15.5 C
Kocaeli
Salı, Ekim 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 272

Ölüm ve Ruh

 

    “Her canlı ölümü
tadacaktır.” (Al-i İmran: 185) Hiç ölen tadar mı? Tabii ki, tadmaz ne kelime
tadamaz. Ancak diri olan insan tadabilir. Bu demektir ki, nasıl ki evimizden
dışarıya adım atarız. Yani evimizden dışarı çıkarız. Dünyadaki kalış süresi
dolan ruh da, evi olan bedenden artık dönmemek üzere ayrılır, çıkar gider.
Nasıl ki, insan evinden çıktığını bilirse, ruh da evinden yani bedeninden
çıktığının ve ayrıldığının bilincindedir. Dolayısıyla bu çıkış ve bu terkedişin
şuurundadır. Ölümün ve ayrılışın farkındadır. Yani ölümü tadmaktadır. Çünkü:

    “Ölüm, şu görünen
bedene özgüdür. İnsanın asıl benliği bedeni değil, onun içinde gizli olan, ona
hareket ve canlılık veren ruhudur. Beden kalıptır. Ruh onun hakikati, insanın
gerçeğidir. Bedenin aslı topraktır. Topraktan süzüle süzüle gıdalarla insana
geçmiş, insan vücudunda bir takım ameliyelerden geçip insan tohumu haline
gelmiş, tohum haline gelirken de tıpkı süt içine yağın karışması, susam
tanesinin zerrelerine yağın nüfuzu gibi insan tohumunun içine de ruh cevheri,
canlılık giydirilmiştir. Ana karnında cenin haline gelen insandaki ruh da
gelişmeğe başlamıştır. Cenîni insan şekline sokup şu dünyaya getiren, Allah’ın
izni ve iradesiyle onun içine üflenen ruhtur.

    “Özü şu topraktan
çıkan beden, zamanla değişikliğe uğrar, büyür, gelişir, ihtiyarlar ve içindeki
ruhu kaybedince de tekrar toprağa düşüp çözülür, dağılır, aslı olan toprağa
karışır.

    “Ama deneylerden
geçip olgunlaşmak, ruhânî bilgiler ve haller kazanmak için beden içine konup
bir süre bedende konuk gibi kalan ruh, ölmez, yaşar.

    “İşte insan öldüğü
zaman kabir sevabı ve azabı, ölen bedenine değil, ölmeyen ruhunadır. Çünkü
beden ölünce genellikle toprakta çürür, bazı bedenler de yakılır, kül olur.
Bazıları havada parçalanıp dağılır, bazıları denizlerin derinliklerine atılır.

    “Ruhunu kaybeden
bedene bir daha ruh dönmez, ölen kişi şu dünyada bir daha dirilmez. Kuruyan
ağaca nasıl bir daha  yaşlık gelmezse,
ölen bedene de bir daha canlılık gelmez.

    “Peki ama tefsirine
çalıştığımız…Bu ayet ile Hz. Peygamber’in: ‘Kabir ya cennet bahçelerinden bir
bahçe, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.’ (Tirmizî, Kıyamet, 26)
mealinde (olan) hadisleri nasıl izah edilecektir?

    “Bu âyet ve hadis,
insan bedeninin değil, ruhunun şu bedenden ayrıldıktan sonraki halini tasvir
etmektedir. Kabir ile, insanın ölümünden sonraki hali kasdedilmiştir. Çünkü her
insan kabre girmez. Yakılıp külü şişelerde saklanan insanlar da vardır.
Öldükten sonra aylarca, hatta yıllarca kabre konulmayan kimseler de vardır.
Binaenaleyh hadisteki kabir kelimesiyle kasdedilen, insanın ölümünden sonraki
hâlidir. İşte İnsan öldüktan sonra ruhu ya cennet gibi bir hayat içine
girecek  veya yaptığı kötü işlerin
tutsağı olacaktır. Âyet ve hadîsin kasdı budur.

    “İmam Fahreddin
Râzî şöyle diyor: ‘Kabir sevabı ve azabı, ya bu bedene veya bunun bir parçasına
ulaşır. Birincisi yani sevab ve azabın bedene ulaşması iddiası kuru bir
inatçılıktan başka bir şey değildir. Çünkü bu bedenin çözülüp dağıldığını
görüyoruz. Çürüyüp dağılan bir şeye nasıl sevap ve azabın dokunduğu iddia
edilir? Bedenin tümüne sevap ve azab dokunmayacağına göre, Allah’ın bedenin
küçük parçalarından bazılarını diriltip sevap ve azabı onlara dokundurduğunu
söylemek gerekir. Bu caiz olduğuna göre neden ‘İnsan ruhtur’ demek caiz
olmasın. Çünkü ruh çözülmez, dağılmaz, acı ve lezzet duyar. Kabir sevabı ve
azabı da kalıba değil, ruhadır. Kıyamet gününde de Allah, ruhu tekrar bedene
döndürür ki cismanî haller, ruhânî hallerle birleşsin insan kemâlini bulsun.’

    “Dünyada
güzel amellerle bezenip safiyet kazanan insan ruhu, şu bedenden ayrılınca
cennet bahçeleri gibi bir yaşam içine girecek, orada iyi ruhlarla peygamberler,
sıddîkler, sâlihler ve şehitlerle beraber tadına doyulmaz bir ruhânî âlemde
bulunacaktır. Fakat dünyada kötü işlerle kirlenmiş, bozulmuş olan insan ruhu
da, bedeninden ayrıldıktan sonra dünyadaki kötü işlerin gerçek niteliğini
görecek, azaba dönüşen o amellerinin tutsağı olacak, çeşitli azablar içerisinde
kalacaktır. İşte Hz. Peygamber bu gerçeğe işaret için, kabrin ya cennet
bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu
söylemiştir.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş)    

Kaymakam Kemal Beyin Fermanı Silivri’de Mi Yazıldı?

Türkiye olağanüstü günler yaşıyor. Başta “Ergenekon” olmak üzere toplumsal ruhu etkileyen davalar, hukuki
olmaktan ziyade siyasi davalar olarak önümüzde duruyor. Herkesin ortak fikri
olağanüstü dönemlerdeki bu tür davaların, siyasi kisve taşıyacağı yönünde.

Hukuk eğitimi almış biri olarak buna inanmak istemesem de; bütün
izlenimlerim bu davaların hukuksuzluğu aşarak adaletsizliğe büründüğü
doğrultusunda şekillendi. Sanıkların savunma haklarının kısıtlanması, gizli
tanıklar, uzun süren tutukluluk halleri, mahkemece takdir haklarının sürekli
sanıklar aleyhine kullanılması, yargılamanın aleniyet ilkesinin ihlali, sanık
müdafi avukatların haklı yakınmaları, İstanbul Barosunun mahkeme heyetiyle
sürtüşmesi vs. gibi hususlar yargılamaya gölge düşürdü. Hele aynı dönemde PKK-KCK
ikilisine gösterilen hukuki anlayış, mukayese yapılınca vicdanları daha da
endişeye sevk etti…

08 Nisan Pazartesi günü Silivri’de yaşananlar ise Türk Milleti,
iktidar sahipleri, Genelkurmay Başkanlığı açısından üzerinde çok düşünülmesi
gereken şeylerdir. Birincisi Türkiye’nin dört bir yanından Silivri’ye gelip “adil yargılama” talep eden insanların
Türk Milletine ve Türkiye’ye sarılışları her türlü takdirin üzerindedir. Hangi
parti veya sivil toplum kuruluşları; ne amaçla düzenlemiş olursa olsun, sıradan
vatandaşın ülke, bayrak ve Türklük vurgusu gözleri yaşartacak cinstendi. Bu
sebeple Silivri’ye yağmur, çamur, biber gazı, cop demeden koşup gelen bütün
yurtsever ve milliyetseverleri kutluyorum…

İkinci dikkat çeken nokta; iktidar sahiplerinin muhalif bile olsalar
kendi vatandaşlarına karşı çok sert bir tutum takınmasıdır. Demokratik olduğunu
iddia edeceksin, AB standartlarının borazancısı olacaksın, hukukun
üstünlüğünden dem vuracaksın ondan sonrada vatandaşlarına kolluk ve yargı
eliyle adeta işkence edeceksin. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın
Silivri’deki görüntülerden sonra yaptığı açıklamalar; bana göre zeytinyağı gibi
su üstüne çıkmaktan ve olayları yandaş ve küreselci medya nedeniyle anlamakta
zorlanan halkı yönlendirmekten ibaret… 
Bu nedenle nerede edep, nerede samimiyet!

Üçüncüsü de, Genelkurmay Başkanlığı, Türk Ordusunun Türk Milleti ile
karşı karşıya gelmesine engel olmalıdır. Türk Ordusu iktidarın değil, Türk
Milletinin ordusudur. İktidardan, Türk Milleti aleyhine emir alamaz. Eğer böyle
bir emir alıyorsa, bu emir kanunsuzdur. Bu emri veren kadar uygulayanda
suçludur. Ayrıca Türk Ordusunun, Türk Milletinin gözünde büyük bir maneviyatı
vardır. Bu nedenle Silivri’deki görüntüler bize hiç yakışmamıştır.

Bunları söyledikten sonra 10 Nisan 1919’a TBMM tarafından yasa ile
Milli Şehit ilan edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in şehadetine gidelim…
Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı’nı hatırlayan kaldı mı? Ermenilerin isteği,
İngiliz ve Fransız’ın ısrarı ile öğle vakti asılan Kemal Bey’in yargılanmasını
ve savunmasını gözünüzün önüne bir getirin. Acaba Silivri yargılamalarının bu
Kürt Nemrut Paşa Divanından bir farkı var mı?

Türkiye’de yaşananlara bakarak, birçok olayın Osmanlı Türk
İmparatorluğu’nun son yıllarında yani yıkıldığı günlerde meydana gelen olaylara
çok benzediğini görüyoruz. Çünkü o olayları kurgulayanlarla bu günkü olayları
senaryolaştıranlar aynı güçler. Bize o günleri unutturarak tedbirli olmamamızı
engellediler ve yeni Kürt Mustafa Paşa Divanları kurarak yeni Boğazlıyan
Kaymakamı Kemal Bey vakıaları yaratmaya çalışıyorlar… Urfa Mutasarrıfı Nusret
Beyi de unutmayalım. Aynı “Heyeti
Nasiha”
, “Akil Adamlar”
benzeşmesi gibi…

Silivri’de “Ölmek Var Dönmek
Yok”
sloganları bize Bursa’da atılan “Vur
de Vuralım Öl de Ölelim”
sloganlarını hatırlattı. Bu kararlılık iktidarın
ve onları arkasındaki asıl iktidar sahiplerinin balansını bozacak ve uykularını
kaçıracaktır. Çünkü bu memlekete solcusu, sağcısı, milliyetçisi, ülkücüsü,
devrimcisi, sosyal demokratı, liberali vs. her kesimden “Türk Milleti” diye haykıran insanımız sahip çıkacaktır. Bu ülke
Türk Milletinindir…

 Silivri’de yatanlar adil
yargılanmamıştır ancak adil bir hüküm beklenmektedir. Silivri zindanlarında
yatanların hakkını aramak her Türk Vatandaşının görevidir. Bu hakkın
aranmasının engellenmesi, bunca yıllık demokrasi deneyiminden sonra büyük bir
ayıp olarak önümüzdedir. Herkes ama herkes bunu iyi düşünmelidir… Unutmayın
ki;  Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey için
onca yıldır yüreğimiz yanıyor. 

Kimlik siyaseti ve Bıçak Sırtı Bir Yarış

Değerli okurlarım. Bu yazımda sizlere çeşitli site ve
gazetelerde yazan bazı kıymetli yazarlarımızın yazılarından aldığım alıntıların
ışığı altında seslenmek istiyorum. İstiyorum ki, 21 yıllık Erdoğan hükümetinin
kötü yönetimine, yıpranmışlığına rağmen neden halâ oylarını kaybetmiyor,
kaybetse bile kemik oylarını nasıl halâ muhafaza ediyor daha iyi anlaşılsın.

 

                “Cumhurbaşkanı Erdoğan, küresel refah
sıralamasında ülkesini 95. sıraya düşürmüş bir lider olarak seçimlere giriyor.

                Bu, Londra merkezli Legatum
Enstitüsü’nün, üç yüz veri üzerinden yaptığı sıralamadır.
(https://www.prosperity.com/globe/turkey)

                Oysa 2011 yılında 63.
sıradaydık!”
Taha Akyol: https://www.karar.com/yazarlar/taha-akyol/seccadenin-altina-supurmek-1596017

 

                Yukarıda KARAR Gazetesi yazarı
Taha Akyol’un yazısından aldığım bilgi metnine AKP’li seçmenin neden itibar etmediğinin
cevabını, Mustafa Karaalioğlu aynı KARAR Gazetesinde çok isabetli bir şekilde veriyor.

 

“Türkiye’nin, son beş
yılda yaşadığı gerileme sıra dışı boyuttadır. Hayat pahalılığı, fakirleşme,
yanlış ve usulsüz kaynak kullanımı ile bunların yol açtığı yüksek maliyetli
popülizm ve yozlaşma yaygındır. Kimileri böyle düşünürken kimilerine göre de
işler ya kötü gitmiyor ya da kötü gidiyorsa bile başta küresel şartlar ve
Türkiye’yi hedef alan karanlık güçler nedeniyle bundan daha iyisi yapılamazdı.
Hatta iktidar ülkeyi bu zor şartlara rağmen gayet iyi idare ediyor
.”
Mustafa Karaalioğlu – https://www.karar.com/yazarlar/mustafa-karaalioglu/biz-ve-onlarin-kader-sinavi-1596038

 

                AKP
Hükümetleri 21 yıldır yandaş seçmen kitlesinde öyle bir algı yönetimi oluşturdu
ki, her türlü pahalılığa, devlet organlarının yıpranmışlığına, sınırlarımızı
korumakta dahi aciz kalmalarına rağmen, oluşturulan “Kimlik Siyaseti” sayesinde beklenen oy kaybına bir türlü
ulaşılamıyor. Bunun en bariz misalini yapılan sokak röportajlarında görüyoruz.
Memlekette kötü giden ne varsa sebebi ya Millet İttifakı, ya Küresel güçler ya
da batı ittifakı. Bir kısmının görüşüne göre ise memlekette her şey güllük,
gülistanlık. “Dünyanın sorunu; akıllılar
hep kuşku içindeyken, aptalların kendilerinden emin olmalarıdır
.” Diyen Bertrand
Russel sözünü herhalde bu kesim için söylemiş.

 

 “O küçücük halı parçasının altına gizlenen o kadar çok şey var ki… Yolsuzluk,
yoksulluk, pahalılık, beceriksizlik, çocuk tacizleri ve tecavüzleri, kadın
cinayetleri, akraba kayırmacılığı, hukuka riayet etmeme, anayasaya uymama,
toplumun devlet kurumlarına güveninin kaybı vs. var da var
…” Hakan
Paksoy: https://millidusunce.com/yerlerde-surunen-siyaset-ve-degisen-tercihler/

 

Ve son noktayı Prof. Dr. İskender Öksüz koyuyor:

 

“Makamlara kopyayla,
intihalle, torpille gelinebilir. Dünyanın her yerinde olur. Fakat çoğu toplum
bunları bulur, basın bunlara işaret eder ve bunlar hızla topluma zarar
verebilecekleri yerlerden uzaklaştırılır. Fakat bir nokta vardır ki o nokta
geçildiğinde artık hırsızlar, sahtekârlar, kişiliksizler uzaklaştırılamaz. Tam
tersine, hırsız olmayanlar, dürüstler, şahsiyet sahipleri ahlâksızların hışmına
uğrar. Buna kimse ses çıkarmamaya, bunu kanıksamaya, olağan görmeye başlar
.”
Prof. Dr. İskender Öksüz:  https://millidusunce.com/bir-millet-ahlakini-toptan-kaybeder-mi/

 

                İşte bu
durum kimlik siyasetini de aşar ve ahlâksızlığın kapısını aralamış olur.

 

                Söz
ekonomiden açıldığının her seferinde: “Ben
ekonomistim
” cevabını tekrarlayan Recep Tayyip Erdoğan’ın Türk ekonomisini
getirdiği nokta herkesçe malumken, Allah için ustalığına diyecek yok. Bir
seccadenin altına Türkiye’nin yüzlerce sorunlarıyla birlikte işgal edilen 22 Ege
adasını, Suriye’ye bırakılıp kaçılan Süleyman Şah Türbesi arazisini sığdırmak
her ustanın kolaylıkla yapabileceği iş değil.

 

                Sağlıklı
kalın.

Bir Millet Ahlâkını Toptan Kaybeder mi?

Çocuklarımızı yetiştirirken sağlıklı ortam talep ediyoruz. Parazitler olmayacak. Hava ve su temiz olacak. Kendi yaşadığımız ortam için de benzer taleplerimiz var. Fakat çocuklar her zaman daha önemli. Çünkü onları kendimizin devamı, bizi ölümsüzleştirenler diye görürüz. Kötülüğün onların başına gelmesindense bizim başımıza gelmesi evladır.

Şimdi soralım: Çocuklarımızın yetiştiği ahlâk ortamı temiz mi? Sağlıklı mı? Apış arasına sıkıştırılan ahlâktan değil, insan fıtratındaki ahlâk anlayışından bahsediyorum. Özü ile sözü bir olmak. Dürüstlük. Yalan söylememek. Çalmamak. Güvenilir bir insan olmak. Allah’ın bildiğini kuldan gizlememekten, gizlemek zorunda kalacağınız şeylerden kaçınmaktan söz ediyorum.

Çevre temiz mi?

Çevreciler, ne dersiniz? Bizim çocuklarımıza ve gençlerimize sunduğumuz ahlâk çevresi temiz mi? Ahlâk çevresinin temizliği; toprak, su, mekân, ses çevresinin temizliğinden daha mı az önemli? Çevremizdeki maddenin kirliliği tehlikeli ve sakıncalı da ahlâkın kirliliği bunların yanında ikinci derecede midir?

Maddenin kirliliğini temizlersiniz. Sosyal ahlâkın kirliğini de temizleyebilirsiniz. Geri dönülmez noktaya gelene kadar. Nedir geri dönülmez nokta? Toplumun, sosyal ahlâksızlığı artık ahlâksızlık kabul etmediği çürüme düzeyidir. Belki o noktaya kadar ahlâksızlık yapmak tehlikeliydi. O noktadan sonra ahlâksızlığa ahlâksızlık demek tehlikelidir.

Mesela toplum, bütün siyasetçilerin yalan söylediğine, hepsinin yolsuzluk yaptığına inanmaya başlarsa. İnanmanın ötesinde, her gün böyle olduklarını görürse. En vahimi, “Siyaset böyledir. Herkes yapıyor. Çalıyor ama çalışıyor. Yalancı ama bizden.” diye düşünmeye başlarsa… Bizim bir siyasimiz, hâlen televizyon ekranlarında kudret mevkilerinin yakınlarında görmeye devam ettiğimiz bir siyasimiz, “Dünyanın hiçbir yerinde siyasetçinin seçimden önce söylediği ile seçimden sonra söyleyip yaptığı aynı olamaz.” demişti. Ya toplum bu düşünceyi de benimseyip normal sayarsa…

Siyaset ve ticaret

Mesela toplum, ticarette ve iş hayatında yalan söylemenin, hile yapmanın, insanları kandırmanın normal olduğuna; bütün iş insanlarının bu ahlâksızlıkları yaptıklarına, aksi takdirde başarılı olamayacağına inanmaya başlarsa! Bir büyüğümüzün, “Zenginse çaldığındandır. Fakirse çalmayı bilmediğindendir.” vecizesini hatırlıyorum. Kim olduğunu siz arayıp bulun. Bu anlayış yerleşirse… Hırsızların genel savunması, “Ama herkes çalıyor.”dur. İnanmazsanız hırsızlık masasından bir polise veya bir ceza hâkimine, avukatına sorun. Hırsız buna inanır. Ya toplum da buna inanmaya başlarsa!..

Mesela toplum, adaletin haklıdan değil, güçlüden yana olduğuna inanmaya başlarsa. Hatta parayı verenin mahkemede de düdüğünü çaldığına inanmaya başlarsa… Bir ülke için, “Davalar açık arttırmaya dönüştü.” diye yazıldığını hatırlıyorum. Açık rüşvet arttırmasına veya açık siyasi güç bilek güreşine… Ve bu kanıksanırsa.  Artık o mahkeme, mahkeme midir? O hâkim hâkim midir? O devlet, devlet midir?

Okullarda öğrenciler için kopyanın, öğretim üyeleri için intihalin olağanlığına; hatta imrenilecek bir marifet, hayatın normal seyri olduğuna inanılmaya başlanırsa? O diplomalar diploma mıdır? O üniversite, üniversite midir?

Daha önce de sormuştum: Kopya ile mezun olmuş bir doktora ameliyat olmak ister misiniz? İstemezsiniz herhâlde. Peki, intihalle profesör olmuşsa? Eh, profesörse olabilir herhâlde!

Batışın başladığı nokta

On yıllar önceydi, bir ülkede (adı lazım değil) bir mesleğin (adı lazım değil) mensupları arasında en dürüstün seçilip ödüllendirilmesi için bir gazete yarışma açtı. Fakat adayların gerçekten ahlâklı olduklarını garantiye almak için bir de anonim ihbar hattı verdi… Sonunda, yüzlerce adayın hepsinin aslında sosyal ahlâktan yoksun olduğu, sağlam ihbarlarla ortaya çıkmış ve yarışma, açıkça bu gerekçeyle iptal edilmiş.

Makamlara kopyayla, intihalle, torpille gelinebilir. Dünyanın her yerinde olur. Fakat çoğu toplum bunları bulur, basın bunlara işaret eder ve bunlar hızla topluma zarar verebilecekleri yerlerden uzaklaştırılır. Fakat bir nokta vardır ki o nokta geçildiğinde artık hırsızlar, sahtekârlar, kişiliksizler uzaklaştırılamaz. Tam tersine, hırsız olmayanlar, dürüstler, şahsiyet sahipleri ahlâksızların hışmına uğrar. Buna kimse ses çıkarmamaya, bunu kanıksamaya, olağan görmeye başlar.

O noktadan sonra ahlâksız değil, ahlâksıza ahlâksız diyen cezalandırılır.

İşte kritik nokta odur. İşte ülkenin batışı seçtiği nokta o noktadır. İntihar ettiği nokta o noktadır. https://millidusunce.com/bir-millet-ahlakini-toptan-kaybeder-mi/

En Güzel Ücret

    “Her çağda mevki ve
menfaat için dini, bile bile yanlış yorumlayanlar, dinin gerçeklerini
gizleyenler vardır. Bir mevki elde edebilmek veya mevkiini koruyabilmek için
âyetleri, iktidardaki idarecilerin hoşuna gidecek biçimde yorumlayan, icabında
haram olan bir şeyi helâl gösteren, üç beş kuruşluk menfaat karşılığında
dinlerini satan sözde din adamları vardır. İşte Kur’an böylelerine ihtar ediyor,
‘Birkaç para için Allah’ın âyetlerini satmayın’ (Bakara: 41) diyor. Zira dünya
geçicidir. Bu geçici hayat bitip de ruh, âhirete doğunca dinini verip dünyayı
alan adamlar, aslında cevher verip, vücudunu yakacak ateş satın aldıklarını,
kendi elleriyle kendilerini ateşe attıklarını anlarlar ama o zaman iş işten
geçmiş olur.

    “Bazı bilginler, bu
âyete dayanarak Kur’an öğretme karşılığında para alınamayacağını ileri
sürmüşlerse de bu doğru değildir. Herkes uğraştığı iş karşılığında bir ücret
alır. Bilginlerin çoğunluğu bu kanaattedir. Buharî’deki bir hadiste bunun caiz
olduğu, şöylece beyan edilmektedir:

     “ ‘Aldığınız en
güzel ücret, Allah’ın kitabı(nı öğretme) karşılığında aldığınız ücrettir.’
(Buharî İcare,  16) Öğretim karşılığında
alınan ücret, kişinin harcadığı çaba ve vaktin karşılığıdır. Burada karşılıklı
menfaat vardır. Öğrenci öğrenmekte, öğretmen de çabası karşılığında ücret
almaktadır. Bu, Allah’ın âyetlerini satmak demek değildir. Allah’ın âyetlerini
satmak, bile bile menfaat için onları tahrif etmek, manasını gizlemek, yanlış
yorumlamak, hasılı hakkı gizlemektir. Kur’an öğretmede hakkı gizlemek veya
değiştirmek diye bir şey söz konusu değildir. Bilâkis Hak öğretilmiş olur.
Elbette bu meslek, mübarek bir meslektir. Ama bu, öğretim için böyledir. Dini
görevleri yapma karşılığında yine ücret alınır. Fakat yalnız Kur’an okuma
karşılığında para alınmaz. Alınan para, okunan Kur’an’ın karşılığı değil,
harcanan vaktin karşılığıdır. Harcanan vakit için bir miktar para alınabilir.
Yoksa Kur’an’ın değeri biçilmez. Para ile Kur’an okumayı meslek edinmek doğru
değildir.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri I, s: 155 –
156, Yeni Ufuklar Neşriyat)

X

     Muhterem Prof. Dr.
Süleyman Ateş hocamızın bu aydınlatıcı izahı; beni çok eski yıllarıma götürdü.
Çok sevip saydığım ve hürmette kusur etmediğim merhum Yusuf Kurtiş hocamın ve
hocasının ideal hocalığını hatırlattı bana:

     Kuzey Makedonya’da
yer alan Ohri şehrinden olan, aslen Arnavut ve zamanın Osmanlı medresesinden
mezun, Yusuf Kurtiş adlı; hocam diye hitap ettiğim, çok değerli bir zatla
tanışmıştım.

     Arnavutluğa
komünizm gelince, müderris, din hocası ve aynı zamanda imamlık da yapan
hocam;  bir süre hapse atılmış; ilk
fırsatta her şeylerini geride bırakarak ailesiyle Türkiye’ye göç etmişlerdi.

     Bilhassa ramazan
aylarında, çevresinde olup da, kendisi gibi Türkiye’ye gelen göçmenlere fahri
olarak din hizmeti veriyor, onlara din hocalığı yapıyordu.

     Geçimine gelince:
İstanbul’un Yedikule semtine yakın Kazlıçeşme tren istasyonu yolu üstünde
kiralık bir kulübede saat tamirciliği ile maişetini temin etmeye çalışıyor ve
yakınında kiraladığı bir evde kalıyordu.

     Mezuniyetinin
Türkiye’de bir karşılığı olmadığı için, kendi sahasında resmî bir vazife alacak
durumda değildi.

     Bir gün saat
tamirciliğini neden edindiğini sormuş ve şöyle bir cevapla karşılaşmıştım:

   “Oğlum demişti,
Ohri’de medresede okurken, Türkiye’nin doğu illerinden birine mensup olan
hocamız her fırsatta bizlere: ‘İlminizi geçiminize sakın ha, vasıta ve aracı yapmayınız!’
diye tembih üstüne tembih ederdi!

   “İyi ama hocam
derdik, geçimimizi ne ile temin edeceğiz?” diye sorunca da şöyle cevap verirdi:

   “Her biriniz ayrıca
sizi geçindirecek bir sanat öğrenmelisiniz!” derdi.

   “İşte oğlum ben de o
zaman kendime saat tamirciliğini seçerek, bu sahada kendimi yetiştirmeye ve bu
hususta her şeyi öğrenmeye gayret ettim. Nitekim bu tercihim, çok şükür, bugün
kimseye muhtaç olmadan geçimimi sağlıyor.”

2023 Seçimlerinin Anlam ve Önemi

0

Önümüzdeki seçim Recep Tayyip Erdoğan’ı,  Kemal Kılıçdaroğlu’nu, Muharrem İnce’yi veya Sinan Ogan’ı seçme veya

seçtirmeme seçimi değildir.

Bu seçim, önümüzdeki dönemde Tek Adam yönetimine yol açan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ninmi,   Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi’nin mi olacağının bir seçimdir. Bu seçim sonucunda ya Atatürk, Cumhuriyet ve Türk kimliğine savaş açan siyasal İslâmın kesin zaferinin ilan edileceği bir seçim olacak ya da Atatürk’ün kurduğu milli ve çağdaş Türkiye’nin fabrika ayarlarına dönüldüğü bir seçim olacak.

Bu seçimin diğer seçimlerden farkı, devletin Yönetim sisteminin,  belirleneceği, kuvvetler ayrılığı prensibinin tekrar geri gelip gelmeyeceğinin, tarikat ve cemaatlerin devlet  kurumlarına hakim olma hırslarının sona erdirilip erdirilmeyeceğinin, yandaşlığa göre değil liyakate ve ehliyete dayalı görevlendirmelerin yapılacağı adil bir düzene dönülüp dönülmeyeceğinin belirleneceği bir kader seçimidir. Bu seçimin ilk turda sonuçlandırılması gerekiyor. Bazı Cumhurbaşkanlığı adaylarının birilerine güç göstermek istemeleri ancak egolarını tatmin eder. Bu seçim kimsenin egosunu tatmin etme seçimi değildir. Bu seçim, Türk milletinin akıl ve bilimin rehberliğinde aydınlık bir Türkiye’nin mi, dini cemaat ve tarikatların egemen olduğu Ortadoğu ülkesi bir  Türkiye’nin mi tercih edileceği bir seçim olacaktır.

Oylarımızı bu gerçekleri düşünerek verelim.

Türkiye’nin Dönüştürülme Çabası ve Genel Seçim Dönemeci

Yazıya girmeden önce 4 Nisan 1997 tarihinde Allah’ın
rahmetine kavuşmuş olan MHP’nin kurucusu ve Genel Başkanı siyasi ve askeri bir
deha olan Alparslan Türkeş’i rahmetle ve saygıyla anmayı bir görev bilirim.
Ayrıca geçen hafta Allah’ın rahmetine kavuşan faziletli ve vefalı insan, Ümraniye
Türk Ocağı Başkanı değerli kardeşimiz Harun Güvendi’yi de rahmetle anarım.

            Cumhurbaşkanlığı
ve Genel Seçimler yaklaşıyor. Her seçimin ayrı bir anlamı bulunmaktadır. Bu
seçimler de Türkiye’den yana olanlarla küresel güçlerin taşeronları arasında
geçecektir. Sadece ismen bizden gözüken ama küresel güçlerin oyuncağı olan bazı
adaylar görevleri icabı ülkenin altını oymakla meşguldürler. Maalesef şehit
kanıyla sulanmış topraklar sürekli bu vatana ve milli ve manevi değerlerimize düşman
yetiştiren bir alan olmuştur. Demokrasi görüntüsü altında şımartılan, adam
yerine konan parti ve şahıslar dışardan buldukları cesaretle Türkiye’ye ve
rejime meydan okumaktadırlar. Hadi bunları anladık ama ülkenin ikinci yüzyılına
isim biçip ihanetleri ödüllendirmek isteyenlere ne demeli? Öcalan’a ve FETÖ’ye
ve malum siyasi suçlulara özgürlük vaat edenler çok açık bir şekilde devlete
meydan okumaktadırlar. Bunlar bir de iktidar ortağı olsa; anlaşılan Ege,
Akdeniz, Libya, Suriye ve Irak’ta dün olduğu gibi buralarda ne işimiz var
diyerek milli menfaatlerimizden uzaklaşacaklardır. Bunlara göre zaten milli menfaat
nedir ki? Savunma sanayiimiz onlara göre, savaşı körüklemektedir. Sözde Dünya
barışı için vermeyecekleri hiçbir şey yoktur. Terör örgütüne terörist diyemeyen
bu sürü, Kıbrıs’tan asker çekmekten de yana olabilir. Yunanistan bunların hiç
gerçekleşmeyecek zaferini beklemektedir. Böylece hava gücünü yeni uçaklarla
destekleyip para sarf etmeyecektir. Diyaneti kaldıracaklardır. Ayasofya
Camii’ni ve Sultanahmet Camii’ni müze de yapabilirler. Türkiye’nin başarı ile
sürdürdüğü dengeli dış politika her an ABD lehine dönüştürülebilir. Türkiye
Rusya ve Türkiye ABD ilişkileri kovboyların eline geçer. Bir de utanmadan dost
kılıklı düşmanlarımızın Atatürk engelinden Türkiye’yi kurtarma emirlerini de
yerine getirirlerse; onlara göre, özgürlükçü Türkiye kuruluverir. Artık
Türkiye’nin hiçbir şey üretmeye ihtiyacı kalmaz; ABD ve etrafındaki Batılı
ülkelerce ithal cenneti yapılırız. Böyle bir Türkiye’ye nasıl da siyasi
borçlanma desteği sağlanmaz?

14 Mayıs Genel Seçimlerinde yarışma
onun için Türkiye’den yana olanlarla Milli Devleti ve üniter yapıyı
sonlandırmak isteyenler arasında olacaktır. Mevcut iktidar gitsin de kim
gelirse gelsin anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyor. Oysa perdenin arkasında
ülkenin beka sorunu ve Türlü oyunlar var. Tercih bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi
korumaya muktedir miyiz, yoksa kendimize yeni patronlar mı seçeceğiz? İskemle
kavgası artık bu noktaya getirilmiştir. Muhalefetin amiral gemisi olan siyasi
partiye ABD’li müşavir geldi diye Albayraklarımız kaldırılacak mı? Kendi
kendimizi kandırmayalım. Daha fazla oy almakla, milletvekilliği kazanmakla
fazla bir şey değiştiremeyeceğiz. Böyle bir ortamda ve tehditler karşısında
seçim ittifakları yerini Türkiye ittifakına bırakmalıydı. TC’nin kurucu
ilkeleri ve Cumhuriyetimiz devre dışına itilecek mi, yoksa itilmeyecek mi? Anayasa’daki
değişiklikler Türkiye’yi tanınmaz hale getirecek mi?

            Bir dönem
uyarılara rağmen, uyanmayan iktidar uyutula ve uyuşturula uyuşturula FETÖ’nün
işgali altına sokulmuştu. Bunlara ne istediniz de vermedik deniyordu. Parti
teşkilatı el değiştirmeye başlamıştı. Etnikçi politikalar, aldatılma ve
uyuşturulma düşmanın kuvvetlenmesine alan açmış ve bizi 15 Temmuz 2016 işgal ve
darbe teşebbüsüne kadar getirmişti.

            Bu defa 15
Temmuz’dan ders alan sözde müttefiklerimiz ana muhalefet ve HDP’den güç alarak değişik
bir yol takip ediyor. Partide Atatürkçüler ve milliyetçi taban devre dışı
bırakılarak sözde barış ve özgürlükçülük seçiliyor. Rahmetli Erdal İnönü
döneminde de terör sevici ve terörü destekleyen malum parti TBMM’ne sokulmuştu.
İster istemez Fukuyama’nın sözleri dikkat çekicidir. O’na göre, tarihin sonuna
gelindi, herkes kendine göre kendini şekillendirmeli ve emperyal güce teslim
ederek ulus devlet ve üniter yapıdan uzaklaşmalı. Bu heves o kadar arttı ki
Mart 2023’de yapılan İktisat Kongresi’ne bu zat çağrılmıştı. Milli devlet ve TC
ile uğraşmak isteyenler “bizim küçük hesaplarımız yok yüzyıllık Cumhuriyeti
değiştireceğiz” diyebiliyorlar. Hukuk bu gidişe bir son vermezse Türkiye’yi
karıştırabilirler. Yakın geçmişi unutmayalım. Terörden yana olanlarla silah
bırakmamakta ısrar edenlerle ne barış olur, ne de demokrasi! Demokrasi kendini
ancak hukukla savunabilir. Hukuk yalpalarsa terör ve teröristler daha da
şımarır. Teröre özgürlük sağlayan bir demokrasi örneği herhalde Türkiye’den
başka bir yerde görülmemiştir. Muhalefet tekrar Atatürk’ün çizgisine
çekilmelidir. Yanlış adreslere dalıp çıkar uğruna siyaset yapanlar komik duruma
düşmeyin. Bugün insanlarımıza öncelikle iskemle değil; vicdan, sadakat, medeni
ahlak ve karakter lazımdır. Milli Mücadele ve Cumhuriyet yerel yönetimlere
özerklik adı altında Milli Devletten vaz geçmek adına yapılmamıştır.

            Türkiye’den
1071’in, 1453’ün ve 1923’ün intikamını almak için yüzyıllık Cumhuriyeti depoya
atmak isteyenlere fırsat verilmemelidir. Batı’nın ve bazı müttefiklerimizin
sorunu, Türk ve İslam düşmanlığından kaynaklanır. Kuran-ı Kerim’i yırtan ve
yakanlara karşı ümmetimiz sinmiş, bir köşeye çekilmiş, horuldayarak
uyumaktadır. Bu gidişin maalesef uyanışı da pek yoktur.

            Vatandaş ve
görevi ne olursa olsun herkes Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak tezgâhı
fark edebilmeli ve duygusal yaklaşımlar terk edebilmelidir. Geçmişi unutmadan
14 Mayıs’ta geleceği kurtarmak zorunda olduğumuzu artık bilmeliyiz.     

Seçime Doğru

Konuyla alakalı katıldığımız panellerden, izlediğimiz akademik görüşlerden
edinimlerimiz doğrultusunda ve ilgili akademisyenlerin ifadesiyle üslup ve
teknik anlamda

Öncelikle anayasanın bir toplumsal sözleşme ve uzlaşma niteliğinde olmasını
istiyorsak; T.C. Devletinin temel kuruluş felsefesi, kurucu irade ve varoluş
gerekçeleri problemsiz hayatiyetini sürdürürken ‘’Partili Cumhur Başkanlığı
Sistemi’’ olarak hazırlanmış oylanmaya sunulacak bir metnin önümüze
konulduğunun izahını kavramış değilim.

Bilinen o ki, bugüne kadar demokratik parlamenter sistemden daha iyi ve
başarılısı ortaya konamamıştır. Demokratik parlamenter sistemi güçlendirmek ve
aksaklıkları gidermek, yasaları değiştirmek mümkün iken; onu rafa kaldırıp
ülkeyi yeni maceralara sürükleyecek duyulmamış bir ‘’ Partili Cumhur Başkanlığı
sistemi’’ ve benzeri uygulamalardan medet ummak her şeyden evvel metodik bir
hata olduğu kanısındayım.

*

Stratejiler, sistemler, yapı, süreçler, tarzlar, kültür, hukuk devletinde
hukukun üstünlüğüne bağlılık ve vatandaşların hukuk güvenliğini sağlamak,
yönetimde keyfiliği önleyecek bariyerler, temel hakların güvence altına
alınması, devletin ve yürütmenin yargısal denetiminin kurumsal gücü, kuvvetler
ayrılığının ilkesel gücü… Gibi öncelikleri içerir devletin rejimini oluşturan
birçok öğe olduğunu belirtelim.

Eğer demokratik bir rejim söz konusu ise bu öğelerin her birinde demokratik
bir düşünce ve davranış söz konusu olur. Adil bir seçimle oluşan yasama,
yürütme ve yargı sistemi, bunlar arasında bir fren ve denge mekanizması,
ademimerkezi bir yapı, katılımı sağlayan bilgi ve karar süreçleri, denetim ve
hesap sorma düzeni, demokratik bir kültür söz konusu, diğer bir ifadeyle,
içselleştirilmiş Hukukun Üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter Sistem.

*

Aldanmayalım: 14 Mayıs da yapılacak ve ülkenin kaderini belirleyecek genel
seçim, ‘’Cumhur İttifakı adıyla Tek Adamı öne çıkaran Partili Cumhur Başkanlığı
Sistemi ile ortak akıl la yönetilmeyi önceleyen Güçlendirilmiş Demokratik
Parlamenter Sistemin yarışı olacaktır. Diğer adayları desteklemeniz Cumhur
ittifakının hanesine yazılacaktır kanaatindeyim.

Ülkemizin parlak geleceği, halkımızın refahı adına hayırlara vesile olsun.

Serhat şehrimiz Kars’ı gördünüz mü?

Kars
şehrimiz, doğudaki sınır şehrimiz olup Anadolu’nun kilidi sayılır. 93 harbi de
denen
 1876/77′deki savaş sonrası Rusların hakimiyetine geçmiş 1918 de yeniden
Osmanlı Türk devletinin olmuştur. Bu yıllarda kurulan Güneybatı Kafkas
Cumhuriyetine baş şehirlik yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile sınır
şehrimiz vasfı ile 36 plaka No’lu ilimizdir. Binli yıllardaki Ermeni Gürcü
Bagrat Krallığının başşehridir. Bu baş şehirlik yapmışlığı oraya tarihi bir
zenginlik katar.

İşgal
günlerinde yapılmış Baltık mimarisinin uygulandığı bazalt taşlı binaları ve
düzgün caddeleri ile dikkat çekicidir. Bu bölgemiz İran / Bizans çekişmeleri,
sonra İslam orduları, daha sonra Selçukluların, daha sonra ise Osmanlı-Rus
savaşlarının olduğu alandır. Milattan sonra 1000’li yıllarda 100.000 nüfuslu
Ani şehri bu savaşlar sebebiyle şimdi harabedir. Ani şehri 1064 te
Malazgirt’ten yedi yıl önce Sultan Alparslan tarafından alınmıştır.
Komutanlarından, Kürt Beyi, Emir Mengücek, Anadolu’daki Türklerin ilk camisini
burada yaptırmıştır ve bu şehre Şehristan ismi verilmiştir. Halen kale
surları, kalan sekiz kilise, 1 camii ve Selçuklu sarayına ait kalıntılarıyla
dikkat çekici, görülmeye değer bir yerdir.

Kars
platosu hayvancılığa uygun bir alandır. Bu bölge hayvancılığın getirdiği imkanlarla
geçinir. Şehirdeki onlarca peynir gibi önemli bir gıdanın ticaretinin yapıldığı
işyerleri dikkat çeker. Peynirciliğin gelişmesinde Rusya’daki kilise
anlayışıyla geçinemeyen ve bu bölgeye yerleştirilen Malakanların etkili olduğu
söylenir. Malakanlar her gün süt içme, savaşa karşı olma gibi farklı özellikler
sebebiyle Rusya yönetimi tarafından bu bölgeye yerleştirilmiş bir toplumdur. Buralarda
tabiat şartlarının imkânı ve çevre kirliliğinin olmaması sebebiyle arıcılık da
yaygındır ve bal ticareti de yapılmaktadır.

Kars
platosunun Çıldır Gölü gibi diğer bir tabiat harikasını, özellikle kışın
görmek ayrı bir zevktir. Çünkü bu göl bir metreye yakın buzlanması sebebiyle
üzerinde atlı kızaklarla gezilebilme imkânı vermektedir. Bu etkinlik buraya
ayrı bir güzellik ve zenginlik sağlamaktadır. Ayrıca buzun kırılarak açılan
deliklerden tutulan benekli sazan balığı yöre halkı için ticaret imkânı sağlar.
Gelenler için ise farklı bir ağız tadı imkânı sunar.

Kars
kalesinin eteklerindeki Ulu Cami; 1000’li yıllardan kalma, harika taş işçiliği
olan 12 Havariler Kilisesi, şu anda Kümbet cami olarak hizmet vermektedir. Yine
merkezdeki son Rus işgalinde yapılan Kazak Kilisesi olarak bilinen Fetih Camii,
Kars Müzesi gibi gezip görülecek güzel yerleri vardır. Sonra Harakani türbesi… Harakani,
1033’te Bizans – İslam ordularının savaşında yaralanıp şehit düşmüş olan bir
İslam din büyüğüdür. Tasavvufta Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir ile devam eden
altın silsiledeki 7. isimdir. Bu koldaki anlayış günlük hayatta sadelik,
gösterişten uzaklık, geçimin bizzat iş ve meslek sahibi olarak karşılanması
gibi özellikleri benimser. Bu anlayış, Şahı Nakşibendi’nin “Elin işinde
kalbin zikirde olsun”
öğretisinin de yapıldığı Nakşibendilik denilen
yoldur. Hoca Ahmet Yesevi de bu yolda olan ve kaşıkçılığı ile bilinen büyük
Türk mutasavvıfıdır. Harakani’nin türbesinin de olduğu Evliya Cami ve Külliyesi
ilk önce Sultan Alparslan tarafından yapılmıştır.

Kars denince tabii ki Sarıkamış’ı
unutmamak lazımdır. Bu ilçemiz şu anda önemli bir kayak merkezimizdir. Çünkü
kış sporlarında tercih edilen, kristal karı ile ve de buradaki kış sporları
için uygun imkanları ile cazip bir merkezdir. Sarıkamış ayrıca 1. Cihan
harbinde yanlış bir karar ve iyi planlanmamış bir hareketle 10binlerce vatan
evladının Allahu Ekber dağlarında şehit verdiğimiz acı olayın adresidir. Biz de
bu şehitlikleri ziyaret edip dualarımızı yaptık. Bu ilçemizde Ruslardan kalma
taş binalar da vardır.
En önemlisi Prens Katerina Köşküdür.
Restore edilip hizmete açılmayı bekleyen bir eserdir. Sarıkamış anma
törenlerinin yapıldığı yeni düzenleme alanları da görmeye değerdir.

Bu şehrimiz için diğer bir değer
Kafkas oyunlarının oynandığı, Kars halk şairleri olan aşıkların atışmalarının
neşe ile dinlendiği, Kars kazı ziyafetlerinin yapıldığı yerlerdir.

Bu güzel şehrimizi gördükten sonra
Kars Garından, Doğu Ekspresi ile doğunun kapısı olan Erzurum’a giderek gezinizi
daha unutulmaz kılabilirsiniz. Gezip görmeye fırsat veren imkân ve sağlıkta
olmanız dileklerimle.

Ana Muhalefetin Aday Adayları Hakkında.

Tanıdığım son
CHP il başkanı Mahmut Cengiz Sarıbay idi.

         Hemen hemen hizmet ettiğim, üyesi
olduğum tüm sivil toplum kuruluşlarında ziyaretimize gelmiş, öneri ve
fikirlerimizi almış, istediğimiz zaman iletişim kurabileceğimiz ve partisinin
kapılarını tüm sivil toplum kuruluşlarına açan iletişim gücü yüksek samimi bir
siyasetçi.

Kendisinden
sonra gelen İl başkanlarını basında ki resimlerinden tanıyorum.

Gazete
haberlerinden takip ettiğim kadarı ile Cengiz Sarıbay’dan sonraki CHP İl başkanların
en önemli siyasi beklentileri de, iktidara bir şekilde kızıp oy vermeyenlerin
kendilerini tercih edeceği yönünde!!!!

Zor
tabi!

***

Bir
de İYİ Partiden İzmit İlçe eski başkanı Pelin Coştur Filiz.

Pelin
hanım da, hemen hemen her derneğimizin etkinliğine katılmış bizlerle sürekli iletişim
halinde olmuştu.

Şimdi
ikisi de kendi partilerinden aday adayı.

Elbette
sadece CHP’den Cengiz Bey ile İYİ Partiden Pelin Hanım değil.

Toplumun
geniş halk kitlelerinde ve sivil toplum kuruluşlarında sokakta karşılığı
olduğunu gözlemlediğim, seçim olmadığı dönemlerde de halkın içerisinde olan
başka aday adayları da var.

Misal
yine Cumhuriyet Halk Partisinden Turan ŞAHİN, Songül KAYA, Tülin Keçeci Güngör,
Savaş ÇETİN ve Bahar Gültekin Candemir.

Güler
yüzleri ve mesleki bilgileri ile rahatsızlıkları dolayısı ile tanımak zorunda kalanların tanıdıklarına
memnun olduğu doktorlar
Mühip Kanko ve Cumhur Cevdet Kesemenli.

Cumhuriyet
Halk Partisinden şehrin sosyal hayatı ve sivil toplum faaliyetlerinde
tanıdıklarım bu kadar.

İnanın
diğer aday adaylarını sadece ismen tanıyorum pek çoğunu yolda görsem tanımam
onun için maalesef haklarında bir yorum yapamıyorum.

Aday
adayı olduklarına göre muhakkak partilerinde tanınıyorlardır ama yaklaşık 20
yıldır bu şehrin sivil toplum ve sosyal hayatında aktif birisi olarak
kesinleşecek aday listelerinde partisi
dışında karşılığı olmayan adayların seçilebilecek sıralara yakın yerlerde yer
almasının
partilerine oy kazandırmayacağını seçim çalışmalarının istenildiği
gibi hareketli geçmeyeceğini çok iyi biliyorum.

Öyle
durumlarda saha çalışmalarında aday adına randevu talep edildiğinde pek çok
sivil toplum kuruluşu ve dernekte akla gelen o komik soru BU KİMDİ TANIYAN VAR MI? Şeklinde oluyor.

***

Keşke
tüm partiler demokrasinin gereği olarak üyesinin önüne ön seçim sandığı koysa üyesinin
tercihlerine güvense ve kimin kendi partilisinde ne kadar karşılığı var hep
birlikte görseydik.

Herkes
bir yana bunu en fazla yapması gereken CHP ve İYİ parti idi ve yine yapmadılar.

Vardır bir bildikleri!

Yapılsaydı,
belki de mevcut milletvekilleri de pek hoşlarına gitmeyecek sonuçlar ile
karşılaşabilirdi ya neyse…

***

İYİ
Partide de siyasi koltuğu ve iş yeri dışında halkta karşılığı olan tanıdığımız pek
çok isim var, misal Gazeteci Yazar Yüksel
ERCAN
Allah için ne zaman ne konuda hangi derneğimizin faaliyet alanı ile
ilgili bir talebi olsa,

Hangi
öğrencimizin ve ya ihtiyaç sahibi vatandaşın aracı olduğumuz bir derdi olsa hem
mesleğinden hem bilgisinden hem de sosyal çevresinden ziyadesi ile faydalandık,
sağ olsun.

İnşallah
seçilebilecek sıradan aday olur ve toplum yararına faydalı işleri Mecliste de
devam eder.

Tabi
küresel güçte zengin sayılabilecek dış bağlantıları kuvvetli siyasetçiler ile
ne kadar yarışabilir o da ayrı konu!

Sadece
Yüksel Ercan değil elbet bizlerde karşılığı olan tanıdığımız İyi Partililer;

Eğitim
camiasının da yakından tanıyıp sevdiği Ali
Paşa Naipoğlu
ve Milli Kuruluşların maddi manevi her zahmetine ortak
mensupları sivil toplum gönüllüleri Salih
Işık, Sevinç Akdemir ve Mustafa Anayurtlu.

***

Evet,
2 önemli Muhalefet partisinin 100 den fazla aday adayı içerisinde
tanıyabildiğim isimler bu kadar.

Bakalım
CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Sayın
Meral Akşener ilimizden kimler ile Ankara’da siyaset yapmayı tercih edecek!

Üyelerine
sormadıklarına göre, sıralamada kimin nerede olacağına göre onlar ve ya görev
verdikleri genel merkez yöneticileri karar verecek.

Haklarında
hayırlı uğurlu olur inşallah.