24.4 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 273

Muhalefet ve Çözüm Önerileri

                1990’lı
yıllarda rahmetli Süleyman Demirel muhalefette olduğu dönemde meclis bütçe
görüşmelerinde konuşma yapıyor. XX. dönem (1991-1994) Denizli Milletvekili
Hasan Korkmazcan kürsüde konuşan Süleyman Demirel’e sürekli oturduğu yerden lâf
atıyor. Merhum Demirel’in bütçe konuşmaları meşhurdur. Hızlı, seri, yıpratıcı
ve vurucu cümlelerle hitap ederdi. Korkmazcan’ın bu laf atışlarına sinirlendi
ve ona dönerek: “Tabii ki hükümet olarak
yaptığınız doğru işler de var, benim buradaki eleştirilerim daha çok ve daha
iyi işler yapasınız diyedir
.” Diye cevap vermişti.

                İktidarların
muhalefeti sevmemelerini doğal karşılıyorum ancak, muhalefetsiz bir
demokrasinin olamayacağının da en azından altını çizmemiz gerekir.

                Her
siyasi parti iktidar olmak ve ülkeyi yönetmek için kurulur. Ayrıca siyasi
partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu böyle bilinmesine rağmen
bir zamanlar(Rahmetli Başbuğ Alpaslan Türkeş döneminde) bünyesinde en fazla Ülkücü,
inançlı, kararlı, yetişmiş vatansever kadrolar bulunduran Türkiye’nin en eski
partilerinden MHP gibi bir partinin bugün AKP’nin icraatlarını desteklemekten
başka hiçbir gaye ve amacı olmaması, bütün ülkücüler gibi beni de ziyadesi ile üzüyor.

                Ayrıca
Ak Partinin dahi muhalefet kanadına yapmadığı eleştirileri MHP’nin kraldan
fazla kralcı konumunda muhalefetin muhalefete eleştirilerde bulunuyor olması
anlaşılır gibi değil.

                Televizyon
karşısına geçen iktidar çevreleri ve yandaş yazarçizer takımı: “Muhalefet ancak yapılan her icraatı tenkit
ediyor, hiçbir çözüm önerisinde bulunmuyor
.” Sözleriyle sık sık karşı
karşıya kalıyoruz.

                Gerçekten
öyle mi, muhalefet çözüm önerilerinde bulunmuyor mu, isterseniz hafızalarımızı
biraz yoklayıp araştıralım.

                Muhalefet
çözüm önerilerinde bulunduğu gibi karanlıkta kalmış kara para aklama merkezi MAN
ADASI yolsuzluk belgeleri gibi bilgileri de kamuoyuyla paylaşıyor ki,
bilinmeyenler de bilinsin yapılan yolsuzluklar yapanın yanına kâr kalmasın.

                Türkiye’de
özellikle Partili Cumhurbaşkanlığına geçildikten sonra kurumlar ve kurallar
ortadan kaldırıldı. Yapılan icraatların birçoğu padişahlık döneminde dahi
bulunmayan yetkiye sahip tek adam ne emrederse onun dediği doğrultuda
ilerliyor.

                Ekonomik
sorunlarımız, sınırlarımızdaki güvenlik sorunu, 10 milyona yakın sığınmacı
meselesi gibi problemlerin hepsi devletin kurumlarının yok edilmesiyle meydana
geldi.

                Muhalefet
sürekli şekilde bu yapılanların yanlış olduğunu dile getirmesine rağmen
muhalefet çözüm üretmiyor sözü haksızlık değil mi?

                2004
Yılında ordu içerisindeki FETÖ’cü yapılanmaya bizzat genelkurmay başkanı
tarafından dikkat çekilmesine rağmen: “Komutan fazla abartıyorsun” denilmedi
mi?

                FETÖ
Fethullahçı Terör Örgütünün meclisteki siyasi ayağının araştırılması için muhalefet
tarafından kaç defa önerge verildi, kaç defa tartışma açıldı ama her defasında verilen
bu önergeler MHP ve AKP milletvekillerince reddedildi.

                Ama
verilen önergelerin reddedildiği yetmezmiş gibi Cumhur Ortakları tarafından
muhalefet milletvekilleri FETÖ’cü suçlamasıyla karşı karşıya kaldı.

                Emeklilere
Bayram Harçlığı verilmesi, EYT kanununun biran evvel gündeme alınması, polis ve
öğretmenlerin ek göstergelerinin yükseltilmesi, özellikle okula giden çocuklara
iki öğün yemek verilmesi gibi önerilere baştan şiddetle karşı çıkmalarına
rağmen sıkıştıklarında bir kısmını kabul ettiler.

                Ama
gerçek olan bir şey var ki, taşıma su ile değirmenin dönmeyeceği aşikâr olarak
görülüyor ve Türkiye bu şekilde yönetilemiyor. 2023 seçimlerinde iktidar
değişir ve tekrar kurumlar ve kurallarıyla yönetecek bir iktidar geldiğinde
Türk Milleti olarak içeride ve dışarıda bulunduğumuz sıkıntılardan biran önce
kurtulmuş oluruz.

                Sağlıklı
kalınız.

Din Sosyolojisi Profesörü YÜMNİ SEZEN ile LAİKLİK Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu:
Laiklik çok boyutlu bir kavram. Tek boyutu ile ele alındığında tartışmalı bir
konu hâline getiriliyor. Hangi boyutlarıyla incelemek gerekir. Kısaca
özetlemeniz mümkün mü?

Prof. Dr. Yümni Sezen: Felsefî açıdan laiklik,
inanmanın yerine aklın hâkimiyetinin tercih edilmesi meselesidir. Dinin insan
düşüncesindeki serüveni, laikliğin bu düşünce içindeki doğuş ve gelişme süreci,
felsefî üslupla tahlil edilebilir.

Siyâset ilmi bakımından
laiklik, siyâsî iktidar ile dinî iktidârın ayrılması anlayışıdır.

Pozitif hukuk
ilmi bakımından laiklik, kanunların dinden bağımsız yapılması, devlet ile dinin
birbirine karışmamasıdır. Aynı zamanda fertlerin her türlü din, vicdan, inanma
ve inanmama, tapınma veya tapınmama hürriyetlerinin kanunla korunmasıdır. Din
karşısında tarafsız devletin de kanunla korunmasıdır.

İdâre
bakımından laiklik, dinin idârî sâhada kullanılmaması, dinin mânevî
otoritesinin, idarî alandan çekilmesidir.

Sosyoloji bakımından
laiklik, sosyal müesseselerde dinin tesirinin azalması yönünde bir sürecin
varlığıdır (sekülerleşme).

Çetinoğlu: Daha
iyimser bir tahmin var mı?

Prof. Sezen: En iyimser görünen laiklik
tanımlarından biri şudur: ‘Laiklik din
karşıtı bir gücün, siyâseti dinden ayırmasından çok, dinî veya din karşıtı,
birden fazla inanç veya ideolojilerin, başkaları adına yasama yapma iddiasından
birlikte vazgeçmeleri ve muhtemel bir toplumda (ütopya) demektir. Y. S.) bir
arada varolmalarına imkân sağlayacak kuralları birlikte aramaları hareketidir
.’(Olivier
Abel’den naklen.)

Çetinoğlu. Böyle
bir rejim var mı?

Prof. Sezen: Böyle bir rejim henüz
yoktur.

Çetinoğlu: Laikliğin
tarihî kökenlerine bakabilir miyiz?

Prof. Sezen: Laikliğin târihî köklerine
felsefe gözüyle baktığımız zaman, çok tanrıcılık ile laiklik arasında bir
paralellik buluyoruz. Eski Yunan ve sonra Roma toplumlarında, ayrı ayrı hakîkatleri
ve görevleri temsil eden ilâhlar bir arada yaşarlar. Sosyal sistem, felsefî sistem, inanç sistemi birbirine uyar. Yunan,
Roma panteonları ile sosyal hayatları arasında bağlılık vardır. Tapılacak
(bugün kabul edilecek anlamına çevrilebilir) doğruların çokluğu, bir taraftan
hoşgörüyü, bir taraftan ferdîliği tahrik etmiştir.

Birden fazla
doğruda birleşmeyi kaldırmak isteyen Hıristiyanlık, kısa zamanda eski düzene
mağlup oldu ve Hıristiyan dünyâsında da eski Greko-Romen kültürünün Ortaçağ
süreci başladı. Buna tepki olarak doğan harekette de yine Greko-Romen kültürünün
tabiat çoğulculuğu hâkimdi

Avrupa’da
kilise-devlet, kilise-halk, kilise-siyâset ve idâre ilişkilerine âit târihî
süreç, kilisenin geçirdiği merhaleler mâlûmdur. Bunlar üzerinde durmayacağım,
bilinenleri tekrarlamayacağım. Kısaca kilise dinin kendisi demek oldu. Toprak
sâhibi oldu. Yönetime nüfuz etti, vergi aldı, muhakeme etti, eğitimi düzenledi,
imparator tâyin etti, taç giydirdi; imparator, kral aforoz etti, vs. Fakat siyâsî,
idarî otorite ile kilise otoritesi ilişkisi giderek zayıflıyordu. Kilisenin son
güç gösterisi imparator Dördüncü Henri ile Papa Yedinci Gregor arasında geçen
olaydır. İmparator afarozu kaldırabilmek için, papanın sarayının bahçesinde, üç
gün, gece gündüz yalın ayak beklemiştir.

Çetinoğlu: Kilise emrinde devlet’ uygulamasına
nasıl son verildi?

Prof. Sezen: İlk millî kilise teşebbüsü
ve Roma’daki Papaya itiraz da. Fransa’da Gallikan kilisesiyle olmuştur. Kendisi
de Katolik olmasına rağmen, Gallikan kilisesi bir itiraz başlatmıştır.

Kilisenin
yetkilerine ve kötü örneklerine itirazlar arttı, diğer taraftan felsefî-fikrî
gelişmeler süratleniyordu. Çeşitli istikametlerde de olsa bu gelişmeler dinî
otoriteyi zayıflatıyordu. Burjuva sınıfının doğuşunun ve 1789 Fransız ihtilalinin
önemi bellidir. Burjuvanın doğuşunu ve gelişmesini anlamadan laiklik sürecini
anlamak kabil değildir. Bu sınıf |birbiriyle iç içe üç şeyi yıkmıştır: Toprak
hakimiyeti (ki Ortaçağın iktisâdî özelliğidir), bununla birleşen asilzâdelik ve
bunlarla bütünleşen ruhban veya kilise. Burjuva bu üçüne de karşıydı ve Fransız
ihtilali ile bunlar yıkıldı. Toprak yerine taşınabilir bir iktisâdî güç, para geçiyordu.
Asilzâdelik ve ruhban, burjuva zihniyetine aykırı idi. Burjuva dine karşıydı.
Çünkü din, yıkmak isteği güç birliğinin mânevî temelini oluşturuyordu. Burjuva
daha sonra değişikliklere uğrayacak, kapitalizm sürecine girecek, dinli dinsiz,
gelenekçi yenilikçi, milliyetçi beynelmilelci kollara ayrılacaktır.

Burjuva sınıfı
henüz doğmadan, laikliği besleyen dinî bir hareket de başlamıştı: Protestanlık. Protestanlık, laikliğin dinin
içinden beslendiği bir hareket olmuştur. Burjuva bununla da ilgili olmuştur.
Bilindiği gibi, Protestanlık ile Kapitalizmin ruhu arasında bağlılık kuran bir
teori, Max Wcber tarafından savunuldu.

Luther,
dünyevî iktidarın tek otorite olduğunu ve fakat ruhanî hususlarda kanun koyamayacağını,
Papanın da dünyevî yetkisinin bulunmadığını söylemekle laikliği başlatmış
oluyordu.

Çetinoğlu: Laik
kime denir?

Prof. Sezen: Laik, kilise dışındaki
veya ruhban dışındaki dindar olsun «ılınasın, kişilere verilen addır. Kilisenin
dışındaki halk için kullanılan bir tâbirdir. Laik kelimesinin zıddı, klerk
(clerc)’tir. Ruhban sınıfına mensup demektir. O halde bir toplumda kilise,
kiliseye benzer bir teşkilat, ruhban sınıfı veya benzer veya yetkililer sınıfı
olmazsa, laiklik kavramı oluşmaz ve böyle bir oluşuma gerek kalmaz mı? Oluşturulması
suni bir hareket mi olur? Bu sorulara verilecek cevap, ‘evet’ gibi görünüyor.

Batının
laiklik bahçesinde, önceleri laiklikten çok laizisizm gelişti. Kavramları
karıştırmamamız gerekiyor. Laisizm, bir ideolojidir, sekülarizmle aynı şeyi
ifade eder. Dünyevîleşme, dinden bağımsızlaşma, aklîleşme, pozitivizmin artışı
anlamlarını yüklenen bir kapalı ‘İZM’, bir felsefe, bir ideoloji çeşididir.
Yeni bir dine benzer. Laiklik (Laicite) ise, kullanmaya ve uygulamaya bağlı
olmak kaydıyla, bir hukuk ilkesi olabilir. Bir hayat felsefesi bir ideoloji
değildir. Fakat bizde olduğu gibi laiklik de laisizm gibi kullanılmıştır. Hukuk
ilkesi olarak kullanıldığı zaman, hak ve hürriyetleri, inanç serbestliğini
ifâde edebilir. Laikliğin doğurmak istediği açıklık ve hürriyet, laisizm
tarafından hep tehdit edilmiştir. Devlet organlarını kullanmak suretiyle kendi
ideolojisini zorla telkin etmek yoluna gitmiştir.

Batıda bir
laisizm-sekülarizm süreci yaşanmış ve sonuçta bugün tam bir dünyevîleşme vuku
bulmuş, din de fert hayatına ve kültür alanına bırakılmıştır. Avrupa’da
1750-1970 arası iki asır, dinsizliğin en yüksek seviyede görüldüğü asırlardır
ki, sosyologlar bu iki asrı şehirleşmenin de en yüksek olduğu asırlar olarak
tesbit etmişlerdir.

Çetinoğlu: Laiklik,
hukûkî kimliğe ne zaman kavuşturulabildi?

Pro. Sezen: Laisizm süreci devam etmekle
beraber, Fransa’da 1905 laiklik kanunlarıyla, laiklik hukukî bir kimliğe
kavuşturulmak istenmiştir.

Çetinoğlu: Laiklik,
Batıya has özel bir oluşum mudur, beynelmilel midir?

Prof. Sezen: Bu tartışma devam
etmektedir. Ama batılı mütefekkirlerin de katıldığı üzere, daha çok batıya has
bir olay olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Başta İslâm ülkeleri olmak üzere,
diğer toplumlar kopyacılığa ve aktarmacılığa başvurmuşlardır.

Çetinoğlu: Bu işin
beynelmilel tarafı gerçekten yok mudur?

Prof. Sezen: Din-siyâset, din-devlet
ilişkisi her zaman, her yerde, her toplumda vuku bulan bir meseledir. Dinde
zorlama ve baskı, dinin istismarı, her yerde yaşanabilen gerçeklerdir. Evet
ama, bunun laisizm, sonra laiklik gibi özel bir tarzla neticelenmesi, umûmî
değildir. Tabiatıyla şunu söylemek gerekir ki, herhangi bir şeyde tecrübesi
olan toplumlar, bunu öbürlerine yayarlar veya öbürleri bunları kendi irâdeleriyle
alırlar. Böylece yaygınlaşır.

Çetinoğlu: İslâmiyet
ve laiklik ilişkisine gelirsek Efendim…

Prof. Sezen: Laikleşme süreci, dünyânın
bir kısmında târihî bir süreç olsa da, İslâm bu süreci hazırlayan şartları da,
sürecin öncesini de, sonrasını da yanlış bulur; bu oluşumu sosyal bir emrivâki
olarak görür. Tabiî ve normal bir olgunlaşma olarak kabul etmemiştir. Çünkü
sosyal vakıa, içinde gerçekleri taşısa da İslâm nazarında her zaman olması
gereken değildir. Laisizme ise İslâm kesinlikle karşıdır. Laikliğe gelince,
İslâm’ın temel ilkelerinde yeri yoktur. Tevhid akidesine ters düşen hiçbir şeyi
kabul etmez. Din-dünyâ ayırımına yer vermez. Laikliğin temelinde böyle bir
ayırım yatar. Ancak, içtimâî-siyâsî bir mesele olarak, bir siyâsî program
olarak geçici olmak ve iyi uygulanmak şartıyla, Müslümanların İslâm’ı iyi
anlamaları ve doğru uygulamaları şuuruna sâhip oluncaya kadar, İslâm toplumunun
kendinden olmayan bir devlette bile yaşama şansı vardır. Kendine uygun bir
devlete sâhip değil diye İslâm ortadan kalkmaz. Ancak bu zarûretler ilerledikçe
veya kendi şuuruna erişme engellendikçe, İslâm’a hayat hakkı bırakmayacak bir
tarzda ilerleme tehlikesi her zaman söz konusudur.

İyi niyetli
bir laiklik anlayışının temel ilkeleri olan hukûkî zemine, hürriyete, zorlama
ve baskı olmamasına, esasen İslâm yabancı değildir ve bünyesinde zâten bunlar
bulunur. Bu konuda dinleri farklı mütalaa etmelidir. Bir din, dünyâ hayatına,
sosyal hükümlere, yaşayış ilkelerine ne kadar az müdâhale etmişse, o derece laiklik
ilkesi kolaylaşır ama müdâhaleci dinler de kendi bünyesinde hürriyeti barındırabilmektedir.
Laikliğe ihtiyaç duymamaktadır. Eğer burada bir sıkıntı olursa, laiklik gelir
dayatır.

Çetinoğlu: Din ve
vicdan hürriyetinin kaynakları nelerdir?

Prof. Sezen: Gerçek dinde, din ve
vicdan hürriyetinin varlığına iki kaynak delâlet eder: Biri imanın tabiatı,
diğeri dinin getirdiği ilke. İman ile zorlama bir arada olmaz. İmanın tabiatı
hür olmayı, irâde hürlüğünü gerektirir. Aksi halde o, iman olmaz. Bu birinci
kaynak, tabiî bir kanundur, psikolojik bir zarûrettir. Buna uygun olan dinî
kaynak hemen vazedilmiştir. ‘Dinde
zorlama yoktur. Doğru yol yanlış yoldan ayrılmıştır
(Kur’ân-ı Kerîm,
Bakara süresi, 256. âyet)
Bize
düşen sâdece doğru yolu göstermektir
.’ (Leyl-92/12) Her iki kanun da aynı
yaratıcıdan gelmektedir.

Kur’ân şöyle
buyurur: ‘Puta tapanlardan biri sana sığınırsa,
onu kabul et, belki Allah’ın sözünü dinler. Sonra onu güven içinde olacağı yere
ulaştır
.’ Tevbe suresi, 6. âyet)

Kur’ân, kanununu herkese ve her dinden olana
zorla yüklemekten uzaktır. İslâm, Hıristiyan, Yahudi, Mecûsi veya başkası, her
grubun cezaî veya medenî bütün beşerî hususlarda, kendi hâkimleri tarafından
başkanlık edilen mahkemelerde, kendi kanunlarının tatbik edilmesini kabul
etmiştir.

Çetinoğlu: Hocam, ‘din-devlet
ayırımı’ hakkında açıklayıcı bilgi vermeniz mümkün mü?

Prof Sezen: Laikliğe temel teşkil ettirilmek
istenen bu din-dünyâ ayırımına bağlı din-devlet ayırımı, aynı anlayışla ele
alınmalıdır. Bu safhada bazı farklarla karşılaşabiliriz. Ancak genel çerçevede,
din ile devlet ayırımı, ‘din’, ile ‘iş’ ayırımı gibidir. Devlet bir ‘iş’ çeşidi
ise, onu da dinden ayıramayız. Sonra bugün devletin ilgilendiği öyle işler
vardır ki, bu dünyâ ile sınırlı değildir. Yâni devlet de dünyâ hayatı sınırlarını
zorlayan bir alandır. Siyâset dar bir alan değildir ki, İslâm gibi bir din ona
bigâne kalsın. Paul Valery, siyâset için şöyle der: ‘Siyâset, insan cinsinin kaderi hakkında bir kanaati ve en kaba
hazcılıktan en cesâretli bir mistisizme uzanan bir metafizik sisteminin
bütününü ihtiva eder
.’ Siyâsetin böyle bir ufku olacak da, din buna
kayıtsız kalacak… Bir şeyin istismar edilmesine bakarak o şeyden
vazgeçilseydi, çok şeyden vazgeçilmesi icap ederdi. Çünkü her şey istismar
edilebilir.

Çetinoğlu: Şeriat
kavramına da temas eder misiniz?

Prof. Sezen: Rene Guenona göre şeriat, batı
dilindeki religieux (dinî) kelimesinin belirtebileceği her şeyi ihtiva eder.
Din, bir hayat tarzıdır. Marshall Hodgson’a göre İslâm şeriatı, mahkemelerden
ziyâde, sıradan insanlara hitap eder ve halkçı olan değerler ihtiva eder. İslâm
devletlerinin yol açtığı hayal kırıklıklarının akabinde şeriat, monarşinin karşısında
toplumun özerkliğinin ifâdesi oldu. Nurettin Topçu’ya göre din bizzat ilâhî
gerçeğin adı, şeriat ise bunun zaman içindeki yorumlanış biçimidir. Dinin
önünün açılması da şeriatın tasavvufla senteze girmesi ile olabilir. Şeriatı
sırf kurallar ve müeyyideler nizamı olarak da alsanız, şeriatın gayesi adâlettir.

Din ile
devleti ayırmada, arzu edenlere pek kolaylık göstermeyen İslâm, din ile devleti
özdeşleştirme uğruna bunu yapmış değildir. Devlet veya devlet başkanı, Allah’ın
yetkilerini kullanamaz. Devlet yetkisinin farklı
bir halifeliği yoktur. O sâdece idâre için halk tarafından görevlendirilmiştir.
Yetkiler, İslâmî esaslarla sınırlandırılmıştır ki İslâm devleti, bu mânâda bir
hukuk devletidir, devlet mevcut hukuka uyar. Devlet yetkilileri, Hz.
Peygamberden sonra O’nun da yetkilerini kullanamaz. Hz. Ömer bir yanlış
anlamaya meydan vermemek için, hükümranlığı kutsallaştırmaktan uzak tutmak için
Halife’ unvanı yerine ‘Emirü’l-müminin’ demeyi  tercih etmiştir.

Çetinoğlu: Söylediklerinizin
hâfızalarda yer etmesi için kısa bir özet lütfeder misiniz?

Prof. Sezer: Sonuç olarak:

1-Laiklik,
dinin dünyâdan, toplumdan, kamu sektörlerinden çektirilmesi; alanının
daraltılması, ferde hapsedilmesi ise, böyle bir laiklik anlayışına katılmak
mümkün değildir, bunun gerçekleşmesi de mümkün değildir. Sâdece zorlama, baskı
söz konusu olabilir.

2-Laiklik,
devletin yüksek seviyede ve olumlu, hukûka uygun, istismar edilmeyen bir din
politikası olabilir. Bütün inançlara yer veren, ama devletin temsil ettiği
toplumun târihî ve mâşerî şuurunu yansıtan, kollayan bir geleceğe sâhip olarak
bir din politikası tâkip edilebilir. Fakat lâiklik devletin bunlara uymayan bir
ideolojik rejimin güdümünde kullanmak istediği, dozunu, şeklini, devletin
ayarladığı bir din politikası ise, buna da katılmak mümkün değildir.

 Laiklik, din ve vicdan hürriyetine yer ve
değer vermek, inanç rahatlığı sağlamak ise, böyle bir laiklik anlayışına katılmak
gerekir. Ancak ‘din hürriyetiyle ‘düşünce ve vicdan hürriyeti ferdîdir. Din
ferdî olduğu kadar içtimaî bir müessesedir. Düşünce ve vicdan hürriyetinde
müeyyide kendi içine gömülüdür. Dinde müeyyide içtimâî olanı da ihtiva eder.
Meselâ, kız alıp verirken, evlenirken, Müslüman buna bakar. Müslüman faizden,
içkiden, zinadan kaçınmak mecbûriyetindedir. Bunlar içtimâî ağ ile örülüdür.
Müslüman, eğitim ve öğretime ihtiyaç duyar. Nihâyet Müslüman öldüğünde cenâze
namazı kılınır. Bunlar, hürriyet içinde yerini almadıkça, lâiklikten söz
edilemez. Çünkü düşünce ve vicdan hürriyeti kavramı, bunları karşılayamaz.
Sosyal, hukûkî bir çerçeve gerekir.

4-Tartışılamayacak
konular şunlardır: *Millî devlet, *Cumhuriyet, *Vatan bütünlüğü, *Bayrak.       * İslâm’ın kendisi

Düzenlemeler
bunlara bağlı kalınarak yapılmalıdır. Polis devleti, sınıf devleti, diktatörlük
olmayacaksa, din önemli demektir. Din, milletin olduğu kadar devletin temel
dayanaklarındandır. Çünkü o toplumun kültürünün merkezidir. Onu çıkardınız mı,
millî devlet boşlukta kalır. Bundan dolayıdır ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti,
kuruluşundan itibâren, laikliği, teorik ve kitâbî şekliyle değil, kendine özgü
bir şekilde uygulamıştır. Diyânet İşleri Teşkilatı’nın devlet içinde yer
alması, okullarda din dersi, televizyonda dinî programlar böyledir.

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

1938
yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul
öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığı’na
bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul
Ortaköy Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 İstanbul Yüksek
Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalı’nda
doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör
unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi
öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Çalışmaları
felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji çalışmaları üzerinde
yoğunlaşmıştır.

Yayınlanmış
kitapları:

1-Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik
(1978), 2-Sosyolojiye Göre
Halk-Millet-Devlet
(1982), 3-Târihî
Maddeciliğin Tahlili ve Tenkidi
(1984), 4-Hayatın Mânâsı, Gerçek ve Ötesi (1984-2004), 5- Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993,
1998, 2003), 6-Sosyolojide Temel Bilgiler
ve Tartışmalar
 (1990, 1997), 7-Türk Toplumunun Laiklik Anlayışı (1993),
8-İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), 9-Maddeci Felsefenin Çıkmazları’ (1997,
2000, 2004, 2008), 10-Çağdaşlaşma,
Yabancılaşma ve Kimlik
’ (2003), 11-İslâm’ın
Sosyolojik Yorumu
’ (2004), 12-Kur’ân
Işığında İnsan, Akıl ve Toplum
(2004) 13- Kurban ve Din’ (2004), 14-Dinlerarası
Diyalog İhaneti
(2006), 15-Evrenselden Özele Kültür (Fransızca’dan tercüme
2009) 16-Kültür ve Din (2011), 17-Osmanlı’dan
Cumhuriyete İki Devrin Müftüsü Mustafa Sırrı Sezen
(2011), 18-Kapitalizmin Zulmü’ (2017), 20- Kapitalizmin Zulmü. Marksizmin Muhasebesi,
İslâm’ın İlke ve Hedefleri / Yanlışlara Kurban Edilen Doğrular
(2017), 21-Aldatılmamak İçin Anlamak (2019), 22-Aşk Sarhoşu Dervişlerin Dini: Tasavvuf
(2020), 23-Var Olmak Sorumluluğu.
(2021)

Ayrıca
çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlandı.

Evli
ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

Tutarsızın Son Sığınağı: Küfür

İç veya dış siyasette önce, muhalif olduklarınla daha sonra müttefik olunur mu? Veya tersine, daha önce müttefik olduklarınla daha sonra muhalif olunur mu?

Gayet tabii. Zaman ve zamanların şartlarına göre bir öyle, bir böyle olunabilir. Ama kesinlikle olmaması, yapılmaması gereken şeyler de vardır. İster muhalif ister muvafık olunuz, tutumunuzu Allah’ın emri gibi, nas gibi sunmayın. Kâinatın tek gerçeği gibi avazınız çıktığı kadar bağırarak savunmayın. Sizinle aynı fikirde olmayanları aşağılamayın. Sakın ama sakın küfür etmeyin.

Yapılmaması gereken, ahlak sınırlarını aşan, ahlaksızlık yolundaki dönülmez adım; dün küfrettiğinize bugün öpücükler göndermek, dün öpüp sevdiğinize bugün küfretmektir. Devlet insanı, siyaset insanı ölçülü olmak zorundadır. O, iç veya dış siyasette, siyaseten yaptıklarını Allah’ın emriymiş gibi anlatamaz. Kendisi gibi yapmayanların cehennemlik olduğunu iddia edemez. İşte bir gün o yaptıklarının tersini yapmak zorunda kaldığında, ona “Hani bu yaptığın aşağılıktı?”, “Hani şimdi öptüğün az önce caniydi?” diye sormaya hakkımız olur.

Hakkımız olur da sorumuza nasıl cevap alırız? Ülke siyasetindeki son yılların tecrübesi, cevap alamayacağımızı, ancak küfürle karşılanacağımızı gösteriyor.

Muhaliflerini değil kendini küçültüyorsun

Böyle davranınca aklı başında insanlar artık senin kime karşı, kiminle birlikte olduğuna bakmaz. Senin fikirlerine de kulak asmaz. Çünkü bunların durmadan değiştiğini görmüştür.

İnsan belleğinin unutkanlık arızası vardır ama o arızanın da bir sınırı vardır. O sınır geçildikten sonra artık hüküm doğrudan senin hakkında verilir. Artık küçülen, o saldırıp küfrettiklerin değildir. Küçülen sensin!

Siyasetteki insan, yalan söyleyemez. Küfür edemez. Tek yalanı dahi çıksa o, artık devlet insanı değil yalancıdır. Tıpkı tek hırsızlığın bile insanı hırsız yapmaya yetmesi gibi. Küfür de öyledir. Efendi insan küfür edemez. Ederse efendi insan olmaz. Efendi insan olmayan da hiç mi hiç devlet insanı olamaz.

Tutarsızın son sığınağı… Korkağın son sığınağı… Bu son sığınaklar konusunda çok şey söylendi. Bugün bazı siyasetçilerimiz için bu son sığınak ayan beyan ortada. Tutarsızlıklarının, saçmalıklarının, bir türlü gerçekleşmeyen o “garantili” vaatlerinin yüzlerine vurulması hâlinde, son sığınakları, küfür.

Cevap veremiyorum, bari küfredeyim

Hani pahalılığın sebebi faizdi? Hani faizler düşünce fiyatlar düşecekti? Faizler düşünce fiyatlar fırladı. Bırakın fiyatları, faiz düşünce faizler de fırladı! Ne diyorsun?

El cevap: Sen aşağılıksın! Sen şerefsizsin! Sen zavallı bir teröristsin! Sen rezilsin! Senin adını ağza almak bile benim ağzımı kirletir!

Bu küfürlerden en vahimi: “Teröristsin!”. Çünkü geçen gün bir siyasinin söylediği gibi, herkese terörist dersen gerçek teröriste çok güzel bir mazeret, sığınacak bir örtü verirsin. Yalancı çoban hikâyesini hatırlayın. Çocukluğumuzda anlatılırdı. Radyo çocuk kulübünde şarkısı bile vardı. İkide bir gece yarısı, “Kurt var!” diye bağırıp köylüleri, elde tüfek, evlerinden dışarı uğratan; sonra da onlarla alay eden çobanın hikâyesi. Bir gün kurt sürüsü gerçekten köye iner ve çobanın “Kurt var!” çığlığına köylü artık kulak asmaz. Sen her muhalife, her beğenmediğin insana ve fikre “terörist” dersen dönüp gerçek teröriste “terörist” dediğin zaman, insanlar buna da inanmaz artık. Ne içerde ne dışarda.

Küfürde seci sanatı

Küfür siyasete o kadar hâkim oldu ki… Hani siyasilerin konuşma yazıcıları olur. Şu salı, bazen de galiba çarşamba konuşmaları için; “grup toplantısı” için. İşte bu toplantılardaki konuşmalar, bir kısım partilerde, konuşmadan çok küfür resitali hâline geldi. Çok şükür hepsinde değil ama önemli bir kısmında… Dolayısıyla konuşma yazarları, hadi söz yazarları diyelim, bol küfür öğrenmek zorunda. Kul sıkışınca Hızır da yetişiyor. Dinleyin bakın, ne secili küfürler var. Seci, düz yazı içindeki kafiyeye denir. Küfür yazma sanatı, en son bu secili küfürlerle zirveye erişti.

Onlar kadar başaramam. Onlar profesyonel!… Yine de bir deneyeyim: “Sen yampiri, lafı iri, aptalın biri, elimin kiri, halkın siniri, aşağılıkların piri, yamukların miri, ahlakı iğri, aklın zehri, cahilin kibri, pisliğin nehrisin…” Eh idare eder.

Bu saçma sapan laflar, fikir mi şimdi? Siyaset mi? Neden böyle konuşurum? Çünkü, o kişinin tenkitlerine cevap veremiyorum. Onun söyledikleri doğru. Gerçekten benim hatalarımı ortaya koyuyor. O hâlde… O hâlde o teröristtir… Ver küfrü… Çünkü kendimi başka türlü savunamıyorum.

O zaman haydi küfür başına!

Alıntı: https://millidusunce.com/tutarsizin-son-siginagi-kufur/

Türkiye ve Uygur Türkleri

0

çalışuñ anlaruñ-ıla ‘aźāb eyleye anlara Tañrı ellerūñüz ile
daħı ħor eyleye anları daħı arķa vire size anlaruñ üzere daħı śovuda gogüzlerin
ya’nį gögüzlerin śovıda bir ķavmuñ ikim mü’minlerdür”.

Onlarla mücadele edin ki Allah sizin ellerinizle onları
cezalandırsın, onları rezil rüsvâ etsin, onlara karşı size yardım ve zafer
ihsân buyursun, baskı ve zulüm altında inleyen mü’min toplulukların gönüllerini
ferahlatsın
!”

Tevbe suresi/14. Ayet

Atatürk Osmanlı coğrafyasında değil Türkistan coğrafyasında doğsaydı
bir hürriyet savaşçısı olarak Osman Batur, İsa Yusuf Alptekin gibi mutlaka
Çin’e karşı mücadele eder gerekirse şehit olurdu.

Çin
işgali altındaki Doğu Türkistan Türklerine yapılan katliamlar son bulmamaktadır.
26 Kasım 2022’de Urumçi’deki yangında Uygur Türkleri hayatlarını kaybettiler. Kovid
19 nedeniyle karantinada tutulan Uygur Türkleri yanarak ve dumandan boğularak can
vermişlerdir. Karantinaya insanlık dışı yöntemlerle alınan Uygur Türkleri dışardan
kilitlenmiş kapı ve pencereleri açamamışlardır. Çin Hükümetlerinin insan
haklarına aykırı tutumu yıllardır devam etmektedir

“Türkiye
Cumhuriyet Dış İşleri Bakanlığı” sayfasından bu olayla ilgili şunları duyurmuştur:

 “26 Kasım 2022, Çin Halk Cumhuriyeti’nin
Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Yangın Hk.

Çin
Halk Cumhuriyeti’nin Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de çıkan
yangın sonucunda hayatlarını kaybedenler ve yaralananlar olduğu derin üzüntüyle
öğrenilmiştir. Bu elim hadise nedeniyle taziyelerimizi iletiyor, yaralılara
acil şifalar diliyoruz.

Yangının
çıkış nedenine ilişkin kamuoyunun aydınlatılmasını bekliyoruz”.

Gazeteler
şu bilgileri verdiler: “Apartman yangınında ölen Uygur Türkleri için protestolar
sadece Doğu Türkistan’da değil, Çin geneline yayılırken, Türkiye’de yaşayan
Uygur Türkleri de 30 Kasım sabah saatlerinde İstanbul’daki Çin Konsolosluğu
önünde nöbet başlatmak istemiştir. Sabah saat 05.00’te Konsolosluk önüne gelen
Uygurlar, polis müdahalesiyle karşılaştı. Türkiye’de yaşamakta olan Uygur
Türklerinin bu olayı protesto etmeleri ve kınamaları ise engellendi hatta bir
memur tarafından Uygur Türkleri sınır dışı edilmekle korkutulmak yahut tehdit
edilmek istendi”

Uygur
Türklerinin Çin konsolosluğu önündeki protestosunda polis memurunun “Birazdan
zorla süpüreceğiz hepinizi aşağıya… Gözaltına alacağız, sınır dışı ederiz
sizi” sözleri tepkilere neden oldu. İçişleri Bakanı Soylu, “Güvenliği sağlarken
kullanılan bazı ifadeler, kastı aşmıştır” dedi, konuyla ilgili tahkikat
başlatıldığı duyuruldu.
Bakan Soylu, ilave olarak şunları söyledi:……….
Bu vesileyle üzüntümüzü ve özrümüzü tekrar belirtiyor, konuyla ilgili
tahkikatın başladığını ifade etmek istiyoruz
” (Gazeteler)

Bilinmelidir
ki Türkiye her Türk’ün ana vatanıdır. Hiçbir kimse herhangi bir Türk’ü yahut
Türk Kültür dairesindeki kardeşlerimize polisin söylediği veya benzeri sözlere
asla müsaade edilmemelidir. Hiçbir Türk Türkiye’de boynu bükük gezmemelidir.
Bütün Türklerin tarih boyunca başı dik alnı açıktır.

“Türkiye
Cumhuriyet Çin büyükelçisini Dış İşleri Bakanlığına çağırarak uyarmalıdır. Çin
işgalindeki Doğu Türkistan topraklarındaki Türklerin insan hakları her zaman korunmalıdır.
Türkiye “Tek Çin” politikasını yeniden gözden geçirmelidir. Aksi halde bu
tutum tarih önünde kadim Türk yurdu Doğu Türkistan’ın varlığını inkâr anlamına
gelecektedir.
Türkiye, devleti ve milletiyle diğer Türk Devletlerine örnek
olmalıdır. Emperyalist devletlerin dünyada nerede olursa olsun yaptıkları insan
hakları ihlalleri ve zulümler mutlaka karşılık bulmalı tepki gösterilmelidir.

Türkiye’de
yaşayan Uygur Türkleri veya diğer akraba topluluklarımız en ufak bir
saygısızlığa maruz kalmamalıdır. Anadolu’da bir söz vardır: “Sen çocuğunu
elinle döversen yabancı ayağıyla döver”. Tüm bürokratik kademedeki memurlara
Türk millî şuurunu kazandıracak öğretici ve eğitici tarih ve kültür seminerleri
verilmelidir.

 Her zaman Çin Hükümetine insan hakları
ihlallerinde anlayacağı üslup Türkiye Cumhuriyetine yakışır bir üslupta olmalıdır.
Mustafa Kemal Atatürk hem SSCB ile diplomatik ilişkilerini yürütmüş hem de
Josef Stalin Kars, Ardahan ve Boğazları istediğinde anlayacağı dilden çok sert
bir cevap vermiştir.

Bu
hadise özetle şöyle gelişmiştir:

“Stalin’in
Sovyetler Birliği’nin başında olduğu döneminde Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi
ünlü bir diplomat Karahan’dı. Sovyet Devrimi’nin yıl dönümlerinden birinin
sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç veriyor.
Bu demecinde aynen şunları söylüyordu: “- Herkes bilsin ki, Rus milleti;
Boğazlarla, Ardahan’ı ele geçirmekten asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir
zamanda bu davalarımızı halletmiş olacağımızı şimdiden müjdeliyorum…” Aynı
gece Ankara’da Sovyet Büyükelçiliği’nde de ihtilalin yıl dönümü kutlamaları
yapılıyor. Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal, gece yarısına doğru Stalin’in bu
densiz demecinden haberdar oluyor ve emrediyor: “- Arabaları hazırlayın
gidiyorum”. “- Paşamız bu saatte nereye gidecekler?” “ Sovyet Elçiliği’ne”. “Ekibin
etekleri tutuşur. Çünkü olayı kavrarlar, içlerinden birisi Gazi’ye: “- Paşa
Hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz devlet başkanısınız, protokolsüz
nasıl gidersiniz?” “- Ben protokol falan dinlemiyorum çocuk. Stalin vatanımın
topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın
arabaları, diye cevap verir”. Büyük önderimiz ve arabalar hazırlanır. Gazi ve
ekibi, Sovyet Elçiliğinin kapısına dayanır. Ulu önderimiz yüzü asık bir şekilde
yukarı çıkar ve o sırada elçilikte büyük bir balo vardır. Gazi kendisini
karşılayan Büyükelçi Karahan’ı görünce: “- Merhaba Karahan, der ve aynı sert
ifadeyle devam eder: – Rahatsız ettik ama sen benim şahsi dostumsun, kusurumuza
bakmazsın. Bir hususu esasından anlamaya geldim”. “-Emredin Sayın Başkan”. “-
Ajanstan öğrendiğime göre, Stalin, Ardahan ile Boğazlar’ı istemiş, kararı
katiymiş… Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle
söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii ki bu
konuşmanın bir kopyası sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını
iyi anlayalım”. Stalin’in konuşması getirilir. Gazi metnin o kısmını
yanındakilere kelime kelime tercüme ettirir. Konuşma ajanstan geçen metin ile
aynıdır. Gazi Sovyetler Birliği Büyük Elçisi Karahan’a: “- Karahan, elçiliğin
telsizinden derhal Stalin’i bulduracaksın. Bu beyanatından vazgeçip geçmediğini
sorduracaksın. Başkan tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim.
Bu cevap bu gece gelecek çünkü benim senin başkanından daha önemli kararım var.
İstediğim cevabı almadan elçiliğinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap
istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp doğru Rus sınırına
gideceğim…” Karahan çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Gazi’nin
söylediklerini aynen nakleder. Stalin’den gelen cevap büyük önderimizi tatmin
eder çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir: “- Stalin sürçü lisan
eylemiştir. Boğazlar ile Ardahan’ı almak gibi bir arzusu kesinlikle yoktur…” Gazi
cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karahan’a hitaben: “- Karahan seni geri
çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et”. Karahan
bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir telgrafla
geri çağrıldığını açıklayarak: “- Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile
yeterlidir. Ancak memleketinizdeki görevim sona ermiştir. Yarın hareket
edeceğim”. Gazi fazla ısrar etmez ve Çankaya’ya döner. On gün sonra şöyle bir
haber gelir. Sovyetler Birliği’nin eski Ankara Büyükelçisi Karahan fırında
yakılmak suretiyle idam edilmiştir (Kemal Arıburnu, Atatürk’ten Anılar, Türkiye
İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1976, s. 205-208.)

Türk
Birliği ülkeleri geleceği inşa etmek istiyorlarsa Türk Yurtlarında Çin
tarafından herhangi bir girişim yaptırılmamalıdır. Türk ülkelerinin kendi
birikimleri Çin yatırımlarının çok üstündedir. Çin Türkiye’ye ve Türk Dünyasına
muhtaçtır. Balkanların, Avrupa’nın, Orta Doğu’nun Batı Türkistan ve Kafkasya ve
Afrika’nın kapısı Türkiye’dir. Çin’le olan ticari her türlü ilişkilerimiz yeni
baştan gözden geçirilmelidir. Üstelik Çin ile yapılan ekonomik ilişkilerde
kaybeden taraf daima Türkiye olmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse dış ticaret
açığı verdiğimiz ülkelerden Çin üst sıralardadır.  Çünkü ithalatımız fazla ihracatımız çok azdır.
İthal edilen ürünler sadece marketlerin raflarını işgal edecek sıradan
ürünlerdir. Türk malları ve ürünleri bunların yerini kolaylıkla alabilir. Raflardaki
Çin’den ithal edilen basit sanayii ürünleri Türk sanayisinin çöküşünü
hazırlamaktadır. İnsanımız beyin fırtınası yaptığında bu ithalattan kimlerin
faydalandığı Türk Milletinin ise zarar etmekle kalmayıp yeryüzündeki Türklerin
ve mazlum ulusların gelecekte ekonomik yapılarının tamamen çökeceğini anlayacaktır.

Çin’in
bir rüyası vardır. Bu rüya diğer emperyalistlerin rüyaları gibi dünya için kâbus
olmaya doğru gitmektedir. Bu kâbusa dur diyecek Türk Milleti ve Mazlum
Milletlerin işbirliği ülküsüdür
. Emperyalistlere dur
demek için mazlumların yanında durmak gerekmektedir. Üzücü olan ve Türkiye’de
ısrarla anlaşılmayan veya anlaşılmak istenmeyen gerçek şudur:

Uygur,
Kazak, Kırgız ve Çin istilası altında yaşayan Türklerden bahsedildiğinde bu
tespit Çin’in iç işlerine karışmak olarak kabul edilerek Türk milletine
sunulmaktadır. Hâlbuki Çin Doğu Türkistan’da Türk milletini yok etmekte istila
ettiği Türk vatanında Türkleri asimilasyona çalışmaktadır.  Doğu Türkistan’da Türk nüfusu Çin’den
getirilen Çinli yerleşimcilerle azınlığa düşürülmüştür. Türkler toplama
kamplarında her türlü işkenceye tabii tutulmaktadır.  Çin insan haklarına riayet etmemektedir. Önce
bunun anlaşılması gerekir. Türkistan; Kafkasya, Türkiye, Balkanlar, Orta Doğu
ve Doğu Avrupa coğrafyası gibi binlerce yıllık Türk Yurdudur.

Özellikle
Uygur Türkleri insanlığı uygarlıkla tanıştıran kadim bir Türk boyudur. Sadece
Türklerin değil tüm insanlığın onlara borcu vardır. Tarih araştırmaları bunu
tüm açıklığı ile göstermektedir. Uygurlar yok edildiği an insanlığın hafızası
silinecektir. Bunu Çin başta olmak üzere İsrail, ABD, Rusya, İngiltere,
Almanya, Fransa ve diğer emperyalist devletler bilmektedir. Fakat insanlığın
hafızasını silmeye bunların güçleri yetmeyecektir. Çünkü İnsanlık uyanmaya
başlamıştır. Bu uyanışın öncüleri en çok çile çeken uluslar olmaktadır

Türk
milliyetçileri Türk ulusalcıları bunu unutmamalıdır. Bu hususu bir hatıramla aydınlatmak
isterim: Uygur Türklerine Çin’in bütünlüğünü bozan başka ulusların
yönlendirdiği (özellikle ABD’nin) bir halk olarak bakan
Ulusalcı
bir gençle konuşuyordum. Çin’e hayrandı. Hâlbuki çoğu insanımızın bildiği gibi
Çin’in ekonomik mucizesinin altında sömürdüğü Doğu Türkistan’ın yeraltı
zenginlikleri vardır.

Türkiye
sevdalısı olduğunu düşündüğüm bu genç arkadaş maalesef:  “Hocam Uygur Türkleri de asimile oluversinler”
dedi. Şahsım o an şu cevabı vermişti ve her zaman da verecektir: “Evladım sen
Atatürk’ü ve onun fikirlerini sevdiğini ve temsil ettiğini söylüyorsun. Hepimiz
seviyoruz ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet yaşamasını istiyoruz.
Atatürk Osmanlı coğrafyasında değil Türkistan coğrafyasında doğsaydı bir
hürriyet savaşçısı olarak Osman Batur, İsa Yusuf Alptekin gibi mutlaka Çin’e
karşı mücadele eder gerekirse şehit olurdu.
Asla asimile edilmeyi kabul
etmezdi. Eğer Atatürk ve silah arkadaşları özümüzü, benliğimizi kaybetmeyi
kabul etselerdi; şu an bizler çok farklı uluslar olmuştuk ve Türk doğmamıştık”.
Doğu Türkistan’ın Çin işgalindeki durumunu 1918 yılındaki Anadolu coğrafyasının
işgali durumu ile karşılaştırmayan insanlarımız gerçekleri görmüyor yahut
gösterilmiyor demektir.

Türk
milletinin istikrarlı bir Türklük, İslam ve insanlık çizgisi vardır. Çağlar
boyu insanların inançlarına ve milliyetlerine saygı çerçevesinde bunu başarmış
yüksek medeniyetler kurmuştur
. “Özgürlük ve
bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk gelecek binlerce yıl insanlığa
ve Türk Milletine ışık olacaktır.
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ve
kurtuluş ilkelerinde dünya dengelerini “yüksek bir strateji” içinde yürüten
Atatürk yeryüzünde hangi inançta olursa olsun nerede Türk varsa onlarla
ilgilenmiş, haklarını ve kültürlerinin korunmasına çalışmıştır.

Yüce
Türk Milleti Aziz Türk Gençliği

Atatürk’ün
gösterdiği istikamette Türklüğün ve insanlığı geleceği size emanettir. Bu
emanete hep birlikle sahip çıkılacaktır. Afrika’sından Kutuplarına kadar gün
doğumundan gün batımına kadar yeryüzü insanlığı Türk’ün adaletini çalışkanlığını,
barışını beklemektedir. Bekleşmekte olan mazlumların umudu Sizsiniz. Türklük,
geleceğin huzur nefesi, can suyudur.

Uygur
yanar yürek kanar

Mezar
ağlar kürek kazar

Hani
Türkler Türk’ü arar

GELİR
GÜNÜ GELİR GÜNÜ

Yaratılış Gerekçesi

    “Halaka’l-insane
min alak.” (Alak: 2) / “İnsanı sevgiden; ilgi ve alâkadan yarattı.” (R. İhsan
Eliaçık)

     Âyette geçen ve
insanın yatatılışını anlatan “alak” kelimesinin bir de mânevî boyutu olan
sevgi, ilgi ve alâka gibi mânâları vardır. Aşk ve sevgi anlamına da gelir.

     Öyleyse: “(Ey
insan! Seni seven, sevgisini göstermek için neye ihtiyacın varsa) yaratan
(yarattığı her şeyi senin hizmetine sunan) Rabbinin adıyla oku! (Alak: 1) (Veli
Tahir Erdoğan)

    “(‘Alak’ın) masdarı
(ayrıca) sevmek, tutkun olmak demektir.

      (Allah insanı ona
karşı olan) ilgisinden, alâkasından, sevdiğinden (dolayı yarattı gibi mânâlar)
teolojik açıdan yorumlanmaya (daha) müsaittir.

      (Evet) içinde
yaşadığımız evreni çekip çeviren, ayakta durmasını sağlayan bir yüce “Rab”
vardır.

      O bizi
“yaratarak” varlık sahnesine çıkarmıştır. Bunu (da insana karşı), duyduğu
sonsuz sevgi, ilgi ve alâkadan dolayı yapmıştır.

      (Üstelik)
karşılıksız olarak boyuna vermiş de vermiş, verdiği nimetler hesaba kitaba
sığmaz olmuştur….Şu halde “alak”tan yaratılma ifadesini (bir de) bu çerçeve
içinde yorumlamak gerekir.

     Rabbimiz ile ilk
karşılaştığında öğrenmek isteyeceği ilk şey ne olabilir? Merakımız daha
çok…bizi varlık sahnesine çıkaranın, bunu neden yaptığı değil midir?

    “Nasıl yaratıldım?”
değil, “Niçin yaratıldım?”

      Vahiy ve din asıl
bu soruya cevap için var değil midir?

     Bu nedenle “alak”
kavramı, (daha çok) hangi mânâdan, niçin yaratıldığımızın cevabı olmalıdır.

     İşte  “alak” bunun cevabıdır; SEVGİ, İLGİ ve ALÂKA.

     İnsanın ve bütün
varlığın kökeninde bunun olduğu anlaşılıyor.

     Demek ki,
yaratılış, evrene boyuna yayılan sonsuz bir şefkatin, taşan coşkun bir
sevginin, oluş ve akışı ilgi ve alâka yumağı haline getiren yüce bir merhametin
eseridir. Nitekim Allah insanları sevgi ve merhamet (rahmet) için yarattığını
söylemektedir. Peygamber bunun için yani sevgi ve merhameti insanlıkta
yaymak  için gönderilmiştir.” (Yaşayan
Kur’an, R. İhsan Eliaçık)

x

     Asıl yaratılış
gerekçesi ise, iki cihan serveri Hz. Muhammed Mustafa’dır.

     Bu hakikat şu
beyitte muhteşem şekilde dile getirilmiştir:

 

   “Muhabbetten oldu
Muhammed hâsıl,

     Muhammedsiz
muhabbetten ne hâsıl?”

 

     Bizler ise, onun
şahsında kendimize de bir pay çıkarıyor ve diyoruz ki:

     Bu dünyaya
gönderiliş sebebimiz; O’nun yüzü suyu hürmetinedir.

     Çünkü kâinat /
evren Hz. Peygamber’in şahsında biz insanlar için yaratılmış;

     Bizler de, Allah
için yaratılmış bulunuyoruz.

 

     Nitekim
Muhyiddin-i Arabî,

   “Küntü kenzen
mahfiyyen fehalaktü’l-halka liya’rifûni.”

     Hadis-i şerîfinin
beyanında:

   “Mahlûkatı yarattım
ki, Bana bir ayna olsun ve o aynada cemâlimi göreyim.”

     Demiştir.

     Bu da gösteriyor
ki, Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı hâlde, sırf Lezzet-i Mukaddese’si için,
kendisini bulacak, bilecek ve her şeyden çok sevecek ve istediği gibi olacak
insanı, üstelik özene bezene yaratmıştır.

Türkiyem Cennetim

         “Türkiyem
Türkiyem Cennetim,

           Benim güzel
memleketim.”

           Dağıyla
taşıyla güzel mi güzel,

           Her şeyiyle
hoş mu hoş.

           Hele
insanıyla, oluyorum yoldaş.

           Durma sen
de, sıcak bağrına koş!

           Ol mânen
güzelce bir sarhoş!

           Yer yer
duyarak heyecan,

           Okudum
hakkında nice zaman.

           Zaman oldu,
geçmişi soludum.

           An geldi, suud ettim göklere,

           Aşarken
katmanları, selam dedim bulutlara;

           Ermiş gibi
oldum, Mele-i a’lâya,

           Açtım
ellerimi Yaradana;

           Başlamak
için duaya.

           Sanki başım
değdi, Yıldızlara ve Ay’a!

           Sual
dalgaları içinde, yükseldim semaya!

           Cevaplar
indi birer birer;

           Akıl
erdiremedim bu muammaya!

           Gâh mâziye
indim,

           Gâh ânı
yaşadım.

           Bâzan
istikbâle kanatlandım.

           Mahza / Sırf
akıl, fikir

           Ve mantıkla
örülü,

           Tefekkürle
müzeyyen / süslü;

           Girdim mânâ
Cennetine.

           Maddî
Cennete girmeden,

           Tanıdım o
eşsiz, mekân ve yeri.

         “Mutu kable en
temutu.”

           Sırrına
erdim sanki.

           Ülkemin
mes’eleleriyle,

           Yoruldum
zihnen;

           Kaosta
nizamı,

           Karışımda
terkîbi,

           Tabiatta
esmayı

           Müşahade
ettim.

           Bu ülkede
yaratıldığıma,

           Dedim bin
şükür.

           Olsun bu
bakış, gençlere iksir.

           Olsun bu
görüş, yaşlılara şifa.

           Olsun
hanımlara, Cennet-âsâ bir yuva.

           Tefekkür
ufuklarına açılan, bir ova.

           Batı
insanına da,

           Diyelim:

           Sen de
faydalan bizden;

           Doyasıya;

           Ama unutma!

           Misafireten.

Devletin Onuru

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu daha önce “15 Temmuz Darbesinin
finansörü” olduğunu ilan ettiği BAE (Birleşik Arap Emirlikleri)’ne gitti.
Soylu’nun BAE başkenti Abu Dabi’de, Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Saif
bin Zayed Al Nahyan ile verdiği resmi gördüğümde bir Türk olarak kendimi
aşağılanmış gibi hissettim.

Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan”
isimli hikayesindeki elçi Muhsin Çelebi aklıma geldi. Önce canı ve
bütün malı pahasına devletin onurunu koruyan yiğit Muhsin Çelebi
’nın
tavrını düşündüm.

Arkasından “Darbeci, katil” dedikleri kişinin gözüne bir sevgi
pıtırcığı gibi gülümseyerek bakan İçişleri Bakanımızı
düşündüm.

Gözlerimden o masalsı kaftanın incileri
gibi gözyaşları aktı.

Nasıl akmasın ki…

Bu büyük devletin, büyük Türk Milletinin temsilcilerine bakan Arap
Şeyhin
adeta “bir avuç dolarla bakın sizi nasıl ayağımıza getirttik”
diyen alaycı bakışlarından incinmemek mümkün mü?

Soylu’nun ziyaretinin amacı sadece “bir avuç dolar”
yoksa BAE’de kontrol altında tutulan Sedat Peker’le alakası var mı? Onu
da sonra öğreneceğiz.

****

Kısaca hatırlatayım “Pembe İncili Kaftan” hikayesinde
olanları.

Osmanlı, Şah İsmail’in elçisi İstanbul’a geldiğinde, onun
sırmalara, altınlara, elmaslara boğarak gönderdiği elçisine padişahın elini
öptürmemiş, ancak dizini öpmesine izin vermişti. Kuşkusuz o da karşılıkta
bulunmaya kalkacaktı.

Bu yüzden devletin onurunu/ şerefini/ haysiyetini koruyacak
bir elçi bulmak gerekiyordu. Sadrazam’ın Şah’a elçi göndermek istediği kişide
aradığı özellikler
herkeste bulunmazdı:

“Bizden elçi gidecek, devleti
temsil edecek adamın çok yürekli olması gerek! Öyle bir adam ki, ölümden bile korkmasın.
Devletinin şanına dokunacak hareketlere karşı koysun. Korkuyla ve şahsi
kaygılarla uğrayacağı hakaretlere boyun eğmesin…”

Sadrazam Muhsin Çelebi’ye “Şah bizimle
boy ölçüşme davasındadır. Er meydanında bize yapamadıklarını, bizim
göndereceğimiz elçiye yapmak ister. Ola ki işkenceyle idam eder. Oysa elçimize
yapılacak hakaret devletimize demektir. Bize öyle bir adam gerekli ki, hakaret
görünce başından korkmasın… Bu hakareti edene aynen iade etsin… Devletini
seversen, sen bu fedakârlığı kabul edeceksin!” der.

Muhsin Çelebi tek bir şartla görevi kabul
eder. Bu görev için devletten hiçbir karşılık almayacaktır. Giden kafilenin de
bütün masraflarını bizzat kendi malvarlığından karşılayacaktır. Nitekim gerekli
göz alıcı muhteşem takımlı atları, süslü hizmetkârları kendi parasıyla düzer.
Ve devletin itibarı için, Kapalıçarşı’dan, ender bulunur pembe incilerle
işlemeli servet değerindeki kaftanı satın alır. Bütün bunlar için malvarlığının
tamamını ipotek ettirir.

Şah İsmail, “Pembe İnci”yi
yalnız masallarda işitmiş, daha nasıl şey olduğunu görmemiştir. Kendisinin daha
görmediği şeye sahip olan bu zengin elçiyi hakareti altında ezmeye karar verir.”
Arkasında cellatları hazır tutar. Elçiyi ayakta bekletmek için, oturabileceği
bir yer olmasın diye, tahtının önündeki şilteleri kaldırtır.

Muhsin Çelebi Padişahın mektubunu el etek
öpmeden doğrudan Şah’ın tahtına yaklaşarak verir. Sonra üzerindeki pembe incili
kaftanı çıkarıp bağdaş kurur oturur. Buradan Padişahı övücü sözlerle mesajını
verdikten sonra izin bile istemeden kalkar çıkar. Şah yerde kalan kaftanın
elçiye verilmesini emreder. Fakat Muhsin Çelebi son darbesini şu sözlerle
vurur:

“Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini
oturtacak seccadeniz, şilteniz yok… Hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha
arkasına koymaz…”

Muhsin Çelebi kafilesiyle birlikte İstanbul’a döndüğünde kaftan
yanında olmadığı için ipotekli mallarının hepsini kaybeder. Ölünceye kadar
yoksulluk içinde basit bir köylü gibi yaşar.

***************************

Erdoğan’ın Onur Kırıcı U Dönüşleri

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bu davranışı bireysel bir tutum
olsaydı hemen istifasını isterdik. Ama Soylu’nun BAE ziyareti hiç
şüphesiz Saray’da planlanmış ve talimatlandırılmıştır.

Son bir senedir Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da “15
Temmuz Darbesinin finansörü” denilen Veliaht Prens Şeyh Muhammed Bin Zayed El
Nahyan ile Soylu’nun verdiği resimlerin benzerlerini vermişti. Çünkü
Erdoğan BAE ile ilişkileri yeşertmeye çalışıyor.

Oysaki Türkiye resmen İnterpole başvurmuş ve “BAE’nin
darbecilere 3 milyar dolar para desteği sağladığını, darbe girişimini
fonladığı”
ve “Uluslararası Casusluk” suçlamasıyla Veliaht Prens
için Kırmızı Bülten çıkarılmasını istemişti.

İktidarın U dönüşleri bundan ibaret değildi.

·        
İstanbul’da konsolosluk binasında
Cemal Kaşıkçı’yı parçalara ayırtarak öldürten “katil” Suudi Prensi Selman’ı
da CB Erdoğan resmî törenle karşıladı.
Erdoğan’ın Selman ile verdiği
resimde Prensin alaycı gülüşü içimizi yaktı. Türkiye’nin Yargı yetkisi
Suudilere devredildi.
Ve dosya kapandı gitti.

·        
“Terör örgütleri adına suç
işlediği ve casusluk yaptığı” iddiasıyla yargıladığımız Rahip Brunson
için “bu can bu tende oldukça vermeyiz” diyen Erdoğan bu sözünü de tutamadı.
Brunson serbest bırakıldı.

·        
Erdoğan’ın son U dönüşlerinden
biri Mısır’ın darbeci lideri Sisi’ye karşı oldu. Erdoğan ‘zalim’,
‘firavun’, ‘darbeci’, ‘katil’
dediği, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah
es-Sisi ile tokalaştı. Bir de “ikili görüşme” gerçekleştirdi. Işıldayan
gözlerle birbirlerine bakan Sisi ve Erdoğan
’ın fotoğrafı da sanki eski iki dost
gibi bir izlenim bıraktı.

Rabia Meydanı’ndaki olaylarda Sisi’ye
bağlı güvenlik güçlerince öldürülen Esma’nın mektubunu Erdoğan gözyaşları
içinde okumuştu. Esma için gözyaşı akıtan
-başta Emine Hanım olmak üzere-
bütün partililer şaşırmış mıdır bilemem. Bu olay sebebiyle AKP’nin geliştirdiği
“Rabia işareti” değiştirilir mi? Onu da bilemem.

·        
Uzun yıllar Erdoğan’ı “İslam
Aleminin Lideri” göstermek için kullanılan “one minute” olayı ve Gazze’ye
insani yardım taşıdığı söylenen “Mavi Marmara” gemisinin
İsrailli askerler tarafından hedef alınması neticesinde, Türkiye ile İsrail
arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi. Önce “gemiyi ben gönderdim”
diyen Erdoğan sonra “giderken bana mı sordunuz?” diyerek inkâr etti.

Yıllardır “terör devleti” olarak nitelendirdikleri İsrail
ile
bu yıl normalleşme başlatıldı. Karşılıklı büyükelçi atamaları yapıldı.

****

Hepsini yazmaya lüzum yok. Elbette bütün bu devletlerle ve de
Suriye (Esad) ile de ilişkilerimiz iyi olmalıdır. Önceki tutumlar yanlıştı. Türkiye’ye
zararları çok büyük oldu.

Şimdi yapılanlar doğru olsa da sert U dönüşleri onur kırıcı.

Eğilmeden bükülmeden, dimdik, onurlu büyük bir devlet gibi
davranarak uluslararası ilişkiler iyileştirilmelidir.

Türk Kadını

0

Son on yıllarda sıklıkla tanık olduğumuz kadına yönelik
tecavüzlerin, cinayetlerin yanı sıra bazı sözde akademik bilgiçlerin ‘’kadının
yeri evidir, dışarıda değil otursun çocuğuna baksın, evinin işini yapsın, eşini
memnun etsin’’ mealinde üretimler Türk kadınına yapılacak esef verici
davranışlardır saygısızlıktır kendi varlığını inkâr etmektir.

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca
ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında
ve yanında olduğunu görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu Gazi
Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir kesit sunalım:

‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn
mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini
ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin
yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?

Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer
kαzαnılmαsı gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve
kültürle, gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın
Αvrupα kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlɑrın üstüne
çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen
ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım.

Zαmαn ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev
αdımlαrıylα yürüdükçe; hαyαtın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat
yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği
terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri tαşıyαn
evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şαhıslαrındα tαşımαlαrınα bağlıdır. Bu
sebeple Kαdınlαrımız, hαttα erkeklerden dαhα çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα
fαzlα bilgin olmαyα mecburdurlαr!

Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği terbiye eski
devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anαlαrı için gerekli vαsıflαrı
tαşıyαn evlat yetiştirmek, evlαtlαrını bugünkü hαyαt için fααl bir uzuv haline
koymαk pek çok yüksek vαsıflαrı tαşımαlαrınα bağlıdır. Onun için Kαdınlαrımız,
hαttα erkeklerimizden çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα bilgili olmαyα
mecburdurlαr; eğer hαkikαten milletin αnαsı olmαk istiyorlαrsαnız.

Bizim dinimiz hiç bir vakit kαdınlαrın erkeklerden geri
kαlmαsını talep etmemiştir! Αllαh’ın emrettiği şey erkek ve kadın Müslümαnlαrın
ilim ve İrfan edinmeleridir. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı αrαmαk ve nerede
bulursα orαyα gitmek ve onunlα mücehhez olmαk mecburiyetindedir.

Tαrlαlαrdα erkeklerle birlikte çαlışαn, kαsαbαlαrdα pαzαr
yerine giden, yumurta ve tavuğunu sαtαn, ondan sonra kendisine gerekenleri
bizzat satın αlαn, çαlışmαlαrının hepsinde kocαlαrınα yardımcı olɑn kαdınlαr!..

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde Αnαdolu köylü
kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek olαnαğı yoktur.

Kαdınlαrımız eğer milletin gerçek αnαsı olmαk istiyorlαrsα,
erkeklerimizden çok dαhα aydın ve faziletli olmαyα çαlışmαlıdırlαr.

Milletin kαynαğı, toplumsαl hαyαtın temeli olɑn kadın αncαk
faziletli olursα görevini yerine getirebilir’’.

*

Bu fosilleşmiş beyinleriyle, bedevi kültürüyle beslenmiş bu
bilgiçler’’ anası’’ hakkında ne düşünüyor dersiniz?

Kız çocuklarını toprağa gömen ‘’bedevi kafası’’ şimdide sen
okuma çalışmana gerek yok diyor. Onüç yaşında başkalarının seçtiği kişilerle
evlen istiyor. Senin çocuklarını karanlık saçan mekteplerde/ karanlık
mahfillerde tecavüz edilmiş, kişiliği iğdiş edilmiş, beyni köleleştirilmiş,
hurafeci inançlarla kendi hükümranlığına parya yapmayı düşünüyor.

Sen okursan senin çocuklarını eğip bükemezler, köleleştiremezler…
Sen okursan, senin çocukların karanlık fikirlere karşı gelir, kişilik ve irade
sahibi olur, okuyup öğrenmeye aç olur, bilim üretmek ve insanlığa katkı
sağlamak, gelecek nesillere mutlu müreffeh ve adil bir dünya bırakmak onda vaz
geçilmez bir amaç olur.

Kur’an okuyup anlayamasın diye Arapça okumasını
tembihlerler. Okursan, okuyup anlarsan, iffetin kara çarşafın içinde
olmadığını, insanın aklında şekillendiğini öğrenmeden korkarlar.

Türk kadını!… Sen okuyup münevver olursan, bunların hiç
birini yapamazlar… Sen aydınlık geleceğin ışık kaynağı olursun, ‘’Türk Çağının
Ana Rahmi’’ olursun.

Greater Fool Teorisi

0

Greater Fool Theory, daha sonra daha da yüksek bir fiyata satılabilmeleri
durumunda, varlıkları gerçek değerlerinin üzerinde hatta bazen çok üzerinde satın
alarak para kazanılabileceğini öne süren bir teoridir.

 

Teorinin
daha iyi anlaşılabilmesi için Türkiye’deki ikinci el araç piyasasından örnek
verelim. Diyelim 5 yaşında orta sınıf bir otomobili ilk sahibinden 300 bin
TL’ye aldınız ve hemen ertesi gün 310 bin liraya sattınız. Sizden otomobili
alan kişi de bu otomobili bir sonraki gün 320 bin liraya sattı. Ondan otomobili
alan kişi de hemen ertesi gün 325 bin liraya sattı. En son alıcı da bu otomobili
daha yüksek fiyata satıp kar elde edebileceği düşüncesiyle 327 bin liraya aldı.
Ama otomobilin bu son alıcısı satamadı, kendisinin satın aldığı fiyata bile
alıcı bulamadı, otomobil elinde kaldı ve “greater fool” oldu.

 

Ticarette
bazen de elinizdeki ürünü zamanında yani o ürün en yüksek değerine ulaştığı
anda satmayarak zarar edersiniz. Yine Türkiye’deki yaygınlığından dolayı ikinci
el otomobil piyasasından devam edelim. Diyelim ki 10 yaşında bir aracınız var
ve bu aracı 250 bine satıp üzerine 100 bin lira daha koyduğunuzda aynı aracın
sıfırını alabiliyorsunuz ve hem aracınızın müşterisi hazır hem de cebinizde
sıfırını alacak 100 bin lira birikiminiz var ama satmadınız. (Türkiye’de şu an
bunu elbette imkânı yok, ücretleri farazi olarak yazıyorum) Bir sene sonra
aracınızı 270 bine satabiliyorsunuz ama sıfırını almak için artık üzerine 200
bin lira koymanız lazım. İmkanlarınızı zorlayarak bunu yapabilme şansınız var
ama yapmadınız. Bir sene sonra aracınızı 300 bine satabiliyorsunuz ama sıfırını
alabilmek için artık üzerine 400 bin eklemeniz lazım. Üstelik aracınızın yaşı
da büyüdüğü için piyasa fiyatından bile alacak müşteri çıkmıyor. Hem aracınızı
değerinde satamıyorsunuz hem de artık sıfırını alacak ekonomik imkana sahip
değilsiniz. Üstüne aracın yaşı ilerlediği için sık sık arıza yapmaya başladı ve
sanayideki ustalar da cebinize ortak olmaya başladılar. Tabiri caizse siz otomobile
değil, otomobil size binmeye başladı. Bu saatten sonra geçmiş olsun artık araç
elinizde patladı ve üzülerek belirtiyorum ki zarar ettiniz.

 

Benzer
durum siyasette de geçerli.

 

Düşünün
ki 20 yıldır ülkeyi yöneten ve miadını çoktan doldurmuş bir siyasi iktidar var.
Siyasi iktidar hem çok yakıyor hem de yaşı ilerlediği için çok arıza yapıyor ve
bu haliyle artık sizin ekonomik dengelerinizi alt üst etmiş durumda. Üstelik bu
siyasi iktidarı sıfırıyla ve daha az maliyetle değiştirme imkânlarına daha önce
sahip olmuşsunuz ama bu imkanı kullanmamışsınız. Artık iktidar size binmeye –pardon-
siz iktidarı sırtınızda taşımaya başlamışsınız.

 

Mevcut
siyasi iktidar ülkenin ekonomisini, yargı sistemini, eğitim sistemini, güvenlik
sistemini, sağlık sistemini bozmuş durumda. Üstelik bu iktidarı sıfırıyla
değiştirmezseniz ileride değiştirmek sizin için çok daha pahalıya mal olacak ve
daha büyük bedeller ödeyeceksiniz.

 

2007’de
bu iktidarı değiştirme fırsatınız olmuş ama siz fırsatı kaçırmışsınız. 2011’de
yine kaçırmışsınız, 2015’de tam değiştirdik derken sizi kandırmışlar ve fırsatı
bir daha kaçırmışsınız, 2018’de fırsatı elinizin tersiyle itmişsiniz ve bu
günlere gelmişiz.

 

2023
öyle bir dönüm noktası ki eskiye göre daha pahalıya mal olsa da, ya bu iktidarı
değiştireceksiniz ya da iktidar daha çok yakmaya, daha çok tamir görmeye,
kesenize daha çok ortak olmaya devam edecek. Değiştirmezseniz, iktidar belki
hurdaya dönecek ama sizin onu sıfırıyla değiştirecek mecaliniz bile kalmayacak.

 

Sizce
bu iktidarı artık sırtınızdan atıp sıfırıyla değiştirme zamanı gelmedi mi?

Aykırı Yazılar

0

En sonra
söylenmesi gerekeni, en başka söyleyeceğim: Eserin yazarı; milletinin ve
devletinin delisidir. Milletine, devletine ve ülküsüne toplu iğnenin sivri ucu
kadar zarar verenlere… Hattâ zarar vermeye teşebbüs edenlere karşı kalemini
soyadı gibi, sözlerini hançer gibi kullanan bir Türk milliyetçisidir. Hak eden
her kim olursa olsun, aykırı söz söylemekten, aykırı yazılar yazmaktan
sakınmayı kendisine yakıştıramayacağı ihânet sayar. Bilir ki, ‘Haksızlıklar karşısında sessiz kalan, dilsiz
şeytandır
.’

12 Eylül 1980
askerî darbesinin mazlum mağdurlarından olan Abdullah Kılıç; 04.01.2006 –
15.06.2011 târihleri arasında kaleme alıp basın organlarında yayınlanan
makalelerini bir araya toplayıp 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 488 sayfalık
kitap hâlinde okuyucuyu sunmuş. Çok da iyi yapmış. ‘Geçmişini bilmeyenler, geleceğin körüdür’ fehvasının gereğini
yerine getirerek geçmişteki olayların hatırlanması, tahlil ve tenkidinin
yapılması geleceğimizi tanzim edebilmemiz için hayatî öneme sâhiptir. Candan aziz
vatanımızda yönetim kadroları değişse bile karşılaştığımız problemler,
aşamadığımız handikaplarla sık sık karşılaşıyoruz. ‘Hafıza-i beşer, nisyan ile mâlul’ olduğu için hâdiselerden ders
alınmıyor ve târih tekerrür ediyor.

269 adet
makalenin her biri, âdetâ bir yudum su ile yutulabilecek, tedâvi tesiri yüksek küçük
haplar gibi…

Makalelerden
bâzılarının başlıkları: *Türk Milliyetçiliği. *Başörtüsüne Takılanlar ve
Başörtüsü Takanlar. *‘Ah Şu Deli Türkler’,
*Akıl ve Vicdânı Olanlara Üç Yazı. *Dikkat! Dikkat! Ey Devletlüler. *Daha
Agresif Olacağız!’ *Bu Ülke, Bu Millet. *İktidar ve Dürüstlük. *Nur Sağanağı.
*Kuyunun Dibine Kendisi Asan Adam. *Ey Kahraman Millet. *Benim İrticam Geldi. *Devlet
Neden Derinleşemiyor? *Başkan Bu Ne ki? *MHP mi, BBP mi? *Andıç, Açkıç,
Eşgüdüm. *İhtilâl ve Yargı. *Alevîler ve Siyâset. *Deli Olmak İyidir! *Edep Ya
Hu! *Neron Roma’yı Niçin Yaktı? *Öfke Zirvede, Toplam Seviye Sıfırın Altında.
*Def-i Hâcet Zarûreti. *ABD-Türkiye İlişkileri. *Zeki Sezer Bey’e Açık Mektup.
*Aziz Kürt Kardeşim. *Din Bahsi. *Yarın Çok Geç Olabilir. *Alevîlik ve
Düşkünlük. *CHP’liler Mezarlığı. *Masonluk ve Değerlerimiz. *Bu Militanları
Tanıyın. *Gönlümde Taht Kuran Şehir: Semerkant. *Durmuş Hocaoğlu’nu Sevenler Lütfen
Okuyunuz. *İnsan, İman ve İslâm. *

Kitabın ismini
temsil eden makaleler: *Tayyip Erdoğan – Ülkücüler. *Genç Arkadaşa. *Mürâiler
ve Münâfıklar. *Ama Hangi Atatürk? *Konuşmayın Lan! *Bunları Anlayamıyorum.
*Sayın Başbakan. *Kürt Kardeşim. *Acı Gerçekler. *Yüreğimi Yakan Mektup. *Sayın
Başkan, Değerli Arkadaş, Vefâlı Dost. *Târihten Bugüne Kürt Meselesi.
*Atatürk-Ordu-Politika. *Türk Dış Politikası ve Azerbaycan İlişkileri.

Kitabın adını
temsil eden cümleler:

*Biz bu
topraklara, Anadolu’ya pasaportla gelmedik. Dağları enginleri yara yara geldik.
Küffarı kürüye kürüye, ardımızda mağrur kralların tahtlarını sürüye sürüye
geldik. Anadolu’yu ebedî yurt yaptık. *Teslim Olmaya Değil, Teslim Almaya
Geliyorlar. *Kart Monşer Vekile Göndermeler. *Yapmayın Be! Abilerim Ablalarım.
*Tüneldeki Işık. *Akan Kanların Vebâli, İdam Cezâsı Kaldıranların Boynundadır.  *Şâyet bir konu, uzun süre tartışılıyorsa, iki
tarafın da haksız olma ihtimali kuvvetlidir. *Hiç kimse Alevilere Aleviliği
târif etmeye kalkışmamalıdır. *Millet ve milliyetçilik meselesini
ulusalcılık-ulus diye ele alanları ayakkabılarını ters giyerek tebdil-i kıyâfet
yaptığını zanneden solcular olarak algılıyorum.  *Toplumumuzu aynı düşündürebilmek için büyük
emek ve çaba sarf edenler bu uğurda özel eğitim programlarını ısrarla savunup
uygulayanlar günümüzde bir telaş ve ümitsizlik içindeler.

Kitaptan
Tadımlık Bir Bölüm:

İKTİDAR ÇILDIRDI MI?

Yabancı dille eğitim
meselesiyle ilgili olarak basına yansıyan haberlere bakınca düşünmekten kendimi
alamadım.

Hiç şüpheniz olmasın
ki; seçimlere günler kalmış iken iktidar şâyet bu ucube anlayışa bir izah ve
tevil getiremezse şaşıracağı bir tokat yiyecektir.

Efendim ülkenin en
önemli meselesi olan yabancı dil eğitiminde âcil bir çözüm bulmazsak bittik
demektir!

Onun için ‘dışarıdan özellikle İngilizceyi öğretebilecek
40.000 eleman ithal edelim, ana okullarından itibâren yavrularımızı bu hümanist
ve mahâretli ellere teslim edelim!

Böyle bir düşünce
millî eğitim adına karar verme düzeyinde olan insandan veya insanlardan nasıl
sâdır olabilir öncelikle bunun izahı gerek.

Bence bunun sebepleri
şöyle sıralanabilir:

-Bir türlü aşılamayan aşağılık duygusu.

-Millî şuur yokluğu.

 -Târihten bîhaber
olmak, hâliyle târihî bilinçten nasipsizlik.

 -Zekâ seviyesi
düşüklüğü sebebiyle uzmanlarınca yönlendirilme.

Bu satırların yazarı
dünyada dolaşan ve istifade edilebilir durumdaki bilginin %80’den fazlasının
İngilizce olduğunu biliyor ve bir yabancı dil, özellikle de hâlen daha çok İngilizce
bilmenin kişiye sağlayacağı avantajların farkındadır.

Kişinin kendi dili
üzerinde gerekli eğitimi alması, dilin hakkını vererek yazıp konuşabilmesi
kişiliğinin, düşüncelerinin ve ideallerinin oluşmasında nasıl müspet etki
yapıyorsa, gelişigüzel bir yabancı dil eğitiminin de kişilik parçalanmasını ve
yaşadığı topluma yabancılaşmayı beraberinde getireceği gözden uzak
tutulmamalıdır.

Böyle bir kararın verilmesinde
bakanlar kurulu, hattâ meclisin dışında ülkemizin önde gelen dil bilginlerinin,
felsefecilerinin, târihçi ve antropologlarının, edebiyatçılarının ve
şâirlerinin, psikologlarının sosyologlarının üzerinde yoğunlaşmış oldukları
bilgi ve fikirlerine hayatî ihtiyaç vardır.

Bizim yabancı dille
cebelleşmemizin ve muvaffakiyetsizliklerimizin târihi 1690 yıllarına kadar
iner. Bu vadide Sultan Birinci Abdülhamid Han zamanında yapılanlar,
yapılamayanlar, vazgeçilenler ve cumhuriyet târihimizin bu husustaki, tecrübesi
bize önemli bir baz fikir verebilir.

Devlet-i Âl-i Osman’ın
zevâle uğrama sebeplerinden birinin dış politikada dilimizi ve kulağımızı hattâ
kalemimizi yad ellere vermek olarak tespit etmiş ve bunun için canhıraş çabalar
sarf edilmiştir. Lâkin bu dil belâsından kurtulamamıştır!

Osmanlı’yı çökertenler
özellikle İttihat ve Terakki ileri gelenleri başta Fransızca olmak üzere birden
çok dil biliyorlardı üstelik Enver Bey Almanca da biliyordu lâkin varılan nokta
da biliniyor.

Çocuklarımıza dil
öğreteceğiz derken onların hayatlarını şekillendirecek rol modelleri
İngiltere’den veya o kültür dünyasından seçersek bu izahı mümkün olmayan bir
hamakat olur.

Milletimiz böylesi bir
tasarrufa asla razı olmaz, iktidara gerekli dersi verir.

Şâyet iktidarın aklını
başına devşirmesini istiyorsak onun alternatifini oluşturmaya mecbur olduğumuzu
bir kere daha ifâde ediyorum.

Bu alternatif ne içi
dışı kaynayan CHP ne millete oyunların tezgâhlandığı mahfillerin ve salonların
alkışçıları ve ne de zoru görünce emâneti ortada koyup gidenler olamaz.
(s: 467-469)

Kitabın Arka Kapak Yazısı

Abdullah Kılıç, Aykırı Yazılar’da, birikimleriyle,
gözlemleriyle olanları yazıyor, olacaklara ışık tutuyor, târihe not düşüyor.

Tarih sürecinde Türk
insanının iniş ve çıkışlarını derin vukufıyetle tahlil ediyor, şaşırtıyor,
düşündürüyor.

Aykırı     Yazılar’daki       her bir yazı merak uyandırıyor, ‘Biz ne idik, ne olduk, nereye varırız?’
sorularının cevapları kendiliğinden beliriyor.

Var olabilmek için
bilmek gerekir. Okursak öğreniriz ve biliriz.

Aykırı Yazılar sizi
zaman tünelinden geçiriyor, ufuk açıyor, geleceğe yol çiziyor.

***

Kitaptaki makalelerin tamamı okunup yazarlık değerlendirmesi
yapıldığında üç safhanın varlığı hissediliyor. Çıraklık dönemi, kalfalık dönemi
ve ustalık dönemi… Sayın Kılıç ustalık döneminde zirveye doğru ilerlerken
yazılarına son vermiştir. 15.06.2011’den sonra yazmaya devam ettiyse onların da
bir kitap hâlinde yayınlanması, devam etmediyse yeniden yazmaya başlaması ve
yazdıklarını yayınlaması önemli bir hizmet olacaktır.

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

ABDULLAH KILIÇ:

1950
yılında Erzurum’un Olur ilçesinde doğdu. İlkokul ve lise tahsilini Karabük’te
tamamladı.

1975
Yılında Bursa İktisâdî Ticârî İlimler Akademisi’nin iktisat bölümünden mezun
oldu.

Çelik
Sanayi İşçileri Sendikası’nda mâlî müşâvir yardımcısı olarak iş hayatına
başladı. Sonra mâlî müşavirlik görevine getirildi. 

1977
yılında Gümrük ve Tekel Bakanlığında Kontrolör olarak göreve başladı. 1980
yılında askerlik hizmetini Teğmen olarak tamamladı.

Değişik
iş kollarında yönetici ve müteşebbis olarak çalışma hayatı devam etti.

Hâlen
emekli bir okuma tiryâkisi olarak etrafında ve dünyâda olanları anlamaya
çalışarak yaşamaya ve yazmaya devam ediyor…

Üç
evlât babası 7 torun dedesidir.