16.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 266

Hayatı Anlatan Sayfalar

  Zamanı anılar
yaşatır, anıları ise duygular. Anılarda kalsa bile silinemez gerçekler,  zaman tünelinde yaşananlar…

 
Geçmişin sayfalarına yeniden dönmek kolay mı? Bir ömür bu sayfalara
sığar mı? Yaşananlar, yaşanamayanlar, sevmeler, sevilmeler, acılar, sevinçler…

  
Kısacası bizleri biz yapan; doğuşumuzdan, son nefesimize kadar
kurduğumuz hayaller, yaşadığımız gerçekler…

   Hayatın
çevrilen her sayfası yaşam karelerimizle şekillenir, renklenir. Ya da çevrilen
her sayfa, solan yılların ardında kalan umutlara yeniden can verir…

  
Aşklarıyla, sevgileriyle, sevinçleriyle, başarılarıyla, mutluluklarıyla,
başarısızlıklarıyla, hüzünleriyle, kahkahalarıyla, hıçkırıklarıyla akıp giden
yıllar…

 
Ve göz pınarlarımızı ıslatan damlalarda saklı kalır onca anılar…

 
Yıllar, yıllar, yıllar…

 
Bazen, hırçın dalgalar gibi bizi, bizden alıp sahillere vuran!

 
Bazen de zifir gecelerin karanlığında kaybolan geçmişimizi, hiç
ummadığımız bir anda yüzümüze tokat gibi çarpan, kimi zaman güneşin doğuşuyla
birlikte bizi yeniden umutlara taşıyan, kimi zamansa umutsuzluk girdapları
içinde bizi yok eden o uzun yıllar…

  Hep o
son bakışın içinde kalır ömrümüzün bize öğrettikleri;  kimimizin görmezden geldiği, kimimizin
ıskaladığı ama daima bizi, biz yapan gerçekler…

 
Ömür denilen şeyin ilk hecesinden, son hecesine kadar bir renktir; bir
sesleniştir yaşamak.  Doğasıyla, insan
manzaralarıyla, ilmiyle, irfanıyla, ülkemizde yaşanan tüm olaylarıyla bir bakıştır,
bir hissediştir, bir anlatımdır bu hayat…

 
Her insanın bir kaderi vardır…

 
O kader doğuşumuzdan, ölümümüze kadar birçok olayı barındırır! Kimimiz
acıları, kimimiz sevinçleri, kimimiz ise hüzünleri yaşarız çokçasına o kader
yıllarında…

 
Doğanın değişmez yapısına benzer aslında insanoğlu!

  Bazen
kış gecelerinin soğuk görüntüsü gibidir, donuk bakışlı gözleriyle! Bazen coşkun
suların çağıldaması gibi akan gözyaşlarıyla sonbahara, bazen ilk aşkın coşkusuyla
bahara, bazen de sımsıcak gülümsemesiyle yaz mevsimine benzer…

 
Öyle anları yaşar ki, beynin ve bedenin! Kızgın güneşin yakıcılığını
hissedersin bir anda tüm kalbini dolduran güzel duygularla… Ya da o an ölesin
gelir, acıların paramparça ettiği kalbinden taşan feryatlarla!

  
İşte hayatımızı çevreleyen kader çemberinin içerisinde kalanlar,
kısacası bu duygulardır.  Ve her insan bu
kader çemberini kendisi yaratır. Uç, uca eklenerek uzayıp giden yıllarla. Kimi zaman
doğrularla, kimi zamansa yanlışlarla…

  Ülkemizde
pek çok şeyin giderek değer yitirdiği, türlü açılımlar adı altında şekil
değiştirdiği bu son yıllarda bizlerin, sizlerin, onların, kısacası dünyaya nam salmış
o güzel niteliklerimizin, değerlerimizin, globalleşen dünya şartlarına uyum adı
altında nasıl değiştirilmeye, dönüştürülmeye çalışıldığını da, unutmamak
gerekir!

  
Günümüzün Türkiye’sinde; milletimizin o kendine has insani duygularını,
yardımlaşmayı, sevgiyi, hoşgörüyü, geleneksel aile yapımızı, büyüklerimize olan
saygımızı, küçüklerimize olan sevgiyi, koruma ve kollama duygularımızı
nesillerden, nesillere aktaran bizlerin; o günleri hatırlaması, bir kez de bu
günleri sorgulaması gerekmez mi?

 
Geride bırakılan upuzun yıllar, yıllarla birlikte yaşanan onca olaylar!

  Aldığımız
ilk nefesten, verilen son nefese; o kadar kolay mı geçer bu hayat? 

  Ama aslında
yaşam o kadar kısa ki!

 
Her şey 3 perdelik bir oyun sanki! İlk perde de doğarsın, ikinci perde
de büyürsün, son perdede ise ölürsün!

   Hadi çevirin bakalım hayatın, hayatı yaşadığınız
bu ülkenin sayfalarını. Bunca geçmişi, tüm yaşanmışlıklarıyla birlikte
anlatmaya başlasın. Kimilerine göre mucizevi, kimilerine göre hesaplaşılması
gereken, kimilerine göreyse yeniden yazdıklarına inanılan tarihin sesiyle
anlatsın o sayfalar:

  
Mazisi zaferlerle dolu ülkemiz uğruna seve, seve hayatlarını feda
edenlerin; can ve kan bedeli ödeyerek, ay yıldızlı al bayrağımızın gölgesinde
yazılan tarihimizin o onurlu sesi yankılanır hala bu Gazi vatan topraklarında.

  
Unutabilir miyiz? Unutturulabilir mi? Böylesine şanlı bir tarih
yazanların isimleri, tarih sayfalarımıza altın harflerle yazdıkları şanlı
zaferleri.

  
Doğuşumuzdan bu güne vatanımız diye bellediğimiz, Ay Yıldızlı, Al
Bayrağımızın sarıp sarmaladığı,  atalarımızdan
bize emanettir bu Gazi Topraklar.

   
Dağlarıyla, taşlarıyla, ovalarıyla, ormanlarıyla, kurtlarıyla,
kuşlarıyla, şırıl, şırıl özgürce akan sularıyla canım ülkem;  aydınlığın, hürriyetin sevdalısı can dostlar:

  
Varsın olmasın ne sarayımız, ne hanımız! Varsın olmasın ne yatımız, ne
de katımız! Özgürce soluduğumuz bir nefesin, tadına doyum olmayan bir lokma
ekmeğin,  Yüce Türk Ulusunun bir ferdi
olmanın hazzı, gururu bize yeter…

  
Eksik olmasın minarelerimizden ne ezan, ne de göğsümüzdeki iman. Canımız
feda Ay Yıldızlı Sancağımıza, şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış ülkemizin her
karış toprağına…

  
Bir ve beraber olalım her türlü baskıya, zulme, dirlik ve düzenimizi
bozmaya kast edenlere karşı. Zira ayrımız, gayrımız yoktur bu aziz topraklarda.

  Onlar,
bunlar ne demek?

  
Hep ‘Biz’ olduk.  ‘Biz ve Beraber’
olmaya devam edeceğiz güzel ülkemizde.

  Anılar taşır zamanı, maziyi
onlar anlatırlar… Kimi zaman gerçekleri, kimi zamansa yüreklerden taşıp da
söylenemeyenleri!

  Unutulmasın ki, hayatın hafızasıdır zaman.

  Ve zaman; 
önünde, sonunda kaderi yener…

Japonya Afetlere Nasıl Hazırlanıyor?

0

Japonya’da her yıl küçüklü büyüklü ortalama 2000 deprem
yaşanıyor. Ama ülkede doğal afetlerin önüne kaderci bakış açısıyla değil,
aklın, mantığın, bilimin ve teknolojinin kullanıldığı bir çok yöntemle
geçiyorlar. Japonya, insanını önce “dürüstlük ve iş ahlakı” üzerine
yetiştirmiştir. Onlara işlerini en iyi ve en düzgün yapma bilincini ve ahlakını
kazandırmıştır. Bu şekilde afetlerle mücadelede büyük mesafe almışlardır.

 

Japonya, yeniliklere uyum sağlayarak, afetle mücadele
konusunda yatırım yaparak, eğitime önem vererek ve geçmiş hatalardan ders alma
yeteneğini kullanarak, dünyada depreme en hazır ülke durumuna gelmişler.
Japonlar 1892’de İmparatorluk Deprem Araştırma Komitesi oluşturmuşlar. 1925’te
o komiteyi Deprem Araştırma Enstitüsü’ne dönüştürmüşler. ‘Deprem değil bina
öldürür’ ilkesine sözde değil özde inanan Japonlar, böylece can ve yapı
güvenliğini sağlamışlar.  1950 yılında
“Yapı Standartları Yasası”nı çıkarmışlar. O tarihten itibaren bu yasaya göre,    en yüksek seviyedeki deprem ihtimalini
düşünerek, depreme dayanıklı binalar yapmışlar. 11 Mart 2011’de meydana gelen
7.3 büyüklüğündeki Fukuşima depremi ve akabindeki tsunami sonrasında sadece 4
kişi hayatını kaybetti. 2018 verilerine göre, Tokyo’daki binaların yaklaşık
yüzde 87’si depreme dayanıklı.  

 

Japonya’daki her akıllı telefonda deprem ve tsunami acil
durum uyarı sistemi mevcut. Yaklaşan felaketlerden yaklaşık beş ila on saniye
önce uyarı yapıyor: “Jishin desu! Jishin desu! ” (Deprem var, deprem
var!)  Yolcuların güvenliğini sağlamak
için ülkedeki tüm trenlerde gerektiğinde durmasını sağlayacak deprem sensörleri
mevcut. 2011 yılında 9,0 büyüklüğünde bir deprem Japonya’yı vurduğunda, 27
hareketli tren aktif biçimde çalışmış. Ülkede bir deprem yaşandığında, tüm TV
kanalları acil olarak resmi deprem yayınına geçiyor. Bu şekilde insanlar,
nerede ve nasıl güvende kalabilecekleri konusunda bilgilendiriliyor.

 

Japonya’da öğrencilere anaokulundan itibaren “depremle
yaşamak” üzerine uygulamalı eğitim veriliyor. Eğitim programlarının çıktıları
çocuklar aracılığıyla velilere ve yerel halka ulaştırılıyor. Okullarda ayda bir
kez düzenli deprem tatbikatları gerçekleştiriliyor. Yerel itfaiye personeli,
çocukları deprem simülatörlerine koyarak çok küçük yaşlardan itibaren deprem
hissini algılatıyor. Toplumun yaşanan depremleri unutmaması ve geçmişten ders
alabilmesi için 1995 yılında Kobe şehrinde yaşanan ve 5 bin kişiyi öldüren
Büyük Hanshin Awaji Depremi’nden sonra şehrin yeniden inşasının ardından Kobe
Deprem Anıt Müzesi’ni inşa etmişler. 

 

Sözün özü, Japonya afetle mücadeleyi, dürüst ve ahlaklı
yetiştirdiği insanına akla, bilime ve teknolojiye uygun nitelikli eğitim
vererek başarmıştır.

Anayasa Göre 3.Kez Cumhurbaşkanı Seçilebilme

Seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte kamuoyunda yeteri kadar
olmasa da Erdoğan’ın 3.kez Cumhurbaşkanı adaylığı konusu tartışmalara neden
olmuştur.

Peki, bir kimse 3.kez nasıl Cumhurbaşkanı olabilir ya da
olamaz?

Anayasanın 101.maddesinde “ Cumhurbaşkanının görev süresi
beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Denmektedir.
Ancak 2017 Anayasa değişikliğiyle 101.maddeye konu olan 116/1-3 maddeleri ihdas
edilmiştir. Bu hükümle TBMM üye tamsayısının beşte üçüyle, dolayısıyla 360
milletvekilinin oyuyla seçimlerin yenilenmesi kararı alınırsa Cumhurbaşkanı,
üçüncü kez aday olabilir denmektedir.

Anayasada, 3.kez Cumhurbaşkanı adaylığının koşulları açık
bir şekilde gösterilmiştir. Fakat bu konu kamuoyunda yeteri kadar tartışılmadı.
Deprem ve sonrasında bu önemli konu gündemden düştü. Mevcut Anayasaya göre
3.kez adaylığın kabul edildiği fikri oluştu.

Cumhurbaşkanının aday olabileceğini savunanların
söyledikleri 2017 Anayasa değişikliğiyle birlikte yeni bir hükümet sistemine
geçilmesi dolayısıyla 3.kez adaylığın mümkün olduğu görüşü hiçbir hukuki,
anayasal dayanağı olmayan farazi, varsayımsal bir görüştür. Çünkü 2017’de
Anayasa maddelerindeki değişiklikle 3.kez aday olabilmekle ilgili bir hüküm getirilmemiştir.
Getirilen istisnai hükmün gerçekleşmemesi halinde oluşacak bir adaylık
Anayasanın genel ilkelerine, hukuk devletinin gereklerine tamamen aykırıdır.
Türkiye yeni bir Anayasa kabul etmedi, sadece belirli maddeler değiştirilerek
parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildi ve bu da asli kurucu bir
iktidar yaratmaz. Değişiklikle getirilen istisnai durumun gerçekleşmemesi
halinde 3.bir adaylık Anayasaya aykırı bir karar olacaktır. 2017’deki
değişikliği yapan günümüz iktidarıdır ve istisna hüküm olan Anayasa md.116’yı
getiren de günümüz iktidarıdır. Dolayısıyla kendi kararlarıyla getirdikleri
hükme bile uymayan iktidarın tutarsızlığı özen eksikliği ya da bilgisizlik ve
fevrilikle verilmiş bir karar değil de nedir?

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Yöneltilen bu
eleştirilere Cumhurbaşkanının öne sürdüğü soyut gerekçeler zamanın da
daralmasıyla halkın zihnini oyalamaya yönelik açıklamalardır. Mevcut Anayasal
şartlar oluşmadan bu kararı alabilecek kişiler ya hukuk bilmiyorlardır ya da
hukuka hiç ihtiyaç duymamışlardır. Tüm bu olanlara rağmen muhalefetin ve tüm
sorumluların konuyla alakalı neredeyse hiç ses çıkartmaması önümüzdeki
dönemlerde de yetkili kişilerin görevlerinde sınırı aşmalarının önünü açmaktan
başka bir şey değildir. Hukuksuzluk meşrulaştırılamaz. 

Yüzyılın Depremleri ve Düşündürdükleri

Yüzyılın en acı olayı olarak
adlandırılan Kahramanmaraş depremleri fiziki yapıyı yıktığı kadar, Türk
Milletinin sosyal dokusunu olumsuz etkileyen sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Aynı
zamanda TC vatandaşları millet olduklarının şuuruna da vararak gerekli ve beklenen
dayanışmayı maddi ve manevi göstermişler ve kardeş olduklarını fark etmişledir.

Aslında küçük bir kıyamet yaşadık. El
birliği ile yıkıntıların üstünden geleceğiz. Buna mecburuz. Böyle bir facia ile
14 milyon nüfuslu geniş bir bölge ve Elazığ ile beraber 11 şehir karşı karşıya
kalmıştır. Toplumun temeli olan aileler parçalanmış, aile unsurlarından
bazıları beton yıkıntılar arasında hayattan kopmuş veya aile tamamen yok
olmuştur. Geride kalanlar bu acı facianın psikolojik yıkımı altında kalarak
hayat boyu bu ezikliği ve altüst olmayı unutamazlar. Korku, kaygı ve çaresizlik
hayatın bir parçası olmuştur. Ailenin fonksiyonlarının yerini hiçbir kurum veya
kuruluş alamaz. Çünkü aile ferdi doğuştan itibaren sosyalleştiren, güven veren
ve rehber olan ilk sosyal müessesedir. Bölgede ve bilhassa Hatay’da 20 Şubat’ta
yeni 2 deprem olmuş ve çevre tekrar sallanmış ve zarar görmüştür. Deprem gibi
afetler topluma aidiyet duygusunu tartışılır hale sokabilir. Fert – toplum
ilişkileri yara alabilir. Kötümserlikten doğan yalnızlaşma, bunalım ve geleceğe
güvenin sarsılması, belirsizliklerle mücadele sorunu dayanışma ihtiyacını
zirveye çıkarır. İç göç ve yurtdışı göç hareketleri tetiklenir. Yeni bir hayat
kurma endişesi ve mecburiyeti fertleri yıpratır ve eritir. Kayıplar dolayısıyla
çekilen acılar, maddi ve manevi yıkıntı yeni ölümlere sebep olabilir.

            1999 Marmara
depreminde sosyolog Prof.Dr. Veysel Bozkurt tarafından yapılan nicel bir
araştırmada deneklere deprem sonrasında ne gibi değişiklikler bekliyorsunuz
diye sorulur. Verilen cevaplardan %70’den fazlası 6 ayda unuturuz şeklindedir.
Genelde bizler depremin tehlikelerini onunla karşılaşınca fark ederiz. Başta
fert olarak gerekli tedbirleri almaz, anlaşılmaz bir şekilde kolonları keseriz
ve kat ilaveleri yaparız. Bu durum bir sonraki afete hazırlıksız yakalanmamıza
sebep olur. Bilhassa büyük depremlere karşı organizasyon, gerekli hazırlık ve
gerekli stokları pek yapmayız. Afetlerin yarattığı yıkımın azaltılması için
bundan dolayı toplumsal hafızayı yetişkinlerde canlı tutmalıyız. Hoşnutsuzluk
siyasi sonuçlar doğurur. Depremler sonrasında da görüldüğü gibi ülkeler
arasında gerilim zayıflar ve destek artar. Yalan yanlış haber üretilmesi
zihinleri karıştırır ve haber kirliliği doğar.

            Maalesef fay
hattı üzerindeki bölgeyi imara açmak sorunun başlangıcı olmuştur. Yıllardır
gelen ve giden iktidarlar yer değiştirmeyi kale almamış ve ihmalkar
davranmışlardır. Fay hatları üzerine tesbih tanesi gibi sıralanan şehirlerimiz
aslında yüzlerce yıl sonra olan depremlerle karşılaşmışlardır. Mesela, Adıyaman
ilimiz 1952’de il olmuştur. Yani yapılaşma başlamıştır. O günden bu yana yer
değişimi düşünülmemiştir. Ancak şimdi bu hesaba katılmaktadır. Hukukun her
alanını ilgilendiren boyutları depremin öncesinde ve sonrasında ortaya
çıkmaktadır. Artık kolonlarla oynanmamalıdır. Doğru denetim yapmayan yapı
denetim şirketleri cezalandırılmalıdır. DASK tazminatı karşılayabilecek durumda
değildir. Ancak ona da ihtiyaç vardır. Kentsel dönüşüm için ayrılan para çok
düşüktür. Bu işin içine de türlü hileler ve yanlışlar sokulup kentsel dönüşüm
rezil edilmiştir.

Devlet
elinden geldiği ölçüde hizmetten kaçınmamaktadır. Yardım ve kurtarma
faaliyetlerine katılan herkese, illerimizin itfaiyeci guruplarına, maden
işçilerimize, AKUT, AFAD, UMKE gibi kuruluşlarımıza, 100 askerimizi şehit veren
en önemli kurumumuz Türk Silahlı Kuvvetlerine, çeşitli vakıflarımıza ve maddi
yardım için kuyruk oluşturan gerçek vatandaşlarımıza ve başta Azerbaycan ve
Katar olmak üzere, yurt dışından gelen ve yoğun çalışma içine giren yabancı
ekiplere ne kadar teşekkür etsek azdır. İtfaiyecilerin buldukları yüklü parayı
gerekli yerlere vermeleri şeklindeki ahlak dersinden bazıları da istifade
etmelidir.

            Ortaöğretimde
ve Teknik Üniversitelerin ilgili bölümlerinde deprem dersleri konulmalıdır.
Türkiye bir deprem ülkesidir. Deprem turizmden tarım ve hayvancılığa ve
ihracata kadar her şeyi etkilemektedir. Yumuşak topraklı tarım alanlarının
betonlaştırılmasının ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Şu halde, tarım
ve hayvancılık gerekli desteği bulmalıdır. Mülteciler Irak ve Suriye’deki
konteynerlere taşınmalı, Bölgede ve bilhassa Hatay’da yabancılara emlak
satışları kesinlikle durdurulmalıdır. Hüllecilik önlenmelidir. Askeri
hastanelere ihtiyaç vardır. Hastane şeklindeki gemiler sağlanmalıdır ve Deniz
Kuvvetleri Komutanlığı emrine verilmelidir. EMASYA protokolü ihtiyaçlara uygun
tekrar yürürlüğe konmalıdır. Kızılay ailesinde bilgili, afeti idare edecek
kapasiteli insanlarımız göreve getirilmeli, sadakat liyakatin önüne
geçirilmemelidir. Sözde bazı dost ve müttefiklerimizin HAARP teknolojisi
kullanıp deprem faylarını tetikleyebilecekleri ve her şeyi yapmaya hazır
oldukları unutulmamalıdır. Her an deprem olacak şeklinde halkı şartlandırmak
son derece yanlış ve gerçeklerden de uzaktır. İnsanımızın morale ihtiyacı
olduğu gibi, hazırlıklara da ihtiyacı vardır.

K u ş M i s â l i

0

Uzun Yaşanmış Bir
Hayatın Kısa Hikâyesi

16 X 24 santim ölçülerinde 100 sayfalık eserin
yazarı, Dr. Mimar, şâir ve yazar, siyâset ve devlet adamı Kâmil Uğurlu; arka kapak yazısında, eseri ile alâkalı olarak şu
bilgileri veriyor:

Bu kitap, toplum
hayatında herkesten farklı ve üstün roller üstlenmiş ve bu şekilde tanınmış
birinin hayat hikâyesi değildir. Başımdan birçok olayın geçtiği doğru… Fakat
bunlar hiçbir zaman kendi hayatımdan başka hayatları etkilemedi, dışarıya
aksetmedi.

Bu küçük risâlede
nefes nefese anlattıklarım, hayat yolunda önceden tasarlanmış, plânlanmış,
kurgulanmış bir arayışın hikâyesi de değildir. Çünkü hayat, onu yaşamak
konusunda benden öyle özel bir çaba beklemedi. Kendi içinde kendiliğinden
oluştu. Yaşandı ve geçti.

Arzetmek istediğimiz,
herkesin marjinalleri sürüklediği bir dünyada ‘alelâde’ olmak da bâzen güzel olabiliyor.

Bu fevkalâde mütevâzı ifâdelere rağmen eser,
fevklâdenin üzerinde bir değere sâhiptir.                                      -Yazılışındaki
asıl maksat bu olmamakla birlikte- Candan aziz vatanımızın ellerine kelepçe,
ayaklarına pranga mesâbesinde bağlanmış olan mevzuat hazretlerinin iç yüzü
hakkında, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilere ufuk açmakta, denilebilir ki
Türkiye’mizin kurtuluşu için kolay uygulanabilir teklifler sunmaktadır.

Kendisi, ismiyle müsemmâ ‘kâmil ve örnek insan’ olan Kâmil Uğurlu,
eserine ‘örnek insanları’ anlatmakla
başlıyor.

Eserden rastgele seçilmiş bölümler:

O zamanlar, milliyetçi
hareketlerin hız kazandığı dönemlerdi. Lise talebeleri olarak orduevlerini ikna
edip, orada ‘Hoş gelişler ola Mustafa
Kemal Paşa
’ türküleri söyleyip, heyecan denizlerinde yüzerken, bu
toplantıların nerdeyse hepsine, orta yaşının ilk yıllarında, kırçıl saçlarını
arkaya doğru tarayan ve yüzünden tebessüm eksik olmayan, uzunca boylu, temiz
giyimli bir zat gelip, arka sıralardan toplantıyı tâkip ederdi.

Bir gölge gibi bütün
toplantılara katılır, merâsim biter-bitmez de, yine varlığını kimseye
hissettirmeden salonu terk ederdi. Toplantıların bu kadar düzgün ve özenli
gidişinin onun dirâyeti sâyesinde olduğunu çok sonraları öğrendik.

Sâdece gençlerin bu
milliyetçi davranışlarına destek vermekle kalmıyordu, onların ihtiyaçlarını da
karşılamaya gayret sarf ediyor, âilelerine yardım için çabalıyordu. Şimdiye
kadar görmediğimiz, alışık olmadığımız bir kişilikti.

Kitap hediye etmek
gibi güzel bir alışkanlığı vardı. Maaşıyla aldığı kitap ve malzemeyi talebeye,
talep edene bezleder, bunların karşılığında teşekkür bile beklemezdi.

Mehmet
Emiroğlu
,
bu zamanda evliyâ gibi nasıl yaşanır, bunu anlatmak için yeryüzüne, Konya’ya
yollanmış bir azizdi sanki. Fakir dâhil birçok insan onun güneşiyle kendine yol
buldu. Şehirde ve çevrede onu bilmeyen yoktu. Evi ve çalıştığı, memuru olduğu
Konya Veteriner Hekimler Odası, ihtiyaçlıların türbesiydi.

Hayır’ demesini bilmeyenlerdendi. Bâzen hakîkaten saçma taleplerle
karşılaşıyordu ve o, onları da karşılıyordu. Bâzen evinin tapusunu, darda kalan
bir tanıdığa (tanıdık olması şart da değildi aslında) veriyor, dönmesi mümkün
olmayan bu emânet onun ihlâslı hareketi bereketine, dönüp geliyordu. Bütün
bunlar sessiz sedâsız, gösterişsiz ve habersiz cereyan ediyordu. Eşi, Rahmetli
Hanife Hanım, bâzen ‘Mehmet efendi…’
diyecek oluyor, sonra o da vazgeçiyordu.

…………….

Çalıştığı meslek
odasında bir arkadaşı vardı, Fikri Güner Bey. Fikri Bey’in oğullarından biri
Ankara Hukuk Fakültesi talebesiydi. Emiroğlu bir gün toplantıya onunla geldi.
Gencin adı Agâh Oktay’dı (Güner).

Delikanlı müthişti.
İlk günden itibâren hepimizi büyüledi. Yakışıklı bir gençti. Güzel, çok güzel
konuşuyordu, insicamlı konuşuyordu. Tutarlıydı, hepimizi yücelten, kucaklayan
bir tavrı vardı. Onu çok sevdik.

Okulunu bitirdikten
ve avukat olduktan sonra devlet baba onu keşfetti ve Fransa’ya, Sorbonne
(Sorbon) üniversitesi’ne yolladı. Doktor hukukçu olarak döndü. Rahmetli
Alparslan Türkeş onu yanına aldı ve partiyi birlikte organize ettiler.

Onun halk nezdinde
kredisi arttıkça bizim rütbemiz de arttı.

Parti, yapılan
seçimlerde tahmin edilenden daha fazla itibar gördü. Koalisyon ortağı oldu ve
Agâh Oktay Bey Ticâret Bakanı oldu. Ortalığın karışık olduğu zamanlardı. Buna
rağmen başarılı oldu. TBMM’de burnundan kıl aldırmayan eski politikacılar ona
hayran oldular ve bunu açıkça beyan ettiler. 

İşte bu iki aziz
dost, Mehmet Emiroğlu ve Agâh Oktay Bey, bir gün elimizden tutup bizi Kubbealtı
Akademisi’ne götürdü.

 Seviyesi yüksek harikulâde bir ortam içinde
bulduk kendimizi. Ayverdi Ailesi, son dönem Türk Târihinin önemli kişileriydiler.
Ekrem Hakkı Ayverdi Bey mimardı ve Türk Sanatına tam vâkıftı. çiziyor,
uyguluyor, onarıyor, ders veriyordu. Avrupa’daki Türk Mimarlık Eserlerinin envanterini
yapan kişidir. Sâmiha Ayverdi Hanım, Türk târihinin aydınlık ve güler yüzlü,
çağdaş emiresiydi.  İlhan Ayverdi (Ekrem
Hakkı Bey’in eşi) benzeri bulunmaz bir dilci, lûgat nâşiri, mübârek bir
hanımdı. Hayatımızda bize yeni, yerli, millî ve târihî ve ihlaslı, şuurlu,
ilkeli ufuklar açtılar. Dünya bizim için anlam değiştirdi. Ve biz bundan
müstefit olduk.

* * *

Kâmil
Uğurlu
, Üniversiteden mezun
olduktan sonra Selçuk Üniversitesi Rektörü Halil Cin’in dâveti üzerine Mimarlık
Fakültesi’nde çalışmaya başladı. On sene kesintisiz hocalık yaptı. Hayatında en
fazla heyecan duyduğu zamanlardı.

Bir başka heyecan dolu iştiyakla yürütülen
çalışma dönemi Moğolistan’da ıstıraplı günlerle başladı.

Rus kargosu, havaalanında kıymetli ve pahalı
ve de seyahatin sebebi olan işte kullanılacak kalıp malzemesini ve silikonları
kaybetti. Meseleyi Moğol Başkenti Ulan Batoor (Kızıl General) şehrine vardıktan
üç gün sonra bize tebliğ ettiler. Bekleyiş başladı.

Kaldığımız otel, her
basamağı kırık, tuvaletinde su ve kâğıt olmayan, asansörü çalışmayan, düdük
gibi, on dört-on beş katlı bir binaydı. Moğolistan, Anadolu’nun 1910’lardaki hâlini
yaşıyordu. Bütün ülkede sâdece 2 tane jip vardı. Biri Cumhurbaşkanınındı,
diğerini kiraladık. Ekmek karne ile dağıtılıyordu. Otelde kahvaltı yerine her
gün değişmeyen lâhana çorbası veriliyordu. Sâde suya salınmış üç beş lahana
yaprağı, biraz soğan ve ne yağı olduğu belli olmayan, su yüzünde yüzen ışıltılı
yağ yakamozları.

Malzemelerimizi 18
gün bekledik. Otelden Moskova’ya telefon mümkün değildi. Postaneye gidiyor,
kayıt yaptırıyor ve nöbetle oturup bekliyorduk. Saatlerce…

18. gün mutlu haber
ulaştı ve birkaç gün sonra da kalıp malzemesine kavuştuk.

Araziye çıkma zamanı
geldi. Kuyruğa girip karneli ekmeklerimizi çantamıza koyduk ve şoförümüz Satıraga  ve Moğolcadan başka dil bilmeyen bir devlet
görevlisiyle yola koyulduk.

Bize yardımcı olarak,
adı Napıl olan Kazak asıllı, üniversite talebesi, Türkçeyi Kazakça konuşan,
fakat şirin konuşan bir rehber tahsis ettiler.

Elimizde fazla da işe
yaramayan bir harita, bir pusula ve önden kolla çevrilerek çalıştırılabilen,
Rus yapımı bir jip ile Allah’a sığınıp yola çıktık. Yol yoktu, bir kağnı izi
bile yoktu.

Güney Sibirya
steplerinde bir sağa, bir sola savrularak anıtlarımızı aradık. Birinci günün
akşamına yakın bir saatte, üzerinden duman tüten bir taş yığını gördük. At
çobanlarının barınağı olduğunu yanına varınca öğrendik.

Çoğunluğu kadınlardan
oluşan on-oniki kişilik bir grup, tüten bir kuzinenin başındaydılar. Sobanın
üstünde kaynayan iki tencere vardı. Birinde çorbaya benzer bir su, diğerinde
pirinç kaynatılıyordu. Moğol yoldaşlarımız pek sevindiler ve çobanların
alüminyum tabaklarda ikram ettiği pirinç ile kaynayan sıvıyı memnuniyetle kabul
ettiler. Açtık. Nazlanmadık, biz de aldık. Fakat yemek ne mümkün? Pirinç lapası
(pilav) tatlıydı, yâni şekerliydi. Sıcak su ise çay niyetine içiliyordu. O da
tuzluydu. İçine bol miktarda yağ (tereyağı) ve kalıplanmış, sunta parçalarına
benzer çay blokları atılmış. Çayın özel bir adı vardı: Kalmuk çayı.

Biz içemedik. Moğol
yoldaşlarımız yediler, içtiler ve karınlarını doyurup rahatladılar.

Haritadan yaptığımız
ölçüme göre Ötüken Vadisi ve anıtlar, Ulan Batoor’a 450 km. kadar uzaktaydı. Üç
gün yol gittik ve Allah yardımcımız oldu, dördüncü gün anıtlara ulaştık,
şükrettik.

Aşırı gerginlik,
aşırı heyecan yarattı. Stepte su çoktu. Abdest aldık. Behçet Bey, güzel
tavrıyla, âbidelerin yanından, onların ilk defa duyduğu ‘ezân-ı Muhammedi’yi okudu.
Gürül gürül okudu ve iki rekât şükür namazı kıldık. Rahatladık. Akşamın karanlığını
bile tam beklemeden, çadıra girdik ve derinlerden daha derin bir uykunun içinde
kaybolup gittik.

Uzun süre bu bozkırda
güney Sibirya’nın steplerinde dehşetli bir sonbahar yaşadık ve çalıştık. Ne
çektiysek yağmurdan ve açlıktan çektik. Uzak olmayan mesâfede iki çadır vardı.
Çalışma alanımızdaydı, komşuydu.

Satırağa ve Napıl’ı
onlara yolladım. ‘Bize yiyecek bir şeyler
satıp satamayacaklarım sorun
’ dedim. Gittiler, az sonra elleri boş döndüler

Çadırın sâhibesi
Moğol kadın, onlar aracılığıyla bize unutamadığımız bir ders verdi. Napıl bize,
meâlen şunları söyledi:

Aç insana yiyecek satılmaz. Gelsinler, misâfirimiz olsunlar, adam gibi
onlara ikramda bulunalım. Bizde satılık bir şey yoktur. Ne olsun ki kırın
yüzünde
?

Jipte onlara
verilebilecek ne varsa, ne bulabildiysek, sigara, çakmak dâhil, Ahmet’in ve Behçet’in
kuruyemişlerinden kalanlarını, ne varsa, silikonların boşalmış poşetlerine
koyduk ve çadıra doğru yürüdük.

Çadırda; yaşlı, ak
saçlı, yüzü iyice buruşmuş bir kadınla, gelini olduğunu öğrendiğimiz genç bir
kadın vardı. Ve birkaç çocuk… Ortada kuzineye benzer bir soba yanıyordu, bu bir
varlık işaretidir. Bizi mükemmel ağırladılar.

Kâmil
Uğurlu’yu hayrete düşüren durum:

Eşiyle birlikte ‘Milletlerarası Sturga Şiir
Akşamları
’ isimli faaliyete katılır:

Ohri Gölü’nü bu işe
tahsis ettiler ve onun kıyısındaki Müslümanların Sarı Saltuk Sultanı olan,
Hıristiyanların ise Aziz Naum (Sweti Naum)u olan Türbeyi, kiliseyi, bütün hayaller
için serbest bıraktılar. Kimisi orada duâ etti, niyâza gönül açtı, kimisi haç
çıkardı, gönlünü rahatlattı.

Şiirler iki ayrı
mecrâda sunuldu. Biri, ‘Şiir Köprüsü
denilen ve Drim Nehri üzerinde bulunan köprüde, diğeri de şehir merkezinde bir
salonda. Bizi köprüye çıkardılar.

Şâir; önce şiirini
kendi dilinde okuyordu. Tiyatro sanatkârı bir zat onu Makedonca, bir diğeri
İngilizce, tekrar okuyordu. Kimse bıkmadan, usanmadan, esnemeden ilgiyle
dinliyor, alkışlıyordu. Devlet erkânı oradan hiç ayrılmadı. Bizim ölçülerimize
göre olmayacak şeyler oluyordu ve biz ağzımız açık, olan biteni seyrediyorduk.

Yahya Kemal merhumun
evinden başlayıp, oradaki Osmanlı mirasını sevgiyle, hayranlıkla ziyâret ettik.
Bütün Makedonya’yı, câmi, türbe, zâviye, mahalle olarak, şehir olarak dolaştık.
Nusret ve ailesinin ilgisine, Dr. Hâlit’in çalışmalarına hayran olduk. (Dr.
Hâlit oradaki Türk halkının yâni Müslümanların sevgilisiydi. Onların her
derdine fisebilillâh koşuyordu.)

Yakın zamanda ciddî
trafik kazası geçiren ve ölümden dönen, fakat yüzünün yarısını o kazada
kaybeden Makedonya Cumhurbaşkanı bizimle birebir ilgilendi. Hâtıra hediyeler
verdi.

Halkı onu çok
seviyordu.

Televizyonlara dâvet
ettiler. Konuşmalar, şiirler, özel programlar, okullarda konferanslar, Doğu
Makedonya’daki Türklerin yoğun yerleşik olduğu bölgedeki ziyâretler ile on gün
uzadı, sanki bize bir ay oldu. Hârika hâtıralarla döndük.

***

Kâmil
Uğurlu
’nun kelimelerle
çizdiği muhteşem Müjgân Cunbur portresi:

Hayatta Müjgân hanımla
yolu kesişen kişiler, sâhip oldukları bu devletin şükrünü, hayatları boyunca
edâ edemezler.

 Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi’nin önce
talebesiydi, sonra müderrisi oldu. Türk Edebiyatı allâmelerinin başındaydı.
Seneler senesi Millî Kütüphâne’nin Genel Müdürlüğünü yaptı. Genel müdür iken, kütüphânenin
avlusunda ve etrafında onlarca talebeyle oturur ve paha biçilmez sohbetlerini
orada yapardı. Gerçi, genel müdür hanımın bir odası vardı ve o oda binanın en
mütevâzı odasıydı.

Serçe parmak kadar
kalmış, zayıf, ince, her zerresinden zarâfet akan, şeffaf bir hanımdı.
Konuştuğu Türkçe derinlikli ve o kadar lezzetliydi ki, yanında insan nefes
almayı unutur, onun mübârek ağzından çıkacak her kelimeyi yakalamaya çalışırdı.

* * *

Yolculuğumuzda yol
üzerindeki önemli noktalardan bahsetti ve oraların ziyâret âdablarım kulağımıza
fısıldadı: Hz. Ahmed-i Kebîr, yanında fazla eğleşilmesinden hazzetmez, rahatsız
olur. Hele onun huzurunda, içerde resim çekmeyin. Hazreti üzersiniz.

Bu mübârek memleketin her köşesine bir aziz, bekçi edilmiştir, sâhip
kılınmıştır. Destursuz geçip gitmeyin
…’ dedi.

Hz. Ahmed-i Kebîr
bizi bir akşam namazıyla ağırladı.

Huzuruna varınca,
şimdiye kadar hiç karşılaşmadığımız bir kokuyla, harikulâde bir kokuyla
irkildik. Ayrılmak istemememize rağmen Müjgân Sultan’ın tenbihatı gereğince çok
kalmadık. Dışarı çıkmadan bir fotoğraf çekmek istedik. Tenbihata rağmen bunu
yapmak cüretini gösterdik.

Hazret izin vermedi.
Makine çalışmadı ve flaş çakmadı. Aynı makineyle dışarıya çıkıp resim çektik.
Makine çalışıyordu. İçerde tekrar denemek istedik. Hayır, izin yoktu. Esasen bu
çabamızı gören Türbedar da bizi sâkince ikâz etti, ‘İzin vermez’ dedi. Elimiz, ayağımız buz gibi oldu. Bir masalı yaşar
gibi olduk…

* * *

Müjgân Cunbur Hanım,
Mudurnulu bir ailenin kızıdır. Babası, Kurtuluş savaşı, ‘imalâtı harbiye’ sinin
ustalarındandır. Bu sebeple onu Ankara’ya dâvet ettiler. Salih Cunbur usta,
ailesinin yükünü sardı ve Ankara’ya geldi. Ankaralı oldular.

Küçük, mütevâzı ötesi
evinde onunla ailece sohbet ederdik. Mesnevi şârihi idi. Bu özelliğini herkes
bilmezdi. Olağanüstü lezzette ve ehliyetle anlatırdı. O konuşurken Hz.
Hüdâvendigâr’ın rüzgârıyla perdeler havalanırdı, nefesini duyardınız.

Müjgân Hanım bu
fakirin hayatında her zaman aziz bir makamda yer aldı. Ortancamız Altay’ımızın
izdivacını da, rahmetli Emiroğlu ile organize eden oydu. Esra gelinimizi bize o
hediye etti.

Son nefesine kadar’ gerçekten hizmette olmak, herkese nasip
olmamıştır. Son zamanlarında hâin bir felç onu tepeden tırnağına kadar sardı.
Sâdece iki hârika göz ile bir tek parmağı, sağ elinin işâret parmağı bu ağ’ın
dışında kaldı. Şükretti. Ve o tek parmakla harfleri birer birer avladı. Yarım
kalan eserini tamamladı. Vücudu çalışmıyordu. Ama olağanüstü beyni, bir ilim ve
güzellik şelâlesi olarak gürül gürül akmaktaydı. Son bitirdiği eseri ‘Türk Kadın Şâirler’ idi.

Son dönemin önemli
allâmesi İbnülemin Mahmut Kemal ve bu dönemin parlak ve popüler ismi, zor
beğenen hoca İlber Ortaylı ona hayrandılar. Özellikle İbnülemin’in okuryazar
hanımlara karşı negatif bir çıkışı vardı. ‘Hanımdan
âlim olmaz
’ derdi. Onun tek istisnası Müjgân Hanım’dı. Ona ve muktesebatına
gösterdiği büyük saygı herkesi şaşırtırdı. Bizim Müjgân Ablamız benzersiz bir
dervişe idi. Son asırların, hanımlara ait ‘Altın Silsilesi’nin son halkaları Sâmiha
ve İlhan Ayverdileri, Safiye Erol, Sofi Huri, Nezihe Araz’ı ile birlikte
pırıltılı halkalarındandı.

Öyle yaşadı ve öylece
uçup gitti…

 

Dr. KÂMİL UĞURLU:

Mimar, şair ve
yazar. 1942, Aladağ / Konya doğumlu. Karaman’da başladığı öğrenimini Konya’da
devam ettirdi. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Mimar Sinan Üniversitesi)’nde
mimarlık öğrenimi gördü, Selçuklu mimarlığı konusunda doktorasını tamamladı.
Bir süre memurluk yaptı ve inşaat sektöründe çalıştı. 1990 yılında Selçuk
Üniversitesinde öğretim üyesi oldu. 10 yıl Mimarlık Fakültesi’nde öğretim
üyeliği; 2,5 yıl Başbakanlık Toplu Konut İdâresi Başkanlığı ve 3 yıl
başbakanlık müşâvirliği görevlerinde bulundu. TİKA’nın danışmanı olarak
‘Orhun Anıtları Projesi’nde yer aldı ve Moğolistan’da Ötüken Vâdisindeki
müzeleri kurdu. 1998 yılında Toplu Konut İdaresi Başkanlığına getirildi. 2001
yılından itibâren Başbakanlık’ta müşâvir olarak görev yaptı. Uzun süre
Arabistan, Afrika ve Avrupa’da kaldı. Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek
Kurumu ilim kurulları ile Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV)
kurucu üyelerindendir. 2005’te Konya Şehrengizi adlı eseriyle TYB tarafından
‘Şehir Kitapları’ dalında ödüle layık görüldü.

Bir dönem Karaman
ili Belediye Başkanlığı yaptı.

Sayısı 20’i aşan
eserlerindan bâzılarının isimleri:

Şiir: Yemenimde Hâre Var,
Yüreğimde Yâre Var; Gölgeli Sokağın Şiirleri; Nil Nehrinde Nilüfer – Çocukça
Şiirler (2006).

Deneme-İnceleme: Orhun Anıtları,
Türk Sanatı Târihi, İşte Biz B

Binaları Yenilesek Çare Olacak Mı?

Depremde yeni binalar da yıkıldı. Bu binalarla birlikte “1999 depremi öncesi yapılmış
binalar riskli, yeni yönetmeliğin geçerli olduğu dönemde yapılanlar sağlam”
tezi de yerle bir oldu.

Adıyaman’dan bir enkazın başından konuşan
gazeteci Murat Ağırel bu enkazın, 5 yıl önce kentsel dönüşüm
kapsamında
yapılmış bir binaya ait olduğunu anlattı.

Yani buradaki mülk sahipleri “depreme
dayanıklı olsun”
diye var olan binalarını yıktırıp, “yeni yönetmeliğe
göre” yapıldığı zannıyla
bir müteahhite yenisini yaptırmışlar. Ama
canlarının, sevdiklerinin, mallarının enkaz altında kalmasına engel
olamamışlar.

Elbette yeni binalar daha sağlam ve
bunlarda yıkılma oranı çok düşük. Yönetmeliğimiz de neredeyse mükemmel. Ama uygulamada
görülen bu kötü örneklerin yaptığı güven tahribatı çok büyük.

****

Kendisine mikrofon uzatılan her uzman “şimdi
depremden ders çıkarmak zamanı”
diye konuşuyor.

Hadi ders çıkaralım, oturduğumuz binaların
testlerini yaptıralım ve “depreme dayanmaz” raporu verilirse de yıktırıp
yenisini yaptıralım.

Bunları yaptırmak kolay mı? Değil. Ucuz
mu?
O da değil.

Böyle bir ders çıkarmanın vatandaşa
maliyeti
neler bir bakalım.

***************************

Yenilemenin Vatandaşa Maliyeti

Binaların depreme dayanıklı olup
olmadığının ölçülmesi devletin görevi olmalı.

İster Şehircilik Bakanlığı ister Belediyeler, devletin bir biriminin bu
tespitleri yapması lazımdı.

Diyelim ki muhtemel İstanbul depreminin
etkileyeceği illerden birinde oturuyorsunuz. Şu anda İstanbul’da yaşayan
milyonlarca insan gibi binanızın depreme direncini merak ediyorsunuz.
Devlet de şimdiye kadar böyle bir ölçüm yapmamış.

“Eh ne yapalım, candan daha kıymetli bir
şey var mı?”
dediniz. Bir yetkili mühendislik
firmasıyla anlaştınız, parasını verdiniz ve yapılan inceleme sonucu binanıza
çürük raporu verildi.

Mevzuata göre, vatandaşa riskli yapının
belirlenmesinden sonra 60+30 günlük bir süre tanınıyor. 90 gün içerisinde
yapının tahliyesi ve yıkımına ilişkin bir süreç işliyor.

Yani o binada oturmanız artık mümkün olmuyor.
Bu yüzden vatandaşlar bu işlem için Belediyeye ve yetkili mühendislik
firmalarına başvuruda bulunmuyor.

Bu sebeple İstanbul Büyükşehir Belediyesi “hızlı
bina taraması yöntemi”
ile talep edilen binalarda tespit yapmaya çalışıyor.
Bu yöntemle sorunlu olduğu belirlenen binalar direkt riskli yapı olarak
kodlanmadığından
binanın boşaltılması zorunlu değil. Çünkü sadece bir ön
değerlendirme
sayılıyor.

Diyelim ki, tam değerlendirme yapıldı, binanız
“riskli yapı olarak kodlandı” ve yenilemeye karar verildi. Binanın
yıkılması halinde, imar durumuna göre, her yerde aynı yükseklik ve büyüklükte
bina yapma imkânı verilmiyor. Yeni binanın dairelerinin sayısı ve metrekaresi
düşük olabiliyor.

Hadi farz edelim, aynı büyüklükte ve
aynı sayıda daire yapılabiliyor olsun.
100 metrekarelik bir daire
için yaklaşık
(müteahhite maliyeti + kârı + beklenmeyen giderler toplamı
olarak) ortalama 2 milyon TL ödenmesi gerekiyor. Daire büyüdükçe maliyet
aynı oranda artıyor.

Üstelik inşaat süresince başka bir binada
kiralık daire bulmanız ve en ucuzu 10-20 bin TL mertebesinde aylık kira
bedeli
de ödemeniz gerekiyor. İnşaat süresi boyunca yani en iyimser
tahminle 1,5 – 2 yıl kira ödeyeceksiniz demek. Bu durumda devlet kira yardımı
yapıyor ama çok yetersiz miktarda (aylık 1.150 TL, İstanbul’da 1.500 TL).

Yıkılacak binalardaki kiracıların da
işi zor. Yeni daire arayacaklar ve bulurlarsa muhtemelen mevcut kiralarının çok
çok üstünde kira ödemek zorunda kalacaklar.

Konut yenilemesi için gerekli meblağları
ödeyebilecek mülk sahiplerinin oranı
sizce
ne kadardır?

Banka kredileri devreye sokulabilir. Fakat bu meblağda krediyi
bankalar herkese vermez. Ocak ayında başlatılan “Yeni Evim
Kampanyası”
nın şartlarında kredi sağlanırsa, 10 yıl vadeli 2 milyon
TL kredi
alabilenlerin ödemeleri gereken taksitleri aylık 25 bin TL,
4 milyon TL kredi için 50 bin TL civarında olacaktır. Bu taksitleri
ödeyebilecek olanların oranı sizce ne kadardır?

***************************

Güven Nasıl Verilecek?

Kentsel dönüşümle yenilenmesi ve güçlendirilmesi gereken binaların sayısı
çok yüksek. Bakan Murat Kurum’a göre, “Türkiye’de 6,7 milyon bina riskli
statüsünde. İstanbul’da 5,9 milyon konut var. Bunun 1,5 milyonu
riskli, 300 bini acilen dönüşmesi gereken yapılar.”

“İstanbul’da 7,5 büyüklüğünde bir
depremde
hafif, orta ve yüksek hasar alabilecek bina sayısının 500 bine
ulaşacağı öngörülüyor.”

Siz, bu riskli yapılardan birinde oturmak
istemediğiniz için, yukarıda yazdığım bütün bu zorlukları aştınız
diyelim. Bir müteahhitle anlaştınız ve şansınız yaver gitti, süresinde
evinizi teslim aldınız.

Peki, artık deprem olduğunda evinizin
yıkılmayacağından emin olabilecek misiniz?

İşte K. Maraş merkezli depremlerde yeni
yapılan
ve kentsel dönüşümle yenilenen binaların yıkılması bu
güven duygusunu da yıktı.

****

O halde öncelikle devletin kentsel
dönüşüm kararı verilen yerlerde
yapılacak yeni binalarda yönetmelik
kurallarının harfiyen uygulanmasını sağlayacak sağlam bir denetim mekanizması
kurması
lazım.

Ayrıca yönetmeliği ihlal eden
müteahhitlere çok ağır yaptırımlar uygulamasını sağlayacak yasal düzenlemeler
gerekiyor.
 

Alınacak bu gibi önlemlerle devletin deprem
dirençli şehirler oluşturması
ve vatandaşlarımıza oturduğu binanın
depreme dayanıklı olduğu güvenini
verebilmesi gerekiyor.

Bunun için ne kadar zamanımız var
bilmiyoruz. Ama hiç vakit geçirmeden başlamak gerekiyor.

Kaynak var mı? Siyasi tercihe bağlı.

İBB’nin hazırladığı rapora göre “İstanbul’da son 20 yılda tamamlanan
ve yapımı devam eden büyük ölçekli inşaat projelerinden ve imara açılan
alanlarda üretilen inşaat alanlarından elde edilen 1,4 trilyon lira maddi
kazançla
(üretilen rant ile) İstanbul’daki orta ve üzeri riskli
yapıların tamamı dört kere dönüştürülebilirdi.”

Siyasetin tercihi rantı, müteahhite aktarmak değil, kamu
yararına kullanmak olursa kaynak bulunur.

İstanbul’u Yeniden Görmek ve Düşünmek

İstanbul’umuz dünyadaki tarihi şehirler içinde ilk 3-5
şehirden biridir. Eski çağlardan beri yerleşim yeridir. Doğu Roma İmparatorluğuna
başkentlik yapmış olup, o döneme ait, başta Ayasofya ve

Yerebatan Sarnıcı gibi eserler olmak üzere, pek çok tarihi
değere sahiptir. 1453’te biz Türklerin fethi ile Osmanlı Devleti’nin Bursa ve
Edirne’den sonraki başşehri olmuştur. Bu dönemlere ait de başta Topkapı Sarayı
ve Sultanahmet Camii olmak üzere pek çok tarihi esere ev sahipliği yapmaktadır.
Bu şehrimiz ayrıca bir ticaret, tarihi ve doğal güzellikleriyle zengin bir
turizm merkezidir. İstanbul’u 90’lı yıllarda birkaç defa gidip, gezip görme
imkânım olmuştu. 20 – 25 yıl kadar aradan sonra bazı tarihi mekânları yeniden gezip
görme amaçlı gittiğim bu şehirdeki önemli bulduğum ve dikkatimi çeken bazı
hususları paylaşmak isterim.

İlk dikkatimi çeken, çok kalabalıklaşmış bir şehir haline
gelmiş olmasıydı. Bu kalabalıklaşmada, farklı ülkelerden gelen turist grupları,
tek başına veya birli ikili aileler şeklinde gezen turistlerin varlığı, memnuniyet
verici bir duygu yaratıyordu. Tarihi ve turistik yerlerdeki insanların bu varlığı,
ülkemizin turizm potansiyelinin doğru kullanıldığı kanaatini vermekteydi.
Ayrıca görünümlerinden saç ekimi, yüz estetiği gibi sebepler için geldiği belli
olan insanların da fazlalığı ülkemizin sağlık turizmi için de tercih edilen bir
yer olduğunu göstermekteydi.

Şehrin özellikle toplu ulaşım imkânları takdire şayandı. Yerin
3-5 kat altına yapılmış olan ve birçok

önemli noktaları birbirine bağlayan metro ağı, batıdakileri
aratmayacak kadar güzeldi. Marmaray ve

Avrasya tüneli ile şehrin iki yakasının buluşturulması, raylı
sistemlerin yaygınlaştırılması ise toplu ulaşım imkanlarının daha çok
kullanılabilmesi ile büyük kolaylıklar sağlamaktaydı.

İstanbul’umuzun en önemli tarihi merkezini görmek için önce
Sultan Ahmed Meydanına gidiyoruz.

Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultan Ahmed Camii ve Yerebatan
Sarnıcı gibi birçok, gerek Roma döneminden gerekse Osmanlı döneminden kalma
eserler bu bölgede bulunmaktadır.6. Yüzyılda yapılmış olan Yerebatan Sarnıcı
bölgenin su ihtiyacı için düşünülmüştür.1000 m2’lik bir alana yapılmış olup,
336 adet 9 m yüksekliğindeki mermer sütunlar ile görmeye değer bir eserdir.
Sonra yine o dönemlerden yapılan büyük mabed Ayasofya’ya(Kutsal bilge)
gidiyoruz. Büyük kubbesi ile yapıldığı günden bugüne dikkat çekici bir mabed
olup dünyanın 8. Harikası olarak bilinir. Mısır, Efes, Suriye’deki antik
eserlerden alınıp getirilen mermer sütunları, muhteşem kubbesi ve
duvarlarındaki muhtelif ve anlamlı dini motifli mozaikleri ile ziyaretçilerini
kendisine hayran bırakmaktadır. 1453’te İstanbul’un fethi ile Fatih Sultan Mehmed
tarafından fetih camiine çevrilmiş ve yapılan muhtelif yapılar ile bir
külliyeye dönüştürülmüştür. İçerideki fil ayakları üzerine asılı 7,5 m
çapındaki 8 adet hat levhalar dikkat çekicidir. Koyu yeşil bir zeminde altın
varaklı şeklinde döneminin meşhur hattatı Kazasker Mustafa Efendi (1801 – 1876)
tarafından yazılmıştır. Turist grupları, genç yaşlı bir yığın insan, ayrıca
ibadet için gelenlerin sebep olduğu uzun bir kuyruk giriş için yeni bir
düzenlemeye ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir.

Ayasofya’dan sonra mavi çinileri ile meşhur Sultan Ahmed
Camiini görmeye gidiyoruz. Restorasyon

amaçlı tamamen kapalı olması bizim gibi gelenler için üzücü
idi.Ayrıca buranın tamamen kapalı olması

Ayasofya’nın girişindeki uzun kuyruklar namaz ibadeti için
gelenlerin oradaki küçük camiye mecbur kılıyordu. Bu iki büyük mabedin olmasına
rağmen Endonezya’dan gelmiş olan bir turist grubunun kadınlı erkekli ve oldukça
sıkışık bir şekilde burada ibadetlerini yapmak mecburiyetinde kaldığını görmek üzüntümüzü
artırmıştır. Daha sonra görülecek bölge tabi ki Beşiktaş. Dolmabahçe Sarayı,
Dolmabahçe Camii, Resim ve Heykel müzeleri, Denizcilik Müzesi gibi yerler,
görülecek yerlerdir. Bu bölgeye Yıldız Sarayı’nın hemen bitişiğindeki Yahya
Efendi ayrı bir zenginlik katmaktadır.

Tabii ki bu şehir 1-2 günde gezilebilecek bir yer değildir.
Boğaziçi’nden Adalara, Eyüp Sultan’dan

Sultan Ahmed’e, Fatih’ten Balat’a, Topkapı Sarayından Rumeli
ve Anadolu Hisarlarına kadar bir yığın tarihi ve doğal güzellikler görülmelidir.
Bu sebeple de şiirlere, hikâyelere, romanlara, filmlere konu

olmuştur.Yeni görülesi yerler arasında Topkapı’daki Panoroma
1453, İstanbul Arkeoloji müzesi , Rami

kışla kütüphanesi, Çamlıca Televizyon Kulesi, Millet Cami,
Kız Kulesi gibi yerleri de saymalıyız.

Tüm bunlar ve özellikle toplu ulaşımdaki yeni imkânlar
İstanbul’umuza zenginlik katmıştır. Şehrin bu

imkân ve gelişmesinde son 20 – 25 yılda aldığı hizmetler
önemlidir. Burada büyükşehir belediye başkanlığı zamanı dâhil Cumhurbaşkanımız
R. Tayyip Erdoğan’ın payı önemlidir. Başta O’na olmak üzere emeği geçenlere
şükran duygularımı iletirken, keşke doğal doku ve tarihi alanlar daha fazla

korunabilseydi, gökdelenlerle şehrin silüeti bozulmasaydı da
demeliyiz.

Tarihi eserler şehirlere zenginlik katan yerlerdir. Şehrimizde
de Paşa Suyu olarak bildiğimiz

Romalılardan kalma ve o dönemin en büyük ikinci su hattı
olan tarihi miras, yine o dönemlerden kalma İnbayırı Sarnıcı, İnbayırı sarnıcı
ile Süleyman Paşa hamamı arasında bulunan, içinde insan girebilecek özellikteki
su kanallarından kalan bir kısmı günyüzüne çıkarılıp gezip görülecek yerler
arasına katılmalıdır. Şehirlere önemli ulaşım imkânı ve kolaylık sağlayan
tramvay hizmetinin yakın ilçelerimize de ulaştırılması geciktirilmemelidir.

Bu yazı 6 Şubat Kahramanmaraş depremi öncesinde yazılmıştır.
Bu deprem tekrar göstermiştir ki

İstanbul için beklenen olası depremin benzeri bir felakete
dönüşmemesi için yerel ve merkezi

yönetimlerin el birliğiyle ve öncelikli olarak tedbir
çalışmalarının hızlandırılması gerekmektedir.

Tabii Afetlerin felakete dönüşmediği evlerimizde, huzur ve
güven içinde yaşadığımız bir gelecek

dileğiyle.

Afet, Eğitimsiz Yönetilemez

0

Türkiye, 6 Şubat 2023 Pazartesi günü 10 ilimizi etkileyen
büyük bir deprem felaketi yaşadı. Deprem felaketini yaşayan şehirlerimizde yüz
binlerce bina yıkıldı, ayakta kalanların da çoğu hasarlı olduğu için yıkılacak.
Depremde on binlerce canımızı kaybettik, yüz binin üzerinde insanımız yaralı
olarak kurtuldu. Türkiye bu büyük deprem felaketine hazırlıksız olarak
yakalandı. Depreme zamanında ve gerektiği kadar müdahale edemedik. Afet
yönetiminde başarısız olduk.

 

Bu konu, siyaset üstü, milli bir konudur. Bu konuda
birbirimizi suçlamamız doğru değildir. Fakat şu gerçek bir defa daha ortaya
çıktı ki, ne iktidarımız, ne muhalefetimiz ve ne de ilgili kurum ve
kuruluşlarımız bu konuda ciddi ve yeterli bir hazırlık yapmamışlar, afet
yönetimi hakkında plan ve program hazırlamamışlar,  yeterli ekip ve eleman yetiştirmemişler ve
afetzedelerin barınma, beslenme, hijyen, ısınma gibi zaruri ihtiyaçları ile
ilgili yeterli malzeme stoku oluşturulmamıştır. 
Organizasyon ve koordinasyon eksikliğinden, kurtarma ekiplerinin çalışmalarında
zamanında aksaklıklar olmuştur. Fakat AFAD, AKUT ve belediye ekiplerinin,
Türkiye Taşkömürü Kurumu personelinin, sivil toplum inisiyatiflerinin gönüllü
kurtarma ekiplerinin ve özellikle yabancı ülkelerden gelen kurtarma ekiplerinin
günlerce süren cansiperane çalışmalarını göz ardı edemeyiz. Onların çabalarını,
takdir, minnet ve şükranla karşılıyoruz. 
Tek tesellimiz, böyle afetlerde milletimizin tek yürek halinde bütün
imkânlarıyla afetzede vatandaşlarımıza yardıma koşmalarıdır.

 

Acıda ve kederde büyük bir duyarlılıkla birleşen bu büyük
milletin büyük bir zaafını da belirtmeden geçemeyeceğim. Biz büyük bir afet
yaşadığımız zaman gösterdiğimiz bu duyarlılığı, olayın üzerinden birkaç ay
geçince kaybediyoruz, yaşananları unutuyoruz. Sonra da kendimizi “Hafıza-i
beşer nisyan ile maluldür” diye teselli edip normal hayatımıza dönüyoruz.
Yaşananlardan hiçbir ders çıkarmayıp bundan sonra yaşanacaklar için gerekli
tedbirleri almıyoruz. Hâlbuki Türkiye bir deprem bölgesi. Sel, heyelan, yangın
ve orman yangını gibi doğal afetler de çok yaşanıyor. Önümüzde bir de küresel
ısınma ve bunun getireceği çeşitli sorunlar var. Bu yüzden bu afetlere karşı
milletçe topyekûn hazırlanmamız gerekiyor. Bu hazırlanma da öncelikle eğitimle
olur. Devletin, örgün ve yaygın eğitim kurumlarında çocuklarımızı, gençlerimizi
ve yetişkinlerimizi her türlü afete karşı eğitmesi gerekir. Milletimize bu
konuda gerekli eğitim verilmez ve gerekli bilinç kazandırılmazsa, afetlere
karşı verilecek mücadele her zaman yetersiz kalacaktır.

 

Artık geriye bakmaya gerek yok. Olan oldu, yıkılan yıkıldı,
ölen öldü. Bizim şimdi bundan sonra olabilecek afetlere karşı hızla
hazırlanmamız gerekiyor. Önce eğitim sistemimizin afet eğitimi ile ilgili ders,
müfredat ve eğitim çalışmalarını gözden geçirelim. İlkokul, ortaokul ve
liselerin haftalık ders dağıtım çizelgelerini inceledim. Hiçbir sınıfta “afet
yönetimi” ile ilgili bir ders yok. Şu anda bütün dünyanın üzerinde hassasiyetle
durduğu küresel ısınma sonucunda oluşan iklim değişikliği ile ortaya çıkabilecek
sorunlarla ilgili bir ders varmı diye baktım. Son yıllarda ortaokul 6., 7. ve
8. sınıfta “Çevre Eğitimi ve İklim Değişikliği” adıyla bir ders konmuş ama o da
seçmeli olarak.  

 

Bir de afet yönetimi ile ilgili yükseköğretim
programlarındaki durum nedir, ona bakalım. YÖK kayıtlarına göre 17 devlet
üniversitesi ile iki vakıf üniversitesinin bünyesindeki Meslek
Yüksekokullarında ve Sağlık Meslek Yüksekokullarında 2’şer yıl öğretim süreli
“Acil Durum ve Afet Yönetimi” programları var. Bu önlisans programlarının
kontenjanları 30-60 kişi arasında 1 veya 2 sınıf. Bu konudaki lisans
programlarını da incelediğimizde manzara şu: Türkiye’de 12 devlet
üniversitesinin ve KKTC’deki iki üniversitenin Sağlık Bilimleri Fakültelerinde  “Acil Yardım ve Afet Yönetimi” programları
var. Bu lisans programlarının kontenjanları 40-80 kişi arasında 1 veya 2 sınıf.
Kontenjanlarının da ne kadar dolu olduğunu bilmiyorum.  Ama bu bölümlerden mezun olanların henüz afet
yönetimi konusunda aktif bir rol aldıklarını görmedik. Bu bölümlerin
varlığından ben de araştırma yapınca haberdar oldum. Bu okul mezunlarının
nerelerde görev yaptıklarını, ne yaptıklarını ve ne yetkilerinin bulunduğunu bilmiyorum.

 

AFETE NASIL HAZIRLANMALIYIZ?

 

Madem Türkiye bir deprem ülkesi, o zaman çocuklarımıza
anaokulundan itibaren depremle yaşamayı öğretmeliyiz. Bunun için
öğretmenlere  “İlk Yardım” ve “Okul
Tabanlı Afet Eğitimi” vermeliyiz. Tüm öğretmenler, sınıf içi ve sınıf dışı
farklı faaliyetlerle öğrencilerine deprem öncesi, anında ve sonrasında yapacakları
doğru davranışları kazandırmada rehberlik etmelidirler. Öğretmenlerin
gerçekleştirecekleri afet eğitimi ile ilgili uygulamalarda kılavuzluk edecek
kitap, oyuncak, araç gereç gibi ders materyalleri geliştirilmelidir. 

 

Deprem yaşamış illerimizde “Deprem Anıt Müzesi” adıyla
müzeler kurulup, depremin yaptığı tahribat, can ve mal kaybının unutulmaması
sağlanmalıdır. Ayrıca ilçe ve il düzeyindeki yerleşim birimlerinde yerel
yönetimlerce deprem simülasyon merkezleri oluşturulmalı, çocuklarımız buralarda
uygulamalı olarak depreme hazırlanmalıdır. İlkokulun son iki sınıfında haftada
bir saat “İlk Yardım ve Afet Eğitimi” dersi, Ortaokulun son iki sınıfında
haftada iki saat “İklim Değişikliği ve Afet Eğitimi” dersi, zorunlu ders
kapsamında okutulmalıdır. 

 

Lise düzeyinde “Afet Yönetimi” alanında mesleki ve teknik
eğitim liseleri açılmalıdır. Bu okulların mezunları, Meslek Yüksek Okullarının
“Acil Durum ve Afet Yönetimi” programlarını ve Sağlık Bilimleri
Fakültelerinin  “Acil Yardım ve Afet
Yönetimi” programlarını tercih ettiklerinde kendilerine ek puan verilmelidir.
Bu önlisans ve lisans programlarında “Afet Önleme”, “Afet Riski Azaltma”, “Afet
Yönetme” ve “Kriz Yönetimi” alanlarında eğitime önem verilmelidir. Bu yükseköğretim
kurumları mezunları; AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı)’da,
binalarda deprem riskini belirleyen ekiplerde, okullardaki “Afet Eğitimi”
derslerinde ve yaygın eğitim kurumlarında yetişkinlere yönelik “Afet Eğitimi”
programlarında görevlendirilmelidirler.

 

AFAD, yeniden teşkilatlandırılmalıdır. Her ilde kadrolu ve
gönüllü yeterli sayıda kurtarma ekibi yetiştirilmelidir. AFAD’dan önce Sivil
Savunma Müdürlükleri, askerliğini yapmış, 45 yaş altındaki erkekleri iki veya
üç hafta ile çağırarak afet eğitimi verirlerdi. AFAD da aynı şekilde bu yaş
grubundaki erkeklere aralıklarla afet eğitimi vermelidir. AFAD, kurtarma
ekiplerinin herhangi bir deprem anında hangi bölgede görevlendirileceğini daha
önceden belirlemelidir. AFAD’ın yerel yönetimlerle eşgüdüm içinde çalışmaları
sağlanmalıdır. 

 

En azından yedi bölgemizde belirlenecek merkezi illerde
“Deprem Lojistik Üssü” oluşturulmalıdır. Buralarda çok sayıda iş makinaları,
çekiciler, konteynerler, çadırlar, mobil mutfak ve tuvaletler, sobalar,
battaniyeler, iç çamaşırı ve giyim eşyası vb. malzemeler stoklanmalıdır. Deprem
anında bu malzemenin deprem bölgesine en kısa zamanda intikalini sağlayacak
tedbirler daha önceden alınmalıdır. Deprem anında görevlendirilecek iş makinası
operatörlerinin, tır şoförlerinin ve araç sahiplerinin iletişim bilgilerini
daha önceden tespit edilmelidir.

 

Başta deprem olmak üzere her türlü afete çok önceden
hazırlanırsak zararımız, hasarımız ve can kaybımız çok az olacaktır. Bunun için
öncelikle okullarımızdaki “Değerler Eğitimi” derslerinde insanımızı “dürüstlük
ve iş ahlakı” üzerine yetiştirmeli, onlara işlerini dürüstçe en iyi ve en
düzgün yapma bilinci ve ahlakını kazandırmalıyız.

Kelleler Gidecek!

Moral diye bir şey kalmadı. İçimden yazmak gelmiyor. Daha beteri sanki hepsini daha önce yazmışım gibi bir his içindeyim. Size de olur mu? Her gördüğünüz, her duyduğunuz sanki tekrarmış gibi gelir; “deja vu” dediklerinden. İnsanların ne diyeceklerini onlar demeden, ne yapacaklarını onlar yapmadan bilirmişsiniz gibi. Ve sıkılırsınız, sıkılırsınız. Meğer bu depresyonun baş belirtilerinden biriymiş.

Bakın diyorum, şimdi iktidar suçu haşa Allah’a atacak. Hatta atmaya kalktı da… Fakat diz boyu beceriksizliğin kul işi olduğu ortaya çıkınca, bu sefer “görülmemiş bir felaket” stratejisine döndük. Öyle değil, daha büyükleri de var, hem de bu son asırda var. Buyurun, Washington Post  bizimkiyle başka büyük depremleri karşılaştırmış. Yerin yüzüne uzaklıkları dâhil. Her şeye rağmen bizimki de çok büyük. En büyük olmasa da.

Depremzedeye bakmak için izin gerekli

Diyelim ki asrın değil, bin yılın, on bin yılın en büyüğü. İyi de insanlar deprem küçüktü demiyor ki. İnsanlar, bize üç gün kimse gelmedi, koordinasyon yoktu, donarak öldüler diyor. Facebook’ta, İngiltere’de travma cerrahlığı yapan bir Türk doktorun hikâyesi var. Doktorluğunu yapabilmesi için Ankara’dan olur bekleniyor. AFAD yetkilisi hastaneye giden ambulansa bindirmiyor, “Sana bir şey olursa ben sorumlu olurum.” diye… Hani filmlerde, uçakta, gemide veya bir toplantıda biri hastalanır da ona bakan görevli bağırır, “Doktor var mı?” diye. Bizde bağıramaz! Ankara’dan izin almak gerekir. İl Sağlık Müdürlüğü de veremiyor. Ankara’dan ancak mesai saatlerinde izin alınabiliyor. Sonunda dört gün sürünüyor ve kendi deyişiyle, “Tek hastaya dokunamadan geri döndüm.” Buyurun size merkezî koordinasyon. Buyurun hızlı karar verip uygulamayı eline yüzüne bulaştırma.

Yardım ettikleri için azarlanan, itham edilen STK mi istersiniz, şehirlere sokulmayan muhalif belediye ekipleri mi?

Böyle skandalları, böyle rezaletleri çok okuyacak, duyacaksınız. Fakat bunlar önemli değil. Önemli olan iktidarın kabahatsizliği. En son, “Yıkılan binalar biz iktidara gelmeden yapılmış.” çıktı. İmar affını da teröristler çıkarmıştı zaten.

Kurumların odağı ne?

Bu hikâyeler, aklı başında olana, kurumların çalışmadığını gösteriyor. Bu tamam da, on örnek, yüz örnek, bin örnek göstereceksiniz de ne olacak?

Bu hikâyeler daha da beterini anlatıyor: Kurumların başında bulunanların o kurumun görevine odaklanmadıklarını. Liyakatin yerlerde süründüğünü. Bu, hani çok sevilen deyişle, “yapısal” problemi çözmeden bir yere varamayız. Yine deprem olur ve biz yine ölürüz.

Tekrar edeyim: Kimin sorumlu olduğu önemli değil. Bir daha tekrarlanmaması için nasıl örgütleneceğimiz önemli. Neyi nasıl yapmamamızı, neyi nasıl yapacağımızı öğrenmemiz gerekli. Hatalarımızı düzeltmemiz, düzeltmemiz içinse önce yanlış yaptığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Var mı kabul eden?

Haşa. “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var. “

İmar kanununu anayasa maddesi yapmak gibi saçma sapan teklifler var. Ülkelerin kurumları, devletin teşkilâtı, anayasa ile yürütülmez. Kanunla da yürütülmez. Cephede ve yönetmeliklerle yürütülür. O cephedekileri yetkilendirerek yürütülür. Anayasa kanunların, kanunlar yönetmeliklerin çerçevesini çizer ama bunları uygulayacak olan sizin teşkilatınızdır. Kurumların her kademesinin, “İşimi gereğince yapmaya hazır mıyım?”, “İşimi daha iyi nasıl yaparım?” sorularına odaklanmasıdır. Tabiî bir de o kurumların yine her kademesinin işe uygun birikime, tahsile sâhip olması.

Şimdi kelle alma vaktidir

Kötü yönetimlerde odak bu değildir. Kötü yönetimlerde her kademenin odağı şudur: Ben bu mevkie gelmeyi hayal bile edemezdim. Sağ olsun üstüm, onun da üstü, onun da üstünün üstü -simit yönetimi dedik ya-  bana bu mevkii bahşetti. Aman onu kızdırmayayım. Aman onu memnun edeyim. Kötü haber vermeyeyim. Kızdıracağı tekliflerde bulunmayayım. Neye kızacağı da belli olmayacağına göre en iyisi, o sormadıkça bir şey söylemeyeyim. “Nasılsın?” derse ki bu da büyük lütuftur, “Duacınızım efendimiz.” diyeyim. Her hareketimle ona borcumun şuurunda olduğunu göstereyim.

Her şeyi yazmadım tabiî. Ama büyüklerin deprem bölgesine gitmelerinin yarardan çok zararı vardır diye yazdım. Öğreniyoruz ki bir büyük ziyaretinde yıkılan merkezde trafik on saat durmuş.

Hadi bir şey daha söyleyeyim: Bütün laflar laftır. Ayinesi de kişinin iştir. Ama kişi, işi bilmiyorsa ne yapar biliyor musunuz? Astlarını sorumlu tutar. Evet, Allah’ın işi dedik, tutmadı. Bizden önceki iktidarların dedik, tutmadı. Teröristlerle Fetö’cüler de bu sefer pek çalışmaz. O hâlde? O hâlde şimdi kellelerin yuvarlanması lazım.

Kötü yönetici, daha ilk başta, etrafına şöyle talimat verir: Kim neyin başındadır bileyim ki, gereğinde kellesini alayım. İşte şimdi kelle alınma vaktidir. Herkes sorumluluğu bir alttakine yükleyip onu görevden alacaktır. Öyle ya, ben beni tayin edene borçluyum. Tayin ettiklerime değil. İstisnası, benim altıma, üstümün yaptığı tayinlerdir; onlara dokunamam, onlar da beni dinlemez zaten.Kellesi alınanlar da çok üzülmesin. Sizlere bir baş danışmanlık, bir yönetim kurulu üyeliği buluruz.

“Ve Diri Diri Toprağa/Enkaza Gömülen Kız Çocuğuna Sorulduğunda”

“HANGİ SUÇTAN ÖTÜRÜ
ÖLDÜRÜLDÜĞÜ!” (Tekvir 8 ve 9)

             Müteahhide mi atarsınız topu mühendise veya yapı denetimciye mi? Yoksa Belediyeye
yada Hükümete mi? Hatta Allah’a, kadere veyahut Amarigan
gemisine
mi suç bulursunuz bilmem..

            “SAYFALAR AÇILDIĞINDA / KAYITLAR YAYIMLANDIĞI ZAMAN”
(Tekvir 10) göreceğiz.

            Suçu kabullenme
diye bir şey yaşam literatürümüzde bulunmadığı için ne yapacağız? Her zamanki
gibi sallayacağız. Nasıl sallayacağız? Galata
Köprüsü üstünde balık tutanlar gibi
; oltanın ucundaki kancayı mümkün
mertebe kendimizden en uzağa
..

            Ne yani Allah’tan
korkmaz, kuldan utanmaz kimesneler
olduğumuzu mu ağzımızdan kaçırak?! Tanrı’ya değil de paraya, arzulara, anlık
çıkarımıza taptığımızı
mı itiraf edek?!

Biz
ki “OKU!” emrine bile olur vermemiş, okuntu-mırıltı yaparak Yaratıcı’yı kandırma şebekeleri kurmuş
mahalli Müslümanlarız
. Ateistlere kıyasla cesur allahsızlarız. Daha
doğrusu kafamıza göre ilah ve keyfimize göre inanç oluşturmuşuz zaten,
kuşaklar boyu..

Kırk bin kaybımız var ama kırk
gün
tutacak yasımız ve sabrımız yok. Sonra maçsız-magazinsiz, dizisiz
n’aparız?! Can kurtarırken de çek panpa!
Yağmacıları döverken de..

Deprem kılıflı taammüden cinayetlere, milletin malını milyar milyar yağma edenlere ise tıss. Niye? Herkes herkese
bakarak
büyük hadiselere tepki vermek yerine minik mevzulardaki tepkiciklerle geçinip gidiyor diye. Nihayetinde
ne demiş doçent: “Türkiye bir suç
ortaklığı toplumudur.

Peki,
ne ve nasıl olacak? Kestirmeden konuşursak; ilkesizliği ve sistemsizliği sistem bellemenin kurbanı olmuş bir halk olarak önümüzdeki kurban bayramını bahane kılıp bu
kafayı değiştireceğiz
. Yani başka bir kafa takınacağız.

Evvelâ
bu birbirimizi yemeye/yenmeye, yok etmeye, ezmeye ve güç göstermeye dayalı
zihniyetten kurtulmaya bakacağız. “Türk’ün
Türk’ten başka düşmanı yoktur
” anlayışı ile şu kara günlerde sergilediğimiz
devâsa birlikteliği zamana yayarak değiş tokuş edeceğiz.

Sonra
da ortak akla ve toplumsal kabule dayanan bu nev
zihniyetle devleti ve devletin
kurumlarını yeniden inşa
edeceğiz. İşte o yüzden bizim gibi eski
kafalılara, eskitme alışkanlıklarla toplumu ifsatta spin atanlara, hele hele
siyaseti bir rant, bir nemalanma, bir güç odağı ve bir baskı unsuru haline
getirmeye çalışanların yüzüne bile bakmadan, ölürse cenazesine bile
katılmadan
; hasbelkader katılanların da “nasıl bilirdik” sorusunu yalanla,
yağcılıkla değil hakikati örtmeden yani kâfirlik yapmadan cevap vermesiyle
doğrulacağız.

Sert
girdik topa, karamsar geldik. Lâkin iyiliklerden kötülükleri ayıklayamaz ve onu
ayrıştıramazsak zaten reşit olmadığımız
ortaya çıkar. Depremden beri ortada olduğu üzre yetişkinlik düzeyi arttıkça
reşitliğimiz o denli düşüyor
; gençlerimiz, çocuklarımız ise yaşça olmasa da
akılca ve ahlâkça bizden daha erişkin gibiler.

Duyduk-duymadık
demeyin: Korku eşiği yerkürenin şiddetengiz
çifte depremli, fay hattı yarılmalı ve hatta neredeyse dağların yerinden
oynadığı kıyametimsi bir sayha ile
aşıldı. Haşyetullah’ın yanında enaniyyun heyetinin lafı mı olur?

Nedir
Tekvir? Dürülüp büzülmedir; bir şeyi
başka bir şeye dönüştürmedir.

Deprem, zihniyetimizin bizi sürüklediği felâketleri özlü merhametimizin kalplerimizi
birleştirdiği yerde kalıcı bir dönüşüme vesile olsun
. Âmin!