18.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 266

Devlet Başkanı Ne Olur, Ne Olmaz?

Şimdi artık seçim sürecinden önceki son saatlerdeyiz.

Türk Halkı yarın sandık başında oy kullanarak kendisini
idare edecek Cumhurbaşkanını, dolaysıyla hükûmeti ve Meclisi seçecek.

Sonuç ne olursa olsun mevcut hükûmete de ve muhalefete de
buna karara saygı duymak ve bir sonraki seçim için çalışmaya başlamak düşer.

Tehditle, kabadayılıkla, şantajla ve mızıkçılık yaparak daha
önce İstanbul seçimlerinde olduğu gibi millet iradesine karşı gelmek hiç
kimsenin işine yaramaz. Artı sonucu değiştirmediği gibi, milletin daha fazla
iradesine sahip çıkmasına vesile olur.

Bunu herkes, şimdiden bir kenara yazsın…

 * * *

Gelelim asıl konumuza, lider nasıl olur mevzuna…

  • Bir
    ülkenin devlet başkanlığına gelen kişi asla ve asla kendi milletinden daha
    fazla başka bir millete değer veremez, ona özenemez veya onu kendi
    milletine karşı savunamaz, kendi milletini yabancı bir ülke ile tehdit
    edemez.
  • Kendi
    devletinden daha güçlü bir devletin varlığını kabul etmez. Varsa bir
    numara olmak için çalışır.
  • Bir
    devlet başkanı asla kendi halkına yalan söylemez, söyleyemez, aklından
    bile geçiremez.
  • Bir
    devlet başkanı asla kendi milletine karşı komplo kurmaz, vatandaşlarına
    hakaret etmez.
  • Bir
    devlet başkanı asla makam koltuğunu kendisinin ve sülalesinin şahsi
    malıymış gibi sahiplenmez, vakti geldiğinde sahibine teslim edeceğini bir
    an dahi aklından çıkarmaz.
  • Bir
    lider her zaman kendinden sonra gelecek kişiler yetiştirir. Kendi başına
    bir hal gelse devletin başsız kalmaması için yeni liderler yetiştirir ve
    bunu teşvik eder.
  • Bir
    lider asla benden sonra tufan anlayışıyla hareket etmez, devletin
    devamlılık üzerine kurulduğunu bilir ve nasılsa gidiyorum deyip ülkeye
    kısa ve orta vadede borç batağına sürüklemez.
  • Bir
    lider milletini dünyaya öncü ve örnek etmek için uğraşır, idare ettiği
    milleti aşağılamaz, onu etnik bir unsur olarak görmez.
  • Bir
    lider asla şahsi menfaatlerini yabancı ülkelerin menfaatleriyle
    birleştirmez. Bunun vatana ihanet anlamına geldiğini bilir.
  • Bir
    lider asla bireysel karar vermez, müşavere eder, yanında dalkavuklar
    değil, gerçek danışmanlar bulundurur ve bunların itirazlarını dikkate
    alır, hain ilan etmez.
  • Gerçek
    bir lider ülkesinde halkın bir kısmını ötekileştirerek asla toplumu
    bölmez. Hatta varsa husumetleri millî birlik yoluyla çözmeye çalışır.
  • Bir
    lider asla sözde başka özde başka olmaz, bagajında kendi milletinden
    gizlediği gizli gündem taşımaz.

 

Bir Yunus Makalesi Üstüne Kısa Bir Söyleşi

0

“ Yunus Emre Modern
Dünyaya Ne Söyler?”
İsimli Makalesinde Mustafa Eren “modernitenin dili akıldır
Yunus’un dili gönül dilidir. Yunus varlığa akıl ile değil gönül ile bakar fakat
aklı inkâr etmez” demektedir.  Eren’in Yunus’un aklı inkar etmediği
ise  Akl-ı
Maaş, Akl-ı Maad ve Akl-ı Kül
tespiti 
ile  vurgulanmaktadır. Annemaria Schimmel, Senail Özkan gibi
araştırmacıların yanı sıra Batı felsefe düşünürlerinden de bahsederek  Jaspers’ sin “eksen çağı” analizinin önemini vurgulamaktadır. Eren’in Yunus
düşüncesini açıklarken akıl ve gönül ikilemi algılanıyor gibi görünse de
Türk  irfanında akıl ve gönül birbirinden ayrı değildir.

Kaşgarlı
Mahmut Divan-ı Lügat-it Türk
‘te “könğül”
kelimesini; “gönül, kalp, yürek; anlayış
” (Kaşgarlı Mahmut, Çeviri: Besim
Atalay, 1986: 361)  olarak özetlemektedir.
Hangi yüzyılda bu kavramların (gönül/akıl) birbirinden ayrıldığı bilinmese de
Kaşgarlı Mahmut’un bu açıklaması günümüz yazarlarına da ışık olmalıdır. Çünkü
akıldan ayrı bir gönül kavramı gerçekçi olamadığı gibi insan zihnini de
parçalamaktadır. Hâlbuki iman dâhil hiçbir şey akıl ve zihin dünyasında ısdırap
çekilmeden gönül niteliğine kavuşamaz.

Eren’in çalışmasında
vurgulamış olduğu Vahdet-i vücûd
anlayışı varlığın Birliği düşüncesi bize bunu hatırlatmaktadır. Vahdeti vücûd
düşüncesinin felsefî anlamda en geniş yorumlarını yapan Muhiddin Arabî vücut
kelimesine verdiği anlamlardan biri “tecrübe”
olmaktadır. Bu ise “emek”le insanın
düşünce ve vahdete kavuşabileceğini göstermektedir. Aksi halde Vahdeti vücut’u
sadece varlığın yahut Tanrı’nın vücudunun birliği şeklinde algılanması halinde
insanların bunu hayatlarına ve ruhlarının gelişim süreçlerine aktarabilmeleri
mümkün görünmeyecektir. Hâlbuki tecrübe insanların kitaplarda arayıp
da bulamadığı ve hayat boyu edindikleriyle bu düşünceyi aşkın bir hale
getirmelerinin söz konusu olduğu yaşanmış bir hakikat olacaktır.

“Muhiddin  Arabî düşüncesinde kullanmış olduğu kavramlardan
Ayn zat, kaynak ve göz anlamlarına; cem toplanma, sentez veya
birleşme anlamlarına; vücûd ise
varlık, buluş ve tecrübe
anlamlarına kar­şılık gelmektedir. Bu nedenle vücûd
“birleşme ve tecrübe gözü” olarak da
ifade edilebilir”( Hırtenstein, 2016: 50). Bu çerçeveden baktığımızda Türk
tasavvuf düşüncesinde önemli bir yeri olan vahdet-i vücûd” kavramının farklı
bakışlarla da yorumlanması gerekmektedir.

Eren’in felsefî bir üslupla
Yunus’u çağa okutmak anlamına gelen
makalesini herkese tavsiye ederim. İlerleyen dönemde Kaşgarlı Mahmud’un gönül,
Muhiddin Arabî’nin vücud kavramlarını daha da açacağı yazılarını da kendisinden
beklediğimi ifade etmek isterim. Mustafa Eren gibi mütefekkirlerin sayısı
arttıkça “Türk Düşünce Hayatı” zenginleşecektir.

 

 

Kaynaklar:

Doç. Dr.
Mustafa Eren “ Yunus Emre Modern Dünyaya Ne
Söyler?”, I.
Uluslararası İslam Kültür Ve Medeniyeti Sempozyumu “Yunus Emre” 10 Temmuz 2021,
Kocaeli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, S. 261-272.

 

Kaşgarlı
Mahmut, Divanü Lûgat-it Türk, Çeviren: Besim Atalay, TTK Basımevi, Cilt: IV,
1986, Ankara.

 

Stephen Hirtenstein, 
Hayatı ve Fikriyatıyla -Muhyiddin İbn Arabî, Bir Merhamet Abidesi,
Çeviren: İrfan Kelkitli, Litera Yayıncılık, 2016, İstanbul.

Anneler Günü Üzerine

 “Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi
olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir.”

 

Her
kadın anne adayı olarak dünyaya gelir. Sosyal çevre, eğitim ve kalıtım bu
kavramı estetikleştirerek, “nadide ve eşsiz” 
hale getirir. Daha bir doyumsuz olur anne duygusu.

Anne
olabilmenin “olmazsa olmazları”
vardır. Bu duygu ve davranışlar sadece onlara özgüdür: “Merhamet,
paylaşma, yaşama
sevinci,
olumlu
davranışları kazandırma azmi ve isteği,   sınırsız ve koşulsuz sevgi, koruma kollama
duygusu, şefkat, sahiplenme, inanılmaz bir bağlılık ve özveri, empati, değer
verme, samimiyet, halden anlama, yardımlaşma, özenme, gıpta etme, gurur duyma,
özlem, sorun çözme, rehabilite etme becerisi, vb.”

Aklımıza
gelebilenleri saysak da, anne sözcüğüne içerdiği ve taşıdığı önemi  anlatmamız yetersizdir. Çünkü bir anne,
bunlardan çok daha fazla güzelliklere, bulunmaz eşsiz hazinelere maliktir.
Annelik bunlardan da öte, erişilmesi, anlaşılması ve anlatılması çok zor fakat
en zevkli, nadide bir sanattır.

Anne,
yüreğinde biriktirdiği bu güzelim hasletlerle evladını yoğurabilmek için, yaşam
yolundaki engelleri de aşmak zorundadır. Özellikle de ülkemizde annenin işi
daha bir güçtür.

Evi
çekip çevirme, geçim sıkıntısı, eşiyle uyumlu ve sağlıklı bir yuva kurabilmenin
mücadelesi, kaynana, görümce, çekişmeleri, komşuluk ilişkileri vb. sorunlar da
annenin yüreğinde onulmaz yaralardır.

Çoğu
zaman babaların yapması gereken işler de anneye havale edilmektedir. Çocukların
eğitimi, veli toplantıları, oyun oynamaları, ödevlerine, proje hazırlamalarına
yardım, gözlem, kitap okuma vb. bunlara örnek verilebilir.

Babadan
yeterince yardım alamayan anneler ise yalnız, kırgın ve çaresizidir bu
sorunlarla baş etmede. Yine de O, çocuğunu itinayla besler, üstünü başını
giyeceklerini, yiyeceklerini eşyalarını özenle seçer yıkar ütüler. Zaman
ayırarak ninniler söyler, masallar anlatır, kitap okur. Çocuğunun odasını
toplar, temizler. Okula hazırlar, gezdirir, isteklerini karşılar.

Sorunlarını
dinler, moral verir, teselli eder. Üzüntülerine, acılarına, can sıkıntılarına,
tebessümle, tatlı söylemlerle, okşamalarla merhem olur, mutlu olmasını sağlar.

Çocuğunun
arkadaşlarına kapısını, yüreğini açar, misafirperverlik yapar, değer verir,
ikramlarla, jestlerle evladının mutlu  olmasını, gurur duymasını sağlar. Kendisi ile
arkadaşları ile çevresi ile barışık içinde yaşamasına katkıda bulunur.

Bazı
babaların vurdumduymazlığı karşısında, çocuğunun baba özlemini ve sevgisini
telafi etmeye çalışır. Babaların hatalarına kırılan biricik evlatları, yine
anneler teselli eder. Babaya karşı menfi duygular beslemesine mani olucu,
yapıcı nasihatlerde bulunur.

“Baban
aslında seni çok seviyor, fakat işi ağır, zaman bulamıyor.” “Sen babanın
aldırmazlığına bakma, seni çok seviyor fakat belli etmiyor. “Hadi yakışıksız
söylem ve tavırlarından ötürü babandan özür dile. Bu günlerde işi yoğun biraz ,
o yüzden sinirli.” Baban seni elbette ki anlıyor, zamanı olunca seninle bolca
ilgilenecektir.”

Türden konuşmaların mimarı yine annedir. Annelerin bu yapıcı birleştirici ve
sevilen imajları olmasa çoğu evde baba evlat kavgalarının ve kırgınlıklarının
sonu gelmeyecektir.

Belli
yaşlarda babaya açılmayan konular yine anneye iletilir. Bir gruba katılma, bir
istek, karşı cinsle kurulan arkadaşlıklar. Hatta evlilikler önce anneye açılır.
Babanın hoşuna gitmeyen taraflar, anne tarafından yumuşatılarak ikna sebepleri
hazırlanır ve babaya götürülür. Evlat haksız da olsa anne yanındadır. Savunur,
ortamı yumuşatır, tarafları ikna eder.

Gurbete
düşen evlatların ilk aradığı annedir. Özlenen, aranan, yüreğe kederi, özlemi
düşen annedir. Yemekleri, gülümsemesi, ilgi ve iltifatı, oh çektiren bal
tatlısı söylemleri evladın can simididir. İster ki konuşmalar hiç bitmesin.
Bilinen fakat duyulması mutlu eden anılar tekrar tekrar paylaşılır. Zihinlere
depolanır, gözlerde sevinç taneciklerine, gönüllerde huzur çiçeklerine dönüşür.

Çocuklar
her yaşta, annenin gözünde çocukturlar. Üstünün örtülmesi, üşütmemesi, ihmal
etmemesi gerekenler bir çırpıda anne tarafından sıralanır. Kaç yaşında olması
hiç önemli değildir evladın. Hala minicik, narin, bazen yaramaz, ihtimam
isteyen korunması gereken bir çocuktur o.

İşte
onun için annelerin dudaklarından sessizce süzülen yumuşacık ve tatlı duaların
huzuru özlenir. Kendi açtığı üstünün, annesi tarafından ihtimamla, özenle,
şefkatle örtülmesini ister. Azıcık üşütmüş olduğu halde, durumunun abartılarak
telaşlanması hali özlenir. Gülümsemesi, okşaması, sarılması, ninnileri özlenir.

Kötü
ve çirkin anne yoktur. Bütün anneler evlatların gözünde nadide çiçek, miskler
kokan manolya, pırlantaların aciz kaldığı en değerli hazinedirler. Onlar
biricik, vazgeçilemez, uzak kalınamaz, müstesna kahramanlar, her sıkıntı ve
gamı bir tebessümle bertaraf eden en seçkin psikologlardır.

Biricik,
vefakâr, merhamet timsali, sevgi okyanusu, yüreklerimizde açan nadide
çiçeklerimiz. Hayatımızın anlamları, ömrümüzün huzuru, hanelerimizin direği,
baş taçlarımız.

Her
gününüz huzurlu, sağlıklı ve mutlu geçsin… İyi ki varsınız… Bizler ne yapardık
sizler olmasaydınız…

Sevgiyle
kalın…

H a y a t

0

Hayat; başı sonu olmayan Ezelî, sonsuz İlâhî kudretin en
büyük, en ince ve en acip, tuhaf, hayret edilen bir mu’cizesidir.

     Benzerini
yapmaktan, insanların âciz kaldığı İlâhî bir Yaratımdır. Bütün nimetlerin en
üstünüdür.

     Mebde / ilk
yaratılışın, dünyaya ilk gelişin yani başlangıcın ve mead / dönülecek yerin,
yani âhirette yeniden dirilişin bürhan ve delillerinden ve bunların en zahir /
en açık ve en âşikâr olanlarındandır.

     Hayat çeşitlerinin
en aşağı, en basiti; toprakta biten, yetişen her türlü bitki hayatıdır.

     Bitkisel hayatın
başlangıcı ise çekirdek, tohum ve tanede; hayat ukdesi denen hayat düğümünün
uyanıp açılmasıdır.

     Bunun keyfiyet,
nitelik ve nasıl olduğu; o kadar açık, umumî / genel ve ülfet ettiğimiz /
alıştığımız bir gerçek olduğu hâlde; Hz. Âdem zamanından şimdiye kadar insanın
bilgi, anlayış ve felsefesinden gizli kalmıştır.

     İşte varlığını
bildiğimiz, fakat mahiyet ve içyüzüne vâkıf olamadığımız hayat; bir bakıma çok
açık, diğer bakımdan çok meçhul bir keyfiyet arzetmekte.

     Hayatı olmayan bir
cisim, en büyük bir dağ bile olsa yalnızdır, yetimdir; mekânından başka bir
şeyle münasebeti yoktur.

     Fakat bal arısı
gibi küçük bir cisim; hayata mazhar olduğu, hayat eseri gösterdiği, yani canlı
olduğu, hayat emaresi kendisinde belli olduğu, hayatla / canlı oluşla
şereflendiği için, bütün kâinat ve evrenle ilişki içine girer. Onlarla
münasebette bulunur.. Her şeyle alışveriş yapar. Hatta: “Kâinat benim
mülkümdür, benim yerimdir.” diyerek kâinatın her tarafına gider. Hasse ve
duyularıyla tasarruf eder. Onlarla bağlantı kurar, onlarla ilgilenir. Kısaca,
tüm varlıklara karşı bir yakınlık duyar.

     Özellikle insanda
en yüksek dereceye çıkan hayat; aklın nuruyla, yani aklındaki ilim ve
ma’rifetle âlemleri gezer. Cismanî âlemde tasarruf eder gibi, ruhanî âlemde
bile dolaşır. Misal âlemine; yani görüntüler âlemine, dünyadaki işlerin
görüntülendiği ve gözlendiği, ruhların bulunduğu âleme seyahat eder.

     Kendisi o âlemleri
ziyarete gittiği gibi, o âlemler de, onun ruh aynasında cisimlenmekle;
ziyaretini iade etmiş gibi olurlar. Hatta insan: “Bütün kâinat ve âlem; tüm
içindekileriyle beraber, Allah’ın fazlıyla benim için halk olunmuş /
yaratılmıştır.” diyebilir.

     İnsan hayatı; her
biri çok tabakaları şâmil / kapsayıcı olan maddî, ruhanî, manevî ve cismanî
hayatlar gibi bir çok çeşitlere ayrılır ve bu şekilde yayılır ve genişler.

     Işık; renk ve
cisimlerin görünmesine sebep olduğu gibi, hayat da; var olan canlı cansız her
şeyi keşfeder. Üstelik onların zuhur sebebidir. Yani görünmelerinin,
belirmelerinin, ortaya çıkmalarının da nedenidir.

     Evet, hayat bir
zerreyi / en küçük parçayı, molekül ve atomu bir küre gibi yapar. Hayat sahibi
olanların yani canlıların her biri: “Âlem benimdir.” diyebilir. Bununla
beraber, aralarında birbirine engellik ve zahmet verme gibi hususlar söz konusu
değildir. Birbirine sıkıntı vermek ve birbirleriyle tartışmak; yalnız insanlara
mahsus bir özelliktir.

     Evet, hayat çok
büyük bir nimettir. Camit / ruhsuz, cansız madde ve dağınık bazı zerrelerin
birdenbire bir vaziyet ve durumdan 
çıkıp; makul / aklî bir sebep olmadığı hâlde, başka bir vaziyet ve
duruma girmeleri; Sâniin / sanatlı olarak yaratan Allah’ın vücud ve varlığına
zahir / apaçık bir delildir.

     Hatta, hayat;
hakikat ve gerçeklerin en eşrefi / en şereflisi, en temizidir. Hiçbir cihet ve
sebeple cimrilik ve pintiliği ve çirkin bir lekesi yoktur. Hayatın dışı da, içi
de, her iki yüzü de lâtif, yumuşak, tatlı ve hoştur.

     Hatta en küçük,
ufak ve değersiz bir hayvanın hayatı bile yüksektir. Bunun içindir ki, hayat
ile Kudret arasında zahirî / görünürde bir sebep araya girmiyor. Hayata bizzat
Kudretin teması, O’nun izzet, itibar ve şerefine aykırı olmuyor. Halbuki ufak
ve değersiz işlere Kudretin zahiren / görünüşte teması görünmemesi için, zahirî
sebepler vazedilmiş / konulmuştur.

     Demek hayat’ta
cimrilik, pintilik yoktur. İşte bundan anlaşılır ki, hayat Saniin / her şeyi
san’atlı bir şekilde yaratan Allah’ın vücuduna en açık bir delil, bürhan ve
hüccettir.

     Aynı şekilde en
basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılâp, tahavvül ve değişmelere dikkatle
bakılırsa görünür ki, zerre ve atomlar âlemindeki zerreler, unsurlar âlemine;
yani toprak, hava, su ve ateşe intikal edince / onlarla yer değiştirince başka
suretlere girerler.

     Doğuşlar âlemi,
doğum âleminde başka suretlere dönerler. Nutfede / döl suyunda başka vaziyet
alırlar; sonra alaka / kan pıhtısı olur, sonra mudga / bir çiğnem et parçası
olur, sonra bir insan suretini giyer, ortaya çıkarlar.

     Bu kadar hayret
verici değişimler, şaşırtıcı dönüşümler esnasında zerreler / atomlar öyle
muntazam hareketler ve belirli kanun, kural ve esaslar üzerine cereyan ederler
ki, sanki bir zerre, meselâ zerreler âleminde iken vazifelendirilmiş, meselâ
bir şahsın gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hâli, bu
vaziyeti, bu intizamı / düzen ve düzenliliği gören bir zihin, tereddütsüz
hükmeder ki, o zerreler, bir kasıtla ve bir hikmet / İlâhî gaye, gizli sebep ve
fayda altında gönderilir.

     İşte atomların,
hayata mazhar olmaları / hayatı gösterecek bir durum almaları; hayata ulaşmak
ve şereflenme için geçirdiği bu kadar acip ve garip tavırları; insana, ikinci
bir hayatın, bu hayattan daha kolay ve daha sade olduğuna dair bir fikir ve
kanaat verir.

     İşte hayatın;
mebde / başlangıca ve meada / dönülecek yere / âhirete delil olduğu bu
hakikatlerden de iyice anlaşılmış oluyor.

Aptallar ve Yalancılar

Ünlü Fransız yazarı Viktor
Hugo: “Yalan söylemek üstün zekâ ister,
zekâna güvenmiyorsan cesur ol doğruyu söyle.
” Der.

            Siyaset trolleri arasında iki tür
insana rastlanır. Birinci tür, gayet zeki, birin yanına beş katarak karşısındakini
inandırmaya çalışır ki çoğu zamanda inandırır. İkinci tür, IQ derecesi gayet
düşük olduğu halde taraf oldukları liderden veya kendi taraftarı olduğu
kimselerden duyduklarını ısrarla tekrar etmekten kaçınmazlar.

            Bu gurubu ikna etmek, birinci gurubu
ikna etmekten çok daha zordur. Birinci gurubun yalanlarını ortaya
çıkardığınızda, size karşı ikna olduğunu söyler ama yeni yalanlar uydurmaya da
devam eder. Bunlar Hitlerin propaganda müdürü Gobels veya İtalyan düşünür Makyavelliyi
iyi okumuş ve onların taktiklerini uygulayan kimselerdir. Kendilerine yeni
taraftarlar kazanmak için sürekli çalışırlar. Çoğu sosyal medya Trolleri bu
tiplerden oluşur.

            İkinci gurup ise, hiç okuma ve
düşünme zahmetine katlanmadan kendi lideri veya taraftarı olduğu kişilerden duyduklarını
papağan gibi sürekli tekrarlarlar. Düşünmezler çünkü onların yerine bir düşünen
vardır. Haşa o düşünenden daha iyi düşünecek halleri yok ya! Bu guruptaki
insanlara ünlü düşünür Eric Hoffer, “Kesin
İnançlılar
” der. Bunlar, liderine ve davasına o kadar inanmışlardır ki,
savundukları fikir ne kadar saçma olursa olsun bunları bir türlü bildiğiniz
doğrulara inandıramazsınız.

            Böyle insanların eleştiricileri de
çoktur, bunlara kendi fikirlerini savunmak için GAZ verip istismar edenleri de.

Aziz Nesin
yaşadığı zaman içinde: “Türk Milletinin %60’ının aptal olduğunu, hatta bu
sayıyı %65’lere taşıdığı da olur, sürekli milletimizi aşağılamaya çalışırdı.”
Onun bu sözünü birazda kendisini ideoloji olarak sevmediğimden olsa gerek kabul
etmek istemezdim. Ama ne yazık ki 21 yıllık AKP iktidarında yaşadıklarımızı
görünce onun sözlerinde de haklılık payı var olduğunu düşünmekten kendimi
alamıyorum. Aksi takdirde milletçe yaşadıklarımız gelişmiş Avrupa ülkelerinde
yaşanmış olsa o ülke insanları haklarını aramak için her yolu denerler ve
sonunda isteklerine kavuşurlardı.  Oysa
bizde bin küsur yıl önce söylenmiş Ömer Hayyam’ın şu sözleri halâ geçerliliğini
koruyor:

“Celladına
âşık olmuşsa bir millet,

İster ezan,
ister çan dinlet.

İtiraz
etmiyorsa sürü gibi illet,

Müstahaktır
ona her türlü zillet.”

            Böyle insanlara gaz verip bunların
aptallıklarından ve cehaletinden istifa eden şark kurnazı aydın Fetişist tipler
de var. İsminin başında Prof. olan bir zat: “Türkiye’nin en tehlikeli kesiminin okumuş kesim olduğunu, ben daha çok
cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Yani
ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış,
üniversite okumamış cahil halktır. Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni
afakanlar basıyor.
”

            Adam, Anadolu’nun en ücra köyünde
oturuyor. Bulunduğu köyden dışarıya çıkacak durumu yok, büyük şehirlere bir
defa olsun adımını atmamış bundan sonra atacak hali de yok ama torununu
varıncaya kadar borçlandırılarak yapılan Şehir Hastanelerini, köprüleri,
sarayları, millet bahçelerini maliyetinden 4 kat, 5 kat pahalı yapılmış olsa da
bunları savunuyor. “Biz bu hizmetleri
yaparken, devletin kasasından 5 krş. Çıkmıyor
” diyen partili
Cumhurbaşkanının sözlerine inanıyor.

            Önümüzdeki Pazar günü Türk Milleti
için bir fırsat doğuyor. Ya bugüne kadar bütün aldatılmışlıklara,
kandırılmışlıklara bir son verip aydınlık bir Türkiye için oy vereceğiz, ya da
3. Dünya liginin Ortadoğu bataklığında debelenip duracağız.

            Ey milletim! Bu seçim, Haç ile Hilalin
seçimi değil, açlarla, Kızılay’ın paralarıyla Manhattın’da gökdelen yaptıran Bilâl’in
seçimi olacak bunu sakın unutma.

            Sağlıklı kalın.

Milyar Dolarlar Ne Demek?

Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Kemal
Kılıçdaroğlu
, sık sık 418 Milyar dolar bir paradan bahsediyor.

“Bu ülkenin 418 milyar doları çalınmış. Kim çaldı, nasıl çaldı ortaya çıkacak.
Ortaya çıkmakla da kalmayacak; her kuruşu geri alınacak. Yağma düzeni
son bulacak, nepotizm, kayırmacılık son bulacak. Ucu nereye gidiyorsa gitsin.
Evrensel hukuk kaideleri içinde, kesinlikle ve kesinlikle hukuk içinde
kalınarak yapılması gereken ne varsa yapılacak” diyor.

****

Ali Yeşildağ isimli, CB Erdoğan’ın ailesine çok yakın
biri, “418 Milyar dolarlık soygun” ile ilgili örnekler vermeye başladı:

Bu kişi “Tarım Bakanı ile birlikte
devletin 3,5 Milyar Euro’sunu soyduk”
diyor. Bu iddia doğruysa, Bakanın %50
hissesi olan şirketler vasıtasıyla bu soygun yapıldığına göre sadece bakanın
payı 2 Milyar dolar civarında olmalı.

Ali Yeşildağ ayrıca “Birkaç firmanın
zengin edilmesi için, canlı hayvan ve karkas et ithalatına izin verilerek
milyonların et alamaz hale getirildiğinden”
bahsediyor. Buradan ne
kadarlık bir soygun olduğuna dair
bilgi vermemiş.

Aynı kişi “2007’de Antalya havalimanı
ihalesinden
1 milyar dolar rüşvet alındığını” iddia ediyor.

Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, aynı
firmaya daha sonra 20’den fazla ve daha da büyük ihaleler verildiğini
ve
bunların da araştırılması, soruşturulması gerektiğini söylüyor. Yani sadece bu
şirkete verilen ihalelerde en az 20 Milyar dolarlık bir rüşvet ve bunun kat
kat fazlası kamu zararı olabileceğini
kastediyor.

****

Eski TBMM Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent
Arınç
gündeme getirilen iddialara ilişkin, “Sayın Cumhurbaşkanımızın
veya bir başkasının isimleri karıştırılarak yapılan bu açıklamalara sadece
üzüntü duyuyorum. Bunların doğruluk derecesini bilmem. Doğru olmamasını da
temenni ederim. Ama suç iddiası ve isnadında bulunmaları karşısında hem yargı
makamlarının hem de kolluk kuvvetlerinin gerekeni yapması doğru olur diye
düşünüyorum” şeklinde konuştu.

Ben de bir hukukçu ve vatandaş olarak
böyle düşünüyorum.

Bu yazıda iddiaların doğruluğunu ve bu
paraların tahsil imkanını
tartışmayacağım. Sadece bu tutarda bir paranın ne
demek olduğunu, Kılıçdaroğlu’nun nasıl bir riski göze aldığını göstermeye
çalışacağım.

************************

418 Milyar Doların Hacmi ve Ağırlığı

Türkiye temiz toplum olacaksa öncelikle
toplumun bu milyar dolarlı rakamların ölçeğini anlaması lazım.

Nüfusunun çoğu yıllık 5-20 bin dolar
geliri olan bir toplumda
milyar doların ölçeğini kavramak kolay olmuyor.

Asgari ücretin 8.506 TL, açlık sınırının
10.135 TL ve yoksulluk sınırının 33.015 TL olduğu
bir ülkenin vatandaşlarıyız. Çalışanların
ortalama ücreti
de neredeyse asgari ücret seviyesine yakın bir durumda.

TL’den 6 sıfır atılmadan önce alıştığımız
milyar TL
ile karıştıranımız çok. Oysaki şimdiki milyar TL arasında tam 1
milyon kat fark var.
Eski 1 milyar TL ile şimdiki 1 milyar doları
mukayese ettiğimizde ise 20 milyon kat fark var.

418 Milyar dolar yaklaşık 8 trilyon TL eski para ile 8 kentilyon TL
yapıyor. (8’in yanına tam 15 tane sıfır konarak yazılıyor).

Hepsi 200 TL lik yeni kâğıt paralarla, dakikada 1500 adet para sayan para
sayma makinası ile
tam gün çalışarak 19 günde sayılabiliyor.

1 Milyar dolar kabaca 10 ton ediyor. 418 Milyar dolar ise 4180 ton.

Yani 418 Milyar doları 10 tonluk
kamyonlarla
taşımaya kalksanız 418 kamyon dolar taşıyacaksınız
demektir. Ben paranın büyüklüğünü anlamak için ağırlığını örnek verdim.

Gerçekte bu para çoğu zaman böyle nakit
olarak kamyon veya uçakla çıkmıyor. Yasal kılıflar bulunduğunda hesaptan hesaba
sanal para olarak transfer ediliyor.

************************

418 Milyar Doların Değeri

Öncelikle belirtelim ki 418 Milyar
dolar ile Türkiye’nin tüm dış borçları ödenebilir.

Karadeniz doğalgazı rezervi olarak bulunduğu söylenen gaz
30-40 yılda çıkarılacak. 418 Milyar dolar bu gazın tamamını çıkardığımızda
(yaklaşık 40 yılda) elde edeceğimiz gazın toplam değeri kadar.

Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca inşa
edip daha sonra özelleştirdiği Tüpraş, Petkim, Seka, Sümerbank, Etibank, Tekel,
Elektrik şirketleri gibi sanayi tesisleri, limanlar, kıymetli madenler de dahil
(1986- 2021 arası) bütün özelleştirmelerden elde edilen gelir 70
Milyar dolar civarında.
418 Milyar dolar bu paranın 6 katıdır.

AKP iktidarlarının en çok övündüğü köprüler, yollar,
havalimanları vd 21 yılda yaptığı altyapı yatırımlarının tamamının toplam
maliyeti 418 Milyar doların dörtte bir kadardır.
Ulaştırma Bakanlığının 2022-
2053
arası yapmayı planladığı toplam yatırım 197 Milyar dolardır.

****

1 MİLYAR DOLARIN DEĞERİ: Bir ihaleden bir kişiye ödendiği iddia
edilen 1 Milyar dolar yaklaşık 20 Milyar TL eder ve 2 milyon 351 bin
asgari ücretlinin maaşı demektir.

Türkiye nüfusu 85 milyon olduğuna göre 418
milyar $ her bir kişiye
4.917,65 $ yani 94.665,00 TL düşer. Yani toplumun
her bir ferdinden 12 aylık asgari ücret kadar
para çalınmış demektir.

Bu ülkede 9 bin TL borcunu ödeyemediği
için intihar eden
insanlarımız var.

Devlet 2 bin TL altındaki icra
borçlarını ödeyemeyen
vatandaşlarımızın borçlarını devlet sildi ve ödemeyi
kendi üstlendi. Böylece 6 milyona yakın vatandaşın yaklaşık 30 milyar
lira tutarındaki icralık borcu tasfiye ediliyor.

Yani 1 Milyar dolar ile yaklaşık 4
milyon vatandaşımızın icra borcu ödenebiliyor.

****

418 Milyar dolarla başka neler ödenebileceğine dair hayal
gücümüz gelişmiştir umarım.

Eğer bu iddialar doğruysa, orta direğin fakirleşerek erimesi ve en
fakir kesimin en temel ihtiyaç maddelerine bile erişemez hale gelmesinin temel
sebeplerinden biri bulunmuş demektir.

Hukuk işletilirse, kamunun ve
vatandaşların haklarının korunması çabası içine girilirse, bu hem
zenginleşmemizin yolunu açacak ve hem de hukukun üstün olduğu, adalete güvenin
geldiği bir ortamda mutlu yaşayacağız demektir. 

“Türk” ve “Atatürk”süz Türkiye İsteniyor

0

Çözüm
sürecinde başlayan Türklük, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı hız kesmeden devam
ediyor. Bu düşmanlık, İktidarın başının “Her türlü milliyetçiliği ayaklar
altına aldım” ve “Türkiye’de 36 etnik grup var, Türklük de bu etnik
gruplardan biridir” dediği gün başladı, halen devam ediyor.

                Aslında “Türk”, “Atatürk”
ve “Cumhuriyet” düşmanlığı, Osmanlı
İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilip Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulduğu
gün başladı. O gün bu düşmanlığı yapanlar; saltanat ve hilafet fanatikleri,
İstiklâl Harbi’ne karşı çıkanlar, düşmanla işbirliği yapanlar, Milli
Mücadele’yi teşkilatlandıran Atatürk ve diğer Kuvva-yı Milliyecilerin idamına
fetva verenler, iç isyanlar çıkaranlar, asker kaçakları, bu fillerinden dolayı
İstiklâl Mahkemelerinde yargılanıp ceza alanlar, ümmetten millete geçişi
hazmedemeyenler, kapatılan tekke ve zaviyelerin müritleri, inkılaplara karşı
çıkanlar, çağdaş hayat tarzını benimsemeyenler ve Türklüklerinden şüphe
edenlerdir.  Bugün de aynı düşmanlığı
sürdürenler onların torunlarıdır.

 

                “Türk”, “Atatürk” ve “Cumhuriyet” düşmanlığı, 2009
yılı Oslo görüşmeleri olarak adlandırılan MİT-PKK görüşmelerinin yapıldığı 2009
yılında başlayan ve 2015 Ceylanpınar saldırısı
sonrası sona eren “Çözüm süreci” döneminde hızlandı.
“Türk” ve
“Atatürk” düşmanlarını sevindiren en önemli gelişme, 1933 yılında dönemin Milli
Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından yazılan ve Atatürk’ün onayıyla o tarihten
itibaren 2013 yılına kadar 80 yıl her sabah ilkokullarda okutulan Andımız’ın
kaldırılmasıdır. Andımız’ın şu sözlerinden rahatsız oldular: “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım. Yasam,
küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok
sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda,
gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım Türk varlığına
armağan olsun. Ne mutlu Türk’üm diyene!
” Ardından resmi dairelerdeki T.C.
ibareleri ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” yazıları kaldırıldı.

 

                Bununla
kalınmadı, ardından Danıştay 10. Dairesi tarafından alınan kararla, devlet
madalyalarından Atatürk kabartması çıkarıldı. Devlet Nişanı, Cumhuriyet Nişanı,
Liyakat Nişanı’nda bulunan Atatürk kabartması, 15 Aralık 2013 tarihinde
yönetmelikte yapılan değişiklikle kaldırıldı. Bu kararların ardından
Tekirdağ’ın Marmara Ereğlisi ilçesindeki Nizamettin Demirdöven İlkokulu’nun
bahçesindeki Atatürk büstüne zarar verildi ve kaidesine “Atatürkçülük
putperestliktir” yazıldı. Ardından Yeniçiftlik Belediye Ortaokulu’ndaki
Atatürk büstüne ve Opet Anadolu Lisesi’ndeki Atatürk büstüne saldırdılar. Yeni
hazırlanan Milli Savunma Üniversitesi Harp Okulları Yönetmeliği ile Milli
Savunma Üniversitesi Astsubay Meslek Yüksekokulları Yönetmeliği’nde, bu
okullara giriş şartları arasında bulunan “irticai ve bölücü görüşleri
benimsememiş veya bu faaliyetlere karışmamış olmak” hükmü kaldırıldı.

                Bunların
ardından Milli Savunma Üniversitesi bünyesindeki SUTASAK (Subaylık Temel
Askerlik ve Subaylık Anlayışı Kazandırma Kursu) ve ASTTASAK (Astsubaylık Temel
Askerlik ve Astsubaylık Anlayışı Kazandırma Kursu) yönergelerinden ve
müfredatından Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün adı ve ilkeleri
çıkarıldı. Önceki yönergelerde 8 ayrı yerde Atatürk adı, ilkeleri yer alırken,
üniversitede son şekli verilen ASTTASAK ve SUTASAK yönergelerinden Atatürk adı
tamamen çıkarıldı. Yıkılıp yeniden yapılan onun üzerinde
şehir stadyumundan “Atatürk Stadyumu” ibareleri  kaldırıldı.
Bunun son örneği Elazığ Atatürk Stadyumunun adından da Atatürk ibaresinin
çıkarılmasıdır. Atatürk
döneminde yapılan bütün sanayi tesislerinin satılarak yok edilmesi de
Atatürk’ün izinin silinmesi kapsamındadır.

Şimdi
de “Türk bayrağına Türkiye bayrağı denilmesini”, “Kürdistan devletinin
kurulmasını”, “Anayasa’nın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek ilk 4
maddesinin kaldırılmasını” isteyen HÜDA-PAR iktidar tarafından meclise
taşınıyor. Bunu yapan iktidar, rakibi olan muhalefet partilerine “terörist” ve
“bölücü” diyor. HÜDA-PAR’ın bu isteklerinin PKK’nın isteklerinden ne farkı var?

                “Türk”,
“Atatürk” ve “Cumhuriyet”
düşmanlarına diyoruz ki: (“Türk” ve “Atatürk” adını çıkarınca, Atatürk
büstlerine saldırınca, Türk’ü ve Atatürk’ü yok edeceğinizi mi sanıyorsunuz?
Bunu 1. Dünya Savaşından sonra dünyanın bütün emperyalist süper güçleri denedi,
fakat Türk’ü ve Atatürk’ü mağlup edemedi. “Türk” ve “Atatürk” adını nereden
çıkarırsanız çıkarın, hayalinizdeki Türkiye’ye ulaşamayacaksınız.

                Türk
milliyetçisi ve Atatürkçü olanlara diyoruz ki: “Titreyin ve kendinize gelin. 14
Mayıs’ta Türklüğe, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu Atatürk’e ve
Cumhuriyet’e sahip çıkalım.” Unutmayın, “TÜRK” VE “ATATÜRK”SÜZ TÜRKİYE
CUMHURİYETİ OLMAZ, OLAMAZ…..

Türkiye, Türkiye Olmaktan Çıkarken.

90’ların
ve 28 Şubat’ın meşhur sloganıydı “Türkiye
İran Olmayacak!
”; rahmetli Muhsin Başkan da buna mukabil “Türkiye İran olmaz, Cezayir de olamaz. Ama
Suriye olmasına da biz müsaade etmeyeceğiz
” diyerek – herkesin gücün
iktidarından tırstığı (şimdiki gibi) bir demde – postayla nokta koymuştu.

         Aradan geçen 25-30 yılda sadece
kuşaklar ve siyasî aktörler değişmedi; köprünün altından akan suların
mecrası da değişti
. Millî bünyenin
direnç ışığı Yazıcıoğlu
’nun suikastla ortadan kaldırılması da nehrin yeni
bir yatağa aktarılmasının mıntıka temizliğiydi zaten. 

         Kestirmeden vecizlersek; Türkiye
NATO’ya girince NATO da Türkiye’ye girdi
. En çok neremize girdi? Ordumuzdan
siyasetimize, millî eğitimden ecnebî müziğe neremize girmedi ki!..

İyi de Türkiye bu işe niye girdi, ne
gerek vardı? Çünkü II.Dünya Savaşı’na
girmediğimiz
halde bu en büyük
savaşın bütün sıkıntıları tarımdan ticarete bize büsbütün girmişti. Atatürksüzlükten olsa gerek yine
yazı-tura işine, parasal dengelerden rızıklanmaya el/bel bağladık.

Türkiye Cumhuriyeti 38’e kadardı. 46’dan bugüne devam edegelen Türkiye
İdaresi’dir
, esası da idare-i
maslahatçılıktır
. Bu idare işlerine
irade pek sokulmaz
. Zaman zaman iradesinin ideolojik enerjisinden güç
alan adamlarsa dönem dönem çalıştırılan değirmenlerde un edilmiştir
.
Böylece doğal seleksiyon
sağlanmıştır.

75
yıldır Türkiye’de düzen hem iktidar hem de anamuhalefet tanzimiyle deveran
etmiştir
.
14 Mayıs ta tıpkısının aynısı, yani bile bile lâdes. Bir oyun bu; oy
oyunu
. Oyunbozanlar içinse ‘deep
state
’ devrede. Gafiller de zanneder ki o yerli ve millîdir; yok
aksakallardır, yok Hunlardan beri gelen teşkilattır. Yok deve, yes deve..

Arap
Baharı

başladığında Türkiye nüfusu 73 milyondu; aradan 13 sene geçti, olduk 100 milyon. Biz Suriye’ye biraz
girdik
; Suriyeliler bize, içimize bir hayli girdi; çoluk-çocuk
girmeye de devam ediyorlar. Öyle ki Avrupa’ya kaçmaya çalışanlardan sınırda
yakalananları bile Geri Kabul Anlaşması
çerçevesinde kimseye bırakmıyoruz; 6
milyar avro
karşılığında.
İki sene önce yani Amerika Afganistan’ı
Talibân’a devretmeden önce Joe Biden
& Tayyip Erdoğan görüşmesinde
benzer bir pazarlık oldu mu bilmiyoruz lâkin
2 yılda 2 milyon Afgan-Pâki
iyi rakam. Şimdi sırada Hindistan ve Bangladeş
olmalı; sonra da ver elini Sudan, Somali ve Nijerya. İşte sana Afr-Asya!

Yeni Osmanlı eskisi. Osmanlı’nın
son dönemi de böyleydi; saçma ötesi
ve full netameli. 1908 Meclis-i Mebusân’ındaki 288
milletvekilinden 147’si Türk, 60’ı Arap, 81’i de diğer unsurlardan idi. Şükür ki
gene o imparatorluk günlerine dönüyoruz(!). ‘Tek Millet’ eğer Türklerse 10
yıl sonra muhtemelen nüfusun yarısını oluşturacaklar
. Tıpkı İran gibi..
Yani Türkiye hızla İran oluyor. 28
Şubatçılar da, Muhsin Yazıcıoğlu da yanıldı. Türkiye İran olduktan sonra
korkarım Suriye de olacak ve buna da milletçe çift taraflı izin hatta gaz veriyoruz;
seçim atmosferindeki nabza bakar mısınız?! ‘Niye’ der miyiz? Demeyiz, bizde
neden ve niçin soruları tukakadır
. Hem biz tarihçilerin oluşturduğu Temel Teoremi var; yanlış anlamayın,
Karadenizli Temel. Yerde muz kabuğunu görünce ne demiş: “Eyvah, gene düşecoğum!”

Galiba düşüyoruz. Galiba 110-120 yıl öncesine dönüyoruz. Galiba birbirimize
düşmanlık etmekten başka düşmana ihtiyaç duymayacağız
. Ne diyor
Müslümcülere karşı Ferdifon Group: Dürtülerin
tiryakisi, menfaatin delisiyim
/ Beklentime
engel olma; hırslarımın hastasıyım
”

Bak sen, gene mi ‘hasta adam’ olduk?! Devlet hasta olunca ya tedavi kürü uygularsın
yada yıkıp yeniden yapılandırırsın. Peki, toplum
hasta olunca nasıl bir tedavi
mümkün? Bizi tedavi edecekler de hastaysa
hele..? Hastayı hasta olduğuna kim ikna edecek?

Mustafa Kemal ve İttihatçı
ekip
zor toplamıştı dağılan dengemizi ve zihnimizi. Milletçe millet olmaktan çıkma kapısındayız, dikkat. Aman dikkat;
muz kabuğu!!

Ruhuma Saplanan Şehir

0

Başarılı
hikâyeci yazar Şerif Aydemir’in  ‘Ruhuma
Saplanan Şehir
’ isimli hikâye kitabının ilk baskısı 2005, ikinci baskısı
2007 yılında Ağın Haber Yayınları etiketiyle; (şimdilik) son baskısı ise 2022
yılında Akıl Fikir Yayınları etiketiyle okuyucuya sunuldu.

Dünyâ
edebiyatında hikâye, en eski edebiyat türlerinden biri olmasına rağmen hazin
bir tecellidir ki; hikâyeciliğimiz edebiyat dünyamızın üvey evlâdı olarak
kalmış, gelişememiştir. Bu durum muhtemelen hikâyenin bağımsız bir edebî tür
olarak kabul edilemeyişinden ve ‘öykü’,
‘anlatı’ ve de, ‘dinleti’ gibi gayrimeşru kardeşlerinin peydahlanmış olmasından
kaynaklanıyordur.  Hâlbuki hikâye türü
edebî metinler: destanlarımızın, masallarımızın ve hattâ romanlarımızın
ana-baba bir kardeşidir. Husûsen de sözlü edebiyatımızın temel taşı, tâbir
yerinde ise büyük kardeşidir.  O metinler
ki, bâzıları yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de yer almıştır.

Onların Arap
edebiyatının ürünü olduğunu kabul etsek bile, ‘Dede Korkut Hikâyeleri’ni hatırladığımızda; göğsümüzü gere gere; ‘Kim var imiş biz hikâye yazıcılığında yoğ
iken
’ diye seslenebiliriz. Dahası var: Menşei Araplara ait olsa bile birbirini
seven; ama bir türlü kavuşamayan, kara sevdalı iki gencin çileli aşklarını konu
edinen, Leylâ ile Mecnun 10. yüzyılın
sonlarında İran’a geçmiş ve ilk defa Azerbaycan Türklerinden Genceli Nizâmî
(?-1209)  tarafında yazılmıştır. İranlılar
gırtlakları yırtılırcasına bağırsınlar, kendi bağırtılarından öz kulakları
sağır olsa bile Nizâmî Türk’tür. Fransız edebiyat araştırmacılarına Hazar
Denizi kıyısında veya Bender Abbas Körfezi’nde yalılar bağışlayarak Fars
kökenli olduğunu ispat ettirmeye çalışsalar bile Genceli Nizâmî Türkoğlu Türk’tür.
Türk edebiyatında otuzdan fazla şâir tarafından işlenen ve çok sevilen bu aşk için
yazılan en meşhur mesnevi, 1533 yılında Türk’ün medâr-ı iftiharı olan Fuzûlî
(1494-1556) tarafından kaleme alınmıştır.

1937 yılında
yayınlanan bir başka Aşk hikâyesi ise ‘Ali
ile Nino
’dur Yazarı bir iddiaya göre Azerbaycan Türklerinden Kurban Said’dir.
Bir başka iddiaya göre ise aynı bölgeden Yusuf Vezir Çemenzeminli… Çemenzeminli
olması daha uygun bir ihtimaldir. Çünkü o da Ali gibi büyükelçilik yapmıştır ve
muhtemelen kendi hayatını hikâyeleştirmiştir.

Konumuz olan Şerif Aydemir’in eserine dönersek
efendim… Zengin temalı hikâyelerinde edebî sanatların pek çoğunu cömertçe
kullanmıştır. Birkaçını şöylece sıralamak mümkündür:

Alay: Dalga
geçmek, hafife almak. Cinas: yazılışları ve okunuşları aynı, mânâları farklı
kelimelerin her iki nânâsını kapsayacak şekilde kullanmak. Hüsn-i tâlil: Güzel
sebepler bulmak. İstiâre: Bir kelimeyi, kendi mânâsı dışında kullanmak. Kinâye:
Bir kelimeyi, hem gerçek hem de mecâzî mânâsını düşündürecek şekilde kullanmak.
Lugaz: Farklı mânâlarda yorumlanabilecek cümle. Mizah: Komik, güldürecek, hiç
değilse tebessüm ettirecek cümle. Mübalağa: Abartılı, küçük bir oluşumu,
büyüterek anlatma. Târiz. Bir kelimenin hakîki ve mecâzî mânâsı dışında
büsbütün farklı alaycı, biraz da aşağılayıcı mânâda kullanılması, Gücendiğini
belirtmek maksadıyla kullanılan dokunaklı söz. Telmih: Muhatabın hatâsını
dolaylı yoldan hatırlatma. Teşbih: Benzetme. Tezat: zıt, zıtlık.

Sayın
Aydemir’in hikâyelerindeki kahramanları, çevrenizdeki insanlarla
özdeşleştirebilirsiniz. Hattâ bâzı okuyucular, ‘yazar beni nereden biliyor ki, özelliklerimden pek çoğunu,
hikâyesindeki kahramanlara mal etmiş
?’ diyebilir.

Eserde ocaktan
yeni inmiş, fincana aktarılmamış cezvedeki kahve gibi dumanı üstünde deyişler
var: ‘Şans, cesurlar beygirine biner’,
‘Pekmezin olsun, sineği Bağdat’tan gelir’,
‘Zenginin iti, fakirin evlâdından daha
fazla itibar görür
’,

‘İş Arıyorum’ başlıklı hikâyede ibretlik
bin bir ders var. (s: 23-41)

Kitaba adını
veren ‘Ruhuma Saplanan Şehir’
başlıklı hikâyeden, arka kapağa alınan bölüm:

Arada bir fırsat
buldukça, başucumdaki kirli camdan görünen boz ve kel yamaçlara bakışlarımı
kilitlediğim oluyor. Ancak o vakitler çevremdeki basınçtan kurtulabiliyor, tek
tük görünen bodur ardıçların ve meşe dallarının güneşle yaptıkları gölge
oyunlarına kendimi kaptırıyorum. Bedenimdeki acı bir miktar diniyor, ruhumu
sıkan paslı cendere gevşiyor ve ben unutuyorum, unutuluyorum sanki… İşte
şakağıma aruz üfleyen perilerle o anlarda tanıştım. Gökkuşağımdan damlayan
renklerin şiirimsi keçelerle helezonlandığını o demde gördüm. Ruhumun gergefinde
nazım ipleri o zaman ahenk ördü, ritim dokudu. Kuş ödü kadar idrakime çivi
çakıldı da boğuk boğuk hıçkırdım. Yıllar sonra vehimlerden sıyrılıp mısra mısra
berraklaşan ve hasreti arayan şiirimin ilk nüvesi o gün tomurcuğa durdu.

 Ruhumdan
akar bin renkli boncuk,

 İçinden mâviyi seçer gibisin

Ben sulu gözlerinde boğulan çocuk,

Sen deryâları geçer gibisin.

Hikâyelerinde
anlattığı çok çeşitli olayları bizzat yaşamış olamaz. Fakat hikâye kahramanının
acılarını ve sevinçlerini çok üstün bir başarıyla okuyucunun muhayyilesine
yerleştirmekle kalmıyor, gözleri önüne seriyor. Okuyucu, hikâyenin kahramanı
ile birlikte sevinç kanatlarını takıyor veya üzüntü deryalarının derinliklerine
paletsiz tüpsüz dalıyor.

Duygularına
hâkim olamayan okuyucular: ‘Ruhuma
Saplanan Şehir
’ ve ‘Köye Dönüş’
başlıklı hikâyeleri okumaya başlamadan önce müsekkin ilacınızı ve birkaç tabaka
kâğıt mendili elinizin altında bulundurunuz.

Şerif Aydemir; tevazuunu bir kenara
bırakabilip Fuzûlî’nin;

Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var

Beytine nazire
olarak; ‘Ömer Seyfettin’den aşağıda kalan
yanım mı var
?’ diye sorsa yeridir.

…ve üşüten
donduran, ölüm habercisi meteorolojik manzarayı anlatan satırların tamamını
gücünüz yetiyorsa okuyabilirsiniz… Güher kızı hiç unutamayacaksınız.  (s: 62)

Kitaptaki
hikâyeler, sâdece hoşça vakit geçirmek için değil… Gülle gibi, iri kaya
blokları gibi mesajlar da veriyor: ‘Kalplerdeki
kirliliği yok etmeden, çevredeki kirliliği yok edemezsiniz
.’

‘İş Arıyorum’ başlıklı hikâyede, Aziz
Nesin ustalığı seziliyor. Aynı zamanda o tür hikâyeler ve hikâyeciler için
mükemmel bir ders var: Millî ve mânevî değerlerimizle alay etmeden, hattâ saygılı
davranılarak da mizah yapılabileceği ispat ediliyor. (s: 23-41)

***

Bir nefeste
sayılabilecek yüzlerce romancımız varken, sıra hikâyecilerimize gelince,
dura-dinlene sayılabilecek hikâyeciler 25’i zor bulur:

Aziz Nesin,
Memduh Şevket Esendal, Mustafa Kutlu,  Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ömer Seyfettin, Peyâmi
Safa, Rifat Ilgaz, Sait Fâik Abasıyanık, Selim İleri, Şerif Aydemir, Tâhir
Kutsi Makal. (Fazlası elbette vardır. Hatırlayamayan bu satırların yazarı
bağışlana…)

Yine bu vesile
ile sorulmalı: Roman ve şiir incelemeleri ile alâkalı pek çok kitap
yayınlanmışken, hikâye incelemeleri hakkında üç kitap ismi verebilen var mıdır?

Ve son:
Geleceğin önde gelen edebiyat türü hikâyeciliğimiz olabilir. Bunun için neler
yapılabileceği hakkında edebiyat araştırmacıları akıl yürütebilirler.
Televizyon kanalları, dizi filmler için yerli hikâye yazarlarını tercih
edebilir mi? Kültür Bakanlığımız bu tür çalışmaları bir şekilde teşvik edebilir
mi?

Şerif Aydemir hikâyelerinde; millî,
mânevî ve insânî değerlerimizi ana konu olarak işlemesi, gençliği iyiye,
doğruya ve güzele yönlendirmesi sebebiyle her türlü desteği hak ediyor.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü
Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77
e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

 

 

ŞERİF AYDEMİR

1950 yılında
Kemaliye (Eğin)’de doğdu. İlköğrenimini memleketi Elazığ-Ağın’da, liseyi
Malatya’da tamamladı. Adalet Meslek Yüksek Okulu’nu bitirdi. Muhtelif gazete
ve dergilerde yazıları, şiirleri yayımlandı.

40 yıl 1 ay
çalıştıktan sonra bir kamu kurumundan emekli oldu. Spor, edebiyat, kültür ve
sanatla ilgilenen sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yaptı.

‘Rûhuma Saplanan Şehir’, ‘Yazık Olmuş Yârsız Ömrü Geçene’ adlı
kitapları Ağın Haber Yayınlarından; ‘Mendilim
Sende Kalsın
’, ‘Çiçekten Harman
Olmaz
’ adlı hikâye kitapları ise Ötüken Neşriyat’tan çıktı.

Türkiye Yazarlar
Birliği, Türk Edebiyat Vakfı ve İLESAM (Türkiye İlim, Edebiyat Eseri
Sâhipleri Meslek Birliği üyesi olan Şerif Aydemir, Edebiyat Sanat ve Kültür
Araştırmaları Derneği (ESKADER)’nin kurucuları ve bir dönem başkanlığını
yapanlar arasında yer aldı.

Türkiye’ye Yakışmıyor

“Hayatımda bu kadar çirkin bir dilin,
tehdidin ortaya konulduğu bir seçimle karşılaşmadım. Seçim milletin bayramıdır.
Bunlar ne yapıyor savaşa gidiyoruz sanki.”

Bu sözleri söyleyen Meral Akşener’le aynı
yaştayım. Gerçekten ben de böylesine düşük seviyeli üslubun hâkim olduğu bir
seçimi ilk defa yaşıyorum.

Cumhur İttifakı lideri, adayları ve
bileşenleri milletin ekonomik sıkıntılarının konuşulmaması için elinden gelen
her şeyi yapıyor.

Hadi sadece üslupları düşük seviyeli olsa
ona da “eyvallah” diyelim. Fakat çok kışkırtıcı, ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı
bu nefret dili ile seçimi nasıl atlatacağız diye endişe ediyorum.

****

Erdoğan’dan Akıl Almaz Sözler

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan İstanbul Mitinginde de inanılmaz sözler
sarf etti:

“Terör örgütleriyle beraber gezen, dolaşan
Kılıçdaroğlu’na biz vatanı böldürtmeyeceğiz” dedi.

RTE, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 14 Mayıs
seçimleriyle ilgili reklam filmine, terör örgütü PKK’nın sözde lideri Murat
Karayılan’ın “deep fake” teknolojisiyle montajlanmış görüntüsünü, CHP’nin seçim
kampanyasıymış gibi gösterdi. Zaten geçen hafta da Millet İttifakı için “Kandil’den
emir alıyorlar”
demişti.

Yetmedi, İçişleri Bakanı S. Soylu’nun LGBT
temalı zırva iddialarını tekrarladı. “CHP, HDP, İYİ Parti LGBT’ci” dedi.

Erdoğan konuşmasında “Gezi Olayları”
sırasında ortaya atılan ve yalan olduğu kesinleşen iddiayı tekrar dile
getirdi. Erdoğan, “Bunlar Dolmabahçe’deki camiye bira şişeleri ile girdiler.
Mabedimizi kirlettiler. Tüneller açmaya kalktılar, ama bedelini ödediler”

ifadelerini kullandı.

Bu cümlelerin benzerini Erdoğan veya
Bahçeli hakkında başka birisi söylese, derhal hakaret ve iftira suçundan
hapse atılır.

Çünkü “İşlemediğini bildiği halde, bir
kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat etmek” Türk Ceza Kanunu’na göre “iftira”
suçunu
oluşturur.

“Mahkemeler bana ceza veremez” rahatlığı
ile hareket edilse bile buna vicdanları nasıl müsaade ediyor anlamak
mümkün değil.

****

Devlet Bahçeli’den Millet İttifakına
Tehdit

Cumhur İttifakının Cumhurbaşkanı adayı
böyle, diğer ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli farklı mı? O da yine
inanılmaz cümleler kurdu, Millet İttifakına iftira ederek, tehdit etti:

“Cumhuriyet Halk Partisi ve ittifak
ortaklarını 14 Mayıs’ta acıklı bir son beklemektedir. Kılıçdaroğlu’nun
ittifak ortakları,
Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldıracaklarını vadediyor,
Afrin’i geri alacaklarını söylüyorlar. Bu HAİNLER alsalar alsalar
ağırlaştırılmış müebbet ceza alırlar ya da
VÜCUTLARINA MERMİ ALIRLAR.”

“İftira” diyorum çünkü başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere Millet
İttifakı yetkililerinin Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırmak gibi bir
niyetinin olmadığını, Devlet Bahçeli çok iyi biliyor.

Kılıçdaroğlu daha yeni tekrarladı, duymamış olamaz: “Diyanet
İşleri Başkanlığı’nı kuran Cumhuriyet Halk Partisi. Hiç kimsenin de gücü
Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kapatmaya yetmez.”

Böyle bir iftiraya dayanarak yapılan bu
ağır tehdidin ne türlü sosyal sonuçları olabileceğini Bahçeli’nin bilmemesi
mümkün müdür?

**********************

Erzurum’da İmamoğlu’na Provokasyon

Bu dilin yarattığı atmosfere rağmen
milletimiz seçim çalışmalarında sağduyulu bir sükûnet içinde. Fakat bu defa
Erzurum’da Millet İttifakı adına seçim mitingi yapan Ekrem İmamoğlu’nun
mitingini yapamaması için provokasyon yapıldı.
Genellikle çocuk yaşta sayısı
200 civarında olan gençler kullanılarak İmamoğlu ve arkadaşları seçim
otobüsünün üzerinde taşlandı.

Önceden alınan ihbarlara rağmen, böyle bir
provokasyonu güvenlik güçlerinin engelle(ye)memiş olması ilginç.

Bu olayın faillerinden daha çok azmettiricileri
önemli.
Bundan önce Kılıçdaroğlu, Akşener vd muhalefet yetkililerine ve çok
sayıda gazetecilere yapılan saldırıların failleri ceza almadı, azmettiricileri
bulunmadı.
Hatta iktidar mensupları bu saldırıları kınamadı bile.
Şimdi de aynısı olacağından eminim.

Ankara’nın göbeğinde yaşanan Sinan Ateş
cinayeti
aydınlatılmadı. Cinayetin azmettiricilerine bu iktidar
devam ederse ulaşılmasının mümkün olacağına inanan yok gibi.

**********************

Çok Uzun Bir Hafta

Bugün ve bundan önceki iki yazımda
demokratik bir hukuk devletine yakışmayan, medeni bir ülke olma iddiasındaki
hiçbir ülkede yaşanması mümkün olmayan çirkinlikleri yazmak zorunda kaldım.

Bunları yazmaktan da böyle bir zihniyetin
yönettiği devlette yaşamaktan da utanıyorum.

Türkiye bu manzarayı hak etmiyor. Bu
çirkin dil ve kampanya Türkiye’ye yakışmıyor.

Başka hiçbir şey olmasa, ekonomimiz güllük
gülistanlık olsa; soğan bir lira, peynir ve et 30 lira olsaydı bile; ülkenin
sosyal ve ekonomik dengelerini bozan 12 Milyon yabancı sığınmacıyı başımıza
musallat etmemiş olsalardı bile bu zihniyetten kurtulmamız şart.

Hem nüfusun yarısına yakınını gıda,
barınma, enerji dahil en temel ihtiyaç malzemelerini alamaz hale getirsinler ve
hem de kendinden olmayan herkese hakaret, iftira ve tehdit etsinler. Artık
çekemiyoruz.

Hele bir de bunlara “sadece bir
ihaleden bir milyar doları cebellezi etti”, “Bakanla birlikte bakanlığı soyduk,
et fiyatının yükselmesi bu soygunların sonucudur”
gibi iddiaları duymak
zorunda kalınca midem bulanıyor.

14 Mayıs sonrası hukukun üstün olduğu,
kurumların ve kuralların herkes için işlediği, ahlaklı, dürüst, medeni ve
kültürlü insanların yönettiği bir Türkiye’de yaşamak ümidi ve dileğimi muhafaza
ediyorum. İnşallah bugünleri atlatacağız.

Ama bu hafta çok uzun bir hafta. Ya
bir de Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. tura kalırsa… İki tur arasındaki çoook
uzun iki hafta içinde
neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum.