24.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 271

Kazanamayacak Ama Çok İyi Bir Adayımız Var; Oy Vermez misiniz?

– Vermezsiniz,
vermezsiniz; sizi bilirim.

         ‘Sen parti kur, oy verelim’ diyenler
dahi ‘aha kurdum, adayımız da ciğerli biri’ desem yine vermezsiniz.

         Her zaman bir bahaneniz vardır. Bahane yoksa
bile banane’niz vardır, “amaan bana ne” der geçersiniz.

         Hem ciğerliler ve hakikî iyiler yurda
baş olursa kime söyleneceksiniz, kimin arkasından atıp tutup yüzüne karşı
yalakalık (tabasbus) yapabileceksiniz?!

Hem
kızma numarası yapıp hemi oy verecek (hele sövecek kadar kızıyorsa oy kesindir,
zira sin-kef ile nikâh mevzu olur).

         Korkmayın adayımız Kılıçdaroğlu değil
Hilmi Özden. Anatomi profesörü, yazar-şair, kültür araştırmacısı, gezgin bir aktivist,
sağlık ve eğitim gönüllüsü, aynı zamanda Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma
Merkezi kurucusu…

Özetle;
bir Hoca ve bir gönül insanı..

Anadolu’nun
irfan yüzü ve varlığını şakacıktan değil essahtan başkalarına (arzu eden Türk
Milleti de diyebilir) adayan biri, adayın biri.

         Zaten www.youtube.com/user/hilmiozden
sayfasını takip ettiğinizde anlayacaksınız ama idealistlerle tanışmak
tehlikelidir, unutmayın.

Bambağımsız
Cumhurbaşkanı aday adayı. Ahanda sitesi: www.hilmiozden.com

         Hem Cumhur hem de Millet kanadından oy
verilmemesi gerek. Aksi halde çarpık ve çökmeli, iş düşürmeli – ihale
pişirmeli, rantlayarak rahatlamak, menfaatlenmek ve keriz devlettin varlık
denizinden nasiplenmek nasıl söz konusu olacak.

         Kelime anlamı kadar ‘iyi’ adamdır Hilmi
Hoca. O yüzden de “Namusluymuş namussuz” muamelesi görecektir muhtemelen.
Yanılmak niyazıyla..

         Herkesin şeyinin keyfine göre adres
aradığı ve seçimini ona göre yaptığı bir langırt sandığında kimsenin kolay
kolay aklına gelmeyeceği biridir. Ki budur asıl kıymet.. Lâkin hep basit
çıkarına göre tercih yapar bizim Millet. Gene yanılmak niyazıyla..

         Yolun açık olsun Hilmi Özden; medenî
cesaretine şapka çıkarıyoruz.

Kıbrıs, Bizim İçin Neden Bu Kadar Çok Önemli?

     Ülkemizin seçim atmosferine girdiği bu
özel süreçte Kıbrıs adasının önemini gündeme taşımak nereden çıktı denirse
eğer?

    Böyle bir soruyu soranlara verecek cevaplarım
şunlar olacaktır:

    Çünkü Kıbrıs Türkiye’nin, Türk Milletinin
özellikle böylesine özel süreçlerde hatırlaması gereken en önemli konusudur da
ondan.

   Çünkü Kıbrıs, Türkiye’nin ön cephesidir.

    Çünkü Kıbrıs, Atalarımızdan yadigâr vatan
toprağıdır. Bu vatan toprağında on binlerce şühedayı barındıran pek çok
şehitliğimiz vardır.

    Çünkü
Kıbrıs, Peygamber efendimizin halası ve sütannesi Hala Sultanın türbesinin
bulunduğu yerdir.

   Çünkü Kıbrıs, bundan yaklaşık yarım asır
önce Cumhuriyet ordularımızın şanlı tarihimize önemli bir zafer hediye
ettikleri yerin adıdır.

    Çünkü
Kıbrıs, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin adıdır.

    Çünkü
Kıbrıs, Akdeniz’in maviliklerinde donanmamıza kucak açan tarihi bir liman,
burçlarında şanla şerefle dalgalanan ay yıldızlı bayraklarımıza serdarlık yapan
son kalemizdir.

   Çünkü Kıbrıs, Türk milletinin asla
vazgeçmediği, adına milli davamız dediği, üzerinde kurulan son Türk devleti;
KKTC’nin bulunduğu yerin adıdır.

   Özellikle seçim dönemlerinde, seçimde iktidar
olmayı hedefleyen partilerin, parti liderlerinin yaptıkları, yapacakları seçim
konuşmalarında ülkemizin dış sorunlarından bahsederken neredeyse bir asırdan
beri çözüm bekleyen Kıbrıs konusunda ne yapacaklarını açıklamaları da çok
önemlidir.

   Adanın anlaşma bilmez, anlaşmak adına ne
versen yetinmez, türlü oyunlarla adayı Yunanistan’a bağlamaktan vazgeçmeyen Rum
tarafına özellikle önemli seçimler öncesinde bundan sonra adada ne olacağı
mesajının da net bir şekilde vermek gerekir.

   Çünkü Kıbrıs, Rum tarafı için bir Enosis
(adanın Yunanistan’a bağlanması) meselesidir.

   Çünkü Kıbrıs, Rum – Yunan tarafı için adada
daima var olmasını istedikleri çözümsüzlüğün adıdır.

   Çünkü Kıbrıs, Rum – Yunan ikilisinin
uluslararası platformda dikkat çekebilmek, türlü yardımlardan istifade
edebilmek için ada çevresindeki doğal gaz yataklarını, adanın stratejik önemini
pazarladıkları yerin adıdır.

   Çünkü Kıbrıs, emperyalist ülkelerin Doğu
Akdeniz’de ve adanın çevresinde tespit edilen milyarlarca metreküp doğal gaz
yataklarını kendi menfaatlerine kullanabilmeleri için Kıbrıs konusunu hiç
olmaması gereken AB zeminine taşıyarak türlü sorunlar yaratılan, sonra da bu
sorunları çözmek adına adada olmak istedikleri yerin adıdır.

  Çünkü Kıbrıs, Hristiyan âleminin tarihin hiçbir
döneminde bu adada İslam’ın sesini duymak istemedikleri yerin adıdır.

  Yukarıda sıraladığım gerçeklere bakıldığında
Kıbrıs adasının ülkemiz için neden bu kadar çok önemli olduğu apaçık ortadadır.

  Şu gerçek bir kez daha anlaşılmıştır ki!

  Bundan böyle Kıbrıs’ta çözüm adına Rum
tarafıyla bir araya gelinmesi boşa harcanmış zaman olacaktır.

  Çünkü 1968 yılından beri yapılan çözüm
müzakerelerinin hiç birisinde anlaşma olmamış, yapılan her görüşmede yeni bir
taviz isteyen Rum-Yunan ikilisi; adanın tamamında söz sahibi olmadıkça hiçbir
anlaşma paketine evet demeyeceklerini net bir biçimde açıklamışlardır.

  O halde Kıbrıs’ta tarihi ve hukuki
kazanımları olan Türkiye’ye, özellikle de Türkiye’de yapılacak 14 Mayıs 2023
seçimleri sonrası iktidara gelecek yönetime düşen en önemli görev; Kıbrıs’ta
kurulu KKTC’nin dünya devletlerince tanınması yönünde atacağı önemli adımdır.

  2022
yılında Türk Devletleri teşkilatınca gözlemci ülke olarak tanınan KKTC’nin 2023
yılında en azından bir dost ülke tarafından resmen tanınması; dış
ilişkilerimizde Türkiye’nin önemli bir başarısı olarak tarih sayfalarımıza
altın harflerle yazılacaktır.

  2023 yılında hem adanın güneyinde Rum
kesiminde, hem de Yunanistan’da seçim yapılacaktır. Şundan hiç kimsenin şüphesi
olmasın ki, hem Rum kesiminde, hem de Yunanistan’da yapılacak seçim öncesi
mitinglerinde, hem de seçime katılacak parti liderlerinin seçim konuşmalarında
Kıbrıs en çok konuşulan konuların başında olacaktır.

  Daha şimdiden 5 Şubat 2023’te yapılacak Rum
kesimi seçimleri öncesinde, seçime katılacak olan Rum parti liderlerinin her
konuşmasında Türkiye’nin adayı işgal ettiği, bir an önce adadaki işgal
güçlerinin adayı terk etmesi vurgulanırken;

   Yunanistan’da da yapılacak seçimler
öncesinde hem iktidardaki, hem de iktidar olmayı hedefleyen parti liderlerinin
Türkiye’ye yönelik sert mesajları basın haberlerine yansırken;

   Türkiye’de yapılacak böylesine önemli bir
seçim öncesinde de Kıbrıs konusunda parti liderlerimizin yapacağı açıklamalarda
neler söyleyeceklerini duymak, Kıbrıs’ın bizim için neden önemli olduğunu bir
de onların ağzından dinlemek, hem milletimize ama özellikle de adada yaşayan
soydaşlarımıza çok iyi gelecektir.

Tek Çare İlhan Kesici

Aklın yolu bir. Ekonomi ve iktisadi alanlarımız başta olmak üzere;
Ülkemizin Cumhuriyet tarihinin en ağır, en sorunlu İç ve Dış problemleri
karşısında bulunduğunu aklıselim çakma değil; gerçek anlamda YERLİ ve MİLLİ
olan hangi TÜRK evladı RED edebilir ki?

Anılan bu sorunların İVEDİ çözüme kavuşturulması kapsamında iç ve dış
piyasalara güven ile istikrarı sağlayacak ve de bahse konu mevcut sorunları
çözecek uygun reçeteleri icraya sokacak şu an ülkemizde İlhan KESİCİ ismi çok
açık ara öne çıkmıştır.

(Elbette ki Kemal KILIÇDAROĞLU ile Meral AKŞENER İlhan Bey’ i rahat
bırakırlarsa başında BOZA pişirmezlerse)

Sayın KESİCİ Cumhurbaşkanı adayı olarak sahaya sürülebilir ise Seçimi
en az % 20 fark ile ilk turda kesin kazanacağı için Sayın R.T. Erdoğan’ ın aday
olmayacağını çok kuvvetle ön görenlerdenim.

Sayın Erdoğan; karşısına aday olarak öncelikle Ekrem İMAMOĞLU’ nu,
Kemal KILIÇDAROĞLU’ nu, Abdullah GÜL’ ü, Meral AKŞENER’ i, Hikmet ÇETİN’ i,
Haşim KILIÇ’ ı v.b. adayların çıkması için çeşitli plan ve siyasi projeleri
uygulamaya sokmuştur.

(söz konusu bu perde arkası çok kurnazca hazırlanarak uygulamaya
sokulan anılan planları kapsamlı olarak birçok analiz çalışmalarımda
açıklayarak Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin bilgisine sunmuştum)

Bu çerçevede; her kim hangi mevki ve makamda olursa olsun aklını başına
almak zorundadır. Her şey Yüce TÜRK Milletinin BEKASI kapsamında
değerlendirilmelidir.

İktidarı ile muhalefeti ile siyasi saha mücadelelerinde çok dikkatli
olmalıdırlar.

Ülke hızla MORATORYUM’ a koşmaktadır. İşte bu çıkmaz durumdan acil
olarak kurtulmamız için İç ve Dış piyasalara GÜVEN ile İSTİKRARI sağlamamız
gerekmektedir. Hatta…. Zorunluluktur.

Daha öncede defalarca ifade ettiğim gibi; hiç bir siyasi partiye mensup
değilim. Tüm amacım Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin milli menfaat ve
çıkarları çerçevesinde; İlim, bilim, akıl ve mantık süzgeçlerimi objektif
kullanıp; dünya ve de ülke insanımız gerçeklerini öncelik kabul ederek ülkeme
hizmetten başka hiç bir çıkar ve menfaat peşinde olmadığımı kesin olarak
bilmelisiniz.

Sonuç olarak; ülkemizi bu çıkmaz ve karanlık sokaktan çok İVEDİ
kurtaracak kişinin ise 2.5 Yıldan beri İlhan KESİCİ olduğunu açık olarak kamuoyuna,
kamu vicdanına dekare eden biriyim.

Sayın Can ATAKLI ile ülkemizde ve dünyadaki birçok sorunlara karşı
farklı fikri görüşlerim ile çözüm reçetelerim olsa da Cumhurbaşkanlığı için
İlhan KESİCİ ismini açıklamasını çok doğru ve yerinde bir ön görüsü olarak
kabul ediyor ve AKLIN YOLU BİİİİİİR diyorum.

Yaşadığımız şu zaman süreçlerinde ülkemizde R.T Erdoğan karşısında
Cumhurbaşkanlığı seçimini açık ara farkla kazanacak 1-) İlhan KESİCİ 2- İse
Mansur YAVAŞ’ tır.

Mansur YAVAŞ’ ın bulunduğu konumu ve Beld. Meclisindeki azınlığı
nedeniyle aday olabilmesi asla mümkün değildir.

Çare…İlhan KESİCİ’ dir.

İlhan KESİCİ Cumhurbaşkanı olduğunda; 10 gün içerisinde tüm her saha ve
alandaki piyasalarda en az % 50 ucuzlama olacaktır.

Döviz ve Altın hızla düşecek, T.L. İVEDİ değer kazanacak, İç’ te
istikrar ve güven sağlanacak, Dış’ ta ise Ülkemizin saygınlığı v.b. artacaktır.

Daha ne olsun ki?

Ülkemizde mevcut her saha ve alandaki kronikleşmiş gayri hukuki, gayri
ahlaki bir çok gerçek demokrasi dışı eylem, söz ve söylemlerin karşısındaki
uygun çözüm reçetesi İlhan KESİCİ’ dir

Yeter Söz Milletin!

                7 Ocak
1946 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Mehmet Fuat Köprülü
tarafından kurulan Demokrat Partinin 1950 Genel seçimlerinde kullandığı “Yeter Söz Milletin!” seçim sloganı
Mimar Selçuk Milar tarafından ilk
defa kullanılmış ve bu söz Milar’ın kendisine
aittir. O günleri yaşayanların anlattıklarına göre, afişlerdeki bu sözün Demokrat
Parti’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanmasında büyük rolü olduğu
söylenmektedir.

 

                27
Yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı döneminde henüz Osmanlının enkazı
temizlenmeden ve kanayan yaralar sarılmadan, her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti
olarak biz girmemiş olsak bile sınırlarımızın hemen batısında bir de 2. Dünya
Savaşı patlak vermiş, hükümet olası savaş riskini düşünerek bazı tedbirler alma
yoluna gitmiştir. Bunların en başında ekmeğin karne ile dağıtılması ve
buğdayların silolarda çürütülüp halka dağıtılmaması, vergi memurlarının köylüye
zor kullanması gibi sebepler milletin hafızasında her zaman tazeliğini korumuş,
sanki yakın tarihte olmuş bir olay gibi halâ konuşulmaktadır.

 

                Özellikle
başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı AKP milletvekillerinin
sık sık CHP’nin tek parti dönemine atıfta bulunmaları, eleştiriler dile
getirmeleri işte yukarıdaki millet hafızasında derin yaralar açan sebeplerdir.

 

                O
yıllarda Demokrat Partinin haklı veya haksız “Yeter Söz Milletin!” sözünü söyleme hakkı vardı. 27 Yıllık tek
parti döneminden sonra yeni bir parti kurulmuş, yoksulluk ve fakirlikle
mücadele eden halka aydınlık günlere çıkma vaatlerinin verilmesi doğruydu ve
gerekiyordu. Bu çarpıcı mesaj millete verildi ve başarılı da olundu.

 

                Hâlbuki
bugün karşımızda: “Yeter Söz Milletin!”
ifadesini kullanan kesintisiz 20 Yıllık iktidar sahibi, AKP Genel başkanı,
partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan var.

 

                Bunca sayısız
hatalarına, bunca kandırılmışlığına, enflasyonun %180’lere dayanmış lığına,
devlete ait ne kadar mal varlığı varsa hepsinin satılmasına, 600 Milyar dolar
dış borca rağmen gene de: “Yeter Söz
Milletin
!” denilebiliyorsa bu tek kelimeyle milletin aklıyla alay etmektir.

 

                Cumhuriyet
kurulduğundan buyana ilk defa toprak kaybı yaşadığımız Suriye’de Süleyman Şah
türbesinin arazisinin terkedilmesine, Ege denizinde 19 ada ve bir kayalığın
Yunanistan tarafından işgaline sessiz kalınmasına rağmen gene de İktidar
sahiplerince “Yeter Söz Milletin!”
deniliyorsa bu pişkinliğe şapka çıkarılır doğrusu.

 

                Türkiye
toprakları, doğusundan ve güneyinden gelen 10 milyon sessiz istilâcının
işgaline uğramışsa ve buna rağmen 20 yıldır iktidarda olanlar: “Yeter Söz Milletin! Deme hakkını
kendilerinde görüyorlarsa bunu anlamak gerçekten zor.

 

                Normal olarak
bireysel düşünen vatandaşlar için “Yeter
Söz Milletin
!” sözünün hiçbir gerekçeli tarafı yoktur ve yok hükmünde
sayılır.

 

                Ancak:

·        
“Tayyip
ağabey Türkiye’nin başında. Dünyanın lideri. Kendi kendimize ihanet etmek gibi
bazı şeylere sapıyoruz. Şimdi kalkıp da böyle ucuz sebeplerle Tayyip ağabeye
ihanet etmek, Türkiye’ye ihanet etmektir…

Tayyip ağabeye
ihaneti bırak, sırtımızda taşımamız lazım. Yani ayakkabısını elimizle yalamamız
lazım…” diyenler,

·        
“Erdoğan’ın
G…. Kılıyım” diyenler,

·        
“Karşımızda
Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var, onunda önünü kesmek
istiyorlar.” Diyenler,

 

        Bırakın
birey olmayı, ümmet dahi olamayan köle ruhlu, sürü mantıklı yaratıklar
kabullenir ancak bu sözü.

        Sağlıklı kalın.

6-7 Eylül’ü Biliyorsunuz, Ya 29 Ocak’ı?

Yeter Söz “Millet”İn!

0

Cumhuriyet Halk Partisi 1923’ten 1950’ye kadar 27 yıl
iktidarda kaldı. 1946 yılında çok partili hayata geçildi. Fakat CHP iktidarda
kalmaya devam etti.

Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılından sonra milleti rahatsız
ve huzursuz eden gelişmeler oldu. 1939-1944 yılları arasında çıkan İkinci Dünya
Savaşı sırasında Türkiye, zor da olsa savaş dışında kalmayı başardı. Fakat
ülke, ekonomik anlamda büyük sıkıntılar çekti. Savaş dönemine ait uygulamalar
halkı zor duruma soktu, genç nüfusun askere alınmasıyla da üretim durma
seviyesine geriledi. Büyük şehirlerde yaşayan halk, temel gıda ihtiyaçlarını
gideremez hale geldi. Savaşı görmeyen halk, açlığı ve yokluğu en şiddetli
şekilde yaşadı. Milli Korunma Kanunu çerçevesinde 1942-1946 yılları arasındaki
ekmek karnesi uygulaması, vatandaşı çok az miktarda ekmekle yaşamaya mahkûm
etti.  Karaborsacılık en üst seviyelerde
kendini gösterdi. Halk, çektiği yoklukların temel nedeni olarak iktidarda
bulunan Cumhuriyet Halk Partisi’ni gördü. Ayrıca bu dönemde bazı devlet
memurları, devrim kanunlarını yanlış yorumlayarak, özellikle dindar
vatandaşlara karşı sert davrandılar. 
Ayrıca vergi tahsildarları, jandarmaları da kullanarak kırsal kesimde
yaşayan vatandaşlardan zorla vergi toplamaları, ellerinde neleri varsa almaları
halkı hayatından bezdirdi.

Bütün bu olumsuzluklar, halkın CHP’den kopmasına sebep oldu.
Bu durumu iyi değerlendiren Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde halkın
karşısına “Yeter,  söz
milletin!” sloganıyla çıktı ve 27 yıllık CHP iktidarına son verdi.

Bugün de 21 yıldır iktidarda olan AKP, 70 önceki CHP
uygulamalarını pişirip pişirip gündeme getirerek CHP’yi düşmanlaştırıyor.
DP’nin zaferiyle sonuçlanan 14 Mayıs 1950 seçimlerinin sloganıyla muhalefetin,
hem 6 partinin birlikteliğinden oluşan Millet İttifakı’nın karşısına çıkıyor:
“Yeter,  söz milletin!”. Millet
İttifakı,  önümüzdeki seçimler için bir
tarih ve slogan düşünseydi; 14 Mayıs tarihini ve “Yeter, söz
milletin!” sloganını  seçerdi.
Çünkü;

1. Bu sloganın sahibi ve 14 Mayıs seçimlerinin galibi
Demokrat Parti’dir ve bu parti şu anda Millet İttifakı’ndadır.

2. 14 Mayıs 1950 seçimlerinin galibi muhalefettir. Bugünün
muhalefeti ise Millet İttifakı’dır.

3. Siyasette “Yeter” hitabı uzun süre iktidarda
kalan partiye karşı kullanılır. Muhalefetteki partiye “Yeter” diye
hitap edilmez.

Cumhurbaşkanı ekonomist olduğu gibi aynı zamanda futbolcudur
ve iyi gol attığını söyler. Ama bu defa muhalefete güzel bir gol pası
vermiştir. Bu iletişim hatası sonucu, kendi kalesine gol atmıştır. Önce 6’lı
Masanın Millet İttifakına dönüşmesini, konsolide olmasını sağlamıştır. Sonra da
MİLLET İTTİFAKI’nın sloganını ilan etmiştir.

YETER, SÖZ “MİLLET”İN!

Karne Hediyesi

022-2023 eğitim öğretim yılının ilk karne dönemi 20 Ocak
2023 günü sona erdi ve öğrenciler karnelerini aldılar. Kamuoyunu derinden
etkileyen ise karne haberi ise “et
hediyesi”
konusu oldu. Bir TV kanalında 21 Ocak 2023 günü bir haber yayınlandı.
Yayınlanan haberde, bir öğrencinin; “annem
karne hediyesi olarak et aldı”
sözleri ülke gündemine bomba gibi düştü.

Gözüküşte olay
vahimdi. Artık aileler uzun süredir et yiyemeyen çocuklarına, karne hediyesi
olarak et almaya başlamışlardı. Bir muhabirin kasapta bir öğrenciye sorduğu
soruya; küçük çocuğun “annem karne
hediyesi et aldı”
sözleri gerçekten yürek burkmuştu.

Ülkedeki hayat
pahalılığının, aileleri ne vahim duruma düşürdüğüne büyük örnek teşkil edecek
bu haber, derhal medyaya taşındı. Manşetlerde yer almaya başladı. Gerçekten de
kamuoyu bu durumdan çok etkilenmişti. Bu vahim olaya tercüman olan açıklamalar
yapıldı.

Fakat bu
durumu öğrenen çocuğun annesi, karne hediyesi olarak et alma gibi bir durumun
olmadığını söyledi. Fakir olmadıklarını,
Şişli’de yaşadıklarını, ev ve arabalarının bulunduğunu, Gelir durumlarının iyi
olduğunu,
muhabirin, kasıtlı olarak çocuğunu yönlendirdiğini, yalan
haberlerle siyasete alet edildiklerini açıkladı. Habere konu olan kasap da
ilgili ailenin sürekli müşterileri olduğunu ve o gün de normal olarak
kendilerinden alış veriş yapmaya geldiklerini açıkladı. İddianın gerçeği
yansıtmadığını belirtti.

Bu haberi
duyan bazı duyarlı muhabirler, olayın perde arkasını araştırmaya başladılar.
Çıkan sonuç çok vahim ve etik dışıydı. Muhabirin, kasıtlı olarak cevabı
öğrenciye tekrarlattıktan sonra, “soru
sorduğumda annem karne hediyesi olarak bana et aldı diyeceksin”
diye
tembihlediği ortaya çıktı. Hem de röportaj yapan muhabirin, kendi sesinden,
durumun senaryo olduğu, TV kanallarında yeniden yayımlandı. Tüm kamuoyu
tarafından izlendi.

Çelişkili
haberler üzerine, konuyu haber yapan TV kanalı, başlattığı inceleme neticesinde;
“muhabirlerinin haberde konuşan çocukla
gazetecilik ilke ve kurallarına aykırı olarak, çocuğa nasıl konuşacağına
ilişkin dikte edici ve yönlendirici nitelikte ön konuşma yaptığı ve çocuğun bu
yönlendirme doğrultusunda konuştuğu”
tespit edil.  Bu tespitin üzerine ilgili kanal, haberi yapan
muhabirin görevine son verildi.

Arkasından bu haberi kanallarına ve gazetelerine taşıyan
bazı kesimler de özür dileyerek yanıltıldıklarını ifade ettiler. Fakat bazı
haber kanallarından nedense hiç ses çıkmadı. Yalan da olsa haber işlerine
yaramıştı galiba. Oysa gerçeği kabullenmek de büyük bir erdemdir. Hem de
haberciliğin etik kurallarından biridir.  “Basın
etiği mi?”
Canım yeri geldiğinde, “etik”
sözcüğünü yine kimselere bırakmazlar böyleleri.

Görevine son verilen muhabirin yaptığı açıklama ise daha
vahimdir. “2017 yılından beri çalışmakta
olduğum Ciner Yayın Holding tarafından bugün itibariyle iş akdim feshedilmiş
bulunmaktadır. Pek çok gazeteci üstadımın geçmişte yaşayıp anlattığı hikâyeleri
ben de maalesef yaşamış bulunmaktayım. Daha çok etkileneceğimi düşünmüş olmama
rağmen şu aşamada vicdanım rahat; zira kendimden, yaptıklarımdan ve
gazeteciliğimden eminim…”

Keşke bu kötü haber ilk ve son olsaydı, bir istisna
olabilseydi. Şimdi akla gelen soru şu, dürüst ve vicdanlı olmayan sözde
muhabirlerin buna benzer haberleri ile bizler acaba ne kadar yanıltıldık? Bu
yalan ve abartılı haberlere inanarak birilerine; kızdık, öfkelendik. Belki de
düşman olduk. Sanırım bundan sonra haberler, daha temkinli karşılanacak, “acaba” sorusu bir nebze zihinleri
zorlayacaktır.

27 Mayıs 2022 tarih ve 216 karar no lu “Basın Ahlak
Esaslarına Dair Genel Kurul Kararları” nın 7. Maddesinde:

 (1) Bir kamu hizmeti olan gazetecilik,
kişisel veya ahlaka aykırı amaç ve çıkarlara alet edilemez ve kamu yararına aykırı
bir şekilde kullanılamaz
.

(2) Haberlerde ve
olayların yorumunda gerçeklerden saptırma, çarpıtma veya kısaltma yoluyla
amaçlı olarak ayrılınamaz.

(3) Haberler ve
yorumlar gerçeği gösterir, yanlış ya da yanıltıcı olamaz.

(4) Haber
başlıklarında, haberin içeriği saptırılamaz, yanıltıcı olunamaz ve çelişki yaratılamaz.

(5) Doğruluğu kuşku
uyandırabilen ve araştırılması gazetecilik imkânları içinde bulunan haberler,
araştırılıp doğruluğu ve görünürdeki gerçekliği teyit edilmeden yayınlanamaz.

Denilmektedir.

Dokuzuncu maddesindeki “Çocukların korunması” başlığında ise:

(2) Çocukların konu
edildikleri yayınlarda, çocukların üstün yararı gözetilir, onların sağlıklı ve
güvenli geleceği için her türlü hassasiyet göz önünde bulundurulur……

(3) Kamu yararı ile
çocuğun yararının karşılaştığı hallerde çocuğun üstün yararı esas alınır.

Denilmektedir.

 Görüleceği üzere,
yapılan bu haber, “Basın Ahlak Esaslarına  aykırı, halkın ve özellikle de çocukların
suiistimal edilmesine sebep bir haberdir.
Yani “basın ahlakı” yerle bir
edilmiş, bir minicik öğrenciye “yalan
söylemesi
” telkin edilerek kötü örnek sergilenmiştir.

Anne babalar başta olmak üzere, öğretmenler, yetişkinler,
sorumlular, etkili ve yetkili kişiler çocuklara örnek olmadığı sürece,
geleceğin ideal toplumunu asla oluşturamayız. Çünkü öğrenmenin en etkili bir
yolu da “örnek model” olmaktır.
Örnek alınan model dürüstse, güzel yaşantıları varsa çocuk bunu farkında
olmadan alıp içselleştirmektedir. Kötü örnekleri gördüğünde de aynısı
olmaktadır.

“Çocuğunuzu Kötü
Etmenin Yolları”
ya da “Yengeç
Kitabı”
nın yazarı C.G. Salzman,
yazdığı kitap için yengeçlerden etkilenmiştir. Kırda gezinti yaparken,
kendisini gören yavru yengeçlerin anneleriyle beraber geri geri kaçtıklarını
görünce, çocukların kötü alışkanlıkları ailelerinden nasıl öğrendiklerini
anlatan bir kitap yazmıştır. Salzman, ın örneklerinden sadece birisin konuyu
ilgilendirdiği için yazıma aldım:

Çocuğu
kandırırsanız, başkalarına yalan söylerseniz, suçlarını itiraf ettiklerinde
bile azarlarsanız çocuklarınızı yalana alıştırırsınız.”

Çocuk anne babasını ve diğer yetişkinleri, özellikle de
imrenip model aldıklarını taklit ederek sosyal yaşama alışır. Aile içinden ve
çevresinden seçtiği örnek kişi, bozuk kişilik yapısına sahipse, kötü davranış
şeklinin çocukta da görülme ihtimali yüksektir.

Anne-babanın ve biz yetişkinlerin iyi örnek olması çok
önemlidir. Bu yüzden büyüklerin, sözlerinden çok davranışlarıyla model olmaları
gerekir.

Bu gidişle galiba biz çocuklarda ders almaya başlayacağız.

Sevgiyle kalın…

İnsanın Hakîkatı

“- Yâ Gavs-ı Â`zâm. İnsan sırrımdır ve ben O`nun
sırrıyım!!.. Eğer, insan indimdeki menziline ârif olsaydı, derdi ki, bütün
nefislerdeki nefs`im; bu anda mülk yoktur benden gayrı!..

Yâ Gavs-ı Â`zâm. İnsanın yemesi, içmesi, mekânı, hayatta
duruşu, yayılışı, konuşuşu ve susuşu, yaptığı işi, teveccüh ettiği şey, gâib
olduğu şey BENİM. Sekîni, muharriki ve müsekkiniyim!..”

Bu beyânda, kendisine açıklananı bize nakleden Gavs-ı Â`zâm
Abdülkâdir Geylâni, işin bütün hakikatını idrâklar önüne seriyor.

“İnsan sırrımdır; ben de onun sırrıyım!..”

Önce şu hususu hatırlayalım;

Bu metnin tümünde insan kelimesiyle anlatılan mânâ ilk evvel
“İnsan-ı Kâmil”dir. Daha sonra şayet akış müsait ise, birimsel mânâda
insan da o kavram içinde yerini alır!

İşte bu sebeple “İnsan sırrımdır ve ben de onun
sırrıyım” beyânını öncelikle “İNSAN-I KÂMİL” içindir diyerek
anlamaya çalışalım.

İnsanın sırrıdır Allah!.. Yani, insanın sırrını meydana
getiren, bütün ilâhî isimlerin mânâlarıdır.insan ismi, o ilâhî isimlerin mânâ
sûretinin adıdır!..

İnsan ismiyle anılan varlık aslı itibariyle bir ilâhî
isimler bileşimidir!.. Ondan çıkan tüm mânâ ve fiiller varlığını hep bir
isimden veya isim terkibinden alır. Diğer bir deyişle, ilâhî isimlerin
terkibinin mânâ sûretinin adıdır insan.

İşte bu sebepledir ki, insanın sırrıdır.

Gene Allah`ın sırrıdır insan ve insanın sırrıdır Allah. Zira
Allah`daki ilâhi isimlerle işaret edilen mânâlardır.

“Eğer insan indimdeki menziline ârif olsaydı.”

Şayet insan, benim onu şekilde varettiğimi bilseydi; kendi
aslını, hakikatını, orijinini, neyle, ne şekilde varolduğunu bilseydi;
kendisinin vücudunun varolmayıp, “yok”tan varedilmiş bir
“yok” olup, varlığını meydana getiren yegâne vücûd sahibinin
“BEN” olduğumu, ve kendisinin de benimle kâim varlık olduğunu idrak
etseydi; o zaman anlardı ki, kendisi yoktur, kendisinin ismi altında varolan
gerçek varlık, Allah isimlerinin mânâ terkîbidir.

Bu sebeple de,

Yemesi, içmesi, mekânı, hayatta duruşu, yayılışı ve konuşuşu
ve susuşu, yaptığı işi, teveccüh ettiği şey, göremediği ve bilemediği her şey
hep O`dur!.. ÇünkÜ, kâinatta hangi isim altında her ne mevcut ise, hepsi de,
Allah isimlerinin işaret ettiği mânâların bir terkip şeklinde açığa çıkmasından
başkaca bir şey değildir!..

Kâinat yoktur sadece Allah vardır demek; bu algıladığımız
kâinat yoktur değildir!.. Kâinat, diye Allah`tan ayrı kendi başına vücûd ve
varlığı olan bir yapı yoktur, demektir.

Zira her zerrede ve noktada, mahal ve mekân sözkonusu
olmaksızın mevcut olan vâcib-ül vücûd Allah`tır. Algılanan ise, O`nun
isimlerinin işaret ettiği mânâlardır.

Dolayısıyla,

İnsan varolmayıp, insanda zâhir olan tüm mânâlarıyla
“Allah isimleri” olduğuna göre, insan ismi ardından konuşan
“Allah” olur ki; elbette O da der:

-Bütün nefislerdeki NEFS`im BEN!.. Mülk benimdir… ve o mülk
benim mânâlarımla mevcuttur!

Kitap ve İnsan

     Düşünmeden ne
kabul et, ne de hemen reddet.

     Fakat havasını
düşünerek, bir güzel teneffüs et.

 

     Her kitap açar
önüne, iyi kötü nice sayfa.

     Edesin diye
geçmişi temâşâ, tefekkürle safha safha.

 

     Her kitap gezdirir
dünyayı, istemeden ücret.

     Vermeden kılına,
ne zarar ne de bir eziyet

 

     İstersen geçmişe,
yahut geleceğe ettirir seyahat.

     Sonunda dedirir
insana, ne ibretli bir hayat.

 

     Kim olursa olsun,
yeter ki bildiğini yazsın.

     İnsanlığa hitap
için, kalemle kâğıda kazsın.

 

     Herkesin Yazı
Okulu’ndan alacağı, nice dersler var.

     Müsbet menfî
yazılanlar; ister versin şeref, ister ar.

 

     Çünkü, her şey olur
ancak, zıttıyla âşikâr.

     Neticede,
yazılandan her şeye rağmen, edilir kâr.

 

     Kitap deyip de,
geçme sakın yanından bigâne,

     Verir sana hayat
dersini, üstelik tane tane.

 

     Ey her şeye
meraklı, fakat bîçare beşer!

     Aydınlanmak
istersen, oku kitapları birer birer.

 

     Gerçi, âlem büyük
bir kitap, insan ise küçük bir kitap;

     Aslında Âlem,
bedeninden ediyor her an sana hitap.

 

     Her şey, canlı
cansız farksız, küçük büyük birer kitaptan.

     Yine de çevirme
yüzünü, yazılı olan hitaptan!    

 

     Az zamanda, çok
yaşamış olursun, okumakla kendini.

     İnsanlık
resmigeçit hâlinde, selâmlar durmadan seni.

 

     Her varlığı, küçük
büyük, birer harf say ve seyret.

     Dikkatini, bir de
bunları okumak için sarfet.

 

     Unutma! İnsan
okudukça, olur gerçek insan.

     Aksi takdirde
şeklen insan, olur mânen hayvan!

 

     İstenmiyor
okuması, başka hiçbir varlık ve candan;

     Çünkü değil insan,
sadece kemik, et ve kandan.

 

     Öyleyse görme
kendini, ey insan! Hiçbir zaman hor!

     Mahiyetinde
sayısız âlemler dürülmüş, hele bir sor.

 

     İnsan deyip
geçmeyelim, insan çok büyük şey;

     Hizmetine
verilmiş, başta yer gök ve her şey.

 

     Onun içindir ki,
Yüce Kitabımız başlıyor diyerek “Oku!”

     Hedefi vurmuş
oluyor, ondan alınan; attığı her mânâ oku.

 

     İşte bu yüzden,
alınacak nice ibret var her kitaptan.

     Yazan kim olursa
olsun, değil mi ki, onu yazan insan.

 

     Doğrusunda
yanlışında veriyor, nice bakış doğrultusu;

     Ediniyor
gerçekleri; her milletin ferdi ve ulusu.

 

    Kitap deyip de,
geçme azîzim, hele bir düşün ve dur!

    Hayat yolunda,
duracağın asıl durak, işte budur.

 

     Okuduğun takdirde,
öyle bir ufuk açar ki önüne,

     Hem dünya hem
ahiret saadetleri, görünür gözüne.

Bu Kadar Dönüş Nasıl Olur?

Bir partinin ilkeleri ve yönetim anlayışının kökten değişmesi ve
önceki savunduklarının tam zıddı bir yola girmesi normal karşılanmamalı. Üstelik
bu değişim aynı liderin yönetimindeyken hiç kabul edilebilir değildir.

Fakat son yıllarda siyaset bilimi kitaplarına geçecek böyle bir
durum söz konusu.

İktidarın büyük ortağı AKP de küçük ortağı MHP de çok uzun
yıllardır aynı liderler tarafından yönetiliyor. Devlet Bahçeli 1997’de MHP’nin
Genel Başkanı oldu. Neredeyse 26 yıla yakın bir zamandır MHP’nin başında. R.T.
Erdoğan da 2001’de kurulan Ak Parti’nin yaklaşık 22 yıllık lideri. Bu kıdemli
genel başkanların koltukları değişmedi ama fikirleri çok değişti.

****

Devlet Bahçeli’nin Keskin Dönüşü

Devlet Bahçeli’nin eski görüşlerini yansıtan bazı sözlerini
8 Aralık 2015 tarihli TBMM’de, MHP Grup toplantısında, yaptığı
konuşma metninden alıntı
yapalım:

“Türkiye’de ortak akıl işletilmemektedir. Bu yüzden iç ve
dış politikada yaşanmadık rezillik kalmamışken, hala ve inatla sistem
değişikliğine
kafa yormak çok yanlış, çok marazidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
başkanlık sevdası fırsatçılık ve ganimet avcılığıdır.

Türkiye’nin yeni bir sisteme değil düzgün,
kapsayıcı, adil, dürüst, namuslu ve milli yönetime ihtiyacı olduğunu kimse
inkâr edemeyecektir.

Gördüğümüz kadarıyla Erdoğan’ın başkanlık talebi tedavisi
olmayacak kadar kronikleşmiştir. Mesele Türkiye’yi değil, Erdoğan’ın ikbal
ve geleceğini güvenceye almaktır.

Erdoğan Başbakanken de Cumhurbaşkanıyken de çift başlılıktan mustariptir.
Çünkü tek adam, tek bilen, tek karar veren olmak için yanıp tutuşmaktadır.
Sözünün üstüne söz koyulmasına sinirlenmekte, kim olursa olsun şuurunu kaybetmiş
halde saldırmaktadır.

Erdoğan’ın mizaç ve müktesebatı tehlike saçmaktadır. Devleti
kendi aile şirketi gibi yönetmek istemektedir.

Geçmişte başkanlık sistemini özenti ve emperyalizmin bir
dayatması gören Erdoğan
, bugün tüm gücüyle başkanlık demektedir.

Hadi diyelim ki, Erdoğan başkan veya partili Cumhurbaşkanı
oldu, peki bundan sonra krallık talep etmeyeceğini kim garanti edecektir? Evladının
da ikinci Erdoğan olarak tahta geçmesi
nasıl engellenecektir?

Fırsat bulmuşken, Erdoğan her şeyi isteyecek, her yolu
deneyecek, yargı, yürütme ve yasamayı tekeline alarak demokrasiyi havaya
uçuracaktır.

Bize göre kuvvetler ayrılığı ilkesi demokratik hukuk
devletinin hayatiyet kaynağı ve sigortasıdır.

Devletin üç temel fonksiyonu olan yasama, yürütme ve yargının
görev ve yetkilerinin en rasyonel şekilde dengelenmesi ve bunların uyumlu bir
şekilde icra edilmesi önem taşımaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin yeni bir sisteme değil, eğer varsa
eksik, yetersiz ve düzeltilmesi gereken taraflarının ele alınması
gerekmektedir.”

****

Devlet Bahçeli’nin önceden savunduğu bu sözleri alkışlayanlardan
bir kısmı partinin ve genel başkanının 180 derece değişen politikalarından
sonra partiden koptular. Bunların çoğu İYİ Parti saflarında kuvvetler
ayrılığı, demokrasi, güçlendirilmiş parlamenter sistem gibi görüşleri savunmaya
devam ediyorlar.

MHP içinde kalanlar ise, partinin yolunu tam tersine
çeviren Genel Başkanın Cumhurbaşkanlığı Sisteminin fazileti ve partili Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın liderliğini öven yeni sözlerini de ayakta alkışlamaya devam
ediyorlar.

*****************************

Erdoğan’ın Dönüşleri

Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan da geçmişte
savunduğu
yönetim ilkelerinin tamamen tersini uygulamakta.
Muhtemelen 14 Mayıs’ta yapılacak olan seçimler yaklaşırken, Erdoğan kokpitin
üzerindeki bütün düğmelere birden basan bir pilot gibi. Seçimi
kazandıracağını ve fakat ülke ekonomisini batıracağını düşündüğü her şeyi
yapıyor.

Oysaki Erdoğan bakın önceleri neler söylemişti, bir hatırlayalım:

“Bu ülke, ‘kim ne verdiyse iki katını veriyorum’ derecesinde popülizmi,
seçim döneminde sonuna kadar açılan muslukları gördü. Ama yine bu ülke, seçimlerin
ardından
yüksek enflasyonla, yüksek bütçe açığıyla, adeta kaşıkla verilenin
kepçeyle geri alındığını da gördü. ‘Böyle bir siyaset tarzı, böyle bir
ekonomi yönetimi Türkiye’nin hakkı değil’
dedik.” (22 Mayıs 2010)

“Popülizm, çok ciddi bir siyaset hastalığıdır. Bu hastalığın etkisi de
hiçbir zaman lokal kalmamıştır, ülkenin tamamına, milletimizin tamamına ağır
zararlar vermiştir, çok ağır faturalar ödetmiştir.
Türkiye’de her seçim
öncesinde
musluklar sonuna kadar açılmış, bol keseden dağıtılmış, kısmi bir
rahatlama sağlanmış, ama seçim sonrasında bu har vurup harman savurmanın
bedeli de vatandaşa çok ağır şekilde ödetilmiş
tir.” (3
Haziran 2010)

“Bizden önceki dönemlerde, seçim yılında ülke ekonomisi
altüst oluyordu. Seçim ekonomisi derlerdi, sağa sola her şeyi
saçarlardı.” “Biz hiçbir zaman seçim ekonomisi uygulamadık, uygulamayız da…
Niye? Çünkü seçim ekonomisi uyguladığınız zaman, bu halkıma
zulmetmektir.”

****

Aynı R. T. Erdoğan 2023 seçimleri arifesinde görülmemiş boyutta seçim
ekonomisi
uyguluyor.

Ardı ardına açılan “paketler”, açıklanan “müjdelerle
kaynağı olan, olmayan inanılmaz boyutta paralar piyasaya giriyor.

Hepimiz biliyoruz ki artan hayat pahalılığı karşısında bu zamlar
da yetmeyecek. Ama seçim olmasaydı kesinlikle asgari ücrete yapılan
yüzde 54 zam; memur ve emekli maaşlarına yapılan yüzde 30 zam yapılmayacaktı.

Seçim olmasaydı, daha önce RTE’nin “ülkeyi
batırır”
dediği, EYT kanunu asla çıkmayacaktı. Bir anda 2,4 milyon
insanın emekliye sevk edilmesinin külfetini seçimden sonra ülkeyi yöneteceklere
bırakmak tam bir seçim ekonomisi uygulamaktır.

Vergi ve cezaların affı, dar ve orta gelirlilerin konut hayalini
pazarlama stratejisi, düşük faizli krediler, sübvansiyonlar… Seçim olmasaydı,
bu “seçim rüşvetlerinin” hiçbiri olmayacaktı.

Erdoğan ve Bahçeli’nin yukarıda alıntıladığım eski
sözleri doğruydu. O zaman doğruyu söyledilerse şimdi söyledikleri ve yaptıkları
yanlış!

Bu kadar temel ilkelerde 180 derece sapan genel başkanlara “asrın
lideri”, “hareketin lideri”
gibi sıfatlar takıp her sözünde keramet
arayanlar olması ilginç.

SON SÖZ: “Bağımsız düşünme yetisi ele geçirilmiş kitlelerin
olduğu yerde demokrasi, hukuk ve refah olmaz.”