22.3 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 266

Kadın Yazısı

Dünyada ve Türkiye’de Kadın Sorunu, Aslında Erkeklerin
Sorunu

(dikkat, aşağıdaki yıl miktarları, çeşitli kaynaklarda
belirtilmiş farklı yılların ortalamasıdır.)

İnsanoğlu, aşağı barbarlık konağında yaklaşık iki yüz elli
bin yıl yıl boyunca, ana belli, baba belirsiz, 

bu nedenle ana soy kütüğü geçerli olarak “ana erkil” toplum
konağında yaşamış.

Yani kadınlar; erkek milletini güzel güzel yönetirken,
insanoğlu, yirmi otuz bin yıl öncesinde, 

sürü hayvanlarını beslemek için giriştiği tarımcılığı,
kendini beslemek için evrimleştirmiş ve 

tarım toplumuna geçilmiş.

Kimi kabilelerin ambarları tahılla, ağılları hayvanla dolu
hale gelmiş. Yani stokçuluk başlamış.

Bundan yoksun kabileler, ya da dikkat Termodinamiğin temel
yaslarından birinin çok doğal etkisiyle,

daha az enerji harcayarak yaşamını dürdürmek isteyen kimi
kabileler, niye çalışıp didineyim arkadaş deyip,  

geleneksel avcılık ve toplayıcılık zihniyeti ile bu ürünleri
elde etmek için ürünce zengin kabilelere saldırmışlar ve 

SAVAŞLAR BAŞLAMIŞ.

Bu arada, insanın akli evrimi süreci sonunda, evrim
başlangıcında beş yüz gr olan beyni, bin beş yüz grama çıktığı için
zorunlu olarak kafatası da büyümüş. 

Doğum organları ve mekanizmasının (leğen kemiklerinin doğum
sırasında açılması vb) aynı oranda gelişmediği için (halen de aynı durum var) ve
ana karnındaki yavru, tam gelişirse, ana rahmini terk edemeyeceği için,
erken, yani prematüre, yani çok aciz ve uzun bir süre, ananın yakın
bakımına çok muhtaç doğmaya başlamış.

Alınlarına,  “nesli koruyup sürdüreceksin” görevi
yazılmış anne kadınlar, savaşlar sırasında mağaralara tıkılmaya
başlamışlar. Kalış o kalış bir daha çıkamamışlar.

Engels’in “Ailenin Özel Mülkiyetin Devletin Kökeni” adlı
yapıtında uzun uzun anlatılanları, 

bir çırpıda geçiyor ve sonunda “baba erkil” döneme
geçilmiştir, diyebiliyoruz.

Sonrasında kötülükler iki yolda ilerliyor.

Erkek, anaerkil dönem bir daha geri gelir korkusuyla, kadını
mağaradan çıkarmamak için elinden geleni yapıyor. Kültürel hamlelerle
kadını yerin dibine sokuyor. Örneğin eski Yunan da eşcinsellği olumlayan şöyle
bir anlayış gelişmiş.“ Bir erkek, sefil bir varlık olan kadına aşık olamaz, bir
erkek kendi gibi asil bir varlık olan bir erkeğe, aşık olabilirmiş ancak,
kadınlar sadece üremek için bir araç imiş”

Şu da var tabi ki. Erkeklerde, doğuran yani “yaradan” kadına
karşı bir rahim kıskançlığı var.

Bir de benim bir makinacı olarak şahsıma mahsus tezim
şöyle: 

Ben kadınların doğurma özellikleri nedeniyle, erkeklerden
çok daha üstün bir makina olduklarını, 

bu makinayı çalıştırmak için gerekli çok daha üstün bir
program ve yazılıma sahip olduklarını ve 

bu nedenle de erkeklerden çok daha zeki ve çözümleyici
olduklarını, erkeklerin de pekala bunun farkında olduklarını düşünüyorum. Yani
erkekler, iktidar elden giderse diye, niye korkmasın ki, bence çok haklılar.

Tüm topluma nizam intizam getirme amaçlı dinlerde bile,
kadını,(şahitlik, miras vb) 

ikinci sınıf bir insan olarak konumlamanın hikmeti neydi
acaba, ne korkuymuş yahu.

Bir yandan SAVAŞ, erkeği bir başka türlü şekillendirmiş ve
bu günlere gelmişiz.

Ordulaşan ve devletleşen milletlerin kitleler halinde
birbirlerini öldürmeleri siyasal ve yasal olarak da meşrulaşmış. Diğer
canlıların, kendi türlerine yapmadığı şekilde, insanların birbirlerini kitleler
halinde öldürmelerini akıllarına sığdırmaları, bunun akılda normalleşmesi,
evrimleşmiş, akıllı ama doğal bir canlı olmaktan çıkıp, akıllarının başka bir
evrime sürüklenmesi, insan olmaktan çıkıp geriye doğru artık başka bir
canlıya da değil, artık doğa dışı başka bir yaratığa dönüşmesidir. İnsanın
kirlenmesinin doruk noktasıdır.

Tabi ki esasen erkek milleti, bundan en büyük oranda
nasibini almış.

Erkek bütün bu süreçte, mülkiyeti ve siyaseti de ele
geçirmiş, kadını da mülkü gibi görmeye başlamış, 

üstelik dini taassup altındaki toplumlarda, kadına cehennem
hayatı yaşatmaya başlamış ve kadına iyice yabancılaşmış. Doğal cinsel hazdan
iyice uzaklaşıp eşit ilişkide iktidarsızlaşmış,

Bu nedenle küçük çocuklara yönelmiş.

Türkiye’mizde de durum vahim. Hem dini bir reform olarak
Büyük Ata’mızın laiklik ilkesinin sürdürülememiş olması ve gerici bir
toplum içine düşmemizin sancılı etkileri, hem de yaygın sanayileşemediğimiz
için kadınların büyük oranda özgür işçiler olamaması, 

tersine feodal yapının tam olarak çözülememiş olması, bunun
gelenek görenek ve etkileri, 

kadının durumunu daha da ağırlaştırmış. 

İşte bu koşullarda; bir toplum (aile, mahalle, köy, kasaba,
şehir, ülke, dünya) yaratığı olarak şekillenen bir erkek, daha kundaktan
itibaren kadına bakışında edinilmiş yargılarla yetişmeye başlamış.

Türkiye’nin herhangi bir yerinde, bir minik erkek toplum
yaratığının gözünde anne, evin, abla bile olsa kız kardeş ise, evin ve
kendisinin hizmetçisidir. 

Başka bir yerde Töre cinayetlerini görüyor ya da okuyor
minik erkek toplum yaratığımız. 

Ailesi bir garip kız çocuğumuza diyor ki; “sen bizim namusumuzu
kirlettin, git kendini köprüden aşağıya at, öldür ve bu suça bizi
bulaştırma” Ve garibim kız çocuğumuz da, bir toplum yaratığı olarak kuzu
kuzu kendini köprüden aşağıya atıyor.

Diyelim ki, İstanbul’da beş yüz bin hayat kadını, gece
eğlence hayatı emekçileri var. 

Bunların hepsinin birer dostu vardır mutlaka. Bütün gün
kahvede okey oynamaktan başka hiç bir becerisi olmayan öküzlerdir
bunlar. Ve bu kadınlar, kazançlarının önemli bir bölümünü bu öküzlere
haraç olarak yedirirler. Çok zor şartlarda kazandıkları paraları bu
öküzlere yedirmek, o kadar basit mi, kolay mı. 

Yani birebir olsalar bunu yaparlar mı, asla yapmazlar,
dövüşürler olanca güçleriyle. 

Ama yapamazlar, çünkü bire bir değiller ki. O öküzlerin
arkasında koskoca bir toplumsal şiddet örgütlenmesi var. Aile, mahalle,
karakol, devlet vb. İşte bizim minik erkek toplum yaratığımız, bu çok normal
vakaları duya duya öğreniyor yetişiyor, şekilleniyor.

Ve kocasıyla çok mutsuz, eziyet gören bir kadın da “baba
evine “niye ana evi değil?” asla dönemiyor ve bu öküzlere yollanıyor.

Bu feodal gelenek öyle bir şey ki, çok yakın bir
geçmişte, 

bizim bir sosyal-kültür derneğimizde bir bayan arkadaşımızın
anlattıkları üzerine şunlar döküldü ağzımdan birden bire. “Eğer, bir
erkek, güneydoğuda büyümüş, yetişmiş ve feodal geleneği almışsa, bu kişi,
isterse önemli bir yazar, şair, doktor, akademisyen, öğretmen vb
olsun, feodal öküzlüğü, içinde bir evliya gibi, uyanmak üzere yatıyordur”

Türkiye’mizde feodal geleneğin üstüne gelen yaşadığımız
taassup, kadın düşmanlığını had safhaya çıkarmış, ortam kadınlarımız için
cehenneme dönmeye, kadın cinayetleri geometrik bir hızla artmaya başlamış.

Bu arada asil hayvan dostlarımızdan bahsederek, ortamı biraz
yumuşatayım.

Çok yakın bir zamanda sosyal medyada bir video dolaşmaya başladı.

İki erkek aslan yakınlarında görülen bir dişi aslana, kendi
genlerini aktarma mücadelesi içinde, 

kanlı bir dövüş yapmaktan ziyade, birbirlerine elense
çekiyorlar. 

Sonunda birisi pes ediyor ve sırtını dönüp olay mahallinden
uzaklaşıyor. 

Kazanan aslan, rakibinin peşinden bakmıyor bile. 

Ne bir kin, ne bir düşmanlık, ne de kadim erkek kompleksi
sonucu, sen benim seçtiğim dişime nasıl göz koyarsın dayılanması, hiçbiri
yok. 

Kazanan aslan, sükûnet içinde dişi aslana doğru gidiyor.
Yani bu durumda biz insanlar, niye eşref i mahlukat oluyor muşuz, anlaşılır
gibi değil.

SONUÇ: Peki NE YAPMALI.

Bir KADIN DEVRİMİ GEREK. Kadınların yönettiği bir dünya
gerek. 

En azından kadınlar, yavrularını kolay kolay savaşa
göndermezler. Bu bile büyük bir kazanım olur.

Yani o zaman da, kadınların kurtuluşu, aynı zamanda
erkeklerin kurtuluşu olmuyor mu.

Peki NASIL YAPMALI. Hiçbir fikrim yok, ama
önce, KADIN öncüler olması gerektiğini biliyorum.

Ben bu öncüleri görebiliyorum.

Asıl mesele şu, sizler görebiliyor musunuz.

Millî ve Mânevî Hassasiyeti Olanların İyiye, Doğruya ve Güzele Açtığı Kapı: Şehir ve Kültür Dergisi

(Birinci Bölüm)

İlk Sayıdaki Künye Bilgileri

Dersaadet Kültür, Edebiyat, Dil, Sanat ve Tanıtım Platformu Derneği
Adına İmtiyaz Sâhibi ve Genel Yayın Yönetmeni: Mehmet Kâmil Berse

İcra Kurulu: Eyüp Ensari Ergin-Hüseyin Kansu 

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Yrd. Doç. Dr. Recep Çelik  

Editör: Mahmut Bıyıklı  

Reklam ve Halkla İlişkiler: Dr. Ali Mazak, Savaş Uğur, Dr. Mustafa
Avtepe

Fotoğraf: İsmail Yılmaz

Tashih: Hüseyin Movit 

Grafik Tasarım: GNG TANITIM Tic.
Ltd. Şti (Şule İlgüğ)

Teknoloji: A. Kemal Dinç

Kapak Minyatürü: Nusret Çolpan

Yayın Kurulu: Prof.
Dr. Hüsrev Subaşı, Pof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, Prof. Dr. Alirıza Abay, Prof.
Dr. Ahmet Turan Arslan, Prof. Dr. Ali Arslan, Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan,
Prof. Dr. Arzu Tozduman Terzi, Prof. Dr. Celal Erbay, Prof. Dr. Nurullah Genç,
Prof. Dr. Recep Toparlı, Doç. Dr. İbrahim Maraş, Doç. Dr. Önder Bayır, Yrd.
Doç. Dr. A. Hikmet Atan, Recep Garip, Yunus Emre Altuntaş, Şener Mete, Ekrem
Kaftan, Muzaffer Doğan, Şakir Kurtulmuş, Nurettin Durman.

Yönetim Kadrosunda Değişiklikler:

1-Editörler: 1-9. Sayılarda Mahmut Bıyıklı. 10-20. Sayılarda Fahri Tuna –
Giray Tarhanoğlu. 20-50. Sayılarda Edebiyat,
Târih
: Fahri Tuna – Medeniyet:
Yrd. Doç. Dr. Recep Çelik – Şehirler:
Yrd. Doç. Dr. Ali Mazak – Sanat, Kültür:
Giray Tarhanoğlu

 

2-Tashih: 1.-28. Sayılarda Hüseyin Movit, 29.-50. Sayılarda Hüseyin
Movit ve Ubeydullah Kısacık göreve devam ettiler.

3-Fotoğraf: 2.-30. Sayılarda Kâzım Zâim, Mustafa Cambaz, Erkan Çav,
Yunus Emre Altuntaş, Yaşar Şadoğlu, Mehmet Kâmil Berse, İsmail Yılmaz. 30.-50.
Sayılarda İsmail Yılmaz hâriç diğerleri devam etti.)

 

4-Reklam ve Halkla
İlişkiler:
1.-9. Sayılarda Dr. Ali Mazak, Savaş Uğur, Dr. Mustafa
Avtepe görev yaptı. Bu sayıdan itibâren aynı isimlerle Reklam olarak devam
etti.

 

5-Pazarlama ve
Halkla İlişkiler:
Bu görev 10. Sayıdan
itibaren ihdas edildi ve Atilla Demir ve bilâhare Ahmet Sayar 50. Sayıya kadar
devam ettiler.

 

6-Grafik Tasarım: 2. Sayıdan itibaren 50. Sayıya kadar Martı Ajansı Ltd. Şti.
Sorumluluğu Şule İlgüğ ve Gazanfer Kırımlı devam ettirdi.

 

7-Yayın Kurulu: 25. Sayıdan
itibaren 50. Sayıya kadar
Doç.
Dr. İbrahim Maraş, Yrd. Doç. Dr. A. Hikmet Atan, Prof. Dr. Hamit Er, Prof. Dr.
Hüseyin Yıldırım, Prof. Dr. Sıtkı Bilgin, Prof. Dr. Hamza Ateş, Doç Dr.
Muharrem Es, Yrd. Doç. Dr. Erkan Çav, Yaşar Dinçkal, Prof. Dr. Bekir Karlığa,
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, Doç. Dr. İbrahim Demir, Prof. Dr. Zekeriya Kurşun,
Doç. Dr. Ali Satan, Şener Mete, ayrıca iştirak etmişlerdir.

Dergi Ölçüleri
ve Sayfa Sayısı:

21
X 27 santim ölçülerinde, birinci hamur Iwory kâğıda basılı 96 sayfa ile yayın
hayatına giren Şehir ve Kültür Dergisi, 2018 yılı Eylül ayına ait 50. Sayısı
ile Bütün sayılar 96 sayfa olarak yayımlandı.

Derginin fiyatı: 29. Sayıya kadar 10,00 TL., 30.-41. Sayıları 15,00
TL. 42. Sayıdan itibaren 17,00 TL.  oldu.

Derginin İletişim Kanalları:

İskenderpaşa Mahallesi
Yeşiltepe Kuyruklu Sokak 6 / 1A Fâtih – İstanbul

Tel: 0.212 – 534 15 11 /
0.212 – 534 12 21 Belgegeçer: 0.212 – 534 15 27

e-posta:  info@dersaadet.org.tr / www.sehirvekultur.com.tr  / www.dersaadethaber.com

www.dersaadet.tv / www.videomakale.net  

Abone Servisi: 0.212-534 15 11

Fiyatı: 17,00
TL. (KDV dâhil)

Yıllık Abone:
İstanbul 180 TL, İstanbul Dışı 190 TL.

Banka Hesap Nu: Akbank Atikali
Şubesi

İBAN:
TR310004600028888000056479

Basıldığı
Yer:
Matsis
Matbaacılık Hizmetleri Ltd. Şti. / Tevfik Bey Mah. Dr. Ali Demir Cd. 51 Sefaköy
Tel: 0212 624 21 11

 

101 sayısı
Aralık 2022’de okuyucusu ile buluşan Şehir
ve Kültür Dergisi
’nin 1. sayısı Haziran 2014’te kültür hayatımıza
kazandırılmıştı.

100 sayı
boyunca dergide 25’ten fazla kalem ürünü yayınlanan yazarların isimleri: Şâkir
Diclehan (26), Fatma Derin (28), Neclâ Dursun (28), Şimşek Deniz (28), Serdar
Onar (29), Zekeriya Kurşun (32), Nermin Taylan (33), Şifânur Özçelik Şirin (34),
İbrâhim Başer (36), Mehmet Baş (38), Cem Eriş (39), Nidayi Sevim (44), Mustafa
Uçurum (48), Ahmet Nârinoğlu (49), Mehmet Kurtoğlu (50), Serdar Yakar (52), Sabri
Gültekin (56), Sâlih Doğan (59), Recep Garip (69), İsmâil Bingöl (70),
Abdülhâmit Avşar (72), Mehmet Cemal Çiftçigüzeli (74), Hüseyin Yürük (75), Mehmet
Mazak (80), H. Ömer Özden (81), Fahri Tuna (92), Muhsin İlyas Subaşı (95), Ersin
Nazif Güdoğan (96), Mehmet Nuri Yardım (98), Kâmil Uğurlu (178), Mehmet Kâmil
Berse (201).

***

Mehmet Kâmil Berse: Dergideki
yazılarından bâzılarının başlıkları: (S: Sayı, s: Sayfa)

Şehir ve
Kültür Dergisi’nin İmtiyaz Sâhibi ve Genel Yayın Yönetmeni sıfatıyla her
sayıda; birincisi ‘Bizden’ başlığı
altında, ikincisi ise sonraki sayfalarda ve daha ziyâde şehir ve kültür konularında
olmak üzere 2 yazı yazmaktadır. 35. sayıda 3 adet yazısı bulunmaktadır.  Yazılarından bâzılarının başlıkları:

*Kültürümüzün
İzinde Kazan: (S: 1, s: 12-17); *Dersaadet’in Şehitleri: (S: 02, s: 12-17);
*Kudüs: (S: 4, s: 14-20); *Dersaadet’te Ulema Semtleri (11 Bölüm): (S: 8, s:
12-13; S: 9, s: 12-17; S: 10, s: 16-21; S: 11, s: 16-19; S: 12, s: 10-13; S:
15, s:14-19; S: 16, s:8-11; S: 17, s: 8-11; S: 18, s: 16-21; S: 19, s: 28-31;
S: 21, 16,21); *Bizden: Vatan Sevgisi İmandandır: (S: 30, s: 1-1); *Dersaadette
Târihin Armağanı; Hanlar ve Ticâret : (S:
44, s: 14-17); *Dersaadetin en İhtişamlı Saraylarından Dram Yüklü İbrâhim Paşa
Sarayı: (S: 51, s: 08-11); *İstanbul Türkçesi En Güzel Burada Konuşulurdu: (S:
60, s: 20-23); Ayasofya-i Kebir Câmi-i Şerifi: (S: 72, s: 12-15); Haydarpaşa’da
Târih): (S: 79, s: 14-17); Dersaadette Şifahâneler 3 Bölüm. (S: 82, s: 12-15);
(S: 83, s: 12-15); (S. 84, s: 12-14); *Gaziantep ve İsimsiz Kahramanlar: (S: 88,
s: 10-11); *Kültür, Dâima ve Kesin Şekilde Millîdir: (S: 91, s: 01-01); *İstanbul’un
Yazlıkları ve Denizi; (S: 97, s: 14-17); *Yüz Bin Kitaplık Kütüphane, Yüzüncü
Sayısında Bir Dergi: (S: 100. s: 1-1)

*Mehmet Kâmil Berse: İstanbul’un Fâtih ilçesinde 1956
yılında doğdu. İstanbul İmam Hatip Okulu ve Bursa İTİA işletme bölümünden mezun
oldu. Yayıncılık, Reklamcılık, Gazetecilik, Dergicilik yaptı, yazarlıkla
beraber bu faaliyetlerine devam ediyor. Çok sayıda ülke ve şehir gezdi.
Gördüklerini hissettiklerini araştırarak yazdı, yazmaya devam ediyor.

Yeniden Doğuş,
Vahdet, Tahtakale, Beldemiz Gaziosmanpaşa, Adım, Genç Kalemler, Dil ve Edebiyat
dergilerinin sâhibi, genel yayın yönetmeni veya editörü olarak hizmet verdi.
Hâlen Şehir ve Kültür Dergisi’nin Sâhibi ve Genel Yayın Yönetmenidir.

Şehirlerimiz ve
kültürlerimiz ve medeniyetler üzerine ve özellikle İstanbul, Kırım, Kudüs
üzerine çok sayıda çalışmaları bulunmaktadır.

Yurt içinde ve yurt
dışında birçok konferans verdi, panellere katıldı, sempozyumlarda bildiri
sundu. İstanbul ile ilgili her hafta birçok mekânda ve okullarda konferans
vermektedir. 5 yıldır devam eden ‘İstanbul Şehrengizi’ başlığında bir sohbet
serisini kültür merkezlerinde devam ettirmektedir.

Hayatı boyunca Sivil
Toplum kuruluşlarında kurucu ve yöneticilik yaptı . Hâlen Dersaadet Kültür
Platformu Derneği ile Dünyâ Kırım Türkleri Derneği genel başkanlıklarını
yürütmektedir. Şehir ve Kültür dergisinde yazıları yayınlanmaktadır.

Kitapları;
Meraklısına İstanbul Seyahatnâmesi, İstanbul Şehrengizi, İsmail Bey Gaspıralı Dünyâsı,
Kırım Bizim Meselemiz, Dört Kıta Üç Okyanus, Cengiz Dağcı, Üç Çelebinin
Hikâyesi, Fâtih Süleymaniye Ulema Semtleri, İstanbul’a Metafizik bir yolculuk (Roman)
, Şehirler Kültürler Medeniyetler.

Mehmet Kâmil Berse
evli ve 2 çocuk babasıdır
.

Kâmil Uğurlu*’nun yazılarından
bâzılarının başlıkları:

*Segâh Vakti
(Şiir): (S: 1, s: 39-39); *Şehirlerin Ruhu, Mimarların Ufku: (S: 6, s: 8-11); *Taşkent:
(S: 14, s: 18-20); *Sarı Saltuk Sultan’ın Konakları: (S: 20, s: 38-43); *Bataklıkta
Biten Ak Zambak Helsinki: (S: 28, s: 08-11); *Osmanlı Mîmârîsi Katında Bir
Ekrem Hakkı Ayverdi: (S: 30, s: 12-15);  *Çevre
ve Şehircilik Bakanlığımıza Önerimizdir (3 Bölüm): (S: 42, s: 16-19, S: 43, s:
12-15, S: 44, s: 12-13); *Şiir: Yâdigâr: (S: 49, s: 23); *Hz. Fâtih’in Emâneti
Ulu Mâbed Ayasofya’ya Dâir Az Bilinen Gerçekler (2 bölüm); (S: 56, s: 12-15, S:
56, s: 12-15); Fergana’da Dinlenen Sâhâbeler: (S: 66, s: 12-15); *Cihana
Hükmeden Bir Emir ve Cihanın Yarısı Bir Şehir Isfahan ve Melikşah: (S: 78, s: 10-13);
*Semerkand’dan Buhara’ya Yol Gider: (S: 84, s: 10-11); *Fatma Sultan’ın Sarayı:
(S: 96, s: 10-12); *Şiir: Gemileri Beklerken            :
(S: 99, s: 11); *Hz. Pir ve Bozulan Gelenek: (S:             100, s: 16-18).

*Dr. Kâmil Uğurlu: 1942 yılında
Konya’nın Aladağ İlçesi’ne bağlı Hâdim Köyü’nde doğdu. Günümüzde Aladağ, Karaman
iline’, Hâdim ise ilçe olarak Konya’ya bağlıdır. Karaman’da ilköğretimini,
Konya’da da liseyi bitirdikten sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mimar
olarak mezun oldu. Ardından Türk mimarlık sanatı dalında doktor unvanı aldı. 10
yıl Konya Selçuk Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak
çalıştı. 2,5 yıl TOKİ Başkanlığı, 3 yıl başbakan müşâviri olarak vazife gördü.
2009-2014 döneminde Karaman Vilâyeti Belediye Başkanlığı yaptı.

Yayınlanmış
kitapları:  Eskişehir Şehrengizi:
Muhacirler ve Manavlar, Karaman Şehrengizi / ‘Karaman’a Hasretliğim’ / Konya’nın
Batısı Takkeli Bir Dağ: Konya Şehrengizi, Kahramanmaraş Şehrengizi: Bir Maraş
Güzellemesi, Kelebek Kanadındaki Hayatlar, Gölgeli Sokağın Şiirleri ve Orhun
Anıtları.

Mehmet Nuri Yardım*’ın yazılarından
bâzılarının başlıkları:

*Kerpiç
Evlerdeki Huzur: (S: 3, s: 88-89); *Şehirlerin İrfan Merkezleri; Eskader: (S:
8, s: 92-93); *Şâirlerde Vatan Kültürü: (S: 26, s: 92-96); *Destanları Yazılan
Şehir: Kerkük: (S: 39, s: 08-11); *Bir Dil Âlimi, Bir Gönül Adamı Kemal Eraslan:
(S: 46, s: 92-94); *Neşriyat Kalemizde Bir Akıncı Beyi: Erol Kılınç: (S: 55, s:
94-96); *Edebiyatımızın Parıldayan Yıldızı Emine Işınsu: (S: 63, s: 94-96); Bir
*Osmanlı Münevveri: Mehmet Genç: (S: 68, s: 94-96); *Gül Devşiren Yazar Râsim
Özdenören: (S: 73, s: 78-80) Fikir ve Kültür Dünyâmızın Çınarı Dr. Metin Eriş:
(S: 78, s: 78-79); Osmanlı İrfanından Bir Aksiseda: Belma Aksun: (S: 86, s: 78-80);
Milletimize Adanmış Bir Ömür: Râsim Cinisli: 92, s: 78-80); Örnek Kültür Târihçimiz
Oğuz Çetinoğlu: (S: 97, s: 80-82); Türkçemize Kol Kanat Geren İlim Adamı:
Mertol Tulum: (S: 100, s: 74-75).

*Mehmet
Nuri Yardım:
Edebiyat
Araştırmacısı, Gazeteci. 23 Nisan 1960 târihinde Siirt’de doğdu. İlk ve orta
öğrenimini tamamladıktan sonra 1980’de girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1985’te mezun oldu.

1979 yılında basın mesleğine
girdi. Yeni Asya, Doğuş, Tercüman, Türkiye, Hürriyet, Bizim Gazete, Haber Fâtih,
Orta Doğu, Yeniçağ ve Milat gazetelerinde çalıştı. Kültür sanat sayfaları
hazırladı, yazılar yazıp röportajlar yaptı. Türkiye Çocuk Dergisi’nin haber
müdürü oldu. Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda Yazı İşleri Müdürlüğü, bazı
yayınevlerinde musahhihlik, redaktörlük ve editörlük yaptı.

Kısa adı ESKADER olan
Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’ni kurdu ve uzun yıllar
başkanlığını yaptı.

1 Ocak 2017 târihinden
itibaren TRT İstanbul Şehir Radyosu’nda Haldun Hürel ile birlikte Pazar günleri
İstanbul Masalları’ isimli kültür
sanat programını sunuyor.

Pek çoğunun 3., 5. baskıları
yapılan 100’e yakın kitabı yayınlanmıştır.

 

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli*’nin yazılarından
bâzılarının başlıkları:

*Tuna Yokuş mu
Çıkıyor Ne? Bu Tuna Başka Tuna-Viyana: (12 Bölüm): (S: 30, s: 36-41, S: 31, s: 42-47),
S: 32, s: 26-29, S: 33, s: 26-31, S: 34, s: 50-53. S: 35, s: 30-35, S: 36, s: 26-29,
S: 37, s: 44-49, S: 38. S: 48-53, S: 39, s: 32-35, S: 40, s: 32-35, S: 41, s: 30-31);
*Tebessüm Etmeden, Mûsikî Bilmeden, Aşkı Yaşamadan, Şehirli Olamazsınız: (S:
50, s: 26-27); *İstanbul’un Kilidi: (S: 65, s: 36-38);  *Beş Şehir mi, Kaç Şehir mi? (S. 76, s: 36-38);
*İstiklal Marşı Yılı’nda Bir Muzdarip Anıt Adam: (S: 80, s: 34-36); İki
Özbekistan (Beş bölüm): (S: 96, s: 34-36, S: 97, s: 74-75, S: 98, s: 46-47, S:
99, s: 36-37, S:100, s: 78-79)

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: 1945 yılında Kilis’te dünyâya
geldi. İlk ve ortaokulu Kilis’te okudu. İstanbul Vefa Lisesi’ni bitirdi.
İstanbul İktisâdi ve Ticârî İlimler Akademisi Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler
Radyo-Televizyonculuk bölümünden mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus
Habip Burgiba Yabancı Diller Enstitüsünden sertifika aldı.

Yazarlığa ortaokul
talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı, Pırıltı sâhifesini yönetti.
İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci olarak Cağaloğlu’na adım
attı. Tercüman, Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür, Sebil, Millî Gençlik ve
İttihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir, musahhih, sâhife sekreteri,
yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı olarak görev yaptı. 32 yıl TRT
Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde ve Kahire temsilciliğinde hizmet
verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda haber müdürü oldu, ülkemizde ilk defa
TRT Telegün Teleteks haberciliğini başlattı.

Ankara’da Türkiye
Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu, yıllarca yönetiminde görev
aldı. Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif
Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt
içinde ve dışında çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi.
Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar
verdi, milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara
katılarak tebliğler sundu. İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesinde
‘metin çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca
ile Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi.
Yayınlanmış 23 eseri bulunuyor.

     MTTB Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy
ve İstiklal Marşı adlı çalışmaları yayınlanıyor.

İstanbul Şerifali’de
oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk
Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli
ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve Nil’in de dedesidir.  

Prof. Dr. Abdülhâmid Avşar*’ın yazılarından
bâzılarının başlıkları

*Semerkant’ın
Bağrında Türkiye Türkistan Buluşması: (S: 29, s: 24-27); *Makale: Vatan Nedir?
(S: 30, s: 06-07); *Karabağ’ın Çığlığı: (S: 32, s: 12-14); *Ah Kaşgar! Kadim
Şehir: (S: 33, s: 08-10)                                                                                                   
                                                                                                                                                                                                                                                                                *Unutulan Karahanlı
Başşehri Balasagun: (S: 35, s: 06-09);  *Anadolu’nun
Kapısı Malazgirt: (S: 38, s: 22-25); *Türkistanlılardan Osmanlıya Târihî
Kardeşlik: (S: 44, s: 06-10);  *Kırımda Beş Gün: (S: 46, s: 08-11); *Esret Adası
Nargin: (S: 62, s: 04-07); *Prizren’in Orta Yeri: Sûfî Sinan Paşa Câmii: (S:
64, s:04-07); *Coğrafyanın Ruhunu Yaşatan Şiir: ‘Güzel Türkistan Senge Ne
Boldu?’ (S: 99, s: 06-10).

Prof. Dr. Abdülhâmit Afşar; Çin işgalindeki
Doğu Türkistan’ın Yarkent şehrinde 1964 yılında doğdu. Televizyon programcısı
ve yazardır. Tataristan’dan Kazakistan ve Doğu Türkistan’a, Kırım’dan Kerkük’e
kadar uzanan Türk dünyâsının önemli şehirleri hakkında dikkate değer yazılar
yazmıştır.

                                                                               
(DEVAM EDECEK)                                                                                                                                                                                                                                                &

Zahid Bizi Tan eyleme

Değerli
okurlarım, hayatımın en zor yazısını yazıyorum desem yalan sayılmaz. Henüz
bıyığı bile terlememiş diye bir tabir vardır ya işte öyle.

            Henüz lise çağlarında düştük ülkü
denilen bir sevdanın peşine.

            Yolumuz çileli, meşakkatli bir yoldu
ama çok mutluyduk biz yürüdüğümüz bu yoldan. Çünkü esaret altında inleyen 150
Milyon Türkün kurtuluş davasını yüklenmiştik omuzlarımıza. Hedefimiz Turan’dı
Kızıl Elma’ydı.

            Derme çatma ocak binalarında sabahlara
kadar ülküdaşlar bir araya gelir, soba üzerinde kaynayan çay ve ekmeğe katık
ederdik zeytin ve peyniri.

            Yaşımızı,  cürmümüzü düşünmeden dert edinmiştik dünya
Türklüğünü kendimize. Sloganımız: “Ne Amerika, ne Rusya ne Çin her şey Türklük
için”di.

            5000 Bin ülküdaşımızı genç yaşlarında
kara toprağa şehit vermemize rağmen davaya inancımızdan zerre şüphe duymadan daha
da büyük bir azimle hedefe doğru yürüyorduk. 12 Eylül’ün karası bile kıramadı
bizim bu çelikleşmiş irademizi.

            Mamak zindanlarını, C5 işkence
hanelerini dahi ülkücünün çelikleşmiş iradesi, “Taş Medrese”ye çevirdi… Temel
sağlam, hedef belli, Lider kararlıydı.

            Ancak her canlının ölümü tadacağı
gibi zaman gelip çattığında Başbuğ Alpaslan Türkeş’in ölümü ülkücü camiada ve
MHP de büyük kırılmalara yol açtı.

            Sandalyelerin havada uçuştuğu, sivil
itaatsizliğin baş gösterdiği olaylı kongreden sonra pişmanlıklar, hayal
kırıklıkları ve kopuşlar kendini gösterdi.

            Kopuşlar derken genel merkeze
çöreklenmiş zihniyet, kendilerinden farklı düşünenleri çeşitli suçlamalarla
gözden düşürüp çemberin dışına itiyorlardı.

            Bugün Ülkü Ocakları başkanlığı veya
genel başkanlık yapmış isimlerin %80’i ülkü ocaklarından ve MHP den bilerek ve
kasten uzaklaştırılmışlardır.

            İşin tecellisine bakın ki, dışlanan
başkanlar, çelikleşmiş iradeleriyle hiçbir yola sapmadan fikirlerini muhafaza
ederken, esas kırılma 15 Temmuz 2016 dan sonra MHP de yaşanmıştır.

            Bu kadar kırılmanın arkasından gelen
büyük ŞOK! Sinan Ateş’in katledilmesi:

            Kısa süren Ülkü Ocakları Genel
Başkanlığından sonra üniversite de akademisyenliğe dönen Doç. Dr. Sinan Ateş,
Ülkü Ocaklarından ve MHP den asla kopmamış ve hatta İYİ Partinin kuruluşuna
dahi karşı çıkıp kurucuları eleştirmiş onca yanlışına rağmen MHP de kalmaya
devam etmişti.

            Kendisiyle şahsen karşılaşıp tanışmak
kısmet olmadı. 2017 yılı Kocaeli Kitap Fuarında Yeniçağ yazarlarından Sayın
Arslan Bulut’la konuşurken kitap standında ilgimi çeken:  “Hedef Turan” isimli bir kitap gördüm. Arslan
Bulut’a kitabın yazarını tanıyıp tanımadığını sorduğumda: kendisini çok iyi
yetiştirmiş bir ülkücü olduğunu söyledi. O gün kitaplarından birkaç tanesini gençlere
dağıtmak üzere aldım. Sinan Ateşi bugüne gelinceye kadar bütün tanışıklığım
buraya kadardı.

            Ancak öldürüldükten sonra 2019 da
Ülkü Ocakları genel başkanı, daha öncesinde Bursa Milletvekili İsmet
Büyükataman’a siyasi danışmanlık, Hacettepe üniversitesinde Doçent Doktor
olarak akademisyenlik yaptığını öğreniyoruz.

            Sinan Ateş, rahmeti-rahmana
kavuştuktan sonra Ankara’da kurşun kadar ağır ve derin bir sessizlik var.
İçişleri ve Adalet Bakanları, MHP Genel Merkezi, Ülkü Ocakları 12 yıl danışmanlığını
yaptığı İsmet Büyükataman’dan tek bir ses tek bir taziye yok…olacak şey değil.

            İşin en ağır tarafı da nedir bilir ‘misiniz:
“Ülkücü, kalleş dostu olacağına, düşmanının dahi mert olanını tercih ederdi.”
Sinan’ı uyuşturucu müptelası bir torbacıya öldürttüler ya yazıklar olsun!

Zahid Bizi Tan Eyleme

Hak İsmin Okur
Dilimiz

Sakın Efsane Söyleme

Hazret’e Varır
Yolumuz

 

Sayılmayız Parmağ İle

Tükenmeyiz Kırmağ İle

Taşramızdan Sormağ
İle

Kimse Bilmez
Ahvalimiz

                Öğreniyoruz
ki Sinan Başkana efsane bir suç isnat edeceklerdi. PKK’lı deseler olmaz üzerine
yapışmazdı, gerçi bu da yapışmadı ya FETÖ’cü dediler moda tabirle. Çünkü bu
mahallenin en büyük özelliği kendileri gibi düşünmeyenleri ya PKK veya FETÖ ile
suçlama alışkanlığı var.

                Sağlıklı
kalın!

Fikir Damlaları (6)

   – Kim kendini
yaratanı anlamak istemez ki? Evet, Allah’ı anlamak istiyoruz! Ama zatına yol
yok!

     Ancak isim ve
sıfatlarını bilmekle ve onların tecellisi, yansıması

     Ve müşahhas /
somut birer görünüşleri olan varlıkları görmekle bir derece anlamak mümkün.

     Tabii bu anlamaksa
şayet!

   – Aslında:

     Allahı anlamamak;
anlamanın ta kendisi ne kelime,

     Çünkü geçmez bu
konuda başka ne söylense elime!

   – Allah değil ama,
Allahtan olan ruhumuzu da baş gözüyle göremiyoruz!

     Bundan ötürü hâşâ
Allahı yok mu saymalıyız?

     Ruhu sadece ete
kemiğe bürünmüş olarak; onun libasını / giysisini görüyor;

     Zâtına asla
muttali olamıyor, bir anlam veremiyoruz! Bu durumda onu inkâr mı etmeliyiz?

     Evet, ruh Allahtan
olup, keyfiyetine ve nasıl oluştuğuna akıl sır erdiremiyoruz!

     Çünkü ruh; Allah
değil ama Allahtan. Allahın zâtına yol bulamadığımız gibi,

     Ruhun zatına, aslına
da yol yok! Mahiyeti meçhul diye varlığı malûm değil diyebilir miyiz?

  – Elektriğin de
bizzat kendisini göremiyor;

     Isı ve ışık olarak
tazahür ve zuhuruna şahit ve tanık olabiliyoruz.

     Buzdolabını,
çamaşır makinesini, bazı âletleri çalıştırdığını biliyor ve görüyoruz;

     Fakat kendisine ve
aslına yol bulamıyoruz.

     Mesela elektrik
taşıyan çıplak bir telde onu göremediğimiz gibi,

     Onu anlamak için,
tele dokunduğumuzda,

     Buna müsaade
etmiyerek elektrik akımına kapılıp bizi hayatımızdan etmesi an mes’elesi.

   – Demek ki, bir
şeyin mahiyetini, içyüzünü bilmemek; varlığını inkârını gerektirmiyor.

     Nitekim hepimiz
tahayyül ediyor / hayal kuruyor, tasavvur ediyor, taakkul ediyor / aklediyor,

     Tefekkür ediyor /
düşünüyoruz; fakat bunları nasıl gerçekleştirdiğimizin künhüne vakıf değiliz.

     Bu zaten bizce
mümkün ve olası değil!

   – Aslında bütün
bunları istediğimiz zaman yaratan Allah!

     Biz istiyor O
yaratıyor. Tabii cüz’-i irademizi kullandığımız

     Ve gereken alt
yapıları yerine getirdiğiz takdirde, Allah isterse isteğimizi yerine getiriyor.

     İsterse dedik,
çünkü Allahın bir şeyi yaratmasında, kaderin de,

     Bizim bilmediğimiz
dahli ve rolü var. Biz her zaman,

     Gerekenleri yerine
getirmekle mükellef ve yükümlüyüz.

     Neticenin
hakkımızda, hayır mı şer mi olduğunu ancak Allah bildiği için,

     Sonucu her hâl ü
kârda tabii karşılamalı, olumlu bulmalı, takdire rıza göstermeliyiz.

   – Ma’na / anlamak
kelimesini hepimiz biliriz.

     Bir yazıyı ilk
defada, anlaşılması zor ise, tekrar tekrar okuduktan sonra anlarız.

     Bir hususu,
üzerinde kafa yorduğumuz takdirde

     Ve üzerinde iyice
düşündüğümüz zaman, anlar hâle gelir; mânâsına ereriz.

     Gerekeni yaptıktan
sonra, Allah bizim anlamamızı sağlar.

     Anladım deriz.
Anladığımızı biliriz.

     Ama anlamanın
nasıl gerçekleştiğine akıl sır erdiremeyiz.

     Çünkü bize düşeni
yaptıktan sonra, neticeyi sağlamak;

     Ancak Allahın
anlamamızı yaratması ile mümkün olmuştur.

  – Çünkü ma’na /
anlamak kelimesi, inayet kelimesinden gelir.

     İnayet ise yardım
demektir.

     Yani gerekeni
yaptığımız zaman, Allah bize inayet / yardım ediyor ve anlamamızı sağlıyor.

     Nitekim
anladığımızı bilir, fakat nasıl anladığımızı anlayamayız.

  – Çünkü yaratmak,
oldurmak Allaha has ve sadece O’na münhasır / O’na ait

     İlahî bir sır ve
hususdur. Bunun için, ne kadar şükretsek azdır.

Bizmişiz Enayisi Bu Dünyanın!

Sarıkamış Anma Etkinlikleri Hakkında

Amacı;

Her yıl geleneksel olarak
düzenlenen Sarıkamış anma ve yürüyüş etkinliklerini zenginleştirmek, Vatanı için canını feda eden ecdadın
kahramanlıklarını daha fazla gündeme getirmekti.

Bu görev ve sorumluluk Sadece Sarıkamışlıların
değil hepimizin görevi idi, hepimizin borcu vardı, hem tabiat hem de düşmanla mücadele eden kahraman ecdada,

Bu güne kadar çoğunlukla Kars – Sarıkamış
ve bazı yakın illerin dernekleri görev edinmişti şühedaya vefa programlarını,

Bizler de katkı sağlamalı gelecek
nesillere aktarılması için farklı şeyler yapmalıyız denmiş ve yola bu niyetle çıkılmıştı.

Hedef,

Hedef ulaşılabildiği kadar fazla
sayıda öğrencinin, ergenlik çağında ki neslimizin yüreğine dokunmak, yöntemimiz
de çocuklarımızı toplumun dili olan
ozanlar ve şairler ile buluşturmak olmalıydı!

O ruhu gençlere aktaracak Aşk’a
sahip ozanlar ve şairler önceden bu projeye niyetlenen vatansever bir dernek tarafından belirlemişti.

Geriye kalan, bu konuya duyarlı
herkes ile bir araya gelmek, projenin maliyetini ve zahmetini işin içine belediyeleri katmadan biz bize bir şeyler
yapabilmekti.

İmece usulü!

Onlarca STK’yı aynı etkinlikte
başında Bir Belediye ve imkânları olmadan kervan yolda düzülür yöntemi ile akla
gelen herkese haber salarak bu şekil bir etkinlik plandı.

İlkti!

Riskti!

Herkese ulaşıldı elden
geldiğince.

Sonuç!

Sonuç çok güzel oldu. “herkes gördü o çocukların gözünde ki
ışıltıyı, yüzlerinde ki gururu ve hüznü”

Hem önceden planlanmış
etkinliklere destek olundu,

Hem de bir haftada 1000 den fazla
öğrencinin yüreğine dokunuldu.

Mesele sadece şehrin ileri
gelenleri ile bir şeyler yapmaktan ibaret olmamalıydı.

Mesele bazı kültürel sanatsal etkinliklerde
olduğu gibi başkanlarla plaketleşmek, protokol
oturma düzenleri, derneklerin logolarının yeri ve ölçüleri olmalıydı!

Zordu!

Hem çok öne çıkmamak, hem de
zahmetten geri kalmamak gerekiyordu.

Ama oldu.

Kimse nefis yapmadı, sen-ben

Sizin dernek-bizim yarışı dernek
olmadı.

Plaket teşekkür hiç yoktu, sadece
dua ve Hamd olsun bu günü de zararda kapatmadık duygusu vardı günün sonunda.

Herkes elinden geleni yaptı.

Mesele SARIKAMIŞ’tı.

KOCAELİ’ne yakıştı!

Bu şehir bu konuda da bir ilki
başardı.

STK’lar birliği diye bir isim
bulundu ve sadece bu birlikteliğin logosu kullanıldı.

Herkese teklif edildiği halde, selamlama
konuşması talep etmedi kimse sadece “yaşça
en büyük olan”
bir dernek başkanı temsil etmesine karar verildi oy birliği
ile.

Whatsapp üzerinden hızlıca bir
komisyon kuruldu, çünkü fazlaca vakit yoktu.

Temel böyle biraz da acemice
atıldı.

Ama bundan sonra ki yıllarda daha
organize daha geniş çaplı olacağı kesin. “Allah’ın
izniyle”

Sadece SARIKAMIŞ için değil,
ÇANAKKALE için İZMİR için ERZURUM için KARS için MUSUL-KERKÜK-AZERBAYCAN-KIRIM-BALKANLAR
için!

Tüm vatan için, Tüm Turan Coğrafyası için

Nerede birlik ve beraberlik
gerekiyorsa orada olmak için.

ALLAH RIZASI için.

***

Her şeyi belediyecilerden
beklememek lazım, zahmetini “maliyetini”
ne kadar üstlenirsek sevabı o kadar bizim olur dendi.

Öyle de oldu.

Proje kimindi, maliyetini kimler üstlendi
ve kimler iştirak etti bunların hiç önemi yok.

Yapılan Vatan-Millet içindi,
çocuklarımıza bir şeyler verebilmek,
şühedaya olan vefa borcumuzun bir kısmını ödeyebilmekti.

Her şey Allah rızası içindi.

Öyle ise, Allah herkesin niyetini
kabul etsin, harcanan para zaman ve emekler sevap hanelerine işlensin.

Allah bilsin yeter.

Ve inşallah böyle hayırlı birliktelikler de artarak devam etsin.

AMİN.

Selam ve dua ile.

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet İnbaşı İle

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Mehmet İnbaşı

İle Târih Sohbetinde; Osmanlı Cihan
Devleti’nin Sevk İskân Politikasını, Fetihlerin Kültür ve Siyâsî Sebeplerini
Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Cihan
Devleti’nde Fethedilen toprakların iskânı
konusu
hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlılar, yeni fethedilen yerlerin
güvenliğini sağlamak maksadıyla iyi hazırlanmış bir iskân yöntemi
kullanmışlardır. Başıboş göçebeler veya bir köyün ve kasabanın problemli halkı,
Osmanlı Devleti’nin uzak bir bölgesine kaydırılırdı. Fetihlerin devam ettiği
ilk yıllarda Osmanlılar, Anadolu’nun her tarafından akın akın kendi
topraklarına gelen Müslüman Türk halkın, Balkanlara gönüllü göçünü sürekli
teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını yerleştirme maksadının yanı sıra, askerî ve mâlî
şartlarda, bu iskân politikasını mecbûrî kılıyordu. Ordunun büyük bir kısmını
azab (*) ve yaya adlarıyla, şehirlerden ve köylerden askere alınan
Türklerin oluşturduğu Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, Türk nüfusun askerî
açıdan büyük bir önem taşıdığı muhakkaktır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın iskân
politikası ile ilgili bilgilere kayıtlarda rastlayabiliyor muyuz?

İnbaşı: Süleyman Paşa’nın (*) Gelibolu’ya yerleşmesinden
sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek maksadıyla Anadolu’dan
Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir. Bununla ilgili olarak
kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt bulunmaktadır. Bu
kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de; (*)

Gaziler geçdi kâfir mülküne hoş

 Nice
kâfir sarayı etdiler boş

Çün Rumiline geçdi Müsülmân…

Atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletinle himmetinle Rum ili
feth olunmağa sebeb olundı. Kâfirler gayet zebundur, imdî şöyle malum ola kim,
bu tarafdan feth olunan hisarlara vilâyetlere ehl-i İslâmdan çok âdem gerekdir.
Bu feth olan hisarlar içün içine komağa ve hem yarar gaziler gönderin. Orhan
Gazi dahi kabul etdi. Vilâyetine göçer Arab evleri gelmiş idi. Anları sürdi
Rum-iline geçirdi. Birinci zaman Gelibolı nevâhisine sakin oldılar
…’ 

Şeklinde yer alan kayıtlardan
Süleyman Paşa’nın (*) iskân faaliyeti hakkında bilgi edinmek
mümkündür.

Benzer bilgiler diğer kaynaklarda
da yer almaktadır. Bunlardan Hadîdi’de;

‘…Bir iki gün içinde daşınub er

İki binden ziyade geçdi leşger, …

 Hem
alduk Rumeli’nin üç hisarın

Tekturtağı, Gelibolı diyarın,

Gaza içün bize leşger gerekdür.

 Hisarın
hıfzı içün er gerektür
…’

 Şeklinde manzum bir kayıt yer almaktadır.

Aynı şekilde Neşrî’de (*)
de;

‘…Süleyman Paşa (*)
Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletli
sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu. Küffarın gayrette
zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok âdem
gerek. Lütf edip yarar yoldaş gönderesiz dedi. Orhan Gazi dahî bu sözü işitip
ferahnak oldu. Karesi
(*)
vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı.
Anları Orhan Gazi sürüp, Rumiline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin
oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi
(*) vilâyetinin halkı dahi
gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazâya meşgul oldular
…’

Şeklinde yer alan kayıt,
Âşıkpaşazâde’nin (*) verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.

Diğer kaynaklardan Lutfi Paşa,
Anonim Tevârih-i Âl-i Osman ve Kâtib Çelebi’de de benzer bilgiler yer
almaktadır. Süleyman Paşa’nın (*) 1357’de vefatından hemen sonra da,
Rumeli’ye göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu
Süleyman (*) için Bolayır’da yaptırdığı imarete ait 1360 yılına ait
vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulduğu
görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti,
Anadolu’dan Rumeli’ye nüfus iskânı yaparken yerli halkın durumu ne idi?

İnbaşı: Osmanlı fetihleri devam ettiği sürece şehirler dışında
yaşayan Hıristiyan halk, Balkanların daha iç bölgelerine ve dağlık kesimlerine
doğru hareket etmişlerdir. Fütuhat sırasında köy ve kasabalarını terk ederek
başka bölgelere kaçanların yerlerine, Anadolu’dan büyük ölçüde Türkmen unsuru
nakledilmiştir. Bu göç harekâtı daha ziyade Bulgaristan’a doğru olmuştur. Köylü
nüfusunu ayrıntılı olarak veren mufassal tahrir defterlerinde (*),
Doğu Balkanlarda, Varna’dan Tuna’ya kadar uzanan bölgede Yörük köylerini, yerli
Hıristiyan Bulgar köylerinden ayırt etmek kolaydır. Her şeyden evvel aslı
Anadolulu olan Türk köylerinde, köy adları, baba-oğul adları, Müslüman-Türk
adlarıdır ve bu köyler, yerli Hıristiyan-Bulgar köylerine göre genellikle daha
ufak ve fakir köylerdir. Bulgar köylerinde birkaç Müslüman haneye
rastlanmaktadır. Bunların İslâmiyet’i yeni kabul eden yerli Bulgarlar olduğu, baba
adının Abdullah yazılması ile anlaşılmaktadır. Genel olarak Müslüman olan
Bulgarlar, yine kendi köylerinde yaşamaktadırlar. Türklerin bölgeye göçleri ve
yerleşmesi, Balkanların nüfus ve ekonomik şartları sebebiyle hızlı bir şekilde
gelişmiştir.

Çetinoğlu: İskân politikasının
iktisâdî boyutu düşünülüyor muydu?

İnbaşı: Osmanlı Devleti’nde devletin gelirlerini artırmak maksadıyla
ve eski bir idarecilik ananesinin tecrübelerine dayanan basit ve pratik
usullerle reayayı (*), en verimli sahalarda ve rasyonel bir şekilde
çalıştırmak maksadıyla yapılan tehcir (*) ve iskânların yanında,
yeni fethedilen harap bir memleketi şenlendirmek, askerî sevkıyatı ve erzak
tedarikini kolaylaştıracak şekilde, yollar boyunca köyler ve kasabalar kurarak
nakliyat ve seyahati teşkilâtlandırmak ve nihayet yabancı bir memlekette diğer
düşman unsurlar arasına yerleştirecek Türk ve Müslüman muhacirler ile, siyâsî
ve askerî emniyeti sağlamak gibi gayeler ile de, devletin sürgün usulüne sık
sık müracaat ettiği görülmektedir. Rumeli’nin iskânı hususunda alınmış olan
tedbirlerin içinde en dikkati çekeni, bu bölgeye daha ilk günlerden itibaren
külliyetli konar-göçer unsurların aktarılmış olmasıdır.

Çetinoğlu: İskân edilen nüfus
üzerinde devletin gözetimi söz konusu mudur?

İnbaşı: Osmanlılar, Balkanlara nakletmiş oldukları bu gruplarla,
yakından ilgilenmişlerdir. Eski Osmanlı kroniklerine (*) göre,
Süleyman Paşa (*) tarafından Gelibolu ve havalisine yerleştirilen
Türkmenler daha ziyâde Karesi (*) bölgesinden getirilmiştir.
Balkanlara adım atan Osmanlıların hızlı bir şekilde ilerlemesini kolaylaştıran
sebep, coğrafî olduğu kadar siyâsî olaylardı. Tuna vâdisi boyunca Osmanlıların
ilerlemesi kolay olmuş ve kısa sürede Eflak ve Moldovya’ya kadar fetihler
uzanmıştır. Bunun yanında Bizans’ın gücünü kaybetmesi, Bulgar kralları
arasındaki saltanat mücadelesi ve Duşan’ın ölümünden sonra Sırbistan’ın
Balkanlardaki nüfuzunu kaybetmesi gibi siyâsî olaylar, Osmanlı ilerlemesini
hızlandırmıştır.

Çetinoğlu: Fetihlerin yalnızca
askerî güçlerle gerçekleştirilmediği, başka etkenlerin bulunduğu iddialarını
değerlendirir misiniz?

İnbaşı: Balkan yarımadasındaki hâkimiyetin hızlı gelişmesinin
sosyal, kültürel ve siyâsî sebepleri vardır. Zira Osmanlı Devleti, Bizans ve
Haçlıların getirdiği feodal (*) toprak rejimi ortadan kaldırarak
araziyi mîri (*) esaslar dâhilinde işletmeye koymuştur. Ortodoks
halka geniş imtiyazlar tanımıştır. 16. asra kadar Balkan yarımadasındaki halkın
çoğunluğu gayr-i Müslim idi. Ama bu yapıya rağmen ideolojisi İslâm’dı ve İslâm
için savaşıyordu. Nitekim Balkanların Boşnak ve Arnavut gibi iki önemli grubu
15. Yüzyılın ikinci yarısında İslâm dinine geçtiler.

Çetinoğlu: Dinî faktörlerin rolü
oldu mu?

İnbaşı: Balkanların fethinden sonra bir tarafta doğu Müslüman ve
Grek Ortodoks dünyası, diğer tarafta batıda Katolik dünyası olmak üzere
aralarında çok güçlü bir rekabet vardı. 14. yüzyılın ikinci yarısından beri,
bilhassa bu bölgeleri kontrolleri altında tutan Katolik güçler, Osmanlı
yayılması ve yerli halk ile birleşip bütünleşmesi karşısında şaşkına döndüler.
Bu şartlara göre Balkan Hıristiyanlarının Osmanlılarla barışı ve yakınlaşması
politik bir durumu da ortaya çıkardı. İslâmî kurallara göre sadece
Müslümanların değil, Batı Hıristiyan dünyasının üç ana kolundan birisi olan
Ortodoksların da bu birlikte yer alması, Osmanlıların Avrupa’daki yayılmasında
etkili olmuştur. Fatih’in kendisini Ortodoksların hâmisi ilan etmesi ile bu
politika, daha da güç kazandı.

Çetinoğlu: Bosna’daki
Hıristiyanların özel bir durumu vardı…

İnbaşı: Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Üsküp’te (*)
Grek Ortodoks kilisesinin yanı sıra, Yahudiler ve Katolikler de bir arada
yaşamaktaydı. Nitekim Bosna’da bulunan Fransisken Papazlarına temel insan
haklarını veren ve onların Bulgaristan’da faaliyetine hoşgörü ile yaklaşan
Fatih Sultan Mehmed Han idi.

Çetinoğlu: Rumeli fetihleri,
Osmanlı gelişmesine nasıl tesir etti?

İnbaşı: Osmanlıların Avrupa’ya çok erken geçip yerleşmeleri, devlet
bünyesinin kuvvetlenmesinde büyük bir âmil oldu. Boş ve zengin topraklar bulup
buralarda yerleşmek maksadıyla birçok göçebe unsurlar, fakir köylüler,
Rumeli’nin zengin topraklarını elde etmek isteyen sipahiler, Orta Anadolu’dan
ve Karesi (*), Saruhan, Aydın ve Menteşe gibi sâhil beyliklerden
Trakya’ya geldiler. Böylece Osmanlı Devleti Rumeli’den aldığı güçle sürekli
kuvvetini artırdı.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın Rumeli’de
hızla yayılmasını sağlayan özel sebepler var mıydı?

İnbaşı: Osmanlı fetihlerinin Balkanlarda bu kadar hızlı
yayılmasının diğer bir sebebi de, bunun gerçekleşmesinde önemli rol oynayan tarîkat
şeyhleri ve halkla daha yakın temasta bulunan dervişlerin faaliyetleridir. Bu
dervişlerin rollerini üç noktada toplamak mümkündür:

1-Fetihteki rolleri; Bu insanlar
geçimlerini sağlamak için gönüllü olarak sefere katılıyorlardı. Bunlar Osmanlı
Beyliği’ne gelerek bey ile ilişki kurup yanlarındaki, bazen 50-60 bazen de
150-200 kişilik derviş gruplarıyla beraber Bizans topraklarında birtakım
fetihlere katılıyorlardı. Bunun en güzel örneklerinden birisi Geyikli Baba’dır.
(*)

2-Türkleştirme ve İslâmlaştırmada
etkin rol oynuyorlardı. Bu dervişler geçimlerini temin ederken yerleştikleri
yerlerde zâviyeler kuruyorlardı. Bu zâviyeler, ya kendileri tarafından veya
beyler tarafından yaptıkları fetihlere karşılık olmak üzere, toprakları
kendilerine vakfediliyor ve bu şekilde orada yerleşiyorlardı.

3-En önemli fonksiyonları ise,
Osmanlı hâkimiyetinin meşrulaştırılmasıdır. Bu insanlar maiyetlerindeki
dervişlerin dışında çok büyük kitlelere hitap ediyorlardı. Hatta Osmanlı yüksek
bürokrasisi, yüksek askerî erkânı içerisinde de bunların müritleri olan kişiler
vardı. Bu şeyh ve dervişler, Balkanlarda kurmuş oldukları zaviye ve tekkeler
vasıtasıyla bölgenin gayr-i Müslim halkını etkiliyor ve âdeta Osmanlı ordusunun
gelip bölgeyi fethetmesinden önce bir anlamda, halkı psikolojik olarak fethe hazır
hâle getiriyorlardı.  Bu zâviye şeyhleri,
dindeki müsamahalı tutumlarından dolayı Hıristiyanların daha kolayca ihtida (*)
etmelerini sağladıkları gibi, fetih hareketlerine de katılıyorlardı.

Çetinoğlu: Fetihler, Türk-İslâm
kültürünün yayılmasını sağladı mı?

İnbaşı: Osmanlılar tarafından iskâna tâbi tutulan Türkmenler,
Anadolu’dan Rumeli’ye dillerini ve kültürlerini de getirdiler. Bunların çoğu
yeni isimler altında, yeni köyler ve yerleşim birimleri kurdular. Bu yönüyle
Osmanlı fetihlerinin geçici macera ve çapulcu hareketi değil, kesin bir
yerleşme ve yurt tutma gayesini hedeflediği aşikârdır. Dolayısıyla Balkanların
fethi sırasında buradaki bazı muayyen bölgeler, yoğun bir göç ve iskân
hareketine sahne olmuş, kurulan iskân birimleri ile boşalmış topraklar
şenlendirilmiş ve işlenmeye başlanmıştır. Buralara iskân edilen Türkmenler,
zamanla buralarda han, hamam, köprü, medrese, zâviye (*), imaret (*),
tekke, cami ve mescit gibi Türk-İslâm eserleri inşa etmişler ve böylece
Balkanları bir Türk yurdu haline getirmişlerdir.

Sultan Birinci Murad’ı müteakiben
Yıldırım Bâyezid döneminde Rumeli’nin Türkleşmesi maksadıyla daha büyük ölçüde
Türkmen unsurun nakledildiği bilinmektedir. Bu nakil sırasında, devlet
tarafından kendilerine zengin topraklar verilmek, bütün akrabalarıyla göçecek
olanlara yurtluk (*), toprak, tımar (*) gibi imtiyazlar
tanınmak suretiyle muhaceret teşvik edilmiştir. Yıldırım Bâyezid devrine ait
ilk iskân kaydı 1400-1401 yıllarında tuz yasağına uymayan aşiretlerin
nakledilmesi ile ilgilidir. Bu hususta Âşıkpaşazâde’de; (*) ‘…Saruhan ilinin göçer halkı var idi. Menemen
ovasında kışlarlar idi. Ol iklimde duz yasağı varidi. Anlar ol yasağı kabul
etmezler idi. Bâyezid Han’a bildirdiler. Han dahi Ertugrıl’a haber gönderdi
kim. Ol göçer evleri her ne kadar var ise iyice düzene alasın. Yarar kullarına
ısmarlayasın. Filibe
(*)  yöresine gönderesin. Ertuğrıl dahi atasının
sözlerini kabul etdi. Ol göçer evlerü gönderdi. Geldi Filibe
(*)
 yöresine kondurdular. Şimdiki dem de Saruhan
Beğlü dedikleri anlardır. Paşa Yiğit Beğ
(*), o kavmin ulusu idi. Ol zamanda anlarun ile bile gelmiş idi.’
şeklinde bir kayıt vardır. Bu bölgeye yapılan iskân neticesinde, 1516 yılına
bir Tahrir Defterinde (*) merkezi Tatarpazarı olan nahiyenin Saruhan
Beyli adıyla kaydedilmesi, kuruluş aşamasında buraya yoğun bir Türk unsurunun
yerleştirilmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yıldırım Bâyezid, Rumeli’nin
Türkleşmesinde büyük gayret sarf etmiştir. Nitekim Üsküp (*) ile Niş
arasındaki araziye Müslüman Türkleri yerleştirmiştir. Timur’un Anadolu’yu
istilasından sonra da göçler yoğunlaşmış, fetret devri (*) sırasında
kuvvetli ve nüfuzlu Türk unsurlarını kendi yanlarına çekmek isteyen taraflar
vasıtasıyla da, Rumeli’ye Türkmenler sevk edilmişlerdir. 1397’de Mora’da Argos’un
fethinden sonra Anadolu’dan bir kısım Türkmen ve Tatar göçmenleri getirilerek
Üsküp (*) ve Teselya civarına yerleştirilmişlerdi. Rumeli’ye
nakledilenler arasında Tatarlar da bulunmaktaydı. Nitekim Kırım’da iktidar
mücadelesini kaybeden Aktav Han / Aktay Han, kendine tabi akraba ve kabilesi
ile Tuna’yı geçip Sultan Bâyezid’e iltica etmiş ve onun tarafından Filibe (*)
havalisine yerleştirilmişti. Speros Vryonis bunu ‘tipik bir askerî fetih, fakat sayıca oldukça fazla etnik bir göçebe
hareketi
’ olarak yorumlamaktadır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın sevk ve iskân
politikasının özelliklerinden söz eder misiniz?

İnbaşı: Osmanlıların Balkanlardaki faaliyetleri ile ilgili olarak,
meşhur târihçi Lorga’nın ‘şaşılacak kadar
hızlı tempolu
’ dediği ilerlemesine, o çağların en önemli sosyal
belirleyicisi olan din açısından bakılacak olursa, devletin topraklarında
Avrupa’ya nazaran tercih edilecek bir hoşgörünün bulunduğu görülebilir. Nitekim
Osmanlılara esir düşen Selanik başpiskoposu Grigorios Palamas, mektuplarında
bâzen kendi girişimi ile önde gelen devlet ve din damları ile yapmış olduğu
dinî tartışmaları anlatır. Bu tartışmalara hoşgörü ve uzlaşma havasının egemen
olduğu görülür. Kaynaklardan anlaşıldığına göre, 14. yüzyılın ortasından beri
Osmanlı Beyliği’nde hüküm süren atmosfer, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında
uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle elverişlidir ve Palamas tarafından resmedilen
ortamı da doğrulamaktadır. Nitekim Balkanlar’daki şehirleşme sürecinin temel
faktörünü, büyük Balkan târihçisi Konstantin Jirecek; ‘Osmanlı rejiminde, küçük Balkan devletleri arasındaki sınırlar kalkmış,
dolaşım ve ticaret kolaylaşmıştır
.’ şeklinde ifâde etmektedir. Osmanlının
kendi egemenlik iddiası dışında bu milletler için istediği ortak bir din, dil,
kültür iddiası olmamıştır. Eğer Balkanlarda Hıristiyan topluluklarda
İslâmlaşma, kültür bakımından Osmanlılaşma olmuş ise, bu süreç bir zorlama
yahut devlet politikası sonucu değildir. Bu hoşgörü, müellifler tarafından
istimâlet olarak isimlendirilmektedir.

Çetinoğlu: Fetihler yalnızca
kılıç zoru ile mi gerçekleştirildi?

İnbaşı: Osmanlı yayılışında kılıç kadar, belki ondan da ziyade
istimâlet politikası denilen bir uzlaştırıcı politika, temel bir faktör olarak
hesaba katılmalıdır.

Çetinoğlu: Konunun uzağında
olanlar için, ‘istimâlet politikası’ kavramının açılımını sizden öğrenebilir
miyiz?

İnbaşı: Osmanlı kaynaklarında siyâsî bir terim olarak kullanılan
istimâlet, kendine meylettirme, kendi tarafına kazanma anlamına gelir. Osmanlı
Sultanları bir memleketi kendi ülkelerine ilhak etmeden önce başlıca iki
yöntemle hareket ederlerdi. Bir taraftan uç dedikleri serhat bölgelerinden uç
beylerinin önderliğinde yapılan gazâ akınları ile hudut ötesi halkını
yıldırırlar, direnme gücünü kırarlar, sonra o devlet veya halkı istimâlet yoluyla
kendilerine yaklaştırırlardı. Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan ve
Yunanistan’da yerli askerî sınıftarı Osmanlıya sâdık kalmış olan unsurlar,
Osmanlı askerî kadrolarına alınır, onların fetih öncesi dönemde tasarruf
ettikleri pronia (*) ve baştinaları (*), Osmanlı
idaresince kendilerine tımar (*) 
olarak verilirdi. Böylece yerli askerî sınıf, Osmanlı hizmetine
alınırdı. Bu da istimâlet politikasının, idârece askerî sınıflara teşmili
anlamına gelirdi. Böylece fethedilmemiş yerlerin askerî sınıfları, bu gibi
garantilerle Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilirdi. Bu şekilde
Osmanlı askerî kadrolarına girmiş olan yerli elemanlar, birçok sancakta
Hıristiyan tımar (*) erleri olarak 15. yüzyıl tahrir defterlerinde (*)
sık sık rastlanmaktadır. Bundan başka Balkanlardaki Osmanlı egemenliğini kabul
etmiş olan topluluklar, madenci, tuzcu, derbendci (*), çeltikçi (*)
vb. gibi çeşitli görevleri de yapmaktaydılar.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın fetih ve
istimâlet politikasının çok başarılı olduğunu görüyoruz. Başarıda zirveye
ulaşılan dönem olarak hangi zaman dilimini göstermek doğru olur?

İnbaşı: Her dönemde başarılı idi. Bu fetih ve iskân politikası,
Sultan 2. Murad Han ve Fatih Sultan Mehmed Han döneminde de başarıyla devam
ettirilmiştir. 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Balkanlardaki Ortodoks
halk tam manasıyla Osmanlı teb’ası durumuna gelmiştir. Yine Fatih Sultan Mehmed
zamanında, Kastamonu ve Sinop’un fethinden sonra, İsfendiyaroğulları
Beyliği’nin başında bulunan İsmail Bey de, bütün cemaati ile birlikte Filibe (*)
havalisine iskân edilmişlerdir.

Çetinoğlu: Rumeli’deki iskân
politikası hangi târihe kadar devam etti?

İnbaşı: Rumeli’deki bu nüfus artışı, 16. yüzyılda da devam etmiş ve
yüzyılın başında 37.435 nefer daha bölgeye nakledilmiştir. 1520-1530 yılları
arasında Balkanlardaki 77.268 olan göçebe sayısı, 1570-1580 yıllarında % 51
artarak 116.219’a yükselmiştir.

17. yüzyıldan itibaren ise
savaşların uzaması ve devletin Balkanlardaki kontrolünün zayıflaması, iskân
edilmiş olan Türkmenlerin yüzyılın sonlarına doğru, bu defa tersine olarak,
iskân edildikleri bölgelerden ayrılmalarına, Balkanların doğusuna hareket
etmelerine sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Hocam, Balkanlar târihini
özetlediniz. Çok teşekkür ederim. Sonuç yerine kısa bir değerlendirme lütfeder
misiniz?

İnbaşı: 1352 yılında Rumeli’ye adım atan Osmanlılar, 20. yüzyıl
başlarına kadar, bu bölgede en etkin devlet olarak varlıklarını
sürdürmüşlerdir. Mübâdele Kanunu ile Balkanlara yerleştirilmiş olan
Türkmenlerin bir kısmı tekrar Anadolu’ya gelmişlerdir. Buna rağmen günümüzde
Makedonya, Arnavutluk, özellikle Bulgaristan ve Yunanistan’da pek çok
soydaşımız varlıklarını sürdürmektedirler.

RÖPORTAJDA
ADISGEÇEN KİŞİ, BÖLGE VE KAVRAMLAR HAKINDA ANSİKLOPEDİK KISA BİLGİLER:

Âşıkpaşazâde: 15. yüzyılda yaşamış Osmanlı târihçilerindendir.
1400 yılında Amasya’da doğdu. Asıl adı Ahmed Âşıkî’dir. Aşık Paşanın soyundan
geldiği için, Aşıkpaşazade ismiyle tanınmıştır. 1914 yılında kendi adı ile
anılan târihi yayınlanınca dikkatleri üzerine çekti.

azab: Osmanlı devletinde çoğunlukla garnizon
askeri olarak görev yapan askerî birimdir. Gönüllülerden oluşan yaya birliği
olarak savaşta ordunun en önünde yer alır.

baştina: özel maksatlarla kullanılan arazi.

çeltikçi: tarım işlerinde çalışanlar

derbendci: Selçuklu İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti
döneminde,  yol ve köprülerin bakım ve
onarımını yapan ve aynı zamanda bu yapıların güvenliğini sağlayan kişilere
verilen isimdir.

Fetret dönemi: Osmanlı ordusunun mağlubiyetiyle sonuçlanan
1402 yılındaki Ankara Savaşı ile başlayan ve 1413 yılına kadar devam eden
dönemdir. Yıldırım Beyazıd’ın beş oğlundan dördü arasındaki savaşlarla
geçmiş, Çelebi Mehmet galip gelerek Osmanlı Devleti’nin birliği yeniden
sağlandı.

feodal: Toprak mülkiyetine ve toprak kölesi emeğine
dayanan ekonomik düzen. Latince’de askerlik hizmetlerini yerine getirmek
şartıyla hükümdardan alınan toprak anlamına gelen feodum sözcüğünden
türetilmiştir. Türkçe’de feodalite yerine derebeylik sözcüğü kullanılsa da
batı feodalleriyle doğu derebeyleri arasında şüphesiz önemli farklar vardır.

Filibe: 600.000’e yaklaşan nüfusuyla Bulgaristan’ın
ikinci büyük şehridir.  Adını Makedonya
Kralı 2. Filip’ten alır.

Geyikli Baba: Hicri 674 yılında Hoy şehrinde doğdu..
Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Baba İlyas Horasânî’den ders aldı.
Geyikli Baba derviş gazilerle en uç bölgelere gitti, mücâhidlerle omuz omuza
fetihlere katıldı. Bursa’nın fethinde bulundu. Askerler babacan tavrından
dolayı onu ‘Baba’ diye andılar.
Bursa’nın fethinden sonra Uludağ eteklerinde bir dergâh kurdu ve burada  Ehl-i sünnet vel cemaat akaidini anlattı.

ihtida etmek: Doğru yola girmek, kurtuluşa ermek,
Müslüman olmak.

imâret: Fakirlere ve öğrencilere yemek veren hayır
kurumu.

Karesi Beyliği: Karesioğulları
veya Karasioğulları Beyliği
olarak da bilinir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin gerilemesinden sonra Oğuz
boyları tarafından Balıkesir-Çanakkale ve Bergama yöresinde kurulmuştur. Bu
yöredeki ilk Türk devletidir.

Karesi Beyliği,
komşusu olan Osmanoğulları Beyliği’nin genişlemesiyle bu beyliğe katılmıştır.
Böylece Osmanlı hâkimiyetine katılan ilk beylik olmuştur. İlerleyen
dönemlerde Osmanlı Devleti içinde bu bölgede Karesi Sancağı kurulmuştur.
Karesi beylerinin ve ileri gelen şahıslarının, Osmanoğullarının egemenliği
altına girmelerini takiben, Osmanlı Devleti’nin Rumeli topraklarında
yayılmasında büyük katkıları olmuştur. Balıkesir ili Türkiye Cumhuriyeti’nin
ilk yıllarına kadar idarî taksimatta Karesi ismini taşımıştır.

kronik: târih yazımında kullanılan bir sistem.

mîri: devlete ait olan arazi.

Milli Egemenliği Sıfırlama Yanlışı, Yeni Anayasa ve Türkiye’deki Meraklıları

Değerli okurlarım,

2023’ün ve takip eden yılların Türk
Milleti, Dünya Türklüğü ve İslam âlemi için hayırlı, başarılı ve huzurlu,
ihanetlerden uzak geçmesini dileyerek yeni yılınızı kutlarım. Bugün yaşadığımız
coğrafyayı bize vatan olarak bırakanları, başta Mustafa Kemal Atatürk ve emeği
geçmiş herkesi saygı ve rahmetle anarım.

            “Kapıdaki
Anayasa ve bazı sorunlar” başlıklı makaleme, anayasayı dönüştürücü, Türkiye’yi
tanınmaz hale getirici gayretlerin gündeme getirileceği bir zaman dilimine
ulaştık cümlesiyle başlamıştım. Yanılmamışım ve tahminlerim doğru çıktı. Demek
ki yakın geçmişteki yanlışlardan, tecrübelerden dersler çıkarılamamıştır.
Dışarısı nasıl bir Türkiye istiyorsa; bazıları bunda adeta bir hikmet vardır
diye peşlerinden gidiyor. Bir dönem Türkiye’yi etnik parsellere ayırıp daha iyi
bütünleşebileceğini iddia edenler vardı. Mesela derin ABD, CIA e ABD Rand
düşünce kuruluşlarından Graham Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabındaki
tavsiyelere kendilerini uymak mecburiyetinde hissedenler yine ortaya çıktı. Bu
zat Türkiye’yi o kadar çok seviyor ki! 15 Temmuz öncesi Büyük Ada’daki bir sır
toplantısında ortaya çıkmıştı. Ardından malum darbe ve işgal teşebbüsü oldu.
Fuller’in bize tavsiyelerini acaba ABD’de neden uygulamazlar da sık sık
Türkiye’ye yardıma koşarlar!? Neden ABD’de ana sütü gibi helal olan diller
fırlatılıp atılmış herkesin dili İngilizceye dönüştürülmüştür?

            Şimdi de
Deva Partisi vatandaşlık tanımını değiştirmek peşinde… Liderleri Cumhurbaşkanı
adaylığına beni seçerseniz en iyisini yaparım diyor. Çelişkiye bakın ki herkes
her işe ve makama kendi kendini uygun buluyor. Şimdi vatandaşlık tanımını
değiştirmeye soyunduklarına göre, yarın Türkiye’yi Anadolu Cumhuriyetleri
şekline de sokabilirler. Türk, Türk kimliği, TC bazılarını ne kadar da rahatsız
ediyormuş. Onlar rahatsız oldukça bizler çok mutlu oluyoruz. Malum HDP’nin
yanında ayrıca bir Deva Partisine ne gerek vardı? Herhalde yedeği olacak.

Efendim, herkesin ana dili ana sütü
gibi helalmiş, doğrudur ama ana sütünün helal değil de haram olduğun iddia eden
mi var? Eğitim dilinin gayet tabii Türkçe olması egemenliğin gereğidir. Önce
eğitim ile öğretim arasındaki farkı bilmeden bu kelimeleri kullanmayalım. Her
ciddi ve milli devlet vatandaşlarına milli dili öğretmek durumundadır. Mahalli
dilleri de bu okulları açanlar öğretir. Ödediğimiz vergilerle hem mahalli dil
öğretimine, hem de bu partilerin faaliyetleri için neden bütçeden para ayıralım
ki? Anayasanın ilk dört maddesini de içlerine sindirememişler. 66. madde bazı
Avrupa ülkelerinin örnek alması gereken maddedir. Herhangi bir biyolojik tasnif
ve sınırlama yapmadan Türk Milletine mensup olma şuurunu esas alıyor ve
vatandaşlık bağı ile bağlı olanları ayırmıyor tasnif etmiyor; kucaklıyor. Bu
maddeye karşı olanlar hem sözde ırkçılığa karşıyız derler, hem de etnik ve
biyolojik ayrıştırmayı esas alarak konuya yaklaşırlar. Kendisini Türk milletine
mensup sayan, Türk kültürünü yaşayan bir kişiye sen bizden değilsin deme
hakkımız yoktur. Daha ne istiyorsunuz?

Türkiye’de bazıları Türk’le başkaları
adına kavgalı olurdu. Bir ara ideolojileri gereği kızıl komünistler uğraşırdı;
sonra bu görevi milliliği reddeden yeşil komünistler ele aldı. Şimdi de
neo-liberal sağcılar ve solcular ittifakı var. FETÖ’nun çocukları arasında bu
dönekler epey yer tutuyor. Sağ-sol yine piyasada ama mücadelenin aslı,
Türkiye’den yana olanlarla yerli ve milli olmayanlar arasında… Yerli ve milli
olmayanlar; dıştan kumandalı, milli kimliksiz, vatansız ve devletsizliği
özleyen, kan kaybeden küreselleştirmeye karşı yükselen milliyetçilikten
patronları adına rahatsız olan küreselciler ve yanaşmalarıdır. Etnik merkezli
ırkçılık demokratikleşme diye yutturulmaya çalışılıyor. Bir çok yanlış ezber
sürekli tekrar ediliyor. Maksat milli devlet ve üniter yapıdan uzaklaştırmak,
bize yeni Osmanlı’ya geç, dün olduğu gibi yine ağabeyliği sürdür, sınırlarını
genişlet ama milli devlet ve üniter yapıda ısrar etme deniyor. Çokkültürlülük
(çok seslilik değil) tuzağına düş, egemenliği paylaş, çözülmeye destek ol, ana
diliyle eğitim yap; Devletin kurucu unsuru ve iradesini dışla, Milli Mücadeleyi
reddet ve Cumhuriyet ile kavgalı ol, yerel yönetimlere özerklik ver, daha sonra
onları Filistinlileştir.

Milli kimlik hemen hemen hiçbir ciddi
devlette etnik çağrışım yapmaz. Fransada’da Fransız, Almanya’da Alman,
Türkiye’de Türk… Milli Mücadeleyi yapan onu Cumhuriyetle taçlandıran kurucu
unsur, o ülkenin ve milletin adıdır. Bizde ise farklı bir zorlama var.

Bir başka dikkat çeken husus da dinle
milliyeti kapıştırmaktır. Mesela kimse sen Hristiyan mısın, yoka Fransız mısın;
Protestan mısın, yoksa Alman mısın gibi anlamsız soruları sormaz. Ama
Türkiye’de sorulur. Bizde İslam ve Türklük bazılarınca birbirine rakip gibi
gösterilir. Bunlar rahmetli Mehmet Akif’ten de bazı şeyleri öğrenmemişlerdir.
İslam şeref duyduğumuz, çoğu zaman nerede diye aradığımız ümmettir; Türklük ise
yine şeref duyduğumuz milliyetimizdir; tarih boyu milletimizin adıdır.

Yeni anayasa’da etnik taassup ile
marjinal gurupların önü açılır. Dün terör baskısı, bugün sözde müttefik Batılı
dostlarca işbirlikçiler de kullanılarak hedeflerimizden uzaklaştırılmamız
istenir. Milli savunma sanayii bunun başında yer alıyor. Bu ne dayanılmaz
sevgidir ve ilgidir bize bilemiyorum. Anlamlı bütünleşme yerine sürü veya
kalabalık haline dönüştürülmek istenen bir Türkiye var. Aslında farklılıkları
kutsallaştırmak, etnik tuzak, ufalanma emperyal güce alan açmaktır.

Milletleşme olmadan demokratikleşme
olamaz ve demokrasi de sürdürülemez. Demokrasi milletleşme üzerinde yükselir.
Anayasa’daki maksatlı bazı değiştirmelerle insanları birbirine ötekileştirerek,
düşman ederek ileri bir demokrasi kurulamaz. TC yeni kurulmuş ve arayış içinde
olan, tamamlanmamış bir devlet değildir. Hiçbir ciddi devletin kabul
edemeyeceği teklif ve dayatmalara önce ülkeyi yönetmeye aday bazı siyasetçiler
bu kadar teslim olmamalıdır. Atatürksüz Atatürkçülerin bollaştığı kıdemli bir
partimizde Atlantik ötesinden yeni tayin edilen ABD’li müfettiş geliyor diye ay
yıldızlı bayrağımızı kaldıranları anlamak da çok zordur.  

DEVA Partisi Siyasi Çıkar İçin Ateşle Oynuyor

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve parti
yöneticileri, seçimlerde oy devşirmek için ana dilde eğitim, tarikatların
yapılanmasına izin verilmesi, Anayasa’daki Türklük tanımının değiştirilmesi
gibi milli birliğimizi, bütünlüğümüzü ve üniter yapımızı tehlikeye atacak
önerilerde bulunuyorlar. Açıkçası DEVA Partisi ateşle oynuyor. Milli varlığımız
tehlikeye girerse,  hepimiz bunun altında
kalırız.

 

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve parti üst
yöneticilerinin nasıl ateşle oynadığını tek tek belirtelim. 

 

1.Kürtçe’nin anadil olmasını Anayasa’ya eklemek
istediklerini, bunun için Anayasa’nın 42. maddesinin de değiştirilmesi
gerektiğini vurguladılar. Buradan anladığımıza göre Anayasa’nın eğitim hakkını
tanımlayan 42. maddesindeki şu ifadelerden rahatsız oluyorlar: “Kimse,
eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı
kanunla tespit edilir ve düzenlenir. Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve
inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin
gözetim ve denetimi altında yapılır. Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve
öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve
öğretilemez.”

 

Dünyanın bütün milli devletlerinde eğitim dili, resmi/milli
dildir. Çünkü birden fazla eğitim dili olursa, 
milli birlik, beraberlik ve bütünlük sağlanamaz. Ana dili öğrenmek doğal
bir haktır ve devletin bu konuda gerekli tedbirleri almak zorundadırlar
Ülkemizde de 2000’li yılların başlarından itibaren ana dil öğrenme kurslarının
açılması, okullarda Kürtçe’nin seçmeli ders olarak okutulması yasal güvence
altındadır. Kürtçe kursları ve dershaneleri ile okullarda açılan seçmeli Kürtçe
derslerine talip olan öğrenci sayıları yetersiz olduğu için çok verimli olmadı.
Ayrıca Mardin Artuklu, Diyarbakır Dicle, Bingöl ve Muş Alpaslan
Üniversitelerinde Kürtçe öğretmen adayı yetiştiriliyor.

 

2. Devrim kanunları ile yasaklanan tarikat yapılanması ile
ilgili olarak da DEVA Partisi lideri Ali Babacan 3.1.2023 tarihinde HaberTürk
kanalında; cemaat, tarikat ve dini grupların açık bir şekilde dernek olarak
yapılanabilmeleri gerektiğini belirterek şunları söylüyor: “İnancı
doğrultusunda örgütlenebilme özgürlüğü insan hakkı. Ama resmen
yapılabilmeliler. İbadethanelerini açabilsinler. O kanunlar gerçekten
yasaklayabilmiş mi? Yeraltına inince devletin denetleme imkânı kalmıyor. Devrim
kanunlarının o gün için bir mantığı var, anlıyorum. Ama bugünün şartlarına göre
tekrar bakmamız gerekiyor.” 

 

Tarikat ve cemaatlerin dini algılamaları, yorumlamaları,
ibadet usul ve erkanları farklıdır. Her biri kendine göre dini hayatı yönetme
ve yöneltmeye kalkarsa dini hayatta büyük bir karmaşa olacağı görüldüğü için
Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Ayrıca tarikat ve cemaatlerin devlet
hayatına müdahaleleri de onların yasaklanmalarına sebep olmuştur. Tekke ve
Zaviyelerin Kapatılması Kanunu da tarikatların aktif rol aldığı 1925 yılındaki
Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra çıkarılmıştır. 
2 Eylül 1925 tarihli kararname ile tekke ve zaviyelerin kapatılması
kararı alınmış, 30 Kasım 1925 günü yürürlüğe girmiştir. Tarikat ve cemaatlerin
devlet hayatına müdahaleleri ve bürokraside kadrolaşma çalışmaları bugün de
devam etmektedir. Bu yüzden ilgili kanunun çıkarılma gerekçesi hala geçerlidir.

 

3. DEVA Partisi Kurumsal İletişim ve Tanıtım Başkanı Sanem
Oktar’dan   “Türklük” tanımıyla ilgili
gündeme oturacak bir açıklama geldi. Oktar, katıldığı bir radyo programında
“Anayasa’dan Türklüğü çıkarıyor musunuz” sorusuna “Doğru” diye yanıt verdi.
Gazeteci Enver Aysever’e konuşan Oktar, “Türkiye’de Atatürk milliyetçiliği
diye bir tarif var. Siz başka bir tarif mi getiriyorsunuz? Anayasa’dan Türklüğü
çıkarıyor musunuz?” sorusuna yanıtında şu ifadeleri kullandı: “Doğru.
Kabul edeceğimiz vatandaşlık anlayışında herhangi bir etnik, dini ya da
kültürel kimliğe atıf yapılmayacaktır. Farklılıklar arasında birini diğerine
karşı ayrıcalıklı kılan bir tercihte bulunulmayacaktır. Her vatandaşı eşitlik
temelinde kapsayan bir anlayış benimsiyoruz.” Ayrıca Babacan da, iktidar
olmaları halinde Anayasa’nın Türklük tanımı yapan 66. maddesini
değiştireceklerini söyledi.

 

Anayasa’nın 66. maddesinde Türk’ün tanımı şöyle yapılıyor:
“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk
babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.” Bu maddede Türklük iki gerekçeye
dayandırılıyor:

 

a. Aynı vatanı paylaşmak ve o vatana bağlı olmak. Bu
gerekçeye göre soyuna bakılmaksızın yaşadığı toprakları vatan bilmenin Türk
olmak için yeterli olduğu belirtiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Önderi
Atatürk de Türk milletini “Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran halka Türk
milleti denir” ifadesiyle tarif etmektedir.

 

b. Türk anadan ve babadan doğmak. Bu gerekçede ise soy
olarak Türk anne babadan doğanların da doğrudan Türk kabul edileceği
belirtiliyor. Bundan niye rahatsız olduklarını bilemiyorum.

 

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve bazı yöneticileri
siyasi menfaat için yanlış bir rota izliyorlar. Kendilerini dostça uyarıyoruz,
yanlış yoldasınız. Vatanını ve milletini seven bir Türk vatandaşı olarak DEVA
Partisi yöneticilerinden ricam, milli varlığımızı zarar verecek bu tehlikeli
görüşlerinizden bir an önce vazgeçin. Bu görüşleriniz; Türklük ve Türkiye
Cumhuriyeti düşmanlarını ve bölücüleri mutlu eder.  Bir an önce sonu, milletimizin birlik ve
beraberliğini, ülkemizin üniter yapısını bozacak bu tehlikeli görüşlerden
vazgeçiniz.

Sinan Ateş Cinayeti ve Derin Suskunluk

Sinan Ateş cinayeti öncesine dair bilgi
kırıntılarını şimdilik bir yana bırakalım. Ama cinayet sonrası derin
suskunluk bazı şeyleri bangır bangır haykırmakta.

Öldürülen şahıs Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı, MHP üyesi
ve gelecekte MHP Genel Başkanı olabileceği düşünülen bir isim… Doçent Dr. unvanlı
bir akademisyen…
38 yaşında bir eş ve iki çocuğu olan bir baba…

İlk defa bir Ülkü Ocakları Genel Başkanı öldürüldü. Kuşkusuz
çok önemli bir olaydır bu.

Ama cinayet işlendikten sonra Ülkü Ocaklarından bir ses
yok. MHP Genel Başkanı ve diğer yöneticilerinden çıt yok.

Cinayetten 4 gün sonra MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın
yaptığı uzun açıklamada Sinan Ateş’in adı bile yok. Üzüntü beyanı, başsağlığı, fail
ve azmettiricilerin cezalandırılması talebi yok. Şüphelilerden birinin bir MHP
milletvekilinin evinde yakalandığına dair haberler hakkında tek kelime açıklama
yok.

Sinan Ateş MHP Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın 12
yıl siyasi danışmanı olarak görev yapmış. Bu Milletvekilinden de hiçbir
açıklama hatta bir üzüntü beyanı bile yok.

AKP Genel Başkanı ve yöneticilerinden hiçbir
tepki yok.

Her konuda konuşmasıyla tanıdığımız İçişleri Bakanı ve Adalet
Bakanlarından
da ses çıkmadı.

Belki daha da şaşırtıcı olanı Doç. Dr. Sinan Ateş’in öğretim
üyesi olarak görev yaptığı Hacettepe Üniversitesi’nden de bir
açıklama yapılmadı.

Bu derin sessizliğin daha ağır şüphelere yol açtığını bunca
tecrübeli insanlar bilmez mi?

Böyle bir “akıl tutulmasını” anlamamız mümkün değil.

Hadi “siyasi cinayetin içeriğini bilmedikleri için tereddüt
etmiş olabilirler” diye düşünmeye çalışalım.

Ama hiç olmazsa “ölene rahmet, sevenlerine sabır ve başsağlığı
dilemek” ve “olayın faillerinin ve azmettiricilerinin en kısa zamanda bulunması
ve cezalandırılmasını dilemek” niye akıllarına gelmedi?

“Ucu nereye giderse gitsin, cinayet aydınlansın” demek çok mu
zordu?

**************************

Herkesin Bildiği Sır

Fatih Altaylı, Sinan Ateş’in arkadaş çevresinden aldığı bilgiyi
yazdı: Sinan Ateş, “Benim kalemimi kırmışlar. Haberi geldi. Her an bir
şey yapabilirler”
demiş.

Altaylı’ya göre, “Sinan Ateş’in siyasi çevresinde bu işi kimin
yaptığına, kimin yaptırdığına ilişkin hiçbir bilgi eksiği yok. Herkes her
şeyi biliyor. Ve herkes susmuş bekliyor.”

Demek ki bir vatandaşımız “beni öldürecekler” dediği halde devletimiz
O’nu koruyamamıştır.

Peki, biz sade vatandaşlar olarak cinayeti işletenler ve
maksatlarını
biliyor muyuz? Hayır.

Teknik olarak cinayetin çok kısa zamanda bütün ayrıntılarıyla
birlikte ortaya çıkarılabilmesinin mümkün olduğundan kuşkumuz yok. Fakat
failler yakalansa bile azmettiricilerin yakalanıp cezalandırılacağına inanıyor
muyuz? Hayır.

Neden böyle bir kanaatimiz olduğu açık.

****

Bundan önce bu ülkenin ana muhalefet partisi lideri Kemal
Kılıçdaroğlu
bir cenaze namazı sırasında darp edildi ve linç edilmekten
zor kurtuldu.
Fail/ failler ile azmettiriciler ceza almadı. İktidar
ortakları Kemal Kılıçdaroğlu’na “geçmiş olsun” bile demediler.

Aralarında Sabahattin Önkibar, Orhan Uğuroğlu, Yavuz Selim
Demirağ, Levent Gültekin, Murat İde, Ahmet Takan
gibi kamuoyunda tanınıp
bilinenlerin de olduğu ondan fazla gazeteci saldırıya uğradı. Hiçbir fail ceza
almadı, azmettiriciler bulunmadı.

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in evinin önüne kadar
gelip alenen tehdit eden
gruptan ceza alan olmadı.

Bütün bu olaylarda failler tutuklanmadı, karakolda şikayetçiler
kadar bile kalmadılar.

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ saldırıya
uğradı. “Kasten ve tasarlayarak öldürmeye teşebbüs” edenler yakalandı.
Özdağ’ı sopa ile darp eden ve silah çeken 5 şüpheli, savcılığın talebi üzerine
20 gün sonra tahliye edildi.

Bütün bu olaylar olurken de MHP, AKP, hükümet kanadından ses
çıkmamıştı.

Yine Meral Akşener Rize İkizdere’de saldırıya uğradı. Sadece
bu olayda Cumhurbaşkanı’nın sesi çıktı. Ama “keşke sussaydı” dedirten bir sesti
o.

Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan (Rize’nin gelini olan Meral Akşener’e) “Yine
dua et ki gelin hanıma çok ileriye gitmeden ders verdiler.
İkizdere
yetmedi, Çayeli’ne gittin. Orada da gerekeni yaptılar. Daha neler olacak
neler…”
dedi.

Böyle bir ortamda Sinan Ateş cinayetinin azmettiricilerinin
ortaya çıkarılıp cezalandırılacağına inanmamız mümkün olamıyor.

**************************

Korku İklimi

Sedat Peker 14.10.2021 tarihinde Twitter’den paylaştığı ve Sadat’a
yönelik mesajında kendisinin de dahil olduğu bir ekibin ülkede korku iklimi
yaratmakla
görevlendirildiğine dair itirafta bulunmuştu. Sedat Peker’in
iddiası aynen şöyleydi: “Ülkede korku iklimi yaratmak için silahlanın
çağrısını yapmam ortak fikirdi.
Oluk oluk kan dökülme çıkışını yapacağından
haberdar değildik diyemezsiniz. O tarihlerin birkaç gün öncesinde yaptığım
görüşmelerin HTS kayıtları da ortaya çıkacaktır.”

Yukarıda yazdığım olaylar zincirinin ve Sinan Ateş cinayetinin arkasında
“korku iklimi yaratmak” amacı var mı bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var ki hukuk dışılık ve mafyatik
yöntemlerin
bu kadar cesaretlendirilmiş olması hukuka ve devlete olan
güveni yok ediyor.

Bu gidişat önlenemezse Türkiye’nin gelişmiş ülkeler arasına
girmesi mümkün olamayacak, hızla geri kalmış ülkeler kategorisine
düşmemize yol açacaktır.