28.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 276

Bizmişiz Enayisi Bu Dünyanın!

Sarıkamış Anma Etkinlikleri Hakkında

Amacı;

Her yıl geleneksel olarak
düzenlenen Sarıkamış anma ve yürüyüş etkinliklerini zenginleştirmek, Vatanı için canını feda eden ecdadın
kahramanlıklarını daha fazla gündeme getirmekti.

Bu görev ve sorumluluk Sadece Sarıkamışlıların
değil hepimizin görevi idi, hepimizin borcu vardı, hem tabiat hem de düşmanla mücadele eden kahraman ecdada,

Bu güne kadar çoğunlukla Kars – Sarıkamış
ve bazı yakın illerin dernekleri görev edinmişti şühedaya vefa programlarını,

Bizler de katkı sağlamalı gelecek
nesillere aktarılması için farklı şeyler yapmalıyız denmiş ve yola bu niyetle çıkılmıştı.

Hedef,

Hedef ulaşılabildiği kadar fazla
sayıda öğrencinin, ergenlik çağında ki neslimizin yüreğine dokunmak, yöntemimiz
de çocuklarımızı toplumun dili olan
ozanlar ve şairler ile buluşturmak olmalıydı!

O ruhu gençlere aktaracak Aşk’a
sahip ozanlar ve şairler önceden bu projeye niyetlenen vatansever bir dernek tarafından belirlemişti.

Geriye kalan, bu konuya duyarlı
herkes ile bir araya gelmek, projenin maliyetini ve zahmetini işin içine belediyeleri katmadan biz bize bir şeyler
yapabilmekti.

İmece usulü!

Onlarca STK’yı aynı etkinlikte
başında Bir Belediye ve imkânları olmadan kervan yolda düzülür yöntemi ile akla
gelen herkese haber salarak bu şekil bir etkinlik plandı.

İlkti!

Riskti!

Herkese ulaşıldı elden
geldiğince.

Sonuç!

Sonuç çok güzel oldu. “herkes gördü o çocukların gözünde ki
ışıltıyı, yüzlerinde ki gururu ve hüznü”

Hem önceden planlanmış
etkinliklere destek olundu,

Hem de bir haftada 1000 den fazla
öğrencinin yüreğine dokunuldu.

Mesele sadece şehrin ileri
gelenleri ile bir şeyler yapmaktan ibaret olmamalıydı.

Mesele bazı kültürel sanatsal etkinliklerde
olduğu gibi başkanlarla plaketleşmek, protokol
oturma düzenleri, derneklerin logolarının yeri ve ölçüleri olmalıydı!

Zordu!

Hem çok öne çıkmamak, hem de
zahmetten geri kalmamak gerekiyordu.

Ama oldu.

Kimse nefis yapmadı, sen-ben

Sizin dernek-bizim yarışı dernek
olmadı.

Plaket teşekkür hiç yoktu, sadece
dua ve Hamd olsun bu günü de zararda kapatmadık duygusu vardı günün sonunda.

Herkes elinden geleni yaptı.

Mesele SARIKAMIŞ’tı.

KOCAELİ’ne yakıştı!

Bu şehir bu konuda da bir ilki
başardı.

STK’lar birliği diye bir isim
bulundu ve sadece bu birlikteliğin logosu kullanıldı.

Herkese teklif edildiği halde, selamlama
konuşması talep etmedi kimse sadece “yaşça
en büyük olan”
bir dernek başkanı temsil etmesine karar verildi oy birliği
ile.

Whatsapp üzerinden hızlıca bir
komisyon kuruldu, çünkü fazlaca vakit yoktu.

Temel böyle biraz da acemice
atıldı.

Ama bundan sonra ki yıllarda daha
organize daha geniş çaplı olacağı kesin. “Allah’ın
izniyle”

Sadece SARIKAMIŞ için değil,
ÇANAKKALE için İZMİR için ERZURUM için KARS için MUSUL-KERKÜK-AZERBAYCAN-KIRIM-BALKANLAR
için!

Tüm vatan için, Tüm Turan Coğrafyası için

Nerede birlik ve beraberlik
gerekiyorsa orada olmak için.

ALLAH RIZASI için.

***

Her şeyi belediyecilerden
beklememek lazım, zahmetini “maliyetini”
ne kadar üstlenirsek sevabı o kadar bizim olur dendi.

Öyle de oldu.

Proje kimindi, maliyetini kimler üstlendi
ve kimler iştirak etti bunların hiç önemi yok.

Yapılan Vatan-Millet içindi,
çocuklarımıza bir şeyler verebilmek,
şühedaya olan vefa borcumuzun bir kısmını ödeyebilmekti.

Her şey Allah rızası içindi.

Öyle ise, Allah herkesin niyetini
kabul etsin, harcanan para zaman ve emekler sevap hanelerine işlensin.

Allah bilsin yeter.

Ve inşallah böyle hayırlı birliktelikler de artarak devam etsin.

AMİN.

Selam ve dua ile.

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet İnbaşı İle

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Mehmet İnbaşı

İle Târih Sohbetinde; Osmanlı Cihan
Devleti’nin Sevk İskân Politikasını, Fetihlerin Kültür ve Siyâsî Sebeplerini
Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Cihan
Devleti’nde Fethedilen toprakların iskânı
konusu
hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlılar, yeni fethedilen yerlerin
güvenliğini sağlamak maksadıyla iyi hazırlanmış bir iskân yöntemi
kullanmışlardır. Başıboş göçebeler veya bir köyün ve kasabanın problemli halkı,
Osmanlı Devleti’nin uzak bir bölgesine kaydırılırdı. Fetihlerin devam ettiği
ilk yıllarda Osmanlılar, Anadolu’nun her tarafından akın akın kendi
topraklarına gelen Müslüman Türk halkın, Balkanlara gönüllü göçünü sürekli
teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını yerleştirme maksadının yanı sıra, askerî ve mâlî
şartlarda, bu iskân politikasını mecbûrî kılıyordu. Ordunun büyük bir kısmını
azab (*) ve yaya adlarıyla, şehirlerden ve köylerden askere alınan
Türklerin oluşturduğu Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, Türk nüfusun askerî
açıdan büyük bir önem taşıdığı muhakkaktır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın iskân
politikası ile ilgili bilgilere kayıtlarda rastlayabiliyor muyuz?

İnbaşı: Süleyman Paşa’nın (*) Gelibolu’ya yerleşmesinden
sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek maksadıyla Anadolu’dan
Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir. Bununla ilgili olarak
kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt bulunmaktadır. Bu
kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de; (*)

Gaziler geçdi kâfir mülküne hoş

 Nice
kâfir sarayı etdiler boş

Çün Rumiline geçdi Müsülmân…

Atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletinle himmetinle Rum ili
feth olunmağa sebeb olundı. Kâfirler gayet zebundur, imdî şöyle malum ola kim,
bu tarafdan feth olunan hisarlara vilâyetlere ehl-i İslâmdan çok âdem gerekdir.
Bu feth olan hisarlar içün içine komağa ve hem yarar gaziler gönderin. Orhan
Gazi dahi kabul etdi. Vilâyetine göçer Arab evleri gelmiş idi. Anları sürdi
Rum-iline geçirdi. Birinci zaman Gelibolı nevâhisine sakin oldılar
…’ 

Şeklinde yer alan kayıtlardan
Süleyman Paşa’nın (*) iskân faaliyeti hakkında bilgi edinmek
mümkündür.

Benzer bilgiler diğer kaynaklarda
da yer almaktadır. Bunlardan Hadîdi’de;

‘…Bir iki gün içinde daşınub er

İki binden ziyade geçdi leşger, …

 Hem
alduk Rumeli’nin üç hisarın

Tekturtağı, Gelibolı diyarın,

Gaza içün bize leşger gerekdür.

 Hisarın
hıfzı içün er gerektür
…’

 Şeklinde manzum bir kayıt yer almaktadır.

Aynı şekilde Neşrî’de (*)
de;

‘…Süleyman Paşa (*)
Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletli
sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu. Küffarın gayrette
zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok âdem
gerek. Lütf edip yarar yoldaş gönderesiz dedi. Orhan Gazi dahî bu sözü işitip
ferahnak oldu. Karesi
(*)
vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı.
Anları Orhan Gazi sürüp, Rumiline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin
oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi
(*) vilâyetinin halkı dahi
gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazâya meşgul oldular
…’

Şeklinde yer alan kayıt,
Âşıkpaşazâde’nin (*) verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.

Diğer kaynaklardan Lutfi Paşa,
Anonim Tevârih-i Âl-i Osman ve Kâtib Çelebi’de de benzer bilgiler yer
almaktadır. Süleyman Paşa’nın (*) 1357’de vefatından hemen sonra da,
Rumeli’ye göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu
Süleyman (*) için Bolayır’da yaptırdığı imarete ait 1360 yılına ait
vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulduğu
görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti,
Anadolu’dan Rumeli’ye nüfus iskânı yaparken yerli halkın durumu ne idi?

İnbaşı: Osmanlı fetihleri devam ettiği sürece şehirler dışında
yaşayan Hıristiyan halk, Balkanların daha iç bölgelerine ve dağlık kesimlerine
doğru hareket etmişlerdir. Fütuhat sırasında köy ve kasabalarını terk ederek
başka bölgelere kaçanların yerlerine, Anadolu’dan büyük ölçüde Türkmen unsuru
nakledilmiştir. Bu göç harekâtı daha ziyade Bulgaristan’a doğru olmuştur. Köylü
nüfusunu ayrıntılı olarak veren mufassal tahrir defterlerinde (*),
Doğu Balkanlarda, Varna’dan Tuna’ya kadar uzanan bölgede Yörük köylerini, yerli
Hıristiyan Bulgar köylerinden ayırt etmek kolaydır. Her şeyden evvel aslı
Anadolulu olan Türk köylerinde, köy adları, baba-oğul adları, Müslüman-Türk
adlarıdır ve bu köyler, yerli Hıristiyan-Bulgar köylerine göre genellikle daha
ufak ve fakir köylerdir. Bulgar köylerinde birkaç Müslüman haneye
rastlanmaktadır. Bunların İslâmiyet’i yeni kabul eden yerli Bulgarlar olduğu, baba
adının Abdullah yazılması ile anlaşılmaktadır. Genel olarak Müslüman olan
Bulgarlar, yine kendi köylerinde yaşamaktadırlar. Türklerin bölgeye göçleri ve
yerleşmesi, Balkanların nüfus ve ekonomik şartları sebebiyle hızlı bir şekilde
gelişmiştir.

Çetinoğlu: İskân politikasının
iktisâdî boyutu düşünülüyor muydu?

İnbaşı: Osmanlı Devleti’nde devletin gelirlerini artırmak maksadıyla
ve eski bir idarecilik ananesinin tecrübelerine dayanan basit ve pratik
usullerle reayayı (*), en verimli sahalarda ve rasyonel bir şekilde
çalıştırmak maksadıyla yapılan tehcir (*) ve iskânların yanında,
yeni fethedilen harap bir memleketi şenlendirmek, askerî sevkıyatı ve erzak
tedarikini kolaylaştıracak şekilde, yollar boyunca köyler ve kasabalar kurarak
nakliyat ve seyahati teşkilâtlandırmak ve nihayet yabancı bir memlekette diğer
düşman unsurlar arasına yerleştirecek Türk ve Müslüman muhacirler ile, siyâsî
ve askerî emniyeti sağlamak gibi gayeler ile de, devletin sürgün usulüne sık
sık müracaat ettiği görülmektedir. Rumeli’nin iskânı hususunda alınmış olan
tedbirlerin içinde en dikkati çekeni, bu bölgeye daha ilk günlerden itibaren
külliyetli konar-göçer unsurların aktarılmış olmasıdır.

Çetinoğlu: İskân edilen nüfus
üzerinde devletin gözetimi söz konusu mudur?

İnbaşı: Osmanlılar, Balkanlara nakletmiş oldukları bu gruplarla,
yakından ilgilenmişlerdir. Eski Osmanlı kroniklerine (*) göre,
Süleyman Paşa (*) tarafından Gelibolu ve havalisine yerleştirilen
Türkmenler daha ziyâde Karesi (*) bölgesinden getirilmiştir.
Balkanlara adım atan Osmanlıların hızlı bir şekilde ilerlemesini kolaylaştıran
sebep, coğrafî olduğu kadar siyâsî olaylardı. Tuna vâdisi boyunca Osmanlıların
ilerlemesi kolay olmuş ve kısa sürede Eflak ve Moldovya’ya kadar fetihler
uzanmıştır. Bunun yanında Bizans’ın gücünü kaybetmesi, Bulgar kralları
arasındaki saltanat mücadelesi ve Duşan’ın ölümünden sonra Sırbistan’ın
Balkanlardaki nüfuzunu kaybetmesi gibi siyâsî olaylar, Osmanlı ilerlemesini
hızlandırmıştır.

Çetinoğlu: Fetihlerin yalnızca
askerî güçlerle gerçekleştirilmediği, başka etkenlerin bulunduğu iddialarını
değerlendirir misiniz?

İnbaşı: Balkan yarımadasındaki hâkimiyetin hızlı gelişmesinin
sosyal, kültürel ve siyâsî sebepleri vardır. Zira Osmanlı Devleti, Bizans ve
Haçlıların getirdiği feodal (*) toprak rejimi ortadan kaldırarak
araziyi mîri (*) esaslar dâhilinde işletmeye koymuştur. Ortodoks
halka geniş imtiyazlar tanımıştır. 16. asra kadar Balkan yarımadasındaki halkın
çoğunluğu gayr-i Müslim idi. Ama bu yapıya rağmen ideolojisi İslâm’dı ve İslâm
için savaşıyordu. Nitekim Balkanların Boşnak ve Arnavut gibi iki önemli grubu
15. Yüzyılın ikinci yarısında İslâm dinine geçtiler.

Çetinoğlu: Dinî faktörlerin rolü
oldu mu?

İnbaşı: Balkanların fethinden sonra bir tarafta doğu Müslüman ve
Grek Ortodoks dünyası, diğer tarafta batıda Katolik dünyası olmak üzere
aralarında çok güçlü bir rekabet vardı. 14. yüzyılın ikinci yarısından beri,
bilhassa bu bölgeleri kontrolleri altında tutan Katolik güçler, Osmanlı
yayılması ve yerli halk ile birleşip bütünleşmesi karşısında şaşkına döndüler.
Bu şartlara göre Balkan Hıristiyanlarının Osmanlılarla barışı ve yakınlaşması
politik bir durumu da ortaya çıkardı. İslâmî kurallara göre sadece
Müslümanların değil, Batı Hıristiyan dünyasının üç ana kolundan birisi olan
Ortodoksların da bu birlikte yer alması, Osmanlıların Avrupa’daki yayılmasında
etkili olmuştur. Fatih’in kendisini Ortodoksların hâmisi ilan etmesi ile bu
politika, daha da güç kazandı.

Çetinoğlu: Bosna’daki
Hıristiyanların özel bir durumu vardı…

İnbaşı: Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Üsküp’te (*)
Grek Ortodoks kilisesinin yanı sıra, Yahudiler ve Katolikler de bir arada
yaşamaktaydı. Nitekim Bosna’da bulunan Fransisken Papazlarına temel insan
haklarını veren ve onların Bulgaristan’da faaliyetine hoşgörü ile yaklaşan
Fatih Sultan Mehmed Han idi.

Çetinoğlu: Rumeli fetihleri,
Osmanlı gelişmesine nasıl tesir etti?

İnbaşı: Osmanlıların Avrupa’ya çok erken geçip yerleşmeleri, devlet
bünyesinin kuvvetlenmesinde büyük bir âmil oldu. Boş ve zengin topraklar bulup
buralarda yerleşmek maksadıyla birçok göçebe unsurlar, fakir köylüler,
Rumeli’nin zengin topraklarını elde etmek isteyen sipahiler, Orta Anadolu’dan
ve Karesi (*), Saruhan, Aydın ve Menteşe gibi sâhil beyliklerden
Trakya’ya geldiler. Böylece Osmanlı Devleti Rumeli’den aldığı güçle sürekli
kuvvetini artırdı.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın Rumeli’de
hızla yayılmasını sağlayan özel sebepler var mıydı?

İnbaşı: Osmanlı fetihlerinin Balkanlarda bu kadar hızlı
yayılmasının diğer bir sebebi de, bunun gerçekleşmesinde önemli rol oynayan tarîkat
şeyhleri ve halkla daha yakın temasta bulunan dervişlerin faaliyetleridir. Bu
dervişlerin rollerini üç noktada toplamak mümkündür:

1-Fetihteki rolleri; Bu insanlar
geçimlerini sağlamak için gönüllü olarak sefere katılıyorlardı. Bunlar Osmanlı
Beyliği’ne gelerek bey ile ilişki kurup yanlarındaki, bazen 50-60 bazen de
150-200 kişilik derviş gruplarıyla beraber Bizans topraklarında birtakım
fetihlere katılıyorlardı. Bunun en güzel örneklerinden birisi Geyikli Baba’dır.
(*)

2-Türkleştirme ve İslâmlaştırmada
etkin rol oynuyorlardı. Bu dervişler geçimlerini temin ederken yerleştikleri
yerlerde zâviyeler kuruyorlardı. Bu zâviyeler, ya kendileri tarafından veya
beyler tarafından yaptıkları fetihlere karşılık olmak üzere, toprakları
kendilerine vakfediliyor ve bu şekilde orada yerleşiyorlardı.

3-En önemli fonksiyonları ise,
Osmanlı hâkimiyetinin meşrulaştırılmasıdır. Bu insanlar maiyetlerindeki
dervişlerin dışında çok büyük kitlelere hitap ediyorlardı. Hatta Osmanlı yüksek
bürokrasisi, yüksek askerî erkânı içerisinde de bunların müritleri olan kişiler
vardı. Bu şeyh ve dervişler, Balkanlarda kurmuş oldukları zaviye ve tekkeler
vasıtasıyla bölgenin gayr-i Müslim halkını etkiliyor ve âdeta Osmanlı ordusunun
gelip bölgeyi fethetmesinden önce bir anlamda, halkı psikolojik olarak fethe hazır
hâle getiriyorlardı.  Bu zâviye şeyhleri,
dindeki müsamahalı tutumlarından dolayı Hıristiyanların daha kolayca ihtida (*)
etmelerini sağladıkları gibi, fetih hareketlerine de katılıyorlardı.

Çetinoğlu: Fetihler, Türk-İslâm
kültürünün yayılmasını sağladı mı?

İnbaşı: Osmanlılar tarafından iskâna tâbi tutulan Türkmenler,
Anadolu’dan Rumeli’ye dillerini ve kültürlerini de getirdiler. Bunların çoğu
yeni isimler altında, yeni köyler ve yerleşim birimleri kurdular. Bu yönüyle
Osmanlı fetihlerinin geçici macera ve çapulcu hareketi değil, kesin bir
yerleşme ve yurt tutma gayesini hedeflediği aşikârdır. Dolayısıyla Balkanların
fethi sırasında buradaki bazı muayyen bölgeler, yoğun bir göç ve iskân
hareketine sahne olmuş, kurulan iskân birimleri ile boşalmış topraklar
şenlendirilmiş ve işlenmeye başlanmıştır. Buralara iskân edilen Türkmenler,
zamanla buralarda han, hamam, köprü, medrese, zâviye (*), imaret (*),
tekke, cami ve mescit gibi Türk-İslâm eserleri inşa etmişler ve böylece
Balkanları bir Türk yurdu haline getirmişlerdir.

Sultan Birinci Murad’ı müteakiben
Yıldırım Bâyezid döneminde Rumeli’nin Türkleşmesi maksadıyla daha büyük ölçüde
Türkmen unsurun nakledildiği bilinmektedir. Bu nakil sırasında, devlet
tarafından kendilerine zengin topraklar verilmek, bütün akrabalarıyla göçecek
olanlara yurtluk (*), toprak, tımar (*) gibi imtiyazlar
tanınmak suretiyle muhaceret teşvik edilmiştir. Yıldırım Bâyezid devrine ait
ilk iskân kaydı 1400-1401 yıllarında tuz yasağına uymayan aşiretlerin
nakledilmesi ile ilgilidir. Bu hususta Âşıkpaşazâde’de; (*) ‘…Saruhan ilinin göçer halkı var idi. Menemen
ovasında kışlarlar idi. Ol iklimde duz yasağı varidi. Anlar ol yasağı kabul
etmezler idi. Bâyezid Han’a bildirdiler. Han dahi Ertugrıl’a haber gönderdi
kim. Ol göçer evleri her ne kadar var ise iyice düzene alasın. Yarar kullarına
ısmarlayasın. Filibe
(*)  yöresine gönderesin. Ertuğrıl dahi atasının
sözlerini kabul etdi. Ol göçer evlerü gönderdi. Geldi Filibe
(*)
 yöresine kondurdular. Şimdiki dem de Saruhan
Beğlü dedikleri anlardır. Paşa Yiğit Beğ
(*), o kavmin ulusu idi. Ol zamanda anlarun ile bile gelmiş idi.’
şeklinde bir kayıt vardır. Bu bölgeye yapılan iskân neticesinde, 1516 yılına
bir Tahrir Defterinde (*) merkezi Tatarpazarı olan nahiyenin Saruhan
Beyli adıyla kaydedilmesi, kuruluş aşamasında buraya yoğun bir Türk unsurunun
yerleştirilmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yıldırım Bâyezid, Rumeli’nin
Türkleşmesinde büyük gayret sarf etmiştir. Nitekim Üsküp (*) ile Niş
arasındaki araziye Müslüman Türkleri yerleştirmiştir. Timur’un Anadolu’yu
istilasından sonra da göçler yoğunlaşmış, fetret devri (*) sırasında
kuvvetli ve nüfuzlu Türk unsurlarını kendi yanlarına çekmek isteyen taraflar
vasıtasıyla da, Rumeli’ye Türkmenler sevk edilmişlerdir. 1397’de Mora’da Argos’un
fethinden sonra Anadolu’dan bir kısım Türkmen ve Tatar göçmenleri getirilerek
Üsküp (*) ve Teselya civarına yerleştirilmişlerdi. Rumeli’ye
nakledilenler arasında Tatarlar da bulunmaktaydı. Nitekim Kırım’da iktidar
mücadelesini kaybeden Aktav Han / Aktay Han, kendine tabi akraba ve kabilesi
ile Tuna’yı geçip Sultan Bâyezid’e iltica etmiş ve onun tarafından Filibe (*)
havalisine yerleştirilmişti. Speros Vryonis bunu ‘tipik bir askerî fetih, fakat sayıca oldukça fazla etnik bir göçebe
hareketi
’ olarak yorumlamaktadır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın sevk ve iskân
politikasının özelliklerinden söz eder misiniz?

İnbaşı: Osmanlıların Balkanlardaki faaliyetleri ile ilgili olarak,
meşhur târihçi Lorga’nın ‘şaşılacak kadar
hızlı tempolu
’ dediği ilerlemesine, o çağların en önemli sosyal
belirleyicisi olan din açısından bakılacak olursa, devletin topraklarında
Avrupa’ya nazaran tercih edilecek bir hoşgörünün bulunduğu görülebilir. Nitekim
Osmanlılara esir düşen Selanik başpiskoposu Grigorios Palamas, mektuplarında
bâzen kendi girişimi ile önde gelen devlet ve din damları ile yapmış olduğu
dinî tartışmaları anlatır. Bu tartışmalara hoşgörü ve uzlaşma havasının egemen
olduğu görülür. Kaynaklardan anlaşıldığına göre, 14. yüzyılın ortasından beri
Osmanlı Beyliği’nde hüküm süren atmosfer, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında
uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle elverişlidir ve Palamas tarafından resmedilen
ortamı da doğrulamaktadır. Nitekim Balkanlar’daki şehirleşme sürecinin temel
faktörünü, büyük Balkan târihçisi Konstantin Jirecek; ‘Osmanlı rejiminde, küçük Balkan devletleri arasındaki sınırlar kalkmış,
dolaşım ve ticaret kolaylaşmıştır
.’ şeklinde ifâde etmektedir. Osmanlının
kendi egemenlik iddiası dışında bu milletler için istediği ortak bir din, dil,
kültür iddiası olmamıştır. Eğer Balkanlarda Hıristiyan topluluklarda
İslâmlaşma, kültür bakımından Osmanlılaşma olmuş ise, bu süreç bir zorlama
yahut devlet politikası sonucu değildir. Bu hoşgörü, müellifler tarafından
istimâlet olarak isimlendirilmektedir.

Çetinoğlu: Fetihler yalnızca
kılıç zoru ile mi gerçekleştirildi?

İnbaşı: Osmanlı yayılışında kılıç kadar, belki ondan da ziyade
istimâlet politikası denilen bir uzlaştırıcı politika, temel bir faktör olarak
hesaba katılmalıdır.

Çetinoğlu: Konunun uzağında
olanlar için, ‘istimâlet politikası’ kavramının açılımını sizden öğrenebilir
miyiz?

İnbaşı: Osmanlı kaynaklarında siyâsî bir terim olarak kullanılan
istimâlet, kendine meylettirme, kendi tarafına kazanma anlamına gelir. Osmanlı
Sultanları bir memleketi kendi ülkelerine ilhak etmeden önce başlıca iki
yöntemle hareket ederlerdi. Bir taraftan uç dedikleri serhat bölgelerinden uç
beylerinin önderliğinde yapılan gazâ akınları ile hudut ötesi halkını
yıldırırlar, direnme gücünü kırarlar, sonra o devlet veya halkı istimâlet yoluyla
kendilerine yaklaştırırlardı. Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan ve
Yunanistan’da yerli askerî sınıftarı Osmanlıya sâdık kalmış olan unsurlar,
Osmanlı askerî kadrolarına alınır, onların fetih öncesi dönemde tasarruf
ettikleri pronia (*) ve baştinaları (*), Osmanlı
idaresince kendilerine tımar (*) 
olarak verilirdi. Böylece yerli askerî sınıf, Osmanlı hizmetine
alınırdı. Bu da istimâlet politikasının, idârece askerî sınıflara teşmili
anlamına gelirdi. Böylece fethedilmemiş yerlerin askerî sınıfları, bu gibi
garantilerle Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilirdi. Bu şekilde
Osmanlı askerî kadrolarına girmiş olan yerli elemanlar, birçok sancakta
Hıristiyan tımar (*) erleri olarak 15. yüzyıl tahrir defterlerinde (*)
sık sık rastlanmaktadır. Bundan başka Balkanlardaki Osmanlı egemenliğini kabul
etmiş olan topluluklar, madenci, tuzcu, derbendci (*), çeltikçi (*)
vb. gibi çeşitli görevleri de yapmaktaydılar.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın fetih ve
istimâlet politikasının çok başarılı olduğunu görüyoruz. Başarıda zirveye
ulaşılan dönem olarak hangi zaman dilimini göstermek doğru olur?

İnbaşı: Her dönemde başarılı idi. Bu fetih ve iskân politikası,
Sultan 2. Murad Han ve Fatih Sultan Mehmed Han döneminde de başarıyla devam
ettirilmiştir. 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Balkanlardaki Ortodoks
halk tam manasıyla Osmanlı teb’ası durumuna gelmiştir. Yine Fatih Sultan Mehmed
zamanında, Kastamonu ve Sinop’un fethinden sonra, İsfendiyaroğulları
Beyliği’nin başında bulunan İsmail Bey de, bütün cemaati ile birlikte Filibe (*)
havalisine iskân edilmişlerdir.

Çetinoğlu: Rumeli’deki iskân
politikası hangi târihe kadar devam etti?

İnbaşı: Rumeli’deki bu nüfus artışı, 16. yüzyılda da devam etmiş ve
yüzyılın başında 37.435 nefer daha bölgeye nakledilmiştir. 1520-1530 yılları
arasında Balkanlardaki 77.268 olan göçebe sayısı, 1570-1580 yıllarında % 51
artarak 116.219’a yükselmiştir.

17. yüzyıldan itibaren ise
savaşların uzaması ve devletin Balkanlardaki kontrolünün zayıflaması, iskân
edilmiş olan Türkmenlerin yüzyılın sonlarına doğru, bu defa tersine olarak,
iskân edildikleri bölgelerden ayrılmalarına, Balkanların doğusuna hareket
etmelerine sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Hocam, Balkanlar târihini
özetlediniz. Çok teşekkür ederim. Sonuç yerine kısa bir değerlendirme lütfeder
misiniz?

İnbaşı: 1352 yılında Rumeli’ye adım atan Osmanlılar, 20. yüzyıl
başlarına kadar, bu bölgede en etkin devlet olarak varlıklarını
sürdürmüşlerdir. Mübâdele Kanunu ile Balkanlara yerleştirilmiş olan
Türkmenlerin bir kısmı tekrar Anadolu’ya gelmişlerdir. Buna rağmen günümüzde
Makedonya, Arnavutluk, özellikle Bulgaristan ve Yunanistan’da pek çok
soydaşımız varlıklarını sürdürmektedirler.

RÖPORTAJDA
ADISGEÇEN KİŞİ, BÖLGE VE KAVRAMLAR HAKINDA ANSİKLOPEDİK KISA BİLGİLER:

Âşıkpaşazâde: 15. yüzyılda yaşamış Osmanlı târihçilerindendir.
1400 yılında Amasya’da doğdu. Asıl adı Ahmed Âşıkî’dir. Aşık Paşanın soyundan
geldiği için, Aşıkpaşazade ismiyle tanınmıştır. 1914 yılında kendi adı ile
anılan târihi yayınlanınca dikkatleri üzerine çekti.

azab: Osmanlı devletinde çoğunlukla garnizon
askeri olarak görev yapan askerî birimdir. Gönüllülerden oluşan yaya birliği
olarak savaşta ordunun en önünde yer alır.

baştina: özel maksatlarla kullanılan arazi.

çeltikçi: tarım işlerinde çalışanlar

derbendci: Selçuklu İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti
döneminde,  yol ve köprülerin bakım ve
onarımını yapan ve aynı zamanda bu yapıların güvenliğini sağlayan kişilere
verilen isimdir.

Fetret dönemi: Osmanlı ordusunun mağlubiyetiyle sonuçlanan
1402 yılındaki Ankara Savaşı ile başlayan ve 1413 yılına kadar devam eden
dönemdir. Yıldırım Beyazıd’ın beş oğlundan dördü arasındaki savaşlarla
geçmiş, Çelebi Mehmet galip gelerek Osmanlı Devleti’nin birliği yeniden
sağlandı.

feodal: Toprak mülkiyetine ve toprak kölesi emeğine
dayanan ekonomik düzen. Latince’de askerlik hizmetlerini yerine getirmek
şartıyla hükümdardan alınan toprak anlamına gelen feodum sözcüğünden
türetilmiştir. Türkçe’de feodalite yerine derebeylik sözcüğü kullanılsa da
batı feodalleriyle doğu derebeyleri arasında şüphesiz önemli farklar vardır.

Filibe: 600.000’e yaklaşan nüfusuyla Bulgaristan’ın
ikinci büyük şehridir.  Adını Makedonya
Kralı 2. Filip’ten alır.

Geyikli Baba: Hicri 674 yılında Hoy şehrinde doğdu..
Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Baba İlyas Horasânî’den ders aldı.
Geyikli Baba derviş gazilerle en uç bölgelere gitti, mücâhidlerle omuz omuza
fetihlere katıldı. Bursa’nın fethinde bulundu. Askerler babacan tavrından
dolayı onu ‘Baba’ diye andılar.
Bursa’nın fethinden sonra Uludağ eteklerinde bir dergâh kurdu ve burada  Ehl-i sünnet vel cemaat akaidini anlattı.

ihtida etmek: Doğru yola girmek, kurtuluşa ermek,
Müslüman olmak.

imâret: Fakirlere ve öğrencilere yemek veren hayır
kurumu.

Karesi Beyliği: Karesioğulları
veya Karasioğulları Beyliği
olarak da bilinir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin gerilemesinden sonra Oğuz
boyları tarafından Balıkesir-Çanakkale ve Bergama yöresinde kurulmuştur. Bu
yöredeki ilk Türk devletidir.

Karesi Beyliği,
komşusu olan Osmanoğulları Beyliği’nin genişlemesiyle bu beyliğe katılmıştır.
Böylece Osmanlı hâkimiyetine katılan ilk beylik olmuştur. İlerleyen
dönemlerde Osmanlı Devleti içinde bu bölgede Karesi Sancağı kurulmuştur.
Karesi beylerinin ve ileri gelen şahıslarının, Osmanoğullarının egemenliği
altına girmelerini takiben, Osmanlı Devleti’nin Rumeli topraklarında
yayılmasında büyük katkıları olmuştur. Balıkesir ili Türkiye Cumhuriyeti’nin
ilk yıllarına kadar idarî taksimatta Karesi ismini taşımıştır.

kronik: târih yazımında kullanılan bir sistem.

mîri: devlete ait olan arazi.

Milli Egemenliği Sıfırlama Yanlışı, Yeni Anayasa ve Türkiye’deki Meraklıları

Değerli okurlarım,

2023’ün ve takip eden yılların Türk
Milleti, Dünya Türklüğü ve İslam âlemi için hayırlı, başarılı ve huzurlu,
ihanetlerden uzak geçmesini dileyerek yeni yılınızı kutlarım. Bugün yaşadığımız
coğrafyayı bize vatan olarak bırakanları, başta Mustafa Kemal Atatürk ve emeği
geçmiş herkesi saygı ve rahmetle anarım.

            “Kapıdaki
Anayasa ve bazı sorunlar” başlıklı makaleme, anayasayı dönüştürücü, Türkiye’yi
tanınmaz hale getirici gayretlerin gündeme getirileceği bir zaman dilimine
ulaştık cümlesiyle başlamıştım. Yanılmamışım ve tahminlerim doğru çıktı. Demek
ki yakın geçmişteki yanlışlardan, tecrübelerden dersler çıkarılamamıştır.
Dışarısı nasıl bir Türkiye istiyorsa; bazıları bunda adeta bir hikmet vardır
diye peşlerinden gidiyor. Bir dönem Türkiye’yi etnik parsellere ayırıp daha iyi
bütünleşebileceğini iddia edenler vardı. Mesela derin ABD, CIA e ABD Rand
düşünce kuruluşlarından Graham Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabındaki
tavsiyelere kendilerini uymak mecburiyetinde hissedenler yine ortaya çıktı. Bu
zat Türkiye’yi o kadar çok seviyor ki! 15 Temmuz öncesi Büyük Ada’daki bir sır
toplantısında ortaya çıkmıştı. Ardından malum darbe ve işgal teşebbüsü oldu.
Fuller’in bize tavsiyelerini acaba ABD’de neden uygulamazlar da sık sık
Türkiye’ye yardıma koşarlar!? Neden ABD’de ana sütü gibi helal olan diller
fırlatılıp atılmış herkesin dili İngilizceye dönüştürülmüştür?

            Şimdi de
Deva Partisi vatandaşlık tanımını değiştirmek peşinde… Liderleri Cumhurbaşkanı
adaylığına beni seçerseniz en iyisini yaparım diyor. Çelişkiye bakın ki herkes
her işe ve makama kendi kendini uygun buluyor. Şimdi vatandaşlık tanımını
değiştirmeye soyunduklarına göre, yarın Türkiye’yi Anadolu Cumhuriyetleri
şekline de sokabilirler. Türk, Türk kimliği, TC bazılarını ne kadar da rahatsız
ediyormuş. Onlar rahatsız oldukça bizler çok mutlu oluyoruz. Malum HDP’nin
yanında ayrıca bir Deva Partisine ne gerek vardı? Herhalde yedeği olacak.

Efendim, herkesin ana dili ana sütü
gibi helalmiş, doğrudur ama ana sütünün helal değil de haram olduğun iddia eden
mi var? Eğitim dilinin gayet tabii Türkçe olması egemenliğin gereğidir. Önce
eğitim ile öğretim arasındaki farkı bilmeden bu kelimeleri kullanmayalım. Her
ciddi ve milli devlet vatandaşlarına milli dili öğretmek durumundadır. Mahalli
dilleri de bu okulları açanlar öğretir. Ödediğimiz vergilerle hem mahalli dil
öğretimine, hem de bu partilerin faaliyetleri için neden bütçeden para ayıralım
ki? Anayasanın ilk dört maddesini de içlerine sindirememişler. 66. madde bazı
Avrupa ülkelerinin örnek alması gereken maddedir. Herhangi bir biyolojik tasnif
ve sınırlama yapmadan Türk Milletine mensup olma şuurunu esas alıyor ve
vatandaşlık bağı ile bağlı olanları ayırmıyor tasnif etmiyor; kucaklıyor. Bu
maddeye karşı olanlar hem sözde ırkçılığa karşıyız derler, hem de etnik ve
biyolojik ayrıştırmayı esas alarak konuya yaklaşırlar. Kendisini Türk milletine
mensup sayan, Türk kültürünü yaşayan bir kişiye sen bizden değilsin deme
hakkımız yoktur. Daha ne istiyorsunuz?

Türkiye’de bazıları Türk’le başkaları
adına kavgalı olurdu. Bir ara ideolojileri gereği kızıl komünistler uğraşırdı;
sonra bu görevi milliliği reddeden yeşil komünistler ele aldı. Şimdi de
neo-liberal sağcılar ve solcular ittifakı var. FETÖ’nun çocukları arasında bu
dönekler epey yer tutuyor. Sağ-sol yine piyasada ama mücadelenin aslı,
Türkiye’den yana olanlarla yerli ve milli olmayanlar arasında… Yerli ve milli
olmayanlar; dıştan kumandalı, milli kimliksiz, vatansız ve devletsizliği
özleyen, kan kaybeden küreselleştirmeye karşı yükselen milliyetçilikten
patronları adına rahatsız olan küreselciler ve yanaşmalarıdır. Etnik merkezli
ırkçılık demokratikleşme diye yutturulmaya çalışılıyor. Bir çok yanlış ezber
sürekli tekrar ediliyor. Maksat milli devlet ve üniter yapıdan uzaklaştırmak,
bize yeni Osmanlı’ya geç, dün olduğu gibi yine ağabeyliği sürdür, sınırlarını
genişlet ama milli devlet ve üniter yapıda ısrar etme deniyor. Çokkültürlülük
(çok seslilik değil) tuzağına düş, egemenliği paylaş, çözülmeye destek ol, ana
diliyle eğitim yap; Devletin kurucu unsuru ve iradesini dışla, Milli Mücadeleyi
reddet ve Cumhuriyet ile kavgalı ol, yerel yönetimlere özerklik ver, daha sonra
onları Filistinlileştir.

Milli kimlik hemen hemen hiçbir ciddi
devlette etnik çağrışım yapmaz. Fransada’da Fransız, Almanya’da Alman,
Türkiye’de Türk… Milli Mücadeleyi yapan onu Cumhuriyetle taçlandıran kurucu
unsur, o ülkenin ve milletin adıdır. Bizde ise farklı bir zorlama var.

Bir başka dikkat çeken husus da dinle
milliyeti kapıştırmaktır. Mesela kimse sen Hristiyan mısın, yoka Fransız mısın;
Protestan mısın, yoksa Alman mısın gibi anlamsız soruları sormaz. Ama
Türkiye’de sorulur. Bizde İslam ve Türklük bazılarınca birbirine rakip gibi
gösterilir. Bunlar rahmetli Mehmet Akif’ten de bazı şeyleri öğrenmemişlerdir.
İslam şeref duyduğumuz, çoğu zaman nerede diye aradığımız ümmettir; Türklük ise
yine şeref duyduğumuz milliyetimizdir; tarih boyu milletimizin adıdır.

Yeni anayasa’da etnik taassup ile
marjinal gurupların önü açılır. Dün terör baskısı, bugün sözde müttefik Batılı
dostlarca işbirlikçiler de kullanılarak hedeflerimizden uzaklaştırılmamız
istenir. Milli savunma sanayii bunun başında yer alıyor. Bu ne dayanılmaz
sevgidir ve ilgidir bize bilemiyorum. Anlamlı bütünleşme yerine sürü veya
kalabalık haline dönüştürülmek istenen bir Türkiye var. Aslında farklılıkları
kutsallaştırmak, etnik tuzak, ufalanma emperyal güce alan açmaktır.

Milletleşme olmadan demokratikleşme
olamaz ve demokrasi de sürdürülemez. Demokrasi milletleşme üzerinde yükselir.
Anayasa’daki maksatlı bazı değiştirmelerle insanları birbirine ötekileştirerek,
düşman ederek ileri bir demokrasi kurulamaz. TC yeni kurulmuş ve arayış içinde
olan, tamamlanmamış bir devlet değildir. Hiçbir ciddi devletin kabul
edemeyeceği teklif ve dayatmalara önce ülkeyi yönetmeye aday bazı siyasetçiler
bu kadar teslim olmamalıdır. Atatürksüz Atatürkçülerin bollaştığı kıdemli bir
partimizde Atlantik ötesinden yeni tayin edilen ABD’li müfettiş geliyor diye ay
yıldızlı bayrağımızı kaldıranları anlamak da çok zordur.  

DEVA Partisi Siyasi Çıkar İçin Ateşle Oynuyor

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve parti
yöneticileri, seçimlerde oy devşirmek için ana dilde eğitim, tarikatların
yapılanmasına izin verilmesi, Anayasa’daki Türklük tanımının değiştirilmesi
gibi milli birliğimizi, bütünlüğümüzü ve üniter yapımızı tehlikeye atacak
önerilerde bulunuyorlar. Açıkçası DEVA Partisi ateşle oynuyor. Milli varlığımız
tehlikeye girerse,  hepimiz bunun altında
kalırız.

 

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve parti üst
yöneticilerinin nasıl ateşle oynadığını tek tek belirtelim. 

 

1.Kürtçe’nin anadil olmasını Anayasa’ya eklemek
istediklerini, bunun için Anayasa’nın 42. maddesinin de değiştirilmesi
gerektiğini vurguladılar. Buradan anladığımıza göre Anayasa’nın eğitim hakkını
tanımlayan 42. maddesindeki şu ifadelerden rahatsız oluyorlar: “Kimse,
eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı
kanunla tespit edilir ve düzenlenir. Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve
inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin
gözetim ve denetimi altında yapılır. Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve
öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve
öğretilemez.”

 

Dünyanın bütün milli devletlerinde eğitim dili, resmi/milli
dildir. Çünkü birden fazla eğitim dili olursa, 
milli birlik, beraberlik ve bütünlük sağlanamaz. Ana dili öğrenmek doğal
bir haktır ve devletin bu konuda gerekli tedbirleri almak zorundadırlar
Ülkemizde de 2000’li yılların başlarından itibaren ana dil öğrenme kurslarının
açılması, okullarda Kürtçe’nin seçmeli ders olarak okutulması yasal güvence
altındadır. Kürtçe kursları ve dershaneleri ile okullarda açılan seçmeli Kürtçe
derslerine talip olan öğrenci sayıları yetersiz olduğu için çok verimli olmadı.
Ayrıca Mardin Artuklu, Diyarbakır Dicle, Bingöl ve Muş Alpaslan
Üniversitelerinde Kürtçe öğretmen adayı yetiştiriliyor.

 

2. Devrim kanunları ile yasaklanan tarikat yapılanması ile
ilgili olarak da DEVA Partisi lideri Ali Babacan 3.1.2023 tarihinde HaberTürk
kanalında; cemaat, tarikat ve dini grupların açık bir şekilde dernek olarak
yapılanabilmeleri gerektiğini belirterek şunları söylüyor: “İnancı
doğrultusunda örgütlenebilme özgürlüğü insan hakkı. Ama resmen
yapılabilmeliler. İbadethanelerini açabilsinler. O kanunlar gerçekten
yasaklayabilmiş mi? Yeraltına inince devletin denetleme imkânı kalmıyor. Devrim
kanunlarının o gün için bir mantığı var, anlıyorum. Ama bugünün şartlarına göre
tekrar bakmamız gerekiyor.” 

 

Tarikat ve cemaatlerin dini algılamaları, yorumlamaları,
ibadet usul ve erkanları farklıdır. Her biri kendine göre dini hayatı yönetme
ve yöneltmeye kalkarsa dini hayatta büyük bir karmaşa olacağı görüldüğü için
Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Ayrıca tarikat ve cemaatlerin devlet
hayatına müdahaleleri de onların yasaklanmalarına sebep olmuştur. Tekke ve
Zaviyelerin Kapatılması Kanunu da tarikatların aktif rol aldığı 1925 yılındaki
Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra çıkarılmıştır. 
2 Eylül 1925 tarihli kararname ile tekke ve zaviyelerin kapatılması
kararı alınmış, 30 Kasım 1925 günü yürürlüğe girmiştir. Tarikat ve cemaatlerin
devlet hayatına müdahaleleri ve bürokraside kadrolaşma çalışmaları bugün de
devam etmektedir. Bu yüzden ilgili kanunun çıkarılma gerekçesi hala geçerlidir.

 

3. DEVA Partisi Kurumsal İletişim ve Tanıtım Başkanı Sanem
Oktar’dan   “Türklük” tanımıyla ilgili
gündeme oturacak bir açıklama geldi. Oktar, katıldığı bir radyo programında
“Anayasa’dan Türklüğü çıkarıyor musunuz” sorusuna “Doğru” diye yanıt verdi.
Gazeteci Enver Aysever’e konuşan Oktar, “Türkiye’de Atatürk milliyetçiliği
diye bir tarif var. Siz başka bir tarif mi getiriyorsunuz? Anayasa’dan Türklüğü
çıkarıyor musunuz?” sorusuna yanıtında şu ifadeleri kullandı: “Doğru.
Kabul edeceğimiz vatandaşlık anlayışında herhangi bir etnik, dini ya da
kültürel kimliğe atıf yapılmayacaktır. Farklılıklar arasında birini diğerine
karşı ayrıcalıklı kılan bir tercihte bulunulmayacaktır. Her vatandaşı eşitlik
temelinde kapsayan bir anlayış benimsiyoruz.” Ayrıca Babacan da, iktidar
olmaları halinde Anayasa’nın Türklük tanımı yapan 66. maddesini
değiştireceklerini söyledi.

 

Anayasa’nın 66. maddesinde Türk’ün tanımı şöyle yapılıyor:
“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk
babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.” Bu maddede Türklük iki gerekçeye
dayandırılıyor:

 

a. Aynı vatanı paylaşmak ve o vatana bağlı olmak. Bu
gerekçeye göre soyuna bakılmaksızın yaşadığı toprakları vatan bilmenin Türk
olmak için yeterli olduğu belirtiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Önderi
Atatürk de Türk milletini “Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran halka Türk
milleti denir” ifadesiyle tarif etmektedir.

 

b. Türk anadan ve babadan doğmak. Bu gerekçede ise soy
olarak Türk anne babadan doğanların da doğrudan Türk kabul edileceği
belirtiliyor. Bundan niye rahatsız olduklarını bilemiyorum.

 

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve bazı yöneticileri
siyasi menfaat için yanlış bir rota izliyorlar. Kendilerini dostça uyarıyoruz,
yanlış yoldasınız. Vatanını ve milletini seven bir Türk vatandaşı olarak DEVA
Partisi yöneticilerinden ricam, milli varlığımızı zarar verecek bu tehlikeli
görüşlerinizden bir an önce vazgeçin. Bu görüşleriniz; Türklük ve Türkiye
Cumhuriyeti düşmanlarını ve bölücüleri mutlu eder.  Bir an önce sonu, milletimizin birlik ve
beraberliğini, ülkemizin üniter yapısını bozacak bu tehlikeli görüşlerden
vazgeçiniz.

Sinan Ateş Cinayeti ve Derin Suskunluk

Sinan Ateş cinayeti öncesine dair bilgi
kırıntılarını şimdilik bir yana bırakalım. Ama cinayet sonrası derin
suskunluk bazı şeyleri bangır bangır haykırmakta.

Öldürülen şahıs Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı, MHP üyesi
ve gelecekte MHP Genel Başkanı olabileceği düşünülen bir isim… Doçent Dr. unvanlı
bir akademisyen…
38 yaşında bir eş ve iki çocuğu olan bir baba…

İlk defa bir Ülkü Ocakları Genel Başkanı öldürüldü. Kuşkusuz
çok önemli bir olaydır bu.

Ama cinayet işlendikten sonra Ülkü Ocaklarından bir ses
yok. MHP Genel Başkanı ve diğer yöneticilerinden çıt yok.

Cinayetten 4 gün sonra MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın
yaptığı uzun açıklamada Sinan Ateş’in adı bile yok. Üzüntü beyanı, başsağlığı, fail
ve azmettiricilerin cezalandırılması talebi yok. Şüphelilerden birinin bir MHP
milletvekilinin evinde yakalandığına dair haberler hakkında tek kelime açıklama
yok.

Sinan Ateş MHP Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın 12
yıl siyasi danışmanı olarak görev yapmış. Bu Milletvekilinden de hiçbir
açıklama hatta bir üzüntü beyanı bile yok.

AKP Genel Başkanı ve yöneticilerinden hiçbir
tepki yok.

Her konuda konuşmasıyla tanıdığımız İçişleri Bakanı ve Adalet
Bakanlarından
da ses çıkmadı.

Belki daha da şaşırtıcı olanı Doç. Dr. Sinan Ateş’in öğretim
üyesi olarak görev yaptığı Hacettepe Üniversitesi’nden de bir
açıklama yapılmadı.

Bu derin sessizliğin daha ağır şüphelere yol açtığını bunca
tecrübeli insanlar bilmez mi?

Böyle bir “akıl tutulmasını” anlamamız mümkün değil.

Hadi “siyasi cinayetin içeriğini bilmedikleri için tereddüt
etmiş olabilirler” diye düşünmeye çalışalım.

Ama hiç olmazsa “ölene rahmet, sevenlerine sabır ve başsağlığı
dilemek” ve “olayın faillerinin ve azmettiricilerinin en kısa zamanda bulunması
ve cezalandırılmasını dilemek” niye akıllarına gelmedi?

“Ucu nereye giderse gitsin, cinayet aydınlansın” demek çok mu
zordu?

**************************

Herkesin Bildiği Sır

Fatih Altaylı, Sinan Ateş’in arkadaş çevresinden aldığı bilgiyi
yazdı: Sinan Ateş, “Benim kalemimi kırmışlar. Haberi geldi. Her an bir
şey yapabilirler”
demiş.

Altaylı’ya göre, “Sinan Ateş’in siyasi çevresinde bu işi kimin
yaptığına, kimin yaptırdığına ilişkin hiçbir bilgi eksiği yok. Herkes her
şeyi biliyor. Ve herkes susmuş bekliyor.”

Demek ki bir vatandaşımız “beni öldürecekler” dediği halde devletimiz
O’nu koruyamamıştır.

Peki, biz sade vatandaşlar olarak cinayeti işletenler ve
maksatlarını
biliyor muyuz? Hayır.

Teknik olarak cinayetin çok kısa zamanda bütün ayrıntılarıyla
birlikte ortaya çıkarılabilmesinin mümkün olduğundan kuşkumuz yok. Fakat
failler yakalansa bile azmettiricilerin yakalanıp cezalandırılacağına inanıyor
muyuz? Hayır.

Neden böyle bir kanaatimiz olduğu açık.

****

Bundan önce bu ülkenin ana muhalefet partisi lideri Kemal
Kılıçdaroğlu
bir cenaze namazı sırasında darp edildi ve linç edilmekten
zor kurtuldu.
Fail/ failler ile azmettiriciler ceza almadı. İktidar
ortakları Kemal Kılıçdaroğlu’na “geçmiş olsun” bile demediler.

Aralarında Sabahattin Önkibar, Orhan Uğuroğlu, Yavuz Selim
Demirağ, Levent Gültekin, Murat İde, Ahmet Takan
gibi kamuoyunda tanınıp
bilinenlerin de olduğu ondan fazla gazeteci saldırıya uğradı. Hiçbir fail ceza
almadı, azmettiriciler bulunmadı.

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in evinin önüne kadar
gelip alenen tehdit eden
gruptan ceza alan olmadı.

Bütün bu olaylarda failler tutuklanmadı, karakolda şikayetçiler
kadar bile kalmadılar.

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ saldırıya
uğradı. “Kasten ve tasarlayarak öldürmeye teşebbüs” edenler yakalandı.
Özdağ’ı sopa ile darp eden ve silah çeken 5 şüpheli, savcılığın talebi üzerine
20 gün sonra tahliye edildi.

Bütün bu olaylar olurken de MHP, AKP, hükümet kanadından ses
çıkmamıştı.

Yine Meral Akşener Rize İkizdere’de saldırıya uğradı. Sadece
bu olayda Cumhurbaşkanı’nın sesi çıktı. Ama “keşke sussaydı” dedirten bir sesti
o.

Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan (Rize’nin gelini olan Meral Akşener’e) “Yine
dua et ki gelin hanıma çok ileriye gitmeden ders verdiler.
İkizdere
yetmedi, Çayeli’ne gittin. Orada da gerekeni yaptılar. Daha neler olacak
neler…”
dedi.

Böyle bir ortamda Sinan Ateş cinayetinin azmettiricilerinin
ortaya çıkarılıp cezalandırılacağına inanmamız mümkün olamıyor.

**************************

Korku İklimi

Sedat Peker 14.10.2021 tarihinde Twitter’den paylaştığı ve Sadat’a
yönelik mesajında kendisinin de dahil olduğu bir ekibin ülkede korku iklimi
yaratmakla
görevlendirildiğine dair itirafta bulunmuştu. Sedat Peker’in
iddiası aynen şöyleydi: “Ülkede korku iklimi yaratmak için silahlanın
çağrısını yapmam ortak fikirdi.
Oluk oluk kan dökülme çıkışını yapacağından
haberdar değildik diyemezsiniz. O tarihlerin birkaç gün öncesinde yaptığım
görüşmelerin HTS kayıtları da ortaya çıkacaktır.”

Yukarıda yazdığım olaylar zincirinin ve Sinan Ateş cinayetinin arkasında
“korku iklimi yaratmak” amacı var mı bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var ki hukuk dışılık ve mafyatik
yöntemlerin
bu kadar cesaretlendirilmiş olması hukuka ve devlete olan
güveni yok ediyor.

Bu gidişat önlenemezse Türkiye’nin gelişmiş ülkeler arasına
girmesi mümkün olamayacak, hızla geri kalmış ülkeler kategorisine
düşmemize yol açacaktır.

Mihenk Taşından Klozet Taşına Ölçme ve Değerlendirme

Richard Bach tarafından
kaleme alınan ”Meraklılar” adlı romanı okuyorum. Hayatımda okuduğum en kötü
çeviri. Eğer Richard Bach’ı bu çeviri kitabıyla tanısaydım vallahi bir daha
okuyamaz ve dünyanın en kötü yazarlarından biri sanırdım. April Yayıncılık’tan
çıkan bu kitabın çevirmeni Aslı Esen Arslan.

Kitapta Dağgelincikleri’nin insansı
maceralarından bahsediyor ve her tür hesap kitap ölçümlerini
Dağgelincikleri’nin pençeleri üzerinden yürütüyor yazar. Hayal gücü ve felsefi
düşleri olağanüstü geniş olan Richard Bach, benzer mükemmel kurgu ve tasvirleri
“Martı” ve “Mavi Tüy” adlı eserlerinde de kullanıyor. Martı
ve Mavi Tüy kitaplarında da çeviriler harika…

Asıl konu ne Richard Bach, ne de Meraklılar kitabı…
Asıl konu Millî Eğitim Bakanlığı’nın zorunlu değil, mecburi yaptığı ya hafta
sonu, ya hafta içi beşten sonra alınması istenen ve karşılığında gereksiz bir
yorgunluk dışında bir kazanım sağlamayan “Ölçme ve Değerlendirme”
hizmetiçi eğitim semineri. Tek kazanım semineri veren arkadaşın ders ücreti
alması. Bir kişiye ücret ödemek için, elli kişinin mağdur edildiği olağanüstü
bir hizmet.

Ölçme ve Değerlendirme… Acaba neyi ölçüp neyi
değerlendirecek öğretmen? Güve otlamış, her yanı delik deşik bir adî kumaşı,
kırk parçalı mezurayla ölçüp, kırık ve kör bir makasla kesip, iğnesiz ve
ipliksiz bir makinada sağlam dikişle harika bir takım elbise siparişi vermeye
benziyor. “Güler misin, Ağlar mısın” adlı filmin yeni versiyonu.
Yönetmen Mahmut Özer.

Öğretmenler bu bilgileri öğrenince nerede
kullanacaklar? İçi yanlışlarla dolu, internet çöplüğünün kopyala yapıştır
nüshası olan ders ve çalışma kitaplarını mı, bu saçma bilgilerle kafasını
doldurup, yarının karanlık ufku gizlenmeye çalışılan çocukların zihinsel faaliyetlerini
mı? Bu çocukların sizlerin yanlışlarını hazmedip etmediklerini mi? Her gün
değiştirmenize rağmen, bir türlü bulmayı başaramadığınız doğru idari yazışma
kurallarını mı? Beceriksiz öğretim üyelerinizin öğretemediği ölçme ve
değerlendirmeyle mağdur etmeye devam ettiğiniz aday öğretmen bilgilerini mi?
Öğretmen olduğundan bu yana hiç ölçme ve değerlendirme yapmadığı için unutup
sayenizde hatırlayarak kendi kendilerini ölçme ve değerlendirmeye tabi
tutmalarını mı? AKP iktidarları süresince, birbirini karalayan ve yalanlayan
bakanların evhamlarını mı? Atadıkları bürokratların kâğıt üstünde bile bir boka
yaramayan projelerini mi? Neyi ölçüp değerlendirecek öğretmen?

Richard Bach’ın “Meraklılar” romanında
kullandığı ölçümle, hangi öğrenci, hangi dersin yazılı yoklamasından kaç millî
pençe, performansın hangisinden kaç millî pençe, hangi dersin projesinden kaç
millî pençe almış bunları mi ölçecek öğretmen? Eğer ölçme ve değerlendirmeye
vakıf olacak kadar bilgi sahibiyseniz siz oturan maratoncu bürokratlar da,
öğretmenlerin boylarının ölçüsünün kaç pençe edebileceğini hesaplayın, nasıl olsa
öğretmen denen zavallı mahlûkla masa tenisi oynamaya alışmışsınız. Çünkü bu
garibanlar alışılmış köleler olduklarından ne söylerseniz yapmaya hazırlar.
Hatta sövseniz, bunu melodi gibi gibi can kulağı ile dinlemeye hazırlar.

Şimdi ölçme ve değerlendirmeyi iyi öğrenin ve
başlayın ölçmeye ölçebileceğiniz her şeyi sayın öğretmenler, yarın bilgisini
ölçebileceğiniz öğrenci kalmayacağı zaman, KPSS’de hangi bakan kaç pençe fitte,
nereden nereye kaç pençe sürede uçtuğunu ölçtürmezlerse, klozet kenarlarını
ölçtürebilirler sizlere sayın öğretmenler.


Öğretemiyoruz, Öğrenemiyoruz

Bir milletin geleceği için en kritik sermaye nedir dersiniz? Toprak mı? Madenler mi? Kurulu fabrikalar mı? Merkez bankası rezervi mi?

Hiçbiri… En kritik sermaye şüphesiz insan sermayesidir. Bir de o insanların birlikte başarma gücünü gösteren sosyal sermaye veya toplum sermayesi. Sonuçta toplum sermayesi de insan sermayesi üstüne kurulur.

İnsan sermayesi ile başlayalım. İnsan sermayesi ülkedeki insanların tek tek bilgi ve becerilerinin toplamıdır. Bunu arttırmanın yolu eğitimdir. İşin içinde öğrenme de insan sermayesini etkiliyor. İnsan sermayesi ölçülürken insanlarınızın yıl cinsinden iş tecrübesi de dikkate alınır. Fakat 21. asırda bilgi ve becerinin temeli eğitimde atılır.

İnsan sermayemiz ne kadar?

Biz, insan sermayesinde ne hâldeyiz? Çağdaş insan her şeyi ölçüyor. Slogan şudur: Ölçmezseniz iyileştiremezsiniz. İnsan sermayesinin de ölçüleri var. OECD’nin PISA ve PIAAC’ı bunlardan bazıları. Ölçümlerde OECD ortalamalarının altındayız. Eğitimimizin kalitesi hakkında başka ipuçları da var. Her yıl orta ve yükseköğretimde çeşitli sınavlar yapılır. Hepsinin heyecanını haberlerde izleriz. Sonra sıfır alan, 20 sorudan, 40 sorudan ancak birkaçını bilebilen çoğunluk haber olur. Her yıl bu acı haberler tekrarlanır.

Ayrıntılı ölçüleri bir yana bırakalım. Öğrenilip öğrenilmediği çok kolay anlaşılan bir bilgi, yabancı dildir. Bizim çocuklarımız gittikçe daha küçük yaşlarda başlayarak haftada saatlerce yabancı dil dersi alır. Bu üniversitede de devam eder. Sonuçta, bütün öğretimi yabancı dille yapan bir azınlık dışında bir yabancı dili hakkıyla bilenimiz pek azdır. Aslında fenden matematiğe, sosyal bilgilerden Türkçe yazmaya kadar birçok alanda da hâlimiz yabancı dilden farksızdır. Fakat bu alanlardaki beceriler, daha doğrusu beceriksizlikler yabancı dil yetersizliği kadar kolay anlaşılmıyor.

Niçin?

Geçen yazımda Amerikan Psikoloji Derneği APA’nın eğitimin her kademesinde geçerli bazı bulgularından bahsetmiştim. En önemlisi iki bulguydu. Kolay anlaşılan iki bulgu:

  1. Öğrencinin iç motivasyonu, dışarıdan havuç- sopa yöntemiyle verilecek motivasyondan üstündü.
  2. Konuyu öğrenme ve konuya hâkim olmayı hedefleyen öğrenciler, sınav yarışında öne geçmeyi hedefleyen öğrencilerden daha iyi öğreniyordu.

Her şey sınav için

Bu iki sonucun birbiriyle ilişkisi de açık. “Ben bu konuyu öğreneceğim, bu işin ustası olacağım, bu alana hâkim olacağım.” iç motivasyondur. “Yarışı kazanacağım.” dış motivasyona daha yakın. Sınav sonuçlarının belirlediği sıralama hem havuçtur hem de sopa.

Bizim öğrenim dünyamızı düşünün. Her şey sınav içindir. Sınavda diğerlerinden daha çok net doğru yapmak her şeyin üstündedir. Hâlbuki sınav, konuya hâkimiyeti, ustalaşmayı ölçmek için yapılır değil mi? Türk öğrenci akıllıdır. Daha çok net doğru yapmak için konuya hâkim olmasının gerekmediğini keşfetmiştir. Konuyu öğrenmek değil sınav kazanmayı öğrenmek… Artık hepimiz ikinci için birincinin şart olmadığını biliyoruz. Hatta konuyu öğrenmeye çalışmak zaman kaybıdır. O zaman anlamakla kaybedilmemeli, eski sınav sorularını çözmeye ayrılmalıdır. Bir de doğru cevabı tahmin tekniklerine. Her konu için yüzlerce eski sorunun çözümünü seyreder ve bu arada doğru şıkkı tahminde ustalaşırsanız, başka hiçbir alanda ustalaşmanız gerekmez.

Akıllı öğrenci ve velilere bu yeni ustalıklarda ücreti karşılığında yardımcı olan koskoca bir endüstri peydahlanmış. Yeni hayat stratejileri geliştirilmiş. Mesela üniversiteye hazırlık için lise son sınıfta açık öğretim lisesine geçmek; böylelikle okula gidip vakit kaybetmekten kurtulmak. Sınava hazırlık dershaneleri pahalı ama onlar çoktan seçmeli testte başarılı olmanın uzmanı.

Tarih, edebiyat gereksiz

Bir ara, “Okulda değil dershanede daha iyi öğreniyoruz.” lafı vardı. Buradaki “öğrenme” de tabii, çoktan seçmeli soru çözmeyi öğrenmeydi. Fakat liseler de yarışa katılmış. Bakın bir fen lisesi müdürü, çocuğunu kaydetmek için gelen bir veliye okulunu nasıl methediyor: “İyi bir yere geldiniz. Burada, fen lisesinde,  çocukları sınavlara çok iyi hazırlıyoruz, tarih, edebiyat gibi gereksiz dersleri işlemiyoruz. O ders saatlerinde çocuklara kimya, matematik soruları çözdürüyoruz.” Dikkat edin kimya, matematik dersi de yapmıyorlar. Kimya, matematik soruları çözüyorlar… Veli, “ama çocuğum eşit ağırlıklı…” diye itiraz edince de, “Ne yapacaksınız eşit ağırlıklıyı, iyi bölümler sayısalda.” cevabını alıyor.

Neydi APA’nın bulduğu: Yarışma hedefleyen öğrencinin bilgisi yüzeyseldir. Yarışma hedefleyen öğrenci öğrendiklerini kısa sürede unutur. Yarışma hedefleyen öğrenci kopya çekmeye daha yatkındır. Kime göre? Ustalık, konu hâkimiyeti hedefleyen öğrenciye göre. Fakat öyle öğrencinin bu düzende hiç şansı yok.

Onun için öğrenen de pek yok.

Lozan’ın Gizli Maddeleri, Bundan Sonra Ne Olacak?

On
yıllardır hasretle beklediğimiz 2023 yılına ulaştık. 2023 biz Türkler için
fevkalade önemli bir yıl çünkü her şeyden önce bu sene Cumhuriyetimizin 100.
yılı. İkincil olarak Lozan’ın gizli maddeleri gereği şimdiye kadar
yapamadığımız pek çok şeyi bundan sonra yapabileceğiz. Ve bu husus hayatımızda
pek çok değişikliğe neden olacak. Ve tabi ki bu sene belki de Türk tarihinin en
kritik seçimlerinden biri yapılacak. Şimdi asıl konumuz olan Lozan’ın gizli maddelerine
ve bundan sonra hayatımızın nasıl değişeceğine gelelim. Peşin peşin belirteyim,
ben size madendi, petroldü öyle herkesin bildiği şeyleri anlatmayacağım. Bunlar
kimsenin bilmediği meseleler!!

 

Bundan
sonra Türk milleti ne kadar yerse yesin kilo almayacak. Diyet yapalım,
boğazımızdan kısalım, ekmeği azaltalım, yok efendim her gün onbin adım atalım,
kibrit kutusu kadar peynir ve iki dilim ekmekle öğün yapıp bir sonraki öğüne
kadar açlıktan kıvranalım, yediğimiz her şeyin kalorisini hesaplayalım falan
yok artık! Bundan sonra istediğiniz kadar pasta, börek çörek gömebilirsiniz,
hiçbir şey olmaz!!

 

İkincisi
artık diri ve fit bir vücuda sahip olabilmek için spor yapmaya, fitness
salonlarına yazılmaya, zumbaya sambaya gitmeye, kardiyo çalışacağım diye kendini
heder etmeye, sabahın köründe kalkıp kilometrelerce koşmaya, ağırlık kaldırmaya
falan hiç gerek yok. Bundan sonra herkes yattığı yerden fit olacak!! Neden? Çünkü
Lozan dayatması bitti artık!!

 

Lozan’ın
bitmesinin sosyal hayatımıza en büyük katkısı, bundan böyle her türlü çıkma,
buluşma, evlilik vb. teklifini kızlar yapacak. İş hayatında, sosyal hayatta,
politikada sadece kadınlar ve gerektiği ölçüde sembolik olarak erkekler yer
alacak. Evi kadınlar geçindirecek; ev işi, yemek, temizlik, çocukların bakımı
erkeklerden sorulacak.

 

Lozan
sonrası ekonomimiz de şaha kalkacak. Bundan sonra devlet bizden vergi
almayacak. Gidip sıfır araba mı aldınız, iki araba parası da devlet size
verecek. Ev/arsa falan mı aldınız, yılda iki defa devlet size para ödeyecek. Yaptığınız
her alışverişin %18 tutarını devlet size her ay KDV olarak ödeyecek. Bir
şekilde çalışarak para mı kazandınız, hoop devlet size yine para ödeyecek. Araç
garantili köprü, tünel ve yollardan her geçtiğinizde Super Mario gibi bonus
kazanacaksınız. Devlet, her geçiş için hesabınıza para yatıracak!!

 

Türk
milleti olarak sırf Lozan’ın gizli maddeleri yüzünden kitap mitap okumuyorduk.
Hamdolsun, 2023 geldi ve kara günler geride kaldı. Bundan sonra bütün Türk
milleti hasretle, aşkla, tutkuyla kitap okuyabilecek.          

 

Lozan’ın
sizler açısından kötü, biz avukatlar açısından da iyi yönü şu olacak; Biz
avukatlar, kanunda yazmasına rağmen sırf Lozan’ın bu konudaki gizli maddesi
yüzünden müvekkillerimizden danışma ücreti almıyorduk. Ama artık mecburen sırf
bu Lozan şeyisinin bitmesi yüzünden her birinizden danışmanlık ücreti almak
zorundayız. Bizim için de zor ama ülkemiz ve milletimiz için bu fedakarlığı
yapmak zorundayız!!

 

Yeni
yılla beraber hayırlı olsun!!

Üretmek

Yeni yıl 2023 e girerken yapılan bir analiz;

Hollanda’da tarım sektörü epey çeşitli: Bitkisel tarımın
yanı sıra süt ve süt ürünleri, , ağaç yetiştirme ve domuz yetiştiriciliği gibi
geniş bir yelpazede tarım ve hayvancılık yapılmaktadır.

Avrupa’nın en küçük ve en yoğun nüfusuna sahip olan
Hollanda’nın tarım alanları Türkiye yüzölçümünün yedide biri kadar ama 2014’te
gerçekleştirdiği tarımsal ihracat 80,7 milyar Euro (90 milyar Dolar)
seviyesinde.

Hollanda tarımdaki ihracat payıyla ABD’den sonra dünyada
ikinci sırada yer alıyor. Peki, tarım arazileri 1 milyon hektarı geçmeyen,
toprakları büyük oranda denizden kurtarılmış ve çok az güneş gören Hollanda
bunu nasıl başarıyor? İlimle.

Hollanda, dünyanın tarım alanındaki en başarılı Wageningen
Üniversite’sine ev sahipliği yapıyor.

Eğitim, araştırma ve nitelikli iş gücünün yüksekliği
dolaysıyla dünyanın yeme-içme sektöründe önde gelen 40 şirketinden 12 sinin
Ar-Ge merkezi Hollanda’ da.

Hollanda, tarımın yanı sıra, Emirgan koruluğundan aldığı
çiçekleri geliştirerek; şu anda dünyanın en büyük çiçek üreticisi.

Ülkemizde durum ne?

Tarım ve hayvancılığın başı çektiği ülkemizde uygulanan
devlet politikaları sayesinde, eldeki verilere göre, Bulgaristan’ın yüz ölçümü
kadar tarım toprağımızı çoraklaştırmışız; verimsiz hale getirmişiz., Toprak
sahipleri üretemez duruma düşürüldü; temel gıda maddeleri ithal edilmezse açız.
Neden? Bizde adı konulmamış bir hastalık var. Uzun yılların tortusu ranta
yönelik üretmeyen bir sistem var.

*

Düşünce üretemeyen bilimden mahrum ortak akıl kavramının göz
ardı edildiği toplumlarda tabiatıyla yolsuzluğu, haksızlığı, hukuksuzluğu,
hırsızlığı ve topyekûn ahlaksızlığı tek tek ayrı hastalıklar gibi görürseniz,
hastanın derdine derman olamazsınız.

Ne yazık ki, bugüne kadar ülkemizde herkesin bilip de
söyleyemediği gerçek bu… Her sorunda olduğu gibi, yolsuzluk sorununda da kimse
parmağıyla asıl hastalığa işaret edemiyor.

Çünkü asıl hastalığı teşhis etmek, ilan etmek cesaret işi.
Çünkü hastalığın kalpten, beyinden kaynaklandığını söylemek durumunda olanlar,
zaten o organlar üzerinde tasarruf edenler. Kimse, ‘’evet, sistem hastalıklı,
ama o hastalıkları doğuran da bizleriz demeye yanaşmıyor. Çünkü yolsuzluğu para
sisteminin öznesi haline getirmiş toplumun düşünceye yönelik sabrı ve külfeti
içerir bilim üretmesi beklenemez.

Görüyoruz ki bu ülkede yaşayan hiç kimse yolsuzluktan, hak
ettiğini alamamaktan ve hak etmediği muameleyi görmekten memnun değil. Öyleyse
bu hastalığın devam etmesini isteyen başka bir takım çıkar çevreleri var.

Dış güçlerin, düşünce sistemi ortaya koyarak itibar
kazanamamış ülkemizi istedikleri yönde idare etmeleri için bazı gizli gruplara,
siyasilere, bürokratlara, gazetecilere ve işadamlarına verdikleri en önemli
menfaat, işte bu yolsuzluk hürriyeti… Çoğu kez yolsuzluk, yapanın yanına kar
kalıyor. Çünkü yolsuzluktan mustarip olan kitlelerin değil ama yolsuzluk
yapanların arkaları güçlü.

İş bununla da kalmıyor. Toplumu yönetenlerin ahlakı, sonuçta
toplumun ahlakı haline gelir. Bugün de öyle değil mi?

Evet, düşünce üretemeyen, işi ehline veremeyen toplumların
akıbeti bu olsa gerek.