24.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 272

Kilis ve İstanbul’da Meşk Vakti

Sosyal ve kültürel hayatımız her geçen gün savruluyor mu ne?
Çoğu zaman hamasetle, maziyle, kolaycılıkla teselli olmaya başladık. Oysa
kaynaklar arttı, iletişim hız kesmiyor, dönüşüm ve gelişimin modeline bile
ulaşılamıyor. Allahtan üç beş gönüllü aydınımız var da bu konuda kültürel ve
sanat hayatımıza örnek olmayı sürdürüyorlar.

 

Makam Ve Usul Olmazsa
Olmaz

 

Daha ilkokula (1952) giderken Kilis’teki evimizin hemen
bitişiğinde Ulu Camii, 20 adım uzağında ise Şıhlar Camii vardı. Evimiz iki
cami, iki kültür merkezi arasında idi. Caminin müştemelatında bazı talebeler
kaldığı gibi, bazı hücrelerinde(oda) hocalar Kur’an öğretirdi. Ulu Camii İmamı
Hacı Ömer Beşe merhum Arapça gibi Fransızca da bilir, batıdan Moliere, doğudan Sadi
ve Mesnevi okurdu. Çocuklara önem verir, okuduklarını yansıtırdı. Odasında
bizimle yaptığı sohbetleri dün gibi hatırlıyorum. Din adamının çıtası böyleydi.
Namaz saatlerinde ise okunan ezanlar evimizden duyulmakla kalmaz, aşk ile
dinlenirdi. Çünkü müezzinlerin sesi, terbiye edilmiş, eğitim görmüş, bir
geleneği sürdüren seslerdi. Sabah saba, öğle rast, ikindi hicaz, akşam segah,
zaman zaman da eviç ve rast, yatsı ezanı uşak ve Hicaz, nadiren de rast makamında
okunurdu. Dini otoritelere göre; mutlu ve acılı günlerimizdeki törenlerde okunan
Kur’an-ı Kerim dini musikimizin önemli formlarından saba, zemzeme, bestenigar
ve dügah makamında okunurdu. Daha sonra mevlit, tevhit ve münacaata sıra gelir,
bunlara aynı makamla devam edildiği gibi bazen muhayyer, uşak ve ısfahan
usulünde okumalar sürerdi. Yani bunların tümü de bir ses, bir usul, bir kıraat
eğitimi sonrası elde edilirdi. Dolayısıyla hepsi birer usta idi. Ulu Camii
Müezzini Lübük Mehmet’in her minareye çıkışını veyahut mevlit okuyuşunu
insanlar heyecanla, şevkle beklerlerdi. Zaman zaman gerek düzenlenen amin
alaylarında ve gerekse minareden çocuklarla birlikte okunan ilahilerde de bir
makam ve bir usül vardı. Gerek Tekye ve gerek Kara Kadı Camileri olsun bütün
camilerimizin görevlileri eğitim görmüş, ustaların icazet verdiği kimselerdi. Özellikle
önemli musiki bilgileri vardı. Nota değil belki, fakat makam ve usul
uyguladıkları, yaşadıkları husustu.

 

Ailelerde Musiki

 

O yıllarda 17 bin nüfusu olan Kilis’te ailelerden bazıları
da öyleydi. Çoğu evde bir ud olduğunu hatırlıyorum. Yengem Meliha Hanım
rahmetli çok iyi ud çalardı. Hemen evimizin bitişiğinde ve Ulu Camii
yakınındaki Öğretmen Nuri Ulusoy’ları evi de bir müzik mektebi gibiydi. Essüm
hanım ud çalardı. Oğlu öğretmen Nahit Bey Keman. Sokaktan geçenler durup dillendirilen
şarkının bitmesini beklerlerdi. Merhum Nahit Ulusoy’un başkanı olduğu ve
yıllardın faaliyetlerini sürdüren Kilis Musiki Derneğini bugün için, nüfusu 200
bini geçen Kilis’te, kamudan katkısız Uğur Elhan ve arkadaşları sanatçılar
devam ettiriyorlar. İyi ki varlar. Üstelik kendi yağlarında kavrulmaya
çalışıyorlar. Herhangi bir güçlü destek almıyorlar, alamıyorlar.

Annennemlerin yanı başındaki Alaeddin Yavaşca’nın Kilis
Tekye Camii bitişiğindeki evleri de öyle. Adeta önemli bir musiki okuluydu.
Ailenin çoğu mutlaka bir enstrüman çalar, birkaç usül bilirdi.

Çekmeçeli Camii bitişiğindeki Şıh Efendi’nin Tekkesinde de
zikirler belli bir makam ve usulle yapılırdı(1967). Kilis’te maruf ailelerin
tümüne yakını musikiyle yakında alakadar olurdu. Gaziantep Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Yavuz Coşkun dostumuz bölgedeki dini hayat üzerine böyle bir etkinlik
(2012) gerçekleştirmiş, tebliğleri kitaplaştırmış ve büyük bir alaka ile takip
edilmişti. Aynısını bendeniz de Kilis Üniversitesi’nde “Kilis’te Dini Hayat
Sempozyumu” önermiş, kaynak ve kadro da bularak bir program teklif etmiş,
ilgililere göndermiştim. Ancak uygun görülmemiş ki gerçekleşmedi!.

 

Dersaadet Herşeyde
Önde

 

Kilis’ten Üniversiteye gittiğimizde de(1960’lı yıllar) nüfusu
ancak 2 milyon kadar olan İstanbul’da onlarca sivil ve resmi musiki ekolleri
vardı. Özellikle selatin camii görevlilerinden bile musiki, usul, makam
öğrenmek mümkündü. İstanbul Belediyesi’nin Süheyla Altmışdört yönetimindeki
konservatuvarı yanında, Gümüşsuyu’nda İstanbul Teknik Üniversitesi Türk
Musikisi Korusu, Üsküdar’da Emin Ongan Musiki Cemiyeti gibi onlarca kurum ve
kuruluş vardı. Özellikle Elmadağ Şan Sineması’nda dönüşümlü olarak gerçekleşen Pazar
günleri, bir hafta Türk Halk ve bir hafta Türk Sanat Müziği Konserleri
gençliğin olmazsa olmasıydı. Ücreti bir üniversite öğrencisinin verebileceği
kadardı. Münir Nurettin Selçuk’u bile Şan Sinemasında tanımıştık. Tercüman
Gazetesi, günümüzdeki medya gibi değildi; Spor Sergi Sarayında okuyucuları için
muhteşem konserler verdirirdi. Mesela Hamiyet Yüceses vs.

 

Seyrantepe’de Sanat
Akşamları

 

Günümüzde ise İstanbul’da iyi ki TURİNG var. Bir akademi
gibi kabiliyetli 1000 kadar üniversiteli genci hem eğitiyor, yediriyor, içiriyor,
yemeyi içmeyi öğretiyor, hem atölyeleriyle birer hobi sahibi yapıyor, kitap,
dergi ve yurtdışı ile tanıştırıyor. Özellikle gençlerimizi Kültür ve Turizm
Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma
ve Uygulama Topluluğu’nun sanatçılarıyla bir araya getirmesi, konserlere imkan
vermesi her türlü takdirin üstündedir. Bu yıl Meşk Vakti diye başlattığı programda
15 gün arayla birbirinden kıymetli sanatçılar Berke Meyman, Gizem Nur
Copçuoglu, Murat Irkılata ve Esra Çelik Tokgöz’ü dinledik. Sanatçılarımıza
Atilla Akıntürk(kanun), Elif Canfeza Gündüz ve Emre Erdal (kemençe), Furkan
Resuloğlu(tanbur), Furkan Topçu ve Volkan Yılmaz(ney), Osman Kırklıkçı(ud),
Serdar Özdemir(viyolonsel), Serdar Bişiren ve Ümit Atalay(ritim), Volkan Yılmaz
(ney) eşlik ettiler. Sanat Yönetmeni de bir başka sanatçı Şükrü Türkmen. Bu
sanatçılar genç insanlar. En fazla orta yaşın üstünde. Bu isimler musikimize,
geleneğimize ve yarınımıza sahip çıkıyorlar böylece. İzleyicilerin tümüne
yakını da Üniversite okuyan gençlerimiz. Böylece bir sanat ve sanatçı muhitine
sahip oluyor, konser dinleme usullerini öğreniyorlar. Çünkü konserlerde
telefonlar kapatılıyor, resim çekilmiyor, salondan dışarı çıkılmıyor,
konuşulmuyor, çıt çıkmıyor, yönetmenin müsaade ettiği kadar alkışlanabiliyor.
Hatta konuklar bugün için unutulan belli bir kıyafetle konsere gelebiliyorlar.
Hem saygı duyuyorlar ve hem saygı görüyorlar.

 

Tarihi Gelişimi
İçinde Türk Musikisi

 

Musiki tarihimizle gençler baş başa kalıyorlar. Dede Efendi,
Hacı Arif Bey(merhum Yücel Çakmaklı Ahmet Özhan’ın başrolü oynadığı filmini
çekmişti), Faik Ali Bey, Şevki Bey, Rahmi Bey, İsak Varon, Kemani Salih Efendi,
Hafız Mehmet Eşref Efendi, Lem’i Atlı, Şevki Bey, Leyla Saz, Bimen Şen,
Alaeddin Yavaşça, Yorgo Bacanoz, TRT’den aziz dostum bestekar merhum Cinuçen
Tanrıkorur, Şadi Işılay, Rüştü Şardağ, Alaeddin Şensoy, Nikağos Aga, Rakım
Elkutlu, Saadettin Kaynak, Vecdi Bingöl, Muhlis Sabahattin Ezgi gibi
sanatçılarımızı ve eserlerini tanıyorlar. Üstelik bu sanatçıların çoğunun din,
dil ve inançları ayrı olmasına rağmen onlarcası kendi öz musikimizde bir araya
gelerek devleşiyor, bir arada yaşamanın en güzel örneğini veriyorlardı.

“Aldı beni, aldı beni iki kaşın arası/ Yaktı beni kül eyledi
kaşlarının karası/ İçinizde tabip yok mu, nedir bunun çaresi” diyen Bestekar
Çorlulu Aşık’ı, “Bir vecd-i cünun-sate düşüp el ele kalsak/ Yükseklere
yükseklere yükseklere çıksak/  Hakilere
mahsus olan adetleri yıksak” diyen Faik Ali Beyin güftesini besteleyen
Osmanlıların 36. Ve son Padişahı Sultan Mehmet Vahdeddin Han’ı tanıyoruz ve
böylece bilinmeyen özelliklerini daha öğreniyoruz. Demek ki hakanlar, liderler,
krallar da sanatçı olabiliyor, sanata alaka duyabiliyorlar. Divan şairi
muhammes ve gazel ustası Enderuni Vasıf’ın (1759-1824) şiirini besteleyen bir
başka padişah 3. Selim’in sanatçı yönünü böylece keşfetmiş oluyoruz.

 

Yaşasın Sanat

Şöyle bir bakıyorum da bazen güfteler besteden, bazen
besteler güfteden önde ve bazen de ortaklaşa çok etkileyici oluyorlar. Adeta
unutulan, bazen hala içimizde yaşayan güzelliklerimizi ve duygularımızı
hatırlatıyorlar. İşte bir tanesi; “Manada güzel, ruhta güzel, tende güzelsin/ Ey
sevgili, sen elde değil, bende güzelsin”. Ermeni Osmanlı vatandaşı Nikağos
Aga’nın “Bıktıran candan bu üç şeydir beni/Bir gönül, bir baht, bir çehr-i
deni”. Çehr-i Deni baş ve yüzden başka bir tarafını yaralamak. Mecazi manada
kullanmış. Dilin zenginliği böyle bir şey işte. Mesela kibarca sövmek,
küfretmek gibi. Kelime hazinemizi de artırıyor şarkılar, güfteler, bizi
lüğat-sözlük okumaya da teşvik ederek bilmediklerimizi öğrenmeye çalışıyorlar.
O zaman yaşasın sanat.

Kemani Salih Efendi “Ben neden düştüm, neden bilmem böyle
ateş pareye/ Va esafa biçare gönül heyhat aldanıyorsun” diye dursun; Prof. Dr.
Alaeddin Yavaşça “Güneşin kavurduğu rüzgârın savurduğu/ Feleğin hep vurduğu bir
garip aşığım ben” diye Kemani Salih’e yol gösteriyor, tavsiyede bulunuyor.
Teselliyi ise insanlar Yesari Asım Arsoy’da buluyor; “Ümitlerim hep kırıldı,
yâri artık gelmeyecek/ Göz yaşlarım dökülürken, busesiyle silmeyecek/ Beni bir
gün güldürmedi elbet o da gülmeyecek/ Ayrılsam da ağlasam da bende bu aşk
ölmeyecek”

Hayat pahalılığı, enflasyon, zamlar, kuyruklar umrunda
değil, hatta tanımıyor, bilmiyor bile Lem’i Atlı ve Avram Naum “Son aşkımı
canlandıran en tatlı emelsin/ Bir hande-i sevda gibi bin zevke bedelsin/ Ettikçe
tebessüm akıyor nur-u letafet/ Halinde de var başka eda, başka zerafet/
Mecliste de tenhada da her yerde güzelsin.” Böylece noktayı koruyor.

 

Ayrılık Çeşmesi’ndeki
Ayşe Kız’ın Köyü

Artık günümüzde aşk yok. Sanki duygular törpülenmiş gibi.
Dünyevilik fazla. Zengin, arabası ve evi olan, hayatını pahalı mekanlarda devam
ettiren kız veya erkek arkadaş olunca aşk, bu dünyevilikte her ikisini de terk
ediyor. Artık selamlaşmak bile bir ayrıcalık oldu. Saadettin Kaynak ve Vecdi
Gönül de aynı kanaatte “Günaydın sevgiliye, günaydın; gönül aydın günaydın/
Dalında biteviye şakıyan ben olaydım” demek, mutlu olmaya yetiyor.

Mutluluğun bir formülü olsa sanırım herkes bir kere
deneyecek. Galiba sanat bunun üstesinden geliyor ve gelecek. Öyleleri vardır ki
önce Rahmi Bey gibi “Ey Dilber-i işvebaz/ Nedir bu sendeki naz/ Yeter ettiğin
niyaz/ İşte hazır ince saz/ Oynasana dil-i nüvaz/ Gönül eğlensin biraz” deyip
meseleyi kapatacak, yüreğiyle başbaşa kalacak.

Öte yandan “Oturmuş testi elinde çeşme başına/ Oyalı yemeni
sarmış Ayşem başına/ Kıvrak Ayşe kız, oynak Ayşe kız, şakrak Ayşe Kız şen/
Köyün biricik kızı Ayşe kız, vurgunum sana ben” diyen Muhlis Sabahattin Ezgi
Kadıköy, Bakırköy, Çengelköy ve Ataköy’deki Ayşe’yi anlatıyor esasında, ama bir
zamanların Ayrılık Çeşmesi’ndeki Ayşe Kızı. Onlar ise beyaz atlara binip
gittiler.

İyi ki sanat var, hep kalıcılık bırakıyorlar arkalarında,
önlerinde.

İstanbul Seyrantepe’de Meşk Vakti’nde öyle.. bir zamanlar
Kilis’te de öyleydi; Yaşasın Sanat.

Mühim Meseleler

Kendi
ifâdesiyle ‘Okuma-Yazma Tutkunu’ olan
Fatma Gülşen Koçak 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 160 sayfalık eserinde; candan aziz vatan topraklarımızda yaşayan
insanlarımızın, dünyânın ve insanlığın meseleleriyle alâkadar olan ve çözümler
arayan, bulduğu çözümleri kamuoyuna duyurmaya çalışan seçkin 18 fikir insanı
ile yaptığı röportajları okuyucunun, ülke yönetiminde vazife üstlenen seçilmiş
ve tâyin edilmiş idârecilerinin istifadesine sunuyor.

Mühim Meseleler isimli eserde kültürümüzün
ve medeniyetimizin temel ve köklü konuları mercek altına alınıyor,
laboratuvarda tahlil ve teşhis ediliyor. Tedâvi yöntemleri geliştiriliyor.

İsâbetle
belirlenmiş soruları cevaplandıranların isimleri ve röportajda ele alınan
konular, kitabın önemini ortaya koymaktadır:

*Tuluyhan Uğurlu (Piyanist Bestekâr): Bir Medeniyeti Yok Saymak
Faşizmdir.

*Yusuf Kaplan (Mütefekkir Yazar): Gençlerini İhmal Edenler
Geleceklerini İmha Ederler

*Ercan Yıldırım (Düşünce Adamı-Yazar): Kültür İktidarı Siyâsî ve İktisâdî
Atılımla Gerçekleşir. *Hasan Aksay (İlâhiyatçı,
12, 13, 15  ve 16. Dönem Milletvekili-Yazar
/ Devlet Eski Bakanı): Abdülhamid, Günümüzü Anlamak İçin Bize Önemli Kapılar
Açar.

*Turan Kışlakçı (Orta Doğu Uzmanı, Gazeteci Yazar): Yahudi
Masallarını ve Efsânelerini Çürütmeliyiz.

 *Prof. Dr. Özcan Hıdır: Günümüzde Târih, Modern Versiyonlarıyla Tekrar Ediyor.

*Prof. Dr. Dursun Ali Tokel: Edebiyatı Olmayan Bir Millet Olmaz.

*Kemal Özer (Gıda Hareketi Genel Başkanı): Zihinler İşgal Altında!

*Dr. Murat Dağıtmaç: Haçlı Seferleri Dijital Ortamda Devam Ediyor.

*Emine Kaya (Araştırmacı Yazar): Bakanlık Wattpad’e Müdâhalede
Bulunmalı.

*Said Ercan (Milletlerarası Sosyal Medya Derneği Bakanı): Dijital
Dönüşüm Robotlaşmış Bir Nesil Getiriyor.

*Abdullah Çiftçi (Stratejist Yazar):İnsanlık Yeniden
Şekillendiriliyor.

*Doç. Dr. Ali Murat Kırık (Dijital İletişim Araştırmacısı):Asıl Mesele, Yapay
Zekâ İle Dünyânın Nereye Gittiğidir.

*Doç. Dr. Ahmet Dağ: Dünyânın En Tehlikeli Fikri Tranhümanizmdir!

*Kemal Kaptaner (Ankara Sosyal Aratırmalar Merkezi Genel Müdürü): Hepimiz
Küresel Gözetim Altındayız!

 *Abdullah
Çiftçi
(Stratejist Yazar): Bir Akıl Dünyâyı Yeniden Dizayn Ediyor!

*Doç. Dr. Selman Tunay Kamer (Eğitim Programları ve Öğretim Ana İlim Bölüm
Bakanı): Sosyal Medya Yasası Şart.

*Prof. Dr. Ercan Öztemel (Endüstri Mühendisliği Ana İlim Dalı Başkanı): Yapay
Zekâ Asla İnsanın Yerini Alamaz.

 ***

Fatma Gülşen Koçak’ın kitabına yazdığı ÖNSÖZ

Uzun yıllardan
beri basın ve kültür dünyâsında çok değerli isimlerle konuşma fırsatımız oldu.

Güncele
takılmadan sığ konulara girmeden mühim meselelerimizi sorguladık. Günlük politikanın
ülke gündemindeki tahakkümüne boyun eğmeden asıl meselelerimizi tartışmak elbette
kolay olmadı.

Her konuda
uzman ekran adamlarının gürültüsü çoğu zaman milletin hakîkatle bağ kurmasını
zorlaştırıyor. Fikri olanın değil sesi çok çıkanın dikkate alındığı bir ülke
olduk maalesef.

Doğru isimlere
doğru sorular sorduğumuzda da ortaya bereketli fikirler çıktı. Bu kitapta da
görüleceği üzere kıymetli hocalarımız bizlerden birikimlerini esirgemediler.
Fikir şölenine okuru da ortak ettiler. Kendilerine medyunu şükranız.

Mühim Meseleler kitabını okuyucuyla
buluşturma çabamızda her dâim yanımızda olan değerli dostlarımıza da hassaten
teşekkür ediyoruz. Onların desteği olmasa bu eser ortaya çıkmazdı. Mühim
meselelerimizi bundan sonra da konuşmaya devam edeceğiz. Gayret bizden, tevfîk
Rabbimizden.

                                                                                            
Fatma Gülşen Koçak Eyüp
Sultan, 2022

 

Eserden tadımlık bölümler:

-Sanat bir toplum için neden gereklidir?

-Sanat ruhu
inceltir. Sanat zamanı ve mekânı, insanın algılamasını değiştirir; düşünce
yapısını bağımsızlaştırır. Müzik bu konuda öncüdür.

Keşke eğitim
sistemimiz aynı zamanda, bizim kültürümüzü de müziğimizi de sanat alanlarımızı
da öğreten bir eğitim sistemi olsaydı ve ben onların ikisini aynı anda
öğrenseydim. Tuluyhan Uğurlu.

Türkiye’nin
en önemli meselesi nedir?
                                                                                                                           
-Türkiye’nin en önemli meselesi, meselesini bilememesidir. Türkiye’de
bir entelijansiya1, öncü kuşak yok. Var olan entelijansiya  ne adar Türkiye’nin entelijansiyasıdır, ne
kadar kendisini Türkiye’ye âit hissediyor; bu tartışılabilir. Yargılayıcı olmak
istemiyorum ama sonuçta ayaklarını bastığı toprakların bir şekilde acısıyla,
tecrübesiyle dolayısıyla onları bu şekilde mümkün kılan ruh kökleri ile
ilişkisi sakatlanmış bir entelijansiya. Bu entelijansiyanın Türkiye’yi
felaketten başka götürebileceği bir yer yok. Kabaca 200 yıldır yaşadığımız
serüven budur. Cumhuriyetle birlikte keskin bir dönemece girdi. Bu dönemeç
dediğim şey aslında bir yok oluş sürecidir. Öncü kuşaktan ilim yolculuğu yapacak
âlim, irfan yolculuğu yapacak ârif, hikmet yolculuğu yapacak hâkim
şahsiyetlerini kastediyorum.

Entelijansiya,
bir şekilde hem entelektüel hem aydın hem akademisyen hem elit… Bunların
hepsini bir şekilde kuşatan bir kavram olduğu için entelijansiyayı
kullanıyorum. Biraz da makaraya sarmak için, çünkü makaraya sarılacak bir durum
var. Eleştirmek için kullanıyorum. Yerli değil, bu toprakların çocuğu değil.
Ama kendi de değil. Sekülerleşmiş bir şekilde batıcı bir entelijansiyadan
bahsediyoruz ama bu figür şizofren biri. ‘Bedenen
burada, zihnen burada değil. Zihnen bir şekilde batıda…
’ diyeceğim ama bir
şekilde batıda diyorum; çünkü zihnen değil duygu olarak batıda. Yâni batı ile
ilişkisi zihnî olarak kurulmuş değil. Batıyı tanıyan biri de değil. Bir şekilde
sâdece hissî bir ilişki var. O yüzden Türkiye’de batı kültürü yok, batı hayranlığı
var. Bir şekilde toplumun köklerine değememe tecrübesini, Türkiye’nin İslâmî
kesiminin öncü kuşakları için de söyleyebiliriz. Orada da bir hâfıza kaybı var.
Târihle, ruhla ve köklerle ilişkide bir sun’ilik var.                       Yusuf Kaplan.

-Türkiye düşünce üretiminde istenilen seviyede değil…
Sıkıntı nedir?

Düşünce
kavramı öyle müphem kullanılıyor, öyle popüler sâiklerle dillendiriliyor ki
fikri sanki bir ‘program’, ‘manifesto2 gibi algılıyoruz.
Düşünceyi yine neoliberalizmin3 kavramlarıyla, bir fabrika mamulü
gibi istenildiğinde ‘doğum yaptırılacak
canlı gibi telâkki ediyoruz. Düşünce hal’dir, yaşayıştır, gözlemdir, kaygılanmadır,
dertlenmedir, içlenmedir… Tabii ki pratik bir eylem alanıdır. Düşünce
sonuçtur. Siyâsî, iktisâdî, sosyal ve kültürle alâkalı yaşayışın sonucu…
Düşünce, kervan yoldayken, yolun şartlarına göre hazırlamanın adıdır.

Hayatı kâr,
tüketim, konfor üzerine kuran bir toplum, beka kaygısına rağmen içinde bulunduğu
durumu kavrayamaz, yani Kur’ân’da geçtiği gibi söylersek akledemez… Durumunu
anlayamadığı gibi geleceğini kuracak ve kurtaracak kavramları, hassasiyetleri,
tavırları geliştiremez. Maalesef bize özgü kavramlara ve kaynaklara müracaat
edemiyoruz, en fazla Tek Parti sonrasını tekrarlıyoruz. Halbuki kendimize özgü
siyâset felsefesine, iktisâdî anlayışa, dünyâ görüşüne ve tabîi ki gündelik
hayat pratiğine sâhibiz. Bunun için öncelikle yeni bir Allah-insan-âlem
yorumuna ihtiyacımız var. Âlemi, insanı bugün batı medeniyeti gibi görüp,
algılıyoruz. Düşünme tam da kritik dönemlerde, hayatiyet kesbeden evrelerde ortaya
çıkar.                                             Ercan Yıldırım.

-Sizce Abdülhamid Han’ın liderlik sırrı nedir?

-Abdülhamid’i
en iyi özetleyen söz Bismark’a aittir. Bismark, Almanya’nın en büyük devlet
adamıdır. Şöyle der: ‘Dünyâ diplomasi
zekâsının yüzde doksanı Abdülhamid Han’ın, yüzde beşi benim, kalan yüzde beşi
de diğer siyâsîlerindir
.’ Bu yakıştırmaysa, gene de güzel bir yakıştırma.
Bu söz, hakkaniyetli bir sözdür. Benim çok hoşuma gider. Abdülhamid’i anlatmak
bakımından çok güzel bir ifâde gibi gelir bana. Abdülhamid meselesi, günümüzü
anlamak açısından da bize önemli kapılar açar.                                                                                                                     Hasan Aksay. 

-Kudüs’ün Müslümanlar için anlamı nedir?

-Kudüs bizim
nazarımızda ilk kıble. Üç harem bölgesinden biri… Bu anlamıyla Kur’ân buna işâret
ediyor. İsra ve Mirac’ın yeri ve aynı zamanda yer ile göğün en yakın olduğu
nokta. Bizim kaynaklarımızda öyle geçer. Bu anlamıyla bizim için önemlidir.
Mektü’l Enbiya’dır orası. Bir taraftan da evliyalar diyârı, lâmekânların yeri,
gariplerin yeridir. Burada yaşayanlar Müslümanlardı. Bugün emperyalistler, Siyonistlerle
yaptıkları ittifaklar neticesinde Siyonistleri buraya yerleştirdiler. Fakat bu
coğrafya bizim coğrafyamız ve bize ait bir coğrafya.                                  Turan Kışlakçı.

-Batı’da İslâm düşmanlığının temel sebepleri nelerdir?

İslâm’ın yeni
bir din, Hz. Peygamber’in de ‘Son Peygamber’ olarak târihteki yerini alarak
hızla yayılması karşısında telâşa kapılan Hıristiyanlık başta olmak üzere diğer
dinlere mensup din adamları ‘İslâm,
Hıristiyanlık’tan sapmış heretik bir dindir ve bizim için bu durum yeni değil
.’
şeklinde iddialarda bulunmuşlardır. Bu söylem, Emevîler döneminde Şam’da yaşayan
ve İslâm’ı iyi bilen John Demescen/Yahya ed-Dımeşkî tarafından ilk olarak
ortaya atılmış ve daha sonra Ortaçağ’da Tehedore Ebû Kurra, Peter Venerable,
Dante, Protestanlığın kurucusu Martin Luther, Kalvinist Protestanlığın öncüsü
John Calvin ve Hümanist akımın öncü şahsiyetlerinden Erasmus başta olmak üzere,
batının dînî ve fikrî zihin kodlarının oluşumunda etkili olmuş şahsiyetlerin
pek çoğunun İİslam-Türk karşıtlığında öncü rol oynayarak, ‘Müslümanlar-Türklerle savaş’ hakkında kitap kaleme almaları tesâdüf
olmasa gerektir. Oryantalistik dönemde bütün bu târihî karşıtlık, yeni
argümanlarla, biraz daha ilmî temelde güncellenmiştir.

Batı insanının
zihnî arka planında genelde târihî olayların etkisi vardır ve konjonktürel olarak
Müslümanlarla ilgili herhangi bir olayda bu târihe göndermeler yapılarak
genelde olumsuz imajlar devreye sokulur. Dolayısıyla batıda Ortaçağ’dan bu yana
Türkler ve dolayısıyla Müslümanlara yönelik olarak üretilen benzer bir korku
hâli hâkimdir.                                                   Özcan Hıdır.

-Kültür aktarımının en güzel yolu edebiyattan geçer…

-Nurullah Ataç
diyor ki: ‘Ben dîvanları okumayı çok severim. Ama sakın gençlere okutmayın.
Sonra severler. Neme lâzım… O zaman eskiyi anlarlar. İnsanın geçmiş ile bağını
kırmadan geleceğini kurması, bırak devleti, birey anlamında bile mümkün değil.                 Dursan Ali Tokel.

-WhatsApp gibi iletişim araçlarında âilelerin mahrem
yazışmaları, âileler arasında kalıyor mu?

-Kesinlikle
gizli kalmıyor. Her şey, ama her şey kayıt altına alınıyor. Her şeyimiz kontrol
altında. Şu anda Türkiye’deki âile yapısı, davranışları vb, birçok bilgiye
sâhipler. Emin olun bu bilgiler, devletin elinde bile yoktur.                                                                                        Murat
Dağıtmaç.

-Dijital dönüşüm berâberinde hangi olumsuzlukları
getiriyor?

Toplum
dönüşüyor, gençlik dönüşüyor, hayata bakış, geleceği bakış değişiyor.
Robotlaşmış bir nesil yetişiyor. Hayat becerisini kaybetmiş müdahalelere açık
ve bilinçaltı iğdiş edilmiş bir gençlik, hem ruhen hem de bedenen bitkin bir
toplumun temeli atılıyor.                                       Said
Ercan.

Dijital dünyânın ideolojik yönünü anlayamayan devlet,
bağımsızlığını kaybetmeye mahkûmdur.’ Diyorsunuz…

Evet! İnsanlık yeniden şekillendiriliyor.
Dünyâ yeniden yapılandırılıyor. Yeni bir dünyâ kuruluyor. İnsana biyometrik çip
takılıyor. Türkiye’nin sosyologları, psikologları, mütefekkirleri dijital
dünyâyı masaya yatırıp bir yol haritası belerlemesi gerekiyor.                                   Abdullah Çiftçi

Dijital faşizm nedir?

-Hoşgörüsüz, otoriter bakış açılarına sâhip
bir kitleyi tanımlamak maksadıyla kullanılmaktadır. Yapay zekâ, dünyayı
değiştirme potansiyeline sâhip durumdadır.                            Ali Murat Kırık.

-Transhümanizm nedir?

-Dünyânın en
tehlikeli fikridir. İlim ve teknolojinin güç ve imkânıyla ölümsüzlük veya
hayatın uzaması ayartıcı vaadini, aşkın mukaddes bir varlıktan daha çok beşerî
çabalarla başarılabileceğini iddia eder.                                                                                                                          Ahmed Dağ.

-Algı nedir, algı yönetimi nasıl yapılır?

-Hedeflenen
kişileri veya toplumu, istediğiniz şekilde düşünmeye ikna etmek için etkilemektir.
Temel maksat insanlara algılama yöntemiyle kabul ettirilen düşüncelerin, özü
itibâriyle ve eskiden beri kendilerine ait olduğuna inandırmaktır. Makaleler,
sohbetler, bilgi şölenleri, nutuklar, bildiriler, televizyon dizileri aracılığıyla
yapılır.                                                                      Kemal Kaptaner.

-Dijital çağ, bize nasıl bir dünya dayatıyor?

-Dijital dünya
hayatımızı kolaylaştırıyor. Ancak hayatımıza isteğimiz dışında yön de kabul
ettiriyor. Gelenekli ve millî kültürümüzü unutturuyor. Sosyal medya kanunu
şart.      Selman Tunay Kamer.

-Hükümler… ????

-Yapay zekâ
aslâ insanın yerini alamaz. Yapay zekâ, zâten insan zekâsının ürünüdür. İnsan
zekâsının ulaştığı yere kadar ulaşabilir. Ancak birden fazla insanın desteği
ile üretilen yapay zekâ, o insanların her birinden daha üstün olabilir.                                                                  Ercan Öztemel.

 

 

1Entelijansiya:Aydınlar topluluğu’ mânâsına gelen
terim. Umûmiyetle kültürle alâkalı ve siyâsî etkinliğe sâhip, toplum
hareketlerini yönlendiren entelektüel topluluklar için kullanılır.

 2manifesto:
Bir
topluluğun, belli bir konudaki bildirisi, beyannâmesi.

3neoliberalizm: 1970’li yıllarda
kendisini hissettiren, yeni bir ekonomi sistemidir. Devletin serbest piyasa
ekonomisi ile yönetilmesi gerektiğini savunur. Ekonomi temelli olarak gelişen
siyasî bir ideolojidir.

ERGUVAN
YAYINEVİ:

 Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu:
12 Nusret Bey Apartmanı. Bodrum Kat.

 Sultanahmet
– İstanbul. Telefon: 0.212-516 52 62 / 0533-557 11 08

e-posta: erguvanyayinevi@gmail.com / www.erguvanyayinevi.com  

 

FATMA GÜLŞEN KOÇAK:

Afyonkarahisar
doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Afyonkarahisar’da tamamladı. Öğrencilik
yıllarında Türkiye ve dünyâ gündemini yakından tâkip etti. Özellikle Türkiye
dışındaki Türklerin ve Müslümanların meselelerini öğrenmeye çalıştı. Lisans
eğitimini milletlerarası ilişkiler alanında yaptı. Trakya Üniversitesi’nde
başladığı yüksek lisans eğitimi devam etmektedir.

Bir dönem mobilya
sektöründe ticaretle meşgul oldu. Bu süreçte gönüllü olarak hayır
faaliyetlerinde bulundu. Şehir dışından gelen kız öğrencilere rehberlik yaptı.

Daha sonra Amerika’ya
yerleşti. ABD’de milletlerarası bir şirkette yönetici asistanı olarak çalıştı.
Amerika’da bulunduğu dönemde de sivil toplum çalışmalarını araştırdı. Vakıf ve
derneklerin çalışma şartlarını ve projelerini inceledi. Özellikle Türkiye’de
uygulanabilecek yenilikleri rapor etti.

Türkiye’ye dönünce eğitim
ve kültür alanında hizmet yürüten STK’larda görev üstlendi. İlim Yayma
Cemiyeti’ne bağlı Kız Yurtlarında müdürlük ve koordinatörlük yaptı. Profesyonel
çalışma hayatı devam ederken Sezai Karakoç, Necip Fâzıl, Mehmet Âkif gibi öncü
şahsiyetler hakkında programlar hazırladı.

Ülkemizin tanınmış
yazar ve akademisyenlerini Afyonkarahisar’a dâvet etti. Bir ilki başararak
Afyonkarahisar Film Festivali projesini hayata geçirdi. Bu projenin
koordinatörlüğünü yaptı.

Türkiye Yazarlar
Birliği İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyeliği, Türkiye Dergiler Birliği Genel
Sekreterliği, Eğitimci Yazarlar Derneği Genel Başkanlığı, ÖNDER İmam Hatipler
Derneği Kültür Komisyonu üyeliği gibi görevlerde bulundu.

Millî Gazete’de kültür
yazıları yayınlandı. Dergiler Dergisi’nin editörlüğünü yaptı. Eğitim ve Kültür
dergilerinde çok sayıda makalesi yayınlandı. Akit Televizyonu’nda Kültür Dünyâsı
programının yapımcılığını üstlendi. Mavera TV’de kültür programı hazırlayıp
sundu. Yine Akit Gazetesi’nde uzun yıllardan beri Pazartesi Sohbetleri başlığıyla
ülkemizin saygın isimleriyle röportajlar gerçekleştirmekte ve özel haberler
yapmaktadır. *Umman’ın Gözyaşları, *Geleceği Kuran Kadınlar, *15 Temmuz Konuşmaları, *İmam Hatip Neslinin Önderleri, *Türküye Adanmış Ömür Esat Kabaklı isimli
eserleri bulunmaktadır. 

“Türk edebiyatı” İfadesinden Rahatsız Olmak

Hukuku, ekonomiyi, siyaseti,
edebiyatı, dili, dini, sosyal hayatı ıslah etmekle sorumlu olanlar; ıslah
görevini yerine getirmedikleri halde neden bulunduğu veya sorumlu olduğu alanda
kargaşaya yol açar, bir bozulma ve kokuşmaya sebep olur? Bunda bir art niyet,
kompleks, ihanet olmadığını iddia etmek saflıktır, diye düşünüyorum.

Bir din adamı, dinde fitneye yol açamaz; bir hukukçu, vicdan
ve adalete ters düşecek uygulamalara yönelemez; bir siyasetçi, toplumu
ayrıştıracak ve infiale düşürecek eylem ve söylemde bulunamaz; bir baba aile
düzenini bozacak davranışlardan kaçınmak zorundadır. Birlikteliğimizdeki
iletişimimizi sağlayan dilimizi dilciler, dille eser veren edebiyatçılar
bozamaz, korumak zorundadırlar. 

Şu işe bakar mısınız? Bir üniversitenin kütüphanesinde
kitapların yerleştirildiği bölüm başlıklarına “Alman edebiyatı”, “Rus
edebiyatı”, “Fransız edebiyatı” yazıldığı halde, Türk yazarlarının eserlerinin
yer aldığı bölüm başlığına “Türkçe edebiyat” yazılmış. Buradan tartışma çıkmış.
Kimine göre Türkçe edebiyat, kimine göre Türkiye edebiyatı, kimine göre
Türkiyeli edebiyatı denmeliymiş. Bazı yayınevi sahipleri de bu tamlamaları
ciddi ciddi savunuyor, kendilerince gerekçeler üretiyorlar. Bu gerekçelerin
hiçbirinin ayaklarının yere basmadığını, ön yargı, hatta art niyet taşıdığını,
ortaya koyduğu tezlerin çürüklüğünden anlamak mümkün. 

Türk sözcüğü; ahlakıyla, diliyle, estetik anlayışıyla,
folkloruyla, tarihiyle zengin bir olguyu ifade eder, sadece bir ırkın adı
değildir.  Türk kelimesinin arkasına
getirilen “-e” mekân ekiyle türetilen Türkiye kelimesi, sadece sınırları belli
bir yerleşimin adıdır. Diğer Türkler de Farsça “-ıstan” yapım ekiyle kendi
ülkelerine Türkistan demişler. Onlar da Türk medeniyet yapısının bileşenidir.

“-ce, -çe”; dil, yer, bitki, hayvan ismi yapan Türkçe yapım
ekleridir: Türkçe, Almanca; Çamlıca, Taşlıca; kokarca, yumuşakça …
kelimelerinde olduğu gibi.

“-lı, -li” yapım eki, soyut ve somut isimler, sıfatlar türetir:
Ankaralı, köylü; yeşilli, huylu, bilgili, sözlü, irili ufaklı… kelimelerinde
olduğu gibi…

Sözcüklerin arkasına getirilen her ek, sözcüğün kökündeki
anlama bir nitelik katar ve anlamı daraltır. Bir sözcükte ne kadar ek varsa
anlam o kadar daralmış ve özelleşmiştir. Türk kelimesi kök olarak daha
kapsamlıdır, kuşatıcıdır. Türk edebiyatı tamlamasının muhtevasını ne Türkiye ne
Türkçe ne de Türkiyeli tamlayanları verebilir. Türk edebiyatını, sözü edilen
tamlayanlarla tanımlamaya çalışmak, Türk edebiyatına hem haksızlıktır hem
saygısızlıktır. Türkiye edebiyatı, Türkçe edebiyat, ifadeleri; doğrusu bana çok
iğreti geliyor.

Mevlana, yaşadığı dönemdeki edebiyat geleneğine uyarak bütün
eserlerini Fars diliyle yazmıştır, şimdi Mevlana Celalettin Rumi’ye Fars edebiyatçısı
mı diyeceğiz? Onu Türk edebiyatının temsilcisi kabul etmeyecek miyiz?
Türkiye’de yaşayan bir bilim insanı, yaptığı çalışmaları bilim dünyasına
tanıtmak için İngilizce yazsa onu İngiliz bilim insanı mı kabul edeceğiz? Bir
Rus yazar, tamamen Rus kültürüyle, ahlakıyla, dünya görüşüyle ele aldığı bir
romanını Türkçe yazsa biz ona Türk edebiyatının temsilcisi, eserine de Türk
roman örneği diyebilir miyiz? Türk kelimesi de Rus, Alman, Fransız, Arap, Hint
kelimelerinde olduğu gibi sadece bir dilin, mekânın adı değil; bir geleneğin,
folklorun, tarihin, anlayışın, dünya görüşünün adıdır. Dil, tarih, gelenek;
orkestradaki enstrümanlardır. Bu orkestranın adı, Türk’tür. Türk, bütün
bileşenlerin adıdır, paydasıdır.

Bir eserin verildiği, bir üretimin yapıldığı yer; bir
resimde kullanılan fırçanın markası, rengin türü, bir roman ya da hikâyede
kullanılan dilin, lehçenin adı ona kendine mensubiyet hakkı vermez, o adla
adlandırmaya yetmez. Yıllardır, Türkiye’de otomobil üretilmektedir; ama Türk
otomobili denecek bir araç yoktur, Silahlı Kuvvetler’de Amerikan silahları
kullanılmaktadır; ama adı Amerikan değil, Türk Silahlı kuvvetleridir. Selimiye,
Süleymaniye gibi camilerin her bir malzemesi, bir başka ülkeden getirilseydi bu
eserlere herhalde biz “Bunlar Türk eseri sayılmaz.” diyemezdik. Bir eserin
aidiyet adını koyabilmek için, eserin yapıldığı malzeme, yer gerekli olmakla
birlikte, tek başına yeterli değildir. Eseri birine ait kılan, tescilleyen;
onun arkasındaki tarihtir, zihniyettir, kültürdür, emektir, ekonomidir, ümittir.
Türk kelimesinin altında yatan, bütün bu bileşenlerdir.

Edebiyat için kullanıldığında Türkiye kelimesiyle eserin
yazıldığı coğrafyayı, Türkçe kelimesiyle yazıldığı dili belirtmiş olabilirsin;
fakat bu Türk edebiyatındaki genişliğis, derin manayı vermeye yetmez.

Sıra dışı olma kompleksi kişileri çok kere saçma sapan işler
yapmaya yöneltebilir. Bu da onlardan biri. Yapılan tartışma, havanda su dövmek,
akıntıya kürek çekmek.

Hainleri çok, tarihin her döneminde ihanete fazlaca uğramış
bir ülkeyiz. Ortaya konan tezleri bu perspektiften değerlendirmek istemiyorum,
ancak göz ardı da etmemek gerektiğini düşünüyorum.

Türk olarak dünyaya gelmek elimizde değildi, fakat bu
toprağın insanına hizmet sunmak, bizde hakkı olanların haklarını ödemek,
insanlığın huzuruna katkıda bulunmak; taşıdığımız bu sıfata sahip çıkmakla
mümkündür.

Türk kelimesi bize ne eziklik ne kibir verir. Ders de ibret
de alırız, örnek de oluruz. Biz kendimizi “Türk” kelimesi ile ifade ederiz,
edebiyatımızın adı da “Türk edebiyatı”dır. 

Sadece Enflasyonu Çözememiş

Ekonomiden Sorumlu Bakan Nureddin Nebati “ekonominin tek
problemi kaldı, enflasyon”
demiş. Demek ki ekonominin bütün sorunları
çözülmüş, sadece enflasyon gibi “küçücük” bir sorun kalmış.

“Okullar olmasa eğitimi ne güzel yönetirdim” diyen
Osmanlı’nın Maarif Bakanı aklıma geldi. Bakan Nebati de “Şu enflasyon da
olmasa ekonomiyi ne güzel yönetirdim” diye tarihe geçebilir.

Bakan Nebati’ye göre, dış ticaret açığı ve cari açık sorunumuz
herhalde bitmiş olmalı. Oysaki resmi rakamlara göre 2021 yılı cari açığı 12
Milyar dolar iken 2022 ilk 11 ay rakamlarına göre cari açık 45 Milyar dolara
çıktı.

Üstelik Türkiye ekonomisine “kaynağı belirsiz giriş” olarak ifade
edilen net hata noksan kalemi Ocak- Kasım döneminde 22 milyar 341 milyon
dolara ulaştı.

Elbette bu farkı finanse etmek için dışarıdan alınan borçlara
ödenen faiz
de artmaya devam etti. Borç aldığımız 1000 dolar için 97,5
dolar tefeci faizi veren bir ülkeyiz. (Yunanistan bile 1000 dolar borç
için sadece 41 dolar faiz ödemekte.)

2023 yılı bütçesine faize ayrılan kalem 566 Milyar TL. Maliye
Bakanı bunu bilmez mi? Bilir ama “böyle küçük sorunları” dert etmediği belli.

Zaten bu iktidarın son on senesinde ortaya koyduğu plan ve
programlardaki hedeflerin hiçbiri tutmadı. Hatta temel hedeflerin yarısına bile
ulaşılamadı. Dünyanın 17. Büyük ekonomisi iken 21. Sıraya düştük. Bakan’ın
övünmelerini işitenler Türkiye’yi dünyanın ilk on ülkesinden biri yaptıklarını
zannedecek.

Bütçe Meclis’te kabul ettikten sonra kabul edilen EYT ve seçim
ulufesi olarak dağıtılan diğer masraf kalemleri
de ilave edilince makro hedeflerin
tutması hiç mümkün değil.

Buna rağmen bütün bu temel sorunları ve bunlardan kaynaklanan
enflasyon sanki çok basit bir sorunmuş gibi.  Adeta enflasyon karşısında ezilen
vatandaşlarımızla alay eder gibi
bir üslupla konuşan bir ekonomi bakanımız
var.

Bu kafadaki bir yönetim anlayışıyla bir düzelme olmasını
beklemiyorum. Ama en azından seçim sonrası için muhalefetin güçlü
ekonomi kadrosunu görünce umudumuz artıyor.

******************************

Bozulan Sadece Ekonomi Değil

İktidar değiştiğinde, bozulan sadece ekonomi olsaydı düzelmesi
için gereken zaman çok fazla olmayabilirdi. 4 yıldır süren ekonomik krizin
sebebi olan zihniyet değiştikten sonra 1-2 yıl gibi makul bir sürede aklın ve
bilimin gereği yapılır ve işler yoluna girerdi.

Ama Turgut Özal’ın tabiri ile “orta direk” dediğimiz
toplumun orta kesimi eridi. Çok az bir kısmı en üst gruba terfi ederken
çok büyük kısmı en alt gelir grubuna inecek şekilde fakirleşti.

Çalışanların maaş ve ücret ortalaması asgari ücret mertebesine
doğru indi. Yani toplumun yarıdan fazlası yoksulluk sınırının altında.
Gıda ve barınma gibi en temel ihtiyaç malzemelerine erişmekte zorlanan
milyonlarca insanımız var.

Artık çocuklar, anne babalarından karne hediyesi olarak,
bisiklet, bilgisayar vb hediyeler değil, “et” ister hale geldi.

Ama kimse endişe etmesin, ekonomiyi yöneten bakanımızın gözleri
ışıl ışıl.
Sadece enflasyon kalmış çözemediği.

Seçim öncesi verilen maaş artışları, EYT’lilerin maaşları, diğer
yardım ve krediler erimeden yüksek moralle oy verin diye seçim tarihini de öne
alacaklar.

Seçimden sonra “biz kazanırsak bir çaresini buluruz, muhalefet
kazanırsa bizden sonra tufan” anlayışı bu.

******************************

Enflasyon Püsküllü Bela

Ekonomi Bakanının küçümsediği enflasyon sadece ekonomik dengeleri
bozmuyor. Enflasyon insanların ahlakını bozuyor. Toplumsal barışı
dinamitliyor.

Esnaf, tüccar, üretici fırsatını bulan elindeki ürünlerin
fiyatlarını kendi maliyetlerinin üstünde artırıyor.
Vatandaş kötü örnekler
üzerinden bütün satıcılara kızıyor.

Kiracısı ile sorun yaşamayan mülk sahibi, ev veya işyerinin sahibi
ile çatışmayan kiracı yok gibi.
Açılan tahliye davalarına
ilk duruşma günü 9-10 ay sonrasına verilebiliyor. Bir kira tespit davası 3
senede sonuçlanmıyor.

Enflasyon belirsizlik ve öngörülemezlik demek. İnsanlar
yeni bir iş ve yatırım için risk almak istemiyor. Bu yüzden üretim azalıyor,
işsizlik artıyor.

Enflasyon güveni yok ediyor. Kullandığımız ve
tükettiğimiz neredeyse hiçbir şey 3 sene öncesinin kalitesinde değil. Fakat
fiyatları katlanmış durumda.

Süt ve süt ürünleri, et ve et ürünleri başta olmak üzere gıda
ürünlerindeki sahtecilik ve hileler inanılmaz boyutta. İyi beslenmek
için
hem çok paranızın olması ve hem de güvenilir satıcı bulmanız lazım.

Kıyafet, mobilya vd her şeyin kalitesi
eskisinden daha düşük. Çünkü üreticiler kendilerini toplumun ortalama alım
gücüne uygun vasıfta üretim
yapmak zorunda hissediyorlar.

İktidar baş edemediği veya seçim kazanmak için büyümesine göz yumduğu yüksek
enflasyonu tercih ettiği için
bu hayat pahalılığını ve toplumsal çürümeyi
yaşıyoruz.

AKP iktidarının “Enflasyonlu Büyüme” dediği şey zehirli bir
şişkinlikten ibaret.

Bu bakımdan sosyo-ekonomik tahribatın tedavisi zaman alacak.

 

Bir Dersaadet Sabahında Akıl, Bilim, Teknoloji Ve Kul Hakkı

Kıymetli Mehmet Kamil Berse İstanbul’da yayınlanan Şehir ve
Kültür Dergisi sahibi ve yöneticisi. Başkanı olduğu Dersaadet Platformu, her
ayın ilk cumartesi günü Üsküdar’daki sabah kahvaltısında bir konuşmacı ve konuk
aydınlarla birlikte olur. Yıllardır devam eden Dersaadet Platformu’nun ilk
baştaki konuşmacıları genelde yerel yöneticilerdi. Toplantı konuk konuşmasını
tamamladıktan sonra soru cevap şeklinde devam ederdi. Mesela iki dönem
yönetiminde bulunduğu ve sonra kendi rızası ile seçimlere katılmadığı Gaziantep
Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Dr. Asım Güzelbey Dersaadet Platformunun
konuğu oldu, ufuk açıcı ve düşündürücü konuşmasında bardağın her iki tarafından
da bahsetti. Çok çok faydalı bir sohbet olmuş, eleştirel düşünce bu konuşmada
yer almıştı. Daha sonra belediye başkanlarının iş yoğunluğundan yahut değişik
mazeretlerle Dersaadete gelememeleri üzerine konuklar maruf ve uzman
kişilerden, yazar, gazeteci, sivil toplum temsilcisi veya üniversite
hocalarından oldu.

 

Türk Teknolojisi
Olabilir Mi?

 

Dersaadet’in Ocak 2023 konuşmacısı ise Kocaeli
Üniversitesi’nden Prof. Dr. Bahattin Türetken idi. Konu “Türk Teknolojileri ama
Nasıl? Bilim Teknolojileri, Bilim ve Teknoloji Stratejileri” üzerineydi.

İstiklal Savaşı Gazisi Dursun Çavuş’un torunu, Hafız
Hasbi’nin oğlu Prof. Dr. Bahattin Türetken(1974-Erzurum) sohbetinde konuya
alaka duymayanlar bile bilgi sahibi oldu. Öylesine inandırıcı, yüreklendirici
bir sohbetti. Notlarıma bakıyorum, soru cevap gibi başlamış, öyle de bitmiş.
Türk Teknolojisi olabilir mi? Mesela sıfır hatalı üstün Alman teknolojisi gibi!
Ölçek ekonomili Japon Teklolojisi gibi, tarımda ve teknolojide Güney Kore
Teknolojisi gibi, dünyaya yön veren askeri ve sivil Amerikan Teknolojisi gibi,
çirkin ama başarılı Rus Teknolojisi gibi, ziraat, enerji, bilgi, kaynak, çevre,
nüfus ve sağlık gibi çeşitli Çin Teknolojisi gibi Türk Teknolojisi olabilir mi?

Türkiye 2023 vizyonunda bu teknolojiye mecbur, hatta mahkûm.
Çünkü bilim teknolojiye hâkim, teknoloji üretken, toplumsal ve ekonomik fayda
demektir. Refah toplumu, kritik teknolojiler, katma değeri yüksek
teknolojilerdir. Ulusal teknoloji envanteri; araştırmacı bilgi sistemleri, araştırma
alt yapısı sistemi ve finans kaynağından oluşuyor. Bu başarılabilinir. Çünkü
AR-GE çalışmalarında 8 milyar dolar olan kaynak (2014), bugün (2023) 24
milyardır. Oysa bu Alman Wolksvagen’de 15.3, Güney Kore Samsung’da 14.1,
Amerikan Amazon’da ise 9.3 milyar dolardır. Demek ki kadro gibi kaynak da
kafidir. Gerisi yönetimde sorumluluk alan kişi ve kuruluşlara kalıyor.

 

Bilgi Hapları Mı
Geliyor?

 

Konulara gelince; eğitim, insan, çevre, sürdürülebilir
kalkınma, bilgi, iletişim, enerji, doğal kaynaklar (2023’te toplam 106 milyar
dolar ithalatta bulunuldu), sağlık, ilaç, savunma, havacılık, tarım, gıda,
makine, malzeme, ulaştırma, turizm, kimya, tekstil, inşaat ve alt yapı. Bunları
başarmak için net hedef motivasyon. Böylesi atılımlar öncelikle liderlerle kaim.
Fatih Sultan Mehmet 7 dil biliyor, bilime inanıyor, matematik ve astronomi
biliyordu.

Prof. Dr.Bahattin Türetken bunun formülünü ve hedefini de de
şöyle açıkladı;

                                    ALT YAPI+
İNSAN+FİNANS=MORAL/MOTİVASYON

Burada yapılacak en önemle husus beyin fırtınası içinde olmak.
Yani istişare etmek, fikir teatisinde bulunmak. Kimlerle? İlgili ve bilgili,
sorumluluk almış kimselerle. Burada bir kelam-ı kibarı hatırlatıyor ve ufuk
gösteriyor Prof. Dr. Bahattin Türetken Hoca “Başkasının yaptığı, senin hedefin
olmamalı, ötesini yapabilmelisin.” Mesela görünmez bilgisayar mı, otomatik
yabancı dil çevirisi mi?, insansız kara aracı mı?, Bilgi hapları mı?

 

100 Büyük hedefe gelince, en büyük ekonomiden biri
olacaksın. Buna mecbursun. Orta ve yüksek teknolojide Avrasya üssü durumunda
bulunmalısın! Otoriteni belli etmelisin. Rüzgâr enerjisi (Baltık ülkelerinde deniz
dalgalarından elde edilen enerjiyi ben hatırlattım), ileri teknoloji gemi,
yerli üretimin artırılması, uydu merkezleri, ARGE, ilk savaş uçağı. Bunları
duyunca insanın içi içine sığmıyor. Ah keşke diyebiliyorum. Ama neden olmasını
da hatırlıyorum. Gerçekten neden olmasın?

 

Sorgulamak Ve Takip
Edebilmek

 

Prof. Dr. Bahattin Türetken bir de reçete sundu, ama
bilgisayarla devam etti konuşmasına, grafiklerle süsledi falan. Birincisi
gönüllü vatanseverlik. Gerçekten çok önemli. Sonra motivasyon, ardından kaynak
ve yenilenebilir hedef, işi sahiplenecek yöneticiler. Yetişmiş insan gücünü
kullanabilecek, değerlendirebilecek bir yönetici. Neticesinde de marka olmak.
İşte sıkıntı da burada galiba. Böyle bir üst göreve gelen kişi adeta ebediyen
burada kalacakmış gibi rahat hareket edebiliyor. Oysa yarın ayrılacakmış gibi
beklentisiz hizmetini görebilse çok daha başarılı ve örnek olabilecek. Lider de
buralardan böyle çıkıyor.

Liderlik için ise hırs+çalışma gerekiyor. Lider işi
sahiplenen kişidir. Kararları ve eylem planını sorgular, takip eder.  Ama liderlik yerinde kullanılmazsa felaketi
de birlikte getiriyor. Prof. Dr. Bahattin Türetken buna Hitler örneğini
vererek, birinci ve ikinci dünya savaşlarını hatırlattı, yüz milyona yakın
insanın hayatını ve vatanlar kaybettiğini, bir o kadar insanının da
memleketinden göç ettiğini, mülteci durumunda kaldığını söyledi.

Prof. Dr. Bahattin Türetken yıpranmış bir resmi de gösterdi;
“sosyal ve beşeri alanlarda adamlarımız yok!”

Bunun için de; güç merkezli (2053) olmak, adaleti, birliği,
beraberliği hayata yerleştirmek, Dünya birliğini tesis etmek, İstanbul’un Fatih
Sultan Mehmet tarafından fethi(1453) gibi güzel ve yeni bir çağ başlatmak.

 

Tarikatçılık/Cemaatçilik/Futbol
Din Gibi mi Görülüyor?

 

Doğrusu bu sohbetin tadına doyum olmadı ve biraz da
yüreklendik, o yılların olmasını gözümüzün önünde bir sinema şeridi gibi
geçirdik. Dünyada her sektörde ilk ona girmiş bir Türkiye hayal ettim.
Konferansın sonunda sohbet ve soru cevap başladı. Prof. Dr. Bahattin Türetken’a
göre tarikatçılık din gibi olmuş, her şeyin önüne geçmiş, dolayısıyla insan
planlamasının olmadığını söyledi. Bir de tanınmış aileden misal verdi; bazı
maruf aileler nedense hep öndedir. İşte Erzurum’dan Taşkesenlioğlu Ailesinin
mirasını yiyen çocukları. Maalesef ülkeye ciddi bir fatura ödetiyorlar. Aşırı
zengin olan ve medyada manşetlere yerleşen Akp Erzurum Milletvekili Zehra
Taşkesenlioğlu’nu (Erzurum -1972) kast ediyor; boşanmak üzere olan eşi tutuklu Rektör
Prof. Dr. Ünsal Ban ve kardeşi Sermaye Piyasası Kurulu Eski Başkanı Ali Fuat
Taşkesenlioğlu’nu hatırlatıyordu. Gerçekten siyasi hayatımız için hiç de şık
olmayan bir resimdi bu. Oysa çiftçi-tüccar, Erzurum Umumi Meclis Azası Dede
Fethullah Taşkesenlioğlu (1919-1991) 3. Dönem milletvekili olarak TBMM’nde
bulunmuş, bölgesini gururla temsil etmişti. Sonra öğreniyorum ki Prof. Dr.
Bahattin Türetken de 2015 seçimlerinde AKP’den Zehra Taşkesenlioğlu gibi aday
olmuş, fakat milletvekili seçilememişti. Şimdi bazı yöneticiler başını taştan
taşa vuruyor ama iş işten çoktan geçmişti.

 

Mirasyedi Çocuklar

 

Toplantı Üsküdar Uncular Caddesi’nde eski Tuzla Belediye
Başkanı ve Çevre-Şehircilik Bakanı Erzurumlu İdris Güllüce’nin sahibi olduğu
binada yapılıyor. Prof. Dr. Bahattin Türetken’nin hatırlatmasına biraz da gönül
koymuş olsa gerek ki üzüldüğünü söyledi ve tartışılması gereken hususların
münakaşa edilerek bir doğruda buluşulması gerektiğini anlattı ve “Batıda da
futbol bir din gibi algılanıyor, muamele görüyor.” dedi. Bu husus da doğru idi.
Ama batı futbol holiganlarını disipline etmeyi başardı. Ben söz aldım
toplantının sonunda, maruf aileye Saraç Ailesini misal verdim.

-Maalesef bazı ailelerin eski güzelliklerinden dolayı
günümüzde yeniden öne çıkması, tercih edilmesi ülkemize ve toplumumuza ağıra
mal oluyor. 2005’ten itibaren hep görevde kalan YÖK Eski Başkanı Prof. Dr.
Yekta Saraç da bunlardan biri. Merhum alim Emin Saraç’ın (1929-2021) çocuğu
olmasından başka önemli bir kamu kuruluşunda görev yapmak için ne tecrübesi ve
ne de bir özelliği yok. Aynı diğer kardeşi Fatih Saraç gibi. Amcaları Tokat
Milletvekili Osman Saraç (1934-1998) bile milletvekili iken saygınlığını devam
ettirdi. Ben bu aileyi üniversite talebesi iken 1960’lı yıllarda tanıdım.
Dolayısıyla siyasi partiler tasarruflarını yaparken ailelere, unvanlarına,
paralarına, makamlarına göre değil, ehliyetine, uzmanlığına ve liyakatıne göre
daha titiz davranmalılar. Doğrusu da bu.

 

Toplantıda hazır bulunan birkaç üniversite hocası da Prof.
Dr. Yekta Saraç ile alakalı kanaatime ortak olarak yanıma geldi ve
“Üniversitelerimizi nereden bakılırsa bakılsın en az 20 sene geri bıraktı!”
demezler mi? Demek haklıymışım, sevindim.

 

Nihayet Ramazan’ın müjdecisi üç aylara girdik artık. Dilerim
bilim, akıl, liyakat, hukuk ve adalet kazansın, insanlarımız bir an evvel
dünyevilikten kurtulsunlar. Hak eden vatanseverler devreye girsin.

Bir Tren Yolculuğu

Çocukluk çağlarımdan bu yana en
çok sevdiğim seyahat aracı tren yolculuğudur. Hatta uçak yolculuğuna dahi tren
yolculuğunu tercih ederim. Ortaokul ve Liseyi özel şartlar nedeniyle bulunduğum
ilçede(Artova) değil de, tren ile 2 saat çeken Turhal da bitirdim. Her hafta
sonu ailemi görmek için Artova’ya gelir, Pazar akşamları tekrar tren ile
Turhal’a dönerdim.

 

            Okuduklarımdan öğrendiğime göre
değerli yazar ve şair Atilla İlhan da çok severmiş tren yolculuğunu. Hatta onun
tren seyahatleri bir tutku halini almış. Tren yolculuğu boyunca geçtiği
yerlerin fotoğraflarını da çekermiş. Tren yolculuğunu ben de sevmeme rağmen
fotoğraf çekme tutkum yoktur. Ancak her yolculukta benim de tutkum; tren
yolculuğu müddetince etrafımdaki insanlarla tanışıp konuşma isteği oluyordu.
Zaten bu genelde sıradan her insanın yaptığı gibi kompartımanda otururken can
sıkıntısından kurtulmanın yollarından biri ya camdan trenin geçtiği yerleri
seyreder, ya kitap okunur, ya da yanınızdaki insanla bir şekilde konuşup
tanışırsınız.

 

            Yukarıda bahsettiğim trenler, kara tren
dediğimiz kömürle çalışan şimendiferlerin çektiği posta trenleriydi. Şimdi
(YHT) yüksek hızlı trenler var ama bunlarla da yolların uygunsuz oluşundan her
yere gidilmiyor. Kara trenler birçok hattan kaldırıldı. Tren yolu güzergâhında
bulunan köy ve kasabalardaki insanlar yıllarca seyahat ettikleri bu vasıtanın
kaldırılmış olmasından oldukça sıkıntı ve mağduriyet yaşıyorlar.

 

Ne Yapacak?

            Söz trenden
açılmışken, (YHT) yüksek hızlı trenle bir gün Ankara’dan Kocaeli ’ye gelirken
karşımda benden daha genç, derli-toplu, konuşması düzgün, bir bey oturuyordu.
Bilenler bilir tren muhabbeti tatlı olur, bir de konu dönüp dolaşıp siyasete varırsa,
artık varacağınız yere kadar sohbetiniz uzar da uzar.

 

            Karşımdaki
ile tanışma faslından sonra söz döndü dolaştı siyasetin kapısını araladı.
Siyasi düşüncesini sormadım, o da söylemedi ama konuşmalarından yandaş olmadığı
kesindi. Bu durum oldukça rahatlattı beni ve kendisiyle daha samimi konuşmaya
başladım. Son genel seçimlerin üzerinden 2 ay gibi bir zaman geçmişti. Bir ara
ikimizin de tanıdığı bir milletvekilinden açıldı konu. Meğer konuştuğum kişi,
bu milletvekilinin çocukluk ve gençlik arkadaşıymış. Nasıl biri olduğunu merak
edip sorduğumda, aldığım cevap: “Çok iyi
bir insan, dürüst, namuslu, çalışkan ama bugüne kadar iştigal ettiği alan
milletvekilliğine uygun değildi, şimdi bir milletvekili olarak mecliste ne
yapacak bilemiyorum.
” Dedi.

 

            Bu kısa
yolculuk konuşmasından sonra; etrafımda bulunan tanıdık insanlardan devlet
kadrolarında işe girenler, siyasi partilerde il veya ilçe başkanlıklarında
görev yapmak üzere müracaat edenler, hatta seçimler yaklaştığında belediye başkanlığı
adaylıklarına ya da milletvekilliği aday adaylıkları yarışına girenleri gördükçe
hep bu:  “Ne Yapacak” merakı takılır aklıma ve arkasından da acaba yapabilir
mi sorusu hafızamı tırmalamaya başlar.

 

            Öyle ya
liyakatsizliğin, kayırmacılığın ve nepotizmin kol gezdiği ülkemizde ünlü
tarihçimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın dediği gibi: “Her tarafta bavul gibi adamların” dolaştığını gördükçe ister
istemez bu: “Ne yapacak” sorusu her
zaman karşımıza çıkmıyor değil.

            Sağlıklı
kalın.

Aldatmaz Fakat Aldananlar!

     Bazı âlimler,
aldatmaz fakat aldanır. O gibiler Hâdî / doğru yolu göstericidir, fakat her
kitabında Muhdî / doğru ve hak yola ulaştırıcı olamıyorlar. Gördükleri
doğrudur, fakat hakikat değildir. O zatlar harika keşiflere, müşahedelere
mazhar olmuşlar. Önemli bir meşrep sahibi olup, kendilerine müstakil / bağımsız
bir meslek / yol seçmişler.

     Fakat ister
istemez, zayıf tevil ve yorumlarda bulunmuşlardır. Tekellüflü  / külfetli ve zahmetli yollara giriftar
olmuşlardır. Bu yüzden, bazı âyetleri kendi meşreplerine / hareket tarzlarına,
metot ve mesleklerine ve meşhudatlarına / gördükleri şeylere göre tatbik
ediyorlar. Âyetlerin sarih, açık, kesinlik ve belirlilik arzeden taraflarını
incitiyorlar.

     Elbette o yüksek
manevî derecelere çıkmış kişilerin kendilerine mahsus bir makam, mevki ve
dereceleri vardır. Üstelik kabul de görmüşlerdir. Fakat mizansız / ölçüsüz
keşiflerinde, yani Allah’ın ilham etmesiyle gösterdikleri gizli âlemlerle
ilgili sır ve buluşlarında, hudutları çiğnemişler. Cumhur-i Muhakkikîne /
hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan Seçkin Topluluğa; çok mes’elelerde
muhalefet etmiş / karşı koymuş ve aykırı davranışlarda bulunmuşlardır.

     İşte bu sır
içindir ki, o kadar yüksek ve harika bir kutup / velî hükmünde olan kimi
âlimler; bir ferid-i devran / bir dönemin en önemli, benzersiz tek şahsiyeti
olmuşlar. Kendilerine mahsus / özel tarikatlara / manevî yönden olgunlaşma ve
ilerlemeye götüren yollara sahiplik etmişler.

     Lâkin bütün
bunlara rağmen, arkalarından gidenler yok denecek kadar az olmuş. Eserlerinden
istikametkârâne / doğru bir şekilde istifade edip yararlanmak isteyenler çok
nâdir ve seyrek ola gelmiştir.

     Hatta asfiyanın
muhakkik olanları, yani her şeyin gerçeğini araştırıp bulan büyük İslâm
Âlimleri, onların  kıymetli eserlerinin
okunmasını; zatında doğru olsa da, hâlin gereğine uygun düşmediği ve yanlış
anlamalara yol açacağı için mâkul görmemişlerdir. Konuyu şöyle bir örnekle
açıklığa kavuşturabiliriz:

     Meselâ, bir aynada
güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı / kılıfı, hem de mevsufu / özellik
ve niteliklerini gösteren bir alanıdır. Yani, güneş bir cihette onun içinde
bulunur. Ve bir cihette aynayı ziynetlendirir. Onun parlak bir boyası, bir
sıfatı olur. Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misalini / benzerini
sabit bir surette kâğıda alıyor.

     Bu durumda aynada
görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mahiyeti gibidir. Aynayı
süslendirip sıfatları hükmüne geçtiği için, gerçek güneşin gayrıdır. Hakiki
güneş değildir.

     Evet, güneş değil,
belki güneşin görüntüsü ve yansımasıdır. Başka bir vücuda girmesidir. Ayna
içinde görünen güneşin varlığı ise, hariçde görünen güneşin aynısı değilse de,
ona irtibatı / bağlantısı olduğu ve ona işaret ettiği için, onun aynısı
zannedilmiştir. İşte bu temsile / benzetmeye dayanarak: “Aynada hakikî güneşten
başka bir şey yoktur.” denilebilir. Çünkü ayna zarf / kılıf ve içindeki güneş
ile de, güneşin dış âleme çıkmış maddî varlığı kastedilmiştir.

    
Fakat aynanın sıfatı / nitelik ve özelliği hükmüne geçmiş olan aksi,
yansıması ve fotoğraf kağıdına intikal eden resim oluşu cihetiyle “güneştir”
denilse hatadır. “Güneşten başka içinde bir şey yoktur.” demek yanlıştır.
Çünkü, aynanın parlak yüzündeki aksi ve arkasında teşekkül eden resmi var.
Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Gerçi o vücutlar güneşin
cilvesindendir, fakat güneş değiller.

    
İnsanın zihni ve hayali de, bu ayna misaline benzer. Şöyle ki, insanın
fikir aynasındaki malûmatın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir, bir
vecihle malûmdur. Eğer zihni o maluma zarf yapsak, o vakit o malûm, zihnî bir
mevcut, bir malûm olur; vücudu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husulüyle
mevsuf yapsak, zihne sıfat olur. O şey o vakit ilim olur. Hariçte bir varlığı
vardır. O malûmun vücudu ve cevheri dahi olsa, kendi başına var olmayan,
varlığı bir cevhere bağlı olan, sonradan ortaya çıkan haricî bir vücud gibi
olur.

    
İşte bu iki temsile göre kâinat bir aynadır. Her bir mevcudatın mahiyeti
de bir aynadır. Ezelî Kudret ile İlâhî icada maruzdurlar. Her bir mevcut, bir
cihette Ezelî bir Şems / Güneş olan Allah’ın bir isminin bir nevi / bir çeşit
aynası olup, bir nakşını gösterir.

Düzlüğe Çıkış Yolu Mu?

İrlandalı tanınmış bir yazar Bernard SHAW un ifadesiyle;

Gerçek şudur ki; kiliseler Muhammed’den ve O’nun tebliğ
ettiği dinden aşırı derece nefret edip O’nu İsa’nın bir düşmanı olarak
görüyorlardı.

Ben ise Muhammed’i insanlığın kurtarıcısı olarak görüyorum.

Bunu iddia etmenin şart olduğuna inanıyorum.

Ve iman ediyorum ki: ancak Muhammed’in izinde ve onun
tebliği ettiği emir ve yasaklara bağlı bir kimse, bu modern âlemin liderliğini
ele alırsa beşerin meselelerini halletmekte başarılı olur ve dünyanın çok
muhtaç olduğu sulh ve saadeti getirebilir.”

*

Türk Milletinin Manevi Kimliğini oluşturan ,  ‘’İlim müminin yitik malıdır, bulduğu yerde
alsın’’ diyen ve ilmi baş tacı yapan inanç sistemi İslâm’ı; anahatlarıyla,
incelikleriyle hayat pratiğimize sokabiliyorsak; mutluluğun reçetesini de elde
etmişiz demektir.

Ahlak Peygamberi Hz. Muhammet’in tebliğ ettiği İslam Dini
inanç olarak kişi ile Yüce Yaratan arasında vicdani bir zenginlik olarak kalır;
O Yüce Yaratanın , ‘’Yaratılmışların en şereflisi’ diye tanımladığı ve’muhatap
aldığı kişiye uygulayacağı müeyyidenin doğrudan insan haklarıyla, kul
haklarıyla yetim haklarıyla kamu haklarıyla hayvan haklarıyla çevre haklarıyla…
olduğunu kavrar; sömürünün her türlüsüne karşı isyan ederse orada İslam Dini
hedefine ulaşmış demektir. Orada insanlığın muhtaç olduğu sulh ve saadet vardır;
Demektir.

 

Orada bilim, düşünce ve sanat insanları doğruları
söylemekten korkmaz ve bildiklerini sonuna kadar savunabilirler.

Hâkimi, savcısı, avukatı; siyasete eklemlenmeden sadece ve
sadece adalet üzere olurlar

Kamu kaynaklarını kullananlar, haktan- hukuktan
ayrılmaksızın, tercihlerini milletten yana kullanırlar;

Seçilmişler her attıkları adımda adaleti önceler, seçmen
benden hesap sorar anlayışıyla hareket ederler;

Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelir;

İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine,
kendileriyle meşgul olurlar;

Şekilci anlayışın yerini, ahlak ve bilgi temelli bir
dindarlık alır;

İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık…
Oradadır İslam…

 

*

Ne var ki dini, olması gereken vicdanlardan çıkarıp
siyasallaştırırsanız; bundan tek yarar sağlayanlar diktatörler, krallar ve
İslam’ı kendi siyasi çıkarları için kullanan iktidarlar olur. Kaybeden ise halk
olur.

Küçük çocuklara dahi tecavüz edilir; sokakta, çarşıda, evde
kadınlar da öldürülür;

Farklı yaşayan, farklı giyinen, farklı konuşan öteki ilan
edilir; olmadı tekfir edilir.

Böylece, ilim ve irfanın yerini örümcek tutmuş beyinlerin
tekrarladıkları teraneler alır ve ortaya garabet çıkar.

Bakın cehenneme dönmüş coğrafyalara, nerede insanlık?

Diyor ya Mehmet Akif:

‘’Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!

Sen de kımıldamaya bir niyet et,

Korkuyorum, Garbın elinde yarın,

Kalmayacak çekmediğin melanet.’’

 *

Şairin serdedişi bu netameli günleri görürcesine Türk
milletine bir uyarı; yıllardır bağımsız cumhuriyetimize yapılan ihanetleri,
dökülen kanları, verilen şehitleri milletçe yaşıyoruz.

Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü
kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek
Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.

Bu reçete, ’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

Yetim Kardeşim Hrant

Vurulmuşsun, cansız bedeninle yüzükoyun yatıyorsun yerde,
üstün örtülü.

Ekrandan ayrılamıyorum, sanki bir yetimhanede, bir kayıp
kardeşimi bulmuşum, kapısında bekliyorum,

kapıdan çıkıp bana doğru koşuyorsun, biraz sonra birbirimize
kavuşacak ve bir birimize sarılacağız, ama sen birden bire yere kapaklanıyor,
yere düşüyorsun ve boylu boyunca yüzükoyun yerdesin şimdi.

Ağlıyorum, kızım da ekran başında, o da gözlerini bana dikmiş,
şaşkınlıkla bana bakıyor.

Ekran başında ve hep aynı yere bakıyorum, ayakkabılarının
birinin altı delik.

Niyeydi yetim kardeşim Hrant, niye, paran mı yoktu ayakkabı
alacak kadar, değil, peki ama niye?

HRANT senin bir de kardeşin vardı yetimhanede değil mi?
Kardeşlik çok önemliydi, ama yetimhanedeki bütün yetimler zaten bizim
kardeşimiz değil miydi, çünkü hepimizin ortak anası babası, anasızlık,
babasızlık değil miydi?

Bir de minnacık beyninde henüz kırkı çıkmamış olayların,
milletinin başına gelenlerin acı yükleri, belki de her yer yetimhane oldu sana sonraları,
bir de galiba sen, analı babalı bir yetimdin üstelik, bu nasıl bir işti, yani
bu başka bir şey, sanki terkedilişle birlikte gelen bir yetimlik, ama küçücük
yaşımda, benim yetimliğim de bir türlü terk ediliş olmamış mıydı. Kim bilir?,
ben bilirim, bence daha ağırdı senin ki. Şöyle; benim yetimliğimde, yaşın büyüdükçe
ve ölümü kabullendikçe suçluluk duygun ezikliğin azalabilir, diğerinde
büyüdükçe, terk edilişi anlayıp kabullenmedikçe, suçluluk uygun ezikliğin
artabilir.

Sen ne kadar çok yetimmişsin be HRANT.

Peki anladım, dövüşe dövüşe yürüdün, demiri eriten kömür,
kahır olup yüreğini eritemedi, kahır eridi yüreğinde, o kadar kahırı erite
erite büyüdü yüreğin mangal gibi oldu, peki ama cehennem zebanileri yerine, o
melekler, o tül kanatlarıyla, o kanayan, fokur fokur kaynayan yüreğine nasıl
konabildi, yuvalanabildi.

Bunu nasıl başardın.

Senin ayakkabının altı niye delikti HRANT,  alacak paran yok muydu?

Hayır, sen işyerinde ya da başka birinin ofisinde bacak
bacak üstüne atıp ayakkabının altındaki deliği milletin gözüne sokuyordun değil
mi. Biliyorum, tanıyorum bu duyguyu.

Çünkü o delik, bizim o şanlı fakirliğimizin, o direniş yıllarımızın
şeref madalyası değil miydi.

Benim, sosyalist, Ermeni diasporasına posta kayacak kadar
cesur yürekli, insan evladı,

sevgili yetim kardeşim HRANT.

Mağduruz Biz, Mağduruz Ama Göstereceğiz Size

Komplo teorilerine inananlar var, inanmayanlar var. Fakat iki nokta öne çıkmakta:

Bizde komplo teorilerine inananların sayısı yüksek.

Bir komplo teorisine inanan, diğerlerine de inanıyor.

Yani komploya inanma paketler hâlinde geliyor. Ak Partili, dindar muhafazakâr, lise altı öğrenim görmüş, düşük gelirli gruplarında komplo teorilerine inanma oranı yükseliyor. Bütün bu saydığımız grupların bir ortak özelliği olmalı.

Bir önceki yazımı şöyle bitirmiştim: “Bunun kültürümüze ve psikolojimize dayanan bir sebebi olmalı değil mi?”

Burunlarını sürteceğiz

Kültürümüze ve psikolojimize dayanan bir sebep? Benim tahminim, düşük gelirliyi, sofuyu, Ak Partili’yi, lise altı öğrenim görmüşü birleştiren unsur, mağduriyet duygusudur. “Beni mağdur ettiler. Bana kötü davrandılar. Ben bunu hak etmedim. Benim kabahatim değil bu.” Dış güçler- iç güçler- mutlaka gizli güçler. “Ama geri dönüşümüz muhteşem olacak. Mağduriyetlerin tamamını yenip, hepsinin üstüne çıkacağız!” Bu hisleri en saçma noktaya taşır ve nefretle de beslerseniz, doktorlara saldırıya, kadın cinayetlerine ve yedi düvele “Eyyyy!…” çekmelere kadar gidersiniz.

İşte İstanbul Boğazı’nın altındaki Kontoryum, işte Lozan bitince çıkarmamıza izin verilecek madenler. Bunların hepsi, mağdurların mağduriyetlerinin sonunun geldiğinin işaret fişekleridir. Kim bizi mağdur edenler? Dış güçler. O beş aile. Sonra Lozan’a gizli maddeler ekleyenler. Kontoryum’u çıkarmamıza engel olanlar. Biz bunların tamamını yeneceğiz. Burunlarını sürteceğiz. 2023’te Türkiye, dünyanın ilk on ekonomisi arasına girecek! Almanlar İstanbul Havalimanı’nı kıskanıyor. Konda bu son iki iddiayı, ilk on ekonomisine girmemizle Almanlar’ın bizi kıskanmasını, komplo teorilerinden ayrı, “siyasî iddia” diye sınıflandırmış. Bunların saçmalık veya doğruluk derecelerini siz ölçün. Kıskanmayı ölçemeyiz ama dünyanın 17. ekonomisiyken 21.ciliğe düştüğümüzü ölçebiliyoruz. Şimdi bakınız, bu iki iddiaya da inananlara ait anket sonuçları:

Türkiye’de her iki iddiaya da inanların oranı %27. Ancak Ak Partililer arasında bu %55’e yükseliyor. Kendini “sofu” diye nitelendirenlerde %43. Televizyon kanallarından A-Haber’i izleyenler arasında %60.

Şeytanımız boldur bizim

Konda’nın anketi 2018 tarihli. Bugün yapılsa bir iddia daha eklenirdi: Faiz sebep, enflasyon sonuçtur! Ve bir komplo teorisi daha: COVID aşısının içine Bill Gates, bizi izlemek için çip koydu. Bill Gates’ın ailesi, o beş aileden biridir herhâlde?

Sorum neydi? Bu hâlimizin, psikolojimize ve kültürümüze dayanan bir sebebi mi var? Konda anketinin işaret ettiği grupların psikolojisinde güçlü bir mağduriyet ve intikam duygusu buram buram tütüyor. Dış güçler, gizli güçler bizi ezdi, fakir bıraktı, mağdur etti. İçerdeki kötüler de. Bu, propaganda için nefis bir çıkış noktasıdır. Çok tekrar ettim, Kesin İnançlılar’da Eric Hoffer’in belirlemesi: “Allahsız hareket vardır ama şeytansız hareket olamaz.” İşte size dış ve gizli güçler kılığında nefis şeytanlar.

Allahsız harekete örnek mesela, komünizmdir. Fakat o da şeytansız yapamaz: Burjuva, kapitalistlerve sonra emperyalistler… Bunlar bizi ezdi, fakir bıraktı, mağdur etti.

Nihayet hepsinde, bizdekilerde de, dışarıdakilerde de ortak umut noktası: Biz, bizi bu hâle sokanları sonunda yeneceğiz. Lozan’ın gizli maddeleri bitecek. Kontoryum çıkacak. Dünyanın ilk on ekonomisinden biri olacağız.

Veya komünist ihtilal bütün dünyayı saracak. O güzel yalılarda biz oturacağız. Fabrikaların sahipleri biz olacağız. Herkese ihtiyacı kadar vereceğiz.

Ezikler kutsanmıştır

Bir mağduruz. Mağduruz. Ama sonunda dünyaya hâkim olacağız.

Bizimkilerde ve komünizmde var ama İncil’de de var. Matta’da der ki: “Ezikler kutsanmıştır. Zira dünya, ezilenlere miras kalacaktır.”

Psikoloji tamam. Peki kültür? Psikoloji nerede biter, kültür nerede başlar. Psikoloji yeterli biz zaman devam ederse müzminleşip kültür hâline gelir, nesilden nesile aktarılır mı? Bakın Matta incilini yazarken Hrıstiyanlar ezilenler arasındaydı ve o “ayet” onlara pek uygundu. Ümit ve moral verirdi. Şimdi biz de çoğu bakımdan ezikiz. Özellikle refahta bir türlü gelişmiş ülkeler seviyesine çıkamıyoruz. Son elli yılda, kriz üstüne kriz yaşıyor, biraz kafamızı yukarı kaldırsak bir tavana çarpıp geri düşüyoruz. Bir önceki düşüş Çiller zamanındaydı. Şimdi de son on yılda. Çukura düştü çıkamaz, pır pır eder uçamaz hâli. Sofuların açısından da tarikatlerimiz, şeriatimiz, kıyafetimiz yüz yıldır yasak! O halde: Biz mağduruz. Biz ezikiz. Ama intikamımız muhteşem olacak! Dünya bize kalacak.

Göstereceğiz hepsine!/  https://millidusunce.com/magduruz-biz-magduruz-ama-gosterecegiz-size/