21.6 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 275

Türkiye’nin “Para” Psikolojik Sorunları

0

Geçenlerde
bir dostumdan dinlemiştim. Psikoloji alanında ABD’de yüksek lisans ve doktora
yapan bir tanıdığı vatan hasretine dayanamayıp Türkiye’ye dönmüş ve burada
İzmit’te danışmanlık yapmaya başlamış. Olayı anlatan dostum da o dönemde psikolojik
sorunlar yaşadığı için bu psikologdan terapi almaya başlamış.

 

Terapi
alan dostumun anlattığına göre bu ABD görmüş psikolog ilk aylarda “şunu kafana
takma, bunu kafana takma” tarzında şeyler söyleyerek telkinde bulunuyormuş.
Aradan altı-yedi ay kadar geçip de psikoloğumuz Türkiye şartlarına tam
anlamıyla ayak uydurunca bizim arkadaşa “Yürü git be oğlum senin hiçbir sorunun
yok! Ülke ülke değil. Bu ülkede yaşayıp da gelecek kaygısı, ruhsal çöküntü
yaşamamanın imkânı yok ki! Git, ne benim zamanımı boşa harca ne de paranı!”
diyerek kovmuş bunu.

 

Şimdi
bahsedeceğim twiti görenleriniz vardır mutlaka. Paylaşım sahibi vatandaşımız
Finlandiyalı arkadaşına Finlandiya’ya yerleşmek istediğini söyleyince
Finlandıyalı arkadaş “Sakın ha! Finlandiya çok sıkıntılı bir ülke, burada yağmur
yatay yağıyor!” diyerek kötülüyor ülkesini. Paylaşım sahibi vatandaşımız “Senin
derdini yerim!” diye bitiriyor paylaşımını.

 

Norveç’de
yayınlanan ve polislerin günlük mesaisini anlatan bir programda geçen, yolun
ortasına düşen bir tahta paletin ihbar edildiği ve Norveç polisinin bu ciddi
(!) güvenlik soruna nasıl da profesyonelce ve kahramanca (!) müdahale ettiği
videoyu sosyal medyadan mutlaka izlemişsinizdir. O videodaki Norveçli
polislerin durumuna Türk polisi kadar sivil vatandaşlar olarak bizler de çok
güldük, perde arkasındaki huzur ortamına gıpta ederek tabi…

 

Sosyal
medya videolarında bahsetmişken, Türkiye’de yapılan sokak röportajlarına denk
gelmeyeniniz yoktur. O sokak röportajlarında en çok öne çıkanların yaşama
sevinçlerini ve daha da kötüsü geleceğe dair umutlarını kaybetmiş gençler
olduğunu söylemek yanlış olmaz. Binbir emek ve zahmetle gördüğü tahsil
hayatının sonunda işsizlik gibi sert ve acımasız bir duvara toslayan gencin
yaşama sevincini kaybetmesinden daha doğal ne olabilir ki? 10-12 yaşında
çocukların Doları Euroyu takip eder oluşları ve yine 27 yaşında bir gencin “Bu
yaşta babamdan harçlık aldığı için utanıyorum!” demesi karşısında hangi vicdan
duyarsız kalabilir ki?

 

Hoş,
yukarıda bahsettiğimiz gençlere duyarsız kalan hatta o gençlere saldırgan
sözler sarf eden bir de “dayı terörürü” söz konusu. Kendisine mikrofon uzatılan
o canından bezmiş genç, hayat şartlarının kötülüğünden bahsederken “Çıkar
telefonunu göster!” diye gence kamikaze dalışı yapan bu dayıların hangi
psikolojik gerekçelerle bu saldırıları yaptıklarına dair psikologların bir tanı
koyabileceklerini zannetmiyorum. Çünkü onlar da tıpkı tepki gösterdikleri
gençler gibi ve hatta Türk toplumunun büyük kısmı gibi “para” psikolojik
sorunlar içerisindeler. Tek fark gençler kendi “para” psikolojik sorunlarının
farkındayken bu dayılar farkında değiller. Bu “para” psikolojik sorunlardan
dolayı gelişmiş bir ülkede aslında hiçbir sosyo-ekonomik anlam içermeyen bir
akıllı telefonu zenginlik göstergesi olarak kabul ediyorlar. Çünkü doğdukları
günden beri onların da hayatları çalınmış, onlar da hep yokluk görmüşler ve bu
yokluk görme nedeniyle onlar da şu dünyada güzel yaşamanın ne demek olduğu
konusunda kıyas yapabilecek kadar bir birikime sahip olamamışlar.

Son
yıllarda televizyonda rastladığımız haberler, kavgalar, cinnetler ve cinayetler
Türk toplumunun genel ruhi yapısının çöküş içinde olduğunu ortaya koyuyor. Bu
sorunların kökenine baktığınızda ise çoğunlukla ekonomik sıkıntı kaynaklı yani
“para” psikolojik bir sorun olduğunu görüyorsunuz.

 

Aslında
çok da uzaklara gitmemek lazım. İçinizde hayatının herhangi bir döneminde
ekonomik kaynaklı huzursuzluk, gelecek kaygısı, elindekileri kaybetme endişesi
gibi şeyler yaşamayan var mı?

 

Elbette
toplumda “para” psikolojik sorunu olmayan kesimler de var. Özellikle bir kesim
var ki onları okul sıralarında kafası en basit problemleri bile çözmeye
basmayan ama siyasi yakınlıkları sayesinde son derece rahat ve son derece hak
etmedikleri şekilde büyük paralar kazanan kişiler olarak tanıyorsunuz.
Kendilerinin bile hayal edemeyeceği bir refah içinde yaşayan bu güruhun
özellikle gençlerini lüks arabalarda “pudra şekeri” seanslarından biliyorsunuz.

 

Hülasa-i
kelam toplumun genel ruhi sağlığı iyi değil. Klasik ifadeyle para varsa huzur
var. Peki ya para yoksa? O zaman da “para” psikolojik sorun var demek.

 

Para
var huzur var. Para yoksa o zaman değerli ağabeyim Süleyman Pekin’in dediği
gibi “Huzur İsyanda!” İsyanınız kadar huzurlu, isyanınız kadar mutlu ve
isyanınız kadar sağlıklı olursunuz.

 

İsyan
dedik diye hemen birilerinin yüreği hop oturup hop kalkmasın. Başlarına
ağrılar, midelerine kramplar girmesin. Bizim kast ettiğimiz isyan, bir yerleri
kırıp döküp Vandallık yapmak değil elbette. İsyan dediğin insanca, mertçe ve
meşru vasıtalarla zalimin zalimliğine karşı bir haykırış ve zulmü durduracak
bir harekettir. Sözü fazla uzatmadan, o isyan da bir Müslüm şarkısıyla başlar
diyelim ve Süleyman Pekin Ağabey’le birlikte diğer değerli ağabeyim Yücel Alpay
diye meşhur “Müslüm” Alpay Demir’e de bir selam gönderip; sizlere ve bizlere de
yeni haftanın bolluk ve bereket getirmesini dileyerek yazıyı hitama erdirelim.
Vesselam.

Türk Demek Irkçılıktır

Bütün mesele, millet kavramının kafalarına bir türlü girmeyişi. Milletin ne demek olduğunu bir türlü anlamamaları.

Bakın komünistler anlıyordu. Onlar daha masumdu; sadece milletin yerine sınıf egemenliğinin geçeceğini sanıyorlardı. Ve ideolojileri gereği, bir şey kendiliğinden, “bilim icabı” olacaksa, onu bir an önce oldurmak için davranmak da görevleriydi. Yanıldılar ve çöktüler. 

Bunlar milletten habersiz. Topluma baktıklarında ırklar topluluğu görüyorlar.  Irkın anlaşılması daha kolay, çünkü daha ilkel,  klanımsı, sülalemsi bir şey. Döl birliği. Bir babanın çocukları… Kavim diye de bir şey var. O da ırka yakın, belki aynı. Bunları sosyolojinin toplum birimleri diye değil, edebi kelimeler gibi algılıyorlar. Sonra kabile var tabii… Aşiret falan da. 

Peki millet? O yok. Kavim değil, ırk değil, kabile değil, aşiret değil… Ne ola ki bu millet? 

Arap şairi Fuzulî

Tekrar anlatayım ama mesele sadece anlamamakta değil. Mesele, düveli muazzamanın, Sevr’den hâlâ vazgeçmemiş olmasında. Mesele düveli muazzamanın Türkiye’yi, rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun dediği gibi, “Doğudaki Endülüs” diye görmesinde. Mesele, emperyalizmin, Orta Doğu’da doğru dürüst millî devlet varlığını istememesinde.  Onlar bir yandan “liberallere”, diğer yandan “dindarlara”, bunun propagandasını yapıyor. Bazen doğru söylüyorlar ama çoğunlukla yalan… Ve Batı’daki bahçelerinde akıllarından bile geçirmeyecekleri şeyleri doğudaki Endülüs’te, bu ormanda, bu cangılda şekillendirmeye, uygulamaya çalışıyorlar. 

Tekrarlayayım: Buralardan bir yerlerden Arap şair Fuzuli’nin dediği gibi, “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.” 

Ha! Arap değil mi? Türk mü demeliyim? Yok canım, Türk ayıp ve ırkçı olur. Hem Irak’ta doğmuş. Bayat boyundanmış… Herhalde Arapların Bayat boyundandır. 

Milletler evreni

Yine de tekrar söyleyeyim. Belki tesiri olur: Millet devletleri oluşmadan önce siyasî yapılar yukarıda saydığım kavimlerin, aşiret ve kabilelerin ve saymadığım hanedanların etrafında oluşurdu. Fakat bunlar millet denilen sosyolojik birimde birleşti. Millet artık bunlardan hiçbiri değildir. Irk değildir, kavim değildir, kabile ve aşiret değildir. Milletin içinde varlıklarını sürdüren etnisiteler, milliyetler olabilir. Fakat bunlar milletin alternatifi değildir. Bu söylediklerim “fikir” değildir, kanaat değildir. Bu söylediklerim dünyaya bakınca gözlemlediklerimizdir. 

Nasıl mı? Bakınız Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü, Mark Beissinger bunu nasıl anlatıyor: 

Modern dünyada, milletlerin içerisinde rekabet ettiği bir milletler evreni icat etmek zorundayız. Gellner’in bize anlattığı gibi, bir milliyet yok olsa, bir başka milliyet bu boşluğu hızla doldururdu. Yüksek kültürün yaygınlaştığı bir dünyada millî olmayanı hayal bile edemeyiz. Modern devlet ve ekonomi, işlevini, millet denilen kabın içinde yürütmektedir. Gellner’in dediği gibi, milliyetçilik, belki her zaman tahripkâr değildir ama yerçekimi gibi önemli ve sarıcı bir kuvvettir. (Mark Beissinger, “The State of the Nation, Ernest Gellner and the Theory of Nationalism”, sayfa 170, editör: John E. Hall, Cambridge University Press (1998) )

Kusura bakmayınız. Gerçek böyle. Gayrısı hayal bile edilemez. 

Türkçülük yasaklanmalı!

Millet devletinden vazgeçerseniz, gideceğiniz iki yön var. Biri daha büyük bir toplum birimidir, imparatorluktur. Birinci ve ikinci dünya harplerinden sonra dağılan yapı buydu. Sonuncusu da Sovyet İmparatorluğu idi. Şimdi, barış ve demokrasi getirme adı altında veya Rus veya Çin anavatanı ile birleştirme adı altında yeniden kurulmaya çalışılan yapı budur. Egemen olunamasa bile hâkim olunmaya, emir- komuta altına alınmaya çalışılıyor. Bayrak dalgalandırılmasa bile diyeceğim ama ABD’nin Irak ve Suriye’de bayrak dalgalandırdığını da görüyoruz. Rusya’nın da Suriye’de…

Millet devletinden imparatorluğa gidişe, yukarı yön diyelim. 

Veya? Veya aşağı yöne gidersiniz: Milletten küçük birimlere. Aşirete, kabileye… Sizi, milletin içindeki etnisitelere, milliyetlere bölerler. İşte bu ölçüye küçüldüğünüzde Batıdaki ağabeyleriniz de Doğudaki ağabeyleriniz de size destek çıkar. Bu ölçü, onlar için güvenli, zararsız, ısırmayan, direnmeyen bir büyüklüktür. O boya indirgendiğinizde, söz dinlersiniz, kafa tutmazsınız. Avrupa bahçesine, ABD bahçesine, onlar da olmazsa Rus bahçesine tabi oluverirsiniz. Siz cangılsınız ya. Bırakın bahçıvanlar sizi tarıma açsın. Medenileştirsinler. 

Hemen bütün milletlerde çeşitli etnisiteler, eski tabirle “milliyetler” bulunur. Bizimle onların arasındaki en büyük fark, onların liderlerinin, devletlerinin her fırsatta millî birliği güçlendirecek mesajlar vermeleri, yeni yetişen gençlere gerçek bir “millî” eğitim vermeleridir. Bu gözle bakıldığında “millet inşası” hiç bitmez. Sürekli yenilenmesi gereken bir çabadır ve millet devletinin baş görevidir. Bizde ise siyasiler, ellerinden geldiği ölçüde etnisiteleri- milliyetleri okşamaya; buna karşılık milletin adını ağızlarına almamaya çalışır. Falan oyları, filan oyları çok önemli. Ya Türk oyları? Ne Türkü? Sus! Alınacak adamlar. Türk demek ırkçılıktır.  

Bakın ne demiş CHP’li Ömer Uçak: “Türkçülük adı altında halkı din dil ve ırklara bölerek fitne tohumu eken hareketler terör örgütü olarak kabul edilmelidir.” Hadi bakalım Ziya Gökalp, Atatürk. Hadi bakalım CHP’nin, cumhuriyetin kurucuları. Sıraya girin. Terörden yargılanacaksınız!

Sanayi Devriminin Üç Evresi

0

Yeni Dünya – Yeni İktisat – Yeni Türkiye

AHİSİAD (Ahî
Sanayici İşadamları Derneği) yayınlarının birincisi, 16,5 X 24 santim
ölçülerinde, Ivory kâğıda basılı, 311 sayfa olarak Eylül 2022’de yayınlandı.
Prof. Dr. Ahmet Kala’nin telif ettiği eser Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Takdim’ yazısıyla başlıyor. ‘Sunuş’ yazısı AHİSİAD
Başkanı İbrâhim Çam, ‘Önsöz’ başlıklı yazı, Prof. Dr. Ahmet Kala imzâsını
taşıyor.

Arka kapak
yazısı:

Araştırmalar ortaya
koymaktadır ki; ABD ve Avrupa Birliği’nin temsil ettiği ‘Batı Sanayi
İmparatorluğu’ uzun süredir yaşadığı üretimde durgunluk döneminin ardından
hızlı bir çöküş aşamasına gelmişken, Doğu ile birlikte Türkiye ise hızlı bir
büyüme aşamasına girmek üzeredir.

Batı ülkelerini,
ekonomilerini maddî yönden durgunluğa ve çöküşe doğru sürükleyen Doğu ve
Uzakdoğu’da başlayan kümelenmiş KOBİ’lere dayalı üretim artışları olduğu görülmektedir.

Kümelenerek üretim
modeli, dünya sanayi târihinde olduğu kadar ülkemizin iktisâdî târihinde de
önemli bir yer almaktadır. Ahî Evran tarafından Anadolu Selçuklu döneminde 1200’lerin
ilk yarısında icat edilip geliştirilerek sanayi üretimine uygulanmış ve kurulan
ilk ‘Ahî Sanayi Birlikleri’ dünyada
ilk ‘Anadolu Sanayi Devrimini gerçekleştirmişlerdi.

Bugün Uzakdoğu’da
başarıyla uygulanan kümelenmiş KOBİ’ler, üretimde iş bölümü yaparak, fabrikadan
daha büyük ölçekte üretim yapmayı başarmış görünmektedir. Böylece üretim mâliyetlerini
ve bağlı olarak ürün fiyatlarını önemli ölçüde düşürmüşlerdir. Batı’da
fabrikalar ve düşük fiyatlarla rekabet edemeyip kapanmakta ve fabrikalarını
kapatan şirketler, Uzakdoğu’nun imtiyazlı yatırım teşviklerinin de câzibesiyle
üretimlerini Uzakdoğu’ya taşımaktadırlar. Böylece Batı sâdece fabrikalarını
kaybetmekle kalmamış, müteşebbislerini ve şirketlerini de kaybetmekle karşı
karşıya kalmıştır.

Bin yıllık birikimi
ve bulunduğu konumu ile hem Batı’yı hem de Doğu’yu temsil eden Türkiye
Cumhuriyeti, kuruluş dönemini birçok darbeye mâruz kalarak ancak yüz yılda
tamamlamış ve artık yükseliş dönemine geçmiş bulunuyor. Bu yükselişin simgesi;
savunma sanayi teknolojileri ve ürünlerinde dünya liderliğine ulaşmasıdır.

Elinizdeki kitap,
2000 başlarından îtibâren Doğu’nun yeniden yükselmeye başlamasıyla değişen
Dünyayı ve Türkiye’yi; ‘Kümelenerek Üretim Kurumları Teorisi ve Modeli’ ne
dayalı ‘Yeni İktisat’ yaklaşımı ile anlatmaya çalışıyor.

Üç Bölüm hâlinde
hazırlanan kitaptaki konu başlıkları:

İKTİSADİ DEVRİMLERİN
VE ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI KÜMELENEREK ÜRETİM KURUMLARI’NIN TARIM DEVRİMİ, KARMA
TARIM DEVRİMİ VE TİCÂRET DEVRİMİ İLE İLİŞKİSİ:

Birunî’nin
İnsan, İhiyaçlar, Kümelenerek Üretim, Medeniyet Teorisi ve Bu Teorinin Dayanağı
Olan Karma Tarım ve Ticâret Devrimi, Şaristan ve Şehristan’ı Olan İpekyolu
Şehirleri.

Birunî’nin
İnsan, İhtiyaçlar, Medeniyet Teorisi’nin, Târih Felsefesi’nin Ortaya Çıkışı.

*Orta Asya da Karma Tarım ve
Ticâret Devrimi İle Yaşanan İktisâdî Dönüşüm:

 Şaristan’ı Şehristan’ı Olan İpekyolu
Şehirlerinin Doğuşu Gelişimi

Şâristanlı İlk Kasabalar ve
Şehristanlı İlk Şehirler: Buhara ve Semerkant ve Çevresi

Buhara’nın Kuruluşu: Şâristan ve
Şehristan

İktisâdî Dönüşümün Sonucu
Ortaasya’da Birunî İle Medeniyet Kavramının ve Temeddün / Medeniyet Teorisi”nin
Ortaya Çıkması ve Gelişmesi: Orta Asya İslâm Coğrafyasının Müslüman Türk
Devletlerinin Hâkimiyetinde Doğu-Batı Dünya Medeniyetinin / Dünya Ekonomisinin
Merkezine Dönüşmesi.

Birunî’nin;

İktisat ve Mübadele İle İlgili
Görüşleri

Üretim-Meslekler ile İlgili
Görüşleri

Dünya Medeniyetleri ve Medeniyet Merkezi
İle ilgili Görüşleri

İktisat İle Ahlak-Fütüvvet
İlişkisi Üzerine Görüşleri

Birunî’nin ‘Temeddün (Medeniyet)
Teorisi’nin Müteakipleri Tarafından Geliştirilmesi: Birunî’nin Etkilendiği ve
Etkilediği Düşünürler-İlim Adamları      

Birunî’nin Fârâbî’nin Kullandığı İki
Kavramı Geliştirerek İlk Defa Temeddün / Medenîleşmek-Medeniyet Kavramını
Geliştirmesi

Fârâbî’nin ‘yaradılışta çok şeye
muhtaç olan insan ihtiyaçlarını tek başına karşılayamadığından topluluk ve
yardımlaşmaya ihtiyacı vardır’, ‘kâmil topluluk’ ve ‘saadete ulaşmak’ İle
İlgili Görüşü

Birunî’nin Müteâkibi Gazâli’nin
Maddî ve Mânevî İhtiyaçların Karşılanmasına Dâir İktisâdî Görüşleri

Birunî’nin Müteâkibi Ahî Evran’ın
‘Medeniyet Teorisi’ne Katkıları

Birüni’nin Müteâkibi Olarak İbni
Haldun’un ‘Ümran İlmi’ Kavramı: Şehir ve Medeniyet

Birunî’de Adâlet Düşüncesi.

İKTİSADİ DEVRİMLERİN VE
ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI KÜMELENEREK ÜRETİM KURUMLARTNIN SANAYİ DEVRİMİ VE
MERHALELERİYLE İLİŞKİSİ:

Anadolu Sanayi Devrimi

Selçuklu Anadolu Sanayi Devrimini
Başlatan Ahî Evran’ın Kümelenme Teorisi ve Modeli

Birinci Evre, Birinci Aşama:
KURUMLAŞMA, Kümelenmeye Dayalı Sanayi Devriminin Doğuşu, Ahî Evran Vakfı.

Ahî Kümelenme Modeli – Sanayi
Devrimi İlişkisi: Ahî Evlanın Kümelenme Modeli île Mesleklerin Zümreler Hâlinde
Gruplardırılması ve Meslekî Zümreler (Birlikler) Hâlinde Sanayi Sitelerinde Teşkilâtlanmasıyla
Başlayan Sanayi Devrimi.

Ahî Tasavvuf Felsefesi ve
Kümelenme Modeli Teorisi: Tasavvufta İktisâdî Boyut, Yeni İktisâdî
Düşünce-İktisâdî Felsefe ve İktisat İlminde Devrim   

Kümelenme Modeli Teorisi

Kümelenme Modeli Teorisinin
Uygulanması.

 Kümelenme Modeli Teorisi Uygulamasının Ahî Teşkilâtı
ve Ahî Evran Vakfı Tarafından Yönetilmesi-Denetlenmesi

Meslek-Zümre Birliklerinin
Kurulması: Kayseri’de Kurulan İlk Meslekî Zümre (Meslek Birliği) Debbağlar
Zümresi (Debbağ Meslek Birliği),

 Diğer Birliklerin Kurulması ve Yayılması

Ahî Teşkilâtının Kadınlar Kolu Ahî
Bacılar Teşkilâtı Vasıtasıyla Bacıların Ev Üretim Faaliyetleri ile
İlişkilendirilmesi.

 İktisat Hukuku Geliştirilip, İktisâdî-Sosyal
Düzenin Sağlanması.

Ahî Kümelenme Modelinin, Ahî Tasavvuf
Felsefesinin Doğuşu: Ahîlikle İlgili Gelişmeler, Ahîlik, Fütüvvet Teşkilâtı-Ahî
Teşkilâtı, Ahî Evran Vakfı, Ahîlerin Kadınlar Arasındaki Teşkilâtlanması Olan
Bacılar Teşkilâtı.

Fütüvvet Teşkilâtı

Ahî Teşkilâtı, Ahî Evran,
Tasavvuf Felsesefî

Ahî Teşkilâtının Tasavvuf
Felsefesi: Ahîlik Okulu

Ahî Tasavvuf Felsefesi İle
İktisâdî Faaliyetin Birlikteliği

Ahîlerin Kadınlar Kolu Teşkilâtı:
Ahî Bacılar Teşkilâtı

Ahî Teşkilâtının-Felsefesini
Yaymak Üzere Kurulan Ahî Lâkaplı Vakıflar

Ahî Teşkilâtını Temsil Etmek
Üzere Kurulan Ah!i Evran Vakfı

Ahî Kümelenme Modeli-İktisâdî
Düşünce, İktisâdî Felsefe, Değerler Sistemi ve Yayılması: İslâm Tasavvufu
Kaynaklı Fütüvvetnâmeler-Ahî Fütüvvetnâmeleri ve Tekke, Zaviye, Mektep ve
Medreselerde Öğretilmesi-Yayılması 

SANAYÎ DEVRİMİNİN MERHALELERİYLE
İLİŞKİSİ İKTİSÂDÎ DEVRİMLERİN VE ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI “KÜMELENEREK ÜRETİM
KURUMLARININ SELÇUKLUNUN DEVAMI OLARAK OSMANLI

İlk Defa Dericilik-Debbağlık
Sektöründe Selçuklu’da Başlayan Osmanlı’da Geliştirilerek Devam Eden Sanayi
Devrimi: Ahî Evran’ın Debbağların Piri Olarak Ahîlik Felsefesi ve Kümelenme
Modeline Göre Kurduğu Debbağ Sanayi Birlikleri ve Bu Modelin Diğer Sektörlere
Yayılması, Osmanlı’da Gelişimi: Ahî Fütüvvet Şecerenâmelerinde Ahî Evran,

Ahî Tâbiri

Ahî Evran, Ahî Evran Vakfı ve
Şecerenâmeler

Debbağların Piri, Debbağların
Erkânı

Ahî Evran’ın Bütün Mesleklere
(Otuziki Esnafa) Ahîliği-Fütüvveti Öğretmek Üzere Önder Olması Ahî Evran’ın ‘Evran’ Lâkabını Alması

Hz. Muhammed’in (sav) Debbağlığı
Önceki Peygamberlerden Devralması, Ahî Evran’a Debbağlığı İhsan Etmesi

Ahî Evran’ın Debbağların Piri
Ünvanını Alması: Ahî Evran’ın Üstadının Peygamberimiz

Olduğu, Üstadın Yanında Fütüvveti
ve Debbağlığı Öğrenmesi

Debbağların Ahî Babaları

Ahî Evran’ın İslâm Âlemindeki Debbağhâne
ve Ocağını (Meslek Birliklerini) Kurup İhya Etmesi ve Çevreye Halifeler
Gönderip Debbağhâneler Kurdurması Zâviyeler Bina Etmesi,

 Ahî Evran’ın Temsilcisi Halifelerin Beratlı
Olup Debbağhânelerde Fütüvveti Öğretmemesi, Meslek Yöneticilerine Hırka, Kuşak,
Tac Giydirmeleri

Selçuklu’dan Osmanlı’ya Ahî Evran
Vakfı’nm Görevleri-Yetkileri: Ahî Teşkilâtını Temsil Etmek, Kurmak ve Yaymak
Üzere Ahî Halifesinin/Temsilcisinin, Ahî Babanın, Ahî Şeyhlerin Atanması, Ahî Vakıflarının
Kurulması, Debbağ Meslek Birliği İle İlişkisi

Selçuklu Döneminde Kurulan Ahî Evran
Vakfı Vakfiyesinde Yer Alan Görevler…

Ahî Evran Zâviyesi Vakfına Ait
Vakfiye Belgeleri 

Bir Numaralı Belge

İki Numaralı Belge

Üç Numaralı Belge

Osmanlı Cihan Devleti’ninKuruluşunda
ve Gelişiminde Ahî Evran Vakfı’nın ve Ahî Teşkilâtı’nın Etkisi

Ahî Evran Vakfı
Temsilcilerinin/Halifelerinin (Ahî Teşkilâtı Görevlilerinin) Görev ve Yetkileri

Ahî Evran Vakfı Zâviyesi Vakfına
ve Şeyhine Ait Ferman ve Beratlar

Bir Numaralı Belge

İki Numaralı Belge

Üç Numaralı Belge

Dört Numaralı Belge

Meslekî Zümrenin/Birliğin
Oluşturulması

 Esnafın Özerkliği

Birlik Oluşturmanın Gerekliliği

Esnaf-Sanayi Birliklerinin
Unsurları

Birliğin Üretim Faaliyeti Alanı:
Üretimin Yapıldığı İşkolu, Üretimin Yapıldığı Mahal, Üretimin Niteliği ve
Tekniği: Merkezî İş Alanlarında Kurulan Toptan ve Perakendeci Esnaf Birlikleri
ile Mahalle Esnafı ve Semt Pazarları Esnafının Farklı Nitelikteki Her Mal ve
Hizmet İçin Farklı Birlikler Hâlinde Teşkilâtlanmaları

Birliğin İdârî-Coğrafî Faaliyet
Alanı: Kadılık, Semt ve Semt Mahkemeleri

Esnaf-Sanayi Birliğinin Nizâmı

SONUÇ

KÜMELENME MODELLERİ, SANAYİ
DEVRİMİ VE EVRELERİ YENİ NESİL KOBİ KÜMELENME MODELİ İLE SANAYİ DEVRİMİNİN 3.
EVRESİNİN BAŞLAMASI DOĞUNUN YENİDEN YÜKSELİŞİ

Üç Farklı Tip Kümelenme Modelinin
Sanayi Devrimi ve Evreleriyle İlişkisi

İlk Kümelenme Teorileri ve
Modellerinden Yeni Nesil KOBİ Kümelenme Modeli ve

Teorisine: Sanayi Devriminin 3.
Evreye Girişi

Üretimin ve Sanayinin Gelişiminde
Kümelenme Modeli Uygulamaları: Meslekî/Sektörel Kümelenmeler ile Değerler Zinciri
Kümelenmelerinin Keşfi

Ahî Evran’ın Kümelenmeyi Keşfinin
Kaynakları

Ahî Evran’ın İlmî-TeorikYönüyle Kümelenmeyi
Keşfinin Kaynakları:

 Birunî’nin Medeniyet TeorisiAhî Evran’ın
Kümelenerek Kurulan Ticâret ve Üretimi Keşfi Sehristan’lı (Kapalıçarşılı)
İpekyolu Şehirleri (Mezo Ölçekte Kümelenerek Kurulan Ticâret ve Üretim
Merkezleri olan Şehristan Merkezli Şehir Modeli: îpekyolu Şehirleri)

 Sektörel Kümelenme İçermeyen İlk Üretim ve
Satış Kümelenmeleri

Ahî Evran’ın Üretimde İlk Yatay
ve Dikey Kümelenerek Üretim Modelini Geliştirmesi

Ahî Evran’ın Belirli
Meslekte/Sektörde Belirlenmiş Bir Ürünü Üretmek Üzere İlk Kümelenmiş Üretim
Birliklerini ve Sanayi Sitelerini Kurması:

Ahî Evran’ın Kurduğu İlk Sanayi-Üretim
Birlikleri ve Faaliyette Bulunmaları İçin İnşa Edilen İlk Sanayi Siteleri

Ahî Evran’ın Kümelenerek
Üretilmiş Ürünlerden Oluşan İlk Değerler Zinciri Kümelenmesini Kurması

Farklı Üç Kümelenme Modelinin
Gelişimine Göre Kümelenme Tanımları, Unsurları

Zümre/Birlik Hâlinde KOBİ Kümelenmelerinin
Tanımı Unsurları.

*** 

Eserin 268 – 311 sayfalarında
Kaynaklar ve İndeks yer alıyor.

***

     Eserin müellifi Prof. Dr. Ahmet Kala’nın,
Ahî Evran’ın ‘Letâif-i Hikmet’ isimli
kitabından iktibas ettiği bir bölüm:

Bilmiş ol ki Allah
insanı medenî yarattı. Bu şu anlama gelir; Allah insanoğlunu öyle yarattı ki
insanlar birçok şeye muhtaç olsunlar ve ihtiyaç duysunlar.

Meselâ yiyecek,
içecek, giyecek ve yatacak şeylere… Ve hiç kimse bunları tek başına
karşılayamaz (üretemez). Bu ihtiyaçları karşılamak için çok büyük bir kitle
çalışmalı tâ ki herkes gerekli eşyaların bir cüzünü yapsın (üretsin). Bazıları
sanayi ve tarımla uğraşsın. Bazıları da sanayi ve tarım âletlerini yapsınlar
(iş bölümü yapsınlar). Bu âletleri başkaları yapsın ki (işbölümü olsun ki)
insanlara gerekli olan bütün âletler yapılabilsin

Demek oluyor ki
çeşitli sanat kollarında çalışan insanlara ihtiyaç vardır. O halde insanlar bir
meslek edinmeli bir işte birleşmeli (aynı işte çalışanlar meslekî gruplar
oluşturmalı) ve çalışmalı ki insanların ihtiyaçları görülmüş olsun. İnsanların
medenî yaratılmaları işte budur.

İnsanlar (çalışanlar)
gruplaştığı zaman (meslekî birlikler kurduklarında) bu durum gruplar arasında
düşmanlık ve çatışmalara (yıkıcı rekabete) sebep olur. Çünkü her bir grup kendi
ihtiyacını talep eder. Birinin elinde olan şeye bir başkasının ihtiyacı
olabilir. Ve herkes kendi talebine göre, elinde olan da, olan şeye karşılık
ister. Bu talepler karşılanabilir. Bâzen de buna imkân olmaz. Bu yüzden insanlar
arasında bir kanun olması gerekir ki bu kanun insanların çatışmalarını önlesin.
Bu kanun şer’i olmalıdır. Bu olumsuzluklarla karşılaşmamaları için insanların
bu kanuna uymaları gerekir. Böylece çatışmalar gruplar arasında ortadan kalkar.
Tâ ki her biri istediğini elde edebilsin. Aralarında bir çatışma çıktığı zaman
bu kanuna başvurulup çatışma ortadan kalksın.

Bu sebeple Allah’ın
hikmeti öyle öngördü ki; insanlara peygamberler gönderilsin. Allah’ın
buyurduklarını insanlar arasında açıklasınlar. İnsanlara ibâdet zamanlarını,
alışveriş şeklini göstersinler, sevapların ecrini ve günahların cezâsını
açıklasınlar. Tâ ki şer’i kanunlara uyulup dünyâda insanlar arasında birlik
kurulsun, şer ve fesat ortadan kalksın.

İşte bu,
peygamberlerin insanlara gönderiliş sebebidir.

Prof. Dr. Ahmet Kala’nın Ahîlik Kümelenmesinin Modeli:

İslâm tasavvufu
kaynaklı fütüvvet teşkilâtının felsefesini, değerler sistemini anlatan eserere
fütüvvetnâme’ denilmektedir.
Fütüvvet Teşkilâtı ve fütüvvetnâmeler doğrudan iktisâdî düşünce içermezler. Ahî
teşkilâtının felsefesini, değerler sistemini anlatan eserler olan Ahî
fütüvvetnâmeleri, fütüvvetnâmelerin felsefesini, değerler sistemini içerdiği
gibi iktisâdî düşünce, iktisâdî felsefe ve değerler sistemini de oluşturan
eserlerdir. Bu yönüyle önceki fütüvvetnâmelerden önemli farklılıklar
içeren  Ahî Evran’ın İslâm fütüvvet
tasavvufuna dayalı iktisâdî düşünce ve felsefesini benimseyerek anlatan
fütüvvetnâmelere,  Ahî fütüvvetnâmeleri
denilmektedir.

Ahî Evran, Sultanlar
başta olmak üzere siyâsî idârî yöneticilere, iş dünyâsına, ilim âlemine,
talebelere ve halka yönelik İslâm tasavvufunu anlattığı yirmiye yakın eser
kaleme almıştır. Ahî fütüvvetnâmeleri, Ahî Evran’ın eserlerindeki düşüncelerini
de yansıtması bakımında önemlidirler.

Ahîlik felsefesi ve Ahîlik,
Ahî Evran’ın İslâm tasavvufu öğretisine bağlı Ahîler tarafından kurulan
vakıfların câmi, tekke, zâviye, mektep ve medreseleri vasıtası ile kısa zamanda
Anadolu’nun her yanına yayılmıştır. Müslümanlar arasından iş ve meslek sâhibi
olanların mürit-üye olabildiği Ahî vakıflarının şeyh, pîr adı verilen mütevelli
başkanları-yöneticileri Ahî Evran’ın geliştirdiği iş ahlâkı ve iş-hayatı
felsefesini anlatıp yayıyorlardı.

Bu yönüyle Ahîlik,
müteşebbis iş adamı kimliğinin oluşmasında ve müteşebbis yetiştirmekte önemli
bir rol oynadı. Kır ve şehirlerdeki Ahî vakıfları, tekke ve zaviyelerinin diğer
bir hizmet alanı da başta tüccarlar olmak şehir dışından gelen ‘ebna-i sebil’ dedikleri yolculara, misâfirlere
ücretsiz kalacakları ve dinlenecekleri yer sağlamaktı. Bu yönüyle de Ahîler,
özellikle ticâret yolları üzerinde ve şehir merkezlerinde bu hizmeti verecek
birçok vakıf, tekke ve zâviye kurarak üretimin ticârete konu olarak tüccarlar
eliyle bölgeler arası taşınması ve satışını kolaylaştıran önemli bir destek
sağlıyorlardı.

Misâfir etme hizmeti
ile aynı zamanda da başta tüccar ve gezginler olmak üzere misâfirlerine, Ahîlik
felsefesini hem anlatıyor hem de uygulamalı olarak yaşatarak göstermiş oluyorlardı.
Her gittiği şehirde Ahîler tarafından karşılanıp misâfir edilen İbn-i Batuta,
Ahîlerin misâfiri olarak Ahîliğin felsefesini, şehrin ileri gelenleri arasında
yer alan Ahî iş adamlarını, saygınlıklarını, misâfirperver tutum ve
davranışlarını eserinde uzun ve ayrıntılı anlatmaktadır.

DEĞERLENDİRME:

Göktürk
Kitâbeleri; Türk milletine, o günün şartları içerisinde Çin kültüründen
korunmasını emrediyordu. Ahî Evran ve Ahîler de Türk kültürünü oluşturan
değerleri koruyup geliştirdiği gibi, bu vazifeyi gelenek hâline getirmiştir. Bu
gelenek, günümüzde de millî ve mânevî hassasiyete sâhip çoğunluk tarafından
devam ettirilmektedir.

 

Türklerin,
Türkistan’da, Anadolu’da, Kafkaslarda ve Balkanlarda inşa ettikleri kültür ve
medeniyet, târihin en insânî, en âdil ve en üstün medeniyetlerinden biridir.
Asırlar öncesindeki o medeniyeti ve idâre tarzını, babalarından dedelerinden
dinleyen, şimdilerde başka medeniyet ve yönetimler altında yaşayan insanlar,
hasretlerini dile getiriyorlar. İnsanlarımızın bir kısmı, Türklerin yarattığı
kültür ve medeniyetin farkında olmayabilir. Onlar; medeniyetimizin, dünyâ
insanlığının ortak üretimi olduğunu düşünüyor olabilirler. Gözlemci, tahlilci,
araştırmacı bir tabiata sâhip olanlar, işin farkındadır ve değerlerimizin
korunması ve bozulmadan yaşatılması için Göktürk Hakanı Bilge Kağan gibi
çağrıda bulunmaktadır.

 

Ahîlik
prensipleri, Ortaçağ’da Türk Rönesansı olarak anılıyor, takdir ediliyordu. O
prensipler, günümüzde yeni Türk Rönesansı’nın temel taşlarını teşkil edecek
değerlerimizdir. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın ifâdesiyle; ‘Balık için deniz ne ise, Türk milleti için de içinde yaşadığı,
yaşattığı ve geliştirdiği kültür de odur
.’

 

Türk
milletinin aslî husûsiyetlerindan oluşan Ahîlik anlayışını çağın şartları ile
yoğurarak geliştirmek suretiyle Türk Rönesansı’nı gerçekleştirmemiz gerekiyor.
İlk adım olarak Ahî Evran’ı, Fâtıma Bacı’yı ve Ahîleri tanımalıyız Eski bir
Türk atasözüdür: ‘Biliyorsanız öğretiniz.
Bilmiyorsanız öğreniniz!

***

Prof.
Dr. Ahmet Kala’nın telif ettiği, AHÎSİAD – Ahî Sanayici İşadamları Derneği’nin
yayımladığı ‘Sanayi Devriminin Üç Evresi
– Yeni Dünya – Yeni İktisat – Yeni Türkiye
’ isimli eser, Ahî Evran, Ahîlik
ve Fütüvvetnâmeler hakkında yazılmış mufassal bir bilgi hazinesi gibidir. Bu
konuda tez, konferans metni veya kitap hazırlayacak araştırmacılar için ilk
başvurulacak kaynak eser değerindedir.

 

Prof. Dr. AHMET KALA:

Aslen Rize
Kalkandere’li olup, Dizdaroğulları’ndandır. 1984 yılında İktisat Fakültesini
bitirdi. Aynı yıl aynı fakültede İktisat Bölümü İktisat Târihi Anabilimdalında
araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 1989 yılında Selçuklu-Osmanlı esnaf
ve sanayisinin gelişimi ve dönüşümü alanında doktorasını tamamladı. 1990
yılında Doçent, 2002 yılında Profesör oldu.

Eserin tedârik adresi:

AHÎSİAD
– Ahî Sanayici İşadamları Derneği

Çınardere, Acar Sokağı Nu: 4 Doruk Plâza Kat:
4 Pendik 34896 İstanbul.

Telefon ve Belgegeçer: 0.216-379 55 77
e-posta: info@ahisiad.org.tr  www.ahisiad.org.tr      

Fikir Damlaları (2)

     – Kesbî / normal
tahsil / eğitim yollarından geçerek âlim olanlardan malûmat; kesbî âlim
oldukları halde, ayrıca ilhama mazhar olan âlimlerden ise prensip ve düstur
edinir. Yani nasıl bir yol ve metot tatbik edeceğimizi öğreniriz. Çünkü mâlûmat
ilim değildir. Zira kesbî âlimin bildikleri doğrudur fakat bunu yerine
oturtamayabilir. Bunun için, bilgisinden yararlanabilmekle beraber, o bilgiyi
yanlış olarak değerlendirebilir, yerinde kullanamayabiliriz! Çünkü bilmek
kolay, bilgiyi yerinde kullanmak zordur. Çünkü zâtında doğru olan bir şey; muktezayı
hâle binaen yanlış olabilir. Evet kesbî âlimden malumat, Allah’ın ilhamına
mazhar olan vehbî / Allah vergisi ilme sahip olandan ise düstur, prensip;
kısaca yol ve yordam öğrenmiş oluruz. Aksi takdirde Hadiste geçtiği üzere
mealen: “Asrın imamını / önder ve bilginini tanımadan ölen, cahiliye ölümüyle
ölmüş gibidir.” Yani yine mümin ve müslimdir ama dünya işlerinde basiretsizdir.

x

      – “Ve men lem
yahküm bima enzele’llahü fe ülaikehümü’l-kafirun.” (Maide: 44) “Her kim
Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” Bu
âyete sathî / yüzeysel baktığımızda, namaz Allahın hükmü olduğu için,
kılmayanlar kâfir! Oruç Allah’ın emri olduğu için, tutmayanlar kâfir! Bu
durumda ortada müslüman diye kimse kalmaz! Bundan anlaşılıyor ki, Allahın
hükmünü yerine getirmeyen değil, Allahın hükmüne inanmayıp inkâr eden kâfir
olur. Allahın hükmünü yerine getirmeyen günahkâr olur. Çünkü İslâm fıkhına /
hukukuna göre, müslüman Allah’ın hükmünü kabul eder, fakat onu yerine
getirmezse günahkâr olur. Velhasıl Müslümanın kâfir olması, ancak hükmü inkâr
etmesiyle gerçekleşir.

x

        – Kur’an okuyup
da mânâsını bilmeyenler kınanıyor! Elbette okuduğu Kur’an’ın anlamını da bilmek
nur üstüne nurdur. Hemen belirteyim ki, Kur’an’ı yüzünden okumak Arapça bilmek
demek değildir. Arapça bilmek tabii ki çok güzel. Fakat bu o kadar kolay değil.
Türkçe okumayı bilen biri, eline Elif-Ba’yı alarak bir iki hafta içinde Kur’anı
yüzünden okur hâle gelebilir. Tabii Kur’anı güzel okumayı sağlayan Tecvîd’i
bilmek ayrı bir husus. Bir bakıma okumanın cilası. Kur’an okumak güzelse,
tecvidi öğrenmiş olarak okumak, şüphesiz daha güzel bir husus. Fakat bu
eksiklik Kur’an okumaya engel teşkil etmemeli. Kur’an öyle mukaddes, müessir ve
kalblere etkili bir kutsal kitaptır ki, mânası bilinmese bile okunmasında;
insana, ifade edemeyeceği manevî hazlara garkedici, sanki sihirli bir havayı
teneffüs ettiriyor. Tıpkı musikî bilmeyişimiz, müzikten zevk almamıza engel
olmadığı gibi. Tıpkı ressam olmayışımız, güzel bir resmi seyretmekten bizi
alıkoyamıyacağı gibi. Tıpkı satın aldıklarımızın, bizim yapmadığımız şeyler
oldukları gibi.

x

      – Eğitimde
“Nasıllar” öğretiliyor. “Niçinler” üstünde durulmuyor “Nasıl?” maddeyi,
görüneni açıklıyor. “Niçin?” ise mes’elenin ruhunu, mânâsını, hikmetini izah
etmeye çalışıyor. Biri maddî, diğeri manevî gözümüzü açıyor. Oysa “Nasıl?” a
cevap bizi malumat, “Niçin?” e cevap ise bizi ilim sahibi kılar.

x

      – Sene sonu
gelmeden önce, öğrenciler sene içinde aldıkları zayıf notlardan ötürü sınıfta
bırakılsalar; sınıflarda sene içinde hiç talebe kalmaz! Yüce Allah her hatâ,
her yanlış, her günahtan dolayı, kulunu hemen cezalandırsa, defterini dürse;
dünyada insan kalmaz! Bunun içindir ki, Yüce Allah ihmal etmez / ilgisiz
kalmaz. İmhal eder / müddet tanır. Zaman verir. Kulun pişman olmasını, tövbe
etmesini ve kendine gelmesini bekler. Yani ihmal etmez, imhal eder.

       x

– Eğer bir Kıyamet kopmaz, ebedî / sonsuz bir mükâfat / güzel
karşılık ve mücazat / cezalandırma kapısı açılmaz; herkesin yaptığı iyilik ve
kötülükler karşılıksız kalırsa; ebedî saadet ve mutluluk olmazsa nizam ve
düzen; mânâsızlığın boş ve zayıf bir suretinden ibaret kalır. Bütün maneviyat /
mânâ âlemine, his ve inanca ait şeyler boşa gider. Anlamsızlaşır. Nispet, kıyas
ve ölçülerin bir kıymeti, değeri ve hükmü kalmaz.

Seçmen Kararını Verdi Seçimi Bekliyor

İktidara
yakınlığı ile bilinen Habertürk yazarı Muharrem Sarıkaya oy oranlarında
değişimin durduğunu şu cümlelerle açıklıyor:

“Oy
oranı konusunda kim ne derse desin… Bütün siyasi partilerin veya ona destek
veren kamuoyu şirketlerinin araştırmaları neredeyse yılbaşından bu yana öyle
büyük kıpırdanma göstermiyor.
Öyle tahterevalli gibi bir taraf ani
düşerken, diğerinin yukarı fırlaması söz konusu değil. Küçük amortisör hareketlerinin
ötesinde kıpırdanma olmuyor.

Seçmen sanki kararını vermiş bekliyor. Veya büyük bir sürprize
hazırlanıyor…”

Ben de
aynı kanaatteyim. Seçmenin hem kararını verdiğine ve hem de büyük bir
sürpriz
yapacağına inanıyorum.

Anket
sonuçlarında genel tespit Millet İttifakının önde olduğu yönünde. Bu önde oluş
Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimlerinde seçimi kazanma anlamına geliyor
mu?

Milletvekili seçimlerinde muhalefetin Cumhur İttifakından fazla milletvekili seçtireceğine
AKP’liler bile inanmış durumda. Cumhurbaşkanı seçiminde ise AKP+MHP
kanadı Erdoğan’ın seçimi bir şekilde kazanabileceğini düşünmek
istiyorlar.

Ancak
burada da Altılı Masanın ortak adayının kim olacağı, seçimin ikinci tura
kalma ihtimali
gibi parametreler önemli.

Millet
İttifakı paydaşlarının bir kısmına göre CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu’nun aday olması
halinde de seçimi kazanmak mümkün. Fakat
bu durumda seçim 2. tura kalabilir. Bunun da çok riskli olabileceği düşünülmekte.

Zira HDP
Cumhurbaşkanlığı seçiminde birinci turda büyük ihtimalle kendi adayıyla
çıkacak. Erdoğan -aday olursa- bütün anketlere göre birinci turda
kazanma şansı yok.

Seçim ikinci tura kalırsa HDP kilit parti olacak.

****************************

AKP + MHP + HDP Formülü Sürpriz mi?

2. tura
kalabilecek bir seçimde R.T. Erdoğan’ın HDP oylarını kendine çekmek
için vermeyeceği taviz yoktur.
HDP ile yeni bir çözüm süreci ve gizli
koalisyon ortağı olmak
gibi manevralara girmesi hiç sürpriz olmaz.

Nitekim
şimdiden AKP heyeti, “terör örgütünün siyasi ayağı” dediği, HDP
grubunu Mecliste ziyaret etti.
Paylaştıkları fotoğraf tarafların çok
keyifli olduğunu gösteriyordu.

Oda TV’den
Toygun Atilla’nın yazdığına göre, “12 Kasım 2022 yani Taksim
katliamından tam 24 saat önce…
Selahattin
Demirtaş
, 4 Kasım 2016’dan beri
ilk kez cezaevinden çıkıyor. Özel bir jet ile Edirne’den Diyarbakır’a kalp
krizi geçiren babası Tahir Demirtaş’ı tedavi gördüğü hastanede ziyaret ediyor.”

HDP’ye ziyaret ile cezaevindeki
Demirtaş’a helikopter ve özel uçak tahsis ederek hasta ziyareti
yaptırılması
Cumhur İttifakının sıkışmışlığını gösteriyor.

Toygun Atilla’nın
yazısında örtülü bir şekilde aynı gün Demirtaş’ın İmralı’da Abdullah
Öcalan ile görüştürüldüğü
iddiası da var ama bu henüz doğrulanmadı.
Doğrulanırsa şaşırır mıyız? Hayır.

Çünkü
daha önce AKP’nin İstanbul Belediye seçimini kazanabilmesi için “bir
akademisyeni” İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüler. Bu adama
teröristbaşının HDP’lilere mesajını TV kanallarından okuttular. Osman Öcalan’ı
TRT’ye çıkarıp, HDP oylarını AKP’ye yönlendirmek için konuşma yaptırdılar.

Söz konusu Cumhurbaşkanı seçilmek olunca Erdoğan’ın HDP/PKK ile çok daha ileri
adımlar atabileceğinden kuşkum yok.

“Ama iktidarın küçük ortağı MHP ne der?” demeyin.

HDP hakkında sık sık “PKK’nin
uzantısı”, “fitne yuvası”
ifadelerini kullanan Devlet
Bahçeli
söz konusu görüşmeyi “Son derece doğal ve doğru bir
adım”
olarak tanımlamadı mı?

O halde
6’lı Masa’nın ikinci tura kalmadan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacak aday
araması
bir iç çekişmeden değil, seçimin kaybedilmesi ve terörle
mücadelenin zafiyete uğraması endişesinden kaynaklanıyor.

****************************

İlk Turda Kazanacak Aday

Zamanında yapılacak bir seçimde, Anayasa hükmüne göre, Erdoğan 3. defa aday olamaz. Erdoğan’ın aday
olabilmesi iki şarttan birinin gerçekleşmesine bağlı.

·        
Ya Meclis’te
erken seçim kararı alınacak.

·        
Veya zamanında
yapılacak bir seçim için Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Anayasaya rağmen,
Erdoğan’ın adaylığına onay verecek.

Meclis’te erken seçim kararı alınabilmesi için 360 oy gerekli. Bunun için 6’lı Masa
veya HDP’nin AKP ve MHP’ye destek vermesi gerekiyor.

Ama Erdoğan’ın -aday olmak
istediği taktirde- bir şekilde bu iki şarttan birini
sağlayabileceğini düşünüyorum.

Bu
durumda 6’lı Masanın ortak adayı AKP ve MHP seçmeninden de oy alabilecek ve ilk
turda kazanabilecek bir aday olmalı. Bu konuda da anketlere göre en önde olan
ve ilk turda açık ara kazanabilecek aday olarak Mansur Yavaş ismi
geçiyor.

“Mansur Yavaş
HDP’den oy alamaz
kazanma şansı az” deniyor. Algı
oluşturma maksatlı bu iddia doğru değil.

Anketlerde bütün seçmenler
gibi HDP seçmenleri de değerlendiriliyor. Mansur Yavaş yine de
kazanabiliyor.
 Çünkü Yavaş CHP’den, İYİ Parti’den, DP, SP, Deva ve
Gelecek Partisi kitlelerinden firesiz oy alabiliyor. Ayrıca AKP ile
MHP’den ciddi miktarda oy alabiliyor.
Zafer Partisi ile diğer küçük
partiler de Mansur Yavaş’ı destekleyeceklerini açıkladılar. 

·        
Buna rağmen 6’lı Masa’dan Kemal
Kılıçdaroğlu ortak aday olarak çıkabilir mi?
Evet bu mümkün.

·        
Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı seçilirse iyi bir Cumhurbaşkanı olabilir mi?
Olur. Hatta 6’lı Masa’yı kuran ve başından beri masadaki müzakerelerin içinde
bulunan bir aday olması Masa’nın işini kolaylaştırır.

·        
Kılıçdaroğlu birinci turda
kazanabilir mi?
İhtimal dışı değil. Ama güçlü
bir ihtimal de değil.

İşte burada Muharrem
Sarıkaya’nın benim de katıldığım “
seçmen sanki kararını vermiş bekliyor. Veya büyük bir sürprize
hazırlanıyor…”
sözünün
içindeki “büyük sürpriz” gündeme gelebilir.

Ekonomideki
berbat yönetime, halktan kopuk muktedirlerin kibrine karşı birikmiş bir öfke
var.

İktidar
temsilcilerinin yolsuzluk, adaletsizlik ve yalanlarına karşı duygular
saklanamaz halde.

Birikmiş
öfkenin bütün anketleri de yanıltacak şekilde sandıkta patlayacağı ve iktidarı
alaşağı edeceği büyük sürpriz bütün hesapları bozabilir.

Bu
durumda Millet İttifakının adayı, Kılıçdaroğlu veya bir başka aday da olsa,
ilk turda Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Katar’daki Dünya Futbol Şampiyonası ve Trabzon’daki Çirkin ve Şuursuz Bir Gösteri…

İstiklal caddesinde bir terör
figüranına bomba patlattırıp altı vatandaşımızı şehit eden terörist devlet ve
onun uydusu sözde devletleri protesto ederiz. Dünyayı karıştıran, karışıklıktan
menfaatler sağlayan, sözde demokrasi, huzur, barış ve istikrar sevdalısı başta
sözde müttefikimiz ABD’nin yüzündeki maske çoktan düşmüştür. Terör örgütü
PKK’ya iç güveysi gidenlerin artık çirkin suratlarında maske tutmuyor.
Gerçekler gizlenemiyor. Bu bakımdan bu alçak saldırıda taziye mesajı gönderme
samimiyetsizliği gösteren ABD büyükelçiliğinin mesajının iadesi isabetli
olmuştur. Şehitlerimize Allah’tan rahmet; yararlılarımıza da acil şifalar
diliyoruz.

            Futbolda
Dünya şampiyonası yakında Katar’da başlayacaktır. Anlaşılan bu şampiyona
Hristiyanlığı Afrika’ya ve Körfeze yaymada bir vasıta olarak kullanılacaktır.
İspanya’da Barcelona’da yapılan 1992 yaz oyunlarında da haçlı tişörtler
sporculara hediye edilmişti. Orada çirkin propaganda yapılmış, olimpiyat
anlayışı ve ilkeleri çiğnenmişti.

            Bizim asıl
üstünde duracağımız konu Fener Patriğinin Katar’daki yeni maceralarıdır.
Patriğin futbolla bu kadar yakından ilgilenmesi enteresandır. Trabzon’da
Sümela’daki ayin öncesi bazıları tarafından açılan ve Patriği ekümenik ilan
eden afiş ve Trabzonspor forması gibi Katar milli takım formasının da kendisine
hediye edilip edilmediğini bilemiyoruz. Katar’daki şampiyona dolayısıyla Katolik
ve Ortodoks rekabeti yerini dayanışmaya bırakmış; dayanışma statlardaki
ayinlere taşınmıştır. Nitekim Patrik Bahreyn’deki ayine katılmış ve ayini de
Papa yönetmiştir. Patriğin bu ayine de Konstantinapolis – Roma’nın başpiskoposu
ve ekümenik sıfatla katıldığı görülmüştür. Patrik başka sıfatları da
kullanabilirdi; nasıl olsa soran eden de yok. Bu gibi konularla ciddi ve
kendilerine faydalı bulmadıkları için ilgilenmeyen siyasetçi ve STK’lar da
maalesef çok  görülüyor. Aydınlar
Ocağımız tüzüğüne de uygun olarak gerekeni yapma çabası içindedir.

            Bugüne kadar
Trabzon’daki çirkin ve şuursuz gösteri Trabzonspor kulübüne şov yapan kişi
tarafından mal edilmiş ise de Trabzonspor kulübünün herhangi bir açıklaması
ortaya çıkmamıştır. Kulübün muhakkak ki gerekli açıklamayı yapabilecek bir
yönetim kurulu vardır ama şimdiye kadar herhangi bir ses çıkmamıştır. Belki de
inceleme safhası henüz bitmemiş olabilir. Bu konuda önüne gelene kulübü ve onun
formasını kullandırtmamak uygun olabilirdi. Bu arada İstanbul ismini hiç
kullanmayan Patrik efendinin şehir merkezinde yürüyüş yapmasına nasıl müsaade
edilebildiğini anlayabilmiş de değilim. Bizim din adamlarımıza seçimlerinden
faaliyetlerine kadar Batı Trakya’da nasıl çirkin müdahaleler yapıldığı ve Türk
okullarının kapatıldığı göz önüne alınarak mütekabil davranışlar ortaya
konabilmeli ve gereği yapılmalı idi.   

Şaşıp Kalıyorum

0

Bendenizin de araştırmalarım kapsamında elde ettiğim
verilerle tamamen örtüşen Gazeteci Yazar İlhan SELÇUK’ un MUHTEŞEM bir
Yazısı…!

Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin Bilgisine Sunuyorum.

ALINTIDIR……

ŞAŞIP KALIYORUM …Başlıklı Bahse Konu Yazı…..

🤢Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş;

🤢Ermeni Rus’la birleşmiş,

Doğu Anadolu’yu kana bulamış;

🤢Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş,

Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.

🤢Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık,

kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,

🤢Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!..

🤢Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle,
yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez,

🤢yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk..

Nasıl kurtulmuşuz?..

Şaşıp kalıyorum…🤔

Yunan’ı
nasıl denize döküp hizaya getirmişiz,

İngiliz’i
İstanbul’dan nasıl çıkarmışız,


dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?

Yıl
1923

Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor;  aç biilaç,  parasız;

Yüzde
95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz… .

.

Ne
yapacaksın?..

Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..

🤢1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi
yapacaksın?..

🤔Kalan ne? Yıl 1923

Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan,  Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan
yeni çıkmışsın.

🤔Fabrikan yok,

İşçin yok,

İş adamın yok,

Mühendisin yok,

Doktorun yok,

Uzmanın yok,

Tüccarın yok,

Suyun yok,

Barajın yok,

Elektriğin yok,

🤢Kadınların çarşafta çuvala giriyor,

Erkeğin dört karı alıyor,

🤔Yurttaşlik yasası yok,

🤔Üniversiten yok,

Banka yok,

Burjuva yok,

Proletarya yok,

İhracatçı yok,

İthalatçı yok,

Sermayen yok.

🤔Kalkın bakalım…

Nasıl kalkınacaksın?…

🤢Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı
var?

🤔🇹🇷Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?…

🤔🇹🇷Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..

🤔🇹🇷Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..

🤔🇹🇷Merkez Bankası 1930’a değin neden açılamamış?..

🤔🇹🇷Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..

Yeni devlet nasıl kurulmuş?..

🤔🇹🇷Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?

🤔🇹🇷1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i

Alfabesizken savaş artığı bir toplumla,

Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?

🤔🇹🇷Kitaplıklarda kitap yokken,

Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..

🤔🇹🇷Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..

🤔🇹🇷Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl
tırmanılmış?..

🤔🇹🇷Yunanlı ile dostluk nasıl kurulmuş?..

🤔🇹🇷Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..

🤔🇹🇷Şaşıp kalıyorum…🤔

🤔🇹🇷2000’li yılları geçtiğimiz,

Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum…

🤔🇹🇷Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..

🤢🇹🇷️ Herşeyimiz varken neler
yapamıyoruz?..

🤢️Bir de bu ortamda,

Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum…🤢

🤢🤔Daha çok şaşıp kalıyorum…🤢🤔

İlhan Selçuk

Zaman Asla Unutmaz…

      ‘’10’ların İzleriyle Türkiye’’ isimli kitabımı; insanı mükemmel bir görüş açısı ile
anlatan, bilginler bilgini ve tasavvuf âlimi, Büyük Mevlana’nın o güzel gönül
sesini yansıtan: ‘’Eğer bir gün, büyük
bir derdin olursa; benim büyük bir derdim var deme! Derdine dönüp, benim büyük
bir Rabbim var de…’’
cümlesi ve divan şairimiz Baki’nin, her faninin bu
yalan dünyaya veda ettikten sonra nasıl anlatılacağını tanımlayan o güzel
seslenişi ile bitirmiştim:  

   
‘’Baki kalan bu kubbede hoş
sada…’’

      Pekiyi
ya dert ve veda?

     
 Aslında bu yalan dünyada
hangimizin büyük bir derdi olmamıştır ki? İnsanoğlunun dertsiz geçen bir yaşam süreci
olabilir mi? Hangimiz yaşadığımız her dertte; Yüce Yaratan’ın o eşsiz
varlığına, ilahi ve mucizevî gücüne sığınmamış, ondan yardım istememişizdir?

     Bir ülkenin, o ülke topraklarında yaşayan
insan topluluğunun ortak dertleri olduğunda; Allah’ın o ilahi kudretine sığınıp
yardım talep edilirken, bu ulvi yakarışın yanı sıra, bu dertlere ortak aklın,
gönül birlikteliğince kabul edilebilecek bir çözümün üretilebilmesi de
önemlidir.

    Veda
ise; göreceli bir kavramdır!

   
 Yaşanan ve yaşatılan her ne varsa
sona eren;  kimisi için veda, kimisine
göre yeni bir başlangıç olur hayatın bilinmez ufuklarında…

    
Hiç şüphesiz parıltılı bir ışık gibi olmalıdır yaşam. İçimizi
ısıtmalıdır, bize yol göstermelidir doğasıyla, doğal güzellikleriyle, insani
ilişkileriyle ardımızda kalan tüm yaşanmışlıklar…

    
Ama gelin görün ki! Biz insanlar; yaşadığımız bu gezegeni, sadece
kendimize değil, bu gezegende yaşayan tüm canlılara çoğu kez zindan etmiş,
yaşanacak tüm güzellikleri kendi ellerimizle yok etmişizdir!

    Başucumuzda
duran hayatımızı sorguladığımızda; doğup büyüdüğümüz bu toprakları vatan
belleyerek yaşayan bizlerin, kimlik
birlikteliğimizin ortak paydası olan Türk Milletinin yapısal
özelliği, dünyada varlığını sürdüren hiçbir millette bulunmayan niteliklerimiz;
ardımızda kalan o uzun sürede, her türlü zorluğu birlik ve beraberlik
içerisinde aşmamızı sağlayan en önemli kavramlar olmuştur.

 
  Böylesine zor bir coğrafyada yaşayan bizler; Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin yurttaşları olarak, ardımızda kalan yıllarda; Türk Milletinin
birleştirici kavramı içerisinde ne kimliğimizi, ne inancımızı, ne de
farklılıklarımızı sorguladık.

  Aslında bu günlere gelirken, tasada ve
kıvançta bir ve beraberliğimizin en önemli yapı taşı; bu kavramın ta kendisi
değil miydi?

  
 Yine öyle. Kim ne derse desin,
neyi dayatmaya çalışırsa çalışsın; bu çok önemli niteliğimizde değişen bir şey
yoktur, olmayacaktır da.

   
Aslında hayat, biz insanlara armağan edilmiş bir değerdir. Bu değerli
süreci yaşarken düşünmemiz gereken önemli iki şey vardır!

  
Doğup büyüdüğümüz, hayatımızı geçirdiğimiz vatan topraklarımıza, canım
ülkemize biz neler verdik? Bu güzel vatan toprakları bize ne verdi?

    Unutulmasın ki,  her insanın bir cinsi, bir kimliği vardır.
Yüce Allahın verdiği can, daha ilk günden bir cinse bürünmüştür; kimimiz ilk
nefesi erkek, kimimiz dişi olarak alırız ana rahminde. Bu yalan dünyaya atılan
ilk adım sonrasında bir kimliğimiz olur anadan, babadan kaynaklanan…

  
 Ama vatanı olmayan insanların
kimliği neye yarar? Hele, hele kimliğinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin adı,
Al Bayrağımızın Ay ile Yıldızı var ise; böylesine bir gurur dünyanın hangi
devletinin, hangi milletinin tarihinde, kimliğinde yazar?

  
Ülkemizin
gerçeklerini anlatan tarih sayfaları; günü geldiğinde özellikle milenyumlu
yılların ilk çeyreğinde yaşananları, kendilerinin tarihi yeni baştan
yazdıklarını sananları da sorgulayacak, kararını yaşanan gerçeklere göre
verecektir.

 
 Doğduğumuz, yaşam umutlarını
yeşerttiğimiz bu güzel vatan topraklarına bu güne değin kendimiz ve ülkemiz
adına ne ektiysek onu biçtik!

  
 Günü geldi; vatana ve millete
hayırlı evlatlar yetiştirmenin gururu ile sevinç yaşları döktük.  Günü
geldi; ellerine kına yaktığımız evlatlarımızı vatanımızın dirliği, milletimizin
birlik ve beraberliği uğruna feda ettik; ‘Vatan Sağ Olsun’ dedik. Anaların,
babaların acı dolu feryatlarına; gözyaşlarımızla eşlik ettik, yüreklerimiz
dağlandı…

 
 Günü geldi; ülkemizin
uluslararası toplumda kazandığı her başarı göğsümüzü kabarttı. Milletçe sevinç
gözyaşları döktük; kazanılan her başarıda, göndere
çekilen Ay Yıldızlı Al Bayrağımızı, hançeremiz yırtılırcasına söylediğimiz
istiklal marşımızla selamladık.

 
  Ardımızda kalan yılların
başarısına da, acılarına da hep gözyaşlarımız eşlik etti. Çünkü Türk milletinin
asırlardan bu yana süregelen en önemli niteliği; acıyı da, sevinci de hep
birlikte yaşaması; kimi zaman gönül coşkusuna, kimi zamansa acılar yumağına
gözyaşlarını katmasıydı…

     Aslında yaşadığımız vatan topraklarımızın hamuru;
bu birlikteliğimizin, duygu yoğunluklarımızın, milli ve ulvi değerlerimize olan
düşkünlüğümüzün, asırların ötesinden gelen geleneklerimizin, göreneklerimizin
ortak çanağında yoğrulmamış mıydı?

     Biz buyduk işte. Tarih sayfaları bizi hep
böyle tanıdı, bundan sonrada böyle tanıyacaktı. Çünkü bizler sevinçlerimizi de,
acılarımızı da gözyaşlarımızla kutsayan bir millettik.

    Milenyumlu
yılların bu ilk çeyreğinde kimi zaman güldük ama çoğu kez ağladık! Vatan
bellediğimiz bu toprak ananın bağrını, en çok da bu son dönemde ama daha çok
yüreklerimizi sızlatan duyguların gözyaşlarıyla suladık!

   
Ardımızda kalan ama ‘Birlikte
Yürüdüğümüz Bu Yıllarda’
yaşanmış tüm gerçekler: başucumuzda duran
hayatımıza yazıldı…

    Ve…

   
Ardımızda kalan hayatı biz unutsak bile! ‘’Zaman’ın asla unutmayacağını’’ nedense hep ıskaladık…

Veysel Tipioğlu Hakkında!

Bir
şehrin en iyi gözlemcileri, o şehrin gazetecileri ve sivil toplum
gönüllüleridir.

Siyaset
ve ticaretle işleri olmadığı halde yaptıkları toplumsal faaliyetlerde ister
istemez şehrin tüm ileri gelenleri ile,

Kurumların
bürokrat ve temsilcileri ile atanmış ve ya seçilmişleri ile bir araya gelir,

Ve gözlemlerler.

***

Kimler
bulunduğu yere hakkı ile gelmiş, kimler getirilmiş, kimler getirildiği halde
hala gelememiş…!

Kimlerin
kurumunda ki personelinde karşılığı var ve ya yok diye!

Her şeyi görürler!

Söylemeseler
de yazmasalar da görürler…

Her
işin zahmetini onlar yüklenir bürokrat ve siyasetçiler de resim çekilme
kısmında herkesin önüne geçerler!

İşte
tam da o sırada kimsenin görmediğini düşündüğü o gözler her şeyi görür ölçer…

Ve gözlemlerler!

Kim
ne kadar dolu kim ne kadar boş!

Kim
samimi kim değil diye!

***

Ben
de bu minvalde şehrimize atanmış pek çok bürokrat gördüm,

Atanmış
burada yaşamayan çok vekil de gördüm!

Gördüm
ama,

Öyle
korumaları olmadan tek başına!

Yürüyüş
yolunda, il ve ilçelerimizin sahillerinde, AVM ler de sokak aralarında tek
başında dolaşan!

Cenazelerde
tabutların altına giren,

“muhakkak uzaktan da
olsa takip eden korumaları vardır”

Kendisine
her uzatılan eli sıkan,

Her
merhabaya cevap veren,

Açılışlarda
etkinliklerde en önlerde oturmak için çaba harcamayan!

Protokole
davetli bir misafir çok olunca organizasyon sahiplerini rahatlatmak için
kendine yer ayrıldığı halde sessizce arkalarda bir yerlere oturan,

Protokolde
iken bile ortam güvenliği sağlamaya çalışan,

Memurları
ile iletişim halinde,

Sevilen,

Güler
yüzlü,

Ahan
ki bir bürokrat ve ya il müdürü gördüm.

***

Göreve
geldiği günden beri 10’larca gazeteci ile muhabir ile sivil toplum kuruluşu
başkanı ve gönüllüsü ile hakkında konuştuk,

Kocaeli
İl Emniyet Müdürü Veysel Tipioğlu hakkında!

Mütevazi,
sevecen, enerjisi yüksek, kompleks siz, kibirsiz, kendi ile barışık diye çok
çınlattık kulağını.

Düşündüm
madem öyle o da duysun,

Öyle
ya bizler yazıp çizmezsek nereden bilecek pek çoklarından farkını!

İltifat
marifete tabi derler, gerçekten insani yönlerde mahir biri,

***

Gelelim
bu yazının ana fikrine,

Bu
ara pek çok bürokrat!

Milletvekili
olmak için görevinden istifa etmeyi planlıyor,

Kendisi
ne düşünür bilemem, yollarda merhabalaşmak ve uzaktan selamlaşmak dışında bir
iletişimim yok.

Telefon
numarasının olmadığı belki de tek sivil toplum gönüllüsü benimdir,

Gerek
olmadı, olmaz da zaten.

***

Ama
madem Millete vekil lazım,

Ve
ben de bu milletin bir ferdiyim.

Ona
yakışır diye düşünüyorum,

Kimse adına değilse bile,
kendi adıma.

***

Ha!

İnşallah
partimden aday olur diye geçer gönlümden ama inanın siyasi görüşünü dahi
bilmem!

Bilmem
ama hangi partiden olursa olsun bende
karşılığı var.

Eminim
ki şehrimizde görev yaptığı süre içerisinde pek çok insanın sevgisini muhabbetini
kazanmıştır.

Bu
şehre mütevazı, halkın arasında dolaşabilen, parti, memleket, mezhep gibi
nedenlerden insan ayırt etmeyen, birleştirici ve lazım olduğunda bulunabilen
vekiller lazım.

Aday
olacağı partinin mevcut oyuna da katkı sağlar!

Hakkında böyle
düşündüğüm az da olsa birkaç kişi var ve bunlardan birisi de Kocaeli İl emniyet
müdürü Veysel Tipioğlu.

***

Onun
aklında böyle şeyler var mı siyasi hedefleri var mı bilmem ama varsa yakışır…

Hakkında
hayırlı olur inşallah.

 

Sen görmez sanırsın,
şehir görür!

Selam ve dua ile.

Yüce Türk Milletine Selam Olsun

Neler gelir neler
geçmez unutma

 

Dünya yokken Türk’ün adı var idi

Yıldızlarda sevda ile yar idi

Yıldırımlar doğmamıştı kar idi

Neler geldi neler geçti unutma

 

Zaman bekler Güneş bekler sesini

Tanrı Teâla verir daim esini

Sen unutma Ahmet ile Yesi’ni

Neler seldi neler seçti unutma

 

Türk sinesi yiğit birer kalkandı

Otağları kâhi Kafkas, Balkan’dı

Sancak daim dalgalandı alkandı

Kimler geldi kimler geçti unutma

 

Türk Milleti yaşadığın her yurttan

Tarih denen kocamayan bir Kurt’tan

Dede Korkut atalardan bir Kart’tan
(Kart-olgun- Baba)

Kimler geldi kimler geçti unutma

 

Alper Tunga bir sofrada vuruldu

Altın tasta zehir suyu sunuldu

Düşman korkak hile tuzak kuruldu

Kimler geldi kimler geçti unutma

 

Gelir günü gök kubbenin sıcağı

Verir toprak altın gibi başağı

Kalmaz imiş ne yukarı aşağı

Neler geldi neler geçti unutma

 

Türk’ler kalem arşlar sayfa olacak

İlim irfan Kâinata dolacak

Hem cahillik ebediyen solacak

Neler gelir neler
geçmez unutma