12.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 275

HÜDA PAR ile İş Birliğinden AKP ne Kazanacak?

Cumhur ve Millet İttifakı taraftarlarının birbirlerini HDP ve Hüda Par
üzerinden bölücülükle suçlaması tamamen seçmenleri etkileyerek karşı tarafa oy
vermemesini sağlamak içindir.

“İşin aslı” veya “herkesin bildiği sır”
şundan ibarettir:

HDP ve Hüda Par Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten iradenin “dağda silahlı
siyaset yapacaklarına, Meclis’te silahsız siyaset yapsınlar”
politikasının
birer ürünüdür.

Bu politikaya göre, terör örgütlerinin
etkin olmaması için
en uç görüşlerin de konuşulabildiği bir siyaset
atmosferi yaratılır.
Böylece zamanla bir Türkiye partisi olmak zorunda
kalacak ayrılıkçı partilerin, devletin birliğine ve temel ilkelerine zarar
verecek talep ve fikirlerin törpülenerek bir arada yaşama iradesinin devam
edeceği
düşünülür.

Devlet, HDP’nin
PKK terör örgütü ile olan ilişkisini ve ideal birliği
içinde olduğunu da
bilir;
Hüda Par’ın, iğrenç cinayetlerin faili, Hizbullah
terör örgütünün siyasal kanadı olduğunu da.

Zaten HDP “PKK terör örgütüdür” diyemez,
Hüda Par ise “Hizbullah terör örgütü değildir” der.

Bunu sadece “derin devlet” değil bütün
parti liderleri de bilir. Fakat HDP’nin PKK ile, Hüda Par’ın Hizbullah ile
irtibatını kesmelerini ve sivil siyaset yapmalarını isterler.

Bu elbette kolay bir şey değil. Çünkü terör
örgütleri
de kendi usullerince bu partiler üzerinde baskı ve hakimiyet
kurmaktadır.

Bu yüzden devlet HDP ve Hüda Par’ın
siyasi faaliyetlerine, devletin çizdiği sınırlarda kaldığı sürece, izin
verir. Terör örgütünün etkinliği arttığında ve devletin çizdiği sınırı aşan bir
güce ulaşmaya başladığında gücü sınırlandıran birtakım önlemler alır.

HDP’nin seçilmiş
belediye başkanlarının görevden alınması ve yerlerine kayyım atanması;
seçilmiş milletvekillerinin ve hatta genel başkanlarının uzun süreler
tutuklu yargılanması ve gerektiğinde de partinin kapatılıp, önde gelen yöneticilerine
siyaset yasağı
konulması mevcut devlet aklının (müesses nizamın) bulabildiği
önlemler olarak dikkati çekiyor.

***************************

Kılıçdaroğlu HDP’ye ne verebilir?

AKP’nin PKK ile yürüttüğü “Çözüm Süreci” devlet aklının bilinen sınırlarının dışına çıktığı
bir dönemdi. Terör örgütü PKK ile Oslo’da doğrudan yapılan müzakereler, İmralı’da
Öcalan
üzerinden ve aracı/ elçi rolleri verilen HDP yöneticileri
aracılığıyla Kandil ile yapılan müzakereler sonuç vermedi.

Çünkü PKK dünyanın en büyük eli
kanlı bir narko-terör örgütüdür. Irak ve Suriye’de PYD, YPG adıyla ABD’nin
BOP
(Büyük Ortadoğu Projesi)nin taşeronudur.

PKK talepleri, ABD projelerine uygun olacak şekilde, Türkiye’nin
bölünmesine
sebep olabilecekti.

Siyasi irade AKP tam bu noktada dönüş
yaptı. AKP’nin HDP ile ilişkileri de bu kapsamda geri dönülmesi güç bir şekilde
bozuldu. HDP kitlesi AKP yöneticileri tarafından kandırılmış hissetmeye
başladı
.

****

Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı Adayı Kemal
Kılıçdaroğlu HDP ile görüştüğünde,
AKP’nin Çözüm Sürecinde verdiği
sözleri vermeyecek.

Muhtemelen kayyım atamaları ve
Demirtaş’ın yargılamasındaki gibi bazı hukuka aykırılıkları
düzelteceklerini vaat edecektir.

Yani HDP’ye en fazla Meclis’te meşru faaliyetlerine
devam etmesi ve sivil siyaset alanında rahatlama
sözü verebilecektir. Bu da
ilk cümlelerimdeki devlet aklı kapsamında yaratılacak bir sivil siyaset alanıdır.
Çünkü %10 civarında bir seçmen kitlesinin iradesinin hiçe sayılması onları daha
da radikalleştirmektedir.

Millet İttifakı içinde yapılan müzakerelerle belirlenen “Ortak
Politikalar Mutabakat Metni”
bu ittifakın adeta hükümet programıdır. Bu
metinde genel demokratikleşme ilkeleri dışında HDP’nin siyasi taleplerini
karşılayacak “Çözüm Sürecindekine benzer” bir vaat yoktur. Zaten HDP’nin
bakanlık vb bir talebi olmadığı gibi, İyi Parti Lideri Meral Akşener de “HDP’nin
siyasi taleplerinin masaya getirilmesinin mümkün olmadığını” söyledi.

Bunu Tayyip Erdoğan da bilir, Devlet
Bahçeli de… Ama 6’lı Masanın altında HDP’yi arar gibi yapmak propaganda
olarak işlerine geliyor.

***************************

Hüdapar ile Erdoğan Birbirlerine ne Verir?

Hüda Par Hizbullah Terör örgütünün partisi. “Hizbullah”
da “Hüda Par” da “Allah’ın partisi” demek. Türk Müslümanlığına çok
aykırı bir isimlendirme bu. Bütün insanların yaratıcısı olan Allah’ın bir partisi
olabilir mi?

Bu partinin son seçimde aldığı oy 157
bin
(%0,3). Bunlar Cumhurbaşkanlığı seçiminde zaten Tayyip Erdoğan’a oy
verir. Peki bu parti Cumhur İttifakına girdi diye milliyetçi oylardan kaybedeceği
oy ne kadar olur?

Yani Hüda Par’ın Cumhur İttifakına
sayısal olarak bir katkısı olmadığı gibi zararı da olabilir.

Peki, AKP Hüda Par ile niye nikah kıydı?
Bazıları “AKP bunu seçim sonrası bir karışıklık olursa Hüda Par’ın militer
gücünden
yararlanmak için” diye yorumluyor. “AKP’nin zaten başka
paramiliter güçleri var” diye bu teze itiraz edenler de var.

Belki de sadece Erdoğan seçilememe
korkusu ile
mantıksız karar veriyordur.

***************************

HÜDAPAR ve HDP’nin Hedefleri Aynı

Hüda Par’ın programında olan bazı siyasi taleplerini (bunlar HDP ve PKK’nın da
talepleri idi
) AKP zaten kabul etmişti. MHP de bu yapılanlara
itiraz etmiyor.

Mesela “‘Andımız’ ve benzeri
metinlerin kaldırılması, ‘Ne Mutlu Tü
rk’üm Diyene’
yazılarının silinmesi, ‘Bir Tü
rk
dü
nyaya bedeldir’ şeklindeki söylemlere
son verilmesi” gibi talepler yerine getirildi.

Ayrılıkçıların sevmediği “bazı tarihi şahsiyetlerin isimlerini taşıyan okul, kışla,
cadde, sokak ve benzeri yerlerin isimlerinin değ
iştirilmesi”; Güroymak (Norşin), Aydınlar (Tillo), Tunceli
(Dersim) gibi “i
simleri değiştirilen yerleşim
yerlerine eski adlarının geri verilmesi” de aynı zamanda PKK/ HDP’nin
talebiydi, kısmen yerine getirildi.

“Başta Şeyh
Said ve Seyyid Rıza
olmak ü
zere Kürt isyancılardan, ayrılıkçı sözde alimlerden
ve halktan ö
zür dilenmesi” talebi de kısmen yerine
getirildi.

Ancak “yerel yönetimler üzerindeki
vesayetin kaldırılması ve yerel yönetimlere özerklik verilmesi”
talepleri
direkten döndü.

Bundan sonra hangi ittifak iktidar olursa
olsun HDP ve Hüda Par’ın buna benzer ve ötesi taleplerini kesinlikle yerine
getir(e)mez.

Elbette %50+1 oy gerektiği için her oy
önemli. Küçük partiler bu fırsatı değerlendiriyor, pazarlık güçlerini artırmaya
çalışıyor. Ama İttifakların temel politikalarını değiştirmeye güçleri yetmez.

Konudan Konuya (30)

     Evin pencereleri
vardır. Fakat pencere dışarıyı görmez. Ancak pencereden bakan dışarıyı görür.
İnsan bedeni de, bina gibidir. Onun da pencereleri sayılan gözleri vardır.
Pencere değil, ondan bakan gördüğü gibi, insanın da gözleri görmez! Dışarıyı,
gözlerden bakan ruh görür.

     Çünkü, göz bir
hâsse, his ve duyu âletidir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Pencere
kapalı olduğu zaman, içeridekiler dışarıyı göremedikleri gibi, şu veya bu
sebeple gözü kapanan da, dışarıyı göremez. Yoksa ruh kör olmaz. Sadece bakacağı
vücud penceresi hükmünde olan göz; hastalandığı veya kapandığı zaman; bedendeki
ruh, dış âlemi göremez.

     Çünkü bedenin
penceresi sayılan göz; pencerelik yapamaz vaziyettedir. Evet ruh için körlük
diye bir şey söz konusu değildir. Nitekim, gözümüz kapalı uyurken; uykuda gören
kim?

     Pencere görevini
yapmak için, vücudun herhangi bir yerinden; pencere sayılacak bir gedik
açıldığı zaman, ruh o aradan dışarıyı seyredebilir.

     Zira delik değil,
delikten bakan ruh görmektedir. Delik pencere hükmündedir. Evet, yine anlıyoruz
ki, pencere değil pencereden bakan gördüğü gibi, açılan gedik değil, ancak o
gedikten bakan ruh, dışarıyı görebilmektedir. Nitekim Yüce Allah; kimi körlerin
diğer uzuvlarında; pencere hükmünde gedikler açarak, o kimselerin görmesini bu
şekilde sağlamaktadır. Hz. Muhammed’in arkasıyla bile görebilmesi; bizlerin bu
hususu anlamamızı kolaylaştırmaktadır.

x

     Allah mekândan
münezzehtir. Allah ve kâinat için “Heme ost. / Herşey O’dur.” Hâşâ “Her şey
Allah’tır!” değil. “Heme ez ost. / Herşey O’ndandır. Yani herşey Allah’tandır.
Herşey O’nun yaratması ile vardır.” demelidir. Her fiilin / yapılanın bir fâili
/ yapanı vardır. Fakat yapan yapılanın içinde değildir. Her eserin bir ustası
vardır. Usta eserin içinde değildir. Eserle usta birdir, içiçedir demek de
doğru değildir. Her kitabın bir kâtibi ve yazanı vardır. Ama kitap ile kâtip,
bir ve aynı değildir. Kâtip / yazan yazdıklarının içinde değildir. Tıpkı
binanın mimarı, yaptığı binanın yapı taşları arasında ve onların içinde
olmadığı gibi. Velhasıl insan yaptığının içinde değildir. Üstelik yaptığı da,
insana benzemez. Allah da yarattığına benzemez. Yarattığı O’ndandır ama O
değildir. Velhasıl, yapılan ve yaratılan; yapana ve yaratana benzemez.
Binaları; yapı taşlarını kullanarak insan yapar. Kâinatı ve içindekileri de,
onların yapı taşları olan zerre ve atomları; sebep kılıp kullanarak yaratan
Allah’tır. İnsanın ve Allah’ın kullandığı yapı taşları; kullanan değil
kullanılan malzemelerdir. Kaldı ki, yapı taşlarını yaratan da Allah’tır. Ne
insanın yaptıkları, ne de Allah’ın yarattıkları; ne insana ne de Allah’a
benzer. Yani benzemez.

x

     Kimileri, mânâ ve anlamını
bilmeden Kur’an okuyanları eleştiriyor! Boşuna okuduklarını söylüyor! Şüphesiz
mânâsı bilinerek okunsa, çok daha iyi ve takdire şayan bir husus. Fakat
“Anlamını bilmiyorum!” diyerek okumamak da, doğru değil.

     Bir şey tamamen
elde edilmiyor diye, ondan tamamen vazgeçmek yanlıştır. Bütünü elde edemiyorum
düşüncesiyle, edebileceğin kadarından el etek çekmek, asla doğru değildir.

     İlacı; terkibini
bilmeden kullanmak; ilacı kullanmaya engel teşkil etmediği gibi, ilacın
iyileştirme keyfiyetini de gidermez.

     Müzik dinlemek ve
müzikten hoşlanmak için, ille de müzisyen ve bestekâr olmak şart değil.

     Maçı seyretmek
için, ille de futbol oynamayı bilmek gerekmez.

     Roman yazmayanın,
roman okumaya hakkı yoktur denebilir mi?

     Şiir okumak ve
bundan haz almak için, şair olmak mı lâzım?

     Zikir çeken
birinin, telaffuz ettiği kelimelerin mânâsını bilerek zikretmesi; elbette
istenen bir husus. Fakat bilmese de zikir çekebilir. Çünkü gafletle yapılan
zikirler bile, feyiz vermekten uzak değil.

     Çünkü insanda pek
çok latîf, hassas, his ve duygular var. Hepsi uyanık olmasa da, içlerinden
birinin işlevini yapması; insanın meşguliyetinden zevk almasını sağlamak için
yeter.

     Resmi seyretmek ve
güzel bulmak için, ille de ressam olmak gerekmez.   

Adaylar Televizyonda Tartışsın

Deprem sebebiyle, 14 Mayıs’ta yapılacak
seçimlerde müzikli, gürültülü bir kampanya yürütülmeyeceği anlaşılıyor.
Ben zaten gürültülü ve kirlilik yaratan seçim çalışmaları ile başka
illerden taşımalarla doldurulan meydanlarda büyük mitingler yapılmasını
hep anlamsız buldum. Bu faaliyetlerden etkilenerek oy verme kararını
değiştiren bir seçmen olduğunu sanmıyorum.

Bildiğim kadarıyla gelişmiş ülkelerde
bizdeki gibi seçim kampanyası yok. ABD’de Başkan adaylarının az sayıda açık
hava mitingi yaptığını, genellikle sadece partiye bağış yapanların girebildiği
kapalı salonlarda toplantıların yapıldığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Bir defasında, bir seçim sürecinde ABD’de
idim. Bir seçimin olacağına dair şehirlerde bir görsel emare görmedim. Oy verme
günü, üzerinde VOTE yazılı, oy sandıklarına yönlendiren küçük işaret levhaları
olmasa, seçimin yapıldığını da fark etmeyecektim.

Elbette dünyada mükemmel bir sistem yok.
Ancak gelişmiş ülkelerle seçim kampanyalarımızı kıyasladığımızda oldukça
ilkel bir görüntü verdiğimizi
kabul etmek zorundayız.

Bu bakımdan gürültülü ve çevre
kirliliği yaratan parti propaganda yöntemlerinin kalıcı olarak terk edilmesini
diliyorum. 

Az masraflı ve halkı bilgilendirici propaganda
yöntemlerini denemeliyiz.

Bu kapsamda gereken ilk şey,
Cumhurbaşkanı adaylarının tartıştığı televizyon programları yapılmasıdır.
Böylece
yapılacak medeni tartışmalar ile vatandaşlara adaylar arasında mukayeseye
imkânı verilmiş olur.

AKP öncesi Türkiye’de bu yapılabiliyordu. 21 senede daha geri gittik. Bu durumu düzeltmemiz
lazım.

Adaylar bir arada tartıştığında sadece
kendilerine yakın kanalları izleyenler de
rakip adayın da çapını görmüş
olurlar. Ve daha sağlıklı karar verebilirler.

Aynı uygulamayı yerel ölçekte de
yapabiliriz. Yerel veya ulusal TV kanallarında milletvekili adaylarının
tartıştığı programlar düzenlenmelidir.

************************

ABD Seçimleri ve TV’de Başkanlık
Tartışmaları

ABD Başkan
seçimlerinde en belirleyici etkinlik, aday olan iki liderin TV canlı
yayınında tartışmaları
oluyor. 

TV’de ilk başkanlık tartışması 1960’da Nixon
ile Kennedy
arasında yapıldı. Adaylar 3 defa TV’de tartıştılar. Bu
programlar daha az tanınan Kennedy’nin seçimi kazanmasında önemli bir faktör oldu.
Bu yöntem sonraki seçimlerin tümünde tekrarlandı ve Amerikan seçimleri ve
demokrasisinin temel unsurlarından biri haline geldi.

ABD’de, 3 defa Başkan adayları ve 1 defa
Başkan Yardımcısı adaylarının yaptığı “Başkanlık Tartışmalarında”
seçmenler adayları mukayese edebiliyor. Adayların yeni
dönemde başkanlığa ne kadar hazır olduğunu, yeteneklerini ve ülkeye hizmet
konusunda neler yapabileceğine dair kanaat ediniyor. Seçimi belirleyici olan
ortadaki veya kararsız seçmen için bu tartışmalar çok önemli.

Başkanlık Tartışmaları üç ayrı formatta
yapılıyor:

“Panel Formatında” adaylar sunucular, muhabirler gibi haber
profesyonellerinden oluşan bir grubun sorularını cevaplamaya çalışıyor.

“Konu Başlığı Formatında” adaylar belirli konu başlıklarındaki görüşlerini
paylaşıyor. Aynı zamanda karşılıklı soru ve cevaplarla birbirlerini
sorguladıkları bir tartışma formatı bu.

“Kasaba Meclisi Formatında” ise adaylar küçük bir kasaba meclisindeki gibi bir
moderatörün yönlendirmesiyle toplumun farklı kesimlerinden seçmenlerin
sorularını cevaplıyor.

Bu yöntem, benzer formatlarla, Türkiye’de
de uygulanırsa seçimlerde seçmen iradesinin daha doğru ortaya çıkmasında çok
faydalı ve etkili olur.

Partilerin oy oranlarına göre verilen ve
adaletsizliği daha da artıran siyasi partilere devlet yardımları
üzerindeki tartışmayı da azaltır.

************************

Erdoğan TV Tartışmalarından Kaçı(nı)Yor

2002 seçimi öncesinde, Tayyip
Erdoğan’ın Deniz Baykal ile TV tartışmasında başarılı olması
Ak Parti’nin
iktidara gelmesinde çok etkili olmuştu.

Ama o zamandan sonra, 21 yıldır, Tayyip
Erdoğan muhalefet partileri liderleriyle veya yandaş olmayan gazetecilerle
TV’de bir tartışma programı yapmadı/ yapamadı.

Sadece kendisi değil, partilerinin
yöneticileri ve milletvekillerinin, muhalefet partilerinin yönetici ve
milletvekilleri ile birlikte açık oturum veya tartışma programlarına
katılmalarını da yasakladı.

Bu tür programlarda muhalefet parti
yetkililerinin karşısına “iliştirilmiş gazeteciler” veya “yandaş
uzmanlar”
AKP’yi savunmak üzere çıkarılmakta. Böylece gazeteci ve uzman
kılıklı AKP savunucuları başarılı olurlarsa AKP de başarılı oluyor. Fakat
bunlar başarısız olursa sözde “AKP’yi temsil etmedikleri” için AKP zarar
görmüyor. Tam bir şark kurnazlığı bu.

Dünyada emsali görülmeyen bu uygulama demokrasimiz
açısından utanç verici.

************************

Devletin Büyüklüğü Kurumlar ve Kurallara
Bağlıdır

ABD Anayasası gereği, genel ve ara
seçimler Kasım ayının ilk Pazartesi gününü izleyen Salı günü yapılır.

Yani bizdeki gibi “erken seçim”,
“baskın seçim” gibi şeyler söz konusu olmuyor.
Seçimlerin ne zaman
yapılacağının sadece iki ay önce belli olması gibi bir garabet yaşanmıyor.

Çünkü orada kurumlar görevini yapar ve
kurallar uygulanmak için vardır.
Ve ayrıca yaşatılacak bir belirsizliğin
finans piyasasında ve devlet işleyişinde yaratacağı türbülans göze alınamaz.

ABD’de, bizim Anayasamızda da belirlendiği
gibi, Başkan en fazla ikinci dönemde de aday olabilir. Seçilirse 2. dönemini
tamamladıktan sonra asla 3. defa aday olamaz.

Galiba orada üçe kadar saymasını bilmeyen “hukukçular”
yok.

Ayrıca orada devlet başkanının 2. defa
aday olması halinde kendi seçim kampanyasında devlet imkanlarını kullanması
düşünülemez bile. Zira partinin gelir ve giderleri son derece şeffaf olmak
zorundadır ve hem bağımsız yargı ve hem de bağımsız ve güçlü medya tarafından
çok sıkı denetlenir. En küçük bir hukuka ve etik kurallara aykırılık
Başkanın seçilmesini imkânsız hale getirir.

Watergate Skandalı denilen olayı hatırlayınız. Cumhuriyetçi Partiden
seçilmiş olan Başkan Nixon’un talimatıyla, hırsız görünümlü görevlilerin rakip
Demokrat Parti’nin merkez ofisine dinleme cihazları yerleştirmek istediği
ortaya çıktı.

Başkan Nixon’un atadığı Adalet Bakanı,
Adalet Bakanı’nın görevlendirdiği özel savcı ve bağımsız Yüksek Mahkeme,
Nixon’un bütün engellemelerine rağmen, görevlerini yaptı. Nixon istifa etmek
zorunda kaldı.

Bizde ise Erdoğan’ın devlet aygıtının
tamamının güç ve imkanlarını kullanması tartışılmaz bile.
Çünkü kurumlarımız
çalışmıyor, kurallar herkes için geçerli değil.

Ülkemiz Seçime Giderken…

       Nihayet beklenen karar alındı. Ülkemiz
Cumhuriyet döneminin en önemli seçimine gidiyor. 14 Mayıs 2023; 13’üncü
Cumhurbaşkanımızın seçileceği ve geleceğimize yön verecek idari sitemin
tercihinin netleştiği tarih olacak.

    Pekiyi şu anda geleceğimize yön veren idare
sistemimiz belli değil mi? Tabii ki belli. Adı da: Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemi…

   Bu seçimlerde Cumhur İttifakı kazanırsa mevcut
sistem aynen devam edecek. Millet ittifakı kazanırsa, bir süre sonra
Parlamenter Sisteme geçilecek.

    2017
yılında yapılan referandumda geçerli sayılan oyların %51,41’i evet, %48,59’u
hayır çıkarak hayata geçirilen ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine’ halkımızın
neredeyse yarısı onay vermemiştir. Hayır diyenler, hala demokrasiye en yakışanın
parlamenter sistem olduğuna inanmaktadırlar.

   Bu nedenledir ki, yaklaşık iki ay sonra
yapılacak seçimler, sadece Cumhurbaşkanını değil, daha da önemlisi ülkemizin
geleceğine yön verecek ‘yönetim sistemini de’ belirleyecektir.

   3 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel
seçimlerde %34,2 oy oranı ile iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisinin o
dönemde kullanmış olduğu en çarpıcı sloganı ‘’Yolsuzlukla-Yasaklarla-Yoksullukla’’
mücadele olmuştu.

  14
Mayıs 2023 tarihinde yapılacak seçimlerde AKP’nin meydanlarda kullanacağı en
çarpıcı sloganının ne olacağı henüz belli değildir. Ama bundan 21 yıl önce
kullanmış olduğu 3Y sloganı ile vurgulanan konuların günümüz Türkiye’sinde ne
hale geldiği bellidir.

  2023 yılından, 2002 yılına dönüp de ardımızda
kalan yıllarda yaşananları özetlediğimizde:

  Ülkemizin eğitiminden ekonomisine,

  Dış ilişkilerimizde yaşanan olumsuzluklara,

  AB’ye üyelik sürecinde yaşanan
özelleştirmelerle birlikte yabancı sermayeye satılan milli varlıklarımızın
nasıl elden çıkarıldığına,

  Siyasi çalkantılardan iç yönetim
aksaklıklarına,

  Halkın geçim sıkıntılarının çarşı-pazar
yansımalarına,

  Giyim kuşam biçimde yaşanan çarpıcı
gelişmelere,

  Yargıda yaşanan çeşitli sıkıntılara,

  Halkın güven duygusuna yansıyan büyük
aşınmalara,

  Çocuk katili PKK terör örgütünün yıllardan
beri ülkemize vermiş olduğu maddi-manevi zararlara,

  Ülkemizi sırtından hançerleyerek darbe
teşebbüsünde bulunan alçak FETÖ terör örgütünün ülke geneline verdiği zararlara,

  Suriye’de yaşanan savaş nedeniyle ülkemize
sığınan milyonlarca göçmenin, ülkemize yüklediği ağır yükün giderek arttığına,

  Dünyayı etkisi altına alan Covid-19
salgınının ülkemize vermiş olduğu zarara,

  En nihayetinde bir ay önce yaşadığımız deprem
felaketinin 11 ilimizdeki vatandaşlarımıza yaşattığı maddi ve manevi zararlara
bakıldığında,

  14
Mayıs’ta sandık başında giderek oy verecekleri çok önemli bir karar
beklemektedir.

   Bu kararı vermeden önce her yurttaşın elini
vicdanına koyarak ülkemizin 21 yılda yaşadıklarını düşünmeleri, oylarını bu
süreçte yaşananları dikkate alarak vermeleri çok önemlidir.

   Ülkemizin seçim atmosferine girdiği şu
günlerde çeşitli ittifaklarla güç birliği yapan siyasi partilerimizin bu
süreçte dikkat etmesi gereken en önemli husus seçim meydanlarında
kullanacakları hitap dilidir.

     Zaten ardımızda kalan 21 yıllık süreçte
toplumu ‘inananlar-inanmayanlar’ düzeyinde etiketleyen, Atatürk ilke ve
inkılaplarını yok sayan bir zihniyetin yarattığı olumsuzlukların nelere mal
olduğunu acı bir şekilde yaşayan milletimizin tamamını kucaklayan, onlar-bunlar
diyerek ayırt etmeden herkesi sarıp sarmalayan bir lisanın bu seçim sürecine
damgasını vurması en içten dileğimdir.

     Biz-siz, onlar-bunlar demeden bir ve beraber
yaşadığımız aziz vatan topraklarımızın geleceğinin aydınlık yarınlara ulaşması
hepimizin en içten dileği olmalıdır.

     Şu önemli hususa da dikkat çekmek isterim:

     En son yaşadığımız deprem sonrasında; 1,61
milyon nüfusu olan Hatay’ın adeta yerle bir olması, yaşanan yokluklar nedeniyle
yaklaşık yarı nüfusunun başka illerimize göç etmiş olması; Suriye’den gelen
milyonlarca göçmenin 356.000’nin zaten Hatay ilimizde bulunması, deprem
sonrasında evleri yıkılan, başka illere göç eden yurttaşlarımızın yerini bu
defa nüfus yoğunluğu bakımından Suriyeli göçmenlerin aldığı haberlerinin basına
yansıması, önümüzde yapılacak seçimlerden de önemlidir.

  Hatay; bize devletimizin kurucusu Gazi
Mustafa Kemal Atatürk’ün emaneti, ölüm döşeğindeyken kazandığı son vatan
parçamızdır. Şu anda ülkemizin beka meselesi tam da bu bölgeyi
ilgilendirmektedir. Bu nedenledir ki, hem mevcut yönetim, hem de seçimden sonra
oluşacak yeni yönetim ülkemizin tümünü ilgilendiren bu konuyu titizlikle takip etmelidir.

  Değerli okur;

  Yüz yaşına gelen Cumhuriyet Türkiye’sine,
binlerce yıl öncesinde devletler, imparatorluk kurmuş, çağ açıp çağ kapatmış
Büyük Türk Milletinin öz geçmişine baktığımızda; en sıkışık dönemlerde dahi
halkımızın sağduyusu, yeri ve zamanı geldiğinde bir ve beraber olabilmemizin
gücü bizleri bugünlere getirmiştir.

   Bu gücün varlığı güçlü Türkiye’yi yarınlara
da taşıyacaktır.

   Yeter ki, varlığımızın temel gücünü
oluşturan bir ve beraber olabilmeyi sürdürelim.

   Yeter ki, oy vermeye gittiğimiz gün hiç
kimsenin, hiçbir gücün etkisi altında kalmadan, sadece vicdanımızın sesini
dinleyerek oy kullanalım.

   Çünkü güçlü Türkiye’nin aydınlık yarınlarına
bizlerin yapacağı tercih yön verecektir.

Fikir ve İş Adamı Av. NURİ GÜRGÜR ile DEPREM FELÂKETİNİN ÖNCESİN / SONRASI Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Peş peşe yaşadığımız ve son olmasını
niyaz ettiğimiz depremle alâkalı değerlendirmenizle başlayabilir miyiz?

Nuri Gürgür: Kahramanmaraş/Pazarcık merkezli, elli
bine yakın vatandaşımızın hayatını kaybettiği asrın felâketi olarak
nitelendirilen depremlerin üzerinden bir ay geçti; enkazın altından henüz
kalkabilmiş değiliz. Devletin bütün imkânlarını kullanmasına, halkımızın ve
sivil toplum kuruluşlarının yoğun çabalarına rağmen barınma/çadır ihtiyacı
başta olmak üzere temel sıkıntılar devam ediyor. On binlerce insanımız en
azından yaşama şartları normalleşinceye kadar kalmak üzere başka şehirlere göç
etmek mecburiyetinde kaldı.

Yerbilimciler 2020’deki
6.8 büyüklüğündeki Elazığ depremi üzerine Güney Anadolu fay hattının uyandığı,
her an bu hat üzerinde 7.5 büyüklüğünde bir depremin olabileceğini
söylüyorlardı. AFAD’ın o dönemde yaptığı incelemelerde yerleşim yerlerindeki
yapılaşmaların gerek inşaat kalitesi gerekse yapıldıkları yerlerin depremin
yıkıcı etkisini azaltmak bir yana daha da büyüteceği açıkça belirtiliyordu.
Depremin yerle bir ettiği Adıyaman’da 2020 yılında AFAD uzmanının saha
incelemesi raporu, sadece bu bölgenin değil bütün kentlerimizin depreme karşı
ne kadar hazırlıksız olduğunu, toplumun duyarsızlığını, denetim sorunlarını çok
net yansıtmaktadır.

Çetinoğlu:
Rapordaki
bilgileri özetlemeniz mümkün mü?

Gürgür:
Raporda
deprem konusunda şehir nüfusunun bilinçli olmadığı, deprem tehlikesinin ciddiye
alınmadığı, inşaat yerlerinin yer seçimi konusunda kurumlar arasında iletişimin
olmadığı, kontrol ve denetim mekanizmalarının düzenli şekilde çalışmadığı,
yerel yönetimlerde jeofizik mühendislerinin bulunmadığı, yapı stoklarında
ilgili durum tespitinin yapılmadığı, toplanma alanlarının yetersiz olduğu
vurgulanıyordu.

Kısacası deprem konusunda
başta kamu yönetimi olmak üzere herkes her şeyi yıllardır biliyor, ama hızlı
kentleşmenin oluşturduğu rantın çok büyük olması, depreme elverişli olmayan
inşaat alanlarının siyasî ve rantla alâkalı sebeplerle tehlikenin görmezlikten
gelinerek imara açılmasına yol açtı; inşaatlarda kalite kontrolü yapacak mekanizmaların
işletilmemesi, siyasî hesaplarla çıkarılan imar barışı kanunlarla bu felâketlere
dâvetiye çıkarmış oldu.

Çetinoğlu:
Geçmişin
değerlendirilmesi görüşmelerinden fayda umuyor musunuz?

Gürgür: Geçen
hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında Dolmabahçe’de yapılan geniş
katılımlı ‘Ulusal Risk Kalkanı’ toplantısında konu etraflı şekilde
konuşuldu. Başkan Erdoğan Cumhurbaşkanlığı bünyesinde ‘Afet Yönetimi Kurulu’
oluşturulacağını belirterek ‘Gelin hep beraber Türkiye için hemen şimdi diyerek
ülkemizi âfetlere dirençli bir yer hâline getirelim
’ dedi.
Toplantıda bilime önem verilmesi, ilim adamlarının katkısının önemi vurgulandı.
Aslında bu kapsamda bir toplantının çok daha önce yapılması, deprem, orman
yangını, sel gibi âfetlere karşı alınması gereken önlemlerin, atılacak adımların
konunun uzmanlarıyla ilim adamlarıyla iş birliği yapılarak stratejik bir
uygulama planlamasının yapılması, ihtiyaç duyulan kanun ve yönetmeliklerin
çıkarılması, ilmî düzenlemelerin yapılması gerekiyordu. Temennimiz fayda
sağlaması…

Çetinoğlu:
AFAD
hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Gürgür: AFAD’ın
kurulması çok doğru bir adımdı. Ancak kuruluşta yapılan yanlışlardan dolayı
yeterli derecede etkili bir kurum olamadı. Özellikle Silahlı Kuvvetlerle iş
birliği yapılmak istenilmemesinin mâkul bir gerekçesi yoktur. EMASYA
Protokolü’nün iptal edilmesi yanlıştı; deprem felâketinin en kritik ilk iki
gününde en organize gücümüz olan askerimiz devreye bu sebeple geç girdi.
AFAD’ın kendisinden beklenenleri yerine getirebilmesi için, kurumun sadakat ve
siyasî kriterlere göre değil, nitelik, bilgi ve deneyimin esas alındığı konunun
uzmanlarıyla, yerbilimcilerle oluşturulması gerekir.

Ayrıca İçişleri
Bakanlığı’nın sıradan bir genel müdürlüğü olarak değil, Cumhurbaşkanlığına
bağlı, yetkileri açıkça belirlenmiş, inisiyatif kullanabilen, bünyesinde özel
eğitimli, bilgili yeterli sayıda eleman istihdam eden, muhtemel felâketlere
karşı gerekli hazırlıkları, provaları yapan, her yönüyle iyi organize olan bir
başkanlık olarak yeniden kurulmalıdır.

Çetinoğlu:
Gelecekle
alâkalı olarak neler söylemek istersiniz?

Gürgür: Deprem
felâketinin yol açtığı insanî, iktisâdî, psikolojik ve sosyal hasarın telafisi
yâni enkazın altında ezilmemek için millî bir seferberlik hâlinde çalışmak
zorundayız. İki milyondan fazla insanımız bölgeden ayrıldı; yüzbinlerce
vatandaşımız çadırlarda her türlü yokluğa direnme gayreti içinde hayatını idâme
etmeye çalışıyor. 150.000’e yakın KOBİ kepenklerini indirmiş durumda. Cumhuriyet
târihinin en büyük inşaat projesinin TOKİ üzerinden en kısa zamanda uygulamaya
konulacağı ifâde ediliyor. Dileriz bu defa yer seçimi, inşaat malzemesinin
niteliği, kat sayısı, denetim, müteahhitlerin kişiliği ve kontrol gibi
konularda yanlış yapılmaz. Depremin ne kadar amansız olduğunu, tedbirler
konusundaki yanlışları affetmediğini artık görüp anlamış durumdayız.

Bir yandan 6 Şubat felâketinin
yol açtığı problemleri çözmeye çalışırken diğer yandan muhtemel Marmara depremi
kâbusuyla karşı karşıyayız. 23 yıldır konuşulan bu tehdidin ne kadar ciddî
olduğunu aslında birkaç yıl önce Silivri açıklarında meydana gelen 5.8
büyüklüğündeki deprem vesilesiyle görmüştük; yollar tıkanmış, yıkımlar olmuş,
hayat belli bölgelerde kısa süre de olsa felç olmuştu. Oysa önümüzdeki tehlike
bununla kıyaslanmayacak kadar büyük. Ama garip bir tevekkül içerisinde etkili
önlemler almak yerine bol bol konuşup bekliyoruz. Uzmanlar Adalar’dan Tekirdağ’a
kadar uzanan ve yer yer içeriye kayan bir şerit üzerinde, alüvyonlu alanlardaki
yüz bine yakın bina stokunun yıkılmasını öneriyorlar. İmar affından yararlanan
binlerce problemli binanın olduğunu kimse inkâr etmiyor. Rant faktörünü aşacak
ciddî bir girişim olmadığından İstanbul medenî bir kente yakışmayacak şekilde
çok katlı, gelişigüzel beton yığınlarının doldurduğu problemler yumağı hâline
geldi.

Çetinoğlu:
‘Millî Risk Kalkanı Programı’ndan
bahsetmiştiniz. Depremin getireceği filâketleri önleyeceği kanaatinde misiniz?

Gürgür: 1995’de
Belediye Başkanlığı döneminden başlayarak, 28 yıldır bu şehrin birinci derecede
söz sâhibi konumunda bulunan Sayın Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta açıkladığı
Ulusal Risk Kalkanı Programı’nın İstanbul’a nasıl yansıyacağını bilemiyoruz.
Ama 24 yıldır adeta pusuda bekleyen depreme karşı fiilî ve etkili önlemler
almak için zamanın daraldığı ortada. İstanbul bugün yirmi milyon insanın
yaşadığı ‘obezite’ bir şehirdir. Öncelikle şehrin 14.000.000’luk
yaşanılabilir bir nüfus yapısına kavuşturulması gerekiyor. Kararlı ve cesur
adımlarla bu sağlanabilir.

Çetinoğlu:
Konu
ile alâkalı geçmişteki hâtaları ve gelecekle alâkalı tavsiyelerinizi lütfeder
misiniz?

 

Gürgür: En
başta geçici sığınmacı yahut kaçak durumundaki birkaç milyon yabancının
dilediği gibi gelip yerleşmesine izin verilmemeliydi. Bu yanlış, nüfusun çok
kısa zamanda anormal şekilde şişmesine yol açtı. Bunun telâfisi maksadıyla
ülkemizin uygun yerlerinde beş altı kadar şehir belirlenir sığınmacılardan
Türkiye’de kalmak istiyorlarsa tercih edecekleri yerlere gitmeleri,
istemiyorlarsa ülkelerine dönmeleri istenebilir.

Orta ve büyük sanayi
tesisleri İstanbul dışına, Trakya ve Gebze taraflarına taşınmalı, Merkez
Bankası tekrar Başşehir Ankara’ya dönmelidir. Toplanma yerleri konusu süratle
ele alınmalı, birinci derecede tehlikede olan bölgelerde bu noksanlık süratle
giderilmeli, İstanbul Belediyesi’yle sıkı iş birliği hâlinde su, elektrik, doğalgaz
alt yapıları ele alınmalı, şehrin dönüşümü, kamu yararı öngörülerek köklü
şekilde tamamlanmalıdır. Kanal İstanbul projesi rafa kaldırılmalı, buna ayrılan
kaynaklar riskli binaların kamulaştırılması için kullanılmalıdır.

İstanbul’un muhtemel
depremi en az zararla atlatması en önemli beka meselesidir. Bunu başaramadığımız
takdirde altından kalkılması son derece zor bir felâketin altında kalır, her
bakımdan eziliriz.

Çetinoğlu: İsâbetli
değerlendirmelerde bulundunuz, gelecekle alâkalı faydalı tavsiyeler
lütfettiniz. Ümit edilir ki dikkate alınır. 
Çok teşekkür ederim.

 

Av. NURİ GÜRGÜR:

    
1940 yılında Erzincan vilayetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği
sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve
yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla
Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar
milliyetçi gençlerin fikir ve kültür çalışmaları yaptıkları önemli ve etkili
bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB)
adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu
yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri,
Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı.
1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticarete başlayıncaya kadar
devam etti. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin
yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı.
1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı.

    
1975 yılında MHP Genel İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978
yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı.

    
Türk Ocakları’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu
Dergisi’nin yeniden yayınlanması çalışmalarında yer aldı, derginin yazı
kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994 yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi
Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk Ocakları Genel Başkanlığına seçildi.
2011 yılında yapılan Kurultay’da, Başkanlık görevine tâlip olmadı. Genel
Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmetlerine devam etti ve Türk Yurdu
Dergisi’ne başmakaleler yazdı.

    
Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan
Nuri Gürgür 1989 -1992 yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.

    
1995 yılından bu yana Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999
yılında Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı seçildi. Bu görevi 2018 yılına
kadar devam etti. TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.

    
Yorumlar ve Yankılar, Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve
60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri ile Yüzyıldan Yüzyıla / Olaylar –
Yorumlar – Görüşler isimli basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi ile
çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmaktadır.

 

Değerli okuyucularımız,

04 Mart 2023 tarihinde
yayınlanan Prof. Dr. Yümni Sezen röportajının son sorusu teknik bir hatâ
sebebiyle Kocaeli Aydınlar Ocağı’na gönderilemediğinden noksan yayınlanmıştır.

Yayına girmeyen soru
ve cevabı aşağıda sunulmuştur:

Çetinoğlu: Kurunun yanında yaş yanar mı?

Prof. Sezen: Kurunun yanında yaş da yanıyor. Evet, ne yazık
ki acı gerçek budur. Kur’ân bunu da beyan etmiştir. Hz. Musa, duâ niteliğinde
Allah’a şöyle yönelmiştir: “içimizdeki
beyinsizler yüzünden bizi de helâk eder misin Allah’ım
?” (A‘râf-155). Yine
Kur’ân şöyle der: ‘Bir de öyle bir
fitneden sakının ki o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz.
..’
(Enfâl-25). ‘Zulmedenlere meyletmeyin;
sonra size de ateş dokunur
…’ (Hûd-113).

Ancak şunu açık
olarak belirtmeliyiz ki, kurunun yanında yanan yaşların başına gelenler, asla
bir cezâ niteliğinde değildir. Bu depremde ölen, yaralanan ve zarar görenlerin
büyük çoğunluğu cezâya uğramış olarak bunlar başlarına gelmemiştir. Aralarında
kurular varsa, yâni bu konu ile ilgili suçlular varsa o başka. Kadere değil, kaderden
zarar görenlere sebep olanlar, halkımızın tâbiriyle tuzu kurular, yâni
sorumluluğunu yerine getirmeyen yönetici, müteahhit, etkili ve yetkililerdir.
Kötüler yüzünden bu felâketler başımıza gelebildiği gibi, iyiler sâyesinde
kurtuluruz da. ‘Eğer Allah, insanlardan
bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı, elbette yeryüzü altüst
olurdu
’ (Bakara-251; Hac-40). Bütün dünyayı felakete götürmek yönelişinde olanlara, bütün
toplumları fitne fesada boğanlara ne demeli? Hz. Musa gibi soru niteliğinde duâ
etmeliyiz.

Kader Düşündürüyor!

Allah’ın bütün varlıkları çevreleyen,

     Öyle bir kudreti
vardır ki, buna kader denir.

     İşte bu kader;
iman ve inancın ana direklerinden biridir.

     Her şey bu
kuşatıcı İlahî kuvvetin takdiri ve hükmüyle varlık sahnesine çıkar.

     Her şey, tabiri
caizse kaderin çizdiği, kurduğu,

     Hesap ve kitabını
yaptığı daire içinde var olur.

     Hayat sürer. Yine
ona biçilen zaman zarfında gereğini yapar.

     Sonra sahneden
çekilir.

     Yine İlahî bir
programın gözetiminde,

     Varlığını, bu
sefer başka bir boyutta sürdürür.

     Ama yine İlahî
çerçeve içinde ve

     Allah’ın
yaratmasını uygun görmedikleri dışında;

     Dün ve bugün
olduğu gibi,

     Yarınlar da İlahî
bir kuşatma altında;

     Fakat kendi isteği
doğrultusunda,

     Yaratan’ın kudreti
sayesinde var oluşuna;

     Bittiği yerden
başlamak üzere,

     Lâkin her zaman
olduğu gibi İlahî gözetim;                                

     Yani kader
programı, nizamı ve âhengi içinde;

     Kendisine verilen
cüz’i ihtiyarı / kulun serbest seçme kabiliyetinin isteği;

     Fakat bu isteği
Allah’ın yaratmasıyla

     Varlık içindeki
hayat ve yaşam serüvenini devam ettirir.

     Tabii isteyen kul,
yaratan Allah; sorumlu kul olarak varlığı devam edip durur.

     Ama bu âlemde, ama
başka bir boyuttaki başka bir âlemde;

     Allah hep var
olduğu için,

     O da onun verdiği
beka ve devam içgüdüsüyle

     Hep var olmaya
devam eder.

     Çünkü O, yani
Allah varsa;

     Her şey var.

     Değil mi ki var;

     Öyleyse ne gam!

     Yolculuk berdevam.

     İşte mes’ele bu
kadar!

     Vesselâm.

x

     Kaldı ki, her
şeyin vücudundan / var oluşundan önce ve sonra;

     O şeyin her
şeyinin yazıldığını En’am Suresi’nin 59. âyeti açık seçik ortaya koymaktadır:

   “Gaybın anahtarları
Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez.

     O karada ve
denizde ne varsa bilir;

     O’nun ilmi dışında
bir yaprak bile düşmez.

     O yerin karanlıkları içindeki tek bir
taneyi dahi bilir.

     Yaş ve kuru ne
varsa hepsi ap açık bir kitapdadır.

    (Göklerde ve yerde
insan ilminin keşfedip insanlığın istifadesine sunamadığı

      Nice hazineler
vardır ki Allah bunları bilir.

      Zamanı
geldiğinde, dilediğini insanlığın istifadesine sunar,

      Dilediğini de
kendi ilminde saklı tutar.

      İşte gaybın
anahtarlarından maksat bunlar olmalıdır.)”

      (Diyanet
Meali)  

Anadolu Türkmen Kültürü

Siyaseten ülkemizin yönetimini yenilemek üzere seçim
sürecine girmiş bulunuyoruz. Cumhur İttifakı ile Millet İttifakının ülkeye daha
iyi hizmet adına sunacakları projelerle Türk seçmenini ikna etmeye
çalışacaklardır

.Ne yazık ki Cemaat dediğimiz kesimin çoğunluğu Millet
ittifakının siyasi lideri Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı üzerinden
Aleviliği aşağılama söylemlerine bilgisizce devam etmeleri tehlikeli bir
durumdur. Alevi/ Sünni kavramlarını kullanarak inançlar üzerinden toplumu
ayrıştırmaya yönelik art niyetlilerin önünü açmış oluyoruz.

Çoğunluğu ’’Dindar’’ değil; ‘’Dini dar alana
sıkıştırmış’’  çevrelerden
Aleviliği—Anadolu Alevi Kültürü— kötü bir sıfat olarak tanıtma cahilliğinin
devam etmesi hali….

Bir yurttaşlık görevi kapsamında ben sadece bilgilendirme
adına konuyla alakalı araştırmalarımızdan, edinimlerimizden bahisle Anadolu
Alevi kültürünü, diğer adıyla, Anadolu Türkmen Kültürünü işlemeye tanıtmaya
çalışacağım.

*

Bildiğiniz gibi Alevilik, adını Hz. Ali’den alan, onun soyu
ve takip ederler tarafından kurulmuş bir tasavvuf yoludur.

Bu yol başta Piri Türkistan Ahmet Yesevi ve onun
yetiştirdiklerince Türk Kültür ve töresi üzerine yapılandırılan İslam anlayışı,
Türkmen Alevi anlayışı olarak ifade edilmektedir.

Öncelikle bir gerçeği vurgulayalım; Türkler, Müslüman
olmaları sayesinde birliğe kavuşmuş ve eriyip yok olmaktan kurtulmuşlardır.
Bugün yeryüzünde Müslüman olmayan Türk olmadığı gibi, Müslüman olduktan sonra
millî şuurunu kaybedip tarihte yok olan bir Türk Topluluğu da olmamıştır. Diğer
taraftan, İslam âlemi de Türklerin katılımıyla taze bir kan ve can bulmuş,
Türkler İslam’ı kendileri için bir millî din hâline getirerek, bütün benlik ve
samimiyetleriyle bu dine sarılmışlardır. Merhum Prof. Dr. Erol Güngör’ün
ifadesiyle İslam, âdeta Türk milletinin yolunu aydınlatan bir ışık olmuş, Türk
milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükselmiştir

*.

Anadolu coğrafyasına hoşgörü tohumunu Ahmet Yesevî ve onun
takipçileri Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî gibi şahsiyetler saçmış ve
yeşertmişlerdir

Evet, bu toprakları asker gücüyle fethedebilirsiniz… Ancak
orada kalıcı olmak istiyorsanız gönülleri fethetmelisiniz.

Tarih 1071, ünlü Selçuklu Sultanı Alparslan komutasında
askerimizin Anadolu’yu fethinin başlangıcı…Ve gönülleri fethetmenin de
başlangıcı Ahmet Yesevi….Bugün dahi binyıldır sürdürdüğümüz Anadolu
kardeşliğinin temellerini atan Hoca Ahmet Yesevi’yi kavramak,ardından gelen
halk ozanlarımızı n sunduğu ışık huzmeleri Halk Edebiyatımızın ana eksenini
olushturur.

*

Türkler 11.yüzyılıyla başlayan göçlerle Anadolu’ya intikal
etti. Bu arada yıllar boyunca, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar yol üstündeki
bütün kültür ve inançlardan güzel ve insana yakışanı alarak belli bir yapıya
ulaştı. Yani Türkmen kültürü doğmatik değil, gelişime açık bir anlayıştır.

*

 İnsanın yeryüzünde
gök Tanrının temsilcisi olduğunu, yeryüzünde adaleti sağlamak üzere memur
edildiğini görmekteyiz. Bu anlayış, ‘’Ne ararsan İnsanda Ara’’ ifadesinin ta o
zamanlardan ruhunu yakalayan bir anlayıştır. Türkmen “kültürü İnsan merkezli
bir yaşam felsefesinin adıdır.

*

En eski Türk inançlarından kadın, erkek diye ayrımcılığın
yapılmadığını, hatta kadına özel bir değer verildiğini de görmekteyiz. ‘’Eski
Türk telakkisine göre erkek ve kadın gök ile yerin evlatlarıdır. Güneş a-Ana
ile Ay Ata onların gökyüzündeki temsilcileridir. Hakanın mümessili olan Ay Ata,
gökyüzünün altıncı katında, hatunun mümessili olan Gün Ana ise, daha üstte,
gökyüzünün yedinci katında idi.

Bu anlayışa günümüzde medeni olarak nitelendirilen hiçbir
toplum, bu anlayışa daha ulaşamamıştır. Türkmen kültürü bunu temel yapan bir
anlayıştır.

*

 Bazı kavimlerde ise,
kız evlada sahip olmak, bir felaket olarak kabul edilirken, Türk Destan ve
Efsanelerinde böyle değildir. Aksine kız erkek ayrımı yapılmaz, ikisine de
evlat olarak bakılır.

*

 Türk Destan ve
Efsanelerinde de görüldüğü gibi eski Türklerde kadının sosyal statüsü
yüksektir. Ayrıca tek eşlilik esastır. Türkmen kültürü sosyal hayatı her
ikisinin birlikteliği üzerine kurmuştur.

*

 Geçmişten günümüze,
tarihsel bir süreklilik olarak devam eden ilk dönem tasavvuf hareketi ürünü
olan ‘’Kadın Derviş’’ ve ‘’Kadın Evliya’’kültürü Türkmen kültürü anlayışında,
kadına ilişkin değerlendirmelerde önemli bir rol oynamıştır.

Türkmen kültüründe aslolan insandır. İnsanın da cinsiyeti
önemli değildir.

‘’Bizi de halk eden Sübhan değil mi?

Arslanın dişisi arslalan değil mi?

Söyleyin makbul-u Rahman değil mi?

Ümmügülsüm, Zeynep, Leylamız vardır’’

Anadolu Türk men kültüründe kadın algılamasının, Orta Asya
kaynaklı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

*

 Yeryüzünde Allah’ın
halifesi olma şerefi verilen insan, Türkmen kültürü felsefesine uygun olarak da
‘’okunacak en büyük ve en kutsal kitaptır.’’

*

 İnsanlar olarak her
birimiz, canlılar âleminin bir bireyi, toplumun bir üyesi, sahip olduğumuz
ailenin en seçkin fertlerinden biriyiz. Dünyaya insan olarak gelişimiz,
ailemize bir hediye, biz insanlar içinde anlamlı bir lütuftur.

İnsan olmak için insan taslağına uygun olarak bir insandan
dünyaya gelmek şarttır, ama yeterli değildir.

Önemli olan bu dünyanın bize insan olma yönünde
kazandırdıkları niteliklerdir. Bu kazanımlarımızı bizden çekip alsalar ortada
biyolojik varlığımızdan başka, insan ve insanlık adına neyimiz kalır?

İnsanları diğer canlılardan ayıran üstün özellikleri,
dikkati sürdürme, sabır, planlama, tasarlama, yargılama-muhakeme etme, düzenli
olma, kendini kontrol edebilme, sorunları çözme, ayrıntılı düşünme, gelecekle
ilgili öngörüde bulunma, hata ve deneyimlerden ders çıkarma, duyguları algılama
ve ifade etme, empati kurma ve sağduyu gibi melekeler olarak
sıralandırabiliriz.

İşte Anadolu Türkmen kültürü insanına bu özelliklerinin
gelişebilmesi için özgürce düşünmesine fırsat veren bu anlayışa sahiptir.

*

Anadolu Türkmen kültürü insanı, doğru var olmayı ve
mutluluğu sadece bedensel hazzı merkeze alarak yaşamayı temel alan anlayış
değil, insan olmanın haslet ve özelliklerini taşıyan bir anlayışla ele
almaktadır.

Acıma duygusunu kaybetmiş, vicdandan yoksun, bencil, çıkar
odaklı, ikiyüzlü, nefret dolu, öfkeli, riyakâr bir varlığa insan demek mümkün
müdür?

Anadolu Türkmen kültürü, var olduğu günden beri, insan
olmanın sevinciyle, acımanın, merhametin, kardeşliğin yanında maddi zenginliği
gönül zenginliğine dönüştürmek için yürümüştür.

Bu özelliği ile dört kıtaya yayılmayı başarabilmiştir.

 

 Günümüzde bile doğaya
hâkim olma anlayışı üzerine temellenen yaklaşımların yarattıkları felaket
ortalıkta. Doğayı bitirdiler. Hal bu ki, Anadolu Türkmen kültürü, doğaya hakim
olmak değil, onunla doğru empati kurarak birlikte var olmayı seçmiştir. Doğayı
yaşat ki, insanlık yaşasın anlayışıdır.

*

 Anadolu Türkmen
kültürü, insanı topluma, toplumu da insana feda etmeyen bir yaklaşımdır. ’’İnsanı
yaşat ki Devlet yaşasın’’ felsefesini ilke edinmiş ve insanı evrenin öznesi
olarak ele almıştır.

*

 İnsanoğlu; nesillerin
akıl ve beden gücünü üst üste koymasıyla, büyük medeniyetler yaratmış, ümrandan
uygarlığa, mağaradan medeniyete yükselmiştir. Bilim, sanat ve teknolojide önemli
atılımlar gerçekleştirmiştir.

Bir yandan akıl almaz işlere, mucizevi denilecek buluşlara
imza atarak olağanüstü güzellikte sanat eserleri vücuda getirirken, diğer
taraftan içindeki vahşiyi susturamayarak savaşmaya, kan dökmeye, yakıp yıkmaya
bir türlü engel olamamıştır.

*

 Akıl, bilim ve duygu
üzerine inşa edilen Anadolu Türkmen kültürü, aklı insanın doğruyu bulmasında
rehber edinmiştir. Unutmayalım ki, insan, imanını, vicdani sorumluluklarını
ancak aklı sayesinde kendini ortaya koyabilir. Şayet akıl yoksa bunların hiç
biri de yoktur.

Aklın dayanağı bilim, duygunun dayanağı ise, Allah
sevgisidir.. Önemli olan aklı sevgiyle temellendirmektir. Aklı ve bilimi
olmayanın sermayesi, kin, nefret, düşmanlık ve ötekileştirmektir. İlimden
gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

Buradan hareketle Türk kültürü ve İslam’ın özü üzerine
temellenen ve tüm varlığa muhabbetle yaklaşan Anadolu Türkmen kültürü bilgiliğe
giden bir yol olduğunu söyleyebiliriz. Anadolu Türkmen kültüründe bunun adı
hikmettir.

Hikmet sahibi olan kimse, kendisi ve dünyasıyla uyumlu,
kendi kendine yeterli ve bilinçli, o ölçüde de iç çalkantı ve ihtiraslardan
arınmıştır..Bu yolu seçen insan hayatın kontrolünü  ele almış üreten insandır.

Ne zaman ki koptuk özümüzden ve benliğimizden, işte o zaman
kaybettik bize ait olan nice değerlerimizi.

*

 

 Anadolu Türkmen
kültürü, her varlığa bir gözle bakar, özgürlüğü ve sorumluluğu dengeler,
liyakati önceler, paylaşmayı ve fedakârlığı sömürü değil insan olmanın bir
gereği sayar.

İslam’ın temel ilkeleri üzerine yapılanan bir Türk anlayışı
olan Anadolu Türk men kültürü, söylenceleri ile Türk dilini, Türk kültürünü ve
dolaysıyla Türk milletini canlı tutmuştur.

Bu açıdan bakıldığında Anadolu Türkmen kültürü gerçek
Atatürkçülükle de tamamen örtüşmektedir.

 Diğer anlamıyla,
‘’Anadolu beşiğim, Mustafa Kemal ATATÜRK ışığım’’ denebilir.

*

Şimdi bize düşen ise, tüm dünya insanlarının gönüllerine
seslenebilen, gönüller arası köprü kuran bir gönül eri olmaktır.

İnsanları, insan olmaktan alıkoyan en büyük neden sevgisizliktir.
Sevgi gönüllere ferahlık, ruha da huzur, bilincimize de bilgelik verir. Sevgi,
canları dirilten, vicdanı olgunlaştıran, kalplere hayat veren, kısacası, insanı
olgunlaştıran bir var oluş iksiridir. Bu sevgiyi ancak ve ancak Anadolu kültür
anlayışı içinde yakalayabiliriz.

‘’ En bilge insan, eksikliğini, kusurunu bilen kişidir.

Sözünü tutan, bencil tutkuları silen kişidir.

Kötülüklere yüz vermeyen, iyiliklerle güzelleşen;

Dünya yıkılsa, öz değerlerini söyleyen kişidir’’

Gönül sahasını, muhabbetle suladığımız, gerçeklik güneşiyle
aydınlattığımız, aşkımızın ateşiyle ısıtıp ve anlamlı bir birlik
oluşturduğumuzda insan olur ve ebedi bir iç huzuru yakalamış oluruz.

Hoca Ahmet Yesevi, Hünkâr Hacı Bektaş-i Veli, Horasan
pirleri, Yunus Emre ve nice Türkmen erleri adeta insanlığın şifrelerini
tanımlamış ve duygu DNA’sının şifrelerini belirlemişlerdir. Bu şifreleri
çağımızın gözüyle okuyup özünü koruyarak günümüz insanına sunmaktır. İşte o
zaman, Anadolu irfan geleneğini yaşatan ve Resullah’a Şahmerdan’a Türk ataya
layık birer insan olabiliriz.

‘’’ Sevgidir saygıdır, varlığımızın mayası,

Ekelim gönüllere yeşertelim dünyayı,

Kin, nefret, husumet insanlığın yüz karası,

Sevgi yeşertmek için gel kardeşim.’’

Diye çağrıda bulunmayı bir görev sayalım.

*

Türkmen kültürüne has ifadeyle;

Kıymetli canlar sizleri aşkı muhabbetle selamlıyorum.

Yüzünüz Biraz Olsun Kızardı mı?

“Birine
çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma! İlk önce senin ellerin kirlenecek
.”
L. Tolstoy

                Altılı
masanın en son toplantısından bir öncekinde masadakilerin tam mutabakat
sağlamadan kalkmaları sonrasındaki basın, medya ve TV. Tartışmaları ve
yazılarından bir defa daha anladık ki Türkiye’de aydın sıfatını hak edecek insan
yok denecek kadar az.       

                Uzlaşma
ve duygusal bağ kurma kültürü yok.

                Soyut
düşünme melekeleri gelişmemiş.

                Siyah
ve beyaz haricinde renk tanınmıyor.

                Birçoğunun
ortalama zekâ seviyesi yerlerde sürünüyor.

                Yine
bir kısmı yerli ve yabancı çıkar gurupları tarafından fonlanıyor.

                İyi
Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, Altılı Masanın 3 Mart günü yapılan
toplantısında kendisine yapılan dayatmayı kabul etmeyip masayı terk edişi
ekseri sol cenahtaki yazar-çizer takımının tamamına yakınının yargısız infaz hücumuna
uğradı.

                Hâlbuki
biz bu kişilerin birçoğunun cemaziyelevveliyatlarını da çok iyi biliriz.

                Mesela,
Erol Mütercimler: “Tarih İyi Partinin
bir proje partisi olduğunu yazacak, Amerika’da yaşayan bir şahsiyet geçtiğimiz
belediye başkanlığı seçiminde Üsküdar bölgesindeki seçim çalışmalarına katılmış
ve bu çocuk! Başından beri İYİ Partinin içinde
.” Sözleri hâlâ video
kayıtlarında mevcudiyetini koruyor.

                İYİ
Partiyi bir Proje partisi olarak niteleyen, Komplo teorileriyle ünlü aynı Erol
Mütercimler, AKP’nin de kuruluş aşamasında bir Proje partisi olduğundan
bahsediyor ve Tayyip Erdoğan’ın başbakan olacağını 24 Ekim 1999 da Av. Münci
İnci’nin İstanbul Bulgaristan sınırına yakın durusu Konaklarındaki evinde sabah
kahvaltısında öğrendiğini söylüyor. Hatta o kadar ayrıntılı bilgi veriyor ki;
Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Emin Şirin, Yalçın Doğan, Bülent Akarcalı, Güler
Kömürcü ve isimlerini yazamadığım birçokları. Bunların haricinde ABD
Başkonsolos Yardımcısı bayan ile kol kola gelen Tuğrul Türkeş.

                 Sonraki günlerde Erdoğan’a 5 kişilik bir
danışmanlık kadrosu hazırlanıyor ve listenin 2. Sırasında Erol Mütercimler var.

                  Proje Partisi lideri olarak nitelendirdiği
Erdoğan’ın danışmanlığını listesinin 1. Sırasında olmadığı için(olsa mutlaka
kabul edecekti) kabul etmeyen Mütercimler, şimdi İYİ Partiyi de Proje Partisi
olarak nitelendiriyor. Bu da demek oluyor ki, Komplo teoricilerde hayal gücünün
sınırı yokmuş.

                                Sadece Mütercimler olsa hadi
neyse diyeceğim de okuyabildiğim kadarıyla Soner Yalçın https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/soner-yalcin/uzlasi-kulturu-7612904/
hariç, sol kesimin hemen hemen hepsi ucundan kenarından yargısız infazda
bulunuyordu.        

                “Köpeklerin kardeşliği, önlerine kemik
atılıncaya kadardır
” atasözünü haklı çıkardınız ya olmaz olsun sizin aydın
görüşünüz.

                Hiç mi
ahde-vefanız yoktu.

                Bugüne
kadar Sayın Meral Akşener lehine söylediklerinizin, onca güzel sözlerin hepsi
yalan mıydı, yazıklar olsun.

                Olayı o
kadar ileri boyuta taşıdılar ki “5’li
Çete
” ile görüşüldüğü, paralar alındığı, karşılığında 46 kişilik liste
yapıldığı ve iktidar değiştikten sonra bu kişiler hakkında işlem yapılmaması konusunda
Kılıçtaroğlu’ndan teminat alındığı noktasına getirildi. Artık İYİ Partili
hukukçular, bu iddiayı ortaya atanlar hakkında gerekli işlemleri yaparlar
sanıyorum.

                Sağlıklı
Kalın.

Dünya Kadınlar Günü

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000
dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında
greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya
kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan
barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin
cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag
kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist
Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara
Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler
anısına 8 Martın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri
oybirliğiyle kabul edildi.

*

Kadının hayatın her alanında olduğunu ve asla geri planda
kalmayacağının ispatı olan Kadınlar Günü’nde onları mutlu etmek Türk insanının
görevidir. Bizleri ihtiyacımız olduğunda desteklerini esirgemeyen, eğiten,
yetiştiren, bizi biz yapma yolunda yüreklerindeki sevgi ve şefkati karşılıksız
veren fedakâr kadınlarımız anamızdır; O kadın anadır!

*

Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, Türk kadınını savaş
cephelerinden tanıyan, fedakârlığını gören Başbuğ Atatürk’ün penceresinden
Kadın Anamızı tanımak/ tanıtmak ve toplumumuzda yaşadığı sorunlarına çözüm
getirmek, kadınımızı onure etmek üzerimize vacip ahlaki görevimizdir;

Son on yıllarda sıklıkla tanık olduğumuz kadına yönelik
tacizlerin, tecavüzlerin, cinayetlerin yanı sıra bazı sözde akademik
bilgiçlerin ‘’kadının yeri evidir, dış işlerde çalışmak değil otursun çocuğuna
baksın, evinin işini yapsın, eşini memnun etsin’’ ucu açık söylemler Türk
kadınına yapılacak esef verici davranışlardır saygısızlıktır kendi varlığını
inkâr etmektir.

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca
ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında
veya yanında olduğunu yaşayarak görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu
Gazi Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir alıntı sunalım:

‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn
mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini
ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin
yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?

Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer kαzαnılmαsı
gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve kültürle,
gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın Αvrupα
kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlαrın üstüne
çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen
ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım.

Zαmαn ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev
αdımlαrıylα yürüdükçe; hαyαtın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat
yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği
terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri tαşıyαn
evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şαhıslαrındα tαşımαlαrınα bağlıdır. Bu
sebeple Kαdınlαrımız, hαttα erkeklerden dαhα çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα
bilgin olmαyα mecburdurlαr!

Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği terbiye eski
devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anαlαrı için gerekli vαsıflαrı
tαşıyαn evlat yetiştirmek, evlαtlαrını bugünkü hαyαt için fααl bir uzuv haline
koymαk pek çok yüksek vαsıflαr tαşımαlαrınα bağlıdır. Onun için Kαdınlαrımız,
hαttα erkeklerimizden çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα bilgili olmαyα
mecburdurlαr; eğer hαkikαten milletin αnαsı olmαk istiyorlαrsαnız

Bizim dinimiz hiç bir vakit kαdınlαrın erkeklerden geri
kαlmαsını talep etmemiştir! Αllαh’ın emrettiği şey erkek ve kadın Müslümαnlαrın
ilim ve İrfan edinmeleridir. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı αrαmαk ve nerede
bulursα orαyα gitmek ve onunlα mücehhez olmαk mecburiyetindedir.

Tαrlαlαrdα erkeklerle birlikte çαlışαn, kαsαbαlαrdα pαzαr
yerine giden, yumurta ve tavuğunu sαtαn, ondan sonrα kendisine gerekenleri
bizzat satın αlαn, çαlışmαlαrının hepsinde kocαlαrınα yardımcı olαn kαdınlαr!..
Ben bu kαdınlαr αrαsındα kocαlαrındαn dαhα iyi işten αnlαyαnlαrα ve hesap
yαpαnlαrα rαstlαdım.

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde Αnαdolu köylü
kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek olαnαğı yoktur.

Kαdınlαrımız eğer milletin gerçek αnαsı olmαk istiyorlαrsα,
erkeklerimizden çok dαhα aydın ve faziletli olmαyα çαlışmαlıdırlαr.

Milletin kαynαğı, toplumsαl hαyαtın temeli olαn kadın αncαk
faziletli olursα görevini yerine getirebilir’’.

*

Fosilleşmiş beyinleriyle bedevi kültüründen beslenmiş bu
bilgiçler’’ anası’’ hakkında ne düşünüyor dersiniz?

Kız çocuklarını toprağa gömen ‘’bedevi kafası’’ şimdide sen
okuma çalışmana gerek yok diyor. On üç yaşında başkalarının seçtiği kişilerle
evlen istiyor. Senin çocuklarını karanlık saçan mekteplerde/ karanlık
mahfillerde tecavüz edilmiş, kişiliği iğdiş edilmiş, beyni köleleştirilmiş, hurafeci
inançlarla kendi hükümranlığına parya yapmayı düşünüyor.

Sen okursan senin çocuklarını eğip bükemezler,
köleleştiremezler… Sen okursan, senin çocukların karanlık fikirlere karşı
gelir, kişilik ve irade sahibi olur, okuyup öğrenmeye aç olur, bilim üretmek ve
insanlığa katkı sağlamak, gelecek nesillere mutlu müreffeh ve adil bir dünya
bırakmak onda vaz geçilmez bir amaç olur.

Kur’an okuyup anlayamasın diye Arapça okumasını
tembihlerler. Okursan, okuyup anlarsan, iffetin kara çarşafın içinde
olmadığını, insanın aklında şekillendiğini öğrenmenden korkarlar.

Türk kadını!… Sen okuyup münevver olursan, bunların hiç
birini yapamazlar… Sen aydınlık geleceğin ışık kaynağı olursun, ‘’Türk Çağının
Ana Rahmi’’ olursun.

Kader Levhalarından İki Örnek

     Moğol hükümdarı
Hülagü ile genç âlim Kadıhan arasında geçtiği nakledilen ibretli hikâye …
şöyle ki:  

     Bağdat ve civarında
yaptığı o tarifsiz zulümleri sonunda Hülagü, bölgenin en büyük âlimi ile
görüşmek ister.

     Bu zalimin
karşısına kimse çıkamaz, nihayet Kadıhan kabul eder ve gider.

     Giderken yanına
deve, keçi ve horoz alır.

     Genci gözüyle
süzen hükümdar:

   “Görüşmek için seni
mi buldular?” der. Genç âlim:

   “Görüşmek için iri
yarı, boylu boslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi
ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek
istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla
görüşebilirsin.” deyince, hükümdar oturmasını işaret eder. Görüşme şöyle devam
eder:

    “Söyle bakalım,
beni buraya getiren sebep nedir?”

      Kadıhan’ın cevabı
ibretliktir:

    “Seni buraya bizim
amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas
gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık.
Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi” der.

    “Peki beni buradan
kim gönderebilir?”

      Cevap çok manidar
(mânâlı)dır:

    “O da bize bağlı.
Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin
kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan
vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.”

    (Kader Risalesi’nin
Mütalâası, Mehmet Çetin, s. 56)                                                                                                                                                     

x

     Vaktiyle şeyhini
çok seven ve ona sadakatle hizmet eden bir mürid vardı. Bu mürid, safvet-i
kalbi (temiz kalbi) ve sadakati sayesinde öyle terakkî etmiş (mânen
ilerlemiş)ti ki, keşfi açılmış ve Kader Levhaları’ndan birini görmeye
başlamıştı.

     Ne var ki, bu
levhada gördüğü bir yazı onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü kaderde,
şeyhinin isminin karşısında “Şakî” (Cehennemlik) olduğu yazılıydı.

     Bu yazgıyı
keşfeden mürid, ne yapacağını şaşırmıştı. Şaşkınlığını ve üzüntüsünü belli
etmemeye çalışsa da şeyhi ondaki huzursuzluğu fark etmekte gecikmedi ve sordu:

   “Evladım! Görüyorum
ki, sıkıntı içindesin. Nedir derdin?”

     Müridi konuyu önce
geçiştirmek istediyse de, şeyhin ısrarı karşısında fazla direnemedi. Keşfini
ifşa etti (açıkladı).

     Şeyh bunu duyunca
mahzûnâne (hüzünlü ve üzüntülü bir şekilde) dedi ki:

   “Evlat! Ben o yazıyı
40 senedir görmekteyim. Fakat Onun kapısından başka hangi kapıya gideyim! Ondan
başka Rab yok ki, dergâhına iltica edeyim! Ben Rabbimden ümidimi kesmedim. Onun
mülkü değil miyim? Cehenneme lâyık görürse ne yapabilirim!”

     Şeyhin bu hüzünlü
sözleri bitmişti ki, bu kader levhası o anda yine göründü.

     Şeyhin ismi
önündeki “Şakî (Günahkâr ve Cehennemlik)dir” hükmü silinmiş, yerine “Said
(Cennetlik)tir” yazılmıştı.

     O halde biz de
(Mecmuatü’l-Ahzab, I / 597’de geçen) şu meşhur dua ile yalvaralım:

   “Allah’ım! Bizi
şakîler (günah işleyenler zümresin)den yazdıysan onu sil!

     Saidler (Allah’ın
rızasına ermişler)den yazdıysan onu sabit (ve devamlı) kıl!”

     (Gaybî Kavramlar,
Abdurrahman Aydın, s. 170)