17.7 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 265

Eleştirmeyen Ülkücü Değildir

Ülkücülerin genel olarak milletimizin en saf, en temiz, en fedakâr
ve en cefakâr kesimlerinden biri hatta birincisi olduğuna inanırım. Ama
ülkücüler son dönemlerde farklı siyasi partilerde dağınık olduğu gibi farklı
karakter kümelerinde tanımlanabilir hale geldi.

Geçmişte yaşanan acı veya tatlı ama mutlaka övünülerek anlatılan
bir mazi ülkücülere teselli vermiyor. Çünkü güncele hitap etmeyen şerefli mazi
bile yetersiz kalıyor. Fikir, ahlak ve bilgi alanında sürekli gelişme içinde
olmak gerekiyor.

Daha da önemlisi “içtihat kapısı kapandı” diyerek İslami düşüncenin
yüzlerce yıl önceki düşünce çerçevesine hapsedilmesi gibi, Ülkücü düşünce de dar
bir çerçeveye hapsolmuş gibi görünüyor.

Ülkücüler içindeki bir kesimin “lider- teşkilat- doktrin”
gibi bir dogma içinde tutsak olduğu görülüyor.

Bu yüzden 1980 öncesi ülkücü kadroları yetiştiren bilim ve fikir
adamları, yazarlar; inançlarını ve heyecanlarını besleyen şairler ve sanatçılar
artık yetişmiyor. Çünkü “marifet iltifata tabidir” ve ülkücü hareketi temsil
ettiği iddiasında bulunan partinin yöneticileri, bu tür nitelikli beyin ve
ruhları olanları değil, kendilerine sadık olanları tercih ettiler, etmekteler.

****

Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Doç. Dr. Sinan Ateş cinayetinden
sonra sosyal medyada bazı “ülkücü” hesaplardan şu ve benzeri
paylaşımları okudum:

“MHP Genel Merkezi nereye işaret ederse biz o tarafa bakarız. Eleştirmek
haddimiz değildir. Eleştiren, Ülkücü hiç değildir.”

“Ülkücülük MHP’nin tekelindedir. Nokta.”

“Liderimizin sözü sözümüz, yolu yolumuzdur. Lider, Teşkilat,
Doktrin.”

Aklını, iradesini ve vicdanını liderine teslim etmiş bu kafaların
“ülkücü” olduğuna inanmıyorum.

Bu kafanın aklını, iradesini ve vicdanını hocaefendisine, şeyhine,
terör örgütü liderine teslim etmiş olanlardan ne farkı var?

Birey olamayan mankurtlaşmış kafaların ülkücü olması mümkün
değildir.

Gerçek Ülkücü eleştiren sorgulayan insandır. Ülkücü Allah’ın
insanoğluna en büyük ihsanı olan aklını kullanan, iradesi ve şahsiyeti olan
ve vicdanını bir an bile terk etmeyen
insandır.

Ülkücülüğü MHP’nin tekelinde varsaymak ülkücü
harekete büyük kötülüktür. MHP dışındaki İYİ Parti, BBP, Zafer Partisi, Milli
Yol Partisi gibi partilerde ve hatta AKP ve CHP içinde olup da kendi kimliğini “ülkücü”
olarak tanımlayanların ülkücülüklerini reddetme hakkı kimsede yoktur.

Ülkücü sayısını MHP’dekiler ile sınırlamak,
ülkücülerin ileride daha etkin ve güçlü hale gelmesini önlemek isteyenlerin bir
tuzağıdır.

Ülkücüler liderin beşer, teşkilatın bir kul yapısı ve doktrinin de
insan ürünü olduğunu bilir. Beşer/ kul/ insan hata yapar. Yaparsa
eleştirilir. Eskimişse yenilenir.

Ülkücü görünümlü hesaplardan yapılan bu tür
paylaşımlardaki cümleler, Türk’e düşman olanların çıkardığı sloganlardır.

Bazı iyi niyetli ama gaflet ve dalalet içinde olanların da bunlara
destek veriyor olması üzücüdür. Destekçilerin içinde MHP teşkilatlarında halen
görevli olanların bulunmasını izah etmekte zorlanıyorum.

******************************

DEVLET BAHÇELİ AÇIKLA(MA)DI

Ankara’nın göbeğinde Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Doç. Dr.
Sinan Ateş
bir cinayete kurban gitti. Normalde MHP yöneticilerinin ve Ülkü
Ocaklıların
gök kubbeyi yere indirmesi beklenirdi. Tam tersi oldu. Hepsi
suskun kaldı. Öldürülen eski dava arkadaşlarına bir “Allah rahmet eylesin”
temennisini, ailesine “sabır ve başsağlığı” dileğini bile çok gördüler.

Bir MHP milletvekilinin katillere kılavuzluk ettiği
iddia edilen bir şüpheliyi evinde sakladığı, bir MHP İstanbul İl
yöneticisinin
zanlılara 97 bin TL gönderdiği gibi somut iddialar
varken hepsi de suskun kaldı.

Sonunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Mecliste Grup
Toplantısında, “şimdi konuşma sırası bizde” dedi. Ama merhum Sinan
Ateş’in adını bile anmadı, üzüntü beyan etmedi.

Olayı ve MHP üzerine gölge düşüren somut vakaları açıklayıcı tek
bir söz söylemedi.

Bahçeli’nin tek hedefi, olayın aydınlatılması için, Emniyetin
tespit ettiği vakaların açıklanmasını isteyenler idi. Onları partisine organize
bir şekilde saldırmakla suçladı. Çok galiz ifadelerle hakaret etti. “Tek bir
ülküdaşımı ezdirmeyeceğim”
diyerek adeta meydan okudu.

Oysaki Sinan Ateş de ülküdaştı. O’nu Ülkü Ocakları Genel
Başkanı yapan Devlet Bahçeli idi. Sinan Ateş öldürülünceye kadar da MHP
üyesiydi.

Bahçeli konuşmasında “Milletvekillerimiz ahlaksızca suçlandı. Başkanlık
Divanı üyesi arkadaşlarım töhmet altında bırakıldı”
diye öfkelendi.

Fakat Bahçeli “kendimde sır olarak sakladığım görevden alma
nedenlerini yeri geldiğinde paylaşacağım”
diyerek, cinayet kurbanı olan
eski dava arkadaşının ölüsünü bile töhmet altında bıraktı.

Merhum Sinan Ateş diyelim ki, Bahçeli’nin
ölçütlerine göre, “hain” olsa bile cinayete tepkisiz kalınabilir mi?  En azından cinayeti kınamak, faillerinin
bulunmasını istemek ve de bu konuda kendi üzerine düşen açıklamaları yapmak
gerekmez mi?

Bütün bunlar ülkücüler için çok üzücü olduğu gibi aynı zamanda
utanç verici olaylar.

Devlet Bahçeli’nin açıklamalarından sonra cinayetin sadece torbacı
tetikçilerinin cezalandırılabileceği anlaşılıyor. Bu iktidar döneminde,
cinayetin azmettiricilerinin, emniyet ve siyasetteki uzantılarının
yargılanmasının mümkün olmayacağı kanaatindeyim.

Adalet er veya geç tahakkuk edecektir. Ama bu umudumuz da
göründüğü kadarıyla seçim sonrasına kaldı.

******************************

ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN SÖZLERİ

Ülkücüler, insanlık alemi içinde ne uşak olmayı ne de başkalarını
uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır.

Türk töresinin bir şartı da haddini bilmektir. Haddini bilmek…
Ne kendinizi dev aynasında göreceksiniz. Herkese yukarıdan bakacaksınız, ne de
kendinizi aşağıdan göreceksiniz, aşağıdan bakacaksınız.

Kuvvet birliktir. Dâvamızın geleceği birliktedir. Birlik,
beraberlik içinde olmaktır.

Bir fikre, bir ideolojiye, kendisinden daha üstün bir fikirle
karşı çıkılır. Karşı fikir kaba kuvvetle ezilemez 

Hepiniz Çöpsünüz; Kibrit Çöpü

Teşkilatlar için.

            Parti teşkilatları, gençlik teşkilatları, dinî
teşekküller, odalar-sendikalar-vakıflar…

            Bir sayısınız siz, bir fan, bir hayran; bir yakımlık kavı
olan bir kibrit-çik..

            “Kullan, at!” modeli kutsal bir modeldir. Değil mi ki
yüce varlıklar, mübarek zatlar, şanlı şahıslar için kurban olmak her kula nasip
ola/olmaya..

            Yahut onların dava, doktrin, dinsel konsept; artık
ulviliğini yukarıdakilerin ekspertize ettiği lafzî yada aynî enstrümanlar,
‘kopar, at’ tarzında aparatlar…

                        “Çal
Karun’um çal

                          Virdini
söyle bana”

            Sen çal, biz oynayalım/oylayalım.

            “Devrim kendi
çocuklarını yer.

            “Acıkan timsah
yavrularını yer.

            Türk siyaseti ise
Türkleri yer
. İslam aksesuarlı yapılarsa Müslüman sanrılı kimseleri yiyip
semirecek doğal olarak..

            Sümer
rahiplerinden ve Uruk krallarından
günümüze 5 bin küsur yıllık
gelenek..

            Oysa teşkilat soyuttur, birilerinin teşkil ettiği bir
şeydir. ‘Varolsun teşkilat’, yok olsun insan; dua/beddua cümlesi
gibi..

            Devlet de soyuttur, varlığı var kabul edilendir; millet
ise somuttur, kanıyla ve canıyla zaten var olandır.

            Hatta millet zihninde devleti yaratır, sonra o
organizasyon kendisini ihdas edeni yiyip yutarak varlık gayesinden halâs olmaya
çalışır.

            Okyanustaki algler gibi toptan yutulanlar kendilerinin
bir ispermeçet balinası mı yoksa ispermeçet devleti tarafından mı
yutulduğunun farkında bile olmazlar.

            “Ol mâhiler ki…” O kadar sâfiler ki..

            Kalabalıklarla balık
arasındaki fark kala/kale’den (dan) ibarettir. Yani balığın kalesi, sığınağı
kalabalıktır.

            Kazanacak adaya oy ver sevgili sazan.. ‘Çalıyor ama çalışıyor’; hem başka oy verecek aday mı var hamsi kardeş..

            Hep şampiyon olası takımları tutmaktan sanırım sevgili ton balığı..

                        “Geceyi
bu kadar sevmeyin

  Yıldızlar
gecenin değildir.”

Demiş
ya Hüseyin Aydemir.. (Aç parantez: https://www.youtube.com/watch?v=3ybGbUnp5xI)

Yıldızlar
gecenin ve gündüzün Yaratıcısınındır. Ona-buna kulluk ederek onun-bunun kulları
olmayasın yâ Benî Âdem!

Olursan
da çöp olacağını ve illâki atılacağını bil istedim.

Kul
tayfasına “iyyâke na‘bud” ve “iyyâke neste‘in” demek yaraşmaz. Allah’ı kandıracağınızı düşünmüyorsunuz
umarım.

Yalnız
partiye, tarikate kulluk eder; yalnız hazretten, başkandan himmet dileriz deyin
daha namuslu olur.

Yine
de siz bilirsiniz. Nam olsun, us olmasın..

Yaban Tavukları

Kızılderili kırda gezinirken yumurtaları üzerinde kuluçkaya
yatmış bir yaban tavuğuna rastlar. Etrafına bakınırken ileride üç kartal
yumurtası görür ve yumurtaları alır yaban tavuğunun üzerinde yattığı
yumurtaların arasına koyar. Zamanı gelince yumurtalardan civcivler çıkmaya
başlar. Civcivler arasında siyah kanatlı üç civcivde vardır. Tavuk anne
yüreğiyle civcivleri büyütür. Civcivler piliç olmuştur. Siyah kanatlı bu üç
piliç farklıdır daha iriyarıdır.

Gökte uçuşan kartalları gören siyah kanatlı bu piliçler
diğer piliçlerden ayrılarak gördükleri kartallara doğru kanat açarlar. Çükü
onlar da birer kartaldır artık.

Yaban tavukları kırlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışırken
yüksek tepelerin hâkimi kartalların yemi olmaya namzettirler artık.

*

Zamanın emperyalist ülkelerince tarumar edilmiş Osmanlının
küllerinden bir millet doğacaktı. O millet Çanakkale savaşlarından tanıdığı
kartalını bekliyordu. Çünkü o millet uçmaya hazır bekleyen bir kartaldı.
Beklediği kartal sarı saçlı mavi gözlü beyaz yeleli müthiş Türk başbuğ Mustafa
Kemal’di. O millet, tarihi kahramanlıklarla dolu Hz. Peygamberin methiyesine
mazhar olmuş Müslüman Türk milleti idi.

Başbuğun önderliğinde, kartal yuvasını yeniden yapılandırma
sancısını çeken o millet emperyalist güçlere karşı verdiği amansız savaşların
sonucunda bağımsız devletini yeniden kurmuştu, yuvasına kavuşmuştu. O yuva, son
kalesi Anadolu topraklarında modern bir Türk devleti, bağımsız bağlantısız bir
cumhuriyetti.

*

Başbuğ için asıl savaş şimdi başlıyordu. Sıcak savaşlardan
yorgun çıkmış, yetişmiş insanını bu savaşlarda kaybetmiş, okur/ yazar oranı
yüzde beşi geçmeyen cahil bırakılmış imanı güçlü bir halk.

Cehaletin belini kırmak amaçlı yapılacak ilk iş eğitim
seferberliğini başlatmak olacaktı. Muasır medeniyetler seviyesine erişmenin
gerektirdiği inkılâplar yapılmalıydı. Milletleşmenin sağlam omurgasını çağa
uygun yeniden inşa etmek gerekirdi. Çağdaşlaşmanın parametrelerini hayata
geçirmek gerekirdi.

Başbuğ, deneyimli kadrosuyla birlikte bu inkılâpları,
kararlı ve tavizsiz bir inançla gerçekleştirerek bağımsız Türkiye
Cumhuriyeti’ni dünya milletler camiasında saygın yerine oturtmanın mutluluğuyla
çok sevdiği milletine veda ederek sonsuzluğa kanat vurmuştu. Cumhuriyet Türk
gençliğine emanetti.

*

Başbuğumuzun, her biri birer kartal olan Türk milletini
kırlardan alarak yeniden oturttuğu kartal yuvasını yıkmaya yönelik, dün olduğu
gibi bugün de küresel güçlerin güdümünde değişik terör odaklı ihanet şebekeleri
işbaşında yıllardır verdikleri asimetrik saldırılarını sürdürmektedirler. Türk
kültür genleriyle beslenmemiş sosyal yobazlar ile din yobazları o eşsiz insanın
felsefesini kavramak istemedi. Hazmedemedi. Çünkü ihanet odaklarının
kuluydular. Küresel güçler bu yumuşak dokuyu kullanarak çoğu kez ülkemize
saldırıları sonucu hala kan ve gözyaşı akıtmaya sebep olmaktalar. Stratejik
konuma haiz ülkemizle alakalı farklı hesapları vardır. Üniter, bağımsız devlet
yapımız iç ve dış ihanet odaklarınca kuşatılmış durumdadır

Asıl hedefleri Çağdaş üniter Laik Cumhuriyeti
dönüştürmektir.

*

İçinden geçmekte olduğumuz bu zaman tünelinde millet olarak
bütünlüğümüzü koruyarak daha güçlü olma zamanıdır, dayanışmaya güç verme
zamanıdır.

Vatanımızın bütünlüğü, milletimizin güvenliği adına savaşan
askerimize, polisimize başarıları için dua ederken, bu uğurda hayatını kaybeden
şehitlerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyorum, acılı şehit ailelerimize
sabırlar diliyorum.

*

Millet olarak ihanet odaklarına karşı, ağababalarına karşı
daha da güçlenerek çıkacağımız azim ve kararlığıyla yeni yıl 2023 e merhaba
diyoruz. Milletimiz adına, ülkemiz adına, insanlık adına hayırlara vesile
olması dileğiyle mümtaz değerlerimizin, vatanperver yurttaşlarımızın yeni
yılını kutluyorum.

Edep, sevgi ve saygı dileklerimizle…

Şehir ve Kültür Dergisi

(Dördüncü Bölüm)

50.
Sayı
İçindekiler

Derginin bu saydaki mündericatı, ‘Bizden
genel başlığı altındaki Mehmet Kâmil Berse’nin ‘Öğretmek, İki Defa Öğrenmektir’ başlıklı makalesi ile bilgi
hazinesine kapı açıyor. O kapıdan girenlerin sâhip olacağı bilgi kolilerinin
etiketleri ve yazarları:

Türkiye’nin En Büyük Markası ‘Osmanlı Arşivleri’dir.
Değiştirilmemelidir!: Prof. Dr. Zekeriya K  Karanfil: Bilâl Arıoğlu.

 Sovyet İcadı Akılalmaz Bir
Uygulama,Vatan Hâini Eşleri Kampı/Aljir: Doç. Dr. Abdulhâmit Avşar.
Çemberlitaş’taki Yapılar ve İnsanlar (Dördüncü Bölüm): Mehmet Kâmil Berse.

 Dağda Yüzen Balıklar: Kâmil
Uğurlu.

 Hollywood Pentagon’dan Daha
Güçlüdür. Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan

 Kanallar
Şehri / Ghent: Ali Kurt.   

Yitik Coğrafyanın Şehirleri / Belgrad ve Niş: Hüseyin Yürük.

Tebessüm Etmeden, Mûsıkî Bilmeden, Aşkı Yaşamadan, Şehirli
Olamazsınız!: Mehmet Cemal Çiftçigüzeli.

 Turgut Cansever ve İstanbul
Nâzım Plânına Dâir Notlar: Y. Mimar Dr. M. Şimşek Deniz. Teslimiyet: Recep Garip.

Hem Şehirde Olmak, Hem De Toprağa Yakın Olabilmek: Cem Eriş

Yaprak: İbrâhim Başer.

Akdeniz’in Saklı İncisi / Kahramanmaraş: Serdar Yakar

 Kudüs Notları (İkinci Bölüm):
Musa Yaşaroğlu.

Bursa: Prof. Dr. Bilal Kemikli. 

Bir Şehirli İtiyadı: Tâtil: Recep Arslan.  

Allah’ın Adamları’nın Şehri!: Adana: Fahri Tuna.

 Suyun Kalbine Dokunmak: Mustafa
Uçurum.

Bir Nefes Kadar Yakın Balkan Devleti Başşehri: Mehmet Mazak.

Karanfil: Bilâl Arıoğlu.  

Üç Günde Üç Mevsimi Yaşatan Giresun: Yaşar Dinçkal

Şehir Sohbetleri (11. Bölüm) Şehirlerimiz ve Gençliğimiz: Ahmet
Narinoğlu.

Dünyânın En Büyük Gelenek Yaşatıcılığı / Büyük Turan Kurultayı: Sâlih
Doğan.

Şehirlerde Yozlaşmanın İşâret Taşları: Mehmet Baş.

Şehirlerimin Çocukları: Gazanfer, Muzaffer, Mücahid

Nermin Taylan. Şehirlerde Yozlaşmanın İşâret Taşları:Mehmet Baş.

Şehirlerin Anası Mekke-i Mükerreme -Evvel-: Münir Balıca.

Âşık Olunacak Şehir: Sinop -Evvel -: Alişan Hayırlı.

Kadim Kıraathaneler Deliler ve Dâhiler Mekânı: İmdat Akkoyun.

Kültürü Şehirler İnşa Eder!: Muhsin İlyas Subaşı

Mezar Taşları Bize Ne Söyler?: Nidâyi Sevim

Kültürel Değişim Sarmalında Bayramlar: Prof. Dr. H. Ömer Özden.

Avni Paşa’ya Göre, Sultan Vahidüddin Ve Sevr: Seyfullah Erkmen.

Keçiyolu’ndan Ana Asfalta:Mustafa Yazgan.

Şehre Sonbahar Geldiğinde…: İsmail Bingöl.

Derviş Balkanı Eşkiyâları ve Avcılığım: Zeyneb Eruzun.

 

Bu sayının Bercestesi:

Esâsında bize maddî ihtiyaçların da öncesinde lâzım olan sağlam bir
ahlâk sağlam bir töre ve sağlam bir gelenektir. Sevgi ve saygının olmadığı
yerde en güzel evler en güzel arabalar kişiyi bahtiyar etmeye yetmez. (Mehmet
Baş)

 

 

 

 

 

 

 

50.
Sayı Mündericatından seçmeler:

 

HOLLYWOOD, PENTAGON’DAN DAHA GÜÇLÜDÜR.

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN

Los Angeles
Amerika’nın Pasifik kıyısında Amerikan rüyâlarının görüldüğü, bir yanında
Hollywood’u bir yanında Disnayland’iyle, dünyânın hayal üretim merkezi olan
sinema yıldızları şehridir. Los Angeles’ta insanların rüyâ görme yeteneklerine,
bilgi kazanma yeteneklerinden çok daha büyük önem verilmektedir. Çoğunluğunu
Güney Amerika ve Asya kökenlilerin oluşturduğu on milyonu aşan nüfusuyla, Los
Angeles dünyâdaki pek çok ülkeden daha büyük bir eğlence ülkesidir. Her renk,
dil ve dinden insanların bir araya geldiği Pasifik şehri Los Angeles’ta, hayal
kurmak ve rüyâ göstermekten daha önemli iş yoktur.

Los Angeles büyük bir
büyük şehir olmaktan daha çok irili ufaklı yerleşim yerlerinin karayolları
ağıyla birbirine bağlandığı bir küçük şehirler yumağıdır. Los Angeles’ta
onlarca karayolunun kesiştiği kavşak noktaları, gece gündüz yirmi dört saat
yanan sönen trafik lâmbalarıyla, Amerikalıların en çok övündükleri şehirlerinin
başında gelmektedir. Caddelerini insanlardan daha çok arabaların doldurduğu
şehir, bütün dünyâda örnek gösterilen ve örnek alınan şehirlerden biridir. Kat
kat köprülerle birbirine bağlanan, milyonlarca aracın doldurduğu yollarda, ara
caddelere sapmadan bütün Los Angeles dolaşılmaktadır.

Los Angeles’ı dünyâda
‘Yıldızlar Şehri’ yapan, sinema dünyâsının başşehri Hollywood’dur. Hollywood
Los Angeles’i oluşturan yerleşim merkezlerinin başında gelmektedir. Eteklerine
kurulduğu tepeye beyaz büyük harflerle yazılan büyük Hollywood yazısı, Los
Angeles’a gelen herkesin ilgisini çeken simgesidir. Bunun için, dünyâda en çok
resmi çekilen açık hava tanıtım mecrası olmuştur.

Hollywood’da ilk
sinema filmi 1911’de bir garajda çekilmiştir. Film ve müzik stüdyoları,
bulvarları, alışveriş merkezleri ve yıldızlarıyla, Hollywood Amerika’nın bütün
dünyâya, tüketim kültürünü pazarladığı hayal ve rüyâ üretim merkezidir.

Pentagon’un
ordularıyla hiçbir ülkeye taşıyamadığı Amerika’nın tüketim kültürünü, Hollywood
hiçbir engelle karşılaşmadan, bütün ülkelere taşımaktadır. Gelişmiş silâhlarla
donatılmış ordularının başaramadığını, Hollywood’un sinema dünyâsı
başarmaktadır.

Dünyâda hiçbir güç,
Amerikan’nın gösteriş harcamalarına dayanan tüketim kültürünü bütün dünyâya
ihraç etmekte Hollywood kadar bağımlılığa yol açan televizyon dizileri, Alvin
Toffler’in kavramlaştırmasıyla, Amerika’nın ‘Tüket At’ kültürünü, bir bulaşıcı
hastalık gibi bütün dünyâya yaymaktadır.

Dünyânın önde gelen
sosyal bilimcilerinden, Pakistanlı Ekber Ahmed, kitaplarında Hindistan ve
Pakistan’ın en ulaşılmaz, bütün dünyâdan soyutlanmış, elektriğin bile gitmediği
bölgelerde, ekonomik gücü yetenlerin, pillerle çalışan, televizyon almak için
nasıl yarıştıklarını anlatmaktadır. Sosyolog Antony Giddens de Afrika’nın kuş
uçmaz ve kervan geçmez yerlerine bile, Hollywood yapımı filmlerin kolaylıkla
ulaştığını anlatmaktadır. Doğu ve Batı dünyâsını, çok yakından tanıyan Ahmed,
hiçbir sınır, hiçbir değer tanımayan kitle iletişim araçlarını, Bağdat’ı yakıp
yıkan Moğollardan çok daha tehlikeli bulmaktadır.

Batı dünyâsının kültür
ihraç eden televizyon dizileri, dünyânın her yerinde bir mıknatıs gibi, insanları
ekran başına çekmektedir. Hollywood’un girişimcileri, sanatçıları, yazarları,
oyuncuları, yönetmenleri, filmleri, müzikleri, görüntüleri ve senaryolarıyla,
bütün dünyâda fırtınalar estirmektedir. Hollywood Batı’nın yaşama biçimini
olduğu kadar düşünce biçimini de, bütün dünyâya pazarlamaktadır. Kültür ihraç
etmede Amerika’nın hiçbir kurum ve kuruluşu Hollywood ile yarışamaz. West Point
Amerika’nın silahlı güçlerinin, Hollywood da silahsız güçlerinin harp
akademisidir. Kaliforniya dünyâda San Fransisco’daki Silikon Vadisi’nde
üretilen akıllı telefonlardan daha çok, Hollywood’da üretilen Amerikan
hayalleri ve Amerikan masallarıyla tanınmaktadır. Amerikalılar eğitim ve sağlık
yanında, eğlenceyi ve hayâlî de ticârîleştirmişlerdir. Sinema ve eğlence dünyâsı,
dünyânın hiçbir yerinde Amerika’da olduğu kadar bir hayal, bir masal üretme
sanayisine dönüştürülmemiştir. Amerika’da her şeyin tek ölçüsü dolardır, dolar
kazandırmayan hiçbir düşünce ve eyleme yer yoktur. Hollywood da başarılı olmak
için, durmadan yeni rüyâlar, yeni masallar üretmektedir.

Hollywood’un elinde
sinema ve eğlence dünyâsının masalları kitlelerin afyonu hâline gelmiştir.
Hollywood sanki gerçekmiş gibi, her yıl ürettiği binlerce masalıyla dünyâ
pazarlarında başköşeyi tutmaktadır. Hollywood bütün dünyâ için, bir rüyâ, bir
hayal, bir masal ülkesidir. Dünyâda bütün insanlar Hollywood masallarının
bağımlısıdır. Hoolywood da durmadan yeni masal kahramanları hayal ederek, masal
sevdalısı insanların gönlünde uyuyan çılgın Ramboları uyandırmaktadır.

Hollywood’un film
stüdyolarında insanların masal tutkunluklarından yararlanılarak, bütün dünyâya
akıl almaz masal kahramanları kazandırılmaktadır. Amerika’nın gösteriş
harcamalarıyla sürekli yenilenen, durmadan yeni boyutlar kazanan, tüketim
kültürünün bütün dünyâyı işgal etmesinde Hollwood’un görünmeyen silâhları,
Pentagon’un görünen silahlarından her zaman daha etkili ve daha güçlü olmuştur.
Hollywood ilmî ve teknolojik gelişmelerin, en son verilerine dayanarak,
hazırlayıp pazarladığı masal ürünleriyle, Japonya’dan Arjantin’e kadar bütün
dünyâyı büyülemektedir. En kapalı, en dayatmacı yönetimler bile, Amerika’nın
Hollywood masallarıyla beslenen tüketim kültürünün, yolunu kesmekte ve büyüsünü
bozmakta başarısızlığa uğramaktadır.

Sunset Bulvarı’nın iki
yakasında kaldırımların üzerinde, bütün dünyâda milyonlarca seyircileri olan,
Hollywood’un ünlü sinema ve televizyon yıldızlarının isimlerinin yazıldığı
kaldırımları dolaşanlar, yeni dünyânın fâtihleriyle tanışmaktadır. Sağlı sollu
kilometrelerce uzanan bulvarda, Hollywood oyuncularının arasında insanlar masal
dünyâsında dolaşır gibi dolaşmaktadır. Romalılardan bu yana, târihin hiçbir
döneminde kitleleri etkilemede, eğlence ve masal kültürü, dünyânın hiçbir
yerinde Hollywood’da olduğu kadar başarılı bir biçimde değerlendirilmemiştir.

Târihte hiçbir güç,
mukaddes değerleri, seküler Batı dünyâsının tüketim kültürü kadar tehdit
etmemiştir. Dünyâda gelmiş geçmiş en büyük ordu Amerikan ordusudur. Böylesine
güçlü bir orduyla işgal edilemeyen ülkeler, Amerika’nın televizyon dizileri ve
sinema filmleriyle işgal edilmektedir. Bütün dünyâ; ırkları, renkler ve dinleri
ne olursa olsun, büyülenmiş gibi, Hollywood’un bağımlılık yapan televizyon
dizilerini, kesintisiz yedi gün yirmi dört saat hareketli müzik yayını yapan
kanallarını seyretmektedir. Amerika’nın Hollywood’dan ihraç ettiği masal
dünyâsı, bütün dünyânın aklını başından almaktadır.

 

KIYMETİNİ BİLMEK

Ne ettiysem
kendime kendim

Ettiklerime
şimdi peşimânım efendim-

Hangi dağın yücesindesiniz 

  / ateş rengi çiçekler açan

 Ey ayrılık dağının keklikleri

 ve Hicran dağının Ferhatları

  Gönül ülkemin güzel atları

Yılların sırtına binip gittiniz

  / ve beni terk ettiniz

Benim bir vakit terk ettiklerim,

/ tenha bırakıp gittiklerim   

/ vaktinde kıymetini bilemediklerim.

Bir zamanlar anamdınız, babamdınız

/ bazan kayınpederim 

/ boşa geçen vakitlerim

   /
nazlarım, niyâzlarım

Elinizi bir tutabilsem

/ arşa çıkacak bir yetim yürek

Vallahi yalınayak ve yürüyerek

Nidem ki duâya bile mecalsiz şimdi

/ titrek ellerim             

  / vay benim vaktinde kıymetini
bilemediklerim

Çemberinde gül açardı güzel anamın

/ güzel yüzünü bazan asardı

Babam harçlığımı keserdi, küserdim

Kanlıgöl tarafından bir yel eserdi

Konya’nın sokakları solgun 

  / başım körduman

 Telefon yoktu o zamanlar 

  Haber sağardık kuşların
kanadından

Ara-sıra kapımızı çalardı postacı Kerim

  / aziz ve kıymetli ve sevgili
postacı Kerim 

/ vah benim vaktinde kıymetini bilemediklerim

Ol vakitler meğer masalmış hayat

/ heyhat                                                                                                                                                              
         – / şimdi her şey hikâyat
– 

Bir çıplak dağbaşı değildi başım, meselâ 

  / saçlarım vardı

Ve bir mübârek el o saçları okşardı

  Sokak hevesi eserdi üzerimde,
nedense

  / evlerde duramazdım

Deli poyraz olur, eserdim

Gülistan günlerimi çiçekli seccadeler gibi

   / çiğner geçerdim

 / vah benim vaktinde kıymetini
bilemediklerim

Şehir bile terk etti beni

  / artık evimiz kerpiç
değil 

Komşular Mars’tan geldiler

Onlar Esma hanım değil   

  / Hacı Hüseyin hiç değil

Gökdelenlerin duvarına yapma çiçekler ekildi 

Şadırvanda şakırdayan sular göğe çekildi,

 

  / ağzımı dayardım da kana kana
içerdim

/ vah benim vaktinde kıymetini bilemediklerim

Meğer ne ettiysem, kendime kendim  

-Ettiklerime şimdi peşimânım efendim-

Vah bana, vahlar bana

  Vaktinde kıymetini
bilemediklerim…

                                                           
Kâmil Uğurlu

 

 

BÜYÜK TURAN KURULTAYI

SÂLİH DOĞAN

Macar Turan Vakfı ve
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) ortaklaşa düzenlediği;
Türk kökenli boyları bir araya getiren Hun-Türk Kurultayı, dünyâda kültür ve
gelenek yaşatıcılığı, kültürel miras sergileri ve savaş gösterileri ile
turistik bir kültür şölenidir.

Türk kültürünün
yaşatıldığı 27 Türk soyundan temsilcilerin katıldığı Büyük Turan Kurultayı
Macaristan Bugaç’da geçtiğimiz Ağustos ayında gerçekleştirildi. Temeli 2006
yılında Macar antropolog ve beşeri biyolog olan kıymetli dostum; Macar Turan
Vakfı Başkanı András Zsolt Bíró’nun attığı; Kazakistan ve Özbekistan’daki
Madyar ve Macar kavimleri ve Karpatlar’da yaşayan Macarlar arasında genetik
olarak bir akrabalık bağının var olduğunu genetik örnekleriyle ispat ettiği;
American Journal of Pysical Anthropology adlı dergide yayınlanmasına dayanan ve
ilki 2008’de başlayan yıllardır yakinen takip ettiğim bu büyük kurultaya bu yıl
delege olarak dâvet edildim.

8-12 Ağustos 2018
târihleri arasında gerçekleştirilen kurultay, Budapeşte’de Hotel Hungaria City
Center’da Hun Türk Turan Kurultay Delege Toplantısı ile başladı. Kardeş Türk
cumhuriyetlerinden gelen delegeler, Macar Turan Vakfı Başkanı ve Kurultay
koordinatörü András Bíró’nun delegelere verdiği akşam yemeği tanışma merasimi
kardeş ülkelerden katılan müzisyen ve sanat gruplarının sergilediği sıra dışı
gösterilerle son buldu.

Programın Budapeşte
ayağının ikinci gününde Türk Dünyası Delegasyonu’nun Macaristan Parlamento
ziyareti ve yapılan özel oturum gerçekleştirildi. Sonrasında verilen
resepsiyonun ardından öğleden sonra otobüslerle kurultay etkinlikleri için
Budapeşte’ye 160 km uzaklıkta güneydeki Kecskemét şehrine geçiyor ve ardından
otelimize yerleştikten sonra Bugac belediye başkanının delegasyona verdiği
Macar milli yemeklerinden oluşan akşam yemeğine katılıyoruz. Macar
bozkırlarının en güzel bölgelerinden biri olan Kiskunsag Millî Parkı sınırında
yer alan, geleneksel Macar çoban kültürünün ve atlı sporlarının da yapıldığı,
yaşatıldığı büyük kurultay alanına geçerek kurultayı başlatan gece karanlığını
yırtan büyük kamp ateşinin yakılması töreni 
etkileyici bir görüntü atmosferi oluşturdu.

2014 yılında dünyanın
en büyük gelenek yaşatıcılığı festivaline 200.000 kişinin katılımı sağlanmıştı.
Lâkin bu yıl katılım 250.000 kişiye kadar ulaşmıştır. Macar turizm verileri
içerisinde önemli bir yeri olan bu festival giderek gelenek yaşatıcılığı,
kültürel miras sergilemeleri, ata sporları, savaş sanatları gösterileri, el
işçiliği ürünleri pazarının kurulması ile her geçen gün ziyaretçi grafiğini
yükseltmektedir.

Ertesi gün, bütün
delegasyon olarak sabah kahvaltısından sonra heyecan dorukta yaklaşık 40
dakikalık bir yolculuğun ardından kurultay alanına ulaşıyoruz. Âdetâ anlatılmaz
yaşanır denilen türden bir festival alanı delegasyonu karşılıyor. Kurultay
alanına girişte Hun-Türk savaşçılar, târihî kostümler ve dönemin savaş âletleri
ile ziyâretçiler âdetâ târihin başka bir dönemine ışınlanmış gibi şaşkınlık ve
heyecan içinde fotoğraf çekiyor; bu şöleni ölümsüzleştiriyor.

Güneyin bozkırının bu
güzel alanında oluşturulmuş târihten bir dönem canlandırılmış; sol tarafta
yüzlerce yurt kurulmuş. Her yurt her çadır başka boya ait: Macarlar, Kırgızlar,
Türkler, Kazaklar, Nogaylar, Tuvalar, Başkurtlar, Altay Türkleri ve daha
niceleri…

Özellikle göze çarpan
Şaman çadırları ve büyük davulların yanı sıra çok sayıda kültür mirası objeleri
sergi alanlarında insanı adeta büyülüyor…
(Devâmı S: 50, s: 63’te)

 

AKDENİZİN SAKLI İNCİSİ
KAHRAMANMARAŞ

SERDAR YAKAR

 

Kahramanmaraş târihin
kayıt düşt
üğü en eski şehirlerden biri olma vasfına sâhiptir.
Yüzyıllar boyu; Hititlerden Asurlulara, Makedonyalılardan Bizanslılara ve
ardından da T
ürk İslâ

Denktaş ve Kıbrıs…

   ( Benim iki bayrağım var/Biri damalarımdaki
kan/Biri alnımdaki aktır. Benim iki bayrağım var/ Biri Anamur’da gurup/Biri
Girne’de şafaktır. )

    Yedi kişiydiler, yüreği vatan sevgisiyle
çarpan, coşkulu, heyecanlı, ölüme meydan okuyan yedi gözü pek ve kararlı adam.
İsimlerini, üniformalarını, mesleki kıdemlerini, sevgi dolu yürek bağlarını
geride bırakıp; maske isimler ve maske mesleklerle bir meçhule gönüllü oldular.
Çatık silahların gölgesinde, Kur’an’a, bayrağa ve silaha el basıp, dava için
ölümüne aşağıdaki yemini ettiler:

  “Kıbrıs Türk’ünün yaşayış
ve hürriyetine; canına, malına ve her türlü anane ve mukaddesatına, her nereden
ve kimden olursa olsun, vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için kendimi Türk
milletine adadım. Ölüm dahi olsa verilen her vazifeyi yapacağım. Bildiğim,
gördüğüm, işittiğim ve bana emanet edilen her şeyi canımdan aziz bilip, sonuna
kadar muhafaza edeceğim. Gördüklerim, işittiklerim, hissettiklerim ve bana
emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğim. İfşaatın bir ihanet
sayılacağını ve cezanın ölüm olduğunu biliyorum. Sıralanan hususları harfiyen
tatbik edeceğime, şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine söz verir ve
ant içerim”

    Bu
satırlar kendisini davasına adamış, vatanı için gerektiğinde seve seve hayatını
feda eyleyeceğinin andını içenlerin yeminidir.

     Bu yemin 23 Kasım 1957 yılında Kıbrıs
Türkünün EOKA çeteleri tarafından yok edilmesini önlemek ama daha da önemlisi
Kıbrıs’taki Türklük ateşini söndürtmemek ve adayı Yunan’a teslim etmemek adına
kurulan efsane teşkilat TMT (Türk Mukavemet Teşkilatının) yeminidir…

      Liderler vardır, sadece bu kelime ile sınırlı
beş harften ibarettir. Liderler vardır temsil ettikleri kurum ve kuruluşlar, ya
da temsilciliklerini yaptıkları partilerin görüşlerini ifade eden söylemleri
ile sınırlı kalırlar! Görüntüleri vardır ama iş icraata gelince toplumların
gözünde hep sınıfta kalırlar. Kimileri kendi söylediklerine bile inanmazken;
anlattıkları ile mangalda kül bırakmazlar!

    Kimileri ise her şeyin “bir
bileni”; çözülmeyen davaların “tek çözenidirler!

    Ama “lider” vardır:

    Etmiş olduğu yukarıdaki yemine sadakatle
bağlı, tüm ömrünü adadığı davası için, gençlik yıllarında uğruna çarpıştığı
vatan topraklarına sahip çıkarak, 1974’ten beri gönderinde dalgalanan ay
yıldızlı bayrağını oradan indirtmemek adına vermiş olduğu mücadeleyi aynı heyecanla
devam ettirebilmek için gücünün öz kaynağına daima halkına güvenmiştir.

    Aslında bu tercih; makam ve mevki peşinde
koşan pek çok lidere de örnek olacak bir davranıştır. Çünkü o bir
cumhurbaşkanıdır.

    Evet, Kıbrıs milli davamızın simgesi Rauf R.
Denktaş’tan bahsediyorum Yavru Vatan deyimi ile özdeşleşen liderden, devlet
adamından, hukukçudan, diplomattan, fotoğraf sanatçısından; ama en önemlisi vatanım
dediği ada topraklarından asla vazgeçmeyen, yüreği halkının bağımsızlığı ve
devletinin egemenliği için çarpan insan Denktaş’tan bahsediyorum.

   Özellikle Cumhurbaşkanlığı görevini teslim
ettikten sonra, Kıbrıs’taki haklarımızdan vazgeçersek, Türkiye AB’ye
alınacaktır yalanıyla ‘’Kıbrıs’ı verelim kurtulalım’’ diyenlere:

   “Ada Yunan’ın olmayacak, bu şerefsizlikse
alnıma yazın. Hakkımızı sonuna kadar savunacağız. Hakkını savunmayan
insanlığından da feragat etmiş sayılır. Eğer illa ver kurtul gitsin, derlerse
ben vermem İstiyorsa Türkiye versin, ben vermem.”

    Diyerek bir önceki liderinden, Dr. Fazıl Küçük
‘ten aldığı mücadele bayrağını dimdik tutan ve son nefesine kadar da bu kararlı
duruşundan asla taviz vermeyen liderden bahsediyorum.

    Rauf Denktaş, davaya, bayrağa,
bağımsızlığa, egemenliğe sahip çıkarak kurduğu son Türk Devletini, KKTC’yi
onuruyla, gururuyla ve eksiksiz olarak teslim etmiştir.

    Ama Kıbrıs’taki bitmeyen mücadelesini asla bırakmamış.
Tam tersine Kıbrıs Türk’ünün kazanılmış hak ve hukukunu savunabilmek adına
halkın arasına dönmüştür.

   Son nefesine kadar sürdüğü bu mücadelesinde
hiçbir zaman yalnız kalmamış, Türk halkı onu bağrına basarak Kıbrıs konusundaki
haklılığını daima takdir etmiştir.

    Onu kaybettiğimiz 12 Ocak 2012 tarihinden
sonra tam 11 yıl geçti. Kıbrıs konusunda bugüne kadar ne söylediyse o çıktı.
Çünkü o tarihi gerçekleri bilen, bu gerçekler çerçevesinde konuşan, çözüm
üreten bir devlet adamıydı.

   Bu nedenle Kıbrıs konusunda çözüm arayan siyasilerin,
kimi liderlerin onun söylemlerini, çözüm önerilerini bir kez daha incelemeleri
gerekir.

  Şu hususu bir kez daha ifade etmem gerekirse:

 ‘’Rum tarafı adanın tamamında
söz sahibi olmadıkça herhangi bir anlaşmaya asla evet demeyecektir.’’

    Bu nedenledir ki 2023 yılı
KKTC’nin dünya devletleri tarafından tanınması, tanıtılması yolunda atılacak
adımların yılı olmalıdır.
Bu yolda Türkiye’ye büyük işler düşmektedir.

    Özellikle Türkiye’nin Azerbaycan ile olan iyi
ilişkilerimizi kullanarak KKTC’nin tanınması yönünde yapması gerekenler, KKTC
üniversitelerinde okuyan yabancı ülkelere mensup öğrencileri dikkate alarak bu
ülkelerin yöneticileri ile yapılacak sıcak temaslar, adanın kuzeyindeki el
değmemiş turistik yerlerin varlığı, KKTC’deki tüm güzelliklerin tanıtılması
yönünde dünya kamuoyunda daha çok yer alınması 2023 yılının öncelikleri
olmalıdır.

   Denktaş ve Kıbrıs denilince yukarıda
sıraladığım tarihi gerçekler akla gelir. Kıbrıs Türkiye’nin ön cephesidir, mavi
vatanımızda dalgalanan bayraklarımızın son kalesi, Akdeniz’e açılan yegâne
penceremizdir.

  Can liderim Denktaş:

  Sizi
rahmetle, minnetle anıyor; bir Kıbrıs Gazisi olarak sevgiyle selamlıyorum. Gözünüz
arkada kalmasın. Yüce Türk Milleti bıraktığınız mirasa gözü gibi bakıyor, onu sadakatle
koruyor ve kolluyor.

   Vatan size minnettardır.

Şehir ve Kültür Dergisi 25. Sayı Künyesi

(Üçüncü Bölüm)

Dersaadet
Kültür, Edebiyat, Dil, Sanat ve Tanıtım Platformu Derneği’nin Aylık Dergisidir.
ISSN: 2148-5488. 

  İmtiyaz Sâhibi ve Genel Yayın
Yönetmeni; Mehmet Kâmil Berse.  

İcra Kurulu: Eyüp Ensari Ergin- Hüseyin Kansu.

  Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Yard. Doç. Dr. Recep Çelik.

  Editörler:
Edebiyat, Târih: Fahri Tuna. Medeniyet: Yrd. Doç. Dr. Recep Çelik   

Şehirler: Yrd. Doç. Dr. Ali Mazak. Sanat,Kültür: Giray Tarhanoğlu   

Reklam: Dr. Ali Mazak, Savaş
Uğur, Dr.Mustafa Avtepe

Pazarlama ve Halkla İlişkiler:
Atilla Akdemir. Fotoğraf: Kâzım Zâim, Ahmet Dur,

Mustafa Cambaz, Erkan Çav, Yaşar
Şadoğlu, Mehmet Kâmil Berse, İsmail Yılmaz

Tashih: Hüseyin Movit. Grafik
Tasarım: grafilgug@gmail.com / Martı Ajans Ltd.Şti.

Teknoloji: A. Kemal Dinç. Yayın
Kurulu: Prof. Dr. Hüsrev Subaşı, Prof. Dr. E. Nazif Gürdoğan

, Prof. Dr. Ali Rıza Abay, Prof.
Dr. Ahmet Turan Arslan, Prof. Dr. Ali Arslan, Prof. Dr. Muhammet

Nur Doğan, Prof. Dr. Arzu
Tozduman Terzi,  Prof. Dr. Celal Erbay,
Prof. Dr. Nurullah Genç

 
Prof. Dr. Recep Toparlı, Prof. Dr. Hâmit Er, Prof. Dr. Hüseyin Yıldırım,
Prof. Dr. M. Sıtkı Bilgin, Prof. Dr. Hamza Ateş, Doç. Dr. Muharrem Es. Doç. Dr.
İbrahim Maraş, Doç. Dr. Önder Bayır, Yard. Doç. Dr. A. Hikmet Atan, Yard. Doç.
Dr. Erkan Çav, Recep Garip, Yunus Emre Altuntaş, Şener Mete, Ekrem Kaftan,
Muzaffer Doğan, Şâkir Kurtulmuş, Nurettin Durman, Yaşar Dinçkal. Fiatı: 10 TL.
KKTC Fiatı : 13 TL. Abone Yıllık: 120 TL

Banka Hesap Nu: Akbank Atikali
Şubesi IBAN: TR3100 0460 0028 8880 0005 6479

Adres: İskenderpaşa Mahallesi
Yeşiltekke Kuyulu Sokak 6/1A Fâtih-İstanbul.

Telefon: 0.212-534 15 11
Belgegeçer: 0.212-534 13 27 / e-posta: info@sehirvekultur.com
www.sehirvekultur.com / www.dersaadethaber.com 

 
Baskı: Matsis Matbaacılık Hizmetleri Ltd. Şti.

Tevfik Bey Mahallesi Dr. Ali
Demir Caddesi Nu: 51 Sefaköy – Küçükçekmece / İstanbul.

 
Telefon: 0.212-624 21 11

25. SAYI İÇİNDEKİLER:

Tekerrür Eden Târih / İkinci
Abdülhâmid’i Tahttan Kim İndirdi? Prof. Dr. Zekeriya Kurşun.

 
Kalkışmalar, Darbeler, Hâinler ve Şehitler: Mehmet Kâmil Berse.

Yaz; Ümit ve Acı Mevsimine
Dönüştü: Dr. Süleyman Gürbüz.

Başkomutan’ın Emri ile Sokağa
Çıkıyoruz: Mustafa Cambaz.

Abdülhâmid, Özal, Erdoğan / Bir
Sultan, İki Cumhurbaşkanı: Prof. Dr. Ersin Nazif Gördoğan.

Üç Defa Vurulan Şehir: Muhsin
İlyas Subaşı

Devlet Kültürü Yahut Kültürlü
Devlet: Ekrem Kaftan  

15 Temmuz Gecesinde, Gazi
TBMM’nin Güncesi: Yaşar Dinçkal.

15 Temmuz 2016 / Karanlık
Geceden, Aydınlık Sabaha Yolculuk: Yrd. Doç. Dr. Erkan Çav.

 
İstanbul’daki Kalabalıklar Durun!: H.Yıldırım Ağanoğlu

 
Harem Ağalarının Haremeyn Hizmetleri: Nermin Taylan

İlme Açılan Kapılar: Karatay ve
İnce Mînâreli Medreselerin Kapıları: Dr. Mimar Kâmil Uğurlu.

Şehirdeki Sır: Recep Garip

Gana’nın Öğrettikleri: Prof. Dr.
Enbiya Yıldırım.

Afrika’nın Yeni Çiçeği Addis
Ababa: Sâlih Doğan.

Bir Zamanlar Köyümüz Vardı:
Mehmet Baş.

ABD’de Asırlık Türk Mezarı: Doç. Dr.
Süleyman Doğan.

Küfür Fedâisi (Kitap Tanıtımı):
Fâtih Çıtlak

Ne Kaldı Şehrinizden Geriye:
İsmail Bingöl

Üsküp; ‘Sen Bizdesin Gene’: Fahri Tuna

Dâr’ı Dünyâ Söylentileri
(Dördüncü Mektup / Şiir): Kâmil Uğurlu.

Biga Yarımadası’nda Gizemli
Yolculuk: Sabri Gültekin.

‘Vedâ’ (Sergi): Elif Aydoğdu
Ağatekin.

Erzurum’un Seyir Kültürü: Prof.
Dr. Ömer Özden.

Eyüp’te İki Şah Sultan ve
Külliyeleri Tekerrür: Nidâi Sevim.

İl Gibi İlçemiz Şebinkarahisar:
Münir Balıca

Bir Devrin Öğreteni: Tayyip Okiç:
Davut Nuriler.

Ayn-i Ali: Düş Gemilerimizin
Sığınağı: İmdat Akkoyun.

Saraybosna, Hacı Sinân Tekkesi
(Saraybosna’da Yaşayan Bir Tekke): Mikail Türker Bal.

Câvit Ersen, Yeniden Yayınlanan
İki Eseri: Osman Gazi / Orhan Gazi / Mehmet Nuri Yardım.

Bu Sayının Bercestesi:

                                                              DUÂ



Biz, kısık sesleriz… minâreleri, 

 Sen,
ezansız bırakma Allah’ım! 

Ya
çağır surda bal yapanlarını,

Ya kovansız
bırakma Allah’ım! 

Mahyasızdır minareler… göğü de

Kehkeşansız
bırakma Allah’ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu

Müslümansız
bırakma Allah’ım!

Bize güç ver… cihad meydanını,

Pehlivansız bırakma Allah’ım!

Kahraman
bekleyen yığınlarını,

Kahramansız bırakma Allah’ım!

Bilelim
hasma karşı koymasını

Bizi cansız bırakma Allah’ım!

Yarının
yollarında yılları da,

Ramazansız
bırakma Allah’ım! 

Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,

Ya
çobansız bırakma Allah’ım!

Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız;

Ve vatansız bırakma Allah’ım!

Müslümanlıkla
yoğrulan yurdu,

Müslümansız bırakma Allah’ım



                                                  
ÂRİF NİHAT ASYA

 

25. sayıdan bir makale:

ABD’DE ASIRLIK TÜRK MEZARI

Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN

Türkiye’nin çeşitli
üniversitelerinden on civarında akademisyenle birlikte Amerika Harvard
Üniversitesi’nde ilmî tebliğ sunmak için gittik. 2016 yılında, ‘Türkiye’de Azınlık ve Devlet Liselerinde Çok
kültürlü Eğitimin İncelenmesi: Çoklu Örnek Olay
’ başlıklı doktora tezinden
iki bildiri sunduk. Konferansta farklı kültürlerden insanlarla tanışmak,
eğitimde farklılık, eşitlik ve çoğulculuk gibi konuları ele almak bakımından
son derece faydalı oldu. Konferansa, Sosyal Bilimler, İnsan ve Toplum
Bilimleri, İktisat ve İşletme, Eğitim ve Öğretim, Bilim ve Teknoloji alanları
başta olmak üzere, farklı disiplinden dünyânın çeşitli yerlerinden gelen
500’den fazla akademisyenin katılımıyla gerçekleştirildi. Bildiriler dışında,
poster sunumları ve çalışma atölyeleri de düzenlendi.

Amerika kıtası için
söylenen, 500 bin civarında vatandaşımızın yaşadığıdır. Yabancı bir ülkede
yaşamanın birçok zorlukları bulunmaktadır. Başta çocukların kültürle alâkalı
yozlaşmaya uğramasıdır. Özellikle Türk vatandaşları, kültür yozlaşmasından
korumak için son yıllarda ticârî faaliyetleri yanında kültür faaliyetlerine de
önem vermektedirler.

Açılan câmiler yanına
mutlaka tesis edilen Kültür Evleri Türklerin buradaki en büyük sığınağı
olmaktadır. Artık vatandaşlarımızı Amerika’da işveren olarak görmek de bizler
için gurur vericidir. Her sektörden insan iki ülke ticâreti arasında aracı
olarak iş hayatında yer almaktadır. Yazılım sektöründen canlı hayvan
ticâretine, eğitim sektörüne kadar vatandaşlarımız ön planda yer almaktadır.
İlim adamlarımız artık Amerikan Üniversitelerinde isimlerinden
bahsettirmektedir.

Anadolu
Esintisi

1992’den beri New
York’ta bulunan Çetin Güzel dostumuz, kendine Anadolu esintilerinden güzel bir dünyâ
kurmuş. Şark odası şeklinde düzenlediği misafirhanesinde, hem dostlarını
ağırlıyor hem de zaman zaman dostlarıyla sazlı sözlü Anadolu geceleri
düzenliyor. Doç. Dr. Süleyman Berk dostumuzla böyle bir geceye katıldık.
Gerçekten Anadolu türkülerinin tadı gurbette bir başka oluyor! Yine Çetin Güzel
bey ile Amerika’da yaşayan Türkler üzerine çalışmaların yapılması için Türkiye
ve Amerika’da konuyla ilgili çalışacak akademisyen çalışma grubu oluşturulması
konusunda görüş birliğine varıldı.

Yine New York’ta
Cerrahi Tekkesi en işlek olan yerlerden biri… Her Cumartesi günü akşamı Tosun
Bayrak (Tosun Baba 91 yaşında) zikir yaptırıyor. Profesör Tosun Bey merhum
Muzaffer Ozak efendinin telkin ve tavsiyesiyle elli yıl önce ABD’ye gelmiş.
Güzel bir faaliyet içinde… Müritlerinin çoğu sonradan Müslüman olmuş
Amerikalılardan oluşuyor.

Vatandaşlarımız,
devletimizin de desteğiyle artık yurt dışında daha faal bir haldeler.

Câmiler, kültür
merkezleri, işyerleri ve evlerde artık vatandaşlarımız başları daha bir dik
olarak kültürlerini yaşaya ve yaşatmaya çalışmaktadırlar. Görüştüğümüz
vatandaşlarımız özellikle devletten ve diyânetten ölenlere sâhip çıkmasını ve
cenâze işleriyle ilgilenmelerini istiyorlar.

Türk mezarları
Ermenilerle birlikte Boston şehri yakınlarındaki Worcester’da bulunan Hope
Cemetery mezarlığında 200 civarında Müslüman kabri bulunuyor.

Kabristanlık çok geniş
bir alanda kurulmuş. Bizdeki Ankara’da ilk kurulan Cebeci Asrî mezarlığı
düşüncesiyle kurulmuş. 1836 yılında kurulduğu belirtilen mezarlıkta Katolik,
Protestan, Yahudi, Ermeni mezarları var. Ermeni mezarlarının bulundu yerde
Osmanlı dönemine ait Osmanlı tebasından gayri Müslim Araplar olduğu gibi
Türkiye’den gitmiş Ermeniler ve Müslüman Türklerin de mezarları var.

Mezarlığı ziyâret edip
Fâtihalar okuduk. Çok geniş bir alana kurulan mezarlıkta Hıristiyan ve Yahudi
Mezarlığı içinde Müslümanlar çok garip kalmışlar. Bize âdeta gitmeyin bize daha
fazla okuyun diye fısıldadıklarını işitir gibi oldum.

Çoğunlukla Ermenilerin
olduğu bölüme gömülen Müslümanlar ait 1800’lü yıllara ait mezarlar bulunmakla
beraber 1918 yılından sonrasına kayıtlanmış mezarlar dikkat çekiyor.

Mezarların tasnifi
için ciddi bir araştırma ve inceleme yapılması kaçınılmaz görünüyor. Çünkü
hepsi birbirine karışmış.

Yüz Yıllık
Mezar Taşları

Boston Ermeni
toplumuna ait mezarlığın bir köşesinde yer alan Müslüman mezarlığındaki
Osmanlıca kitâbede, Lâtin harfleriyle, mezarlığın parselinin Muslim Brotherhood
Association’a (Müslüman Kardeşlik Derneği)’ne ait olduğu belirtiliyor. Devamı
Osmanlıca olan yazıda, kitabenin dikiliş târihinin 1918 olduğu ifade ediliyor.
Müslüman mezarlığının 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Osmanlı Devleti
topraklarından göç eden Suriyeli, Lübnanlı, Filistinli, Türk, Boşnak diğer bazı
Balkan kökenli Müslümanlara ait olduğu tahmin ediliyor. Bu arada Müslüman
mezarlarının bulunduğu bölümde, mezar taşlarından bazılarında Osmanlıca
bazılarında İngilizce yazılar bulunduğu görülüyor. Mezar taşları, göçmenlerin
kültürel geçiş sürecine işâret eden örnekler de görülüyor. Meselâ Latin
harfleri ile ‘Charles K. Abraham
olarak yazılmış bir ismin baş tarafında Arapça harflerle ‘Halil Ebu Asli oğlu’ ibâresi yer alıyor.

Üzerindeki ay yıldız
işaretinden Müslüman olduğu anlaşılan Mahmud Mahmud isimli şahsın mezar taşının
yanı başında dikili olan ABD bayraklı Amerikan Alayı arması, burada yatan
kişinin bir gazi olduğunu gösteriyor. Bu arada Kaletski ve Alexandrovich gibi
soyadlar taşıyan mezar taşlarında da ay yıldız işâretleri görmek mümkün.

ABD’de
Türk İzleri!

ABD’de bugün 500 bine
yakın Türk kökenli vatandaşın yaşadığı tahmin ediliyor. Osmanlı’dan Amerika’ya
ilk yola çıkanlar Rumlardı. Araştırmacı ve târihçi Rıfat Bali’nin çalışmalarına
göre 1821-1945 yılları arasında Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarından 156.000,
Anadolu’dan ise 205.000 kişi Amerika’ya göç etmişti. ‘Neden Geldim İstanbul’a’ isimli şarkının orijinali olan ‘Neden Geldim Amerika’ya’ 1920’li
yıllarda Ahilleas Pulos isimli bir Rum tarafından New York’taki bir Osmanlı
kahvehanesinde kaydedilmişti.

……………

ABD’de her yıl 15.000
kadar Türk doktora yapıyor. Türkiye’den gelen Ermeniler ve Rumlar Türkiye’den
getirdikleri paraları gayrimenkule yatırmışlar. O günün şartlarında New
Jersey’de deniz kenarında arsa almışlar. Arsalar kıymetlenince de çok zengin
olmuşlar. Türkiye’den giden Rum ve Ermenilerin maddî bakından durumlarının çok
iyi olduğu söyleniyor. Okullar ve kiliseler açmışlar. Ancak Türkçeyi de
unutmamışlar. Hâlâ Türkçe şarkı ve türkü söylediklerini görüştüğümüz Türk
arkadaşlar da teyit ettiler.

Amerikan üniversitelerinde
Türkiye doğumlu 750 akademisyen görev yapıyor. Bunların çoğu mühendislik ve
işletme alanlarını tercih etmiş. Bugün ‘ABD
en az teşkilâtı bulunan toplum Türklerdir
’ denilebilir. Bürokraside ve
devletin diğer kurumlarında çalışan Türkler çok azdır. Türklerin çalışma
yerleri umûmiyetle ticâret alanları. New York’un en işlek ve en pahalı bölgesi
olan 5. cadde üzerindeki Simit Sarayı’nı görünce çok sevindim. Simit Sarayı’nın
iyi iş yaptığını söylediler. Simidin tanesi bir buçuk dolar yani dört buçuk
lira. Aylık dükkânın kirası ise 80.000 dolar.

Türkler daha fazla
organize olmalı ve nesillerin muhafazası için Türkiye Cumhuriyeti Devleti okul
açmalıdır. Amerika’dan bulunan Türklerin en büyük şikâyeti cenâzeleri
olduğunda, dinî işlemler için Diyânetin yeterli ölçüde hizmet verememesidir.
Cenâze işleri ABD’de çok pahalı. 30.000 dolara varan masrafla karşılaşılıyor.

İkinci büyük problem
okul ve öğretim-eğitimdir. Çünkü kültür ve medeniyetin taşıyıcısı dildir. Dilin
öğrenilmesi ve geliştirilmesi için en mükemmel ortak okuldur. Elçilikler ve
konsolosluklar, Türk vatandaşlarıyla daha yakından ilgilenmelidir.

 

İKİNCİ ABDÜLHAMİD’İ TAHTTAN KİMLER İNDİRDİ?

                                                                       Prof.
Dr. ZEKERİYA KURŞUN

Binlerce defa sorulup
bir o kadar da cevaplanmış olan başlıktaki sorunun bir kere daha sorulması
abesle iştigaldir belki. Zira buna peşin bir cevabımız vardır: İkinci
Abdülhamid’i özene bezene açtığı modern eğitim kurumlarından mezun ederek yine
gözü gibi sakındığı 3. orduya mensup İttihatçı subaylar tahttan indirmiştir.
Hem zaten Abdülaziz’i de onların hayranı oldukları, Yeni Osmanlılar tahttan
indirmemişler miydi? Zâten fiili durum da bunu açıkça göstermiyor muydu? Ünlü
İttihatçı Mahmut Şevket Paşa kumandasındaki ‘Hareket Ordusu’ Selânik’ten
İstanbul’a gelerek duruma ‘va’z-i yed’ edip Ayasofya civarında İkinci
Abdülhamid’in yıllarca sadrazamlığını yapmış olan Said Paşa başkanlığında
toplatılan Meclis-i Millî’de, Şeyhülİslâm ikna edilemeyince, fetvâ emininden
alınan fetvâ ile koca Sultan ‘hal’ edilmemiş miydi?

Modernist, reformcu;
sosyal politikalara önem veren, hatta ikiz-üçüz doğuranların bile hatırını
yoklayan, Osmanlı coğrafyasını sıkı sıkı kontrol eden, İslâm Birliği siyâseti
ile bütün dünya Müslümanlarının nezdine Halife olan İkinci Abdülhamid’in tahtı
birden nasıl sarsıldı? İşte burası târih kitaplarında hâlâ meçhul gibi duruyor.
Gerçi emâreler, işâretler ve sonuçlar bir yerleri gösteriyor ama
alışkanlıklarımız doğruyu görmemize engel oluyor. Ben biri popüler bir dil,
ikisi de akademik üslup ile üç kere; başkaları da kim bilir kaç kere yazdı ama
nâfile. Aradan geçen 100 küsur yıl sonra bugün yaşadıklarımız bunun bir kere
daha yazılmasında fayda olduğunu söylüyor. Sabrınız varsa buyurun okumaya.
(Devamı: Şehir ve Kültür Dergisi. S: 24, s: 5’te)

 

 

BİR ZAMANLAR KÖYÜMÜZ VARDI

MEHMET BAŞ

 

Refik Başaran’ın
derlediği bir Ürgüp türküsü vardır: ‘Dam
başında sarıçiçek, burdan gidek Ürgüp’e göçek
’ diye başlayan bu türküyü
dinleyen yeni nesillerin çoğu toprak damlı evlerin damında yetişen sarıpapatyaları
bilmez. Toprak damlı evlerde yaşamanın kendine göre sorumlulukları olduğunu
yağmur yağdığında yuvaklarla yuğulduğunu kar yağdığında küründüğünü belki de
çoğu kişi unutmuştur.

Bizim Çamardı
tarafında evin damına genellikle kaş derler. ‘Kaşı yoğdun mu? Kaşı kürüdün mü?’ Diye sorulur. Nasıl ki sırta
Niğde’nin genelinde ‘dal’ deniliyorsa Çamardı yöresinde de toprak damlara ‘kaş’
denilir. Yâni bizim memlekette evlerin bir bölümünü insanlara, insanları
ağaçlara benzeten isimler verilmesi tabiatla ne kadar uyumlu bir lisanımızın
olduğuna işâret eder.

Bir de bu evlerin
içinin sıvanması vardı ki… O toprak kokusu en güzel parfümden daha güzel
kokardı. Köyün topraklık denilen yerinden getirilen ak toprak evlerin
sıvanmasında kullanılırdı. Hattâ bu toprağa müptelâ olup yiyenleri bile
görmüştüm.

O günlerde bir de
Elmalı ve Lavsan tarafındaki taş ocaklarından taş getirilip ustalar tarafından
yontulur kerpiç ve yığma taş evlerin daha moderni olan evler yapılırdı. Bir de
kerpiç dökenler vardı. Çamur samanla iyicene karıştırılıp kıvama geldikten
sonra tahtadan kalıplara dökülür daha sonra kalıp çıkartılarak kurumaya
bırakılırdı. Bence kerpiç tuğlalarıyla yapılan mekânlar insanla aynı
hammaddeden olduğu için insan ruhunu sıkmayan mekânlar olmuştur. Şimdi evler
son moda fakat insanlardaki psikolojik rahatsızlıklar on kat artmış durumda. Bu
durumun en büyük fâili ruhsuz beton kütleleridir desek yeridir.

Hayatımızdan çekilen
birçok şey gibi, betondan yapılan damlarla ve çatılı evlerle artık toprak damlı
evler birer nostalji oldu.

At ve eşeklerin
nallanması apayrı bir seyirlik malzemeydi. Atın ayağını kaldırıp önce eski nalı
söken nalbant tırnağın o kısmını sıyırdıktan sonra yeni nalı seri bir şekilde
çakardı. Artık hayvan yeni ayakkabılarına kavuşmanın sevinci içinde mutluluktan
yerdeki eşek tezeklerini iyice koklayıp dişlerini havaya kaldırdıktan sonra
güçlü bir şekilde kişnerdi.
(Devamı: S: 25, s: 57’de)

Kâinat, İnsan ve Allah

     Kâinat / Evren /
Var Olan Her Şey insan için yaratılmıştır. Kâinata mânâ-yı ismiyle yani kâinat
adına bakmamalıdır. Kâinata ve insana, herşeyi ile Allah’ı hatıra getirmesi
için yaratıldığı noktasından, yani mânâ-yı harfiyle bakmak asıldır. Çünkü
“Gösterilen, görecek olanın görmesi içindir.” (M. Asıf Işık) Zira kâinat insanı
gösteriyor. İnsana hizmet ettiğini sergiliyor. İnsan da, her yönüyle Allah’ı
gösteriyor, O’na işaret ediyor.

     Evet, kâinat ve
insan Allah’ı göstermek, yüzleri O’na çevirmek için var edildiğini, lisân-ı hâl
/ hâl dili ile söylüyor. İşte bu bakış, mânâ-yı harfî ile bakıştır. Yani
görülene, gösterdiğine göre bakıştır. Ki, makbul olan asıl bakış, asıl görüş ve
ilmî / bilimsel seziş ve yöneliş böyle olmalı.

     Keza insan da,
kendisi için değil, Allah’ı göstermesi maksadıyla yaratılmıştır. Nitekim, bu
sebebten ötürü olsa gerek mealen: “Ancak nefsini / kendini tanıyan  ve bilen Rabbini bilir ve anlar.”
denilmiştir. Çünkü insan, her hâliyle O’nun isim ve sıfatlarına mazhar olması,
Allah’ın isim ve sıfatlarını göstermesi, onlara ayna olması için yaratılmıştır.

     Nitekim,
gözlerimiz O’nun “Basîr” olduğunu, kulaklarımız “Semî” olduğunu, konuşmamız
“Mütekellim” olduğunu haber veriyor. Çünkü görmeyen gören gözü, işitmeyen
işiten kulağı ve konuşmayan; insana konuşma vasfını veremez.
     Fakat hemen hatırlanmalı ki, insanın
mazhar olduğu / kendisinde zuhur eden hususların, kendisinde görülen İlahî isim
ve sıfatların menbaı / kaynağı; insanın bizzat kendisi değildir. İnsan, sadece
mazhardır. Tabiri caiz ise bir ekrandır. Ekranda görülenler, ekrandan değil,
sadece ekrandan görülenlerdir. Yani ekran menba’ değil mazhardır. Perde gibi
aksettirici ve yansıtıcıdır.

     Evet, insan İlahî
isim ve sıfatlara âyînelik / aynalık yapıyor. Unutmayalım ki, aynada görülen
aynadan kaynaklanmıyor. Ayna; aslın gerçek ve hakikatini, sadece kendisinden
aksettirmiş, yansıtmış ve kendisinde tecelli ettirmiş oluyor.

     “ (Çünkü) Mânâ-yı
Harfî…mânâyı / hakikati okuma yöntemi; gözü, kulağı, aklı, kalbi, ince algı
ve sâir insanî lâtifeleri terbiye metodudur. Ki, bu usûl ile terbiye edilen
insan; bakıp şahit olduğu her şeyde, asıl gösterilmek istenen saklı / örtülü
hakikati insiyaki olarak (İlahî bir sevk ve hisle) algılayıp
anlayabilsin…mânâ-yı harfî okumalarıyla iknâ, ıslah ve tedavi olabilsin…

     “ ‘Gaybın
perdeleri açılsa yakînim / imanım ziyadeleşmeyecek.’ diyen, okuyup yazmayı bilen,
Peygamber Efendimiz’in ‘İlim şehrinin kapısı.’ diye tarif ve taltif ettiği Hz.
Ali’nin: ‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.’ sözüyle kastettiği,
uğruna köle olunacak ‘harfi öğrenme’; mânâ-yı harfî nazarıyla görülebilecek
olan mânâ, hikmet ve hakikat mıydı acaba?

     “(Büyük bir
âlimin) ‘40 yıllık tahsil hayatımda öğrendim.’ dediği ‘Mânâ-yı Harfi’ kavramı,
belki de Hz. Ali’nin uğruna ‘40 yıllık köleliğe’ râzı olacağı ‘HARFÎ NAZAR’dır.

     “ (Öyleyse)
yaratılmış Kur’an olan kâinatın üzerindeki oluş ve işleyişlerle her an
gösterilen âyetler ve mânâlar bir kitap gibi okunmalı.

     “Yazılmış /
indirilmiş kitap (Mushaf) olan Kur’an-ı Hakîm’in izah ve beyanlarıyla talim ve
tefekkür edilmeli.

     “ ‘Yaşayan Kur’an’
veya saadetli hayatıyla ‘Kur’an’ı yaşamış’ olan Hz. Peygamber’in (sünnetinin /
yolunun) mânevî rehberliğinde, öğretip gösterdiği ve yaşadığı gibi,
anlaşılmalıdır.” (M.Asıf Işık)

           (Çünkü:)
“Âyîne (ayna)dır bu âlem, herşey Hak ile kaim (var ve ayakta).

            Mir’at-ı
Muhammed (Muhammed aynasın)danAllah görünür daim.”

                                              
x

           “Ey kendini
insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa,

             Hayvan ve
câmid (cansız) hükmünde insan olmak ihtimali var.”

                                              
x

             
Zaten:“İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.

              Sen
kendini bilmezsin, bu nice okumaktır?”

(Yunus Emre)

Oyları Vereni de Sayanı da İhmal Etmiyorlar

İktidar kanadı için “seçimin bir ölüm kalım mücadelesi olduğu”
anlaşılıyor. Çünkü halen çok şükür ki -adil ve eşit şartlarda olmasa bile- henüz
seçimlerin yapılabildiği, kısmen demokratik bir ülkeyiz.
Yüzde 90’ların
üzerinde oylarla seçilen diktatörlerin olduğu ülkelerden değiliz.

“İktidarın ne olursa olsun kazanacağı, kaybetse bile asla meşru
yoldan gitmeyeceğine”
inananlarımız var. Ama benim gibi aksi görüşte olan iyimserlerin
oranı daha yüksek.

Karamsar olanların tezi doğru olsaydı İstanbul
Büyükşehir Belediyesi ve diğer birçok büyükşehir belediyelerini kaybeden AKP bu
belediyeleri CHP’den seçilen başkanlara devretmezdi.

Gerçi “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” inancında
olan Reis ve ekibi kaybettikleri İstanbul’u kolay teslim etmedi.

“Bir şey olmadıysa bile mutlaka bir şey olmuştur” gibi “veciz”
gerekçelerle seçim iptal ettirildi. Yerine yapılan ikinci seçimde yedikleri
fark acayip büyüyünce çekildiler.

Ama bu çekilme “muharebeyi kaybettik ama savaşı değil”
tesellisinin ürünüydü. “Belediye Meclisinde çoğunluk bizde, iktidar bizde,
çalışma fırsatı vermeyiz, başarısız olurlar” düşüncesi gerçekleşmedi.

Şimdi yargı marifetiyle “İstanbul kalesini” ele geçirme
sevdası
karamsarların görüşüne haklılık kazandırıyor.

Ben yine de -bu seçimde- “kanlı mı kansız mı?” tartışması
olmayacağından eminim. Cumhur İttifakı yenildiğinde iktidarı herhangi bir
şiddet olayı olmadan teslim edecektir. En azından temennim böyle.

***********************

Ulufe Ve İhsan

Stalin’in “Seçimde kimlerin oy kullandığı değil, oyları
kimlerin saydığı önemlidir
!” diye meşhur bir sözü vardır.

Bu sözün ne kadar önemli olduğunu, 1946 seçimlerinde uygulanan
“açık oy gizli tasnif” tecrübesini yazan kitaplardan öğrenmiştik.

Ama -bu derecede olmasa da- oyları sayanın önemini bizler de
yaşayarak öğrendik. Mesela sandıkların kapanmasına bir saat kala mühürsüz
oyları geçerli kılan YSK kararı
ile.

Mesela İBB seçiminde aynı sandığa atılan 3 oydan 2’sini geçerli,
birini
(sadece Büyükşehir Belediye Başkanlığı için atılanı) geçersiz
sayan YSK kararı
ile.

İBB seçimlerinde sandıklara sahip çıkılmasa ve dik durulmasa, bugün
dahi, oy sayım sonuçları açıklanmadan İstanbul’un her yerindeki billboardlarda
resimlerini gördüğümüz AKP adayı İstanbul’u yönetiyor olacaktı.

Bu bakımdan Partili Cumhurbaşkanı ve AKP işi sıkı tutuyor. Bir
yandan kendisine oy getirebileceğini düşündüğü her konuda (gelecekte ülkeyi
batırır dedikleri de dahil) her türlü adımı atıyor. Kısa vadede seçmenlere
şirin gözükecek, seçimi kazandırsa bile yarınları kaybettirecek şeyleri
yapmaktan çekinmiyor.

Ekonomide hesap kitap dönemi yerine “ulufe dağıtma”, devlet
kesesinden “ihsanda bulunma” ve karşılığında sadakat beklentisi geldi.
Bir gün önce Memur ve Emeklilere müjde olarak verilen yüzde 25 zam büyük
bir telaşla ertesi gün yüzde 30 olarak değiştirilebildi.

Ama bunların yetmeyeceğini gördükleri için “oy verenler”
yanında “oy sayanlar” konusunda da çalışmalar yaptılar, yapmaya devam
ediyorlar.

***********************

Seçim Kanunu Niye Değişti?

Muhalefetin sandıklara sahip çıkma konusundaki kararlılığı ve
yaptığı çalışmalar, iktidarın sayım aşamasına çok güvenemeyeceğini
gösteriyor.

İktidar ortakları 6 Nisan 2022’de “Milletvekili Seçimi Kanunu ile
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunu” çıkardılar. Zaten adaletsiz
olan seçim mevzuatını tamamen muhalefeti sıkboğaz edecek şekilde
değiştirdiler.

Altılı Masa içindeki küçük partilerin milletvekili çıkarmasının
önünü kesmek için ittifak uygulaması kaldırıldı. Artık bir siyasi
partinin milletvekili çıkarabilmesi için yüzde 7’lik ülke barajını aşması
gerekiyor. MHP’nin yüzde 10’luk ülke barajına takılma ihtimalini ortadan
kaldırmak için ülke genelinde uygulanan baraj düşürüldü.

Daha da vahim olarak, İl ve İlçe Seçim Kurullarının seçiminde
uzun yıllardır sorunsuz uygulanan usul değiştirildi.
Bu kurulların
tamamının “iktidara müzahir hakimlerden oluşturulacağı” gibi bir endişe
var.

Yapılan değişiklikler, Resmî Gazete’de yayınlanmalarının üzerinden
bir yıl geçmeden uygulanamıyor. Bu nedenle yeni düzenleme, 6 Nisan 2023’ten
itibaren uygulanabilecek.

İşte muhalefetin “erken seçim kararı alınacaksa 6 Nisan 2023
öncesine alınsın destekleyelim, yoksa seçim zamanında yani 18 Haziran’da
yapılsın”
demesi bu yüzden.

***********************

6 Nisan Neden Önemli?

Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan iki dönem bu makamda kaldı. Anayasaya
göre 3. Dönem aday olamıyor.
Ancak tek bir şartla, TBMM erken seçim
kararı alırsa
aday olabilir.

Cumhurbaşkanı kararıyla erken seçime gidilirse Erdoğan
yine aday olamaz.

Anayasaya göre Erdoğan’ın şaibesiz, tartışmasız aday olabilmesi
için muhalefetin teklifi bir fırsat. Ancak anladığımız kadarıyla AKP ve
MHP seçimin 6 Nisan öncesine alınmasına sıcak bakmıyor. Belki de seçim
mevzuatında yaptıkları değişiklik uygulanmadan kazanamayacaklarını hesaplıyor
olabilirler.

Ancak 6 Nisan’dan sonrası yapılacak bir erken seçim için TBMM
kararı çıkmaz.
Çünkü Cumhur İttifakının oyu yetersiz.  6 Nisan- 18 Haziran arasında yapılacak bir
seçimde ise, Anayasaya göre, Erdoğan aday olamaz.

O zaman iki ihtimal söz konusu: “Erdoğan kazanamayacağı bir seçime
girmez” diyenler haklı ise, anketlere göre kazanma ihtimali olmadığını
görecek olan
Erdoğan “YSK aday olmamı Anayasaya uygun bulmuyor” diyerek
aday olmaktan vaz geçer.

İkinci ve daha güçlü ihtimal ise YSK –Anayasanın emredici
hükmüne açıkça aykırı da olsa– “Erdoğan’ın 3. defa adaylığına engel yok”
kararı verir. Erdoğan’ın adaylığının meşruiyeti tartışılır ama O buna pek
aldırış etmez.

Çünkü Erdoğan’ın yaptıklarından anlıyoruz ki O toplumumuzu
şöyle tanıyor:

İnsanlarımız batılı halklar gibi değil. Hak, hukuk, adalet gibi
soyut kavramlar ve ahlak, liyakat, fazilet gibi değerler yerine karnını
doyurana sadakati
önceleyen, hafızası 2 aylık bir kitledir.

Ben bir vatandaş olarak, bizi böyle gören bir yönetim anlayışına
destek vermeyi kendi açımdan çok alçaltıcı bulurum.

Yeniden Yazılan Evrende Türk Dünyasını Öğrenmek

Kıymetli devlet ve millet adamı, Dr. Metin Eriş’in başkanı
olduğu Kültür Konseyi Derneği yayınladıkları kitaplar ve düzenlediği
sempozyumlardan başka 15 günde bir sohbet ve konferanslarıyla da bir akademi
rüzgârı estiriyor, çalışmaları yapıyor.

 

İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. İlyas Topsakal’ın
konuk olduğu Beşiktaş Barbaros Bulvarındaki lokalde Türk Dünyası hakkında
bilgilendirme ve değerlendirme dinledik. Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı
Kurucusu, başkanı, açtığı okullar, yurtlar ve öğrencilere verdiği burslarla
Türk Dünyasına çok sayıda hizmeti olan merhum Prof. Dr. Turan Yazgan’ın vakıf
müdürü ve en güvendiği asistanlarından biri olan Prof.Dr. İlyas Topsakal bu bir
buçuk saatlik konferans ve soru-cevap faslının ardından Almanya’ya uçacaktı.
Buna rağmen acele etmedi, sorulara varıncaya kadar cevap verdi, izleyenlerin
görüşlerini aldı.

 

Türk Kuşağını Yeniden Anlamlandırmak

 

Biliniyor ki günümüzde görevli üst bürokratlara ulaşmak
mümkün değil, hele size zaman ayırması da bir fevkalade ayrıcalık olur. Kültür
Konseyi’nde böyle bir güzellik yaşadık.

Prof. Dr. İlyas Topsakal’a göre; Türk Dünyası’nda bazı
problemler değişti, bazıları devam ediyor. Öyle batı ülkeleri gibi
yorumlayamayız; 70 yıl süren bir Sovyet rejiminin izlerini silmek pek kolay
değil. Zaman alacak. Türk-İslam Medeniyeti bölgede her şeye rağmen yeniden
anlamlandırılıyor. Buna Türk Kuşağı da diyebiliriz. Daha önce bir çift kutuplu
dünyada yaşadık. NATO ve Varşova Paktı’na üye ülkeler buna uyum sağlamaya
çalışıyorlardı. 1992’ye kadar SSCB insanları banka, üretmek, satmak, ithalat-ihracat
pek bilmiyorlardı. Herkes işini yapıyordu. Birdenbire Türk Dünyasının kapıları
açıldı. Türkiye rol üslendi, soydaş ülkelere yollarını ve kollarını uzattı,
İnsanları yetiştirdi. Batı pasif kaldı. Türk Dünyası’nda ve batıda 1991-2010
yılları arasında değişimler, dönüşümler yaşandı. Rusya siyaseten güçlendi.
Kırım’ı işgal ve ilhak etti (2014). Rusya batıda da Estonya gibi bazı Baltık
ülkeleri işgal etmek istiyordu. Yapamadı. Çünkü işgal için daha fazla güçlü
olması gerekiyordu. Bu arada Çin de büyüdü, güçlendi. Hindistan da öyle. Çin,
Afrika’yı harekete geçirdi. Kanada eski Kanada değildi artık. Görüldü ki son
200 yılda dünya tamamen değişti, değişiyor.

Yeni yeni şeyler ortaya çıkıyor veya artık düzensiz bir
dünya var. Her ülke kendine taze ve yeni bir fırsat yakaladı. Böyle bir zaman
diliminde herhangi bir savaş büyük tahribat yapar. Çünkü makinaların vicdanı
yok. Böylece yeni komşular ve yeni partnerler ortaya çıktı.

 

Milliyetçilik Yeniden Gündemde

 

Günümüzde de ABD dünyanın hâkimi görünüyor. Tramp, ABD bütçesinden
diğer ülkelere ayrılan paylara itiraz ederek, bu dilimin Amerikan halkına
harcanmasını savununca tartışma çıktı, oyun içinde oyunlar oynandı ve batıda
ciddi bir milliyetçilik akımı başladı. Tartışmalar büyüdü. İtalya’da ilk defa
milliyetçi bir hanım Giorgia Meloni başbakan oldu ve hükumeti kurdu Fransa
karıştı. Aşırı ırkçı ve yabancı düşmanı lider ve partiler yükselişini sürdürdü.
Milli devletler her zaman kendi içine kapanıyor. ABD, buna rağmen Çin’i
ablukaya almak istedi. Türkiye de yeni düzensiz bu dünyaya alışmalı. Rusya’da batı
ne kadar arzu etse de sistemden çıkarılamaz. Bir denge kurulması
gerekiyor.  Bunu için devletleri
yönetecek zeki, ferasetli, ufku olan politikacılara ihtiyaç var.

Türkiye için Balkanlar ve Kafkasya her zaman için önemlidir.
Aynı sosyal tabana sahibiz. Tabanlarımız uyumlu. Milletleşmedeki katmanlar için
bu önemli bir unsurdur. Araplarla değil. Ayrıca Araplar hala aşiret yöntemiyle
idare ediliyorlar. Coğrafya Araplaşmış. Türkiye kendi düzenini kurmalı. İşte bu
gelişmelerde sosyoloji daha da önem kazanıyor, öne çıkıyor.

Rusya Türkiye ile cedelleşmeyi göze alamaz. Çünkü hem kendi
içinde özerk, hem de bağımsız 5 Türk devleti var.

 

Devlette İrfan Ve Devamlılık Var

 

Türk Dünyasındaki birkaç kuşaktan bahsedecek olursak; burada
önemli bir nokta Kıpçak kuşağında kabile kavgası yapılabiliyor. Çünkü Sovyetler
Türk soydaşlar birleşmesin diye kemikleştirmiş bu kuşakları. Bunlar Arapça
biliyor (Özbekistan) ama kendi ata dilleri Çağatay Türkçesini bilmiyor.
Çağataycaya dönmeleri gerekiyor.

İkinci bir kuşak “Ben Kırgızım” diyor. Azerbaycan Türkleri
bunun dışında. Bölgede çok husus değişti, değişiyor. Zorla Hristiyanlaştırılmış
Türkler var ve vaftizlendiler. Bunlar 3. Kuşak. Böyle bir Türk Dünyası var. Dünya’dan
Türkiye Cumhuriyeti’ne böyle bir kapı açılıyor. Açılıyor ama Rusya, Çin ve
Hindistan “bölgeyi ben kontrol etmeliyim” diye ortaya çıkıyor sesli veya
sessiz. İşte bu denge çok önemli. Üstelik bu dengede batıyı da unutmamak,
hatırlamak, yerine oturtmak gerekiyor.

Türkiye bu resimde kendi stratejisini kendi kurar, etrafını
seçer, menfaatlerini korur.

Türkiye’nin sınırımızda ve Akdeniz’de gücü yeter. Ama İşgal
ve ilhak edilen Kırım’da olmaz, olamıyor. Balkanlar Türkiye’nin kalbi
mesabesindedir. Ortadoks Türklerle hatta Ermeni toplumla bir uyum olur ama
Katolikle kesinlikle olmaz, olmuyor.

İran’daki her gelişme Azerbaycan ve Kafkasya’yı yakından
ilgilendiriyor. Olumsuz her dönüşüm Türkiye’nin doğusunda sorun çıkarabilir.
İşte millet psikolojisi burada ortaya çıkıyor ve önem kazanıyor.

Yeniden yazılan bir dünyadayız.

Türkiye’de dolayısıyla fazla bir kırılma yok. Devlette irfan
var, devamlılık var.

 

Sivil Kuruluşlar da Devreye Girmeli

 

Prof. Dr. İlyas Topsakal notlarımda böyle diyor. Bu konuşma Kültür
Konseyi’nin yayınları arasında da neşredilecek ve Boğaziçi Sohbetleri serisinde
kitaplaşacak. Objektif bir sohbetti, ufuk ve düşünme için ayrıca fırsat da
verdi. Benim bir soruma ise şöyle cevap aldım Prof.Dr. Topsakal’dan “Evet,
otoriter yönetimler var Türk Dünyası’nda. Sovyet rejiminin etkilerini üç beş
senede silmek mümkün değildir. Belli bir süreci atlatmaları ve yaşamaları
gerekiyor. Batıdaki gibi olmuyor. Batılı anlamdaki Demokrasi konusunda biraz
sabır ve beklemek gerekecek.”

Maalesef Türkmenistan da kendisine göre “bağımsızlık”
politikasını sürdürmek için Türk Konseyi’ne girmedi. Ama yeri açık tutuluyor.
Bana göre de Türk Konseyi(Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği veya Türk
Devletler Teşkilatı) dünya ve bölge barışı için de önemli bir birliktelik.
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın üye, Macaristan,
Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gözlemci olarak katıldığı
teşkilat son birkaç yıldır önemli anlaşmalara, gelişmelere, gidip-gelmelere, işbirliklerine
imza atıyor. Son Taşkent ve Semerkant Toplantıları (2022) her bakımdan olumlu
olarak bölgeye ve topluma yansıdı.

Ayrıca hedef kitlesi Türk gençliği ve akademiler olan Mehmet
Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın Urgenç Üniversitesi’nde gerçekleştirdikleri
(06-13 Haziran 2022) “Özbekistan ve Türkiye Milli Şairleri Abdülhamit Süleyman
Çolpan ve Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Sempozyumu gibi Türk üniversiteleri
arasındaki işbirliklerini artırması, aydınların gidip gelmeleri, gençlerimizin
iki ülkedeki üniversiteleri tercih etmeleri, eğitim görmeleri, turizm
hareketlerinin artarak sürmesi Türk Dünyası için ciddi ve etkili programlardır.
Sivil toplum ve kuruluşlar yanında turizm sektörünün de enflasyon, pahalılık ve
işsizlikle savaşan Türk Dünyasına daha fazla tur programlaması ve fiyatları
makul düzeyde tutması Yarınki Türk Dünyası için olmazsa olmaz gelişmelerdir.

Şehir ve Kültür Dergisi’nin Birinci Sayısı Ve İkinci Sayısı

Birinci
Sayı İçndekiler:

*Medeniyetin Aynası Kutlu Şehirler: Ersin
Nazif Gürdoğan. *Bu Dünyâdan İstanbul Âşığı Bir Nusret Geçti: M. Semih İrteş.
*Yunus’u Şehirlerde Aramak: Mustafa Özçelik. *Milletlerarası Kazanlı Yenilikçi
Âlimler Sempozyumu: Timuçin Mercanoğlu. *Kültürümüzün İzinde Kazan: Mehmet
Kâmil Berse. *Ankara Çeşitlemeleri: Hüseyin Akın. *Harput Kaç Dağ Üstünde:
Metin Önal Mengüşoğlu. *El Medinetü’l Fâzıla: Muhsin İlyas Subaşı. *Anadolu’nun
Medinesi Urfa. *Bir Yazarın Beş Şehri: Rahşan Gürel. *Segâh Vakti: Kâmil
Uğurlu. *Mahallenin Adı: Köksal Alver. *Külliyeli Şehrin Ahîleri: Cihat Meriç.
*Hak Nâmına Can İçin Değil, Cânan İçin Yaşamak: Yunus Emre Altuntaş. *Matrakçı
Nasuh’un Görkemli Dünyâsı. *Turgut Cansever: Yavuz Gencer. *Sana Bir Türkü
Bırakıyorum: Mustafa Uçurum. *İç Odalar ve Bahçeler: Kalender Yıldız. *Nurullah
Genç: Mahmut Bıyıklı. *Edebiyatta İz Sürme: Recep Garip. *Teknolojinin Varlık
Sebebi: Atilla Mülâyim. *Târih Dokunulmak İster: Ercan Yılmaz. *İsmâil Bey
Gaspıralı: Samet Sururi. *Artık Farketmez: Nustafa Nejat Sefercioğlu.
*Şehirlerin Anası Mekke: Mustafa Oğuz. *İnsânat Bahçesi: Yusuf Özkan Özburun.
*Dersaadet’de Umut ve Heyecan Işıkları. Toplantı Notları.

Yıl: 1, Sayı: 1 Sunuş Yazısı:

 

Biz’den…

Her Sabah Tâze Bir Başlangıç…

 

Dost kapısın ister isen doğruluk

Dosta inayeti elden bırakma

Doğru olmıyanın sonu uğruluk

Olur ferâseti elden bırakma

Seyrânı

 

Güller nihâyet açtı kelime, kelime… Dal
topraktan çıkınca heyecana müjde idi. Umutlar, Karanlıklardan aydınlığa uzanan
el oldu. Doğunun ışığı,

Batıya uçan güvercindi.

 

Kök sağlam olunca; Dallar birbirine destek verdi, sardı kucakladı. Bilgi;
Paylaşmak içindi, kalem emre uydu yazdı. Hedef; Güzel olanı ortaya çıkarmak,
estetik duyarlılığı gözler önüne sermekti. Gaye; Kâinat’ın tek güzelinden sadır
özünde olan güzellikleri paylaşmaktı. Mârifet, muhabbet getirir el-hak
doğrudur. Hakîkatle güzellik terâzinin ölçüleri idi!

 

Sevgi harcıyla bilgi beceri düşünce ve akıl, medeniyeti oluştururdu,
şehirler bu medeniyet hâfızasının salt göstergeleriydi…

 

Şâkirdleri taş yonarlar, yonup üstâda
sunarlar, Çalabın ismin ararlar ol taşın her pâresinde.’
Bu sözü ârifler anlar, câhiller bilmeyip tanlar Hacı Bayram kendi banlar ol
şârın minâresinde
.’ Şehirleri kuran medeniyetler bizim
inancımızda bu duygularla kurulmuştu. Yunuslar, Mevlânâlar, Sinanlar, Nâbiler,
Itrîler ve Hacı Bayramlar bu aşkın merkezinde idiler. Aranan o idi ki Medeniyetin
merkezleri şehirlerden şehir kuran medeniyetlere bir sarmal içinde sevgiyi
yakalamaktı…

 

Sevgiyi, tutsak tutan düşüncelerden arındırıp,  özgürce ifâde edebilmekti düşümüz.

Düşünceyi, korkulardan kaçırıp açıkça söyleyebilmekti niyetimiz. Yaşamayı sevgisiyle, düşüncesi ile inancı ile ömrünce tadabilmekti ölçümüz. Sanatı estetik çerçevede, uyuyan bir kedi saflığında gösterebilmekti
fotoğrafımız.

Mîmârî göz hizâsında görünmeli idi
şehirlerde, Metalden ahşap’a taştan suya birlikteliği sâdeleştirmekti algımız.
Müzikte kopuzdan gitara, yürekler için hareket eden parmaklardan ruh
dinginliğine çâre içindi sesimiz. Dil’de yazının güzelliği, elin dili düşüncenin
zerâfeti olarak satırlara dökmekti cümlelerimiz. Resmi, Nasuh’tan gelen
minyatürlerden, Nusret’le çağıldayan eserlerden gözümüze serdedilen gösteriydi
renklerimiz. Aşk-ı umman bilen şâirlerden, hicranı muhabbeti vuslatı, ilmek
ilmek dokumaktı şiirimiz.

 

Dünyâ ömürleri altmış üç’lerde biten veya daha az, daha çok bu dünyâda
misâfir kaldıklarında aksiyonları irşadları elçilikleri ve fikirleri ile efendimiz,
büyüklerimiz, üstatlarımız, önderlerimiz, şâirlerimiz, yazarlarımız,
sanatkârlarımızdı yol göstericilerimiz.

 

Aziz ve mukaddes üç şey vardır, Din, dil ve ilim. Birlik ve berâberlik
içerisinde sâhip olmamız gereken hassasiyetlerimiz.

 

Doğruyu, yalnızca doğru hisleri, duyguları ve güzeli anlatmak için duru bir
akıl, estetik kaygı ile kâğıtlar kalemler mürekkepler klavyeler telefonlar
belgeçerler e-postalar fotoğraflar ile gülen yüzler ve heyecanlardı, kâğıttan ruh
kaleleri oldu dergimiz. Davâsı bir, hedefi bir, duyarlılığı bir olan tecrübeli
ekibimizle yılların birikimlerini bu sayfalarda paylaşacağız. Her kelimesini,
her fotoğrafını itina ile yerleştirdiğimiz, nur topu gibi bir Şehir, Kültür,
Edebiyat dergimiz doğdu. Her ay yeni bir heyecan ile üzerimizi düzeltip
saçımızı tarayarak sîzlerin karşınızda sizlerle beraber olacağız.

 

Hz. Mevlâra’nın deyişiyle , ‘Bizi
bilen bilir, Bilmeyen de kendi gibi bilir
…’ Hoş bulduk efendim… Hoşça
bakın zâtınıza

 

Mehmet Kâmil Berse

Genel Yayın Yönetmeni

 

YUNUS’U ŞEHİRLERDE ARAMAK

MUSTAFA ÖZÇELİK

 

     Çok yerde mezar/makam sâhibi olan
isimlerin başında Yunus Emre gelmektedir. Bunun sebeplerini biraz sonraya
bırakarak bu makamların nerede olduklarına bakalım önce. Konuyla ilgili
araştırma yapanlardan Mehmet Fuat Köprülü’ye göre bu sayı beş iken sonradan on
beşi geçtiği görülüyor. Köprülü; Eskişehir Sarıköy, Bursa, Manisa Kula Emre
köyü, Erzurum, İsparta Keçiborlu adlarını verirken bunlara sonradan Ordu Ünye,
Sivas, İzmir Tire gibi yerler eklenmiştir.

     Yunus Emre’yi sâhiplenen her yer, kendini
haklı çıkaracak bilgi ve belgelerle karşımıza çıkmaktadır. Bu belgelerin
hepsinde de adı ‘Yunus’ yahut ‘Emre’ olan birinden söz
edilmektedir. Yine her
b
ölgeye özgü Yunus’la ilgili gelenekler,
merâsimler mevcuttur. Y
ılın belli
bir gününde Yunus Emre haftaları, günleri, festivaller, şenlikler
yapılmaktadır. Bilgi şöleni gibi faaliyetler düzenlenmektedir. Dolayısıyla bir şâirimizin
de dediği gibi Yunus her yerdedir: ‘Ne Eskişehir’dir, ne Konya ne Bolu / Onun
vatanıdır tüm Anadolu / İşte ona sâhip hep sağı solu / Sâdece bir köyü, ili yok
onun’ (Halil Karabulut)

     Anadolu dışından bu listeye ekleyeceğimiz
yer ise Azerbaycan’ın ‘Gâh’ bölgesidir. Toprak üzerinde bir makamı olmasa bile
Yunus’un Balkan coğrafyasında Kırım bölgesinde kısacası Türkçe’nin
konuşulduğu/bilindiği her yerde gönüllerde makam kurduğunu biliyoruz. Bosna-
Hersek, Makedonya, Kosova, Kırım, Gagauzya bu tür yerlerdir. Dolayısıyla bu
yerler de Yunus’un coğrafyası içinde onun izinin aranacağı yerlerdir.

     Yunus’u nerde nasıl arayacağız?

     Bu
sorunun cevabını vermeden önce Nezihe Arazın Yunus
Emre’yi anlattığı ‘Dertli Dolap’ romanının son bölümünden söz edelim önce.
Yunus, yakınlarıyla helalleştikten sonra vefat eder. Aradan bir hayli zaman
geçer. Sekiz yolcu, karlı bir kış günüde bir hana sığınırlar. Bunların her biri
Anadolu’nun farklı bir yerindendir. Sohbet esnasında konu, konuyu açar. Derken
hancının şöyle dediği duyulur: ‘Hava izin
vereydi, sizinle Larende’ye (Karaman) iner, Yunus Emre’nin kutlu türbesini ziyâret
ederdik
.’

     Bu söz üzerine önce bir şaşkınlık yaşanır.
Sonra her biri yolcu ‘Yunus Emre’nin
kutlu türbesi mi? Onun türbesi benim köyümdedir
’ diyerek köylerinin adlarını
saymaya ve orada bulunan Yunus türbesini anlatmaya başlarlar. Birisi Sarıköy’de
olduğunu söyler. Diğeri Bursa der. Öteki Kula, bir diğeri Sandıklı derken tam
sekiz yerin hancınınkiyle birlikte dokuz yerin adı söylenir.

     Hattâ bu esnada gerekçelerini de
sıralamaktan geri kalmazlar. Sandıklılı olan ‘İşte şu gözlerimle Yunus Emre’nin Sandıklı’daki türbesini görmüştüm.
Ninem, bebekken elimden tutar götürür, ne hastalığım varsa ondan şifa diler,
toprağını yüzüme, gözüme sürerdi.’
Aksaraylı olan ‘Bilir misiniz, zaman
zaman Aksaray’daki Yunus türbesinde top sesleri duyulur. Gümbür gümbür. Biz
buna ‘Tunus’un bâtın topu’ deriz, ne zaman bu top sesi duyulsa memlekette
önemli şeyler olur
”. Keçiborlu’lu olan ‘Keçiborlu’nun
birkaç menzil öteden Yunus türbesinin gül kokulanın duyarsınız. Gelinler orada
baş bağlar, kızlar orada kısmet keser. Bizim bütün şenliğimiz, bütün hacetimiz
o kapıda görülür
.’ Sarıköy’lü olan ‘Dünya
bilir ki o, Sarıköylü çiftçi Yunus’tur o. Kendi dergâhının bahçesinde yatar.
Mezarın üzerinde bir çardak vardır. Üzerini yediveren gülleri sarmıştır. Derler
ki, o güller Emre dergâhından getirilmiş, kökünü Taptuk Sultanın kızı Gülmisal
Hanım’ın ürettiği güllermiş
.’ der. Diğerleri de benzer şeyler söylerler.
Yani her birinin Yunus’un kendi topraklarında olduğunu kanıtlayacak örnekleri
vardır.

 

 

 

İkinci sayıdaki yazılardan bâzılarının başlıkları:

*Darülfünun’un Kuruluşu: Prof.
Dr. Ali Arslan. *Dersaadet’in Şehirleri: Mehmet Kâmil Berse. *Fâtih Sultan
Mehmed’in Hocaları: Prof. Dr. Arzu Tozduman Terzi. *Sarıköylü Yunus Emre:
Mustafa Özçelik. *Kâzım Zâim’le Röportaj: Savaş Uğur. *Yedinci Güzel Adam Nazif
Gürdoğan: Recep Garip. *‘Hayatın Hâmi-î
Hakîkisi  Millettir, Ben Yalnız Onun
Tercümanıyım
’ Diyen İsmail Bey Gaspıralı’nın Torunu Gülnara Seitvanieva ile
Röportaj: Mustafa Mercanoğlu. Osmanlı Devleti Şehirlerinde Gayri Müslim Teb’a:
Dr. Önder Bayır. *Bir İstanbul Efendisi’nden Medeniyet Tasavvuruna Dâir
Sadettin Ökten’den Serzenişler / ‘Fincanımda
Kola Var
’: Yavuz Gencer. *Tanpınar’dan Calvino’ya şehri Okumak: Mehmet
Kurtoğlu. *Ankara’nın Özelleri ve Özel Hikâyeleri: Hüseyin Akın. *Mevlânâ’dan
Evliya Çelebi’ye Tokat Şehri: Mustafa Uçurum. *İstanbul’da Sinan’ın İzinde
Büyük Ustanın Üç Eserine Güzelleme: Muhsin İlyas Subaşı. *Yirminci Yüzyıldaki
Hattatların Pîri / Hattat Hâmid Aytaç: Doç. Dr. Mehmet Refii Kileci. ‘Üç Şehrim
Oldu, Bir de İstanbul: Mehtap Altan’ın Sâdık Yalsızuçanlarla Röportajı. *Şehre
Dibâçe: Yrd. Doç. Dr. Erhan Çav. 

 

İkinci sayıdaki makalelerden bölümler…

 

İSLÂM SANATI GÜZELE
ADANMIŞTIR

Prof. Dr. HAMİT ER

 

     İslâm dikkatleri tabii güzelliklere
çevirmekte ve insanları onlardan faydalanmaya çağırmaktadır. İslâm sanatı
tamamen güzele adamıştır. Her şeyde, varlığın her alanında güzeli arar. Çünkü
Müslüman’ın zihninde güzellik, doğruluk, faydalı olmak ve iyilik özdeştir.

     İslâm sanatı beşerin ruhundaki genişlik ve
mükemmellik gerçeği üzerine özel bir itina ile durur. İnsanın maddî yönünü
manevî yönden ayrı olarak ele alır. Üzülerek belirtmek gerekir ki, günümüzde
bazı Müslümanlar, İslâm kültürünü öğrenirken genellikle teoriye ağırlık
vermekte; duygu ve mânevî yönünün, kültür ve sanat tarafının öğretilmesine
gereken önemi vermemektedir. Bu sebeple İslâm’ın öğretilmesinde ve
öğrenilmesinde sanatın fonksiyonu takdir edilmemekte, dolayısıyla sanat
faaliyetleri, neredeyse boş ve lüzumsuz olarak değerlendirilmektedir.

     Allah’ın cemal sıfatının bir eseri olarak
var olan her türlü güzellik, sanatkârın faaliyeti sâyesinde dokunulabilir,
görülebilir ve duyulabilir hâle gelmektedir. İman sâhibi sanatkâr var olan her
şeyin Allah ile bağlantısı olduğuna inanır. Müslüman sanatkâr, sanatını icra
ederken ana kaynaklardan habersiz değildir. Yarattığını güzel yaratan;
Yaratanların en güzeli olan Allah, ‘Yakın
semayı yıldızlarla süsledik
’; ‘Câmiye
giderken güzel elbiselerinizi giyerek gidin
.’ Diyor ‘Allah güzeldir güzelliği sever.’ ‘Allah her şeye güzel muamele edilmesini emir buyurmuştur.’

     Nitekim İslâm sanatının ilkeleri ve
özellikle İslâm mîmârîsiyle İslâm şehirciliği, biri doğrudan diğeri de dolaylı
yoldan olmak üzere iki bakımdan vahiyle alâkalıdır. Kur’ân-ı Kerîm sanatın,
hiçbir kitapta bulunamayacak derecede üstün, eşsiz ve güzel yönlerini
belirtmektedir.

     Kur’ân’ın ibâdet esnasındaki okunuşu,
mûsikîyi, metninin yazılması ve muhafaza edilmesi, hüsnü hattı yâni güzel
yazıyı, tezhibi ve ciltçiliği geliştirdi, câmi mîmârîyi ve tezyini sanatları
oluşturdu.

     İslâm sanatının merkezi mimarlıktır. Çünkü
mimarlık fonksiyonel bir sanat olarak, sosyal hayatın merkezi olan iaşe ve
ibâdet yerlerini inşa etmekle yakından alakalıdır. Diğer bütün sanatlar ona
bağlıdır. Bütün İslâm mîmârîsinde ve özellikle 
câmide görülen süslemelerde, İslâm’ın başlangıç dönemlerini hatırlatan
bir çeşit sâdelikle, karışık ve zengin süsleme arasında dalgalanma vardır. Câmi
tipleri coğrafî ve beşerî çevreye göre değişir. Fakat hemen hemen ana unsurlar
bakımından İslâm’ın ilk döneminde yapılan Medine mescidini esas alır. İslâm
mîmârîsine özgü esas öğeler, geleneklere ve özellikle de kullanılan malzemeye
bağlı olarak geniş ölçüde değişmiştir. Aynca elemeği-göz nuru sanatlarının
bütün kolları, câmiye katkıda bulunur.

      İslâm sanatında mîmârîden sonra en mühim
yeri hat sanatı almaktadır. Bunun en büyük sebebi Kurân’ın devamlılığını ve
yayılmasını sağlamasından dolayıdır.

     Hat sanatında istikrar içinde değişme
anlayışı ön planda tutulmuştur. Bu sanatta dökülme, dağılma, kendi başına
buyruk olma hissini verecek hiçbir unsura yer verilmez. Orada bağımlılıkla
bağımsızlık arasındaki gerilim yok edilmiştir. Her harf hem müstakildir hem de
genel içerisinde birliğe ve bütünlüğe bağlıdır. Sanatkâr yazıda hem harfleri
hem de harfler arasındaki sonsuz birleşmeyi dengelemek ve gözetmek
durumundadır. Buradaki durum ve ahenk nasıl ise İslâm eğitim sistemindeki genel
prensiplerde aynıdır. Burada sanatkâr eserleriyle inananlar yönlendirmek,
eğitmek ve onlara bu surette katkıda bulunmaktır.

 

 

BOSNA’NIN MÜSLÜMANLAŞMASI VE AYVAZ DEDE ŞENLİKLERİ

  MUSTAFA ATALAR