22.3 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 267

Mihenk Taşından Klozet Taşına Ölçme ve Değerlendirme

Richard Bach tarafından
kaleme alınan ”Meraklılar” adlı romanı okuyorum. Hayatımda okuduğum en kötü
çeviri. Eğer Richard Bach’ı bu çeviri kitabıyla tanısaydım vallahi bir daha
okuyamaz ve dünyanın en kötü yazarlarından biri sanırdım. April Yayıncılık’tan
çıkan bu kitabın çevirmeni Aslı Esen Arslan.

Kitapta Dağgelincikleri’nin insansı
maceralarından bahsediyor ve her tür hesap kitap ölçümlerini
Dağgelincikleri’nin pençeleri üzerinden yürütüyor yazar. Hayal gücü ve felsefi
düşleri olağanüstü geniş olan Richard Bach, benzer mükemmel kurgu ve tasvirleri
“Martı” ve “Mavi Tüy” adlı eserlerinde de kullanıyor. Martı
ve Mavi Tüy kitaplarında da çeviriler harika…

Asıl konu ne Richard Bach, ne de Meraklılar kitabı…
Asıl konu Millî Eğitim Bakanlığı’nın zorunlu değil, mecburi yaptığı ya hafta
sonu, ya hafta içi beşten sonra alınması istenen ve karşılığında gereksiz bir
yorgunluk dışında bir kazanım sağlamayan “Ölçme ve Değerlendirme”
hizmetiçi eğitim semineri. Tek kazanım semineri veren arkadaşın ders ücreti
alması. Bir kişiye ücret ödemek için, elli kişinin mağdur edildiği olağanüstü
bir hizmet.

Ölçme ve Değerlendirme… Acaba neyi ölçüp neyi
değerlendirecek öğretmen? Güve otlamış, her yanı delik deşik bir adî kumaşı,
kırk parçalı mezurayla ölçüp, kırık ve kör bir makasla kesip, iğnesiz ve
ipliksiz bir makinada sağlam dikişle harika bir takım elbise siparişi vermeye
benziyor. “Güler misin, Ağlar mısın” adlı filmin yeni versiyonu.
Yönetmen Mahmut Özer.

Öğretmenler bu bilgileri öğrenince nerede
kullanacaklar? İçi yanlışlarla dolu, internet çöplüğünün kopyala yapıştır
nüshası olan ders ve çalışma kitaplarını mı, bu saçma bilgilerle kafasını
doldurup, yarının karanlık ufku gizlenmeye çalışılan çocukların zihinsel faaliyetlerini
mı? Bu çocukların sizlerin yanlışlarını hazmedip etmediklerini mi? Her gün
değiştirmenize rağmen, bir türlü bulmayı başaramadığınız doğru idari yazışma
kurallarını mı? Beceriksiz öğretim üyelerinizin öğretemediği ölçme ve
değerlendirmeyle mağdur etmeye devam ettiğiniz aday öğretmen bilgilerini mi?
Öğretmen olduğundan bu yana hiç ölçme ve değerlendirme yapmadığı için unutup
sayenizde hatırlayarak kendi kendilerini ölçme ve değerlendirmeye tabi
tutmalarını mı? AKP iktidarları süresince, birbirini karalayan ve yalanlayan
bakanların evhamlarını mı? Atadıkları bürokratların kâğıt üstünde bile bir boka
yaramayan projelerini mi? Neyi ölçüp değerlendirecek öğretmen?

Richard Bach’ın “Meraklılar” romanında
kullandığı ölçümle, hangi öğrenci, hangi dersin yazılı yoklamasından kaç millî
pençe, performansın hangisinden kaç millî pençe, hangi dersin projesinden kaç
millî pençe almış bunları mi ölçecek öğretmen? Eğer ölçme ve değerlendirmeye
vakıf olacak kadar bilgi sahibiyseniz siz oturan maratoncu bürokratlar da,
öğretmenlerin boylarının ölçüsünün kaç pençe edebileceğini hesaplayın, nasıl olsa
öğretmen denen zavallı mahlûkla masa tenisi oynamaya alışmışsınız. Çünkü bu
garibanlar alışılmış köleler olduklarından ne söylerseniz yapmaya hazırlar.
Hatta sövseniz, bunu melodi gibi gibi can kulağı ile dinlemeye hazırlar.

Şimdi ölçme ve değerlendirmeyi iyi öğrenin ve
başlayın ölçmeye ölçebileceğiniz her şeyi sayın öğretmenler, yarın bilgisini
ölçebileceğiniz öğrenci kalmayacağı zaman, KPSS’de hangi bakan kaç pençe fitte,
nereden nereye kaç pençe sürede uçtuğunu ölçtürmezlerse, klozet kenarlarını
ölçtürebilirler sizlere sayın öğretmenler.


Öğretemiyoruz, Öğrenemiyoruz

Bir milletin geleceği için en kritik sermaye nedir dersiniz? Toprak mı? Madenler mi? Kurulu fabrikalar mı? Merkez bankası rezervi mi?

Hiçbiri… En kritik sermaye şüphesiz insan sermayesidir. Bir de o insanların birlikte başarma gücünü gösteren sosyal sermaye veya toplum sermayesi. Sonuçta toplum sermayesi de insan sermayesi üstüne kurulur.

İnsan sermayesi ile başlayalım. İnsan sermayesi ülkedeki insanların tek tek bilgi ve becerilerinin toplamıdır. Bunu arttırmanın yolu eğitimdir. İşin içinde öğrenme de insan sermayesini etkiliyor. İnsan sermayesi ölçülürken insanlarınızın yıl cinsinden iş tecrübesi de dikkate alınır. Fakat 21. asırda bilgi ve becerinin temeli eğitimde atılır.

İnsan sermayemiz ne kadar?

Biz, insan sermayesinde ne hâldeyiz? Çağdaş insan her şeyi ölçüyor. Slogan şudur: Ölçmezseniz iyileştiremezsiniz. İnsan sermayesinin de ölçüleri var. OECD’nin PISA ve PIAAC’ı bunlardan bazıları. Ölçümlerde OECD ortalamalarının altındayız. Eğitimimizin kalitesi hakkında başka ipuçları da var. Her yıl orta ve yükseköğretimde çeşitli sınavlar yapılır. Hepsinin heyecanını haberlerde izleriz. Sonra sıfır alan, 20 sorudan, 40 sorudan ancak birkaçını bilebilen çoğunluk haber olur. Her yıl bu acı haberler tekrarlanır.

Ayrıntılı ölçüleri bir yana bırakalım. Öğrenilip öğrenilmediği çok kolay anlaşılan bir bilgi, yabancı dildir. Bizim çocuklarımız gittikçe daha küçük yaşlarda başlayarak haftada saatlerce yabancı dil dersi alır. Bu üniversitede de devam eder. Sonuçta, bütün öğretimi yabancı dille yapan bir azınlık dışında bir yabancı dili hakkıyla bilenimiz pek azdır. Aslında fenden matematiğe, sosyal bilgilerden Türkçe yazmaya kadar birçok alanda da hâlimiz yabancı dilden farksızdır. Fakat bu alanlardaki beceriler, daha doğrusu beceriksizlikler yabancı dil yetersizliği kadar kolay anlaşılmıyor.

Niçin?

Geçen yazımda Amerikan Psikoloji Derneği APA’nın eğitimin her kademesinde geçerli bazı bulgularından bahsetmiştim. En önemlisi iki bulguydu. Kolay anlaşılan iki bulgu:

  1. Öğrencinin iç motivasyonu, dışarıdan havuç- sopa yöntemiyle verilecek motivasyondan üstündü.
  2. Konuyu öğrenme ve konuya hâkim olmayı hedefleyen öğrenciler, sınav yarışında öne geçmeyi hedefleyen öğrencilerden daha iyi öğreniyordu.

Her şey sınav için

Bu iki sonucun birbiriyle ilişkisi de açık. “Ben bu konuyu öğreneceğim, bu işin ustası olacağım, bu alana hâkim olacağım.” iç motivasyondur. “Yarışı kazanacağım.” dış motivasyona daha yakın. Sınav sonuçlarının belirlediği sıralama hem havuçtur hem de sopa.

Bizim öğrenim dünyamızı düşünün. Her şey sınav içindir. Sınavda diğerlerinden daha çok net doğru yapmak her şeyin üstündedir. Hâlbuki sınav, konuya hâkimiyeti, ustalaşmayı ölçmek için yapılır değil mi? Türk öğrenci akıllıdır. Daha çok net doğru yapmak için konuya hâkim olmasının gerekmediğini keşfetmiştir. Konuyu öğrenmek değil sınav kazanmayı öğrenmek… Artık hepimiz ikinci için birincinin şart olmadığını biliyoruz. Hatta konuyu öğrenmeye çalışmak zaman kaybıdır. O zaman anlamakla kaybedilmemeli, eski sınav sorularını çözmeye ayrılmalıdır. Bir de doğru cevabı tahmin tekniklerine. Her konu için yüzlerce eski sorunun çözümünü seyreder ve bu arada doğru şıkkı tahminde ustalaşırsanız, başka hiçbir alanda ustalaşmanız gerekmez.

Akıllı öğrenci ve velilere bu yeni ustalıklarda ücreti karşılığında yardımcı olan koskoca bir endüstri peydahlanmış. Yeni hayat stratejileri geliştirilmiş. Mesela üniversiteye hazırlık için lise son sınıfta açık öğretim lisesine geçmek; böylelikle okula gidip vakit kaybetmekten kurtulmak. Sınava hazırlık dershaneleri pahalı ama onlar çoktan seçmeli testte başarılı olmanın uzmanı.

Tarih, edebiyat gereksiz

Bir ara, “Okulda değil dershanede daha iyi öğreniyoruz.” lafı vardı. Buradaki “öğrenme” de tabii, çoktan seçmeli soru çözmeyi öğrenmeydi. Fakat liseler de yarışa katılmış. Bakın bir fen lisesi müdürü, çocuğunu kaydetmek için gelen bir veliye okulunu nasıl methediyor: “İyi bir yere geldiniz. Burada, fen lisesinde,  çocukları sınavlara çok iyi hazırlıyoruz, tarih, edebiyat gibi gereksiz dersleri işlemiyoruz. O ders saatlerinde çocuklara kimya, matematik soruları çözdürüyoruz.” Dikkat edin kimya, matematik dersi de yapmıyorlar. Kimya, matematik soruları çözüyorlar… Veli, “ama çocuğum eşit ağırlıklı…” diye itiraz edince de, “Ne yapacaksınız eşit ağırlıklıyı, iyi bölümler sayısalda.” cevabını alıyor.

Neydi APA’nın bulduğu: Yarışma hedefleyen öğrencinin bilgisi yüzeyseldir. Yarışma hedefleyen öğrenci öğrendiklerini kısa sürede unutur. Yarışma hedefleyen öğrenci kopya çekmeye daha yatkındır. Kime göre? Ustalık, konu hâkimiyeti hedefleyen öğrenciye göre. Fakat öyle öğrencinin bu düzende hiç şansı yok.

Onun için öğrenen de pek yok.

Lozan’ın Gizli Maddeleri, Bundan Sonra Ne Olacak?

On
yıllardır hasretle beklediğimiz 2023 yılına ulaştık. 2023 biz Türkler için
fevkalade önemli bir yıl çünkü her şeyden önce bu sene Cumhuriyetimizin 100.
yılı. İkincil olarak Lozan’ın gizli maddeleri gereği şimdiye kadar
yapamadığımız pek çok şeyi bundan sonra yapabileceğiz. Ve bu husus hayatımızda
pek çok değişikliğe neden olacak. Ve tabi ki bu sene belki de Türk tarihinin en
kritik seçimlerinden biri yapılacak. Şimdi asıl konumuz olan Lozan’ın gizli maddelerine
ve bundan sonra hayatımızın nasıl değişeceğine gelelim. Peşin peşin belirteyim,
ben size madendi, petroldü öyle herkesin bildiği şeyleri anlatmayacağım. Bunlar
kimsenin bilmediği meseleler!!

 

Bundan
sonra Türk milleti ne kadar yerse yesin kilo almayacak. Diyet yapalım,
boğazımızdan kısalım, ekmeği azaltalım, yok efendim her gün onbin adım atalım,
kibrit kutusu kadar peynir ve iki dilim ekmekle öğün yapıp bir sonraki öğüne
kadar açlıktan kıvranalım, yediğimiz her şeyin kalorisini hesaplayalım falan
yok artık! Bundan sonra istediğiniz kadar pasta, börek çörek gömebilirsiniz,
hiçbir şey olmaz!!

 

İkincisi
artık diri ve fit bir vücuda sahip olabilmek için spor yapmaya, fitness
salonlarına yazılmaya, zumbaya sambaya gitmeye, kardiyo çalışacağım diye kendini
heder etmeye, sabahın köründe kalkıp kilometrelerce koşmaya, ağırlık kaldırmaya
falan hiç gerek yok. Bundan sonra herkes yattığı yerden fit olacak!! Neden? Çünkü
Lozan dayatması bitti artık!!

 

Lozan’ın
bitmesinin sosyal hayatımıza en büyük katkısı, bundan böyle her türlü çıkma,
buluşma, evlilik vb. teklifini kızlar yapacak. İş hayatında, sosyal hayatta,
politikada sadece kadınlar ve gerektiği ölçüde sembolik olarak erkekler yer
alacak. Evi kadınlar geçindirecek; ev işi, yemek, temizlik, çocukların bakımı
erkeklerden sorulacak.

 

Lozan
sonrası ekonomimiz de şaha kalkacak. Bundan sonra devlet bizden vergi
almayacak. Gidip sıfır araba mı aldınız, iki araba parası da devlet size
verecek. Ev/arsa falan mı aldınız, yılda iki defa devlet size para ödeyecek. Yaptığınız
her alışverişin %18 tutarını devlet size her ay KDV olarak ödeyecek. Bir
şekilde çalışarak para mı kazandınız, hoop devlet size yine para ödeyecek. Araç
garantili köprü, tünel ve yollardan her geçtiğinizde Super Mario gibi bonus
kazanacaksınız. Devlet, her geçiş için hesabınıza para yatıracak!!

 

Türk
milleti olarak sırf Lozan’ın gizli maddeleri yüzünden kitap mitap okumuyorduk.
Hamdolsun, 2023 geldi ve kara günler geride kaldı. Bundan sonra bütün Türk
milleti hasretle, aşkla, tutkuyla kitap okuyabilecek.          

 

Lozan’ın
sizler açısından kötü, biz avukatlar açısından da iyi yönü şu olacak; Biz
avukatlar, kanunda yazmasına rağmen sırf Lozan’ın bu konudaki gizli maddesi
yüzünden müvekkillerimizden danışma ücreti almıyorduk. Ama artık mecburen sırf
bu Lozan şeyisinin bitmesi yüzünden her birinizden danışmanlık ücreti almak
zorundayız. Bizim için de zor ama ülkemiz ve milletimiz için bu fedakarlığı
yapmak zorundayız!!

 

Yeni
yılla beraber hayırlı olsun!!

Üretmek

Yeni yıl 2023 e girerken yapılan bir analiz;

Hollanda’da tarım sektörü epey çeşitli: Bitkisel tarımın
yanı sıra süt ve süt ürünleri, , ağaç yetiştirme ve domuz yetiştiriciliği gibi
geniş bir yelpazede tarım ve hayvancılık yapılmaktadır.

Avrupa’nın en küçük ve en yoğun nüfusuna sahip olan
Hollanda’nın tarım alanları Türkiye yüzölçümünün yedide biri kadar ama 2014’te
gerçekleştirdiği tarımsal ihracat 80,7 milyar Euro (90 milyar Dolar)
seviyesinde.

Hollanda tarımdaki ihracat payıyla ABD’den sonra dünyada
ikinci sırada yer alıyor. Peki, tarım arazileri 1 milyon hektarı geçmeyen,
toprakları büyük oranda denizden kurtarılmış ve çok az güneş gören Hollanda
bunu nasıl başarıyor? İlimle.

Hollanda, dünyanın tarım alanındaki en başarılı Wageningen
Üniversite’sine ev sahipliği yapıyor.

Eğitim, araştırma ve nitelikli iş gücünün yüksekliği
dolaysıyla dünyanın yeme-içme sektöründe önde gelen 40 şirketinden 12 sinin
Ar-Ge merkezi Hollanda’ da.

Hollanda, tarımın yanı sıra, Emirgan koruluğundan aldığı
çiçekleri geliştirerek; şu anda dünyanın en büyük çiçek üreticisi.

Ülkemizde durum ne?

Tarım ve hayvancılığın başı çektiği ülkemizde uygulanan
devlet politikaları sayesinde, eldeki verilere göre, Bulgaristan’ın yüz ölçümü
kadar tarım toprağımızı çoraklaştırmışız; verimsiz hale getirmişiz., Toprak
sahipleri üretemez duruma düşürüldü; temel gıda maddeleri ithal edilmezse açız.
Neden? Bizde adı konulmamış bir hastalık var. Uzun yılların tortusu ranta
yönelik üretmeyen bir sistem var.

*

Düşünce üretemeyen bilimden mahrum ortak akıl kavramının göz
ardı edildiği toplumlarda tabiatıyla yolsuzluğu, haksızlığı, hukuksuzluğu,
hırsızlığı ve topyekûn ahlaksızlığı tek tek ayrı hastalıklar gibi görürseniz,
hastanın derdine derman olamazsınız.

Ne yazık ki, bugüne kadar ülkemizde herkesin bilip de
söyleyemediği gerçek bu… Her sorunda olduğu gibi, yolsuzluk sorununda da kimse
parmağıyla asıl hastalığa işaret edemiyor.

Çünkü asıl hastalığı teşhis etmek, ilan etmek cesaret işi.
Çünkü hastalığın kalpten, beyinden kaynaklandığını söylemek durumunda olanlar,
zaten o organlar üzerinde tasarruf edenler. Kimse, ‘’evet, sistem hastalıklı,
ama o hastalıkları doğuran da bizleriz demeye yanaşmıyor. Çünkü yolsuzluğu para
sisteminin öznesi haline getirmiş toplumun düşünceye yönelik sabrı ve külfeti
içerir bilim üretmesi beklenemez.

Görüyoruz ki bu ülkede yaşayan hiç kimse yolsuzluktan, hak
ettiğini alamamaktan ve hak etmediği muameleyi görmekten memnun değil. Öyleyse
bu hastalığın devam etmesini isteyen başka bir takım çıkar çevreleri var.

Dış güçlerin, düşünce sistemi ortaya koyarak itibar
kazanamamış ülkemizi istedikleri yönde idare etmeleri için bazı gizli gruplara,
siyasilere, bürokratlara, gazetecilere ve işadamlarına verdikleri en önemli
menfaat, işte bu yolsuzluk hürriyeti… Çoğu kez yolsuzluk, yapanın yanına kar
kalıyor. Çünkü yolsuzluktan mustarip olan kitlelerin değil ama yolsuzluk
yapanların arkaları güçlü.

İş bununla da kalmıyor. Toplumu yönetenlerin ahlakı, sonuçta
toplumun ahlakı haline gelir. Bugün de öyle değil mi?

Evet, düşünce üretemeyen, işi ehline veremeyen toplumların
akıbeti bu olsa gerek.

Uygur Türkleri ve Tarihten Ders Almak

Endülüs İslam devleti yıkılırken, Müslümanlara şartlar
koştular. Hiç bir Müslümanın evinin kapısı kilitli olmayacaktı. İspanyol
askerleri istediği gibi, istediği zaman Müslümanların evine girip çıkabilecekti.
Müslümanların Namus ve haysiyeti ayaklar altına alınmıştı Herkes dinini değiştirecek,
Müslüman kimse kalmayacaktı. Sonunda öyle de oldu.

 

Şehrin Sultanı Ebu Abdullah, “Hristiyanlara teslim oldukları
takdirde kimseye hiçbir şey olmayacak” yalanına kanarak, şehri elleriyle teslim
etti. Giderken gözlerinden yaş döküyordu. Yanı başındaki annesi;“ Ağla oğlum ağla… Erkekler gibi
savaşmadın, kadınlar gibi ağla.”
Demişti.

 

Müslümanlar o hale geldiler ki, ellerindeki Iman’ın ve İslam
kardeşliğinin kıymetini bilemediler. Irak yanarken, Suriyeliler; “bana ne”
dedi. Suriye kan ağlarken; “Mısırlı “bana ne” dedi. Filistin soykırıma uğrarken
diğer Müslüman ülkeler “bana ne” dedi.

 

Bu nemelazımcılık, korkaklık, vurdumduymazlık ve uyuşukluk
devam ederken, aynı felaketi şimdi Doğu Türkistan yaşamaktadır. Çin tarafında
soykırıma tabi tutulmakta, dünyanın gözünden kaçırılmak için sıkı sansür uygulanmaktadır.
Ülkelerinden kaçan Uygurların, gizlice haber getiren basın mensuplarının, Uygurlara
uygulanan insanlık dışı muamelelere dünya inanmamakta, Müslümanlar  duyarsız kalmaktadır. Bütün bu vahşet dünya
tarafından izlenmektedir.

 

Amerikalının dediği şu sözü asla unutmayınız. “Hıristiyan ve Yahudilerin sizin ülkenizi
işgal etmesi kötü bir şey değildir. Onlarla sizin aranızda kırmızıçizgiler
vardır. Onlar sizin karınıza kızınıza ilişmezler.”

 

Peki, gerçekten böyle mi oldu? Siz hiç Bosnalı bir mülteciyi
dinlediniz mi? Srebrenica da,  günde 10.000
Boşnak kurşuna dizildi. Dünyanın kılı kıpırdamadı. Müslüman ülkelerin de.
Kocasının, ana babasının gözlerinin önünde kadınlar kızlar tecavüze uğradı. Bebekler
hunharca katledildi.

 

Seksenli senelerde Beyrut müftüsü “Ölmeyecek kadar insan
eti yiyebilirsiniz” diye! Fetva verdi. Çünkü Müslümanlar açlıkla yok olmaya
terk edilmişlerdi. Sokaklar vahşice parçalanmış insan cesetleri ile doluydu.
Kimsenin kılı kıpırdamadı.

 

Filistin’de babasının kucağında vurulan 11 yaşındaki
Hasan’ı, “sizi Allah’a şikayet edeceğim
diye ağlayan çocuğu unutmadık. Toz duman edilen Grozni yi unutmadık. Tonlarca
bomba, kimyasal silah atılan Bağdat’ı Halep’i, Şam’ı unutmadık. Afganistan’da
kana susamış vahşi batının zevk için Müslüman avını unutmadık.

 

Müslümanlığı, Müslümanları hakir ve zelil edebilmek uğruna,
zalim de olsa Saddam’ı Kurban bayramı günü astılar. Taktik, Müslümanları,
Müslümanlığı hakir kılmak, aşağılamak ve gözdağı vermekti.

 

Boşnaklı bir mülteci diyor ki: “Akşam beraber pasta yedik, çay içtik” aynı komşularımız
sabahleyin gelip çoluk çocuğumuzu kurşuna dizdiler.

 

Afganistan, Filistin, Çeçenistan, Suriye, Irak, Myanmar,
Yemen, Mısır vb. ülkelerde en az 15 milyon Müslüman katledilmiştir. Vahşi batı,
sürek avına çıkmışçasına zevkle Müslüman öldürmüştür. Çünkü batı için en iyi
Müslüman “ölü Müslümandır.”   

 

Müslüman Türk düşmanlığını, katliamını yapanlar, sinsi
planlarla Müslümanları “terörist”
ilan etti ve dünyaya yaydılar. “İşit” denen karanlık grubun kurucusu da
batıdır. Orada savaşan profesyonel katil ve keskin nişancılar Corc, Hans,
Mişel, Yanıkyan vb. kişilerdir, başkası değildir.

Müslüman Türk kanına susamış bu vampirler grubu, hep
özgürlüğü, masum halklarının koruyuculuğunu savunmaktadır güya. Saf, uyuşuk,
korkak Müslüman dünyası da bu yutturmacaya inanmakta, ya da tarafsız kalabilmek
için kendisini inanmaya zorlamaktadır.

 

Bütün bunlardan sonra hala uyanmadık. Çünkü batı “parçala
yut” taktiği ile Müslüman Türkleri sıraya koymuştur. Şimdi sıra Uygur Türklerindedir.
Yarın da, yutmaya hazırladığı bir başka Müslüman Türk ülkesini parçalama
planları peşindedir.

 

Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yapılan zulmün haddi
hesabı yoktur. “Kısırlaştırma, zorla domuz eti yedirme, Çinlilerle zorla
evlendirme, tecrit etme, önemli isimleri sürgün etme, hak arayan önemli
isimleri yok etme, ana dillerini öğrenme yasağı, zorla Çince öğretme, sağlıksız
kötü beslenme kamplarında alıkoyma, tecavüz, işkence, sakal bırakma başörtüsü
peçe takma yasağı, yakını dışarıda olanlara, dönsün diye işkence etme, ömür
boyu hapis” vb. bunlardan bazılarıdır.

 

Uygur Soykırımı, Çin Komünist Partisi tarafından Uygurlara
karşı uygulanan şiddet ve İnsan hakları ihlallerine verilen genel isimdir.
Açıkça Uygur Türklerine kültürel ve etnik soykırım uygulanmaktadır.

 

Tarih tekerrürdür. Bir zamanlar kendi ülkelerinde bey
olanlar, şimdi düşmanlarının ülkesinde uşaktır. Tarihten ders çıkaramayanlar,
zulme karşı duyarsız, korkak davranarak yasal haklarını kullanmaktan kaçanlar,
bir gün sıranın kendilerine geleceğini bilmelidirler.

 

Müslüman Türk evladı esareti, zilleti kabullenemez, sevemez.
 Gaflet felakettir. Mazlum ve mağdur
kardeşlerini unutma. Bu trajik olaylardan ders çıkararak, kıymetli ülkene, aziz
milletine, kahraman orduna, bayrağına ve ezanına sahip çık. Birlik ol, fitneye kargaşaya
fırsat verme, düşmanın ekmeğine yağ sürme.

Ülkemiz, ilelebet hür ve bağımsız kalsın, bayrağımız
dalgalansın, ezanlarımız hiç susmasın…

 

Sevgiyle kalın…

Popülizme Yenik Düşmek!

Osman Zeki Özturanlı

Bütün Hikâyeleri

Osman
Zeki Özturanlı
yaşadığı
dönemin ruhunu yansıtan, sosyal dönüşümünün sarsıcı hâdiselerini küçük insan
hikâyeleriyle anlatan bir yazarlar kuşağının usta temsilcilerindendir.

Yazar hikâyelerinde, Türkiye’nin bir
bölgesinin değil, tamamını alâkadar eden yanlış ziraat politikalarını temiz ve
duru, ustalıklı ifâdelerle kaleme alıp hikâyeleştirmiştir. Verimli tarlalar ve
bahçeler, sayfiye ihtiyacı için beton bloklarla donatılmış bölge nüfusu,
üretici olmaktan çıkarılmış, tüketici hâline gelmiştir. Bu değişimin
neticesinde sâdece bölge insanı değil, bütün vatandaşlar geniş çaplı açlığa
değilse bile pahalılığa mahkûm edilmiştir. Binlerce, onbinlerce insanın
sebze-meyve ihtiyacını karşılayan köylü, kendi ihtiyacını karşılayabilmek için dahî
üretiminden çekilmiş, ihtiyaç maddelerini satın almak mecburiyetinde kalmıştır.
Trajik durum, bu kadarla kalmamış, ‘şehir’leşen köylere akın eden şehirlilerle
birlikte şehirli olması gerekirken, topraklarına yerleşen şehirliler, yozlaşan
köy kültürünü benimsemişlerdir. Bir başka ifâde ile şehirlileşemediği gibi
köylü olarak da kalamamıştır. 

Sâde, duru ve mahallî olmanın sevimliliği
içerisindeki dilimiz bayağılaşmış, dayanışma, samimiyet, çıkarcılıktan uzak
dostluklar unutulmuştur. Bir zamanların popüler dizi filmi Dallas’ın başrol
oyuncusu Ceyar’ın yaygınlaştırdığı entrikacı, aşağılık ve muzır işler tertipçisi
insanlar, saf ve temiz köylü delikanlılarını; edepli ve temiz hayatın beynine
kurşun sıkıp, kalbine hançer saplayan canavarlar hâline getirmiştir.

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan bir makalesine
koyduğu başlıkta: “Hollywood,
Pentagon’dan güçlüdür
” Diyor. Kuzey Kore yönetimi, insanlarının daha fazla
yozlaşmaması için Hollywood yapımı filmlerin, dizilerin ülkede seyredilmesini
yasaklıyor. Elbette satıhta kalan bu aspirin tedâvisi neticesiz kalmaya
mahkûmdur. Bizim batıcılarımız yerli Hollywood’larla yozlaştırma ateşine dev
körüklerle destek verirken, gençlere millî şuur verecek eğitim politikaları
geliştirmek gereksiz görülüyor.  

***

Ötüken Neşriyat, kalemi güçlü Ösman Zeki
Özturanlı’nn; hikâyelerini 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 375 sayfalık kitapta
toplarken, hiçbir kitaba girmeyen hikâyelerini de iki kapak arasına
yerleştirmiştir.

Harman Yerin Kısa Bağlanmışlar
başlıklı hikâyeden kısa kısa bölümler:

Bizim niçin câhil
kaldığımız belli. Ama çocuklarımız da kalırsa böyle, büyük bir suç olur bu. Bak
bendeki lakırdıya bir kere. Top gibi… Tüfek gibi… Böyle dedim dedim,
kandıramadım Köroğlu’yu. Dayatırdı hep karşımda.

-Sal yakasını canım. İki çocuk değil mi bu, gidip
okusunlar.

-Öyle salmakla olmaz.

 -Ya n’apalım?

 -Birlikte kasabaya
taşınacaz.

Sözün burasına geldi mi sıra, Nuh der Peygamber demezdi.
Yapamazmış büyük yerlerde efendim… Ha deyince inmeliymiş tarlaya. Hop deyince
de çıkmalıymış bayıra.

-Hani be, hani tarla, sattık ya.

-Olsun bahçe var ya. O yeter.

 -Bir gün ona da
gelirse sıra?

-Görmez misin, koca bir dağ var sırtımızda?

 İçimden bir ses
gelirdi. Ama nedir ki boğazımda düğümlenir kalırdı.

 -‘Bre karı, bir
gün gelip o dağı da parselleyip satacaklar’ demeye getirirdim ya. Demezdim bir
şey. Susardım. Yutkunurdum boyuna. İşin aslına bakılacak olursa ben de
Köroğlu’ndan bir milim olsun önde değildim. Neden sonra anladım cahilliğimizi.
İstedim ki kalmasın onlar da bizim gibi. Ne ki işin başında, satmışım nasıl
olsa tarlayı. N’apacam avuç içi kadar bir köyde derdim. Aylaklıktan kurtulmaktı
bütün derdim. Adam sağın solun demesine baksa, deliye dönerdi valla. Her
kafadan ayrı bir ses.

 -Otur be otur
yerinde Üzeyir Acar. Aldığın parayı hayatının sonuna kadar bitiremezsin.

 -Aaaaa… Oturmak
olur mu? Çalışmak lâzım.

 -Köklet bahçedeki
zeytinleri. Yap baştan başa narenciye, bak keyfine.

 -Ben olsam besicilik
yapardım. İnek besle…

-Bak bana Üzeyir Aga. Aç köye bir sinema. En iyi iş bu
valla.

 -Ah anasını, ben
olaydım Üzeyir yerinde. Bir gün durmaz, plajlarda gazino işletirdim be.

 Bu söze gene, en
çok Demir Poyraz kızar, içerlerdi. Atılırdı hemen. O sapsarı suratı, iyicene
kısılmış sesiyle:

-Gidin işinize be… Görmez misiniz Topal Necmi’yi?

-N’olmuş Necmi’ye?

-Döndü bir Çingene eşeğine.

 Bu sözün ne demeye
geldiğini bir türlü anlamazdım.

***

Aylak bir adam n’apar köy içinde. Bağlar elini arkasına.
Bir oraya bir buraya… En çok aylaklık boğazımı sıkardı zati. Neyse işte. Bir
yaz günü otururduk Deli Dilaver’le bizim Topal Necmi’nin saz gazinosunda.
Sırtımız denize dönük. Yüzlerimiz kumsala çevrikti. Yatan, uzanan, yan gelen,
gezen, dolaşan, birbirine sarmaşan, uyuz gibi kaşınan öbek öbek insanlara bakardık…
Ben tiksinerekden bakardım her birine. Sövmek gelirdi içimden. Ne gelmesi,
basbayağı söverdim. Burnumun dibindeki Deli Dilaver öyle değilmiş meğer. Nerden
bilecen?

-Bre Dilaver, dedim.

 -Hop, dedi.

 -Bak bana dedim.

 -Bakarım, dedi.

 Bakarım dedi ama
gözleri kumdaydı hâlâ.

 -Çevirsene kafanı
be… Dedim. Çevirdi zor zahmet, neyse

-Söyle.

 -Babalarımız
birbirleriyle ne canciğer dosttu, ahbaptı bilirsin değil mi?

 -Bilmez miyim be
Üzeyir Aga. Ahretlik olmuşlardı ya.

-Tamam, öyleydiler… Seninki çok oldu öleli. Benimki de
geçende. Gördü bu deniz rezaletlerini. Benimkini koy bir yana. Ya şimdi hiçbir
şeyi görmeyen rahmetli bacın, karşı sırtlardan elinde bir değnekle, koca
boynunu kıvıra kıvıra çıksa da… Bir baksa buraya, ne sanırdı acaba? Şaşırdı Dilaver,
apışıp kaldı karşımda.

-Bilmem.

-Bilmezsin ya… Bak sana söyleyim.

 -Söyle be Üzeyir
Aga, söyle.

 -Kaldırıp da
başını baksa rahmetli babacın buraya… Taa ötelerden anlamaz bir şey. Sanır ki
tütün tarlası oldu buralar. Ya da harman savurur bu kızancıklar. Acınır belki
de… Ama sokulunca yanlarına… Ne görsün, bir sürü çıplak adam. Çıplak karı…
Açık kalır ağzı. Şaşırır. Kim bunlar be? Cevap veren bulunur tabi.

-Bunlar yazlamaya geldiler.

 -Ne yazı be … Bu
ne biçim bir lakırdı?

-Deniz banyosu yaparlar.

 -Bire adam dediğin
yıkanır kendi evinde. Bu kıyılarda biz yorgun beygirleri yıkardık.

 -Havasızlıktan
patlayacaklardı bunlar… Hava alırlar.

 -Çalışırken bir
adamın boğazını sıkmazlar ya. Hem çalışsınlar… Hem de hava alsınlar.

-Yorgun adam bunlar be Tayyip Dede. Bütün bir yaz sırtüstü
yatacaklar işte böyle.

Kestim lakırdımı burada. Sordum Dilaver’e. Tam bu söz
üstüne n’apardı rahmetli babacın dedim. Baktım, ohoooo, Dilaver’in gözleri bir
başka yerde. Belki de duymadı bile ne dedim. Bilmem dedi gene başını
çevirmeden.

-Bak bana be, dedim.

–Bakarım… dedi.

 -Çevir kafanı
bana.

 -Çevirdim.

 -Ya gözlerin?

 -Kulağım sende ya.
Boşver gözlerimi. Gözlerim işgal altında.

-Bak utanmaza.

-Dinler misin?

 -Dinlerim…

-Baban rahmetli kaldırırdı sopasını tam bu kumsal içinde
yürürdü bu kalabalık üstüne. ‘Bre
şapşallar yorgun bir adamı bana mı anlatacaksınız… Yorgun doğdum ben. Yorgun
öldüm. Yorgun olarak yatarım şu karşıki kara topraklarda. Bu su sineklerinin
hiçbiri de yorgun değil be. Yorgun adam, gece gündüz hâlâ işinin başında gene.
Hasittirin burdan, geldiğiniz yere. İşlerinizin başına bire. Boşladınız işi
gücü sırt üstü yatarsınız burda haaa.
..’ derdi, dedim.

Bir göz attım Dilaver’e. Bak kerataya, oralı bile değil.
Tam o sırada fırladı yerinden. Eli kolu titremeye başladı. Nerdeyse boşanacak
pezevenk.

-Aman be Üzeyir Aga, dedi.

-Ne var, dedim. Bak bendeki şaşkınlığa bir kere

-Görmedin mi?

 -Neyi?

 -Karşıdan bir karı
geçti.

 -Eeeee, n’olmuş?

-Tam göbeğinin üstünde kocaman kara bir beni vardı ki
sorma.

-Tüüüüü, Allah belanı… Dedim. Kalktım Dilaver’in
yanından. Koca bir köy içinde doğru dürüst konuşacak bir adam kalmadı be yahu.
Kalmadı valla. Herkesin ağzında aynı laf, aynı lakırdı. Adam sandım bu susak
kafalıyı da neler anlattım. Yürüdüm öte tarafa doğru. Alıp başımı köye gitsem. Köyde
nüfus sayımı var sanki. Kadıncıklar el kadar kalan tarlalarda, akşamlara kadar
kan ter içinde çalışırlar. Adamlarsa benim gibi böyle, elleri kıçlarında
veryansın dolaşırlar Allah dolaşırlar. Kim ne dedi… Kim ne yaptı…

Tam bu sıra. Bulunduğum yerden kumsala doğru baktım.
Tüfekleri omuzunda, iki jandarma eri bir aşağı bir yukarı… Volta atarlardı.
Tamam, dedim, var bir bokluk ya… Dur bakalım. Çöktüm olduğum yere. Habire
jandarma erlerine bakarım. N’oldu… N’olacak … Hay Allah be, tam bu sıra aklıma
geldi, öte günler vali paşa köyü ziyaret etmişti ya. Bu köy Ege’nin incisi
olacak demişti. Sizler de inci tanesi… Söz aramızda birtakım hort atanlar var
ya. O günden bu yana kendilerini inci tanesi sanırlar. Bugüne kadar katırın
apışındaki sinek gibi yaşa. Sonra birdenbire inci tanesi haaaa… Bak bizim
başımıza gelenlere be yahu, önüne gelen… Kim olursa olsun ama… İyiden iyi
şaşırttı bizi. Vali Paşa o gün, köyünüzü benim kadar severseniz eğer, bu iş
burda biter demişti. Disiplini sağlamak için de iki tane jandarma eri
gönderecem demişti. Tamam dedim, düzeni korumak, kollamak için dolaşır
fakircikler. Bu çıplaklar arasında onlar da bizim gibi giyimlidir sımsıkı.
Bizden de beter. Bize karışan yok ki… Baksana Deli Dilaver bile, attı
setresini, kasketini kısa kollu gömlekle dolaşır ne zamandan beri. Neredeyse
pantolonunu bile dizlerinden kestirecek kerata. Ya askercikler. Sımsıkı yakalar
içinde. Bir de tüfekleri asılı boyunlarında. Bir aşağı, bir yukarı… Böyle bir
acımayla yaklaşmak istedim yanlarına. Kalktım, doğruldum yerimden. Soluklanıp
iyice bir yarenlik yapacam. Şu bu, falan filan… Tam o sıra biri düdük çaldı.
Kumsal tarafına doğru üfledi. Öteki seslendi.

 -Heyyyy…
Hemşerim, gel buraya.

 Deniz kıyısında
dolaşan birini çağırdılar. Baktım karşıdan. Aa… aaa, bu bizim kasabanın baş
tüccarı Durmuş Mercan. Ağır ağır sokuldu yanlarına. Breh anasını, içimden bir
aferin çektim bu Durmuş Mercan’a. Öyle ya başkaları gibi soyunmamış. Olmamış
bir zemheri zürafası. Sırtında fanilası. Kıçında topuklarına kadar beyaz iç
donları vardı. Tamam dedim, bu da bizden. Ben böyle düşünürken, jandarma eri
seslendi.

-Bu kıyafetle denize giremezsin hemşerim.

 -Neden?

 -Vali Paşa böyle
emretti. Denize girmek için deniz donun olacak.

Eğdim başımı yere. Vay anasını be. Ne günlere kaldık
yahu. Durmuş Mercan emir emirdir dedi. Döndü geri. El etti binlerine. Toplandı
başına bir sürü çoluk çocuk, karı kız, kızan… Baktım şöyle bir geriden Mercan
Bey’in kızlarının hepsinin de ayaklarında deniz donları vardı. Bak sen kodoşa
bir kere be. Kendini örtmüş kapamış öte tarafta gene ne halt etmeye kalkmış…
Ne dünya be, ne dünya. Uçkuru kördüğüm olmuş bir dünya… Günahtan korkarım ya…
Dur bakalım bunlar kızları değil galiba
dedim. Yürüdüm, omuz verdim kumsala doğru. İşin enini boyunu, ta ki kökenine
kadar anlayacam. Haydi arkamdan bir düdük sesi. Döndüm baktım. Bu kere hanaydı
bu. Gördün mü işi. Demek bu kumsalda ne yana dönersen dön herhalde bir kere
düdüklenecen. El etti jandarma. Ne halt edecen. Topuklandım geri. Geldim
önlerine.

 -Ne var? Bir şey
mi?

-Bi de seninle mi uğraşalım ulan, hadi işine.

 -Yok benim işim.

-Ulaaaa, emme de çattık ha.

Düdüğü çalan, çıkardı ağzından. Yakaladı yakamdan. Sarstı
şöyle bir. Dünyamı şaşırdım.

 -Yasak, yasaktır
sen askerlik yapmadın mı la?

 -Yaptım ama, nedir
yasak anlamadım.

-Elbiseyle kıyıda dolaşmak yasak lan, yasak işte, dedi.

Boynum kıvrıldı düştü yere. Yumruk kadar bir yüreciğim
varidi. Olur olmaz yerlerde daralındı. Oldu jandarmalar karşısında bir manda
yüreği gibi. Sıkıysa hadi daralmış yüreğinle çıkış bakalım. Çıt yok bende.

***

Hay anasını be, iyice bir acındım halime. Tam bir faka
düşmüş sıçan gibiydim. Orası yasak, burası yasak. Bir solukta geldim Necmi’nin
gazinosuna. Nerde deminki tenhalık, nerde şimdiki kalabalık. Bütün iskemleler
dolmuş baştan aşa. Hepsi de aynı tarafa dönmüş sırtını. Daha bir meraklandım. ‘Selamınaleyküm,’ dedim. Hay demez
olaydım. Bir tabur adamdan bir Allah’ın kulu çıkıp da cevaplamadı, almadı
selamımı be yahu. Süsecek danalar gibi baktılar yüzüme. Eh, bu kadarla bitse
gene de iyi. Çekil bir köşeceze. Çöreklen yere. Tamam. Ama nerdeee… Kolunda
kırmızı bir şerit sarılı, kocaman bıyıklı, saçları omuzlarına kadar sallantılı
gençten bir adam fırladı yerinden. Dikildi önüme.

-Kimi arıyorsun? Dedi.

-Hiççç..

-Kim… Kim…

 -Hay Allah belanı.
Bak şimdi işe. Kimi arıyacam be.

-Yok bir aradığım. 
Dedim.

 -Eeeee? Kollarını
beline bağladı, öyle bir duruşu bakışı vardı… Diliyle değil elbet…
Gözleriyle… Ta derinden b

Gazın Değeri Trilyon Dolar mı?

Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan Karadeniz’de bulunan toplam
doğalgaz rezervinin
710 milyon metreküpe ulaştığını ve bunun değerinin 1
trilyon dolar olduğunu
söyledi.

Bu bilginin “yanlış” olduğunu söyleyenler hemen yaylım
ateşine tutuldular. “Siz ülkenizi sevmiyorsunuz” suçlamasına maruz
kaldılar.

Oysa böyle teknik olayların yararı veya zararı rakamsal olarak
hesaplanabilir. Bu rakamlar da tartışılmaz bir gerçeği ortaya koyar.

Ortada açık bir hesap hatası var. Öncelikle rezervin tamamının
kullanılması imkânsız.
Uluslararası yayınlarda bu alandan 100 Milyar
metreküp
gaz çıkarılacağı yazılmakta imiş. Bunun değeri Botaş’ın
konutlara satış fiyatıyla hesaplanırsa 22 Milyar dolar ediyor.

Ama rezervin hepsi çıkarılabilse bile 710 Milyon metreküp gazın
piyasa değeri 150 Milyar dolar mertebesinde.

Cumhurbaşkanına böyle hatalı bir hesap verildiyse ve
Cumhurbaşkanı aldatıldıysa O’na bu bilgiyi verenlerin niyeti veya kalitesi
sorgulanmalı.

Yok olmaz ya, teorik olarak, ikinci ihtimal Cumhurbaşkanının
kendisine verilen bilgiyi bilerek abartmış ve gazın değerini “1 trilyon dolar” olarak
kamuoyuna duyurmuş olmasıdır.

Bulunduğu söylenen gaz rezervinin tamamı kullanılabilse,
Türkiye’nin 10-12 yıllık ihtiyacını karşılar. Halen yılda 13-15 milyar
dolarlık doğalgaz alıyoruz.

Netice 150 Milyar dolar da az bir para değil. 1 Trilyon dolar
diye manşetlerden duyurulmasına gerek yoktu.

**************************

İlk Hesap: Kârlı Değil

Şimdi böylesine teknik ve rakamlarla konuşulması gereken bir
konuyu bile sloganlar üzerinden tartışıyor olmamız gerçekten üzücü.

Fatih Altaylı gerçek bir gazetecinin yapması gerekeni
yaptı ve iki farklı görüşteki uzmandan aldığı bilgileri Habertürk’teki
köşesinde yazdı.

İlk değerlendirmeyi yapan konunun uzmanı Ali Arif Aktürk uluslararası
yayınlarda yazılan bilgileri esas almış.
 

Buna göre bu sahada 2024 yılında başlayacak doğalgaz ticari
üretimi 2025-2030 yılları arasında en verimli haline gelip günde 10 milyon
metreküpe ulaşacak. 2031 yılından itibaren verim düşmeye başlayacak 2057’ye
kadar
üretim azalarak devam edecek. Bu yıla kadar çıkarılacak toplam
doğalgaz miktarı yaklaşık 100 milyar metreküp olacak.

Karada kurulmakta olan Gaz İşleme Tesisinin günlük
kapasitesinin 10 milyon metreküp
olması bu bilgiyi doğruluyor. Demek ki Karadeniz’den
çıkarılacak olan doğalgazın kıyıya bağlanacağı noktada yapılan tesisten yılda en
fazla 3 milyar 650 milyon metreküp doğalgaz alınabilecek.

Uzman neden uluslararası yayınları esas alıyor?

Sorunun cevabı şu: Karadeniz’de bu alandaki gerçek rezervin ne
kadar olduğu ile ilgili olarak yabancı uzman kuruluşa hazırlatılan rapor
açıklanmıyor. Dahası Derin denizin altındaki 3 bin metrelik kuyulardan
çıkarılacak olan doğalgazın çıkarılması ve karaya taşınması konusunda ihale
yapılmadan yabancı bir konsorsiyum ile anlaşma yapıldı, şartları bilinmiyor.

Kuyuların açılması, gazın taşınması, kamulaştırma bedelleri ve
beklenmeyen giderler olarak 2057 yılına kadar toplam 4,5 milyar dolarlık
harcama yapılması bekleniyor. Bu durumda her bin metreküp doğalgazın maliyeti
450 dolar oluyor. Oysa bugün Botaş konutlara aynı miktarda doğalgazı 218 dolara
satıyor.

Yani bu hesaba göre çıkarılacak gazın maliyeti Botaş’ın
konutlara satış fiyatının 2 katı olacak.

Böyleyken bile dışa bağımlılığı azaltmak için gaz
çıkarılabilir. Ama çıkarılacak gazın tüketiciye ucuza verilmesi mümkün
olmaz.

**************************

Şimdiki Fiyatlarla Kârlı Olsa Bile…

Fatih Altaylı’ya ikinci değerlendirmeyi yapan uzman ise, şu
gerekçelerle, “bugünkü şartlar altında projenin fizibıl (yapılabilir) olduğunu”
söylemiş:

“Açıklanan rezerv 540 Milyar metreküptür, çıkarılabilir miktar 100
milyar metreküpten fazla olmalıdır. Botaş gazı 6,17 dolar/mmBTU’ya satıyor. 100
milyar metreküp gaz
6,17 USD/mmBTU’dan 22 milyar USD eder. 2 yıl
önce doğalgaz fiyatları 2-3 dolar civarında iken şimdi 6 dolar. Fiyat artışı
bu işi verimli ve doğru hale getirdi. Yarın fiyatlar tekrar düşerse. Hesap da
değişir.
Çıkarılabilir gaz miktarı arttıkça da hesap değişir.”

Projeyi bugünün fiyatlarıyla fizıbıl (yapılabilir) bulan uzman
bile gelirin 22 Milyar dolar, giderin ise baştan yapılacak yatırım
masrafları 6,5 Milyar dolar ve 35 yıllık işletme gideri kadar olduğunu
hesap etmiş. Yani bu uzmana göre de kâr olsa bile pek düşük bir rakam
olacak.

Hele hele 1 trilyon dolar gibi bir paraya kavuşacağımız tam bir
hayal.

Türkiye’nin dünyanın sayılı doğalgaz merkezlerinden biri olması da mevcut
verilerle gerçekçi değil.

“Bugün dünyanın en büyük doğalgaz rezervine sahip ülkesi olan Rusya’nın
bilinen rezervi 38 trilyon metreküp. İran 32 trilyon metreküp
rezervle
ikinci sırada. Üçüncü Katar’ın rezervi ise 25 trilyon metreküp.”

Dilerim daha büyük ve daha ucuz maliyetli rezervler bulunur da dünyanın
sayılı doğalgaz merkezlerinden biri olma ümidimiz gerçekleşir.

Ama şimdi abartmadan, makul ölçüde sevinelim. Seçim öncesi gaza
gelmeyelim.

Varlığı Okumak

     Hiçbir şey
bulunduğu yerde kendisi için yer almıyor. Mesela bir taş kendisi için değil,
binanın inşasında kendisine verilen görevi ifa etmesi için yerine konuyor.

     Bir ağaç da,
dikildiği yere, kendisi için dikilmiş değil, vereceği meyvalar için, ona
bakılıyor, sulanıyor.

     Nitekim
kendisinden beklenen meyvayı vermeyen ağacı keserler.

     Bir kelimedeki
harfler, kelimede kendileri için değil, bir mânâyı ifade etmek için o kelimede
yer alıyorlar. Öyleyse kelimelere; kelimeyi teşkil eden harfler adına değil;
bütününün ifade ettiği mânâyı harfî / harfin ve harflerin taşıdığı, bilinmesine
vesile olduğu mânâ hesabına bakmalıdır.

     Zaten Kur’ân ve
Hadis de, böyle bir bakışı yani okuyuşu istiyor bizlerden. Çünkü esere ustası
namına bakmak, yapanı açısından nazar etmek, yani bütün mes’ele, lâfız-mânâ
ilişkisini görmek; ona göre anlayışımıza yön vermektir.

     Her varlığa, her
maddeye, her mevcûda MÂNÂYI İSMİYLE yani o şey adına değil; MÂNÂYI HARFÎSİNİN
gösterdiği husus, yani o şeyden beklenen gaye ve hizmet noktai nazarından
bakmak asıl olmalı. Delâlet ettiği, gösterdiği veya göstereceği, işaret ettiği
ve edeceği hedefler zaviyesinden ona değer vermeli.

     Kısaca mânâyı
harfî; Allah’ın mâsivasına / kâinata O’nun / Yaratanın hesabına bakmakdır.

     Evet, kâinata /
evrene mânâyı ismiyle / sadece ona kendisi için bakmak hatalı ve yanlış bir
bakıştır. Çünkü her şeyin iki ciheti vardır. Bir cihetı Hakk’a / Yaratana,
öteki ciheti ise Halk’a / yaratılana, maddeye bakar.

     Evet asıl olan,
baktığımız her şeyde Hakk’a bakan yüzü görebilmektir. Çünkü ancak Hakk’a
yönelik yüzüne nazar etmekle; nimette Mün’imi / Nimet Vereni görebilir, san’ata
bakmakla  Sâni’i yani San’atla Yaratan
Allaha yol bulabilir, esbaba / sebeplere bakmakla da, Müessir-i Hakîki / asıl
tesir edici ve etkileyici olan Yüce Allahı fikredip düşünebiliriz.

     İşte bu bakış
Marifetullahtır. Allahı bulduran, bildiren, O’nu sevdiren ve O’nun istediği
gibi bir kul olmayı gerektiren bir bakıştır.  

     İşte bu bakış;
maddede mânâyı görmek, maddenin yaratılış sebebini anlamak, yaratılıştan
istenen-beklenen biliş ve anlayışı, derk ve idrak etmektir.

     Maddî bir vücud ve
bedenle dünyada var edilen insanın; var edilişinden nasıl bir mânâ çıkarmak
gerektiğini düşündüren bir bakıştır.

     Beğenilen bina
için mimarını, yapılan bir iş için yapanı, resim için ressamını, beste için
bestekârını öğer, tebrik ve tahsin ederiz. Çünkü her fiil fâilini, her san’at
san’atkârını gösterir.

     Yapılanın şahsında
yapanın övülmesi gerekir. Zaten yapan da, bilinmesi ve övülmesi için eserini
ortaya koymuştur.

     Kâinat da, bir
kitap olduğuna göre, bütün cemadat / cansızlar, bütün nebatat / bitkiler, bütün
hayvanat / hayvanlar ve tüm insanlar; kâinat kitabındaki harfler, kelimeler,
cümle ve satırlar hükmündedir. Okunmalarından çıkarılacak olan mânâlar; onlara
mânâyı harfî ile bakmanın; yani kendileri adına değil de, Yaratanın hesabına /
mânâyı harfî adına bakmanın bir netice ve sonucudurlar.

     Evet, câmidat,
nebatat, hayvanat ve insanlar olarak tabiatta yer alan tüm mevcudat; aslında,
bu isimlerle tecelli eden, yansıyan ve görülenler; Allahın isim ve
sıfatlarından başka bir şey olmayıp, onların taşa toprağa bürünerek
görünmelerinden ibarettir.

    Tıpkı Yunus’un “Ete
kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” demesi gibi.

    Fakat hemen
hatırlayalım ki, aynalar menba / kaynak değil mazhardırlar; o şeylerin zuhur
ettiği yerlerdir. Aslın kendisi değil, aslın yansıdığı perde ve ekranlardır.

     Elbette ekran
görülenlerin kaynağı değil, asıllarının aksettiği, tecelli ettiği yerlerdir.

     Evet, görülenler
aynadadırlar, fakat aynadan kaynaklı değillerdir.

     Çünkü aynalar
menba değil, mazhar yani ekrandırlar.

     Varlıklar da
mazhar olup, menba / kaynak değillerdir.

Seçim Ekonomisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan her seçim döneminden önce büyük
vaatler ve çılgın projelerle halkın karşısına çıkıyor, ustalıkla hazırlanmış
algı yöntemiyle taraftarlarını ikna etmeğe çalışıyor ve hakkını vermek lâzım bunda
da oldukça başarılı oluyor.

                Her
fırsatta cumhuriyetin kurucu iradesini eleştiren, yeri geldiğinde “İki Ayyaş”
sözüyle Atatürk ve İnönü’yü hedef tahtasına oturtan, iktidarları döneminden
öncesini “Eski Türkiye” olarak aşağılayan Erdoğan, yeri ve zamanı geldiğinde
de:

1923’te Mustafa
Kemal Atatürk’ün öncülüğünde devletimizin yönetim şeklini Cumhuriyet olarak
ilan eden bizim irademizdi. 27 Mayıs darbesi bize yapıldı, darağacına çekilen
de bizim irademizdi. 12 Mart muhtırası bize verildi.  12 Eylül darbesi bizi hedef aldı.  28 Şubat’ta milletin inancını boğmaya
kalkıştılar.  Her darbede hapse düşen, zulüm
gören, acı çeken biz olduk. Varlığımıza, birliğimize, dirliğimize, refahımıza,
huzurumuza kastettiler.  Yılmadık,
yıkılmadık.  Mücadeleden bir adım geri
durmadık.  Erdem, irade ve cesaretle
Türkiye’yi şahlandırdık
” cümlelerini hiç çekinmeden kullanmakta oldukça
mahir görünüyor.

Seçim Öncesi Buluşlar:

                2007
seçimleri öncesinde Trakya ve Tuz Gölünde doğalgaz, Manisa’da petrol bulunduğu
ilan edilmişti. Ancak o gün bu gündür bulunan doğalgazın ve petrolün adı sanı
anılmıyor.

                Yine 2014
seçimleri öncesinde Diyarbakır’da “Türkiye’nin 40 yıl ihtiyacını karşılayacak
kadar” kayagazı bulunduğu duyurulmuştu. Bulunan bu kayagazının akıbetinin ne
olduğu halâ belli değil.

                Kanal
İstanbul projesi açıklanmadan aylar önce yandaş medya tarafından: “Erdoğan’ın
öyle bir çılgın projesi var ki, açıklandığında Türkiye de yer yerinden
oynayacak.” Propagandası yapılıyordu. 27 Nisan 2011 yılında bizzat başbakan
Erdoğan tarafından Açıklandığında gerçekten günlerce her akşam TV’lerde Kanal
İstanbul projesi tartışılıyor ve son bir yıla kadar bu tartışma sürdürülüyordu.

                Neyse
duyduk ki 19 Ağustos 2022 tarihinde mahkemeden açıklanan karara göre Kanal
İstanbul projesinin imar planları iptal edilmiş.

                Şimdi
ise önümüzdeki seçimlere hazırlanmak için üst üste hamleler yapılıyor. Söylenenler
doğruysa, Gabar Dağında 250 Milyar Doların üzerinde petrol rezervinin bulunduğu
haberleri veriliyor.

                Ağustos
2020’de Sakarya sahasında 320 milyar, Ekim 2020’de yine Sakarya sahasında 85
milyar, Haziran 2021’de Amasra kuyusunda 135 milyar metreküp rezerv bulunduğu sürekli
şekilde yurt içinde duyuruluyor tartışılıyor ancak, Toplam 540 milyar
metreküplük doğalgaz rezervi henüz uluslararası raporlarda yayımlanmadı. Yani
bulunduğu iddiasında bulunulan doğal gazın doğruluğu dahi tartışma konusu.

                Diyelim
ki bu gazlar gerçekten bulundu ise her şeyimizin yerli ve milliliği ile övünen hükümet,
üç bin metrelik kuyulardan çıkarılacak doğalgazın karaya taşınması işini neden
yabancı Kanadalı Schulumberger konsorsiyumuna verdi, devlet bu işi kendi
imkânları ile yapamaz mıydı veya Türkiye de bu işi yapacak başka şirketler yok
muydu?

                Kafa
karıştıran diğer bir soru ise: Doğalgaz ve enerji sektörü ile ilgili yayınlarda
Sakarya Gaz Sahası’nın 2024 yılında ticari üretime geçebileceği açıkça
yazılırken biz Mart ayında evlerimizde hangi yerli doğalgazı kullanacağız?

Patron Çıldırdı!

 

                Bazı
dükkân ve mağazaların camlarındaki reklam afişleri görürsünüz “Patron
Çıldırdı!” 2022 Yılının son günlerinde müjde üzerine müjde açıklayan
Cumhurbaşkanı Karadeniz de bulunan doğalgaz müjdesinden sonra uzun zamandır
beklenen ancak muhalefetin ısrarlı bir şekilde dile getirdiği EYT Emeklilikte
Yaşa Takılanların isteği de 2023 bütçesinde pay ayrılmamasına rağmen ek bütçe
yapılarak kabul edilmiş oldu.

                Yetmedi…
müjdeli haberler zinciri gelmeğe devam ediyor. Sanayicinin tükettiği elektriğe fiyat
indirimi ve çalışanların vergilerinde indirim gibi peş peşe yapılan açıklamaların
devamı geleceğe benziyor.

Devletin madem böyle imkânları vardı 20 yıldır neden
kullanmadığı sorusu ister istemez insanın aklına takılıyor.

                Sağlıklı
kalın.