24.4 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 272

Dr. Öğretim Üyesi RECEP ÇELİK Anlatıyor: ‘Kurtuluş Savaşı’nın Kazanılmasında Din Adamlarının Rolü Çok Büyüktür.’

GİRİŞ:

Osmanlı Devleti, müttefikleriyle birlikte
girdiği Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlûp çıkması üzerine, şartları çok ağır
olan Mondros Mütarekesi’ni 30 Ekim 1918 târihinde imzalamak mecburiyetinde
kalmıştı.

Mütareke sonrası İngilizler, Fransızlar ve
İtalyanlar memleketin çeşitli bölgelerini işgal ederken, ayrıca Paris’te
yaptıkları bir anlaşmayla da başta İzmir olmak üzere Batı Anadolu’nun önemli
bir bölümünü Yunanlılara vermişlerdi. Mütareke maddeleri Osmanlı Devleti’ni
parçalamakla kalmıyor, aynı zamanda devletin asıl unsurunu teşkil eden Türk
halkını da esir etmek amacını güdüyordu.

Oğuz
Çetinoğlu:

Okullarımızda
okutulan târih kitaplarının tamamında,  Kurtuluş Savaşı’nın Müdafaa-i Hukuk
cemiyetleri tarafından başlatıldığı ve daha sonra teşkil edilen düzenli ordunun
gayretleriyle kazanıldığı belirtilmektedir. ‘Gayrı resmî târih’ olarak adlandırılan târih kitaplarının ise ancak
bir kısmında din adamlarının katkılarından söz edilmektedir.

Asıl sorulara geçmeden önce, Türk târihi
boyunca din adamlarının ‘cihad
olarak anılan kurtuluş savaşları ve fetihlerle olan bağlantısı hakkında bilgi
verir misiniz?  

Dr.
Recep Çelik:

Dinî inançlar, târih boyunca insanlar üzerindeki etkisini hiç bir zaman
kaybetmemiş, insan ve cemiyet hayatının devamlı surette müdâhil olmuştur. Târihin
şâhit olduğu büyük savaşlar ve fetihlerin birçoğunda dinî etkilerin görülmesi
bir tesâdüf değildir. İnsanların hayatlarına yön vermek için ortaya koydukları
yazılı veya yazısız kanunlarda dinî kaidelerin büyük rol oynadığı
bilinmektedir.

Herhangi bir dine mensup olan insanlar
arasında o dini iyi bilip gereği gibi yorum yapabilme özelliğinden dolayı
toplum tarafından kabul gören saygın şahsiyetler her zaman var olmuştur. Onlar,
bu özellikleri sayesinde halkı etkilemişler, iyi ve doğru bildiklerini öğretip
kötü ve yanlış davranışlardan vazgeçirmeye gayret etmişlerdir.

Bu çerçevede, özellikle İslâm dininde bu
tür şahsiyetler Kur’an ve Peygamber’in sözlerinden hareket ederek daha fazla
önem kazanmışlardır. “Benim
vârislerim ümmetimin âlimleridir
” 
sözüyle Hz. Peygamber’in din bilginlerini kendisine mirasçı ve vekil
göstermesi ve Kuran’da geçen Peygamber’in bütün ifade ve davranışlarının vahiy
kaynaklı olduğu ifadesi bir araya getirildiğinde, toplum içinde kabul gören din
büyüklerinin söz ve hareketleri de, dolayısıyla Kuran ve Peygamber’in
emirleriyle bütünleştirilmiştir.

Çetinoğlu: Âlimlerin itibarlı
insanlar olduğunu söylüyorsunuz…

Dr. Çelik: Ulema, İslâmî
değerlerin kabul gördüğü zaman ve mekânlarda halk nazarında sultan ve
emirlerden daha fazla itibar görmüşlerdir. Sultanların yani devlet
idarecilerinin emrine giren din adamları ise hiç bir zaman hoş
karşılanmamıştır. Bu sebeple muteber din adamları, idareci sınıfını dinî
ölçülere riayet ettikleri nisbette desteklemişlerdir. Bu alandaki ilk uygulamaya
Abbasiler devrinde rastlanmıştır. Bu devirde kadılara maaş bağlanması yoluna
gidilmiş, ancak bu uygulama o zamana kadar devam ettirilen ‘Allah
rızası için hizmet
’ prensibinin bozulmasına sebep olmuştur. Böylece
halkın ulemaya olan güveni zayıflamıştır.

Çetinoğlu: Türklerde durum
nasıldı?

Dr. Çelik: İslâm’ın
bayraktarlığının Türklere geçmesiyle birlikte, din adamları yönetim karşısında
daha bağımsız ve toplum üzerinde daha etkili olmaya başlamışlardır. Selçuklular
ve diğer çağdaş Türk devletlerinde İslâm diniyle tanışma ve yakınlaşmanın henüz
devam ettiği ve dinî hayatın yerleşme döneminin yaşandığı 9. ve 10. yüzyıllarda
ise, toplum ve devlet düzeyinde gerekli alakayı görmüşlerdir.

Moğol tasallutunun hüküm sürdüğü
dönemlerde batı bölgelerini ve daha ziyade Anadolu’nun iç ve batı kesimlerini
barınak olarak tercih eden Türk göçmenlerinin moral bakımından en büyük
destekçisi zamanın büyük mutasavvıf ve âlimleri olmuştur. Anadolu’nun dinî
alanda büyük ün kazanan âlim ve mutasavvıfların Ahi Evren (ö. 1262),
Sadrüddin-i Konevî (ö.   1275),  Mevlâna Celaleddin-i Rumî (ö.  1273), Fahruddin-i Irakî (ö. 1283)
olduklarını görmekteyiz. Bu ve buna benzer daha birçok din adamının çalışma ve
gayretleri sayesinde Anadolu Türkleşmiş, İslâmlaşmış ve daha nice yüzyıllara
mührünü vuracak bir Türk-İslâm coğrafyası haline gelmiştir.

Çetinoğlu:
Osmanlı
dönemine bakarsak…

Dr. Çelik: Osmanlı
Devleti’nin kuruluşundan itibaren ve daha sonraki dönemlerde âlimler devlet
yapısı içersinde ve sosyal gruplar arasında temel direklerden biri olarak en
güvenilir zümreyi meydana getirmiştir. Ulema tabakası müderris, müftü, kadı,
hatip, imam ve müezzin vb. olarak Müslüman halkla sürekli yakın ilişki kurma
fırsatına sahipti. Bu yüzden onların tavrı, toplumdaki genel anlayışı etkileyebilmekteydi.
Ulemanın toplum üzerindeki otoritesinin ve siyasî gücünün üç temel kaynağı
vardı: İslâm dinini en iyi bilen kişiler olduklarının halk tarafından kabulü
bunların ilki ve en önemlisiydi. İkincisi, ulema arasındaki ittifaktı. Bu
ittifak onların bilinçli bir sosyal grup olarak anlaşılabilir olmasını
sağlıyordu. Üçüncüsü ise, halkın desteğiydi.

Osmanlı Devleti, öteden beri ulemaya büyük
sevgi ve hürmette bulunmuştur. Osmanlı eski sultanları, ilim ve maarifin
ilerlemesine özen göstermişlerdir. Bursa, ilim adamları, şair ve edebiyatçılar
şehri olmuştur. İstanbul’un alınmasından sonra Fatih Sultan Mehmed Han,
dünyanın her tarafından değerli birçok ilim adamını İstanbul’da toplamıştır.
İstanbul ilmin beşiği olmuştur. Kurulan yeni medreselerden devlet adamı,
doktor, hâkim ve mühendis gibi şahsiyetler yetişmiştir.

Bilgi ve kavrayışıyla üstün durumda
bulunan ulema, hem şer’î ve aklî ilimlerde en üst seviyeye ulaşır, hem de mülkî
ve siyasî tecrübe kazanmalarına yol açan devlet işleriyle olgunlaşırdı. İlmiye
mensupları her bakımdan doğru bilgi sahibi ve temiz insanlardan meydana
gelirdi. Halk arasında hak ve adaletle dâvâ gördüklerinden havâss ve avamca
saygı görürlerdi.

Osmanlı Devleti’nde ulema zümresi, temsil
ettiği dinî kimliğinden dolayı hep ayrıcalıklı ve güçlü bir sınıf olarak
varlığını devam ettirmiştir.

Çetinoğlu: Bu güçlü yapı
Kurtuluş Savaşı sırasında nasıl devreye girdi?

Dr. Çelik: Şehirlerinin
Yunanlılara verileceğini daha önceden sezen İzmirliler, ilk tedbir olarak hemen
bir araya gelip teşkilatlanma ihtiyacı duymuşlardı. Bu teşkilatlanmada
dindarlığı ile tanınan İzmir Valisi ve 17. Kolordu Komutanı Nureddin Paşa’nın
desteği önemli rol oynadı. İzmir’deki vatansever din adamları ve müderrisler
Cemiyet-i İlmiye, Cemiyet-i İslamiye ve Müdüfaa-i Hukuk-ı Osmaniye gibi
kuruluşlar etrafında birleşmişlerdir.

Çetinoğlu: Hepsi İzmir’de mi
faaliyet gösteriyordu?

Dr. Çelik: Manisa Müftüsü Âlim
Efendi, Manisa ilçelerinden Kula’da Müftü Mehmet Rasih Efendi, Turgutlu Müftüsü
Hasan Basri Efendi, Kırkağaç Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, sözü edilen
derneklerin şubelerini bulundukları ilçelerde kurmuşlardı.

 

Çal İlçesi Müftüsü Ahmet İzzet Efendi’nin
çalışmaları ayrı bir önem taşıyordu.

Topladığı gönüllü birliklerle Aydın-Köşk
cephesinde düşmanla çarpışmış, Millî Mücadeleye sadece bedenen değil, binlerce
liralık servetiyle de katılmıştı.

Çetinoğlu: Mustafa Kemal
Paşa’nın Samsun’a çıkışından sonraki gelişmelerden de söz eder misiniz?

Dr. Çelik: Mustafa Kemal,
memleketin kurtarılması vazifesini üstlenmiş olarak Samsun’a çıktığı andan
itibâren halkın tabiî lideri konumundaki din adamlarından büyük destek görmüştür.
Bu destek Samsun Rıhtımı’nda kendisini ilk karşılayan Mavnacılar Kâhyası ve
Samsun Vilayet Meclisi Âzâsı Molla Hacı Dursun Efendi ile başlamış, Havza’da
Sıtkı Hoca, Rufaî Şeyhi Ali Baba, Erzurum ve Sivas yolunda Şeyh Fevzi Efendi
ile devam etmiştir.

Çetinoğlu: Kurtuluş
Savaşı’nın ilk hareketlerinde din adamlarının durumu ne idi?

Dr. Çelik: İzmir Müftüsü Rahmetullah
Efendi, camilerden salâ verilmesini emretmiş ve İzmir’in güzel sesli hafızları,
mevlithanları, her biri birer minareden salâ ve ezan sesiyle şehrin semalarını
inletmişlerdir. Halk vakitsizce okunan salâ üzerine telaş ve heyecan içersinde
sokaklara fırlamıştı. Okunan salâyı, ruhanî vecd içinde dinleyen Müslüman halk
gözleri yaşlı ve heyecanlı Yahudi Mezarlığı’nda toplanmışlar ve gece olunca da
ateşler yakmışlardı. Halk büyük bir heyecan içindeydi.

İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi burada
heyecanlı ve duygu dolu bir konuşma yaptı. Müftü, vatan sevgisinin imandan
olduğunu, İzmir’in asırlardan beri ezan sesleri yükselen semalarında kulakları
tırmalayan ‘çan seslerine katlanmaktansa
şerefle ölerek şehadet şerbetini içmenin daha iyi olacağı
’nı açıklayarak
konuşmasını şu sözlerle bitirdi:

Kardeşlerim!
Ciğerlerinizde bir soluk nefes, damarlarınızda bir damla kan kaldıkça,
anavatanınızı düşmana teslim etmeyeceğinize Kur’an-ı Kerim’e el basarak benimle
birlikte yemin edin
…’

Bu çağrı üzerine bütün halk mukaddes
bildiği değerler üzerine tereddüt etmeden yemin etti. Miting sabah saatlerine
kadar devam etti. Topluluğun dağıldığı sırada işgal kuvvetleri de gemileri ile
limana girmiş bulunuyordu.

Redd-i İlhak Heyeti bir an bile boş
durmamış ve 15 Mayıs sabahı daha önceden kararlaştırıldığı şekilde ülkenin her
tarafına telgraflar çekerek bütün vilayet, sancak, kaza, nahiye ve belediyelere
şu metni göndermişti:

İzmir
ve havalisi Yunan’a ilhak ediliyor. İşgal başladı. İzmir ve mülhakatı kâmilen
ayakta ve heyecanda. İzmir son târihî günlerini yaşıyor. Son imdadımız sizin
göstereceğiniz muavenete bağlıdır. Mitingler yapınız, telgraflarla her yere
başvurunuz ve vatan ordusuna iltihaka hazırlanınız. Vakar ve sükûnetinizi son
derece muhafaza ederek kimsenin incinmemesine itina ve dikkat ediniz
“.

Nitekim bu çağrı tesirini hemen göstermiş
16 Mayıs 1919’dan itibaren Babaeski, Burdur, Ödemiş, Konya, Denizli ve diğer
yerlerde hareketlenmeler başlamıştır. 

Çetinoğlu: Denizli önemli.
Anlatır mısınız?

Dr. Çelik:
Yunanlıların
İzmir’i işgali ve sürekli yayılmacı bir politika tâkip etmeleri, bölgede
bulunan askerî erkândan mülkî erkâna ve din adamından çete reislerine kadar
halk üzerinde etkisi olan herkesi harekete geçirmiştir. Ancak bütün Anadolu’da
olduğu gibi bu bölgede de en önde yine din adamları vardı. Bunlardan en
önemlisi Denizlili Müftü Ahmet Hulusi Efendi idi. O, faaliyetlerini sadece
Denizli livası ile sınırlandırmayarak bütün bölgeyi içine alan bir liderlik
örneği sergilemiştir. Onun gayretleri sayesinde düşman ilerleyişi yavaşlamış ve
Anadolu’yu işgal etmenin her şeye rağmen ‘kolay’ olmadığı anlaşılmıştır.

23-26 Mart 1919 târihlerinde İzmir’de
yapılan bu kongreye Denizli sancağı merkezinden Müftü Ahmed Hulusi Efendi
başkanlığında Belediye Reisi Tevfik, Tavaslıoğlu Mustafa ve Küçükağazâde Ali
Beyler gönderilmiştir.

Kongre devam etmekte iken, Denizli’de
islenilen teşkilatı hemen kuracağını açıklayan Ahmed Hulusi Efendi, İzmir
dönüşünde yoğun bir teşkilatlanma çalışmasına girmiştir. Yaklaşan tehlikenin
büyüklüğü ve vahâmetini halka anlatmak üzere Denizli yöresinin bütün kasaba ve
köylerini dolaşmış, özellikle müftüler ve müderrislerle eşrafın önderlik ettiği
kurullar meydana getirmiştir.

15 Mayıs sabahının erken saatlerinde
mitingi halka duyurmak üzere bulunup kiralanan tellallar çarşı ve mahalleleri
dolaşarak ‘Allah’ını, dinini ve vatanını
sevenlerin Müftülük binası önünde toplanmalarını’
duyurdular. Bu arada
Müftü Efendi, cami imam-hatiplerine de haber göndererek sabah namazından sonra
cemaatle birlikte, miting yerine gelmelerini istedi. Kalabalığın artması
üzerine yanında din görevlileri, tekke şeyhleri, eşraf, öğretmenler ve yedek
subaylar olduğu halde Müftü Efendi Ulu Cami’ye gitti. Buradaki Sancak-ı Şerifi
asılı olduğu yerden tekbirler ve salat ü selamlarla indirerek caminin
çevresinde bekleyen kalabalığın önüne geçti. Daha sonra hep birlikte
tekbirlerle bayram yerine gelindi. Bu anda halkta heyecan doruk noktasına
ulaşmıştı. Mutasarrıf, Belediye Reisi ve bazı eşraf, belediye balkonunda daha
önce yerlerini almışlardı. Çalınan trampetlerle halk sükûnete dâvet edildi. Bir
anlık sessizlikten sonra Müftü Efendi’nin sesi duyulur oldu:

“Muhterem
Denizlililer!..

Bugün sabahın erken
saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı
hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir. Vatana kaşı irtikâb edilecek
cürümlerin Allah ve târih önünde afvı  mümkinâtı yok günahtır. Cihad şartları tam
manasıyla teşekkül etmiş, dinî fariza olarak karşımızdadır. Hemşehrilerim!
Karşımıza çıkarılan dünkü tebaamız Yunan’dır. Onlar öteki düşmanlarımızın
vasıtasıdır. Yunan’ın bir Türk beldesini eline geçirmesinin ne manaya geldiğini,
İzmir’de şu bir kaç saat içinde işlenen cinayetler gösteriyor. Silahımız
olmayabilir, topsuz-tüfeksiz, sapan taşları ile de düşmanın karşısına
çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ve kalbimizdeki iman
ile mücâdelemizin sonunda zaferi kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit,
kalanlar gazidir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir. Sizlere, vatanınızı
düşmana teslim etmenin çaresiz olduğunu söyleyenler, düşman esareti altında
olanlardır. Onlar irade ve kararlarına sahip değillerdir. Bu vaziyette
olanların emri ve fetvası aklen ve şer’an caiz, makbul ve muteber değildir.
Meşru olan; münhasıran vatan müdafaası ve İstiklal uğruna cihaddır.
Korkmayınız, me’yus olmayınız. Bu livâ-yı hamdin altında toplanınız ve
mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak ‘Cihad-ı
Mukaddes Fetvâsı
‘nı ilan ve tebliğ ediyorum… Elinizde hiçbir silahınız
olmasa dahi, üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiilî
mukabelede bulununuz…’

Belediye meydanından taşan hissiyat dalga
dalga komşu il ve ilçelere de yayılmıştır. Nitekim İzmir’in işgalinden dört
saat gibi kısa bir süre sonra düzenlenen bu mitingin çevre il ve ilçelerde
fevkalade tesiri olmuştur.

Müftü Ahmet Hulusi Efendi, çevre il ve
ilçelerde de çalışmalarına devam etti. Aydın’ın kurtarılışında Denizli
Mücâhidlerinin büyük rolü oldu.

Çetinoğlu: Maraş’ta Sütçü
İmam da, Denizli Müftüsü gibi Kurtuluş savaşının simgesi olan din adamlarından
biridir…

Dr. Çelik: İngilizler
Mondros Mütârekesi’nin 7. Maddesini bahane ederek 22 Şubat 1919’da Maraş’ı
işgal etmişlerdir. İşgal üzerine daha önce sürgün edilen 1500 civarında Ermeni
Maraş’a geldi. Bunların isteği üzerine 30 Ekim 1919 başlarında İngilizler
yönetimi Fransızlara devretti. 

Fransızların Maraş’ı işgalinden sonra
olaylar tırmanmaya başlamıştı. İlk olay, Sütçü İmam hadisesidir. Uzunoluk
Camii’nde ücretsiz olarak imamlık yapan Hocaefendi, geçimini temin için
sütçülük yaptığı için ‘Sütçü İmam
olarak anılıyordu.  

I Ekim 1919 Cuma günü Fransızlardan güç
alan Ermeniler, Maraş sokaklarına dağılmışlar, önlerine gelen Türklere hakaret
ediyorlar, millete, dine ve mukaddesata el uzatıyorlardı. Bir Ermeni asker, içtiği
içkinin de tesiriyle sarhoş olup hamamdan çıkan bir Türk kadınına saldırarak
peçesini yırtmış ve: ‘Artık burası
Türklerin değil, Fransız memleketinde peçe ile gezilmez
.’ diyerek
kadıncağıza ilişmek istemiştir. Peçesi yırtılan kadın bayılması üzerine
hadiseyi Kel Hacı’nın kahvesinden gören Türkler hemen dışarı çıkıp olay yerine
gelmişlerdir. Ermeniler ihtarlara, kötü sözlerle karşılık verip silahla
mukabele etmişlerdir. Bu sırada Çakmakçı Sait’in, Ermeni kurşunlarıyla
yaralandığını gören Sütçü İmam, tabancasını çekerek Ermeni askerine ateş
etmiştir. Silah sesleri üzerine, henüz şehri terk etmemiş olan İngiliz
askerleri de gelmiş, mütecâviz Ermenileri, karargâha götürmüşlerdir.

İşgal kuvvetlerine karşı silah çeken ilk
Maraşlı, Sütçü İmam’dır.  O; bütün halkın
ayaklanmasına yol açmış, Maraş’ta istiklal mücadelesinin müjdecisi olmuştur.

Çetinoğlu:
Candan
aziz yurdumuzun diğer bölgelerinde bulunan Ahmet Hulusi Efendi, Sütçü İmam gibi
din adamları, şehitliği göze alarak gerçekleştirdikleri mücâdeleler sonunda
Kurtuluş Savaşı kazanılmış oluyor. Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür
ederim.
 

Dr. Öğr. Üyesi RECEP
ÇELİK:
                                                                                                                                   

1966
Afyon’da doğdu. İlk tahsilini Derbend köyünde, Orta dereceli tahsilini Afyon
ve Isparta’da tamamladı. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Târih Bölümü’ne kaydoldu. Bu bölümden 1989 yılında mezun oldu. Aynı
yıl İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih Bölümünde Yüksek
Lisans çalışmasına başladı. Bu bölümde; ‘Balkan Savaşında Şark Ordusu
Komutanı Abdullah Paşa’nın Hatırarı ’ adlı tezini hazırladı. 1991 târihinde
İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde aynı bölümde Doktora
programına kaydoldu. Bu bölümden ‘Millî Mücadelede Din Adamlarının Rolü’ adlı
teziyle bilim doktoru oldu. Sahasıyla ilgili birçok inceleme ve araştırmaları
bulunan Çelik, İngilizce bilmekte olup evli ve iki çocuk babasıdır.

Fikir Damlaları

     Toprak sürülüp,
altı üstüne getirilip, sularla istilâ edilip, güneşte yanıp kavrulduktan; ancak
bu çileleri çektiktan sonra, bağrına bırakılan tohuma analık etmeye başlıyor.
Bağrında ona yer veriyor.

     İnsanın istediği
kıvama gelinceye kadar toprak; kendisine verilen yetiştiricilik kabiliyet ve
potansiyelini harekete geçirerek; tohum ve çekirdeği sıcak ve soğuklarla
yoğurup, güneşin ışınlarını içine çekip, sabahların serin havasıyla sinesini
doldurduktan sonra, bir süre bu iş ve faaliyetler sonunda bağrındaki tohum; ya
bir çiçek, ya bir ağaç, ya bir sebze ya da bu gibi yetiştiriliş ve bitirilişler
olarak bize sunuluyor, hizmetimize veriliyor, zevkimize âmâde kılınıyor.

     İnsan da öyle
değil mi? Allah’ın ilminden, sırasıyla Ruhlar Âlemi!ne, oradan Ana Rahmi’ne,
oradan Dünya’ya. Dünya’da nice meşakkat ve zorluklarla haşir neşir olduktan
sonra; yetişmiş olgun bir insan olarak; diğer insanlar arasındaki mukadder /
takdir edilen yerini alıyor.

     Kendisinden
bekleneni yapmaya çalışarak maddeten ve manen dünya kademelerinden geçerek,
daha doğrusu geçirilerek istenen kıvama getirilip, kendine yeter bir hâlde,
dünya hayatının kendine ayrılmış köşesinde; ebed yolculuğunun başlayacağı güne
kadar çırpınıp duruyor.

     Kısaca ancak
“Hamdım, piştim, yandım.” safhalarından geçerek; yaratılış gayesini yerine
getirerek; Allah’a lâyık bir muhatap / kendisine hitap edilecek bir duruma
yükselmiş oluyor.

x

     İnsanlık tarihine
baktığımızda, insanlarda bir yaratıcıya inanmak, ona tapmak ve taptıkları için
çeşitli mâbetler, tapınaklar yapmak hep olagelmiştir.

     Taptıklarına
verdikleri isimler farklı, tapınaklar çeşitli olsa da, tarihin her devrinde
insan; bir yaratıcıya tapma ihtiyacını hep duymuş ve hissetmiştir. Fakat bu
ihtiyaç peygamber olmadıkça veya 
peygamberden uzak kalınca; insanların çok detaylı menfî dalâlet
yollarına sapmalarına ve düşmelerine sebebiyet vermiş; insanların doğru olan
fıtrî ihtiyaçlarını teminde ve yoluna koymakta, çok yanlış adımlar atmasıyla
neticelenmiştir.

     Bu insanların
akılları yok muydu? Vardı. Fakat o aklın da akıllı olmaya ihtiyacı vardı. O
akıl; akıl olmalıydı. Yani o ihtiyaç duyduğu sahayı; enine boyuna bilmeliydi.
Çünkü akla da, akıl gösterici bir akıl gerekiyordu. Tıpkı ışık olmayınca göz;
bir işe yaramadığı gibi, göz hükmünde olan aklın da, bir ışığa ihtiyaç ve
gereksinimi vardır. O ışık ise, konuşmak istediği veya yazmak arzu ettiği;
kısaca fikir yürütmek istediği sahada ehil olması, o hususu en ince teferruat
ve ayrıntısıyla çok iyi bilmesidir. Yoksa belli bir konuda eğitim almamış bir
akıl; o konuda bir işe yaramaz.

     Tıpkı fizik
eğitimi almayan birinin “Aklım var!” diyerek, fizik hakkında konuşmaya çalışarak,
kendini maskara etmesi gibi.

     Fizikçi iki
kişinin, fizik hakkında konuşmaları, tartışmayı güzel, faydalı, verimli ve ilmî
bir sonuca götürürken;

     Fizik bilmeyenin,
fizik bilmeyenle veya fizik bilmeyenin fizik bilenle; aklım var diyerek, fizik
hakkında tartışmaya girişmesi;

     O insanı nasıl
gülünç bir duruma düşüreceği, herkesin üstünde karar kılacağı şüphe
götürmez  mantıkî bir hakikattir.

     Nitekim:

 

   “Çıkar âsâr-ı
rahmet, ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”

 

   Rahmet eserleri, bir
konuda aynı eğitimi almış kişilerin; farklı fikir ve düşünceler ileri sürerek;
aynı mevzuda tartışmalarından ortaya çıkar, denilmiştir.

     Ayrıca:

   “İhtilâfu ümmetî
rahmetün.”

     Hadîsini, bir de
bu açıdan ele alabiliriz:

     Yani, aynı konuda
mütehassıs / yetkin olan ehil kişilerin;

     Konuya farklı
açılardan bakmaları ve ona göre yorumda bulunmaları rahmettir.

Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim!

Türkiye’nin ekonomik durumu herkesçe malum… Yeniden aynı
şeyleri tekrarlamanın kimseye bir faydasının olmayacağını biliyorum. Önemli
olan ekonominin bu hale gelmesindeki sebepleri ortaya koyup doğru çözüm
önerileri tespitinde bulunmak.

                Bir
zamanlar taşı toprağı altın diyerek kendilerini İstanbul’a atan gurbetçi
işçiler, dar gelirli insanlar bırakın insanca yaşamayı, başlarını sokacak sıcak
bir yuvanın dahi hasretini çeker oldular. Bu durum sadece İstanbul’da değil Türkiye’nin
genellikle büyük şehirlerinin hemen hemen birçoğunda görülüyor.

                Çok
değil bundan birkaç yıl önce İstanbul’da konut fazlası vardı ve çok kişi bu boş
binaların boş-beton yığını olmasından şikâyetçi oluyordu. Ancak Türk parasının
değerini kaybetmesi ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması sonucu İstanbul’daki
satılık boş binalar birden bire tükenip el değiştirdi, birçoğu yabancıların
eline geçti. 

                Bu
yetmezmiş gibi Suriyeli ve diğer ülke sığınmacılarının ucuz konutları tercih
edip oralara sığınmaları İstanbul’da yaşayan dar ve orta gelirli insanları çözüm
yolları aramaya yöneltti.

                Bunlardan
bir kısmı yıllar önce bırakıp geldikleri köylere geri dönmeğe başladılar.

                Sorun
geri dönmekle bitse gene iyi. Baba ocağı yıkılıp viran olmuş, tarlalar
kardeşler arasında bölünerek küçülmüş. Şehirde doğup büyümüş çocukların okul
durumu ve yaşama şartları, köye uyum meselesi büyük sorun. Velhasıl her şeye
yeniden, sıfırdan başlamak gerekiyor.

                Ekonomik
sorunlar sadece şehirlerde değil aynı oranda belki daha da fazla köylerde de
yaşanmaya başlanıldı. Ege ve Akdeniz bölgeleri dışında Anadolu’da tarım tamamen
feodal bir sistemle yapılıyor. Dededen babadan nasıl görülmüşse aynı şekilde
devam ediyor.

                Köylünün,
modern tarım ve hayvancılık konusunda bilgisi yok. Hemen hemen her köy evinde
bir traktör var ama çoğunlukla binek aracı olarak kullanılıyor. Bir evin
traktörünün olması yeterli değil, ona tam teşekküllü tarım aletleri: Römork,
pulluk, su motoru, sulama boruları, mibzer gibi takımların da olması gerekiyor.

                Şeker
fabrikaları özelleştirilmeden önce pancar ekicileri kooperatifiyle birlikte
koordineli olarak çiftçileri eğitici örnek modern tarım ve ziraat eğitimi
yapılırdı. Köy çocuklarına her sene belli dönemlerde zirai eğitim kursları
düzenlenirdi. Bu eğitici kurslardan birisine köy çocuğu olarak bizzat ben de
katılmıştım.

                Şimdi o
örnek tarım yapılan araziler şeker fabrikalarının özelleştirilmelerinden sonra
fabrika ile birlikte ya fabrikanın alıcısına devredildi veya kupon arazi
karşılığında eşe dosta peşkeş çekildi.

                Köylerde
yaş ortalaması 50 yaşın üzerinde, yani köylü nüfus yaşlanıyor. Köy çocukları
eğitim, sağlık ve sosyal birçok hizmetten mahrum oldukları için köylerde kalmak
istemiyorlar. Anadolu köy çocuklarının öyle yükseksek idealleri de yok. Yeter
ki sosyal güvenceli bir işleri olsun. O konuda da en kısa yoldan ya uzman
çavuşluğa başvuruyorlar, ya da özel güvenlik uzmanlığına.

                Köylü,
girdi fiyatlarının yüksekliğinden dolayı tarlasına yeterli gübre atamıyor,
mazot fiyatları da aynı şekilde yüksek olduğu için tarlasını sürmekte
zorlanıyor. Arazilerinin bir kısmını ekemiyor, tarla boş kalıyor.

                Süt
üreticileri ile konuşacak olsanız hemen herkes aynı şeylerden şikâyetçi: “Bundan böyle bu ülkede hayvancılık yapmak
çok zor. Yeme para yetiştiremiyoruz. Ürettiğim yemi satsam para kazanabilirim,
ama yemi ineğe yedirip süt sağınca sütten zarar ediyorum.
” Diyor.

                Birçok
süt üreticisi girdi fiyatlarının yüksekliğinden sağılan süt ineklerini mezbahaya
kesime götürüyor.

                İnekler
kesilince, buna bağlı olarak süt üretimi azalıyor ve süt bulmak zorlaşıyor. Süt
azalınca peynirin, yoğurdun, ayranın, tereyağının fiyat artıyor. Tüketici
mevcut fiyatlarla zaten: “satın
alamıyorum, alım gücüm yetmiyor
” diye şikâyet edip yakınıyor.

                AKP iktidarının
köye ve köylüye şaşı bakmasının sonucu hatırladığım kadarıyla günümüzde peynir
fiyatları ilk defa et fiyatlarının üzerine çıktı.

                Yazı
başlığımı Ferdi Tayfur’un: “Hadi ge
köyümüze geri dönelim
” türküsünden esinlenerek yazdım ama köye geri dönmek
türküde olduğu kadar kolay değil. Köye döndükten sonra her an beklenmedik bir
sürprizle karşılaşmanız, hayal kırıklıkları yaşamanız an meselesi.

                Sağlıklı
kalın.

Adamlığın Dibi

Bir milletvekili diğer milletvekiline iri yüzüklü yumruğu ile
saldırdı. Yaralanan İYİ Partili Milletvekili Hüseyin Örs yoğun
bakımda ölümden döndü. Kalbinde pil bulunan Örs’ün kalp ritmi
elektroşokla düzene sokuldu.

Saldırgan AKP’li Milletvekili Zafer Işık “Genel
Kurul’da zaman zaman böyle şeyler olur, özür dilemeyeceğim. Kalbinde stent
varsa Genel Kurul’a gelmeseydi”
dedi.

Daha da fenası Sakarya Üniversitesinden Prof. Dr. Ebubekir
Sofuoğlu
, İYİ Parti Milletvekili Hüseyin Örs’e yumrukla saldırıp yoğun
bakıma kaldırılmasına neden AK Parti Milletvekili Zafer Işık’a, “Adamın
dibiymiş, bu bir ecdat geleneğidir, elleri dert görmesin”
sözleriyle
destek çıktı.

Kimlerin “Prof. Dr.” unvanı taşıdığını daha iyi
anlayabilmek için bu sefil açıklamanın tamamını aynen vereyim:

“Adamın dibiymiş Zafer Işık. Anlayana anladığı dilden
konuşmuş. Bu bir ecdat geleneğidir, elleri dert görmesin. Müslüman, yeri ve
zamanına göre hareket etmesini iyi bilendir. Pısırıklar, Zafer Bey Kardeşimin
bu adam gibi tavrını görsün de örnek alsın İnşaAllah…”

Neresinden bakarsanız bakın adamlığın, bilim insanı seviyesinin,
devlet adamı liyakatsizliğinin dibe vurduğunu gösteren bir vaka bu.

İYİ Parti, AKP Bursa Milletvekili Zafer Işık hakkında, ‘adam
öldürmeye tam teşebbüs’
suçlamasıyla suç duyurusunda bulunacak.

Böyle bir suçun faili olan milletvekilinin pişmanlık
duymaması “yargı bizim elimizde nasıl olsa” rahatlığından olabilir. Öyle
değilse, bu ne kindir ki hapis cezasını bile göze alıyor?

Bu şahıs nasıl bir milletvekili ki saldırdığının sadece bir kişi
olmadığı, milletin iradesi olduğunun bilincinde değil.

Prof. unvanlı şahıs nasıl bir
kamplaşmanın esiri olmuş ve karşı kampa nasıl bir nefret duygusunda ki suçu
ve suçluyu alenen övmekten çekinmiyor.
Hatta saldırıya katılmayanlara
“pısırık” diyerek benzer suçları işlemek için kışkırtıyor.

Adına da yazık, soyadına da ve bilhassa unvanına yazıklar olsun.

“Suçu ve suçluyu övme suçunu” işlerken utanmadan ecdat ve Müslüman kavramlarını kullanıyor. Bizim
ecdadımız medeni bir şekilde tartışamayan, fikren yenemediği mesai arkadaşına
düşmanca saldıran insanlar mıydı? Ecdada hakaret cüretine bakın.

“Müslümanları rencide etmek haramdır ve insanı günahkâr eder.
Hatta kafir bile masum ve hatasız olsa, onu rahatsız etmek İslam dininde
yasaktır.”

İslami kurallar böyle ama… Bay Profesör bırak rahatsız etmeyi
neredeyse öldürülmekte olan bir Müslüman’a “oh olsun!” diyor. Saldırgana
da “kahraman” muamelesi yapıyor.

Böylesine Müslüman denir mi?

Denirse olmaz olsun böyle Müslüman.

****

Geçenlerde de İstanbul Üniversitesi SBF’de görevli bir “profesörün”,
Kocaeli Üniversitesi’nde görev yapan eski doktora öğrencisi kadın doçentin
odasını basarak, “Benim olacaksın yoksa işsiz bırakırım” diye tehdit
ettiği ortaya çıktı. Bu “profesör” üstelik tanıdık biri.

Rektör Yardımcısı iken “Ben daha çok cahil ve okumamış
tahsilsiz kesimin ferasetine (anlayış-sezgi) güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi
ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite
okumamış cahil halktır. Onlar bu yanlışların hiçbirini yapmazlar”
diyen ve
YÖK Denetleme Kurulu üyesi yapılarak ödüllendirilen profesör Bülent Arı imiş.

Adamın yaptığı eylem çok kötü. Ama meğerse dediğinin doğru tarafı
varmış. Kendisi (Bülent Arı) ve Ebubekir Sofuoğlu gibi profesörlerin yaptığı
yanlışları cahil halk yapmaz.

En çok üzüldüğüm taraf ise gençlerimizi böyle insanlara emanet
ediyor olmamız.

Bunların verdiği eğitimin ne olabileceğini düşündüğümde
ürperiyorum.

*******************************

Liyakatsizlerin İşgali

Kamu kuruluşlarında çalışan tanıdık kimle sohbet etsem, hemen
kurumlarındaki üst yöneticilerin liyakatsizliğinden şikâyet ediyorlar.

Neredeyse bütün devlet kurum ve kuruluşlarında en işi bilmezler
kadronun tepesine
amir olarak oturtulmuş. “Devletin/ milletin işleri
görülsün” diyenler, “vatandaşların hak ve hukukları korunsun, milli varlıklar
heba olmasın” diyenler hep alt kadrolarda.

Bu ehliyetsiz, bir kısmı ahlaksız (kamu malını çalan çaldıran) amirler sırtlarını siyasi
güce yaslamanın verdiği rahatlık ve özgüven içindeler. “Cahil cesareti”
ile “Recep İvedik” küstahlığı ve kabalığı içindeler.

“Emaneti ehline veriniz” emrini milletin
işlerini (kamu görevlerini) layık olana, işi iyi yapana verin diye değil,
ehlinize (yakınlarınıza) verin diye anlayan bir zihniyet hâkim.

Oysaki devlet yapımız ne kadar tahrip edilmiş olursa olsun hala
yürüyen bazı gelenekler vardır. Devletin iş ve eylemleri mutlaka bir yerlerde
yazılı olarak bulunur. Keser döner sap döner, bir gün hesap sorulur.

Bunların bir kısmı Türkçe söylesek anlamaz. Ama RTE’nin sıkça
kullandığı Arapça bir atasözü var. Bu sözü hatırlatırsam belki anlarlar: “Men
dakka dukka.”

Bilmeyenlere de ben anlamını söyleyeyim: “Kötülük eden
kötülük bulur”, “bugün bana yarın sana” veya “eden bulur” anlamında
kullanılır.

Kuruluşlardan “Türk” Adının Çıkarılmasını İsteyenler Nereye Koşuyor?

0

Son yıllarda “Türk” kavramına karşı eylem ve söylemler,
devlet kurumlarından “T.C.” ibarelerinin ve Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm
diyene!” vecizelerinin kaldırılması ile başladı. Ardından çözüm süreci ve
tavizler dönemi başladı. Bu süreçte, 2013 yılında 80 yıldır ilkokullarımızda
her sabah söylenen ve “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye biten
Andımız’ın okutulmasının yasaklanması ile devam etti. Bunlara Türkiye
Cumhuriyeti devletinin yüce kurucusu Atatürk’ün adının yenilenme bahanesiyle
tesislerden adının kaldırılması ile devam edildi.  Son yıllarda ise bazı dernek, kuruluş ve
meslek odalarının adındaki “Türk” ve “Türkiye” kelimesinin çıkarılması
girişimleri ortaya çıktı. 

                Birçok
kuruluşla, adındaki “Türk” ve “Türkiye”  ifadeleri üzerinden bir kavga sürdürülüyor.
Türkiye’de faaliyet gösteren ve adında “Türk” ve “Türkiye” ifadesi
geçen birçok kurum, kuruluş ve STK var. Bunların büyük bir kısmı resmi
kurumlar: Türk Dil Kurumu (TDK), Türk Tarih Kurumu (TTK), Türk Hava Kurumu
(THK), Türk Standartları Enstitüsü (TSE), Türk Coğrafi Kurumu, Türk Patent ve
Marka Kurumu, Türk Kadınlar Birliği. Adında “Türk” ve “Türkiye”  ifadesi geçen birçok meslek birliği de
var:  Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk
Mühendis ve Mimar Odası Birliği (TMMOB), Türk Diş Hekimleri Birliği, Türk
Eczacıları Birliği, Türk Veteriner Hekimler Birliği, Türkiye Barolar Birliği
(TBB), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB).

                Tüzüğünde
ismi “Türkiye Kızılay Derneği” olarak geçen ve kurumsal adı “Türk Kızılayı”
olan insani yardım kuruluşumuz, 2005 yılından beri “Türk Kızılayı” adıyla
satışa sunulan maden sularının adındaki “Türk” ifadesini kaldırdı. Konuyla
ilgili açıklama yapan Kızılay yetkilisi, bu değişikliğin sebebini, “Kızılay
Maden Suyu ticari bir üründür. Bu yüzden, imajını günümüz trendlerine uygun ve
tüketici alışkanlıkları doğrultusunda değiştirdik “diye açıkladı. Ama bu
açıklama vatandaşlarımızı kesinlikle tatmin etmedi ve “Türk” kelimesine karşı
açılan savaşın bir devamı olarak görüldü, 
büyük tepkilere yol açtı. 

                Bu
kavganın sebebi olarak, adında “Türk” ve “Türkiye” kelimesi bulunan bazı
kuruluşların yöneticilerinin suç oluşturabilecek siyasi içerikli söylem ve
eylemleri gösteriliyor. Bu kavgayı 2018 yılında, Türk Tabipleri Birliği’nin
(TTB) adından ‘Türk‘ ve Türkiye Barolar Birliği’nin (TTB) adından ‘Türkiye‘
kelimesinin çıkarılması planı olarak başlatanlar, gerekçesini “Bunların Türk
kavramı ve Türkiye’ye layık değiller” diye açıkladılar. “Bu kurumların
başındaki Türk kelimesinin kaldırılması için hukuki düzenleme yapılacak”
dediler. 

 

                Ardından
bir milletvekili, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Şebnem Korur
Fincancı’nın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) sınır ötesinde “kimyasal silah
kullanıldığı iddialarının soruşturulması gerektiği” yönündeki sözlerinden
dolayı, Türk Tabipleri Birliği’nin isminin ‘Tabipler Birliği’ olarak
değiştirilmesini içeren kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu. Hâlbuki Türk
Tabipleri Birliği (TTB), 1953 yılında kurulan ve Türk hekimlerinin yüzde 90’ını
çatısı altında toplayan bir meslek örgütüdür. O zaman Türk Tabipleri
Birliği’nin adından “Türk” kelimesinin çıkarılmasını isteyenlere soruyorum.
Atatürk’ün “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözünden de “Türk” kelimesini
çıkaracak mısınız;

 

                Adından
“Türk” kelimesi çıkarılmak istenen kuruluşların yöneticilerinin eylem ve
söylemlerinde gerçekten suç unsuru bulunabilir. Ama buna siyasiler değil,
bağımsız mahkemeler karar verir. Hukukta evrensel bir kural vardır. Suçlar
şahsidir ve kim işlemişse o cezalandırılır. Bir kuruluşu, bir yöneticisinin
veya üyesinin işlediği suçtan dolayı sorumlu tutamazsınız. O kuruluşun adındaki
“Türk” kelimesi, bir yöneticisinin suç oluşturan eylem veya söylemlerinin
arkasına saklanarak kaldırılamaz. Kaldırılırsa, bu her türlü yorum ve suçlamaya
yol açar. 

                “Türk”
ve “Türkiye” kelimesinden alerji duyan herkese iki çift sözüm var. Böyle
yapmaya devam ederseniz, “Türklük ve Türkiye kavramına karşı” olarak
değerlendirilirsiniz.  Her şeyden önce bu
devletin adı, Türkiye Cumhuriyeti. 
Göktürk devletinden sonra “Türk” adını taşıyan ikinci Türk devletidir.
Bir Türk olarak biz bundan gurur duyuyoruz. Kişilerin suçlarından dolayı
yönetici veya üye oldukları, adında “Türk” kelimesi bulunan kuruluşlardan
“Türk” adının kaldırılmasını isteyerek kime hizmet ediyorsunuz? Şairin dediği
gibi “Bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” Onun için bu milleti daha fazla
zorlamayın. “Türk” adı ile kavgaya son verin.

                Kuruluşların
adından “Türk” kelimesinin çıkarılmasını isteyenlere son sözü, Türkiye
Cumhuriyeti devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk söylesin: “Bu ülke,
tarihte Türk’tü bugün de Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır.”

Kam Anadan Türk Dünyâsı Masalları 3

0

Özbek-Kerkük-Hakas-Kazakistan-Gagavuz-Çuvaş

 

Türk Dünyâsı’ isimlendirmesi
rahmetli Prof. Dr. Turan Yazgan (1938-22 Kasım 2012) Haca’nın, 22.000.000
kilometrekarelik alanda yaşayan Türk kökenli 300.000.000 milyon insana
armağanıdır. Söz konusu coğrafyada Türk’ün târihi, dili, kültürü, kitâbeleri,
şiirleri, destanları ve masalları vardır.

Dünya edebiyatında olduğu gibi Türk
edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde
‘destan’ kelimesi, birden fazla nazım ve nesir şekli için kullanılmıştır. Hâlen
de kullanılmaya devam etmektedir. Nazım şekillerinden bir bölümü ve manzum
hikâyeler, destanlar ve masallarla kâinatın ve milletimizin yaratılışını,
gelişimini, hayatta kalma mücâdelelerini, sevinçli ve kederli dönemlerini,
kahramanlıklarını, beşerî ilişkilerini günümüze aktarırlar.

Edebiyat târihçileri ve araştırmacıları;
masalları, aşk hikâyelerini ve destanları aynı grup içerisinde ele alırlar.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce,
destanlarımız ve eski dönemlere ait masallarımızı edebiyat kitaplarında ve
çocuk yayınlarında görmek mümkün değildi. Yunan mitolojisine ait metinler
okutulurdu.

Çocuk eğitiminin çocuk yayınlarıyla daha etkili
olduğu fark edilince, masal kitapları da önem kazandı. Ötüken Neşriyat, çok
kaliteli, renkli ve resimli eserlerle kendisine geniş bir sâha oluşturdu.

***

Fatma
Hânecioğlu
Alparslan’ın resimleriyle Hilal Koçyiğit’in hazırladığı  ‘Kam Ana’dan
Türk Dünyâsı Masalları
’ hem şık görünümü hem de dolgun içeriğiyle
çocuklarımızın sâdece gönlünü ve gününü değil, geleceklerini de aydınlatıyor.
Kitabın sıcaklığı, samimiyeti, sarıp sarmalayan kucaklayıcılığı takdim
yazısıyla başlıyor:

Evvel zamanda insanlar
coşkun, heyecanlı durumlarda bir araya gelirmiş. Bu zamanlarda herkesin
tanıdığı, sözüne kulak verdiği biri çıkarmış içlerinden. Derdi olanın
dermanına, hasta olanın şifasına niyetle söyler, anlatır, dans edermiş bu kişi.
Kimileri ona baksı, kimileri de kam dermiş. İşte o kişilerin nesilden nesile
aktardığıyla yol almış kadim gelenek.

Türk Dili ve Edebiyatı
öğretmeni olan, hikâye ve masalların içinde kendinin ve geçmişin izlerini süren
anlatıcıya; bir gün onu dinleyenler ‘Kam
Ana
’ diye seslenmişler. Bu hediyeyi kabul etmiş anlatıcı ve izini sürdüğü
masalları, hikâyeleri ‘Kam Ana Kadimden
Bugüne Masallar
’, ‘Kam Ana Udagan’ın
Yolu
’ adlı eserlerinde yazmış.

Masalları hem kendi
çocuklarına hem ülkemizde ve yurt dışında pek çok çocuğa anlatmış. Şimdi
torununa da anlatmaya devam ediyormuş.

Kam Ana’nın masallarına
tezhip ve minyatür sanatçısı Fatma Hanecioğlu Alparslan’ın resimleri eşlik
ediyor. Masallarda yer alan bu güzel resimlere minyatür deniyor. Sanatçımız
yurt içi ve yurt dışında pek çok sergide eserleriyle yer aldı. Kültür Bakanlığı
tarafından ödüle lâyık görüldü.

***

Arka kapak yazısı, aynı sıcaklık ve
samîmiyetle okuyucuyu sayfalara dâvet ediyor:

Her masalın başında bir
bilmece ve tekerleme bulacaksınız. Bilmecenin cevabı, masalın içinde çıkacak
karşınıza.

 

 

 

Sayfaları çevirelim,
kahramanlarımız neler neler yaşamış hep birlikte görelim.

Sözün izinden derilmiş
masallarla yolculuğa çıkmaya var mısınız?

***

Biz de çağrıya uyalım ve sayfalara girelim:
Birinci masalın ‘Bilmece Bildirmece’si
şöyle:

Bir kemende bağlı bir dizi dünya. Birine girsen küçük adalar,
bir de derya.

***

Eskiden masallar bir tekerleme ile başlarmış.
Kam ana da eski geleneğe uymuş:

Evvel zaman içinde,

 kalbur saman
içinde

Eski gömlek, yeni
gömlek

Düğme diktim ilmek
ilmek.

Yedi insan giydirdim.

Bitmedi kumaşım.

Yedi dağı dolandım.

Bitmedi kumaşım.

 İpin ucunu attım.

 Aya bir çengel taktım.

 Pek yakıştı kumaşım.

İstedim ki varayım.

 Tutundum da tırmandım

İpin ucunu tuttu bir
kuş.

 Bir baktım bizim baykuş!

Dur dedim, vay dedim.

 Çıkayım bak ay dedim.

Attı beni bir ile.

 İlden çıktım geldim dile.

***

Bilmece bildirmece’nin ipucunu burada
aramayınız sevgili arkadaşlar.

Çünkü masal henüz başlamadı. Bu bölüm, adı
üstünde: Tekerleme…

Ve… işte birinci masal:

 

ALTIN
KARPUZ

Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içindeymiş. Var varanın, sür sürenin,
destursuz bağa girenin karşısına bir çiftçi çıkmış. Bu çiftçi çok ama çok
yoksulmuş. Hepi topu bir tohum atımlık yeri ya var ya yokmuş. Yine de burada
gece gündüz, emekli zahmetli gün geçirirmiş.

Derken bahar gelmiş.
Çiftçi o bir atımlık, beş adımlık yeri sürmeye başlamış. Sürüp toprağı
havalandırırmış ki belki bir umut, biraz daha fazla tohum ekebilirmiş. İşlerini
yapmış. Az ilerideki kayanın dibinde gölgelenmeye durmuş. Tam o sırada gökte
uçmakta olan sürüden bir leylek, düşüvermiş; düştüğü yerde de kalakalmış.
Çiftçi hemen leyleğin yanına gitmiş, bir de ne görsün! Leyleğin kanadı kırıkmış.
Çiftçi onu alıp evine götürmüş. Kırık kanadına bir tahta bağlamış. Bir zaman
iyileşene kadar ona bakmış. Leylek iyi olunca uçup gitmiş.

Bizim yoksul çiftçi de
işine gücüne devam etmiş. Yine bir gün toprağıyla uğraşırken, leylek alçaktan
uçarak geçmiş. Çiftçi elindeki toprağı işlemeye devam etmiş. Leylek biraz daha
alçaktan uçarak geçmiş. Çiftçi o an fark etmiş leyleği. Durup beklemiş. Leylek
iyice alçaktan uçmuş ve bizim yoksul çiftçiye üç tane karpuz çekirdeği atmış.

 Çiftçi bir elindeki çekirdeğe, bir sâhip
olduğu toprağa bakmış. Belki tutar da bereketli olur umuduyla ekmiş
çekirdekleri. Nice günden sonra diğer tohumlarla birlikte karpuz çekirdekleri
de büyümüş, büyümüş. Hasat* vakti gelmiş. Çiftçi yazın tam da ortasında koca
koca karpuzları almış eve götürmüş.

*Hasat: Ürün kaldırma, ekin
biçme işi.

Karpuzu kesip üleşme
zamanı gelmiş. Ne kadar hısım akraba, eş dost varsa dâvet etmiş. Ama gel gör ki
hiçbir bıçak bu karpuzları kesememiş. Bir vurmuşlar, iki vurmuşlar yok;
karpuzlar kesilmemiş. Herkes şaşırmış. Yere vurup yaralım, demişler. Karpuzu
yere bir atmışlar ki her yere çil çil altınlar saçılmasın mı! Gözlerine
inanamamış hiç kimse. Hemen öbür karpuzları da atıp yarmışlar. Meğer hepsinin
de içi ağzına kadar altın doluymuş.

Yoksul çiftçi büyük bir
sevinçle onca altını, çağırdığı tüm misâfirlerle üleşmiş. Herkes mutlu mesut
ayrılmış. Kalan da çiftçiye yetermiş. Ertesi gün yine tarlasına gitmiş çiftçi.
Bir de ne görmüş! Kalan her kök on karpuz daha vermiş. Çiftçinin meyvesi de
toprağı da bereketlendikçe bereketlenmiş.

O diyarın hayli zengin
başka bir çiftçisi daha varmış. Malı çokmuş ama gözünde tokluk yokmuş bu
adamın. Yoksul çiftçinin nasıl olup da kendisinden daha zengin olduğunu merak
edermiş. Dayanamamış, içindeki sorularla varmış çiftçinin kapısına. ‘De hele! Bir anda nasıl bu kadar zengin
oldun
?’ diye sormuş.

Çiftçi tarlayı, yaralı
leyleği, ondan sonrasını tek tek anlatmış. Bütün bunları dikkatlice dinleyen
zengin çiftçi bir daha, bir daha anlattırmış ki hiçbir şeyi kaçırmak istememiş.
Bizim yoksul çiftçinin yanından ayrılır ayrılmaz başlamış beklemeye. Tüm göçmen
kuşları gözlemiş de gözlemiş. Hiçbir leylek düşmemiş onca tarlasının herhangi
bir yerine. En sonunda sabrı taşmış zengin çiftçinin. Ağacın tepesinde
yuvasında duran leyleğe eline geçirdiği taşı sopayı atmış da düşürmüş onu
yuvasından. Leyleğin yanına gidip bir de bakmış ki ne görsün! Leyleğin kanadı
değil, ayağı kırılmış. Olsun deyip hemen almış leyleği, evine götürmüş.
Günlerce gözü gibi bakmış ona. Leylek de iyileşince uçmuş gitmiş.

Aradan biraz zaman geçmiş.
Varlıklı çiftçi gözü göklerde leylek yolu gözlemiş. Gelmiş beklediği leylek.
Tıpkı öbür çiftçinin anlattığı gibi üç karpuz çekirdeği bırakmış önüne.

 Büyük bir iştahla, hevesle çekirdekleri
toprağa gömmüş çiftçi. Günü güne eklemiş, geceyi tezden savuşturmuş derken
beklediği gün gelip çatmış. Tarlasına gittiğinde bir de ne görsün! Koca koca üç
karpuz! Hemen almış karpuzları, tutmuş evinin yolunu. Bu karpuzların içindeki
altınları kimseyle paylaşmaya niyeti olmadığından, hiç kimselere haber
salmamış. Girmiş odasına, kapıyı içeriden kilitlemiş. Üç karpuzu birden
kaldırmış, atmış yere. Atmış da ne görmüş! Karpuzun içinden koca koca eşek
arıları çıkmasın mı!

Çiftçinin orasını burasını,
her yerini sokmuş arılar. Çiftçi yüzü gözü şişip kapıyı da anahtarı da
bulamadan, oracıkta debelene debelene can vermiş. Malı mülkü yetime yoksula
kalmış. Bizim eskinin yoksulu şimdinin varsılı çiftçimiz de eline geçenden üleşerek,
bölüşerek ve hep çalışarak mutlu mesut yaşamaya devam etmiş.

Bir kemende bağlı bir dizi dünya; birine girsen küçük adalar, bir de
derya
.’ dedikleri bir karpuz vermiş iyinin hakkını, kötünün cezasını.

***

Kam Ana bu şirin kitabı hazırlamak için
herbiri ayrı bir kültür hazinesi olan kimi rahmet-i rahmana kavuşmuş yazarlardan,
ilim adamlarından faydalanmış. Sevgili arkadaşlar sizler de büyüdüğünüzde
masal, destan ve hikâye yazarken bu kişilerden ve eserlerinden
faydalanabilirsiniz:

Böylece yeni Kam Analar, Korkut Atalar, Dede
Korkutlar sizin aranızdan yetişecektir.

1-KÖSOĞLU, Nevzat; Türkiye Dışındaki Türk
Edebiyatları Antolojisi Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

2-ALPTEKİN, Prof. Dr. Ali Berat; Hayvan
Masalları, Ankara. 1991

5-ELÇİN, Prof. Dr. Şükrü; Halk Edebiyatı
Araştırmaları, 1-2, Akçağ Yayınları, Ankara, 1997.

4-GÜNEY, Prof. Dr. Eflâtun Cem; Masallar, Ankara, 1982

5-SAKAOĞLIT, Prof. Dr. Saim; Masal Araştırmaları, Ankara, 1999.

6-DİLÇİN, Prof. Dr. Cem; Yeni Tarama Sözlüğü,
TDK Yayınları, Ankara,

7-ATALAY, Besim; Dîvânu Lugâti’t Türk
Tercümesi, Türk Dil Kurum. Yayınlan, 1991.

8-BAYAT, Prof. Dr. Fuzuli; Kadim Türklerin
Mitolojik Hikâyeleri, Ötüken Neşriyat, 2017.

9-ÇAĞBAYIR, Yaşar; Ötüken Türkçe Sözlük,
Ötüken Neşriyat, 2017.

 

Dışı da içi de çok sevimli olan kitap, 15 X
21,5 santim ölçülerinde, 90 gram dergi kâğıdına resimli ve renkli olarak
basılmış 132 sayfadır.

İyi okumalar…

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul
Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr  

Ölmüş!

***

Sosyal medyada ve ya haber sitelerinde sıkça karşılaşırız

İş adamı falanca,

Eski vekil filanca,

Emekli bankacı,

Öğretmen, ev hanımı, zabıta

Doktor, avukat, gazeteci, sanatçı, memur, müdür, amir, başkan,

Yönetim kurulu üyesi, elektirikçi,

Esnaf, usta, çırak vs…

Kimi de çok genç
yaşta!

Kazada hayatını kaybetmiş, Kalbine
yenik düşmüş, Yakalandığı amansız hastalığa daha fazla direnememiş,

 “Hakkın rahmetine kavuşmuş”

Ölmüş!

***

Kılınan cenaze namazı,

Ve defin!

Dün sevdiklerimize, bu gün tanıdıklarımıza, yarın bize!

Hani Erkan Ocaklı’nın “Ezanlar Bizim İçin Okunuyor Sevdiğim”
isimli türküsü var ya, aynen öyle,

Bir gün “sela’lar bizim için okunacak”

Hayırlısıyla!

Bütün mesele selamız okunmadan
bir şeyler yapmakta,

O halde o gün gelmeden, Borcunuz
varsa ödeyin, Sözünüz varsa tutun, Kırdıysanız onarın, Özrünüz varsa dileyin, Helallik
isteyin

Fazla nefsi planlarınızdan vazgeçin, yarın olur biz olmayız
belli mi olur,

***

Hani tik tok ta bir amca yattığı
yerden doğrulurken “dünya boştur lo!”
diyor ya

Gerçekten öyle,

Bir gün gelir mevkilerimiz,
makamlarımız, varlıklarımız, gücümüz, arkamız, akrabalarımız, kalemimiz,
kelamımız bankada ki paramız, altımızda ki arabamız yalan olur!

Bir sonraki okunan sela bizim için okunabilir,

Belli mi olur!

***

Müslüm Gürses hazretlerinin de veciz bir sözünde işaret
buyurduğu gibi

Hayat bir masal, Yaşamak
rüya

Kimseye kalmaz,
yalancı dünya

Kibirlenme sakın, insanca
yaşa

***

Yalan bu dünya yalan,
Varlıklar güçler yalan

Bak ne var elde kalan,
Geçip gidiyor zaman

Yalan bu dünya yalan,
yalan…

***

Ömür çok kısa, Harcama
boşa

Değer mi dünya, bir
damla yaşa

Büyüklenme sakın, insanca
yaşa

***

Kötülük bulaşıcı ise, iyilik te bulaşıcı!

Geçmişlerinize rahmet, ömrümüze bereket, çarşamba günümüz de
mübarek olsun inşallah!

Kapitalizm: Dünyada

0

Kapitalizm; atmosferimizi,
topraklarımızı, denizlerimizi, göllerimizi, akarsularımızı, yer altı sularımızı
kirleten, hülasa gezegenimizi mahveden, serseri aklın egemenliğindeki, sosyal
ekonomik bir insanlık konağı.

Kutsal “bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler” ayeti doğrultusunda, belki de fizibil olmayan bir yatırım
sonucu,

ya da fizibil bile olsa,
borsa oyunlarının sonucu, kurdukları üretim fabrikaları, doğayı kirletip,
geride bir enkaz bırakarak batabilir.

Kutsal ayetleri gereği, hür
teşebbüse dur denilemez. Ona dur, buna dur, kapitalist gelişme ne olacak o
zaman.

Uludağ İhracatçı Birlikleri,
Genel Sekreterliği AR-Ge Müdürlüğü tarafından hazırlanmış olan,

“Otomotiv Sektörü Açısından,
ABD Ülke Raporu” ndan bulabildiğim rakamlarla başka bir örnek vereyim.

ABD’nin 2021 Otomobil
ithalatı: 283 milyar USD. Orta sınıf ABD vatandaşları, Avrupa, Asya malı küçük
arabaları tercih ediyorlar herhalde.

ABD’nin 2021 Otomobil İhracatı:
54 milyar USD. Avrupalı, Ortadoğulu para babaları da, saltanat kayığı
kıvamında, lüks Amerikan arabalarını arzu ediyorlar diyebiliriz.

Bunlara şunu önersek:  Kardeşim, Avrupa, Asya malı, büyük, lüks
arabalar da var neyine yetmiyor.

Bu, 54 milyar USD tutarında binlerce
otomobil, bir yılda bir sürü konteyner gemisi ile Okyanusları aşarak, size
ulaşabiliyor. Bu gemilerin yaktığı yakıta, yazık, günah, değil mi. Haşa, bunu diyemeyiz.”
Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”, kutsal ayetine göre, günah işlemiş
oluruz.

Irak işgali zamanında
rastladığım,  Birleşmiş Milletler, Gıda ve
Tarım Örgütü FAO nun beyan rakama göre,

(o zamanlar) 60 milyar
dolarlık bir yatırımla, ıslah edilerek ve sulanarak, ekilebilir araziler, dünya
ölçeğinde,

iki katına çıkıyor ve açlık
sorunu bitiyordu.

Hâlbuki yine o zamanlar, ABD
Silah ticaret hacmi Bir Trilyon USD idi. Bir de tüm dünyayı düşünün.

Savaş olmasın, silah
imalatçıları ve tüccarları, para kazanamasın, diyebilir miyiz, haşa, günah
işleriz..

Ortopedi uzmanı Dr. bir
arkadaşım yıllar önce, ABD de kanser tedavisi gören yengesi ve ona refakat eden
abisine destek olmak için ABD ye ziyarete gidip döndükten sonra, biz bir grup
İzmir Atatürk Liselinin geleneksel sofrasında bize şunları demişti.

“ABD de kanseri yok etmek
için para harcamıyorlar, ilaç şirketleri, kanserle mücadele etmek için para
harcıyor.

 ABD vatandaşlarının restoranlarda bıraktıkları
artık yemeklerle, insanlığın büyük bir kısmının açlık sorunu kalmaz.”

Ne diyelim. Bütün renkler
hızla kirleniyordu. En birinci ABD.

Kapitalizmi, kapitalistler
şahsında değil de bir insanlık durumu olarak ele almak, daha doğru olur
kanımca.

İnsanoğlu, bu konağa nasıl
geçmiş, bu çok ayrı ve derin bir konu.

Engels, “Ailenin Özel
Mülkiyetin Devletin Kökeni” adlı yapıtında, buna bir açıklama getirmeye
çalışmış.

Kök neden ne acaba. İrlandalı
düşünür ve yazar T.S Eliot’un bir deyişi var. “Gerçeğin fazlasına kimse
dayanamaz.

Gerçeğin fazlasına dayanarak,
dile getiriyorum. Bence kök neden:. Eşrefi mahlûkat falan değiliz. Hayvanlardan
farklı olarak, aklımızın evrimleşmesine paralel, egomuzun da aşırı büyüyüp
şiştiği, açgözlü bir canavarız.

10.05.2019, tarihinde KAO da
yayınlanan “ Soykırım Katliam Savaş.” başlıklı denememde şunları demişim:

“Diğer canlıların kendi
türlerine yapmadığı şekilde, insanların birbirlerini kitleler halinde
öldürmelerini akıllarına sığdırmaları ve bunun, akılda normalleşmesi,
evrimleşmiş, akıllı ama doğal bir canlı olmaktan çıkıp akıllarının başka bir
evrime sürüklenmesi, insan olmaktan çıkıp, geriye doğru artık başka bir canlıya
da değil, artık doğa dışı başka bir yaratığa dönüşmesidir. İnsanın
kirlenmesinin doruk noktasıdır.

Artık bundan sonra bütün
kirlilikler meşrulaşır ve hafif kalır. Savaşta insan haklarından bahsedilemez
bile”

Çok yakınlarda, sosyal
medyada bir video dolaşıyordu. İki erkek aslan, biraz uzakta bekleyen bir dişi
aslana, kendi

genlerini aktarmak için,
öldürücü bir dövüşten ziyade, birbirlerine elense çekiyor, bir müddet sonra,
erkek aslanlardan biri mücadeleden vazgeçip, sırtını dönüp gidiyordu Kazanan
erkek aslan, kazandığı dişisine doğru giderken, pes edip oradan uzaklaşan
rakibinin peşinden, bakmıyordu bile. Ne kin, ne düşmanlık, ne de, sen benim
dişime nasıl göz koyarsın gibisinden, insanoğlunun kadim erkeklik sorununun
eseri, bir dayılanma duygusu.

Bir erkek aslan gibi, değiliz
artık. Değiştik, dönüştük, bozulduk.

Bir insanlık felaketi olarak,
kapitalizm hakkında söylenecekler tabi ki bu kadarcık olamaz.

Ancak şimdilik burada
keselim. Gelelim, kapitalizmin büyüyüp şişmesine.

Kapitalistlerin servet
birikiminin temelinde, ahlaki meşruiyet aramamız mümkün ve doğru değil bence.

Yunus Emre şöyle demiş, bence
güzel söylemiş: “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi”

Belki otuz yıldan fazla bir
zaman önce, henüz siyah beyaz TV döneminde, “Kaptan Onedin” diye,

BBC yapımı bir dizi
yayınlanmıştı. Kaptan Onedin’in ataları korsan. Onedin döneminde, korsanlıktan
elde edilen ganimetlerle, meşru bir deniz ticaret filosu kuruluyor. Bu kez
korsanlarla savaşıyorlar. Sonra Onedin, bir yelkenli gemi tersanesi kuruyor, daha
sonraki gelişme, buharlı gemi tersanesi ve modern sanayi kapitalizmine geçiş.

ABD de, sermaye birikimine,
içki ve uyuşturucu madde ve silah kaçakçılığı yapan mafya, büyük katkı sağlamıştı.

Baba dizisinde gördüğümüz
gibi, baba ailesi, sonunda, meşru kazanca yöneldi, bunu halen yapamamış mafya
ile savaşa girdi. Ülke genelinde, eski mafya, yeni meşru kapitalistler; halen
mafya olarak devam eden çeteler tarafından, haraç, kirli işler istenmesi vb
şeklinde taciz edilince ve bu durumla kendileri baş edemeyince, ABD
yönetiminden bu faal mafyanın kökünü kazımasını istediler. ABD Kapitalizminde
modernleşme olacak bu değişim için,

John Kennedy ve kardeşi adalet
bakanı Bob Kennedy, düğmeye bastı. “Organize Suçlar Yasası” nı çıkarıp,

mafya ile mücadeleye
başladılar. Bir teze göre, kardeş Kennedy ler, bu yasa nedeniyle öldürüldü.

Bütün gelişmiş kapitalist
ülkelerin sermaye birikimi, sömürgelerindeki kıymetli madenleri yağmalaması ile
sağlanmıştı. Bu arada aynı madenlerde çalışan yerlileri hunharca
çalıştırıyorlar ve topluca ölümüne neden oluyorlardı. Aynen şimdi Nike, Adidas
gibi markaların, Güney Asya ülkelerinde kurdukları fabrikalarda o ülkenin yerli
çocuklarını boğaz tokluğuna çalıştırmaları gibi.

 

TÜRKİYE’mizde

Türkiye’mizde sermaye
birikimi, müteşebbis ruhların ve sermayenin, devlet eliyle desteklenmesi ile başladı.

Vehbi Koç’un devletten aldığı
ilk iş, yeni inşa edilen ilk meclisin çatısına, kiremit döşemek olmuştu. Ve
hemen sonra Numune Hastahanesi nin  inşaat işini almıştı. Koç Grubunun
büyümesine baktığımızda, dünya örneklerine göre, en masumu diyebiliriz. Yine de
dünya ölçeğinde, kötü ve yerli örneklerle karşılaştırdığımda, hakkını şöyle
teslim etmem, boynumun borcudur. KOÇ Grubunun; yaptığı, modern milli teknolojik
yatırımlarla (Türk Demir Döküm, Asil Çelik) 
memleketimiz ulusal sanayine katkı yaptığını düşünüyorum.

Demokrat Parti ve özellikle
Adalet Partisi dönemlerinde, kalkınma ve istihdam yolu olarak Kamu ekonomisi
ile yatırımlar ve Özel Sektöre alabildiğine teşvik önemdeydi.Ancak batı
kapitalizmi ölçeğine ve artan nüfusumuza göre, çok daha fazla sermayeye ve
kapitaliste ihtiyaç vardı. Kuponla, ikramiye ile sermaye dağıtılacak değildi,
tabi ki.

1985 te başlayan hayali
ihracatla,

Hemen sonra, Banka
hortumlamaları ile,

Yerli mafyanın edindiği
sermaye ile sermaye büyüdü genişledi.

Eski yerli mafya ailelerinin
tamamına yakınının, kurduğu şirketlerle, ticaret ve sanayi ile uğraştıkları
bilinmektedir.

AKP döneminde ise MÜSİAD
eliyle, yeni güçlü sermaye ve kapitalizm, başka bir doğrultuda şekillendi ve büyüdü.

Önce Büyük Ata’mızı minnet ve
şükranla anarak şunu dile getirerek devam etmek isterim.

Cumhuriyet ve Aydınlanma devrimimizin
olağan üstü güçlü rüzgârı, tüm engellemelere karşın yetiştirdiği yaratıcı,
üretici kadrolarla, binlerce üretim kalemini işlemeyi başarıp, tarım ve ticaret
toplumundan çıkarak modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri girmemizi
sağlamıştır. Milli gelirimiz bu binlerce üretim kaleminden oluşmaktadır. Modern
sanayi, topluma kendi rasyonalitesini dayatır deyip bu önermemi şöyle açayım.

Herhalde anmamı istedi. Çocukluk
arkadaşım, biricik dostum, kardeşim, emekli Deniz Teğmeni, Uzak Yol Kaptanı rahmetli
Mehmet Sağcan, bir gün bana şöyle demişti: “Levent, okyanus aşırı bir gemi,
şeriatla yönetilemez”

2012-2013 yıllarında,
Kayseri’de mutfak fırınları üreten, yaklaşık dokuz yüz kişinin çalıştığı,
ihracat yapan, Kayseri Organize Sanayi Bölgesinde kurulu bir firmada, üst
yöneticilik yapmıştım.

Bir gün Preshane 1
fabrikasında, bir iş kazası olduğu haberini telefonla alınca, koşar adım fabrikaya
gittiğimde, gördüm ki, bir ambulansının benden önce kaza mahalline gelmişti. Bir
iki dakika içinde de, bir polis arabası geldi ve olayın bir iş kazası mı, bir
saldırı mı olduğunu, hemen soruşturmaya başladı.

Yönetimim sırasında, Kalite
Güvencesini sağlamak üzere bir ISO9000 firmasıyla anlaşma yaptık ve birlikte
çalışmalara başladık. Yine paralelinde bir Yalın Üretim firması ile verimliliği
sağlamak üzere, anlaşma yaptık ve birlikte çalışmaya başladık. Yani üretim; bilimin,
yani emanetin ehlinde, şekillenmeye doğru gidiyordu.

Bunları istersen yapma, o
zaman ihracat ta yapamazsın.

Yani demem odur ki, büyüyen MÜSİAD
sermayesi de, orta uzun vadede, TÜBİTAK ve Üniversitelerin Liyakatlı kadrolar
tarafından yönetilmesini, Orta Gelir tuzağından çıkabilmek için gerekli,
hukukun üstünlüğünü, şeffaf mali yönetimi, pekâlâ isteyecektir sonunda, el
mecbur.

Ama bu, çok geçmeden, ülkemiz
daha fazla kan kaybetmeden istense, ne kadar güzel olur.

İyi de, bu arada işçi ve
emekçilerin durumları ne olacak. Şöyle bir açıklama yapayım.

Bu gün Anadolu’ da, dinci
(dindar değil) sermaye sanayi fabrikalarında emekçiler, Allah kitap adına,
neredeyse bedava çalıştırılmaktadır. Ben bunu gözlerimle gördüm. İzmir’de tanıdığım
böyle bir girişimciye, işçilerini, aşırı sömürüyle, çok ucuza ve deyim yerinde
ise, işçilerin sefaleti içinde, niye çalıştırdığını sormuştum. Bana yanıt
olarak,  benim çabamla da, şunları
ağzından almıştım. Kendisi, Allah’ın girişimci olarak seçtiği özel bir kulu idi,
işçiler de ona hizmet etmek üzere seçilmiş sıradan kullar idi. Yine bir iş için
ziyaret ettiğim, Denizli de kurulu, şeriatçı bir sermayenin fabrikasında,
bekleme salonundaki bazı broşürlere bakarken, yukarıdaki mealde ve işçilerin
kendilerine dua ederek çalışmaları ve kendilerinin başka hak aramamaları gerektiğinin
anlatıldığı vahşi kapitalist önermeleri dehşetle okumuştum.  Halbuki Ahi Evran düşüncesini üreten
İslamiyet böyle demiyordu bence.

Bunları; 10.06.2019 tarihinde,
 KAO da yayınlanmış olan,  “İslamiyet ve Ateizm Üzerine Düşüncelerim” başlıklı
denememde yaklaşık olarak, özetle şöyle dile getirmiştim.

“Hristiyanlıkta her doğan
bebe, İsa’nın ölümünde pay sahibi olarak, günahkâr doğar. Yaşamı boyunca
tanrıya ibadet ederek bu günahlarından arınmak çabası içinde olur. Bu inanç,
vahşi kapitalizmin, çok da işine gelmektedir. Bu inanca göre işçiler,  ahlaken kaytarmaya, üretmemeye eğilimlidir.
Bunlar ancak işten çıkarma sopası ve tehdidi altında çalışırlar, “bu
günahkârlara üç kuruş para, çok bile” denmektedir.

Hâlbuki İslamiyet’te her
doğan bebe bir melek olarak doğmaktadır. Sonradan günah işlerse, günaha
girmektedir.

Bu da Ahi Evran felsefesine
yakışır bir düşüncedir.

Bu da, MÜSİAD’a tarafımca
sorulan bir sorumdur.

Dinci, (dindar değil) sermaye
tarafından, işçilerin aşırı sömürülmesi karşısında, ne yapacaksınız.

İşçilerin sendikal
örgütlenmesi karşısında ne düşünüyorsunuz.

Batı Avrupa Sanayi tarihine
bakın, sanayi en çok işçi hakkının alındığı yıllarda zirveye ulaşmıştır. İşçi
hakları mücadeleleri, yaptığı basınç ile sanayicileri, verimlilik ve teknolojik
çözümlere yönelterek,  sanayinin düzeyini
hep yükseltmiştir. Aşırı emek sömürüsü ile ne sanayi, ne de ülke gelişir.

O zaman, size pekâlâ “bırakınız
yapsınlar bırakınız geçsinler “diyelim ama.

İşçilere de” bırakınız,
haklarını arasınlar” diyelim.

Yapılması Gerekenler Belli de…

Cumhuriyet Halk Partisinin “İkinci Yüzyıla Çağrı” başlıklı
toplantısına çok önemli uzmanlar katıldılar, değerli fikirlerini paylaştılar.

Programda konuşan CHP’nin ekonomi kurmayları Faik Öztrak, Selin
Sayek Böke
’nin ve yeni ekonomi danışmanı Daron Acemoğlu’nun
konuşmalarını dinledim.

Faik Öztrak “Fert başına gelirimizi 20
bin doların üstüne çıkarma” vaadini gerçekleştirecek unsurları şu başlıklarla açıkladı:

“Demokrasisi, kurumları ve kuralları güçlü bir TürkiyeÜreterek zenginleşen rekabetçi bir Türkiye… Zenginliği adil
paylaşan
bir Türkiye… Temiz ve yeşil bir Türkiye…”

“Neden kurumları ve kuralları güçlü Türkiye? Güçlü bir demokrasi,
kurum ve kurallar; toplumda can ve mal güvenliğini, istikrar ve huzuru sağlar.
Yatırımı, istihdamı, aşı, işi artırır. Zenginliğin önünü açar.”

Bu açıklamayı ve Öztrak’ın “BİZE KRAL DEĞİL, KURAL GEREK”
sözünü çok beğendim.

****

CHP toplantısında konuşanlardan biri de dünyanın önde gelen
ekonomistlerinden Prof. Dr. Daron Acemoğlu idi. Daron Acemoğlu gelir
dağılımı eşitsizliği, verimli büyüme, ifade özgürlüğü, yolsuzluk, işsizlik ve
yeni bir teknolojik atılım yapma ihtiyacı gibi konuları içine alan bir sunum
yaptı.

Daron Acemoğlu ekonomi alanında Nobel ödülü alması muhtemel
görülen, dünyada saygı duyulan bir bilim adamımız.

Bir arkadaşım bu ünlü ekonomistin sunumunu büyük beklenti içinde
izlemiş. Biraz da hayal kırıklığı ile “Daron Acemoğlu sunumunda yeni ve
bilmediğimiz bir şey söylemedi”
dedi.

*************************

Sihirbaz ve Sihirli Değnek Yok!

İçinde bulunduğumuz ekonomik buhran o kadar derin ki… Toplum
olarak sihirli çözümler ve sihirbaz yöneticiler beklentisi içindeyiz.

Oysaki sorunlarımızın çözümü için sihirli değnek yok. Akıl
ve bilim çerçevesinde istikrarlı ve gerekirse acıtıcı tedbirlerle bu sarmaldan
çıkabileceğiz.

Esasen bunların ne olduğunu bütün uzmanlar biliyor. Hatta iktidardakilerin
çoğu da biliyor. Ama iktidarın bu çözüm yöntemlerini uygulama iradesi yok.
Çünkü ekonomist olduğunu iddia eden tek adamın iradesine teslim olmuş
durumdalar.
Yaptıkları yanlışlardan dönemiyorlar.

AKP iktidarının ekonomi kadrosu kendi tarihlerinin de en zayıf
ekibi.
Maliye ve Hazine Bakanının ekonomi tahsili
yok. Merkez Bankası Başkanı hiç Merkez Bankası tecrübesi yokken başkan oldu.
Bunların alt kadroları ve ekonomiyle alakalı önemli kurumların başına da hep liyakatsiz
ama Saraya sadakati olanlar
atandı.

Buna karşılık 6’lı Masada buluşan partilerin çok değerli
ekonomi kurmayları var. Bu kadar iyi yetişmiş kadroya ilaveten akıl ve bilim ne
diyorsa onu yapma iradeleri var.

*************************

Sürpriz, Alışılmadık, Heterodoks Yöntemler

2022 yılı içinde, CHP’nin bu toplantısına benzer şekilde, İYİ
Parti ekonomi alanında iki önemli çalıştay yaptı. Bu toplantılarda konuşan
ekonomi kurmayları Prof. Dr. Bilge Yılmaz, Ümit Özlale, Erhan Usta ile akademisyen
ve bürokrat diğer uzmanların konuşmalarında da sürpriz ve heterodoks
çözümler
görmemiştik.

Olayı bilimsel ve veriye dayalı analizler yaparak değerlendiren
bilim adamları ve uzmanların ürettikleri çözümler “şapkadan tavşan çıkarır
gibi” sürpriz, alışılmadık, heterodoks yöntemler olmuyor.

Dünyanın çoğu ülkesinde yaşanmış tecrübeler, bilimsel yöntemlerle
analiz edilip yayınlanıyor. Benzer durumlarda alınması gereken tedbirlerin ne
olduğu uzmanlarca biliniyor.

Faik Öztrak’ın, Daron Acemoğlu’nun söylediklerinin birçoğunu, ben dahil, çok sayıda kişi söyledi ve
yazdı.

Elbette bazen “karenin dışında düşünmek” denilen yönteme
başvurulabilir. Ancak
bu bilimsel düşünce ve yöntemden uzaklaşmak değil, bazen
alışılmış kalıpların dışında ama mutlaka yine bilimsel yöntemler içinde
çözüm aramayı ifade eder.

Yanlışlığı defalarca ispatlanmış “faiz sebep, enflasyon sonuçtur”
gibi hiçbir bilimsel temeli olmayan ve bilim çevrelerinin kabul etmediği saçma
teoriler peşinde gitmenin maliyeti ağır oluyor.

*************************

Demokrasi, Hukuk, Bilim, Liyakata Öncelik

Daron Acemoğlu sunumunda “Türkiye’nin
temel problemi devlet güçlü olsa bile toplum güçsüz kalıyor. Toplum
güçsüz olduğu için devletin kurumları iyileşmiyor.
Bu yüzden demokrasi,
sivil toplum, ifade özgürlüğü
Türkiye için çok önemli” dedi.

“2006’dan sonra yolsuzluk artıyor, reformlar tam tersine
gidiyor.
Türkiye 2006’dan beri düşük kaliteli büyümekte. Malezya, Meksika,
Çin gibi ülkeler; Türkiye’den çok daha ilerideler, daha fazla teknoloji içeren
ürün ihraç ediyorlar ve fark giderek artıyor” dedi.

Yolsuzluk ve AB normlarından uzaklaşmanın sonucunun verimsiz
bir ekonomi
olması dikkat çekici değil mi?

Daron Acemoğlu’nun şu tespitlerine yanlış diyebilir miyiz?

“Düşük kaliteli, verimsiz büyümenin en önemli unsurlarından biri
de Türkiye’nin kaynaklarını özellikle insan kaynakları doğru kullanmaması.
Eğitim düzeyi ve eğitim kalitesi çok kötü durumda.”

“Teknolojiye yatırım yapmamak, verimsiz büyüme, insan kaynaklarını
doğru kullanmamak…
Bunun çok net bir sonucu var: Düşük
verimli istihdam, düşük ücret düzeyi, yoksulluk.
Türkiye’de olan gelir de
çok eşitsiz bir şekilde dağılıyor.”

“Devletin ve toplumun güçlerinin bir denge içinde olması gerekiyor. Bu denge olmadığında; demokrasi, özgürlük ve yüksek
kaliteli büyüme
mümkün değil.”

Bunları benim gibi birileri yazdığında kavramlar soyut olduğu
için
önemi anlaşılmayabilir.

Çünkü vatandaşlarımızın üçte ikisinin Türkçe seviyesi orta
düzey ve altında. Bu vatandaşlarımız soyut kavramları, deyimleri,
atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi
kuramıyor.

Ama Daron Acemoğlu, Bilge Yılmaz vd ciddi ekonomistlerimizin
anlattıklarını devleti yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların iyi anlaması ve
içselleştirmesi gerekiyor:

Çünkü demokrasi, hukuk, adalet, ifade özgürlüğü, sivil toplum ne
kadar gelişirse; devlet güçleri arasında denge ve denetim mekanizmaları ne
kadar iyi çalışıyorsa o kadar zenginiz, o kadar güvenli, mutlu ve huzurluyuz.

Yani demokrasi ve hukuk, eğitim sisteminin iyileştirilmesi,
liyakat ve ehliyetli kadrolar
bizim için birer fantezi değil, ekmek
meselesidir.

En Büyük Engel Sevgisizliktir-I

Engelli
olmak bir hastalık değil bir insanlık halidir. 
toplumsal faktörlerin etkisiyle engelliler, eğitim, ulaşım, fiziksel
çevre ve koşulların uyumsuzluğu, rehabilitasyon alanlarının kısıtlılığı
nedeniyle,  istihdama katılamamakta,
toplumsal yaşamın dışında kalmaktadırlar.

OECD
verilerine göre, dünya nüfusunun yaklaşık %15’i engelli bireylerden
oluşmaktadır. Yani dünyada 1 milyar engelli var. Bu insanların yaklaşık 200 milyonu
hayatlarını devam ettirme konusunda ciddi zorluklar yaşamaktadır.

Ülkemizde,  TÜİK verilerine göre; en az bir fonksiyonunda
zorluk yaşayan kişi sayısı 4 milyon 882 bin 841’dir. Ancak resmi olmayan
rakamlara göre bu oranın 9 milyon olduğu tahmin edilmektedir.

Ülkemizde,
engelli yurttaşların sosyal, kültürel ve ekonomik sorunlarına yönelik bazı
iyileştirilmeler yapılsa da, tüm sorunlarını çözücü düzenlemeler halen yoktur.
Engelli yurttaşlar, gündelik hayat içerisinde yer almakta zorlanmaktadırlar.
Çünkü engelli yurttaşlarımızın büyük bir kısmı evlerine kapanarak yaşamlarını
sürdürmek zorundadır.

            Kamusal
düzenlemeler ve belediyelerin mevcut faaliyetleri, bütünlüklü bir politikanın
parçası olmaktan uzak, parçalı ve geçici çözümler olarak kalmaktadır. Türkiye’de
her dört engelliden ancak 1’i yardım alabilmektedir. AB ülkelerinde ilkokuldan
sonra okulu bırakan engelli oranı %25 tir. 
Bu oran İsveç’te %11’ken, Türkiye’de %60 civarındadır.

AB’de
engellilerin %29,9’u yoksulluk/sosyal dışlanmışlık riski altındadır, Türkiye’de
bu oran %77,1 civarındadır. Merdivenler, yüksek kaldırımlar, yaya geçitleri,
toplu taşıma araçları engelli yurttaşlarımızın kronik sorunu olmaya devam
etmektedir.

Engellilerin, her
tür hizmete ulaşmadaki pozitif ayrımcılık hakları tam olarak dikkate
alınamamaktadır.  Bu alanda belediyelerin
ve ilgili devlet kurumlarının ortaya koyduğu çalışmalar yetersizdir. O yüzden,
çok az sayıda engelli yurttaş bu hizmetlerden yararlanabilmektedir.

Yıllar
önce Sağırlar Okulunda öğretmendim. 
Öğretmenler Kurulu toplantısında bir öğretmenimiz söz alarak başından
geçen bir olayı anlattı:

Geçen gün öğrencilerimden birinin midesi bulandı.
Hemen koşarak yanına gittim. Maksadım kusma ihtimali varsa lavaboya götürmekti.
Fakat birden kasıldı. Anlamıştım hemen kusacağını, lavaboya yetiştirme imkânı
kalmamıştı. Bu durumda masa örtüsü ve tabandaki halı berbat olacaktı. Hemen iki
elimi birleştirerek ağzına tuttum. Öğrencim büyüyen gözlerle bana bakarken ben
“evet” şeklinde onayladım. Bu hareketler saniyelerle olup bitmişti. Çocuk
öğürerek avucuma kustu. Rahatlamıştı, fakat korkan gözlerle bana bakıyordu.
Yüzüne bakarak tebessüm ettim, O’da gülümsedi. Çok şükür halıyı ve örtüyü
kurtarmıştım, Tabi ki diğer sevindirici yönü de önemli bir rahatsızlığının
olmadığıydı. Avuç dolusu kusmuğu götürerek lavaboya boşalttım ve ellerimi
yıkadım.”

Dedi.

Bu
konuşmaya bazı öğretmenler çok kızdılar. Bazı arkadaşların midesi bulandı.
Öğürmeye başlayanlar oldu. Hele bir bayan öğretmenimiz çok sert tepki gösterdi.
“En büyük engelin sevgisizlik olduğunu” o an anlamıştım.

Bu
olay beni çok etkilemişti. Kendimi çok hoşgörülü ve sevgi kaynağı sanıyordum.
Bütün standartlarım bu olayla değişti. Sevgi deryası bu öğretmenimize çok
imrendim. Kendisini hararetle tebrik ettim. Daha sonra bu okuldan ayrıldım.
Müfettiş olarak başka ile atandım. Görev sürem boyunca eğitim içerikli her
seminer ve konferansta hep bu anıyı örnek verdim.

“Ben
tek başıma ne yapabilirim ki?” düşüncesiyle hareket edersek hiçbir yere
varamayız. Biz bir toplumuz ve koordine olarak hareket etmemiz gerekiyor.
Bireyler olarak bu toplumu oluşturuyoruz ve ona karşı sorumluluklarımız var.
Birbirimize destek olmalı ve yardım elimizi her zaman uzatmalıyız.

Eğer
ailemizde ya da yaşadığımız çevrede engelli insanlar varsa onlar için çeşitli
düzenlemeler yapabiliriz.

Mahalle
sakinleri olarak bir araya gelip, kaldırım ve merdivenleri onların da
kullanabilecekleri şekilde şekillendirebiliriz.

Eğer
önceden yapılmamışsa kaldırımlara tekerlekli ve akülü arabalar için çıkış
parkurları yapılabilir. Mahalle esnafları, dükkânlarını engelli vatandaşları da
düşünerek dekore edebilir ve kafe ile barlarda da onları rahat ettirebilecek
bölümler ayarlanabilir.

Çevremizde
maddi durumu yetersiz engelli insanlar varsa unutmayalım, onlar bizden daha çok
mücadele etmek zorundalar. O yüzden elimizden geldiği sürece onlara yardımcı
olalım.

“Bugün
sağlıklıyız demek, hep sağlıklı olacağız anlamına gelmez. İşte bunun farkına
varan ülkelerde, engelli de olsanız, engelsiz gibisiniz. Sağlık, eğitim, adli
ve sosyal alanlar herkese göre düzenlenmiştir.”

Engelli
yurttaşlara yönelik, pozitif ayrımcılık gereği kamu harcamalarının daha çok
artırılması ve güçlendirilmesi gerekmektedir. Sosyal devlet olmanın ve insan
haklarının gereği bunu emretmektedir. Onun için:

-Engellilerin
açık, kapsayıcı ve erişilebilir nitelikte, serbestçe seçtikleri bir işte
çalışmaları sağlamalıdır.

 -Engellilerin istihdamını teşvik eden kota
uygulamasına uyulmalı ve denetimler yapılmalıdır.

-Sağlık
sigortası yoluyla rehabilitasyona eşit erişimleri sağlanmalı, bu yönde atılacak
adımlar teşvik edilmelidir.

-Sosyal
sigorta kapsamı genişletilmelidir. Engelli bireylerin ilaç ve medikal sarf
malzemelere, muayene ücreti, reçete katkı payı veya fark ücreti ödemeksizin
ulaşmasının önü açılmalıdır.

-İşe
alım ve istihdam edilme koşullarında, çalışma koşullarında ve her hususta,
engelliliğe dair ayrımcılığa karşı mücadele edilmelidir.

-Engelliler
için güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları her düzeyde artırılmalıdır.

-Eğitimden
her düzeyde yararlanmaları sağlanmalı, istihdam edilebilmeleri için kendilerine
özel kontenjanlar artırılmalıdır.

-Kendileri
hakkında alınacak her türlü karar süreçlerine temsil ve katılımları
sağlanmalıdır.

Engelli
insanların ve bütün toplumun faydalanması adına; engelleri ortadan kaldıracak koşullar
oluşturulmalı, rehabilitasyon ve destek hizmetleri geliştirilmeli, yeterli ve
kapsayıcı politikalar sağlanmalıdır.

-Özellikle
salgın tehlikesinin arttığı şu günlerde; hane içinde engelli bireyi olan ailede
çalışan bir ebeveyn kamu veya özel sektör ayırt etmeksizin salgın süresince
ücretli izinli olması sağlanmalı, risk grubu içerisinde yer alan engelli
bireylere evlerinde sağlık hizmeti verilmelidir.

-Uzaktan
eğitim programlarının, görme engelli öğretmen ve öğrenci kullanıcıları için
erişilebilir duruma getirilmelidir. Eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde
verilen bireysel eğitimlerin sanal ortamda veya evlerde bire bir verilmesi
sağlanmalı ve geçim sıkıntısı yaşayan engelli bireylere ihtiyaç duydukları gıda
ve temizlik malzemesi yardımı yapılmalıdır.

 

İnsanlık
olarak, “engelsiz bir dünya için” ivedilikle; el ele, yürek yüreğe vererek tüm
benliğimizle, engin sevgimizle bu hususta çalışmamız gerekiyor; çünkü mutlu bir
yaşam hepimizin hakkı.

Sevgiyle
kalın…