15.5 C
Kocaeli
Salı, Ekim 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 270

Müslüman Yalan Söyler mi?

İnsanlık
kendini bildi bileli yalan üzerine söylenmiş o kadar çok atasözü, özdeyiş ve
öğütler var ki yalan neden söylenir, insanlar neden birbirlerini kandırma
yoluna giderler anlaşılır gibi değil. Hâlbuki günün birinde bu yalanlar ortaya
çıkıyor ve söyleyenler yalanlarıyla karşı karşıya kalıyorlar.

            Viktor Hügo: “Yalan, üstün zekâ işidir zekâna güvenmiyorsan cesur ol doğruyu söyle”
der.

            Hitlerin Propagandistti Gobels ise
insanları adeta yalana teşvik ediyor, taktik veriyor: “söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve
insanların o yalana inanması da o kadar kolaylaşır
” diyor.

            Değerli okuyucularım…madem ki Türk
ve Müslüman bir ülkede yaşıyoruz örfümüz, ananemiz Türk-İslam geleneğine göre
şekillendi o halde bizim de hareket ve davranışlarımızın çıkış noktası, “Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlâk ve
fazileti
”ne göre şekillenmesi gerekmez mi?

            Aşağıya aldığım bazı ayet ve hadislerde
yalanın ne kadar kötü olduğunu kanıtlayan, insanlar arasına nifak sokucu fenalık
verici olduğunu belirten sözler ve alıntıları okuyacak olursak:

İsra Suresi
Ayet: 53 “Kullarıma söyle! Sözün
dosdoğru olanını söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan,
insanın apaçık düşmanıdır.
”

            Peygamber Efendimiz (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) den hadisler:

– Yalan, rızkı azaltır. (Ebuşşeyh,
isfehani)

– Yalan, nifak kapılarından biridir.
[ibni Adiy]

– İman sahibi, her hataya düşebilir. Fakat
hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez
. (ibni Ebi şeybe, Bezzar)

– Doğru olun, doğruluk iyiliğe, iyilik ise,
Cennete çeker. Yalandan sakının, yalan fücura, fücur ise Cehenneme götürür
.
(Buhari)

– Münafıklık alametinden biri de yalan
söylemektir
. [Buhari]     

*

            – Hz. Âişe -radıyallâhu anhâ rivayetle şöyle buyurmuştur;

“Rasûlullah (s.a.v)’e, yalandan daha kötü ve
çirkin gelen bir huy yoktu. Ashâbından birinin herhangi bir hususta azıcık
yalan söylediğini duysa, onun tevbe ettiğini öğreninceye kadar kendisini o
sahâbîden uzak tutar, fazla görüşmek istemezdi
.” (İbn-i Sa’d, I, 378)

*

– Safvân bin
Süleym -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah
-sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

“–Mü’min korkak olabilir mi?” diye
soruldu. “–Evet, olabilir!”
buyurdular.

“–Mü’min cimri olabilir mi?” diye
soruldu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine: “–Evet, olabilir!” buyurdular.

“–Pekâlâ, mü’min yalancı olabilir mi?”
diye soruldu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu sefer: “–Hayır, aslâ!” buyurdular. (Muvatta’,
Kelâm, 19; Beyhakî, Şuab, IV, 207)

*

            Peygamber Efendimiz (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)in yalan konusundaki sözleri gayet açık ve net ise; 21 yıldır
bizi yönetenlerin yalanlarını kim, nasıl ve ne ile izah edecek?

–         
Eğer bir gün duyarsanız ki Tayyip
Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir
. (13 Ocak 2014)

–         
Erdoğan,
28 Nisan 2018’de İzmir mitinginde, “Bundan
15 sene önce koskoca İzmir’in doğru dürüst havalimanı var mıydı, biz geldik,
Adnan Menderes Havalimanı’nı yaptık
” dedi. İzmir Adnan Menderes Havalimanı
1987 yılında Turgut Özal tarafından açıldı.

–         
1
Haziran 2018’de Adıyaman’da miting düzenleyen Erdoğan, “Adıyaman’da havalimanı var mıydı, biz yaptık biz” ifadesini
kullandı. Ancak Adıyaman Havalimanı, AKP kurulmadan 3 yıl önce yani 1998’de hizmete
girmişti.

–         
2
Aralık 2016’da Ankara’da otomotiv ticaret merkezi Otonomi’nin açılışını
gerçekleştiren Erdoğan, “Ankara’da 14
sene önce havalimanı var mıydı
” dedi. Ancak Başkentteki Esenboğa Havalimanı
1955 yılında yapıldı.

–         
PKK ile görüşen namussuzdur,
şerefsizdir.
(Daha
sonra Devlet görüştü demiştir.),

–         
Kabataş’ta Türbanlı Bacımın üzerine
işediler,

–         
Camide bira içtiler,

–         
“Verin yetkiyi dolarla, faizle nasıl
mücadele edilirmiş”
dediler, 16 Nisan 2017’de yapılan bir referandumla başkanlık sistemine
geçildi, ülkede rejimi değişti. Gelinen
nokta herkesin malumu.

–         
Erdoğan
Hatay Defne Hastanesi temel atma töreninde: “Görüldüğü gibi deniz kumu değil ha. Mıcırıyla, çimentosuyla,
demirleriyle dört dörtlük adımları atıyoruz. Defne Hastanesinin temel atmasına
geliyoruz, şöyle mikseri bir çalıştıralım, pompaları bir görelim.”
Sonradan
anlaşıldı ki, betonun döküldüğü yer hastane temeli değilmiş.

–         
Nurettin
Nebati: ““Hani şöyle hayal edersiniz ya
‘Bir uyusam da altı ay sonra uyansam’ diye… Bir uyuyun altı ay sonra uyanın
Türkiye’de… Çok farklı noktalarda olacağız
.” Türk ekonomisi ve enflasyon için
söylenmiş bu sözler birer yalan vaatten öteye gidemedi.

–         
Süleyman
Soylu, “Seçimlerden hemen sonra eğer
hükümetimiz zafiyete uğrarsa Doğu ve Güneydoğu’da valileri, kaymakamları sokağa
çıkarmazlar. Bu sözleşmeyi yapan Saadet Partisi’nin Genel Başkanı Temel
Karamollaoğlu’dur, İYİ Parti’nin Genel Başkanı Meral Akşener’dir, FETÖ’dür,
PKK’dır, HDP’nin sözde vekilleridir
”

            Bunlar gibi yüzlerce binlerce söylenmiş
yalanlar var. Kitap yazılacak olsa onlarca cilt kitaba sığmaz.

            Sahi bir daha soralım: “Müslüman yalan söyler mi?”

            Sağlıklı kalın.

Hukukçu ve fikir adamı NURİ GÜRGÜR ile ‘Devlet Yapısında Sistem – Nizam’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz
Çetinoğlu:
Bir devletin, içeride
güven ve huzuru sağlamadan, milletlerarası ilişkilerde sözü geçerli ve ‘güçlü devlet’ ‘sıfatı ile anılmasının
mümkün olamayacağı ifâde ediliyor.  Güven
ve huzurun olmazsa olmaz şartları nelerdir?

Av.
Nuri Gürgür:
Bir ülkenin ‘nasıl’ yönetileceğini gösteren
demokrasilerin omurgası yâni vazgeçilmez unsuru düzenli şekilde yapılan, yasama
ve dolayısıyla yürütme organlarında görev alanlarının seçmenlerin tercihiyle
belirlendiği seçimlerdir. Seçimlerin hukuk kaidelerine anayasa ve kanunlarda
belirtilen hükümlere bağlı olarak serbestçe yapılması, katılan partiler ve
adaylar arasındaki yarışın hukuk devletinin ‘olmazsa olmaz’ı anlamına gelen ‘bağımsız ve tarafsız’ adâlet sisteminin gözetiminde eşit
şartlarda yürütülmesi demokrasilerin kalite göstergesidir. Devlet adı verilen
siyâsî, sosyal, iktisâdî ve askerî organizasyonun yönetimi ‘kuvvetler’ diye târif edilen ve anayasada
belirtilen üç organ; yasama, yürütme ve yargı arasında paylaşılır. Bunların
yetkileri, oluşumları anayasa ve kanunlarla belirtilmiştir.

Günümüzde model olarak algılanan demokrasiyle
yönetilen Batılı ülkelerin bu safhaya gelmeleri kolay olmadı; yüzyıllarca devam
eden fikrî, felsefî, siyâsî ve sosyal/ekonomik gelişmelerin, iç-dış
çatışmaların sonunda bunu başardılar. Yaşadıkları süreç bir taraftan onlara
tecrübe ve devlet organlarında gelişim sağlarken diğer taraftan toplumda
demokrasi kültürünün gelişmesine zemin hazırladı. Kurumlarla alâkalı yapıların
ihtiyaçlara uygun tarzda, verimli bir anlayışla düzenlenmesi, yöneticilerinin
vasıflı, bilgili kimseler arasından seçilmesinin sonucunda zamanla her bir
kurumun özel geleneği oluştu, kamu yönetiminde, yasama, yürütme ve yargı
güçlerinin işleyişinde düzen ve istikrar sağlandı.

Çetinoğlu:
Ülkemizdeki duruma bakarsak efendim…

Av.
Gürgür:
Ülkemizde idâre
sistemi konusu, modern Batılı ülkelere benzeme arzusu, monarşik yönetimin
Kanun-i Esasî’nin ilân edilerek meşrutiyete çevrilmesine çalışıldığı 1876
yılından başlayarak bu günlere kadar sürekli gündemde oldu. Cumhuriyet
döneminde üç defa anayasa yapıldı; ama hâlâ sivil bir anayasa yapılması
konuşuluyor. İki yüz yıldır yönetim yapımızda yapılan reformların özelliği
bunların ‘alttan’ yâni milletin
kendisinden değil, ‘yukarıdan’ iktidarı elinde bulunduran belirli bir grup tarafından yapılmış
olmalarıdır. Türkiye’de 2016’dan sonra en radikal sistem değişikliğinin
yapılarak ‘Türk Tipi Başkanlık Sistemi’ne geçilmesi de bu tarzda oldu.
2017’de Ak Parti-MHP liderlerinin mutabakatıyla hazırlanan tasarı Meclis’te iki
partinin oy çoğunluğuyla kabul edildi; halkımızın çoğunluğu referanduma sunulan
değişikliğin anlamını iki partinin ve Erdoğan’ın ibra edilmesi gibi algılayarak
oy kullandı. Böylece Türkiye 2018’de, yasama organının çoğu yetkilerinin ve
yargı organının kontrolünün büyük ölçüde tek kişiye verilmesi sonucu Başkanlık
adı altında ABD’de bile olmayan katılıkta kuvvetler birliğine geçmiş oldu.
Bununla yetinilmeyerek çıkarılan 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle bütün
kamu kurumlarının üst düzey yöneticilerinin tâyin ve değişiklik yetkileri de
tek kişinin irâdesine bağlı kılındı. Kurumların personel ve yönetim
yapılarının, üniversitelerin rektörlüklerinin liyakat, meslekî bilgi ve tecrübe,
profesyonel kalite ölçülerine göre değil, siyâsî sadâkat, bağlılık ve
güvenilirlik gibi faktörlerle oluşturulmasının sonuçları ortada.

Çetinoğlu: 2018
yılındaki oylamanın, ‘kırılma naktası’
olduğu ileri sürülüyor. Tahlilini yapar mısınız?

Av. Gürgür: Geçen yıl Adâlet ve
Kalkınma Partisi (AKP) milletvekili olarak 2 dönemdir Meclis’te olan önümüzdeki
dönemde de liste başı olarak seçilmesi garanti görünen eski bir dostumla
ülkemizde yargının durumu ve hukûkî meselelerimizle ilgili sohbet ediyorduk.
Çok vasıflı, okuyan, yazan kaliteli bir münevverimizdir.

Başkanlık
sistemine kuvvetler ayrılığının, yargı bağımsızlığının, hâkim teminatının
olması gibi hususların Meclis’in yetkilerinin denetim imkânını budanmamak
şartıyla kategorik olarak karşı olmadığımı, ancak bizdeki tarzının örneği ABD
olan sistemle isim benzerliğinin dışında bir alâkasının olmadığını ifâde ederek
bu sistemi tenkit ediyordum. O’na şunu da sordum: “Senin gibi hukuk devletinin önemini, kuvvetler ayrılığının demokrasinin
ayrılmaz bir parçası olduğunu bilen bir insan olarak, yasama organını bile tek
bir kişinin irâdesine teslim eden bu sisteme, maddelerin görüşülmesi sırasında
nasıl olup da ‘evet oyu’ verdiğini anlayamıyorum. Niçin ‘evet’ dedin
?”

Cevabı şu
oldu: “Benim de bâzı arkadaşların da
içine sinmemişti. Fakat 15 Temmuz kalkışması olmuştu. O günlerdeki psikolojik
ortamda ‘hayır’ diyemezdik
.”

‘Bir milletvekili evet oyuvermesinin izahını
böyle yapıyorsa, anayasa ile alâkalı sistem değişikliğinin oyların yarıdan üç
puan fazlasıyla kabul edilmesine hayret etmemek gerekiyor. Fakat dört yıllık
uygulamanın sonuçlarına bakıldığında sistem bu gün yeniden referanduma sunulsa
sonucun ne olacağının cevabını herkesin kendi vicdanında vermesi doğru olur
’
diye düşünüyorum.

Çetinoğlu:
Şöyle düşünenlerin olduğu da biliniyor: “Batılı ülkelerde siyâset ‘çok şey’dir. Bizde
ise ‘her şey’ olarak kabul görür
.” ‘Parti
disiplini
’ kavramını da unutmamak gerekir. 

Peki Efendim, şüphesiz ‘çok güçlü’ olarak anılanların dışındaki devletlerde de bizdekine
benzer sıkıntılar var. Yine de onlardan farklı durumdayız. Bu farkın sebebi
olarak neler söylenebilir?

Av.
Gürgür:
Batı dünyasıyla en
önemli farkımız kurumların yapısında ve kalitesinde ortaya çıkıyor. Onlarda
siyâsî istikrarsızlık, yönetim boşluğu yaşansa bile kurumların işleyişi düzenli
şekilde devam ediyor. Çünkü yöneten kişiler bu makamlara siyâsî destekle değil,
kabiliyet ve liyâkat üstünlükleri sebebiyle geliyorlar. Dolayısıyla ‘yukarısı ne der’ diye düşünmeden bildiği
doğruları uygulamaya koyabiliyorlar. Kamu personeli seçimlerinde mülâkatın kaldırılması
vaadi bile kurumlarla alâkalı yapımızdaki kalite probleminin sebepleri herkes
tarafından biliniyor. Buna rağmen yıllardır ısrarla devam ettiriliyor.

ABD’de Trump yeniden seçilmek için elinden
geleni yaptı, Kongre binasını işgale kalkıştı. Ama demokrasi bütün kurallarıyla
ayakta kaldı; askerî, idârî, ekonomik kurumlar aksamadan işlemeye devam etti.
Yargı hukukun gereği neyse onu yaptı. FBI Trump’ın evlerinde yaptığı aramalarda
hukuka aykırı tarzda gizli belgeler bulunca savcı dâvâ açtı. Türkiye’de
istikrarlı bir demokratik düzen, ekonomik refah, gelişmiş bir sanayi ve tarım,
kaliteli bir bilim ve eğitim, kamu kaynaklarını belli müteahhitlere aktaran
rantiye düzenine son vermek istiyorsak, kurumlarla alâkalı yapılarımızı siyâsî
partilerin arka bahçeleri, yandaş havuzları olmaktan çıkaracak köklü reformları
daha fazla gecikmeden yapmalıyız. Bağımsız ve tarafsız yargı denetiminin
varlığının yönetimde düzenin, güven ve istikrarın, toplumla bağlantılı adâletin
‘olmazsa
olmaz
’ı anlamına geldiğine samîmiyetle
inanılırsa ve yapılmak istenirse bunu sağlamak zor olmaz.

Çetinoğlu:
Vatanseverliğinizden kaynaklanan
cesâretinizle ‘doğru bildiklerinizi’
değil, ‘bildiğiniz ve bilinen doğruları’
söylediniz Aziz ve necip milletimize tercüman oldunuz. Teşekkür ederim.

Av. NURİ GÜRGÜR:

     1940 yılında Erzincan vilâyetinin
Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963
yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk
Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir
grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek
uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikir ve kültür çalışmaları yaptıkları
önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe
Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı
görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam
Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı
olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticârete
başlayıncaya kadar devam etti. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler
Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve
yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları
arasında yer aldı.

     1975 yılında MHP Genel İdare
Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter
Yardımcısı olarak görev yaptı.

     Türk Ocakları’nın yeniden
faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması
çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994
yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk
Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. 2011 yılında yapılan Kurultay’da,
Başkanlık görevine tâlip olmadı. Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak
hizmetlerine devam etti ve Türk Yurdu Dergisi’ne  başmakaleler yazdı.

     Türk Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992
yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.

     1995 yılından bu yana
Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası
Meclis Başkanı seçildi. Bu görevi 2018 yılına kadar devam etti. TÜBİTAK Bilim
Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.

     Yorumlar ve Yankılar,
Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve 60’lılardan Vatan Kurtarma
Hikâyeleri ile Yüzyıldan Yüzyıla / Olaylar – Yorumlar – Görüşler isimli
basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi ile çeşitli gazete ve dergilerde
yazıları yayınlanmaktadır.

 

SİYÂSET DÜNYÂMIZDAN DİKKATE DEĞER İKİ HÂDİSE:

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Makine Yüksek Mühendisi
Sayın X Bey, Sanayi Bakanı Sayın Mehmet Turgut tarafından kendisine bağlı bir
İktisâdî Devlet Kuruluşuna tâyin edilmiş genel müdürdür. Günün birinde Sayın
Bakan’ın seçim bölgesinden bir grup insan gelir. İçlerinden biri; Genel
Müdürlükte emeklilik sebebiyle boşalan kadroya, kızının tâyin edilmesini talep
etmektedir. Genel Müdür, mümkün olamayacağını söyler. Israrlar karşısında
sebebini anlatır. Gelenler Bakan Bey’e gider. Sayın Bakan, genel Müdüre telefon
edip, gelmesini söyler. İkisi baş-başa kaldığında konuşurlar:

–Seçmenlerime ‘olmaz’ demişsiniz.


–Evet Efendim. Çünkü sizin yazılı emriniz
var. Boşalan kadrolara ancak içeriden kaydırmalarla tâyin yapabiliyoruz
. 

 –Siz
bir çâresini bulursunuz
. 

 –Gelirken
düşündüm, bir değil iki çâre buldum
.  

 –Nedir?


 –Birincisi yeni bir yazı ile emrin iptal
edildiğini bildirirsiniz. Fakat bu durum devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz. İkinci
çâre: Ben istifa ederim, yerime tâyin edeceğiniz kişi bir şekilde problemi
çözer
.            

Bakan, durur ve düşünür, yeniden düşünür ve
Genel Müdür arkadaşını şöyle bir tartar: Ciddî, çalışkan, dürüst ve karakter
sâhibi bir insan. Devlete ve millete bağlı ve bütün gücü ile çalışıyor. Doğru
bildiği bir konuda, belli prensipler içinde kalmak istiyor ve bu kadar
direniyorsa, saygı duymak gerektiğine karar verir. Sonra da gülerek ve Genel
Müdür’ü okşarcasına şöyle der:

–Bu kızın tâyini o kadar da önemli değil, hemşerilerim
küsecek ve kızacaksa bana küssün, bana kızsınlar. Ne ben verdiğim emri geri
alayım, ne de sen istifa etmeyi düşün. Bu kızcağız da başka yerde iş arasın.
Sen haklısın ve işine devam etmelisin.

(Mehmet
Turgut: Hâtıra Nev’inden Notlar. Boğaziçi Yayınları, s: 263-267 İstanbul 2000)
(Özetlenerek alınmıştır)
(Sayın Genel Müdürün adı özel bir
sebeple verilmemiştir. Dileyen yukarıda belirtilen kaynaktan okuyabilir.)

İkinci
Hâdise:

Konu ile bağlantılı
olmamakla birlikte, derinden düşündürücü ve çarpıcı bir örnek teşkil etmesi
sebebiyle yaşanan bir olayı nakletmekte fayda görülebilir.

Sonraki dönemlerden
birinde sanayi bakanı Sayın X ile bakanlığına bağlı Türkiye’nin en büyük sanayi
kuruluşlarından birinin genel müdürü arasındaki konuşma, menfi yönde
ibretliktir:

-Liste hâlinde gönderdiğim adamları işe
almamışsınız! 

-Sayın Bakanım, bir hafta önce isimlerini verdiğiniz 25 kişi, 15 gün
önce gönderdiğiniz kişiler gibi işe alındı. Personel fazlamız var.   -Gönderdiğim
kişiler partimiz için çok çalıştı. Ben, onların sâyesinde bu makamdayım. Mutlaka
işe alınmaları gerekiyor.

-Son
olacaksa emrinizi yerine getiririm Efendim. Fakat müsaadelerinizle bir hususu
arz edeyim:  

 -Türkiye’ye
gelmeden önce çalıştığım Almanya’da, bağlı bulunduğum bakan bey telefon
ettiğinde; ‘Üretim ve ihracatı artırın,
maliyet fiyatlarını düşürün, kaliteyi yükseltin. Fabrikanız daha çok kâr
etmeli. Sizden daha fazla gayret bekliyorum, başaracağınıza inanıyorum…
’
kabilinden sözler söylerdi. Ben bu şekilde uyarılar dinlemeye alışkınım.   

 -Sen
yorulmuşsun. İstifânı ver de biraz dinlen! 

 -Peki
Efendim.

(Not: Hâdisenin öznesi genel müdürden (muhtemelen ebedî
âleme intikal etmiş olması sebebiyle) yayın için izin alma imkânı
bulunmadığından ismi verilmemiştir. Sayın Bakanın ise vefat ettiği bilinmektedir.
Gıybet olur endişesiyle ismi verilememiştir)

Böyle Hesap Adamına Böyle Ekonomist Lider

Bir mühendis olarak, matematiksel verileri
kullanan “hesap adamlarına” değer veririm. Ama MHP Genel Başkanı Devlet
Bahçeli’nin, “ben biraz da hesap adamıyım” diyerek, anlattığı beyin
yakan hesapları karşısında değerlendirme yapmakta acze düştüğümü itiraf
etmeliyim.

17 Nisan günü bir iftar programında
yaptığı son hesabının da esrar-ı derununa vakıf olabilmek için
çabalarım neticesiz kaldı.

Bahçeli 14 Mayıs seçimleri için sayılardan
bir alamet keşfetmiş:

“3 bölge var İstanbul’da. Toplam
milletvekili sayısı 98; 9+8= 17. Bugün 17 Mayıs ise Kadir Gecesi. Bu tesadüf
müdür?”

Sürçü lisan ederek “17 Nisan” yerine “17
Mayıs” dediğini varsayabiliriz. Ama “hesap adamı” genel başkanın rakamların
sırrı
konusunda verdiği ipuçları bu fakire yetmedi.

Aslında geçmişte buna benzer esrarlı
matematiksel açıklamalarını
da anlamış değildim.

Mesela “2009 yılındayız. 2009’un
sıfırlarının üzerine çarpı koyun, atın. İki sıfırı kaldırdık. Ne kaldı geriye
29. 11 ile 29’u toplayın ne oldu? 40. 9 Şubat 2009 Milliyetçi Hareketin 40.
yılı. 9 ışık 3 dalga 9’la iktidara yürüyoruz demektir. Bu sebeple 2009 hayırla
vesile olacaktır. Bunlar tesadüf olamaz…”
ifadesinin beynimi yakan anlamını
hala kavrayamadım.

İktisat doktoru biri “bunlar tesadüf
olamaz”
dediğine göre, sayıların böylesine derin sırlarına vakıf olamadığım
için komplekse kapıldım.

Gerçi görünüşte Bahçeli’nin bu ve benzeri
hesapları tutmadı, Milliyetçi Hareket iktidara gelemedi. Hatta bir
görüşe göre kendisinin asla iktidar olmak gibi bir hevesi de yok. Koalisyon
ortağı olarak bir bakanlık talebi bile olmadı. Ama Bahçeli hükümetin
sandalyesiz ortağı
olarak etkili olmaya devam etti.

****************************

Liderimin Lideri

“7 benzemez partinin” (AKP, MHP, BBP, YRP, VP, Hüda-Par, DSP) oluşturduğu
Cumhur İttifakı’nın 2. Büyük partisi MHP’nin lideri Devlet Bahçeli
zaman zaman “acaba sürpriz yapar mı?” diye düşünülen bir isimdi. Fakat
son açıklamasıyla “liderlik” iddiasından da vazgeçtiğini gösterdi:

Bahçeli, “liderimiz Recep Tayyip Erdoğan’dır” dedi.
Herkesi “milli ve yerli lider Erdoğan” etrafında kenetlenmeye
davet etti.

Buna MHP’ye oy veren Türk
milliyetçileri
ne der bilemiyorum. Belki de çoğu “liderimin lideri
liderimdir”
diye uyum sağlarlar. “Biraz hesap adamı olan” Bahçeli yerine,
“ekonomist” Erdoğan’ı lider olarak benimseyiverirler.

****

Ama bazı MHP’li Türk milliyetçileri
“milliyetçiliği ayağı altına alan” birini lider kabul etmek istemeyebilir.

Çünkü Bahçeli’nin kendine özgü veciz
ifadeleri
hala hafızalarında kazınmış gibi durmaktadır:

“Türkiye’yi birbirine düşürmeye çalışandan
cumhurbaşkanı olmaz, bebek katili ile müzakere edenden,  teröristlere kucak açandan cumhurbaşkanı
olmaz. Milleti 36’ya ayırmaya çalışandan cumhurbaşkanı olmaz. Adaletten
kaçandan, rüşvetçilere kol kanat gerenden cumhurbaşkanı olmaz. Evdeki
paralarını sıfırlarken haysiyeti sıfıra düşürenden cumhurbaşkanı olmaz. Milliyetçiliği
ayaklar altına alandan Türkiye Cumhurbaşkanı olmaz olamayacak.

İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden
süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz,
Recep Tayyip
Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz.

Her vatan evladı Cumhurbaşkanı olabilir,
ne var ki Erdoğan olamaz, milletin terazisi bu sikleti çekmez.”

****

Anladığım kadarıyla Bahçeli geçmişte
verdiği “Ne kadar Omo varsa, ne kadar Tursil varsa, ne kadar Persil varsa
alayını alacağım, Haliç’e dökeceğim, AKP’yi 40 defa yıkayacağım”
sözünü
tuttu.

AKP’yi ve Erdoğan’ı yıkadı ve tertemiz
yaptı.

Hatta o kadar ki Erdoğan’ın Cumhur
İttifakı’na dahil ettiği Hüda-Par’ı da tertemiz hale getirdi. “Hizbullah
terör örgütüyle Hüda-Par arasında bir ilişki yoktur”
diyebildi. İmralı’daki
teröristbaşından getirtilip okutulan mektubu bile savundu.

****************************

Ekonomist Erdoğan

Özellikle Cumhurbaşkanlığı sistemine
geçtikten sonra ekonomi alanında en temel kurumlar bağımsızlığını kaybetti ve bütün
kararları “ekonomist Erdoğan” bizzat kendisi aldı.

Geldiğimiz yer ağır bir ekonomik kriz,
derin yoksullaşma ve dünya liginde alt sıralara düşüş.

Erdoğan farklı bir “ekonomist” olduğu
için alışılmış, bütün uzmanlar tarafından kabul görmüş “ortodoks” politikalardan
“epistemolojik” bir kopuşla “heterodoks” politikalara yöneldi.

“Nass var, size bize ne oluyor?” diyerek ekonomi alanında yapılmış bütün
araştırmalar ve uygulama sonuçlarından üretilen bilimsel kurallara sırtını
döndü.

Esasen Kur’an’a göre yasaklanan “riba”
ile günümüzde bankaların uyguladığı “faiz”in niteliği konusunda din
bilginleri arasında bile bir mutabakat yok. “Banka faizleri” dinen
yasaklanması gerekiyor ise bunun sıfır olması lazım. Oysaki Erdoğan bu
tezi ortaya attığından beri Merkez Bankası gösterge faizi yüzde 8,5 fakat bankaların
kredilere uyguladığı faizler yüzde 30-40
mertebelerine çıktı.

“Ekonomist Erdoğan’ın” politikası yüzünden
derin yoksullaşma, gıda ve barınma gibi en temel ihtiyaçlara erişmede
sıkıntılar
yaşıyoruz. Kasası tamtakır olan devletimiz,
borçları döndürebilmek için, yurtdışından dolar bazında yüzde 9-10
mertebesinde “tefeci faizi” ile borçlanabiliyor. Bu, Osmanlıyı
mali iflasa götüren faiz oranlarının iki katı bir faiz demek.

****

Tekeden süt sağıldı, Erdoğan’dan
Cumhurbaşkanı oldu. Dahası Bahçeli Erdoğan’ı lider belledi.

“Biraz da hesap adamı olan” Devlet Bahçeli
ile “ekonomist Erdoğan” birlikte Türkiye’yi bu hale getirdiler.

Bize gerçekten hesap uzmanı ve
uluslararası standartlarda ekonomist olan kadrolar lazım. Aman ha! 14 Mayıs
şansını ıskalamayalım.

Cumhuriyetimizin Yüzüncü Yılında Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Yüzüncü yılını kutladığımız cumhuriyetimize giderken en
önemli adım 23 Nisan 1920 deki Türkiye

Büyük Millet Meclisi’nin açılışıdır. Bu tarihi günde milli
egemenliğin temsil edileceği meclis Ankara’da açılmıştır. O tarihlerde İstanbul
dâhil ülkemiz işgal altındadır. İstanbul’daki meclis çalıştırılmamakta ve
işgale karşı çıkan sivil-asker herkes tutuklanmakta, önder konumundaki insanlar
Maltaya sürülmektedir.

Kocaeli’den de Malta’ya sürülenler olduğu gibi bazı
aileler gemilerle götürülüp Yunan esiri muamelesi yaşamışlardır. Ayrıca gar
binamıza giderken gördüğümüz taş duvar önünde bir kısım insanlarımız kurşuna
dizilerek idam edilmişlerdir. O acı günlerle ilgili daha detaylı bilgiler Kocaeli
Büyükşehir Belediye Yayınlarından olan Milli Mücadelede İzmit Sancağı (Dr.Yusuf
Çam’ı) ve Karşıyaka’nın Beyleri (Erdoğan Özdemir) isimli kitaplardan
okunabilir.

İşte böylesi kötü şartlar yaşanırken 19 Mayıs 1919 tarihinde
Samsun’a çıkan ve Milli Mücadele Ateşini yakan Mustafa Kemal Atatürk ve
arkadaşları Amasya, Erzurum, Sivas toplantılarından sonra Ankara’ya gelmiş ve
bağımsızlık-istiklal meşalesini canlandırmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalar
sonucu İstanbul ve Anadolu’dan gelen temsilcilerin katılımı ile 23 Nisan
1920’de, Türk milletinin iradesini temsil etmek üzere, Büyük Millet Meclisimiz
Ankara Ulus’ta bir cuma günü dualarla, kurbanlar kesilerek açılmıştır.

 23 Nisan aynı zamanda
bugünkü Çocuk Esirgeme Kurumu’muzun, Mustafa Kemal Atatürk’ün himayesinde,
çeşitli etkinliklerin yapıldığı bir tarihtir. Balkan Harbi, Kafkas Harbi,
Çanakkale Harbi şehitlerimizin yetim çocukları, göçler sebebiyle anne babasız
kalmış çocuklarımızın himayesi ve yetiştirilmesine yönelik Himaye-i Etfal adı
altında bir kurum kurulmuştur.

Bu kurum her 23 Nisan tarihinde konuya ilgi
çekmek, yardım toplamak ve çocuklara yönelik muhtelif etkinlikler yapmaktadır.
Bu etkinlikler onların hayatta daha sağlıklı, mutlu, umutlu olmalarını
sağlayacak etkinliklerdir. Bu etkinlikler 1927 de TBMM’ce 1921 de kabul edilen
Milli Bayram’la birlikte yapılmış ve 1929 da ise çocuklara armağan edilerek
Çocuk Bayramı olarak resmen kutlamalar yapılmıştır.

Bu bayram 1979 da TRT
Uluslararası Çocuk Şenliği adı ile1981 de ise ulusal egemenlik ve çocuk bayramı
olarak adlandırılıp kutlanmaya devam etmektedir. Günümüzde elliye yakın ülkenin
çocuklarının katıldığı uluslararası bir şenlik olarak kutlanılmaktadır.
Şehrimizde de Bekirpaşa Belediye Başkanımız Abdullah Köktürk’ün çalışması ile
2005 de 18 ülke çocuğunun iştirakiyle kutlanmış, daha sonra Büyükşehir Belediye
Başkanı’mız İbrahim Karaosmanoğlu’nun himayesinde genişletilerek
sürdürülmüştür.

Halen Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın himayesinde
uluslararası şekliyle devam etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin,
hürriyet ve bağımsızlığının ilelebet sürdüğü, huzur ve barış içinde nice
bayramlar kutlanması dileklerimle.

O C E T A Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Edebiyat Târih Araştırmaları

0

Türk Dili ve
Edebiyatı emekli Öğretim Üyesi (Ph.D) Musa
Aksoy
, 16 X 23,5 santim ölçülerindeki 186 sayfalık kitabının arka
kapağında, eseri hakkında şu bilgileri veriyor:

Elinizdeki bu kitapta,
19. yüzyılın ikinci yansından itibâren Osmanlı Devleti’nde başlayan yenileşme
sâhasındaki gelişmelerden, dil ve edebiyata dâir değişim hareketlerinin yanı
sıra, İstiklâl Savaşı esnasında gizli teşkilâtların düşmana karşı verdiği
mücâdele ile Batı tarzı açılan mekteplere karşı halkın gösterdiği olumsuz
tavırlar ele alınmıştır. Dünya Savaşı öncesinde dünyâya gelen Sait Faik’in,
yabancı dille eğitim yapan ‘Rehber-i
Terakki
’ adlı mektebe verilmesini çevresindekiler yadırgamış, o eğitim
kurumuna ‘gâvur mektebi’ adını
vermiştir.

Böyle modem bir
mektepte yetişen Sait Faik’in geleceği konusu, anne ve babası arasında münâkaşa
sebebi olmuştur. Annesi oğlunu diplomat yapmayı düşünürken, babası onu tüccar
yapmak niyetindedir. Ama o, hiçbirini istemez. Edebiyat fakültesine girer,
Uygurca dersi zor geldiği için terk eder. Sonra Fransa’ya okumaya gider, orada
da sanat ve eğlence hayatını tercih ettiği için, diplomasız olarak ülkeye geri
döner.

Hikâyecimiz, toplumda
adâleti sağlama peşine düşer. Kantarı hileli olan tüccarlar, kumarda hile yapan
kumarbazlar, patrondan tazminat koparmak için kolunu yarma makinesine kaptıran
art niyetli işçiler ve kadınlara karşı kötü muamelede bulunan erkek zihniyeti
ile mücâdele, onun hedefi olmuştur.

Sait Faik’in en yakın
dostları, toplumun alt tabakasından olan insanlardır. Dost edindiği bu kişiler,
onun, gerçek kimliğini, ancak, ölümünden sonra öğrenirler.

‘Çelme’ adlı hikâyesi ile ‘Kestaneci
Dostum
’ hikâyesinden dolayı mahkemelere düşer. ‘Medâr-ı Mâişet Motoru’ adlı
romanında komünizm propagandası yaptığı düşüncesiyle eseri toplatılır ve
nezârete alınır. Bu yüzünden morali bozulan hikâyecimiz, tam sekiz yıl eser
üretemez.

Hakkında yapılan
değerlendirmelerde, kendisinin, Yunus Emre gibi çağını aşan büyük bir yazar ve
en iyi hikâyecimiz olmakla beraber, üstünden başından yalnızlık akan bir dertli
olduğu yolundadır.

Eserin
Muhtevâsındın Seçmeler

-SAİT FAİK

1-Eğitimi Kişiliği ve Alçak Gönüllük
Bağlamında Sait Faik

*Sait Faik’in Arzuladığı Dünya ve İnsan

*Hakkında Öne Sürülen Görüş ve Yorumlar

*Fırtınalı Hayatın Kaçınılmaz Acı Sonu ve
Ağıt

-İstiklâl Savaşı’nın Perde Gerisi
Kahramanları Ve Edebiyatçı İlişkisi

Topkapılı Cambaz Mehmet’in Atatürk’ün
Talimatı ile Başlattığı Gizli Çalışma ve Ankara’ya Dâvet Edilmesi.

 *Ajan
Mustafa Sagîr’in Yakalanmasında İ. Soley ve M. Âkif in Rolü

-Osmanlı’dan Cumhurıyet’e, Türkçenin
Geçirdiği Aşamalar

 *Dilimiz
Osmanlıca mı Yoksa Türkçe mi?

*Türkçenin Belâgatı Meselesi

  *Arap Alfabesinin değişimi, yerine Latin, veya
Ermeni Alfabesinin Alınması ile Belâgat Meselesi    

*Arapçanın Üstünlüğü, Türkçe ve Arapça
Meselesi

  -Arapçanın
Dilimizdeki Yeri Ve Mahiyeti Üzerine

 -Yeni
Bir Lisan Kavgası

  *Muallim
Naci hakkında

  *Tartışmanın İlk Tohumu, ‘Arapça Bilmeden
Osmanlıca Yazılamaz’ Sözü ile Atılır

*Osmanlıcayı Doğru Yazmak İçin, Arapça Bilmek
Gerekmez

*Hayali Unsurlarda Yeterli Olan Arapça, Yeni İcatlar
İçin Yetersizdir

*Arapça Bilmeden Osmanlıcanın Yazılamayacağı
Sözü, Doğru Değildir

*Müslümanların, İslâm’ın Hükümlerini Öğrenmek
İçin Arapça Öğrenmek Zorunda Olduğu İddiası Doğru Değildir

  *Romancılar,
Yazdıkları Zararlı Eserleri ile Çocuklarımızın Ahlâkını Bozuyorlar

*Arapçanın Mukaddesliği Nereden Geliyor?
Arapça Yazılan Her Şey Mukaddes midir?

*Yeni Keşfedilen Bilim ve Teknik Terimlerin Arapçada
Karşılığı Yoktur

-Bilâd-I Şam’da Ümmet Fikrinden Dil Ve Arap
Milliyetçiliğine Geçiş Hareketleri

*Ahmet Midhat Efendi’nin Dârü’t-Talim Hakkındaki
Düşünceleri

*1883’te Açılan Türkçe ‘Lisan Mektebi’ne
Gâvur Mektebi Muamelesi Yapılması

*Türkçe Lisan Mektebinde Talebe-i Ulûm
Gâvurluğa Teşvik Ediliyor

*Bugün Arapça Konusunda Geldiğimiz Son Nokta

***

Eserden kısa bir bölüm: Dilimiz Osmanlıca mı Türkçe mi?

İmâm-ı Birgivî’nin
Arapçayı öğrenmenin farz-ı kifâye olduğunu söylemesine karşılık, Hacı İbrâhim
bu dilin kurallarını öğrenmenin vâcip olduğunu, Arapça kelimeler olmadan
Türkçenin bilim dili olamayacağını, bundan dolayı da, Arapçaya ihtiyacımız
olduğunu söyler. Türkçenin belâgatıyla Arapçanın belâgatınm aynı olduğu
iddiasında bulunur.

Buna karşılık, Ahmet
Midhat Efendi ile Kemâl Paşazâde Sait, Türkçenin ayrı bir dil olduğunu, bu
yüzden belâgat ve fesâhatının da ayrı olduğunu söylerler. Diğer taraftan da,
Arapça ağırlıklı Osmanlıcayı öğrenmenin zorluğu, medreselerde yıllarını
harcayan talebelerin çektiği sıkıntı öne sürülerek, Latin Alfabesinin alımı
teklif edilir. Fakat o günün şartlarında, geçmişle olan kültür bağları
kesileceği endişesiyle, bu teklif reddedilir.

Ermeni alfabesinin
alınmasına dâir teklif ise, hem Ali Sedad, hem Vakit Gazetesi, hem de Hacı
İbrâhim tarafından tepkiyle karşılanır. Alfabe değiştirilmesi teklifine bu
şekilde tepki gösterilince, bu sefer, Fransızların kullandığı sesli harflerden
dördünün alınması gerektiği fikri öne sürülür. Daha sonra, alfabe değişimi
konusu ile ilgili Enver Paşa’nın bir girişimi olmuş, ancak, bundan da bir sonuç
alınamamıştır. Konuya son kesin nokta ise, Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan
düzenleme ile konulabilmiştir.

Hacı İbrahim’in
Arapçaya olan bu bakışının altında yatan gerçek ise, Osmanlı Devleti’ne bağlı
olan milletleri birliğin içinde tutmak için, birlik ve bütünlüğün korunmasında,
dilin ne kadar güçlü bir araç olduğu hususuna dikkat çekmektir. Bunun için o,
İslâmiyet ile Arapçayı, devletin bütünlüğü ve bekâsı için, birbirinden ayrılmaz
bir bütün, Müslümanlar arasında ortak bir inanç bağı, birleştirici ve millî
bütünlüğü temin edici bir unsur olarak görür. Dolayısıyla meseleye, dönemin
siyâsî atmosferi ile birlikte, hem dînî, hem de ülkenin millî bütünlüğünü
koruma düşüncesinin verdiği bir hassasiyetle yaklaşır.

Cumhuriyet öncesi
yapılan bütün bu tartışma ve tekliflerin ortaya koyduğu husus, Arapçanın
tahakkümünde olan Osmanlıcayı öğrenmenin zorluğu, bir lügatı ve imlâ birliğinin
olmayışından ileri gelen şikâyetlerin yanında, okuma ve yazmada hatâya
düşülmesine sebep olan bu ana noktalar, düzeltilmesi gereken temel konulardır.

PAPATYA
YAYINCILIK:

Cemal Nâdir Sokağı Nu: 24 Kat: 1 Cağaloğlu,
İstanbul Telefon: 0.212-245 37 40

Belgegeçer: 0.212- 527 52 96 e-posta: admin@papatyabilim.com.tr  www.papatyabilim.com.tr   

 

MUSA AKSOY (Ph. D)

1948 yılında Ünye’de
doğan Musa Aksoy, 1978’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl, meslekî eğitim aldığı İstanbul Çapa
Yüksek Öğretmen Okulu’ndan da mezun olan Aksoy, Ordu Akkuş Lisesi’nde öğretmenliğe
başladı. Sonrasında, İstanbul’da çeşitli klâsik lise ve meslek okullarında
öğretmenlik yaptı. Bu zaman dilimi içinde, İstanbul Üniversitesinde başladığı
doktorasını 1993’te tamamladı.

1994’te, Niğde
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Yrd. Doç. Dr. olarak göreve başladı.
Bir süre adı geçen üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Müdür Yardımcılığı
yaptı. Daha sonra, 1998’de Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde
göreve başladı. Buradaki çalışmaları sırasında, adı geçen üniversitenin Sosyal
Bilimler Enstitüsüne bağlı olarak, yüksek lisans ve doktora danışmanlıklarında
bulundu. 2007-2009 yılları arasında, Yakın Doğu Üniversitesi (Kıbrıs / Lefkoşa)
Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Misafir Öğretim Üyesi
olarak görev yaptı. Ayrıca, çalıştığı üniversitelerde mezuniyet tezleri
yanısıra yüksek lisans ve doktora çalışması yaptırmış, danışmanlıklarda
bulunmuştur.

2015’te Sakarya
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nden emekliye ayrılan Musa Aksoy’un, *Türkçe-Osmanlıca
ve Arapça Tartışması, *Eğitim’de Eski-Yeni Çatışması ve Dârut-Ta’lim, *İstanbul
Romancısı, Hüseyin Rahmi Gürpınar olmak üzere üç kitabı bulunmaktadır.

Evli ve iki çocuk
sahibi olan Musa Aksoy, hâlen araştırmacı yazarlık kariyerine devam etmektedir.

Konudan Konuya (32)

     Öğrenilen, eğitimi
alınan her şeyi benimsememiz, kabul etmemiz, bize yabancı gelmemesi;

     Onun bizde
potansiyel olarak bulunan gerçeklerin kinetiğe dönüşmesinden başka bir şey
değildir.

     Öğrendiklerimizi
yabancılamayışımız; onlara karşı ünsiyet edişimiz,

     Reddetmeyip inkâr
etmeyişimiz; onların bize ait oluşlarının birer göstergesi hükmündedir.

     Bu da, Rahman
suresinin; 2. Alleme’l – Kur’an. / Önce Kur’an’ı öğretti.

     3. Haleka’l-insan.
/ Sonra insanı yarattı.

     Âyetlerinde işaret
edilen gerçeğe, parmak basılan bir husustur.

x 

     İnsanı tanımak
için, kütüphanelerdeki kitapları düşünelim.

     Ama şahsî, ama
hususî, özel ve resmî tüm kitapları göz önüne getirelim.

     Hattâ tarih
boyunca yazılanları da, hesaba katalım.

     Hiç şüphesiz,
karşımızda kitaplardan nice dağlar gibi yığınlar teşekkül edecek,

     Nice kitap
tepeleri meydana gelecektir.

     Bütün bunlar; et,
sinir ve damarların içinde bulunduğu;

     Kemikten kafatası
içinde bulunan beynimizinden kaynaklanan;

     Düşünce, hayal,
tasavvur, fikir, anlam ve mânâların görmediğimiz, dokunamadığımız;

     Ve hattâ yer ve
göklere sığdıramadığımız,

     Âdeta mekân ve
zamandan münezzeh / uzak olan mânevî hasletlerimizin;

     Tarih boyunca
harf, kelime, satır ve sayfalar hâlinde;

     Küçük büyük
kitaplar şeklinde görünür, tutulur bir maddî hâl almış durumlarıdır.

     Öyle ki, onlar da,
içlerinde kendileri gibi açılacak fikir tohumlarını taşıyıp dururlar.

     Velhasıl, insanı
tanımanın yolu; kitap okumaktan, kitap ve içindekileri düşünmekten,

     Onların satır ve
sayfalarında kendimizi bilmekten, görmekten ve anlamaktan geçer.

     Çünkü insan;
kendisinin isteyip de yapamadığı, gezemediği ve bilmediklerini;

     Başka bir insanın
gezmesinde, bilmesinde görür, bilir ve anlayabilir.

     Kitap okumakla
gezenle gezmiş, görenle görmüş, bilenle bilmiş olur.

     Üstelik kitabı
yazanın nice tehlikeleri göğüsleyerek anlattığı gerçekleri;

     O, hiçbir
tehlikeli duruma düşmeden, sıcak köşesinde çayını yudumlayarak;

     Yazarın tüm
heyecan ve korkularını, merak ve endişelerini;

     Aynen hissederek
yaşar. Bilgi ve tecrübe sahibi olur.

     İşte bütün
okuyuşlar; hattızâtında yazarlarının şahsında;

     İnsanın kendini
tanımasından başka bir şey değildir.

     İşte sırf bundan
ötürü, insan; kendi nev’iyle ne kadar iftihar etse azdır.

     Zaten bunun
içindir ki, insan; insanın aynasıdır.

     Evet, her kitap;
yazarını aynen gösteren bir aynadır.

     Aslında, kitap
okumakla her şeyden önce, insan; insanı tanımış olur be dostlar!

x 

     Hz. Muhammed,
Mekke’yi fethettiği zaman, Kâbe puthane durumundaydı!

     Müşriklerin,
putperestlerin puthanesi idi! Burası artık puthane olmuş deyip, ne yıktı ne de
yaktı.

     Orayı putlardan
temizleyerek Kâbetullah / Allah’ın Evi yaptı. Kâbe’yi yeni bir kullanıma soktu.

     Çünkü Kâbe’nin o
hâle getirilmesi, Kâbe’yi o halden sorumlu tutmamızı gerektirmezdi.

     Suçlu Kâbe değildi. Onu bu hâle
getirenlerindi.

     Onların
hâkimiyetine son verilince,

     Kâbe’ye tabii ve
tarihî fonksiyonunu işleyecek şekil verildi.

     Böylece Kâbe aslî
hâline kavuşturulmuş oldu. Fakat puthane yapılışından dolayı,

     Sorumlu tutularak
cezalandırılmadı. Sadece tekrar aslî hizmetine döndürüldü.

     Demek ki, bu
durumdaki yerleri gözden çıkarıp yakıp yıkmak değil,

     Aslî vazife ve
görevlerine döndürmek asıl olmalı.

Herkes Biliyor Kaptanın Yalan Söylediğini

Türkiye’nin kaderi için çok önemli bir
seçimin arifesindeyiz.

Hala hepimizin kafasındaki en önemli soru,
demokrasimiz açısından en temel sorun olan “seçim güvenliği.”

Muhalefet sandıklara sahip çıkabilecek mi? Sandık ve seçim kurullarının içine
yerleştirilmiş görevlilerin oyların sayımında, sayım tutanaklarının
tutulmasında ve sonuçların dijital ortama geçirilmesinde
(bilgisayara
yüklenmesi aşamasında) hile yapmasına engel olabilecek mi?

Hadi muhalefet bu aşamada başarılı oldu. Ya
oy çuvalları taşınırken veya YSK’nın seçim programına müdahale ile
sonuçlar değiştirilebilecek mi? “AA ile koordinasyonlu ve sistematik şekilde
manipule edilerek oy kaydırma işlemi” yapılabilecek mi?

Bunlar demokratik bir ülkede konuşulacak
konular mı?

Bu konuları tartışanları duydukça
utanıyorum. Biz demokrasisi eksik de olsa doğru, dürüst ve güvenilir seçim
yapan ülkelerden biri idik. Ne oldu da bu güveni kaybettik?

Seçimin güvenli bir şekilde yapılması ve sandıktan çıkan oylara göre milli
iradenin tam olarak tecelli etmesi
öncelikle devletin ve iktidar partisinin
görevi değil mi?

Niye bunlardan bir ses çıkıp da “merak
etmeyin ey halkım! Siz kimi tercih ettiyseniz O kazanacak” demiyor.

Niye devleti yönetenler, on yıllardır
başarılı bir şekilde en kıdemli hâkimin seçim kurulu başkanı olması kuralını
değiştirdi?

Anadolu Ajansı’nın YSK’dan veri almadığını öğrendik. Ama
kimden aldığı açıklanmadı. Neden bu ajansın haberleri ile seçimin manipüle
edildiği kanaati yerleşti?

****************************

Adalet İstemeyen “Dinidarlar”

Niye iktidar kanadı her seçim öncesi Seçim
Kanunu
’nu değiştirip tam bir mühendislik çalışmasıyla kendi partilerini avantajlı
kılacak değişiklikler yapıyor?

İktidara oy veren seçmenler, seçim
kampanyasında devletin her türlü imkânını, parti yararı için kullanan liderlerinden

adil olmasını istemezler? Neden milletvekili adayı olduğu halde devlet imkânlarıyla
seçim kampanyası yürüten Bakanlardan
istifa etmelerini, rakipleriyle eşit şartlarda
yarışmasını talep etmezler?

Müslüman ve mütedeyyin seçmenler hemen her seçimde “hiçbir şey
olmadıysa bile mutlaka bir şeyler olduğunu” çok iyi bilirler.
Trafolara
giren kedilerin, saat 20’de Anadolu Ajansı bilgi akışının kesilmesinin ve
aynı anda CHP ve diğer partilerin YSK Seçim Programına bağlantısında kesinti yaşanmasının
anlamını da bilirler. Ama “Atı alanın Üsküdar’ı geçmesinden” sadece mutlu
olurlar?

Çünkü AKP’nin fetvacıbaşı olan Hayrettin
Karaman’ın “İktidara zarar verecekse haksızlık ve yanlışlardan
şikayetle doğruları söylemek caiz değildir”
anlayışını benimserler.

****************************

Kul Hakkı ve Halka Yalan Söylemek

Kul Hakkı’nın İslam dininin en temel kavramlarından
biri olduğunu bilen mütedeyyin insanlar milletin varlığını “yandaşlara”
peşkeş çekildiğini gördüğünde
neden tepki göstermez?

Sınav sorularını çalanlara, devlet kademelerine sözde mülakatlarla
liyakatli olanlar yerine partilileri alanlara neden destek verirler?

Neden mütedeyyin insanlarımız kanun ve
kurallara aykırı binalar yaparlar?
Neden
imar aflarını çıkaranı alkışlarlar?  Bu alkışladıkları kişiyi, imar aflarının
depremin felakete dönüşmesindeki etkisini gördükten, on binlerce insanımızın
ölümüne ve milyarlarca liralık milli servetin yok olmasına sebep olduktan sonra
“artık imar affı yok” demesini de alkışlarlar?

2010 yılında ve sonraki seçimlerde “yerli
uçak göklerde”, “yerli traktör tarlalarda”
gibi sloganlarla dolu afişleri
bilenler benzeri yeni sloganları neden sorgulamazlar?

İktidar İzmir’de 2020’de yaşanan deprem
sonrası başlanan 5 bin konut vaadini de yerine getirememiş, iki yılın
sonunda ancak 2 bin 245 konut teslim edebilmiş.
Halkımız bu iktidarın, bir
yılda 700 bin konut yapacağına nasıl inanır?
“Finans bulunabilir mi? Dövizimiz
var mı? 700 bin konut için 750 bin usta işçi demir, çimento vd malzemeler var
mı” diye sormazlar?

TÜİK’in verdiği gerçeği yansıtmayan enflasyon rakamlarına
göre
maaşlara zam yapıyorlar. İşgücünün Milli gelirden aldıkları payı 5
senede %45’den %25’e düşürdüler.
Bu payı da sermaye sahiplerine
aktardılar. Dar gelirli kesim kendi tencerelerinden çalınan aşının, çocuğunun
eğitim hakkının elinden alınmasına neden tepki göstermez?

“Dünya lideri” diye övdükleri zatın diğer
aday veya liderlerle birlikte TV’de birlikte tartışma yapmaktan kaçınmasını
neden
sorgulamazlar?

On sene önce 2023 için konulan ekonomik
hedeflerin
yarısına bile ulaşılamamış. “Hedefimiz 2023 yılında 2 Trilyon
dolar
milli gelire ulaşmak” dediler. 2023 yılında Türkiye’nin yaklaşık 942
milyar dolarlık
bir GSYH’ye ulaşması bekleniyor.

“2023 hedefi olarak dünyanın ilk 10 büyük
ekonomisinden biri olmayı
”
vaat ettiler. Türkiye 17. Sıradan 21. Sıraya düştü. Şimdi hala “ilk
on ekonomi olmamıza az kaldı”
diyebiliyorlar.

Sahi “dinin en büyük günah saydığı eylemlerden
biri yalan söylemek”
değil miydi? Mütedeyyin insanlar alnı secdeli
yöneticilere “halka yalan söylemenin günah olduğunu” neden
hatırlatmazlar?

****************************

Ahlaksız Din Algısı

Şair, yazar ve müzisyen Leonard Cohen’in
şiirinde söylediği gibiyiz.

“Herkes biliyor, geminin su aldığını /
Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini…

Herkes biliyor, başının belada olduğunu… /
Herkes biliyor, neler yaşadığını…”

“Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu
/ Herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu…

Aydını, yazarı, gazetecisi, siyasetçisi,
işçisi, işvereni, köylüsü, şehirlisi herkes biliyor.

Fakat çok azı bildiği gerçeği
konuşabiliyor, yazabiliyor. Çünkü herkes haklıdan ve mazlumdan yana değil,
güçlüden yana olmayı seçiyor.

Çünkü dinin gayesinin “güzel ahlak”
olduğunu
bilmiyorlar veya işlerine gelmiyor. Ahlaksız bir dindarlık
olmayacağını ancak ahlaksız bir “dinidarlık” olabileceğini bilmiyorlar.

Çünkü çok azı dışında, inandıkları gibi
yaşamıyorlar. Bu yüzden yaşadıkları gibi inanmayı tercih ediyorlar.

Düşündüren Âyetler

     1. Er rahman. /
Rahman olan / sevgisi ve merhameti ile her şeyi yaratan Allah.

     2.
Alleme’l-Kur’an. / Önce Kur’an’ı öğretti.

     3. Haleka’l-insan.
/ Sonra insanı yarattı ve

     4.
Allemehu’l-beyan. / Bu yarattığına anlama, düşünme ve elde ettiği bilgileri
nasıl ifade edeceğini, konuşma ve yazma kabiliyetlerini nasıl kullanacağını
öğretti. (Rahman: 1, 2, 3, 4: Prof. Dr. Gazi Özdemir)

    “Rahman suresi, tâ
başında derin bir varlık sırrını, ifade ediyor. Rahman…Kur’an’ı talim etti.
İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti. Cenabı Hak, daha insanı yaratmadan önce
Kurân’ı Kerîmi kâinata talim etmiş (öğretmiş)tir…

    Kur’an, önce büyük
insan olan kâinata talim edilmiştir. Ardından küçük kâinat olan insana, beyan
öğretilmiştir ve insan, Cenabı Hakka muhatap hâle getirildikten sonra Kur’an
kitap olarak gönderilmiştir…

     ‘Kur’an, kâinatın
yaratılış plânıdır.’ diyen Süleyman Karagülle, Rahman sûresinin başındaki
âyetleri ele alırken diyor ki: ‘Bu âyetlerin dizilişi ile ilgili olarak
sorulacak birçok soru vardır. Neden Kur’an’ın öğretilmesi önce, insanın
yaratılması sonra zikredilmektedir?

     Rahman sûresinde
önce ‘Kur’an’ı öğretti’ ifadesinin olması buna işarettir.

     Önce kâinat
yaratılıp sonra Kur’an indirilmiş değildir. Kâinat insan için yaratıldığından
Kur’an’da: ‘İnsanı yarattı.’ denilmektedir. Kur’an kâinatın projesidir.
Yaratmadan önce irade buyurulmuştur. Önce proje, sonra inşaat yapılmıyor mu?

     Bu kadar bir
Kitab’a, bu kadar çok şey nasıl sığdı denilebilir? Kur’an bu soruya şöyle cevap
vermektedir: ‘Yaş kuru ne varsa, hepsi onun içindedir.’ (En’am: 59)

     İçindedir çünkü
bir müessese anlatılmış, diğerlerinin adları verilmiş ve kalanlar hep kıyas
yoluyla çıkarılsın istenmiştir. Beyanı öğretme budur.” (Abdullah Aymaz)

x         

     Bütün bunlardan
anlıyoruz ki, her şeyde öncelik, mânânındır. Nitekim, önce düşünür sonra
harekete geçeriz.

     Önce hayal eder,
karar verir, tasavvur eder, sonra gerçekleştirmeye çalışırız. Yani önce mânâ,
sonra madde.

     Zaten madde;
mânânın yani düşünce, hayal, tasavvur, plân ve programın tecellî, görünüş ve
şekillenişinden başka bir şey değildir.

     Tıpkı Yunus
Emre’nin ete kemiğe bürünüp, Yûnus diye görünmesi gibi.

     Tıpkı Esma-i Hüsna
/ Allahın güzel isimlerinin taşa, toprağa bürünerek kâinat olarak kendini
görünür kılması gibi.

     Tıpkı Esma /
Allah’ın güzel isimlerinin topluca ete kemiğe bürünerek, kâinatın özetin özeti
şeklinde, insan olarak tecellî etmesi gibi.

     İşte Hazreti
Allah’ın da ilminde, kâinat ve içindekilerden önce; onlar ve onlardaki tüm
maddîyat vardı. Yani yaratılacak her şey ilminde mevcuttu. Sonra zuhura
getirdi. Mânâlar müşahhaslaştı, cisimleşti.

     Demek ki, her
şeyden önce mânâ, sonra madde.

     İşte kâinat ve
insan; daha önce Allah’ın ilminde mânen var olan Kur’an’ın yani İlahî plân ve
programın taşa, toğrağa bürünmüş hâlidir.

     Demek ki, mezkûr
âyetlerde belirtildiği gibi, Yüce Allah önce Kur’anı talim etmiş, sonra insanı
yaratmıştır.

 

     Âyetler
düşündürüyor bizleri;

     Takip etmek gerek
İlahî izleri.

     Tüm yaratılmışlar
çiftler hâlinde

     Düşünmeli,
yaratılıştaki ikizlikleri.

Siyasetin Havası Kurşundan Ağır

Bütün
Türkiye 14 Mayıs 2023 seçimlerine odaklandı.

            Ne TC Merkez Bankasının çelik
kasalarla Tahtakaleden döviz toplaması, ne Kızılay Kan Merkezinde kan stokunun
bitmesi, ne de bir Kg. soğanın 35 TL den satılıyor olması. İktidarı zerrece
ilgilendirmiyor.

            Ve ne de 6 Şubat Pazartesi 11
vilayetimizde meydana gelen Türkiye için asrın depremi sayılan(çünkü
istatisklere göre başka ülkelerde daha yüksek şiddetli depremler olmasına
rağmen binaları daha az hasar gördü, daha az sayıda insan kayıplarına neden
oldu.) depremde kaybettiğimiz 50,390 kişinin kaybedilmesi.

            İktidar ittifakı(Cumhur) bu zor
seçimi kaybetmemek için hamle üzerine hamle yaparken, muhalefet(Millet İttifakı)
da 21 yıllık AKP saltanatını devirmek için alışılmışın dışında bir çalışma
yürütüyor.

            Tabir caizse her iki ittifak ta
kazanmak için şeytanla dahi gerdeğe girmeğe çoktan hazırlar. Evet, rakibine
üstün gelmek için her türlü oyun kurmada akla, hayale gelmedik atraksiyonlar
yapıyorlar. Ancak bu yaptıklarının bazıları Türk Milletinin değerlerini
aşındırıyor olsa da ne gam!

                İtalyan
Felsefeci Niccolò Machiavelli’yi
sevmeseler de şu sözünden gram geri adım atmıyorlar: “Kazanmak için her yol mubah.”

            İşin başında belirtelim ki, Recep
Tayyip Erdoğan’ın anayasa hükmüne göre 3. Defa Cumhurbaşkanlığına aday olmaması
gerektiği halde, yandaş hukukçular bunun aksini iddia ediyorlar. Olur mu, olmaz
mı bilemeyiz ama iş eski İstanbul Baro başkanı Turgut Kazan tarafından AİHM’me
kadar çoktan taşındı bile.

            Hayal satıyorlar.

            Menfur bir cinayete kurban giden
eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Merhum Sinan Ateş’in “Polis Tutanağı” önce
kayboluyor, daha sonra emniyet tarafından tekrar yerine konuluyor, ama olay
hala fulü vaziyette yerini koruyor. Tahminim o dur ki, kuvvetliyi korumak için zayıflar
yem olarak kullanılacak. Mesele, hukuka değil, kitabına uydurulmaya
çalışılıyor.

            Konuşmaya gelince suçluların,
teröristlerin ayakkabı numaralarını, aldıkları nefese kadar her şeyi bilen
devlet, bu menfur vakada ince hesaplarla meşgul ki, cinayet halâ aydınlatılmış
değil.

            Öyle anlaşılıyor ki, bu cinayetin
aydınlatılması da iktidar kanadının diğer vaatleri gibi seçim sonrasına
bırakılacak.

            Büyük iddialarla hazırlanmış AKP
Seçim Beyannamesine birazcık eleştirel yönünden bakıldığında insan gülmekten
kendini alamıyor.

Deniliyor ki:
“Önümüzdeki dönem kamudaki personel
alımlarında mülakat sistemi kaldırılacak
.”

            İyi de 21 yıl önce hükümeti devraldığınızda
zaten kamuya personel alımlarında mülakat sistemi yoktu. Yıllarca yüksek puan
kazanmış gençlerin umutlarını kırarak, bazılarının intiharlarına sebep olmuş bu
çarpık zihniyet uygulamasını yandaşlarınızın çocuklarına kapı aralamak için sizler
icat ettiniz.

            İddia ediyorum ki bu haksız
uygulamayı şayet kazanırsanız yine kaldırmayacaksınız. Aksi takdirde yandaşlarınızın
çocukları nasıl hâkim, nasıl kaymakam olacaklar?

*

Millet
İttifakı çatısı altındaki muhalefet Partilerine gelince:

            İki seneyi aşkın süredir “Güçlendirilmiş Parlamenter Hükümet Sistemi”
üzerinde yaptığınız çalışmalar umulur ki seçim kazanıldığında meyvesini vermiş
olsun. Aksi takdirde Cumhurbaşkanını belirlemedeki gel-git’ler gibi olursa çok
büyük fiyasko olacağı kesin. Türk milleti bu adar başarısızlığı asla hak
etmiyor.

            Milletvekilliği sıralamasında ise
gerek Cumhuriyet Halk Partisinde gerekse İYİ Partide partililerin itiraz
seslerinin yükselmesinin büyük ölçüde haklılık payı var.

            Öncelikle şunu belirtmek isterim ki,
DEVA Partili eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in Türkiye’nin gözbebeği ve odak
noktası Çankaya’dan aday gösterilmesi çok büyük yanlış olmuştur. Sessiz sedasız
başka bir vilayetten aday gösterilseydi bu kadar tepki toplayacağını
sanmıyordum. Kaldı ki onun döneminde yapılan adaletsizliklerden CHP çok şikâyetçiydi
ve üstüne üstlük birde Ankara’dan İstanbul’a “Adalet Yürüyüşü” yapılmıştı.

            İkinci milletvekili rahatsızlığı da
İYİ Partide olmuştur.  Büyük umutlarla İYİ
Parti’nin kuruluşunda yer almamızın nedeni, liyakatsizliğe haksızlığa ve
adaletsizliğe son verilsin, vatanımız emin ellerde iyi yönetilsin diyeydi. Ama
milletvekilliği sıralamalarında gördük ki, yine aslan payını aslan olmayanlar
almış.

            İYİ Parti’nin kuruluşu kolay olmadı,
kimi vilayetlerde salon verilmedi, kimi vilayetlerde elektrikler kesildi, kimi
yerlerde ise miting alanları kamyonlarla engellendi ama parti kuruldu. Bu
mücadelenin hiçbir yerinde bulunmayıp, “görelim bakalım ne yapacaklar” diye
uzaktan seyredenler, il başkanı veya ilçe başkanı olduktan sonra partiye üye
olmalarına rağmen milletvekilliği sıralamasında ilk sıralarda yer almaları
vicdanları yaralamıştır.

            Şu kesin olarak bilinmelidir ki hiç
kimse vaz geçilmez ve yeri doldurulmaz değildir. Büyük tepkilere rağmen neden
Ordu, Amasya, Gaziantep ve Kocaeli gibi vilayetlerde bariz yanlışlıklar yapılır
anlaşılır gibi değil.

            Sağlıklı kalın. 

Kolayı Zorlaştırma Gafleti

0

Hayat, zor mu? Bu hayat çekilmez, diyenlerden misiniz?
“Istırabım doğuştan / ben doğarken ölmüşüm.” dizelerini sıkça mı terennüm
ediyorsunuz?

Zor olan, hayat değil; hayatı zorlaştıran, insan. Allah,
insan için kolayı diler, “Gücünün yeteceği kadarını teklif eder. (Bakara 286)
İnsan, insanın niçin kurdu olsun ruhu olmak varken? Zorluk ve kolaylık, iyilik
ve kötülük, güzellik ve çirkinlik, dostluk ve düşmanlık bize göre anlam ve
değer kazanıyor. Biz ürettiğimiz için korku, öfke, zor, çirkin var. Biz
üretirsek, merhamet, diğerkamlık, sevgi, değerbilirlik de var. Her değerin
kaynağı da merkezi de insan olarak “biz”iz.

Hayat sınavının çok kolay olan sorularını zorlaştırarak,
kendimizi sınıfta bırakıyoruz. Arkasından niçin sınıfta kaldım, diye ağlıyoruz.
Ancak, bu sınıfın tekrarı yok. Kas ve kemiklerini güneşte iyice ısıtan yılan,
çevre kontrolüne çıkar. Bir marangoz atölyesine uğrar. Olacak ya, kuyruğu
marangozun iki tarafı dişli testeresine çarpar ve yaralanır. Yılan öfkelenir,
testereyi ısırır, ağzı kanla dolar. Kendisine saldırıldığını düşünen yılan,
testereye dolanır, güya onu hareketsiz hale getirecek, sıkboğaz edecektir.
Ancak, testere yılanın her yerini deler ve kanlar fışkırmaya başlar. Yılan, kan
kaybından ölür. Bir anlık öfke, intikam duygusu ölümüne sebep olur yılanın.
Olay ve olgular, sabırla, empatiyle anlaşılmayı gerektirir. “Teenni” diye bir
kelime var dilimizde, “acele etmemek” anlamında.

Yurdumun insanı teenniden yoksun. Ben de dâhilim buna.
Birbirimizi anlamaya çalışmıyoruz, dayatmacıyız; karşıt düşüncelere saygı
göstermiyoruz, inhisarcıyız; başkalarının haklarına kör ve sağır davranıyoruz,
benciliz; kişilere ve eşyaya işimize yaradığı kadar değer veriyoruz,
çıkarcıyız; bir vadi dolusu altınımız olsa yetinmiyoruz, tamahkârız; veren elin
alan elden üstün olduğunu birbirimize anlatıyoruz, ancak bunu hayatımıza
indirmiyoruz…

“Dövene elsiz gerek / Sövene dilsiz gerek” diyen Yunus kadar
olmaya da gerek yok hayattan şikâyetçi olmamak için. Kirlenmemiş bir fıtrat;
aşırılıktan kaçınılan yaşam, hesabı kolay verilebilir sınav için yeterli.

Evin hanımı, farenin, buğday çuvallarına verdiği zarardan
bıkmıştır, beyine bir kapan almasını söyler. Kendisinin ölümü için verilen
kapan siparişini duyan fare telaşlanır, tavuktan yardım ister. Tavuk, fareye
yüz vermez, “Bu senin problemin, ben sahibimden memnunum, yemimi de vaktinde
yiyorum, yumurtamı yapıyorum.” der. İstediği desteği alamayan fare evin ineğine
gider, “Ne olur, ev sahibine engel olun.” der. İnek, farenin telaşına anlam
veremez, onu tersler. Kapan eve getirilir, fare için sıkıntılı günler
başlamıştır. Ancak, bir yılan gelir, kuyruğunu kapana kaptırır, bu acıyla evin
hanımını ısırır. Hanımını baygın halde gören adam, ona bir tavuk suyu çorba
yapmak ister, tavuğu keser. Yılanın zehirlediği kadın birkaç gün sonra ölür.
Cenazeye gelenlere ikramda bulunmak gerekecektir. Adamın aklına ineği misafirlere
ikram etmek gelir. İneği keser. Fare, hem kızgın hem üzgün hem şaşkındır.

Hayatı güzelleştiren ve kolaylaştıran biraz da paylaşmak,
başkasını anlamak, başkası için var olduğunu bilmek, yaşatmak için yaşadığına
inanmak değil midir? Hayat, oldurmak mıdır, öldürmek midir? Oldurmayan bir
ruhun yaşattığı beden; insanlığa leş, tarihe çöptür.

Küçük şey diye bir şey yoktur; hele lüzumsuz hiç yoktur.
Martıların kanat çırpmasıyla okyanuslarda dalgaların oluşacağını idrak etmek, hazineleri
keşfetmekten daha değerli. Hayat, bumerangla oyun sahasıdır. Yaptığın iyilik de
kötülük de gün gelir seni bulur. Fare onun için, hem kızgın hem üzgün hem
şaşkındır. Keşke tavuk ve inek bunu bilseydi, evin hanımı ve beyi bunu idrak
edebilseydi. Adam hanımını kaybetmez, kadın canından olmazdı. Şimdi hepsi
yaşardı.

Siyaset, akademi ve medya alanında yer işgal edenler, toplumun
vitrinindeki modellerdir. Onlar, bizi hem temsil eder hem bize kılavuz olurlar.
Yarınlarımızın mimarıdır bu kişiler. Hayat sahnemizin ekran yüzü olan bu
kişilerin ağzından çıkan her söz, bizi düşündürür, etkiler. Onların
söyledikleri adeta bir ayet hükmündedir. Kimlik ve kariyerleriyle seçkinler
kategorisinde yer alırlar. İstenir ki davranış ve sözleriyle mensubu
bulundukları topluma yaşama sevinci versinler, aidiyet hissi tattırsınlar,
zehri bal eylesinler. İçimizi karartmasınlar, egolarının esiri olmasınlar,
olayların ve olguların künhüne vakıf olsunlar, bilmediğimizi ve görmediğimizi
bize hem bildirsinler hem gördürsünler. Zor şeeyler değil bunlar, olması
gerekenler.

Bir süreç yaşıyoruz, seçim sath-ı maili deniyor.
Siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler medyamızı işgal ediyor. Dinliyorum
kendilerini, zaman ayırıyorum onlara. Televizyonu kapatırken “Ben bunları niye
dinledim ki?” diyorum. İçimin karardığını, sinirlerimin gerildiğini
hissediyorum. Stüdyo değil sanki bulundukları yer, arena. Zihinlerde ve
gönüllerde saygın yer edinenleri istisna tutuyorum, pek çoğu, kırmızı görmüş
boğa gibi birbirlerine saldırıyorlar. Güzel güzel konuşmak, sabırla dinlemek
varken ne güzellik ve sabır bulabiliyorsunuz ilişkilerinde. Konuşan da dinleyen
de mutlu olmuyor. İsraf edilen zaman, kendilerine güven duyulan kimliklerin
yıpranması karamsarlığımıza yol açıyor.

Böyle olmamalıyız. Hayat orkestrasının her enstrümanını
yeniden akort etmeliyiz. Zor değil; iyi niyet, samimiyet lazım. Uzağa gitmeye
gerek yok, fabrika ayarlarına dönmek yeterli. Adı, fıtrat. Yoksa kendini
katleden yılan, şaşkınlık yaşayan fare hikâyeleri bitmez.