22.3 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 269

Önseçim mi, Merkez Yoklaması mı?

0

Genel seçim
tarihinin yaklaştığı şu günlerde herkes Altılı Masa’nın Cumhurbaşkanı adayına
odaklanmış vaziyette. Gün sekmiyor ki Altılı Masa’nın adayı kim olacak sorusu
TV’lerde tartışılıyor olmasın.

            Ancak her ne kadar cumhurbaşkanlığı
seçimi kadar merak uyandırmasa da genel seçimlerde illerimizden meclise
göndereceğimiz milletvekillerimiz ve bu milletvekillerinin mensubu olduğu partilerden
aday adaylığı süreci var.

            Bu konuda diğer partilerden önce İYİ
Parti yurt genelinde bütün il ve ilçe teşkilatlarında kongre kararı alarak genel
seçim sürecini başlatmış bulunuyor. Milletvekili olma hayali olan il ve ilçe
başkanları bu kongrelerde aday olmuyorlar ki adaylık için istifa ettiklerinde yerleri
boş kalmasın.

            Şu da açık seçik belli oluyor ki tekrar
il başkanlıklarına aday olmayan eski başkanların büyük çoğunluğu potansiyel
birer milletvekili aday adayı.

            Yalnız milletvekilliği seçimi
konusunda zihnimi sürekli kurcalayan bir mesele var ki onu sizlerle paylaşmak
isterim. Biliyorsunuz ki, milletvekili adayları bulundukları illerden iki türlü
seçilirler. Birincisi Merkez yoklaması usulü, ikincisi önseçim usulü.

            Yakın çevremde kendimce bir kamuoyu
araştırması yaptım
. İlk etapta büyük çoğunluğun tercihi önseçim yoluyla
aday belirlensin çıktı. Yani herkes demokratik usullerle adaylarını belirlemek
istiyordu. Genel merkez atamalarına şiddetle karşı çıkılıyordu.

                Sonra
önseçim isteyen bazı kişilerle olayın detayını konuştum(5N-1K): “Farz edelim şu
partinin il başkanı milletvekili adayı. Bulunduğu ilde iki, üç dönem il
başkanlığı yaptı. Herkesçe az-çok tanınıyor, partili delegelerin büyük oranda
oyunu da alır. Ama hiçbir özelliği olmayan birisi, yarın seçilip meclise
gittiğinde bu kişi mecliste ne yapacak?”

                Anladım
ki işin o yanını düşünen kimse yoktu. Vatandaş, sadece il ve ilçe başkanı
olarak tanıdığı, belki bir çayını içtiği veya herhangi bir resmi dairede işine
yardımcı olan bir vekil adayına oy verecek. Ayrıca her şeyden önce
milletvekilliğine aday olmak isteyen kişinin öncelikle kendisine sorması
gereken soru sizce de şu olması gerekmez mi: “Ben seçilip meclise gittiğimde ne yapacağım, memleketin hangi
problemine parmak basabilirim, şayet bakan olursam bu bakanlığı lâyıkıyla
yapabilir miyim?

                Evet,
demokrasi birçok yönüyle güzel bir rejim ama hatalı yönleri de yok değil.
Rahmetli Ergun Göze’nin bir değimiyle: Afrika’nın falanca yamyam kabilesine demokrasi
getirecek olsanız değişen hiç bir şey olmayacaktır, sadece kabilenin ismi insan
yiyen demokratik yamyam kabilesi olacaktır.”

                Demokrasi
gerçekten çok güzel bir rejim olsaydı, bugünkü iktidarın bunca yanlışlarına(Ekonomi,
hukuk, Milli Eğitim ve dış politika) rağmen 20 yıl bu ülkenin başında kalabilir
miydi? Veya mensubu olduğu tabanın inanç ve fikri eğilimine güvenerek Cumhurbaşkanı
her sıkıştığında demokles’in kılıcı gibi her konuda referandumu muhalefetin
tepesinde sallandırabilir miydi?

                Bir de
oyuncu ve manken Aysun Kayacı’nın bir tarihte söylediği söz vardı: “Ben demokrasiyi de sorguluyorum vergi
veriyorum niye vergisini vermeyen dağdaki çobanla’ benim oyum eşit mesela,
niye? Benden tabi ki de 10 kat fazla araştıran insanlar da var. Vergi veriyorum
ben hiç vergisini vermeyen biriyle oyum neden eşit? Vergimin nereye gittiğini
nasıl kullanıldığını öğrenme ihtiyacı duyuyorum. Ben sadece bunu sorguluyorum.

Belki katılmayacaksınız ama bence haklı. Bırakın oyuncuyu, mankeni ordinaryüs
Profesör olsanız demokrasi sayesinde herkesin oyu aynı derecede sayılıyor.

                Ama
Merkez Yoklaması sisteminde, Parti Genel Başkanı, MYK Üyeleri bütün vilayetleri
tek tek ele alıp oralardaki parti üyelerinden liyakat ve öngörü sahibi kişileri
tespit edip milletvekili adayı yapmaları daha uygun düşer kanaatimce.

                Bu
fikrime katılmayanlar mutlaka olacaktır ve faklı düşünme fikrine sahiptirler,
ben de kendi fikrime inanma hakkına sahibim.

                Bilmem
anlatabiliyor muyum.

                Sağlıklı
kalın.

Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural İle Kültür ve Dil Sohbeti

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Bir
yandan siyasetin ve TV yayınlarının, bir yandan gazete ve dergilerin, bir
yandan da sanal medya dedikleri iletişim sistemlerinin TÜRKÇE’ye çok zarar
verdiğini düşünenlerdenim. Öncelikle günlük dilimizin, sonra da aydın dili
olması gereken konuşma ve yazı dilinin yetersizleşmesi veya daralması konusunda
fikirlerinizi rica edecektim. Kültür ve dil kavramları üzerinde düşünmüş
olmanızdan dolayı bu iki kavramın çerçevesini çizerek sohbete başlamak daha
uygun olur.

Prof. Dr. Sadık Kemal Tural: Oğuz
Beyefendi, öncelikle teşekkür ederim. Sizin altmış yıldan fazla bir zamandır
dilin imkânlarını kullanarak, kültür hayatımızla ilgili tespit ve yorumlarınızı
okuyucuya ulaştırmak için çaba gösteren bir aydın olduğunuzu bilmeyen azdır.
Gerek şahsiyetlerin hizmetlerini unutturmamak niyetini taşıyan
araştırmalarınızda, gerek doğrudan dil konusunu ele alan çalışmalarınızda
titizlik gösterdiğinizi bilenlerdenim. Bir kısmı kitaplaşmış, çoğunluğu dergi
ve gazetelerde kalmış bulunan, duyarlılığınızın yansıdığı tefekkür ürünleriniz
için, ne kadar teşekkür edilse azdır. Türk varlığının fideliği olan Türkçenin
hem kendini koruyarak, hem de yabancı dillerin boyunduruğu altına girmeyerek
işlevini sürdürmesini isteyenlerdensiniz. Bu yüzden, sizinle söyleşmek, sohbet
etmek, sorularınıza cevap bulmaya çalışmak benim için zevkli bir görev
olacaktır.

Ansiklopedik
bilgiyle yetinenler de öğrenmişlerdir ki, yıkılmaz denilen devletler, rejimler
yıkılır; yerine, ya eskinin bir ölçüde devamı da sayılabilen yeni bir yapı
oluşur, ya büsbütün farklı bir yapılanma tarih sahnesine çıkar. Devletlerin,
rejimlerin, insanların ve bazı toplumların ve hattâ inanç sistemlerinin yıkılıp
yok olması, bilinen bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin yanı başında, yok olmayan
bir varlık alanı var: Bir ara hars, bazı gruplarca da ekin denilen, son doksan yıldır dilimize
yerleşen kültür kavramıyla karşıladığımız çok geniş ve derin bir benzeştirici
uyumlandırıcı değerler ve davranışlar dünyası. Kültür kavramına biraz yakından
bakalım: Bir insan topluluğuna özgü olan benlik, kimlik, kendilik yaratan
benimseyişler ve davranışların doğurduğu ve yoğurduğu kültürel kimlik
kazandıran benimsetme ve benzeştirmelerin tamamı kültürü oluşturur. Her kültür,
başka kültürleri düşünerek kendi
(ler)inkinin daha doğru, daha ahlakî, daha onurlu ve şerefli, daha dürüst, daha
güzel, daha iyi, daha faydalı, daha güvenli ve daha kolay olduğuna inanılan,
düşünülen değerlerin ve davranışların toplamından oluşan bir hayat alanıdır. Her
toplum çeşitli farklılıkların yol açtığı tabaka 
diyebileceğimiz çevrelerden oluşur. Köylük, kırlık,  dağlık yerlerde yaşayanlar ile kasaba, şehir
ve büyük şehirlerde hayat sürenlerin de, ihtitaç dünyası da, onların
karşılanmasına bağlı çalışmalar da az çok 
farklıdır.

Toplum tabakalarında az çok farklarla yaşatılan,
benimseme, davranma, benzeşme ölçüt ve ölçüleriyle oluşan kültür alanı, donmuş,
değişmeyen emir ve yasaklar değildir. Toplumlar tarih içinde akıp giderken, din
nitelikli farklılaşmaların, göçlerin, savaşların, salgın hastalıkların, büyük
kıtlıkların ve bilim ile teknolojideki buluşların kültürleri etkileyip
değiştirdiği bilinmektedir. .Bilginler, bilgeler ve onların
belirlediği hükümleri dikkate alıp kendi toplumundaki çürümeleri, eskilikleri,
eksikleri  ve yeni ihtiyaçları belirleyip
gereğini yapan liderler de kültür değişmelerine ivme kazandırmaktadır.  Değişim ve dönüşümlere rağmen, her kültür bir
topluma kendi olma, kendi kalma, benlik ve kimlik kazandırma işlemlerini
sürdüren bir özel yapılandırıcıdır.

 

Her kültür, yüzlerce yıllık yaşanmışlıkların var ettiği
kendine özgü özelleri ve özellikleri, benzeştirici kuralları, sembolleri ve
davranışları olan bir hayat alanıdır. Bu hayat alanının apaçık göstergesi dil adlı
sistemdir. İnanmayanlar farklı düşünmek hakkına sahiptir; ben de düşüncemi
paylaşmak hakkına sahibim: Rab adlı yazılımlandırıcı Allah’ın en gizli
armağanlarından biri dil denilen anlaşma aracıdır. Dil yalnızca bir anlaşma
aracı değildir, akıl işletici, fikir geliştirici, duygu yansıtıcı iletişim
sistemidir. Ahmet Tekin Hoca’nın Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru adlı on bir
baskı yapmış bulunan meal ve tefsir çalışması
olankitabında yer alan dil ile ilgili yüzü
aşkın âyetteki hükümlere baktım. Onlardan ikisine işaret edeceğim: Allah, Rum Sûresinin 22. âyetinde, “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve
renklerinizin farklı olması da O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir.
Bunda âlimler için ibretler ve dersler vardır.”
buyurmaktadır. İkinci çok düşündürücü hüküm ise Rahman Sûresinin dördüncü âyetindedir; bu âyetteki anahtar kelime beyan kavramıdır: “Allemehül beyan.”   “İnsana
dili, konuşmayı, düşünmeyi ve meramını anlatmayı da, Kur’ân’ı anlamayı,
açıklamayı da, varlıkları ayırıcı vasıflarıyla adlandırıp birbirinden ayırt
etmeyi de, O öğretti.

Arapların
lisan dediği konuşma veya yazma yahut işaretler yoluyla anlaşma sağlayan
sistemlerin ne zaman, nasıl ve niçin oluştuğu bilinmiyor ve bilinemez gibi
görünüyor. O sistemler, söyleyen/ileten ile işiten/ iletilen arasında kurulması beklenen iletişime esas olan
kelimelerden meydana geliyor. Bu iki âyetteki anlam katmanları, insanın aklına,
fikrine, irfanına ve ilhamına bırakılmıştır. Sohbet konumuz sebebiyle beyan kavramıyla ilgili şunları
da söylemeliyim:

Oğuz Beyefendi
siz pek iyi bilirsiniz ki, beyan kavramı çok boyutludur. Beyan kavramının ilk akla gelen karşılığı, ifade etme,
açıklama, söyleme yazmadır; ancak, sıradan insana değil, teşbih, mecaz, kinaye,
istiare ile telmih gibi anlam sanatları taşıyan ifadeleri kavrayacak, tefekkür
edecek insanlara yöneltilmiş bildirimler, iletiler beyandır. Bildirme, uyarma,
sorma niyeti taşımakla birlikte muhatabından/iletilenden zekâlarını işletmeleri
beklenen, saçma veya yalan olmayan, derinlikli ve güzel ifadelere beyan
denilmektedir. Sevimsiz, anlaşılmaz veya çirkin (küfür, argo, beddua)  ifadeler beyan sayılmamaktadır.  

Diller ve
onlardan biri olan Türk dili gerek fiil kök ve gövdelerinin, gerek ad verme
inceliklerinin, deyimlerin, atalar sözlerinin yoğurduğu bir beyan sistemidir.
Bu beyan sistemi, dua, şiir ve güfte dediğimiz bestelenmiş ifadelerin içinde
inceliklerini koruyarak varlığını sürdürmektedir. Kültür tabakaları sayıca
azaldıkça, beyan da ortak iletişim ve tefekküre en yakın çizgiye gelmektedir.

Çetinoğlu: Sosyal
ilimler ve teknoloji sahasındaki  gelişmeler, dilde yeni kavram ve
terimlere ihtiyaç hissettiriyor. Yeni kavram ve terimlerin bulunmasındaki
yöntemler ise problemlere yol açabiliyor. Yabancı dillerden alınırsa, dilimiz,
yabancı dillerin işgali altına girmiş oluyor. Türetme yoluyla bulunan kelimeler
ise isâbetli ve kabule mazhar olmayabiliyor veya Türk dilbilgisi kaidelerine
aykırı olabiliyor. Bir yandan da imlâ 
konusundaki beş on yılda bir değişen tavırların ve uygulamaların sonucu
olan karmaşa…  Bu
 meselelere bağlı  görüşünüzü lütfeder misiniz?

Prof. Tural: İnsanlık, ne, nasıl ve niçin sorularına cevap aradıkça kavrayarak öğrenmenin sonucunda yeni kavramlar oluşturulacaktır. Burada
bir incelik var, o kavramı, ad verme hakkını kullanıp ilk defa isimlendiren
hangi kültür ise, onun diğer dillere örtülü bir zorlamada bulunduğu görülüyor.
Bilgilerin ve onlara bağlı yeniliklerin her geçen gün sayıca ve çeşitçe farklı
yeni kelime ve kavram ile hem Türk dilini, hem de bilim, teknoloji ve bilgelik
üretmeyen toplumların dillerini zorladığı açıktır.

Terimler, bir
uzmanlık alanına ait kavramlardır; terimler, o alanın uzmanlarınca tanımlanmış
bulunan kavram nitelikli bilgi temellendirici anahtarlardır. Türkçe, kavram
üretilmesine de, tanım kazandırılmış terimler yapılmasına da elverişli bir
dildir. Eklemeli bir dil olan Türk dilinin imkânlarından faydalanılarak, yeni
kavramlar ve yeni terimler yapılması çok gereklidir. Yeni kavramlar ve
terimler, hem düşünce ve araştırma dünyamızı, hem de dilimizi
zenginleştirecektir. Terim yapma konusu birkaç kişilik dar bir topluluğun
yetkisinde olamaz, olmamalıdır. Bu işlemler merhum Mustafa Kemal Atatürk’ün
kurup O’nun vasiyetinden doğan gelirlerle varlığını sürdüren Türk Dil
Kurumu’nun yetkisinde olmalıdır. (Bir TÜRK BİLİM ve BİLGELİK AKADEMİSİ
kurulabilmiş olsaydı, o kuruluşun en önemli görevlerinden biri, hattâ birincisi
kavram ve terim üretme olurdu.)  Türk kulağına,
hançeresine ve mantığına aykırı gelmeyen, çok uygun ve kabul edilebilir özellikte
ve güzellikte terimler kazandırmak çok da kolay değildir.

Terim
kazandırma işlemleri; gerek Türkiye’deki sayısı 250’ye yakın Devlet ve vakıf
üniversitelerinde çalışan, gerek Türk dünyasından çağrılacak dil bilginlerinin,
dâimi olarak görev yapacakları, ihtiyaç duyulan alan bilginlerinin katkı
sunacakları çalışmalara dayandırılmalıdır. O çalışmaların ilk aşaması, Türk
dili bilginlerinin, ortak akıl ürünü olarak ortaya çıkardıkları terimlerin
-tanımları da yapılmış olarak- önce o alanın doğrudan ilgilisi olan fakülte ve
bölümlerin görüşüne sunulmasıdır. İkinci aşama ise, alan bilginlerince oydaşım (mutabakat)
sağlanan terim adlarının kamuyla paylaşılmasıdır. Bu paylaşmadan sonraki beş
yıl içinde, Türk Dil Kurumu tarafından, MEB’in yetkili kurumlarına yansıtılıp
eğitim ve öğretimin içine yerleşmesi sağlanmalıdır. Zevksizliklere ve zihne
yerleşmesi zorluk veya gülünçlüklere yol açan terimleştirme çabalarının, kısır
çekişmelerden başka bir yararı olmamıştır.

Çetinoğlu: Kavram
ve terim kelimelerinden başlayalım. Bu iki kelimenin mânâlarını lütfeder
misiniz?

S. K. Tural: Estağfurullah. Oğuz
Beyefendi, insan zekâsını ve ona bağlı davranışlarını işleten de, bu işleyişe
bağlı olarak diğer insan ve varlıklarla bağlantılar kuran da kelimelerdir.
Kelimelerin bir kısmı fiil, onları bir kenara koyalım. Bir dilin adlandırma
gücü ve işlerliği gerçekten çok özel bir alandır. İnsan isimlerinden, diğer
varlıkların adlarına kadar bir dilin benlik, kimlik ve kendilik enerjisini
gösteren isim koymalar, ad vurmalar çok dikkate değer bir alandır.

Kavram
kelimesinin karşılığı olarak Türk kökenli halklarca yaklaşık 900 yıl Arapçadan
alınmış olan mefhum kelimesi kullanılmıştır. Mefhum kelimesi fehame
kökündendir; fehim, anlayış,
kavrayış, incelikleri yakalayış; mefhum
da, bir kelimenin taşıdığı anlamı üstlenen, hükme bağlamayı sağlayıcı anahtar
kelime anlamına geliyordu. Halk arasındaki aklı
var, ama fehmi yok
(aklı var, ama
fikri yok
biçimi de var.) değerlendirmesinde kavrayış gücüne ve
değerlendirebilme yeterliliğine işaret eden fehimli olma (Fehham, Fahim, Fehmi)
kavrayışı bakımından mefhumlara yakınlık anlamlıdır.

Kavram, zihni
işlerliğe geçiren; duygu, düşünce ve hayal dünyasında özel karşılığı olan
kelimelerdir. Aynı kelime farklı alanlarda kavramlaşarak, farklı mânâlar taşır;
terim ise, târif kazanması sebebiyle, bir kavramı yalnızca bir alana âit duruma
getirir. Bir kelimenin terimleşmesi, tam bir tanımının yapılması ile mümkündür.

Günlük dilde
kullanılan yaklaşık 3000 kelimeye yakından bakalım: Ev âletlerimizden,
alışveriş, giyim kuşam, yeme içme, iletişim ve ulaşım ile siyaset ve hukuk
alanlarına binlerce kavram adı, -ne yazık ki- kökence Türkçe değildir. Tıp ve
eczacılık gibi meslek jargonlarına bile Almanlar karşılık oluşturucu terim
çalışmaları yaptılar, bir ölçüde başarılı da oldular. Fen ve tabiat
bilimlerinde de siyaset bilimi ile iktisat ve mâliye alanlarında da yabancı
dillerin boyunduruğu altında olduğumuzu söylemeye mecbur ve mahkûmuz.

Rahmetli
Atatürk’ün geometri terimleri konusundaki tekliflerinin tamamı, Türk dilinden
olmayan kelimeleri kovmuştur. O’nun bu büyük hizmetini inkâr etmeye kalkanların
beyninde bir ciddi hastalık vardır.

Sosyoloji,
psikoloji, etnoloji, antropoloji bilim dallarının adları da,  alana özgü anahtar terimlerin isimleri de,  Türkçe değildir. Fen bilimleri ile mühendislik
alanlarını varın siz değerlendirin.

Edebiyat
bilimine ait kavramların büyük bir kısmı terimleşmiş olmakla birlikte, 1965’ten
sonra yayınlanan edebiyat araştırmalarında gereğinden dolayı kullanılmış yeni
ifâde kalıpları ve türlerin ortaya çıkması, yeni kavram ve terimlere ihtiyaç
duyurmuştur.

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU İkinci bölüm yarın yayınlanacaktır)

Prof.
Dr. SADIK KEMAL TURAL

     1946 yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk ve
orta öğrenimini aynı şehirde tamamlayıp fark derslerinin imtihanını vererek
İlk öğretmen okulu diploması aldı.
Atatürk
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun
oldu.   Meslek hayatına Kırıkkale’de
Ortaokul Türkçe öğretmeni olarak başladı. 1972’de, Hacettepe Üniversitesi’nde
Türkçe dersleri öğretim görevlisi,
1973’de asistan, 1978’de Edebiyat Doktoru, 1982’de Yardımcı Doçent’, 1983’de Doçent, 1988’de Profesör oldu.

    
Kadrosu üniversitede kalmak kaydıyla Devlet Plânlama Müsteşarlığı’nda
daha sonra Almanya’da ‘Türk Çocuklarında Kültürel Kimlik ve Eğitim
Meseleleri Projesi
’nin, Gazi Üniversitesi’nde Sanat Târihi ve Felsefe
bölümleri ile Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı Gazi/TÖMER’in kurucu
başkanlığı yaptı. Kültür Bakanlığı yayın komisyonlarında görev aldı.

     Hacettepe,
Selçuk Üniversitesi, Gazi ve Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde Yüksek
Lisans ve doktora dersleri verdi. 

     1989’da
Atatürk Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür
Merkezi Bilim Kurulu Üyeliğine; Bilim Kurulunca da Yürütme Kurulu Üyeliğine seçildi.
Kadrosu üniversitede kalmak şartı ile Atatürk
Kültür Merkezi, Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu’na Başkan olarak tâyin edildi. 3 Ocak
2002 târihine kadar Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu
‘Yönetim Kurulu Üyeliği ve Kültür Komitesi Başkanlığı yaptı.

     Türkiye’de
ve yurt dışında, yüzü aşkın millî ve milletlerarası paneller, sempozyumlar,
kongre ve bilgi şölenleri düzenledi, bildiri verdi, tartışmacı olarak yer
aldı, dergi yöneticiliği yaptı, toplantıların kitaplarını hazırladı.

     Eserleri ve çalışmaları sebebiyle
kendisine Türkiye Millî Kültür Vakfı, Kayseri Sanatçılar Derneği,  Türk Ocakları Genel Merkezi,
Kazakistan Bilimler
Akademisi, Motif Halk Oyunları
Eğitim Derneği/Vakfı, Türk Folklor Araştırmaları Kurumu, Kazakistan Bilimler
Akademisi, Kırgızistan Devleti
Millî Devlet Üniversitesi, Kazakistan
Ahmet Yesevi Üniversitesi,  Dağıstan
Bilimler Akademisi tarafından armağanlar, unvanlar verildi. Kırgızistan
Devlet Ödülü’ne lâyık görüldü. İLESAM’ın yedi kurucusundan biridir.
Pekçok dernek ve vakıfta kurucu, üye ve başkan olarak hizmet verdi.

     16.650
kitap, 11.100 adet süreli yayından oluşan kütüphanesini, Çankırı Karatekin
Üniversitesi’ne,  Eski Harfli Türkçe
1450 kitap ile 250’ye yakın sözlük ve ansiklopedik sözlük gibi eserlerini
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Millet Kütüphânesi’ne bağışladı. 

     Atatürk
Yüksek Kurumu Başkanlığı kuruluşundan 2011 yılında emekli oldu. 300’ü aşkın
makale, deneme, takriz/sunuş, konuşma ve söyleşi metni, iki düzine kitabı
yayınlandı. 

 

 

Kısaca Mevlânâ

0

     Hz. Mevlânâ, 30
Eylül 1207, Belh – 17 Aralık 1273, Konya.

   “Mevlânâ kâmil
mânâda âlim, sûfî ve şairlik özelliklerine sahip bir şahsiyettir..Mevlânâ’daki
dinî-tasavvufî düşüncenin kaynağı Kur’an ve Sünnettir. ‘Canım tenimde oldukça
Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım…’ beytiyle
bunu dile getirmiş; (İlmin kapısı Hz. Ali’nin tayin ettiği kadıları / hâkimleri
görev yerlerine gönderirken söylediği: ‘Müslümanlara karşı âdil olun, onlara
adâletli davranın; çünkü onlar sizin din kardeşleriniz. Müslüman olmayanlara
da, adâletle muamele edin. Çünkü onlar da, sizin insan olarak kardeşleriniz’
diyerek, nasıl bir tavır içinde olmaları gerektiğini belirttiği gibi, Hz.
Mevlânâ da:)

    “ ‘Pergel gibiyim
bir ayağımla şeriat (din) üstünde sağlamca durduğum hâlde, öbür ayağımla yetmiş
iki milleti dolaşıyorum.’ diyerek bir Müslüman olarak insanlığı
kucaklayabildiğini belirtmiştir. (Çünkü) Eflâkî ‘Onun soyunun anne tarafından
Hz. Ali’ye ulaştığını’ söyler.

    “Mevlânâ’ya göre
her ne kadar görünüşte ayrılık olsa da, varlıkta birlik (vahdet-i vücûd)
esastır.

    “İman-küfür,
hayır-şer gibi ayırımlar bize göredir.

    “Allah’a nisbetle
hepsi birdir. Kötülük, iyilikten ayrılmaz.

    “Kötülük olmadan
kötülüğü terk etmek imkânsızdır. Yine küfür olmadan din olmaz.

    “Çünkü din küfrü
bırakmaktır. Bunların yaratıcısı da birdir.

    “Ona göre ikilikten
kurtuluş (gerçek tevhid) kulun kendi varlığından soyulmasıyla gerçekleşir.

    “Birlik, ittihat ya
da hulûl değil kulun kendi izafî varlığından geçmesidir.

    “Allah’ın yanında
iki ‘ben’ söz konusu olamaz. Bu konuyla ilgili olarak, “Sen ‘ben’ diyorsun, o
da ‘ben’ diyor. Ya sen öl ya da O ölsün ki bu ikilik kalmasın. O’nun ölmesi
imkânsız olduğuna göre ölmek sana düşer!” demekte ve tasavvufun hedefi olan
“ölmeden önce ölme” ilkesine vurgu yapmaktadır. Mevlânâ’ya göre kul,
benliğinden sıyrılmakla gerçek anlamda irade hürriyetine kavuşmaktadır. Çünkü
ferdiyetten kurtulup mutlak varlığa kavuşan kimsenin iradesi tıpkı varlığı gibi
Allah’ta fani olmuştur. Onun irade ve ihtiyarı Allah’ın irade ve ihtiyarıdır.
Bu mertebede kul, cebirden de ihtiyardan da söz edebilir. Ancak ferdiyetinden
kurtulmadan yaptıklarını Allah’a isnat etmek yalancılıktır.” (Prof.Dr. Reşat
Öngören)

    “Mevlânâ ve
meslektaşları kâinatta olup-biten olaylara ‘tecelli’ diye bakarlar.

    “Can sıkıcı
olanlarına ‘celâlî’, gönül açıcı olanlarına ‘cemâlî’ adını verirler…

    “Mevlânâ’nın
meslektaşlarına göre Kâinatta ortaya çıkan bütün celâlî tecelliler aynı zamanda
cemalî tecellileri barındırırlar. Bu tespit şu âyette ifade edilen gerçekle de
bağdaştırılabilir:

     ‘…Hoşunuza
gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olabilir, hoşunuza giden bir şey de sizin
için şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz!’ (Bakara, 2 / 216)

    “Niyazî-i Mısrî ise
bu hakikati gül ve diken (har) benzetmesiyle XVII. Yüzyılda şöyle anlatıyor:

     ‘Cemâli zâhir olsa
tiz celâli yakalar anı. Nerde bir gül açılsa yanında har olur peyda.’

     “Bilindiği gibi
İslâm medeniyetinin üç dili vardır: Arapça, Farsça ve Türkçe…

     “Selçuklu Devleti
için büyük bir sıkıntı teşkil eden Babaîler hareketi içinde büyüyen ‘gül’ ise
Yunus Emre’dir.

    “Bu medeniyetin
üçüncü dilini kullanarak aynı gönül felsefesini insanlara anlatan Bizim Yunus,
tasavvufî düşüncenin bütün ‘derin’liklerini manzum olarak terennüm etmiş,
inciyi bulmak isteyenlere rehberlik yapmıştır (öl. 1320):

     

     Yoldaş olalım
ikimiz gel dosta gidelim gönül

     Hâldaş olalım
ikimiz gel dosta gidelim gönül

 

     Gerçek erene
varalım hakkın haberin soralım

     Yûnus Emre’yi
alalım gel dosta gidelim gönül “

 

     (Mustafa Kara)

Öfke mi Aptallıktan, Aptallık mı Öfkeden?

Bana mı öyle geliyor, yoksa toplumumuzun zekâ seviyesinde düşüş mü var?

Yandaş televizyonları bir yana bırakın. Onların haberleri zaten konserve. Konserve haberlerle yayım saatini dolduramayınca trafik kazalarına, yangın ve cinayetlere yükleniyorlar. Türkiye’dekiler yetmezse Hindistan’dan, Çin’den veriyorlar… Bunlara basılı gazete devrinde “üçüncü sayfa” haberi denirdi. Şimdi, iktidarımızın nutukları öncesinin dolgu maddesi.

Parlak fikir: Ağlayan sunucu

Ancak muhalif televizyonlarda da aman aman zekâ pırıltıları görmüyorum. Bir konu yakalanıyor. İki gün, üç gün, dünyada başka bir şey yokmuş gibi onun suyu çıkarılıyor. Haberlerle yetinilmiyor. Aynı konuda “uzman” toplantıları ile devam ediliyor. Haber dediysem haberler de haber değil. Popüler bir haber sunucusunun uzun uzun şikâyetleri. Size haber vermiyor, omzunuzda ağlıyor. Gözyaşları eksik. Belki yakında ağlayan sunucular da çıkar. Vallahi ağlayan sunucu diye meşhur olur; iyi reyting yapar.

Gelelim internet gazetelerine. Gazetecilikte bir kural var diye bilirdik. Haberi, daha başlığı okuyunca öğrenirsiniz. Başlıktan sonraki ilk paragrafta, 5N-1K vardır: Ne, neden, nasıl, nerede, ne zaman ve kim? Haberin devamında ayrıntıları alırsınız. Günümüzde, başlıktaki gaye haberi saklamak, mümkünse hiç ipucu vermemek. “Bakın ne oldu?”, “İnanılmaz gelişme!”, “Uyarı yapılmıştı! İstanbul dehşeti…”, “Paslanmış gemiler çölüne dönüştü.”, “Beşiktaş’a da kazandırdı.”, “Kazayla ya da şans eseri keşfedildi.” Bu başlıkların bir kısmı ezberimden. Son dördünü bir gazetenin, internet sitesindeki gerçek başlıklardan aldım.

Kiraları terörist ev sahipleri yükseltiyor

Haberi tıklayıp okuyorsunuz. Bittikten sonra, haberin altında, çarpıcı başka haber/ reklamlarla karşılaşıyorsunuz. Bir haftada 15 kilo verdiren mucize… Neymiş o? Tıkla da oku. Resimdeki fareyi ancak üstün zekâlılar 10 saniyede buluyor. Acaba buna kanıp fare arayan kaç üstün zekâlı vardır?

Siyasilerin demeçlerine gelelim. İhtiyaç maddelerindeki fiyat artışını, FETÖ’cü, üç harfli süpermarketler yapıyormuş. Belli ki kira fiyatlarını da PKK’lı ev sahipleri yükseltiyor. İlaç fiyatlarını Gezi’ci eczacılar. Alayı tutuklanmalı!

Diyeceksiniz ki dinleme, okuma, saçmalama hürriyeti var… Beni asıl üzen şu: Birileri bunları yazdığına, söylediğine, gösterdiğine göre demek ki bunları tüketen, bunlardan etkilenen birileri de var. Bunlara inanıp “Demek böyle imiş…” diyen bir kalabalık da var. İşte, toplumun seviyesindeki düşüş diye gördüğüm şey bu.

Toplumun seviyesi düştüğü için mi böyle laflar ediliyor, yoksa bunları dinleye dinleye mi toplumun seviyesi düştü? Tavuk-yumurta bilmecesi.

IQ 83

Zihnimden bu kara bulutlar geçerken ta gençliğimde şöhret olan bir bilim kurgu romanını hatırladım. Bir ara okuduklarımın yüzde doksanı bilim kurguydu. Hatırladığım, Arthur Herzog’un 1978 basımı “IQ 83” eseri. Herzog’u belki “Katil Balina Orca (1977)” ve “Sürü (1978)” filmlerinden hatırlayan olur. IQ 83, bu günlerde filme alınacakmış. Gen kesip biçme işleri, özellikle CRISPR (okunuşu: krispr) teknolojisi Nobel alınca, ilgi artmış olmalı.

Hikâye, Fenilketonüri denilen kalıtım hastalığını, genleri kesip biçerek tedaviye çalışılan bir laboratuvarda geçiyor. Bir geni, bir virüsün DNA’sına ekleyip, virüsü hastalara nakletmeyi planlıyorlar. Derken bir kaza oluyor ve virüs daha deneme aşamasına gelmeden insanlara bulaşıyor. Etkisi IQ’da, yani zekâda, sert bir düşüş.

Önce kelimeler kayboluyor. Aptallaşan insanlar, durmadan belli klişeleri tekrarlar hâle geliyor. Aynen… Ya, aq, aynen… Trafik bir felaket hâline geliyor. Aynı anda kavşağa girmeye kalkan araçlar bütün kavşakları tıkıyor. İnsanlar yazı yazamaz hâle geliyor. Haftalar geçip bulaşma bütün ABD’yi sarınca yetkililer ve bu arada başkan da yazamaz hâle geliyor. Çat pat okuyabiliyor ama mutlaka prompterden. O yüzden tam cümlelerle değil, 2-3 kelimelik cümle parçaları ile duraklaya duraklaya konuşuyor. Mesela bu son cümlem, “O yüzden tam!”, “Cümlelerle değil!” şeklinde çıkıyor; olur olmaz vurgularla.

Vahim sarmal: Aptallık- öfke- aptallık

İnsanların asabiyeti yükseliyor. Öfke yükseliyor. En küçük sebepten kavgalar çıkıyor. Sosyal ketleme kayboluyor. Toplum içinde yaşayan bir insanın yapmayacağı eylemler, söylemeyeceği sözler sık sık yapılıyor, söyleniyor. İnsan grupları, büyük bir hınçla birbirlerine saldırıyor. Yumruklar havada uçuşuyor. Sonra silahlar çekiliyor.

Türkiye’de böyle bir virüs salgını -bildiğim kadarıyla- yok ama Herzog’un tasviri bana hiç de yabancı gelmedi. Aptallığın beceriksizliğe, okuduğunu anlamamaya, düşünmemeye yol açtığı belli. Öfke ve saldırganlık yaptığı da. Fakat aptallık bunların sebebi… Aptallık sebep, öfke sonuç. Acaba tersi de doğru olabilir mi? Asabiyet, öfke, nefret sebep, aptallık sonuç mu aynı zamanda?

Bazı “bilimsel” yayınlar, Türk halkının IQ’sunun düşüklüğünü yazınca konuya merak salıp incelemiştim. Sonuçta zekânın sadece genetik olmadığı, ortamın ve öğrenimin de büyük etkisi bulunduğu ortaya çıkmıştı. “Alt Akıl” kitabımın önemli bir kısmında işlenen budur. Toplumun alt akla düşüşü… “Kavram yoksa küfür ve sopa var” başlıklı yazım da bunun özetidir.

Bu bilgilerle, acaba diyorum, aptallık ortamı bozduğu gibi ortam da aptallığa yol açar mı? Düşünmeye değer. Türkiye’de gözlediğimiz entelektüel seviye kaybının sebebi aptallaşma, aptallaşmanın sebebi de seviye kaybı olabilir mi? Kendi kendini besleyen vahim bir sarmal! Hani biri sifonu çekmiş gibi…

Romanda bir bilim adamı, yine bir gen ve bir virüs vasıtasıyla birinci virüsün yaptığı genetik bozulmayı tersine çevirir ve insanlar,  rüyadan uyanır gibi yeniden akıllanmaya başlar. Bizim böyle bir şansımız var mı?

https://millidusunce.com/ofke-mi-aptalliktan-aptallik-mi-ofkeden/

Bazı Sözleri Ciddiye Almak İnsana Ağır Geliyor

Prof. Dr. Esfender Korkmaz çok tecrübeli bir ekonomist ve
siyasetçidir. Aynı zamanda Yeniçağ Gazetesi’nde ekonomiye dair yazılarıyla
kolay anlaşılır, sade ama çok değerli yorumlarını okuduğumuz bir yazardır.

Esfender Hoca’nın son yazısında kullandığı bir cümlede,
benim bazı siyasilerin sözleri konusunda duyduğum hissiyatı tanımladığını fark
ettim.

Esfender Korkmaz’ın cümleleri şöyle: “Maliye ve Ekonomi
Bakanı Nureddin Nebati ”faiz artışı olsaydı, yatırım duracak, üretim
azalacaktı” diyor. Açıklanan resmî verilere ve yaşadığımız gerçeklere alenen
aykırı olduğu için Bakanın bu sözünü yorumlamak insana ağır geliyor. Ama
Türkiye adına konuştuğu için yorumlamak zorunda kalıyoruz.”

“Bir ülkede ekonomi yönetimi yaşanan sorunların farkında
değilse, krizin derinleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Ekonomi yönetiminin kendi
dünyasında yaşaması, deve kuşu gibi başını kuma gömmesi, ekonomik gidişatı bile
bile yanlı ve yanlış yorumlaması krizden daha ağır bir sorundur” diyor.

Esfender Hoca ekonomide ülkemizde yaşanan gerçek durum ile
Bakan Nebati’nin sözlerinin hiç alakası olmadığını verilerle, rakamlarla
açıklayarak soruyor: “Hazine Bakanı hangi dünyada yaşıyor?”

Ben gerçeğe aykırı, akılcı olmayan, ciddi devlet adamlığıyla
hiç yakışmayan sözler sarf eden siyasetçileri görmezden gelmeyi tercih
ediyorum. Çünkü o kadar tutarsız ve değersiz sözlerin, benim de sizin de
zamanınızı çalmasını istemiyorum.

Fakat bazen bu şahısların bulundukları konum itibarıyla,
ettiği söz için değmese de, sonuçlarını tartışmak zorunda hissedebiliyorum.
İşte o zaman bu tür sözleri yorumlamak gerçekten ağır geliyor.

****

Devlet Bahçeli

Sadece Bakan Nebati olsa böyle konuşan… Görmemeye duymamaya
çalışır geçeriz. Ama başta partili Cumhurbaşkanı olmak üzere Cumhur İttifakının
diğer küçük ortaklarının liderleri de “bunu da söylemiş olamaz” dediğimiz
laflar edebiliyor.

Mesela MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin şu sözlerini
yorumlamak ağır gelmez mi makul ve mantıklı bir insana:

“Anayasa Mahkemesi kapatılmalı.”

“AYM tarafından HDP’nin kapatılması mecburidir.” 

“Türk Tabipler Birliği (TTB) derhal ve gecikmeksizin
kapatılmalı.”

“Gözümüzde PKK neyse HDP odur.”  “AKP heyetinin Meclis’te grubu bulanan HDP
ile görüşmesi son derece doğru ve doğaldır. Bizim gözümüzde HDP neyse, CHP’de
odur.”

“Hiç kimse merak etmesin, enflasyon çıktığı gibi inecektir.
Bugün az yiyen yarın çok yiyecektir.”

****

Mustafa Destici

Cumhur İttifakının diğer küçük ortağı BBP’nin Genel Başkanı
Mustafa Destici de “kapatılsın” kampanyasının bir parçası. Yıllardır “HDP
kapatılsın” diyor ve sebebini “Bunlar PKK ile iş birliği yaptıkları için,
PKK’nın partisi ve PKK’nın milletvekili oldukları için ‘sizin mecliste işiniz
yok’ diyoruz” diye açıklıyordu. Bu kendi içinde tutarlı bir görüş.

Fakat AKP milletvekillerinin HDP’yi ziyaret edip samimi bir
görüşme yapması üzerine “Meclisin işleyişiyle ilgili görüştüler. Mecliste
grubu bulunan siyasi partiler, Meclisin işleyişiyle ilgili neredeyse her gün
zaten görüşüyorlar” dedi.

Eskiden (Cumhur İttifakına katılmadan) makul ve akılcı
sözler söyleyen Destici’nin şu sözünü yorumlamak da bana elbette ağır geliyor:
“TTB’nin isminin önündeki Türk kelimesinin kaldırılmasını teklif
ediyorum.”

“TTB maalesef Türkiye’ye, Türk milletine ve Türk hekimlerine
hizmet etmiyor, bölücülüğün, vatan, millet, din ve devlet düşmanlarının adeta
sözcülüğünü yapıyor” gerekçesine karşı açıklama yapmak insanı yormaz mı?

Adında “Türk” veya “Türkiye” geçen kuruluşların çoğu, “kamu
hizmeti çerçevesinde” görülüyor. Bunların bazılarında TBMM dâhil hain ve millet
düşmanları olabilir. Destici’nin gerekçesine bakılsa idi bunların neredeyse
hepsinden “Türk” veya “Türkiye” isimleri silinmiş olurdu.

Bunları hatırlatmak bile bana zor geliyor.

****

Doğu Perinçek

Cumhur İttifakının en küçük ortağı Vatan Partisi Genel
Başkanı Doğu Perinçek. Ergenekon davasında yargılanırken mahkeme heyetine
”Korku imparatorluğu, Silivri ve Hasdal zindanlarının üzerinde duruyor”
demişti. Bu sözleri üzerine Mahkeme Başkanı Hâkim, ”Bunlar mahkememizi hedef
alan sözler” uyarısında bulunduğunda Perinçek ”İçinde vatan sevgisi,
yurtseverlik kırıntısı olan hâkim arıyorum” demişti.

Aynı Perinçek, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem
İmamoğlu’nun kime söylediği belirsiz “ahmak” sözü üzerine, 2 yıl 7 ay hapis ve
siyasetten yasaklanma cezası kararını veren mahkemeyi övdü:

Perinçek, “‘Ahmak’ sözcüğü Yargıtay içtihatlarına göre
hakarettir. Burada zulüm, haksızlık yok. Yargıca da helal olsun doğru bir karar
veriyor” dedi.

Buna ben nasıl yorum yapayım şimdi?

****

Süleyman Soylu

TBMM Bütçe görüşmesinde konuşan İçişleri Bakanı Süleyman
Soylu’ya CHP milletvekilleri “uyuşturucu baronları ile olan
fotoğraflarını” ve “Mafya liderinden ayda 10 bin dolar alan siyasetçi
kim?” yazılı dövizi gösterdiler.

İçişleri Bakanı CHP grubuna “Amerika’nın çocuklarısınız
sizler” dedi.

Kusura bakmayın dostlar. Böyle bir olayı yorumlamak da bana
çok ağır geliyor.

****

Kaht-ı Rical

Bazı kişi ve olayları gördükçe Türkiye’nin en önemli
sorununun devlet adamı kıtlığı (KAHT-I RİCAL) olduğunu söyleyenlere hak veriyorum.

Birçok tarihçi ve yazar, “Devlet adamı kıtlığı” sorununu,
Osmanlı İmparatorluğunun temel çöküş sebebi sayar.

Osmanlı’nın çöküşünü “Kaht-ı rical”e bağlamak eksik veya
yanlış olur kanaatindeyim. Çünkü “Devlet adamı kıtlığı bir sebep değil, bir
sonuçtur.”

Devlet adamı kıtlığını da yaratan kötü yönetimdir.

Çünkü kötü yöneticiler ortak ve yardımcılarında liyakat
değil sadakat ararlar.

Çünkü kötü yönetim yetersiz eğitim ile siyasi ve ekonomik
geri kalmışlığı da yaratan temel sebeptir.

Böyle bir iklimde de devlet adamı kıtlığı olur.

Ekonomi Kötüymüş Diye Gel de Anlat Ama Kime?

Sığınmacıları Değil Türkleri Korumalı…

Her ne kadar internet sitemiz büyük
ilgi görmekte ise de; üye ve dostlarımızı bir araya getirmeye de ihtiyacımız
olduğundan salon toplantılarını da sürdürüyoruz.

            27 Aralık
2022 Salı günü Edirnekapı Şehitliği’nde saat 14’de Milli Marşımızın şairi,
“Allah Türk Milletine bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” diyen vatanperver,
örnek ve faziletli insan Mehmet Akif Ersoy’u kabri başında anacağız.

            Aydınlar
Ocağımız İBB Zeytinburnu tesislerinde bir faaliyete daha imza attı. Değerli
üyemiz Av. Özcan Pehlivanoğlu İzmir’den gelerek Adalarla Balkanlardaki
gelişmelerle ilgili görüntülü bilgi verdi. Türk Adalarından Balkanlara bakışı
ele aldı. Soydaşlarımızın bazılarınca pek fark edilmeyen sorunları üzerinde
durdu. Bu bölgedeki tarihi eserlerimizin durumunu görüntülü ele aldı. Toplantıya
gösterilen yakın ilgiye teşekkür ediyoruz.

            Tarafımızdan
değişik ülke sorunları ile ilgili faydalanılabilecek bir kitap listesi
hazırlanarak ilgilenenlerin ve öğrencilerin istifadesine sunuldu. Bu liste
internet sitemizde de yayımlanacaktır. Aslında her evde belirli çapta bir
kütüphaneye ihtiyaç vardır. Kütüphanesiz bir ev ışık almayan bir binaya benzer.
Çocuklarımızdan bazen şikâyet ederken yetişkinlerin onlara yeterli derecede rehber
olup olamadıklarını da düşünmek durumundayız. Bilhassa Türk Dünyası ile ilgili
bilgilerimizi takviye etmeliyiz. Nerede ne kadar soydaşımızın olduğunu öğrenmek
durumundayız. Adalar denizindeki adalarda ve Balkanlar’daki soydaşlarımız
hakkında yeterli bilgiye sahip olmalıyız. Rahmetli büyüğümüz Prof.Dr. Turan
Yazgan’ın onuncu ölüm yıldönümünde de ifade ettiğimiz gibi, orta öğretimde
müfredata Türk Dünyası’nı tanıtıcı bir ders konmalıdır. Türk diasporası ile
ilgili çalışmalar hızlandırılmalıdır. Yurt dışı tatil seyahatlerimizde ucuzdur
diye Yunanistan gibi ebedi ve ezeli Türk düşmanı ülkelere giderek gülünç duruma
da düşmeyelim. Yunanistan’ın ekonomik sorunlarını işgalci Almanya ve ABD
çözemiyor ki bizler çözebilelim.

            Türkiye’den
giden bir gurup Yunanistan’da Rumlar’la tanışıp arkadaşlık kurar; içki sofraları
kurulur; sohbet koyulaşınca ev sahipleri Atatürk düşmanlığının Türkiye’de
bulunmasından memnun ve mutlu olduklarını söylerler. Atatürk’ün onları İzmir’de
denize dökerek sözde soykırımı yaptığından bahsederler. Buna bizimkiler ne
demişlerdir bilemiyorum ama herhalde içlerinden birinin “bir bakıma doğru, O da
çok ileri gitmişti” diyebileceğini tahmin ediyorum. Batı ülkelerinin taşeronu
olarak Anadolu’yu işgale kalkan ve kullanılan Yunanlılar’ın acaba orada ne işi
vardı? diyebilen birisi de çıkmamış olabilir. Farklı coğrafyalara turist olarak
giden bazı vatandaşlarımızın gerekli incelemeyi yapmayıp Türkçe konuşan
soydaşlarımızı görerek “Yahu burada Türk var mı?” sorusunu sorduklarını da
bilenlerdeniz. Eksiklerimizi giderme çabaları görülmektedir ama bunları
yaparken garip bir çekingenlik ve utanma tavrı içine de girmeyelim.

            Türkiye’nin
mesafe alması savunma sanayiindeki güzel ve çarpıcı örnekler başta sözde
müttefiklerimizi çok rahatsız etmektedir. Türkiye de çok oluyor; laf dinlemiyor
çarpık anlayışı bize parası verilmiş F-35’lerin teslimini ve F-16 satışlarını
engellemiştir. Parasını bile verdiğimiz F-35’lerin biz verilmemesi bir çeşit
dolandırıcılıktır. ABD bir NATO üyesini diğer bir üye ülkeye karşı
kışkırtmaktadır. Ukrayna’da Rusya’yı tuzağına düşürüp Ukrayna ile çatıştıran
ABD, Türkiye’yi de Adalar üzerinden Yunanistan ile çatıştırmaya çalışmaktadır.
S-400’ler dâhil birçok bahane ileri sürülmektedir. Aslında Türk Adası olan birçok
ada Lozan paspas yapılarak silah ve mühimmat deposu olmuştur. İşi erbabına
vermezseniz liyakat yerine sadakati ve sadece belirli bir okul mezunlarını görevlendirirseniz
iftihar ettiğimiz füze ve savaş uçaklarını ortaya çıkaramazsınız. Çok şükür
bunun tersi yapılmıştır. Ürünlerde %80 yerlilik oranı herkesi mutlu etmelidir.

            Sözde
geçici koruma altına aldığımız Müslüman kardeşlerimizden bazıları iyi
niyetimizi ve fedakârlıklarımızı yok sayarak Türkiye düşmanlığı yapmaktadırlar.
Biz kimseyi zorla Türkiye’ye getirmedik. Suriye’den Türkiye’ye sığınanlar
ölmemek için gelmişlerdir. Buna rağmen, bazı Suriye’li işverenler; bizi geri
gönderemezsiniz; BOP projesi ve vatandaşlık işleri yürüyor; Suriye’liler
Türkiye’nin lokomotifidir. 10-15 sene sonra fabrika ve holdingler de bizim
olacak. Biz bu topraklarda TC hegemonyasını yıkmak için varız. Bizi Allah
gönderdi. Birçok yerde çoğunluktayız. Türkiye’ye şeriat gelecek. Okullarda
İngilizceyi atın, Arapçayı koyun. Sultan Erdoğan bizimle… Kemalist düzen
yıkılacak. Yapay sınırları tanımayız. Biz şeriatın sesiyiz. Emir bekliyoruz. Atatürk
öldü; beton oldu gibi sapık ifadeler karşısında acaba savcılarımız toptan
tatile mi çıktı?     Türkiye genel
seçimlere gidiyor. Önümüzdeki engelleri ve kuşatmayı kıracak bir siyasi iradeye
ihtiyacımız devam edecektir. Türkiye’nin güçlenmesini önleyecek veya tehlikenin
farkında olmayıp kısır çatışmalara girebilecek siyasetçi tipine ihtiyacımız
yoktur. İşbirlikçi Damat Feritlere değil, milli bağımsızlık hassasiyetine sahip
genç Mustafa Kemallere ihtiyacımız vardır.         

Kıbrıs’ta 59 Yıl Önce Yaşanan Katliam!

    ‘’İnsanlık
tarihinin hiçbir döneminde böyle bir vahşet yaşanmadı! Rum’lar kendileri için kutsal
saydıkları Noel gecesi; yüzlerce Kıbrıs Türk’ünü acımasızca katlettiler. O insanlarımız
sanki Noel uğruna adanmış kurbanları idi…’’ (21 Aralık 1963)

        Bu gün bu satırları kaleme
alırken, insan olarak kalabilmenin ne kadar büyük bir erdem olduğunu daha iyi
anladım.

       Ancak tarihin sesiyle, belgeleriyle aşağıda yazmaya
çalışacağım aşağıdaki olaylar; canavarlaşmış ruhları ile insanoğlunun nasıl bir
ölüm makinesi haline gelebileceğinin en çarpıcı kanıtlarından sadece
birkaçıdır…

       21 Aralık 1963 gecesi eli kanlı Rum çeteleri
bir gecede sadece Türk oldukları için yüzlerce cana kıydı, o insanlarımızın
yaşam hakkını elinden aldı…

     Rum çeteleri çoluk, çocuk, yaşlı, genç,
hasta, bebek demeden müdafaasız yüzlerce insanımızı; sadece Türk oldukları için
o kutsal gecede katlettiler.

     O
katliamların yapıldığı tarihten 3 yıl önce adada yepyeni bir ortaklık
cumhuriyeti kurulmamış mıydı?

     Hani Rumlarla, Türkler iç, içe yaşayacaktı?

     Hani Akdeniz’in orta yerinde kurulan bu ada
barışın simgesi olacaktı?

     Değerli
okur:

     Kıbrıs Türk’ü, o ölüm gecesini hiç unutmadı.
KKTC’de o acıların tanıkları halen hayatta.

     Bugün
21 Aralık 2022.

     Tam 59 yıl kaldı o kapkara, kanlı gecenin
ardında. Neredeyse bir ömür…

     Her 21
Aralık geldiğinde, o hafta; KKTC’de ‘’Şehitler
Haftası’’
olarak anılır. Anma törenleri yapılır. Kıbrıs Türk’ü o acı dolu
dönemi hatırlar, her evinden dualar yükselir, mevlitler okunur. Çünkü adada
yaşayan her Kıbrıs Türk’ünün yüreğinde yaşayan bir şehit acısı vardır…

      Ama
ada tarihi boyunca Kıbrıs Türk’üne çektirmediği acı, yapmadığı insanlık dışı
katliam kalmayan Kıbrıslı Rumlar; o gece için ne bir özür dilemişler, ne de
aşağıda okuyacağınız alçaklıkları yapanları cezalandırmışlardır!

    İşte Unutuldu
sanılan o insanlık suçu,  vahşet dolu
günlerde yaşananların sadece birkaçı:

  ‘’ Lefkoşa
ile Mirtu ( Çamlıbel ) yol ayrımında bulunan Ayvasil ( küçük Türkeli ) karma
köyünde 120 Türk vardı…

      O akşam vakti bir saatte Lefkoşa yönünden
gelen arabalardan, kamyonlardan eli silahlı Rum’lar boşaldı! Bir süre köşedeki kahvede
aralarında görüştüler, daha sonra da Türk kesimine yöneldiler.

     Silahlar
patladı, tüfek dipçikleri ile kilitli kapılar kırıldı. Türkler sokaklarda
sürüklendi…

     70
yaşlarında bir Türk, evinin ön kapısının parçalanışını duyarak uyandı. Yatak
odasından sendeleyerek çıktığında, evinin içinde silahlı adamlar gördü. ‘’Çocukların
var mı?‘’ diye sordular. Şaşkınlık içinde ‘’Evet‘’ dedi.  ‘’Onları dışarı gönder!’’ Emrini verdiler.

    19 ve 17 yaşındaki iki oğlu, 10 yaşındaki
torunu acele giyinerek silahlı adamlarla beraber dışarıya çıktılar.

     Evin
duvarı önünde sıraya dizilmişlerdi. Silahlı adamlar hiçbir söz söylemeden,
serinkanlı bir şekilde makineli tüfeklerini ateşleyerek onları ölüme
gönderdiler…

   Bir
başka evde, elleri dizlerinin arkasına bağlanmış olan bir erkek çocuk yere
atılmıştı. Ev yağma edilirken onu tekmeliyor, hakaret ediyorlardı. Sonra
başının arkasına bir tabanca dayadılar, onu da vurdular.

    Türkeli (Ayvasil) köyünde o gece toplam 12
Türk katledildi. Diğerleri ise; Rum’lar tarafından toplanmışlar, yol boyunca
tekmelenip yumruklanarak birkaç mil uzaklıkta ki Şillura Köyündeki Türklerin
yanına gönderilmişlerdi.

    Gece kıyafetleri içinde çıplak ayaklarıyla
soğuk havada, gecenin zifiri karanlığında sendeleyerek yürüyen Türk’lerin
arkasından Rum’lar ateş ediyorlardı.  Bu
bölgenin hemen dışarısında çiftliklerde yaşayan dokuz Türk daha öldürülmüştü…

   Ayvasil ve Şillura köyleri boşaltılmıştı!

   Kuzeyde
ki Fota ( Dağyolu ) ve Pınarbaşına doğru emniyetli bölgelere gitmeye çalışan
Türk’lerin; geride evleri, eşyaları ve Rum komşuları kalmıştı! O komşular ki,
şimdi emniyetli bölgelere çekilen Türk’lerin evlerini yağmalıyorlardı! Kutsal
bir gün sabahını karşılarken Türkler; Rum’un bu acımasız, korkunç zulmünden
kurtulmaya çalışıyorlardı…

       Aynı saatlerde Lefkoşa surlarının kuzeyindeki
Türk köyü Ortaköy’ün yanında, Girne yol ayrımında bulunan Kumsal bölgesine de
150 civarında silahlı Rum gelmişti…

     O akşam, yaşlı bir Türk ev sahibi olan Hasan
Yusuf Güdüm isimli şahıs, yanında karısı Feride, komşusu Ayşe Mora kızı Işın ve
diğer kızı Növber ile Kumsal’daki kiracılarından; Türk Alayının baş doktoru
olan Binbaşı Nihat İlhan’ın evini ziyaret ediyorlardı.

     Binbaşı o kritik günler dolayısı ile alarm
halinde olan Alayda görevinin başında idi. Karısı Mürüvvet, yedi yaşında, dört
yaşında, altı aylık olan üç çocukları ve misafirleri ile birlikte evde dokuz
kişiydiler…

     Bu dokuz kişi yemek odasında akşam yemeklerini
yerken, Bu sırada Severis Un Fabrikasının bulunduğu yerden, gece karanlığından
da istifade ile elleri silahlı Rum çeteleri kurumuş olan Kanlı Dere nehir
yatağının karşısına Kumsal bölgesine geçiyordu…

     Çok geçmeden bu çetelerin açmış olduğu ateş
sonucunda silahlardan çıkan mermiler Dr. Nihat İlhan’ın oturduğu evin
duvarlarına kuvvetli bir yağmur gibi vurmaya başladığında, yemek masası etrafındaki
sohbet aniden kesilivermişti…

      Herkes aceleyle ayağa kalktı, kadınlar
çocuklarını ellerinden tutarak çektiler, ev sahibi Hasan Güdüm, hepsini evin
arka tarafına götürdü. Dört kadın, dört çocuk, bir adam hepsi evin banyosuna
girdiler ve kapıyı kilitlediler. Ev sahibinin karısı aniden kararını
değiştirdi, banyodan dışarı çıkarak, tuvalete girdi ve kapıyı kilitledi.

      Binbaşının karısı ve çocukları ile küvetin
içerisine girdi. Altı aylık bebeğini kucağına almış kapıya doğru bakarken,
diğer iki çocuğu ise; bacaklarına sıkı, sıkı sarılmıştı.

      Korku
içindeki üç kadın ve Hasan Güdüm kapının yanındaki köşelere sığındılar. Ayşe
Mora bebeği Işın’ı korumak için bağrına basmıştı.

     Evin giriş kapısı kırılarak açıldı!

     Gözlerinde vahşi bakışları ile
insanlığından çıkmış olan caniler, ellerindeki makineli tüfeklerle evin
içerisini taradılar…

     Daha sonra ayak sesleri Binbaşının eşi ve üç
çocuğunun bulunduğu kapısı kilitli banyo kapısının önüne geldi; canilerden birisi
kapı kolunu zorlarken, diğeri Rumca ‘’Enosis’i’’nasıl istersiniz diye
bağırıyordu!

   Sonra, ateşlenen mermiler, banyo küvetinin
içindeki Bayan İlhan ve çocuklarına isabet etti. Binbaşının çocuklarından
birisi inledi, kısa bir darbe atışı ile Şehit edildi. Saldırganlar sonra yerdeki
diğerlerini gördüler; silahlarında ki tüm mermileri de onların üzerine boşaltarak
hepsini orada Şehit ettiler.

   Evin sahibi, komşusu ve kızları da ağır
yaralanmışlardı. Bir mermi de Işın bebeğin ayağına isabet etmişti. Tuvaletin kilitli
kapısı, bu silahlı adamların dikkatini çekti. Kapı tüfek dipçikleri ile
kırılarak ev sahibinin karısı dışarı çıkarıldı. Feride hanım’ın kafasına bir
tabanca dayadılar. Bir kez ateşlendi, oracıkta Şehit edildi.

 
Katiller çığlıklar atarak, eğlenerek evin içerisini tahrip ettiler. Banyodan
dışarı yayılan kan üzerinde kayarak dolap ve raflardaki eşyaları silahları ile
tarayarak paramparça ettiler.  Bebek Işın
Mora sağ kalmış, yaralı ayağı birkaç operasyonla kurtarılmıştı

   ( Yukarıda anlatmış olduğum tarihi gerçekler
HARRY SCOTT GIBBONS’un 1997 yılında basılan KIBRIS’TA SOYKIRIM (THE GENOCIDE
FILES) adlı kitabından alınmıştır.

  Şimdi
bu satırlardan haykırarak tüm insanlık âlemine soruyor ve yanıtını istiyorum:

  Siz
insan hakları havarisi kesilip de, bu insanlık suçunu yok sayanlar,

  Siz; ‘’Kıbrıslılık‘’ oyununun ardına
saklanarak, KKTC’de Rumlarla yeniden bir arada yaşamanın tuzağını kuranlar, ‘’Birleşik
Kıbrıs‘’ senaryosunu yazanlar,

  Siz; Rum’la iç, içe yaşayabiliriz yazılarıyla,
halkımızın beynini bulandıranlar,

  Türkiye’ye, Türk Askerine kabul edilemez
suçlamalar ile saldıran kimi sendika yöneticileri, dernek temsilcileri, cepleri,
mideleri Euro’larla, Dolarlarla şişirilmiş bilinen vakıfların, kimi
barakaların, platformun üyeleri,

    Kıbrıs Türk Halkının adada ki var oluş nedenlerini
müzakere masasında pazarlık konusu yapmaktan çekinmeyenler! 

    GKRY Başkanlarının, siyasilerinin kankaları,
yol arkadaşları!

    Yukarıda tarihi belgelerle kanıtlı, bu
insanlık ayıbıyla ilgili olarak söyleyeceklerinizi duyalım?

     Bu tarihi kitabı yazan; o günlerde London
Daily Express gazetesinin Ortadoğu temsilcisi olan bu cesur gazete muhabiri Mr.
Gibbons gibi bu vahşete en azından:  ‘’Bu katliamlar, Kıbrıs Türk’üne yapılmış
bir soykırımdır.’’
Demek cesaretiniz var mı?

    Sakın ola ki, bunlar tarihin derinliklerinde
kaldı!

    Biz bunları
tarihe gömdük, unuttuk! Şimdi yarınların
dostluğuna, Rum’larla bir arada olmaya bakıyoruz demeye kalkmayınız!

   Bunun düşünülmesi bile bir hezeyandır.

   O zaman sizleri; ne şehitlerimiz, ne
milletimiz, ne kitaplardan sildiğiniz tarihimiz, ne de kendi vicdanınız affeder.

   Sevgili Kıbrıs Türk Genci:  (Bk. Tarihten Gelen Çığlık/‘’Kıbrıs’ta
Soykırım 1955-1974 -Atilla Çilingir)

    Şimdi sen; yukarıda anlatılan tarihi
gerçekleri okuyamıyor, öğrenemiyorsun!

   Çünkü
ders kitaplarında yok!

  
Çünkü bu zulmü, atalarına uygulanan bu soykırımı bilmemelisin!

   Çünkü
yıllardan beri istenen; Güney Kıbrıs’ta yaşayan Rumlara özenmeli, onların
tarihini ‘’Kıbrıslılık’’ kimliği ile öğrenerek geleceğini birleştireceğin Genç
Rum’larla kaynaşmalısın!

   Çünkü milli
değerlerini unutmalısın! Unutmalısın ki, Millet, Devlet, Vatan ve Bayrak ne
demektir? Bu değerleri hiç hatırlamayasın! Ceddinin bu değerler uğruna Şehit
olduğu sana bir şey ifade etmesin!

   İşte Kıbrıs Türk’üne yıllardan beri adada
kurulan tuzağın hedefinde bu milli değerlerimiz vardır.   

    Ama
sizler bu oyunları bozacak kadar yürekli, Yüce Türk Milletine, Ceddine bağlı
gençlersiniz.

    Dilinizin, Dininizin, Milletinizin,
Devletinizin, Bayrağınızın ne ifade ettiğini; gerektiğinde vatan topraklarınız
uğruna seve, seve ölüme gitmenin yüce bir görev olduğunu bilenlerdensiniz.

    O
nedenle, asla bu teslimiyetçi oyunlara gelmeyeceksiniz.

    Dinleyin:

  ‘’Tarihten
Gelen Çığlık Sesleri’’ duyuluyor yine, 59 yıldan beri hep aynı tarihte!

    Ama
bu sefer daha güçlü feryat ediyor 70’lik Hasan dayı, gelin kız Melek, o
yiğitler yiğidi Mehmet, 7 günlükken katledilen Selen Bebek.

  Onlara
Toprak Ana bile ağıt yakmış ağlıyor.

  Kurtlar, kuşlar susmuş bu insanlık ayıbını
anlamaya çalışıyor!

   Ya biz ne yaptık? Anlatabildik mi yaşanan onca
insanlık ayıbını? Duyurabildik mi diri, diri toprağa gömülen insanlarımızın
feryatlarını?

   Kelimelerin anlamı yok!

   Ne
yazsam, ne anlatsam yaşatamam o günleri, duyuramam ‘’tarihten gelen çığlık’’ seslerini, getiremem o kefensiz bedenleri
geri…

   Şimdi vicdanımızın sesine kulak verelim. Eğer
59 yıl önce Kıbrıs’ta yaşanan bu olaylar bir milletin yok edilmesi, soyunun
kurutulması,’’ Soykırım ‘’ değilse
söyleyin ey insanlar:  

    Biz
buna ne ad verelim?

   Yarım asır önce Kıbrıs’ta bu insanlık suçunu
işleyenleri tarihin unutmaz hafızasına emanet ederek; tüm Şehitlerimizi
rahmetle, minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

                     ‘’ Geçmişi ne kadar çok
unutursak geleceği korumak o kadar zor olur.’’

( 1955-1974 yılları arasında
Rumların yaptıkları katliamlar sonucunda yüzlerce Kıbrıs Türk’ü hayatını
kaybetmiş olup, 30.000 den fazla Türk adadan göç etmek zorunda kalmıştır. )

İstanbul Gazeteciliği Babıâli’den Medya Plazalara

0

Eserin müellifi Cem Sökmen’in, akademisyen titizliği ile yürüttüğü
araştırma-inceleme çalışmalarının verimi olan ‘İstanbul Gazeteciliği / Babıâli’den Medya Plazalara’ isimli kitap,
13,5 X 21 santim ölçülerinde, 299 sayfadır.

Kitaba, ‘İstanbul
Gazeteciliği
’ ismi verilmiş olmakla birlikte, Türk basın târihi ile alâkalı
bilgiler de ihtiva etmektedir. Bu durumu, bütün haşmetiyle ‘İçindekiler’ başlığı altındaki iki
sayfada görmek mümkündür:

ÖN SÖZ

GİRİŞ

BİRİNCİ BÖLÜM

İLETİŞİM VE MEKÂN İLİŞKİSİ İÇİNDE İSTANBUL GAZETECİLİĞİ

İletişim ve Mekân

Bir İdarî/Ekonomik/Kültürel Merkez Olarak İstanbul

 Bir İdari Merkez Olarak Babıali

İletişim ve Mekân İlişkisi İçinde Babıali Gazeteciliği

BabIali’nin Bir Basın Yayın Merkezi Olarak Gelişim Süreci

Babıali Gazeteciliğinin Haber Kaynağı Olan Kurumlar

Babıali Gazeteciliğinin Mesleki Çevresi

Babıali Gazeteciliğinin Sosyalleşme Çevresi

Sucu Kosti Kahvehanesi

Meserret Kıraathanesi

İhsan Kıraathanesi

İkbal Kıraathanesi

Talat’ın Kahvesi

Konyalı Lokantası

Sofra Lokantası

İstanbul Lokantası

Sirkeci Gar Lokantası

İKİNCİ BÖLÜM

DÜNYADA NEOLİBERAL EKONOMİ-POLİTİK DEĞİŞİMİN
TÜRK BASININA ETKİLERİ

Dünyada Neoliberal Ekonomi-Politik Değişim

Neoliberal Ekonomi-Politiğin Türkiye’ye Yansıması

Yeni Dönemde Türkiye’de Telekomünikasyon Politikaları

Türk Basınında Ekonomik ve Teknolojik Değişim Süreci

İstanbul Gazeteciliğinde Değişen Sâhiplik Yapıları

Gazetecilikten Gelmeyen İlk Gazete Sâhipleri:

 Habib Edip Törehan, Mâlik Yolaç,
Safa Kılıçlıoğlu

1960 Sonrasında Türk Basınında Yaşanan Gelişmeler

Basından Medyaya Dönüşüm Süreci 1990-2000

Dinç Bilgin Grubu

Aydın Doğan Grubu

1990’larda Özel Televizyonculuğun Devreye Girişi ve Etkileri

Türk Medyasında Tekelleşme Eğilimleri

Tekelleşme Sürecinde Lotarya’dan Promosyona Geçen Gazetecilik Anlayışı

Tekelleşme Sürecinde Basın Kavgaları

Tekelleşme Sürecinde Dağıtım Şirketleri

Basından Medyaya Dönüşüm Sürecinde Yeniden Şekillenen İstihdam
Politikaları

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

MEKÂN DEĞİŞİMLERİNİN GAZETECİLİK PRATİKLERİNE ETKİLERİ ÜZERİNE BİR
KARŞILAŞTIRMA

BABIALİ GAZETECİLİĞİ VE MEDYA PLAZA DÖNEMİ GAZETECİLİĞİ

Babıali Gazeteciliğinde Mekân Değişimlerini Tetikleyen Dinamikler

Medya Plaza Sürecinin Haber Üretimine Etkisi

Sosyal Hayattan Uzaklaşmak

Haber Kaynaklarından Uzaklaşmak

Haber Ajanslarına Bağımlı Hâle Gelmek

Medya Plaza Sürecinin Gazetecilerin Birbirleriyle İletişimine Etkisi

Babıali Gazeteciliğinin Sosyalleşme Çevreleri

Medya Plaza Binalarında İç Mekân Kurgusu ve Gazeteciler Üzerinde
Etkileri.

 Medya Plaza Binalarının Yakın
Çevresine İlişkin Sorunlar

Medya Plaza Ortamında Yeni Hiyerarşi

Medya Plaza Sürecinde Teknolojik Gelişmeler ve Gazetecilik Pratiklerine
Etkileri

Mekânla Alâkalı Değişimde İkinci Boyut: 2000’lerden Sonra Şehir
Merkezine Dönüş

SONUÇ

KAYNAKÇA

DİZİN

***

Eserin ‘Giriş
bölümündeki ilk üç paragraf, meselenin ilmî ölçüler içerisinde ele alındığının
delilidir:

Bilindiği gibi
Avrupa’da gazetecilik ticâretin yükselişiyle bir burjuvazi tabakasının
gelişimine paralel olarak 1600’lü yılların başında ortaya çıkmıştır. Avrupa’da
ticâretten topluma ve siyâsete uzanan bir etkileşim alanında doğan gazetecilik
iki yüz yıllık siyâsî, iktisâdî ve sosyal değişim sürecinde yayın periyodunu
günlüğe dönüştürmüş, satış rakamlarını artırmış ve kamuoyu oluşumunun başlıca
odağı hâline gelebilmiştir.

Osmanlı’da gazeteciliğin
doğuşu ise Avrupa’dakinden farklı sebeplere dayanmaktadır. İktisâdî ve sosyal
hareketliliğin bir sonucu olarak değil, 19. yüzyılda başlayan modernleşme
pratiklerine bağlı olarak hayata geçirilmiştir. 1828’de Kahire’de Kavalalı
Mehmed Ali Paşa’nın emriyle Vekayi-i Mısriyye ve 1831’de İstanbul’da Sultan
İkinci Mahmud Han’ın emriyle Takvim-i Vekayi Türkçe gazeteciliğin ilk örnekleri
olarak Osmanlı coğrafyasında varlık göstermiştir.

Osmanlı
gazeteciliğinin doğduğu 1830’lu yıllarda henüz kitap, gazete ve derginin hatırı
sayılır karşılık bulabileceği bir sosyo-ekonomik yapı bulunmamaktadır. İdârî
yapı dâhilinde memurluk görevi alan sınırlı bir insan tabakası dışında nüfusun
çoğu tarımla uğraşmakta, gazete, dergi ve kitabın ötesinde okuryazarlığa da
ihtiyaç duymamaktadır. Bu sosyal zeminde ortaya çıkan gazete sosyal haber ve
bilgilerin dolaşımından ziyâde devletin bildirimlerini içeren bir yapıdadır. Bu
dinamikler çerçevesinde hem okuryazarlığın artması hem gazete kültürünün oluşması
için 19. yüzyıl modernleşmesinin kültür boyutunda sonuçlarını beklemek
gerekecektir.

***

Sonraki sayfalarda adım adım gazete
idârehânelerinin hükümet dâirelerinin yakınında bulunması sebebiyle Babıâli
bölgesinin Cağaloğlu bölümünde kümelenmesi, Cumhuriyet ile birlikte, hükümet
merkezinin Ankara’ya nakledilmesine rağmen kümeleşme alanının değişikliğe
uğramadını belirtilip sebepleri açıklanıyor. Gazeteciler tayfasının mesâi
dışında toplandığı mekânlar hakkında mekân müdâvimlerinin isimleriyle birlikte
bilgiler veriliyor. Bunlar daha ziyâde kahvehâne, çayhâne ve lokanta gibi
yeme-içme dükkânlarıdır. Küllük ve Marmara Kıraathânesinin isimlerinin
verilmeyişi, buralara, gazetecilerden fazla edebiyatçı ve fikir adamlarının
devam etmiş olması ile açıklanabilir.

Konyalı Lokantası, iş görüşmelerine, gazeteci
transferlerine şâhitlik etmiştir.

93-106. sayfalarda Babıâli ve yakın
çevresindeki cadde ve sokaklarda bulunan basınla alâkalı binalar, kapı
numaraları ve isimleriyle birlikte sıralanıyor. 107-113 numaralı sayfalarda
ise, söz konusu bölgede bulunan binaların fotoğrafları yer alıyor. Sonraki
sayfalarda, dizgi ve baskı makinelerinde yeni teknolojilerin ve bilgisayarın
devreye girdiğini öğreniyoruz.

Ve… gazete sâhipleri… Hepsi gazetecilikten
yetişen isimler… kim hangi gazetenin çalışanı iken hangi gazetenin sâhibi
konumuna geçmiş. Bütün isimleri görmek mümkün. Anlaşılıyor ki o dönemde,
gazetecilik ve gazete sâhipliği kârlı işlerden biridir. Sonraki dönemlerde
gazeteciliğin ve gazete sahipliğinin nasıl olup da verimsiz hâle geldiği, başka
bir çalışmanın konusu olmalı.

Okuyucunun hoşuna gideceğini düşünerek ve eserin
yazarı Cem Sökmen’in hoşgörüsüne güvenerek hâriçten bir hikâye:

***

Hüseyin Câhit Yalçın (7 Aralık 1875 – 18 Ekim
1957), tanıyanlarının belirttiğine göre milleti ile barışık bir insan değildi.
Fakat müthiş bir zekâsı vardı. muhteşem bir polemik ve edebî kavga ustasıydı.  

İstiklâl Mahkemesi’nde îdam talebi ile
yargılanırken hâkim sorar:

-Tanin Gazetesini çıkarırken ne kadar sermâye koydunuz?

 -Üç bin lira.

-Bu parayı nereden buldunuz?

 -Borç aldım.

 -Kimden?

-Sizden bile isteseydim verirdiniz!

Bu karşılıklı konuşma, İstiklal Mahkemesi kürsüsündeki çatık kaşlıları
bile yumuşatmıştı. Fakat o virtüöz polemikçilerin pîri, idâm talep eden
savcıya;                                                              

-Böyle bir mahkemede îdama mahkûm olmayı, savcı veya hâkim olmaya
tercih ederdim!

 Diyerek Azrâil’in tüylerini
diken-diken edecek kadar cesâretli ve tok sözlüydü.

***

 tarafından
şehir merkezindeki sanayi kuruluşlarına yeni adres olarak gösterilen
Bağcılar’da 2002, Küçükçekmece’de 2004 yılından itibâren sanayi üretimi yapan
kuruluşlara ruhsat verilmemesi, bu târihlerden 2022 yılına kadar geçen zaman
içinde Basın Ekspres yolu çevresinin Avm, rezidans, mesken ve otel bölgesi
hâline gelmesi desantralizasyon’un yirmi yıl içinde yeni bir
desantralizasyön’la işlevsiz hâle gelişini ifâde etmektedir. 2010 sonrasında,
‘İkitelli Medyası’, ‘İkitelli Basını’ gibi tâbirlerin kullanımdan düşmesi de
İstanbul gazeteciliğindeki mekânla alâkalı değişim uygulamasının geldiği
noktayı anlamak bakımından açıklayıcı olarak g

Gazetecilikten gelmeyen şahıslar gazete
sâhibi olunca, basın dünyasında ‘tüfek icat
oldu mertlik bozuldu
’ türküleri mi söylendi?

1960 ve1980 yıllarındaki askerî darbelerde,
darbe teşebbüslerinde ve askerî müdâhalelerde Türk basının durumu, Gazete ile
birlikte satılan gazeteci Nâmık Sevik’in; ‘Patron,
sen bizi Kunta Kinte mi sandın
’ sorusuyla dile getirdiği isyanı,

Aydın Doğa’nın otomotiv sektöründen
gazeteciliğe geçişi, müteahhitler Kozanoğlu-Çavuşoğlu dostların Güneş Gazetesi,
âniden parlayan ve erken sönen bir ışık…

Sabah Gazetesi’nin  pehlivan tefrikası gibi uzun hikâyesi, basının
medyaya dönüşü, gazete televizyon birlikteliği, gazetelerle dergilerin
kardeşliği, promosyonculuk hareketleri, magazin gazeteleri, gazetelerin plaza
sâkini olması, tiraj için kupan biriktiren okuyucuya, kitap ve ansiklopedi
vermek suretiyle kültüre zoraki hizmet… film kareleri hâlinde okuyucuya
sunuluyor.

‘Sonuç’ başlıklı bölümün son üç paragrafı da
eserin bilgi yükünün ağırlığını tekrar ortaya koyacak ölçüdedir:

1984 sonrasında yerel
yönetim örülebilir.

Son olarak 160 yıl
boyunca İstanbul gazeteciliğine ev sahipliği yapan Babıâli çevresinin bugünkü
durumuna bakarsak bölgenin neredeyse tamamen bir turizm bölgesine dönüştüğü görülmektedir.
Mekân ilgili değişim sürecinde bu bölgeye biçilen rol bağlamında ‘turizm ve
kültür çevresi’ vurgusu yapılırken Babıâli’nin okuryazarları buluşturan bir
çekim merkezi ve başlı başına bir kültürel üretim alanı olduğu gerçeğinin göz
ardı edilmesi önemli bir çelişki olarak gözükmektedir. Mekânla bağlantılı değişimin
üzerinden geçen zamanın henüz otuz yıla varmadığı günümüzde 160 yıllık Babıâli
gazetecilik birikiminden Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Basın Müzesi ve bazı
yerel gazeteler hâricinde iz kalmaması konunun düşündürücü bir boyutu olarak
ortaya çıkmaktadır.

Son olarak, İstanbul
gazeteciliğinin târihî gelişimi ve bu akış içerisinde mekânla alâkalı,
ekonomik, teknolojik ve yapı ile alâkalı olarak gerçekleşen değişimleri
araştıracak bundan sonraki çalışmalara ilişkin teklifleri söz konusu edersek sâha
araştırmalarının sektörde farklı görevler almış çalışanlarla genişletilmesi söz
konusu olabilir. Gazete sâhipleri, yöneticiler, gazetelere ait matbaaların
çalışanlarının gazetelerin dağıtım servisleri çalışanlarının ve ulaştırma servisleri
çalışanlarının İstanbul gazetecilik târihi içindeki dönüşüm süreçlerini nasıl
değerlendiğine odaklanarak yeni çalışmalar ortaya konulabilir. Mekânlarla
alâkalı değişim süreciyle birlikte gelişen problemlere bakıldığında sektörün
karar vericilerinin her türlü değişim uygulamasında gazetecilik mesleğinin kendine
has özelliklerini göz önünde bulundurmasının gerekliliği bir kez daha ortaya
çıkmaktadır. Ticârî gerçeklerle kamuyu ilgilendiren hususlarla sorumluluk
arasında bir denge ve uyum sağlanması, gazetecilerin toplumla kurduğu ilişkinin
korunması ve geliştirilmesi, haber üretimi ve sunumunun standartlaşmasından
kaynaklanan problemlerin çözümüne katkı sağlayabilecek, haber çeşitliliği ve
çok seslilik gazetelerden beklenen düzeye gelebilecektir. Bu çerçevede,
sektörün karar vericilerine düşen görev, mekân değişiklikleri dâhil,
gazetecilik mesleğinin yapısını etkileyebilecek dönüşüm süreçlerinde aşağıdan
yukarıya doğru iletişim ve geri bildirim süreçlerine işlerlik kazandırmak,
mesleğin paydaşlarının deneyim ve birikimleriyle şekillenen görüşlerine kulak
vermek olacaktır.    

 

CEM SÖKMEN: 

Adile Mermerci Anadolu
Lisesinden 1997’de, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik
Bölümü’nden 2002’de mezun oldu. 2004-2014 yılları arasında yayıncılık yaptı.
Hâlen Kırklareli Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulunda öğretim
görevlisi olarak çalışıyor.

Aydınların İletişim Ortamı Olarak Eski İstanbul Kahvehaneleri
isimli kitabı 2011de Ötüken Neşriyat, ‘Marmara Kıraathanesi: Beyazıt’ta Bir
Hayat Sahnesi isimli’ kitabı ise 2017’de Kültür A.Ş Yayınları tarafından
yayımlandı. Mayıs 2022’de İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘İstanbul Gazeteciliğinde Mekânsal Değişimin
Gazetecilik Pratiklerine Etkileri
’ başlıklı doktora tezini tamamladı.

Hukuk Bir Gün Raftan İner

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu
hakkında verilen mahkeme kararından sonra bir kere daha “Türkiye’nin
demokratik bir ülke olup olmadığı”
tartışılıyor.

Devleti yöneten siyasi gücün her
kademe yargı birimleri üzerinde mutlak bir denetimi
olduğu
vurgulanıyor.

Yasama ve Yürütme erklerinden sonra Yargının da aynı kişide
birleşmesinin sonuçları
üzerine yorumlar yapılıyor.

“Mahkemeye bu kararı aldıran siyasi
aklın”
neleri planladığı, İmamoğlu’nun siyaseten yasaklanmasının siyasi
amacının
ne olacağı anlaşılmaya çalışılıyor.

Kararın, “6’li Masanın Cumhurbaşkanı adayının kim olacağını
etkilemek için mi yoksa İstanbul Belediyesini yargı darbesiyle ele geçirme
maksatlı mı verildiğine” dair kafa yoruluyor.

Çünkü artık herkesin “özellikle siyasi davalarda
yargının talimatla karar verdiği”
gibi bir kanaate sahip olduğu görülüyor.

Bu çok tehlikeli ve üzücü bir durum.

Çünkü adalet devletin temelidir. Bu temelin yıkıldığına
inanan vatandaşların devlete olan sadakati ve inancı kaybolur.

Geçmişte de yargının siyasi etkilerle karar verdiği
örnekler vardır. Fakat bu kadar yaygın, bu kadar göstere göstere, pervasızca ve
hukuki bir kılıf bulma endişesi dahi taşımadan siyasetin yargı silahını
kullandığı dönem az olmuştur.

Yine AKP döneminde “FETÖ yargısı” oluşturularak ordu, kurumlar ve
siyasi yapının dizayn edildiğini görmüştük.

Şimdi “FETÖ yargısı” yerine oluşturulan “Hükümet veya
parti yargısı”
ile iktidarın kendisine engel gördüklerine yönelik bir silah
gibi kullanılıyor olması (veya bu kanaati oluşturan eylem ve söylemler) devam
ediyor.

Üstelik hiç olmadığı kadar anayasal ve yasal güvencelerin
ortadan kaldırıldığı yargılamalar
yapılıyor.

Daha da üzücü olan, Anayasa ve yasaların açıkça çiğnendiği bu
eylemlerin sıradanlaşması ve neredeyse olağan karşılanmasıdır.

Hukukun rafa kaldırılmasını tartışacağımız
yerde “mahkeme kararının kime yarayacağını” tartışıyor olmak bu öğrenilmiş
çaresizliğin
eseridir.

*******************************

Hukuka Aykırılıklar Sistematik Bir Hal Aldı

Hukuka aykırı davranışlar, son 20
yılda, bir sistematik uygulama haline geldi. Bu sistem şöyle işliyor:

•          Belli
davalar veya ihaleler öncesi kanunlar değiştirilir. 

•          Değiştirilemeyen
Anayasa ve kanunlara uyulmaz. 

•          Fiili
duruma hukuki durumun uydurulması istenir.

•          İşine
gelmeyen mahkeme kararları uygulanmaz.

•          İşine
gelmeyen yargı kararlarını alan hâkimler, yakınları hakkında soruşturma açan
savcılar görevden alınır, sürülür, hatta tutuklanır. Muktedirlerin
beklentilerine uyan hukuksuz kararlar verenler terfi ettirilir.

****

Türkiye Cumhuriyeti Nasıl Bir Devlet?

Mevcut veriler ışığında, Anayasamızda
yazan açık hükme rağmen
, “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal, bir
hukuk devletidir” diyemiyoruz.

Oysaki bu tanım devletimizi ayakta
tutan sütunlardır.

Halen “Türkiye Cumhuriyeti
birazcık demokratik, birazcık laik, birazcık sosyal ve birazcık da hukuk
devletidir.”

Dünya liginde saygın bir yerde olmak,
vatandaşlarımızın huzurlu, mutlu ve refah içinde olması için ve içinde
bulunduğumuz ekonomik sıkıntılardan kurtulabilmemiz için hukukun üstün
olduğu demokratik, laik ve sosyal bir devlet inşa etmek zorundayız.

*******************************

Ne Kadar Hukuk O Kadar Refah

Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2019’da
yaptığı araştırmasına göre,
“Türkçede öğrencilerin üçte
ikisi
orta düzey ve altında. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv
ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi kuramıyor.”

Bu yüzden halkımızın çoğu hukuk, adalet, kuvvetler ayrılığı,
bağımsız yargı
gibi soyut kavramların ekonomi ve siyasetle sebep sonuç
ilişkisini
kavrayamıyor.

Oysaki “ne kadar hukuk o kadar ekmek” demek.

Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkelerinden uzaklaşılması toplumda,
iç ve dış yatırımcılarda güven azalmasına yol açıyor. Yabancı sermaye girişi
ve kalıcı yatırımları
olumsuz etkiliyor. Bu da ekonomik dengeleri
bozuyor. 

Hukuktan uzaklaşıldıkça yolsuzluk,
hırsızlık ve usulsüzlük yapanların cesareti artıyor.
Sade vatandaşın
“adalet” duygusu zarar görüyor.

Yargının siyasallaşması sonucu hiç
kimse özgürlüğü ve mal varlığı konularında kendisini güvende hissetmiyor.

Güvensizlik ve öngörülemezlik
ekonomide gelişmeyi önlüyor.

Yapılan araştırmalar
gösteriyor ki, “bir ülkede hukukun üstünlüğü ilkesi ne kadar yerleşmişse o
ülke o kadar refah içindedir.”

Yani Hukukun Üstünlüğü Endeksinde
117. sırada olan Türkiye’nin Küresel Refah Endeksinde 93. sırada olması tesadüf
değil.

Hukukun üstünlüğü ilkesi “Her türlü eylem ve işlemin bağımsız
ve tarafsız bir yargı
denetimine tabi olmasını” gerektirir. Hiçbir kişi
veya zümreye suç işleme imtiyazı tanınamaz.

“Hukukun üstünlüğü”
kavramı “ülkelerin adalet sağlayabilme yeterliliğinin” bir
ölçüsü. 

Hukukun
üstünlüğü “devlet gücünün ve kurumların hukuk ile sınırlanması ve bunun
üzerinde hiçbir güç olmaması” demek.

Hukukun
üstünlüğü
ilkesini yaşatan bir devlet olabilmek, hem
dünyada saygın bir devlet olmanın ve hem de güçlü bir ekonominin olmazsa
olmaz şartıdır.

Bu yüzden hukuksuzluğa tepki vermek ekmek ve refah istemek
demektir.

Kendiniz için sussanız bile çocuklarınız için
hukuksuzluklara tepki gösterin.