23.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 268

“Depremler Oluyor Beynimde”

Keşke
depremler beynimizde olsa. Oysa hep bedenimizde sarsıntılar; bazen de
yüreğimizde..

            Geçen asrın son senesini İzmit Körfezi kıyılarında 7.5 büyüklüğünde ve X şiddetinde idrak etmiş idik;
Cumhuriyetin 100. yıldönümünde ise daha büyük ve daha şiddetli Çifte Depremle idrak imtihanındayız.
Kaybedenler kazanacak inşallah..

Aaa; 23,5
yıldır zihniyetimizde hiç değişme olmamış! Aksine olumsuzlukta okeye dönmüşüz. Gene
de bu millî enkazda iş ve yönetişim zihniyetimizi ekranlarda tartışma
terazisinde görmek tek tesellimiz.

Ne diyordu ‘Kocaelisin
sen bizim canımız!
’ şiirinde Ah Muhsin Ünlü ve şarkısında Ali Atay:

“uyandık. uyandıkça
sakallarımız

  sakallarımız vardı dervişe kestik

  devlet aciz, rahmet olduk yolları kestik”

72 saat Devleti beklemiştik Başiskele’de ve yine bekledik 10
ilde
, onlarca ilçede. Soyut bir var-lığı –mış gibi saymak yerine sopsomut
Milletin merhamet komutuyla harekete geçerek yaralarımızı dayanışma merhemiyle
sarmaya durduk. Koordinasyonsuzluk, kem siyaset, yağma vb unsurlar bile 85 milyonluk imeceyi sarsamadı.

Unutulmanın ölümden beter olduğu bir coğrafyada
ne ölümüzü, dirimizi ne de farklı destek seviyesiyle ve farkındalıklarla herhangi
birimizi unutmadık. Derin millet
zaten hep hüznün son derekesinde sahne alır. Keşke kederi paylaşırkenki
cömertliğimizi genel gündelik hayatta da sürdürebilsek..

Kader kavramını bile ilk kez
doğru anlamlandırmaya durduk; deprem uzmanıyla din uzmanının ilim temelinde denk
düştüğü nâdirattan..

“İnsanların
kendi işledikleri yanlışlar/kötülükler yüzünden karada ve denizde felâketler
yaygınlaştı. Belki yaptıkları yanlışlardan dönerler diye Allah hak ettikleri
felâketin çok azını onlara tattırıyor.”
(Rum 41)

Bir dosttan Cuma mesajı olarak geldi ve ‘Bu felâketler ve çekilen acılar inşallah
yaptığımız yanlışlıklardan ders alma bilincimizin milletçe artışına vesile
olur; Kuran’ı okuntu malzemesi yapmak yerine okuyup hayatımıza tatbik etme
kaynağı haline getirmek niyazıyla..’
diye cevaplandı.

Bir bakıverdim ki Düzce’de depremle ilgili 220 dava açılmış ve yargılamalar sonunda kimse cezaevine girmemiş. Kocaeli’nde 600 dava açılmış; 12 kişi 10’ar ay hapis cezası almış ve 6’sının
cezası infaz edilmiş, 6’sı içinse süre istenmiş.
Sakarya’da 695
davadan 5 kişiye ceza verilebilmiş. Yalova’da
173 dava açılmış; ceza aldığı
bilinen tek isim Veli Göçer olup 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edilmiş.
Rahşan Affı ve zaman aşımından yararlanarak 7,5 yıl hapis yattıktan sonra
tahliye olmuş. Bakalım bu defa ne olacak? Daha doğrusu bakalım Milletimiz bir günah keçisi bulunup zamanla
diğerlerinin aklanmasına ve siyaseten saklanmasına müsaade edecek mi?

İmar
Barışı’yla toplam 144.556 Maraşlı vatandaşımızın sorununu çözdük.
” diyor
K.Maraş Mitinginde (2019) Cumhurbaşkanı. “İmar
Barışı’yla toplam 205 bin Hataylı vatandaşımızın sorununu çözdük.
” diye
tekrarlıyor Hatay Mitinginde. Karikatürist Hasan Kaçan’ın başrolde
olduğu ve T.C. Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı
imzasını taşıyan reklâm her televizyon kanalında dönüp duruyordu.
Herkes Prof. Celâl Şengör’ün “Deprem
ülkesinde imar affı cinayettir.
” dediğine gelmişti. Bakalım cumhurumuz
Başkanına, Bakanına ve Hasanına Kaçanına imar affının hesabını soracak mı?
Yoksa yeni toplu ölümlere yelken mi açacağız? Mesele budur.

Müslüm Alpay Demir AHLÂKI BOZUK
BİNALAR yazısında “Tercihlerimiz
düzelmediği sürece tabiat olayları felâketimiz olmaya devam edecek.
” diyor.
Bir başka Müslümcü de altına “Zihniyetimiz hem kaderimizdir hem de
kelepçemiz
” diye ekliyor.

Bir yazı okuyana iki yazı bedava: AHLÂK
HASTALIKLARI HASTANESİ AÇILSIN (www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/13859

Okullarımızı ve Üniversitelerimizi Kapatmak Çözüm Değildir

0

Milli Eğitim Bakanlığı yurdumuzun 10 ilinde büyük
tahribata ve can kaybına sebep olan deprem felaketi sebebiyle ilk ve orta
öğretim kurumlarını 20 Ocak tarihine kadar iki hafta süre ile tatil etti.
Cumhurbaşkanımız da yükseköğretim kurumlarımızda yüz yüze eğitime son
verildiğini, KYK yurtlarına depremzedelerin yerleştirileceğini açıkladı. Bu
kararları durumun vehameti ve hasarın büyüklüğü sebebiyle normal karşılıyorum.
Ama:

Kıdemli bir eğitimci olarak uyarıyorum. Okullarda
eğitime çok fazla ara vermek, üniversitelerde her alanda yüz yüze eğitime ara
verilmesi ülkemizin geleceği bakımından telafi edilmez kayıplara yol açar.
Zaten covid-19 pandemisi münasebetiyle 2019-2021 yılları arasında iki yıl yüz
yüze eğitime ara verilip uzaktan eğitim yapıldı. O dönemin öğrencileri
dezavantajlı bir nesil oldular. Zaten sömestr tatili dolayısıyla okullar iki
hafta tatildi. Şimdi de deprem nedeniyle iki hafta daha tatil edildi. Bu tatili
daha fazla uzatmamak gerekir. Özellikle deprem bölgesindeki çocukların
yaşadıkları büyük travmayı bir önce atlatabilmeleri için bir an önce bir
şekilde eğitimle buluşturulmalarında yarar vardır.

Bu bölgede İnternet alt yapısı olmadığı için
uzaktan eğitim yapılması zaten mümkün değildir. İnternet alt yapısı bulunsa
bile bu eğitimi alabilecekleri ekipmana da sahip değillerdir.

Bu yüzden bu konuda alınabilecek tedbirleri şöyle
sıralayabilirim:

1. Deprem bölgesindeki sağlam ve güvenli okullar
derhal açılmalıdır.

2. Deprem bölgesinde sahra okulları kurulmalıdır.
Konteyner, prefabrik derslikler de kurulabilir.

3. Bir kısım öğrenci, depremden zarar görmeyen
yakın yerleşim birimlerindeki okullara taşımalı eğitimle götürülebilir.

5. Eğer Yatılı Bölge Okulları (YBO)
kapatılmasaydı, ilk ve ortaokul öğrencileri buralara nakledilebilirdi.

4. Özellikle lise öğrencileri, yurt genelindeki
pansiyonlu liselere dengeli bir biçimde yerleştirilebilir.

5. Öğrenci mevcutları düşük olan özel okullara da
bir kısım öğrenci, Milli Eğitim Bakanlığı’nın da katkısıyla yerleştirilebilir.

6. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük
şehirlerde kontenjanlarının çok altında öğrenci ile eğitim yapılan okullar
var.  Bu boş kapasitelerden
yararlanılabilinir. Bu öğrencilerin barınma, beslenme ve ulaşım sorunları, bu
şehirlerde bulunan devlet kurumları ve belediyelerin çok sayıdaki sosyal
tesislerinden yararlanılarak çözülebilir.

7. Deprem felaketi sırasında çok sayıda öğretmen
de hayatını kaybetti. Ayrıca başka yerleşim birimlerine giden öğrencilerden
dolayı öğrenci ihtiyacı doğabilir. Bu açıklar, acilen atanamayan öğretmenlerden
atama yapılarak kapatılabilir.

Okulları uzun süre kapatmak pedagojik yönden
doğru değildir. Tam aksine öğrencilerin bir an önce eğitime odaklanmaları
onları sosyopsikolojik olarak da rehabilite edecektir.

Her felakette okulları uzun süre kapatmaktan
vazgeçmeliyiz.

Sayın Cumhurbaşkanımız Diyarbakır’da yaptığı
açıklamada “Üniversitelerin yaz dönemine kadar tatil edildiğini,  eğitimin uzaktan yapılacağını, KYK
Yurtlarının da depremzedelere tahsis edileceğini” söyledi.

Bu son derece yanlış bir karardır. Sosyal
bilimler ile ilgili yükseköğretim programları belki uzaktan yapılabilir.  Fakat tıp, eczacılık,  dişçilik, mühendislik, Fen Bilimleri,
mimarlık, güzel sanatlar gibi uygulamaya dayalı yükseköğretim programlarının
yüz yüze yapılması gerekir.  Bu alanlarda
eğitim alan yükseköğretim öğrencileri, YÖK tarafından deprem bölgesi dışındaki
Üniversitelere yerleştirilebilir. Zaten deprem bölgesinde internet alt yapısı
yok. Depremzede üniversite öğrencileri uzaktan eğitime ulaşacak ekipmanlara da
sahip değiller. Depremzedelerin KYK Yurtları yerine devlet tarafından tutulacak
otel, pansiyon ve evlere ile resmi kurumların veya belediyelerin sosyal
tesislerine yerleştirilebilirler. 

Deprem Sebep ve Sonuçları

                Asrın depremi olarak 1999 yılında
yaşadığımız Marmara Depremini bilirdik ama pazartesi aynı günde 7,7 ve 7,6
şiddetinde gerçekleşen iki depremle sarsılan ve 10 ili kapsayan merkez üssü
Kahraman Maraş Pazarcık depreminin etkisi ve büyüklüğü gördüklerimiz ve
duyduklarımız kadarıyla daha yüksek olacak. Hatta bazı bilim adamları bu depremi
felaketlerin en büyüğü “KIRIM” olarak nitelendiriyorlar.

            Biliyorum acımız çok büyük. Bugün
itibarıyla vefat eden vatandaşlarımızın sayısı 30 Binlere yaklaştı. Allah’tan depremde
ölenlerimize rahmet diliyorum, yaralılarımıza da acil şifalar dilerim.

                        Her büyük olay bir
sonraki vakalar için bir derstir, tecrübedir ancak; bu derslerden ibret alanlar
kazançlı çıkar ibret alınmadığı takdirde havanda su dövmekten ileri gidilmez.
Geriye ölüm, gözyaşı, mal ve can kaybından başka bir şey kalmaz.

            Tarihçiler ve deprem uzmanlarının
anlattıklarına göre Anadolu coğrafyası bugüne kadar sayısız irili ufaklı depremlere
maruz kalmıştır. Bugüne kadar depremin olduğu bölgeler, fay hattının geçtiği
yerler bellidir ve bu topraklar üzerinde yaşayan herkes tarafından da
biliniyor.

            Albert Einstein’nın şu sözünü haklı
çıkarırcasına: “Her seferinde aynı
şeyleri tekrar edip farklı sonuçlar elde edeceğini sananlar sadece aptallardır
.”
İnadına her seferinde bile bile fay hattının geçtiği yerlere, zemini çürük
humuslu topraklara bina kondurmaktan bir türlü vaz geçemiyoruz.

            Bu gibi yanlış yerleşim alanlarına yapılan
inşaatlara büyük ölçüde imar affıyla belediyelerimiz ve hükümetimiz yol
veriyor. Vatandaşlarımız nasıl olsa imar affı çıkacak diye kaçak-göçek ev
yapmaktan bir türlü vaz geçmiyor. Daha yakın tarihte Sayın Cumhurbaşkanı
Kahramanmaraş mitinginde: “İmar
barışıyla toplam 144546 Maraşlı vatandaşımızın sorununu çözdük
” ifadelerini
kullanmıştır.

            Her vilayetimiz büyük yaralar aldı
ama 10 vilayetimizin içerisinde en geç ulaşılan vilayet Hatay ilimiz oldu çünkü
havalimanı ve yollar bozulduğu için uçaklar inemedi. Hatay’a Amik gölü
kurutularak hava alanı yapıldı, deprem ilk dakikadan itibaren doğrudan
havaalanını vurdu. Bu havaalanı yapılma aşamasında Mimarlar Mühendisler Odası
karşı çıktı ancak hükümet yetkilileri tarafından bu mühendisler terörist ilan
edildiler.

            Her deprem olduğunda ilk önce EMASYA(Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma) Protokolü gereği asker deprem
mahallinde olurdu. Hangi akla hizmet edildi bilemiyorum ama 2010 yılında bu
protokol kaldırıldı. Şimdi deprem bölgelerinde herkes yağmacılıktan söz ediyor.
Hatay vilayetimiz son durumda demografik tehlike ile karşı karşıya kaldı.

            Yandaş troller sosyal medyada 1999
Marmara depremiyle bugünkü depremi yarıştırıyor. Efendim zamanın Başbakanı
Bülent Ecevit güya deprem bölgesine 48 saattir ulaşamıyoruz demiş inanın yalan.
O günün teknolojisi ile Marmara depreminin enkazı çok kısa zamanda kaldırılarak
normal hayata dönüş sağlandı.

            Rahmetli Bülent Ecevit bir miting konuşmasında:
Türk halkı meclisteki milletvekillerinden
10 yıl daha ileride
” dediğinde ne demek istediğini o gün için net olarak anlayamamıştık
ama AKP genel başkan yardımcısı Ömer Çelik depremin ilk günü: “Cumhur ittifakı AKP, MHP, BBP olarak dimdik
ayakta deprem bölgesindeyiz
” derken milletin en fazla birlik beraberlik
içinde olması gerektiği böyle bir günde resmen bölücülük yapmıştır. Bu sözden
sonra rahmetli Ecevit’in haklı çıkışını bugün daha iyi idrak ediyoruz.

            20 Yıllık iktidar onun yandaşı ve mensupları
Belediye Başkanı, Milletvekili, Bakan, Başbakan oldular ancak zihnen bir türlü:
Hep birlikte Türkiye” olma
gerçeğini kavrayamadılar.

            Yönetimini beğenmedikleri 17
Ağustos1999 Depreminin ilk günü borsa kapatılmışken, 6 Şubat 2023 Tarihli
depremin ancak 3. günün sonunda borsaya müdahale edilmiştir. Küçük yatırımcı
deprem bölgesinde malıyla canıyla uğraşırken acaba üç gün müddetle borsadan
kimler alışveriş yaptı, bunu Türk milletinin bilmek hakkıdır sanırım.

            Sağlıklı kalın.

Türk Milleti Olabilmek…

Değerli okurlarım hepimizin ve yüce Türk Milletinin başı
sağolsun. Yüzyılın en acı felaketi ile karşı karşıyayız. Öyle bir deprem ki
Mısır’dan, İsrail’den ve Trabzon’dan bile duyulabiliyor. Maalesef bedeli de
büyük oldu. Binlerce kardeşimiz, sosyal akrabalık bağı ile bağlı olduğumuz
vatandaşlarımız artık bizimle beraber değil. Allah rahmet eylesin. Maddi yıkım
ile beraber manevi yıkım ve tahribata rağmen, toplum yeniden şekillenecek ve
hayat devam edecektir.

Depremler sosyal yapı üzerinde önemli
değişikliklere sebep olurlar. Sadece maddi yapı çökmez; aileler parçalanır,
kimsesiz çocuklar ortaya çıkar. Bazen de aile bütünüyle kaybedilir. Kayıpların
doğurduğu boşluk, yalnızlaşma, sahipsizlik, psikolojik sorunlar insanlarla
beraber devam eder. Kolay kolay unutulamazlar. Depremden kurtulanlar daha çok
hassaslaşır, alıngan olurlar. Kötümserlik artar. İyi rehberlere ihtiyaç
duyulur. Dayanışma ihtiyacı büyür. Aileye mensubiyet duygusu kadar, topluma
aidiyet şuuru da deprem geçirir. Fert ve toplum ilişkilerini canlandırmak ve
güçlendirebilmek zaman alır. Bu bakımdan, toplum liderlerine, yönetenlere,
siyasetçilere yeni görevler düşer. Siyasiler kısır çatışmaları bir tarafa
bırakmak durumundadırlar. Aksi halde toplum yıpranır, bunalır ve geleceğe güven
sarsılır. Umut varsa gelecek vardır. İç ve ülke dışı göç hareketlerine daha çok
şahit olunur.

            Türk Milleti
6 Şubat 2023 depremleri ile sürü veya kalabalık olmadığını tekrar ispat
etmiştir. 15 Temmuz 2016’da FETÖ terör örgütü ile ABD güdümlü işgal ve darbe
hareketine direnip şehit ve gazi olanlarımız dışarıya ve içerideki
işbirlikçilerine ders vermişlerdir. Vefalı, fedakâr, cefakâr ve vatanına
yürekten bağlı, ölüme meydan okuyan bu şehitlerimizi saygı ve rahmetle anarız.
Ortaya çıkan gerçek Türkiye’nin basit bir Ortadoğu ülkesi olmadığıdır. Türk
Milleti burada da kendisini ispat etmiştir. Sınırlarımızı, milli birlik ve
beraberliğimizi korumak amacıyla yaptığımız harekâtlarda askerimize
kilometrelerce uzaktan yiyecek getiren annelerimiz, atkı ve yün çorap ören
kadınlarımız unutulabilir mi? Bu örnek de millet olmanın ispatıdır ve bir
göstergesidir.

            Nitekim
milletleşmede; boy, kabile, aşiret, etnisite, mezhep, hemşehrilik, bölge
asabiyetinin aşılarak milli seviyede ortak irade ve mensubiyet şuurunun ortaya
çıkmasıdır. Ne mutlu bu biz duygusunu hissedebilenlere… Birbirimizi tamamlayıcı
olduğumuz, rakip gibi görmediğimiz sürece birlikte biz duygusunu yaşatırız.
Aklıselimle hareket etmeliyiz. Kaybettiğimiz canlarımız daha ortada iken hiç
olmazsa iktidar veya muhalefet gözlüklerimizi takarak şey yarışını
sürdürmemeliyiz. Az da olsa arızalı ve defolu kişiler olabilir. Bunlar devlet
kurumlarını hedef alarak devletin itibarını sarsmaya çalışabilirler. Zaten
bunlar milli devlet ve üniter yapıdan yana değillerdir. Türk Milletinin insani
değerleri bize yeter. Depremzedelere şefkatle sarılıp onları kurtarmak için
çırpınan çok farklı yörelerden gelmiş askerimiz, AFAD’ımız, Kızılay’ımız,
kurtarma timlerimiz ve yabancı ülkelerden gelen personelle birlikte ortaya
koydukları hizmet çok büyüktür. Yeter ki bazıları birbirine düşman ve rakip
gibi davranmasın. Türk ve ordu düşmanlığı, unutulmasın ki başka ve ordu ve
milletlere hizmettir.

            Beklenen
İstanbul depreminden Allah Türk Milletini korusun. İnsan akılla donatılmıştır.
Akılı kullanabilecek, ilimden yararlanılabilecek seviyede olunmalıdır.
Depremden korunmak için belediyeler ve AFAD gibi örgütler bölge ve mahalle
seviyesinde kurtarma ekiplerini belirlemeli, bu ekipler belirli aralıklarla
eğitime tabi tutulmalıdır. Kurtarılacak vatandaşlarımızı şefkatle kucaklayanlar
onlara tedavi öncesi fazlaca su vermemelidirler. Sığınacak evi yıkıldığı için
arabalarında sabahlayanlar pencerelerini az da olsa açarak oksijen girişini
sağlamalıdırlar. Kahramanmaraş merkezli depremde de görüldüğü gibi, mobil tuvaletlere
ihtiyaç büyüktür. Teknolojinin imkânlarından azami ölçüde faydalanılmalıdır.
Kentsel dönüşüm gibi olumlu tedbirler şahsi kapris ve menfaat oyunları ile
rezil edilmemelidir. Deprem bölgelerinde 14-15 katlı gökdelenleri görmek
herkesi üzmüş ve düşündürmüştür. Gökdelenlerde oturmaya mecbur değiliz.
Şatafatı ve gösterişi bir tarafa bırakmalıyız. Müteahhitler belgeli olmalıdır.
Cebi dolu olan, bilgisi olmayan müteahhit olursa üzücü manzaralar artar. Daha
fazla bilgi vermek bizim alanımızı aşar. Ülkemizde bu gibi konularda bilgi ve
tecrübe sahibi yetkililer gerektiği kadar vardır.       

Deprem Kader, Tedbirsizlik Felâket…Gazeteci Yazar MÜJGÂN SUVER ile Felâketimizi Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Allah tekrarından
saklasın. Yaşadığımız felâketle alâkalı ilk intibânız nedir?

Müjgân Suver: Cehenneme uyandık…

Her depremde yeniden cehenneme
uyanan Türkiye’de gördüğümüz hep aynı manzaralar, aynı çığlıklar ve hep aynı
açıklamalar. Aldığımız bunca derse, çektiğimiz bunca acıya, binlerce ölümlere
rağmen, değişmeyen hep aynı kapkaççı zihniyet, benden sonrası tufan siyaseti…

Felâket gelince de derin
sessizlik…

Çetinoğlu: Yardım vaatleri –
teklifleri var…

Suver: Ankara’dan önce BM’den, AB’den, komşu ülkelerden, dünyânın
dört bir yanından duyulan yardım teklifleri… Hepsi bizim ‘Ey!’ diye meydan okuduğumuz ülkeler…

Onların insanlığını takdir
ederken, ülkemizin tedbir eksikliğinin mahcubiyetini yaşıyorum.

Çetinoğlu: Mahcûbiyetin ötesinde
ıstırap verici uygulamalarımız var: 1997 yılında imzalanan EMASYA (Emniyet Asayiş
Yardımlaşma) Protokolü iptal edildi. 1999 yılında İzmir İstihkâm Okulu
Bünyesinde oluşturulan eğitimli kurtarma birliği de lağvedildi.

Kahramanmaraş,
Hatay depremi hakkında görüşüyorduk. Devam buyurur musunuz efendim…  

Suver: Fay dönemlerinin uzun olması ne yazık ki rehâvete
kapılmamıza sebep oluyor. Acılar küllenince verilen sözler unutuluyor,
depremlerde can ve mal kaybını en aza indirgemek için hiçbir adım atılmıyor…
Anlıyoruz ki son depremden bu yana hiçbir şey yapılmamış. Var olan bin yıllık
kamu kurumları yıkılmış, Akut ve 2010 yılında iptal edilen gibi birçok gönüllü
özel girişimlerin alt yapısı tasfiye edilmiş. Böyle günlerin acil kurtarıcı
teşkilatı ordumuz devreden çıkartılmış.

Çetinoğlu: İlim insanlarımızın
uyarıları da dikkate alınmadı…

Suver: Evet! Tehlikeyi hatırlatan ilim insanlarına, ilmî raporlara
kulak tıkanıyor, felaket tellallığı yapmakla suçlanıyor. Yeni bir deprem
gelince de krizi yönetmesi gerekenler ışığa tutulmuş tavşan gibi hareketsiz
donup kalıyor. Hayat kurtaracak ilk 72 saatte halkın çığlığını duyan yok!
Yardıma koşan yok, enkaz kaldıran yok, enkaz altından gelen imdat çığlıklarına
minarelerden gelen Sela sesleri, çâre üretmesi gerekenlerin takdiri ilâhî,
kader, sabır sesleri cevap veriyor.

Çetinoğlu: Dayanışma uygulamamızı
da değerlendirmeye tâbi tutmak gerekiyor…

Suver: Türkiye gibi deprem ülkesi bir yerde, siyâsî görüşü ne
olursa olsun, bütün hükümetlerin, siyâsî partilerin, mahallî yöneticilerin
programında öncelik tehlike altındaki şehirlerin depreme karşı hazırlıklı olması
gerekmiyor muydu?

Türkiye’nin Güney’i ve
Güneydoğu’su, Suriye’nin Kuzeybatısı’nda meydana gelen depremlerin ardından,
hayatını kaybedenlerin sayısı giderek artıyor. Sorularınızı cevaplandırdığım saatlerde
sadece Türkiye’deki ölü sayısı 16.500’ü aşmış durumda. Binlerce insan hâlâ
canlı veya cansız enkaz altında. Binlerce insan dondurucu soğuğa karşı
korunmasız bir halde hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Çetinoğlu: Takdire tedbir fayda etmez’ sözünün ardına sığınılıyor…

Suver: Bu söz sorumlulara tedbirsiz olma suçunu işleme serbestiyeti
sağlamaz. Günümüzde gerçekçi olmayı öğütlerken ‘ayakları sağlam yere basmak’ terimini kullanırız. Yaşadığımız bu
coğrafyada ayaklarımızı bastığımız toprağın da sağlam olmadığını, deprem
bölgesinde yaşadığımızı unuturuz.

Anadolu’nun zemin yapısı
sebebiyle Türkiye’nin yüzde 96’sının deprem tehlikesi altında olduğunu
biliyoruz. Nüfusun yüzde 98’i ve barajların yüzde 95’i deprem bölgelerinde
bulunuyor. Dünyânın ikinci büyük deprem kuşağında bulunan ülkemizin – târihî
sürecine bakarsak- çok kötü bir deprem geçmişi olduğunu da görürüz.

Çetinoğlu: Türkiye’nin deprem
târihi hakkında yeterli bilgiye sâhip miyiz?

Suver: Türkiye’nin deprem târihi hakkında ne yazık ki elimizde
fazla detaylı bir bilgi de yok. Depremlerin mekanik olarak kaydedilmesine 19.
yüzyılın sonlarında başlandığını biliyoruz. Ondan önceki bilgileri ancak o
yıllarda yaşayanların gözlemlerini yazdıkları çeşitli târihî kayıtlardan
alıyoruz.

Çetinoğlu: Yayın organlarının
felâketler karşısındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suver: Baskı altına alınmış bizim basılı ve görüntülü basın,
gördüklerini değil, görülmek istenilenleri gösterir ve anlatırken Avrupa basını,
insanlık adına yapılan milletlerarası yardımlarla ve daha âcil bir şekilde
insanların bir an önce kurtarılabilmesi için ne yapmak gerektiği sorusuna cevap
arıyor.

İtalya’nın Torino kentinde
yayınlanan günlük gazete La Stampa, yardım malzemelerine eşitsiz erişime dâir
çarpıcı bir tablo çiziyor.

Çetinoğlu: Suriye’deki durum
hakkında bilgi lütfedebilir misiniz?

Suver: “Türkiye’nin Güneydoğu’su uçuş haritalarında üzeri küçük
sarı uçaklarla dolu bir dikdörtgen. Onlar hayat demek. Dünyânın her yerinden
gelen yardım malzemeleri, ilaçlar, gıda maddeleri, taşıtlar ve yardım
hizmetleri burada buluşuyor. Hemen aşağısında ise büyük bir gri üçgen var:
Suriye. Hiçbir şeyin gelmediği yer. Ama depremin sebep olduğu tahribat, sınırın
o tarafını da bu tarafını da eşit vurdu. Ve her iki tarafta da aynı insanlar
yaşıyor.”

Çetinoğlu: Beşar Esad’ın tutumunu
nasıl yorumluyorsunuz?

Suver: Esad’ın tutumunu deprem bile yenemiyor.

Belçika’da yayınlanan liberal-
muhafazakâr De Standaard, Suriyeli yöneticilerin ülke sınırlarını milletlerarası
yardımlara tamamen açmamasını eleştiriyor.

“Suriye rejimi Pazartesi akşamı,
sırf yardım malzemesi nakliyeleri için sınırların açılmayacağını açıkça ifâde
etti. Böylece Şam rejimi, muhalefetin kontrolündeki bölgelere gidecek
yardımları da sinik siyâsetin konusu yapmaya devam edeceğini göstermiş oldu. Esad
rejimi yıllardır, bütün insânî yardımların Şam üzerinden gitmesini istiyor.
Çünkü böylece, yardımların bir kısmının ‘kaymağını
yiyebiliyor
’ ve yardım malzemelerinin nerelerde kullanılacağını kendisi
belirleyebiliyor.”

Benzer yönetimlerinin benzer
yönetim taktikleri…

Kendi felaketine ağlayan, kendine
derman olamayan Türkiye’de ise başımızı kaldırıp ne Suriye’deki depremden, ne
de Suriye’deki ölümlerden bahsedecek mecal kaldı.

 

MÜJGÂN SUVER: Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları
Platformu Başkanı

Münih Ludwid
Maximilien Üniversitesi’nde yüksek tahsilini tamamlayan pedagog Müjgân Suver,
Münih Devlet Pedagoji ve Âile Araştırmaları Enstitüsü’nde çalıştı. Bavyera’da
yabancı statüsünde çalışanların ve onların çocuklarının Alman toplumuna entegrasyonunu
sağlayacak eğitim modellerinin oluşturulmasında ve uygulanmasında faaliyetler
yürüttü. Münih Kent-Pedagoji Enstitüsü’nde, ‘iki dilde, iki kültürde eğitim
modelleri’ konusunda eğitimcilerin eğitilmesinde, uzman akademisyen olarak
görev aldı… Göç ve göçmenler, entegrasyon problemleri, yabancı hakları
konularında danışmanlıklar verdi. Münih’te çalışan yabancıların ‘güvenilir kişisi’ seçilerek şehir
meclisinde danışman üye olarak yer aldı.

2000 yılından beri
Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu başkanlığını yürütüyor.
Avrupa Birliği, demokrasi, sürdürülebilir kalkınma, teşkilâtlı sosyal
sorumluluk, kadın liderler, kadınların ekonomiye kazandırılması, sosyal
cinsiyet eşitsizliği, eşitlik ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesi konularında
projeler yürüten Müjgân Suver, aynı konularda çalışan Sivil Toplum Kuruluşları,
platformlar ve çalışma gruplarıyla da ortak savunuculuk faaliyetleri
yürütmektedir. KAGİDER’in kurucu üyesi, TÜSİAD – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
Çalışma Grubu uzman üyesi, Eşitlik, Adalet ve Kadın Platformu Organizasyon
Komitesi üyesi, Yanındayız Derneği Danışma Kurulu Üyesi, Denge Denetleme Ağı
Koordinasyon Grubu Sözcüsü olan Müjgan Suver, İzmir GÖZLEM Gazetesi
yazarlarındandır.

Müjgan Suver’in;
Almanya’da ‘Okullarda İki Dilde İki
Kültürde Eğitim
’, ‘Alman Çocukları
İçin Almanca
’, ‘Trafik Ve Çocuk’,
Türkiye’de farklı yılları kapsayan ‘Ulusal
Kadın Politikaları – Eylem Planı
’ isimli iki kitabı, issiz kadınları
istihdama kazandırma hedefinde hazırlanmış ‘Arıcılık
ve Organik Bal Üretimi
’, ‘Temel
İşletme ve Pazarlama
’ konulu iki kitabi, dergi ve gazetelerde yayınlanmış
birçok makalesi bulunmaktadır.

Depremin Düşündürdükleri

Bir
deprem oldu, bir anda. Bazılarımız normal artçı gibi, kılımızı kıpırdatmadan
sakince izledi. Belki de o an, çoğumuz kızartılmış ekmeklerimizi yiyor,
sütümüzü keyifle içiyorduk uykudan uyanmanın mahmurluğuyla.

Oysa
olay hiç de öyle değildi. Durum vahimdi. Depremi bilenler, ya da yaşayanlar
endişeli bakışlarla, buruk bir yürekle, telaşla izlemeye başlamıştı
gelişmeleri. 7.7 şiddetindeki bir depremin nelere sebep olabileceğini biliyorlardı
çünkü.

Birçoğumuzun
endişe bile duymadığı o anlarda, binlerce vatandaşımız enkaz altındaydı,
mağdurdu, telaşlıydı, perişandı, gözleri yaşlıydı. Hele öğleden sonra yaşanan
ikinci deprem, asrın felaketine sebep olmuştu. Zaman ilerledikçe, haberler
netleştikçe, bilgiler çoğaldıkça “bir
dakika, galiba olay ciddi…”
demeye başladık.

On
ilimizi kapsayan bu felaket, gerçekten de vahimdi. 1999 yılında, Gölcük’deki
depremi yaşayan biri olarak, olayın vahametini anlayabilmekteyim. Daha önce,
“artçı”nın bile ne olduğunu bilmeyen ben. Depremden sonra “bir iki hafta içinde toparlanırız, her şey normale döner” diye
düşünüyordum. Fakat gün geçtikçe, gerçeklerle yüzleşmeye, daha çok üzülmeye,
daha çok tedirgin olmaya başlamıştım.

Bu
depremin, bizim yaşadığımız depremden daha da vahim olduğu ortadadır. Acıları ve
süresi de daha uzun olacaktır. Rabbim maruz kalanlara yardım eylesin, acılarını
dindirsin kısa zamanda yüzleri gülsün.

Depremden
bihaber ve toplumsal olaylara duyarsız kalanların, şimdi gidip, deprem ortamını
yaşamasını isterdim. Gitseler de depremi yaşayamayacak, sonuçları ile
yüzleşeceklerdir. Olsun bu kadarı da ibret almaya, uyanmaya, silkinmeye belki yeterdi.

Artık
gereksiz bencilliklerin, küsmelerin, kızmaların, kırmaların ve kırılmaların ne
kadar gereksiz olduğunu anlamamız gerek mi yor mu? Sevdiğimiz insanları bir
anda kaybedebileceğimizi, şaşaalı eşyalarımızın, nadide yemeklerimizin,
arabalarımızın, katlarımızın, yatlarımızın bir anda yok olabileceğini artık
bilmemiz gerek mi yor mu?

Yemek
beğenmeyen, toplu ulaşım aracına binmeyen, fırının yolunu bilmeyen, yumurtanın
ekmeğin fiyatından habersizlerin, bir anda ekmek kuyruğuna geçebileceğini ne
zaman anlayacağız?

Sevdiğimiz
insanları görmeyi, ziyaretleri, gerçekleştirmeyi düşündüğümüz hayır ve
hasenatları daha ne kadar erteleyeceğiz? Elimizde ne kadar yaşayacağımızın
tapusu var mı acaba? Yoksa kariyer edinme, daha çok kazanma hırsı, makam sevdası,
mı bu duygularımızı engelledi durdu? Oysa “sonra”nın sonrası yokmuş, bunu bu
depremde bir kez daha gördük.

Dün
hayatta olan insanların, eşyaların, evlerin bir kısmı, bu gün yok maalesef.
Canını kurtaranlar, malını kaybetmeye üzülemiyor bile. Şu da görüldü ki; bazen
hayatımız, kurtuluşumuz, dostlarımızın ve iyi insanların gayretlerine, bizi
önemsemelerine, bitmez tükenmez engin sevgilerine, merhametlerine özverilerine
bağlı.

Haberlerlerde,
“94 saat sonra; aç susuz, bitkin, yaralı, moralsiz, yakınlarının ne olduğunu
merak etmenin endişesi içinde” enkazdan çıkarılanların, elleriyle zafer işareti
yaptıklarını görünce, çadırlarda sıcacık ekmeği, ateşin başında tebessümle
yiyenleri gördükçe, hayatımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu, aslında evimizin,
kendimizin ve kalıcı olmadığını, giydiğimiz elbisenin, kullandığımız eşyanın markasının
çokta önemli olmadığını, yediğimiz yemeğin, kurduğumuz sofranın albenili olmasının
da çok önemli olmadığını daha iyi anlamaktayız.

Depremzedeyi
kurtaranın, kurtarılandan daha çok sevindiğini, gözyaşlarına boğulduğunu
gördüğümüzde, pahalı telefonlarımızın, arabalarımızın, yazlığımızın, zenginliğimizin
de bu insani duyguların yanında ne kadar ucuz ve anlamsız kaldığını daha bir
idrak edebiliyoruz.

 Ya da milyonlarca liraya aldığımız konutun
belki de mezarımız olabileceğini, üstümüzdeki paltonun, basit bir battaniyenin,
sıcak bir yudum çayın, çorbanın, ekmeğin, yeri geldiğinde ne kadar kıymetli
olabileceğini de gördük.

Kızını
kaybeden bir anne anlatıyor; “iki gün
evvel kızıma şu evi satın alarak anahtarlarını verdim. Kızıma mezar olacağını
nereden bilebilirdim.”

Bir
başka depremzede; “Dünyanın eşyasını
aldım evime, son teknoloji küçük ev aletleri…Marka marka kıyafetlerle doldurdum
dolabımı. Ama depremden kaçarken ayaklarım çıplaktı… Ne kadar değersizmiş
aslında her şey…. Dünya’da nefes alıyorsan sevdiklerinle birlikte büyük hazine
o, geriye bırakacağın çöp. Dünya’da bir nefes kadar”sın, o da rahat alırsan
nefesini ne mutlu…rahat nefes alalım sevdiklerimizle…”

Mutluluk
sağlıklı ve sevdiklerimizle birlikte olmaktan geçmiyor mu?… Bu dünyaya niye
geldik acaba? Yiyip içip keyif çıkarmaya mı? Bencilce yaşayıp, “acılar ve sevinçler karşısında bana ne
duygusuyla günümüzü gün etmeye mi?

Peki,
maksadımız insan mı olmak, yoksa “gibi” şeklinde taklit olarak mı yaşayacağız? Eğer
adam gibi insan olacaksak; “sevmeyi, saymayı, değer vermeyi, anlamayı, paylaşmayı,
hor görmemeyi, ahde vefayı, yardımlaşmayı, affetmeyi, ötelememeyi, vicdanı,
empatiyi, adaleti, şefkati, mertliği, tevazuyu, yardımlaşmayı, yüreklere
dokunmayı, biz olmayı” vb. bilip içselleştirerek yaşamamız gerekiyor.

Böylesi duyguları
satın alamazsınız, değer biçemezsiniz. Hayatta anlamlı yaşamak, bu değerleri
severek yaşamanızdan geçmektedir.

Kalbini
kırdığımız bir insanın, istesek de gönlünü almaya vaktimiz olmayabilir. Göçük
altında gördük ki, hakkı hukuku geçenlerle helalleşmek istememiz de yeterli
değil. En güzeli kırmamak, üzmemek. Üzmüşsek vakit kaybetmeden telafi etmektir.

Telaşa,
aceleye, hırsa, benciliğe gerek yok. Bazı şeyleri değiştirmek, sahiplenmek
elimizde değil. Neyin hakkımızda hayırlı olduğunu da bilemiyoruz. Kaçırdığımız trene
kızacağımıza, “hayırlısı
diyebilsek. Elimizden gelen gayreti gösterdikten sonra “hayırlısı” diyebilsek. Belki daha huzurlu yaşarız. Bir de hayatın
hayal olduğunu, dostluğun, iyiliğin güzel şeylerin makbul olduğunu anlayabilsek.

Hayat
kısa, kendimiz olalım, insanın değerini bilelim, doğal olalım. Yüreğimize bir
sevgi pınarı akıtalım. Böylesi afetlerden ders almasını bilelim. Kalbimizi güzel
hasletlerle besleyelim. Unutmayalım ki, zenginlik, makam emanet. Kalıcı olan
insanlık. Sevdiklerimizin kıymetini bilip kalbini kırmayalım. Emanet olan
canımızı, ne zaman nerede nasıl teslim edeceğimiz inanın belli değil.

 Bu depremde, emeği ve gücü ile eşya ve parası
ile gönlü ile katkıda bulunanlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Minnetimi,
şükranlarımı, takdirlerimi bu koca yürekli güzel insanlara gönderiyorum.

Gün,
yüreğimizin sesini dinleme,  gönüllere
dokunma zamanıdır. Sevgimizi, imkânlarımızı paylaşma günüdür. Acılarımıza,
üzüntülerimize, sıkıntılarımıza derman olma günüdür. Biz olma, el atma,
yaralarımızı sarma günüdür. Çare arama, çare olma, moral verme, dayanışma,
yardım etme günüdür. Kalbimizle, dualarımızla acısı olanların yanında olma
günüdür.

Rabbim
hayatını kaybedenlere, rahmetler nasip eylesin. Yaralılara acil şifalar,
yakınlarını kaybedenlere sabırlar, metanetler diliyorum.

Sevgiyle
kalın…

Yarın Benim Okulum Var!

0

Bir İbret Dersi

0

     Ey gaflete dalıp,
bu hayatı tatlı görüp, âhireti unutup, dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir
misin, neye benzersin? Devekuşuna! Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor,
ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız o, gözünü kum
içinde kapamış, görmez.

     Ey nefis! Şu
temsile bak, gör, nasıl sırf dünyaya bakış, çok ve güzel bir lezzeti çok acı
bir eleme / kedere dönüştürür. Meselâ, şu köyde, iki adam bulunur. Birisinin
yüzde doksan dokuz ahbabı / dost ve sevdikleri İstanbul’a gitmişler, güzelce
yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu
adam İstanbul’a müştak / çok istekli ve arzuludur. Orayı düşünür, ahbaba / dost
ve sevdiklerine kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, “Oraya git” sevinip
gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler.
Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar.
Perişan olarak dağılıp gitmişler zanneder. Şu biçare / zavallı adam, bütün
onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip / yakınlık gösterip teselli
bulup avunmak; onunla o elim / acı âlâm-ı firakı / ayrılık acılarını kapamak
ister.

     Ey nefis! Başta
Habibullah / Allah’ın sevgilisi Hz. Muhammed, bütün ahbabın / yakınların,
kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da
gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdane / erkekçe
kabre bak, dinle ne talep eder / ister? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne
ister. Sakın gafil olup, düşüncesizce ikinci adama benzeme.

     Ey nefsim! Deme,
“Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder
/ tapar, derd-i maişet / geçim derdiyle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor.
Firak / ayrılık, bekaya / bakiliğe ve kalıcılığa kalb olup / dönüşüp
başkalaşmıyor. Acz-i beşerî / insanın aczi, fakr-ı insanî / insanın fakrı
değişmiyor, bilakis ziyadeleşiyor / artıyor. Beşerin / insanın yolculuğu
kesilmiyor, sür’at peyda ediyor / hız kazanıyor. Hem deme, “Ben de herkes
gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle
musibette / belâ ve sıkıntı zamanında, beraber olmak demek olan teselli ile
avunmak ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.

     Hem kendini
başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyaya / dünya misafir-hânesine,
nazar-ı hikmetle / hikmet gözüyle, yani gayeli olarak baksan! Hiçbir şeyi
nizamsız / düzensiz, maksatsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz
kalabilirsin?

     Zelzele / deprem
gibi hâdisât-ı kevniye / dünya olayları; tesadüf oyuncağı değildir. Meselâ,
zemine / yeryüzüne; nebatat /  bitkiler
ve hayvanat / hayvanlar türünden giydirilen, birbiri üstünde, birbiri içinde,
gayet muntazam / son derece düzgün ve gayet münakkaş / nakışlı gömlekleri
düşün! Baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen / süslü, mücehhez /
cihazlanmış ve donanmış olduklarını görürsün. Gayet âli / yüksek gayeler
içinde, kemal-i intizam / tam bir intizamla meczup / cezbedilmiş mevlevîler
gibi döndürüldüklerini anlarsın. Öyleyse nasıl olur da, dünyanın; Âdem
oğullarından özellikle mü’minlerin gafletlerinden doğan, beğenmediği bir kısım
tavırlarının mânevî ağırlığından, omuz silkmeye benzeyen zelzele / deprem gibi,
ölüm içeren hayatî olaylarına bir mânâ vermez! 
Gayesiz ve tesadüfî zannederek, bütün musibetzede / belâ ve musibetlere
uğrayanların elîm / acı zayiatını / kayıplarını bedelsiz, boş ve faydasız
bularak; onları müthiş / dehşetli bir ye’se / ümitsizliğe atarsın?

     İşte bu şekilde,
hem büyük bir hata, hem büyük bir zulüm etmiş olursun!. Aslında  bu gibi hadise ve olaylar; bir Hakîm-i Rahîm
/ çok merhametli ve hikmet sahibi olan Allah’ın emriyle olur. Ehl-i imanın /
mü’min ve inananların; fâni / geçici mallarını sadaka hükmüne çevirip ibka
etmek / bâkî kılmak ve ebedîleştirmek içindir. Küfran-ı nimet / nankörlükten
gelen günahlarına kefarettir. Onları örtücü ve affettiricidir.

     Nasıl ki bir gün
gelir, insanın istifadesine sunulmuş olan zemin; yüzünün ziyneti / süsü olan
insanın yaptığı eserleri; şirkle karışık, şirke bulaşmış ve şükürsüz görüp
çirkin bulur. Hâlık / Yaratıcı’nın emriyle, büyük bir zelzele / deprem ile
bütün yüzünü siler, temizler.

     Allah’ın emriyle
ehl-i şirki / müşrikleri, Allah’a şirk ve ortak koşanları Cehenneme döker.
Ehl-i şükre / şükür sahiplerine de, “Haydi Cennete buyurun.” der.

Deprem ve Yönetim

Yöneticinin hedefi, kendini gereksiz kılmaktır. İster devlet başkanı olsun ister genel müdür, ister bir iş takımının kaptanı; bu kural hepsi için geçerlidir.

Ne demek bu?

Devletten bakkal dükkânına kadar her büyüklükteki birim, bir ürün veya hizmet üretir. Yöneticinin gereksiz olması, birimdeki insanların ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını, niçin yaptıklarını, her seferinde talimat almalarına gerek olmadan planlamaları, bilmeleri ve uygulamalarıdır. Dolayısıyla yöneticinin birinci işi, yönetimine verilen birimi bu hâle getirmektir. Bu hâle gelen birimin iç idaresi için artık yöneticiye gerek kalmamıştır; kalmamalıdır. 

Bizzat yönetmek

Yönetici gereksizse niçin hâlâ yöneticiler var? Yöneticinin varlık sebebi üçtür. Yukarıda birinci sebebi verdim. Birimi kendi başına işler hâle getirmek. Yöneticinin ikinci işi, birimin stratejisini belirlemektir. Bu belirlemeyi birimdeki insanlarla birlikte yapar. Birimin üyeleri, kendi işlerinin en iyi nasıl yapılacağını yöneticiden daha iyi bilir. Fakat yönetici, yüksek bir yerde konumlanmış ve sahanın tamamını görebilen bir “general” gibidir. O, şu anda mükemmel işlemesini sağladığı biriminin, ilerde nasıl daha verimli çalışacağını, nasıl değişmesi gerektiğini tayin edecektir. Buna planlama diyoruz, strateji diyoruz. “Strateji” kelimesinin etimolojik kökü, “generallerin sanatı”dır. 

Yöneticinin varlığının üçüncü ve son sebebi de biriminin görüşlerini, haklarını, ihtiyaçlarını birimin dışındakilere anlatmak,  birimini savunmaktır. 

Buraya kadar “birim, birim, birim” deyip durduğum kamunun veya özel sektörün kurumlarıdır; ordudan sağlığa, emniyetten eğitime ve sonunda bütün bir devlete, sonra bütün işlere, şirketlere… Kurum budur, örgüt budur, iş budur. Nihayet çağdaş devlet budur. 

Bir yönetim bilimi kitabı, eski tip piramit emir-kumanda yapısındaki örgütleri orduya benzetiyordu. Piramit yönetim tarzı, harpte ordu için gerekli olabilir. Ancak çağdaş yönetim teorisinde sıklıkla kullanılan model, emir-kumanda piramidinden ziyade komando birliğine benziyor. Komando birliğine bir hedef, bir harita ve pusula verilir. Sonra o birlik, gider ve görevini yapar. Yoksa mesela ordu komutanı veya genelkurmay başkanı gelip onu “bizzat yönetmeye”  veya “daha iyi işletmeye” kalkmaz.  

Milletvekili telefonuyla gelen vinç

Büyük adamın ve büyük adamların hizmetin verildiği, malın üretildiği seviyeyi “ bizzat” yönetmesi piramit modeline de takım yönetimine de uymaz. Takım yönetimine uymayacağı, komando benzetmesinden anlaşılır. Piramit yönetiminde de insanların üstlerini de astlarını da atlamama kuralı vardır. Ne ast bağlı olduğu kademeyi atlayıp daha yukarılara çıkabilir, ne de üstün altındaki kademeleri atlayıp daha aşağılara talimat vermesi örgüt anlayışına uygundur. En üstteki tek yöneticinin bütün kademelerle doğrudan ilişki kurması hiçbir yönetim teorisinde yoktur. Ben bu tarza simit yönetimi diyorum. Genellikle suç örgütlerinin yönetim modeli simittir. Mafya şefi, bütün çete üyeleriyle, en alttakinden en üsttekine, bire bir temastadır. Astlarını tayin etmekle kalmaz, onların astlarını, hatta onların astlarının astlarını da “bizzat” tayin eder. 

Deprem felaketine uğrayan bir mahalle giden Sayın Nurettin Canikli’nin videosu paylaşıldı. Sosyal medya paylaşımlarına göre felaket uğrayan vatandaş, titreyerek, ağlayarak o büyük adama ihtiyacı anlatmaya çalışıyordu. O büyük adam ise onu dinlemek yerine cep telefonunu kurcalamaktaydı. Sonra hikâyenin aslı anlaşıldı. Felaketzede, enkaz altındaki yakınlarının kurtarılması için vinç talep ediyor. İlk talebi değilmiş ama vinç bir türlü gelmemiş. Sonra Canikli, telefonuyla bir yerleri arıyor ve vinç geliyor. “Canikli sağ olsun ama vincin ihtiyaç olan yere gelmesi için bir milletvekilinin, bir başkan yardımcısının telefon mu etmesi lazım?” diyorlar. Birinci itham haksızdı ama bu ikinci tenkit haklıdır. O vinç oraya, milletvekili telefon etmeden gitmeliydi.

AFAD kaskı giymek

Büyük adam, genel müdür, bakan ve her neyse tepedeki insanların kafalarına AFAD kaskı geçirip sahaya inmesinin pek bir yararı yoktur. Yararı olmaması gerektir. Bu davranışın verdiği ilk mesaj, “Benim iş gören birimlerimin aklı kısadır. Kendi kendilerine işi beceremezler. Ben bizzat gidip onlara ne yapacaklarını söylemezsem onlar akıl edemezler.” mesajıdır. İster günlük mesaide, ister bir kriz anında olsun, yöneticinin görevi, işi yapanların ihtiyaçlarını temin etmektir. Bizzat temasın gerekçesi akıl ve talimat vermek değil, onları dinlemek, moral vermek, gerekiyorsa onlara başka birimlerin desteğini temin etmek olabilir. 

Peki, bırakın kask giysinler, alana insinler; ne zararı var, diyeceksiniz. Birinci zararı, az önce yazdığım, “Siz aptalsınızdır, sizin aklınız ermez.” mesajıdır. İkinci zararı da, işin yapıldığı yere giden büyük adamın bizatihi ziyaretinin bir iş hâline hatta bazen bir felaket hâline gelmesidir. İşin olup bittiği yerdeki imkânların, insanların bir kısmı asıl işlerini bırakıp yöneticiyi karşılamaya yönlendirilecektir. Özellikle kriz anında bu yönlendirmenin sonuçları hayırlı olmaz. 

Allah felakete uğrayan insanlarımıza direnme gücü ve sabır, yöneticilere de bilgi ve bilgelik nasip etsin. Bize de böyle yöneticileri tercih etmeyi, seçmeyi nasip etsin. https://millidusunce.com/deprem-ve-yonetim/

Ahlakı Bozuk Binalar!

Damat adayı ne iş yapıyor diye sorarız ilk önce!

Ne kadar geliri var?

Tahsili ne?

Evi var mı?

Arabası var mı?

Birikmişi var mı?

Düğünü nerede yapacak?

Takı ne kadar takacak?

Eşyayı hangi marka alacak?

Irkı ne?

İnancı ne?

Mezhebi ne?

Nereli?

Siyasi görüşü ne?

Arkası sağlam mı?

Kızımızı rahat yaşatır mı?

***

Herkes imkânı ölçüsünde rahat yaşatır, yaşatmasına da!

En önemlisi, mutlu yaşatır mı?

Huzurlu yaşatır mı?

Güler yüzlü mü?

Tatlı dilli mi?

Bencil mi, fedakâr mı?

Merhametli mi?

Affedici mi, kindar mı?

Sorumluluk duygusu var mı?

Öfkeli mi, sakin mi?

Ana-baba, aile-akraba hassasiyeti var mı?

Özetle; ahlâkını sorar mıyız?

Sorsak ta kaçıncı sırada sorarız varın siz cevap verin!

***

Ev alırken de umumiyetle!

Hangi muhitte?

Site içi mi, müstakil mi?

Kaç oda kaç salon?

Sitede ise havuzu otoparkı var mı?

Dubleks mi ara kat mı?

Manzarası var mı?

Balkonu geniş mi?

Gömme dolabı kartonpiyeri asma tavanı var mı?

Çelik kapısı, geniş girişi, ebeveyn banyosu var mı?

Banyosu tavana kadar fayans mı?

Güvenliği var mı?

Güvenliği var da güvencesi var
mı?

İnşaat yönetmeliklerine uygunluk
raporu var mı, bağımsız denetçi raporu var mı, arsa payına göre kanuni
ölçülerin dışına çıkılmış mı, çıkılmamış mı?

Deprem yönetmeliğine uygun mu,
yangın merdiveni var mı, daha önceden tespit edilmiş bir hasarı var mı, zemin
etüdü var mı, temeli sağlam mı?

Öyle ya önemli olan temel?

Bir insanı temeli Ahlak ise?

Nasıl ki Ahlak dediğimiz şey,
tahsilden, işten, gelir seviyesinden, dininden, mezhebinden daha önemli!

Öyle ya peygamberimize sormuşlar
din nedir diye o da Güzel Ahlaktır, ben de güzel o Ahlakı tamamlamaya geldim
demiş!

Ahlak her şeyden önemli ise.

Binanın Ahlakı da Temeli?

Nasıl ki damadın ahlakı bozuksa,
kaç dil bildiğinin, kaç para maaş aldığının, nereli olduğunun, statüsünün,
mevkisinin, makamının önemi kalmıyor!

Binanın da temeli sağlam değilse
gerisi FASARYA!

Ondan sonra zengin ama zalim
damat dehşeti, elinde KADES butonu ile yaşayan taze gelinler?

Kadın cinayetleri, aile dramları,
cinayetler?

***

Ve deprem?

Allah’ın felaketi mi, yoksa
milyonlarca yıldır dünyanın her yerinde olan ve olacağını bildiğimiz bir doğa
olayının bizim yanlış tercihlerimiz yüzünden felaketimiz olması mı?

Bilemedim.

Ne zaman ki, doğumhaneden
mezarlığa kadar temeli kolonu yani Ahlak’ı önceleriz.

O zaman kadınlarımız da,
kadınlarımızın doğurduğu çocuklar da, binalarımız da binalarımızın içinde
yaşayan bizler de güvende oluruz.

Sadece insanın değil, binanın
bile ahlaklısı önemli.

Elin japonu korelisi Avrupalısı
ne kadar ahlaklı bilemem ama binalarının ahlaklı olduğu kesin!

Yani bir binanın Temeli sağlam
değil se o bina Ahlaksız demektir.

***

Bende kaç gecedir üzgün ve
uykusuzum, hoş görün yine saçmalıyor olabilirim, duygularım çok yoğun bu ara,
dokunsan ağlayacak gibiyim, bu vesile ile,

Ülkemizin hepimizin başı sağ
olsun, ailesini, evladını, yakınlarını kaybedenlerin başı sağ olsun, inşallah
herkes kendisine bir pay çıkartır?

Yardım istenmesini beklemeyelim,
biz cömert milletiz, zor gün dostuyuz, hayatta kalanlara sahip çıkalım, bu
günler beş on günde geçecek gibi değil, enerjimizi zamana yayalım ve şunu
unutmayalım.

***

Bir bölgeye ev yapılır mı
yapılmaz mı?

Şehir nereye kurulacak, ne kadar
genişleyecek?

Kaç kat olacak, kaç metrekare
olacak?

Bunlara mimarlar, mühendisler, jeofizikçiler, deprem bilimciler, şehir
ve bölge planlamacılar karar vermeli!

Yok! Duyduğum düşündüğüm ve
gözlemlediğim gibi ise!

Yani; Belediye meclislerine her
tahsilden ve ya tahsil gerektirmeyen bireylerden siyasi becerileri ile seçilmiş
abilerimiz ablalarımız tarafından dönemin siyasi ve ya ticari gereksinimlerine
göre el kaldır indir ile belirleniyor ve ya belirlenir ise!

Dere yataklarına şehir.

Fay hatları üzerine siteler
kurulursa!

Elbette Allah en çok bize acısın,
en çok bize yardım etsin, en çok bize merhamet etsin.

Emin olun yazmam gerekenlerin
çoğunu yeri ve zamanı değil diye, faydası olmaz diye, insanımız zaten üzgün
diye her zamanki gibi yine %90 karnımdan konuşuyorum.

Bir suçlu varsa bu sistemsizliği
sistem edinmiş alışkanlıklarımız yani hepimizin yüzündendir, iktidarı
muhalefeti hepimiz kabahatli hepimiz mağduruz.

Tercihlerimizi değiştirmeden
sonuçlar maalesef değişmeyecek!

Bir ara fırsatınız olursa
araştırın, kurumların internet sitelerine girin idarecilerin eğitimlerini
içeren özgeçmişlerine bulabilirseniz bakın bakalım, hangi kritik stratejik ve
hayati görevde o görevin karşılığı eğitime sahip ne kadar idareci ve çalışan
var!

Hangi kriterlere göre idareci ve
personel çalışıyor bir bakın.

Ölende biz, kalanda biz, eğride
biz doğruda biz.

Ve bir bakın bakalım hangi
belediye başkanı, mimarlar mühendisler jeofizikçiler, yer bilimciler, deprembilimciler,
şehir ve bölge planlamacılar ve bağlı oldukları odalarının, yani bağımsız bilim
kurumlarının raporlarını görüşlerini uyarılarını ne kadar dikkate almış?

Bir de çıkardıkları imar
aflarının gerekçelerine bakın!

Kaç yılda birkaç kez imar affı
çıkmış Cumhuriyetimiz kurulalı beri?

İmar affı dediğin zaten 5
dakikalık iş, eli kaldır indir, aftan yararlanmak isteyenlerden tahsil edilecek
harç ve tahsilat tutarını belirle, sonra doğru vezneye!

Bilimi bilem ama milletçe
siyasette edebiyatta çok iyiz, bir de suçlu bulmada!

17 ağustos depreminden de en çok
müteahhit veli göçer akıllarda, on binlerce canımızın gittiği o elim hadiseden
kıyamete dönüşen doğa olayından ne kadar ders aldık ve yaklaşan İstanbul
depremine ne kadar hazırız acaba!

Yani; TERCİHLERİMİZ DÜZELMEDİĞİ
SÜRECE TABİAT OLAYLARI FELAKETMİZ OLMAYA DEVAM EDECEK gibi gözüküyor.

Maalesef!