23.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 270

İran İflâs Cumhuriyeti

 

            Bir hafta kadar İran’daydık; bir haftalık da geviş sonrası ne kaldı aklında ve
ruhunda dense: 1-Mustafa Atalay’ın dediği gibi, “İran’ı görmeyen cami gördüm demesin.” Ama camilerin çoğunda namaz
kılınmıyor; az bir kısmında salât
(onlar namaz demiyor) yeri var, onlarda da ya şadırvan yok yahut doğru dürüst
tuvalet.

            2-Başta Selçuklu olmak üzere Türk izleri arayan Tahran, Kaşhan, İsfahan, Yezd, Şiraz ve diğer şehirlerde
arasın. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey’in kabri/kümbeti İran’ın bugünkü başkentinin güney
mahallindeki eski Selçuklu başkenti Rey’de;
hem de bize daha Anadolu kapıları açılmamışken (1071 öncesi).. Kuruluş,
Diriliş, Uyanış tayfasına duyurulur.

            3-Türkiye’deki şekilperest İslam anlayışına göre İran kırk kat daha şekilperest
hatta yek’il-perest; o da sadece
başörtüsü, onların diliyle çador/çadır. (Çadır olmazsa eşarp da uyar.) Ha bir
de ülkenin adı İran İslam Cumhuriyeti.

            4-Mollaokrasi diyebileceğimiz rejimi seven, onaylayan bir kişiye bile
rastlamadık. Aksine ‘mollanın cebi dolmaz, karnı doymaz’ gibi tanıdık vecizeler
var. Resmen bir ruhban sınıfı oluşturmuşlar. Hani Tövbe Suresi’nde
bahsedilen “Doğrusu ahbâr (hahamlar) ve ruhbân kimselerin çoğu insanların
mallarını haksız şekilde yerler ve insanları Allah’ın yolundan çevirirler.”

âyetinin (34) tam karşılığı gibi. Yollarda lüks bir araba görüp sorsanız ya
mollanın yada mollanın oğlunundur derler.

            5-Mollaların sınıfça aleni imtiyazlı
addedildiği İran’da kadınlar ise dezavantajlı, hem de evlilik-boşanma
gibi temel meselelerde bile. O yüzden onların ‘İtiraz’ dediği ve Mahsa Aminî’nin öldürülmesi sonrasında başlayan
protesto olaylarında açık-kapalı tüm İran kadınları ön saflarda yer almış. İran
Devleti tedbir olarak önce interneti arkasından telefon iletişimini bile
sınırlamış. İran vatandaşlarına sınırlama kalkmış olsa da turistler için
(özellikle sosyal medya) hâlâ geçerli görünüyor.

            6-İran’da hayat şartları çok kötü. Anormal hayat pahalılığı nedeniyle her
aileden birkaç kişi çalışmak zorunda. İran parası (tümen) Türk lirasından değersiz olduğu ve İran’da asgarî ücret
bizimkinin 3/1’i oranında bulunduğu halde fiyatlar bir-iki yıl içinde
Türkiye’deki fiyatlara yetişir, tabii Türkiye’deki fiyatlar uslu durursa..

            7-İran’da trafik de bizden kötü; hele Tahran’daki akıllara ziyan. Buna karşın
korna-klakson az ve bizdeki gibi kavga-dövüş yok. Günlük hayatta da kalabalık
pazarlarda bile insanlar tahammüllü. Bizden daha fazla bir imparatorluk hoşgörüsü yahut çok
kültürlülük
diyebileceğimiz bir yaklaşım var halkta. Otobüslerdeki köylüler
bile telefonda konuşurken sesini yükseltmiyor; kime bir şey sorsan veya selâm
(salam) versen mutlaka mukabelede bulunuyorlar, bizde sıklıkla olduğu gibi
muhatap olmama söz konusu değil. Teşekkür (mersi) konusunda da cömertler..

8-İran’da sıradan insanlar için bile İngilizce bilmek sıradan bir hâl. Bizde
“6-7 senede bir dil nasıl öğrenilmez ve öğretilmez” durumu onlar için geçerli
değil. Türkçe ile bir yere kadar İran’da
ama İngilizce ile her yere kadar. .
Artı; Dolar kutsal para
muamelesi görüyor. Herkes imkânına göre ‘kefen parası’ gibi yurtdışına
çıkabilme umudu adına dolar biriktirmeye çalışıyor. Evvel emirde
geçinebilirse..

9-Tahran’da, İsfahan’da, Şiraz’da yerli ve
yabancı Türklerle karşılaşmanız
olası. Tebriz yöresini yani Güney Azerbaycan’ı zaten saymıyorum.
Karşılaştığınız Türklerin de iyisi var, kötüsü/paragözü var. Toplu rezervasyon
nâmümkün, karakter ve mizaca göre ancak (İsra
84
). Bu arada çok fazla Afganlı
var; bilhassa da orta, güney ve doğu kesimlerinde.. Milyonlarca..

10-On yıl önce Dünya ekonomik sıralamasında 29. sırada bulunan (biz 16. sıradayken) İran şimdilerde 11. sırada ve 2023 için 2.045 milyar dolar gayrisafi millî hâsıla bekleniyor; bizse 100.Yılımıza 940 milyar dolarla 20. sırada gireceğiz gibi gözüküyor. İran uranyum zenginleştiriyor,
nükleer silah hazırlığı yapıyor. İran, 2
bin km
menzilli yüzlerce balistik füzeye sahip. Hatta bizim pek övündüğümüz
İHA-SİHA alanında Ukrayna’ya
sağladığımız desteğin benzerini Rusya’ya
sağlıyorlar. Azerbaycan’ın Ermenistan’la kavgasında dindaş ve mezheptaşlarına
değil de açıktan Ermenistan’a omuz
veriyorlar.

Tüm bunları toplarsak halkının destek vermediği,
hele hele sosyo-ekonomik olarak toplumsal memnuniyetsizliğin pik yaptığı bir
ortamda – adı ne olursa olsun – devletin devamlılığı mümkün değildir.

Son= YAKARSA İRAN’I KADINLAR YAKAR!

İklim Değişimi Ve Çevre Problemleri Hakkında Prof. Dr. İbrahim Ortaş ile konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: İklim değişimlerinin
etkileri hayatın her alanında hissediliyor. Konu hakkında genel bir
değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İbrâhim Ortaş: İklim değişimlerinin insan hayatını
sınırlandırdığı her gün yaşanan aşırı yağışlar, hortumlar, kuraklık ve diğer
olayları ile hissedilir oldu. Bir dönem iklim değişimlerinin moda bir konu
olduğunu ve konu ile dalga geçen insanların da yaşanan tabiat olayları sonrası
konunun çalışılması ve tedbir alınması gerektiğini belirtemeye başladılar.
Yurdumuzun bâzı bölgelerinde yaşanan aşırı yağış sonrası birkaç fakir
vatandaşımızın canından olması iklim değişimlerinin sokakta bile konuşulmasına
yol açtı.

Çetinoğlu: Tedbirler hakkında
neler düşünülüyor?

Prof. Ortaş: İklim değişikleri ile mücâdelede alınması gereken
teknoloji konularından biri de deniz ekosesinde ve denizdeki yosun ve fito-plaktonarın
temizleyici mekanizmasından yararlanmaktır.

Çetinoğlu: Konuyu biraz açar
mısınız?

Prof. Ortaş: İklim değişimleri ve devam ettirilebilir hayat ve
gelişme için çok sayıda alanda atılması gereken ciddî tedbirler bulunmaktadır.
İklim değişimlerinin sebebi olan atmosferdeki karbon dioksitin CO2’inin arzu
edilen sanayi devrim öncesi 280 mg L-1 düzeyine düşürülmesi zor olsa da en
azından daha fazla atmosfere gaz salınımın azaltılması ve atmosferdekinin de
aşağı çekilmesi gerekmektedir.

Çetinoğlu: İklim değişimleri ile
ilgili başka yöntemlerden de bahsediliyor…

Prof. Ortaş: Çalıştığım konu olan kara ile alâkalı ekosemdeki
bitkilerin fotosentez yolu ile atmosferdeki CO2’nin yutak olarak yakalanması
kadar sudaki bitkicikler üzerinden de CO2’nin yutak olarak kullanılması ilgili
gördüğüm algler üzerinden suların ve atmosferin temizlenmesi konusunda NASA
bilim insanlarında Dr. Jonathan Trent tarafından tavsiye edilen yosun
yetiştirmek için açık deniz membran muhafazaları (OMEGA) projesi ile denizlerde
yosun yetiştirmek konusunda bilgi sunan NASA’da Protein Nano Teknoloji Grubu
ile Küresel Enerji ve Çevre Araştırmaları alanında çalışan Green birim’in de
kurucusu olan Dr. Trent, Boğaziçi Üniversitesi’nde ‘Dünyâ, Mars ve OMEGA’’
başlıklı bir konuşması konusundaki görüşleri önemsenecek düzeydedir. Konu
hakkında basından ve Dr. Trent’in söylediklerinden anlaşıldığına göre bu proje
ilgi çekici. Aynı zamanda hem UC-Santa Cruz’da, hem de Tokyo Üniversitesi Tarım
ve Teknoloji Biyoteknoloji ve Hıyıt Bilimleri Bölümü’nde ve Biyomoleküler
Mühendislik Bölümü’nde Yardımcı Profesör olarak görev yapıyor Dr. Trent aynı
zamanda NASA’da çalışmalar da yürütmektedir. NASA’nın Astrobiyoloji Kürsüsü
Başkanlığını yapan Dr. Jonathan Trent, devam ettirililebilir, deniz
mikrobiyolojisi, astrobiyoloji, tarım ve biyoteknoloji gibi alanlarda çok
disiplinli çalışmalarıyla dünyâda ses getiren çalışmalar yürütmektedir.

Çetinoğlu: Sistemin işleyişi ile
alakalı bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Ortaş: OMEGA projesi atık suyu temizlemek, karbondioksit
yakalamak ve nihayetinde su, gübre veya arazi için tarımla rekabet etmeden
biyoyakıt üretmek için yenilikçi bir yöntem olarak öne sürülmektedir. Algler
denizlerde CO2 emilimi sağlarken atmosfere O2 salımı da sağlamaktadır.

Bugün dünyânın başına belâ olan atmosferdeki
CO2 atmosferdeki konsantrasyonun azaltılmasının önemli yolarından biri
denizlerdeki foto-planktonlardır. Denizdeki planktonlar bitkiler fotosentez
yaparak atmosferdeki CO2’yi yakalamaktadırlar. Denizlere ve kirletilmiş suların
ıslahı ve buralarda algler üzerinden CO2 fikse etmek dünyânın sağlığı için
önemli bir yaklaşım olabilir.

Çetinoğlu: İnsanlar kendi
elleri ile doğayı yaşanılamaz duruma getirdi…

Prof. Ortaş: Evet! Dr. Trent, konuşmasında 8 milyara yakın insanın
yaşadığı dünyâda iklim değişikliği, artan nüfus ve hızlı şehirleşme ile
birlikte Su-Enerji-Gıda döngüsünün bozulduğuna ve kaynakların hızla tükendiğine
dikkat çekti. 4,5 milyar yıl önce hayatın başladığı gezegenimizde, Homo Sapiens
olarak adlandırılan insanoğlu türünün 200.000 bin yıldır var olduğunu anlatan
Dr. Trent, insanoğlunun ömrünün 180.000 yıllık kısmında çoğunlukla avcılık ve
toplayıcılıkla uğraştığını; insanoğlunun bilgisayar çağına henüz 70-80 yıl önce
geçtiğini aktardı. İnsanlığın bilimde sağladığı ileri teknoloji kullanımı ve
bunun doğa üzerinden yarattığı çevresel baskı gıdadan sağlığa kadar geniş bir
alanda hayatı sınırlamaktadır. Dr. Trent, endüstriyel çağa geçişle birlikte
iklim değişikliği, nüfus artışı, köylerden şehirlere olan yoğun göçle yaşanan
hızlı şehirleşme, hayat biçimlerimiz gibi faktörlerin su, enerji ve gıda
kaynaklarımızı yok etmekte olduğunun altını çizdi ve iklim değişikliğinin
özellikle Tibet gibi dünyânın en verimli, sulak, gıda ve enerji açısından en
zengin bölgelerini tehdit ettiğine işâret ederek göstergelere göre yaklaşık 200
sene içinde Tibet Platosu’nun yok olacağını belirti.

Çetinoğlu:
Çâreyi nerede görüyorsunuz?

Prof.
Ortaş:
Kaynakların öncelikle dünyânın temel sorunlarına kullanılması
önemlidir. Dr. Trent bu arada dünyânın sorunlarının çözümü için önerilerde
bulunmaktadır. Mars yolculuğuna harcanan para ile Ddnyâdaki problemlere çözüm
bulunabilir diyor. Dünyânın bu gidişatla 2060 yılında çok daha kötümser bir
tabloyla karşılaşacağımızı belirten Dr. Trent, bu süreçte NASA’nın çalışmaları
başta olmak üzere insanoğlunun farklı gezegenlerde yeni bir hayat kurma
arayışına girdiğini anlattı. Mars’ta hayatı merak eden insanoğlu için bugün son
derece astronomik geziler düzenlediğine işâret eden Dr. Trent, NASA’nın Mars
gezegeninde incelemelerde bulunan kâşif robotu Curiosity’den gelen bulgulara
bakıldığında Mars’ın -60 derecelere varan soğuk iklimi, kaya ve tozdan oluşan
dış yüzeyiyle insan türünün yaşaması açısından uygun bir seçenek olmadığını
belirtti. Uzay konusundaki çalışalar her zaman için ilgi çekici aynı zamanda
çok da pahalı çalışmalar. Mars yolculuklarına harcanan astronomik rakamlarla dünyânın
artan sorunlarına farklı çözümler bulunabileceğine dikkat çeken Dr. Trent, bu
kapsamda geliştirmiş olduğu OMEGA Küresel İnisiyatifi ve Eco-nomic Çiftlik adlı
projeleri hakkında da bilgi sunmuştur. İnsanoğlunun Mars gibi farklı
gezegenlerde yeni bir hayat kurma çabası içinde olduğunu ancak Mars’ın insan
türünün yaşayabileceği bir gezegen olmadığını belirten Dr. Trent, konuşmasında
tamamen geri dönüştürülebilir kaynakları kullanarak tasarladığı OMEGA projesi
hakkında bilgiler verdi.

Çetinoğlu: Verdiği bilgilerde işe
yarar unsurlar var mı?

Prof. Ortaş: Uzay ve Mars konusundaki çalışmaların ilmî bilgiye
kazandıracağı katkı kadar insanın uzayın oluşumu ve gezegenimizdeki hayatın
oluşumu hakkındaki merakın giderilmesi bakımından önemli. Aynı zamanda üzerinde
yaşadığımız gezegenimizin yaşanır olması ayrıca önemlidir. 

Çetinoğlu: Anladığım kadarıyla
tabiattaki problemler yine tabiattaki imkânlarla çözülecek…
 

Prof. Ortaş: Dr. Jonathan Trent’in yürütücüsü olduğu OMEGA projesi,
mikro algler’den (yosunlardan) bioyakıt ve gıda ürünü üretimi, karbondioksit
yakalama ve atık su arıtımı çalışmalarını kapsıyor. OMEGA teknolojisi, kıyı
şehirlerinde denizlere aktarılan atık suların bu teknoloji ile tekrar
kullanımını sağlamayı amaçlıyor. Etanol elde etmek için yapılan geniş tarım
alanlarının mısır üretimin yönlendirilmesinin tersine, OMEGA projesi doğal
besin arzını tehdit etmiyor diyor.

Alg üretimi, atık suyun temizlenmesi,
karbon dioksitin depolanması ve bu yolla biyo-yakıt üretimini hedefleyen OMEGA
projesinde denizde foto-biyoreaktör adı verilen büyük boyutlardaki plastik
tüpler kullanılıyor. Tâze su depolanmış olan bu fotobiyo reaktörler atık su
ortamında alg üretilmesini sağlıyor. Dünyâda en hızlı üreyen bitki türleri
arasında yer alan algler, güneş enerjisi, karbondioksit ve atık sudan birtakım
besleyici maddeleri kullanarak biyoyakıta veya hayvan gıdasına dönüştürüyor.
Algler atık suyu temizleyerek deniz suyu temizliğine de önemli katkı sağlıyor.

Çetinoğlu: Türkiye’nin bu
çalışmalarda belli bir yeri var mı?

Prof. Ortaş: Dr. Trent, Türkiye’nin bereketli toprakları ve üç
tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak OMEGA projesi için ideal bir konumda
olduğundan da bahsediyor. Hattâ bu konuda önümüzdeki yıllarda Boğaziçi
Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü ile bu çerçevede ortak çalışmalar
yapmayı hedeflediklerini ifâde ediyor.

Ülkemize misafir olarak gelen Dr.
Trent’in önerileri ülkemizde rahatlıkla işletilmektedir. Çukurova Üniversitesi
Su Ürünleri Fakültesinde arkadaşlarımızda ‘alg biyoteknoloji’ konularında uzun
zamandır çalışmaktadırlar. İklim değişimlerine sebep olan sera gazlarının
azaltılmasına yol açacak yutak konularının bilinmesi, çalışılması dünyâ çapında
önemli olacaktır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.
Bu röportaj için son cümlenizi lütfeder misiniz?

Prof. Ortaş: Yaşadığımız dünyânın bugün en ciddî meselesi olan
iklim değişimlerinin insan kaynaklı problemleri ortadan kaldırmak
mecbûriyetindeyiz. Geç olmadan problemi çözemesek kendi elimizle kendi
geleceğimizi zora sokabiliriz.

    Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ

1960 yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde
doğdu. İlköğretimini Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep
Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1985
yılında Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi.
1990-1994 yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora
öğretimi yaptı.
1995
yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük
unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam
etmektedir.  

İlmî
araştırmaları dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak
felsefesi, tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda
çok sayıda gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır.
1998
yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı
olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim
Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak
çalıştı.
Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde
Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz
adına katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

SCI de
taranan dergilerde 38, Türkiye’deki hakemli dergilerde 31, milletlerarası
kongrelerde 87 bildiri, Millî kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası
kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap, 12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme
almıştır.

Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda
Türkiye delegesi olarak şu anda 2 COST guruplarında yürütücü olarak
çalışmaktadır.
Bilim-felsefe,
eğitim üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak
ve çevre konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

1
TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

Toprak Biyoteknolojisi ve Kök
Biyolojisi laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok
sayıda projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.  

Erdoğan, Hukuken Tekrar Cumhurbaşkanı Adayı Olabilir

Genel
seçimler yaklaşırken, Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı adayı olup olamayacağı
tartışması da tekrar alevlendi. Ancak şunu baştan ifade etmek gerekir ki konu
hakkında yorum yapanların büyük kısmı siyasi tavrına göre hüküm belirtiyorlar.
İktidar yanlıları sırf iktidar yanlısı oldukları için hiçbir gerekçe
belirtmeden “Erdoğan aday olabilir” derken, muhalifler de benzer şekilde pek
öyle elle tutulur bir gerekçe göstermeden “Meclis erken seçim kararı almazsa
Erdoğan aday olamaz” diyorlar. Biz, bu yazıda meselenin siyasi boyutunu ve
adayın kim olduğunu bir kenara bırakarak salt hukuki açıdan Erdoğan’ın aday
olup olamayacağı (bize göre olabileceği) hususunu incelemeye çalışacağız.

 

Erdoğan’ın
tekrar adaylığı konusunda siyasi kaynaklı görüşleri bir kenara bırakacak
olursak, hukukçular bile bu konuda ikiye ayrılmış durumdalar. Ancak üzülerek
ifade etmek gerekir ki bazı hukukçuların konu hakkındaki yorumları hukuka değil
kendi siyasi tercihlerine göre şekillenmektedir. Erdoğan aday olabilir / olamaz
tartışmasında görüş belirten hukukçuların bir kısmı iktidar yanlısı veya
muhalif olmalarına göre tavır belirliyorlar.

 

Öte
yandan, meseleyi salt hukuki olarak ele alan gerçek hukuk adamları da farklı
görüşler ifade edebiliyorlar. Örneğin Yargıtay Onursal Başkanı Prof.Dr. Sami
Selçuk, Erdoğan’ın tekrar aday olamayacağını ifade ediyor. Değerli büyüğüm Av.
Ruhittin Sönmez de bu görüşte olanlardan. Prof.Dr. Ersan Şen ise Erdoğan’ın
aday olabileceği görüşünü paylaşıyor. Ancak Ersan Hoca bu tip konularda hukuki
duruma göre değil, konunun kendisine faydasına göre yorum yapan bir kişi olduğu
için Hoca’nın açıklamasındaki hukuki derinliğe ihtiyatla yaklaşmak
gerekmektedir.

 

Beni
tanıyanlar iflah olmaz bir Erdoğan muhalifi olduğumu ve Türkiye’de belki de ilk
defa “Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye” kavramını ortaya atıp Erdoğan’sız bir
Türkiye’nin resmini çizmeye çalıştığım “Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye” adlı
bir kitap da yazdığımı bilirler. Erdoğan’ın değil bir dönem, bir gün daha
iktidarda olmasını istemiyor olmama rağmen, salt hukuki olarak Erdoğan’ın erken
seçim olsun olmasın tekrar aday olabileceği kanaatindeyim.

 

Erdoğan’ın
tekrar aday olup olamayacağı tartışmalarının en büyük sebebi; 2017’de
referandum sonrası yürürlüğe giren anayasa değişikliği metninin önü arkası
düşünülmeden, hiçbir sistematiğe tabi olmadan, tamamen kişiye özel şekilde ve
çok kötü bir kodifikasyon tekniğiyle kaleme alınmış olmasıdır. Burhan Kuzu
hayattayken her ne kadar “bu sistemin fikir babası benim” dese de bu anayasa
metninde Burhan Kuzu’nun bir dahli yoktur. Mevcut anayasa değişikliğini kaleme
alan kişi, şu an ki Meclis Başkanı ve benim de üniversiteden Türk Hukuk Tarihi
dersi hocam olan Mustafa Şentop’dur. Ancak Mustafa Şentop bir anayasa hukukçusu
değil hukuk tarihçisidir ve uzmanı olmadığı bir alanda anayasa metni kaleme
alarak, üstelik çok kötü bir şekilde kaleme alarak bu ülkeye maalesef kötülük
etmiştir.

 

Mevcut
anayasa değişikliğinde sistematik olarak eleştirilecek pek çok husus olmakla
birlikte, bu yazının konusu olan en büyük eleştiri konusu sistemde yürütmenin
başındaki kişinin unvanının başkanlık sistemine uygun bir şekilde “Başkan”
olarak adlandırılmayıp, tıpkı parlamenter sistem döneminde olduğu gibi
“Cumhurbaşkanı” olarak adlandırılmış olmasıdır. Çünkü aslında madde metnindeki “Cumhurbaşkanı”
ibaresini “Başkan” olarak değiştirdiğiniz zaman Erdoğan’ın tekrar aday olup
olamayacağı tartışmasını da bitiriyorsunuz. Çünkü “Erdoğan tekrar aday olamaz”
görüşünü savunanlar, Erdoğan’ın 2014-2018 arasında yani parlamenter sistem
dönemindeki Cumhurbaşkanlığı görevini 1. dönem, 2018-2023 arası dönemi ise 2.
dönem olarak kabul etmektedirler. Bunun sebebi de yeni sistemde yürütmenin
başındaki kişinin unvanını tıpkı eski sistemde olduğu gibi “Cumhurbaşkanı”
olarak devam ediyor olmasıdır.

 

Hâlbuki,
2017 referandumlar birlikte hukuken, 2018 seçimleriyle birlikte ise fiilen
Türkiye’de artık başkanlık sistemi modeli uygulanmaktadır. 2018 yılında yeni
bir model ve sistem hayata geçmiştir. Erdoğan’ın 2014-2018 dönemindeki
Cumhurbaşkanlığı ile 2018-2023 yılları arasındaki Cumhurbaşkanlığı görevi yetki
ve sorumluluk bakımından aynı değildir. Bu nedenle Erdoğan’ın başkanlık
sistemindeki Cumhurbaşkanlığı görevi 2018 yılında başlamıştır ve 2018-2023
arası dönem, Erdoğan’ın 1. dönemidir.

 

Her
iki dönemde de yürütmenin başındaki kişinin unvanının Cumhurbaşkanı olması bu
durumu değiştirmez. Hukukta, başlık değil içerik önemlidir. Örneğin, bir “kira
sözleşmesinin” başlığını “satım sözleşmesi” veya “kat karşılığı inşaat sözleşmesi”
yapmanız o sözleşmeyi kira sözleşmesi olmaktan çıkarmaz. Çünkü içerik ve
içerikten dolayı sözleşmenin taraflarına uygulanacak hükümler kira sözleşmesi
hükümleridir. Aynı şekilde, yürütmenin başındaki kişinin unvanının
Cumhurbaşkanı olması da, sisteme konulan ismin “Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemi” olması da içerik bakımından sistemin başkanlık sistemi olması
özelliğini ortadan kaldırmayacaktır. Dolayısıyla da burada artık uygulanması
gereken hükümler başkanlık sistemine ilişkin uygulanması gereken hükümlerdir.
Parlamenter sistem dönemindeki 2 dönem kuralını artık 2018 sonrası dönemde
uygulayamazsınız. Bu dönemde başkanlık sisteminin 2 dönem kuralının uygulanması
gerekir ve bu durumda da Erdoğan’ın 1. dönemi 2018’de başlamış olacak, 2023
adaylığı da 2. dönem adaylığı olacaktır. Mevcut şartlarda Erdoğan’ın 2023
adaylığını 3. dönem olarak kabul etmenin hukuken doğru olmadığı kanaatindeyim.

 

Konuya ilişkin başka
gerekçelerimi geçen sene “Erdoğan’ın Tekrar Cumhurbaşkanı Adayı Olmasının
Önünde Hukuki Bir Engel Yok” adlı yazıda ifade etmiştik. İlgilenenler, merak
edenler şu bağlantıdan yazıya ulaşabilirler;
http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/…/YaziDetay/13719

Türkiyem ve Türk İnsanı (1)

     Canım Türkiyem,
güzelim Türkiye!

     Gerçekten hafife
alınmaması gereken bir ülke olan Türkiyem!

     Dünyadaki
konumuyla, coğrafyasının fizikî özellikleriyle, insanı çok yönlü, çok
kabiliyetli, çok yetenekli oluşuyla; gerçekten dünyada parmakla gösterilen ve
gösterilmesi gereken emsalsiz ve benzersiz yegâne büyük, güzel ve dünyanın
gözbebeği denmeye seza ve lâyık bir ülke.

     Evet, Türkiyem
taşıyla, toprağıyla bilhassa insanıyla mekânen dünyaya beşik, insanlığa rehber
ve yol gösterici olmuş, olabilmiş; tek dünya ülkesi ne kelime, dünya incisi,
pek değerli dünya halkasının elmas taşı hükmünde;

     Hepimizin iftihar
ettiği, öğündüğü; gıpta edilen, örnek alınan, değerine paha biçilemeyen,
ikincisi olmayan lider ülke.

     Evet, bu
topraklarda nice mânâ erleri yetişmiş, ilim ve fen sahasında nice üstün
kabiliyetli, zekî ve çalışkan insanlar zuhur etmiş. Bu vatan ve milleti dünyaya
sunmuş.

     Böylece her biri,
Türk Milleti’nin iftihar vesilesi olmuş.

     Hâlâ da bunlar
gibi, daha niceleri dünyaya; maddî ilim ve fen sahasında, mânevî mânâ ve gönül
alanında; kendilerini Türk Milleti adına insanlığa zevk, şevk ve içtenlikle
sunmuşlar ve sunmaya, hâlen devam etmektedirler.

     Evet, Türk
Milleti; Arapça, Farsça ve Türkçe’den müteşekkil İslâm Medeniyeti’nin
sacayaklarından biri olarak tarihe damgasını vurmuş ve hâlâ da, vurmayı
sürdürmektedir.

     Evet, Türk
Milleti; enerjik ve potansiyelli insanıyla, gönüllere hükmeden lisan ve
diliyle, insanlığa hizmet eden ilim adamlarıyla;

     Velhasıl bu
cihanşümul değerleriyle insanlığı aydınlatmaya, insanlığa hizmet ve huzur
sunmaya devam etmektedir. Kıyamete kadar da, inşallah bu hususiyetlerini
yaşatacaktır.

x

     Beni, bu övgü dolu
satırları yazmaya sevk eden, dünyaca meşhur ve ünlü bir ilim adamımız ve Türk
Milleti’nin yüzünü ağartan, aynı zamanda Edip, Şair, Güftekâr, Musikişinas,
Teolog, Filozof ve Hattat olan Prof. Dr. İsmail Hakkı AYDIN hocamız ve onun
telif etmiş / yazmış olduğu, özellikle “Beyin” hakkında kaleme aldığı, cihan
bâhâ eserleridir.

 

          Bu zâtı
muhteremle ne kadar övünsek az!

          Çünkü
sevincimiz asla satırlara sığmaz.

 

     Nitekim  tarih; Türk Milleti’nin İslâm Sancaktarı
olarak bin yıldır İslâmiyete yaptığı kutsal hizmetlerinin en büyük şahididir.

     Üstelik, bu
hakikat ve gerçeğe; Kur’an-ı Kerîm’in mânen işaret etmesinden dolayı, büyük bir
bahtiyarlık içinde olmanın manevî hazzı içinde,

     Türkler hakkında
bu eksik ve nâkıs satırları yazmak cesaretini kendimde bulabildim.

     Çünkü bu aziz Türk
Milleti;

     Yüce Kur’an’ın
Maide Suresi’nin 54. âyetinin, mânen sitayişle bahsettiği ve mânen “Benim
ordum.”  diyerek, İlâhî takdîr ve
övgüsüne mazhar kıldığı milletlerden son büyük millettir.      

     Nitekim asrın
âlimi de bu hususu şöyle dile getirmektedir:

   “İşte, ey ehli
Kur’an olan şu vatanın evlâtları!

     Altı yüz sene
değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in
bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’an’ı ilân etmişsiniz.

     Milliyetinizi
Kur’an’a ve İslâmiyete kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş
tehâcümatı (hücumları) def ettiniz. Ta:

    ‘Allah öyle bir
topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar
mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah
yolunda cihad ederler.‘ (Maide sûresi: 54) âyetine güzel bir mâsadak  oldunuz (âyeti doğruladınız, haklı
çıkardınız).”

Millet İttifakı Mutabakat Metni

Millet İttifakı genişledi ve 6’lı Masanın tamamını kapsamına
aldı. CHP- İYİ Parti- SP- DP’den sonra Deva ve Gelecek Partileri de artık
resmen Millet İttifakı çatısı altında.

6 farklı tabana hitap eden, dünya görüşleri ve müktesebatları
farklı 6 Genel Başkanın yönettiği partiler bunlar. Millet İttifakı, iktidar
kanadının “6 benzemez” dediği, farklı karakterde yapılardan oluşuyor. Bu
bakımdan bu ittifakın bileşenleri önce ülke yönetiminde hangi ilkelere
uyacaklarını ve sonra iktidar olduklarında ülkeyi nasıl yöneteceklerini, önceliklerini,
vaatlerini belirlemeleri gerekiyordu. Millet İttifakı şimdi bir hükümet
programı
kadar detaylı şekilde bunu yaptı.

Aslında Cumhur İttifakı da benzemez partilerden oluşmakta.
AKP ile MHP’nin kitleleri ve ideolojileri aynı değil. Genel Başkanları da
birbirine benzemez. Keza Cumhur İttifakına destek veren BBP, Vatan Partisi ve
hatta Hüda-Par’ı da sayarsak bu ittifak da “5 benzemez”den oluşmakta. Ancak
burada diğer partilerin AKP’ye biat etmesi gibi bir durum var. Ortak akılla
yönetme ve ortak iradeyle aday belirleme söz konusu değil. AKP ortaklarıyla bir
mutabakat ihtiyacını hissetmiyor. Küçük tavizler vererek diğer bileşenleri
yanında tutabiliyor.

HDP’nin başını çektiği 3. İttifak da birçok partiden
oluşuyor. Bu ittifakın iktidar olma iddiası yok ama anahtar rolüyle iktidar
olacak koalisyonla pazarlık gücünü artırmaya çalışıyor.

İttifaklar Cumhurbaşkanı seçimi için %50+1 oyu zorunlu tutan seçim
sisteminin
doğal bir sonucu. Çünkü hiçbir partinin %50’yi aşan oy alacak
potansiyeli yok.

****************************

Tanıtımda Oradaydım

Millet İttifakı adeta bir hükümet programı olan çalışmasını “Ortak
Politikalar Mutabakat Metni”
adı ile tanıttı. 30 Ocak 2023 tarihinde
Ankara’da yapılan tanıtım toplantısı muhtemelen siyasi tarihimize geçecek. Çünkü
14 Mayıs 2023’te yapılacak seçimde AKP’nin 22 yıllık iktidarı sona erme
ihtimali büyük. Bu dönemi sona erdiren adımların en önemlilerinden biri bu
metin ve halka tanıtımıdır.

Bu tarihi toplantıya davet edilince ben de tanıtım yapılan salonda,
tarihe şahitlik etmek için, hazır bulundum. Siyasi tecrübeleri çok fazla olan 3
arkadaşımla Ankara’ya gidip, tanıtımı izledik.

Öncelikle 6 partinin tabanını temsil eden izleyicilerin köklü
bir değişimin müjdecisi gibi gördükleri bu çalışmadan
çok şey beklediği
hissediliyordu.

Fakat Millet İttifakı bu tanıtımı bir heyecana dönüştürmek
yerine iktidara hazırlanan bir sakin güç görüntüsü vermeyi tercih etti.
Liderlerin birkaç cümle konuşması bile heyecan yaratabilirdi. Bu dahi
yapılmadı.

Daha önce açıklanan çlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni”, “Temel İlkeler ve
Hedefler” mutabakatı”, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği
Önerisi”, “Kurumsal Reformlar Raporu” ve “Seçim Güvenliği Raporu”

tanıtımlarında olduğu gibi şova dönüştürmeden ağırbaşlı bir tanıtım yapıldı.

Bu tür metinleri hazırlamak hiç kolay değildir. Hele bu kadar
farklı kültür ve geleneklerden gelen kadroların belli konularda anlaşması çok
zordur. Özellikle koalisyon kültürü gelişmemiş bir ülkenin vatandaşı olarak ilk
defa bu kadar kapsamlı mutabakatların sağlandığını görmek beni çok
umutlandırdı.

****************************

İyi Bir Çalışma Ürünü

Millet İttifakının “Ortak Politikalar Mutabakat Metni”nde
yer alan somut hedef, politika ve projeler milletimize karşı 6 partinin ortak
taahhüdü” olarak yer aldı. Kitap olarak katılanlara dağıtıldı. Metin 6 partinin
internet sitesinde yayınlanmakta.

Mutabakat metni altı siyasi partinin destekleyeceği “Ortak
Cumhurbaşkanı adayının Seçim Beyannamesinin ve seçimlerden sonra uygulanacak
Hükümet Programının ana omurgasını oluşturacak.”

Bu metin aynı zamanda seçim kampanyasında 6 partinin ortak görüşlerini,
ortak bir propaganda diliyle anlatmasını sağlayacak. Bireysel çıkışlar ve
çıkıntılıklar olursa, bağlayıcı kaynak olarak mutabakat metni gösterilecek.

Çok kapsamlı bir çalışma ile 
“9 ana başlık altındaki 75 alt başlıkta 2300’den fazla somut hedef,
politika ve projeleri”
ortaya konulmuş. Demek ki, birileri TV’lerde aday
ismi üzerinde tartışmalar yaparken,  Millet
İttifakı kadroları boş durmamış, çok sıkı bir çalışma yapmışlar.

Bu metin aynı zamanda Millet İttifakı partilerinde yüksek
nitelikli kadrolar olduğunun
bir göstergesi.

Bu yüzden mutabakat metni tanıtımı, Millet İttifakı seçmenlerinde
bir moral artışı sağladı.

Ortak Cumhurbaşkanı adayı açıklandığında bütün partiler
aynı şevk ve heyecanla ortak adayı destekler ve bütün enerjilerini seçimi
kazanmaya harcarlarsa seçimi Millet İttifakı kazanır. Ancak bu durumda
mutabakat metnindeki vaat edilen işler yapılır ve içinde bulunduğumuz kötü
yönetimden ve sistemden kaynaklanan sıkıntılardan kurtulabiliriz.

****************************

Heyecan Verici Değişiklikler

Ben Mutabakat Metninin en çok hukuk, kamu yönetimi ve ekonomi
alanında vaat ettiklerine odaklandım. Metinde, çoğu benim de yıllardan beri
savunduğum, heyecan verici değişiklikler vaat ediliyor.

Bunlar yapıldığında içinde bulunduğumuz kasvetli havanın çok hızlı
bir şekilde dağılacağını ve umutlarımızın yeniden yeşereceğini görebiliyorum.

Kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, etkin denge
ve denetim sistemlerinin
kurulduğu bir Türkiye’de çok şey değişecek.

Yargı, Merkez Bankası, TÜİK, Sayıştay, YSK, Strateji ve Planlama
Teşkilatı
(DPT yerine) gibi devlet geleneğimizde var olan köklü kurumlar güçlendirilip,
bağımsız ve tarafsız olması sağlandığında
güvenilir, şeffaf, denetlenebilir,
kuralları olan kurumsal bir devletimiz olacak.

Türkiye’nin kaynaklarını hortumlamak, kamu kaynaklarını yandaşlara
aktarmak, yolsuzluk ve hırsızlıklar önlenebilecek.

Mutabakat Metninde “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde başkanı
ana muhalefet milletvekilleri arasından seçilen Kesin Hesap Komisyonu
kuracağız”
gibi bir madde var. Millet İttifakı’nın yolsuzluk ve
hırsızlıklara karşı özgüvenini gösteriyor. “İktidar olduğumuzda muhalefet
bizi etkin bir şekilde denetlesin”
demek bu.

Bu “denge ve denetim sistemi” kurulduğunda önlenecek kayıp
ve kaçakların başlı başına büyük bir kaynak oluşturacağından kuşkum yok.

İstenirse mutabakat maddeleri arasında eleştirilecek konular
bulunabilir. Ama iyi niyetle hazırlanmış bu metin ana hatlarıyla çok olumlu.

Şimdi sıra en uygun Cumhurbaşkanı adayını bulmak ve seçimi
kazanmakta.

Ruh ve Beyin

     Ruhu inkâr ederek,
onun işlev ve fonksiyonunu beyne vermek; fikri, zikri, hayal kurmayı, aklı,
şuuru, tasavvur ve tefekkür etmeyi ona bağlamak; ondan bilmek, ona isnat edip
dayandırmak isteniyor! Bu bakış veya bu biliş; saatin gaye ve maksadını,
kendini ortaya koymasını; saatten bilmeye benziyor! Hâlbuki saat lisanı hâl ile
“İnsan.” diyor. Çünkü onu yapıp işler hâle getiren, zamanı göstermesini sağlayan
insandır. Saatin parçaları, metal ve unsurları, kendisini meydana getirmiş
değil. İnsana benzemeyen parça veya parçacıklar hiç değil.

     Nitekim insanın
yaptıkları tüm âlet ve edevatların arkasında hep insan var. Gerçi insan
yaptıklarının yanında görünmüyorsa da, yaptıkları; ilim ve tekniğinin eseri
olduklarını aksettirmekte. Onlarda görülen, yansıyan ve tecelli eden
hususiyetler; bu gerçeği müşahhas ve somut olarak nazara vermektedir. Bunun
gibi, varlıkların kendine göre bir gaye, bir maksat için yaratıldıklarını
gösteren var oluş sebep, neden ve gayelerinin de arkasında; İlâhî bir irade ve
yaratılışın olduğu çok açık, belirgin bir hakikattir. Yoksa onların yapılarında
yer alan şu veya bu parçaların ortaya koydukları hareket ve oluşlar değil.

     Yaradanın binbir isim ve sıfatlarının;
kastedilen binbir mânâ, gaye ve maksatlar için, taşa toprağa, ete kemiğe
bürünerek; kainat ve içindekiler olarak ve maddî bir görünüş alarak zuhur
etmeleri ve kendilerini ortaya koyuş biçimleridir. Çünkü her canlı, her insan
ve her âletin idare merkezi mesabesinde ortak bir hareket noktası vardır.

     Meselâ, elektrikle
çalışan birçok komples / karmaşık âletlerin beyinleri diyebileceğimiz
elektronik kartları olan âletleri düşünelim. Her birinin çalışmaları elektriğe
bağlı. Bunların her şeyleri yerli yerinde olduğu hâlde, elektrik kesildiğinde
çalışamaz duruma düşerler.

     İnsanın çeşitli
âzâ ve organları var. Hepsi de beyinle irtibatlı. Fakat insan ölünce yani ruhu
/ canı çıkınca; hiçbir uzuv ve organlarımız fonksiyonlarını yerine getiremez.
Demek ki ruh çıkınca beyin fonksiyonunu icra edemez oluyor. Tıpkı elektriği
kesilen âletlerin işlevlerini yapamaz hâle gelmeleri gibi.

   Elektrikli âletler;
âletin ruhu hükmünde olan elektrik kesilince, âlet çalışamadığı gibi, beynin
elektriği hükmünde olan ruhu çıkınca da, beyin dolayısıyla vücut canlılığını
kaybeder.

   İnsandaki beyin;
insana hayat verici, canlı oluşunu sağlayan bir merkez, bir kaynak bir hayat
motoru. Ama nasıl ki elektrikli âlet ve edevatın elektriği kesilince, bir şey
ifade etmiyorsa, beyin de ruhtan mahrum kalınca, hayatını kaybediyor. Ruh da
elektrik gibi bedende bir yer işgal etmiyor. Ama bedenden çıkınca hayat
sönüyor.

     Bilindiği gibi
düşünmek, tasavvur etmek, akletmek ve hayal kurmak gibi hususların; maddeyle
bir alâkaları olmadığı gibi, mücerret ve soyut olduklarından; sinir ve etten
ibaret olan beyinle bir münasebetleri söz konusu değil. Beyin ise yansıtıcı
hükmünde olup, menba değil mazhardır. Ruhun fonksiyonları onda tecelli ediyor.
Fakat tecelli edenler, ruh değil ama ruhtan. Tıpkı kainattaki her şeyin
Allah’ın yaratması olması, ama Allah olmamaları gibi. Nitekim ruhî fonksiyonlar
da, ruhtan ama ruh değiller. 

     Evet her âletin,
beyni hükmünde olan motoru var. Birçok motor elektrikle, bazıları da benzin
veya mazotla çalışmaktadır. Elektrik kesilince, mazot veya benzin konmadıkça, o
makine veya âletler çalışmaz. Tıpkı şoför, şoför makamına; pilot kokpite /
pilot kabinine; kaptan, kaptan köşküne geçmedikçe; otobüsün, uçağın ve geminin
harekete geçemeyecekleri gibi.

     İşte insan ve
hayvan beyinleri de çalışmayı gerçekleştiren hayatî merkezlerdir. Fakat canlı
ve ruhlu oldukları takdirde; o beyinler çalışmakta, bedene istenen hareketleri
sağlamaktadırlar. Ruh ve can çıkınca; beyin bedende fonksiyonlarını
gösterememekte. Çünkü canlılık denen hususu kaybolmaktadır.

     Elektrik, benzin
ve mazotun beyin, beden ve motorla bir alâkaları yok. Fakat beyne ve motora bir
çalışma sağlamaktadırlar. Böylece beden, âlet ve edevatlar; kendilerinden
beklenen icraati yerine getirirler. Yani elektrik motorda, ruh beyinde tecelli
edince, motor ve beyinden istenenler yerine getirilir.

Yaşamak Geçti Başımdan

Şâir ruhlu
hikâye yazarı Şerif Aydemir, 12 X
19,5 santim ölçülerindeki 152 sayfalık, kendi küçük, muhtevâsı dolgun bir kitap
hazırlamış.  Gidip gördüklerinden, oturup
dinlediklerinden tuttuğu notları, selis bir Türkçe ile okuyucuya sunuyor. Bunu
yaparken de süsten, söz kalabalığından, kalemi eline alınca yazmanın iştahlı
dolambaçlarına sürüklenmekten ustalıkla kaçınıyor. Biz okurlara, dilimizin
yalın kuvvetinden birer şerare gibi atılıp çoğalan büyüleyici hikâyeleri ve
anekdotları keyifle okumak kalıyor.

Katıksız bir
samimiyet ve letâfetle nakledilen yaşanmış olaylar, henüz 9. sayfada okuyucuyu
sayfalar arasına hapsediyor. Hikâyelerin hepsi bizden: yerli ve millî… Ve de
hissî… Duygu sömürüsü mü? Aslâ. Hepsi kalbe hitap ediyor. Hepsi Müslüman Türk’ün
asâleti, tevâzuu, içtenliği derinliği ve enginliğiyle, sâdeliği ve yalın
hâliyle ve edebiyat yapmaksızın akıcı bir Türkçe ile…

1930’lu yılların
başında bir Fransız Türkolog, folklorik araştırma yapmak üzere Türkiye’ye
gelmişti. Tâyin edilen bir görevliyle birlikte hangi vasıtayı bulurlarsa onunla
Anadolu’yu gezerler. Kasabalara, köylere kadar inerler. Meşakkatli
yolculukların birinde yol, onları bir küçük köye ulaştırır. Karşılarına çıkan
ilk kapıyı yorgun argın çalarlar. Kapıyı orta yaşlı, üstü başı dökük bir adam
açar. Tanrı misâfiri deyip dalarlar içeri. Avludaki eski bir minderin üstüne
yığılırlar adeta. Meğer ev sahibi yalnız yaşıyormuş. Testisindeki soğuk sudan
birer bardak uzatır. Sonra mahcubiyet içinde ve üzüntülü tavırlarla yanlarına
girer çıkar, girer çıkar, bir şeyler söyleyecek ama söyleyemez. Nihayet dili
çözülür. Der ki: ‘Efendiler, ben dünden
beri açım. Elimde avcumda ne varsa tükendi. Bu yüzden size yemek çıkaramadım.  Siz misâfirsiniz, töremizde misâfiri ikramsız
göndermek yoktur. İkram yerine oynasam olmaz mı
?’

Adam hem oynamış, hem
ağlamış.

Hikâyelerin hepsini nakledecek değilim
elbette. Zâten buna imkân da yok. Çünkü anlatılanların hepsi seçme ve süzme…
Eserdeki hikâyelerin hiçbiri nakil değil, hepsi bizzat yaşanmış. Gözleme dayalı
hikâyeler de usta malı kalitesinde… Dokunaklı ve didaktik… Lirik ve epik
şiirler gibi.

Öyle seçme sözler var ki… Sayfalar dolusu
anlatılacak duyguları, 3-5 kelime ile özetliyor:

*Kendi
yalnızlığımıza sığınırız
. *Gönül aşı
dediğin koyu yalnızlıklarda pişermiş
. *İnsan
içindeki savaşı kaybetti mi neler kaybetmez ki
? *Evcil duygulardan soyunmuş adam… *Sabır meyveye durdu… *Söz ve
sohbet insanı îmar eder
. Ve diğerleri…

Sayfa 41’de Sadettin Kaplan var:

19 Kasım 2015
Perşembe günü saat 11 sularında ESKADER’in kapısını aralayıp içeri süzüldüğünde
hızı kesilmiş, bütün heybeti ve şirinliği budanmıştı adeta. Selâm verdi, bir
sandalyeye ilişti. Yüzü safran gibi, mahzun ve melül… Gözleri bulutlanmış, ha
yağdı ha yağacak. Göğsünde yaralı bir serçe çırpınıyor. Benim ürkek bakışlarımı
avcuna aldı; usul usul, yutkuna yutkuna titreyen dudaklarından şu mısralar akıp
geldi:

Bakma öyle uzaklara kahırla 

Mektubumun cevabını tez gönder

Son cümleyi dudağınla mühürle

Selamını kirpiğinle yaz gönder                                                                                                                                                                                    

Ter kokundan iki demet oluştur

Her yanaktan birer tutam bölüştür

 Gözyaşını gülüşüne
iliştir

Deli dolu kahkahandan az gönder    

Bilirim, seni de kahreder acım

Ölürsem felekten kim alır öcüm? 

 Kalmadı hasrete
dayanma gücüm

Ümit gönder, sevda gönder, naz gönder                                                                                                                           
                                              

Gül dalında bitirdiğin gönlümü,

Gam çölünde yitirdiğin gönlümü

Gidiyorken götürdüğün gönlümü

Ak kâğıtta imza diye ez gönder

O gün, geldiği gibi bir hayâlet sessizliğinde odadan
dışarı kayıp gitti. Daha hiç görüşemedik. Duyduk ki 11 Haziran 2016 Cumartesi
günü ‘göç’ ilmühaberini alıp Hakk’a yürümüş.

Nihayet sustu içindeki at kişnemesi.

Ömür denen o emânet zamanı bayat ekmek gibi böldü ve
gitti.

Kalabalıklar içinde; darası alınmayan ve ısırılıp atılan
haylaz sözleri duyduğunda sanat sancısıyla kulağıma eğilir, ‘Ben Ağrılıyım ya, ağrım hiç dinmeyecek öyle
mi
?’ diye sorardı. 

İnşallah dinmiştir.                                                                                                                                         
                             Rahmetlere
gark olsun.

***

 Gürbüz
Azak’ı bilirsiniz… (Bu vesile ile belirtmiş olayım: Bilmeyen kayıptadır.)
Ninesini de tanımalısınız!

Gürbüz Azak Ağabey,
bizim ustamız olur. Kırk yıldır er meydanına kazan kuranlardan, insanın
kabasını yontanlardan.

Ressamdır,
gazetecidir, romancıdır.

Gazetecilikte
tanıdıkları, yaşadıkları, hatırında tuttukları hazine değerindedir.

Sohbet ehlidir. Adam
yoğurur.

Denizli’nin
Acıpayam’ından. Efeler diyarını anlatır, hoş anlatır. Dinlemeye doyamazsınız.
Bir insanın bu kadar mı has üslubu olur?

Uz dillidir.
Deyimlerle, darbımesellerle söze çeşni katar. Yanına çömelirsiniz, yüzüne
bakarsınız, bir anda içiniz ferahlar. Sanki dudağının ucunda bayramlık haberler
getirmiştir.

Doğduğu yeri, bastığı
toprağı, okullarını, öğretmenlerini tanırız. Kulağını ilk kim doldurmuş
biliriz.

Ninesini ayrı yere
kor. Onu öyle anlatır ki; siz dinlerken çabucak kendi köyünüze, ilinize
gidersiniz. Bir yakınınızın hayali çıkar gelir önünüze oturur ve Anadolu
irfanının püfür püfür tüttüğü o saflığı, duruluğu, Hakk’a teslimiyeti hemen
hatırlayıverirsiniz.

Gürbüz Azak’ın köydeki
evlerinin duvarında yapraklı bir takvim asılıdır. Kime denk gelirse her gün bir
dalını koparıyor. Yapraklar azaldıkça ninenin içi gidiyor, üzülüyor. Kıtlık
görmüş, yoklukların içinden geçmiş, acılar yaşamış kadıncağız bir damla suyun,
bir dal kâğıdın israfına gönlü razı gelmez. Bir gün:

Gürbüz!’ diye seslenir. ‘O
takvimi idâreli kullanın, gelecek seneye de lazım olur
.’

Çevrede ‘Hoca Kızı’ diye anılıyor ninesi.
İtibarlı ve derin bir hocanın kızıymış. Gürbüz Azak çocukluğunu onun yanında
geçiriyor.

Ve… Böylece
Gürbüz Azak oluyor.

Nine’nin
hikâyesi burada bitmiyor. Niyagara Şelâlesi’nin gürlüğünü, ihtişamını gölgede
bırakacak ikinci hikâyesi 60. Sayfada..

Söz annelerden
açılmışken Şerif Aydemir’in ‘anne
kavramını gölgede unutmak, hakkaniyete uygun düşmez:

Yavrusuna
yağmur damlasını bile öpüp koklatan, ‘Sakın
kötü konuşma, dudağın kirlenir
’ diyen, sapan ile kuşlara taş atan evlâdını,
Dur! Onlara zarar verme çünkü ben
onların da anasıyım
’ diyerek evlâdının kuşlarla kardeş olduğu düşüncesini
hiç silinmemecesine çocuk zihnine yerleştiren anneler… Aydemir’in eserinde
sayfalar boyu devam ediyor.

Ve hüküm: ‘Ana kucağı dünyanın en tehlikesiz ve en
merhametli sığınağı… Güvenlik yurdumuz… Ana dizi; gönlümüzü dinlendirdiğimiz,
sınırsız hülyâlarımızın boy attığı yumuşacık yastık
…’

Şerif
Aydemir’in el emeğinin, göz nurunun, okuyucuya meçhul zihin sancılarının
verimleri olan ‘Yaşamak Geçti Başımdan
isimli eseri; Anadolu kültürüne has deyişlerin umuma açık hâzine mesâbesindeki
müzesi gibidir: İçinde iki roman saklı 9 kelimelik bir cümle: ‘Ben bu güne değin, bir Allah’ın kuluna
dişimi ışımadım
!’ Bunu, çeşme başındaki köylü kızı, Karacaoğlan’a söylüyor.

***

Hakîkaten bâzen koca
hikâyeler tek bir kelimenin içine sıkışıyor. Tıpkı Harput insanının, Birinci
Cihan Harbendeki büyük acıyı ‘Yemen Türküsü’ne sıkıştırdığı gibi…

Yirmili yaşlardaydım.
Ağın’da ‘Sato Dayı’ derdik biri
vardı, rahmet olsun. Nüktedan, konuşaklı, muhabbetli bir adamdı. Nasıl olduysa
köyüne yolum düştü. Hasta olduğunu da duymuştum, bâri ziyâret edip hâlini
hatırını sorayım istedim. Baktım kapısının önünde sırtını eski bir duvara
dayamış güneşleniyor. Selâm verdim, başını kaldırıp bakmadı bile. Ağzının
içinde geveleyip durdu. Perişanlamış. Sato Dayı gitmiş başka biri gelmiş.
Üzüldüm de:

Nasılsın?’ diye başladım, ‘Şikâyetin
ne, neren ağrıyor, niye böyle oldun, ilaçların geliyor mu, seni doktora
götüreyim mi
?’ Âhiret sorgusu böyle sürüp gitti. Güya konuşturabilirsem,
içine bir pencere açar, dumanını dağıtır, belki ferahlatırım diye düşünüyorum. 

O ise hiç
kıpırdamıyor. Neden sonra gözünün ucuyla yüzüme baktı. Kocaman bir ‘Suusss!’ işâreti yaptı ve incecik bir
sesle:

Bre oğlum dur! Ölem diyim ecel yoğ, kalham diyim mecel yoğ. Hepsi bu
kadar işte
…’

Başka ne desin?

***

Himalayalarda Yalkın
isimli kızını şehit verdikten sonra ne zorluklarla sınırımıza ulaştı. ‘Türkiye’nin ayağına diken batsa bizim
gözümüze batmış gibidir
,’ ifâdesini kuran Doğu Türkistan Lideri İsa Yusuf
Alptekin’e de hikâyesi sorulduğunda, sadece:

Hicran!’ diyebilmişti.

Yurdunun hikâyesiyle
kendi hikâyesini birlemişti çünkü. Ve tek bir kelime hayatını özetlemeye
yetiyordu.

***

Malcolm X’i bilirsiniz.
Amerika’da yaşamış insan hakları savunucusu. Sömürgecilerin ‘zenci’ diye aşağıladığı siyah derili
Müslümanlardan. 1965 yılında şehit edildiğinde kırk yaşındaydı.

Bir konferanstan
dönerken gazeteciler sormuşlardı:

Bize yaşadığın ve çok etkilendiğin bir hikâyeyi anlatır mısın?’

Dedi ki:

Çok gençtim. İçim içime sığmıyordu. Yüreğimde bir dağın yükseldiğini
fark ediyordum. Bir gün gözlerimin önünde bir siyah adamı bir çuval patatesle
değiştiler. Ondan sonra bütün hikâyeleri unuttum. Şimdi hayatımın içini tek bir
söz dolduruyor
: ‘İnsanlığın onurunu yüceltmek.’

Hani, Ömer
Seyfettin’de, Refik Halit Karay’da, Sait Faik Abasıyanık’ta çokça görürüz ya;
hikâyenin içine bir cümle kondurur, koca bir dünyayı önünüze açarlar.

Bâzen da iki cilt
kitap sağarsınız, tek bir söz elde edersiniz. O da yeter. Çünkü hikâye o sözde
saklıdır.

Bakü’de, rahmetli
Bahtiyar Vahapzade’nin çiftlik evine misâfir olmuştuk. Oğlu Azer Bey’in
annesinin adı Gülizar’mış. Kadın, ‘Bu
evden Gülizar eksik olmasın
’ diye hep duâ edermiş Azer Bey dedi| ki: “Şimdi beş nesil kızlardan, gelinlerden
birinin adı mutlaka Gülizar olur. Bizim evin hikâyesi ‘Gülizar’dan ibarettir
.”

 Bütün insanlığın dramını kazı kazı, geriye
küçük bir hikâyecik kalsın.

Demek her birimizin
uzun metraj bir temel hikâyesi var. Bir de gün be gün nice emeklerle ördüğümüz
ve içinde oynayıp oyalandığımız odacıklarımız…

Debdebeli ve
şatafatlı bir hayat süren Sezar’ın yeğeni Kral Augustus, ölürken son sözüyle
hem bize bir tiyatro deyimi bıraktı hem de ibretlik hayatını özetledi:

‘Oyun bitti!’

Shakespeare’in beş perdelik
bir dramla sanat dünyasına mal ettiği 3. Rişar’ın son sözleri de ilgi
çekicidir: ‘Bir at, bir at, bir ata bir
krallık veriyorum
,’ dese de ölümün elinden kaçamamıştı.

Allah Kur’an’da; Âl-i
İmrân, Enbiyâ ve Ankebût sûrelerinde insanın fâni olduğunu ve mutlaka ölümü
tadacağını bildiriyor. Hiç kaçarı yok, bir gün gelecek herkesin bu dünyadaki
hikâyesi sona erecek.

Cenaze namazı ‘er kişi’ niyetine kılınan Ayşe Şasa Ablamız,
‘Delilik Üzerine Notlar’ adlı kitabında, ‘Kıyamet
günü Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmeliyim
,’ diye
yazmıştı.

Hikâyesini bilmediğimiz
insanı bilemeyiz.

Ama şunu biliyoruz:
Habil ile Kabil’in ayrı ayrı birer hikâyesi var ve bütün insaniyet binlerce
yıldır bu iki hikâyenin izleğinde yol aldı. Kıyâmete kadar da bu yolculuk devam
gidecek. Fakat asıl olan şu ki; kurulan hayatların iç merkezlerinde sâlihler mi
geziniyor yoksa zâlimler mi? Kim Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye
götürebilecek?
(s:
69-71)

***

Kısa kısa…

v 
Mektuba yazdırılan feryat gibi bir cümle:

v 
Ah
oğul, gurbete sen çıktın, garip kalan ben oldum
(s: 77)

v  Akhisarspor-Antalyaspor
maçı var. Yağmur sicim gibi yağıyor. Seyirci fazla gelmemiş. Akhisarlılar
kapalı tribünde, misâfir takımın taraftarları ise açıkta yağmur altında
ıslanıyorlar. Akhisar Belediye Başkanı da kapalıda… Başkan öncülük yapıyor,
Antalyalıları kapalıya dâvet ediyorlar. Bağıra çağıra, gelin, ıslanmayın
deseler de polis güvenlik sebebiyle izin vermiyor. Bu sefer Başkan’la birlikte
bütün Akhisar seyircisi açık tribüne geçiyor ve hep birlikte ıslanıyorlar.
Maçın skoru mu? Hiç önemli değil. Çünkü o günden sonra kardeş takım olmuşlar.

Berâber
seyredilen maçlar, gösteriler, filmler; berâber gülen dudaklar, berâber atan
kalpler, aynı havada berâber soluklanmalar… İnsana nasıl da lâzım oluyor kış
ortasında bir sevinç baharı yaşamak…

Çünkü
insan insanın hızırıdır. Şifası, sılası, yurdudur. Şirazlı Sadi’yi 1200’lü yıllardan
alıp getirsek mi? Misâfir etsek gönlümüze. Ne içten söyler: ‘Bu dünya, bir kez olsun bir dosta selâm
vermek için bile yaşanmaya değer
…’

İlgi Çekici Gelişmeler

Değerli okurlarıma selam ve
saygılarımı sunar; geçmiş Regaip Kandillerini tebrik ederim.

Dışişleri Bakanlığı’mızın yabancı ve
ırkçı saldırılara karşı bir açıklama yaparak İslamifobi ve Türk düşmanlığı
dolayısıyla AB ve ABD’ye seyahat konusunda TC vatandaşlarını uyarmasını çok
isabetli buluyorum.

Aslında gelişme kavramı olumlu bir
farklılaşma ve değişme anlamını taşır. Maalesef okurlarımıza olumlu bazı
değişmelerden çok olumsuzları da aktarmak durumunda kalıyoruz. Endişemiz bazı
olumlu gözükenlerin de zamanla olumsuz bir dönüşüm kazanabileceği ihtimalidir.
Zamansız bir şekilde silahlar sussun diyebilenler, HDP’nin kapatılmasına karşı
çıkabilenler var. Kürt sorunu var diyerek eski yanlış ezberleri tekrarlayanlar
bulunmaktadır. İçerde olan Selahattin Demirtaş’a selam gönderenler görülüyor.
Anlaşılan Kemal Bey de herhalde Demirtaş’ı partisine kaydedecek.

Siyasette öncelik parti midir, yoksa
devletin varlığı ve sürekliliği midir? Devletin egemenliğinin, bağımsızlığının
doğrudan ve dolaylı ortadan kalktığı bir siyasi ortamda demokrasi nasıl
tanımlanabilir? Türk Milleti’nin sosyal bütünleşmesi, birlik ve beraberliği
zaafa uğrar, milli mutabakatları yara alırsa; bu temel üstünde nasıl bir
demokrasi inşa edilebilir? Nasıl sürdürülebilir? Siyasi partiler tabii ki
demokrasilerde önemli unsurlardır. İktidar veya muhalefette olsunlar önemli
görevler ve hizmetler yerine getirirler.

Sandıktan çıkan iktidarların
görevleri, dış destekli bir takım marjinal gurupları veya işbirlikçilerini
tatmin edecek politika uygulamak değil; büyük çoğunluğu ile Türk milletinin
talepleri, milli ve manevi çizgisi yönünde faaliyetler gösterebilmektir. Seçim
öncesi farklı bir görünüm verip seçim sonrası aldığı sözde müttefik dış desteğe
göre politika değiştirmek kabul edilemez. Türk Milleti’nden yetki alacak
olanlar milli kimliği anayasa ve yasalardan silemezler. “Ne Mutlu Türk’üm Diyene”
özdeyişini kaldıramazlar. İsimlerin önünden TC’yi atamazlar. Madalyalardan
Atatürk resmini kaldıramazlar. Atatürk ismini stad ve havaalanlarından
dışlayamazlar. Çocuklarımızda mensubiyet duygusunu pekiştiren andımızı depoya
kaldıramazlar. Hukuk devletini parti devletine çeviremezler. Bunları yapmak
için rey almış değillerdir. Hiçbir siyasi iktidar hizmetinde bulunduğu milletin
ve devletin kuruluş amaç ve felsefesini değiştirip onu tanınmaz hale getirmeye
yetkili değildir. İsterse %100 rey almış olsunlar… Bu yönde kararlı gözüken
küçük parti ve şahıslara ses çıkarmamak da o çirkinliğe ve ayıba ortak
olmaktır. Genel seçimler yaklaştıkça bizde bazı siyasilerde birden HDP ve terör
sevici, dost olmayan ABD hayranlığı nükseder. Gözler müttefik ağabeye çevrilir.
ABD deplasmanına çıkanların bir kısmı sevinerek, bir kısmı da üzülerek
dönerler. Ağabey de bu manzarayı gülerek ve mutlulukla seyreder. Tecrübesiz,
ilkesiz, siyasete onun bunun paraşütü ile indirilmiş olanların hata üstüne hata
yapmaları kaçınılmazdır.

Unutmayalım
ki, milli irade sınırsız değildir. GENİŞ
ANLAMI
ile milli irade, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının
Türk Milleti ile beraber çöken Osmanlı’dan milli devlet ve üniter yapıya geçen,
Milli Mücadeleyi yapan ve O’nu Cumhuriyetle taçlandırma şeklindeki iradedir. DAR ANLAMDAKİ milli irade ise; bir
ülkenin, milletin iradesiyle belirli bir süre kimin tarafından hangi politika
ile yönetileceğinin tayin edilmesidir.

Siyasete soyunan bazı amatör görüntü
sahipleri birkaç defa Atina’yı neden ziyaret ederler bilemeyiz. Belki bazıları
gibi berberleri orada olabilir. Ekümenik dedikleri Patrik efendiyi ihmal
etmedikleri ziyaretlerini de anlamak zordur. Malum bazı ülkelerin
büyükelçilerinin hangi sıfatla kabul buyrulduğunu da anlayamayız. Hapisteki
teröristlere methiye ve HDP ile flört birbirini takip eder. Ardından da Umre
ziyareti gelir. Böylece program şimdilik sonlanır.

Anayasanın giriş maddelerini
okudukça, 66. Maddeye itiraz edenleri gördükçe, onlarla birlikte TC vatandaşı
olmaktan utanırız. Maalesef içerden dışardan desteklerle anti-Türk duruş moda
oldu. Liberali, muhafazakârı, aşırı sol artığı atışa devam ediyor. Rahmetli
Ebulfeyz Elçibey “Türk değilim diyene karşı sakın ısrar etmeyin” diyordu. O’na
göre, “Allah’ın bahşettiği şerefi istemeyen şerefsize biz zorla şeref verecek
değiliz ya” sözleri bugün için olduğu kadar yarınlarda da geçerli olabilir.
Böyle dost ve müttefiklerimiz ve kolay dolduruşa gelenlerimiz oldukça… 

Yine Bir Sıfırlama İddiası

Yürürlükte olan Anayasa’ya göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan 3. defa
Cumhurbaşkanı adayı olamaz. Çünkü Anayasa’nın 101’inci maddesinde “Bir
kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir”
şeklinde çok açık
bir hüküm var. Erdoğan da iki defa seçilerek Cumhurbaşkanı oldu ve ikinci
dönemi sona eriyor.

Bunun tek istisnası olarak TBMM tarafından bir erken
seçim kararı alınırsa
aday olabilirdi. Fakat Cumhur İttifakının erken seçim
kararı için gerekli 360 milletvekili olmadığından, 14 Mayıs’ta yapılacak erken
seçim Cumhurbaşkanı Kararı ile olacak.

Devlet Bahçeli bile, mevcut yasal şartları bildiği için, “Cumhurbaşkanının
en az üç dönem seçilebilmesi amacıyla gerekli yasal düzenlemenin yapılmasına
var gücümüzle çalışır, bunu da başarırız”
demişti. (08 Şubat 2022)

Ama anayasal mevzuat değişmedi. Buna rağmen Erdoğan 3. defa aday
olacağını açıkladı. Muhalefet Anayasayı hatırlatınca “2018’de kronometre
sıfırlandı”
diye cevap verdi.

Zaten bu konuda bir altyapı oluşturmak için (siz buna minareye
kılıf uydurmak da diyebilirsiniz) TBMM Başkanı Mustafa Şentop ve Adalet
Bakanı Bekir Bozdağ
“2018 seçiminde sistem yenilendi. Bu seçimde ikinci
defa Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan aslında yeni sisteme göre birinci defa
seçilmiş oldu. Bu dönem aday olursa ikinci defa seçilmiş olacağından Anayasaya
aykırı bir durum yok” tezini savunuyor.

****

AKP Genel Başkanı ve CB Erdoğan bir hukukçu olmadığından, usta bir
siyasetçi diliyle bu tezi “2018’de kronometre sıfırlandı” tabiri ile
anlattı.

Fakat bu iletişim yönteminin etkisi olumsuz olabilir. Çünkü “sıfırlama”
tabiri başka olaylara çağrışım yaptırıyor:

“Oğlum paraları sıfırladın mı?” videosu herkesin
hafızasında.

17/25 Aralık 2013 tarihi Milat kabul edilip, FETÖ örgütüyle “ne
istediler de vermedik?”
derecesindeki ilişkileri olan AKP’lilerin destek,
irtibat ve iltisak kayıtlarının “sıfırlandığını” da unutmak mümkün
değil.

Bir de buna benzer bir başka deyimi hatırlıyoruz: “Atı alan
Üsküdar’ı geçti.”
Parlamenter Sisteme son verip, tek adamın iradesini hâkim
kılan Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçişi sağlayan 16 Nisan 2017 Referandumu
sonuçları daha kesinleşmeden söylenmişti.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde de az kalsın
“atı alan Üsküdar’ı geçecekti.”
Seçim sonuçları açıklanmadan, sabah
saatlerinde İstanbul’un bütün bilboardları Erdoğan ve Binali Yıldırımın
fotoğraflarıyla süslenerek zafer kutlaması yapılmıştı. Ama sandıklara iyi sahip
çıkıldığı ve emrivakiye izin verilmediği için seçimi Millet İttifakının adayı
Ekrem İmamoğlu kazandı.

Ak Parti Genel Başkanı şimdi de hukuka aykırı bir sürece
emrivaki ile “evet” dememizi bekliyor.

Üyelerini Erdoğan’ın seçtirdiği Yüksek Seçim Kurulu’nun
Erdoğan’ın 3. defa Cumhurbaşkanı adayı olması yönünde karar vereceğine dair bir
genel kanaat var.

Öyle de olsa Anayasaya aykırılığın vurgulanması ve bu oldu
bittiye itiraz etmek hukuk devleti olmanın bir gereğidir.

****************************

Hukukun Temel İlkeleri

Roma Hukukundan bu yana evrensel hukukun temel ilkeleri olarak
benimsenmiş bazı kurallar vardır.

“Açık hüküm yorumlanmaz.” Ya da “Anlam açıksa yorum
yapılmaz.”

“Kanunun lafzından uzaklaşılmamalıdır.”

Ülkemizin yüz akı hukukçularından Yargıtay Onursal Başkanı Prof.
Dr. Sami Selçuk’a göre
, bu yorum yasağı şeriata dayanan Mecelle de ifade
edilmektedir:
“Tasrih mukabelesinde delâlete itibar edilmez” (madde 13). “Sarahat
(açıklık) karşısında delâlete (aracılık ederek kanıtlamaya) itibar
yoktur.”
Çünkü fıkıhta, “sarahat, delâletten akvadır (güçlüdür,
üstündür).”

Mecelle’nin genel kurallarını anlatan çok özlü
hükümlerden biri de “Kadim kıdemi üzere terk olunur.” (Yeni bir etken
olmamışsa, yeni bir hüküm konulmamışsa) Eskiden var olanın aynen devam
ettiği varsayılır.

“Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir”
hükmü 31.5.2007 tarihli Anayasa Değişikliği ile getirildi.
2017
Anayasa referandumunda,
Anayasa’da önceden var olan bu kural değişmemiştir.
Herhangi bir geçiş düzenlemesi de getirilmemiştir. Halen aynen
önceden olduğu gibi geçerlidir.

Bu kadar açık olan bir hükmün tartışılması bile abestir.

Prof. Dr. Sami Selçuk bu yüzden “Demek, her
boyda ve her katmandaki insanlar, iki kez seçilememe gibi bir ‘temel ilke’yi
düzenleyen bu anayasal hükme kesinlikle uyacaklardır. Sizler, ABD’de
de bir başkanın iki kez seçileceğine ilişkin temel hükme uyulmadığını hiç
gördünüz mü?
Elbette görmediniz. Dahası kimsenin aklına bile gelmez böyle
bir durum” demektedir.

****************************

Sami Selçuk- Mustafa Şentop- Bekir Bozdağ

Erdoğan’ın 3. defa Cumhurbaşkanı adayı olamayacağını söyleyen Prof.
Dr. Sami Selçuk ve diğer saygın hukukçularımız,
iktidar sözcüsü hukukçulara
göre “gerçek hukukçu değiller.”

Sami Selçuk ise Anayasa Hukuku hocası olduğu söylenen TBMM
Başkanı Mustafa Şentop
’un Anayasa Hukuku uzmanı değil, Hukuk Tarihi
hocası
olduğunu hatırlatıyor. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ için ise “verdiği
sözlere pek bağlı kalmayan Adalet Bakanı da evlere şenlik ve de çok engin
hukuk düşünürü duruşuyla
aynı doğrultuda konuşuyor” ifadesini kullanıyor.

Şentop ve Bozdağ’ın siyasetçi kimlikleri hukukçu
kimliklerini örttüğü için hukuku eğip bükmesini yadırgamıyoruz. Ama Prof.
Dr. Sami Selçuk gibi ülkemizin en değerli hukukçularını gerçek hukukçu
saymamalarını yakışıksız buluyorum.

****

Prof. Dr. Sami Selçuk’un sözleriyle temenni edelim: “Umarım,
YSK’nın büyük hukukçuları bu konuda, ‘cumhurbaşkanları üçüncü kez aday
olamazlar’, kuralına bağlı kalır. Çünkü Anayasa’nın ancak iki kez seçilmeye
izin veren bu maddesi, şeref üzerine ant içilen ve bu konuda ‘ilke
düzeyinde olan kesin bir anayasal buyruktur.’ Hiç kimse, yorum görüntüsü
altında hukuk normuna işkence ederek hukukla oynamaya kalkışmasın. Çünkü
hukuk, eninde sonunda buna kalkışanı çarpar.”

Meseleye yine evrensel hukukun temel kuralları ile nokta koyalım:

“Hiçbir şey satın alınmış bir adaletten daha adaletsiz değildir.”

“Yasalar çıkaranları da bağlar.”

Milliyetçi İttifaka Çağrı!

1...269270271...1.3951.395 Sayfanın 270. Sayfası