21.6 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 276

Şâir, Edip ve Hatip Yavuz Bülent Bâkiler İle Alevî Halk Şâirleri’ni Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Lirik ve
epik şiirler yazan bir şâirsiniz. Kültürümüz, halk edebiyatı ve  hâliyle halk şâirleriyle ile yakından
ilgilisiniz. Sizinle, zaman zaman sert tartışmalara konu olan fakat satıhta
kalan bir iki cümleden başka söz edilmeyen Alevi Halk Şâirlerini konuşalım.
Lütfedeceğiniz umûmî bir değerlendirme ile başlayabilir miyiz?

Yavuz Bülent Bâkiler: Umûmiyetle
Alevî-Bektâşî halk şâirlerinin şiirleri şeriatla sürtüşmenin, mücâdelenin
hikâyeleriyle doludur. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’iyle On iki imama karşı duyulan
sevginin, yüzyıllardır ezilen, gizlemek ihtiyacını hissettikleri
Alevîlik-Bektâşîlik inançlarının yansıması olarak görülen şiirlerinin
sergilediği kimliğin sıkıntılara sebebiyet vermesi, düşünce dünyâmızın
gündeminde derinlemesine iz bırakmıştır. İlmî inceleme bekleyen konular ve
meseleler, şiirlerde ele alınmıştır.  İlim,
irfan ve insanlık sevgisi üzerine oluşturulan Alevîliğe – Bektâşiliğe inanan
şâirlerin yazdığı şiirler:

-Allah – Muhammed
– Ali üçlemesine inanıp iman getirmiş, İslâm’ın özüne tasavvufî metotlarla
bağlanmış olmalarının; dört kitabı hak bilmelerinin;

-Hakk’ı ve
halkı sevmeyi, kimseye zarar vermemeyi, olabildiğince insanı kâmil olmaya
gayret etmeyi, bu doğrultudaki öğretiye inanmayı ilke edinmelerinin;

-Hz. Muhammed’in
biricik varlığı olan Ehl- i Beyt’e büyük bir sevgi ve saygıyla bağlanmış,
onları sevenlere tevella, sevmeyenlere teberra okumalarının;

-Hakk’ı kendi
özlerinde bulmuş, özlerini temizleyip O’nu devamlı zikretmelerinin;

– Müminin gönlünü
Allah’ın evi saymalarının;

-Temizlik
insanın kendi özünün arıtılmasıdır. ‘Kendisi temiz olmayan asla başkalarını temizleyemez
inancına sadakatlerinin;

-Dört kapı,
kırk makama inanmalarının; eline, beline ve diline sâdık, eşine, aşına ve işine
sâhip olmayı insan olmanın temel kuralı saymalarının;

-Üç sünneti,
yedi farzı rehber edinmelerinin;

-Yetmiş iki
milleti kardeş bilmelerinin, Tanrı eseri saymalarının, bunun için sevmelerinin,
saymalarının, eşitlikten kardeşlikten, dürüstlükten, doğruluktan yana
olmalarının yazıya dökülmüş şeklidir.

Çetinoğlu: Şiirlerinde
tavsiyelerde bulunuyorlar…

Bâkiler: Evet! Onlar; ‘Bin defa mazlum olsan bile, bir defa zâlim
olma’
ilkesini herkese tavsiye ederler. Kimseye kin, kibir, haset beslemez,
buğz etmez, insan gönlünü incitmez, haram yemez, döktüğü varsa doldurur,
ağlattığı varsa güldürür, Allah katına kul hakkı ile gitmemeye çalışırlar.  

Bâzıları ve
bâzan cuş-u huruşa gelip Hz. Ali’nin olgun, doruk kişiliğine secde etmek gibi
taşkınlıklara sapmaktan kendilerini men edemedikleri de olabilmektedir.  

Aynayı tuttum yüzüme

Ali göründü gözüme

Nazar eyledim özüme

Ali göründü gözüme

Çizgisinde sınırında
kalabilenlere selâm olsun!

Çetinoğlu: Âşık Veysel hakkında
neler söyleyeceksiniz?

Bâkiler: Âşık Veysel Şatıroğlu, 1894 yılında
Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyâya geldi. Yedi yaşında
iken çiçek hastalığından görme kabiliyetini kaybetti.  Bir başka bilgiye göre bir gözü çiçek
hastalığından görmez oldu, diğer gözü de öküz boynuzunun çarpmasından… Üçüncü
bir hikâyeye göre de başını âniden çevirmesiyle yakınında bulunan övendirenin
gözüne girmesinden… Kendisi bu durumdan hiç şikâyetçi değildir. ‘Gözlerim dünya ışığına kapandı ise, Cenâb-ı
Allah gönül gözümü açtı. Hâlimden memnunum
’ der.

Çetinoğlu: Saz çalmayı
nasıl öğrendi?

Bâkiler: On yaşına geldiğinde babası,
biraz oyalanması için, biraz da teselli bulması için bir kırık saz alıp oğluna
hediye etti. Saz çalmasını kendi kendine öğrendi. Birinci Dünya Savaşı
çıktığında 20 yaşındaydı. Köydeki bütün emsalleri askere alındı. O, köydeki
yaşlı erkeklerle ve kadınlarla kaldı. Vatana hizmet etmekten mahrum kaldığı
için çok müteessir oldu. Teessürünü dertli dertli saz çalarak, şiir yazarak
gidermeye çalıştı.

Çetinoğlu: Şöhret
sâhibi oluşunun hikâyesini anlatır mısınız?

Bâkiler: 1930 yılında Sivas’ta Maarif
Müdürü olan şâir Ahmet Kutsi Tecer’le tanıştı. Tecer O’nu Sivas’ta yapılacak
olan ‘Şâirler Bayramı’na hazırladı.
Kendisine halk şâiri olduğunu belirtir bir belge verildi. O belge ile şehir
şehir dolaşıp, çaldı-söyledi. Yolu Ankara’ya düştüğünde O’nu Atatürk’le
tanıştırdılar. Kısa zamanda Türkiye’nin sesi oldu, kitapları yayınlandı,
radyodan bütün Türkiye’ye seslendi. Bütün Türkiye’nin tanıyıp sevdiği Âşık
Veysel oldu.

Âşık
geleneğinin son büyük temsilcilerinden olan Âşık Veysel, bir dönem yurdu
dolaşarak konserler verdi. 1965 yılında özel kanunla maaş bağlandı. 1970’li
yıllarda Gülden Karaböcek, Hümeyra, Esin Afşar ve diğer müzisyenler Âşık
Veysel’in deyişlerini düzenleyerek yaygınlaşmasını sağladı.

Çetinoğlu Şiirlerinde
kullandığı Türkçeyi nasıl buluyorsunuz?

Bâkiler: Eserlerinde sâde bir Türkçe
kullandı. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç
içedir. Tabiat, sosyal olaylar, vatan sevgisi, birlik ve kardeşlik konularını
işledi. Şiirleri; Deyişler (1944), Sazımdan Sesler (1950), Dostlar Beni
Hatırlasın (1970) isimli kitaplarında toplandı. 1973 yılında akciğer
kanserinden vefat etti. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri
tekrar yayınlandı.

Çetinoğlu: Ezberinizdeki
şiirlerinden okur musunuz?

Bâkiler: Hatırımdaki bölümler şeklinde okuyayım:

Çalışırsam toprak verir cömerttir

Emeksiz istemek dermansız derttir

Çalışmak insana büyük servettir

Kese coşar, gönül coşar, el
coşar…

***

Karnın yardım kazmayınan belinen

Yüzün yırttım tırmığınan elinen

Yine beni karşıladı gülünen

Benim sâdık yârim kara topraktır.

***

Allah birdir, Peygamber hak

Rabbül âlemindir mutlak

Senlik-benlik nedir bırak

Söyleyim geldi sırası

***

Vatan sevgisini içten duyanlar

Sıtk ile çalışır içten duyarak

Milletine, devletine uyanlar

Demez neme lâzım, neyime gerek

Vatan aşkı ile çalışan kafa

Muhakkak erişir öndeki safa

Tesir – nüfuz olur her bir tarafa

Herkes onu büyük tanır severek

***

Ben giderim adım kalır

Dostlar beni hatırlasın

Düğün olur bayram gelir

Dostlar beni hatırlasın

Can kafeste durmaz uçar

Dünya bir han, konan göçer

Ay dolanır, yıllar geçer

Dostlar beni hatırlasın.

***

Aslım Türktür, elhamdülillah
Müslüman

Şükür Amentüye etmişiz iman

Kalbime yaraşmaz şirk ile güman

Kalbimiz nur ile dolu sayılır.

***

Yezid nedir, kızılbaş

Değilmiyiz hep bir gardaş

Bizi yakar bizim ataş

Söndürmektir tek çâresi.

***

Türküz, Türkler yoldaşımız

Hesaba gelmez yaşımız

Nerde olsa savaşımız

Türküz! Türkü çağırırız.

***

Aldanma câhilin kuru lâfına

Kültürsüz adamın külü yalandır

Hükmetse dünyanın her tarafına

Arzusu hedefi, yolu yalandır.

***

Hedef alıp dövüştüğün kardaşın

Seni yaralıyor attığın taşın

Topluma zararlı yersiz savaşın

Hepimiz bu yurdun evlâtlarıyız

***

İftihar ettiğim büyük muradım

Türk oğluyum! Temiz Türk ecdâdım

Şehid ismi yazılsaydı soyadım

Kanım ile mezarımın taşına.

Çetinoğlu: Dâvut
Sulari hakkında neler söylemek istersiniz?

Bâkiler: 1925 yılında O zamanlar
Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı Çayırlı bucağında dünyâya geldi. Dedesi
Kaltık Mehmet Ağa mutasavvıf şâirdi. Saz çalma, şiir söyleme ve türkü yakma
zevkini dedesinden aldı. Doğu Anadolu’da asırlardan beri dilden dile anlatılan
efsâneleri, menkıbeleri şiirleştirir; sazıyla etkili bir makam ve deyişle dost
meclislerinde sunardı. Bütün ömrünü âşıklık geleneğine sâdık kalarak yaşadı. 17
yaşından başlayarak, âşıklık geleneğinin en önemli temsilcilerinden oldu. TRT
Radyolarında bölge sanatçısı olarak çalıştı. Davut Sulari, bir konuşmasında
Zaza olduğunu ifâde etmiş, Türkçe dışında Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca
dillerini de bildiğini söylemiş, Zazaca eserler de vermiştir.

2 Temmuz
1993’te Sivas Madımak Oteli’nde yanarak öldü.

Davut
Sulari’nin şiirlerinden bölümler:

Pir olan kişiler riyakâr olmaz

İlimsiz irfansız insan yol almaz

Çoğunda dert var ki dermanı bulmaz

Canı şah aşkına vermez mi tâlip

***

Evel Allah âhir Allah

Dönemem estağfirullah

Bendeyem Allah eyvallah

İmânım amentu billah

Pir elinden içtim dolu

Öğrendim erkânı yolu

Emniyette mümin kulu

Evel Allah âhir Allah

Dönemem estağfirullah

 

Çetinoğlu: Kaygusuz Abdal hakkında
konuşmadan olur mu?

Bâkiler: Olmaz
elbette. Alanya sancak beyinin oğludur. Doğum ve ölüm târihi bilinmemektedir. Uzun
müddet Anadolu’da, Rumeli’de dolaşmıştır. Hayatı hakkında günümüze sâdece
menkıbeleri ulaşmıştır. Abdal Musa’ya müritlik ve halifelik yapmıştır. Hicaz’a
ve Mısır’a gitmiş ve büyük bir ihtimale göre Mısır’da vefat etmiştir.

Bektâşîliğin
teşekkülünden önce yaşamış ve eserlerinde Hacı Bektâş-ı Velî’ye ve Bektaşîliğe
atıfta bulunmamıştır. Mürşidi Abdal Mûsâ ile birlikte Rum Abdalları ve
Kalenderîler zümresine mensup olmaları, bu zümrelerin 16. yüzyılda ortaya
çıkmasından sonra giderek Bektâşîliğin içinde erimeleri sebebiyle Kaygusuz
Abdal bu târihten itibâren Bektaşîliğin önemli şahsiyetlerinden biri olmuştur.
Ehl-i beyt’e bağlılığı, tevellâ ve teberrâ sâhibi olduğunu gösteren
şiirlerinden dolayı Alevî-Bektâşî edebiyatının kurucusu sayılmıştır. Her Bektâşî
tekkelerinde Kaygusuz Abdal’ın temsilî resmi vardır.

Çetinoğlu: Kaygusuz
Abdal’ın şiirlerinden de örnekler dinleyebilir miyiz?

Bâkiler:

Sen insanı sorarsan

Hak’tan ayrı değildir

Sıfatı zat-ı mutlak

Hırkası çar pareden

***

Ne kim var aşikâr gizli cihanda

Ali’dir cümlesi yeksan Ali’dir

Budur hemen ârifler sohbetinde

Bînişana heman nişan Ali’dir

Ali de dâimâ Kaygusuz Abdal

Zira evvel âhır heman Ali’dir

Ali’yi sevenin hâk ol yolunda

Bilirsen derdine derman Ali’dir

Çetinoğlu: Pir Sultan Abdal’ adında bir şahsın yaşadığına ve Sivas valisinin
kararı ile idam edildiğine dâir, o döneme ait yazma eserler dâhil, hiçbir resmî
belgede bilgi bulunmadığını iddia edenler var. Mâdem ki ona atfedilen şiirler
var, Pir Sultan Abdal’ı da konuşmak gerek. Buyurunuz Efendim!

Bâkiler:
Güvenilirliği tartışılabilir kaynaklarda yer alan bilgilere göre Asıl adı
Haydar’dır. Sivas ili, Yıldızeli ilçesi, Çırçır Nahiyesi Banaz Köyünde 1480
yılında doğdu. Hayatının büyük bölümü doğduğu köyde geçti. Muhtelif kaynaklara
göre 1547, 1550, 1587 veya 1590 yıllarından birinde idam edildi. 

Pir Sultan Abdal, Alevîlikten ziyâde Alevîliğin içindeki
isyancı ve aşırı solcu geleneğin sembolü idi. Alevîliğin temelinde saf bir Hz.
Ali sevgisi olduğuna inanan Alevîler, 
Sultan Abdal’a pek itibâr etmiyorlarsa da PKK taraftarı Kürt Bektâşî
Alevîlere itiraz edemiyorlar.

Pir Sultan Abdal’ın
şiirlerinden bölümler:

Gafil kaldır şu gönlünden gümanı

Bu mülkün sâhibi Ali değil mi?

Yaratmıştır on sekiz bin âlemi

Rızıkların veren Ali değil mi?

Bin bir adı vardır, bir adı Hızır

Her nerde çağırsan orda hazır

Ali Pâdişahtır, Muhammed Vezir

Bu fermanı yazan Ali değil mi?

Çetinoğlu: Alevî olduğu bilinen
bir başka halk şâiri de Virânî

Bâkiler:Virânî Baba’ olarak da bilinir. 16. Yüzyılda yaşamıştır. Hayatına
ait bilgi yoktur. Necef’teki Bektâşî tekkesinde şeyhlik yaptığı söylenir.
Bektâşîler onun ölmediğine ortadan kaybolduğuna inanırlar. Aruzla yazdığı ve
Hurufîlik inancını yaymaya çalıştığı şiirleri vardır. Hurufîlik, Kur’ân’daki
harflerden bir takım mânâlar çıkarmak suretiyle İslâm inanç ve ibâdet
esaslarıyla alâkalı farklı yorumlar getiren bir tasavvuf anlayışıdır. Fâtih
Sultan Mehmed Han zamanında yasaklanmıştır. Mensupları tâkibe alınıp
yakalananlar cezalandırılınca faaliyetlerine Bektâşî tekkelerinde devam
ettiler. Hurufîler, Musevîlik’teki Kabbalistlerden ilham almışlardır.

Virânî’nin şiirlerinden bölümler:

İlm ü kemâl-i vahdetin bâbı Alî
imiş Alî

Bende-i hânedân olup süre yüzün
velâyete

Âl-i Resûl’e her zaman eyle niyâz
u meskenet

Şâhid ola deli gönül erişesin
sehâvete

Fahr-ı fenâyı kıl kabûl gel
keremeyle ey gönül

Dünyâya sunmagıl düşme sakın
dalâlete

İşte Virânî dervişin zâtı ile
sıfâtı hem

Bende-i şâh-ı Kanber’im saldım
özüm melâmete

***

Bakır u Ca’fer değil mi nur-ı
zat-ı Kibriya

Zahida inkâra düşmüş bunu zikret
daima

Tesbihinde virdin olsun Muse-i
Kâzım Rıza

Nur Taki’den bulmuşum ben derdime
ayn’i şifa

***   

Şah
Taki’dir Askeri hem Mehdi-i Sahib liva

Söylerim ben dilde müdam ya Ali,
ya İliya

Murtaza’dan veriliptir kısmetim
işte bana

Nur Taki’den bulmuşum ben derdime
ayn’i şifa

***

Dü cihanın rehnüması, Haydar-ı
Kerrar olan

Çıkıp Miraç kapısında, haykırıp
aslan olan

Ta Sidre’tül Münteha’da,
Mustafa’ya yar olan

Naz eder niyaz makamda, binde bir
can anlamaz

İlm-ü ledünü okuyan, Ali’ye
yoldaş olur

Bütün âyet-i Kur’ân, tek
Fâtiha’dan baş olur

Cihanda nefsin bilen, Ali’yle
sırdaş olur

Ali’yi inkâr eden, sırdan bir şey
anlamaz

Çetinoğlu: Alevîlik halk arasında
halk ozanlarıyla yaşıyor. Pek çok halk ozanı var. Biz Kul Himmet ile
sohbetimizi tamamlayalım…

Bâkiler: 16. yüzyılın ikinci yarısı ile
17. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı tahmin ediliyor. Tokat’ın Almus ilçesine
bağlı Görümlü Köyü’nde doğdu. Türbesi de oradadır. Safevî şeyhlerinin mekânı
olan Erdebil Tekkesi hayranı olduğunu yazmıştır. Osmanlı-Safevî Savaşları’nda
Osmanlı aleyhine çalışmıştır. Şiirinde Pir Sultan Abdal’ın üslûbu görülür.
Kerbelâ şehitleri için ağıtlar, Hz. Ali’ye ve 12 İmam sevgisini konu edinen
şiirler yazdı.

Kul Himmet’in şiirlerinden
bölümler:

Dün gece seyrim içinde

Ben dedem Ali’yi gördüm

Eğildim niyaz eyledim

Düldül’ün nalını gördüm

Kanber’i durur sağında

Salınır cennet bağında

Ali, Musa Turdağı’nda

Ben dedem Ali’yi gördüm

Üç çerağ yanar şişede

Arslanlar gizli meşede

Yedi iklim dört köşede

Ben dedem Ali’yi gördüm

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23
Nisan 1936 târihinde Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep
ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden
mezun oldu.

Dört
yıl Ankara Radyosu’nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık
mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu
Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşâviri olarak hizmet verdi.

1976-1979
yılları arasında Ankara Televizyonu’nda görev aldı. Çeşitli kültür
programları hazırladı ve sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı’na Müsteşar
Yardımcısı olarak vazifelendirildi.

12
Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği’ne alındı.
Daha sonra da Başbakanlık Müşavirliği’ne tâyin edildi. Oradan kendi arzusuyla
emekliye ayrıldı.

Çeşitli
gazetelerde ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu
Televizyon Kanalında Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim Türkümüz’ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu’ isimli kültür
programını ekranlara getirdi.

1989
yılında TRT 1 Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk
İzleri’ isimli programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî
Kültür Vakfı’nın ‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet
Eden Programlara Teşvik Armağanı’na lâyık görüldü.

Kendisine
takdim edilen diğer armağanlar:

*Türk
dilini şiir dünyâsına taşıyıp taçlandıran çalışmalarından dolayı Atatürk
Kültür Merkezi’nin Şeref Üyeliği. (1999)                                                                                                                                                     
*Türkiye Azerbaycan kültür münâsebetlerini geliştirmesi ve
Azerbaycan’a yürekten bağlılığı sebebiyle Azerbaycan Ziyalılar Cemiyeti Şeref
Üyeliği. (1999)

*Azerbaycan
Halk Cephesi’ tarafından Elçibey adına Türklüğe Hizmet Armağanı. (2002)

 

Okumaktan Murad

     “Yaratan Rabbinin
adıyla OKU!” (Alak:1)

     “OKU, Rabbin en
büyük kerem sahibidir.” (Alak:3)

x

     Hz. Muhammed’den
tekrar ve tekrar:

    “Ben okuma yazma
bilmem!” demesine rağmen,

    Kendisinden ısrarla
okumasının istenmesinde;

    Bildiğimiz klâsik
okumanın dışında

    Bir başka okumanın
da istendiği anlaşılmakta.

    Zira, okumaktan
kasıt,

    Sadece bildiğimiz
kitapları okumak değildir.

    Kâinat / Evren
büyük kitap.

    İnsan ise, küçük
kitaptır.

    Zaten ilimler,

    Onların ilmen
okunuşlarından başka bir şey değildir.

    “OKU!” emrinden
murad, insanın;

    Yaratılanları
okuması gerektiği hakkındadır.

     “(Kâinat kitabını,
kendi nefsindeki hakikati,

     Kur’an’ın
kelâmını, hitabını devamlı ve dikkatle) OKU!

     (Anla ve anlat ki)
Rabbin en büyük kerem sahibi (olandır).”

     (Alak:3, Abdullah
Akgül)

x

     Çünkü “OKU!” emri,
yaratılanların okunması hakkındadır.

     Yani, yapılandan
Yapan’a, fiilden Fail’e, sanattan Sanatkâr’a

     Geçilmesi içindir.

     Yani, yapılanda
Yapan’ı görmek.

     Fiilde Fail’i
bulmak.

     Sanatta Sanatkâr’ı
keşfetmek isteniyor.

     Sadece bakmakla
yetinme!

     Aynı zamanda gör.

     Sadece bilmekle
yetinme!

     Ayrıca anla.

     Sadece duymakla
kalma!

     Herşeydeki İlâhî
zikri işit.

     Böylece asıl kitap
olan,

     Kâinat Kitabını
okumuş,

     Kendini de, asıl
bu şekilde

     Gerçek olarak
tanımış,

     Kendini Rabb’ine
götürecek,

     Tahkiki yolu bulmuş olursun.

     Böylece:

     “Nefsini bilen,
Rabbini bilir.”

     Sırrına erersin.

x

     Demek ki:

     “Kitabın kitap
olması için,

     Gerçekten yazılmış
olması şart olmadığı gibi,

     Okumak için de

     Mutlaka yazı şart değildir.”

Ömer Lütfü Mete

                Sizlere
tam 13 yıl önce yitirdiğimiz şair, yazar ve senarist merhum Ömer Lütfü Mete’yi
elde ettiğim kıt kanaat bilgilerle tanıtmaya çalışacağım.

 

                Kendi
kişiliğini adeta senaristliğini yaptığı: “Deli
Yürek ve Kurtlar Vadisi
” dizilerindeki karakterlere yansıtmıştır. Haksızların,
haksızlığın ve memleketi talan eden hırsızların karşısında Karadeniz’in bir
simgesidir Ömer Lütfü Mete. Kâh coşkun ve heybetli dalgalarıyla gelir belanın
üzerine, kâh şefkat abidesidir, munistir gördü mü karşısına çıkan insanların
yüzündeki masumiyet ifadesini.

 

                O’nun
için şunu diyebilirim ki; o da her büyük adam gibi, kucağında yaşadığı toplumun
üvey evladı olmuş, sağlığında maalesef kıymeti bilinmemiştir.

 

                Ömer
Lütfü Mete’yi ölümünden birkaç sene önce dostum, değerli kardeşim Av. Naci
Kara’nın daveti üzerine Körfez ilçede avukatlık bürosunda tanıdım. Kısa da olsa
kendisiyle sohbet etme imkânımız oldu. İyi ki onu tanımışım, ruhu şad mekânı
cennet olsun.

 

                Ömer
Lütfü Mete: “1950 yılında Rize’nin
İyidere ilçesi Fıçıtaşı mahallesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada
tamamlarken, ayrıca özel olarak dini eğitim gördü. Bir süre Kuran Kurslarında
hocalık yaptı. Rize Ülkü Ocakları Başkanlığı yaptı. 1970 yılında İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne girdi. 1971 yılında önce matbaa çıraklığıyla
başlayarak gazeteciliğe geçti. İlk olarak Babıali’de Sabah gazetesinde yazmaya
başladı. 1972 yılında İktisat Fakültesi’nden ayrıldı. 1973 yılında Atatürk
Eğitim Enstitüsü’ne girdi, 1976’da mezun oldu. Kısa süre edebiyat öğretmenliği
yaptıktan sonra tekrar gazeteciliğe döndü. Ortadoğu, Tercüman, Türkiye, Yeni
Binyıl, Ayyıldız, Sabah ve Bugün gazetelerinde ve Türk Edebiyatı, Boğaziçi
dergilerinde yazdı, Çağrışım dergisini çıkardı. Senaryo çalışmaları yaptı. ANAP
ve MHP’den milletvekili adayı oldu, seçilemedi. 18 Kasım 2009 tarihinde
İstanbul’da vefat etti.

 

 Eserleri:

                Allahsız Müslümanlık.
Milliyetsiz Milliyetçilik (röportaj), 
Gülce, (şiir)  28 Şubat’tan
Şemdinliye Derin Çeteler Derin Devlet, (röportaj)  Dünyayı Kimler Yönetiyor, (röportaj)  Derin Millet Manifestosu, (köşe yazılarından
seçmeler)  Çığlığın Ardı Çığlık, (roman)
Yerden Göğe Kadar, (roman) Asker ile Cemre, (roman)  Bolonya Tüneli, (roman) Çizme, (roman) Hacı
yağı ile Parfüm Arasında, (deneme) 
Balonya Tünel, (kara mizah) 
İtfaiye Yanıyor, (kara mizah) 
Erdoğan operasyonu, (Mahir Kaynak’la Ortak Eseri)  Sinema Filmi Senaryoları, Çizme, Gülün
Bittiği Yer, Bizim Yunus, Kurtlar Vadisi Irak, The İmam  Tv Filmi Senaryoları,  Köstekli Saat,  Ayrı Dünyalar,  Veysel Karanî , Ahmet Bedevi  TV Dizi Senaryoları,  Bizim Ev, 
Evlere Şenlik  Ortaklar,  Deliyürek, 
Avcı,  Hayat Bağları,  Aga, 
Kurtlar Vadisi  Kurtlar Vadisi
Pusu,  Eşref Saati  Ekmek Teknesi,  Çanakkale Destanı, (Belgesel Drama)  Uğur Işılak Dönen Alçak Olsun (Klip)”

 

Ve Bir Şiiri:

 

Anam Tatlı Açmıyor Artık

Anam tatlı açmıyor
artık İşi yok

Aşı yok

Ne su taşır

Ne çamaşır

Ne bulaşık, ne sökük,
ne yırtık

Gece gün

Büsbütün

Susması tunç

Sözü korkunç

Anamın secdesi gözle
şimdi

Namazı

Niyazı

Yüreğinde

Yürek zinde

Anamın teninde sır
belirdi

Ocakta

Bucakta

Casus gezer

Anam kanser

 

Anamın alnında akşam
ter ter feyizden

Anam bir gaybın
sırdaşı

Anamın dilcağızı da
sessiz sessizden

Benim anam sabır taşı

Bir soğuk güneş renk
alır uçuk benizden

Sualdir anamın kaşı

Sorar hala mutfaktan

Hala evlat telaşı

Alır karanlığı gökler
hanemizden

Hanemiz deryaya karşı

Köpük köpük saflar
yürür

Karadeniz’den Bu bir
tevekkül savaşı

 

Bir gam eser şimdi
yamaçlardan aşağı

Yola düşer lambalar

Yolların zar zar
ağlayışı bu kırağı

İz bırakır arabalar

Çözülüp savrulur
bacaların sac bağı

Daha gür yanar sobalar

Taşıyor her biri bir
değişik merağı

Efkâr yüklenmiş
babalar

Çekerler haneden artık
eli ayağı

Uzak yakın akrabalar

Anam pişirmemiş buzdur
bu aşın yağı

Kaşıkta donar çorbalar

 

Göz bebeklerim
genişler

Durup durup

Toz altında menevişler

Vurup vurup

Pencerem bir kasvet
işler

Sorup sorup

Adına akşam demişler

Grup grup

 

Anamın odasında akşam

Odası gam

Sedası gam

Edası gam

Anamın odasında akşam

 

En son ümide izin
bitti

Gözler karabiber

Akşam kılındı, yasin
bitti

Anamla beraber

 

Selâya tırmanır bu
ezan

Ölüm kaç basamak

Görünür alnımıza yazan

Bir görünmez parmak

Yok yok böyle konuşmaz
insan

Nedir bu yüz asmak

Hele baba bu nasıl
lisan

Ne söyler bu susmak

 

Anamın benzi mehtap
mehtap

Şekli var hazzı yok

Anamın gözü kitap
kitap

Zeyli var yazı yok

Anamın gözü hitap
hitap

Dili var ağzı yok

Anamın özü bitap bitap

Eli var nabzı yok

                Not:
Ömer Lütfü Mete hakkında faydalandığım bilgiler: https://www.kirmizilar.com/tr dan
alınmıştır.

Oku, Anla, Yap!

              Gayem
sensin ömrümce,

              Benim
için etme naz!

              Erişmek
için gayeme,

              Ederim
niyaz üstüne niyaz.

              Yaptığım
bunca çabalarım,

              Olduysa
da yine de az.

              İlgini,
alâkanı, sevgini göstersen,

              Ne olur
biraz.

              Çünkü
yaşadıkça,

              Durdukça
tek emelim;

              Olmasın
mı kurban?

              Bu uğurda aziz bedenim.

              Ermezsem
gayeme neye yarar,

              Et ve
kemik içre olan bu canım?

              Gayeme
hizmet aşkıyla geçiyor,

              Bu fani
dünyada her ânım.

              Oku,
anla, yap! diyor Kutsal Kitabım.

              Yoksa
diyor helâl etmem;

              Çünkü
boğazında kalır,

              İçtiğin
âb’ım.

              Çünkü
dönmüş olur,

              Çorak bir
toprağa,

              Üstünde
gezdiğin türabım!

Tanrı Türkü Korusun!

0

Beyoğlu’nda meydana gelen ve 6 kişinin hayatını kaybedip
onlarca kişinin yaralanmasına neden olan terör saldırısı aklımıza hangi
ülkeleri getirdi?

Suriye’nin kuzeyinde terör devleti kuran Amerika’yı,

PKK, PYD ve YPG’ye hamilik yapan Türk düşmanı dış
mihrakları….

Teröristlere kucak açan iç ve dış mihrakların desteğiyle
ülke kırk yılı aşkındır kan kaybediyor, ocaklar sönüyor; gözyaşı dinmiyor.

*

Aslında ülkemizi bölmek, parçalamak amaçlı; daha vahimi;
milletimizin birliğini, dirliğini bozarak ayrıştırma amaçlı bir kısım Emperyal
güçlerden beslenen Terör örgütlerine karşı savaşmaktayız.

Birliğimiz, bütünlüğümüz adına gafil düşmemek için Türk veya
Türk Milleti kavramını iyi kavramak, içselleştirmek gerekir:

Binlerce yıllık tarihi içinde Dili, Kültürü, Töresi, Dini
inançları ile yaşayan, asla ve asla zulmetmeyen, hâkimiyet sahasında hayat süren
insanların soyu sopu, inancı ne olursa olsun onların da mal, can ve namus
emniyetlerini garanti altına almayı insani bir görev bilerek yaşayan, kıyamete
kadar da yaşayacak olan Türkler, Tanrı diye adlandırdığımız Yüce Yaratanın
lütfüyle  İslâm’a ve mazlum milletlere
muhtar kılınan mübarek ve müstesna bir millet olup, insanlık âleminin nadide
bir süsü ve paha biçilemez bir kolyesidir!

”Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin” sözü, dünyanın bütün
mazlumlarına yapılmış olan en güzel bir duadan ibarettir ki bu duaya karşı
çıkanların her birerleri ayrı bir insanlık düşmanı, şeref yoksunu, soyu sopu
şaibeli Türk düşmanından başkaca bir şey değillerdir!

Adaleti / Merhameti / Dürüstlük ve Cömertliği / Yiğitlik ve
Cengâverliği sayesinde dünya milletler ailesi içinde erişilmesi zor ve müstesna
bir mevkie sahip olmasının beraberinde, 
Türk milleti, ne yazık ki bugün; kahpesi, haini, nankörü, dönme ve
devşirmesi, fikir fahişesi, siyasi konsomatrisi ve kancık medyası tarafından kahpe
bir saldırıya maruz kalmış, mazlum, mağdur, masum, mahcup ve şansız bir
millettir.

Türk’ün, mazlum, masum, mağdur, mahcup oluşu; merhametinden,
insaniyetinden, tevazusundan ve yüksek asaletinden ileri gelen
özelliklerindendir ki dünyada başka hiçbir millette bu hasletler nasip
olmamıştır.

Bu asil milletin yaşadığı tarihi süreçlerden anladığımız bir
gerçek var ki;

Bu kadar mazlum ve mağdur olan Türk milleti, bir
adaletsizlik görmesin ve bir masumun çığlığını duymasın, duyduğunda, anında
kükremiş bir aslan kesilir ve yiğitçe dövüşür gaza meydanlarında!

Mazlumları düşünerek,

Dünyadaki arkasızların ve kimsesizlerin felah bulması için,

Irzı ve namusu kirletilen biçarelerin selâmeti adına,

Dünyaya yeniden nizam verilerek, barış, huzur ve adaletin
tesisi için, insan olanlara, anası-babası belli olup gönüllerinde İslâm imanı
taşıyanlara çağrı yapıyor ve kendilerinin sorumluluklarını her durum ve şartta
yerine getirmeleri üzerlerinde milli bir görevdir, vacip bir vazifedir!
Diyoruz.

Bu anlamda bizler, genç kuşaklarımızı Türk Milleti’nin
geleceğinin ümidi, yarınlarımızın teminatı olarak görüyoruz. Onun için
gençliğin maddi ve manevi manada eğitimine büyük önem verilmesi gerektiğine
inanıyoruz. Yine inanıyoruz ki, bir milletin gençliğine, yarınları için
yetiştireceği insanlarına yapacağı yatırım, yatırımların en değerlisidir. En
büyük ve değerli yatırım insana yapılanıdır…

İmanlı, ahlaklı, ülkü sahibi bir gençlik, o milletin
geleceğini teminat altına alması demektir. Bugünkü köşe dönücülüğü,
nemelazımcılığı, vurdumduymazlığı telkin eden bir zihniyeti gençlerimize hâkim
hale getiren eğitim anlayışı, en az dünün komünizmi kadar tehlikelidir.

‘’Tanrı Türk’ü Korusun; Yüceltsin’’sözü özet ve önerilen bir
duadır!

İslam’a Karşı İslam

İlahiyatçı
ve Hukukçu dostum Tevfik Karabulut’un çok değerli araştırma kitabında
yazdığı gibi “İslam’a Karşı İslam” stratejisi ta Hz. Peygamber
döneminde başlamış bir projedir.

Medine
Yahudi toplumundan olup Müslüman görünerek yaşayan münafıklar, Müslümanlar
arasında fitne çıkarmak maksadıyla bir mescit (cami) inşa ederler. Maksatları
camiye gidiyor görüntüsüyle şüphe çekmeden bir araya gelerek görüşmeler yapmak,
kararlar almak ve Müslümanlar arasında fitne çıkarmaktır.

Hatta
Hz. Peygamber’e haber göndererek “yağmurlu ve soğuk günlerde hasta ve özürlü
Müslümanların rahatça ibadet edebilmesi için bir mescit yaptırdıklarını”
söylediler. Hz. Peygamber’den “Mescitte namaz kıldırmak suretiyle hizmete
açmasını” talep ettiler.

Fakat
bu arada Tevbe Suresinin 107-110. Ayetleri indi ve Peygamber uyarıldı.

107.
Ayet meali şöyle: “Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım
etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne
karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim
iyilikten başka hiçbir kastımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah
şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.”
(Diyanet İ.B. Meali)

Münafıkların
zarar vermek, fitne çıkarmak gibi niyetleri açığa çıkınca Allah Resulünün
emriyle mescit yıktırıldı.

Peygamber
emriyle yıktırılan cami ‘Mescid-i Dırâr’ yani zararlı ve kötü niyetle
yapılan cami
olarak adlandırılmıştır.

Tevfik
Karabulut’un bu olayı “İslam’a karşı İslam” stratejisinin ilk uygulaması
olarak göstermesi çok isabetlidir.

****

04.08.2012’de
bu olayı anlatan “Peygamberimiz Neden Cami Yıktırdı” başlıklı bir yazı
yazmıştım. Maksadım “hayırlı görünüşlü bazı işlerin fitne sebebi
olabileceğine”
dair uyarı yapmaktı.

Çünkü “İlahi
bir bilgi iletim tarzı olan Vahiy”
bizler için söz konusu olamayacağına
göre “beşerî bir bilgi edinme tarzı olan akla” başvurmak gerekiyordu.
Ben de bizden görünümlü bölücü ve satılmışlara karşı “aklımızı kullanmak
farzdır”
mesajı veriyordum.

On sene
önce bu yazımı okuyan rahmetli il müftümüz “İslam tarihinin bu tür konularını
yazmasan iyi olur”
tavsiyesi vermişti.

Oysaki
günümüzde de alnı secdeye değenlerin, bozkurt işareti yapanların, Atatürk
rozeti takanların örgütleri diye desteklediğimiz fitne kaynağı dernekler,
vakıflar, partiler, şirketler yok mu?
 
Bu ayetlerden ders çıkarmamız gerekmez mi?

Anlamını
bilmeden bu ayetleri huşu ile dinlerken ağlayanlarımız oluyor.

Asıl
ağlamamız gereken bu ayetlerle bizlere verilen ilahi mesajın öğrenilmesinin
önüne engeller çıkarmamız değil midir?

**************************

Ben Desem Bana Kâfir Derler

Camilerimizde
vaaz ve hutbelerin ana gövdesini çoğunlukla Hz. Peygamberden nakledilen hadisler
oluşturur.

Hocalar
bunları aktarırken rivayet edeni ve nakledilen sözü Arapça olarak okuduktan
sonra Türkçesini açıklarlar. Rivayet edenler arasında en çok ismi geçen Ebu
Hureyre
’dir ve hocalar isminden sonra da mutlaka “Radıyallahu anh” yani
“Allah O’ndan razı olsun” derler.

En
fazla hadis rivayet eden kişi olan Ebu Hureyre’ye “Peygamberden duymadığı
sözleri rivayet ediyor” desek, bazı Müslümanlar bizi tövbeye davet
edecektir.
Oysa bu sözü Hz. Peygamberin eşi Hz. Aişe O’nun yüzüne söylemiş.

3848
veya 5374 adet kadar hadis rivayet ettiği söylenen Ebu Hureyre’ye benzeri uyarıları
Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali de yapmış. Hz. Ömer’in Ebu Hureyre’yi
atadığı valilikten hırsızlıkla suçlayarak geri çağırdığı bilinmektedir. Hz.
Ali’nin
“Yaşayanlar arasında Allah Resulüne en fazla yalan isnat eden
Ebu Hureyre’dir” dediği ifade edilmektedir.

Ben Ebu
Hureyre’ye bu sözleri söyleyemem. Ama gönülden “Allah O’ndan razı olsun” da
diyemiyorum.

**************************

Akla Ve Bilime Aykırı Her şey ve Herkes Eleştirilebilir

Hadislere neredeyse ayet
derecesinde itibar edenler var. Hadis kitaplarını toplayan alimlerin
senedi yani rivayet zinciri sağlam olan rivayetleri kitaplarına almaya
çalıştıkları biliniyor.

Hz.
Peygamber’in vefatı 632 yılı ve 6 büyük hadis kitabının yazarlarının doğum yılları
şöyle: İmam Buhari 810, Müslim 821, Ebu Davud 818 ve diğerleri daha sonraki
yıllar. Yani bunların en erken başlayanı peygamberin vefatından 200 yıl sonra
hadis toplamaya başlamış olabilir.

Bu
bakımdan rivayet zinciri gerçekten sağlam olsa da aynen nakil olma
ihtimali çok zayıftır. Çeşitli sebeplerle bilinçli olarak hadis uydurma
yoluna gidildiğini gösteren örnekler de çoktur.

Bu
bakımdan “Kur’an’a aykırı hadis” konusu çok önemlidir. Buna ilk ciddi
tepkiyi gösteren İmam-ı Azam Ebu Hanife’dir. (Son dönemde ülkemizde bu
konuyu gündeme taşıyan Yaşar Nuri Öztürk’ü de rahmetle anıyorum.)

“Hadis”
diye rivayet edilenlerin “Kur’an’a, akla ve bilime aykırı olanlarını” en
sert şekilde eleştiren Ebu Hanife milletimizin çoğunluğunun mensup
olduğu Hanefi mezhebini oluşturan fıkıh ekolünün kurucusu olarak
bilinir. Çağdaşları arasında seçkin bir yere sahip olduğu için “Büyük imam”
anlamına gelen İmâm-ı Âzam sıfatı verilmiştir. Hukukî düşünce ve içtihat
metodunda çığır açan büyük bir alimdir.

“Kur’an’a aykırı olan hadislere” tepki gösteren Ebu Hanife bu tavrı yüzünden zamanında önemli
şahsiyetlerin saldırısına uğramış. Bir kısım günümüz Müslümanlarının adeta kutsal
insan
saydığı bu zatlar bakın İmam-ı Azam’a nasıl saldırmışlar:

Bazıları O’nu küfürle yani Müslüman olmamakla suçlamış.

Mesela ünlü
Hadisçi Buhari
, Büyük İmam Ebu Hanife’yi “İslam’a zarar veren sapık
mezheplerden birinin mensubu” olarak tanımlamış.

İmam-ı
Azam “Hz. Peygamber dışında eleştiri üstü insan kabul etmediği” için Şii
alimi Kuleyni Ebu Hanife’ye lanet okumuş.

İmam Malik “O
İblis’ten daha zararlıdır” demiş, İmam Ahmed Bin Hanbel ise “Ondan
bir şey nakletmeye değmez.”

Devrin
muktedirine boyun eğmediği için öldürülen İmam-ı Azam’ın Kur’an, akıl ve
bilim esaslı fikirleri bugün yaşıyor.

Mezhebinin
“Hanefi” olduğunu söyleyen Müslümanların çoğu O’nun fikirlerinden
habersiz. hatta O’na ve fikirlerine düşman olanların yolundan gidiyor.

Kaf Dağına Bakan Ayna

Mehmet Çetin’in şiir
kitabının ismi Kaf Dağına Bakan Ayna, aynı ikinci şiir kitabı Sessiz Bir Gidiş
Gazeli (A Sanatlar Ankara 2021 Kasım) gibi. Nazım Hikmet’in dedesi Nazım Paşa
diyor ki “Be biz Osmanlıyız, biz de adam çoktur.” Bunu yaşayınca kendi kendime
mırıldandım “Be biz Kilisliyiz, bizde adam çoktur.” Gerçekten bizde adam
çoktur; Ruhi Efendi ve Celal Paşa 18., Fasiha Hanım 19. Yüzyıldan bu yana,
bize yansıyor şiirleriyle. Sadrazam Çakallı Ömer Efendi de devlet adamı olarak
öyle. Bir başka Devlet Adamı Nedim Ökmen’in divanı olduğunu çok kimse bilmiyor.

Mehmet Çetin’in hazırladığı Öğretmen
Şiirleri Antolojisi ve sonra Tanzimat’tan Günümüze Türk Şiir Antolojisi’ndeki
(4 cilt) Seyfettin Başçılar’ın şiiri akranlarıyla boy ölçüşecek kadar ilerde.
Onca Kilisli akademisyen, edip, alim, yazar, mütercim, bakan, kanaat önderi,
sivil toplum liderlerini say say bitmez.

 

Şair Mehmet Çetin’den Geriye Kalan

Benim aziz dostum Mehmet
Çetin (1956 Kilis-25 Kasım 2020 Ankara) bu isimlerden sadece bir tanesi.
İstanbul İTİA Basın Yayın ve Halkla İlişkilerden mezun. Yönelişler adında bir
kültür ve sanat dergisi yayınladı. Bürde Yayınevini kurdu. Türkiye Yazarlar
Birliği ve Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı ile Anadolu Mektebi
yönetiminde bulundu. Kültür Bakanlığı Cumhuriyet kitaplığı ve Vakıflar Genel
Müdürlüğü Yayın Kurulu’nda yer aldı. Uluslararası Köroğlu Kültür ve Sanat
Festivali’nin kuruculuğunu ve genel koordinatörlüğünü yaptı. Leyla adlı öyküsü
Mesut Uçakan tarafından filme çekildi. Diğeri de Lanet. Film ve senaryo
çalışmaları başta olmak üzere bazı eserlerinde Mehmet Ferit adını kullandı.
Uzun yıllar Türkiye Demir Çelik İşletmeleri ve Türkiye Kalkınma Bankası uzman
basın müşaviri olarak çalıştı. Emekli olunca (2011) işçi sendikalarında basın
müşaviri, danışman, dergi editörü olarak görev yaptı.

Birlikte Mehmet Akif Ersoy ve
İstiklal Marşımız hakkında iki kitap hazırladık. Doğumunun 100. Yılanda Necip
Fazım Kısakürek adlı eseri Kültür Bakanlığınca yayınlandı. Son olarak Öz Orman
İş Sendikası’nda Genel Sekreter Yardımcısıydı. Ankara’da bir süredir ilik
kanseri tedavisi gördüğü hastanede yakalandığı kovit 19 virüsü nedeniyle 64
yaşında vuslata erdi. Hasta yatağında bile 200’e yakın yerli yabancı müellife
ulaşarak benim için hazırladığı “Bir Fikir Emekçisinin 75 Yılı; Mehmet Cemal
Çiftçigüzeli Armağan Kitabı”, nehir söyleşini tamamladı ama yayınını görmeden
dünyaya ve hepimize veda etti.

 

Bir Derviş Ve Bir Filozof

Mehmet Çetin fikri derinliği,
entelektüel birikimi olan bir aydınımızdı. Kültür adamımızdı. Sinemada,
romanda, antolojilerde ve şiirde önde olan bir derviş ruhlu, filozof
yaklaşımlı, bilge donanımlı mütevazi bir kıymetimizdi. Mütevaziliğinden çalışmalarından
pek bahsetmezdi. Zaten şiirleri de bu yüzden ortada görülmedi. Sonra insan
odaklı iki kocaman eser ortaya çıktı. Çünkü Mehmet Çetin’in sessiz ama derinden
derine insana dair söyleyecekleri vardı.

Sessiz Bir gidiş Gazeli’nde
“Beni doyuran toprak, bana acıkır bir gün/ Hayat bir emanet mi, kısa bir nöbet
midir?” diye derin bir sorunun cevabını arar. Mehmet Çetin yaşanmışlıklarını
“Aynaya bakmadım bir daha /Arkama bakmadan aldım götürdüm kendimi/ Kendimi ve
kendilerimi/ Geceye katılmış gölgeler gibi” diyerek anlatır. Zaman zaman da
kendi kendisiyle dalga geçerek “En bilgiç insanların meclisinde/ Görülmemiş
inciler dizerim/ En kaba ipliklere” der. Bunu ironik bir dille söyler, bir
yerde hayatı sorgular, düşünceyi cas cavlak terk eden hayatını seyreder. Sonra
anlatmayı sürdürür “Ey tarihsiz, masalsız, menkıbesiz/ Ey kıssasız hayat/
Gerçekçi ve hakikatsiz ömrümüz/ Ve ölümümüz ey!” Hafızasız göz yaşlarımız/
Yetmez / Düşecek hava, su, toprak bulamayan cemrelerimiz/ Ey sazından ayrı düşmüş
türkülerimiz/Yüreği ve telleri kırık sazımız ey”

Mehmet Çetin insan konu
olunca bir felsefe hocası gibidir dizelerinde. Hep Kaf Dağına ayna tutar
böylece. Varı, yoku, boşu doluyu, kargaşayı yani hayatın her yanını sorgular,
gerçek hazineyi bulmaya çalışır. İşte bu masal ancak kendimizindir.

Hikmet Aynası’nı didik didik
eder “Aynaya baktığımda/İsyan ediyordu ayna ilk defa/ Yürekleri sağır eden bir
sükutla/Aynaya baktığımda!” Bir başka şiirinde ise “Ellerini yaralarımızın
üstünde gezdir/ El değmemiş yerlerinde gezdir evrenimizin/ En çirkin yerlerinde
yüzümüzün/ Deşilmemiş çıbanlarımızda kimsenin fark etmediği/ Cam kırığı
hatıralarımızda/ En yetim yerlerini sıvazla bahtımızın” derken bunu hayata ve
masala dair bir son ve başlangıç olarak değerlendirir.

 

Olmazsa Olmaz Mekân

Kazanımlarını ve geldiği yeri
tek başına sıkıntıları göğüsleyerek gelen Mehmet Çetin’in Başkentte olduğu gibi
Kilis’te de en yakın dostları yine aynı şekilde derin yaraya merhem olmaya
çalışanlardır, üretenlerdir, düşünen adamlardır; Mahmut Kaçarlar, Abdulhamit
Tektuna ve Mehmet Yandak, rahmetli Nihat Ferah ve Mehmet Özköylü’dür. Proje
üretmekte mahirdir Mehmet Çetin. Memleketine geldiğinde ilk işi sorunları ve
yapılması gerenleri müzakere etmekti. Kilis Ansiklopedisi ve Yeni Bir Kilis
Tarihi Mehmet Çetin’in projesiydi. Kilis’i yönetenlere takdim etti. Onlar geri
dönmediler!. Mehmet Çetin Gaziantep Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yavuz
Coşkun’un davetiyle Necip Fazıl Sempozyumu için geldiğimizde yabancı konuklarla
birlikte bir Kilis turu düzenledi. Mahmut Kaçarlar mutfak kültürümüz ile katkı
verdi, konuk etti. Ülkemizin ve toplumumuzun, şairimizin yüreğindeki yerde
Kilis olmazsa olmazdı. Belki de bir Kilis Ansiklopedisi ısrarı bu yüzdendi.
Mehmet Çetin nurlarda uyusun. İyi ki dostum, arkadaşım, bir parçamdı.

Biliyorum Kilisli Şairler ve
Yazarlar Derneği’nin Kilis Kültür ve Edebiyat Dergisini görse çok sevinecekti.
Hata kaynak ve kadro salık veren projesini yönetime yansıtacaktı. Değerli
şairimiz Mustafa Alpaydın aradığında böyle bir düşünceye kapıldım. 1960’lı
yılların başıydı. Mercidabık Zaferi törenleri çok resmi geçiyor, topluma
yansımıyordu. Dr. Mehmet Münip Münipoğlu ile birlikte Gaziantep Valisi Salih
Tanyeri’ni ziyaret ettik. Ben lisede okuyorum. Mercidabık projemizi anlattık.
Dikkatle dinledi. “Size katkı verelim, ancak önce Mercidabık Zaferini Yaşatma
ve Dayanışma Derneği diye bir sivil toplum kuruluşunu hayata geçiriniz. Mevzuata
göre verilecek kaynağı derneğin amacı doğrultusunda faturalı olarak yayın,
etkinlik, konser vs biçiminde harcarsınız” demişti. Mercidabık Dergimiz de
böylece yayınlanmıştı. Artık öyle yöneticiler ve Mehmet Çetin gibiler fazla
yok. Ama şairlerimiz, yazar ve alimlerimiz, ediplerimiz, aydınlarımız hala var.
Neden olmasın ki? Be biz Kilisliyiz Bizde adam çoktur.

Rodos’ta Türkler Çaresiz!

Eğitim Öğretimin Sorunları

Ülkemizdeki
Eğitim öğretim, yıllardır bir türlü istenen seviyeye gelemedi. Bunun elbette birçok
sebebi var. Fakat eğitim, öyle önemli ve vazgeçilmez bir olgudur ki, mazeret
kabul etmez. Eğitim, çağdaş ve bilimsel gerçekler ışığında, toplumu geleceğe
sağlıklı ve güvenli bir biçimde taşımak zorundadır. Bu gerçek asla göz ardı
edilmemelidir.

 

Bütün
bunlara rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı son zamanlarda isabetli ve güzel
projelere imza atmaktadır:

 

Bunlardan
birisi, “mesleki eğitim” dir. Meslek
okulları bu yıl tam doluluk seviyesine ulaştığı gibi, en başarılı öğrencilerin
tercih yaptığı okullar arasında yer almıştır. Bu okullar, esnafın, sanayicinin,
dolayısıyla fabrikaların taleplerine kısa zamanda cevap verebilecektir.

 

Ortaokulu
bitiren çocuklara, meslek okullarının dışında, “mesleki eğitim” adında bir kapı daha açılmıştır. Bu sistemde;
öğrenciler haftada bir gün okula gidiyor, dört gün öğrenmek istediği bir işte
çalışıyorlar. Devlet, bu öğrencilere çırak seviyesinde, asgari ücretin üçte
biri kadar, kalfalığa yükseldiğinde de asgari ücretin üçte ikisi oranında ücret
ödemektedir.

 

Üstelik
devlet tarafından da sigortalanıyorlar. Bu öğrenciler dört yıl boyunca hem iş
öğreniyor, hem de haftada bir gün okula giderek eğitimlerini tamamlıyorlar. Dördüncü
yılın sonunda da, diğer akranları gibi lise, meslek lisesi diploması alıyorlar.
Bu yöntemle istihdam oranının 88’e çıktığı söylenmektedir.

 

Diğer
bir husus ise, Türkiye’de her sene en fazla 50 anaokulu yapılırken, bu yıl 4
binin üzerinde anaokulunun yapılmasıdır. Bu girişim de sevindirici bir
gelişmedir.

 

Öğretmenin
kalitesini artırmak için, “kişisel
gelişim eğitimi”
ve “yeterlilik
sınav modelleri”
geliştirilmiştir. Bilindiği üzere, “öğretmenin kalitesi
artırılmadan eğitimdeki kalitenin ivme kazanmasının imkânsız olduğu bir
gerçektir.” Finlandiya’da ki öğretmenlerin tamamı yüksek lisans mezunudur. Türkiye’de
bu oran yüzde 11 seviyelerindedir. Doktora mezunu öğretmen ise azınlıktadır.

 

Bilindiği
üzere, Türkiye PISA sınavlarındaki sıralamada, hayli altlardadır. Şimdi bu
gerilemenin durduğu, Türkiye’nin girdiği her sınavda, bir öncekinden daha fazla
puan aldığı söylenmektedir. Fakat hâlen OECD ortalamasının çok çok altındayız.

 

 Kütüphanesiz okul bırakılmadığı,
kütüphanelerdeki kitap sayısının 28 milyondan 85 milyona çıkarıldığı
söylenmektedir. Bu gelişme de sevindiricidir. Fakat yeterli değildir. Halen
dünya devletleri arasında, bizden daha iyi sıralarda, çok az tanınan ülkeler var.
Daha da iyiye gitmemiz bir elzemdir.

 

Yine
ilk defa bu yıl bütün okullara, giderleri için para gönderilmiştir. Bu
sevindiricidir, fakat bu da yeterli değildir. Çünkü okullarımızda yeterince
hizmetli ve memur yoktur. Diğer giderler oldukça fazladır. O nedenle, her okula
yetecek miktarda bütçe ayrılması en isabetli yoldur. Umarım zamanla veliden
bağış talebi biter. Yöneticiler de rahat nefes alırlar.

 

Yıllardır
okul yöneticileri veli ile yüzgöz olmak zorunda kaldılar. Bağışlanan paraların
bile hesabı soruldu. Kimi yöneticiler veliden bağış aldığı için, hiç yoktan
ceza aldı, üzüldü, kırıldı.

Yıllarca
müdüre, “okulu boyat temizlet, tamir et, çocukları üşütme. Fakat parayı bizden isteme,
nereden bulursan bul” dendi. Müdür nereden bulacak bu parayı? Elbette ki
velilerden. İşte yöneticilerin çektiği sıkıntı bu. Sakalla bıyık misali bir
durum.

 

Bu
sorunun bitirilmesinin yolu, her vatandaşa cüzü miktarda yıllık 40-50 TL.
civarında bir eğitim vergisinin konulmasıdır. Ya da; belediyelerce çöp,
temizlik vb. vergisi şeklinde vatandaştan alınan paraların, tüm okullara “giderlerine
göre” paylaştırılması en isabetli yoldur. Belediyelerin her yerden geliri
varken, bunlara ek vergiler tahsis eden yetkililer, önce okulları düşünmeli
bence.

 

Okullara
giden öğrenciler hepimizin. Daha sağlıklı ortamlarda öğrenim görmelerini neden
göz ardı ederiz? Anlamak mümkün değildir.

 

Türk
Milli Eğitimi’nin; iyileşme yolunda, kat etmesi gereken çok uzun bir yol var.
Bazı iyileştirmeler sevindirse çok yetersizdir. O yüzden, sorunların
ötelenmeden, görmezden gelinmeden, bir an evvel çözülmesi gerekir. Bizim eğitim
öğretimdeki iyileşmeler, zamanın ve teknolojinin hızına ayak uyduramazsa,
aradaki mesafe daha da açılacaktır.

 

Sevgiyle
kalın.

6’lı Masaya Aday Önerisi

İçlerinde çok sevdiğim insanlar
var ve ayrıca birleşerek Türk Siyasi hayatına “tek tek başaramayacakları”  yeni
bir heyecan ve hareketlilik getirdiklerini düşünüyorum,

Bence en önemli hataları bilindik
eski yöntemler ile beklenmedik yeni sonuçlar bekliyor olmaları!

Çoğu yeni parti ama il ilçe
teşkilatlarının kadrolu vekillerinin ve genel merkezlerinin çoğu eski ve
toplumda karşılığı hayli azalmış siyasetçilerden oluşuyor!

Yoksa, içlerinde az da olsa “Profesyonelleri bir kenara koyarak” gerçekten
amatör ve halkçı bir ruhla ülke için endişelenenlerin yapmaya çalıştıklarına
birlik beraberlik adına attıkları adımlara muhalif düşünceyi diri tutma
gayretlerine saygı duyuyorum.

Eleştiri ve tespitleri iktidarı
toplum yararına yasa ve proje üretmeye de zorladığı için herkes adına faydalı.

***

Faydalı ama,

Kabul etmeliyiz ki özellikle
muhalif seçmen yenilik istiyor, yeni yüzler istiyor!

Yenilmemiş aday istiyor!

Eskiler ile devam edilecekse de
Erdoğan’ın ve onun siyaset tarzının kazanacağını düşündüğü için zahmete girmek nafile
umutlanmak istemiyor!

Tabi buna Erdoğan ve Ak parti
sayesinde işe giren, iş kuran, zengin olan, 
mevki makam sahibi olanlar, kendi gelecekleri için Ak partisiz bir hayat düşünemeyenler ve onların ailelerinin oyları
ile

Dini yapıların tarikat
mensuplarının memnuniyeti ve devam eden desteğini

Erdoğan’ın Dünya siyasetinde ki
karizmasını ve ağırlığını

Erdoğan sevgisi ağır bastığı için
onun şahsından vazgeçemeyen hayran kitlesini

6’lı masa içerisinde ki ana aktör
olan CHP nin içinde ki gereksiz çok renkliliği!

Ve yeni partilerde ki eski
yüzlerin geçmiş yanlışlarını!

Falanı filanı da ekleyince!

…..

***

Bence herkesi şaşırtmalı 6’lı
masa!

Aday kesinlikle o masadan biri olmamalı!

Aksi halde kazanma ihtimalleri bana
göre hem yazı ile hem rakam ile “0” sıfır

Bence böyle!

***

Seçime kadar masaların biri 6+2
diğeri 4+1, 4+2 olur mu?

Ya da 6’lı masa çarpanlarına
ayrılır mı?

Gerçi biz Millet olarak 3-5-2 ya
da 4-4-3 sisteminde daha iyi olsak da yeni bir sistem denemekten zarar çıkmaz
diye düşünüyorum.

Aday 6’lı masadan çıkarsa!

Sayın Erdoğan bir de bu şekliyle rahat
rahat kazanır olur biter!

Ak partinin en önemli kaybının
milletvekili sayısında olacağını düşünüyorum, Başkanlığı Sayın Erdoğan kazansa
bile meclis çoğunluğunu alamayabilirler!

Bazı belediyelerde olduğu gibi!

***

Peki Erdoğan’ın karşısına
çıkabilecek kazanma ihtimali olan bir aday var mı?

Bence var!

Ve şansı masada ki liderlerin
hepsinden yüksek!

İsim mi buyurun size isim, Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı
Hüseyin BAŞ.

Genç, zeki, bilgili, İnançlı, Atatürk ile Alevilik ve Bektaşilik ile
barışık bir sünni!

Gördüğüm kadarıyla hiçbir
değerimizle bir sorunu yok.

Tatlı dilli,

Milliyetçi ve vatanperver de…

Babası da düzgün adamdı Allah
için.

Ağzından hep güzel ifadeler
duymuştum milletimizin değerleri hakkında.

Sadece ağzı iyi laf yapan kürsü
ve sokak siyasetçisi de değil, ekonomi de biliyor!!!

Fikirleri ve çözüm önerileri var.

***

Bize tüm ittifakları tüm itilafları
birleştirecek biri lazım.

Millet de Bizim Cumhur da!

6’lı masaya almamakla hata
yaptılar bence, belki de kazanma ihtimali var diye!!!

Sayın Kılıçtaroğlu kazanmak mı
istiyor kazanmamak mı tam emin değilim çünkü!

***

Demem o ki, Hüseyin Baş bu gün
olmasa bile yarın Türk Siyasi hayatında kalıcı bir isim olmaya aday,

Ayrıca gerekli imzayı bulup tek
başına aday olsa bile!

Şansı var.

Benden söylemesi…