22.3 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 268

Vefalı Türk ve Örnek Müslüman Mehmet Akif

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi olarak milli marşımızın yazarı,
milli şairimiz, haysiyetli, vefakâr, fedakâr ve örnek insan, Türk milliyetçisi
rahmetli Mehmet Akif Ersoy’u 86. ölüm yıldönümünde kabri başında andık. Toplantıda
yönetim kurulu üyemiz Dr. Sakin Öner ve üyelerimizden Mehmet Çitfçigüzeli konuştular
ve önemli bilgiler verdiler.

            Mehmet Akif
mensup olmaktan gurur duyduğu Türk Milletine aidiyeti ve İslam âlemine
mensubiyeti birlikte hisseden, bunları bazıları gibi birbirine rakip görmeyen
milli şuur ve milli hassasiyetin zirvesi idi.

            Ziya
Gökalp’in vatani ahlâk ve medeni ahlâk ayırımında hem vatani hem de medeni
ahlakı birlikte hisseden, taassubu reddeden bir dava adamıydı. Mehmet
Akif’lerin, Mustafa Kemal’lerin çoğaldığı bir toplumda milli şuur ve hassasiyet
de yüksek olur. Dışarının çıkarlarına hizmet eden, devletiyle başkaları adına
kavgalı işbirlikçi tipler ortaya çıkma fırsatı bulamaz. Milli mücadelenin
zaferle sonuçlandığı haberini alınca sevincinden hüngür hüngür ağlamıştır. Ziyaret
ettiği yerlerde vatandaşı milli mücadeleye katılmaya teşvik etmiştir. Gönlünde keşke
Milli Mücadelecilerin yerine Yunan kazansaydı diyebilecek kadar alçalan sözde
İslami görüntülü sapıklar türeyemez. Mehmet Akif’in eserlerini okudukça şu
ortak cümlede birleşmemiz gerektiğine inandım: “Türk’e düşman olarak İslam’a dost olunmaz”. Türk’e kimsenin ve
hiçbir kavmin horozlanmasına tahammül edemem diyen de Mehmet Akif’tir. Türk’ün
İstiklal davasına kayıtsız kalanlara, sadece ruhsuz seyredenlere rahmetli Akif
öfke ve nefret hissetmiştir. Çözülmeye şiddetle karşıdır. Bazıları gibi tehlike
var diye Ankara’dan ayrılmaz.

            Acaba Akif
sağ olsaydı bugün gerekli tepkiyi göstermekten aciz, sinmiş bazı aydınlar,
vakıf ve bazı derneklere nasıl seslenirdi? Herhalde aferin demezdi. Kaybettiğimiz
rahmetli Akif gibi birçok büyüğümüzün eksikliğini bugün daha çok hissediyoruz. Neyse
ki çok şükür Aydınlar Ocağı Genel Merkezi gibi az sayıda yerli ve milli kuruluş
kalmıştır.

            Vefalı
Türk’ün iyi niyetini, fedakârlıklarını kolayca unutan bazı geçici korumalı
misafirlerimiz aramızda çoğaldı. Bize neden Arapçayı bilmediğimizi soruyorlar. Ölümden
kaçıp hayata dönenler çeşitli imkânlardan yararlananlar burada senelerce kalıp
neden Türkçeyi geliştiremezler? Türk milleti Allah’a şükür asil bir millettir. Kimsenin
yanlışını ve ayıbını yüzüne vurmayı uygun bulmaz. Hiçbir sığınmacı fırıncıya
ekmek, şekerciye helva satmaya kalkmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin
hegemonyasını yıkmak için burada değilsiniz. Sizi bize gönderen Allah’a
şükrediniz. Atatürk’le, Türkiye’deki rejim ve düzenle uğraşmayı bırakın.
Maalesef ipini koparanı Türkiye’ye kabul ettik. Bu işi bu noktaya getirenler
sığınmacıları şımartıp vatandaş, mal ve mülk, dükkân sahibi yapanlar büyük
yanlışlarınızla iftihar mı ediyorsunuz? Türkiye’nin ileride karşılaşabileceği
tehlike ve tuzaklara işaret edip toplumu ve yönetenleri uyaranları ırkçılıkla
suçlama ayıbını işleyenler şimdi tek sıra dizilin ve Türk milletinden özür
dileyin. Batıcı ve ABD’ci neo-liberal solcular, milliyetsiz, vatansız, milli
şuurdan yoksun bazı sağcılar neredesiniz; hangi deliğe girdiniz?    

Yılın Sonunu Vefasızlık ile Tamamlamak!

Yalanlar Er Veya Geç Ortaya Çıkar

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin, asgari
ücret görüşmeleri sırasında “işçi sendikaları başkanları bana 8 bin liranın
çok üzerine çıkmayın dedi”
şeklinde bir açıklama yaptı. Sendikaların
tepkisi üzerine Bakan açıklamasını tevil etmek istediyse de durumu kurtaramadı.

Bakanın bu açıklamasını Türk-İş Başkanı Ergün Atalay şu sözlerle açıkça
yalanladı:

“Sayın Bakanı o akşam dinledim. Daha sonra canlı yayında bir
daha dinledim. Ne benim ne benim arkadaşlarımın arasında 8 bin lira mevzu oldu.
Ben Türk-İş’in talebinin 9 bin TL olduğunu açıkladım. Diğer sendika
başkanlarından da 8 bin lira lafını duymadım. Bakan da evvelsi akşam düzeltti. ‘Böyle
bir talep gelmedi bana’ dedi. Orada başka burada başka. YALANIN ŞÖYLE BİR
HUYU VAR: ÜÇ GÜN SONRA İKİ GÜN SONRA ÇIKAR. Böyle bir şey olur mu?”

Türkiye’nin en büyük işçi kuruluşunun başkanı açıkça Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanının YALAN söylediğini ifade etmiş oldu.

Devlet adamlarının yalan söylemesi gelişmiş demokratik ülkelerde
en vahim olaydır. Herhangi bir konuda yalan söylediği ortaya çıkan devlet adamları
veya siyasetçiler istifa ederler.

Tabii bizim gibi “ileri demokrasi” içinde olanlar bu
kapsamda değildir.

********************************

Yalancı Çoban

Meşhur hikayedir ama kısaca hatırlatalım:

Küçük bir köyde çobanlık yapan bir genç köylünün koyunlarını
otlatmakla görevlidir. Çoban -sırf şaka olsun diye- bir gün sürüyü merada
bırakıp, sürüye kurtların saldırdığını söyleyerek köylüleri ayaklandırır.
Sopasını, silahını alan köylüler sürünün yanına geldiklerinde görürler ki
ortada hiç kurt yoktur. Çoban köylülerin bu haline bakıp kahkahalarla gülmüş.

Aradan bir süre geçtikten sonra yine aynı olay tekrarlanmış.
Çobanın “kurtlar sürüye saldırdı” sözü üzerine köylüler “ne olur ne olmaz”
diyerek yine ayaklanmışlar. Meraya geldiklerinde de çobanın şaka yaptığı
anlaşılmış.

Ama daha sonra sürüye gerçekten kurtlar saldırdığında çobanın
köylüleri çağırmasına kimse inanmamış. Çoban tek başına sürünün olduğu yere
geldiğinde bakmış ki koyunların çoğu telef olmuştur.

********************************

Yine Doğalgaz Müjdesi

Cumhurbaşkanı çok büyük bir müjde verdi. Karadeniz’de doğalgaz
rezervleri bulunduğunu bu rezervlerin değerinin 1 trilyon dolar olduğunu
açıkladı. Bu rakam dünya ölçeğinde bile çok büyük. Türkiye’nin tüm iç ve dış
borçlarının tamamı kadar
bir rakamdan bahsediyoruz.

Öyleyse, bu müjdeyle halkımızın tamamının bir bayram sevinci
yaşaması gerekmez mi?

Ne gezer… Bu habere dış dünyadan bir tepki gelmediği gibi içeride
de halkımız, hatta iktidar yandaşlarında bile heyecan uyandırmadı.
Borsa, döviz gibi ekonomik parametreler hiç etkilenmedi.

Hatta Erdoğan’ın açıklamasını yaptığı salonda dinleyenler bile
umursamadı. Erdoğan “neden alkışlamıyorsunuz?” demek zorunda kaldı.

Çünkü RTE ve Erdoğan’ın her seçim öncesi klasiklerinden biri,
Türkiye’nin bir yerlerinde doğalgaz veya petrol çıktığına dair haberler
verilmesiydi.

********************************

Her Seçim Öncesi Verilen Müjdeler

Cumhurbaşkanının açıklamasından sonra sosyal medyada eski müjdeleri
hatırlatan paylaşımlar hafızamızı tazeledi. İşte eski müjdeler:

2007 Genel Seçimler: Trakya ve Tuz
Gölü’nde doğalgaz, Manisa’da petrol

2009 Yerel Seçimler: Manisa, Niğde, Diyarbakır, Isparta ve
Antalya’da petrol

2010 referandumu: Ergani ve Manisa’da petrol

31.3.2014 Yerel Seçimler: Diyarbakır’da Türkiye’nin 40 yıl
ihtiyacını karşılayacak kaya gazı (Şubat 2014)

7.6.2015 Genel Seçimler: Trakya’da 600 milyon metreküp doğalgaz
(Ocak 2015)

1.11.2015 Genel Seçimler: Karadeniz’de 30 milyar metreküp doğalgaz
(Ekim 2015)

24.6.2018 Genel Seçimler ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi: Mardin,
Şırnak, Hakkâri, Batman ve Siirt’te petrol, Trakya’da doğalgaz (Mayıs 2018)

31.3.2019 Yerel Seçimler: Siirt’te petrol, Trakya’da doğalgaz
(Şubat 2019)

Ekim 2020 Akaryakıt fiyatları ve enflasyon almış başını gidiyorken:
Karadeniz’de doğalgaz bulundu.

Ve EN SON MÜJDE, 26 Aralık 2022, en geç 6 ay sonra yapılacak seçimin
havasına girerken: Karadeniz’de Çaycuma açıklarında yeni bir doğal gaz rezervi daha
bulundu.

“Bu rezervle birlikte, Karadeniz’de bir trilyon dolar değerinde
gaz rezervimiz oldu…”

****

Şimdi Türk-İş Başkanının söylediği sözü tekrar etsek “hakaret ve
iftira”
suçu işlemiş olmayız sanırım. “YALANIN ŞÖYLE BİR HUYU VAR: ÜÇ
GÜN SONRA ORTAYA ÇIKAR.”

Belki de bu son müjde doğrudur. Elbette ben de bulunan rezervlerin
doğu olmasını, üretilebilir miktarın yüksek, maliyetinin düşük olmasını
gönülden diliyorum.

Fakat önceki müjdelerin “yalancı çoban şakası” olduğu ortaya
çıktı. Bırakın kullandığımız gaz ve petrol ürünlerinin fiyatlarında düşme
olmasını, fiyat artışlarının hızı bile kesilmedi. Bu yüzden hiç kimse müjdeye
itibar etmiyor.

Ben ise ihtiyatlı bir iyimserlik içinde olmayı tercih
ediyorum.

Şunu da unutmayalım. Gaz bulunmuş olsa bile bu bizi gelişmiş
ülke yapmaz.
Gazı en bol ülkeler Irak, İran, S. Arabistan, Venezuela ve
hatta Rusya gibi olmamızı isteyenimiz var mı?

Hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş, demokratik ve laik bir ülke
olursak, akıl ve bilimden sapmazsak zenginlik ve refah zaten gelecektir.

Yeter! Türkler Uyanacak

Yedi düvel oyun eder

İçten dıştan yıkmak ister

Başın kaldır yüzün göster

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Su çaldılar ekmek yandı

Yalan söze hayli kandı

Her güleni dostu sandı

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Bölmek için konuştular

Öldü diye bakıştılar

Ancak taşa yakıştılar

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Türk’e TÜRKLER denmez oldu

Gözyaşları akmaz doldu

Gönderlerde bayrak soldu

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Buğday tenli bir benize

Doğu batı köprünüze

Sarı deniz Akdeniz’e

YETER! TÜRKLER UYANACAK

 

Özden Türk’e destan yazar

Şu cihana verir nazar

Özü söyler azar azar

YETER! TÜRKLER UYANACAK

Vefatının 86. Yıldönümünde Mehmet Âkif’in 5 Aşkı Ve Milliyetçiliği

0

Kitaplar ve Portreler

0

Nihat Sâmi Banarlı’nın 66 adet
makalesini ihtiva eden 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 432 sayfalık eserinin 5.
Baskısı 2022 yılında yayınlandı. 

Banarlı,
Osmanlı Cihan Devleti döneminde doğmuş, Cumhuriyet döneminde yaşamış en önemli edebiyat
öğretmeni ve edebiyat târihçilerinden biridir. Makalelerinde şiir, tiyatro,
hikâye, roman mevzularını ele almış, lise edebiyat ders kitapları, Resimli Türk
Edebiyâtı Târihi isimli muazzam eseri ile çeşitli gazete ve dergilerdeki
yazılarıyla tanınmıştır. Onun çok değerli bir başka hizmet de Yahya Kemal’le
ilgili çalışmaları ve Yahya Kemal’in kitaplarını neşretmesidir.

Resimli Türk
Edebiyatı Târihi; Kore’den Avrupa’ya, Karadeniz’in kuzey kıyılarından Afrika’nın
kuzey kıyılarına kadar uzanan; Mısır’ı, İran’ı, Kazakistan’ı ve diğer Türk
Cumhuriyetleri ile Anadolu ve Balkanlar Türkiye’sini içine alan geniş bir
coğrafyada, 2700 yıldan fazla süre ile canlılığını korumuş olan Türk
Edebiyatı’nı inceleyen muhteşem bir külliyattır.

O’nun bir
başka ve büyük hizmeti, Türk dilinin mûsıkîyi andıran telaffuzla konuşulmasını
sağlamak maksadıyla yaptığı çalışmalardır. Türkçenin imparatorluk dili olduğu
düşüncesini kabul ettirmiş, en güzel şekliyle yazılıp konuşulması için ömrü
boyunca mücâdele etmiştir. Türkçenin Sırları
isimli eseri 1972 yılından günümüze kadar 64 baskı yapmıştır. Emin
Bayraktaroğlu imzâsıyla yazdığı makaleleri ile Türkçeyi sevdirmiştir.

Üstâd-ı Âzam
Nihat Sâmi Banarlı’nın mısrâ-ı berceste olarak aziz ve necip Türk milletine vasiyetnâme
gibi sunduğu şu cümle, O’nun yüce ihtişamını 17 kelime ile özetlemektedir:

‘Şu fâni dünyâ saâdetleri içinde hiçbir
şey, aziz Türk çocuklarına                                                               Türk
dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.’

Batılılar ve
batıcılar ‘manifesto’ diyor. Bizin
ise ‘açıklama’ veya ‘beyannâme’ diyebileceğimiz bir metin
hazırlamıştır.  Bu metinde; yukarıdaki
cümle kadar önemli pek çok cümle var. Cümleler, Türkçe konuşan herkesin ve
özellikle de anneler-babalarla birlikte ilk ve orta öğretim öğrencileriyle
öğretmenlerinin mutlaka bilmesi gereken temel bilgileri ihtiva ediyor.

Aynı bilgiler,
Üstat Banarlı’nın ‘Kitaplar ve Portreler
isimli makaleler kitabını da okunması elzem eserler grubuna yerleştiriyor .

Kitabın arka
kapak yazısı:

Türk Dili’ni Öz
Türkçecilik yaldızı altında gizli maksadlara, cehâlete, çıkarcılığa ve daha bin
türlü ihtirasa kurbân edenlerden ilk büyük intikamı Atatürk almıştı: Onların
Türkçe değildir, diye dilimizden atmak istedikleri nice bin kelimenin hem de doğuştan
Türkçe olduklarını isbat emrini vermiş ve bu isbâtı yine onlara yaptırmıştı!

O zaman bütün bu
yabancı sanılan kelimelerin daha yaradılıştan Türkçe olduklarını isbat yolunda
bir yarış başlamıştı.

Daha bir hafta evvel,
Türkçe değildir, diye dilimizden atmaya kalktıkları kelimelerin bu sefer hâlis
Türkçe olduğunu isbat yolunda aynı adamların gösterdikleri gayret, akılları
durduracak hokkabazlıktı.

Denilebilir ki dünya
târihi, şahsiyetsizliğin ve meşhur patlıcan hikâyesinin bu derecesini hiçbir
yerde görmüş değildir.

Dilimiz bir zamanlar
böyle adamların ellerinde idi. Onu bu adamların elinden ise ancak Atatürk
büyüklüğünde bir vatan evlâdı kurtarabilirdi.    

                                                                                               
                                                                                                                                                                                                                                Eser,
Nermin Suner Pekin’in birinci baskıdaki ‘Takdim’ yazısıyla başlıyor. İkinci
Yazı Prof. Dr. Abdullah Uçman imzâsını taşıyor. Prof. Uçman Merhum Banarlı’yı
kitaptaki makaleleri yazmaya yönlendiren sebepleri şöyle açıklıyor:

Birincisi adı geçen
şahısların ortaya koyduğu yazıların tahribatını önlemektir. İkinci sebep
milliyetçi ve vatanperver münevverlerin dikkatini bu yıkıcı faaliyetler üzerine
çekmektir

Eserdeki
makalelerden bâzılarının başlıkları:

*65. Doğum Yılı
Dolayısıyla Yahya Kemal ve Târih. *Müftüoğlu Ahmed Hikmet. *Ziya Gökalp
Külliyâtı. *Fâtih Devri Mîmârîsi. *Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu.
*Şâir Hocalar. *Mevlid’e Dâir. *Türkçenin Sırları.*Ders Kitapları. *İslâm
Sanatı. *Dînî Edebiyat Antolojisi.
*Kitaplar. *Millî Kütüphâne. *Son Hattatlar. 
*Yugoslavya’da Türk Âbideleri.  *Süleymaniye
Kütüphânesi. *İstanbul Ansiklopedisi.*Anadolu Evliyâları . *Mevlânâ ve
Eseri.  *Türk Yurdu. *Üç Devrin Romanı.*Yahya
Kemal’e Mektup. *Yahyâ Kemal’in Hürriyet Şiiri. *Fâtih’in Çocukluk Defteri. *Onbeş
Amerikan Üniversitesi Köprülü’nün Evinde İlmî Araştırmalar Merkezi Kuruyor. *Fuad
Köprülü ve Türk Dili. *Türk Edebiyâtı. *Kitaplar Arasında (Komünizm ve
Komünistlere Karşı Türkçe Neşriyat). *Bir Mâbed Karşısında. *Tevfik İleri İçin. *Türk’ün Ateşle İmtihânı. *Adnan
Ötüken. *Siyâsilerimiz ve Kültürümüz.

Banarlı’nın eserinden tadımlık üç
bölüm:

BİR

Vaktiyle, ‘Büyük İdealler ve Küçük İdealistler
başlıklı bir yazımda, bizi saâdete ulaştıracak ülkülerimizin, ancak her türlü
aşırılıktan uzak, bilgili ve şuurlu idealciler elinde muvaffak olacağını söylemiştim.

O gün bugün, dil,
din, milliyet gibi, büyük idealcileri bekliyen, bütün yükseliş ve huzur
kaynaklarımızın yine ekseriya bilgisiz ve küçük idealistler elinde ziyan
olduğunu gördüm.

Millî heyecan, bir
zaman halkımızın zekî ve haklı bir tenkid tekerlemesi hâlinde söylediği ‘Vatan, Millet, Sakarya!’ gibi, sâde
haykırıştan ibâret, hareketler içinde gölgelendi.

Din, Allah sevgisi,
insanlık sevgisi, yaşama, çalışma, yükselme sevgisi yerine, hâlâ aynı cehennem
korkusunu aşılayan yobazların elinde soysuzlaştı.

Dil, hepsinden daha
acı olarak, kültür ve tefekkürümüzü yüceltecek, zengin ve sevimli bir vâsıta
olacağı yerde, herkesin alay ve şikâyet mevzuu hâline girdi. Kendilerini dil
âlimi sananlarla, münâsebetsiz bir politikaya âlet olanların elinde örselendi;
çocuklarımızı okumaktan, yazmaktan soğuttu. Memlekette, bir dil sevgisi olan
her irfan ve iz’an sâhibini üzecek bir çehre aldı.

Ve ben, bütün bu
olanlara baktıkça, aynı kanaati tekrarladım; bizim asil ve irfan kaynağı
milletimiz, bu mevzûlarda ne çekiyorsa, nice zamandan beri karanlık ve küstah bir
tâlihsizlikle yetiştirdiği ‘yarım münevver’lerinin elinden çekiyor.

        
İKİ

Ankara’da, birkaç
aklı başında münevverimizin, yeniden çıkarmaya başladıkları Türk Yurdu
Dergisi’ni, bu türlü endişelerin atmosferik hal aldığı, üzgün bir zamânımda
okudum. Dergi, bende bir ümit ışığı tesiri uyandırdı.

Eğer kısa zamanda
sönmez veya söndürülmezse, Türk Yurdu, vazifeye atılmak için münâsip zaman seçmenin
mükâfatını görecektir.

Yeniden intişara başlıyan
Türk Yurdu, öyle görülüyor ki, yirminci asırdaki milliyetçilik târihimizin
bütün bu ışıklı ve gölgeli hareketlerinin farkındadır. Derginin hemen bütün
kıymetli muharrirleri, mâkul ve mutlaka faydalı bir milliyetçiliğin lüzûmunu
anlamış bir tutumdadır. Bir taraftan Türkiye’de millî kalkınmaya hizmetin nasıl
ve ne ölçüde olacağını anlatıyorlar. Öte yandan aynı yolda yapılan
ölçüsüzlüklerle mücâdele ediyorlar.

Meselâ Profesör Osman
Turan’ın ‘Türk Dilinin Müdafaası
başlıklı bir yazısı, millî kalkınmamızın ilk ve mukaddes vâsıtası Türkçeyi,
düşürüldüğü uçurumdan kurtarmak yolunda açılmış bir mücâhede yazısıdır.

Gerçi Türkçeyi,
Türkiye’de bir kısım Türklere karşı müdafaa zorunda kalmanın ıstırâbı büyüktür.
Fakat neyliyelim ki bu, Türkçenin târihî kaderidir. Türkçe, bu milletin millî
lisanı olarak yaşıyabilmek için, Anadolu ve Balkanlar Türkiye’sinde Arapça,
Farsça, Rumca ve Ermenice gibi yerli dillerle asırlarca mücâdele mecbûriyetinde
kalmış bir ‘gazi lisan’dır. Türkçe,
bu savaşlardan, yaralansa bile, muzaffer çıkmayı bilmiştir. Bugün de uydurmaca
denilen, ya cehlin, ya kastın elinde silâhlanmış yeni bir düşmanla
çarpışıyorsa, bu gazânın da sonu, elbette böyle târihî bir zafer olacaktır
.
(Sayfa: 182-186
özetidir)

ÜÇ

Türkiye’de millî
kültüre gereken kıymetin verilmeyişi, hattâ millî kültür nedir? Bu kültüre
üstün hizmetleri ve emekleri dokunan gerçek ilim, fikir ve sanat adamlarına,
bilhassa onların hâtırâlarına nasıl hürmet edilir? Bunun birçok mühim kimseler
tarafından umursanmayışı, yurdumuzda bir vâkıadır.

Bu hâl, milletimiz ve
memleketimiz için zararlı olmaktadır. Türkiye’nin gerçek târihini bilmeden,
coğrâfî mevkiini düşünmeden ve Türk istiklâlinin neye bağlı olduğunu hesâba
katmadan, memleketimizde daha dün birbirini kovalayan anarşik hareketler ve
sokma ideolojiler, bu acı ihmâlin açık delilleridir. 

Mevzuun politik tarafına
girmek istemiyoruz. Fakat kültür ve siyâset adamlarımızın bu söylediğimiz
mevzûlara ne kadar kayıdsız kaldıklarına dâir, canlı bir misâl vereceğiz.

Bu, Yahyâ Kemal
misâlidir.

Millî kültür ve tefekkürümüzün,
millî şiir sanatımızın ve güzel Türkçemizin Yahyâ Kemal gibi bir millet
büyüğünü kaybedişinin, önümüzdeki 1 Kasım günü on beşinci yılı tamamlanıyor.

Bu büyük şâire değer
vermesini bilen bir teşekkül, onun adına bir Enstitü kurmuş; bir Yahyâ Kemal
Müzesi meydana getirmiş ve hayatta iken tek bir kitabı neşredilemeyen şâirin,
şiir, fikir ve kültür dolu, manzum ve mensur 10 aded üstün kıymette eserini
millî kültür dünyâmıza sunmuştur.

Fakat kültür
dünyâmızda var imişler gibi görünen nice tanınmış ismin bu neşriyâtı tâkîbedip,
onun müzesini ziyârete gelip, onun kitaplarındaki kültür ve sanat hazînesinden
faydalanmaları, akılları durduracak ölçüde menfîdir.

Bir kere, devlet ve
siyâset adamlarımızdan ancak birkaç şahsiyettir ki Yahyâ Kemal Enstitüsü’nü
ziyâret edip onun adına kurulan müzeyi gezip, gereken teşvik ve alâkayı
göstermişlerdir.

Meselâ bir Başbakan
olarak, bu 15 yıl içinde Yahyâ Kemal Müzesi’ni ziyâret edip Enstitü neşriyâtı
ile hem de ciddî bir şekilde alâkadar olan tek devlet adamı Sayın Süleyman
Demirel’dir.

Demirel, Müze’nin
şeref defterine çok kıymetli satırlar yazmış; Yahyâ Kemal gibi büyüklerin kadrini
bilmenin, memleketimizde yeni Yahyâ Kemal’ler yetişmesi bakımından aziz hizmet
olacağına işâret etmiştir. Yahyâ Kemal Enstitüsü tarafından neşrolunan kitapları
dikkatle incelemiş; kendi kütüphânesinde zâten mevcut bulunan bu kitaplar
hakkında sitâyişkâr konuşmalar yapmıştır. Kitapların sonuna büyük şâirin
elyazısıyle yazılı sâhifelerin fotokopilerinin konulmasına bilhassa dikkat
etmiş; bunlar, yapılan çalışmaların ne kadar ilmî ve gerçek vesikalara
dayandığının isbatlarıdır. Buna devam ediniz, demek gibi üstün bir alâka ve anlayış
göstermiştir.

Başbakan veya
herhangi bir devlet ve hükümet adamı olarak, bu on beş yıl içinde Yahyâ Kemal
Müzesi’ni başka hiçbir kimse ziyâret etmemiştir. Ne İsmet İnönü, ne Nihad Erim,
ne de bir başka Başbakan…

İsmet Paşa’nın daha
Cumhurbaşkanlığı yıllarında, bir sola kayma başladığı için, tam mânâsıyle millî
ve milliyetçi bir şâir olan Yahyâ Kemal’le zâten araları iyi değildi. Fakat
burada isimlerini saymaya lüzum görmediğimiz bütün o diğer şahsiyetler, böyle
bir ziyârete neden tenezzül etmemişlerdir? Diyelim ki son zamanlarda kendini çok iyi hissettiren bir soysuz sol, Yahyâ
Kemal’den elbette hoşlanamazdı. Nitekim, Türkiye’de her şeyi çok iyi haber alma
iddiasındaki sol basın da bütün bu çalışmalardan ve bu neşriyattan tamâmıyle
habersiz (?) kalmıştır.

Hâdisenin diğer
dikkate değer bir tarafı, bu müzeyi, bir tânesi hâriç, Millî Eğitim Bakanlarından
da hiçbirinin gelip görmemiş olmasıdır. Yahyâ Kemal Müzesi’ni ziyâret eden tek
Millî Eğitim Bakanı, Sayın İlhâmi Ertem’dir. Sayın Ertem’in Yahyâ Kemal
Müzesi’nin şeref defterine yazdığı satırlar Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası’nda neşrolunmuştur,
ki şöyledir:

Millî
duygularımızın ve Türklük şuurumuzun gelişmesinde en büyük hissesi olan büyük
şâirimiz Yahyâ Kemal’in eserlerinin bir Enstitü hâlinde araştırılıp işlenerek genç
nesillere intikâl ettirilmesi, Türk kültür hayâtına ve Türk milletine yapılan
hizmetlerin en değerlilerinden biridir. Enstitü’nün ve Müze’nin kurulup başarı
ile çalışmasında emeği geçenlere şükranlarımı arzederim.
(Sayfa 406-411
özetidir)                           

           

NİHAT SÂMİ BANARLI

1907’de İstanbul’da
doğdu. Babası Mutasarrıf İlyas Sâmi Bey, annesi Hafîze Nâdire Hanım’dır. Vefa
Orta Okulu’nu, İstiklal Lisesi’ni bitirdi. Yüksek Öğretmen Okulu’ndan ve
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden diploma
aldı. Edime Lisesi’nde göreve başladı. Sonra Kabataş Lisesi ve Galatasaray
Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1946’da İstanbul Erkek Öğretmen
Okulu’na tâyin edildi. Özel Işık ve Şişli Terakki liselerinde ders verdi.
1947’de İstanbul Eğitim Enstitüsü yanı sıra 1950’de İstanbul Yüksek Öğretmen
Okulu’nda çalıştı. 1959-1962 arası İslâmî Türk edebiyatı dersleri verdi.
1957’de Yüksek Öğretmen Okulu müdürlüğüne getirildi. 1969’da kendi isteğiyle
emekli oldu. 1974 yılında İstanbul’da vefat etti.

Onun sabrı ve ilmî ciddiyeti olmasaydı, biz bu gün dahî,

 Yahya Kemal
Beyatlı’yı tam mânâsıyla tanıyor olamayacaktık.

Türkçenin müdafaası için verdiği mücâdele ise bir
destandır.

 İdrakten, iz’andan
ve vicdandan gitgide soyunur olmuş insan tipimiz

onun ‘millî romantızm’ feryadına ne kadar muhtaçtır.

Eserleri: Yahya Kemal Yaşarken, Yahya Kemal’in Hâtırâları,
Şiir ve Edebiyat Sohbetleri (3 cilt), Türkçe’nin Sırları, Resimli Türk Edebiyatı
Tarihi (2 cilt), Dasitan’i Tevarih’i Müluk’i Ali Osman ve Cemşid ve Hurşid
Mesnevîsi (Ahmedî), Nâmık Kemal ve Türk Osmanlı Milliyetçiliği, Büyük Nazîreler
Mevlid ve Mevlid’de Millî Çizgiler, Edebî Bilgiler, Metinlerle Türk ve Batı
Edebiyatı (Lise 1-2-3) Başlangıçtan Tanzimat’a Kadar Türk Edebiyatı Târihi, Fâtih’in
Zafer Sırları, Bir Dağdan Bir Dağa, Târih ve Tasavvuf Sohbetleri, Kültür
Köprüsü, İstanbul’a Dair. Kızılçağlayan, Bir Yuvanın Şarkısı, Bir Güzelliğin
Romanı (Hürriyet gazetesinde tefrika), Kitaplar ve Portreler.

 

KUBBEALTI NEŞRİYAT:

Peykhâne Sokağı
Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56 Belgegeçer: 0.212-638 02
73

e-posta: kubbealti@superonline.com 
// 
www.kubbealti.org.tr  

Kendime Yazdım

0

Olayın yaşanmışlığından emin değilim; ancak ben gerçek diye
okudum. Olay, İngiltere’de geçiyor:

Fabrikaya güvenlik görevlisi diye alınan Afrikalı, her sabah
patronunu büyük bir saygıyla kapıda karşılamaktadır. Afrikalı, hem kambur hem
kel hem kösedir. Bu özelliklerinden dolayı patronu selamlaşmalarında söz konusu
niteliklerini yüzüne karşı dillendirmektedir. “Merhaba kambur, bugün sakal
tıraşın sinekkaydı olmuş, havaalanına uçak inmemiş görünüyor.” gibi laflar
etmekte, güya bu şekilde şakalaşmaktadır. Kendince eğlenen patronun sözlerinden
Afrikalı hoşlanmasa da sesini çıkaramamaktadır.

Günler, aylar geçer, muhatap kaldığı bu davranışları
sindiremeyen Afrikalı, patronunu bıçaklayarak öldürür. Olay, İngiltere
genelinde yankılanır, dava açılır, savcı Afrikalı için idam talep etmektedir. Afrikalıyı
hiçbir avukat savunmak istemez.

Avukatların davayı savunmaktan kaçındığını ve Afrikalının
idam talebiyle yargılandığını duyan bir Fransız avukat, mahkûmu savunmak
istediğini söyler ve İngiltere’ye gider. Gün gelir, davaya başlanır. Fransız
avukat şöyle başlar söze: “Sayın baş yargıç, size sayın başkanımızın sayın
kraliçeye, sayın adalet bakanımızın sayın bakanınıza, Fransa’daki avukatlar adına
sayın baro başkanımızın size, İngiliz yargıçlarına ve bütün İngiliz
avukatlarına selam ve iyi dileklerini getirdim.” der. Aynı uzun ve saygı
cümlelerini döner, mahkemenin diğer üyelerine, savcıya, maktulün birkaç avukatına
hitaben tek tek söyler, devam ederken mahkeme başyargıcının “Yeter be adam!”
sert uyarısıyla selam ve saygı faslını keser. İstediği ortamı yakalamanın
heyecanıyla bu defa: “Bakınız, sayın yargıç ve üyeler, benim, selam ve saygı
bildiren birkaç cümleciğime tahammül edemediniz, müvekkilim bu Afrikalı sizin
de hoşlanmayacağınız, içinde “kel, köse ve kambur” gibi sözcüklerin yer aldığı aşağılayıcı
cümleleri, maktul iyi niyetli dahi olsa, ondan her gün duyuyordu. Takdir yüce
heyetinizin.” der ve yerine oturur.

İdamı istenen Afrikalı cüzi bir ceza ile idamdan kurtulur.

Afrikalıyı idama götüren ve idamdan kurtaran süreçten
çıkarmamız gereken dersler var. Kendine yapılmasını istemediğin bir davranışı
başkalarına yapma, usul varsa vusul vardır. Yani yöntemini bilirsen arzu
ettiğin sonuca ulaşırsın.

Kibir, küçümseme, tahkir sorun üretir; kararlılık, bilgelik,
inanmışlık çözüm üretir.

Her türlü değerlendirmeyi veya yargılamayı, dışa bakmadan
önce kendi üzerimde yapmayı ilke edinmişimdir. Kaç kere, nerede ve ne zaman,
kimlere karşı sorun olmuş veya dert üretmişimdir, kaç kere, nerede, ne zaman,
niçin, kim için çözümün öncüsü veya parçası olmuşumdur?

Gördüğün yerin sınırlarını, durduğun yerin açısı belirler.
Son zamanlarda kendimde ve çevremdeki insanlarda bulundukları dar alandan
gördükleriyle ilgili değerlendirmeler yaptıklarını, yaptıkları bu
değerlendirmelerin hem kendilerini gülünç duruma düşürdüğünü hem de
önerilerinin bir çözümsüzlüğe yol açtığını, hatta olabilecek şeyleri olmaz hale
getirdiklerini görüyor, buna üzülüyorum. İçinde yetiştiğimiz toplumun taşıdığı
kültür, davasını güttüğümüz ideoloji, taraftarı olduğumuz siyasi anlayış, maruz
kaldığımız algı bombardımanı bizde bir gözlük oluşturuyor, bu gözlükle
olayları, insanları ve olguları değerlendiriyoruz. Gözlüğün üzerine bir de
çıkarlarımızı, kibir ve haset gibi duygularımızı ilave ettiğimizde, kendimize
haksızlık eder boyutta yargılamalar yapıyoruz, yol haritamızı çiziyor veya
insanlarla ilişkilerimizi buna göre düzenliyoruz.

Dünya üç yüz altmış derece; olaylar çok boyutlu… Tahtaya 3
rakamını yazar, öğrencilerime bunun kaç olduğunu sorardım. Aynı rakamı sola
çevirir tekrar yazardım. Arkasından derdim ki: “Bakınız 3 zannettiğiniz rakam
bakış yönünüze göre “m”, “E”, “W” olabiliyor. Şekil aynı, onu farklı yapan
bakış açınızın değişmesidir. Hayata da böyle bakınız. Doğru bildikleriniz her
zaman doğru olamayabilir, yanlış bildikleriniz de her zaman yanlış olmayabilir.
Empati ve hoşgörü, insan gibi yaşamanın temel ilkesi olmalı.”

Bakış açısı darlığımız ve algı eksikliğimiz yüzünden
kendimize hayatı zindan ediyoruz. Evrendeki hiçbir şey değersiz değildir.
Muhatabına ne kadar değer verirsen o kadar değer görürsün. Maalesef, insan, hem
insanın hem eşyanın kurdu, hatta düşmanı olmuş durumda. Kabil’in, kardeşi
Habil’e karşı tavrı günümüzde hem ekonomi hem siyaset arenasında tedavisi imkânsız
hastalık olarak iliklerimize kadar işlemiş, bütün beyin hücrelerimizi sarmış
halde. İnsan ve eşyaya karşı olan bu tavrımızın, etki-tepki yasası gereği
bedelini her dakika ödüyoruz, lakin yine akıllanmıyoruz. Bu da bir imtihan
türü.

Sağlıkta bir kural vardır: “Tedbir, tedaviden kolay ve
ucuzdur.” “Sigarayı bırakmanın en kolay çaresi sigaraya hiç başlamamaktır.”
derim hep sigara tiryakilerine. Sorunları çözmek, hakkaniyete ulaşmak usul,
yöntem, metot bilmekle mümkündür. Bir gerçeği muhatabına anlatabilmek için
dramatize etmek, resmetmek, empati yapmak birer usuldür. İnanmışlık, kararlılık
ne kadar güçlüyse olaylardan sonuç almak da o kadar kesindir. Güzellik,
hakkaniyet adına tedbir de tedavi de birer usul aracıdır. Usul yoksa vusul
yoktur.

Hayat, çok katmanlı piramit. Piramidin ucundaki hedefe göre
katmanları adımlıyorsun. Çıktığın katmanlar kadar değil, piramidin ucundaki
hedefin kadar değerlisin. Hesabın burada!

Zaman adlı rüzgâr, bir gün hepimizi piramidin ucundan
alacak, ya Cennet’te bir bahçeye götürecek ya da Cehennem’de bir çukura
sürükleyecek. 

Seri Katilin Vicdanı

Türkiye’de seri katil vakasına çok nadir rastlanır. Basına
yansımış son seri katil dört cinayet işlemişti ve yakalanarak yargılandı ve 4
kez ağırlaştırılmış müebbet cezaya çarptırıldı. Halen cezaevinde.

Bu vakada şüpheli yakalanmıştı fakat eldeki deliller yeterli değildi.
Katil çok soğukkanlıydı, itiraf etmiyor, işlediği cinayetler anlatıldığında olaylarla
bağlantısı olmadığını iddia ediyordu.

Seri katilin suçlarını itiraf ettirmek için “Türk emniyet
tarihine girecek ve polis okullarında ders olarak verilecek bir sorgulama yöntemi
uygulandı.”

Polis tarafından, öldürülen 4 kişinin ceset fotoğrafları,
aileleriyle çekilmiş ve çocuklarının fotoğrafları renkli olarak afiş
yaptırıldı. Bu fotoğrafların arasına bir de “onun işlemediği bir cinayete ait
resimler de ilave edildi. Sonra öldürülen 5 kişinin afiş haline getirilmiş
fotoğrafları ile sorgu odası duvarları kaplandı.

Katil zanlısı tek başına sorgu odasına alındığında, afişleri görür
görmez şok geçirdi. Gerisini operasyonu yürüten Polis Memurunun ifadesinden
öğrenelim: “Öldürdüğü kişilerin ceset fotoğraflarını, ailelerini, çocuklarının
fotoğraflarını görünce bu dondu kaldı. Sağına bakıyor öldürdüğü kişi, soluna
bakıyor öldürdüğü kişi, nereye dönerse öldürdüğü kişilerin afişlerini
görüyordu. Ruh halinin giderek değiştiğini görmeye başladık. Sonra başını iki
elinin arasına alarak bağırmaya başladı ‘çıkarın beni buradan. Tamam ben
öldürdüm.’ dedi. Onu oradan alırken, öldürmediği kişi için ’Bunu ben öldürmedim
ama diğerlerini ben öldürdüm’ dedi.”

Polisin Türkiye’de ilk defa uyguladığı bu sorgulama yöntemini ve
sonucunu okuduğumda en soğukkanlı seri katilin bile küllerle kaplanmış
kor misali bir vicdana sahip olduğunu düşündüm.

Önemli olan vicdanını örtmüş olan külleri üfleyip ortaya çıkaracak
bir yöntem bulabilmekti.

Bu örnek üzerinden sosyal ve siyasi çıkarımlar yapabiliriz
sanıyorum.

*******************************

Siyasetçi Ve Devlet Adamlarının Vicdanı

Siyasetçiler ülke için çok önemli ve gereklidir. Devleti
yöneten siyasi ve bürokratik kadrolar
da öyle. Bu kadrolar ne kadar dürüst,
ahlaklı ve liyakatli
ise toplumun huzurlu, mutlu ve umutlu olması; adaletle
yönetilmesi ve ülkenin hızlı kalkınması mümkün olur.

Ancak bu kadroların içinde bir kısım insanlar ahlaksız,
liyakatsiz ve kötü niyetli
olabilir. Hatta bu kesim iyi kadroların
tamamından etkin ve zararlı olabilecek bir güce sahip olabilirler.

Bu kesimin hak ettiği gibi tasfiye edilip cezalandırılmaları için demokrasilerde
iki yol var:

İlki, toplumun büyük çoğunluğunun siyasi desteğini çekerek kullanmakta
oldukları devlet gücünü ellerinden almak. İkincisi ise bağımsız ve
tarafsız bir yargılama sonucu cezalandırmak.

İster kamuoyunun siyasi cezalandırması ve isterse hukuki
cezalandırma için “yeterli delil” bulmak kolay değildir. Çünkü minareyi çalan
kılıfını hazırlamıştır. Basın/ medya hakimiyeti, devlet ve semirtilmiş yandaş
sermaye desteği ve yargı içindeki yandaş kadro ile her türlü suçun/ pisliğin
üstü örtülebilir.

İşte bu durumda hükümete bağlı olmayan medya, sosyal medya ve
Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar) topluma karşı işlenmiş suçların ortaya
çıkmasında
çok önemli rol oynayabilir.

Bu güçler toplumu bilgilendirme yanında faillerin topluma karşı işledikleri
suçları itiraf etmesine
ve toplum vicdanında cezalandırılmasına yol
açabilir.

*******************************

Dünyadan Örnekler

İsveç’te 1995 yılında “Toblerone Davası” olarak tarihe geçen
vaka bizde ve geri kalmış ülkelerde neden olmaz?

Hatırlatayım. İsveç Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Mona
Sahlin’in bazı küçük özel harcamalarının, Toblerone marka çikolata ile
atıştırmalıkların ödemesini devletin kendisine verdiği kredi kartı ile yaptığı
ortaya çıktı.

Sahlin bu sebeple Parti başkanlığı yarışından çekilmek zorunda
kaldı.
Kabinedeki görevlerini de bırakarak siyasi kariyerine ara verdi.

Üstelik Sahlin, devletin kendisine tahsis ettiği kredi kartıyla
yaptığı tüm özel harcamaların tutarını hazineye geri ödemiş ve hatta fazladan
15bin kron ödemişti.

Mona Sahlin’in bu karara götüren sebep neydi? Çünkü Sahlin’e duyulan
güven erimişti.

Çünkü bizzat Sahlin’in dediği gibi, “Kendi faturalarını
ödemeyen birinin başbakan olması mümkün değildi.”

Yapılan soruşturma sonucu Sahlin suçsuz bulundu. Ve üç sene aradan
sonra siyasete geri dönebildi.

****

Yılmaz Özdil’in 2011’de yazdığı “avanta bilet” alan New
York Valisinin
istifa etmek zorunda kalması örneğini da tekrar
hatırlatayım.

Malum ABD’de valiler seçimle geliyor ve “eyalet valisi” demek
aslında federe devletin devlet başkanı demek.

Ünlü beyzbol takımı Yankees final maçı için valiye 5 adet bilet
verir. Valinin “resmi görevli olarak maça geleceği” bildirildiği için bilet
ücreti alınmamıştır. Fakat Washington Post diğer dört biletin 2 vali
yardımcısı, valinin oğlu ve onun bir arkadaşına olduğunu öğrenmiştir.

Süreci izleyen ve kamuoyunu bilgilendiren Washington Post gazetesi
“avanta bilet rüşvet değil mi?” diye başlık atar.

Gazetenin manşetlerinden sonra, Valinin ödeme yaptığını ispat için
Yankees kulübüne verdiği çekin Adli Tıp incelemesi yapılır. Çekin maçtan önce verilmiş
gibi eski tarihli olarak düzenlendiği anlaşılır.

Valiye 62.500 dolar ceza kesilir. Daha da önemlisi halka yalan
söylediği anlaşıldığı için kendisine duyulan güven kaybolmuştur.
Valinin
siyasi hayatı biter.

*******************************

Onlar İstifa Ediyor Da Bizde Niye İstifa Yok?

İsveç SDP Başkanı Sahlin Türkiye’de bir partinin genel başkanı
ve bakan
olarak, New York Valisi Paterson Türkiye’de bir Bakan veya
Cumhurbaşkanı
olarak aynı eylemleri yapsaydı istifa etmek zorunda kalmayacaktı.
Sanırım herkes aynı fikirdedir.

Bizde böyle “masum” sayılabilecek usulsüzlükleri yazmak bile bir
fantezi sayılır.

Ülkemizde haklarında ortaya çıkan yolsuzluk, usulsüzlük, yasalara
aykırı iş ve eylemleri ayyuka çıkmış olanların bile akıllarına bırakın
istifayı, özür dilemek dahi gelmiyor.

Çünkü demokratik ülkelerde medya ve kamuoyu tepkisi, seri
katilin vicdanını harekete geçiren afişler gibi, etki yapıyor.

Ama bizde Sayıştay ve Meclis denetiminden kaçırılan dev
harcamaların bile hesabı sorulamıyor.

Namaz ve İnsan

0

 

    -Allah’a inanıyor,
Peygamberi kabul ediyor, Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu tasdik ediyorsun.

     Namazın imandan
sonra Allah’ın en büyük emri olduğunu biliyorsun.

     Ama namaz
kılmıyorsun neden?

    -Kılanları
görüyorum fakat dürüst değiller!

     Kılanları
görüyorum fakat güvenilir değiller!

     Kılanları
görüyorum fakat İslâma göre yaşamıyorlar!

     Ona göre giyinip
kuşanmıyorlar!

     Ona göre yiyip
içmiyorlar! Ben ise…

    -Eee sen ise;

    -Namaz kılmıyorum
ama dürüstüm.

     Namaz kılmıyorum
ama güvenilir biriyim.

     Namaz kılmıyorum
ama İslâma uymaya çalışıyorum.

     Bunlar dolayısıyla
ben onlardan üstünüm. Namazım da eksik olsun! Ne çıkar bundan?

    -Çok şey.

    -Nasıl?

    -Öğrencinin dersini
çalışmamasından ders veya öğretmeni sorumlu tutmak,

     Hâkimin yanlış
kanaat ve kararından dolayı hukuku suçlu saymak,

     Doktorun
hatasından ötürü tıb ilmini mes’ûl tutup, tıb ilmine karşı çıkmak,

     Müslümanın
cehaletinden dolayı düştüğü gaflet ve tembellik girdabından dolayı İslâmı,
Kur’anı ve Peygamberi itham edip sorumlu tutmak ve bu sebepler vesilesiyle
onlara karşı çıkmak ve bu yüzden namazı kılmamak doğru ve akıl kârı mıdır?

    -Kaldı ki, her
koyun kendi bacağından asılır. Namazını kılan kılmanın, kılmayan kılmamanın
karşılığını görecek.

     Velhasıl, öğrencinin
tembelliğinden ilmi,

     Doktorun
hatasından tıbbı,

     Hâkimin yanlış
kararından hukuku,

     Müslümanın
hatalarından da namazı mı sorumlu tutmalıyız?

     Müslümanların
yanlış ve doğru olmayan anlayış ve hareketlerine bakarak mı hüküm vermeli?

     Bazı kişiler
yanlış anlamış, eksik bilmiş; cehalet, şuursuzluk ve bilinçsizliğinden dolayı
kötü örnek olabilir. Onları kaale almalı mı?

     Oysa, başkasına
itimat etmeyen, nefsiyle teşebbüs etmeli. Yani bizzat kendisi teşebbüs edip,
girişimde bulunmalı. Dinin kaynak kitaplarını okumalı. Alacağını onlardan
almalı. Çünkü türkçemizde meal, tefsir, ilmihal ve islâm tarihi gibi, açık
seçik yazılmış sayısız dinsel kitaplar mevcut olup, üstelik gayet anlaşılır
şekilde kaleme alınmışlardır.      

     Namaz kılmadığını ve bunun kendi seçimi
olduğunu söyleyen birine verilen şu cevap çok düşündürücüdür:

     Sen kendin
istediğin için, namaz kılmıyor değilsin. Allah seni huzuruna lâyık görmediği
için, huzuruna kabul etmiyor diye düşünmelisin. Senin namaz kılmaman, Allahın
istediği bir kul olmadığın için, İlâhî huzura kabul edilmeyişinin bir
göstergesidir. Ne yapıp et, huzura kabul edilmeye bak. Bunun yolu da hemen
namaza başlamak ve bundan asla vazgeçmemekden geçer. Kapıyı çalan biri, birkaç
vuruştan sonra, içeride kimse yok diye hemen kapıdan uzaklaşırsa, içeri
girmekten mahrum kalır. Hâlbuki biraz sabır gösterip beklese idi kapı
açılacaktı. Çünkü “Men sabere zafere.” sabreden muradına erer, isteğine
kavuşur.

 

      Allaha en büyük
niyaz,

      Gerçekleşir ancak
kılmakla namaz.

      İstemez namaz
kendisine böyle naz,

      Yakışmaz insana
bu türlü tarz.    

Değerli Okurlarımızla Gelin Bir Sohbet Edelim…

Değerli okurlarımızla karşı karşıya
gelip, sohbet edebilme eksikliğini hep hissettim. Son kitabımız “Çokkültürlülük
Virüsü ve Milliyetçilik” bilindiği gibi Aydınlar Ocağı tarafından 2021 yılında
çıkmıştı. Böyle bir ciddi ve Türkiye’nin belki 5-10 sene sonra önüne
konabilecek, doğrudan veya dolaylı dayatılabilecek bir konuyu önceden ele
almaya çalışmıştık. Rahmetli hocamız, hocaların hocası, kendisine çok şey
borçlu olduğum Ord.Prof.Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu asistanlığımızın ilk
yıllarında bazı kitapları bize verir, okuyarak özetini çıkarmamızı isterdi.
İstediği özet de yazarın sıradan bazı cümlelerini alıp sıralamak değildi. Hoca
bizden “yazarın derdi ne ki, bu kitabı yazmış; vermek istediği mesaj nedir?” gibi
çok ince ve zor soruların cevabını isterdi. Bizim de derdimiz ülkemizin
geleceği ile ilgilidir.

            İlk
baskısını 1991 yılında yaptığımız ve oldukça ilgi gören “Etnik Tuzak”
kitabımızın ismini koyarken o dönem ve öncesinde faal olan ideolojik
çatışmaların yerini alabilecek ve emperyal güçlerin kullanabileceği yeni araç
ve malzemeler üzerinde düşünerek etnik tuzak ismini koymuştuk. Dünya
egemenliğini hedef alan ülkelerin belirli coğrafyalarda yaşayan ülkelerin iç
işlerini ve sosyal yapılarını kendi çıkarlarına göre şekillendirmek istedikleri
belli idi. Beklenen de bir bakıma olmadı değil. Başta ABD olmak üzere, kendisine
engel olabilecek milli hassasiyetleri, farklı alanlarda milliyetçi düşünceyi
dondurarak, toplumları uyuşturarak devre dışı bıraktıkları görülmüştür. Fark
ettirmeden sivil işgal peşine düşen süper güçler, önü açılmış milli ve üniter
devletleri bölmek amacıyla terör örgütlerini kurdukları ve işlerine geldiği sürece
destekledikleri ortaya çıkmıştır. Bu ülkeler iç çatıştırmalarla kendilerine
direnecek direnç unsurlarından kurtulmak peşine düşmüşlerdir. İdeolojik
çatışmalar yerine etnik ve mezhep çatıştırmalarından fayda uman bu ülkeler, 2000’li
yıllarda hedef ülkelerin sosyal yapılarına yepyeni bir virüsü şırınga
etmiştirler: Çokkültürlülük dayatmaları… Bir çok ülke bu yeni virüsle
karşılaştıklarını zor fark edebilmişlerdir. 2000’li yılların başlarında Dünyayı
allak bullak eden binlerce insanın ölümüne sebep olan Kovid-19 virüsüne
benzettiğimiz için bu çokkültürlülüğü ve onun antitezi olan son yıllarda
yükselen milliyetçiliği kitabımıza başlık yapmıştık. Gerileyen küreselleştirme
çabaları ve küreselleştirmenin önü açılan milli devletleri çözülme sürecine sokması,
ülkeleri milli çıkarlarına daha fazla sarılmaya sebep olmuştur.

            Dünya’daki
bilhassa gelişmekte olan ülkeler üzerinde göç mühendisliği yapılarak, bunların
göç almaya mecbur bırakılmaları, aslında bu ülkeleri ileride çokkültürlü bir
yapıya dönüştürmek içindir. Çokkültürlülüğün sürekli çok seslilikle
karıştırılması hedef şaşırtması olarak karşımıza çıkmıştır. Türkiye’de de son
yıllarda Suriye’li, Irak’lı ve Afgan’lı gibi iç savaş ve karışıklıklardan kaçıp
Türkiye’ye sığındıkları ve bunlara gereğinden fazla ilgi gösterildiği ve
imtiyazlar verildiği bir gerçektir. Önce geçici koruma altına alınan bu
toplulukları, bunların kendi ülkelerine göçlerini engellemek için Batı’lı
ülkeleri yeni bir talepte bulunmaya sevk etmiştir. Sözde bir takım teşviklerle
göç alan ülkelerin ve Türkiye’nin sosyal bütünleşmeye zorlandığı ve bunlara
vatandaşlık haklarının verdirildiği ile karşı karşıyayız. Maksat, ileride
kullanmak üzere Türk kültürüne uyum sağlamaları zor olan göç eden
topluluklardan yeni PKK’lar, DEAŞ’lar, İslam’da tevhid anlayışını bozucu yeni
örgütler çıkarabilmektir. Böyle bir ortamda, güçlü ülkeler bizleri ufalanarak
daha iyi bütünleşmeye zorladıkları görülmektedir. Etnik tuzağın ortaya
konulmasının sebeplerinden birisi de budur. Eğer bu sözde demokratikleşme ise
bu güçlü ülkelerin aslında bütünleşme sorunları olmasına rağmen neden bu tavsiyeleri
kendileri uygulamazlar? Müslüman göçmenlere ve Türk vatandaşlarına karşı örtülü
ırkçı ve yabancı düşmanlığına hoşgörülü politikaları neden uygularlar? Aslında
çokkültürlülük dayatması ve bunun demokratikleşme diye takdimi bize yabancı
değildir. Gerek altı sene önce hızlandırılan “yeni anayasa” çalışmalarında bize
bu baskı açık olarak hissettirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ile değişik sebeplerle
kavgalı olan unsurlara güvenlikçi değil; özgürlükçü politikalarla yaklaşılması
tavsiye edilmiştir. Etnik parsellemeyle ufalanan milli devlet ve üniter yapı,
iç çatıştırmalara ve darbe girişimlerine daha açık hale gelebilir.

            Bugün
olanları fark ederek geleceğe hazır olmak için milli eğitim ve kültür
politikalarımız ayrıştırıcı değil, ülkenin birlik ve bütünlüğünü, milletleşme
sürecini güçlendirici yöne döndürülmelidir. Türkiye üzerinde bir dönem ideolojik
sınıf çatışmaları tahrik edilerek iç sosyal yapı zayıflatılmaya ve tepkisizliğe
zorlanmıştır. Sınıf çatıştırmalarının yanısıra mezhep taassubunun doğurduğu ve
oran olarak çok düşük olan bu yönde şartlanmış fertlerin propaganda yolu ile
çoğaltılması dış müdahaleler karşısında direnişi dondurabilir ve
zayıflatabilir. Toplumda farklılıklar yaratarak veya farklılıkları toplum
aleyhine körükleyici çabalar emperyal güçlere daha rahat hareket edecekleri
alanlar açabilir. Önemli olan vatandaşlarımızı ona buna malzeme yaptırmamak ve
kullandırtmamaktır. Bu da başta devletin tarafsız kalmayarak TC’ye sahip çıkma
görevidir.