16.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 265

İç Göçler, Kira Artışları Ve Çözüm Teklifi

06 Şubat depremlerinden sonra iki türlü
göç
yaşanmakta. İlki depremin etkilediği illerde evini, işyerini ve
yakınlarını kaybeden depremzedelerin başka illere göçüdür.

Depremzedelerin bir kısmı geçici olarak yakınlarının
yanında barınmak için göçtü. Bir kısmı ise devletin, STK’ların ve vatandaşların
yine geçici olarak kendilerine tahsis ettiği yurt, otel ve evlerde kalmak için
il değiştirdiler. Bir kısmı da başka illerde maddi imkanları elverdiği ölçüde
kiralık evlerde kalıyorlar.

Deprem bölgesinden başka illere göçenlerin
miktarının 1 milyon hane halkı olduğu tahmin ediliyor. Muhtemelen deprem
bölgesine yeni yapılacak evlerden sonra
bunlardan bir kısmı memleketlerine
dönecek ama önemli bir kısmı dönmeyecek.

****

Son açıklamalara göre yıkılan veya acil
yıkılması gereken
, ağır hasarlı bağımsız birim sayısı 520 bin.
Yıkılması gereken birim sayısının en az 700 bin olması bekleniyor.

TOKİ Başkanı Ömer Bulut, “TOKİ aracılığıyla 30 bin
konutun bir yıl içinde yapılıp teslim edileceğini”
açıklamıştı. Bu defa “ilk
etapta 30 binin hazırlığını yaptık. İnşallah Haziran’a kadar 100 bine
tamamlayacağız rakamı…” dedi.

Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan “inşaatların
yapımına da Mart ayının ortasında başlanacağı ve en geç bir yıl içinde
tamamlanacağına”
dair söz verdi.

Muharrem Sarıkaya Habertürk Gazetesindeki köşe yazısında 30
bin konut yapımı için
gereken işçi sayısının 75 bin kişi olacağını; 1,8
Milyon m3 beton ve 432 Milyon kg demir gerektiği hesabıyla bu vaadin
gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu rakamlarla açıkladı.

Zaten hükümet İzmir’de 5 bin konut
vaadini de yerine getirememiş, iki yılın sonunda ancak 2 bin 245 konut
teslim edebilmiş. Van depremzedeleri için
99’ar m2’lik 15 bin konutun
yapımı 9 sene sürmüş.

Türkiye’nin 700 bin konutu kısa sürede
yapacak altyapısı ve insan gücü yok.

Zaten deprem öncesinde inşaatlarda işini bilerek yapacak eğitimli usta
bulunamıyordu. Yıkımların önemli bir kısmının ehil olmayan ustaların uygulama
hatalarından kaynaklı olduğu görüldü. Şimdi bu insan gücünü yetiştirmek temel
bir sorun olarak karşımızda.

Yani yeni yapılması gereken konutların
tamamlanması yıllar sürecek.

Deprem öncesi Türkiye’de 7 milyon hane kiracı idi şimdi yeni
yapım ve güçlendirme aşamasında buna 1 milyon hane daha eklenmiş
olacak.

***************************

Konut Fiyatları ve Kiralar Çok Artacak

Başka illere göçen ve geçici olarak
barınma imkânı bulan depremzedelerin bir süre sonra geldikleri yerde konut
alımı veya kiralama talepleri ortaya çıkacak.

Zaten Türkiye’de son yıllarda konut
fiyatları ve kira artışları fahiş oranlarda idi. Sadece son bir yılda
Türkiye ortalaması konut fiyatları artışı %168 , kira artışları %173 olarak
gerçekleşti
.

Şimdi buna hem konut arzında düşüş ve hem
de kiralık talebindeki artıştan kaynaklanan fiyatlarda yeni bir
patlama
daha eklenebilir.

Devlet halen %25 artış sınırlamasıyla
mevcut kiracıları korumaya çalışıyor. Mevcut kiracılar için %25
sınırlaması da kiracı ile mülk sahiplerinin arasında milyonlarca dava
açılmasına sebep oldu. Fakat yeni kiracıları koruyan bir sistem yok. Bu
arz talep dengesiyle, kiralar çok artacak.

****

Deprem korkusuyla, özellikle İstanbul
ve çevresindeki illerde,
daha güvenilir semtlere ve daha sağlam olduğu
düşünülen konutlara doğru da bir iç göç olmakta. Tabii konut arzı
yetersiz olduğu için bu sebeple boşalan konutlar da yeni kiracılarla doluyor. Bu
hareketlilik de kira ve konut fiyatlarını artırıcı etki yapıyor.

Maddi durumu elverişli olanların çoğunun
zaten depreme dirençli konut ve işyerleri var. Tam güvenli olmayanlar da şimdi
çaresine bakacaklar.

Fakat toplumumuzda orta sınıf erimiş
durumda.
Nüfusun %70’lik bir kesimi hiçbir şey yapamadığı için, ilk
depremde enkaz altında kalma korkusu içinde çaresiz, korkmuş bir halde

bekleyiş içinde.

Oturduğu evini güvenli bulmayan fakat deprem
dirençli bir eve kiraya çıkamayan, böyle bir ev alamayan veya kentsel dönüşüm
için gerekli parası olmayan bu kesimin ruh hali perişan.

Bu ruh hali depremin kendisi kadar
yıpratıcı
olabilir. İşte bu sebeple devletin acilen
alması gereken tedbirler var.

***************************

Çözüm Teklifleri

Vatandaşlarımızın, makul ve erişilebilir
fiyatlarla, güvenli konut ve işyerleri alabilmesi veya kiralayabilmesi lazım. Bunun
için faydalı olabileceğini düşündüğüm tekliflerim şunlar:

1-   
Yabancılara konut satışı
tüm ülkede derhal durdurulmalı
ve
en hızlı bir şekilde sığınmacılar ülkelerine gönderilmeli.

2-   
Mevcut yapıların
ücretsiz olarak
devlet kurumları veya belediyeler
tarafından deprem güvenliği açısından tespiti ve sınıflandırılması
yapılmalıdır.
Acil yıkılması gerekenlerin yenilenmesi ve
gerekenlerin güçlendirilmesi işi, devlet kontrolünde ve müteahhitlerin
insafına bırakılmadan, özel finans modelleri ile de desteklenerek süratle
bitirilmeli.

3-   
Deprem güvenlik
sertifikası
alamayan konutların kiralanması ve satışı
yasaklanmalı. Bu sertifikalar 5 yılda bir yapılacak kontrollere göre yenilenmeli.

4-   
Sadece İstanbul’da 700 bin kiraya
verilmeyen boş daire var. Boş olarak tutulan yüzbinlerce daire ile
yazlıkların
mutlaka kullanılır halde tutulmasını sağlayıcı tedbirler alınmalı.

5-   
Deprem bölgesinde yapılması planlanan 200
bin konut sayısı artırılmalı ve mümkün olan en hızlı bir şekilde
(gerekli
önlemleri de alarak) yapılmalı.

6-   
Büyükşehirlerden Anadolu’ya ve köylere geri
göçün sağlanması
için bütüncül bir planlama yapılmalı. İstanbul ve
çevresindeki sanayi kuruluşlarının Anadolu’ya taşınmasını teşvik eden ve
hatta zorlayan kurallar getirilmelidir.
Kanal İstanbul, İstanbul Finans
Merkezi gibi İstanbul’daki nüfus yoğunluğunu artırıcı her türlü projeye son
verilmesi gerekir.

7-   
Hiçbir hal ve şartta İmar Affı (İmar
Barışı) düzenlemesi yapılamayacağı Anayasa hükmü haline getirilmelidir.

Aziz Türk Milleti

0

https://www.youtube.com/watch?v=VltQWRA5Qh8

Uluslararası Hukuk Ve Siyaset Teorisyenleri Uzun Zamandan Beri
Vatandaşlığın Satılması Olarak Metalaşma Kavramını Tartışmaktadır. Metalaşma
(Arapça) Kullanım Eşyası, Alınıp Satılan Anlamlarına Gelmektedir. Vatandaşlık
Satışı İle Bir Ülkenin Manevî Değerlerini İfade Eden “Vatan Ve
Vatandaşlık” Kavramları Tüm Niteliklerini Kaybetmektedir.
Vatandaşlık en basit tanımla, kişinin devlete aidiyetini gösteren
hukuki ve siyasi bağı ifade eder. Vatandaşlık bağı nedeniyle kişi, vatandaşı
olduğu devletin diplomatik korumasından yararlanır, seçme-seçilme ve kamu
hizmetlerine girme gibi birtakım haklara sahip olur. Vatandaşlık aynı zamanda
ülke savunmasına katılma, vergi verme, devletin koymuş olduğu kurallara uyma ve
hepsinden önemli olarak sadakat yükümlülüğünü içerir. Bu bağlamda vatandaşlık
aslında kişi ile devlet arasında karşılıklı hak, görev ve yükümlülük ilişkisi
doğurur(Kaya, 2021: 116). Bugün (2023) Geçerli Olan Anayasamızın 66. Maddesi: Türk Devletine Vatandaşlık Bağı İle Bağlı
Olan Herkes Türk’tür” Derken “Vatandaşlık Ve Türklük” Bir Aidiyet Ve Terbiye
Temelinde İnşa Edildiği Vurgular. Bu Halde Yapancılara Para İle Vatandaşlık
Verilmesi Türk Toplumuna Ne Aidiyet Bağı Ne Ekonomik Gelişmişlik Ne De
Stratejik Avantaj Getirebilir
. Bir an evvel Türk Vatandaşlığın Sonradan
Edinimi Başlığı Altında Ekonomik Saiklerle Vatandaşlık Verilmesinin gözden
geçirilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan 1062
Kanun Numarası, 28/5/1927 tarihli: “Hudutları Dâhilinde Tebaamızın Emlakine
Vaziyet Eden Devletlerin Türkiye’deki Tebaaları Emlakine Karşı Mukabelei
Bilmisil Tedabiri İttihazı Hakkında Kanun
”da ifade edildiği üzere Suriye Vatandaşları Gayrimenkul Edinim Yolu
İle Türk Vatandaşlığına Müracaat Edemezler
(Şığva, 2016: 186).

 

Bu kanun “Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü” web
(https://nvi.gov.tr/sss-vatandaslik-hizmetleri) (Erişim Tarihi: 26. 2. 2023) sayfasında sıkça sorulan sorularda 31.
sırada da belirtilmektedir.

Vatandaşlığın kazanılmasının en önemli sonuçlarından biri şüphesiz
seçme ve seçilme hakkıdır.
Sosyolojik açıdan ülke ile
gerçek bir bağ tesis etmemiş kişilere yatırım yoluyla vatandaşlık verilmesi Ülkenin Siyasi Yapısı Ve Sistemine Yatırım
Yoluyla Müdahalenin Önünü Açmaktır
(Kaya, 2021: 129). SURİYELİ VATANDAŞLARA
KANUNLAR IŞIĞINDA MÜLK EDİNME YOLUYLA VATANDAŞLIK VERİLEMEYECEĞİ SABİT İKEN
BUNUN SİYASİLER, BÜROKRATLAR VE HALK TARAFINDAN YETERİNCE BİLİNMEDİĞİ
ANLAŞILMAKTADIR. Suriyeli geçici sığınmacılar kanunlara göre asla Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olamazlar. Seçme ve seçilme hakları da söz konusu
değildir. Suriye’den Türkiye’ye Geçici
Sığınmacı Olarak Gelmiş İnsanlara Her Kim Olursa Olsun Onlara Mülk Satarak
Vatandaş Olacağını Söyleyen İş Takipçisi Veya Emlakçiler Suç İşlemektedir. Aynı
Zamanda Bürokrat Ve Memurların Bu Konuda Kanunları Dikkatle Okumaları Ve Hata Yapmamaları
İcap Eder. Aksi Halde Her Hangi Bir Seçimde İster Genel İster Mahalli Olsun
Seçimlerin Meşruiyeti Olmayacak Ve İptal Edilme Durumu Ortaya Çıkacaktır.

Prof. Dr. Hilmi
ÖZDEN

Bağımsız
Cumhurbaşkanı Aday Adayı

 

Kaynaklar:

 

 

-Sinan, Şığva / İdari Yargı
Kararları Işığında 1062 Sayılı Mukabele-i Bilmisil Kanununun
Uygulanışı,  Hacettepe HFD, 6(2) 2016,
181–196

 

-Talat Kaya, (2021)
Dünyadaki Örnekler Işığında Yatırım Yoluyla Vatandaşlık Uygulamasına Eleştirel
Bir Bakış, İnönü Üniversitesi Hukuk
Fakültesi Dergisi – İnÜHFD 12(1): 115-132

Hangi Yöne Baksam Acıyaman

            6 Şubat’ta 10 vilayetimizi yerle bir
eden deprem, Uygurlardan Kazaklara, Özbekistan dan Azerbaycan’a kadar bütün
kardeş Türk Dünyasını yasa boğmuştur.

 

            Güneyimizde 10 vilayetimizi vuran
deprem asrın en büyük depremi olarak nitelendirilse de öğreniyoruz ki, dünyada
çok daha büyük, geniş çaplı depremler olmuş ve oralarda bizdeki kadar mal ve
can kaybına sebep olmamıştır.

 

            Tarihin kaydettiği en büyük deprem: 22
Mayıs 1960 Şili depremi, 9,5 şiddetinde 10 dakika sürmüş ve enkaz altında 3000
kişi ölmüştür. Kaydedilen 2. Büyük deprem ise 9,2 büyüklüğünde 28 Mart 1964
Alaska’da 130 civarında kişinin ölümüyle neticelenmiştir. 9,1’lik depremle 26
Aralık 2004 Endonezya da 230 bin kişi ölmüş. 9,0 Büyüklüğündeki depremle ise 11
Mart 2011 Japonya depreminde 20 bin kişinin öldüğünü öğreniyoruz.

 

            Deprem şiddetinin büyüklüğü ve ölen
insan sayısını kıyasladığımızda bizdekiler ve oralardakiler arasında
kıyaslanmayacak derecede fark var.

 

            Peki, o halde bunlar neden böyle
oluyor sorusunu kendi kendimize sorduğumuzda karşımıza çok çarpıcı ihmal, sorumsuzluk
ve vurdumduymazlıklarla karşı karşıya kalıyoruz. Bir içişleri bakanı düşününüz
ki: “biz hazırlığımızı İstanbul’a göre yapmıştık.” Deyiversin. Bari
siparişinizi de düşük ölçekli verseydiniz de depremin yıkım şiddeti düşük
olsaydı.

 

            İktidar yetkilileri vatandaşı
teselli etmek için kendilerinde hiç kusur ve sorumluluk yokmuş gibi işi yine
kadere bağlıyorlar, “Takdir-i İlahi” deyip haşa Allah’ı da kendi günahlarına
alet ediyorlar. Hâlbuki şu an mecliste deprem öncesinde seçim kazanmak için
hazırlanmış imar affına yönelik 3 adet kanun tasarısı var, inşallah bu olaydan
sonra geri çekilirler.

 

            Osmanlı dâhil cumhuriyet döneminin
her felaket anında Kızılay’ı milletimiz yanında görürken bu son deprem olayının
ilk günlerinde maalesef deprem bölgelerinde göremedik. Gazeteci Murat Ağırel’in
Cumhuriyet Gazetesinde yazdığına göre milletin hayır yardımlarıyla ayakta duran
Kızılay, şirketleşmiş, Anonim Şirket olmuş ve ürettiği çadırları akıl alacak
gibi değil ama Türkiye Eczacılar Odası ve AHBAP yardım kuruluşu dâhil bazı
kuruluşlara ücreti mukabilinde satıyormuş.

 

            Her ne kadar burunlarından kıl
aldırmasalar da devletin kurumları zamanında deprem bölgesine
yetişememişlerdir. 2010 yılında EMASYA Protokolü’nün kaldırılması askerin
sahaya geç intikaline sebep olmuştur.

 

            Depremde enkaz altından canlı
çıkaracak öncü kuruluşlarımızdan Kömür madeni ocaklarımızın işçileri dâhi Zonguldak,
Amasya ve Soma’dan depremin 2. Ve 3. Günü ancak hareket etmişlerdir. Hâlbuki
enkaz altından insan kurtarmak zamanla yarış demek oluyor ki ilk 24 saat bunun
için çok önemlidir.

 

Anayasamıza
göre Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir.
Özellikle Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminden sonra yetkileri daha da
artırılmış bütün yetkiler tek adam da toplanmıştır.

 

            Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı
sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder;
Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını
temin eder. Türk Milletinin birliğini temsil eden bir Cumhurbaşkanı nasıl olur da
depremde yardımların gelmediğini veya eksikliklerin olduğunu söyleyen vatandaşına
veya muhalefet liderine: “be ahlaksız,
be namussuz, be adi, günde yaklaşık 2 buçuk milyon insana Kızılay yemeğini
ulaştırıyor, böyle vicdansızlık olur mu?
” diyebilir?

 

            Hükümet yetkilileri muhalefetin
eleştirilerini not alıp, zamanı geldiğinde onlara bunların hesabını
soracaklarmış… iyi olur. Millet te yukarıda sıralanan küfürleri not alıyor ve
inşallah seçim sandığı önlerine geldiğinde onlar da gerekli cevabı kullanacakları
oylarla verirler.

 

            Şair Mihri Belli’nin, 70 sene önce kaleme aldığı “ANAYASO” adlı şiirinden kısa bir parçası sizce de bu günümüze hitap
etmiyor mu?

 

Gara
dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler

Yeddi ceset hetim hetim
Zap Suyunda yüzerler

Hökümata arz eylesem
azarlar

                        Ben ketimo

                        Ben hetimo

Ben ne biçim vatandaşım
hooy babooov ?”

            Sağlıklı kalın.

Depremler ve Yanlışlardan Doğrulara Geçiş

            Bazı sorulara olumlu cevap verebilmek için depremlerden alabileceğimiz
dersler olmalıdır. Depremler ve kaybettiğimiz vatan evlatlarının acısı Türk
Milletinin içine çökmüştür. Ancak biraz kolay unutan bir milletiz. Kin besleme
alışkanlığımız da yoktur. Aslında kin beslemek de uygun bir davranış değildir.
Ancak kin beslememek alçaklıkları ve ihanetleri de unutmak değildir.

            Mesela,
deprem kıyameti dolayısıyla birçok ülkeden enkaz altında kalan kardeşlerimizi
kurtarmak için ülkemize gelen ekipleri gördük. Bu ülkeler arasında “en iyi Türk
ölü Türk’tür” diyebilecek kadar alçalan, Türk düşmanlığını okullarında
çocuklarına ezberleten, Ege Denizini mülteci mezarlığına çeviren Yunanistan
gibi bir ülke de vardır. Bu ülkenin birçok konuda hayret edilecek ölçüde Türk ve
Türkiye düşmanlığı insanlık adına utanç kaynağıdır.

            Bir resim TV
ekranlarında sık sık dolaştırıldı. Resimde Yunanlı bir itfaiyeci kurtardığı bir
depremzede çocuğa sarılmış şekilde görülüyordu. Bu resmin herhangi bir deprem
bölgemizde çekilmediği, Yunanistan’da hazırlanıp Türkiye’de servis edilip
propaganda aracı olarak kullanıldığı anlaşıldı. Geçenlerde yapılan Türk Dünyası
İnsan Hakları Derneği’nin toplantısında bu gerçek ayrıntıları ile ortaya kondu.
Bunu fark etmeyen bizimkiler de oyuna gelerek resmi bolca kullandılar. Olup
bitenden şüphelenmediler bile. Yunan dostluğundan dem vuranlar bile oldu.
Böylece karşı taraf amacına ulaştı. Türkiye’ye deprem felaketinde yardım için
gelen herkese müteşekkiriz. Aynı fedakarlıkları biz de yaptık ve yine yaparız. Gelenler,
giderken bizim misafirperverliğimizden, cömertliğimizden ve dayanışmamızdan
bahsettiler. Birbirimizi daha iyi anlamış olduk. Bunun milletlerarası
ilişkilerde tabii ki faydaları olacaktır. Ancak gerçekleri göz ardı ederek
kolay iyimserlik içine de girmeyelim. Yakın tarih kolay kolay silinemez. Keşke
onlar da bizim gibi iyi niyetle hareket etmiş olsalardı. Ege ortak bir barış
denizi olabilseydi. Biz onların haklarını kabul ederken; onlar da Akdeniz’de
Türk çıkarlarına saygı duyulabilseydi. KKTC’nin bağımsız bir devlet olduğu
kavranabilseydi. Batı Trakya Türk azınlığına muamelede Lozan’a ve insan
haklarına saygılı olabilselerdi. Bunların tam tersi oldu. Türkiye’ye karşı
anlaşılmaz bir kan davası güdüldü. Efendim Milli Mücadelede Yunan yenilgiye
uğratılıp İzmir’den denize dökülmüş. İyi de sizi Anadolu’ya gönderen güçlerin
neden oyuncağı oldunuz?

            Hem ülkemizi
deprem ülkesi olarak tanımlıyoruz; hem de bilhassa ortaöğretimde “deprem” veya
“afetler” dersini müfredata koymuyoruz. Ayrıca Türk Dünyası’ndan habersiz
yetişen çocuklarımıza soydaşlarımızla ilgili tanıtıcı bilgileri veren bir dersi
neden koymuyoruz? Coğrafya dersinin depoya kaldırılmasını da anlayamadık. Aynen
andımızın öksüz ve kimsesiz bir şekilde depoda bekletilmesi gibi…

            Depremler
acaba bizi düşündürecek, bazı yanlışlarımızdan uzaklaşmayı sağlayabilecek mi?

        
Mesela, bugün ortaya koyduğumuz dayanışma ve paylaşma şuuru yarın
da devam edebilecek mi?

        
Aşırı lüks hayat özlemi, marka merakı devam edecek mi?

        
Tüketerek değil; fakat üreterek statü kazanma anlaşılabilecek mi?
Tüketim çılgınlığı sürecek mi?

        
Ayağımızı yorganımıza göre uzatmayıp borç batağına ve krizine
girecek miyiz? Bundan aile içi sorunlar doğacak mı?

        
Meşru ile gayrimeşru arasında olması gereken sosyal mesafeyi
koruyabilecek miyiz?

        
 Vatandaşımızı istismar
eden, soyup kandıranlar vicdan azabı çekip bundan vazgeçebilecek mi?

        
Kibir ve gösteriş merakı ve kamudaki israf sürecek mi?

        
Maddi ve manevi tatmin birlikte hissedilebilecek mi?

        
İnandığımıza göre değil de; yaşadığımıza göre mi inanıp hayatımızı
sürdüreceğiz?

        
Komşuluk ve akrabalık ilişkileri gelecekte de bugünkü olumlu
manzarasına devam edecek mi?

        
Çevreye ve hayvanlara zarar vermekten vaz geçecek miyiz?  

        
Depremlerde asıl zarar gören kadınlara şiddet eylemlerinden
utanarak uzaklaşabilecek miyiz?

        
Trafikte bile hiç yoktan birbirimize kızarak silaha sarılacak
mıyız?

        
Milli ve dini bayramlarımızı, günlerimizi içlerini boşaltmadan
kutlayabilecek miyiz?

        
Ülkeyi ve bazı belediyeleri yönetenler son yıllarda değerini daha
iyi anladığımız askeri ve siyasi deha Gazi Mustafa Kemal Atatürk’teki tevazu ve
halktan biri olma özelliğine dönecekler mi?

        
Şartlar müsait diye deprem bölgelerinde ve başka yerlerde yine kiraya
vicdansızca aşırı zamlar yapacak mıyız?

        
Örf ve adetlerimize karşı duyarsızlık sürecek mi?

        
Fert ve toplum çıkarlarının birbirine paralel olduğunu
anlayabilecek miyiz?

        
Kurallara uymama ve çiğneme alışkanlığını terk edecek miyiz?

        
Türk Milletine mensup olma şuuru yerini; etnik, mezhep, bölgecilik
taassubuna mı bırakacak? Atlantik ötesini ve düşmanlarımızı hep sevindirecek
miyiz?

        
Tasada ve kıvançta bir ve bütün olacak mıyız?

        
Batı toplumları serbest birleşmeden ideal aileye özenirken; biz
onların da şikayetçi olduğu hastalıklı yapı örneklerine mi özeneceğiz?

        
Toplum olarak çözülmeyi mi; yoksa anlamlı bütünleşmeyi mi hedef
alacağız? Önü açılmış milli ve üniter devletler çokkültürlülük virüsü ile karşı
karşıya iken; çokkültürlülük ile çok sesliliği birbirine karıştıracak mıyız?

        
Şehirlerimizi faylardan kurtarma cesaretini gösterebilecek miyiz?

Tekrar başa dönelim ve düşünelim:
depremler yanlışlardan doğrulara geçişte neden etkili olmasın ki? Kimsesiz
kalan çocuklarımızın ve depremzedelerin kimsesi olan asil ve fedakâr, cömert
insanlarımızla iftihar ediyoruz.  

Vatandaşlık Satışının Türkiye Üzerindeki Stratejik Sonuçları

0

Uluslararası Hukuk ve Siyaset Teorisyenleri Uzun Zamandan Beri
Vatandaşlığın Metalaşması ve Paralı Vize Programlarıyla Göçmen Kabulü Konusunda
Kafa Yormaktadır (
Nazlı Töre, 2019: 93). Metalaşma (Arapça) Kullanım Eşyası, Alınıp
Satılan Anlamlarına Gelmektedir. Vatandaşlık Satışı ile Bir Ülkenin Manevî Değerlerini
İfade Eden Vatan ve Vatandaşlık Kavramları Tüm Özelliklerini Kaybetmektedir.

            Vatandaşlık
en basit tanımla, kişinin devlete aidiyetini gösteren hukuki ve siyasi bağı
ifade eder. Vatandaşlık bağı nedeniyle kişi, vatandaşı olduğu devletin
diplomatik korumasından yararlanır, seçme-seçilme ve kamu hizmetlerine girme
gibi birtakım haklara sahip olur. Vatandaşlık aynı zamanda ülke savunmasına
katılma, vergi verme, devletin koymuş olduğu kurallara uyma ve hepsinden önemli
olarak sadakat yükümlülüğünü içerir. Bu bağlamda vatandaşlık aslında kişi ile
devlet arasında karşılıklı hak, görev ve yükümlülük ilişkisi doğurur. Bununla
birlikte, bu ilişki bir sözleşme ilişkisi değildir. Devlet vatandaşlık bağının
nasıl kurulacağını ve kaybedileceğini belirleme konusunda mahfuz yetkiye
sahiptir. Diğer bir anlatımla, devlet egemenlik hakkını kullanarak kime
vatandaşlık verileceğine ya da kimin vatandaşlıktan çıkarılacağına kendisi
karar verir. Vatandaşlık asli olarak doğum yoluyla kazanılır. Bu şekilde
kazanılan vatandaşlıkta kişi ile devlet arasındaki bağlılığın mevcut olduğu
kabul edilmektedir. Uluslararası uygulamada hemen hemen tüm devletler soy bağı
(kan esası- ius sanguinis), doğum yeri (toprak esası-ius soli)
veya bunların her ikisine bağlı olarak doğum yoluyla kişiye vatandaşlık hakkı
tanımaktadır. Vatandaşlığın bu şekilde aslen kazanılması yoluna ilave olarak,
devletler egemenlik haklarını kullanarak bazı kişilere sonradan vatandaşlık (ius
nexi
) hakkı tanıyabilir. Müktesep vatandaşlık olarak da anılan bu müessese
ile devletler olağan veya olağanüstü yoldan bazı kişilere vatandaşlık
verebilmektedir. Olağan usulde devletler kendi topraklarında yaşayan ve ülke
bağları bulanan yabancılara belirli koşullar dâhilinde vatandaşlığa alınma
imkânı tanıyabilmektedir. Bu bağlamda devletler evlenme ve evlat edinilme gibi
kişinin vatandaşlığına geçmek istediği ülke ile irtibatını sağlayan hukukî
olaylara sonuç bağlayabildikleri gibi, genel bir yol olarak ülkede belli bir
süre ikamet eden yabancılara dil bilme,
millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından tehlike oluşturmama
gibi belli
koşullar dâhilinde vatandaşlığa geçme imkânı sağlayabilmektedir. Vatandaşlığın
olağanüstü yolla kazanılmasında ise, devletler istisnai bazı hallerde takdir
yetkilerini kullanarak ekonomi, spor,
kültür, bilim ve sanat gibi alanlarda özel niteliği haiz yabancıları,

olağan vatandaşlığa alınma yoluna kıyasla kolaylaştırılmış bir usulle
vatandaşlığa alabilmektedir (Talat Kaya, 2021: 116). Bilim, kültür, sanat ve
spor gibi alanlardaki üstün vasıfları nedeniyle oturma izni ve/veya vatandaşlık
alan kişi sayısının görece az olması ve uygulamaların kişiye özgü olması
nedeniyle konu literatürde tartışmaya neden olmamıştır. Benzer şekilde,
ekonomik yatırımın yanı sıra yatırımcının girişimcilik ve iş kurma becerisi gibi
nitelikleri göz önüne alınarak yetkili makamın takdiriyle istisnai nitelikte
verilen oturum izni ve vatandaşlık uygulamaları da eleştiri konusu
yapılmamıştır. Esasen, diğer istisnai vatandaşlık kazanma hallerinde olduğu
gibi ekonomik katkı sağlamaya dayalı olarak vatandaşlık kazanan kişi sayısı da
sınırlı kalmıştır. Bununla birlikte, yatırımcının niteliğini önceleyen yatırım
yoluyla vatandaşlık uygulamaları son 30 yılda boyut değiştirmiş ve pek çok ülke
yatırımcının niteliğinden çok elde edilen mali kaynağı ön plana alan
vatandaşlık programları kabul etmeye başlamıştır. Yatırımcı programları olarak
da adlandırılan bu uygulamalar önceleri küçük ada devletlerinde başlamış,
özellikle 2008 krizi sonrasında, Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere daha
geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Türkiye de uluslararası gelişmelerden uzak
kalmamış ve 2016 yılında yapmış olduğu mevzuat değişikliği ile ekonomik
katkının ön planda tutulduğu yatırım yoluyla vatandaşlık kazanma uygulamasını
hayata geçirmiştir. Yatırımcı programlarının temelinde ekonomik kaynak yaratma,
özellikle de küresel ekonomik krizlerin yaratmış olduğu olumsuzlukların
varlıklı kişilerin ülkeye getirecekleri ekonomik katkılar ile azaltılması
hedefi bulunmaktadır. Bununla birlikte, yatırımcı programlarında, ekonomik
katkının kişinin niteliğinin önüne geçmesi hatta tek koşul olarak aranması,
uygulamaları uluslararası düzeyde tartışılır hale getirmiştir. Eleştiriler
güvenlik, vergi, seçme ve seçilme hakkı, askerlik yükümlülüğü ve ekonomik fayda
başlıkları altında toplanabilir. Söz
konusu eleştirilerin temelinde ise vatandaşlığın metalaştırılması ve aidiyet
bağı tesis edilmeden vatandaşlığın verilmesi hususları yatmaktadır
(Talat
Kaya, 2021: 116-117).

 

İlk Türk Devletleri’nden
Cumhuriyet’in ilanına kadar olan dönemde de farklı eğitim kurumlarında
vatandaşlık idealleri yeni nesillere kazandırılmıştır. Özellikle Cumhuriyet’in
ilk yıllarından itibaren yeni ideolojiyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, ulus-devlet
anlayışını içselleştirmiş “TÜRKİYE
CUMHURİYETİ VATANDAŞI
” yetiştirmek arzulanmıştır (Selçuk Beşir Demir,
Vatandaşlık Bilgisi, 2016:4). Bir devlete hukuki bağla bağlı olma anlamını taşıyan vatandaşlık,
hukuksal eşitlik söylemi ile birey ve toplum bütünleşmesini sağlayan temel bir
olgu olmasının yanında siyasal ve toplumsal bir içeriğe de sahiptir. Bireyin
etkinlik alanı, bu çerçeve içinde vatandaşlık sıfatıyla çizilmektedir. Genel
anlamıyla devlete yasal üyelikle tanımlanan kavram, belirtilen bağın gereği
olarak bir yönüyle haklar demeti sunarken bir yönüyle de yükümlülükleri
beraberinde getirmektedir. Çok boyutlu bir sürece işaret eden vatandaşlık, bu
çalışmada Türk vatandaşlığının kazanılmasındaki usuller temelinde ele
alınmaktadır. Türk vatandaşlık hukuku mevzuatı günümüze değin; Osmanlı
İmparatorluğu döneminde çıkarılan ve çağının gereklerine uyularak hazırlanan
ilk uyrukluk düzenlemesi sayılan “Tabiyet-i Osmaniye Kanunnamesi”(1869) başta
olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti döneminde bu kanunnamenin yerini alan 1312
Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (1928), 1934 tarihli İskân Kanunu, 1924, 1961
ve 1982 Anayasaları, 403 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (11 Şubat 1964) ve
ilgili yönetmelikler temelinde bir gelişim izlemiştir. Türk vatandaşlığının
kazanılması, yitirilmesi gibi konuları düzenleyen 403 Sayılı Kanun, 5901 Sayılı
Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 12.06.2009 tarihinde yürürlüğe girmesiyle
yürürlükten kalkmıştır. Anayasal kabulde, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile
bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen
hallerde kaybedilir”.(1982 Anayasası m.66). 1982 Anayasası, 1924 ve 1961
Anayasalarında olduğu gibi vatandaşlığı devletle birey arasında kurulan hukuki
bir bağ olarak tanımlamaktadır. 1924 Anayasası’nın, 1961 ve 1982
Anayasalarından farklı olarak, modernleşen bir siyasal toplum ve toplumla
devlet arasındaki bağı kuracak, cumhuriyetçi vatandaşlık modelinin yasal
düzeyde kimlik temelli değil vatandaşlık temelli bir anlayışa sahip olduğu
iddia edilebilir. Bu iddianın dayanağı olarak “TÜRKİYE AHALİSİNE DİN VE IRK FARKI OLMAKSIZIN VATANDAŞLIK İTİBARİYLE
TÜRK ITLAK OLUNUR” (1924 ANAYASASI MADDE:88
) hükmü gösterilmektedir.
Bununla birlikte Anayasalarımızda devletle birey arasında kurulan bağın kökene,
asıla başka bir deyişle ırka atıf yapmadığı, bağı hukuksal bir alanda
“vatandaşlık” ilişkisiyle ifade etme amacının taşındığı da söylenebilir. Türk
ana ya da babanın çocuğu olmadaki mantık kurgusunun asılla ilişkilendirilmediği
maddeden anlaşılmaktadır. Buna göre Türk vatandaşlığını kazanan bir yabancının
Türk vatandaşlığını sonradan kazanması, onu asli yoldan Türk vatandaşı
olanlarla eşitlemekte, anayasal ve kanuni hakların kullanılması noktasında bir
ayrımcılık güdülmemektedir. 1964 tarihli ve 2009 tarihli Türk Vatandaşlığı
Kanunlarına, vatandaşlığın kazanılması ve kaybedilmesine ilişkin durumları
yasal çerçevede açıklığa kavuşturan birer pozitif hukuk formu olmanın ötesinde
anlam yüklemek, belirtilen kanunlarda temel hak ve özgürlüklere ilişkin ayrıntılı
düzenlemeler beklemek yanıltıcı olacaktır. Vatandaşlığı yalnızca hukuki bağ ile
değil asıl ve köken gibi çağdaş sayılmayan bir takım unsurlarla açıklayan ve
özellikle bazı yasal haklardan yalnızca köken itibariyle vatandaş olanların
yararlanmasına imkân tanıyan ülkelerin varlığı düşünüldüğünde, 1982
Anayasasının uyrukluk konusundaki düzenlemelerinin mahiyeti algılanabilir.
Örneğin ABD Anayasası’na göre (Vatandaşlık Hakları, madde:2) başkan
seçilebilmek için, ABD vatandaşlığının doğumla kazanılması şartı aranılmaktadır.
Yine Yunan hukukunda Türkiye’deki vatandaşlık kavramı yerine “asıllılık”,
“köken” kavramı tercih edilmekte, dolayısıyla ırkçı bir anlayış benimsenmektedir.
Yunan asıllılık hukukunda “asıllılık” ve “uyrukluk” farklı kavramlara ve
anlamlara karşılık gelmektedir. Asyalılar ve siyahiler bu ülkede Yunan uyrukluğunu
kazansalar da asıllılığını kazanamazlar. Yunanistan’ın sınır bölgelerinde
taşınmaz mal edinme hakkına yalnızca Yunan asıllılar sahiptir. Almanya, soy ve
kana dayalı vatandaşlık tanımından, ancak 2000 yılında kabul edilen Yeni
Vatandaşlık Yasası ile vazgeçebilmiştir (Şeniz Anbarlı Bozatay, 2010:  171-172).

BUGÜNDE (2023) GEÇERLİ OLAN ANAYASAMIZIN 66. MADDESİ: TÜRK
DEVLETİNE VATANDAŞLIK BAĞI İLE BAĞLI OLAN HERKES TÜRK’TÜR” DERKEN “VATANDAŞLIK
VE TÜRKLÜK” BİR AİDİYET VE TERBİYE TEMELİNDE İNŞA EDİLDİĞİ VURGULAR. BU HALDE
YAPANCILARA PARA İLE VATANDAŞLIK VERİLMESİ TÜRK TOPLUMUNA NE AİDİYET BAĞI NE
EKONOMİK GELİŞMİŞLİK NE DE STRATEJİK AVANTAJ GETİREBİLİR.
Ancak Türkiye’nin zayıf noktalarını artırır ve yıkılmasını
hızlandırabilir. Herhangi bir ülkenin istilasında emperyalist bir düşüncenin
askeri müdahalesi için yaptığı masraf mı yoksa hedef ülkeye kendi yahut başka
ülkelerin vatandaşlarını yönlendirip o ülkeden para karşılığı vatandaşlık
aldırılmasınıdır? Örneğin Rusya’ya giriş ve çıkışın ne kadar zor olduğu
turistik ziyaretlerde bile bilinmektedir. Fakat Rusya vatandaşlarının özellikle
Akdeniz bölgesinden arazi ve mülk edinim yoluyla vatandaşlık aldığı yıllardır
izlenmektedir. Rusya-Ukrayna savaşında adeta Putin kapıları açmış Türkiye
Ruslar için açık yerleşim alanı olmuştur. Antalya-Mersin hattı sıcak denizlere
inmenin en o kolay yoludur. Mersin Akkuyu Nükleer Santrali bu projenin odak
noktası olmaktadır. Diğer taraftan Çarlık Rusya döneminden beri Çukurova- Adana-Mersin-
başta olmak üzere Klikya antik adı etrafında Klikya Ermenistan’ı(Küçük
Ermenistan) kurdurma çabaları da devam etmektedir.

Türkiye’yi
bekleyen bir diğer istila planı ise İsrail-Arap-Afgan(Peştun)-Fars-Afrika’lı vd.
istila planıdır. Türkiye’de inanılmaz oranda emlak satışı ile birlikte Suriye
başta olmak üzere geçici sığınmacılara vatandaşlık verilmesi söz konusu
olamayacağı halde verilme girişimleri kanunlara aykırıdır. Bürokratlar, memurlar, bankacılar, iş takipçileri ve emlakçılar vatanın
sosyal ve millî fay hatlarını kırmaları halinde kanunlar önünde sorumlu
olacaktır!
 1062 Kanun Numarası,
28/5/1927 tarihli
: “Hudutları Dahilinde Tebaamızın Emlakine Vaziyet Eden
Devletlerin Türkiye’deki Tebaaları Emlakine Karşı Mukabelei Bilmisil Tedabiri
İttihazı Hakkında Kanun”da ifade edildiği üzere SURİYE VATANDAŞLARI
GAYRİMENKUL
EDİNİM YOLU İLE
TÜRK VATANDAŞLIĞINA
 MÜRACAAT EDEMEZLER.

Bu kanunun 1. ve 2. Maddeleri şu
şekilde düzenlemiştir;

Madde 1 – İdari mukarrerat veya fevkalade veya istisnai kanunlarla Türkiye
tebaasının hukuku mülkiyetini kısmen veya tamamen tahdit eden devletlerin
Türkiye’deki tebaasının hukuku mülkiyeti dahi icra Vekilleri Heyeti karariyle
Hükümet tarafından mukabelei bilmisil olmak üzere kısmen veya tamamen tahdit ve
menkulat ve gayrimenkulatına vaziyet olunabilir. Vaziyed edilen emvalin
varidatı ve ledelicap tasfiyelerinden mütevelit hasılatı, vesaika istinaden
isbat edecekleri zarar nispetinde, zarar gören Türk tebasına tevzi olunur.

Madde 2 – Zarar gören vatadaşların istinat edecekleri vesikaların
şekil ve suret ve merci tanzimi İcra Vekilleri Heyetince bir talimatname ile
tayin ve tespit olunur.

YUKARIDA VERİLEN MADDELERİN HÜKÜMLERİNE DİKKAT EDİLİRSE İLE
İDARİ KARARLAR VE OLAĞANÜSTÜ VEYA İSTİSNAİ KANUNLARLA TÜRK VATANDAŞLARININ MÜLKİYET
HAKKINI KISMEN VEYA TAMAMEN SINIRLAYAN DEVLETLERİN TÜRKİYE’DEKİ VATANDAŞLARININ
MÜLKİYET HAKKINI, MİSİLLEME OLARAK KISMEN VE TAMAMEN SINIRLAMA VEYA EL KOYMAYA
BAKANLAR KURULU(7. TEMMUZ .2018 TARİH 700 SAYILI KHK 4. MADDE İLE
CUMHURBAŞKANINCA) YETKİLİ KILINMIŞTIR
(Sinan
Şığva, 2016: 186). 

Üstelik bu gerçek “Nüfus
ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü
” web (https://nvi.gov.tr/sss-vatandaslik-hizmetleri)
(Erişim Tarihi: 26. 2. 2023)sayfasında sıkça sorulan sorularda 31. sırada şu şekilde belirtilmektedir:

31-Yabancıların Yatırım yolu ile
vatandaşlığa müracaatlarında kanuni sınırlamalar var mıdır? “Herhangi bir
sınırlama olamayıp diğer taraftan gayrimenkul edinimi ile Türk Vatandaşlığına
müracaatta 6302 sayılı Kanun ile değişik 35. maddesi uyarınca Türkiye 183
ülkenin vatandaşlarına karşılıklılık şartı aranmaksızın taşınmaz alma imkânı
sağlamıştır. Ancak,
1062 sayılı Mukabele-i Bilmisil Kanunu uyarınca Türkiye’de bulunan
taşınmaz mallarına hazinece el konulduğundan 
Suriye
vatandaşları
 Gayrimenkul edinim yolu ile Türk Vatandaşlığına müracaat
edemezler
.

            01.10.1966
Tarih ve 6/7104 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
Suriye ile Ülkemiz arasında
bu konuda sürdürülen görüşmeler ve tasfiyeyi hedef tutan teklifler, müspet
sonuca varmamış, Suriye Hükümeti, son zamanlarda Türklere ait taşınmaz mallara
çeşitli vesilelerle ve özellikle 1958 yılında yürürlüğe konulan “Zirai reform”
kanununun uygulanması bahanesiyle müdahale ve eritme politikasını sürdürmüş ve
Türkler’’in mülkiyet haklarını ileri derecede kısıtlamıştır. Ülkemizde,
Suriyelilere ait gayrimenkuller üzerindeki temliki tasarruflar, Bakanlar
Kurulunun 13.1.1939 gün, 2/10250; 14.2.1942 gün, 2/17317 ve 18.1.1958 gün,
4/9697 sayılı Kararları ile kısıtlamış bulunmaktadır. Suriye Hükümeti’nin,
vatandaşlarımızı mülkiyet haklarından mahrum eden tutumları karşısında,
Hükümetimiz de 1062 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanarak misilleme tedbiri
almak zorunluluğunu duymuş ve Suriye uyrukluların Türkiye’deki
gayrimenkullerine tasfiye maksadıyla el koyma kararı alınmıştır. El konulan
Suriye uyruklulara ait mallar hakkında yapılacak işlemler, kararname ekinde yer
alan 17.10.1966 tarih ve 12428 sayılı “Suriye Uyrukluların Mallarının Tespiti
ve Bu Mallara Konulması Hakkında Yönetmelikte” belirtilmiştir.( Sinan Şığva,
2016: 188)

TÜRKİYE–SURİYE ARASINDAKİ EMLAK SORUNLARINA BAŞLANGICINDA
SURİYE HÜKÜMETİNCE SURİYE’DE TAŞINMAZ MALI BULUNAN VATANDAŞLARIMIZIN
TASARRUFLARINA YÖNELİK BİR TAKIM KISITLAMALAR UYGULANMIŞTIR. TÜRKİYE
HÜKÜMETLERİ DE UYGULANAN BU KISITLAMALARA KARŞI 1062 SAYILI MUKABELE-İ BİLMİSİL
KANUNU UYARINCA SURİYE UYRUKLULARININ TÜRKİYE’DE MEVCUT BÜTÜN TAŞINMAZLARINA EL
KONULMUŞTUR. SURİYE UYRUKLULARININ YENİ TAŞINMAZ EDİNİMİ DE YASAKLANMIŞTIR.
El konulan bu taşınmaz mallar maliye kuruluşları
tarafından idare edilmektedir. Yani Suriye uyrukluların malları Türk devletinin
denetimi altına alınmıştır. Türk yargısı Hazineye kalan bir yerin olağanüstü
zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla edinilmesinin mümkün olmayacağına karar
vermiştir( Sinan Şığva, 2016: 193).

DİĞER
TARAFTAN MUTLAKA DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN TÜRK VATANDAŞLIĞIN SONRADAN EDİNİMİ
BAŞLIĞI ALTINDA EKONOMİK SAİKLERLE VATANDAŞLIK VERİLMESİDİR.
  Türk Vatandaşlığı
Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik (TVKUY)’in 20. maddesi son
değişikliklerden sonra aşağıdaki gibidir: 

Türk vatandaşlığının istisnai olarak
kazanılması, başvuru için gerekli belgeler ve yapılacak işlemler 

MADDE 20 – (1) Kanunun 12 nci maddesinde sayılan hallerde yabancı,
istisnai olarak Türk vatandaşlığını kazanabilir.

(2)  Aşağıdaki şartlardan herhangi
birini sağlayan yabancı, Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi
kapsamında Cumhurbaşkanı kararı ile Türk vatandaşlığını kazanabilir: 

a)  En az 500.000
Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında sabit sermaye yatırımı
gerçekleştirdiği Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınca tespit edilen.

b)  En az 400.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarındaki taşınmazı tapu kayıtlarına üç yıl satılmaması şerhi
koyulmak şartıyla satın aldığı veya kat mülkiyeti ya da kat irtifakı kurulmuş,
en az 400.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarı peşin olarak
yatırılan ve tapu siciline üç yıl süreyle devir ve terkini yapılmayacağı
taahhüdü şerh edilmek şartıyla noterde düzenlenmiş sözleşme ile taşınmazın
satışının vaat edildiği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca
tespit edilen.

c)  En az 50 kişilik istihdam
oluşturduğu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca tespit edilen.

ç)  En az 500.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarında mevduatı üç yıl tutma şartıyla Türkiye’de faaliyet
gösteren bankalara yatırdığı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunca tespit
edilen.

d)  En az 500.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarında Devlet borçlanma araçlarını üç yıl tutmak şartıyla
satın aldığı Hazine ve Maliye Bakanlığınca tespit edilen.

e)  En az 500.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarında gayrimenkul yatırım fonu katılma payı veya girişim
sermayesi yatırım fonu katılma payını en az üç yıl elinde tutma şartıyla satın
aldığı Sermaye Piyasası Kurulunca tespit edilen.

f)  En az 500.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarında katkı payını, kapsamı Sigortacılık ve Özel Emeklilik
Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından belirlenen fonlarda tutma ve üç yıl
sistemde kalma şartıyla bireysel emeklilik sistemine yatırdığı Sigortacılık ve
Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumunca tespit edilen.

https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2010139&MevzuatTur=21&MevzuatTertip=5)
(Erişim Tarihi: 26. 2. 2023)

Görüldüğü
üzere Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik (TVKUY)’de
yabancının kısa dönem ikamet izni (maksimum beş yıl) aldıktan sonra hangi andan
itibaren vatandaşlığa başvurabileceği konusunda açık bir düzenleme
bulunmamaktadır. Bununla birlikte, TVKUY m. 20(2)’nin yatırım yapılmasının
akabinde vatandaşlığa başvurmaya imkân verecek şekilde kaleme alındığını
değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, TVKUY m. 20(2)’nin (a) ve (c) bentleri
kapsamında “sabit sermaye yatırımı
veya “istihdama yönelik yatırım
yapan yatırımcılar, söz konusu yatırımlarını ilgili Bakanlık marifetiyle
belgelediklerinde; (b), (ç), (d) ve (e) bentleri kapsamındaki yatırımcılar ise,
öngörülen meblağları üç yıl süreyle tutmak şartıyla belirtilen yatırım
araçlarına yatırdıklarını ilgili kurumca tespit ettirdikten sonra, önce kısa
dönem ikamet iznine, akabinde de vatandaşlığa başvurabileceklerdir. Şüphesiz
ikamet izninin alınması sonrasında vatandaşlığa alınma için ilgilinin kamu
düzeni ve milli güvenlik bakımından engel halinin olup olmadığı araştırılacak
ve ancak durumu uygun bulunanlar, bu konuda takdir yetkisine sahip
Cumhurbaşkanı kararı ile vatandaşlığa alınacaktır. Bu halde vatandaşlığa
başvurmak için ikamet iznine sahip olmak ön şart olmakla birlikte, başvuru için
yatırımın elde tutulması için öngörülen üç yıllık sürenin dolması
beklenmeyecektir. Bu anlamda ülkemiz uygulamasının ikamet şartlı yatırımcı
programı olmakla birlikte, fiili olarak ikamet şartsız yatırımcı programları
gibi tatbik edildiği değerlendirilmektedir. Kişinin öngörülen yatırım süresi
içinde yatırım konusundaki şartları gerçekleştirmemesi halinde ise
vatandaşlığın geri alınması mümkün olabilecektir (Talat Kaya, 2021: 124-125)

Diğer
ülkelerle kıyaslandığında konunun daha net anlaşılması bakımından olağan yoldan
vatandaşlığın kazanılmasının en zor olduğu ülkelerden biri olan Avusturya
uygulamasına yakından bakılmasında fayda bulunmaktadır. Avusturya ülkeye en az
3 milyon Euro tutarında yatırım yapan kişileri, olağan yoldan vatandaşlık
kazanılması için aranan iyi derecede Almanca bilme, ülkede kesintisiz 10 yıl
ikamet etme ve eski vatandaşlığı terk etme şartlarına tabi tutmaksızın doğrudan
vatandaşlığa alabilmektedir. Bununla birlikte, yatırımın ortak girişim yoluyla
veya doğrudan istihdam veya yeni ihracat alanları yaratan bir işletmeye
getirilmesi şart koşulmaktadır. Getirilen yatırımdan ziyade kişinin niteliğinin
ön planda tutulduğu uygulama kapsamında AVUSTURYA
DEVLETİNİN KİŞİ HAKKINDAKİ İNCELEMESİ GENEL OLARAK 24 İLÂ 36 AY SÜRMEKTE VE ÇOK
SINIRLI SAYIDA İNSANA VATANDAŞLIK VERİLMEKTEDİR
. GERÇEKTEN DE 2014-2018 YILLARI ARASINDA EKONOMİ DE DÂHİL
OLMAK ÜZERE BİLİM, TEKNOLOJİ, SANAT VE KÜLTÜR ALANLARINDA OLAĞANÜSTÜ HİZMETİ
NEDENİYLE SADECE 139 YABANCI AVUSTURYA VATANDAŞLIĞINI KAZANABİLMİŞTİR
(Talat
Kaya: 2021: 118) Aynı şekilde Yabancı yatırımcıya vatandaşlık verilmesi
Türkiye’nin aksine;  İngiltere, İtalya ve
ABD gibi ülkelerde yatırımcıya uzun bir süre sonrasında vatandaşlık verilmesidir:

Birleşik
Krallık 1994 yılından itibaren, 2 milyon Sterlini sermaye veya kredi sermayesi
şeklinde Birleşik Krallık’ta kayıtlı ve aktif olarak faaliyette bulanan bir
şirkete yatırım olarak getiren kişilere Tier-1 yatırımcı vizesi (İngiltere Çalışma Vizesi olarak adlandırılan Tier 1
Vizesi, Tier 1 Genel Vize, Tier 1 Girişimci Vizesi, Tier 1 Yatırımcı
Vizesi, Tier 1 Olağanüstü Yetenekliler Vizesi ve Tier 1 Üniversite Mezunu
Girişimci Vizesi isimleri altında 5 farklı vize başvuru
kategorilerisini içerir.)(
https://www.ingilterekonsoloslugu.net/ingiltere-tier-1-vize-hususu)
(Erişim Tarihi: 26.2. 2023)
programı ile üç yıllık bir ikamet izni
vermektedir. İkamet izni müteakiben iki yıl daha uzatılabilmektedir. Kişinin getirmiş
olduğu sermayeyi toplamda beş yıl süre ile ülkede tutması sonrasında ise,
kendisi ve kendisine bağımlı aile üyeleri daimî ikamet iznine sahip olmaktadır.
Öte yandan, Birleşik Krallık’ta 2011 yılında kabul edilen bir düzenleme ile 10
milyon Sterlin tutarında yatırım yapan kişilerin iki yılın sonunda, 5 milyon
Sterlin tutarında yatırım yapan kişilerin ise üç yılın sonunda daimî ikamet
izni almalarına olanak sağlanmıştır57. Yatırımcı ve bağımlı aile üyeleri daimî
ikamet iznini aldıktan bir yıl sonra ise Birleşik Krallık vatandaşlığına
başvurma imkânı elde etmektedirler. Bu kapsamda diğer vatandaşlığa alınma
şartlarını taşımak koşuluyla yatırım tutarına göre kişi en erken üçüncü yılın
sonunda, en geç ise altıncı yılın sonunda Birleşik Krallık vatandaşı olabilmektedir.
Belirtilen süreler zarfında yatırımcının yılın 185 gününü Birleşik Krallık’ta
geçirmesi gereklidir(Talat Kaya: 2021: 121).

Benzer bir uygulama ABD’de de bulunmaktadır. ABD 1990’lı
yıllardan itibaren bu ülkede en az 1 milyon Dolarlık yatırım yapan ve en az 10
kişilik istihdam oluşturan yabancılara EB-5 yatırımcı vizesi (Amerika EB-5
Yatırımcı vizesi başvuru şartları: Başvuru sahibinin temiz bir ekonomik ve adli
sicil sahip olması. Başvuru sahibinin yıllık en az $200,000 gelire sahip
olması. Başvuru sahibi ve eşi olarak birlikte değerlendirildiğinde bu tutar
€300,000’a çıkmaktadır. Aile olarak en az $1,000,000 tutarında varlığa sahip
olunması. Gayrimenkul, nakit, şirket hisseleri ve taşıt araçları varlık içinde
sayılmaktadır. Amerika’ya yapılacak olan $800,000 tutarındaki yatırımın
kaynağının resmi kayıtlarla açıklanabilmesi. Amerika Göçmenlik Birimi olan
USCIS tarafından onaylı bir projeye €800,000 tutarında bir yatırım yapılması.
Yapılan yatırım ortalama 5-7 yıl sonunda geri alınmaktadır)(

https://www.yenibirhayat.com.tr/) (Erişim Tarihi: 26. 2. 2023)vermektedir. Yatırımcının ABD
yönetimi tarafından belirlenen hedef bölgelerde yatırım yapması halinde ise
yatırım tutarı 500.000 Dolar olarak saptanmıştır. 2019 yılında, yatırım
miktarları sırasıyla 1,8 milyon ve 900.000 Dolara çıkarılmış, 10 kişiye
istihdam oluşturma şartı ise korunmuştur. Öngörülen meblağları yatırımcı kendi
kuracağı bir işletme suretiyle ABD’ye getirileceği gibi, ticari şirket, adi
şirket ve ortak girişim gibi var olan ticari işletmeden hisse satın almak
suretiyle de getirebilir. Yatırımcı ayrıca ABD Vatandaşlık ve Göç Hizmetleri
idaresi tarafından onaylanan ve bölgesel merkez (regional center) olarak
adlandırılan ticari girişimlere yatırım yaparak da program gereksinimlerini
sağlayabilir. Bölgesel merkezler yoluyla yapılan yatırımda yatırımcı pasif
konumunda kalmakta, 10 kişiye istihdam yaratma konusundaki yük merkezler
tarafından yerine getirilmektedir. ABD’de istenilen yere yerleşme ve istenilen
işte çalışma olanağını sağlaması nedeniyle, bölgesel merkez yolu yatırımcılarca
daha çok tercih edilmektedir. EB-5 yatırımcı vizesi ile yatırımcı, eşi ve 21
yaşından küçük evlenmemiş çocukları ile birlikte ilk iki yılı şartlı olmak
üzere ABD’de daimî ikamete olanak sağlayan yeşil kart (green card)
alabilmektedir. Daimî ikamet iznine sahip yeşil kart sahibi ise başvuru
tarihinden önceki son 30 ayda ABD’de fiili olarak ikamet etmek ve 5 yıllık
ikamet süresinin kesintisiz olması şartıyla (bir yıldan fazla bir süre ABD
dışında bulunmamak) vatandaşlığa başvurma olanağını elde etmektedir. GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE, İKAMET ŞARTLI VATANDAŞLIK
UYGULAMALARI BİRLEŞİK KRALLIK VE ABD GİBİ ÜLKELERDE FİİLİ İKAMET VE SÜRE
ŞARTLARINA BAĞLANARAK DAHA KISITLAYICI BİR ŞEKİLDE UYGULANMAKTADIR. BU YOLLA
BİR YANDAN YABANCININ DİL ÖĞRENME VE ÇALIŞMA GİBİ VASITALARLA TOPLUMLA
ENTEGRASYONUNU SAĞLAYACAK BAĞLARIN TESİSİ, DİĞER YANDAN İSE YATIRIMCININ ÜLKEYE
YERLEŞMESİ NETİCESİNDE ÖDEYECEĞİ VERGİLER VE YAPACAĞI HARCAMALAR YOLUYLA
YATIRIMIN ÇARPAN ETKİSİNDEN YARARLANILMASI AMAÇLANMIŞTIR
( Talat Kaya: 2021:
122).

Sonuç:

“İnsanlar Zulmeder, Kader Adalet Eder.”

0

    “Bir menkıbe olarak
nakledilir:

      Bir zaman bir
genç mürid, Kutb-u A’zam olan şeyhinin abdest alması için dışarı çıkmasını
fırsat bilerek merakla onun postuna oturur. Bir anda keşfi açılır ve Akdeniz’de
Müslümanların ticaret gemisinin, korsan küffar gemileriyle kuşatıldığını ve
saldırıya uğradığını görür. O manevî tasarruf makamının sağladığı İlahî bir
izinle, hemen elini uzatıp küffar gemilerini birer birer  batırmaya başlar.                                                                     

     Az sonra içeri
giren Kutb-u A’zam, müridinin yaptığını görünce telâşla onu posttan kaldırarak:
‘Evlâdım! Sen ne yaptığını sanıyorsun?’ der. Saf kalbli müridi: ‘Görmüyor
musunuz Şeyhim, kâfirler Müslümanları katlediyordu!?’ Şeyhin cevabı manidar(çok
mânâlı)dır: ‘Evlâdım! Onların içinde zekât vermeyenler vardı; batan mallarıyla
bu günahları silindi. Aralarında Allah’ın çok sevdiği kullar vardı; onlar da
şehadet mertebesine erdi. Müslümanların fetih için donanması yoktu; bu kamçının
acısı onları güçlü bir donanma kurmaya sevk edecekti…’

     Bu dersle marifeti
açılan genç mürid, hızla terakkiye (ilerlemeye) başlar. Şeyhinin de ona
teveccühü (ilgisi) artar. Bunu sezmekte gecikmeyen tekkedeki kıdemli müritler
hâliyle onu kıskanmaya başlarlar. Onlardaki kıskançlığı gören şeyh bir gün
hepsini toplayıp sorar: ‘Kutb-u A’zam olsanız ne yaparsınız?’

     Önce en yaşlı mürid cevap verir:
‘Dünyadaki bütün hastaları iyileştirirdim.’ Diğeri: ‘Açları doyururdum.’ Öbürü:
‘Kâfir ve zalimları perişan ederdim.’ En son sıra bu gözde müride gelir. Onun
cevabı şeyhinin yüzünü ağartacak şekildedir: ‘Dünyayı mevcut hâli üzere
bırakırdım!?’ Şeyhi sebebini sorunca da: ‘Âlemerin Rabbi yanlış mı yönetiyor ki
haşa biz düzeltelim!?’ diye cevap verir.” (Kader Risalesi’nin Mütalâası, Mehmet
Çetin, s. 53)

x

     Köyün birinde biri öldürülmüş olarak bulunur!
Kasabadaki karakola haber verilir. Jandarmalar köye yaklaşınca, köyden ayrılmak
üzere olan birinden şüphelenirler. Ve sorguya çekerler. Adam ne söylediyse de,
jandarmaları ikna edemez! Katil zanlısı olarak mahkemeye çıkarılır ve birini
öldürmekten dolayı ağır bir hapis cezasına çarptırılır.

     Her zaman yaptıkları gibi, yeni gelen
mahpusun etrafında kümelenenler; onu soru yağmuruna tutmakta gecikmezler.
Buraya nasıl düştüğünü sorarlar. Adam, köyündeki öldürme olayından sonra
kasabaya gitmesi gerektiği için köyden ayrıldığını, bu durumu, köye yaklaşmakta
olan jandarmaları şüphelendirdiği için sorguya çekildiğini, fakat onları ikna
edemediğinden ötürü, mahkemeye sevkedildiğini ve hapse mahkûm edildiğini, büyük
bir üzüntü ile anlatır.

     Her sabah onu üzgün bir şekilde gören
mahkûmlar: “Hadi biz suçlu olduğumuz yüzünden buraya düştük! Ama sen suçsuz
olduğun hâlde buradasın!” diyerek her sabah, suçsuz mahkûm için duydukları
üzüntüyü dile getirir olmuşlar. Günler bu şekilde karşılıklı sızlanmalar içinde
geçerken, yeni mahkûm daha fazla dayanamayarak, bir gün âdeta isyan eder:  

    “Yeter be yeter! Susun artık! Bu
acımalarınız, canıma tak etti!

     Ne olur, artık bana lütfen acımayınız!
Çünkü ben gerçekten katilim!

     Evet buraya düşüşüm; bu olayın katili
olmadığım için, bana yapılan bir zulümdür.

     Evet, şu anda bana yapılan bir zulümdür.

     Ama burada bir de kaderin hükmü ve kaderin
şaşmaz bir adaleti var.

     Çünkü ben senelerce evvel birini
öldürmüştüm! Fakat benim yaptığım meçhul kalmıştı!

     Kimse, ne benim yaptığımı görmüş, ne de
benim yapabileceğim kimsenin aklından geçmişti!

     Hakkımda en ufak bir kuşku bile
oluşmamıştı!

     Kısaca demek lâzımsa, bugün, insanlar bana
zulmetmiş;

     Fakat kader adaletini göstermiştir.

     Çünkü Allah ihmal etmez. İmhal eder /
zaman tanır.

     Artık benim için üzülmeyiniz be canlar!
Lütfen.”

                                                                                  

Şâir, Edip ve Hatip Yavuz Bülent Bâkiler ile Türk Dili Hakkında… 1

Oğuz Çetinoğlu: İstanbul’da bâzı semt
ve sokak isimleri Türk dil bilgisi kaidelerine aykırıdır. Bahçekapı /
Bahçekapısı, Edirnekapı / Edirnekapısı, Kadıköy / Kadıköyü olmalı değil mi?
Erenköy nereye ermiş? ‘Erenler Köyü’ müydü? ‘Hanımeli Sokak’ ismi hoş olsa da
yanlış değil mi?

 

‘Babıali’ye
ne dersiniz? Üstelik adında’ kültür’ kelimesi bulunan bir yayınevinin adıdır.

 

Yavuz Bülent Bâkiler: Tespitleriniz doğru. Bahçe Kapısı’na Bahçekapı,
Edirne Kapısı’na Edirnekapı, Kadı Köyü’ne Kadıköy diyoruz. Bu yanlışlığı
halkımız yapıyor. Devletin veya mahallî idârelerin koymuş olduğu isimler,
halkın dilinde zamanla yanlış bir şekilde yer almaya başlıyor. Sonra bazı
semtlerin doğru isimleri, zamanla yanlış bir şekilde yer etmeye başlıyor.
Meselâ halkımızın dilinde: Kaynana ve kaynata kelimeleri var. Bu kelimelerin
doğrusu: Kayın ana ve Kayın ata’dır. Ama halkımız bu kelimeleri; Kaynana ve
Kaynata şekline sokmuştur.

 

Aynı şekilde, hastahânelerimiz:
Hastane, bütün eczahânelerimiz eczane, bütün yatakhânelerimiz, halkın dilinde:
Yatakane olmuşlardır. Dikkat erseniz halkımız kat’iyyen Cumaertesi demiyor.
Cumartesi diyor.

 

Yâni doğruları değiştiren
bizzat halkımızdır. O bakımdan halkımızı Bahçe Kapısı’na Bahçekapı, Edirne Kapıs’ına
Edirnekapı, Kadı Köyü’ne Kadıköy diyor.

 

Yalnız ben, Babıâli
kelimesinin yazılışında ve söylenişinde bir yanlışlık görmüyorum. Osmanlı
döneminde, başşehir İstanbul’da Başbakanlığın, İçişleri ve Dışişleri bakanlıkları
ile Şurayı Devlet dâirelerinin bulunduğu bölgeye ‘Bab-ı Âli’ deniliyordu.
Hükümet merkezi Ankara olduğu için Başbakanlık, İçişleri, Dışişleri
bakanlıklarıyla Şurayı Devlet (Danıştay) Ankara’ya taşınmıştır. Bugün bab-ı âli
denilince aklımıza daha çok basın kuruluşlarının bulunduğu bir bölge geliyor.

 

Çetinoğlu: ‘Mai mahruk’
kelimesinden ‘akaryakıt’a, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyâseti’nden ‘Genel
Kurmay Başkanlığı’na,’ müselles’ten’ ‘üçgen’e, ‘murabba’dan ‘kare’ye geçildi ve
kabullenildi. ‘Heyet-i Vüzerâ’dan ‘Vekiller Heyeti’ne, sonunda ‘Bakanlar
Kurulu’na gelindi ve o da kabullenildi. ‘Muâfiyet’ kelimesinden ‘bağışıklık’,
‘ihtiyaç’ kelimesinden ‘gereksinim’

kelimesine
geçişler de kabul görebilir mi?

 

Bâkiler: ‘Genel Kurmay Başkanlığı, üçgen, kare, bakanlar kurulu…
Türkçemize yerleşen güzel kelimelerdir. Ben bu kelimeleri seviyor ve
kullanıyorum. Muafiyet kelimesi yerine bağışıklık kelimesi de kullanılıyor.
İhtiyaç kelimesi yerine ‘gereksinim’ kelimesi de kabul edilir mi? diye
soruyorsunuz. Ben şahsen gereksinim kelimesini sevmiyorum. Bu yaşıma kadar
gereksinim kelimesini hiç kullanmadım. Bana geğirmek gibi çirkin bir kelimeyi
hazırlatıyor. Bu kelime kabul görür mü diye soruyorsunuz. Kabul görebilir.
Elbette kabul edilir. Bu, bazı kişilerin, bazı çevrelerin ‘Gereksinim’ kelimesini
ısrarla kullanmalarına bağlı. Meselâ bir zamanlar, ‘örneğin’ kelimesine
şiddetle itiraz ediliyordu. Örneğin Ermenicenin orinagin kelimesinden
yapılmıştır. Bin yıllık ‘mesela’ kelimesini neden atalım? ‘Mesela’ yerine neden
‘örneğin’ diyelim diyerek öfkelenenler çoktu.

 

Mesela: Hürriyet yerine
‘özgürlük’ kelimesi teklif edildiği zaman da şiddetle karşı çıkanlar çoktu.
Hiçbir Türk cumhuriyetinde özgürlük diye bir kelime yoktur. Hürriyet kelimesi,
yeni Türk cumhuriyetlerinde de ortak bir kelimedir.

 

“Ne demektir özgürlük?’
Hürriyet gibi bin yıllık bir kelimemizi atarak yerine ‘özgürlük’ zibidisini
alamayız, almamalıyız!” diyenler çoktu.

 

Bu ikazlara rağmen, bazı
kişiler ve çevreler inatla ve ısrarla ‘örneğin’ ve ‘özgürlük’ kelimesini
kullandılar.

 

Dilin, tek bir kelimesinin
bile, büyük öneminden haberdar olmayan kimseler de bu iki kelimeyi kullanmaya
başladılar. Bugün örneğin ve özgürlük kelimeleri çok geniş bir alanda
kullanılmaktadır.

 

Hâlit Kıvanç, bir televizyon
programında anlatmıştı. Demişti ki:

 

-Dünyada görmediğim ülke
kalmadı. En güzel vedâ kelimesi bizdedir. Biz ayrıldığımız kimseye: ‘Güle
güle!’ diyoruz. Ne kadar güzel bir kelime!

 

Ama şimdi görüyorum,
okumuş-yazmış kişilerimiz birbirlerine ayrıldıkları zaman: ‘Hadi baaay!’ Veya
‘Baybay’ diyorlar.

 

Ne kadar yazık. Doğrusu çok
üzülüyorum!

 

Hâlit Kıvanç’ın açıklamasına
benim de bir eklemem olacak:

 

Caddelerde, parklarda çocuk
bakıcılarına rastlıyorum. Kılık kıyafetleriyle köyden geldikleri besbelli orta
yaşlı kadınlar, yanlarında dört-beş yaşında çocuklar da var. Bazan o çocuklarla
ilgilenen kimseler oluyor. O kişiler, yollarına devam edip giderlerken, köyden
gelen orta yaşlı çocuk bakıcıları, ellerinden tuttukları sevimli yavrulara
sesleniyorlar:

 

-Hadi teyzene baaay de
bakayım! Baaay de bakayım! Diyorlar.

 

O çocuklar büyüdükleri zaman
güle güle yerine artık ‘baaay’ diyecekler.

 

Bir zamanlar, yani bundan 60 –
70 sene önce, dilimizde ‘af edersiniz!’ kelimesi vardı. Bir yanlış sözden veya
hareketten sonra: ‘Af edersiniz’ diyorduk. Sonra ‘Pardon’ demeye başladık.
Mehmet Âkif Ersoy da ‘Pardon çıkalı, eşeklik oldu mubah!’ diye içini dökmüştü.

 

Bütün bu açıklamaları şu
soysuz, şu çirkin ‘Gereksinim’ kelimesi için yaptım. Bir takım kişiler ve
çevreler inatla ve ısrarla ‘Gereksinim’ kelimesini kullandıkları takdirde,
dilin, edebiyatın bir millet hayatındaki büyük önemini bilmeyen, düşünmeyen
kimseler de ‘gereksinim’li cümlelerle konuşup yazacaklardır ve güzelim: ‘Muhtaç
ve ihtiyaç…’ kelimelerimiz de unutulup gideceklerdir.

 

Çetinoğlu: Tıp, sosyoloji ve
felsefe sahâsındaki yabancı kelimelere karşılık bulunmasına teşebbüs edilmemesini
nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bâkiler: Tıp, sosyoloji ve felsefe sahasındaki yabancı kelimelere
Türkçe karşılıklar bulunmamasını, bu konuda çalışmalar yapılmamasını, Türkiye’mizin
bugünü ve yarını için çok büyük bir kayıp olarak görüyorum.

 

Çünkü Türkiye’nin kalkınması,
çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması, ilimde ve teknikte de Batıdan kat’iyyen
geride kalmamasına bağlıdır. Bu gün için en büyük meselelerimizin başında, ilim
ve teknik bakımından, Batının çok gerilerinde kalmamız gelmektedir. Resmî
tespitlere göre ABD’de bir yılda yapılan ilmî araştırmaların sayısı
204.000’dir. Bu rakam İngiltere’de 42.000, Almanya’da 26.000, Japonya’da 23.00,
Türkiye’de ise sâdece 7000’dir. Türkiye’nin 30.000 ilim adamına, 3.000.000
teknik elemana ihtiyacı vardır. İlmin ve tekniğin milliyeti yoktur. Sevgili Peygamberimizin
ifâdesiyle ‘İlim Müslüman’ın kaybolmuş
malıdır. Nerede bulursa oradan almalıdır
.’

 

İlmî eserler, Batıda basılıp
yayıldığına göre o eserleri dikkatle tâkip etmemiz, yazılanları dikkatle
okuyarak dilimize kazandırmamız lâzımdır. O münâsebetle, Doğu ve Batı ilmindeki
kelimelere karşılık bulmak, şartların şartı olarak karşımıza çıkmaktadır. Tıb,
sosyoloji ve felsefe sahasındaki yabancı kelimelere ilim adamlarımız Türkçe
karşılıklar bulmadıkları takdirde dilimiz, Batı dillerinin baskısı altında
kalacaktır ve elbette yanlış yapılacaktır. 

 

Çetinoğlu: Attila İlhan, ‘Osmanlı’nın grameri yoktu. Türkçenin de yok.
Dil ile ilgili sıkıntılarımız

buradan kaynaklanıyor.’ Diyordu. Siz ne diyorsunuz? Türkçenin grameri
hakîkaten yok mu?

 

Bâkiler: Osmanlıcanın da Türkçenin de grameri vardır. Attila
İlhan’ın söylemek istediği; ‘Bunlar,
alfabe gibi herkes tarafından kabul edilmiş ve uygulanmış değildir

düşüncesi olsa gerek.

 

Cumhuriyet’in ilânından sonra,
Türkiye’de dil bilgisi üzerinde çok ciddî çalışmalar oldu. Ortaya değerli
eserler konuldu. Mesela ilim adamlarımızdan Prof. Zeynep Korkmaz’ın, Prof.
Tahsin Banguoğlu’nun, Prof. Muharrem Ergin’in Gramer kitaplarının bulunduğu
gibi bu gün de Türkçe konusunda yüz akı eserlerimiz arasındadırlar. Fakat bu
eserler, ders kitabı olmanın ötesine geçememişlerdir. Türkçeyi ve dil bilgisini
çok iyi bildiği düşünülen yazarlar, aynı kelimeyi farklı yazıyorlar. Bu, dil
bilgisinde birliğin sağlanamadığının işâretidir.

 

Kimileri “Târihî Hakîkatler” şeklinde yazıyor, kimileri, “Târihsel Gerçekler” Hakîkatler ve
gerçekler kelimelerinden birini kullanmak tercih meselesi olarak kabul
edilebilir.

 

Târihî” kelimesini “târihî
şeklinde yazan da var, “târihi
şeklinde yazanlar da…

 

Bâzı yazarlar Türk dil bilgisi
kaidelerine uymuyorlar veya dikkat etmiyorlar, hassasiyet göstermiyorlar. Bu
durumu, ‘Türkçenin grameri yoktur
şeklinde ifâde etmek doğru mudur? Bence değildir. Ben ‘Türkçenin grameri vardır’ diyorum. Uygulanıp uygulanmaması ayrı bir
keyfiyettir.

 

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu,
Türkçenin problemlerine çâre bulabiliyor mu? ‘Bulamıyor’ diyorsanız teklif
edeceğiniz bir çâre var mı?

 

Bâkiler: Atatürk’ün 1932-1934 yılları arasındaki Türkçe anlayışına
sâhib olanlar, dilimize zararlı oldular. Zararlı oluyorlar. Çünkü Atatürk, o
yıllarda dilimize Arapçadan ve Farsçadan giren bin üç yüz kelimenin dilimizden
çıkarılıp atılmasını istiyordu. O kadar ki Atatürk, Arapça olduğu için kendi
ismi olan Kemal’i kaldırıp atmış, nüfus
cüzdanına KAMAL kelimesini yazdırmıştı. İki yıl sonra dilimiz, tam bir çıkmaza
girmişti. Kimse kimseyi anlayamaz hâle gelmişti. Fâlih Rıfki Atay’ın çok meşhur
ÇANKAYA isimli kitabının 551. sahifesinde belirtildiğine göre; Atatürk, Atay’a
demiştir ki: ‘Çocuk! Dili bir çıkmaza
saplamışızdır. Bırakırlar mı dilimizi bu çıkmazda? Hayır! Bırakmazlar! Ben de
bu işi başkalarına bırakmam. Dili bu çıkmazdan biz kurtarmalıyız
.’

 

Atatürk 1934 yılında o yanlış
anlayıştan tamâmen vazgeçti. ‘Türkçeleşen
Türkçedir
’ inancıyla düşündü ve yazdı. Nutuk ve Gençliğe Hitâbe bu
anlayışla yazıldı. 

 

Türk Dil Kurumu’na Atatürk’ün
bu ikinci Türkçe anlayışıyla gelenler Türkçemize faydalı oldular. 

 

Çetinoğlu: Alışveriş
merkezlerine, bâzı sitelere Türkçe isimler konulmasını sağlamak çok zor bir iş
mi?

 

Bâkiler: Ankara’da, TBMM eski Başkanlarından Sayın Bülent Arınç’la
berâberdik. Bana dedi ki:

 

-Ankara’da bir cadde var.
Oradan geçerken utanıyorum. Kendi kendime soruyorum: Ben acaba bir Avrupa
şehrinin herhangi bir caddesinde mi yürüyorum yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin
başkenti Ankara’nın bir caddesinde mi bulunuyorum? Diye şaşırıyorum. Hemen
hemen bütün mağazaların alınlarında, hep yabancı kelimeler var. Doğrusu çok
utanıyorum.

 

Sayın Bülent Arınç’a dedim ki:
Yüzde yüz haklısınız. Ben de sizin gibi, o yabancı tabelalar karşısında aynı
büyük utancı duyuyorum.

 

Biliyor musunuz bu
köksüzlüğün, bu soysuzluğun, bu aşağılık duygusunun önüne geçmek, dünyanın en
kolay işlerinden biridir. Ama bu soysuzluğu, bu yabancı tabela hastalığını yok
etmek dünyanın en kolay, ama en kolay işlerinin başında bulunmaktadır.

 

Sayın Bülent Arınç, çok tabii
olarak sordu:

 

-Nasıl? Nasıl?

 

-Bakın neden bu tabela
soysuzluğunu önlemek dünyanın en kolay işlerinden biridir? İddiamı açıklığa
kavuşturayım. Bu tabela soysuzluğu bazı Avrupa ülkelerinde de vardı. Oradaki
aydınlar da iş yerlerindeki yabancı tabelalardan şikâyetçi idiler. İktidar
Partisi bir kanun çıkardı: ‘İşyerlerinde
yabancı tabela bulunamaz
’ Dedi. Bu işi belediyelere havale etti. Kanun
çıktıktan sonra bir işyeri sâhibi, yeni açtığı bir işyerine yabancı tabela astı
mı o ilin veya ilçenin belediye başkanı o işyeri sâhibini ikaz etti. ‘Kaldır o tabelayı işyerinden, yoksa o işi
ben yaparım, sana da para cezası yazarım
’ dedi. İş yeri sâhibi yabancı
tabelayı kaldırıp atınca, mesele halledilmiş oldu. Kaldırmadığı takdirde o işi,
Belediye Başkanı kendi teşkilatındaki kişilere yaptırdı. Sonra işin hacmine
göre, harcanan zamana göre iş sâhibine ceza yazdı. Şimdi bu konuyu neden
anlatıyorum? Siz (AKP) olarak iktidar partisisiniz. Meclise 5-6 satırlık yeni
bir kanun tasarısı sevk edersiniz. Orada dersiniz ki:

 

Türkiye’de işyerleri, yabancı kelimelerle, levhalarla açılamaz. Yabancı
kelimelerle açılan işyerleri, üç milyon lira para cezasıyla cezalandırılır. Bu
konuda, il veya ilçe belediyeleri yetkilidir
.’ Tasarıyı TBMM’den geçirmek,
sizin için 5-10 dakikalık bir iştir.

 

Tasarı kanunlaştıktan sonra,
hiçbir işyeri sâhibi, işyerinin kapısına, yabancı kelimelerle süslü tabelalar
asamaz. Bu soysuzluk da böylece önlenmiş olur. Arz ettiğim gibi böyle bir
köksüzlükten kurtulmuş oluruz. Böyle bir kanun çıkarmak sizin için 5-10
dakikalık bir iştir. Böyle bir kanun çıkarmadığınız, bu soysuzluğun önüne
geçmediğiniz takdirde, Türkiye zamanla çok büyük kayıplara uğrar. Bir sömürge
devleti durumuna düşer.

 

Böyle bir kanun çıkarmadığınız
takdirde, iş yerlerindeki yabancı tabela istilasından kurtulmak, dünyanın en
zor işlerinden biri hâline gelir ve Türkiye’ye çok yazık olur.

 

Bakın size bir örnek vermek
istiyorum: Sizin iktidarınız zamanında, kapalı yerlerde sigara içmek yasağı
getirildi. Bu yasağa uymayan işlerlerine ve kişilere para cezâları kesilmeye
başlandı. Hamdolsun şimdi hiçbir işyerinde, kapalı alanlarda sigara içilmiyor.
Ama siz, AKP iktidarı olarak, kapalı yerlerde sigara içenlere para cezası
getirmeseydiniz, kalkıp bütün AKP milletvekilleri olarak kahvehânelere
gitseydiniz, orada sigara içenlere uzun uzun sigaranın zararlarından
bahsetseydiniz, kahvehane sâkinlerine sigaranın sebep olduğu büyük
hastalıklardan örnekler verseydiniz ve onlara ‘Aman sigara içmeyin’ diye yalvarsaydınız, sigara tiryakileri sizi
gülümseyerek dinler, yaktıkları sigaraların dumanlarını yüzünüze doğru
üflerlerdi. Yâni sigara içilmemesi için yalvarıp yakarsaydınız, bunun hiçbir
müsbet neticesi olmazdı. Kahvehanelerimiz veya kapalı mekânlarımız sigara
dumanlarıyla yaşanmaz, oturulmaz hâle gelirdi. Ama siz, AKP iktidarı olarak
böyle yapmadınız: ‘Kapalı yerlerde sigara
içinler, 70-80 lira para cezasına çarptırılır
’ dediniz, meseleyi kökünden
silip attınız.

 

Şimdi işyerlerimizde yabancı
tabela yasağını uygulamanız için aynen sigara yasağında olduğu gibi, cesâretle
bir karar alacaksınız. Meclisten dört satırlık bir kanun metni çıkaracaksınız
ve işyerlerine yabancı kelimelerle yüklü tabela asanların
cezalandırılacaklarını bildireceksiniz ve bu soysuzluğu kesinlikle kökünden
kurutup atacaksınız. Böyle bir kanun çıkarmadığınız takdirde, Türkiye’yi,
Türkiye olmaktan belirli bir zaman sonra, mutlaka çıkarmış olacaksınız.

 

Böyle bir kanun çıkarmadığınız
takdirde, işyerlerimizdeki bu yabancı tabelalar belasından Türkiye’mizi
kurtarmak, dünyanın en zor işlerinden biri olacak kalacaktır.

 

Benim bu açıklamamdan sonla
Sayın Bülent Arınç’ın cevabı aynen şöyle oldu:

 

-Siz kapalı mekânlarda sigara
içmek konusunda çıkardığımız kanun dolayısıyla ne kadar hücumlara uğradığımızı
biliyor musunuz?

 

Cevap verdim: ‘Hücumlara uğradınız. Fakat insanlarımızın
sağlığını kurtardınız. Kazandığınız, kayıplarınızın belki yüz, belki de bin katıdır
.’

 

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23 Nisan 1936 tarihinde
Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da
tamamladı. 1960’ta Ankara Ünivearsitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Dört yıl Ankara Radyosu’nda
çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti.
Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşaviri
olarak hizmet verdi.

1976-1979 yılları arasında
Ankara Televizyonu’nda görev aldı. Çeşitli kültür programları hazırladı ve
sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak geçiş yaptı.

12 Eylül 1980 darbesinden
bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği’ne alındı. Daha sonra da
Başbakanlık Müşavirliği’ne tâyin edildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye
ayrıldı.

Çeşitli gazetelerde ve
dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu Televizyon Kanalında
Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim
Türkümüz
’ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu’ isimli kültür programını ekranlara getirdi.

1989 yılında TRT 1
Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk İzleri’ isimli
programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın
‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet Eden Programlara
Teşvik Armağanı’na lâyık görüldü.

Deprem Süreci Değerlendirmelerim…

Bu hafta konuğumuz Av Özcan Pehlivanoğlu Türkiye’yi sarsan
ve gelecek günlerimizi de etkileyecek olan ve dünyada daha önce görülmemiş
ebatta depreme ilişkin görüş ve değerlendirmelerini alacağız…

 

1-Sayın Pehlivanoğlu,
Deprem konusunu muhalefet ve iktidar açısından değerlendirir misiniz?

 

Deprem konusunda hem iktidar hem muhalefetin yeterli olmadığı
bir kez daha görülmüştür… Birçok acıdan olduğu gibi deprem konusunda da
aralarında pek bir fark yoktur. Çünkü iktidar ve muhalefet benzer siyasi
yapılardır. Ancak iktidarın ülkeyi 20 yılı aşkın bir süredir hem de tek başına
yönetmesine rağmen yeterli çalışmaları yapmadığı ve tedbir alamadığı
görülmektedir. İktidar ve muhalefetin yetersizliği üzerinden devlet düşmanlığı
yapılması ise asla kabul edilemez. Yapılacak iş mevcut siyaseti tasfiye ederek
ülkenin geleceğine dair siyasi kaygılar olmaksızın gerçekçi tedbirler almaktır.

 

2-Peki, Amik gölünün
kurutulmasının ve tarım arazilerinin inşaata açılmasının depreme ait zarar
boyutunu genişletmiş midir?

 

Tarım alanlarının ve özellikle ovaların imara açılması
depremin ağır sonuçlar vermesine etki etmektedir. Amik Ovası ’da buna bir
örnektir… Ülkemizde buna benzer örnek çoktur… Bunun yanlış olması bilinmesine
rağmen Cumhuriyet hükümetleri ve yerel yönetimler ısrarla bu yanlıştan vaz
geçmemişlerdir…sonuç ortadadır!

 

3-Deprem sonrası
yardım faaliyetlerini n organizasyonu ve 3 gün gecikmeli ulaştığı hakkında bir
kısım haberler var..Konu ile ilgili sizin değerlendirmeniz nasıl?

 

Bana göre hem devlet hem de iktidar bu kadar geniş bir
coğrafyayı etkileyecek bir depremi öngörmüyordu. O yüzden yeterli hazırlığı
yoktu. Hem yardım getirmesi gerekenlerde depreme maruz kaldı. Yolların çöktüğü
havalanlarının kullanılamaz hale geldiği bir depremde yardımların gecikmeli
ulaşmasından dolayı devletin ve iktidarın eleştirilmesini doğru bulmuyorum.
Sadece hazırlıksızdılar böyle büyük bir afete… Ama kim olursa olsun böyle büyük
bir coğrafyada bu yıkımı kolay kolay öngörmezdi. Eleştiri yaparken aklıselim
davranmak gerekir diye düşünüyorum.

 

4-Bir hukukçu olarak
sizce Cezai ve hukuki sorumlulukların yerine gelmesi için genel düzenlemeler
yapılabilir mi?

 

Türkiye’de kanunlar vardır ama uygulama ve denetim zayıftır.
Burada cezai ve hukuki düzenlemeler yanında devletin devrim niteliğinde
kararlar alması ve uygulaması lazım… Ancak afetler konusunda yapılacak bu
devrime halk ne kadar hazırdır sorusunun iyi cevaplanması lazım… Günlük hayat
gailesine düşmüş olan halkın ezici çoğunluğu menfaatlerinden vaz geçmek
istemeyecektir. Bu hususun çok planlı yapılması gerekir yani böyle bir afet
devriminde imar ve İskân hareketlerine ihtiyaç duyulabilir. Osmanlı savaşlar ve
göçler nedeni ile bu konuda çok tecrübeli idi. Başka örnek aramaya gerek yok.

 

5-Yardm konusunda
bölgesel farklı uygulamalar yapıldı gibi haberler çıktı. Bu konuda ne
düşünüyorsunuz?

 

Bu konu bir psikolojik savaş saldırısıdır. Türk Milleti
böyle anlarda yardıma muhtaç olanların etnik kimliğine, mezhebine, inancına,
ideolojisine bakmadan yardımı ulaştırır. Böyle bir şey olduğuna ihtimal dahi
vermiyorum. Bunlar devlet ve iktidar aleyhine kullanılmak üzere yapılmış algı
çalışmalarıdır. Fitne fesat hareketleridir. İtibar etmiyorum. Büyük Türk
Milletinin de böyle düşündüğünü biliyor ve görüyorum.

 

6-Tarihsel süreçte
birçok yok edici deprem bu bölgede yasanmış buna rağmen ovalara doğru yayılışın
mantıksal bir açıklaması var mı?

 

Türk Milletinin karakteristik özellikleri içinde bir hafıza
sorunu var… Unutuyoruz! Ayrıca eğitim konusunda büyük zafiyetler içindeyiz… Bir
de dış güçler ve işbirlikçi ihanet bu sorunları aşmamızı engelliyor. Hem de
yüzyıllardan bu yana… Hâl böyle olunca mantıklı kararlar alamıyor ve doğru
işler yapamıyoruz… Onun için her depremden sonra konuştuklarımız aynı şeyler…
Tam bir “dejavu” hali! Bundan kurtulmak için millet olarak ruhsal halimize etki
eden yanlışlardan (kolaycılık, tembellik, menfaatlerin öne alınması, aşırı
rantseverlik gibi) kurtulmamız gerekiyor… Ne yazık ki, sorunun ana kaynağı
insan meselemiz!

 

7-Demografik yapının
değişimi ve göç dalgası hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

-Sadece bu depremde değil Türkiye’nin uzun yıllardır bir
demografi ve göç sorunu vardır. Batı’nın ana projesi “Türksüz Türkiye”dir. O
sebeple daima demografik yapıyı değiştirecek göçleri destekler ve içimizdeki
işbirlikçi ihanet ile bunu uygulamaya sokar… Bu Türkler açısından en büyük
tehlikedir. Çünkü Türkler kolay asimile olan bir millettir.

 

Türkiye’de Türkler üzerinde uygulanan “aile sağlığı ve nüfus
planlaması” gibi kararlar Türklerin doğurganlığını azaltmış ve demografik
dengeyi bozmuştur. Buna demografik dengeyi bir kez daha bozan göçler eklenince
Türkiye’de her şey Türklerin aleyhine gelişmektedir. Son deprem vesileyle
Türkler o coğrafyayı bir iç göçle terk edebilir. Buna engel olunmalı ve devlet tarafından
tedbir alınmalıdır. Bu konu her bir Türk için yaşamsal mahiyettedir. Ancak
iktidarı ve muhalefeti ile siyasetin bu konuya doğru baktığını yani Türk
Milleti zaviyesinden meseleye yaklaştığını söylemek neredeyse imkânsızdır.

 

8-Üniversitelerin açıköğretim
düzenine geçmesi doğru bir karar mı?

 

Üniversitelerin açık veya uzaktan eğitime geçmesi doğru
olmamakla birlikte fiziki sartların böyle bir karar alınmasına neden olduğunu
düşünüyorum. Düşünün binalar ve yurtlar yıkılmış, üniversite öğretim üyeleri,.
çalışanları, öğrencilerin bir kısmı hayatını kaybetmiş, barınma sorunu ve diğer
sorunlar yığılmış nasıl sağlıklı bir eğitim yapılabilir? Elbette eğitim çok
elzem ve önemli bir mesele bunu söylerken diğer hususları göz ardı etmeyelim.
Şu an ülkemiz çok olağanüstü şartlar içinde bulunuyor. Bu konuya bu açıdan
bakmak gerekir.

 

9-Risk Yönetimi
hakkında hükümet sizce ne durumda

 

Hükümet bir kapalı kutu! Ne yapıyor ve ne kararlar alıyor
dışarıya yansıdığını pek zannetmiyorum. 20 yıllık iktidarları boyunca aldıkları
kararlar ile birçok yaptıklarına ağır eleştiriler getirdim. Beğendiğim
çalışmalar nedeni ile de açık teşekkürler de bulundum. Partizanlık yaptıkları
da açık bir gerçek… Liyakat ve ehliyete göre değil kendi ideolojilerine göre
davranıyorlar. Hâlbuki bazı konular bunu kaldırmaz. Deprem ve sonucunda ortaya
çıkan tabloda bunlardan biri.. Bu tablo bana sanki ülkeyi değil de kendilerini
düşündüklerini gösteriyor. O sebeple risk yönetimini ülke adına doğru bir
şekilde gerçekleştirdiklerine dair ağır şüphelerim var. Ama yine de yanılmayı
diliyorum.

 

10-konteynir kentleri
in geçici olmasını yerinde karar yoksa deprem olasılığı ile beraber sürekliliği
mi doğru karar olur?

 

Bana göre her ilde böyle afet anlarında kullanılacak rezerv
alanları, çadır ve konteynerların hazır olması lazım. Bunu yapabiliyor muyuz?
Elbette hayır… İstanbul’da olması muhtemel deprem için ayırılan toplanma
alanlarına AVM yaptık ya da imara açtık… Bu alanların sadece deprem bölgesi
değil deprem olasılığının güncel ve pek muhtemel olduğu her yerde hazırlanması
ve mevcutlarında korunması gerektiğine inanıyorum… Çünkü deprem sonrasında
yetişmek çok zor oluyor. Bunu bu depremde de gördük. Ancak doğru kararlar almak
bilim adamlarına, şehir plancılarına ve halkın desteği ile görevde olan siyasilere
düşüyor.

 

11-Normalleşme mümkün
müdür? Ekonomik maliyetlerin toplumun diğer kesimlere yansıması nasıl olacaktır

 

Elbette normalleşeceğiz. Ancak bunun süresi önemli. Benim
fikrime göre “süresiz bir normalleşme” içine girmek zorundayız. Bir sonraki depreme
kadar normalleşmesi bizi hiç tatmin etmemeli. Kaynaklar doğru bir şekilde
değerlendirilerek normalleşme süreci hızlanmalıdır. Türk Milleti takdiri ilahi
dışında her meselenin halledilebileceğinin farkına varmalıdır. Elbette kadere
inanıyoruz ama insan ve toplum olarak üzerimize düşeni yaptıktan sonra! Biz
gidelim fay hattının üzerine 15 katlı apartman yapalım sonra bunlara milyonla
para verelim ve deprem olunca da kader diyelim… Olmaz efendim olmaz… Ben Türk
Milletinin refah içinde insanlık onuruna uygun gururla bir yaşam sürmesinden
yanayım…onun için daimi bir normalleşme gerektiğini söylüyorum… Olayın
Türkiye’nin kırılgan ekonomisine olumsuz etkilerde bulunacağı muhakkaktır.
Ancak biz ne badireleri atlatmış bir milletiz merak etmeyin bunun da altından
kalkarız yeter ki aleyhimize yürütülen politikaların farkında olalım ve gereken
tedbirleri alalım.

 

12-Seçim ertelenir
mi?

 

Seçimler her halükarda ertelenmelidir. Bunu bir hukukçu ya
da siyasetçi değil Türk vatandaşı kimliğimle söylüyorum. Çünkü Türkiye
nüfusunun 15 milyonu bu depremden etkilenmiştir. Yer değişimleri söz konusudur.
İnsanlarımızın psikolojileri doğal olarak yaşadıkları travma sonucu iyi
değildir. Fiziki şartlar noksandır. Yapılacak bir seçim sağlıklı sonuçlar
doğurmaz ve Türkiye üst üste seçimler yaşayabilir. Bu ülkeye daha ekonomik
faturalar ve sosyal çalkantılar olarak dönebilir. O sebeple doğru düşünmek
gerekir. Bu nedenle seçimler Kasım ayına veya bir yıl sonrasına ertelenmelidir.
Bu düşünceme tepki gösterenler olacaktır. Ancak deprem bölgesinde yaşananları
ve bunların ülke geneline yansımalarını düşündüğümüzde bunun yanı seçim
ertelemenin doğru bir karar olacağını düşünüyorum. Bu sebeple iktidar ve
muhalefeti bir vatandaş olarak sorumlu davranmaya davet ediyorum.

Dumanlı Dumanlı Oy Bizim Eller…

0

Kuşların kanatlarıyla birlikte konser veriyor kalbim
gökyüzünde.

Sıra bana geldiğinde öyle bir vurdum ki bağlamanın teline
havaya düşen ilk cemre seslendi uzaktan “yavaş biraz” ebemkuşağı
korkup kaçacak. Aynı anda gökyüzü boşalttı gözlerini müjde gibi yağıyor mart
sancısındaki sızılı toprağa.

 

Toprağa yağmurla birlikte düştüm. Suya hasret toprağın
bağrında neden sonra uyumuş kalmışım. Bir ara Mahsuni Şerif seslendi ‘’ Dumanlı
dumanlı oy bizim eller, otursam ağlasam delisin derler ‘’olur mu hiç ustam
dedim, ağlamak da hayata dair, ister deli desinler, ister akıllı. “Haklısın”
dedi ve ekledi ‘’ölüm bizim için tozlu yol olur ‘’ ah dedim ah saza vuran
ellerinden, dertli dertli söyleyen yüreğinden öpüyorum.

 

Kulağım sazda, içim acıda türküyü dinliyorum. Uzaktan
heybetli bir gölge gördüm bize doğru gelen. Yakınıma doğru gelince tanıdım.
Elindeki sigarayı taaaaa ciğerine kadar itmeye çalışıyor gibiydi. Asık yüzünü,
kafasını kaldırınca tanıdım gelen Abdürrahim Karakoç ‘du. Hoş geldiniz ozanım
dedim. Başıyla selam verip hiç konuşmadan selamımı aldı. Neyiniz var dedim, bu
kadar yüzünüzü yere döken. Sigarasından bir daha çekti, bir daha. Ağacın
dibindeki tabureyi çekti altına hiç cevap vermeden dağlara doğru uzun uzun
baktı.

 

 ‘’Düşlerine aldandın
mı uykunun?

Kucağında büyüdün mü korkunun?

Taşınması zor mu zillet tokunun?

Dehşet nedir, ne değildir? De hele’’

 

“Kime diyorsun ozanım” dedim. Dağlara soruyorum
dedi dağlara. Oyyyy dedim oyyyy dağlar cevap verdi  mi ozanım dedim. Yok dedi, küsmüş bize
susuyor.

“Ormanın var, pınarın var, kuşun var

Dört mevsimde bulut saçlı başın var

Bilmem amma bir uzunca yaşın var

Mühlet nedir, ne değildir? De hele’’ 

 

 Tekrar sordu ozanım.
Dağ gürledi, mühlet sabıra dayalı, daya sırtını bana, dedi.

Dağın içindeki ateş yana yana kül olmaya yüz tutarken,
üçümüz de dayadık sırtımızı dağlara.

 

 Uzaktan uzaktan bir
gölge bağırarak geliyor. Uykuda mıyım, rüyada mıyım tam kestiremiyorum. Gölge
hala bağırarak geliyor.

 

‘’ kalbim sağ yanımda, kalbim sağ yanımda’’

 

Hayrola inşallah diye başımı çevirdiğimde gölge
yanıbaşımdaydı. Elimi güneşe gölge ederek baktım ki bir de ne göreyim Alaaddin
Özdenören değilmiymiş.

 Buyrunuz şairim, hoş
geldiniz dedim. Şair beni duymadı, hala bağıra bağıra şiir okuyor. 

 

‘’Feryadı soğuk aynalarında

Eridi gitti kentin

Göğü tutan o billûr ses

Ulaştı geldi bana

Kalbimin sağ yanına

Her gece mermi gibiyim yatağımda

Gök sularından savaş alanlarından arta kalan

Güz değirmeni kalbim

Bahar sularıyla çalışıyor

Kalbim sağ yanımda çarpıyor.

 

Şairim dedim, kalp sol yanda olur, neden sağ yanımda
çarpıyor diyorsunuz?

Yüzü yarım gülümseme ile usulca kulağıma eğildi ‘’ Bende
biliyorum kalbimiz solda ama bu günlerde sağ yanımda çarpıyor. Sol yanımda
ailem var, sağ yanımda memleketim, dedi. Vayyyyy dedim vay, iki kalp taşıyan
şair sığar mı şimdi benim rüyalarıma.

 

Yağmurdan sonra çıkan güneş ve ebemkuşağı silinirken
gökyüzünden. Dağları yankılayan bir saz iniltisi daha gelmeye başladı. Mahsuni
Şerif hemen fırladı yerinden, Aşık Hüdai 
bu dedi. Saza vuruşundan bilirim, hadi yanına varalım 

 

Mahsuni Şerif, Abdürrahim Karakoç, Aladdin Özdenözeren ve
ben düştük yola, vardık ozanın yanına. Hala eli saza vuruyor, bir yandan da
türküsünü söylüyordu.

Türküsünü bırakmadan başıyla bizleri selamladı.

 

Fakirin çektiği yokluk belası

Ömrünü bitirir dolmaz çilesi

Mazluma değdikçe zalim sillesi

Yaralar yaralar yaralar beni

Aşık Hüdai

 

‘’Yaralar beni, yaralar beni ‘’ Ah dedim hep, rüya boyunca
hep ah dedim. Yara dediğimiz kanar ve durur, bizim ki sızım sızım sızlıyor. Ne
zaman kabuk bağlar ki, şairimizde dertli, ozanımız da dertli. Mazluma değip
duran zalim sillesi bitmeden bitmez işte. Uykumun içinden şiirler, türküler
geçerken, duruma uyum dedim. ‘’Antep’ten ötedir Maraş’ın yolu, geçmez oldu
buradan gardaşın yolu. Noldu gardaş noldu doluya mı düştün karda mı kaldın,
Antep’i, Maraş’ı başıma yıktın’’

 

Saz tükendi, söz tükendi. Uzun bir sessizlikten sonra
rüyanın sonunda dedim ki

 ‘’ Derdini anlatacak
dost bulamayanlar, kendi yüreğini kemirir’’

 Mahsuni Şerif,
Abdürrahim Karakoç, Alaaddin Özdenören, Aşık Hüdai ve ben dertlerimizi
birbirimize döktük, kemirmedik kendi yüreğimizi. Maraşlı şairler, ozanlar
rüyamın içinden sesleniyordu. Bir ara hiç uyanmasam diye düşünürken, telefon
inatla bağırıyordu. Yarı uyur yarı uyanık telefonu açtım. Buyurun ozanım dedim.
Ne ozanı dedi karşımdaki ses özür dilerim buyurun şairim dedim ne şairi benim
anne.

Kızımdı arayan, anne deprem oldu.

 

Maraş, Malatya, Antep, Hatay, Adana, Adıyaman çok hasar
varmış biz de sallandık, siz hissettiniz mi ?

Eyvah eyvah kış kıyamet Allah’ım sen yardım et..

Niye uyandım ki ben rüyadan, Tarsus da ki yedi uyurlar gibi
hiç uyanmasaydım keşke.

Abdürrahim Karakoç’a, Alaaddin özdenören’e, Aşık Hüdai’ye, Mahsuni
şerife rahmet okuduktan sonra döndüm dedim ki Adıyaman kâhta’lı mıçı’ya geçmiş
olsun ozanım, vur sazın teline doksan dokuz yara yüz olmadan türküler merhem
olsun…Dumanlı dumanlı oy bizim eller, otursak ağlasak, delidir derler…

 

“Düz dara yar düzdara

Yar zülüfün düz dara

Doksan dokuz yarem var

Sen açtırdın yüz yara”

Burası Adıyaman değil Acıyaman…

Hem Acı ve Hem de Utanç Verici

Türkiye’nin en önemli deprem uzmanlarından
Prof. Dr. Mustafa Erdik büyük acılar yaratan Kahramanmaraş
merkezli depremler hakkında bilgi verirken içimi yakan bir kelime
kullandı.

Prof. Dr. Mustafa Erdik’e göre, bu
ülkemizin yaşadığı en yıkıcı depremdi. Fakat şu ana kadar açıklanan resmi
rakamlara göre 44 bine yakın can kaybı olması, “yüzümüzü
kızartacak,
utanılacak” bir durumdur. Bölgede koordinatör Vali
olarak hizmet veren Osman Bilgin’in dediği doğru çıkarsa yani ölü sayısı
ve hasar miktarları resmi rakamların 3-5 katı ise vay halimize.

Prof. Dr. Mustafa Erdik ölü sayısının neden
utanç verici olduğunu, 2010 Şili depremi ile kıyaslayarak, anlattı:

Şili
sosyoekonomik açıdan Türkiye’ye en çok benzeyen ülkelerden biri. 2010
yılında Şili’de
olan deprem 9,2 gibi dehşet verici bir büyüklükte
gerçekleşti. Bizim K.Maraş merkezli depremlerimizin 30-40 katı büyüklüğe
sahip bu deprem 500 km kıyıyı etkiledi. Mali hasar 30 milyar dolar oldu. Fakat
toplam ölü sayısı sadece 500 idi.

Prof. Dr. Mustafa Erdik, Şili’de bu büyük
depremde ölü sayısının az olmasını, deprem şartnamesine uyulmuş olması
ile açıkladı. Şili’de şartnamelerde perde duvar oranı fazla tutulmuş.
Bizde bu oran %0,5-1 arasında iken Şili’de %3-6 arasında uygulanmakta imiş.
Pinochet yönetiminde Şili inşaatlarda çok sıkı kontroller yaparak mevzuatın
tam olarak uygulanmasını sağlamış. Sonuçta can kaybı az olmuş.

***************************

Sorumsuz Yetkililer

Ülkemizin en önemli deprem uzmanının sadece
acı verici değil, aynı zamanda utanç verici
bulduğu bu hazin sonuçtan
dolayı utanmış hiçbir yetkili göremiyoruz.

·        
Şehirleri fay hattının üstüne veya
yakınına kurmuş olanlar…

·        
Verimli tarım alanlarını imara açıp,
sağlam olmayan zemin üzerine binalar dikilmesine izin verenler…

·        
Amik Gölü’nü kurutup Amik Ovası yapan,
sonra da imara açanlar, üstüne bir de havaalanı yapanlar…

·        
Müteahhitlerle al gülüm ver gülüm çalışan
Yapı Denetim mekanizması kuranlar…

·        
Eski binaları sağlamlaştıramadıkları gibi,
yeni yapılanların da çürük yapılmasına göz yumanlar,

·        
Siyasetin finansmanını müteahhit,
Bakanlıklar ve Belediyeler üzerinden tedarik eden sistemi kuranlar…

·        
Sadece bu on ilde 294 bin binaya “İmar
Barışı” ile ruhsat verenler…

·        
Depremde hiç zarar görmemesi gerektiği
halde hizmet veremez hale gelen hastane, havalimanı, yol, okul gibi kamu
yapılarını denetlemeyenler…

·        
Denetimden geçemediği için mühürlenmiş Grand
Isias Oteli inşaatındaki mühürü açtıran, otelin müşteri kabulünü sağlayan ve 65
kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan “siyasi irade”…

·        
Yüksek katlı apartmanların giriş katında
kolon ve kiriş keserek yer kazananlar…

Bu “sorumsuzlardan” bir tanesi bile
utanmadı, İSTİFA EDEN OLMADI. Özür dileyen bile olmadı.

Sonunda sorumluluk 1999 depreminde olduğu
gibi birkaç müteahhidin üzerine atılacak gibi görünüyor. Tabi onlar da milletin
öfkesi biraz durulunca serbest kalacak ve “sanatlarına” devam edecekler.

***************************

Bari Kurtarmayı Becerseydiniz

Böylesine kötü şehirler yaratanlar, bari
deprem sonrasında arama ve kurtarma çalışmalarında başarılı olsalardı.

Saplantı ve önyargıları yüzünden TSK’yı
afet durumlarında kendiliğinden görevli sayan EMASYA (Emniyet, Asayiş,
Yardımlaşma) Protokolü’nü 2010 yılında iptal ettiler. TSK’nın DAFYAR
(Doğal Afet Yardımlaşma) kapsamındaki görevlerine son verdiler.

TSK
eskiden olsa ilk saatlerden itibaren her köye girmiş olurdu. Bu depremde ilk 48
saatte deprem bölgelerinin merkezlerinde bile neredeyse hiç görülmedi.

Bir TV yorumcusunun ettiği cümle aklımdan
çıkmıyor: “Eğer ilk 72 saat iyi değerlendirilseydi mesela TSK ilk saatlerden
itibaren arama kurtarma faaliyetinde etkin bir şekilde kullanılsaydı, 20 bin
canımız kurtarılabilirdi.”

20 bin can ne demek? Bırakın 20 bini, 2 bin can olsa da
çok büyük, 200 can olsa da.

Hele bunlardan biri sizin anneniz,
babanız, eşiniz, çocuğunuz, kardeşiniz ise 2 can bile ne kadar değerli
değil mi?

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar herkesin çıplak gözle gördüğü gerçeği inkâr ediyor. “TSK
ilk saatlerden beri sahadadır” mesajı ile sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor.

***************************

NOT Defterini Millet Tutar

AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan,
böyle bir zamanda bile, bir Cumhurbaşkanının hiç ağzına almaması gereken sözler
sarf ediyor. “Eski afetlerin sembolü olan Kızılay çadırlarını göremedik.
15 gün geçti hala çadır ve tuvalet ciddi sorun” diye eleştirenlere,
başta ana muhalefet CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na, “Be ahlaksız, be
namussuz, be adi, vicdansız”
gibi ifadelerle saldırıyor.

İktidar temsilcileri (R.T. Erdoğan, Ömer
Çelik ve küçük ortak Devlet Bahçeli) hesap verme mevkiinde oldukları halde, kendilerini
eleştirenlere “not tutuyoruz, deftere yazıyoruz, hesabını soracağız”
tehdidini savuruyor.

Devlet başkanının nasıl olması gerektiğini öğrenmek için Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye
nasihatini hatırlamak gerekiyor:

“Güceniklik bize; gönül almak sana. / Suçlamak
bize, katlanmak sana./ Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar,
anlaşmazlıklar bize; adalet sana.”

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. / Çok
konuşma, boş konuşma, kem konuşma.

Demokrasilerde esas defteri millet
tutar.
Çok uzak değil nasılsa 18 Haziran’da yapılacak seçimde deftere
yazdıklarını çıkarır ve hesabı sorar.