16.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 267

Prof. Dr. Tolga Yarman İle ‘Büyük Felâket’i Konuştuk.

1-Her şeyden önce zihniyet
değişikliğine ihtiyacımız var.

 2-Aklımızı kullanmıyoruz.

 

Oğuz Çetinoğlu: Milletçe büyük bir
felâket yaşadık. ‘İnşallah son olur
deniliyorsa da en önemli iş olarak düşünülenler çok farklı. Siz, ‘konu ile yakından ilgilenen bir ilim adamı
sıfatınızla, öncelikle yapılması gereken ilk 3 (veya 5) tedbir olarak
tavsiyeleriniz nelerdir?

Prof. Dr. Tolga Yarman: Bir defa birçok alanda zihniyetimizi, yani
olaylara, süreçlere bakış tarzımızı dönüştürmemize ihtiyacımız var. Bunların
başında, başımıza gelen felâketlere ‘Allah’tandır
diye, bir bakış tarzımız, geliyor… Önce şunu belirteyim ki, bu toprakların ve
göreneğimizin çocuğu olarak büyümüş biriyim… Özdeğerlerimize fevkalade
bağlıyımdır.

Kitabımız, her şey bir tarafa, ‘Oku’
buyruğuyla başlıyor… Bunu neredeyse, ‘Anlamadan
okuyabilirsin
’, hattâ ‘anlamadan okumalısın
diye algılamaya, başladık… Bu olmaz… ‘Anlamak
fiillin üstüne çarpı işâreti koyuyoruz… Deprem, Allah’tan… Deprem sonuçları
Allah’tan… Olup bitene, zihin yormamıza gerek kalmadı bile 😊) … Ee, Kardeşim,  hiç bir şeyi anlamayalım… Defteri kitabı,
dersliği, okulu kapatalım. Giderek, emniyeti, savcılığı, kovuşturmayı,
mahkemeleri, tâtil edelim… Bavul gibi duralım, herşeye, ‘Allah’tandır’, deyip geçelim.

Bir şey diyeyim mi? Bir defa hiç
farkına varmadan, Rabbimiz’e, sümme hâşâ, günah ciro ediyor gibi oluyoruz… Oysa
görenekte, hayatımız bir imtihandır, değil mi?

Kendimiz ediyor, kendimiz
buluyoruz, sonra da, olan her ne ise, ‘Allah’tan
deyip, yolumuza devam ediyoruz… Hadi ‘deprem
ile ‘deprem sonrasını’, şimdilik
ayırayım… Binaları dünyânın hemen her yerine kurumsallaşmış teknik esaslara göre
dikiyor muyuz, dikmiyor muyuz? Şöyle bir yüz katlı binayı, Japonya’da, dikilebilecek
yere dikse Japon, yıkılmıyor… O zaman, burada, Japon’un becerdiğini
başaramadığımız için, yıkılıyor değil mi? Ortada bir ‘taksir’ var, demek ki!..

Taksir şuurlu mu, değil mi?
Şuurlusu da var, şuursuzu da… İmtihan varsa, Mahkeme-i Kübra da, yani Hesap
Günü de var… Ee, Hesap Günü varsa, verilecek hesap da olacak!.. Kasden ve
taammüden taksir işlemişsen, günahın boynuna… Biz ‘Taksir, kusur, vebal, günah, Allah’tan’, demeye getirmiş, oluyoruz…

Bu ne demektir: Ağızdan yel
alsın, Rabbimiz’e günahımızı ciro ediyoruz!..

İyice yaygınlaştı, bu anlayış:
Bunu bize Allah yaptırdı!..

Ne oldu şimdi, tövbe, ‘biz
günahtan münezzeh olduk’…

Oysa Allah günah yaratmaz… Hâşâ
min huzur, yaratacak olsa, Hesap Günü olmaz…

Görenekle, taban tabana zıt bir
idrak dünyâsındayız… Şimdi yerim yok, oralara girmek üstemiyorum, şu ki, Ilımlı
İslam, Yeni Osmanlıcılık gibi devasa projelerle, iman genlerimizle oynanıyor…

Çıkmış bir ilahiyat hocası, ‘Mars’ta da olsalardı, öleceklerdi
diyor, kaybettiğimiz yurttaşlarımızın ardından…

Açık söyleyeyim: Bu anlayışla
kavgamız vardır… Sen kimsin ya hu, ‘imar affından’ başlayarak bir çırpıda sayılamayacak
kadar çok evveliyatı îtibâriyle, ortada olan onca olumsuzluğu, ‘tık’ diye, aklıyorsun!..

Buradan çıkan bir sonuç,
ilahiyatçılara, doğabilimleri öğretmemiz gerektiğidir. Matematik, fizik,
mühendislik, öğrenmemişsek, ‘taassubî bir
metafiziğin
’ esiri oluyorsunuz…

İşte Kitabımız: ‘Oku’, demek ki, ‘oku ve anla’, buruğuyla başlıyor… O
halde, önce akıl, sonra nakil… Nakilsiz olmaz… Ancak akılsız nakil, olup
bitenden kopmak demektir. Aklı deneyle terbiye etmezseniz, ya davulcuya ya
zurnacıya kaçar… Giderek, Mars’ta olmayan depremle, aynı saatte, burada
depremden ölen insanı, hangi sebepten meçhul, ölme noktasına taşırsınız… Nakle
tutunacağım derken, akıldan tamamen koparak…

Çetinoğlu: AFAD, deprem
sonrasında kendisinden beklenen hizmetleri gerçekleştirebildi mi?

Prof. Yarman: Cevaptan önce burada da, bir zihniyet dönüşümüne
ihtiyaç olduğunu söylemeliyim.

2017’de değişen rejim,
öncekilerden bin beter böldü bizi… ‘Demokrasi
veya ‘halk yönetimi’ benim özüne, kavramlarına, kurumlarına çok bağlı olduğum
bir yönetim biçimidir. Ama biz; özellikle ‘göç izdihamı’ gibi toplum bilimsel
sebepleri var, demokrasimizi iyi çalıştıramadık… 1950 – 1960 arası Vatan
Cephesi oluştu… Köy kahvelerine kadar insanlarımız, ayrıştı, düşmanlaştı…
1970’lerde, Milliyetçi Cepheler’le aynı şekide bölündük… Ne acidır: Gençlerimiz
sokakta birbirlerini vurdu!..

Şükür,  bugün o noktada değiliz, ancak şimdilerde, müsteşardan
çaycıya kadar bütün atamalar, ‘Bana kim oy verir, kim oy vermez’ ölçüsü üstüne
oturuyor… Bu olmaz…

Anlıyorum, börek küçük, zâten
dışarıdan da fena halde tırpanlanıyoruz… Ancak, herhangi bir iktidar, ‘Böreğin tamamı benim, benim dışımdakilere
bundan zırnık yok
’ derse, demokrasimiz tökezliyor… Bir defa değerleri
örselenen demokrasi, ‘zümre tahakkümüne
kolanlar vuruyor… Perikles zamanında (MÖ 495 – MÖ 429 / Atina), ahali sabah toplanıyor,
bir konuda karar alıyor, çoğunluğun dediği olacak… Demokrasi’nin beşiğindeyiz
ya… Akşam toplanıyor, aynı konuda, karşıt karar alıyor… Perikles; ‘Bu böyle olmaz, değerleri bunca değişken bir
demokrasi kabul edilemez
’, demiş… Bunun üzerine, ‘demokrasiyanın’, yerine ‘aksiyakrasiya
kuruluyor… ‘Aksiyom’, matematikten
biliriz, ‘kabul / değer’ demek… ‘Aksiya’,
aksiyomlar, yâni değerler demek… Aksiyakrasiya, ‘değerler yönetimi’, demek oluyor… Halk Yönetimi’ne karşı, ‘Değerler Yönetimi… Başka bir deyişle,
değerleri olmayan ya da yozlaşan demokrasi, tek başına huzur getirmiyor…
Sandık’tan değerlerinizle beraber çıkmalısınız… Yol boyu değerlerinizi gözünüz
gibi korumalısınız…

AFAD (Afet ve Acil Durum
Yönetimi Başkanlığı
) ya da öteki kurumlarımız ne denli kurumsal
değerlerle pişmiş olacak, kişiler tarafından yönetiliyor? Bir şey demeyeceğim…
Ama işte her şey ortada… Yönetim orkestrası, liyakat esalarından önce, çoğu kez
başka ölçütlerle çatılıyor… Türk Hava Kurumu (THK) Orman Yangınları’nı
söndürecek uçaklara sâhip. ‘Türkiye’nin 1 numarasının ağzından’, yangından
neden sonra, öğreniyoruz ki, THK yangınlara yetişememiş, çünkü uçağı yokmuş…
Allah aşkına THK uçaksız mı bırakılırmış!.. Olmuyor… Mâdem uçağı yoktu, neden
almıyorsunuz, Kardeşim?..

Kader Planı…

Bu laf nerende çıktı inanın
bilmiyorum… ‘Planın’ (tasarı) arapça karşılığı nedir, bir defa?

Arkasından öğreniyoruz ki, yanan
ormanlarımızın toprakları iskâna açılıyor…

Ne bu şimdi:

Kader Planı!..

Olmuyor…

Şanlı Kızılayımız’a,
bakıyorsunuz, yaptırımların vidalarıyla cıvatalarıyla oynanıyor, bir derneğe
milyonlarca dolar bağış yapıyor… Yaşadığımız âfetler sürecinde o dernek veya
benzerleri nerede? Bilemiyorum…

Çetinoğlu: Anladığım kadarıyla  ‘Hayır
diyorsunuz. Peki, ‘neden?’

Prof. Yarman: AFAD bu son âfette, başarılı mı, değil mi? Ben
söylememeliyim! Ancak, yukarıda dikkate taşığım açıklamalar ışığında, her
halde, çok daha başarılı olabilirdi… Âfet, evet çok çok büyük, ama biz, bütün
samâmi gayretlere dönük saygıyla ifâde ediyorum, çok çok başarılı değiliz…  

Çetinoğlu: EMASYA
(Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma) protokolü hakkındaki görüşünüzü lütfeder misiniz?

Prof. Yarman: Bu kanayan bir
yaradır… Kurum, bir çırpıda telaffuz edilemeyecek kadar yoğun çabaya ve nakış
üstüne nakış, en ince teferruatına kadar hesap kitap edilmiş olarak çatılmıştır
(1997)… Sonra ise maateessüf dağıtılmıştır (2010)… 17
Ağustos’ta 1999 depremi sabaha karşı 00.03’de vukua geldi. 00.05’te Birinci
Ordu, tam kadro, çadırlar, aş çadırları, sahra hastaneleri, tuvalet birimleri,
aklınıza hangi ayrıntı gelirse, deprem sahasındaydı…

 

Bu sefer böyle bir şey olmadı… Niye olmadı?.. 3. Ordu
Malatya’dadır… Yüz yirmi bin askerimiz vardır, orada… 3. Taktik Hava Kuvvet
Komutanlığı Diyabakır’dadır…

 

Askerimiz’den yardım istenmesi, günler aldı… O da çok
sınırlı sayıda asker sahaya çıkartıldı… Çok yadırgatıcı ve acı…

 

Çetinoğlu: 1997 yılında yürürlüğü
giren EMASYA protokolünün 2010 yılında iptal edilmesini ve AKUT’un
etkisizleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Yarman: Bu sorulara, iktidarı ve muhalefet partilerinin cevap
vermesi gerekir… Ama düşüncemi saklamayacağım.

Yukarıda açıkladım. Bizimki gibi
demokrasilerde, icraat, başarı ve bunlardan hâsıl olacak, sevgi ve onur
paylaşılmak istenmiyor… Çünkü bunlar seçim sonucunu etkliliyor… Askere duyulan
sevgi de; başkasının olacak başarı ve onur da, hak sâhibine teslim edilmek
istenmiyor… Seçimle iş başına gelmiş bir belediye, bizzat hazırladığı yardım
aracının  alnına, adını yazmış, sevkin
akabinde, araç durduruluyor, alnındaki yazı sökülüyor, onun yerine, söz konusu
belediyenin bağlı olduğu valiliğin adı yazılıyor…

Bu konuda diyeceklerim buraya
sığmaz… İçinde olduğumuz yaklaşımla özlediğimiz demokrasiyi çalıştıramıyoruz…
Millî irâde dediğimiz, berâberinde bölünmüşlüğü getiren bir irâde elbette olmamalı…

Çetinoğlu: Kahramanmaraş ve Hatay
depreminde Kızılay’ın, yaraların sarılması ve ihtiyaçların karşılanması
hususundaki katkıları sizce yeterli oldu mu?

Prof. Yarman: Demin açıkladım… Yıllar boyunca, şefkatli ve üstün
başarılarıyla hepimize parmak ısırtan Sevgili Kızılay, bugün aynı Kızılay mı?
Korkarım hayır…

Çetinoğlu: 2 Mart 1933 târihinde
Japonya’da vuku bulan 8,4 şiddetindeki depremde 2900 kişi, 17 Ocak 1999
târihinde  yine Japonya’da yaşanan 7,4
şiddetindeki depremde 6400  kişi öldü.
Aynı yılın 17 Ağustosunda 7,6 şiddetindeki Marmara depreminde 20.562 kişi can
verdi. Bu mukayesenin sizde oluşturduğu düşünceler nelerdir?

Prof. Yarman: Bu rakamlar demin bir parça açtım, çok net olarak, bizim
durumumuzu sergiliyor… Ne öğrenmeyi istiyoruz, ne öğrenmeyi kabul ediyoruz… ‘Allah’tan’ deyip geçiyoruz… Feci olan
nokta şurası ki, Rabbimiz’e, durmaksızın günah ciro ettiğimizin farkında
değiliz…

Bizde olumlu bir şeyler
geliştikçe, yok Büyük Orta Doğu Projesi, yok ılımlı İslam, yok Arap Bahar’ı,
yok Yeni Osmanlıcılık, derken, şimdilerde bir de mezhep savaşlarının içinde
çekildiğimizden mâdâ, tarikatlar birbirlerinin gözünü çıkaratacak hâle
geldiler, neredeyse…

Toplum olarak, un ufak
olmaktayız…

Biz bizi tahlil edemiyoruz…

Burada bir defa, marksist teori
çalışmıyor, çünkü ‘sanayileşme, kentleşmenin yegâne motoru’ değil…

İkinci bir diyeceğim şu: Büyük
kentlere kırsaldan gelen göç izdihamını iyi tahlil edemedik…

Üstüne üstlük, Şam’da Emeviyye
Camii’nde Cuma namazı kılacağız havasına kapılınca, kendimizi bir mezhep
savaşının içinde buluverdik… Milyonlarca Suriyeli’yi ise, kucağımızda… Şam
rejimi, Nusayrî, yani Arap Alevisi’dir, mâlum… Dışarıdan manipüle edilmeye,
istenilen yöne sevkedilmeye maalesef çok müsaitiz…

Dehşetli bir eğitim
seferberliğine ihtiyacımız var… 

Çetinoğlu: Binalara oturma
ruhsatı verilirken ‘depreme dayanıklılık
incelemesi
’ yapılması fayda sağlar mı? Bu incelemede ne tür testler
yapılabilir? (Duvarın veya kolonun röntgeni çekilerek betonun dozajını, konulan
demirin yeterli olup olmadığını tespit eden bir cihaz var mı, yoksa üretilemez
mi?

Prof. Yarman: Bütün bunlar, depreme dayanıklılığın alfabesini
oluşturur… Atla deve de değil… Eloğlu yapıyor… Biz ne yapıyoruz? İmar affı
çıkartıyoruz!..

Çetinoğlu: Deprem hâdisesini felâkete dönüştüren olgular nelerdir?

Prof. Yarman: Önce, demin anlattım, bizim zihniyetimiz… Bu kafayla,
keşke yanılsam, daha çook feveran ederiz…

Deprem şiddeti kestirilir… Bizde
7.5’i aşabiliyor, bu rakkam… Sonra zemin etütleri yapılır… Kaç kata müsaade
edilecektir, buna bakılır… Sonra, inşaat usulüne göre yapılmış mı, buna
bakılır, ilahir… Fay hattı üstüne otuz kat çıkıyorsanız, bunun savunulacak yanı
yoktur… Dere yatağına on kat dikiyorsunuz… Dere coşar coşmaz, alabora
oluyorsunuz… Ne diyeceğiz şimdi!.. ‘Allah’tandır’, derseniz, günaha
girersiniz!.. Betonarmenin demirinden çalıyorsanız, bunun da savunulacak yanı
yoktur… Lütfen akıllı olalım… İnsanımıza, Rabbimiz’in bize en büyük bir
hediyesi olan aklımızı kullanmayı öğretelim…

Çetinoğlu: DASK (Doğal Âfet
Sigortalar Kurumu) deprem yaralarını sarmakta yeterli olabiliyor mu? Olamıyorsa
konu ile alâkalı tavsiyeleriniz nelerdir?

Prof. Yarman: Bu hacimdeki her felâket karşısında, şahsen gördüğüm,
DASK, yetersiz kalacaktır… Üzgünüm… Esasen DASK köklendirilemez değildir… Ana
fikir bizi oraya taşıyan yolları mümkün mertebe tıkamaktır…

Acımız büyük… Rabbimiz cümle
sevdiği kullarına, iz’an bahşetsin… Acılarımıza dönük sabır nasip etsin…

 

Prof. Dr. TOLGA YARMAN:

1963’de Galatasaray
Lisesi’ni bitirdi. Üniversite öğrenimini Fransa’da gördü; Institut National des
Sciences Appliquées de Lyon Mühendislik Okulu’ndan, 1967’de mezun oldu. Doktora
çalışmasını ABD’de yaptı; Massachusetts Institute of Technology’den, 1972’de
‘Bilim Doktoru’ ünvanını aldı.

İTÜ’de, 1982’de
Profesör oldu. İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi,
California Institute of Technology, İ.Ü. Mühendislik Fakültesi ve Siyâsî
Bilgiler Fakültesi, Brüksel Özgür Üniversitesi, Feyziye Mektepleri Vakfı Işık
Ünivertsitesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim görevlerinde bulundu.
Halen, İstanbul Okan Üniversitesi öğretim üyesi.

1983’te SODEP MKYK
Üyesi olarak çalıştı. 1989-91 arası, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP)
İstanbul İl Yöneticisi olarak göreve seçildi. Aynı zaman diliminde, SHP
İstanbul İl Kültür ve Eğitim Komisyonu Başkanı olarak pek çok etkinliğin
öncülüğünü yaptı. Bu dönemde ‘Çağdaş Toplumcu Demokrat Düşünceyi’ başlattı. Bu
çerçevede, ülkemizdeki siyâsî oluşumlara, özellikle de, SHP ve CHP içindeki,
genelde ülkemizdeki siyâsî hareketlere ve bölünmüşlüğe dönük, pek çok makale
yazdı, araştırmalar geliştirdi, siyâsî çözümler teklifinde bulundu. O arada
‘CHP Açılırken Solda İnsan Hareketleri’ başlıklı bir kitap (1992) yayınladı.

 Prof. Dr. Tolga Yarman’ın ‘Doğabilim’
birikimleri uzantısında, bir bakıma, ‘toplumcu demokrasi’ kuramı ve ‘toplumcu
bir ahlak öğretisi’ olarak hazırladığı, ‘Un Système de Croyance Cosmique’
başlıklı kitabı, Belçika’da basıldı. (1997)

2006’dan itibaren,
dört yıl boyunca her hafta, ‘Enerji Savaşları’ adını verdiği, Bölgemiz ve
Türkiye üzerinde gelişen askerî ve siyâsî girdapları, teknik girdiler
itibariyle, derinlemesine tahlil eden ve çıkış yolları dokuyan, bir televizyon
programı gerçekleştirdi. 

Hâlin Gereğine Göre Hareket

0

     Özellikle
zamanımızda dünyada ve bilhassa İslâm ülkelerinde; kötülükler, yanlışlıklar,
yoldan çıkmalar dalga dalga; doğru, güzel ve iyilerin üstüne yığın yığın
gelmekte! Kitleleri istilâ etmekte! İnsanları şaşırtıp; akıl, zihin ve
anlayışlarında şirazeden çıkmalarına, başıbozuk bir hâl ve durum almalarına yol
açıyor! İçinde bulunduğumuz asrımızda fitneler zuhûr etmekte, ortaya çıkmakta.
Millî vicdan; fikir ve imanlar bozulup sarsılmakta! Her husus ve her şeyde
ıslahat ve düzenleme, düzeltme ve iyileştirmelere ihtiyaç duyulmaktadır! Fitne,
bid’a ve dalâletleri görmek için; basîretli, ferasetli ve öngörülü olmak icap
etmekte ve gerekmektedir. Onlardan içtinap etmek / kaçınmak için, nasıl bir yol
takip edip izlemek lâzım?

     Taklidî iman ve
inançla bütün bunlara karşı durmak, nasıl mümkün olabilir? Böyle bir
ortamdan  kaçış çok müşkil, çok zordur.
Zaten kaçmak çare değil. Bu kaos ve karışık hâlden çıkmak için; gerçek, doğru,
güzel ve iyiyi, yani tahkikî imanı elde etmek ve ona sarılmak lâzım. İnsanlar
tarih boyunca yoldan çıkmaya, nefsin nefsanî isteklerine uymaya meyyal olmuş ve
hâlen olmaktadırlar! Bunun içindir ki, tarih boyunca insanlara binlerce
peygamber gönderilmiş. Fakat onlar belli bir zaman sonra yine azmışlar;
bildikleri gibi davranmaktan geri kalmamışlar!

     Hakikat ve gerçeği
görenler; hep azınlıkta kalmış, onlar bile zamanla itidal ve orta yolu dumura
uğratmışlar! İlahî dinin rayından çıkmakta bir beis ve sakınca görmemişlerdir!
Şüphesiz bunda, zamanın ilerlemesiyle yeni ihtiyaçların, yeni çıkış yolu bulmak
zorunda kalmalarının da dahli ve rolü var. Onun içindir ki, her yüzyılda bir
müceddid / yenileyici dediğimiz muhterem, âlim, âbid ve zâhid zatlar zuhûr
etmiş. İnsanların gidişatını rayına oturtmaya çalışmışlardır. Bunlar yeni bir
şey getirmemişler. Çünkü Kur’an, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha ortada.
Bu zat-ı şerifler mevcut ve herkesçe bilinen âyet ve hadislerin mânâ ve
anlamlarını; kendi zaman ve zeminin şartlarında yerine oturtmaya çalışmışlar.
Bu zamanda herkesin bildiği mâlûmatın; asıl konacak yerlerini göstererek,
malûmatları ilim hâline sokmuşlardır.

     Çünkü bir şeyin
zâtında (bizzat zâtının / kendisinin) doğru olması başka, muktazi-i hâle (hâlin
icabı ve  gereğine) göre doğru olması
başkadır. Birincisi malûmat, ikincisi ilimdir. Herkes, her şeyi bilmiyor değil.
Herkes her şeyin ne zaman, nerede ve ne şekilde kullanılması lâzım geldiğini
bilmiyor! İşte zuhûr eden zâtlar; insanlara; bildikleri, manevî ilaç hükmündeki
âyet ve hadislerin kullanılacak, yerleştirilecek yerlerini göstermiş oluyorlar.

     Manevî ilaç
hükmünde olan âyet ve hadislerin; reçetelerini yani nerede nasıl ve ne şekilde
anlaşılıp uygulanmaları lâzım geldiğini gösteriyorlar. İlacı reçetesiz
kullanamadığımız gibi, manevî reçete hükmünde olan ilahî ilaçların reçetelerini
doğru bir şekilde, sadece bu gibi ehil zâtlardan öğrenmemiz mümkün. Yoksa
dünyevî mes’elelerde basîretsiz olur. İşi sarpa sardırmış oluruz. Yine
hayattayızdır ama, hayatımızı lâyık-ı veçhile, tam olarak değerlendirmiş
sayılmayız.

     Nitekim, hangi
İslâm ülkesi olursa olsun, yurt içinde; hiç kimse, devletin askerine, polisine,
memuruna ve vatandaşına karşı asla silah çekemez. Silah ancak vatana saldıran
dış düşmanlara karşı kullanılır. İçerde her türlü yayınla tenkitler
yapılabilir. Ama bu; kimseye silaha el atma hakkını vermez. Tenkit yüzünden
ceza da alsa, hapse de atılsa; savunmasını hukuken yapacak; fakat bunun için
asayişe, asla halel getirmeyecek. Mesela, bu inceliği anlamayan ve İslâmî bir
rejim kurmak isteyen “Müslüman Kardeşler”in metodları; davalarında samimi,
iyiniyetli olsalar da, İslâma aykırı idi. Yıllarca nice kardeşkanı döktüler.
Nihayet akılları başlarına geldi. Artık silahı bırakacaklarını söylediler.
İnşallah sözlerinde dururlar. Evet, yurt içinde müslümanlar birbirine karşı
silah kullanırlarsa; bunun galibi ancak dış düşmanlar olur. Ülkeyi işgal etmek
için ellerine bekledikleri fırsatı ise, bizzat kendimiz vermiş oluruz! Mevlânâ,
Yûnus Emre, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî ve zamanımızda zuhur eden zât
gibiler; zamanlarını dinin ince meselelerine parmak basarak aydınlatmışlardır.
Elbette zamanımızın da, bu mânâda bir sahibi vardır. Bütün bunlardan ötürüdür
ki: “Asrın imamını / önderini tanımadan ölen, câhiliye ölümüyle ölmüş gibidir.”
denilmiştir. Elbette, asrın manevî önderini bilmemiş olabiliriz. Fakat bu durum
bizleri, din ve imanımızdan etmez. Sadece, dünyevî mes’ele ve problemlerde,
bizleri basîretsiz kılar. Zaten İslâm Âlemi’nin bugünkü perişan hâli, kasıtsız
olarak bu duruma düştüğümüzden ötürü değil midir?

Tarihî İstanbul Depremi ve Afet Yönetimi

0

İstanbul’un kuruluşundan Osmanlı dönemine gelinceye kadar
geçen süre zarfında oluşan depremler hakkındaki bilgilerimiz çoğunlukla Bizans
kaynaklarına dayanmaktadır. İstanbul mevkiinin uygunluğu ve yapılan imar ve
inşaat faaliyetlerinin neticesinde kazanmış olduğu muhteşem güzelliğine
karşılık, depremselliği yüksek bir coğrafyada yer almaktadır. Bu sebeple
milattan önce (D. Ö) 500 ile milattan sonra (D. S) 1890 yılları arasında 2390 yıllık
zaman zarfında 584 deprem faaliyeti ile karşılaşmıştır. 1509 depremi
kaynakların kaydettiğine göre İstanbul’un tarihinde yaşadığı en büyük doğal
felaketlerin başta gelenlerindendir.(1). Bu tarih Osmanlı dönemi depremlerinin
afet yönetimi açısından önemli bir dönüm noktasıdır.

Böylece Türkiye’de afet yönetiminin uzun bir geçmişi
olmakla beraber bu alanda yapılan ilk düzenlemeler 14 Eylül 1509 tarihinde
meydana gelen 13 binden fazla insanın hayatını kaybettiği ve çok sayıda binanın
yıkıldığı İstanbul depremi sonrasında, dönemin padişahı II. Beyazıt tarafından
çıkarılan bir fermandır. Bu Ferman ile yıkılan evlerin yeniden yapılması
amacıyla hane başına 20 altın verilmiştir. Ancak 1509 tarihli deprem hakkında
arşiv kayıtları çok değildir. 1509 depremi, kaynaklardan anlaşıldığına göre,
İstanbul’un tarihî süreçte geçirdiği en büyük tabiî afetlerdendir. Bu sebeple
Osmanlı tarihçileri olayı, kıyamet-i suğra (küçük kıyamet) olarak
ifadelendirmişlerdir. Bu depremin etkileri hakkındaki bilgiler, Osmanlı ve
Batılı birçok kaynakta yer almaktadır(2) (3) (4). 1509 tarihli depremde 109
cami ile 1047 yapının yıkıldığı belirtilmiştir. Başkentin yeniden imarı için 50
bin usta görevlendirilmiş ve 14-60 yaşları arasındaki erkeklerin İnşaat
işlerinde çalışmaları emredilmiştir. Bu fermanla deniz kenarındaki dolgu
zeminler üzerinde ev yapmak yasaklanmış ve ahşap karkas ev yapımı teşvik
edilmiştir. Fakat karkas evlerin büyük yangınlarda harap olduğu görüldükten
sonra şehirleşme ve yapılaşmaların bazı kurallara bağlanma ihtiyacı ilk kez
1848 yılında duyulmuş ve çıkarılan ebniye nizamnamesi (-Yapılar Tüzüğü) – [1848]: Osmanlı
döneminde imar konusunda yapılan ilk hukuksal düzenlemedir. Yalnızca
İstanbul’un bir bölüm mahallelerinde imar uygulaması amacıyla çıkarılmıştır.
)ile
İstanbul içerisinde yapılaşmalar bazı esaslara bağlanmıştır. Daha sonra 1877
yılında çıkarılan bir nizamname ile uygulama imparatorluk sınırları içerisinde
tüm belediyelere yaygınlaştırılmış- tır. 1882 yılında çıkarılan ebniye kanunu
ile de belediye teşkilatı olan yerlerde alt yapılar ve yolların düzenlenmesi
konusu da yapılarla birlikte esaslara bağlanmıştır (5).  Osmanlı döneminde İstanbul’u ziyadesiyle
etkileyen dört büyük depremin 1509, 1719, 1766 ve 1894 yıllarında meydana
geldiğini, bunların diğerlerine göre çok daha yıkıcı olduğunu ve şehri büyük
oranda tahrip ettiğini, dönemin kaynaklarından öğrenmekteyiz. Fakat bu büyük
depremlerin tamamı hakkında yeterli arşiv dokümanı olmadığını da belirtmek
lazımdır (3). Yangınlar da topluma tehdit oluşturmuş ve bu dönemde Osmanlı
yerleşimleri için önemli sorunlara neden olmuştur. Tulumbacı Ocağı, ateşle başa
çıkmak için 1720 yılında kurulmuştur. 1766 yılındaki deprem ve denizin karaya
taşması İstanbul’a büyük zararlar vermiştir. İstanbul ve komşu bölgelerin kıyı
alanları ve limanlarındaki binalar büyük ölçüde hasar görmüştür. 1817’de
gelişmiş yangın söndürme teşkilatı kurulmuş ve ilgililer görevine başlamıştır (6).

 

Türkiye’de Deprem Tehlikesi Ve Bursa

0

Türkiye, Karadeniz ile
Akdeniz arasında yer alan üç tarafı denizlerle kaplı bir ülkedir. Asya ve
Avrupa arasında köprü oluşturan ve dikdörtgenin biçiminde yaklaşık olarak 36-42
derece kuzey enlemleri ile sınırlanmış ve boylamları 26-44 derece doğudur. 778.000
bin kilometrekare bir alanı kapsar. Türkiye’nin kara sınırları 2. 573 toplam
kilometre ve sahil şeridi (adalar dâhil) 8.333 kilometredir. Ülke etkili bir
jeopolitik statüye sahiptir. Çünkü konumu itibariyle Asya ve Avrupa arasında
doğal bir köprü görevi görmektedir. Türkiye’nin yazılı uzun tarihi depremlerle
doludur. En eski yazılı deprem kayıtları M.Ö. 411 yılına kadar uzanmaktadır. MS
342’den beri 10.000’den fazla deprem meydana gelmiştir.(1)

Dolayısıyla Türkiye dünyanın
sismik olarak en aktif bölgelerinden birinde yer aldığından Türkiye için en
önemli afet tehlikesi depremdir (Harita 1: Haritada kırmızı renk en tehlikeli
bölgeleri, beyaz renk ise en az tehlikeli bölgeleri göstermektedir) . Bölge,
tektonik levhalar (Avrasya-Afrika-Arap Levhaları) ve aktif fay hatları (Kuzey
ve Doğu Anadolu Fay Hatları) ile karakterize edilir (Harita 2).(2)

Harita 1: Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı (eski adıyla Bayındırlık ve İskân Bakanlığı) tarafından hazırlanan
Türkiye Deprem Bölgeleri Haritasında gösterildiği gibi, Türkiye’deki il ve
ilçelerin çoğu aktif sismik bölgeler üzerinde yer almaktadır. (2)

Harita 2: Türkiye Aktif Fay
Hatları Haritası. 2012 yılında Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından
hazırlanmıştır. www.mta.gov.tr [2012 yılında erişilmiştir].(2)

Türkiye’nin mevcut deprem
tehlike haritasında (Harita 1), ülke topraklarının neredeyse %96’sı, birinci
ila beşinci derece deprem bölgeleri arasında değişen farklı risk seviyelerine
sahip sismik olarak aktif bölgelerde yer almaktadır (I= en yüksek risk –
kırmızı bölge ve V= en düşük risk – beyaz bölge). Harita 1’de gösterildiği
gibi, 17 il (Adana, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bursa, Diyarbakır, Gaziantep,
Hatay, İçel, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kocaeli) dâhil olmak üzere ülke
nüfusunun yaklaşık %98’i deprem tehlikesi olan bölgelerde yaşamaktadır. ,
Konya, Manisa, Samsun, Şanlıurfa) her biri 1 milyonu aşan nüfusa sahiptir (2)

Bursa’nın Deprem Tarihi ve Bugünü

Bursa deprem geçmişi olan bir
ildir. Bizans döneminde 6 Kasım 1143-12 Mayıs 1327 tarihindeki depremler Bursa
ve yöresinde önemli yıkımlara neden olmuştur. Osmanlı Döneminde 1418, 1463,
1555, 1674, 1705 yıllarında deprem olmuş ancak tüm kenti ve çevresini etkileyen
boyutta olmamıştır. Bursa 1855 yılında yaşadığı deprem büyük bir felakettir. (3)

“28 Aralık 1855 Tarihî Bursa
deprem felaketi, sabah 09.10’da meydana geldi. Ana şokun merkez üssü
bilinmiyordu. 28 Aralık 1855 depremi küçük toprak titremesi ve gürültü ile
başladı. Birincil şok yaklaşık 50 saniye boyunca hissedildi. Ancak gece
yarısına kadar beş artçı şok bildirildi. 28 Aralık 1855 depreminden sonra Bursa
halkı evlerini terk ederek Bursa’nın dağlık ve bahçelerine yerleşti. Korku ve
heyecan günleri kırk dört gün sürdü. Artçı sarsıntılar yavaş yavaş azaldığında,
tüm pazarlar tekrar açıldı, ölen insanların bazıları harabelerin altında
bulundu ve daha sonra gömüldü. Bursa şehrinde hayat normale döndü. 11 Nisan
1856 Perşembe gecesi 01.10’daki ilk depremden kırk dört gün sonra, bir önceki
depremden 5-10 kat daha güçlü başka bir deprem meydana geldi. Bu deprem çoğu
insanın uyuduğu gece meydana geldi. Bursa halkı havada ağır kükürt
konsantrasyonu koklayarak uyandı (muhtemelen çatlaklardan yayılıyor ve ilk
deprem sırasında aynı şey oldu) ama sonra ne olacağını bilmeden Bursa şehri bir
gemi gibi şiddetle sarsıldı. Bu sefer şehir yere batıyordu. Ana şoktan sonraki
15 saat içinde 150 artçı şok bildirildi. İnsanlar birbirlerini kaybederek
ağlıyorlar ve bağırıyorlardı. Aniden gökyüzüne kırmızı alevlerin yükseldiğini fark
ettiler. Bursa şehri ateşlerle yanıyordu. Bursa şehrinin bazı kısımları
yanarken diğer kısmı deprem sonucu tahrip oldu. O gece Kayagın Çarşısı’ndan
Tatarlar’a kadar 1500 dükkân yandı. Topçu ateşinin yarattığı gürültüye benzer Haritade
yeraltından gelen gürültüyü duydular. Bu gürültü iki hafta sürdü. Bu süre
zarfında çok sayıda artçı sarsıntı yaşandı”. (4)

1905, 1939, 1949, 1964
yıllarında Bursa’yı ve çevresini etkileyen şiddetli depremler olmuştur. 1949
yılında M=5.2, 1999 Marmara depreminde de Bursa etkilenmiştir. Marmara depremin
Bursa’dan can kaybı olmamıştır. Bursa için gösterilen can kayıpları Yalova’dan
Bursa’ya sevk edilen afetzedeler olmuştur. 2013 Yılında hasar bırakan bir
deprem olmamıştır. (3)

Bursa, sosyo-ekonomik
canlılığıyla bir ticaret ve sanayi merkezi olmasının yanı sıra zengin tarihi ve
kültürel birikimiyle de çok önemli bir kültür ve turizm merkezi konumundadır.
Tarihi boyunca birçok farklı medeniyete ev sahipliği yapan şehir bugün adeta yaşayan
tarihi ve doğasıyla yerli ve yabancı turistleri cezbeden bir açık hava müzesi
görünümündedir.”Bursa’da ilk akla gelen Ulu Cami, yeşil türbesi, konak ve
hanlarıyla günümüzde kültürel bir değere sahiptir. Afet planları yapılırken
kültürel yapılar da afetlere hazır hale getirilmelidir. Özellikle müzelerde
bulunan değerleri ile paha biçilemeyen heykel ve tablolar özellikle yangın ve
depremlerde zarar görmemeleri gerekmektedir. Yapılacak olan afet yönetiminde
değerli tarihi değerler dikkate alınmalıdır”.(3)

Bursa ili I. Deprem kuşağında
yer almaktadır. Depreme neden olabilecek en önemli fay Bursa fayıdır. Deprem
Araştırma Merkezi tarafından 1996 yılında hazırlanan Türkiye Deprem Haritası’na
göre, Bursa çevresinde aktif fayların bulunmaktadır. Bursa 1. Derece deprem
kuşağı içinde yer almaktadır. Harita 3’de Bursa ili deprem haritasında, ilin 1.
derece deprem bölgesi olduğu gösterilmektedir. (3)

Harita 3: Bursa İli Deprem Haritası (3)

Bursa ili deprem haritasının
büyük bir çoğunluğu 1. Derece deprem bölgesidir. Özellikle Eskişehir ilinden
gelen İnegöl, Osmangazi ve nilüfer ilçelerini kapsayan diri faylar
bulunmaktadır. Bursa il merkezi 1. derecede tehlikeli deprem bölgesindedir.
Bursa’yı etkileyecek diğer faylar ise Marmara denizindeki fay,
Geyve-İznik-gemlik fayı, Yenişehir-Bursa-Manyas fayıdır. Bursa’yı etkileyecek
diğer fay hatları Harita 4’de gösterilmiştir. 

Harita 4: Bursa Çevresini Etkileyen Fay
Hatları (3)

Sakarya-İzmit Marmara
denizine uzanan fay Anadolu fay hattı yaşanacak olan bir kırılmada İstanbul ili
için ciddi riskler taşımaktadır. Bu fayda yaşanacak olan kırılma sonuncunda
İstanbul birinci derece etkiyecek ve Bursa ili destek konumunda olacaktır.
Sakarya ilinden Gemlik körfezine ulaşan ve Eskişehir ilinden bursa merkezden
geçen faylarda yaşanacak olan bir kırılma anında bursa ili için ciddi risk
oluşturmaktadır. (3)

Araştırmalar göstermektedir ki bugün endüstri yatırımlarının tarihi
Büyük Bursa Deprem bölgesi alanına yapıldığını göstermektedir
. Türkiye’de Büyük Sanayi Merkezlerinin (%24.7)
(%48.8) (%12.0)sırasıyla kapsadığı alan I.(% 14.8), II.(% 28.4) ve III.
(%28.8)derece deprem riskli bölgelere kurulduğundan bahsedilmektedir
.
Japonyada tusunami nükleer santrali etkilemiş ve nükleer tehdit oluşmuştur. Her
ülke gibi Türkiye’de sanayi tesislerini riskli afet bölgelerine inşa etmemesi
gerekmektedir. (1) (3) (4) (5).

Son olarak Güneydoğu’da on
ilimizde ve çevresinde 6. Şubat. 2023 günü saat 04.17’de yaşadığımız büyük
felaketi unutmak mümkün değildir. Yerleşimlerinin ¾ ünün şehirler olduğunu
bildiğimiz Türkiye’nin deprem bölgelerinde yeni baştan bir şehir planlamasına
ihtiyacı bulunmaktadır. Bu husus da Bursa, İstanbul, İzmit gibi birçok sanayi
kentimizin öncülük yapması gerekmektedir. Diğer taraftan başlangıçta Türkiye
ortaklığında başlayan daha sonra Rusya’nın %100 kendisinin sahiplendiği Türk
ortaklarını dışladığı Ak kuyu-Mersin Nükleer Santral sözleşmeleri ve teknik
şartnameleri yeni baştan gözden geçirilmelidir. Türkiye Çernobil faciasının
etkilerini henüz unutmamıştır.

Kaynaklar

1-Baris, M.E .(2009). Effectiveness Of Turkish Disaster Management
System And Recommendations.

(Online).Biotechnol. & Biotechnol. Eq. 23/2009/3, ISSN: 1310-2818
(Print) 1314-3530 (Online) Journal homepage: https://www.tandfonline.com/loi/tbeq20

 

2-Özden, A. T. (2013). Architecture And Disaster: A Holistic And
Risk-Based Building Inspection Professional Training Model For Practicing
Architects In Turkey,( Mimarlık Ve Afet: Türkiye‟De Profesyonel Mimarlar İçin
Bütüncül Ve Risk Anlayışına Dayalı Bir Yapı Denetimi Mesleki Eğitim Modeli) A
Thesıs Submıtted To The Graduate School Of Natural And Applied Sciences Of  Middle East Technical University , In Partial
Fulfillment Of The Equirements  For The
Degree Of Doctor Of Philosophy In Architecture,February. 

3-
Törenci, H. E. (2015)  Afet
Yönetimi Ve Bursa’da Sağlık Sektöründe Afet Yönetimi, T.C. Beykent
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Yönetimi Anabilim Dalı Hastane
ve Sağlık Kurumları Yönetimi Bilim Dalı (Yüksek Lisans Tezi) Tezi Hazırlayan:
İstanbul.

4-Coburn A.W. & Kuran U (Editörler) (1985). Bursa
Vilayetinin Deprem Zararlarının Azaltılması ve Olağanüstü Hal Planlanası
, Sismik Risk İçin Bir Ön Değerlendirme, Afetlerin Bölgesel
Planlamasıyla İlgili Proje, Deprem Araştirma Dairesl Başkanliği Bayindirlik ve
İskan Bakanliği ile The Martin Centre For Architecture And Urban Studies
Unversity Of Cambridge United Kingdom.

 

5-Özden,
G. (2021) Afet Yönetiminde Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik Ve Nükleer
Tehditler: Kütahya Umke Örneği, Danışman: Doç. Dr. Murat Yaman (Yüksek Lisans
Tezi),  Kütahya- T.C. Kütahya Dumlupınar
Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı.

Sahibini Utandıracak Sözler

Böylesine büyük bir deprem felaketinde, Devlet
adamlarına düşen ilk görev
acımızı paylaşmaktır. On binlerce masum
insanımızın ölümünde, yaralananların acısında, ekonomik kayıplarda kendi
hissesine düşen sorumluluğun farkında olmaktır
.

Sorumluluğunun izini taşıyan, utanma ve
nedametin hissedildiği bir beden dili ve de mahcup bir üslup ile halka
seslenmektir.

Oysaki yüzündeki ifadeden üzüntü değil,
sadece nefret ve öfke hissi okunan zatın konuşmasının içinde kullandığı kavramlara
bakar mısınız?

“Kanı bozuklar, kalite ve karakter
yoksunları, akbaba, alçak, mikrop, enkaz üstünde tepinen utanmazlar, işbirlikçi
sefiller, izansızlar, menfaatperestler, haşaratlar, aymazlar, asalaklar, siyasi
yağmacılar, fırsat düşkünü alçaklar, yalancılar…”

Tamam, vatandaşlar olarak seçtiğimiz
zatlardan “çapulcu, sürtük, ayyaş” vb kavramları çok duymuştuk.

Ama bu derin acı atmosferinde böyle
kavramların akla gelmesini bile anlamakta güçlük çekiyorum. Bilinçaltı
deşifresini yapabilen uzmanlar ne der bilemiyorum.

***********************

Devlet Bahçeli’nin Konuşması

2002 yılında siyaset yapmaya niyetlenmiştim.
O sıralarda görüştüğüm çok değerli bir ağabeyimizin tavsiyesine hep uydum:

Burdur’un Bucak ilçesinde MHP’nin
kurucularından olan bu ağabeyim bana “eğer siyaset yapacaksan sakın hiç
kimsenin lideri yani partisinin genel başkanı hakkında kötü bir söz söyleme.
İnsanlar sevdiği bir kişiye laf söyleyeni sevmez, seninle arasına bir duvar
örer, gönlüne giremezsin” demişti.

Bu yüzden milyonlarca taraftarı olan herhangi
bir partinin liderini eleştirirken asla kişiliğine yönelik kavram ve cümleler
kurmam. Söz ve eylemlerinin siyasal analizini yapmaya çalışırım.

Bu kapsamda MHP Genel Başkanı Devlet
Bahçeli’nin
TBMM Meclis Grubunda yaptığı konuşmayı anlamlandırmaya
çalışacağım.

****

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli depremin ilk haftasında hiç ortalıkta görünmedi, bir
beyanatta da bulunmadı. Üstelik depremin etkilediği şehirlerimizden Osmaniye
O’nun memleketi ve milletvekili seçildiği şehir.

Bu yüzden vatandaşlarımız arasında “Devlet
Bey öncelikle oraya gidip hemşerilerinin acısını paylaşabilirdi. Orada depremde
zarar görmeyen çok güzel bir konağı var. Depremde evleri enkaza dönen
bazı hemşerilerini burada muhafaza edebilirdi” diyenler oluyor.

Böyle bir jesti bile yapmamasının
sebebinin ekonomik olduğunu sanmıyorum. Muhtemelen Bahçeli felaketzedeler için
maddi yardım yapmıştır. Ama konağına vatandaş almayı düşünmediyse vatandaşla
sıcak teması sevmemesinden olabilir.

Ben Devlet Bahçeli’nin muhalefete
yönelik sıfatlandırma ve ağır cümlelerini siyasi hayatımızı zehirleyici
buluyorum.

“Her zamankinden daha fazla birlik ve
beraberliğe muhtaç olduğumuz şu günlerde” böylesine sert bir üslup “toplumda
kutuplaşmayı artırır”
diye düşünüyorum. 
Muhalif partileri “terör örgütleri ve yabancı devletlerle iş birliği
yapan kurumlar”
gibi göstermesinin tehlikeli bir düşmanlık yaratacağından
endişe ediyorum.

Bu üslup ve ithamların yaratacağı toplumsal
fay hatlarının
en az depremler kadar tehlikeli olabileceğini öngörüyorum.

***********************

Muhalif Partiler Ve Stk’lara
Tahammülsüzler

Demokrasilerde, ekonomik krizden de,
depremdeki hazırlık ve deprem sonrası eksiklik ve aksaklıklardan da birinci
derecede sorumlu olarak iktidar eleştirilir ve eleştirilmelidir de.

Devlet Bahçeli Cumhur İttifakının yani
iktidarın ikinci güçlü ismidir.
Doğal
olarak CB Erdoğan da Bahçeli de eleştirilecektir.

Fakat bu iktidar ortakları muhalefetin
bırakın eleştirilerini yardımlarına bile tahammül edemiyor.

Atanmış Cumhurbaşkanı
Yardımcısı
İskenderun Limanındaki yangını söndüren, Hatay havalimanının
bozulan pistini onaran seçilmiş belediye başkanlarına “siz kimsiniz ya?”
diyebiliyor. Deprem bölgesinin valileri Ankara BŞ Belediyesi’nin yapmak
istediği yardım merkezi için yer tahsis etmiyor.

Oysaki D. Bahçeli’nin aynı konuşmasında
dediği gibi felaket büyüktür, bu yüzden “arama ve kurtarma çalışmalarında
bazı gecikmeler, mücbir eksiklikler yaşanmaktadır.”

Devlet, depremzedeye ekmek dağıtan
belediye başkanıdır, çorba kaynatan, yardım konvoylarının koordinasyonunu
yapan, trafiği düzenleyen, asayişi ve güvenliği temin eden isimli isimsiz nice
kahramandır.” Ayrıca milletin ihtiyacını karşılamak için seferber olan herkes
devletin bir parçasıdır. “Türk yönetim felsefesine göre, devlet millettir,
millet devlettir.”

Tırnak içindeki ifadeler bizzat Devlet
Bahçeli’ye aittir. Bu sözlerin sahibinin birkaç cümle sonra halkımızın çok
güvendiği ve inanılmaz hizmetler üreten STK’lar, Sanatçı Haluk Levent’in
kurduğu AHBAP Derneği ile Oğuzhan Uğur’un BABALA TV’sine kin ve nefret dolu
şu ifadelerini
anlamak mümkün değildir:

“Devletin yapamadığı, yatıştıramadığı ve
yetişemediği ne vardır da
ahbapçılar ve
babalacılar akbaba gibi kanat çırpmaktadır?

Bahçeli de iyi biliyor ki, depremden önce hükümet
deprem dirençli şehirler konusunda üzerine düşeni yapmadı. Tam tersine imar
barışı
ile sadece depremin etkilediği on ilde 294 bin kusurlu binaya
af getirildi.

“Depremden sonra altın saatler olarak
tarif edilen ilk 72 saatlik bölümde”
organizasyon
eksiklik ve hataları çok pahalıya mal oldu. TSK ve Kızılay’ın tecrübesinden
yararlanılamaması ciddi hata idi.

Yüzlerce STK devletin eksik yönlerini
tamamlamaya çalışıyorlar. AHBAP ve Babala da bunlardan sadece ikisi. Çok
sayıda iktidara müzahir STK’lar da hizmet üretiyor. Her kim ki bir cana
dokunuyor, bir temel ihtiyacı karşılıyorsa şükran duymamız gerekmez mi?

İktidara yakın olan STK’ların çalışması
devleti zayıf göstermiyor ama 2 Milyar TL’lik yardımı organize edip,
konteyner kentler kuran AHBAP
mı zayıf gösteriyor? Nedendir bu ayrımcılık?

****

Devlet Bahçeli konuşması içinde “Belki
yeri ve zamanı değil, ancak sormak lazımdır ki, muhalefet ne yaptı?” diye
soruyor?

1-İktidarın muhalefete “ne yaptın?”
sorusunu sorduğu tek ülke, galiba Türkiye’dir.

2-Bu soruyu soran kişinin aynı konuşması
içinde CHP’li belediyelerin yaptığı yardımları, ürettiği hizmetleri ağır
ifadelerle yerdiğini unutup “muhalefet ne yaptı?” diye sorması yaman bir
çelişkidir.

Gerçek şu ki, iktidar veya muhalefet
çizgisinde tüm belediyelerimiz, STK’larımız gibi siyasi partilerimiz de müthiş
bir dayanışma içinde depremzede vatandaşlarımıza, devletimize yardıma koştular.

Devlet Bahçeli ve MHP yönetimi henüz
bölgeye gelmediler. Birkaç gün sonra bölgeye gelecek olurlarsa gerçeği görecek,
bu ayrımcı ve hakaret içerikli ifadelerinden utanacaklardır diye düşünüyorum.

Kaderimiz olan ne; ölmek mi, ders almak mı?

0

Asrın depremini yaşadık; Jeolojik ve sosyal artçılar devam
ediyor. Çaresiz kaldık; kolumuz kanadımız kırıldı. Deprem, turnusol oldu bizim
için; kalitemiz ortaya çıktı; kendimizi, birbirimizi test ettik; “Biz neymişiz
meğer?” veya “Biz böyle değildik, bize ne oldu?” dedik. Birlikte yaşadığımız
kuzuların, bulanık havada nasıl kurt oluverdiklerini gördük; ayni zamanda it
ürüse de kervanın yürüyeceğine olan inancımızı daha da kuvvetlendirdik.

Merkez üssünün Kahramanmaraş olduğu bilinen depremle birlikte
zeminin üç, beş hatta otuz metre kadar kaydığı söyleniyor. Tarihte eşi emsali
pek yokmuş böyle bir depremin. Medyada, yer kabuğundaki çatlamalar, kaymalar
sık sık gösteriliyor, bizler şaşkınlık yaşıyoruz. Kayan, çatlayan, ıslahı
mümkün olmayan zihinlerin farkında değiliz, buna hiç şaşırmıyoruz.

Depremden kurtulan bir çocuk, yardım ekibine ısrarla annesin
ve babasının göçükte kaldığını söylüyor. Ekip sesleniyor; ancak bir cevap
alamıyor. Çocuğun ısrarıyla bir süre devam ediyor göçüğe doğru seslenmeler. Gelen
sesten sonra, kısa bir kazı çalışması neticesinde anne ve baba kurtarılıyor.
Kendilerine, kazı öncesi yapılan çağrıya niçin cevap vermedikleri sorulduğunda
iki depremzede “Biz Suriyeliyiz, Türkçe bilmiyoruz, Arapça cevap verseydik
belki bizi kurtarmazdınız, diye düşündük.” diyorlar. Ülkemizde yıllardır
oluşturulan “ırkçılık” algısının somutlaşan çirkin yüzüne şahit oluyor,
utanıyoruz. Hala utanmayanlar var.

Siyasi kokartlı biri çıkmış, video çekmiş. “Yandaş ve
hükümet destekli yardım kuruluşları öncelikle kendi yandaş depremzedelerini
kurtarıyor, onlara yardım ediyor, diğerlerini görmezlikten geliyor.” diye
bağırıyor. Yine bir sosyal medya platformunda bir bayan, deprem alanında
devletin acizliğinden söz ediyor ve “Alevi mahallelerine gidilmiyor.” diye
ağlıyor. Daha sonra anlaşılıyor ki, o bayan muhalefetteki bir siyasi partinin
reklam ajansında çalışıyormuş. Kör siyasetin ve sağır muhalefetin, insani
acıların en trajik olanının yaşandığı depremi bile istismar etmesinin
iğrençliğine bir kez daha şahit oluyoruz.

“Çöplüğü karıştıranlar, köpeklerdir.” der Necip Fazıl.
Memleket yıkılmış, yangın yerine dönmüş, canlar yıkıkların altında feryat
ederken bazılarının çıkıp yapılaşmayla ilgili geçmiş yıllardaki suiistimaller,
yanlış politikalar üzerine muhalefet yapma fırsatçılığına soyunduklarını da
gördük. Yanlış zamanda yanlış laf üretenlere bu milletin niçin yüz vermediğini
daha iyi anladık. Her hata konuşulmalıdır. “Havlamayı bilmeyen köpek, sürüye
kurt getirir.” der atalarımız. Acılarımız bitmeyecek, ancak azaldığında yapılan
her türlü idari, mimari, siyasi yanlışlık konuşulmalı, herkes suçu oranında
cezalandırılmalıdır. Adalet, bunu gerektirir.

Samimi dindarlığından şüphe etmediğim birinin telefonda
konuşmasına muhatap oluyorum. Memlekette bu kadar ahlaksızlık, zina varken
depremin İlahi bir uyarı ve ceza olduğundan söz ediyor. “Ahlaksızlığı, zinayı
başka bölgelerdeki insanlar yaptığı halde bunun cezasını niye deprem felaketine
uğrayanlar çeksin, bu Allah’ın adaletine aykırı değil mi, yıkılan binalar
sağlam zeminde usulüne uygun şekilde yapılsaydı bu kadar insan ölür müydü?”
diye soruyorum, ikna edici cevap alamıyorum. Biz dini de yanlış anlıyor ve
uyguluyoruz. “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız
yüzündendir…”, “Allah, aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder…” ayetlerini,
bize sorumluluk yüklediği için görmezden geldiğimize bir kez daha şahitlik
ediyorum. Kederimizi, kader diye izah etme kolaylığına ve istismarına
yöneliyoruz. Kader, belayı davet etmek değil, musibetlere karşı tedbirli ve
uyanık olmaktır. Deprem yıkar, soğuk üşütür. Sen tedbirini alırsan ne depremde
ölürsün ne de soğukta üşüyüp hasta olursun. Allah’ın insana kader diye verdiği
akıl, bunu yapmayı gerektirir.

 “Aklını başına al.”
der büyüklerimiz. Biz aklı başında değil, yüreğinde olan bir milletiz. Mağdura,
mazluma, düşküne yardım etme konusunda her türlü fedakârlığı yapıyoruz. Yüce
gönüllülüğe sahibiz, dünyada emsalimiz yok. Memleketimin insanı, tereddüt
etmeden yardıma koştu, yardım gönderdi, insanüstü bir çabayla depremzedeleri
göçükten çıkardı, imkânlarını bağışladı, evine misafir etti. Kendisine “Bu
millet yıkılmaz.” dedirtti. Gördük ki yüreğimize yerleşen aklımız, başımıza
hayli mesafeli kalmış. Aklımız, yüreğimizde yer ettiği kadar, kendine başımızda
yer bulabilseydi, binalarımızı güvenilir zeminlerde, bilimin gerektirdiği
ölçülere göre yapardık; inşaat malzemesinden çalma ahlaksızlığının ve çabuk
zengin olma ihtirasının doğuracağı sonuçları öngörebildik.

Her toplum, layık olduğu gibi yönetilir. Kumaş kalitemiz bu.
Hangi siyasi terzi gelirse gelsin, bu kumaştan bu kalitede elbise çıkacaktır.
Öncelikle kumaşın kalitesini artırmak gerekir. İşe, zamanımızı işgal eden,
ümitlerimizi çalan, hayallerimizi yıkan siyasi kişilerle başlamak gerekir.
Balık, baştan kokar.

Kavga etmeye gerek yok. Asrın felaketiyle anladık ki, biz
“bu”yuz. Bir taraftan yaralarımızı sararken bir taraftan da kaliteli insan ve
toplum oluşturma sürecini başlatmalıyız. Din anlayışımızı, siyasi ahlakımızı,
fiziki alt yapımızı, konjonktürümüzü, doğru bildiğimiz yanlışlıklarımızı,
iktisadi yapımızı, varlık nedenimizi cesaretle sorgulamalı, tartışmalıyız.
Sıkıntılarımızı çözmeliyiz. Şerden hayır çıkarma kaderi böylece tecelli etmiş
olsun.

Bir daha soralım: “Kaderimiz olan ne; ölmek mi, ders almak
mı?”

Ötüken Neşriyat’tan Muhteşem İki Eser

0

KARA KAM Türk Bitig
(Türk Destanı)

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilâsun’un hazırladığı 20
X 27,5 santim ölçülerinde sert kapak içerisinde mat kuşe kâğıda resimli
sayfaları renkli baskılı 530 sayfadır. Eseri Mehmet Sağ, tuval üzerine akrilik boya ile resimlendirmiştir.

Müellifin, eserini takdim yazısı
(kısaltılmıştır)

Kara Kam’la
tanışıklığımız 1971 yılına kadar gider. Güz aylarının sarı bir günündeydi.
Tunalı Hilmi Caddesinde Dursun Yıldırım’ın evinde. O gün Hunları, Göktürkleri,
Atsız’ı, eski Türklerin dinini ve şamanları konuşmuştuk

. Türk târihinin ve
eski Türk dininin bilinmedik noktalarını yakalamak istemiştik. İlk defa 1971
güzünün, işte o sarı kara gecesinde Kara Kam’ın beni zorladığını hissetmiştim.
Bir yerlerden yol bulmak, bir yerlerden ışık görmek istiyordu. O gece ve
sonraki geceler… Yüreğim ve beynimi çok zorladı. Damarlarımda şiddetli bir
baskı, kalbimde derin bir ürperiş duyduğum çok oldu. Zaman zaman hücrelerimin
tırmalandığını da hissediyordum. Fakat ne o bana ulaşabildi ne ben ona
ulaşabildim. Belki de Kara Kam, sâdece fantezik konuşmalarımızın bir ürünüydü.
Uzun yıllar beni zorlamadı.

………………..

3631 saptan (dizeden)
oluşan Türk Bitig, İstemi Kağan döneminin diliyle yazılmıştır. Türklük biliminde
7-13. yüzyıllar arası ‘Eski Türkçe
olarak adlandırılır. Köktürk alfabesiyle yazılmış Köktürk, Uygur, Yenisey anıt
ve yazıdan, çeşitli alfabelerle yazılmış eski Uygur belge ve kitapları, Arap
harfleriyle yazılmış Karahanlı dönemi eserleri Eski Türkçenin verimleridir. Bütün
bu verimler, 15.000 civarında söz varlığına sâhiptir, İstemi Kağan döneminin
dilini tasarlarken bu söz varlığından Türkçe kökenli olanları kullandım. Metin,
ses ve biçim bilgisi açısından ise tamamen Köktürk dönemine göre
düzenlenmiştir. Bu sebeple metinde, bugünün ölçünlü Türkiye Türkçesinde
bulunmayan iki sese de yer verdim: g (birçok lehçede ve pek çok Anadolu ağzında
bulunan, degiz, aldığız gibi kelimelerdeki damak n’si); n (Bugün sâdece Saha /
Yakut Türkçesinde bulunan y sesine yakın ince n).

Ancak İstemi Kağan
dönemi, bengü taşlardan 150 yıl kadar öncedir. Dolayısıyla destanda benim
tasarladığım kelime ve biçimler de vardır. Oğlan, eren, kızan gibi kelimelere
benzeterek alp+an ‘alplar’, kür+en ‘kahramanlar’, kam+an ‘kamlar’; kutad-,
ered- örneklerine benzeterek kop+ad- ‘çoğalmak’, tar+ad- ‘daralmak’ gibi
kelimeler tasarladım. Kör- ‘görmek’ fiilinden körge ‘basîr, her şeyi gören’,
tokı- ‘vurmak’ fiilinden tokınç ‘vuruş, tokat’, kibir- fiilinden kibrim
‘kıvrım’ gibi sözler türettim. Türevlerinden hareketle yak ‘yakın’, uz ‘uzak’,
yo- ‘yok olmak’ gibi kökler düşündüm. Çok az da olsa çağdaş lehçelerden
yansıyan, fakat bende çok eskiden kalmış izlenimi yaratan kelimelere de yer
verdim: aşık- ‘acele etmek’, yir yağı ‘petrol’. Ança ok ‘ancak’, ol erser ‘meğer,
oysa’ sözleri de benim tasarladığım sözlerdir. Birkaç kelimede de değişkeler
(varyantlar) var olduğunu düşündüm: tıl / til, ış / iş, ilçi / elçi, ıgaç /
yıgaç, kulan / kulun, kulgak / kulkak ‘kulak’, eki / iki, ok / ök ‘pekiştirici
parçacık’ … Bâzı özel isimlerde de aynı şekilde değişkeler olduğunu var
saydım: Türk / Türük, Erkine Kon / Terig Yış, Butak Kız / Yıgaç Kız.

Destan metnini
Türklerin türeyiş efsanelerine; Oğuz Kağan Destanı’na, Ergenekon Destanı’na,
Çin kaynaklarında Motun (Mete) için anlatılanlara dayanarak ben kurguladım.
Destan, evrenin ve insanın yaratılışından başlıyor, Ergenekon’dan çıkışla sona
eriyor. Elbette eski kaynaklarda olmayan, tamamen benim kurguladığım birçok yer
de var.

Destanı, benim
tasarladığım Kara Kam adlı bir kam (şaman) anlatıyor. Kara Kam olağanüstü
özelliklere sâhiptir. Zamanlar ve mekânlar üstüdür, çeşitli donlara (kılıklara)
girer. İşte bu Kara Kam, İstemi Kağan, Bizans elçisini kabul ettiği sırada
gökten gelerek destanı anlatmaya başlar. İstemi, adamları, Bizans elçisi, kara
4 bodun da destanı dinler. Eserde zaman zaman etkileşimli (interaktif) tiyatro
sahnelerine benzer bölümler de vardır. Destan genellikle dörtlüklerle
yazılmıştır ama özellikle etkileşimli bölümlerde vezin tutmaz olur, dağılır.

Destanın adı hakkında
kararsız baldım. Bunun üzerine aklımda olan isimleri yazarak meslektaşlarıma
danışmaya karar verdim. Metnin bölümlerinin listesiyle birlikte baştan, ortadan
ve sondan birkaç parça göndererek onların görüşlerini istedim. Benim aklımdaki
isimler şunlardı: Kam Bitig, Kara Kam Bitig, Iduk Bitig, Kağan Bitig, Yabgu
Bitig, Alp Bitig, Türk Bitig…

Bitig kelimesinde
tereddüdüm yoktu. Kelime eski metinlerimiz için ‘kitap, destan, +nâme’
anlamlarında kullanılmaktaydı. Bunun en tipik örneği 930 yılına âit Irk Bitig’dır.
Eski Türkçede ırk, ‘fal’ demekti ve daha sonra falnâme denilen kitapların ilk
örneği Irk Bitig adını taşımaktaydı. Dolayısıyla isim olarak bitig kelimesini
kullanabilirdim.

Meslektaşlarım beni
kırmadılar ve hemen hepsi cevap vererek görüşlerini bildirdiler. Hepsine çok
teşekkür ederim.

Görüşler iki isimde
yoğunlaştı: Kara Kam Bitig / Kam Bitig ve Türk Bitig / Türk Bitiği. Sonunda ben
de kapakta gördüğünüz isimde karar kıldım.

Türk Bitig, Köktürk
döneminin diliyle yazılmıştı ama sonuçta bugünün okuyucusuna sunulacaktı. Bu
sebeple metni bugünkü Türkçeye aktarmanın gerekli olduğunu düşündüm ve öyle de
yaptım. Bununla yetinmeyerek bir de sözlük hazırladım. Sözlüğün hazırlanmasında
asistanım Nuray Tamir bana yardımcı oldu, kendisine teşekkür ederim. Resimleriyle
kitabı daha değerli hâle getiren ressam Mehmet Sağ’a da çok teşekkür ederim.

Ahmet B. Ercilasun
29.11.2020, 12:00 Alacaatlı / ANKARA

 

 

AHMET BİCAN ERCİLASUN:

1943’te İzmir’de
doğdu. 1962’de İzmir İmam Hatip Okulunu, 1963’te Edremit Lisesini bitirdi.
1963-1967 arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümünde okudu. 1965-1967 yıllarında Ömer Lütfü Barkan’ın
yönettiği Türk İktisat Târihi Enstitüsünde uzman olarak çalıştı. 1967’de
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde
Türk dili asistanı olarak göreve başladı. ‘Kars İli Ağızları – Ses Bilgisi’ adlı çalışmasıyla 1971’de doktor
oldu. 1971’de Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdârî İlimler Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümüne öğretim görevlisi olarak tâyin edildi.
1972-1973’te askerlik görevini yaptı. 1976 Haziranı ile 1977 Ağustosu
arasında ABD’nin Seattle şehrindeki University of Washington’da misâfir
araştırıcı olarak bulundu. ‘Kutadgu
Bilig’de Fiil
’ adlı teziyle 1979’da doçent oldu. 1983-1986 yıllarında ek
görevle Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi
Bölümü’nün başkanlığını yürüttü. Bu görevi sırasında Türk lehçeleri üzerine
yüksek lisans ve doktora tezleri yönetmeye başladı. 1986’da Gazi Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesine profesör olarak tâyin edildi. Aynı yıl bu fakültede
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kurdu. 1986-1990 yıllarında Gazi Üniversitesi
Basın Yayın Yüksek Okulu müdürlüğü yaptı. 1990 sonlarında bir yıl süreyle
Kültür Bakanlığında görevlendirildi; Türk Dünyâsı’ndan çağrılan
akademisyenlerle birlikte Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü
hazırladı. 1993’te Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde Çağdaş Türk
Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümünü kurdu. 21 Eylül 1993 – 06 Kasım 2000 târihleri
arasında Türk Dil Kurumu başkanlığı yaptı. 2001 yılında Türkiye – Kırgızistan
Manas Üniversitesinde (Bişkejç) Edebiyat Fakültesi dekanı olarak görev yaptı.
2004-2005 öğretim yılında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Girne Amerikan
Üniversitesinde bir yıl çalıştı. 2010 yılının Şubat ayında Gazi
Üniversitesinden emekli oldu.

Ahmet B. Ercilasun,
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Azerbaycan Kültür Derneği ve
Millî Düşünce Merkezi üyesidir.

Kitap olarak
yayımlanan eserlerinden bâzıları: Bugünkü Türk Alfabeleri, Kutadgu Bilig
Grameri, Moğolistan ve Çin Günlüğü, Türk Dünyâsı Üzerine İncelemeler, Gülnar
(roman), Başlangıçtan 20. Yüzyıla Türk Dili Târihi, Türk Lehçeleri Grameri,
Kâşgarlı Mahmud – Dîvânu Lügati’t-Türk – Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin,Türk’ün
Kayıp Kitabı – Ulu Han Ata (roman) Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları,
Atsız – Türkçülüğün Mistik Önderi, Nehir Destan Oğuznâme (Oğuz Bitig),
Türkçülük Yazıları, Türk Dili Temel Kitabı.

UĞUZ KAĞAN DESTANI

Dr. Rıza Nur’un telif ettiği, Levent Gündüz’ün yayına hazırladığı 21
X 30,5 santim ölçülerinde sert kapak içerisinde mat kuşe kâğıda basılı eser;
198 sayfası Türk alfabesiyle, 252 sayfası Arap harfleriyle tıpkıbasım olmak
üzere toplam 450 sayfadır.

Eseri Yayına Hazırlayan Levent Gündüz’ün
TAKDİM başlıklı yazısı:
(Kısaltılmıştır)

Yakın târihin nev’i
şahsına münhasır isimlerinden Rıza Nur’un gurbette yazmaya başlayıp öz vatanında
tekmil ettiği Uğuz Kağan Destanı, Uğuz Destanları’nın alelâde bir tekrarı
olmanın ötesinde bir eserdir. Zira eser sâhibi bilgi birikimini, fikirlerini ve
hissiyatını mümkün olan en üst seviyede edebî mahsulüne yansıtmıştır. Onun
eserde bâriz biçimde görülen bilgi birikimi, fikirleri ve hissiyatı, Uğuz Kağan
Destanı’nın diğer eserlerinden ayrıştıran, hattâ söz konusu eserin değerini
artıran faktörler olarak kabul edilebilir.

Destanın iskeletini
oluşturan esas metin, Uğuz Destanları7nın arkaik yönünü daha iyi yansıtan,
Uygur harfleriyle kaleme alınmış Uğuznâme yazmasıdır.  Diğer Uğuznâmelerdeki Müslümanlık tesiri bu
yazmada yoktur. Bahse konu yazmanın eksik olması veçhile Rıza Nur, boşlukları
-en başta 1925’te yayınladığı Şecere-i Türk olmak üzere- Uğuz’dan söz eden
diğer eserlerle doldurmuş, Türk mitolojisinden yararlanarak Müslümanlık
tesirini kendince izâle etmiş, Uğuz’u büsbütün Şamanî bir çehreye
büründürmüştür. Uğuznâme metinleriyle de yetinmeyerek sâir Türk destanlarından,
Dede Korkut Kitabı’ndan,  hatta
Şâhnâme’den parçalar yahut karakterler devşirmiştir. Bâzı mısralarda çağdaşı
Türkçü şâirlerin tesiri görülür. Tabiat tasvirleri, mitolojik ve kültürel
öğeler ile savaş sahneleri pürüzsüz olmasa bile edebî açıdan dikkate şayandır.
Uğuz Kağan Destanı’nın ‘Başlangıç’, ‘Destana Başlama’ ve ‘Sonunç’ bölümleri dikkat çekecek
miktarda otobiyografik mâlûmat içerir. Rıza Nur’un eser boyunca kendini
hissettiren ruh hâli bilhassa bu bölümlere yansımıştır. Destanın baş kahramanı
Uğuz Kağan -destanda Uğuz Han olarak da anılır- bazı kısımlarda âdeta Rıza
Nur’la aynı kişiye dönüşür, onun düşüncelerini, ideolojisini dile getirir.

Eserin dili ve
kendine özgü üslubu dikkat çekicidir. Rıza Nur, Fransa’da Türk Şiirbiligi  ile Türk Şiirinin Evolusyonu Târihi ve
Analitik (Tahlilî) Tetkiki adlı eserlerini yazarken Babur’un, Ali Şir
Nevayî’nin ve sâir isimlerin eserlerini incelediği için Çağataycaya hâkimdir.
Bu birikimini Türkiye Türkçesiyle yazdığı birçok esere yansıtmıştır. Şâirin ilk
yayınladığı opera çevirisinin ön sözünde yer verdiği satırlar her bir eseri
için olduğu kadar Uğuz Kağan Destanı için de geçerlidir. Onun bu tavrı aynı zamanda
Türkçeciliğinin de bir özeti mahiyetindedir.

Rıza Nur’un şâirliği
vasat -belki vasatın da altında- sayılabileceği için, şiirleri, diğer eserleri
kadar dikkat çekmemiştir. Mânevî evlâdı Hüseyin Nihâl Atsız da bu edebî
vasatlığa değinmekle beraber Rıza Nur’a ait şiirler arasında en beğendiği iki
eserden biri olarak Uğuz Kağan Destanı’m zikreder.  Rıza Nur kendi çıkardığı Türkbilik Revüsü’nde
16 adet şiirini yayınlamış, bir divanı olduğunu beyan etmiştir.  Bu şiirlerinde destan kahramanını da sık sık
anmıştır.

Uğuz Kağan
Destanı’nın bâzı parçaları Tanrıdağ, Orkun, Bulak, Ötüken gibi Türkçü
dergilerde yayınlanmıştır.  Bir örnek
olarak alttaki şiiri verilebilir. Burada Uğuz Kağan Destanı’nda farklı yerlerde
yer alan mısralar, Rıza Nur tarafından bir araya getirilerek yayınlanmıştır:

     Türk Baturlugu

Uguz Kağan:

Ovalar otağımız. 

At sırtı yatağımız.

Erlik için ölmekdir

Tanrıya adağımız.

Gündüz gün bize
bayrak. 

Bilmeyiz biz dur
durak.

Gece dahi gideri

                                                                                                                                                     
                                       Ayı ışık yaparak.

Gelmişdir erlik
çağı. 

Gerekdir bilsin yağı.

 Ki dag, taş, tac, taht çiğner

Atımızın ayağı.

Bize gök kubbe çadır.

Dünya Türke darcadır.

Benim tahtım bir eger

İşim hep baturcadır.

Uguz Kagan’ı dinleyen
Türk milleti:

Uguz bu! Erler eri.

İsterse yıkar
yeri. 

Önünde kalmışı mı hiç

Bir yavyad eri
diri?!…

                                                                        
Rıza Nur

Bilindiği üzere
literatürde Uğuz adının Oğuz telaffuzu baskındır. Rıza Nur, bu teamüle aykırı
olarak Uğuz’u (Fransız imlasıyla Oughouz) tercih etmiştir. Atsız, 1939 yılında
Rıza Nur’un bu tercihini şu sözlerle destekler:

Bu kelime bizde
şimdiye kadar ‘Oğuz’ diye yazılmıştır.
Yalnız Doktor Rıza Nur Bey ‘Uğuz
diye yazmıştır Bu kelimenin Gök Türkler çağında Uğuz diye söylendiği
muhakkaktır. Çünkü Orhun elif-besinde o harfi için ayrı bir işâret yoktur.
Türkçede o sonradan teşekkül etmiştir. Bugünkü doğu Türklerinin çoğunda o harfi
pek kapalı söylenip u harfine yaklaşmaktadır. Bugün de Anadolu’nun çok
yerlerinde Uğuz denilmektedir. Meselâ Bayburtta ‘Bey Börek’ rivâyetini tesbit eden ‘Osman Turan’ bize bunun ‘Uğuz
diye söylendiğini gösteriyor (Ülkü, sayı 59, İkincikânun 1938, Ankara). Ben
kendim de 1931’de Boluya yakın bir köyde bu kelimenin Uğuz diye söylendiğini
işittim. Her halde bu kelime bugün Anadolu Türklerinde daha çok Uğuz şeklinde
kullanılıyor. Bazı yazma kataloglarında da bu ismin Uğuz olarak transkribe
edildiği görülür. 

Destan kahramanı
Uğuz’un gerçekte kim olduğu meselesi Türkleri meraklandırmış, Oğuz, Kur’ân’da
bahsedilen Zülkarneyn’le özdeşleştirilmiş, bu düşünce tefsir kitaplarına kadar
girmiştir.  Avrupalı müsteşrikler de bu
bahisle ilgilenmişlerdir. Sinoloji çalışmalarının paralelinde Hun târihi de
aydınlanmaya başlamış, bunun akabinde, babası T’u-man’ı öldürerek iktidara
geçen Hun imparatoru Mete, Uğuz’la kıyaslanır ve özdeşleştirilir olmuştur. Ancak
Rıza Nur bu teoriye karşıdır. Uygur harfli Uguznâme yazmasını henüz bizzat
incelemediği bir târihte şunları yazar:

Mete Han, Uğuz Han
değildir. Uğuz’la babasını öldürmek vakası benzeyişi varsa da yalnız bu, bu iki
şahsiyeti birleştirmeye kâfi değildir. Adca hiç, hatta hece değil, bir harf
benzeyişleri yoktur. Târihçe de öyledir. Uğuz, Mete’den pek eskidir. Bu eski
mitoloji bulutları içindeki Uğuz’umuzu öylece muhafaza edelim. O, Türk’ün
kendisinin ve târihinin büyüklüğü timsalidir. Mete, Türk’ün pek ulu
padişahlarındandır. Bugün bu padişahları Çin adlarıyla yazmak mecburiyeti
vardır. Bizde bazı zatlar bunların kimini Uğuz Han’a, kimini Kara Han’a, kimini
Gün Han’a mukabil tutuyorlar. Keşke öyle olsaydı!

Uğuz’un takriben
hangi dönemde yaşadığını tespit edebiliriz. Yaşadığı dönemi milâdî târihin ilk yüzyıllarında
belirlemek bana mâkul geliyor. O dönem içerisinde ise, 430-454 yılları arasında
hükümran olan Attila’dan başka büyük bir Türk cihangiri yoktu. Attila’nın
bugünün Rusyası’nda meskûn olan halklar ile Romalıları mağlup ettiğini
biliyoruz, destan da bundan bahsediyor. Fakat Attila’nın Mısır’ı fethettiğini
bilmiyoruz? Maamafih, Attila’yı başkalarına nazaran daha ziyâde Uğuz ile
özdeşleştirebiliriz.
                                        Duisburg, 30 Ağustos 2021 Levent Gündüz                                                             
                                                                  

RIZA NUR:

1879’da Sinop’ta
dünyâya geldi. İlkokuldan sonra İstanbul’daki Soğukçeşme Rüşdiyesi’ne
yazıldı. 1895’te bu okulu bitirip Tıbbiye İdâdisi’ne girdi ve 1901 yılında
Askerî Tıbbiye’den mezun olarak yüzbaşı doktor rütbesiyle Gülhane
Hastanesi’nde ihtisasına başladı. 1907’de cerrahî profesörü ve 1908’de
binbaşı olan Rıza Nur, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra, 1909’daki
seçimle İttihat ve Terakki’nin Sinop mebusu olarak Meclis’e girdi.

Bu dönemde Rıza Nur,
müzmin bir muhalif’ olarak temâyüz
etmeye başladı. Kısa süre sonra İttihat ve Terakki’den istifa etti ve Ahrar
Fırkası’na katıldı. Ardından Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kuruluşunda yer
aldı. Hâtıralarında, içinde yer aldığı bütün siyâsî kuruluşları tenkit ve her
iktidar devrinin bir öncekini arattığından şikâyet etti. Babıali Baskını’nı
tâkiben yurt dışına sürgüne gönderildi. Cenevre’de bir süre hekimlik yaptı.
Mondros Mütârekesi’nden sonra memlekete döndü, son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne
yine Sinop mebusu olarak girdi. Meclisin feshedilmesi üzerine de Ankara’ya
geçerek Millî Mücâdele kadrosuna dâhil oldu. Ankara hükümetlerinde, Maarif
vekilliği, Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye vekilliği gibi görevleri deruhte
eden, Hâriciye Nezâreti’ne ise vekâlet eden Rıza Nur, Cumhuriyetimizin çok
mühim kurucu metinlerinde imza sâhibi oldu. Bunların başında Lozan Antlaşması
gelmektedir.

Dr. Rıza Nur, ömrü
boyunca pek çok eser telif etmiştir. Hâtıralarında,

Deprem Düşünceleri

0

     Zelzele, deprem ve
yer sarsıntılarının oluşmasında, şüphesiz bir çok zahirî / görünür ve maddî
sebepler var. Yer altındaki kırılmalar ve bu kırılmaların zaman zaman, tekrar
ve tekrar harekete geçmeleri gibi. Bâtınî / iç ve mânevî sebeb ise, bunların
Müsebbibü’l-Esbâb / Sebeplerin Sebebi olan Allah tarafından, bizzat İlâhî emri
mucibince sebepleri harekete geçirmesidir. Nitekim âyet der:

   “Ne zaman ki yer
müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır.
Ve insan ‘Ne oluyor bana?’ der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş
yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.” (Zilzal, 1-5)

    Ve küre-i arz /
dünya, vahiy ve ilhama mazhar olarak, O’nun emri altında, hareket ve
zelzelesiyle deprenmeye ve titremeye başlar.

     Fakat insan, bu
büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm, daha vahîm; manevî bir musibete
uğrar! Zelzelenin devamından gelen korku ve meyusiyet; ekser halkı ekser
memlekette gece istirahatinden mahrum eder. Halka dehşetli bir azab verir! Bu
nedendir diye sormadan edemiyor insan.

     İslâmiyet merkezi
olan bu mübarek yurdumuzun her köşesinde; her türlü yolsuzlukların yapılması,
İslâmî ahlâka aykırı çeşitli eğlencelerin ayyuka çıkması, nahoş ve nefsi harama
tahrik edici müziklerin çalınması ve her taraftan işittirilmesi gibi hususlar;
bu korku azabına yol açtı. Bu durum şöyle bir soruyu akla getiriyor: Niçin bu
semavî / göksel tokatlar; Müslüman olmayan ülkelerin başına gelmiyor da, bu
biçare Müslümanların başına iniyor?

     Çünkü büyük
hatalar ve cinayetler ertelenerek büyük merkezlerde, küçücük cinayetler hemen
küçük merkezlerde verilir. Bunun gibi, mühim bir hikmete binaen; ehl-i küfrün /
kâfirlerin cinayetlerinin büyük bir kısmı, Haşrin Büyük Mahkemesi’ne tehir
edilir. Ehl-i imanın / Müslümanların hatalarının cezası ise, kısmen bu dünyada
verilir.

     Evet, mensuh /
nesh edilmiş / hükümden kaldırılmış ve tahrif edilmiş / bozulmuş bir dini terk
etmekle; hak ve ebedî ve kabil-i nesh / hükümden kaldırılması mümkün olmayan
bir dine ihanet etmek aynı şey değildir. İkincisinin yani Hak dinin rotasından
çıkışı; gayretullaha / Allah’ın dinî hassasiyetine dokunduğundan, zemin
şimdilik onları bırakıp, bunlara hiddet ediyor.

     Yine akla geliyor
ki: “Bazı şahısların hatasından gelen bu musibetin, aynı zamanda bir memlekette
umumî şekle girmesinin sebebi nedir?”

     Umumî / genel
musibet, ekseriyetin / çokluğun hatasından ileri gelir! Üstelik ekser nas /
insanların çoğu, o zalim şahısların hareketlerini; davranışlarıyla gerekli veya
uygun görür! Onlara katılır! Onlara taraftar olur! Manen onlara iştirak eder!
Yanlarında yer alır! İşte bütün bunlar umumun / herkesin musibete uğramasına
sebebiyet verir!

     Madem bu zelzele
musibeti; hataların neticesi ve günahların kefareti ve örtücüsüdür. Masumların
ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Allah’ın adaleti buna nasıl
müsaade eder?

   “Bir bela, bir
musibetten çekinin ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları
da yakar.” (Enfâl: 25)

     Âyet demek ister
ki, bu dünya bir tecrübe ve imtihan meydanıdır. İmtihan ve teklif gerektirir
ki: Hakikatler perdeli kalsın. Ta müsabaka ve mücahede ile Ebu Bekir’ler en
yüksek dereceye çıksınlar, Ebu Cehil’ler en aşağı dereceye düşsünler. Eğer
masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar; Ebu Cehil’ler, aynen Ebu
Bekir’ler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki / manevî ilerleyiş ve
yükseliş kapısı kapanacak ve teklif sırrı bozulacaktı.

     Madem mazlum;
zalim ile beraber musibete düşmek; Îlahî hikmetin gereğidir. Acaba o biçare
mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?

     O musibetteki
gazap ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi / tecellisi var. Çünkü o
masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olur. Bâkî bir mal hükmüne
geçer. Fânî hayatları dahi bâkî bir hayatı kazandıracak derecede, bir nevi şehadet
/ şahitlik hükmünü alır. Nisbeten az ve muvakkat / geçici bir meşakkat ve azap
vesilesiyle, büyük ve daimî bir kazancı / getiriyi kazandırır. İşe bu bakımdan
zelzele; onlar hakkında gazap içinde bir rahmettir.

Depreme Dair Notlar

Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem
beklenmeyen bir olay değildi. Bu bölgede yakın zamanda büyük bir deprem
olacağını Prof. Dr. Naci Görür başta olmak üzere çok sayıda yerbilimci önceden
bildirmişti.

Bundan devletin “Afet ve Acil Durum
Yönetimi” için kurduğu AFAD adlı kuruluşun da elbette bilgisi vardı. Zaten
bu konuda AFAD, 9-11 Ekim 2019’da, büyükçe bir de tatbikat
yapmış. Tam bir isabetle Kahramanmaraş Pazarcık merkezli ve 7,5 büyüklüğünde
bir deprem olacağı ve 7 ili etkileyeceği varsayımıyla yapılan tatbikata
1413
personel katılmış. Tatbikatı bizzat İçişleri Bakanı S. Soylu yönetmiş.

AFAD’ın bu bilgiye sahip olması ve
tatbikat yapmış olması çok iyi bir şey. Fakat “tatbikat senaryosu büyük
ölçüde doğru olmasına rağmen uygulamada neden başarılı olunamadı?”

sorusunun cevabını bulmak önemli.

Akla ilk gelen sebepleri sıralayalım:

1-   
AKP hükümetlerinin hemen her kurumda
olduğu gibi AFAD’da da görevi ehil olana değil “bizden” olana verdiğini
öğrendik. Afetlere Müdahale Genel Müdürü İlahiyat Fakültesi mezunu ve
tasavvuf üzerine yüksek lisans yapmış İsmail Palakoğlu isimli bir
şahısmış. Bu şahsın özgeçmişinden afet yönetimine dair hiçbir eğitimi ve
tecrübesi olmadığı
anlaşılıyor.

Güvenlik üzerine tek bir makale bile okumadan İçişleri
Bakanı olan Süleyman Soylu gibi,

Ekonomi tahsili olmadan Maliye ve Hazine Bakanı olan Nureddin
Nebati
gibi,

Merkez Bankası tecrübesi olmadan T.C. Merkez Bankası
Başkanı olan Şahap Kavcıoğlu gibi,

Vakıfbank Yönetim Kurulu Yönetim Kurulu üyesi olan
milli güreşçi Hamza Yerlikaya ve daha niceleri gibi bir siyasi tercihle
görevlendirilmiş.

Genel Müdürü böyle seçildiğine göre muhtemelen alt
kadro da benzer kritere göre seçilmiştir diye düşünüyorum.

2-   
AFAD resmi internet sitesinde “Afete Hazır Türkiye
Projesi”
sloganıyla; Bireyden başlayarak toplumun tüm kesimini, afetlerin
ilk 72 saatine hazırlıklı olmaları için
afete hazırlamak görevini
üstlendiğini yazıyor.

AFAD ve
sıralı amirleri olan İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı muhtemelen ilk
anda yıkılan bina sayısının bu boyutta olacağını öngöremediler. (Oysaki 10
ilde toplam 294 bin konuta imar affı
getirdiklerini bizzat CB Erdoğan
“müjdelemişti.”) Son yıllarda yapılan kamu binaları ve yüksek binaların bile
yıkılacağını öngörememiş olabilirler. AFAD’ın imkân ve kabiliyetlerinin alanın
tamamında müdahaleye yeteceğini zannetmiş olabilirler. Belki bu yüzden, belki
de asker fobisinden Türk Silahlı Kuvvetlerini arama, kurtarma, lojistik
destek ve güvenlik için kullanmak istemediler.

Oysa ilk gelen bilgilerle depremin büyüklüğü
karşısında AFAD’ın yetersiz kalacağını gören bilim insanları ve AKUT’un
kurucusu Nasuh Mahruki gibi uzmanlar ilk andan itibaren askerin
sahaya inmesi gerektiğini
ısrarla vurguladılar.

İlk 48 saat hiç iyi kullanılamadı. Kamuoyu
baskısıyla 2. gün çok az asker sahaya girdi. Sayı gittikçe artırılmasına rağmen
7. günde dahi asker sahada görünür değil.

KKK’lığı birliklerinin EMASYA (Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma)
ve DAFYAR (Doğal Afet Yardımlaşma) görevleri vardı.

EMASYA Protokolü, askerin olağanüstü olaylara müdahalesine dönük bir
düzenlemeydi. TSK teşkilât ve malzemeleri ile her an göreve hazırdı. Bir saat
içinde kışladan çıkmaya hazır olurlardı. 
Yapılacak görevlere yönelik planları vardı.

TSK’nın EMASYA ve DAFYAR görevi korunsaydı,
ilk 8 saat içerisinde 10 il ve ilçelerinde binlerce soğuk iklim çadırı kurulur,
seyyar mutfaklar işletilir, seyyar hastaneler ve revirler kurulur, çok sayıda
personel ile arama ve kurtarma çalışmalarına başlanılmış olurdu.

AKP hükümeti tarafından Emasya
Protokolü
2010 yılında iptal edilerek bu görev TSK’dan alındı ve AFAD’a
verildi. Yani artık TSK afet olunca kendiliğinden müdahale edemezdi. Çünkü yasal
olarak böyle bir görevi yoktu. Görevi olmadığı için hazır da değildi. Bu
görevin gereği olarak daha önce yapmakta olduğu gibi eğitimler yapmamış,
teçhizat stoklamamış, tatbikat yapmamıştı. Böylece bu büyük güçten depremde
yeterince yararlanamadık.

3-   
Bu depremde Kızılay da eskisi gibi
etkili olamadı. Çünkü onun da görevleri AFAD’a devredilmişti. Devletten dev
ihaleler alan ünlü müteahhit firmalarının
iş makinesi parkından
yararlanılmadı.

4-   
Ordunun elinde bulunan İHA’lar ve
helikopterler
vasıtasıyla açık ve kapalı olan yollar, yıkılan hastane vd
kamu binaları belirlenip, yardıma gelen araçların en kısa yoldan doğru
hedeflere yönlendirilmesi yapılabilirdi. Kritik bölgelere havadan ulaşım
sağlanabilirdi. Bunlar da yapılamadı.

Devletteki bu aksaklıklara rağmen, Türk
milletinin millet olma bilinci şahlanışa geçti. Ülkenin her yerinden
binlerce TIR dolusu ayni ve milyarlarca liralık nakdi yardımlar yağmaya
başladı. Muhteşem bir duygudaşlık yaşanmakta.

Ancak bu yardımların da sadece AFAD eliyle
dağıtılabileceği gerekçesiyle, birçok belediye ve STK’nın yardım TIR’larına
AFAD el koydu.
Yardımların bir kısmı heba edildi veya vatandaşa geç ulaştı.

*******************************

Çirkin Olaylar

Deprem sonrası, az da olsa, çirkin olaylar da
yaşandı.

Kahramanmaraş’a yardım için giden İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na eski AKP Kahramanmaraş
Milletvekili Nursel Reyhanlıoğlu
’nun hezeyanları çok çirkin bir iz bıraktı.
Şehrine yardım için gelen, ülkemizin en büyük imkanlara sahip belediyesinin
başkanına teşekkür edeceği yerde “İngiliz uşağı, sen buraya gelemezsin.
Devlet burada”
diye feryat figan bağırdı. İlginç olan şu ki o sıralarda devletimizin
davetiyle 77 kişilik İngiliz ekibi K. Maraş’ta arama kurtarma çalışması
yapıyordu. Bu kadın milletvekilinin İstanbul Belediye Başkanının da devlet
organizasyonunun bir parçası olduğunu bilmemesi ayrı bir ayıptı.

Bir milletvekilinin seçilmiş
bir belediye başkanına
böylesine bir kin ve nefret içinde olması ve “İngiliz
uşaklığıyla” suçlaması, toplumun bir kesiminin nasıl bir nefret ve
şartlanmışlık içine sokulduğunu gösteren korkunç bir örnekti.

CHP’li Belediyelerin
gönderdiği yardım TIR’larının afişini “Muğla Valiliği” olarak
değiştirdiler. Menemen’de Kızılay’ın gönderdiği yardım TIR’ının afişini
indirip “AKP İlçe Başkanlığı” afişi asarak önünde resim çektirdiler.

Ahlak, edep ve haya kavramlarını unutanlardan utandık.