21.6 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 274

Esnaf Ziyaretleri Üzerine,

0

Türkiye’mizde, geçmiş iktidarlarda, kalkınma, istihdam
çözümü olarak, özel sektörün büyük temsilcilerine büyük destekler verildi.
Ancak bu çabalar KOBİ leri kapsayamadı

Bu iktidarların KOBİ’lerle ilgisi, sadece illerin esnaf
odası başkanlarını, meclise taşımak kadar olurdu.

AKP iktidarı ile birlikte, MÜSİAD, dolayısı ile KOBİ’ler,
doğrudan iktidara geldiler.

MÜSİAD, Sanayi Bakanları ve Makina
İhracatçıları Birliğinin işbirliği ile Makina İmalat Sektörü gelişiminin, firma
bazında izlenmeye başlandığını bilirim.

Özellikle yurtdışından ithal edilen direkt üretim
makinalarının ve tüketiciye yönelik ithal ikamesi imalat ürünlerinin, firmalar
tarafından imalatı ve geliştirilmesini teşvik yönünde, TÜBİTAK hibe kredileri,
özellikle MÜSİAD üyesi firmalar için olanca hızıyla ve tüm Türkiye
coğrafyasında devreye girdi.

Ben yakın çevreme, “bu kredilerin yarısı doğru yere gitse,
Türkiye şahlanır” diyordum.

Bu arada MÜSİAD üyesi olmayan firmaların da inovasyon değeri
yüksek projelerinin çok rahat kredi alabildiğine çokça tanık oldum

2009 yılında, TV’lerde yayınlanan bir reklam yoluyla, aralarında
Mustafa Koç, Güler Sabancı, Bülent Eczacıbaşı, vb lerin bulunduğu iş dünyasının
öncü isimlerinden, Türk Makina Sanayi’ne destek gelmişti. Türk makina
sektörünün iç pazara yönelik kampanyasında görev alan iş dünyası temsilcileri
kamera karşısına geçerek TIKIR TIKIR MAKİNA diyorlardı.

Türkiye’mizde, geldiğimiz noktada, anahtar teslim un, irmik,
makarna, yem,  her türlü gıda işleme
tesisleri, sıvı çelik tesisleri (çelikhane), haddehaneler, dikkat, yüksek
gerilim kablo üretim tesisleri ve daha birçok benzerlerinin makinaları yerli
olarak imal edilmekte, ihraç edilip yurt dışında kurulmaktadır. 

MAKFED Ekim 2022, “Makine İmalat Sektörü, Türkiye ve Dünya
Değerlendirme Raporu” na göre, son 21 yılda makina ihracatı 14 katına katlanarak,
2021 yılını 23 milyar dolar ihracat ile tamamlamış ve bu rakam gerekli ithalat
rakamını geçmiştir Tüm makine imalatı ve genel imalat sektöründe, 5.200.000
kişi çalışıyor görünmektedir.   

Sadece Ostim Ankara’da birçoğu savunma sanayine yan sanayi
olarak çalışan, kalanların da çoğunun ihracat yaptığı, on bine yaklaşan makina,
parça imalatçısı işletmede, yüz bine yaklaşan işçi çalışmaktadır.    
                                                                                                                        

Yukarıda konu ettiğim 5.200.000 işçi kitlesi, büyük geçim
sıkıntılarına karşın, sadece bir işleri olduğu için yine de mutlu ve iktidar
değişikliğinden sonra, ya iş yerim kapanacak olursa diye bir ENDİŞE içinde

olamaz mı acaba. Bu işçilerin en az üç katı nüfusun seçmen olarak
düşünülmesi gerekmez mi?                                      

SİHA öncesi İHA lar, Türkiye’mizde ilk kez, 2005-2009
yılları arasında, Güneydoğu Anadolu’da, terörle savaşan hepsi balyoz mahkumları
generallerimiz; Saldıray Berk, Ahmet Yavuz, Hasan İgsiz ve Ergin Saygun’un desteği
ve işbirliği ile merhum, mak.yük.müh Özdemir Bayraktar’ın dizayn ve imalatı ile
gerçekleşmişti. Özdemir Bayraktar vefat ettiğinde adı geçen generallerin;
merhumun, yargılandıkları Balyoz duruşmalarına sürekli geldiğinden, Silivri’de
kendilerini sürekli ziyaret ettiğinden, sitayişle bahsettiğini, okumuştum.

Bir önceki dönem okuldaşım olan (İTÜ Makina Fakültesi
1972)  merhum Özdemir Bayraktar’ın izinden
yürüyen ve dünya ölçeğinde başarılı, bir dünür damat ürünü değil, bence yüksek
milli teknoloji ürünü SİHA ları üreten firmanın yöneticisi Selçuk Bayraktar’da
benzer ENDİŞELERİNİ dile getirmişti.  

Bu endişelere yanıt olarak, muhalefetin yapabileceği, biri
kendi olmak üzere en çok iki kişinin çalıştığı,

çarşı, pazar esnaflarını ziyaret mi olmalıydı.    

 

 

Yukarıda adı geçen;

MAKFED Türkiye Makina Federasyonu’nun raporu.

Link kopyalanıp Google a taşındığında açılıyor.

file:///C:/Users/Acer/Desktop/MAKFED.pdf 

Yapı Stoğumuzun Depreme Dayanıklılık Testlerinin Yapılması Zorunludur

Dünyanın
gelişmiş bütün teknolojilerine rağmen
depremlerin nerede, ne zaman ve hangi şiddetle gerçekleşeceğini önceden kesin
olarak belirleyen bir sistem henüz
bulunmamaktadır. Türkiye bir
deprem ülkesidir. Kentlerimiz sık sık
depremlere maruz kalmakta ve birçok can ve mal kayıplarına uğramaktadır. Yeni
yapılacak binalarla ilgili güvenli
bina yapmak konusunda yeterli bir bilgi ve donanıma sahip bir ülkeyiz. Ancak eski binaların depreme
dayanıklılığıyla ilgili ülke çapında
yeterli bir bilgi maalesef yoktur. Depremler vurduğu kentlerde zayıf binaları
ayıklamaktadır. İnsan ve mal kayıpları süregelmektedir.
Kamu otoritelerinin bugüne kadar ülke çapında bir çalışması
olmamıştır.

Türkiye 17
Ağustos 1999 Gölcük
depremiyle çok büyük acı yaşamıştır. Resmi
rakamlarla 18 393 kişi ölmüş,
48 901 kişi yaralanmış, 133 683 bina çökmüş
ve yaklaşık 600 000 kişi evsiz kalmıştır. Türkiye
yapı stoğunun % 70e
yakınının 1999 depreminden önce yapılan yapılardan oluştuğu, İstanbulda ise yapı stoğunun % 75inin (yaklaşık 3,1 milyon
konut) 2000 yılından önce yapıldığı bilinmektedir. İlk en kapsamlı deprem yönetmeliğinin
1998 yılında çıkartıldığı, o tarihlerde hazır beton kullanımının yaygın
olmadığı ve yapılarda deniz kumunun kullanıldığı bilinen bir gerçektir. İBBye bağlı İPA ( İstanbul
Planlama Ajansı )nın
yaptığı deprem senaryosunda olası bir İstanbul depreminde hasar alması muhtemel
bina sayısının 86 400den fazla
olacağı açıklanmıştır. Tüm kentler
için benzer bir tehlike ülkemizi
maalesef tehdit etmektedir. Yapılması gereken iş ülke çapında yapı stoğumuzun depreme dayanıklılık
testlerinin ivedi bir şekilde yapılmasıdır.

ÖNERİLER:

1–   
Afet Bakanlığı
nın Kurulması

Deprem ve diğer afetlerle (tsunami, heyelan, sel, çığ vb)
ilgili bir Afet Bakanlığının
ivedi bir şekilde kurulması büyük önem arz etmektedir. Bu
bakanlık planlama, önleme, zararları azaltma, yatırım ve koordinasyon gibi görevleri
üstlenmelidir.

2-    BAĞIMSIZ UZMAN KURULUŞLAR OLUŞTURULARAK
DEPREM TESTLERİNİN YAPILMASI

Basitçe Türkiyede iki tip bina var. Birinci
tipte ruhsatlı ve iskanlı binalar (1999 depremi öncesi ve sonrası yapılar),
ikinci tipte ise ruhsatsız binalar (imar aflı ve imar affına başvurmayanlar
dahil) yer almaktadır.

 

Türkiye
deprem tehlike haritası 18 Mart 2018de
Resmi Gazetede
yayınlanmış, 1 ocak 2019da yürürlüğe
girmiştir. Bir planlama yapılarak ve 1. Derece deprem bölgelerinden başlayarak
(İstanbul başta olmak üzere)
sonrasında 2., 3., 4., 5. Bölgelere yaygınlaştırılarak tüm Türkiyede gerçekleşecek şekilde:

Öncelikle 1999 depremi öncesi yapılan tüm binalar (ki riskli binaların büyük
bir kısmı bunların içindedir) hasar durumuna bakılmaksızın deprem güvenlik testlerine tabi
tutulmalıdır. Bu testler kurulacak olan BAĞIMSIZ UZMAN KURULUŞLAR ( Araç
muayene istasyonlarınkine benzer) tarafından kamu tarafından belirlenecek
kriterlere  bağlı kalarak yapılmalıdır. Bu testlerin finansmanı, Afet
Bakanlığınca veya Çevre,
Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca
oluşturulacak fonlardan sağlanıp vatandaşa ek yük getirilmemelidir.

3-    TEST SONUÇLARINA GÖRE BİNALARIN
SINIFLANDIRILMASI

Yapılacak testlerde üç
ana sınıf belirlenecektir.

3.1. Deprem Güvenli
Binalar: Sıfır ölüm
hedeflenerek yapılan testlerde güvenli
görülen binalara GÜVENLİ YAPI
SERTİFİKASI verilmelidir. Bu sertifika tüm
yapıların alım satımlarında, devirlerinde veya kiralanmalarında zorunlu olarak
aranmalıdır.

3.2. Güçlendirilecek
Binalar: Yapılan testlerde güçlendirilmesi
gereken binalar uzun vadeli düşük ödemeli kaynaklar
oluşturularak güçlendirilmesi
sağlanmalıdır.  Güçlendirilmesi
tamamlanan binalara da güvenli yapı
sertifikası verilmelidir.

3.3. Deprem Güvensiz
Binalar: Bu binaların derhal boşaltılması sağlanmalı, yıkımı ve sonrası süreçlerle ilgili yasal düzenlemeler yapılmalıdır,
ancak en az mevcut yapının aynı imar hakkı verilerek dönüşümü teşvik edilmelidir.

Yıkılıp yeniden yapılacak ve ya güçlendirilecek binalarla ilgili dönüşümü teşvik edecek uzun vadeli
geri ödemeli finansman modelleri geliştirilmeli, şu an yürürlüğe girmiş olan sosyal konut
projesi riskli yapılar öncelenerek gerçekleştirilmelidir. Tüm bu çalışmalar bakanlık koordinasyonunda yerel yönetimlerle
iş birliği içinde zamanlaması planlanmış ve yasal alt yapısı oluşturulmuş bir
şekilde yapılmalıdır.

4-    Mevcut
Yapıların Muayenesi

Ülkemizde bina asansörlerinin muayenesi zorunlu. Kırmızı
etiket alan asansör kullanıma kapatılıyor. Isı yalıtımı ile ilgili Enerji
Kimlik Belgesi artık zorunlu olarak isteniyor. Ancak binanın kendisi iskan
aldıktan sonra bir daha denetlenmiyor. Zaman içinde taşıyıcı sisteme kolon
keserek ve ya farklı bir şekilde zarar verilebiliyor, ya da taşıyıcı sistem
doğal nedenlerden zayıflayabiliyor. Bu nedenlerle binaların yine aynı uzman
kuruluşlar tarafından (örneğin 5 yılda bir defa) muayene edilmesi sağlanabilir
böylelikle tüm yapı stoğumuz
depremsellik yönüyle
denetlenmiş olacaktır.

 

Alıntı: M.Zekeriya Özak -Yüksek
Mimar

Millet’in “M” Harfini Çalana Ceza Var, Yerine “Z” Harfi Koyana Yok

Bursa’da ilginç bir olay meydana geldi. Millet Bahçesi’nin giriş
kapısının tabelasındaki ‘Bursa Millet Bahçesi’ yazısının ‘M’ harfi çalındı.

“M” harfini yerinde göremeyen belediye ekipleri, durumu polise
bildirdi. Polis daha önce sabıkası da olan şüpheliyi yakaladı.

Sanık mahkemede “M” harfini çalıp 52 TL’ye sattığını itiraf etti.
“Diğer harfleri almadım. M harfinin bedelini ödeyerek tahliyemi istiyorum”
dedi. Her bir harfin devlete maliyetinin 470 TL olduğu tespit edildi.

Mahkeme hâkimi, “gece işlenen nitelikli hırsızlık suçundan” dolayı
sanığa 6 yıllık hapis cezası verdi. Ancak kovuşturma aşamasında etkin
pişmanlıktan yararlanıp, çalınan harflerin masrafını karşılaması nedeniyle
cezasını
3 yıla düşürdü.

****

Zillet Demek
Hakaret

Bu haberi okuyunca aklıma “Millet İttifakı” yerine “Zillet
İttifakı”
diyenlerin çaldığı “M” harfi geldi.

Türkiye’deki seçmenlerin yaklaşık yarısının oy verdiği partilerin
oluşturdukları siyasi iş birliğine verdikleri adın ilk harfi olan “M”
harfinin çalınması, bana göre, “Millet Bahçesi” tabelasındaki harfin
çalınmasından daha ağır bir eylemdir.

Tabeladan “M” harfini çalan hırsıza “Millet” kelimesini “İllet”
haline getirmesi sebebiyle hakaret vd suçlar isnat edilmemiş. Muhtemelen
sanığın maddi durumu ve tahsil seviyesi sebebiyle böyle bir hakaret kastı
taşımasının mümkün olmadığı düşünülmüş olmalıdır.

Oysaki, “Millet İttifakı” kavramının başındaki “M” harfi
yerine “Z” harfi koyanların Millet’i Zillet diye tanımladıkları, bu
suretle hakaret ve aşağılama kastının olduğu açıktır.

Bu hakaret ve aşağılamanın hem doğrudan Millet kavramına da
ve hem de Millet İttifakı mensuplarına olduğunu değerlendirmek
mümkündür.

****

Milletin “A” sına
Koymak

AKP iktidarınca en çok gözetilen (en ziyade himayeye mazhar) ve
muhalefetin “5’li Çete” adını verdiği şirketleri hepiniz biliyorsunuz.

Bu şirketlerin isimlerini sayamasanız da birinin patronunun tarihe
geçen küfür cümlesini unutmanız mümkün değil.

Bu malum kişinin “milletin ..ına koyarım” ifadesi, biraz
edebe uygun hale getirmek için basında, “milletin A’sına koyarım”
şeklinde yazılmakta.

Bahsi geçen iş adamı bu sözünden dolayı herhangi bir yargılamaya
muhatap olmadı ve ceza almadı.

Bu ifade o kadar çok kullanıldı ki, sanki bilinçaltında millete küfredilmedi
de bir harfe yönelik bir eylemmiş gibi yerleşti.

Şimdi “Millet” kelimesini “Zillet” diye okuyanlar da
Millet’in bir harfini alıp yerine koydukları harfle maksatlarına
ulaşıyorlar. Ama savcılar ve bu hakareti yapan siyasilerin taraftarları basit
bir hırsıza gösterilen kadar bile tepki göstermiyor.

Muhalefetten birileri bunu yapsa hem “Hakaret” ve hem de “Milli
ve Manevi değerlere saldırı”
ve “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya
Aşağılama
suçlamalarıyla soruşturma açılabilirdi.

****************************

Millet Bahçeleri Yapanlar Çalıyorsa

Millet Bahçesi tabelasında yer alan bütün harfler çalınsa tanesi
470 TL’den 13 harf karşılığı devletin toplam maddi zararı 6.110 TL eder.

Tabii ki “devletin her kuruşu Milletindir” ve “tüyü bitmemiş
yetimlerin hakkı” olan bu paraların hesabı sorulmalıdır.
Hırsızlar
gerekli cezayı almalıdır.

Ancak bazı hırsızlıklar tabelada eksilen harf gibi kolayca
görülemezler.
Bunları uzman kişilerin araştırıp incelemesi ile
öğrenebiliriz.

Diyelim ki çok değerli eserlerin sergilendiği bir müzede nadide
mücevherin yerine kopyası, ünlü bir ressamın paha biçilemeyen tablosunun yerine
sahtesi konulursa bunları ancak uzmanlar fark edebilir.

Devletin önemli harcamaları, kamunun yaptığı ihaleler gibi teknik konularda
hırsızlık yapılıp yapılmadığını Sayıştay denetiminden geçirildiğinde
öğrenebiliyoruz. Uzman Sayıştay denetçilerinin yaptığı denetimler sonucu
yazdığı raporlardan nice yolsuzluk ve hırsızlıkları öğrendik.

Ayrıca Sayıştay denetimi olmasının, suç işlemeye niyetli
olanları daha suç işlenmeden caydırıcı bir işlevi de vardır.

****

Sayıştay ve KİK

İktidar, başta Varlık Fonu’na
devredilenler olmak üzere, çok sayıda kamu kurum ve kuruluşunu Sayıştay
denetimi kapsamından çıkardı.

Sayıştay denetimine tabi olanlar için ise CB Tayyip Erdoğan
Sayıştay mensuplarına “ayar çekti”:

Erdoğan, 30 Mayıs’ta Sayıştay’ın 160. Kuruluş Yıldönümünde, “Sayıştay’ın,
icracı kurumlardaki denetimini sadece açık arama veya ceza penceresinden
bakarak yapmaması gerektiğini
” söyledi.

Sayıştay “etkin denetim ve hesap sorabilirlik” özelliklerini kaybetti. Hesap vermeyenler için yaptırım
uygulanamıyor.

AKP döneminde 68 defada Kamu İhale Kanunu’nun 198 maddesi
değiştirildi. Özellikle bahsi geçen en çok gözetilen “5 şirket
ne
zaman büyük bir ihaleye girecek olsa
İhale Kanunu’nu
değişiyor.”

****

Millet Bahçeleri Harcamaları

Murat
Ağırel
’in verdiği bilgiye
göre; “Şu ana kadar bitmiş 97 millet bahçesi var.
Uygulama aşamasında olan Millet Bahçesi sayısı 67, proje halinde olan
Millet Bahçesi sayısı ise 201.
 Şimdiye kadar 264 ihale düzenlenmiş.”

“İhalelerin
güncel değeri 21 milyar 43 milyon Türk lirası…
Bu sadece ihalesi yapılanlar. Daha
yapılacak olanlar var, yapılanlardan fazla…”

2022 yılında milyonlarca insanımızı
doğrudan ilgilendiren tarımsal destekleme bütçesi 29 milyar lira. İktidar
bu miktara yakın bir parayı Millet Bahçelerine harcamakta.

Bu projelerin önceliği ve kamu yararı
konusu ayrı bir konu. Ama “harcanan paranın içinde yolsuzluk ve
hırsızlık var mı?”
sorusunun cevabı bizde yok. Bu harcamalar nasıl ve ne
kadarı Sayıştay’ca denetlenecek bilmiyorum.

Denetim yapılırsa denetçiler bağımsız ve
tarafsız olabilecek mi?
Onu da bilmiyorum.

Çünkü Sayıştay denetçilerinin görevi
“açık” gördüğü zaman raporlamak. Fakat CB “böyle yapmayın” diyor. Ayrıca
Denetçiler siyasi mülahazalarla atanan Sayıştay Başkanı ve Rapor
Değerlendirme Kurulu
tarafından kuşatılmış durumda.

Ama olsun içimiz rahat olmalı değil mi? “M”
harfini çalanı bulduk ve cezalandırdık ya… 

Fikir Damlaları (4)

 

      Hadiste mealen:
“Ya öğretici, ya öğrenici veya dinleyici ol. Dördüncüsü olma helâk olursun!”
deniyor. İnsan, bu üçünden hiç olmazsa üçüncüsü olabilir. Kaldı ki, konuşan
bildiğini söyler, dinleyen bilmediğini öğrenir. Yani dinleyenin bilgisi artar.
Mevlânâ’nın Mesnevîsi “Bişnev!” / “Dinle!” diye başlar. Çünkü öğrenmek için
dinlemek gerek. Nitekim kuş yavruları, yumurtalarından çıkar çıkmaz ötmezler.
Zira henüz bir şey bilmiyorlar ki, ne konuşsunlar? Ancak anneleri olan kuşu bir
süre dinledikten sonra, “Cik Cik” ötmeye yani konuşmaya başlarlar. Öğretmenin
de, öğrencilerden ilk ve tek isteği önce dinlemeleri, sonra soru sormalarıdır.
Çünkü soru sormak için, önce dinlemeleri sonra bilmeleri gerekir. Kaldı ki,
öğretmenin başarısı; öğrencilerin onu ihlâsla / içtenlikle ve sessizce
dinlemelerine bağlıdır. Çünkü Mevlânâ Hazretlerinin dediği gibi:
”Dinleyenin;  samimiyet ve içtenlikle,
konuşana kulak kesilmesi nispetinde, Allah konuşana ilham eder.” İşte iki taraf
için de, büyük birer müjde! Evet, öğrencinin öğrenmesi ve öğretmenin
öğretmedeki başarısı; her iki tarafın karşılıklı gayreti nispetindedir.

x

     Görmek büyük
nimet. Ama işitmek daha da büyük bir nimet. Çünkü gören sağır öğrenemez. Fakat
sağır olmayan kör öğrenebilir. Nitekim kör olan peygamber vardır. Fakat sağır
olan peygamber yoktur. Bu bakımdan işitmek, görmekten üstündür diyebiliriz.
Evet, işiten âmâ da olsa öğrenip anlatabilir. Sağır olan görse de, öğrenip
anlatamaz. İşte bu açılardan dinlemenin, görmekten üstün olduğunu
söyleyebiliriz. Tabii ki, her ikisine birlikte sahip oluş; nimet üstü nimettir.

x

     Genelde her
devletin Anayasa’sı o milletin aleyhine olacak maddeleri ihtiva etmez /
içermez. Ama insanlar; kendi koydukları yasa ve kanunlara, maalesef şahsî
menfaat ve çıkarları için uymayıp, ona göre hareket etmiyorlarsa; Anayasa ve
Kanunlar mı suçlanmalı? Doktorun hatasından Tıb ilmi, hukukçunun yaptığı
hukuksuzluktan Hukuk ilmini mi sorumlu tutmalıyız? Eve giren hırsız yüzünden,
kitaplıkta bulunan hukuk kitabı mes’ûl tutulabilir mi?

x

     Müslümana bakarak
İslâm hakkında menfî / olumsuz fikir beyan edenler var! Hâlbuki o kimse İslâmı
yanlış anlamış, yanlış uygulamış olabilir. Bu durumlarda kişilere değil,
kaynaklara yönelmek lâzım. Çünkü “Başkasına itimat etmeyen, nefsiyle teşebbüs
eder.” Başkasına güvenmeyen, onun doğru bildiğinden ve doğru yaptığından emin
olmayan kimse, bizzat kendisi kaynaklara yönelmeli. Bilmesi gerekenleri
kaynaklardan bizzat kendisi aramalı, bulmalı ve almalı. Ne mutlu bizlere ki,
Türkçemizde her konuda hem telif, hem de tercüme edilmiş olarak, güvenilir
sayısız ilmî / bilimsel ve birbirinden güzel eserler mevcut. Tabii görenedir
dostlar görene, köre ne?

x

     Birbirimizi
incitmek, kırmak ve gücendirmek istemiyorsak; birbirimizi itham edici,
suçlayıcı ve töhmet altında bırakacak kelime, söz ve cümlelerden uzak duralım.
Hüküm verici, hükme bağlayıcı ifadelerden sarfı nazar edelim. Meselâ dinsiz,
imansız, kâfir, ilerici, gerici, komünist, kapitalist, solcu, materyalist,
dinci ve bu gibi, hükme bağlayıcı kalıplaşmış kelime ve sözlerden uzak durmalı,
bunları birbirimize karşı sarfetmemeliyiz. Çünkü bu tarz söyleyişlerle;
karşımızdakini yargılamış  oluyor; onu o
kelime ve tabirin hücresine tıkmış bulunuyoruz! Bu durumda mes’ele hükme
bağlanmış olduğundan, geriye konuşacak bir şey kalmamış demektir! Sen sağ ben
selâmet! Öyleyse ne yapmalı derseniz, derim ki: Sadece mes’ele ve problemleri
konuşmalı. Kabul veya reddi tabii karşılamalı, bunlar hakkında yersiz
münakaşaları bir tarafa bırakmalıyız.

     Unutmayalım ki, bu
vatan hepimizin. Hepimiz bu yurdun birinci sınıf vatandaşlarıyız. Kimsenin
kimseyi hor görmeye hakkı yok. Üstelik hiçbirimizin gidecek başka bir yeri de
yok. Anca beraber, kanca beraberiz. Birbirimizi sevecek, sayacak ve birbirimizi
hor ve hakir görmekten son derece sakınacak; bu anlayışın devamı için topyekûn
samimi ve içten bir gayret içinde olacağız.

     Unutmayalım ki,
kol kırılır yen içinde. Tabii ki, birbirimizi istediğimiz kadar tenkit
edeceğiz. Ama bunu yaparken fikir ve düşüncelerimizi ortaya koyacak. Rencide
edici / kırıcı, üzücü söz ve davranışlardan daima uzak duracağız.

Fikir Damlaları (3)

0

     Görmemek olmamaya delil teşkil etmez.
Mikropları çıplak gözle göremiyoruz. Mikroskop icat edilmeseydi, onları inkâr
etmeye belki de devam edecektik. İçtiğimiz bir bardak suda oynaşan sayısız
mikrobik canlılar kaynaşmaktadır. Bunu ilmen biliyor, fakat onları göremiyoruz.
Eğer görseydik o suyu içmekte zorlanırdık. Bu durumda göremeyişimiz bir lütuf.
Keza soluduğumuz hava içinde bile, nice sayısız, görünmez varlıklar cirit
atıyor. Şayet onları görmemiz mümkün olsaydı; nefes almak bizler için âdeta
işkence olmaz mıydı? Ruhu ve aklı göremiyoruz ama var olduklarını bilyoruz.
Fakat mahiyet ve içyüzlerine akıl erdiremiyoruz. Demek ki, bir şeyin mahiyetini
bilmemek, varlığını inkâr etmeyi gerektirmiyor. Hiç incir ağacı görmemiş
birine, toplu iğnenin başı kadar olan çekirdeğini göstererek; “Toprağa
ekildiğinde, bir müddet sonra bunun içinden 20-30 metre yüksekliğinde, 10-15
metre genişliğinde yer kaplayan sayısız dal, budak ve  yaprakları ortaya çıkar. Üstelik dallarından
sarkan çok nefis, bal gibi binlerce tatlı meyvalarını bizlere sunar.”
dediğimizde, “Daha neler, atma birader, olacak şey mi bu?” diye inanmazlığını
dile getireceği şüphesizdir. Akan kanda alyuvarları da göremiyoruz, inkâr mı
edelim? Düşünce ve mânâları göremeyişimiz; onların yokluğuna delil olabilir mi?
Melekleri, ruhanîleri, cinleri ve daha isimlerini bile bilmediğimiz nice
varlıklar var ki göremiyoruz. Demek ki görmeyişimiz onların varlıklarını
reddetmeyi gerektirmiyor. Kaldı ki, her şeyi göremiyen baş gözümüzden başka;
akıl, kalb, gönül, basiret ve ilim gözü gibi nice gözler vardır. Velhasıl
varlık görünenden ibaret değildir. Çünkü baş gözünün görmediğini, kalb ve basiret
gözünün gördüğü çok şeyler var ki, saymakla bitmez. Evet basar / baş gözü / dış
gözü; görünen şehadet / görünür madde âlemini görürken; basîret / iç gözü ise
manevî âlemi görür. Evet “Ben gördüğüme inanırım!” diyenler; aslında mânen kör
olduklarını da, dile getirmiş oluyorlar.

     Bir ağaçtır bu âlem

     Meyvesi olmuş Âdem

     Maksut olan meyvedir

     Sanma kim ağaç ola

     (Gaybî Sun’ullah)

 

     Evet insan, âlemin özü ve özetidir. Kâinat
ağacının meyvasıdır.

     Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının
üzerinde topluca tecellî ettiği, göründüğü yegâne varlıktır.

     Evet insanın şerefi öyle yüksektir ki,
Kâinat / Evren; ona hizmet için yaratılmıştır.

     Yani kâinat insan için, insan ise bizzat
Allah’ın kendisi için yaratılmıştır.

     Tüm kâinatın insanın emrine ve işlerine
sunulması;

     İnsanın Allah katındaki kıymet ve
değerinin; ne kadar yüksek olduğunun bir göstergesidir.

     Çünkü her varlık, Allah’ın bir adının ve
sıfatının mazharı / zuhur ettiği, göründüğü yer iken,

     İnsan ise, Allah’ın bütün sıfatlarını
üstünde taşıyan, onları gösteren,

     Kendisinden; bu isim ve sıfatlarla
boyanması istenen, tek, gözde bir varlıktır.

     Allah’ın zâtı ve varlığı ise, vâcip /
lüzumlu, gerekli ve olmazsa olmazdır.

     Kadîm / başlangıçsız olup ezelîdir.

     Çoğalmaz, eksilmez, bölünmez ve asla
değişmez.

     Maddeyle uzaktan yakından alâkası
bulunmayan, mutlak / kayıtsız kuyudsuz bir vücut sahibidir. 

     Her türlü kayıt ve kuyuttan / bağ ve
bağlantıdan münezzeh ve uzaktır,

     Bunlarla hiçbir alâkası yoktur, olamaz da.

     Küçük büyük her şey, canlı cansız tüm
mahlûkât / yaratılmışlar;

     O’nun zâtına değil fakat isim ve
sıfatlarına âyinelik

     Yani aynalık göreviyle mükellef ve
yükümlüdürler.

     Allah’a yol bulmak ise, ilme’l-yakîn /
bilmek, ayne’l-yakîn / görmek ve hakka’l-yakîn /olmak

     Gibi, merhale ve aşamalardan geçmeye
bağlıdır.

Bir Teröristin Yol Haritası

                Suriye
uyruklu İstanbul-İstiklâl Caddesi bombacısı Ahlam Albashır, yaptığı terör
eylemiyle 6 vatandaşımızın ölümüne, 81 vatandaşımızın da ağır yaralanmasına
sebep oldu.

                Peki,
kim bu Ahlam Albashır?

                 Türkiye’ye nereden nasıl gelmiş, gelirken
hiçbir güvenlik korumasına takılmadan hangi şehirlerimizden geçip İstanbul’a
geliyor ve bu eylemi gerçekleştiriyor? Bütün bunların sebep ve sonuçları geniş
çerçevede ele alıp irdelenmesi lâzım.

                Öncelikle
şunu belirtmek isterim ki, her şey Suriye sınırındaki mayınlı arazinin mayından
temizlenmesiyle başladı, kardeşim Esat’tan katil Eset’le devam etti.

                Suriye
toprakları, ABD, Rusya, DEAŞ ve PKK tarafından işgale uğradı. Özellikle PKK’nın
ABD kontrolünde Suriye’nin kuzeyini işgal etmesi neticesinde o bölgelerde
bulunan Türkmen, Arap ve Kürtler mayından temizlenmiş sınır bölgelerimizden
kontrolsüz bir şekilde akın akın kaçarak Türkiye’ye sığındılar. Her ne kadar
sınıra yakın vilayetlerde birkaç sığınmacı kampı kurulsa da gelenlerin
çoğunluğu kısa zamanda Türkiye’nin dört bir yanına dağıldılar.

                O
zamanlar konunun uzmanları hükümet yetkililerini birçok kez uyardılar ancak bu
yetkililer gelen sığınmacılara Ensar-Muhacir bakış açısıyla neredeyse bir
kutsiyet kazandırdılar. Millete anlattıkları böyleydi ama kendilerinin gerçek
niyetlerini, zihinlerinin arka planında ne vardı şimdilik bilmiyoruz.

                Ama
doğu sınırlarımızdan da Afganlıların geldiğini görünce anlıyoruz ki, Türkiye
sessizce istila ediliyordu, yani bu gelişlerin adı: “SESSİZ İSTİLA’ydı.” Emperyalizmin Türk topraklarına biçtiği yeni
bir oyun türüydü. Güney ve Güney doğudaki bazı vilayetlerimizin 30 yıl sonraki
demografik yapısının nasıl olacağına dikkatinizi çekmek isterim.

                Gelenler
ellerini kollarını sallaya sallaya sınırlarımızdan geçiyor, ne bir üst-baş araması
ne de bir kontrolden geçiyorlardı.

                Bu
süreçte yurdumuzun bazı bölgelerinde patlamalarla sarsıldık. (Hatay da
yaralanmalar, Ankara da: 95 Şehit, Kayseri de: 14 Şehit) Kısacası yüzlerce
yaralı ve yine yüzlerce şehit.

                Bir
zamanlar Pakistan-Afganistan sınırında da aynı durumların yaşandığını söyleyen Gazeteci
Cüneyt Özdemir: “Türkiye-Suriye
sınırında yabancı savaşçıların geçişine izin veriliyor bu durum Türkiye
açısından çok tehlikeli. Defalarca gittiğim Pakistan-Afganistan sınırında aynı
durumu gördüm ve yazdım.
” Sözleriyle uyarılarda bulunduğunu söylüyor ama
niyetler başka olunca sözler tesir etmiyor.

                Bombacı
Ahlam Albashır 2017 de Kobani de YPG ile bir aşk hikâyesiyle tanışıyor. Yapılan
sorgulamada: “Kendisinin PKK/PYD/YPG
terör örgütü tarafından özel istihbarat elamanı olarak yetiştirildiğini
Afrin-İdlip üzerinden Türkiye ye giriş yaptığını ve Hataya geçtiğini anlatıyor.”

                Daha
sonra Hatay’dan İstanbul’a geliyor. Anlaşılması çok güç ama Türkiye’de en
basitinden yasal yollardan bir bakkal dükkânı açacak olsanız belediyeden işyeri
ruhsatı, esnaf kefaletten belge ve vergi dairesine bildirim gibi buna benzer
bir sürü bürokratik engele takılırsınız.

                Ancak onun
gibi Suriye’den gelen teröristler İstanbul’da 200 Bin lira sermayeli bir
tekstil atölyesi kuruyorlar ve bu kadın o atölyede 4 ay serbestçe çalışıyor.

                Bu
arada sizlere 1972 Yılında Almanya Berlin’de başımdan geçen bir olayı
anlatayım. Berlin’in Schöneberg semtinden Weding semtine taşındım. O yıllarda
malumunuz olduğu üzere internet, cadde ve sokak kameraları gibi çağımızın
yenilikleri henüz keşfedilmemişti. Evet, bunlar o yıllarda Almanya’da yoktu ama
elin gâvuru! boş durmamış nasıl izlemişse bir hafta sonra yeni taşındığım evin
posta kutusundan Mahalli Polisten gelen bir mektup beni hayrete düşürdü.
Mektupta: “Sayın Türkten yeni evinize
hoş geldiniz. En kısa sürede Mahalli Polis büromuza uğrayarak ikamet belgenizi
alınız
” yazıyordu.

                Düşünün
artık 50 yıl önceki Almanya ve bugün ne oldukları, nereden geldikleri belirsiz
yabancı uyruklular ve teröristlerin cirit attığı bir Türkiye. Ama olsun biz
onların nefes alışlarını ve kaç numara ayakkabı giydiklerini biliyoruz öyle
değil mi?

                Sağlıklı
kalınız.

Goethe Uzmanı, Yazar ve Kitap Mütercimi SENAİL ÖZKAN, Johann Wolfgang Von Goethe*’nin Mevlânâ Hayranlığını Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Batılı mütefekkir
yazarlardan Göethe’nin, Mevlâna hayranı olduğu biliniyor. Mevlânâ’nın başka
batılı hayranı var mı?

 

Özkan: Var. Hegel, Mevlânâ’yı takdir konusunda Goethe’den daha isâbetlidir.
Hegel, Doğu Batı Divanı’nın neşrinden hemen iki yıl sonra, şair Friedrich
Rückert’in, (Taschenbuch der Damen auf das Jahr 1821’de) Mevlânâ’dan yaptığı
‘sanat dolu harikulâde tercümeler’i okumuş ve Vorlesungen über Ästhetik
(Estetik Hakkında Konferanslar) adlı kitabının ‘Pantheismus der Kunst’ (Sanatın
Panteizmi) başlığı altındaki bölümde, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’yi şu sözlerle
yorumlamıştır:

 

Esâsen şâir ilâhî olanı her şeyde temâşa etmenin hasretini çeker ve
bunu gerçekten de görür; ve işte o zaman, buna karşı kendi benliğini fedâ eder;
ama aynı ölçüde ilâhî olanın, tecrübî varlığını böylece genişletilmiş bir
biçimde iç âleminde yakalar. Bu şekilde onu, sadece şarklılara mahsus olan o
mâlum pür-neşe içlilik, o mâlum mutluluk ve safâlı saadet sarar. Böylece
şarklı, kendi benliğinden ferâgat etmek suretiyle Küllî Mutlak’a ve Ebedî olana
gark olur ve her şeyde bu tabloyu ve Zât-ı ilâhînin hâzır ve nâzır olduğunu
görür ve hisseder. Zât-ı ilâhî ile böylesine baştanbaşa dopdolu olmak ve
Allah’ta mutluluktan sermest bir hayat yaşamak, mistisizmin sınır muhitlerinde
dolanmak demektir. Her şeyden önce Celâleddin Rûmi bu cihetten övgüye şâyandır.
İnsanı hayran bırakan bir vukufla Rückert, ondan en güzel tercüme denemelerini
sunmuştur bize. Allah’a olan aşk ki insan, burada bütün engelleri aşarak kendi
Ben’ini ebedî teslimiyetle aynîleştirir ve tüm âlemde o Bir’i temâşa eder; dünyâda
ne varsa hepsini O’na teşmil eder ve her şeyi O’na irca eder. Burada O, mihrak olarak
kabul edilir. Buradan bütün istikametlere ve çevrelere yayılıp uzanmak
mümkündür.

 

Çetinoğlu: Hegel’in, dikkatini
çeken hususlar biliniyor mu?
  

 

Özkan: Hegel, Enzyklopädie der philosophischen Wissenschaften’ın 3.
Cildinde Mevlânâ’dan ‘mükemmel Celâleddin
Rûmî’
olarak bahsetmekte ve onun özellikle ‘ruhun Mutlak Bir’le olan birliği’ fikrini takdir ettiğini
vurgulamaktadır. Burada o, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’yi okuyucularına ‘aşılamayan, muhteşem Rûmî
(unvortreffliche Rûmî) olarak takdim etmektedir.

 

Çetinoğlu: Mevlânâ’ya hangi
açıdan bakıyor?

 

Özkan: Hegel, Mevlânâ’yı panteizm* zaviyesinden değerlendirmekte ve
yüceltmektedir. Hegel, Friedrich Rückert’in harikulâde tercümelerinden böyle
bir intiba edinmiş ve bu intiba kendi düşüncelerine de uygun olduğu için hiç
tereddüt etmeksizin çağların bu en büyük mutasavvıfını panteist* olarak
değerlendirmekte acele etmiştir. Hegel’in yukarıdaki değerlendirmesi her ne
kadar pozitif ve övücü olsa da, kesinlikle Mevlânâ’nın Allah ve varlık
anlayışını yansıtmamaktadır.

 

Çetinoğlu: Neden?

 

Özkan: Mevlânâ, Annemarie Schimmel’ın da çalışmalarında ortaya
koyduğu üzere, asla panteist değildir.  

 

Müsaade ederseniz burada sözünü
ettiğim, Mevlânâ hayranı Friedrich Rückert’in bir gazelinin tarafımdan yapılan
tercümesini takdim etmek isterim. Eğer Goethe, Rückert’in Mevlânâ’dan yaptığı
harikulâde tercümeleri okuma imkânı bulmuş olsaydı, eminim Mevlânâ’yı hem daha
doğru ve hem de daha müspet tanıtacaktı. Dolaysıyla Mevlânâ, bugün Avrupa’da
daha iyi tanınmış olacaktı. Bir gazelinde Rückert, Mevlânâ’nın fikirlerini
gayet serbest olarak şöyle yorumluyor: 

 

Ruhumun fecir ışığı, ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

Aşkımın hayâl yüzü, ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

 

Nereye baksan orda hayat var,
nereden yüz çevirsen ölüm;

Burada ölüm hayatla boy atar,
ırak olma benden, n’olur uzak olma!

 

Ben senin doğduğun doğuyum, gurûb
ettiğin batıyım

Sen renklerimi gösteren ışık,
ırak olma benden,  n’olur uzak olma!

 

Dilencinim, prensinim, esirinim
senim, lâkin ben hürüm,

Mükellefiyetim hazdır bana; ırak
olma benden, n’olur uzak olma!

Ateşgede’yim, Brehmen’im,
Hıristiyan ve Müslüman’ım,

Yegâne güvenimsin, ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

Dünyânın ebedî mihrakısın, niyaz
ile etrafında dönen benim

Yörüngenden ayrılmam, ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

Kulak ver, ey gül, gece her
bülbül ruhumdan şakıyor

İçli şarkısını, ırak olma benden,
n’olur uzak olma!

 

Ey aşk, hiçbir zaman karşı
koyamayacağın bu içten yakarış,

Celâleddin’in şiiridir: ırak olma
benden, n’olur uzak olma!

 

Çetinoğlu: Mevlânâ ile Goethe’nin
düşünceleri örtüşüyor mu?

 

Özkan: Mevlânâ ve Goethe birçok noktada aynı, yahut paralel düşünmektedirler.
Her şeyden önce, farklı dinlerin ve kültürlerin düşünürleri olmalarına rağmen,
hayat anlayışları nerdeyse aynıdır. Her ikisi de faal ve dinamik bir hayatı
ister ve yüceltirler.

 

Hayatı ve hürriyeti her gün
yeniden keşfetmek, yeniden yaratmak ve yeniden şekillendirmeyi hayat felsefesi
olarak benimsemişlerdir. Her ikisi de atalete, uyuşukluğa ve pısırıklığa
temelden karşıdırlar. Onlara göre Allah, faaldir, yaratıcıdır ve her an başka
bir iştedir; kullarının da faal ve çalışkan olmasını ister. Goethe, Faust’a
faaliyet, aşk ve kurtuluş fikirlerini bir arada mütalaa eder ve şöyle der:

 

Wer immer strebend sich bemüht,

Den können wir erlösen.

Und hat an ihm die Liebe gar

Von oben teilgenommen.

Begegnet ihm die selige Schar

Mit herzlichem Willkommen.

 

Dâima canla başla uğraşanı biz
kurtarırız!

Yukardan İlâhî aşk da katılınca
ona, 

Bahtiyarlar grubu onu

Candan bir sevinçle karşılar.

 

Bu itibarla Mevlânâ’nın ‘insan-ı kâmil’i ile Goethe’nin Faust’u
arasında, bu zâviyeden bakılınca, fevkalâde bir benzerlik vardır. Şâir ve
düşünür olarak her ikisi de aşkı tefekkürlerinin merkezine yerleştirmişlerdir.

 

Çetinoğlu: Goethe ve Mevlânâ aşk
kavramını nasıl yorumluyor?

 

Özkan: Onlara göre aşk, bir gül yaprağındaki çiğ damlasının güneşi
içmesi gibi, yahut güneşte erimesi gibi, en küçük zerreden en büyük varlıklara,
micro kozmostan makro kozmosa kadar tüm varlıkların hayat damarlarına
dolmuştur. Onun için Mevlânâ, ‘aşk olmasa
âlem donardı
’ demiştir.

 

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz,
fikirlerini şimşekli bir dille ve soluk kesen bir ahenkle ifâde eden bu iki
cihanşümul dehâ hayatın bazı alanlarında tabiî olarak farklı düşünseler de,
tefekkür ve sanat alanında belirli bir irtifadan sonra birleşirler.
Aralarındaki farklılıklar ortadan kalkar.

 

Çetinoğlu: Röportajımızın
hâtimesi olarak Mevlâna yorumunuzu lütfeder misiniz?

 

Özkan: Mevlânâ, Mesnevî’sinde buyuruyor ki ‘Sâdece susayan suyu aramaz, su da susayanı arar.’ Mevlânâ, susayan
gönülleri aramaktadır. Susayan gönüller de yana yana onu aramaktadır ki UNESCO,
2007 yılını, ‘Mevlânâ Yılı’ olarak
ilân etmiştir.  

 

Bugün insanlık bu mübârek suyun
Anadolu toprağında olduğunu ve bu toprakların pek bereketli olduğunu
keşfetmiştir. Keşfetmiştir etmesine amma acımasız savaşların ateşinde kavrulan
ve dahî, bugün dünyâ siyâsetine yön veren basiretsiz ve nâdân siyâsîlerin
elinde meçhul istikametlere savrulan insanlığın, ufku karartılmaktadır. Asırlar
önce Mevlânâ, ‘Silahlarla câhillik bir
araya gelince dünyâyı zulümle ezen zorbalar ortaya çıkar
’ demiş, meğer ne
kadar haklı söylemiş.

 

İnsanlık, dünyânın neresinde
olursa olsun, ‘Gelin tanış olalım
diyen Bizim Yunus’un sesini; ‘Ne olursan
ol gel
!’ diyen Mevlânâ’nın hoşgörüsünü duymaktadır. Temiz vicdanlar, dünyânın
her yerinde Mevlânâ’ya yönelmişlerdir. Onun sevgi, muhabbet, tolerans ve
insanlık anlayışı, her şeye rağmen renkli bir gökkuşağı hâlinde insanlık
ufkunda yükselmektedir. Ne mutlu ki seven gönüller, susuz gönüller, yanan
gönüller Mevlânâ’nın ufka doğru ilerleyen ebedî sevgi katarını yakalamakta
acele ediyorlar.

 

*Goethe: (1740-1832) Alman hezarfen; edebiyatçı,
siyasetçi, ressam ve tabiat ilmi uzmanı.  1776 yılından itibaren, Weimar dukalığının bakanı
olarak çeşitli idârî ve siyasî görevlerde bulunmuştur.

*panteizm:Her şey tanrı’ kelimeleriyle özetlenebilecek bir kavramdır. Dünyâda
her ne varsa ‘Tanrı’ olarak andıkları
Allah ile mezcetmek, ikisini birleştirip tek bir varlık olarak kabul etmek. Bir
başka ifâde ile Tanrı ile tabiatın aynı varlık olduğunu iddia etmek.                                                                                                                                                                                                                                            *panteist:
Tabiatın, ağaçların ve tabiatta bulunan bütün varlıkların da tanrı olduğuna
inananlar. 

 

 

    SENAİL ÖZKAN:

1955 yılında Gümüşhane’de doğdu. 1974 yılında başladığı Hacettepe
Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya
gitti. 1979-1985 yıllarında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve
Sosyoloji okudu. Almanya’da ticâret ve tercümanlık yaptı. 1998 yılında
Türkiye’ye döndü. Hâlen İstanbul’da ikamet etmekte, mütercim ve yazar olarak
çalışmalarına devam etmektedir
.

Eserleri genel olarak Türk ve Alman felsefesini sentezlemektedir.

  
Senail Özkan’ın
Tamamı Ötüken Neşriyat A.Ş. tarafından
yayınlanan eserlerinden bâzıları:

Aşk ve Akıl / Doğu ve
Batı
: (Felsefe) 2006, Schopenhauer Paradokslar Üzerinde Raks: 2006, Mevlana ve Goethe: (Felsefe)
(2006),  Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe: (Felsefe) 2004, Söz Bir Yelpazedir: (Felsefe-Edebiyat)
2010.

Tercümeleri: 1-Annemarie Schimmel’den tercüme: Ben Rüzgârım Sen Ateş: Mevlana Celaleddin Rumi / Büyük Mutasavvıfın
Hayatı ve Eseri
, 2-Annemarie Schimmel’den Tercüme: Muhammed İkbal / Peygamberane bir şair ve filozof. 3-Annemarie
Schimmel’den Tercüme: Yunus Emre İle
Yollarda
1999. 4-Annemarie Schimmel’denTercüme:  Şark Kedisi: 2009, 5-Johann
Wolfgang von Goethe’den Tercüme: Doğu –
Batı Divanı
: 2009, 6-Joseph von Hammer’den Tercüme: İstanbul ve Boğaziçi 1. Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara – 2011. 7-Katharina
Mommsen’den Tercüme: Goethe ve İslam, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012.

Öğretmenler Günü Vesilesiyle

0

 Türk Eğitim Sistemi
kalitesi, World Economic Forum’un “Eğitim Kalitesi 2018” raporunun
verilerine göre dünyada 99’uncu sırada. 137 ülkenin yer aldığı bu sıralamada,
yalnızca 38 ülkenin önüne geçebildik.

Hâlâ “eğitimde çok iyi seviyelere ulaştık” diyenler,
acaba geçtiğimiz sene bulunduğumuz 101’inci sıradan 2 basamak yukarı çıkmamızı
mı başarı addediyorlar? Zira halen Mozambik, Nikaragua, Tanzanya, Etiyopya ve
Kamboçya’nın bulunduğu yüzdelik dilimden kurtulamadık da…

Eğitimin ülke kalkınmasıyla doğrudan bir ilişkisi vardır. Eğitimde
kalkınmadan ne ekonomide ne de başka bir kıstasta kalkınmamız mümkün değildir.
Bu açıdan eğitim, gelişmişliğin en büyük göstergesidir.

Word Economic Forum’un listesinde İsviçre, Singapur, Finlandiya ve
Hollanda başı çekiyor. Dünya tarihi açısından çok kısa süre önce bataklık olan
Finlandiya’nın nasıl iktisadi ve kültürel kalkınma örneği gösterip gelişmişlik
listelerinde nasıl üst sıralarda yer almayı başardığı araştırılıp, neden
Türkiye için de eğitimde kalkınma çözümü üretilmiyor?

Avrupa, dünyanın gidişatına göre eğitim sistemini inşa ederken biz
geri kaldık. Bu konuda halen hiçbir çaba harcamıyoruz çünkü sorunu tam olarak
tespit edebilmiş değiliz. Ancak 50 yıl öncesi ile yapılan kıyaslamalarla
kendimizi kandırmaya devam ediyoruz.

Eğitim ve ekonomi gelişmişliğin ana kıstasları olarak kabul
edildiğinden bunları temel aldım. Türkiye’nin yer aldığı özgürlükler,
demokrasi, yargı bağımsızlığı gibi sıralamalara bakarsak daha vahim vaziyetler
ortaya çıkacaktır. Bu geri kalmışlıktan kurtulup bir an önce çağdaşlarımızın
gelişmişlik seviyelerine ulaşabilmemiz için, devletin planlamayla ilgili
kurumlarının evvela ülke ihtiyaçları hususunda kapsamlı çözüm planlamaları
yapması gerekiyor…

*

Atatürk’ün, 1925 yılında öğretmenlere hitaben yaptığı bir
konuşmasında “Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, yüksek bir
topluluk halinde yaşatır; ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.”
sözleriyle millî eğitim alanındaki hedeflerini açık seçik ifade etmiştir.
“Öğretmenler; yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” sözleriyle de
öğretmenlere çok önemli bir görev yüklemiştir.

Öğretmenler, öğrencilerin yaşamları boyunca kendilerine
gerekebilecek bilgileri kazanmalarına yardımcı olan ve toplumun önünde giden
birer gönül erleridir. Bir güne sığdırılmış olsa da hatırlanmak, önemsenmek,
kendini ifade olanağı bulmak güzel bir duygudur. Öğretmen; öğreten,
yönlendiren, değerlendirme alışkanlığı kazandıran bir kılavuzdur. Bu nedenle
geleceğin mimarı olan öğretmenler her öğrenci için ayrı bir değerdir.

“Dünyanın her tarafında öğretmenler insan topluluğunun en
fedakâr ve en muhterem unsurlarıdır” diyen Atatürk’ün Millet Mektepleri
başöğretmenliğini kabul ettikleri tarih olan 24 Kasım, 1981’den beri
Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.

Bugün farkındalık günü olup öğretmenlerin unutulmadıklarını
gösteren bir gün olduğu konusunda nutuklar atılmasına, yöneticilerin eğitim ve
öğretimin öneminden söz etmelerine karşın, uygulamada istenilen noktada
olmadığımız da ortadadır. Çünkü eğitim, maddi ve manevi yararlarının yıllar
sonrasında görülebileceği, eksikliğinin de geç fark edilebileceği uzun bir
süreçtir. Bu nedenle, günü birlik yararı düşünen yönetici için eğitim ve
eğitimci fazla önemsenmemektedir.

24 Kasım Öğretmenler Gününü yürekten kutlar öğretmenlerimize başarılar
dilerim.

Korkuyorum

Aşağıda verdiğim iki şiirden ilki Azerbaycan’ın (1862- 1911
arasında yaşayan) ünlü şairi Ali Ekber Sabir’e ait. Şiir Azerbaycan
Türkçesinden Türkiye Türkçesine kısmen uyarlanmış.

Şair önce tek başına dağlara çıktığında,
çöllere düştüğünde gördüğü ve çoğu insan için korkunç olay ve varlıklardan bile
korkmadığını, korkusuz olduğunu anlatıyor. Fakat şiirin son bölümünü
okuyunca yangından, volkandan, hortlaktan, cinden, ummandan, tufandan,
aslandan, kaplandan korkmayan Sabir’i korkutan bir şey olduğunu
öğreniyoruz:

Hiçbir şeyden korkmayan Şair Sabir nerede “Müslüman” diye
bilinen bir yobaz, softa ve molla görse korktuğunu
anlatıyor. O’na göre,
bütün korkunç olaylardan ve varlıklardan daha da korkutucu olan Yobaz, Molla ve
Softaların riyakâr kandan fikirleridir.

Aslında Sabir sadece “Allah ile aldatanların” düşünce ve
eylemlerinden korkuyor.

****

İkinci şiir ise Ömer Lütfi Mete’ye (1950- 2009) ait.
Gazeteci, yazar, şair ve biraz da politikacı olan Ömer Lütfi Mete’yi halkımızın
çoğu Deli Yürek, Kurtlar Vadisi, Ekmek Teknesi vd TV dizilerinin
senaristi olarak tanır. Bu dizi ve filmlerde senaristimiz şairane ifadeleri ile
farklılık yaratır. Dahası kirli bir dünyada bile iyi işler yapmaya çalışan
karakterlerin (ve bizlerin) ruhlarını tasavvuf pınarından akıttığı sözler ile
yıkar.

Ömer Lütfi Mete’nin en bilinen şiirlerinden biri GÜLCE’dir.
Şairimiz kendisini sevgili Gülce’nin “güzelliğinin zulme çaldığı sınırda,
ölümcül nazın”
etkisinde, “uçurumun kenarında” hissetmektedir.
Uçurumun o kadar kıyısındadır ki aşağı itmeye “bir gamzelik rüzgâr”
yetecektir.

Bu müthiş şairane ifadelerden sonra hiçbir şeyden korkmayan,
korkusuz şairimizi korkutan tek şeyi öğreniyoruz:

“Ateşten / Kalleşten / Mızrakla gürzden
/ Dabbetülarz’dan / Deccal’dan / yedi düvelden / Korku nedir bilmeyen ben…

Tir tir titriyorum Gülce’den / Ödüm
patlıyor Gülce’ye bakmaktan
/ Nutkum
tutuluyor, ürperiyorum…”

Ömer Lütfi Mete bu dizeleri yazarken Sabir’den
etkilenmiş midir bilemem.
Ama aralarında önemli bir fark var.

Sabir’in korktuğu “Allah ile aldatan” riyakâr
Müslümanları, yobaz, molla ve softaları sevmediği açık.

Oysaki Ömer Lütfi Mete’nin tek
korktuğu şey, en sevdiği varlık olan Gülce’dir.

************************

Siz Korkmuyor Musunuz?

Bu iki büyük şair gibi beni de korkutan bir şey var. Fakat
ben şair değilim, böyle şairane ifade edemem.

Benim korkum şahsımla alakalı değil ülkem ve milletime ilişkin.

Ben de korkuyorum… Sözde yerli ve
milli olduğunu, İslam’ın ve Milliyetçilerin temsilcisi olduklarını söyleyen
riyakarlardan…

Bunların ülkemizin ve milletimizin kaynaklarını fakirden
zengine, yerliden yabancıya aktaran
uygulamalarından… Buna rağmen herkesten
fazla yerli ve milli olduklarını iddia edebilen ikiyüzlülüğünden
korkuyorum.

Korkuyorum, dini kavram ve değerleri
hoyratça kullananların pervasızlığından.

Korkuyorum, “ahlaksız bir Müslümanlık”
anlayışından.

Korkuyorum, insanlarımıza yaşattıkları
derin Yoksulluktan… Tasavvur sınırlarımızı aşan Yolsuzluklardan
Bir kabile devletine doğru götüren Yasaklardan… Hukuksuzluk ve
adaletsizlikten…

Korkuyorum, niteliksiz mezun fabrikası
Eğitim Sisteminden… Umudunu yitiren gençlerimizin, iyi meslek sahiplerinin
yurtdışına kapağı atmaya çalışıyor olmasından korkuyorum.

Korkuyorum dünün dostlarının düşman;
dünün “katil, darbeci, zalimlerinin” dost olmasından…

Ve daha nice benzeri riyakarlıktan, kötülüklerden… Umutlarımızın
ve hayallerimizin bile çalınmasından korkuyorum.

Ya siz? Siz korkmuyor musunuz?

*********************************



 

Mirza Aliekber Tahirzade Sâbir

 

KORKURAM


Ay Balam
Tek Başıma Çıkıram Ben Dağlara
Yangın, Volkan Görürem
Cin Görürem, Can Görürem
Korkmuram…
***
Mezerde Hortlak Görürem
Bin Türlü Tufan Görürem,
Gulyabani Görürem Korkmuram

Korkmuram…
***
Ay Balam
Şafak Vakti Düşürem Ben Çöllere
Kükremiş Aslan Görürem
Kan yiyen Sırtlan Görürem
Korkmuram…
***
Dalgalı Umman Görürem
Cin Görürem Can Görürem
Korkmuram…
***
Mezerde Hortlak Görürem
Bin Türlü Tufan Görürem

Gulyabani Görürem Korkmuram
Çok Tuhaf İnsan Görürem
Korkmuram…
***
Korkmuram
Korkmuram Bala

Korkmuram…
***
Ay Balam
Bir zifir karanlıkta düştüm yola,
Vurdum yolumu dağlara….
Bu Korkmazlığım ile
Vallahi Bala, Billahi Bala,
Tillahi Bala

Nerede bir Softa Görürem

Nerede bir Molla Görürem

Nerede bir “Müselman” Görürem
Korkuram Bala Korkuram, Bala Korkuram
***
Onun can alıcı, kandan fikirlerinden
Onun riyakâr zikirlerinden
Korkuram Bala Korkuram…


Korkuram Bala Korkuram
Vallah Billah,
Korkuram Balam…

Korkuram.”

 

 

 Ömer Lütfi Mete

 

GÜLCE

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belaya nazır

Topuklarım boşluğun avcunda

Derin yar adımı çağırır

 

Dikildim parmaklarımın ucunda

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Başım döner, beynim bulanır

El etmez

Gel etmez

Gülce’m uzaktan dolanır

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Gülce bir davet

Mecaz değil

Maraz değil

Gülce bir afet

Peri değil

Huri değil

 

Gülce beyaz sihir

Gülce ölümcül naz

Buram buram zehir

Yar yüzünde infaz

 

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ben fakir

En hakir

Bin taksir

Ateşten

Kalleşten

Mızrakla gürzden

Dabbetülarz’dan

Deccal’dan, yedi düvelden

Korku nedir bilmeyen ben

 

Tir tir titriyorum Gülce’den

Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan

Nutkum tutuluyor, ürperiyorum

 

Saniyeler gözlerimde birer can

Her saniyede bir can veriyor

 

 

 

Kürşad İhtilali ( Türk İhtilali )

       Milletlerin tarihinde gizli kalan veya
yazılamayan
öyle enteresan ve ilgi çekici
hadiseler vardır ki, bunlar yazılı tarih kitaplarında hi
ç bir zaman
yer almaz. Bu durumun sebebi, bazen uygulanan yanlış ve
çelişkilerle
dolu siyasi yaklaşım ve değerlendirmeler, aymazlık, vurdumduymazlık ve
kıskançlıklardan, bazen de onu bunu kırmayalım siyasetinden kaynaklanmaktadır.
İşte bu ger
çek hadiselerden biri KÜRŞAD
İHTİLALİ’dir. Bizler buna T
ürk İhtilali de
diyebiliriz. Bir diğer husus da, bizlere unutturulmaya
çalışılan
KUT’
ÜL AMARE SAVAŞI’dır. Bu savaş, İngiliz inadının Çanakkale
Savaşı’ndan sonra kırıldığı ikinci noktadır.

       Büyük tarihçi ve Türkçü Hüseyin Nihal
Atsız’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Büyük Göktürk Devleti çeşitli entrika ve daleveralarla
yıkılmış, Türk Milleti dağılmış, kalanlar da tamamen Çin İmparatorluğu’nun
esareti altına girmiş. Çinliler boş durmayarak esaretleri altına aldıkları
Türkler’e olmadık baskılarla, onları töre ve kimliklerinden koparmaya
çalışmışlardır. Çin kaynaklarına göre; Büyük Göktürk Devleti’nin Hakkaniyet
ailesinden prens, Göktürk Devleti’nin ileri gelen beyleri, yabgular, şadlar, tiğinler
de tutsak edilmişlerdi.

       Bu esaret hayatı Türklere çok ağır
gelmişti. Ta ki eski Doğu Göktürk Devleti Çuluk Kağanın küçük oğlu olan
KÜRŞAD’ın ortaya çıkışına kadar. Kürşad bir Göktürk prensidir. Kürşad ve
yanındaki tiğinler ve şadların uzun konuşma ve planlamalarından sonra hürriyet
ve özgürlük ateşini yakmak için bir karara varırlar. Çin İmparatoru dışarıda tutsak
edilecek ve onun hayatı karşısında tutsak olan Türkler kurtarılarak
anayurtlarına dönmeleri sağlanacaktı. Bu noktadan hareketle eli kılıç tutan,
dövüşme kabiliyeti yüksek, çelik yürekli, demir bilekli bir kısmı tiğin ve şad
olan otuz dokuz Türk yiğidi Kürşad’ın emri altında özgürlük ve hürriyet için
Çin İmparatoru’nu tutsak etmek üzere hazırlıklar yapmaya başlarlar. Çin İmparatoru’nun
zaman zaman saraydan dışarı çıktığı bilinmekle birlikte ve uygun bir gün
belirlenecekti. Belirlenen o gün gelmişti. Fakat o gün hava şartları hiç iyi
değildi, bardaktan boşalırcasına yağmur yağdığı için imparator saraydan
dışarıya çıkamamıştı. Hazırlanan plan alt üst olmuştu. Bu yoldan artık geri
dönüş yoktu. Bu sefer Çin sarayı basılarak imparator esir alınacaktı. Kırk
yiğit doğru Çin sarayına yürürler ve yüzlerce Çin askerini öldürürler. Fakat
Çin ordusunun saraya yönlendirilmesi ile iş değişir. Bu sefer vuruşa vuruşa
şehrin dışındaki Vey Irmağı’na kadar çekilirler. Amaçları, Vey Irmağını geçip
Türkler’in başkenti olan Ötüken’e ulaşmaktı. Fakat yağan şiddetli yağmur sele
dönüşerek nehir üzerindeki köprüyü alıp götürmüştü. Karşı tarafa geçemeyen
Kürşad ve arkadaşları, Çin Ordusu’na karşı amansız bir savaşa girerek orada
şehit olurlar.

       Kırk yiğidin kanlarıyla yazılan bu
ihtilal, Göktürkler’deki özgürlük ve hürriyet ateşini körüklemiş ve
tutsaklıktan kurtulmak için Çin’e karşı başkaldırarak savaşmışlar ve yeniden
680 yılında 2. Göktürk ( Kutluk ) devletinin kurulmasına vesile olmuşlar ve
özgürlüklerine yeniden kavuşmuşlardır.

       Kürşad İhtilali ( Türk İhtilali )
Türkler’in bilinen ilk ayaklanmasıdır. Türklüğün yeniden dirilişi ve
küllerinden doğup tekrar alevlenişidir. Orkun Yazıtları’nda hiç silinmemek üzere
yazılmıştır.