIR. Suriyeli geçici sığınmacılar kanunlara göre asla Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olamazlar. Seçme ve seçilme hakları da söz konusu
değildir. Suriye’den Türkiye’ye Geçici
Sığınmacı Olarak Gelmiş İnsanlara Her Kim Olursa Olsun Onlara Mülk Satarak
Vatandaş Olacağını Söyleyen İş Takipçisi Veya Emlakçiler Suç İşlemektedir. Aynı
Zamanda Bürokrat Ve Memurların Bu Konuda Kanunları Dikkatle Okumaları Ve Hata Yapmamaları
İcap Eder. Aksi Halde Her Hangi Bir Seçimde İster Genel İster Mahalli Olsun
Seçimlerin Meşruiyeti Olmayacak Ve İptal Edilme Durumu Ortaya Çıkacaktır.
Prof. Dr. Hilmi
ÖZDEN
Bağımsız
Cumhurbaşkanı Aday Adayı
Kaynaklar:
-Sinan, Şığva / İdari Yargı
Kararları Işığında 1062 Sayılı Mukabele-i Bilmisil Kanununun
Uygulanışı, Hacettepe HFD, 6(2) 2016,
181–196
-Talat Kaya,(2021)
Dünyadaki Örnekler Işığında Yatırım Yoluyla Vatandaşlık Uygulamasına Eleştirel
Bir Bakış, İnönü Üniversitesi Hukuk
Fakültesi Dergisi – İnÜHFD 12(1): 115-132