27.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 274

Bir Sabır Ummanı

Tereddütlü alınla secdeye varılmaz

Nefis suyuyla abdest alınmaz

Zahmetsiz işte hayır görüp şer bulan
kör

Gel de şerrin içinde gizlenen hayrı
gör

 

Hakikat sürüde değil çobanda

İşlek değil tenha, sarp yollarda

Her dem konuşanda değil susanda

Gel de sessizliğe marifet olanları
gör

 

Gülün habercisi değil miydi diken

Ey dikensiz gül kokusu bekleyen

Balığa can veren suydu seni boğan

Arayan değil aradığını bilendir bulan

 

Korku sarınca gönül kalesini

Geriye ne sur kalır ne de kapı

Can içinde gizli bir can iken

Gel de can kırığı olanları gör

 

Ağaç meyve için çiçeklenmeyi bekler

Söz şifa için demlenmeyi bekler

Mecnun Mevla için Leyla’yı bekler

Vuslatın yolu beklemekten geçer

 

Yürek yatağında pişmeyen söz

Gönül aşına tuz olur mu

Sevdanın eşiğinden geçmeyen göz

Hilalin gölgesine vurulur mu

 

Bir muma şule olan makamı ne yapsın

Doğruysa söylediğin söz varsın dil
yansın

Ülkün ruhuna hicret edince anlarsın

Bedenin soğusa da fikrin yeşertir
toprağı

Yesevîzâde Alparslan Yasa ile Şemseddin Sâmi Hakkında Konuştuk.

(Birinci
Bölüm)

 

Mukaddime:

19. asır Osmanlı
dâhilerinden Şemseddin Sâmi, hem Arnavut aşırı milliyetçileri, hem de Türkiye’de
sun’î bir dil ihdas etme peşinde olan ‘Öztürkçeciler’ tarafından kendi dâvâlarına
âlet edilmeye çalışılmıştır. Hâlbuki o, ilmî tespitlere dayalı yapıcı bir
milliyetçilik anlayışı ve Müslüman bir Osmanlı vatandaşı olmanın şuuruyla, her
iki kimliğini mezcetmiş, bununla beraber Arnavutluk’tan ziyâde Türklüğe hizmet
etmiştir. Ayrıca, Türkçenin târihî ve tabiî mecrâsında gelişmesi için de esaslı
tespit ve tahlillerde bulunarak müspet ilimlere ve Türk kültürüne uygun bir yol
tâyin etmiştir. Yazdığı birçok makale, bu gibi tespitlerin inkâr edilemez şâhitleridir.
Onun bu çalışmaları akl-ı selimle ve hakîkat endişesiyle değerlendirildiği
zaman, bu hususlar ayan-beyan ortaya çıkmaktadır.

Büyük bir ilim, fikir
ve edebiyat adamımız olan Şemseddin Sâmi Fraşerî’nin (1850-1904) şahsiyetinin
sık sık pek yanlış tahlil, hatta tahrif edildiğini gözlediğimiz iki cephesi
aydınlanmaya pek muhtaçtır: Bunlardan biri onun milliyet ve Türklük anlayışı,
diğeri de Türkçeyle alâkalı çalışmaları, tespitleri ve temennileridir. Bir taraftan,
bâzı müelliflerin ve bilhassa şoven Arnavut siyasetçilerinin, onun Arnavut
asıllı olmasından, Arnavut kimliğine her zaman sâhip çıkmış bulunmasından ve
gayet şuurlu bir tavırla Arnavut kültürüne hizmet etmesinden yola çıkarak,
ayrıca Arnavudluk ne idi, nedir, ne
olacak?
isimli Türk düşmanı bir kitabı ona atfederek, onu şoven ve Türk aleyhtarı
bir Arnavut olarak göstermeye gayret ettikleri, bir asırdır ısrarla bu müddeayı
işledikleri, hatta onun kabrini Arnavutluk’a nakletme talebinde bulunacak kadar
ileri gittikleri dikkati çekerken, diğer taraftan, Târihî Türkçe yerine sun’î, uydurma
bir dil inşa etme taraftarı olan bâzı müellifler de onu ‘Öztürkçe’ dâvâsının
bir öncüsü olarak takdim ediyor, dâvâlarını onun büyük ismiyle takviye etmeye
çalışıyorlar.

Hâlbuki 19. asrın (ismi
hemen ilk ânda akla gelen) Osmanlı dâhilerinden biri olan Şemseddin Sâmi’nin ne
eşine ender rastlanır vüs’atteki ilmî hüviyeti, ne de sağlam seciyesi bu çeşit
tahrif ve istismarlara müsâittir. O, dinî, kavmî vs. her çeşit taassuba düşman,
geniş ufuklu, münevver bir Müslüman Osmanlı vatandaşı olarak, kendi kendisiyle
tezada düşmeden, hem Arnavut, hem Türk milliyetçisidir ve şahsiyetinin bu iki
cephesiyle de iftihar etmektedir. Diğer taraftan, dil meselemizi de büyük bir
vukufla ele almış, Türkçenin târihî ve tabiî mecrasında gelişmesi için tâkibi
lâzım gelen yolu tespit etmeye çalışmıştır. Mamafih, asıl tezi fevkalâde
gelişmiş İstanbul Türkçesini (İstanbul’un konuşma dilini) -bâzı kusurlarından
ve noksanlarından kurtararak- edebî dil olarak benimsemek olmakla beraber,
-Türk Birliği idealini tahakkuk ettirmek için- ‘Şark (Çağatay) Türkçesi’ ile ‘Garp
(Osmanlı / İstanbul) Türkçesi’ni birleştirip bütün Türk Dünyâsında tek bir
edebî dili hâkim kılmak şeklinde bir şahsî kanaate sâhip olduğu da gözden
kaçmıyor. Bunlardan birincisi objektif vakıa, diğeri ise ideolojik
tercihtir.  Makalelerinde tenakuz gibi
görünen farklı fikir ve tavırlarının bir kısmı, bu ikili tercih meselesinin
mahsulüdür. (Diğerlerinin sebebini de fasîh
lisân
anlayışında aramak lâzımdır.) Tabiî ki kendi tercihi ne olursa olsun,
yine hakikî bir ilim adamı sıfatıyla, bu hususta Osmanlı efkâr-ı umumiyesinin
tercihlerine de büyük ehemmiyet veriyordu. Halbuki, Osmanlı münevverlerinin
belki tamamına yakını, öncelikle dil zevkleri itibariyle, Şark ve Garp
Türkçelerini birleştirmek gibi –üstelik pek hayalî görünen- bir fikre hiç
meyyal değillerdi. Bunun içindir ki ikinci tercih şıkkını bir ömür boyu bâzı
deliller serdederek müdafaa etmeye devam etmiş, fakat kendi tercüme, edebî eser,
makale ve lûgatlerinde (kelime hazinesi ve terkipli ifâdeler bakımından Divan
Dilinin birtakım itiyatlarından kendini tamamen kurtaramamakla beraber, umumiyetle)
İstanbul Türkçesine riâyet etmiştir. Her hâl ü kârda nesri, (Divan nesri değil)
inşaına onca hizmet ettiği modern Türk nesridir. Bu arada, yazı dilini,
münevver İstanbul halkına dahi mal olmamış ve dilde bir kambur gibi duran
Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerden, yabancı kaidelerden kurtarmak
isterken, tabiî dil yerine, sun’î, uydurma bir dil ikame etmek gibi bir fikre
kapılmamıştır. Hatta, kendisinde, yeni mefhumlar için, -kendi tabiriyle- ‘asıl
Türkçe’ köklerden kaideli yeni kelimeler türetme gayreti dahi görülmüyor (ki bu
onun Türkçeyle alâkalı çalışmalarındaki eksik taraflardan biridir.)

Bu gibi hususları tespit
etmek ve hakkındaki tahrifkâr veya hatalı yaklaşımları reddetmek için bizzat
kendi yazdıkları üzerinde durup düşünmek, bunları birbirleriyle mukayese ederek
muhakeme tarzını kavramaya, düşüncesine nüfuz etmeye çalışmak kâfidir. Yeter ki
böyle bir tetkik basiretle ve hakîkat endişesi ile yürütülsün.

Oğuz Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi’nin üstün vasıflarını belirttiniz. Onu değerli
kılan ve ön planda belirtilmesi gereken mühim vasıfları nelerdi?

Dr. Alarslan Yasa: Fikir târihimizde haklı olarak pek itibarlı bir
mevkii olan Türkçülüğün Esasları’nda,
Ziya Gökalp (1875-1924), ana hatlarıyla Türkçülüğün târihini izah ederken,
birçok ecnebi müellifin de bu harekete katkısından sitâyişle bahsettiği halde,
Şemseddin Sâmi’nin (1850-1904) adını bile anmaz. (Z. Gökalp 1973: 7-16) Halbuki
Şemseddin Sâmi, Türklük şuur ve kimliğinin, modern Türk kültür ve edebiyatının ve
bütün bunların belkemiği mesâbesindeki Türkçenin gelişmesine en fazla
emeği geçenler arasında, mütercim, yazar ve lûgatçi sıfatıyla hemen
zikredilmesi gereken birkaç isimden biridir. Öyle anlaşılıyor ki İttihatçı
hüviyetinden kaynaklanan tarafgir tavrı, Ziya Gökalp’i, objektif bir değerlendirme
yapmaktan alıkoymuştur. Zâten, mezkûr kitabının ‘Türkçülüğün Târihi’ başlıklı
bölümü (s. 7-16) oldukça dar bir bakış açısını yansıtmaktadır. Çünkü Türk
kelimesini sloganlaştırmadan modern Türk kültür ve dilinin kurulmasını temin
etmiş olan Sahaflar Şeyhizâde Es’âd Efendi, Sâdık Rifat Paşa, Edhem Pertev
Paşa, Şinâsî, Münif Paşa, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed
Midhat Efendi, Muallim Nâci, Tevfik Fikret, Hâlid Ziyâ, Mehmed Âkif veya Üçüncü
Selim, İkinci Mahmud, Mustafa Reşid Paşa, Abdülhamid Han gibi isimlerinin
sayılması dahi bir-iki sayfa tutabilecek nice şahsiyet de o târihçede yer
almamış veya bunlardan kimisi de Türklük fikrinin muhalifi gibi gösterilmiştir.
Kaldı ki ‘Türk’ kelimesini öne çıkararak Türk kültür ve diline hizmet bahis
mevzuu olduğunda dahi, Şemseddin Sâmi, herhalde anılacak ilk büyük isimdir.

Zira, hep
tekrar edildiği ve Şemseddin Sâmi’nin de bizzat işaret ettiği üzere (ŞS 1900 /
2010; M. Kaplan ve ark. 1979: III/305), Ahmed Vefîk Paşa’nın, sırf Türkçe
menşeli kelimeleri bir araya toplayarak telif ettiği lûgatine Lehçe-i Osmanî adını vermesine karşılık,
o, içine, menşei ne olursa olsun Türkçede kullanılan, dolayısıyla Türkçeleşmiş
olan bütün kelimeleri aldığı kendi lûgatine Kamûs-ı
Türkî
demiş ve bu ölümsüz eserinin ‘İfâde-i
Merâm
’ başlığını taşıyan mukaddimesinde de bu isimlendirmeyi uzun uzadıya
izah ve müdafaa etmiştir. Fakat o, bununla da yetinmemiş, muasır târihimiz
içinde, Türk kimliğine, hiç komplekssiz, hattâ temelinde derin bir ilmî
araştırma ve tefekkür bulunan bir şuur ve iftiharla sâhip çıkan ilk
münevverlerimizden biri, belki birincisi olmuştur.

O’nun, -baba
tarafından- köklü bir Müslüman Arnavut aileye mensup olarak, bir taraftan,  18 Rebiülahir 1316 târihli Sabah gazetesindeki ‘Îzâh-ı Merâm’ başlıklı makalesinde (ŞS 5
Eylül 1898; Levend 1969: 130-131;
Topaloğlu 2012: 257): Ne Arabız, ne
Acemiz, Türk oğlu Türküz ve kâffe-i Türklerle hemcins ve hemzebânız!
  şeklinde Türk milliyetine hararetle sâhip
çıkarken, diğer taraftan, Arnavut hüviyetiyle de iftihar etmesi, Osmanlı
Türk-İslâm Devleti’nin bir vatandaşı olmasının mantıkî bir icabıydı. Düşünmeli
ki Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru ve belkemiği Türk milletiydi ve bu
topraklar üzerinde yaşayan bütün Müslüman unsurlar, -bin yıldır sürüp giden
jenosid emelli Haçlı (ve bir ara da vahşî Moğol) tecâvüzleri karşısında-
mevcudiyetlerini, göğüslerini bu emperyalistlere karşı siper edip her
milliyetten dindaşlarını ise şefkatle kucaklayan Türk kardeşlerine
borçluydular. Bu bakımdan, dininin ve târihinin şuurunda olan hiçbir muhlis Müslüman düşünülemezdi ki Türkü sevmesin,
Türklüğü bir üst kimlik olarak benimsemesin ve diğer dindaşlarıyla müsâvi
şartlarda bir Türk vatandaşı olmakla iftihar etmesin. Bu bakımdan, Şemseddin
Sâmi’nin de, bir taraftan devâsa eserlerle Türk irfanına hizmet eder, Türk
milliyetini tebcil ederken, diğer taraftan, bir Arnavutça Alfabe  (1879) ile
bir Arnavutça Gramer (1886) tertip
etmesinde ve Arnavutları ihânetle itham edenlere karşı Arnavut milletini
müdafaa etmesinde yadırganacak bir taraf yoktur. Rusya’nın emperyalist siyâsetini
çok iyi kavramış bir âlim müellif olarak,
Rusya’nın menfaat ve siyasetini tahlil ettiği bir makalesinde (ŞS 3 Ocak 1878;
Levend 1969: 117-118), Rusya’nın, Devlet-i
Osmâniyye’nin Rumeli’ndeki bir hısn-ı hasîni
[muhkem kalesi] makamında olan Arnavutluk’u Bulgaristan
ve Yunanistan arasında paylaştırarak keenlemyekûn
hükmüne koyup, ismini bile coğrafya ve haritadan kaldırıp
bu iki devlet
üzerinden Adriyatik Denizine çıkmak istediği tespitinde bulunmaktadır. Keza,
bir diğer makalesinde de (Tercümân,
29 Zilhicce 1295 / 24 Aralık 1878; Levend 1969: 115-116), ‘İnsan için vatanından azîz, milliyet ve cinsiyetinden mukaddes bir şey
yoktur
’ şeklinde milliyet meselesiyle alâkalı düşüncesini ortaya koyduktan
sonra, ‘Arnavutlar, Devlet-i
Osmâniyye’den ayrılmayı arzû edecek kadar hâin ve ahmak (değillerdir); […]
Arnavut ittifâkı, mahzâ Devlet-i Osmâniyye uğrunda ve hukuk-ı mukaddese-i
Hazret-i Pâdişâhîyi muhâfaza için düşmân-ı vatana karşı son damlasına kadar
kanlarını dökmek maksadına mebnî(dir)

demektedir.

Çetinoğlu: Şemseddin
Sâmi, ‘Türk’ kavramını nasıl yorumluyordu?

Dr. Yasa: Neşri hicrî 1306’dan 1316’ya kadar (1889-1899) 11 yıl
süren devasa ansiklopedi çalışması Kamûsu’l-A’lâm’ın
‘Türk’ maddesinde, ahlâk ve manevî hâlleri itibariyle ‘umûmiyet üzere gayet sâkin, halîm, çalışkan,
sabırlı ve maahaza pek cesûr adamlar

olarak tavsif ettiği Türklerin ‘ümem-i
Tûrâniyenin en eskisi ve en şânlı ve şöhretlisi olduğunu, Moğollarla hakîkatte
Türk olmıyan sâir akvâm-ı Tûrâniye kendilerine Türk nâmını vermekle tefahhur
ettiklerini
’ kaydederek, aslen Türk oldukları hâlde Türklüklerini inkâr
edenlerin tavrını: Bu hâlde, asıl Türk olan bâzı akvâmın bu
ismi kabûl etmeyip bir hakāret addetmeleri garâibdendir
’ şeklinde hayretle
karşılar. (ŞS 1891; M. Kaplan ve ark. 1979: III/312, 309) Aynı şekilde, kendi
neşri olan Hafta mecmuasının 10
Zilhicce 1298 / 3 Kasım 1881 târihli nüshasında, ‘Osmanlı lisanı’ tâbirini reddetmek üzere kaleme aldığı ‘Lisân-ı Türkî (Osmânî)’ başlıklı
makalesinde de, Türk oldukları halde Türk kimliğine sâhip çıkmayıp onunla
iftihar etmeyenleri, esefle, benliğinden gafil câhiller olarak anar:

Söylediğimiz lisan ne lisânıdır ve
nereden çıkmıştır? ‘Osmanlı lisânı’ tâbirini pek de doğru görmüyoruz; çünkü bu
ünvân, salâtîn-i Osmâniyyenin birincisi fâtih-i meşhûrun nâm-ı âlîlerine
nisbetle, müşârünileyhin têsîs etmiş oldukları bir devletin ünvânıdır. Hâlbuki
lisân ve cinsiyet, müşârünileyhin zuhûrundan ve bu devletin teessüsünden
eskidir. Asıl bu lisânla mütekellim olan kavmin ismi ‘Türk’ ve söyledikleri
lisânın ismi dahi ‘lisân-ı Türkî’dir. Cühelâ-yı avâm indinde mezmûm addolunan
ve yalnız Anadolu köylülerine ıtlâk edilmek istenilen bu isim, intisâbıyle
iftihâr olunacak bir büyük ümmetin ismidir. (…) …Türk ismi, (…) Adriyatik
Denizi sevâhilinden Çin hudûduna ve Sibirya’nın iç taraflarına kadar münteşir
olan bir ümmet-i azîmenin ünvânıdır. Bunun için, bu ünvân, şâyân-ı tahkîr olmak
şöyle dursun, müstevcib-i fahr ü mesâr
[övünç ve sevinç kaynağı] olmak iktizâ eder. (ŞS 3 Kasım 1881;
Tural 1999: 66)

(DEVAM
EDECEK)

Ali Babacan Nereye Koşuyor!

                Bu kadim Anadolu topraklarında
binlerce yıl geçmişi olan biz Türklerin tabii olarak örflerimiz, adetlerimiz ve
genlerimize kadar işlemiş bir kültürümüz var. Genlerimize diyorum zira Sovyet
İmparatorluğu dağıldıktan sonra Ata yurdumuz Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden Türkiye’ye
gelen Türk Siyaset ve Bilim adamları: “Biz sizi çekik gözle Batıya gönderdik,
siz bizi çakır gözle karşılıyorsunuz.” Demişlerdir.

            Türkiye’mizin dünya jeopolitiğindeki
konumu çok önemli bir yere sahiptir. Bunun içindir ki, emperyalist devletlerin
gözü hep Türk toprakları üzerinde olmuştur. Zaman zaman Türklerin zayıf
yönetimlerini fırsat bilen yabancı misyonerler, iç karışıklık çıkarmak için
ülkemizden ayaklarını eksik etmemişlerdir.

            1876 da ABD’li Everett P. Wheeler: “Biz Türkiye’de Hıristiyanlar ve
Hıristiyanlık için okul, hastane açıyoruz. İlaç götürüyoruz, modern tıp eğitimi
kuruyoruz. Türkler bizi istemeyebilir ama oranın sahibi Türkler değil ki
” diyordu.
(İlber Ortaylı: Osmanlı’da Milletler ve Diplomasi)

            Peki, yabancıların Türk toprakları
üzerinde hesapları var da içerdeki işbirlikçilerinin yok mu? Var tabii ki bir
kısmı bilerek, diğer bir kısmı da bilmeden gaflette oluşlarından onların
çıkarlarına hizmet ediyorlar. Mustafa Kemal Atatürk ne güzel söylemiş: “İdarecileriniz gaflet delalet ve hatta
ihanet içerisinde olabilirler
.”

            Alman toprakları Almanların, Fransız
toprakları Fransızların ABD toprakları ABD’lilerin olur ama Türk toprakları nedense
asla Türklerin olamaz! Niye, çünkü burada Kürtler, Lazlar, Çerkezler de yaşıyor
da ondan. Sadece bunlar olsa yine iyi. Bu topraklarda bazılarına göre 28,
bazılarına göre 37 etnik unsur yaşıyor.

            Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde
bir çağ kapanıp, diğer çağ açılırken (1453) henüz1492 yılında Amerika kıtası İtalyan
denizci Kristof Kolomb tarafından yeni keşfediliyordu.

            O Amerika ki, Afrika Zencileri,
İtalyan, İngiliz, Fransız, İspanyollardan ve Kızılderililerden bir Amerikan
Milletini var ediyor da biz Türk Milleti olamıyoruz öylemi? 

            İşte bunun içindir ki Cumhuriyet
kurulduğundan beridir Türk siyasi hayatında işbaşına gelen hükümetlerden veya
muhalif kanatta olanlardan anayasamızın içeriği “Türk Dili” ve “Türklük” konusunda
bitmek tükenmek bilmeyen bir tartışmadır gidiyor.

 

            Ali Babacan: “Türkiye’nin yepyeni bir anayasaya ihtiyacı var. 85 Milyonu kucaklayabilecek
anayasa. 42- 66. Maddelerin değişmesi gerekiyor
” diyor.  

            İşte Anayasamızın 66. Maddesi: ‘Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı
olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarda kazanılır ve ancak kanunda belirtilen
hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde
bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkartılamaz
…’

            Peki, ama şimdi anayasanın 66. maddesinin
bu sözleri kimi incitiyor, kimi kayırıyor, kime üstünlük sağlıyor?

            Yine Babacan: “Tarikat ve cemaatlere
devletin maddi manevi destek verilmesini istiyor. Halâ bıkmadık ‘mı Allah
aşkına FETÖ’ye verilen destek başımıza neler açtı, kontrolsüz büyüyen bu cemaatlerde
olup bitenden hiç mi haberi yok veya var da sırf cemaatlerin oylarını almak
için ‘mi söylüyor bu sözleri?

            Bununla da yetinmiyor Ali Babacan:
Anadilde eğitim istiyor. Bu konu bazı demokrasisi gelişmiş, kalkınmış bazı ülkelerde
denenmiş ve vazgeçilmişken Türk siyasetçilerince ısıtılıp ısıtılıp milletin
önüne getirilmesinin izahını anlamak mümkün değil.

            Yine Ali Babacan’ın DEVA Partisi
Genel Başkan yardımcısı Sanem Oktar Enver Aysever’in: “Anayasadan Türklüğü çıkaracak mısınız” sorusuna: “Evet Kabul edeceğimiz anayasada etnik ve dini
farklılık öne çıkarılmayacak. Farklılıklar arasında birisi diğerin üzerinde
olmayacak
.” Cevabını veriyor. Anlaşılan Türk Milletini de etnik unsur
olarak görüyor.

            Bütün bu açıklamalar,  kendi partileri adına toplumumuzun bir
kesiminin oylarını almak için söylenmiş sözler. Muhtemelen HDP kapatıldığında
sel önünden kütük kapma yarışı.

            Anayasamızı beğenmeyip bazı
maddelerinin değiştirilmesini isteyenlere bir fıkra ile cevap verelim.

            Hayvanlar
âleminde bir eşek sıpası ile arkadaşları dalga geçerlermiş: “Senin çok uzun
kulakların var öyle kulak mı olur, bak bizimkilere ne kadar kısa ve kibar” Sıpa
bu sözlere çok üzülür ve gider annesine anlatırmış. Annesi onların eşek
olduklarını, kulaklarının bu yüzden uzun olduğunu sıpaya anlatır ama nafile.
Bizim sıpa, bir türlü ikna olmazmış.

                En sonunda sıpa
kulaklarını kesiyor ve böbürlene, böbürlene gidiyor diğer hayvan arkadaşlarının
karşısına dikiliyor. Hayvanlar hep bir ağızdan sıpanın bu haline hepsi birden
başlıyorlar kahkaha ile gülmeğe. Nice sonra içlerinden biri: “Eskiden eşeğe
benziyordun, şimdi ise eşek bile değilsin hiçbir şeye benzemiyorsun.” Der.

                Galiba anayasamızı beğenmeyenler Türk Anayasasını böyle bir benzemeze dönüştürmek
istiyorlar
.

            Sağlıklı kalın.

Mehmet Kâmil Berse

Bâzı insanlar
yaşadıkları şehri ve çevreyi çok severler ve yaşadıkları sürece orayı
anlatmaktan keyif duyarlar. Çünkü o çevrede eşya ile insan ve yaşanan günler,
kendi benliklerinden çıkıp o kişiler için başka kimlikler kazanır. Sevgi literatüründe
bunun adı ‘kara sevda’dır. Bizde
hârika örnekleri vardır: Meselâ merhum Yahyâ Kemal Beyatlı onlardan biridir.
Rahmetli Sâmiha Ayverdi onlardan bir başkasıdır. Rahmetli Ahmet Hamdi Tanpınar
karasevdalı başka bir âşık tipidir. Rahmetli Mithat Enç’in aşkı Gaziantep
üzerinedir. Ahmet Turan Alkan Sivas’ın destanını yazmıştır.

İstanbul için
son Şehrengizi yazan Mehmet Kâmil Berse bu altın silsilenin son halkasıdır.

Mehmet Kâmil
Berse bu sevdanın bedelini ödemiştir. Kuşaklar öncesi, Kırım Türklerinin yerlerinden
yurtlarından sürgün edildikleri yıllarda ataları oradan kalkıp yıllar boyu,
nesiller boyu, ölerek, doğarak, kalarak, göçerek, bâzen aç bâzen uykusuz,
İstanbul’a gelenlerden, sevdalarının bedelini canlarıyla ödeyerek İstanbul’u
hak edenlerdendir.

Tanışmamız,
Karaman’da oldu. O, Dil ve Edebiyat Dergisi’nin editörü iken bir arkadaşıyla
şehrimize geldi. Konuşmalar yaptılar, döndüler. Giderken, dergi için bir yazı yollayıp
yollamayacağımı sordu. Onlara memnuniyetle yazı yolladım.

Daha sonra
Kâmil Berse Bey, Dersaadet Plâtformunu şekillendirince kendi dergisini, şu anda
memleketin en iyi şehir kültürü yayımlarından biri olan Şehir ve Kültür’ü
yayınlamaya başladı. Dergi, 100. sayısını aştı.

Muhteviyatı ve
zarfıyla, abartısız, tevâzu içinde müthiş bir potansiyel olarak yayınına devam
ediyor. Dergi çıkarmayanlar pek takdir edemezler. Türkiye’deki en zor
işlerdendir.

İşte bu dergi,
dağınık emekli hayatımı öylesine disipline etti ki, bu işe en yakınlarım bile
hayret ettiler. 100 aydan fazla bir zamandır her ay dergiye telif bir makale ve
yeni bir şiir yetiştirmek, meseleyi bilmeyenler için belki sıradan bir iş gibi
görünür. Çok müşkül bir iştir. Fakat onun kişiliği ve davranışı, bu işi
zevalsiz götürmeye mecbur kıldı ve bize bereket, hareket, hayatiyet kazandırdı.
Hayatımızı düzene soktu.

Talepsiz,
beklentisiz, ikirciksiz tavrı onu her zaman insanlar içinde makbul kıldı. Ona
hayranlığımızın sebeplerinden biri de bu özelliğidir.

* * *

Kâmil Berse,
‘Şehrengiz’ konusuna boyut ekleyen, onu yeniden târif ve tanzim eden kişidir.
Münhasıran İstanbul ‘u yazdı. Birinci cilt yayınlandı. İkinci ve üçüncü ciltler
basıma hazır durumda.

İstanbul
Şehrengizlerini önce Üsküdar’da, Kültür Merkezinde, her ay bir toplantıda
İstanbullulara anlattı.

Benzersiz
toplantılardı. Toplumda insanlar için fazla bir şey ifâde etmeyen kişilerin,
seslerin, tadlarm, kokuların, ağaçların, kıyıların, suların, sokakların hepsi
onun sohbetleriyle önemli boyutlar kazanıyor, hayatiyet ve tat kazanıyorlardı.
Sohbet sırasında Münir Nurettin merhumun bir köşeden başını uzatıp ‘Kalamış’
şarkısını söylediğini duydu sohbeti dinleyenler. Mûsıkîsi, ikramı ve yetkin
diliyle, onun çelebi tavrıyla bitmesini istemediğimiz toplantılardı.

Recep Tayyip
Erdoğan ile aynı okuldan mezun oldular. Birbirlerini çok sevdiklerini
bilenlerdenim.

* * *

Mehmet Kâmil
Berse, adını târihe yazdıran İstanbullulardandır. Bir şehre duyulan mensubiyet,
biraz önce ifâde ettim, bâzen farklı boyutlar kazanabiliyor. Meselâ torununun
adını İstanbul koyan, İstanbullu başka bir dede tanımadım.

Yahya Kemal,
Ahmet Hamdi, Ayverdi Ailesi, Abdülhak Şinâsi, Atilla İlhan, Anadolu Hisarı, Rumeli
Hisarı ve İstanbul’u mukaddes bir elma gibi ortasından iki şak’a ayıran ve
arasından bir Mehmet Kâmil Berse; ‘Nehr-i
Âziz
’ gibi akıp duran Boğaz kadar kadim ve yerli İstanbullular arasında çoktan
yerini almıştır.

KÂMİL UĞURLU

MEHMET KÂMİL BERSE:

1955 yılında, İstanbul’un Fatih ilçesinde
doğdu, Hâlen doğduğu evde oturuyor. Anne ve babası 1854-1855 de Kırım’dan
Türkiye’ye göç etmiştir. 

İstanbul İmam Hatip Okulunu, Bursa İktisadî
Ticarî İlimler Akademisi İşletme bölümünü bitirdi.

Çocukluğundan itibâren, Kültürün, kitabın,
derginin içinde oldu. Okul yıllarında Gazete ve dergi çıkarmaya başladı.

Gençlik yıllarında Millî Türk Talebe Birliği
(MTTB), Yeşilay Cemiyeti Kompozisyon ve Şiir yarışmalarında dereceler aldı,
Mavi Kırlangıç Dergisi’nde yayınlanan yazısı dolayısıyla edebiyat camiası ile
tanıştı.

Genç Kalemler, Adım, Yeniden Doğuş, Vahdet,
Beldemiz Gaziosmanpaşa ve Tahtakale dergilerinin sâhibi, genel yayın yönetmeni
ve editörlüklerini yaptı. Dil ve Edebiyat Dergisinin Kuruluşunu gerçekleştirdi,
29 sayı editörlüğünü yaptı.

Birçok dergide makale, biyografi, mizah ve
gezi yazıları yayınlanmaktadır. Türkiye’nin ve dünyânın bir çok şehrini gezme
fırsatı bulup seyahat ettiği her ülke ve şehir hakkında yazılar kaleme aldı.

Şiir yazdığını, ama şâirliği kabul edemediğini
ifâde eder.

İstanbul
Şehrengizi
i’ başlığı ile iki yıldır İstanbul kültür merkezlerinde aylık
konferanslar gerçekleştirmektedir. Konferanslarına; Türkiye’nin birçok il ve
ilçesinde devam etmekte,  panellerde
konuşmacı olarak yer almaktadır.

Birçok sivil toplum kuruluşunun kurucusu ve
yöneticisi oldu.

‘Martı Ajans’ ve ‘Reklam Ajansı’  ile ‘Kalem Kitabevi’nin sâhibidir.

Yurt içinde ve yurt dışında kültür programları
gerçekleştiren Dersaadet Kültür, Edebiyat, Dil, Sanat ve Tanıtım Platformu
Derneği Genel Başkanlığını yürütmektedir.

 ‘Şehir ve Kültür’ dergisinin sâhibidir,
genel yayın yönetmenliğini üstlenmiştir.

Yayınlanan
eserleri;

*Meraklısı
için İstanbul Seyahatnamesi
, (Tükendi) *İstanbul
Şehrengizi
, *İsmail Bey Gaspıralı

Yayına
Hazır Eserleri

*Sürgünden
Soylu Kırım’a
, *Üç Okyanus Dört Kıta,
*Kitap, Kütüphane ve Türkçemin Hikâyesi,
*Toplumumuzu Aydınlatan Münevverler.
İstanbul Şehrengizi 1. Cilt.  (2. Ve 3.
Ciltler yayına hazırdır.)

 

ŞEHRENGİZ:

Farsça şehr ve
engîz (harekete getiren, karıştıran) kelimelerinden oluşan şehr-engîz bir
şehrin tabîi ve târihî güzellikleriyle sanat ve meslek dallarında tanınmış
kişileri ve onların sosyal durumlarını ve de şehrin güzellerini anlatır.
Dihhudâ, Edward G. Browne ve Muhammed Ca‘fer Mahcûb gibi araştırmacılar türün
kaynağının Fars edebiyatı olduğunu ve buradan Türklere geçtiğini ileri
sürmüşlerse de E. J. W. Gibb ve Agâh Sırrı Levend şehrengizin gazavâtnâme,
sûrnâme ve târifnâmeler gibi Osmanlı edebiyatında ortaya çıktığını
belirtmişlerdir.

 

Kaside, gazel,
kıta, rubâî, terkibibend gibi farklı nazım biçimlerinin kullanıldığı
şehrengizlerde asıl konunun anlatımında mesnevi nazım şekli tercih edilmiş ve
mürettep bir mesnevide bulunan bölümlere burada da yer verilmiştir. Giriş
bölümünde tevhid ve na‘t yanında çoğunlukla klâsik münâcâtlardan farklı olarak
-güzellere tutkunluk sebebiyle bazı dinî görevler aksatıldığından- suçluluk ve
pişmanlık duygusunun ifâde edildiği, Allah’tan bağışlanma dileyen bir münâcât
yer alır.

Ardından
mi‘râciyye vb. şiirlerle Hz. Peygamber’i, Hulefâ-yi Râşidîn’i, dönemin
padişahını, sadrazam vb. ileri gelenleri öven methiyeler gelir. Bu arada müellif
kendisi hakkında bilgi içeren, okuyucudan özür dileyen, kış, bahar, gece ve
gündüz tasvirleri ihtiva eden manzumelere yer verebilir. ‘Sebeb-i nazm-ı şehrengîz / hasbihal’ bölümünde padişahın şehri
ziyâreti, bir dostun ricâda bulunması, görülen bir rüyâ gibi sebeplerden ötürü
eserin yazıldığı açıklanır. ‘Âgāz-ı
dâsitân
’ denilen, asıl konunun işlendiği bölümde şâir önce söz konusu
şehrin diğer şehirlere olan üstünlüklerini dile getirir. Şehrin çeşitli
semtleri, bu semtlerin tabîi güzellikleri, mîmârî eserlerin tanıtımı vb.
hakkında bilgilerin aktarıldığı kısmın ardından şöhretlerine göre güzellerin
anlatımına geçilir. Bunlar adlarına veya sanatlarına uygun cinaslarla bir tablo
hâlinde tasvir edilir. Bâzen güzellerin özel ilişkilerine de yer verilir.
Hâtimede şâir şehrin güzellerinin ve güzelliklerinin saymakla bitmeyeceğini,
kendisinin ancak bu kadarını yazabildiğini ifâde eder ve eserini güzellere duâda
bulunarak bitirir.

İçeriklerine
ve yapılarına göre şehrengizler üç gruba ayrılabilir. 1-Tek bir güzele âit olup
hasbihal veya sergüzeştnâme tarzında yazılan, bununla birlikte şehrin
tasvirlerine de yer verenler; Çorlulu Kâtib’in İstanbul ile Vize hakkında 1513
yılında kaleme aldığı şehrengizle Enderunlu Fâzıl’ın ‘Defter-i Aşk’ adlı eseri bunlardandır. 2-Bir yerin güzellerini,
bazı kişilerini veya sanat erbabı ile mesleklerini tasvir edenler; Mesîhî’nin
Edirne şehrengizi, İsmâil Belîğ’in Bursa şehrengizi, Enderunlu Fâzıl’ın
Çenginâme’si ile Zenannâme’si gibi… 3-Bir şehrin sâdece gezip görülmeye değer
tabiat güzelliklerini, târihî mekânlarını ve sosyal özelliklerini anlatanlar;
Lâmiî Çelebi’nin Bursa şehrengizi ve Nâzikî’nin yine Bursa’yı öven manzumesi
gibi.

Şehrengizlerde
güzellik ve güzeller gibi iki temel unsura ağırlık verildiği görülür. Bununla
birlikte gelişme döneminden sonra bu eserlerde daha çok cinsellik üzerinde
durulmuş, bunun sonucunda şehrengizlerin başka türlerle birleşmesine, hatta
yeni türlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlanmıştır. Fehîm-i Kadîm’in
müstehcenliğin hâkim olduğu, tam bir hezeliyyâta dönüşen şehrengizi, Tâcîzâde
Câfer Çelebi’nin Hevesnâme’si, Enderunlu Fâzıl’ın ‘Hûbannâme’, ‘Zenannâme
adlı mesnevileri böyle bir değişimin örnekleridir. Cinselliğe ağırlık verilen
şehrengizler bazı araştırmacılar tarafından gayri ahlâkî diye
nitelendirilmiştir. Bu yaklaşım şehrengizlere yönelik yanlış değerlendirmelere
daha yazıldıkları dönemde yol açmış olmalı ki bazı şehrengiz yazarları,
içeriğinde cinsellik bulunmamasına rağmen eserlerinin hâtimesinde yanlış
anlaşılma konusunda endişelerini dile getirmiş ve mârifet ehli kişilerin
anlayışlarına sığındıklarını belirtme ihtiyacını duymuştur.

Bu tür
eserlerde güzeller için âfet, şuh, mehrû, işveger, mahbûb, dilber, hûbân, bütân
vb. kadınlara mahsus nitelemeler kullanılmakla beraber söz konusu edilen
kişiler büyük oranda erkektir ve bunlar bazan isimleriyle, bazan da meslek
adlarıyla birlikte zikredilir. Bundan dolayı bazı araştırmacılar,
şehrengizlerin erkek güzellerine âit sapık duyguları yansıttığını ve gayri
ahlâkî olduğunu ileri sürmüştür. Anadolu sahasında yazılmış şehrengizler içinde
kadınlardan bahseden bir örnek Azîzî Mustafa’nın ‘Dîvâne Meryem’, ‘Paşa Hâtun’,
Küçük Kamer’, ‘Sülün Emine’, ‘Küçük Nisâ’,
Ak Güvercin’ gibi İstanbul’un meşhur
güzellerini tasvir ettiği ‘Nigârnâme-i
Zevk-âmiz der Üslûb-ı Şehrengîz
’ adlı eseridir.

Yazıldıkları
dönemin toplum hayatının birer şâhidi olan şehrengizler tasvir edilen yerlerin
tabîi güzellikleri yanında eğlence mekânları, buralardaki yaşayış, gelenek,
âdet ve inançlar bakımından Osmanlı kültür târihi için önem taşır. Günümüzde
mevcut olmayan meslekler hakkında bilgi verilmesi, bu mesleklerle ilgili
geleneklerin aktarılması, tasvir edilen kişilerin mesleklerine ve sosyal
durumlarına göre giyeceklerinden eğlence anlayışlarına kadar birçok mahallî
renk ve motifin sunulması gibi özelliklerinden dolayı şehrengizler ayrıca bir
tür belge niteliğindedir. İçerdikleri mizahî unsurlarla orta tabaka insan
tipinin eğlencelerine de ışık tutan şehrengizler bütün bunları bir divandan
daha canlı şekilde yansıtmaktadır ve âdeta divan şiirinin dış dünyâya açılan
pencereleridir. Şehrengizlerin dili ve üslûbu, şâirlerin çoğunlukla sanat
endişesini ön plana almadıkları ve duygularını olduğu gibi aktarmaya
çalıştıkları için yalın sayılır. Öte yandan şâir tavsif edeceği kişileri, sanat
erbabını, kısaca şehrin sâkinlerini geleneğin güçlü etkisiyle aşk, âşık ve
mâşuk üçgeninde ele alarak onları mesleklerine, ad ve lakaplarına uygun cinas
ve teşbihlerle anlatmaya çalışır.

Türk edebiyatında
ilk şehrengizler 16. yüzyıl başlarında görülmeye başlanmış ve kısa sürede
yaygınlık kazanmıştır. Mesîhî’nin Edirne’ye dâir şehrengizinin ilk, Zâtî’nin
aynı şehir hakkında kaleme aldığı eserin ise ikinci şehrengiz olduğu
sanılmaktadır. İkinci. Bayezid dönemine âit oldukları bilinen bu eserlerden
Mesîhî’ninki daha çok tanınmış ve esere birçok nazîre yazılmıştır. Türün adı da
onun, ‘İlâhî buldurup sözüme rağbet / Bu şehrengîze
ver şehr içre şöhret
’ beytiyle ortaya çıkmıştır. Haklarında en fazla
şehrengiz yazılan yerler İstanbul, Bursa ve Edirne’dir. Birçoğu Osmanlı
döneminde birer kültür merkezi olan Âmid (Diyarbekir), Antakya, Belgrad,
Gelibolu, Keşan, Manisa, Mostar, Rize, Sinop, Siroz (Serez), Taşköprü, Vize,
Yenice, Üsküp gibi şehirler için kaleme alınmış şehrengizler de vardır. Günümüze
metinleri ulaşanlarla sadece adları bilinen toplam altmış sekiz şehrengiz
tesbit edilmiştir. Bu sayı şehrengize yakın kabul edilen eserlerle birlikte
yetmiş sekize ulaşmaktadır. 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar şehrengiz yazan
belli başlı şâirlerden eserleri neşredilenler veya üzerinde çalışma yapılanlar
şunlardır: 16. yüzyılda Âlî Mustafa Efendi, Câmiî, Çalıkzâde Mehmed Mânî,
Derviş, Hâdî, Hayretî, İshak Çelebi, Lâmiî Çelebi, Mesîhî, Nüvîsî, Ravzî, Sânî,
Taşlıcalı Yahyâ, Ulvî Çelebi, Usûlî; 17. yüzyılda Dürrî, Nâzik Abdullah,
Neşâtî; 18. yüzyılda Belîğ; 19. yüzyılda Enderunlu Fâzıl (Karacasu). Şehrengiz
türü 18. yüzyılın sonlarında kendine has özelliklerini kaybetmeye başlamış ve
klasik şekliyle ortadan kalkmıştır (daha geniş bilgi için bk. Karacasu,
bibliyografyası)

Bibliyografya:

*Agâh Sırrı Levend, Türk Edebiyatında
Şehr-engizler ve Şehr-engizlerde İstanbul, İstanbul 1958.

*Metin Akkuş, Türk Edebiyatında Şehrengizler
ve Bursa Şehrengizleri (yüksek lisans tezi, 1987), Atatürk Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü.

*Türk Edebiyatında Bursa Şehrengizleri: İshak
Çelebi’nin Bursa Şehrengizi, Osmanlı Edebiyatı Araştırmaları, Erzurum 2000, s.
69-76. 

*Mehmed Çavuşoğlu, ‘Taşlıcalı Dukakin-zâde
Yahya Bey’in İstanbul Şehr-engîzi’.   

 *Vanço
Boşkov, “Türk Edebiyatında Şehir Şiirleri ve Şehir Mersiyeleri.    

*Abdulkerim Abdulkadiroğlu, ‘Şehrengizler
Üzerine Düşünceler ve Beliğ’in Bursa Şehrengizi’

*Halit Dursunoğlu, ‘Klasik Türk Edebiyatında
Bir Şehrin Güzelleri ve Güzellikleri ile İlgili Eserler (Şehrengizler)’

*Yakup Karasoy – Orhan Yavuz, ‘Nüvîsî ve
Şehrengîz-i İstanbul’u’, Türkiyat Araştırmaları Dergisi,

*Fatih Tığlı, ‘Klâsik Türk Edebiyatında
Şehrengiz Çalışmaları Hakkında Bibliyografya Denemesi’

*Barış Karacasu, ‘Türk Edebiyatında
Şehrengîzler’, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, İstanbul 2007, s.
259-313.

*Talat Sâit Halman, S̲h̲ahrangīz,
a.e., IX, 212-213.

Kaynak: Bayram Ali Kaya: Türkiye Diyânet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi. C: 38, s: 461, 462. İstanbul 2010

Kur’an Nasıl bir İnsan Tarif Ediyor

Müslüman
kimliğinde etkisi olan İslami değer yargıları, her toplumun gelenekleriyle de
iç içe olduğu için, yaşanılan ülke, bölge ve yere göre farklı uygulamadaki
insanları görmemiz doğaldır. Bu farklılıkların dinimizin temek kuralları ile ne
kadar uyumlu olduğu ise değerlendirilmelidir. Bu sebeple bunların ne oranda
dinimizin kutsal kitabındaki bilgiler ile uyumlu olduğunun bilinmesi
gerektiğini düşünüyorum. Bunlar din adamlarımızın sorumluluğunda olmakla
beraber, bizlerin de bizzat ilgisinin olması gerekir. Diyanet’in bastırdığı
dahil birçok Kur’an meali okudum. Son olarak Tuncer Namlı’nın Kuran
Aydınlığı
adındaki mealini okudum. Bu meal akıcı ve duru Türkçesi yanında,
gereken yerlerde güncel bilgilerle uyumlu, aydınlatıcı dipnotları ile konuları
çok daha anlaşılır kılmaktadır. Peygamberimizin hayatını ve dönemini anlatan
çeşitli kitaplar yanında son olarak da Ebubekir Seracettin’in (Martin Links) Hz.
Muhammed’in Hayatı
isimli siyer ödüllü kitabını ve Mekke isimli
kitabı ile Sadık Güner’in yazdığı mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin
hayatını anlatan Bedel isimli eserini okudum.

Kur’anda
bilmek, idrak etmek, nasihat etmek gibi bilmeyi ve sorumluluğu hatırlatan pek
çok ayetler vardır. Bunlar bizim dinimizi doğru öğrenip bilmemizi ve O’na uygun
yaşamamızı hatırlatan uyarılardır. Daha önceki yazımda imanın ibadetlerle canlı
tutulması ve her türlü şirk olabilecek bağlılıklardan sakınılmasının önemini
yazmıştım. Ayrıca amel-i salih anlayışının, önce iyi ve faydaki olmak, sonra
zararlı olmamak şeklinde anlaşılması gerektiğini yazmıştım. Bu yazımda ise
dikkat edilmesi gereken diğer bazı hususları anladığım kadarıyla paylaşmak
isterim.

İslâm’ın
şartları olarak namaz, oruç, zekat, hac ve kelime-i şehadeti biliriz. Bu beş
şart bizlerde adalet, emanet, ehliyet, meşveret gibi değerleri geliştirmelidir.
Dinimizi bunları sağlayabildiğimiz oranda yaşıyoruz demektir. Bunlar sevgi,
merhamet, iyilik yapma ve paylaşabilme özelliklerimizi artırmalıdır. Paylaşmayı
dinimiz infak etmek olarak tanımlamakta ve bu değerin önemini birçok yerde
vurgulamaktadır. İnfak edebilmek için ise bilgi ve beceri sahibi olmanın
gerektiğini unutmamalıyız. Tabi ki bilgi ve becerinin yanında çalışkan ve
üretken olmak sayesinde paylaşılacak imkanları bulacağımızı da bilmeliyiz.
Dinimiz bu konuda da bizleri uyarmakta ve sorumluluk yüklemektedir. Bu
değerlerin geliştiği fert ve cemiyetlerde huzur, güven, refah ve
saadet
olacağını unutmamalıyız. Kısacası dini hassasiyetlerimizdeki bilinç
bunları sağlayabilmelidir.

Kur’ana göre
dünya hayatı bir imtihan alanıdır. Bu imtihana göre insanlar önce İslam
olurlar. Sonra İslam inancının gerektirdiği şart ve ibadetleri yerine getirerek
mümin olurlar. Bunun gereği olan davranış biçimlerini hayatlarına
yansıtabildikleri derecede kâmil insan derecesini yakalarlar. Bunu bilen
insanlardan olmak ve dünya imtihanını verenlerden olmak dilek ve duası ile…

Sinekler Hakkında!

Çift
kanatlılar sınıfına giren sineklerin dünya üzerinde yaklaşık 1 milyon türü
varmış.

Karasinek,
at sineği, sivrisinek vs…

Bilinen
150 bin türü varmış!

Ülkemizde
de 1170 küsür türü yaşıyormuş.

***

1446’da
Petrus Christus isimli bir ressam tarafından çizilen Carthusian portresine
portrenin canlı olduğu hissini vermek için tabloya sinek figürü eklenmiş!

FotoModellik
geçmişleri bile var!

Ağızları
4 parça olan ve her cinsinin değişik değişik özellikleri bir yana, Karasinekler
arkalarını bile görebiliyormuş!

Şaşırmayın
birbirinden bağımsız kayıt yapan 4.000 gözleri varmış, bir kaçı da arka kamera
işlevi görüyor olmalı!

Ondan
kolay kolay yakalayamıyoruz kerataları, tevekkeli elimizi oynatınca kaçıyorlar!

Allah’ın
hikmeti işte…

***

Sinek
deyip geçmeyin italya’ da peynir sineği bile varmış, peyniri sinek larvası ile
birlikte yiyince daha lezzetli oluyormuş, hatta Avrupa birliğinden yöresel
lezzet izni bile alınmış!

Duvar
boyası ve ayakkabı cilası ile beslenen türleri bile varmış.

Çürümekte
olan cesetler üzerine bıraktıkları larvaların hangi büyüme evresinde olduğu
tespit edildiğinde, cesedin ölüm zamanını ortaya çıkıyormuş, yani bilime de
katkıları var!

Bende
diyorum nasıl buluyorlar otopside!

***

Bir
Üniversitede meyve sinekleri üzerinde yapılan deneyler sonucunda, daha önce
çiftleşmiş olan ve daha sonra dişisi tarafından reddedilen erkek sineğin,
bulunduğu ortama alkollü ve alkolsüz çözelti konulduğunda alkollü çözeltiyi
içmeye başladığı gözlemlenmiş.

Sineğin
erkeği de mazlum sizin anlayacağınız!

Yarasın…

***

Aklıma
gelmişken dişleri yokmuş, haliyle dişçi dertleri de! “Benim dişler bu ara biraz
sıkıntılı ondan içerledim”

Yiyecekleri
besinin üzerine salgılarını bırakıp sonrada emerek yiyormuşlar!

Öldürmeyen
acı sadece bizi değil onları da güçlendiriyormuş!

Misal
bir sinek ilacı sıkıldığında ölmeler ise şifa niyetine gelişimlerine katkı
sağlıyormuş!

Ortalama
yaşam süreleri 2-3 hafta çabuk öldükleri için çok ürüyor olmalılar!

Günde
ortalama 16 saat uyuyormuş tembeller!

***

 Nefes verdiğimizde çıkan karbondioksitin
kokusunu yaklaşık 50 metrelik bir menzilden algılayıp buluyormuşlar bizi, yazın
nefesimizi tutacağız artık!

Faydalı
bilgi, portakal kabuğu kokusunu hiç sevmiyormuşlar!

Aklınızda
bulunsun, gün olur lazım olur,

Sivrisineklerin
6 farklı iğneden oluşan kalın bir iğneleri varmış, iki tanesinin görevi deriyi
delmek ve diğer iğne bölümlerine destek sağlamakmış, kalan 4 tane de vakum!!!

Son
olarak, 9 kalpleri varmış, yani ısırdıklarında ettiğimiz küfürler kalplerini
kırmıyormuş, gerçi biri kırılsa kalan sekizi ile sabaha kadar kanımızı emerler
ya…

Öyle
işte.

***

Aslında
bir iki güncel ciddi konuyu yazma niyeti ile başladım ama, kışın ortasında
olmamıza rağmen 2 tane bir türlü nesli kurumayan karasinek var, sırayla
konsantrasyonumu bozdukları için odaklanamadım da yazılara,

Sonra
dedim ciddi ciddi yazsam ne olacak,

Süleyman
abi yazıyor da ne değişiyor,

Dedim
en iyisi bırak günceli Gürkan kardeşin yazsın, sen biraz araştır ifşa et habu
tepende uçuşan çift kanatlıları,

Kışın
bile ölmüyor namızsızlar.

Sırada
ki Müslüm Gürses eseri “hatta şaheseri” kendi kendine yetenlere gelsin “Güle Güle Git”

Eleştirmeyen Ülkücü Değildir

Ülkücülerin genel olarak milletimizin en saf, en temiz, en fedakâr
ve en cefakâr kesimlerinden biri hatta birincisi olduğuna inanırım. Ama
ülkücüler son dönemlerde farklı siyasi partilerde dağınık olduğu gibi farklı
karakter kümelerinde tanımlanabilir hale geldi.

Geçmişte yaşanan acı veya tatlı ama mutlaka övünülerek anlatılan
bir mazi ülkücülere teselli vermiyor. Çünkü güncele hitap etmeyen şerefli mazi
bile yetersiz kalıyor. Fikir, ahlak ve bilgi alanında sürekli gelişme içinde
olmak gerekiyor.

Daha da önemlisi “içtihat kapısı kapandı” diyerek İslami düşüncenin
yüzlerce yıl önceki düşünce çerçevesine hapsedilmesi gibi, Ülkücü düşünce de dar
bir çerçeveye hapsolmuş gibi görünüyor.

Ülkücüler içindeki bir kesimin “lider- teşkilat- doktrin”
gibi bir dogma içinde tutsak olduğu görülüyor.

Bu yüzden 1980 öncesi ülkücü kadroları yetiştiren bilim ve fikir
adamları, yazarlar; inançlarını ve heyecanlarını besleyen şairler ve sanatçılar
artık yetişmiyor. Çünkü “marifet iltifata tabidir” ve ülkücü hareketi temsil
ettiği iddiasında bulunan partinin yöneticileri, bu tür nitelikli beyin ve
ruhları olanları değil, kendilerine sadık olanları tercih ettiler, etmekteler.

****

Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Doç. Dr. Sinan Ateş cinayetinden
sonra sosyal medyada bazı “ülkücü” hesaplardan şu ve benzeri
paylaşımları okudum:

“MHP Genel Merkezi nereye işaret ederse biz o tarafa bakarız. Eleştirmek
haddimiz değildir. Eleştiren, Ülkücü hiç değildir.”

“Ülkücülük MHP’nin tekelindedir. Nokta.”

“Liderimizin sözü sözümüz, yolu yolumuzdur. Lider, Teşkilat,
Doktrin.”

Aklını, iradesini ve vicdanını liderine teslim etmiş bu kafaların
“ülkücü” olduğuna inanmıyorum.

Bu kafanın aklını, iradesini ve vicdanını hocaefendisine, şeyhine,
terör örgütü liderine teslim etmiş olanlardan ne farkı var?

Birey olamayan mankurtlaşmış kafaların ülkücü olması mümkün
değildir.

Gerçek Ülkücü eleştiren sorgulayan insandır. Ülkücü Allah’ın
insanoğluna en büyük ihsanı olan aklını kullanan, iradesi ve şahsiyeti olan
ve vicdanını bir an bile terk etmeyen
insandır.

Ülkücülüğü MHP’nin tekelinde varsaymak ülkücü
harekete büyük kötülüktür. MHP dışındaki İYİ Parti, BBP, Zafer Partisi, Milli
Yol Partisi gibi partilerde ve hatta AKP ve CHP içinde olup da kendi kimliğini “ülkücü”
olarak tanımlayanların ülkücülüklerini reddetme hakkı kimsede yoktur.

Ülkücü sayısını MHP’dekiler ile sınırlamak,
ülkücülerin ileride daha etkin ve güçlü hale gelmesini önlemek isteyenlerin bir
tuzağıdır.

Ülkücüler liderin beşer, teşkilatın bir kul yapısı ve doktrinin de
insan ürünü olduğunu bilir. Beşer/ kul/ insan hata yapar. Yaparsa
eleştirilir. Eskimişse yenilenir.

Ülkücü görünümlü hesaplardan yapılan bu tür
paylaşımlardaki cümleler, Türk’e düşman olanların çıkardığı sloganlardır.

Bazı iyi niyetli ama gaflet ve dalalet içinde olanların da bunlara
destek veriyor olması üzücüdür. Destekçilerin içinde MHP teşkilatlarında halen
görevli olanların bulunmasını izah etmekte zorlanıyorum.

******************************

DEVLET BAHÇELİ AÇIKLA(MA)DI

Ankara’nın göbeğinde Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Doç. Dr.
Sinan Ateş
bir cinayete kurban gitti. Normalde MHP yöneticilerinin ve Ülkü
Ocaklıların
gök kubbeyi yere indirmesi beklenirdi. Tam tersi oldu. Hepsi
suskun kaldı. Öldürülen eski dava arkadaşlarına bir “Allah rahmet eylesin”
temennisini, ailesine “sabır ve başsağlığı” dileğini bile çok gördüler.

Bir MHP milletvekilinin katillere kılavuzluk ettiği
iddia edilen bir şüpheliyi evinde sakladığı, bir MHP İstanbul İl
yöneticisinin
zanlılara 97 bin TL gönderdiği gibi somut iddialar
varken hepsi de suskun kaldı.

Sonunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Mecliste Grup
Toplantısında, “şimdi konuşma sırası bizde” dedi. Ama merhum Sinan
Ateş’in adını bile anmadı, üzüntü beyan etmedi.

Olayı ve MHP üzerine gölge düşüren somut vakaları açıklayıcı tek
bir söz söylemedi.

Bahçeli’nin tek hedefi, olayın aydınlatılması için, Emniyetin
tespit ettiği vakaların açıklanmasını isteyenler idi. Onları partisine organize
bir şekilde saldırmakla suçladı. Çok galiz ifadelerle hakaret etti. “Tek bir
ülküdaşımı ezdirmeyeceğim”
diyerek adeta meydan okudu.

Oysaki Sinan Ateş de ülküdaştı. O’nu Ülkü Ocakları Genel
Başkanı yapan Devlet Bahçeli idi. Sinan Ateş öldürülünceye kadar da MHP
üyesiydi.

Bahçeli konuşmasında “Milletvekillerimiz ahlaksızca suçlandı. Başkanlık
Divanı üyesi arkadaşlarım töhmet altında bırakıldı”
diye öfkelendi.

Fakat Bahçeli “kendimde sır olarak sakladığım görevden alma
nedenlerini yeri geldiğinde paylaşacağım”
diyerek, cinayet kurbanı olan
eski dava arkadaşının ölüsünü bile töhmet altında bıraktı.

Merhum Sinan Ateş diyelim ki, Bahçeli’nin
ölçütlerine göre, “hain” olsa bile cinayete tepkisiz kalınabilir mi?  En azından cinayeti kınamak, faillerinin
bulunmasını istemek ve de bu konuda kendi üzerine düşen açıklamaları yapmak
gerekmez mi?

Bütün bunlar ülkücüler için çok üzücü olduğu gibi aynı zamanda
utanç verici olaylar.

Devlet Bahçeli’nin açıklamalarından sonra cinayetin sadece torbacı
tetikçilerinin cezalandırılabileceği anlaşılıyor. Bu iktidar döneminde,
cinayetin azmettiricilerinin, emniyet ve siyasetteki uzantılarının
yargılanmasının mümkün olmayacağı kanaatindeyim.

Adalet er veya geç tahakkuk edecektir. Ama bu umudumuz da
göründüğü kadarıyla seçim sonrasına kaldı.

******************************

ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN SÖZLERİ

Ülkücüler, insanlık alemi içinde ne uşak olmayı ne de başkalarını
uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır.

Türk töresinin bir şartı da haddini bilmektir. Haddini bilmek…
Ne kendinizi dev aynasında göreceksiniz. Herkese yukarıdan bakacaksınız, ne de
kendinizi aşağıdan göreceksiniz, aşağıdan bakacaksınız.

Kuvvet birliktir. Dâvamızın geleceği birliktedir. Birlik,
beraberlik içinde olmaktır.

Bir fikre, bir ideolojiye, kendisinden daha üstün bir fikirle
karşı çıkılır. Karşı fikir kaba kuvvetle ezilemez 

Hepiniz Çöpsünüz; Kibrit Çöpü

Teşkilatlar için.

            Parti teşkilatları, gençlik teşkilatları, dinî
teşekküller, odalar-sendikalar-vakıflar…

            Bir sayısınız siz, bir fan, bir hayran; bir yakımlık kavı
olan bir kibrit-çik..

            “Kullan, at!” modeli kutsal bir modeldir. Değil mi ki
yüce varlıklar, mübarek zatlar, şanlı şahıslar için kurban olmak her kula nasip
ola/olmaya..

            Yahut onların dava, doktrin, dinsel konsept; artık
ulviliğini yukarıdakilerin ekspertize ettiği lafzî yada aynî enstrümanlar,
‘kopar, at’ tarzında aparatlar…

                        “Çal
Karun’um çal

                          Virdini
söyle bana”

            Sen çal, biz oynayalım/oylayalım.

            “Devrim kendi
çocuklarını yer.

            “Acıkan timsah
yavrularını yer.

            Türk siyaseti ise
Türkleri yer
. İslam aksesuarlı yapılarsa Müslüman sanrılı kimseleri yiyip
semirecek doğal olarak..

            Sümer
rahiplerinden ve Uruk krallarından
günümüze 5 bin küsur yıllık
gelenek..

            Oysa teşkilat soyuttur, birilerinin teşkil ettiği bir
şeydir. ‘Varolsun teşkilat’, yok olsun insan; dua/beddua cümlesi
gibi..

            Devlet de soyuttur, varlığı var kabul edilendir; millet
ise somuttur, kanıyla ve canıyla zaten var olandır.

            Hatta millet zihninde devleti yaratır, sonra o
organizasyon kendisini ihdas edeni yiyip yutarak varlık gayesinden halâs olmaya
çalışır.

            Okyanustaki algler gibi toptan yutulanlar kendilerinin
bir ispermeçet balinası mı yoksa ispermeçet devleti tarafından mı
yutulduğunun farkında bile olmazlar.

            “Ol mâhiler ki…” O kadar sâfiler ki..

            Kalabalıklarla balık
arasındaki fark kala/kale’den (dan) ibarettir. Yani balığın kalesi, sığınağı
kalabalıktır.

            Kazanacak adaya oy ver sevgili sazan.. ‘Çalıyor ama çalışıyor’; hem başka oy verecek aday mı var hamsi kardeş..

            Hep şampiyon olası takımları tutmaktan sanırım sevgili ton balığı..

                        “Geceyi
bu kadar sevmeyin

  Yıldızlar
gecenin değildir.”

Demiş
ya Hüseyin Aydemir.. (Aç parantez: https://www.youtube.com/watch?v=3ybGbUnp5xI)

Yıldızlar
gecenin ve gündüzün Yaratıcısınındır. Ona-buna kulluk ederek onun-bunun kulları
olmayasın yâ Benî Âdem!

Olursan
da çöp olacağını ve illâki atılacağını bil istedim.

Kul
tayfasına “iyyâke na‘bud” ve “iyyâke neste‘in” demek yaraşmaz. Allah’ı kandıracağınızı düşünmüyorsunuz
umarım.

Yalnız
partiye, tarikate kulluk eder; yalnız hazretten, başkandan himmet dileriz deyin
daha namuslu olur.

Yine
de siz bilirsiniz. Nam olsun, us olmasın..

Yaban Tavukları

Kızılderili kırda gezinirken yumurtaları üzerinde kuluçkaya
yatmış bir yaban tavuğuna rastlar. Etrafına bakınırken ileride üç kartal
yumurtası görür ve yumurtaları alır yaban tavuğunun üzerinde yattığı
yumurtaların arasına koyar. Zamanı gelince yumurtalardan civcivler çıkmaya
başlar. Civcivler arasında siyah kanatlı üç civcivde vardır. Tavuk anne
yüreğiyle civcivleri büyütür. Civcivler piliç olmuştur. Siyah kanatlı bu üç
piliç farklıdır daha iriyarıdır.

Gökte uçuşan kartalları gören siyah kanatlı bu piliçler
diğer piliçlerden ayrılarak gördükleri kartallara doğru kanat açarlar. Çükü
onlar da birer kartaldır artık.

Yaban tavukları kırlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışırken
yüksek tepelerin hâkimi kartalların yemi olmaya namzettirler artık.

*

Zamanın emperyalist ülkelerince tarumar edilmiş Osmanlının
küllerinden bir millet doğacaktı. O millet Çanakkale savaşlarından tanıdığı
kartalını bekliyordu. Çünkü o millet uçmaya hazır bekleyen bir kartaldı.
Beklediği kartal sarı saçlı mavi gözlü beyaz yeleli müthiş Türk başbuğ Mustafa
Kemal’di. O millet, tarihi kahramanlıklarla dolu Hz. Peygamberin methiyesine
mazhar olmuş Müslüman Türk milleti idi.

Başbuğun önderliğinde, kartal yuvasını yeniden yapılandırma
sancısını çeken o millet emperyalist güçlere karşı verdiği amansız savaşların
sonucunda bağımsız devletini yeniden kurmuştu, yuvasına kavuşmuştu. O yuva, son
kalesi Anadolu topraklarında modern bir Türk devleti, bağımsız bağlantısız bir
cumhuriyetti.

*

Başbuğ için asıl savaş şimdi başlıyordu. Sıcak savaşlardan
yorgun çıkmış, yetişmiş insanını bu savaşlarda kaybetmiş, okur/ yazar oranı
yüzde beşi geçmeyen cahil bırakılmış imanı güçlü bir halk.

Cehaletin belini kırmak amaçlı yapılacak ilk iş eğitim
seferberliğini başlatmak olacaktı. Muasır medeniyetler seviyesine erişmenin
gerektirdiği inkılâplar yapılmalıydı. Milletleşmenin sağlam omurgasını çağa
uygun yeniden inşa etmek gerekirdi. Çağdaşlaşmanın parametrelerini hayata
geçirmek gerekirdi.

Başbuğ, deneyimli kadrosuyla birlikte bu inkılâpları,
kararlı ve tavizsiz bir inançla gerçekleştirerek bağımsız Türkiye
Cumhuriyeti’ni dünya milletler camiasında saygın yerine oturtmanın mutluluğuyla
çok sevdiği milletine veda ederek sonsuzluğa kanat vurmuştu. Cumhuriyet Türk
gençliğine emanetti.

*

Başbuğumuzun, her biri birer kartal olan Türk milletini
kırlardan alarak yeniden oturttuğu kartal yuvasını yıkmaya yönelik, dün olduğu
gibi bugün de küresel güçlerin güdümünde değişik terör odaklı ihanet şebekeleri
işbaşında yıllardır verdikleri asimetrik saldırılarını sürdürmektedirler. Türk
kültür genleriyle beslenmemiş sosyal yobazlar ile din yobazları o eşsiz insanın
felsefesini kavramak istemedi. Hazmedemedi. Çünkü ihanet odaklarının
kuluydular. Küresel güçler bu yumuşak dokuyu kullanarak çoğu kez ülkemize
saldırıları sonucu hala kan ve gözyaşı akıtmaya sebep olmaktalar. Stratejik
konuma haiz ülkemizle alakalı farklı hesapları vardır. Üniter, bağımsız devlet
yapımız iç ve dış ihanet odaklarınca kuşatılmış durumdadır

Asıl hedefleri Çağdaş üniter Laik Cumhuriyeti
dönüştürmektir.

*

İçinden geçmekte olduğumuz bu zaman tünelinde millet olarak
bütünlüğümüzü koruyarak daha güçlü olma zamanıdır, dayanışmaya güç verme
zamanıdır.

Vatanımızın bütünlüğü, milletimizin güvenliği adına savaşan
askerimize, polisimize başarıları için dua ederken, bu uğurda hayatını kaybeden
şehitlerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyorum, acılı şehit ailelerimize
sabırlar diliyorum.

*

Millet olarak ihanet odaklarına karşı, ağababalarına karşı
daha da güçlenerek çıkacağımız azim ve kararlığıyla yeni yıl 2023 e merhaba
diyoruz. Milletimiz adına, ülkemiz adına, insanlık adına hayırlara vesile
olması dileğiyle mümtaz değerlerimizin, vatanperver yurttaşlarımızın yeni
yılını kutluyorum.

Edep, sevgi ve saygı dileklerimizle…

Şehir ve Kültür Dergisi

(Dördüncü Bölüm)

50.
Sayı
İçindekiler

Derginin bu saydaki mündericatı, ‘Bizden
genel başlığı altındaki Mehmet Kâmil Berse’nin ‘Öğretmek, İki Defa Öğrenmektir’ başlıklı makalesi ile bilgi
hazinesine kapı açıyor. O kapıdan girenlerin sâhip olacağı bilgi kolilerinin
etiketleri ve yazarları:

Türkiye’nin En Büyük Markası ‘Osmanlı Arşivleri’dir.
Değiştirilmemelidir!: Prof. Dr. Zekeriya K  Karanfil: Bilâl Arıoğlu.

 Sovyet İcadı Akılalmaz Bir
Uygulama,Vatan Hâini Eşleri Kampı/Aljir: Doç. Dr. Abdulhâmit Avşar.
Çemberlitaş’taki Yapılar ve İnsanlar (Dördüncü Bölüm): Mehmet Kâmil Berse.

 Dağda Yüzen Balıklar: Kâmil
Uğurlu.

 Hollywood Pentagon’dan Daha
Güçlüdür. Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan

 Kanallar
Şehri / Ghent: Ali Kurt.   

Yitik Coğrafyanın Şehirleri / Belgrad ve Niş: Hüseyin Yürük.

Tebessüm Etmeden, Mûsıkî Bilmeden, Aşkı Yaşamadan, Şehirli
Olamazsınız!: Mehmet Cemal Çiftçigüzeli.

 Turgut Cansever ve İstanbul
Nâzım Plânına Dâir Notlar: Y. Mimar Dr. M. Şimşek Deniz. Teslimiyet: Recep Garip.

Hem Şehirde Olmak, Hem De Toprağa Yakın Olabilmek: Cem Eriş

Yaprak: İbrâhim Başer.

Akdeniz’in Saklı İncisi / Kahramanmaraş: Serdar Yakar

 Kudüs Notları (İkinci Bölüm):
Musa Yaşaroğlu.

Bursa: Prof. Dr. Bilal Kemikli. 

Bir Şehirli İtiyadı: Tâtil: Recep Arslan.  

Allah’ın Adamları’nın Şehri!: Adana: Fahri Tuna.

 Suyun Kalbine Dokunmak: Mustafa
Uçurum.

Bir Nefes Kadar Yakın Balkan Devleti Başşehri: Mehmet Mazak.

Karanfil: Bilâl Arıoğlu.  

Üç Günde Üç Mevsimi Yaşatan Giresun: Yaşar Dinçkal

Şehir Sohbetleri (11. Bölüm) Şehirlerimiz ve Gençliğimiz: Ahmet
Narinoğlu.

Dünyânın En Büyük Gelenek Yaşatıcılığı / Büyük Turan Kurultayı: Sâlih
Doğan.

Şehirlerde Yozlaşmanın İşâret Taşları: Mehmet Baş.

Şehirlerimin Çocukları: Gazanfer, Muzaffer, Mücahid

Nermin Taylan. Şehirlerde Yozlaşmanın İşâret Taşları:Mehmet Baş.

Şehirlerin Anası Mekke-i Mükerreme -Evvel-: Münir Balıca.

Âşık Olunacak Şehir: Sinop -Evvel -: Alişan Hayırlı.

Kadim Kıraathaneler Deliler ve Dâhiler Mekânı: İmdat Akkoyun.

Kültürü Şehirler İnşa Eder!: Muhsin İlyas Subaşı

Mezar Taşları Bize Ne Söyler?: Nidâyi Sevim

Kültürel Değişim Sarmalında Bayramlar: Prof. Dr. H. Ömer Özden.

Avni Paşa’ya Göre, Sultan Vahidüddin Ve Sevr: Seyfullah Erkmen.

Keçiyolu’ndan Ana Asfalta:Mustafa Yazgan.

Şehre Sonbahar Geldiğinde…: İsmail Bingöl.

Derviş Balkanı Eşkiyâları ve Avcılığım: Zeyneb Eruzun.

 

Bu sayının Bercestesi:

Esâsında bize maddî ihtiyaçların da öncesinde lâzım olan sağlam bir
ahlâk sağlam bir töre ve sağlam bir gelenektir. Sevgi ve saygının olmadığı
yerde en güzel evler en güzel arabalar kişiyi bahtiyar etmeye yetmez. (Mehmet
Baş)

 

 

 

 

 

 

 

50.
Sayı Mündericatından seçmeler:

 

HOLLYWOOD, PENTAGON’DAN DAHA GÜÇLÜDÜR.

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN

Los Angeles
Amerika’nın Pasifik kıyısında Amerikan rüyâlarının görüldüğü, bir yanında
Hollywood’u bir yanında Disnayland’iyle, dünyânın hayal üretim merkezi olan
sinema yıldızları şehridir. Los Angeles’ta insanların rüyâ görme yeteneklerine,
bilgi kazanma yeteneklerinden çok daha büyük önem verilmektedir. Çoğunluğunu
Güney Amerika ve Asya kökenlilerin oluşturduğu on milyonu aşan nüfusuyla, Los
Angeles dünyâdaki pek çok ülkeden daha büyük bir eğlence ülkesidir. Her renk,
dil ve dinden insanların bir araya geldiği Pasifik şehri Los Angeles’ta, hayal
kurmak ve rüyâ göstermekten daha önemli iş yoktur.

Los Angeles büyük bir
büyük şehir olmaktan daha çok irili ufaklı yerleşim yerlerinin karayolları
ağıyla birbirine bağlandığı bir küçük şehirler yumağıdır. Los Angeles’ta
onlarca karayolunun kesiştiği kavşak noktaları, gece gündüz yirmi dört saat
yanan sönen trafik lâmbalarıyla, Amerikalıların en çok övündükleri şehirlerinin
başında gelmektedir. Caddelerini insanlardan daha çok arabaların doldurduğu
şehir, bütün dünyâda örnek gösterilen ve örnek alınan şehirlerden biridir. Kat
kat köprülerle birbirine bağlanan, milyonlarca aracın doldurduğu yollarda, ara
caddelere sapmadan bütün Los Angeles dolaşılmaktadır.

Los Angeles’ı dünyâda
‘Yıldızlar Şehri’ yapan, sinema dünyâsının başşehri Hollywood’dur. Hollywood
Los Angeles’i oluşturan yerleşim merkezlerinin başında gelmektedir. Eteklerine
kurulduğu tepeye beyaz büyük harflerle yazılan büyük Hollywood yazısı, Los
Angeles’a gelen herkesin ilgisini çeken simgesidir. Bunun için, dünyâda en çok
resmi çekilen açık hava tanıtım mecrası olmuştur.

Hollywood’da ilk
sinema filmi 1911’de bir garajda çekilmiştir. Film ve müzik stüdyoları,
bulvarları, alışveriş merkezleri ve yıldızlarıyla, Hollywood Amerika’nın bütün
dünyâya, tüketim kültürünü pazarladığı hayal ve rüyâ üretim merkezidir.

Pentagon’un
ordularıyla hiçbir ülkeye taşıyamadığı Amerika’nın tüketim kültürünü, Hollywood
hiçbir engelle karşılaşmadan, bütün ülkelere taşımaktadır. Gelişmiş silâhlarla
donatılmış ordularının başaramadığını, Hollywood’un sinema dünyâsı
başarmaktadır.

Dünyâda hiçbir güç,
Amerikan’nın gösteriş harcamalarına dayanan tüketim kültürünü bütün dünyâya
ihraç etmekte Hollywood kadar bağımlılığa yol açan televizyon dizileri, Alvin
Toffler’in kavramlaştırmasıyla, Amerika’nın ‘Tüket At’ kültürünü, bir bulaşıcı
hastalık gibi bütün dünyâya yaymaktadır.

Dünyânın önde gelen
sosyal bilimcilerinden, Pakistanlı Ekber Ahmed, kitaplarında Hindistan ve
Pakistan’ın en ulaşılmaz, bütün dünyâdan soyutlanmış, elektriğin bile gitmediği
bölgelerde, ekonomik gücü yetenlerin, pillerle çalışan, televizyon almak için
nasıl yarıştıklarını anlatmaktadır. Sosyolog Antony Giddens de Afrika’nın kuş
uçmaz ve kervan geçmez yerlerine bile, Hollywood yapımı filmlerin kolaylıkla
ulaştığını anlatmaktadır. Doğu ve Batı dünyâsını, çok yakından tanıyan Ahmed,
hiçbir sınır, hiçbir değer tanımayan kitle iletişim araçlarını, Bağdat’ı yakıp
yıkan Moğollardan çok daha tehlikeli bulmaktadır.

Batı dünyâsının kültür
ihraç eden televizyon dizileri, dünyânın her yerinde bir mıknatıs gibi, insanları
ekran başına çekmektedir. Hollywood’un girişimcileri, sanatçıları, yazarları,
oyuncuları, yönetmenleri, filmleri, müzikleri, görüntüleri ve senaryolarıyla,
bütün dünyâda fırtınalar estirmektedir. Hollywood Batı’nın yaşama biçimini
olduğu kadar düşünce biçimini de, bütün dünyâya pazarlamaktadır. Kültür ihraç
etmede Amerika’nın hiçbir kurum ve kuruluşu Hollywood ile yarışamaz. West Point
Amerika’nın silahlı güçlerinin, Hollywood da silahsız güçlerinin harp
akademisidir. Kaliforniya dünyâda San Fransisco’daki Silikon Vadisi’nde
üretilen akıllı telefonlardan daha çok, Hollywood’da üretilen Amerikan
hayalleri ve Amerikan masallarıyla tanınmaktadır. Amerikalılar eğitim ve sağlık
yanında, eğlenceyi ve hayâlî de ticârîleştirmişlerdir. Sinema ve eğlence dünyâsı,
dünyânın hiçbir yerinde Amerika’da olduğu kadar bir hayal, bir masal üretme
sanayisine dönüştürülmemiştir. Amerika’da her şeyin tek ölçüsü dolardır, dolar
kazandırmayan hiçbir düşünce ve eyleme yer yoktur. Hollywood da başarılı olmak
için, durmadan yeni rüyâlar, yeni masallar üretmektedir.

Hollywood’un elinde
sinema ve eğlence dünyâsının masalları kitlelerin afyonu hâline gelmiştir.
Hollywood sanki gerçekmiş gibi, her yıl ürettiği binlerce masalıyla dünyâ
pazarlarında başköşeyi tutmaktadır. Hollywood bütün dünyâ için, bir rüyâ, bir
hayal, bir masal ülkesidir. Dünyâda bütün insanlar Hollywood masallarının
bağımlısıdır. Hoolywood da durmadan yeni masal kahramanları hayal ederek, masal
sevdalısı insanların gönlünde uyuyan çılgın Ramboları uyandırmaktadır.

Hollywood’un film
stüdyolarında insanların masal tutkunluklarından yararlanılarak, bütün dünyâya
akıl almaz masal kahramanları kazandırılmaktadır. Amerika’nın gösteriş
harcamalarıyla sürekli yenilenen, durmadan yeni boyutlar kazanan, tüketim
kültürünün bütün dünyâyı işgal etmesinde Hollwood’un görünmeyen silâhları,
Pentagon’un görünen silahlarından her zaman daha etkili ve daha güçlü olmuştur.
Hollywood ilmî ve teknolojik gelişmelerin, en son verilerine dayanarak,
hazırlayıp pazarladığı masal ürünleriyle, Japonya’dan Arjantin’e kadar bütün
dünyâyı büyülemektedir. En kapalı, en dayatmacı yönetimler bile, Amerika’nın
Hollywood masallarıyla beslenen tüketim kültürünün, yolunu kesmekte ve büyüsünü
bozmakta başarısızlığa uğramaktadır.

Sunset Bulvarı’nın iki
yakasında kaldırımların üzerinde, bütün dünyâda milyonlarca seyircileri olan,
Hollywood’un ünlü sinema ve televizyon yıldızlarının isimlerinin yazıldığı
kaldırımları dolaşanlar, yeni dünyânın fâtihleriyle tanışmaktadır. Sağlı sollu
kilometrelerce uzanan bulvarda, Hollywood oyuncularının arasında insanlar masal
dünyâsında dolaşır gibi dolaşmaktadır. Romalılardan bu yana, târihin hiçbir
döneminde kitleleri etkilemede, eğlence ve masal kültürü, dünyânın hiçbir
yerinde Hollywood’da olduğu kadar başarılı bir biçimde değerlendirilmemiştir.

Târihte hiçbir güç,
mukaddes değerleri, seküler Batı dünyâsının tüketim kültürü kadar tehdit
etmemiştir. Dünyâda gelmiş geçmiş en büyük ordu Amerikan ordusudur. Böylesine
güçlü bir orduyla işgal edilemeyen ülkeler, Amerika’nın televizyon dizileri ve
sinema filmleriyle işgal edilmektedir. Bütün dünyâ; ırkları, renkler ve dinleri
ne olursa olsun, büyülenmiş gibi, Hollywood’un bağımlılık yapan televizyon
dizilerini, kesintisiz yedi gün yirmi dört saat hareketli müzik yayını yapan
kanallarını seyretmektedir. Amerika’nın Hollywood’dan ihraç ettiği masal
dünyâsı, bütün dünyânın aklını başından almaktadır.

 

KIYMETİNİ BİLMEK

Ne ettiysem
kendime kendim

Ettiklerime
şimdi peşimânım efendim-

Hangi dağın yücesindesiniz 

  / ateş rengi çiçekler açan

 Ey ayrılık dağının keklikleri

 ve Hicran dağının Ferhatları

  Gönül ülkemin güzel atları

Yılların sırtına binip gittiniz

  / ve beni terk ettiniz

Benim bir vakit terk ettiklerim,

/ tenha bırakıp gittiklerim   

/ vaktinde kıymetini bilemediklerim.

Bir zamanlar anamdınız, babamdınız

/ bazan kayınpederim 

/ boşa geçen vakitlerim

   /
nazlarım, niyâzlarım

Elinizi bir tutabilsem

/ arşa çıkacak bir yetim yürek

Vallahi yalınayak ve yürüyerek

Nidem ki duâya bile mecalsiz şimdi

/ titrek ellerim             

  / vay benim vaktinde kıymetini
bilemediklerim

Çemberinde gül açardı güzel anamın

/ güzel yüzünü bazan asardı

Babam harçlığımı keserdi, küserdim

Kanlıgöl tarafından bir yel eserdi

Konya’nın sokakları solgun 

  / başım körduman

 Telefon yoktu o zamanlar 

  Haber sağardık kuşların
kanadından

Ara-sıra kapımızı çalardı postacı Kerim

  / aziz ve kıymetli ve sevgili
postacı Kerim 

/ vah benim vaktinde kıymetini bilemediklerim

Ol vakitler meğer masalmış hayat

/ heyhat                                                                                                                                                              
         – / şimdi her şey hikâyat
– 

Bir çıplak dağbaşı değildi başım, meselâ 

  / saçlarım vardı

Ve bir mübârek el o saçları okşardı

  Sokak hevesi eserdi üzerimde,
nedense

  / evlerde duramazdım

Deli poyraz olur, eserdim

Gülistan günlerimi çiçekli seccadeler gibi

   / çiğner geçerdim

 / vah benim vaktinde kıymetini
bilemediklerim

Şehir bile terk etti beni

  / artık evimiz kerpiç
değil 

Komşular Mars’tan geldiler

Onlar Esma hanım değil   

  / Hacı Hüseyin hiç değil

Gökdelenlerin duvarına yapma çiçekler ekildi 

Şadırvanda şakırdayan sular göğe çekildi,

 

  / ağzımı dayardım da kana kana
içerdim

/ vah benim vaktinde kıymetini bilemediklerim

Meğer ne ettiysem, kendime kendim  

-Ettiklerime şimdi peşimânım efendim-

Vah bana, vahlar bana

  Vaktinde kıymetini
bilemediklerim…

                                                           
Kâmil Uğurlu

 

 

BÜYÜK TURAN KURULTAYI

SÂLİH DOĞAN

Macar Turan Vakfı ve
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) ortaklaşa düzenlediği;
Türk kökenli boyları bir araya getiren Hun-Türk Kurultayı, dünyâda kültür ve
gelenek yaşatıcılığı, kültürel miras sergileri ve savaş gösterileri ile
turistik bir kültür şölenidir.

Türk kültürünün
yaşatıldığı 27 Türk soyundan temsilcilerin katıldığı Büyük Turan Kurultayı
Macaristan Bugaç’da geçtiğimiz Ağustos ayında gerçekleştirildi. Temeli 2006
yılında Macar antropolog ve beşeri biyolog olan kıymetli dostum; Macar Turan
Vakfı Başkanı András Zsolt Bíró’nun attığı; Kazakistan ve Özbekistan’daki
Madyar ve Macar kavimleri ve Karpatlar’da yaşayan Macarlar arasında genetik
olarak bir akrabalık bağının var olduğunu genetik örnekleriyle ispat ettiği;
American Journal of Pysical Anthropology adlı dergide yayınlanmasına dayanan ve
ilki 2008’de başlayan yıllardır yakinen takip ettiğim bu büyük kurultaya bu yıl
delege olarak dâvet edildim.

8-12 Ağustos 2018
târihleri arasında gerçekleştirilen kurultay, Budapeşte’de Hotel Hungaria City
Center’da Hun Türk Turan Kurultay Delege Toplantısı ile başladı. Kardeş Türk
cumhuriyetlerinden gelen delegeler, Macar Turan Vakfı Başkanı ve Kurultay
koordinatörü András Bíró’nun delegelere verdiği akşam yemeği tanışma merasimi
kardeş ülkelerden katılan müzisyen ve sanat gruplarının sergilediği sıra dışı
gösterilerle son buldu.

Programın Budapeşte
ayağının ikinci gününde Türk Dünyası Delegasyonu’nun Macaristan Parlamento
ziyareti ve yapılan özel oturum gerçekleştirildi. Sonrasında verilen
resepsiyonun ardından öğleden sonra otobüslerle kurultay etkinlikleri için
Budapeşte’ye 160 km uzaklıkta güneydeki Kecskemét şehrine geçiyor ve ardından
otelimize yerleştikten sonra Bugac belediye başkanının delegasyona verdiği
Macar milli yemeklerinden oluşan akşam yemeğine katılıyoruz. Macar
bozkırlarının en güzel bölgelerinden biri olan Kiskunsag Millî Parkı sınırında
yer alan, geleneksel Macar çoban kültürünün ve atlı sporlarının da yapıldığı,
yaşatıldığı büyük kurultay alanına geçerek kurultayı başlatan gece karanlığını
yırtan büyük kamp ateşinin yakılması töreni 
etkileyici bir görüntü atmosferi oluşturdu.

2014 yılında dünyanın
en büyük gelenek yaşatıcılığı festivaline 200.000 kişinin katılımı sağlanmıştı.
Lâkin bu yıl katılım 250.000 kişiye kadar ulaşmıştır. Macar turizm verileri
içerisinde önemli bir yeri olan bu festival giderek gelenek yaşatıcılığı,
kültürel miras sergilemeleri, ata sporları, savaş sanatları gösterileri, el
işçiliği ürünleri pazarının kurulması ile her geçen gün ziyaretçi grafiğini
yükseltmektedir.

Ertesi gün, bütün
delegasyon olarak sabah kahvaltısından sonra heyecan dorukta yaklaşık 40
dakikalık bir yolculuğun ardından kurultay alanına ulaşıyoruz. Âdetâ anlatılmaz
yaşanır denilen türden bir festival alanı delegasyonu karşılıyor. Kurultay
alanına girişte Hun-Türk savaşçılar, târihî kostümler ve dönemin savaş âletleri
ile ziyâretçiler âdetâ târihin başka bir dönemine ışınlanmış gibi şaşkınlık ve
heyecan içinde fotoğraf çekiyor; bu şöleni ölümsüzleştiriyor.

Güneyin bozkırının bu
güzel alanında oluşturulmuş târihten bir dönem canlandırılmış; sol tarafta
yüzlerce yurt kurulmuş. Her yurt her çadır başka boya ait: Macarlar, Kırgızlar,
Türkler, Kazaklar, Nogaylar, Tuvalar, Başkurtlar, Altay Türkleri ve daha
niceleri…

Özellikle göze çarpan
Şaman çadırları ve büyük davulların yanı sıra çok sayıda kültür mirası objeleri
sergi alanlarında insanı adeta büyülüyor…
(Devâmı S: 50, s: 63’te)

 

AKDENİZİN SAKLI İNCİSİ
KAHRAMANMARAŞ

SERDAR YAKAR

 

Kahramanmaraş târihin
kayıt düşt
üğü en eski şehirlerden biri olma vasfına sâhiptir.
Yüzyıllar boyu; Hititlerden Asurlulara, Makedonyalılardan Bizanslılara ve
ardından da T
ürk İslâ1...273274275...1.3951.395 Sayfanın 274. Sayfası