16.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 264

Din Sosyolojisi Profesörü YÜMNİ SEZEN ile Deprem Ve Kader Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İlmî olarak depremi nasıl
tanımlayabiliriz?

Prof. Dr. Yümni
Sezen:
Herkes biliyor ki deprem bir tabiat olayıdır. Dünyânın dönüşü, güneşle
ilgili durum, gece-gündüz oluşu, yağmur yağışı gibi, bu cinsten olaylar
serisinden olan bir olaydır. Yer kabuğunun yerleşmesinin devam etmesi,
yerküresi içinde biriken enerjinin boşalması, fay hatlarının ve kırıklarının
hareketi, yer değiştirmesi ve benzeri tabiat olayları ile ilgili bir tabiat
olayı olan depremin ne ve nasıl olduğuna âit ayrıntılar, bilim adamlarını ve
uzmanları ilgilendirir.

Depremin ve diğerlerinin bir tabiat olayı olması, onların Allah’ın
yapmadığı anlamına gelmez. Bütün âlemleri O yaratmıştır, Mülk Sâhibi O’dur.
Tabiat kanunları dediklerimiz O’nun koyduğu kanunlardır, O’nun âdetidir. Var
olanın, görünen ve bilinenin ötesinde, işin bu bağlamına inanan inanır,
inanmayan inanmaz. Allah, inanmamızı istemiş, fakat zorlamamış, bizi hür ve
serbest bırakmıştır. Bu konu ayrı bir konudur. Depremle ilgili herkesin kabul
ettiği sonuç, onun vuku bulmasıdır. Depremler olmuştur, olmaktadır, olacaktır.
(Son kelime, tedbirli olmamız gerektiğini hatırlatmak içindir.)

Çetinoğlu: Normal, olağan bir tabiat olayı
olan depreme, diğer tabiat olaylarından ayırarak neden âfet diyoruz?

Prof. Sezen: İnsan ve diğer
canlılarla ilişkisi, bunların çevreleri, insanların eserleri zarar görebildiği
için ‘âfet’ diyoruz. Tıpkı yağmurun
fazla yağmasıyla sel oluşması, yangın (insan eliyle olan değil, şimşek sonucu
ormanda meydana gelen yangın) gibi deprem de bu alan içinde âfettir. İnsanla
ilişki alanı içinde, elimizde olan hususlar, öncesinde, oluş anında ve
sonrasında alabileceğimiz tedbirler vardır. Bütün tabiat olayları karşısında
durumumuz aynıdır. Isı ve ışık kaynağımız olan güneş karşısında korunmaksızın
7-8 saat kalırsak, hastalanıp öleceğimiz muhakkaktır. Halkımızın rahmet dediği
yağmur, fazla yağdığında, tedbir almazsak, zarar göreceğimiz kesindir. Oysa
tabiat ve oradaki olaylar, insanın faydalanmasına hazır haldedirler. Depremin
de nimetleri vardır. Sıcak sular ve kaplıcalar, verimli toprak üretimi gibi.

Çetinoğlu: Deprem kader midir?

Prof. Sezen: İşte şimdi, bizimle
ilgili olan-olmayan, elimizde olan-olmayan diye ayırdığımız iki alanın
algılanması, doğru veya yanlış anlaşılması mâcerasına girmiş oluyoruz. Önce
kader kelimesinin ne olduğuna bakmalıdır. Kader, sözlük anlamında, bir şeye
gücü yetmek, bir şeyi birşeyle kıyas etmek, miktarını beyan ve tâyin etmek,
miktar ve ölçü tâyin etmek, bir şeyi plânlamak, hazırlamak, hükmetmek
anlamlarına gelir. Terim olarak, âlemlerin düzeni, dengesi (mizan), tabiat
kanunları demektir. Allah-Âlem-İnsan ilişkisinde, insanın irâdesi dışındaki her
şey kaderdir. İnsanın maddî, yâni fizikî, kimyevî ve biyolojik yönü de aynı
düzene, aynı kanunlara tâbidir, yâni kaderdir. Atom ve moleküllerimiz,
organlarımız ve işleyişi, DNA’larımız v.s. tabîi halde kaderimizdir. Tabîi
halde dediğimiz, irâdemizin bunlara âit müdâhalesi, değiştirme teşebbüsleri,
bozması, ayrı bir konudur, orada kaderin bize âit olan kısmına geçilebilir.
Ancak orada artık insan irâdesine, rûhî-psikolojik alanına geçmiş oluruz. Bu alanın
dışındakiler ve öncekiler aynı tabiat kanunlarına ve işleyişine tâbidir. Sâdece
insana has olmak üzere, bu düzenin dışına taşan, rûhî, aklî, psikolojik yönü
ayrı tutmak gerekir. Bu özelliği ve ayrıcalığı da Allah yaratmıştır. Bize
hürriyet ve sorumluluk yüklemiştir. Bu özelliğinden dolayı insan, tabiat ve
tabiat olayları karşısında, kendisini ilgilendiren bir tarafa sâhiptir ve bu
alanda aktif ve sorumludur. Allah bizi, düşünecek, aklını kullanacak, tedbir
alacak şekilde yaratmıştır. Tabiattan, tabiat kanunlarından, olay ve oluşumdan
bahsettiğimize ve fakat Allaha ve yaratmasına bağladığımıza göre, geldiğimiz bu
noktada materyalizme (maddeci felsefeye) bir sayfa açmamız ister istemez
gerekecektir. Bu konunun uzunca bir konu olduğunu biliyorum ama ne kadar
özetlenebileceğini iyi bilmiyorum. Materyalizmde, maddenin ezeli ve ebedîliği,
her şeyin madde dinamizmiyle, maddenin kendinde oluşan kanunlarıyla,
değişmesiyle izah edildiğine göre, insanın da bu kanunlar ve işleyiş içinde
kendiliğinden üreyen, tabiatın kendi şuuruna varmasını sağlayan bir tabiat
uzantısı olarak kabul edildiğine göre, meseleye üç pencereden bakmak
gerekecektir: İrade, hürriyet, gaye (maksat). Maddeye irâde, hürriyet ve maksat
yerleştirilebiliyorsa, mesele yoktur. Kanun, irâde varsa olur, kendi kendine
olmaz. Kanun varsa tesâdüf ortadan kalkar. Tesâdüf, olması kadar olmaması
mümkün olandır. Hürriyet, başıboşluğa ve tesâdüfe açık değil de bir maksada
dönükse, iş değişir. Kanun da zâten maksada dönük, bir maksat içindir. Değişme,
tesâdüfe bağlı olamaz. Değişme de amaca dönüktür. Göz, görmek için değil de, süreçte
tesâdüfen oluşarak görme başlamıştır dersek, varsa tabiatın aklı da bunu kabul
etmez, abes bulur. Kulak işitmek için, el tutmak için v.s. oluşturulmuştur.
Hiçbir amacı olmadan, maddî süreç işleyip dururken, tabiat neden insan gibi bir
varlık oluştursun? Tabiat, kendi kendinin bilincine, kendi varlığının farkına
varmak için idiyse, bir amacı var demektir. O zaman madde âlemindeki maksadın
incelenmesini ve tahlilini yapmalıdır. Determinizmin*  halkalarında maksat aramak boşunadır. Orada
sâdece mecbûriyet vardır. Bir halka diğerini doğururken hedeften ötürü değil,
mecbûrî olarak doğurmuştur. Maksadı mecbûriyete çevirmek için, determinizmin
her halkasına bilinç vermeniz gerekir. İki molekül hidrojen bir molekül oksijenle
birleşirken, atomlara bilinç yüklememiz gerekir. Su gaye olarak olmuşsa, suyun
da kendisinin hayatı üretmesi maksadı var demektir. Determinizmin mecbûriyeti,
tesâdüfe de, hürriyete de, maksada da yer vermez. Hürriyet ile tesâdüf arasında
zâten bir ilişki yoktur. Maksatla hürriyet arasında bir ilişki kurulabilir.
Hürriyet, mecbûriyetten doğmaz ama, ne yaptığı, ne yapacağı belli olmayan, tesâdüfe
bitişik, amaçtan da uzak bir alan değildir. Materyalist, amaçtan kaçayım
derken, ‘tesâdüfün mecbûriyeti’ diye
bir saçmalığa sığınmıştır. Tesâdüfün olmayışını, kanun yapma irâdesini,
bilinci, maksadı, düşünmeyi, aklı kullanma potansiyelini, bu cinsten her şeyi
siz eğer maddeye yüklüyor, bunlar maddede mevcuttur diyorsanız, size farkında
olmadığınız bir kapı açılmış demektir. Açılan bu kapıda sizi, bunlar
vasıtasıyla DNA’lardaki yazılım da bekleyecektir. Bu felsefe uzar gider.

Maddenin ve işleyişinin içine kapanırsak, bunun getirdiği kadere de dikkat
etmemiz gerekecektir. Allah’ın yaratıp düzen verdiği kaderi (kanun, ölçü,
kıstas ve miktar tâyinlerini) reddedeyim derken, maddenin kaderine
yakalandığımızın farkında olmayız. Üstelik orada buna bir mânâ da yükleyemeyiz.
Maddeci, pratikte, yanlış kader anlayışına haklı olarak karşı koyar. Fakat
bunu, kendi temel kabullerine uymayarak yapmıştır. Mecbûriyetten her nedense,
birden bire hürriyete sıçramıştır. Maddeci bu çelişkisine rağmen, maddeyi
korumaya devam eder. Yanlış kader anlayışına saplanmış dindar ise, Allah’ı koruduğunu
zannetmektedir. Hür olmaması gereken maddeci hür hareket etmiş, hürriyetinin
farkında olmayan dindar da kendi inanç sistemiyle çelişmiştir.

Çetinoğlu: Maddeci’nin kader anlayışına
haklı olarak karşı çıkması, depremin kader olduğu hakikatini değiştirir mi?

Prof. Sezen: Bu çelişkinin
üzerine biraz daha gidelim. Depremin oluşu, tabiat olayları cinsinden olduğuna,
olması veya olmaması üzerinde elimizden gelen hiçbir şey bulunmadığına göre,
kader midir? Elbette kaderdir. Fakat sâdece oluşu bir kaderdir. Bütün tabiat
olayları bir kaderdir. Biz, ‘kadere iman
ediyoruz
’ derken, bunu kastediyoruz. ‘Bunlar
kendi kendine olmuyor
’ diye inanıyoruz. Peygamberle bizi uyarmayan, vahiy
ve kitap göndermeyen, âhireti yaratmayan, bizimle ilgi ve ilişki kurmayan, beni
sorumlu tutmayan, bir Allaha değil, bunları yapan bir Allah’a inanıyoruz. Aksi
halde deist** olmamız gerekir. Tevhid dinine inanan birinin, materyalizmden ve
deizmden farkı buradadır.

Çetinoğlu: Depremler hâdisesinin evveliyatına
bakabilir miyiz?

Prof. Sezen: Oluşumunu kadere
bağladığımız depremin öncesinde, oluşurken ve sonrasında yapacağımız işler
vardır. Depremler, yeryüzünün çok eski geçmişinden beri vardır. İnsanın,
sahneye çıktığı ilk günden beri depreme dâir bir tecrübesi bulunmaktadır.
Gittikçe tecrübelerinden ders çıkarmasını da bilmiştir. Bugün ulaştığı
bilgiler, teknik ve tecrübe göz önüne alınırsa, insana âit sorumlulukların
bulunduğu alan daha iyi anlaşılır ve inkâr edilemez. Yanlış bir kader
anlayışıyla bu durumu örtemeyiz. ‘Bizimle
ilgili alanı, eyleme dönüşmüş, sorumlu olduğumuz alanı da Allah yaratmaktadır’

diye düşünülecekse, biz sebep olduğumuz, biz istediğimiz, biz hazırladığımız
için Allah yaratmaktadır. Bizim irâdemizin dışında yaratmamaktadır. Bizim
irâdemizin, aklımızı kullanıp, yapıp yapmadığımızın dışında olanlar
kaderimizdir. En sonunda, son tahlilde, sorumlu olduğumuz, olacağımız bir alan
muhakkaksa kaderi ona göre anlamalı ve değerlendirmeliyiz.

Bizi ilgilendiren, Allah’ın bilip bizim bilmediğimiz sırlar değildir.
İnsanoğlu, kendine bakmadan buraya merak sarmıştır: Burası ne aklî ne ilmî bir
alandır. Gaybdır. Gaybı ancak ve ancak Allah bilir dendiği halde, buraya
uzanmak isteyenler olmuştur. Böyle olunca da kader anlayışını gayb âlemine
bağlayıp, sorumluluğu üzerlerinden atmaya kalkmışlardır. Bu, gayb inanışının
bir istismarıdır.

Allah’ın, işleri niçin ve nasıl yaptığını, yâni O’nun sanatını bilmek bize âit
olmayıp, bizi ilgilendiren hususlar değildir ve zâten bilmemiz ve anlamamız
mümkün olmaz. Bizi ilgilendiren, bizi sorumlu kılacak tarafları algılamak,
bilmek, yapmak veya yapmamaktır. Bunun için akıl cevherine ve tecrübeye sâhibiz
ve yeterli bilgiye sâhip olabiliriz. Dinde de bu meseleyle ilgili durum beyan
edilmiştir. Kaderin yanlış anlaşılmaması istenmiştir. Din, imtihandan,
sorgulamaktan ve sorumlu tutulmaktan ve bunlar için gerekli hürriyet payından
söz eder. Tercih hakkını belirler. Tevhid dininde, yâni Allah’ın yolunda,
insana ikaz ve ihtarlar yapılmış, öğüt verilmiştir. Hattâ tehdit edilmiştir.
Bunlar ancak hür irâdesi olana yapılır. Sonra öğrenme, önemli bir hürriyet ve
seçim hakkı içindir. Şüphe varsa giderilmek istenir. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen
ilgili kavramlar dikkat çekicidir. Göklerde
ve yerde öylesine âyetler
(belgeler,
deliller) vardır ki, onların yanından göz çevirir geçerler’
(Yûsuf-105).
Size bu kadar açık deliller geldikten
sonra, yine ayağınız kayarsa, iyi bilin ki Allah üstün ve güçlüdür, hikmet sâhibidir

(Bakara-20). ‘… Nasıl olup da
çevriliyorsunuz
(Mü‘min-62). Buradaki nasıl olup da ifâdesini ‘niçin’ olarak almalıyız. Onlar Rablerinin öğüdünden (burada zikrinden) yüz çevirmişlerdir’
(Enbiyâ-50). Şâhitlerden bahsedilmektedir. Şâhitlerin şâhitlik edeceği günde…’ (Mü‘min-51). Allah her
şeyi bildiği halde şâhit niçin gereklidir? Bizzat suçluya suçunu kabul
ettirmek, adâleti sağlamak içindir. Kim
doğru yolu seçerse, kendi iyiliği için seçmiş olur, kim de doğru yoldan
sapmışsa, kendi zararına sapmış olur
. Hiçbir
suçlu, başkasınınkini yüklenmez. Bir elçi göndermedikçe azap etmeyiz

(İsrâ-15). ‘… Eğer onlar sizin
tarafa geçmiş olsalardı
…’
(Fetih-25). Ne olurdu bunlar bizim rağbetimiz Allah’adır demiş olsalardı…’
(Tevbe-59). Kıssayı kendilerine anlatıver,
olur ki düşünürler
(A‘raf-176). ‘… Akıllanıp vazgeçmezse onu perçeminden yakalayacağız
(A‘lak-15). ‘… Bu defa cimrilik edip
yüz çevirdiler ve sözlerinden döndüler, zâten yan çizip duruyorlardı

(Tevbe-76). Görüldüğü ve daha bazı âyetlerde olduğu gibi;                                                                                                  

-Kayıt
altına alma, delil ve şâhit tutma. 

-Eğer, keşki, belki, ola ki ifâdeleri.

-Şart
koşulması. Şöyle olsaydı böyle olacaktı ifâdeleri.   

-Yan çizme, kaçınma ifâdeleri.

-Gaflet, unutma.

-Pişman
olma, duâ, tövbe konuları. 

-İnat ve ısrara sâhip olma.

Bunlar hür irâdeye verilen yeri, seçimin ve insana düşen yapıp-etme payının
varlığını işâret etmektedir. Kendi irâdesi durup dururken, işi Allaha atmanın
yanlışlığını dile getiren şu âyete bakınız: Müşrikler diyecekler ki, Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız ortak
koşarak, hiçbir şeyi de haram yapmazdık. Onlardan önce yalanlayanlar da öyle
demişlerdi de, sonuçta azabımızı tatmışlardı
…’
(En‘am-48) Nahl-35’de
aynı mealdedir. Kur’ân cebriyeci anlayışa kapıyı kapatmıştır.

Çetinoğlu: Hocam, Rabbimiz böyle dilemediği
halde neden yanlış bir kader anlayışına kapıldık?

Prof. Sezen: Kendi irâdemiz,
menfaatlerimize bağlanan benliğimize yönelmiş olduğu için. Sonra da kalkıp
faturayı Allaha çıkarıyoruz. Bir kere şu abesten kurtulmak gerekir: Allah hür irâdemizi
yarattığı, yapıp ettiklerimizi bu irâdemize bağladığı, buna göre bize değer
verdiği ve sorumlu tuttuğu halde, bu irâdemizi yine kendisi kullandırtmıyor. Bu
olacak bir şey midir? Bu, inanılacak bir şey midir? Allah abes bir şey yapar
mı? Bu nasıl Allah inanışıdır? Yoksa bize o yaptırtıyor da, yine bildiğini mi
okuyor? Sonunda bir de ceza veriyor? Allah
zâlim değildir
diyen hâşâ başka bir Allah mı? (Âl-i İmran-182;
Tevbe-70; Yunus-44; Hûd-101; Nahl-118; Kehf-49; Rum-9; Zuhruf-76: Allah zâlim
değildir.) Zulüm yerine hikmeti koyacaksak, hikmeti sorumluluk ve karşılığı
olan işlerde aramamalı, başka yerlerde aramalıdır. Hikmet bize sorumluluk
yüklemez. Çünkü hikmet, bize âit değil, Allaha âittir. Orada ne bize, hâşâ ne
Allaha sorgu sual vardır.

Deprem ve diğer âfetlerde, yanlış kader anlayışımız ve sorumsuzluğumuz,
çoğu zaman da hâinliklerimiz yüzünden ne acılar çekiliyor. Günahsız bebeler
ölüyor. İnsanlar evsiz barksız kalıyor. Maddî-manevî ne ızdıraplar yaşanıyor.
Nasıl hesap vereceğiz? Yoksa vermeyecek miyiz diye mi inanıyorsunuz? Bunun vebâlinden
sâdece ‘Allaha inanıyorum’ diye dahi
kurtulmak mümkün değildir. Çünkü inananların Mukaddes Kitabı, ‘Allah ve ahiret
gününe inananlar’, ‘Allaha inanan ve
ameli sâlih (iyi işler) işleyenler
’ der. Bunu tekrarlayıp durmuştur. Yine
Kur’ân, Allah, işini en iyi yapanı
sever
buyurmuştur (Bakara-195; Âl-i İmran-148; Maide-13, 93).

Kurunun yanında yaş da yanıyor. Evet, ne yazık ki acı gerçek budur. Kur’ân
bunu da beyan etmiştir. Hz. Musa’ya bu acı gerçeği söyletirken: ‘İçimizdeki
beyinsizler yüzünden bizi de helâk eder misin Allah’ım?’
(A‘raf-155)
demektedir.

*determinizm: ‘Belirlenircilik, gerekircilik veya belirlenimlilik’ olarak da anılır.
Kâinattaki düzenin, kâinatta gerçekleşen olayların çeşitli ilmî kanunlarla,
meselâ fizik fizik veya tabiat kanunları ile, belirlenmiş olduğunu ve bu
belirlenmiş olayların gerçekleşmelerinin tabîi ve kaçınılmaz olduğunu öne süren
düşünme sistemi.  Determinizmin bilinen
ilk çalışmaları 18. yüzyılda Pierre Simon Laplace tarafından yapılmış olsa da
determinizmin temeli 18. yüzyılda Thales’e kadar uzanır. Determinizme göre hür
irâdenin olmadığı fikri Spinoza’ya aittir. Spinoza, kâinattaki her şeyin bir
düzene bağlı olduğunu bu yüzden insanın irâdesi ile bağlantısının olmadığını
savunur.
                             

**deist: Herhangi bir dine veya Hinduizm, Budizm gibi, ‘inanç kültürü’ olarak isimlendirilebilecek, filozoflar tarafından
oluşturulan sistemlere mensup olmaksızın, Allah’ın varlığını ve O’nun kâinatı
yarattığını kabul eden görüş.  Bu
görüşteki insanlara göre Allah kâinatı yaratmış, fonksiyonlarını tamamlamış ve
kendi kendisini yok etmiştir. Bu görüş, ‘İlâhî dinler’ olarak kabulü edilen
Musevîlik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık inançlarına aykırıdır. (O.Ç.)

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

1938
yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul
öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığı’na
bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul
Ortaköy Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 İstanbul Yüksek
Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim
Dalı’nda doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra
Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Din
Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Çalışmaları
felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji çalışmaları üzerinde
yoğunlaşmıştır.

Yayınlanmış
kitapları:

1-Günümüzde
İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), 2-Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet
(1982), 3-Târihî Maddeciliğin Tahlili ve Tenkidi (1984), 4-Hayatın Mânâsı,
Gerçek ve Ötesi (1984-2004), 5- Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993, 1998,
2003), 6-Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar  (1990, 1997), 7-Türk Toplumunun Laiklik
Anlayışı (1993), 8-İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), 9-Maddeci Felsefenin
Çıkmazları’ (1997, 2000, 2004, 2008), 10-Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik’
(2003), 11-İslâm’ın Sosyolojik Yorumu’ (2004), 12-Kur’ân Işığında İnsan, Akıl
ve Toplum (2004) 13- Kurban ve Din’ (2004), 14-Dinlerarası Diyalog İhaneti
(2006), 15-Evrenselden Özele Kültür (Fransızca’dan tercüme 2009) 16-Kültür ve
Din (2011), 17-Osmanlı’dan Cumhuriyete İki Devrin Müftüsü Mustafa Sırrı Sezen
(2011), 18-Kapitalizmin Zulmü’ (2017), 20- Kapitalizmin Zulmü. Marksizmin
Muhasebesi, İslâm’ın İlke ve Hedefleri / Yanlışlara Kurban Edilen Doğrular
(2017), 21-Aldatılmamak İçin Anlamak (2019), 22-Aşk Sarhoşu Dervişlerin Dini:
Tasavvuf’ (2020), 23-Var Olmak Sorumluluğu. (2021)

Ayrıca
çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlandı.

Evli
ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

Şer, Hayır ve Kader

     Şerri / kötülüğü
işlemek ve yapmak şerdir. Çünkü şer; kötülük, fenalık ve bir günahtır. Şerri /
kötülüğü halk etmek / yaratmak ise şer, kötülük ve fenalık değildir. Nasıl ki
pek çok maslahat ve faydaları içinde bulunduran bir yağmurdan zarar gören
tembel bir adam: “Yağmur faydalı değildir!” diyemez. Evet, yaratmak ve icatta
yani var etmede; cüz’î / az bir şerr, fenalık ve kötülük ile beraber; içinde
pek çok hayır ve fayda vardır.

     Cüz’î / küçük bir
şerr ve kötülük için, içinde pek çok fayda bulunan hayrı terk etmek; pek büyük
bir şer yani kötülük ve fenalık olur. Onun için, o cüz’î / azıcık şerr yani
kötülük ve fenalık; hayır, iyilik ve güzellik hükmüne geçer. Çünkü, Allah’ın
bir şeyi icat ve yaratmasında; şer / kötülük ve çirkinlik yoktur. Aksine,
çirkinlik ve kötülük; kulun bir şeyi işleyip yapmasından ve istidadından ileri
gelir. Çünkü sonuç, kulun kendi kabiliyetine aittir.

     Hem nasıl ki,
İlâhî kader sonuç bakımından şer, kötülük ve çirkinlikten münezzeh ve uzaktır.
Öyle de; illet, sebep ve gaye bakımından da; zulüm, haksızlık, çirkinlik ve
kabahatten de mukaddes ve temizdir. Kısaca İlâhî kader; kusur ve noksanlardan
beridir. Çünkü, kader hakikî ve gerçek illet, sebep ve gayelere bakar; adalet
eder. Yani, her hak sahibine hakkını tam ve eksiksiz olarak verir. Ona hakkaniyet
ve âdillikle muamele eder.

     İnsanlar ise,
zahirî / görünürdeki illet ve sebeplere hükümlerini dayandırırlar. Böylece,
kaderin aynı adaletinde; zulme, haksızlık ve adaletsizliğe düşerler. Meselâ,
hâkim seni çalmadığın halde, hırsızlıktan dolayı mahkûm edip hapse atar! Oysa
sen hırsızlık yapmış değilsin. Fakat, kimsenin bilmediği, gizli bir katlin /
birini öldürmüşlüğün var! İşte, bu sebepten ötürü, İlâhî kader / Allah’ın kader
kanunu seni o hapisle mahkûm etmiş olsa da; aslında  kader / İlahî hüküm, o gizli katlin /
cinayetin için seni mahkûm edip adalet etmiş oluyor. Hâkim ise, masum / suçsuz
olduğun hırsızlığa dayanarak, seni mahkûm ettiği için, zulüm, haksızlık ve
adaletsizlikte bulunmuş oluyor!

     İşte, bir tek
şeyde; hem kader, hem de İlâhî yaratmanın adaleti kendini gösteriyor. İnsanın
yaptığı çalışmasında ise zulmü görünüyor. Bunun gibi başka şeyleri de, buna
kıyas et ve karşılaştır. Demek, kader ve Hakkın yaratması; başlangıç ve sonuç,
asıl ve dallar, sebep ve sonuçlar bakımından şer, çirkinlik ve zulümden
münezzeh ve uzaktır.

     Eğer denilse:
“Madem cüz-i ihtiyarî / kula verilen arzu serbestliğinin icada / vücuda
getirmeye kabiliyeti yok. Bir emr-i itibarî / var sayılan hükümden ibaret olan
kisb ve kazanımdan başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki,
açıklamaları âciz bırakan Kur’an’da; yer ve göklerin Yaratanına karşı, insana
âsi ve düşman vaziyeti verilmiş. Arz / yer, sema ve göklerin Hâlıkı / Yaratanı;
ondan azim / büyük şikayetler ediyor. O âsi insana karşı mümin  kuluna yardım için, melekleriyle ona destek
oluyor. Ona büyük bir önem veriyor?”

     Deriz ki: “Çünkü
küfür, isyan ve seyyie / kötülük; tahrip / harap etmek ve yok saymaktır!
Halbuki, azim tahribat ve hadsiz yok edişler; bir tek itibarî / var sayılan işe
ve yokluğa bakabilir. Nasıl ki, büyük bir geminin dümencisi görevini yerine
getirmemesiyle, gemi batıp, bütün görevlilerin tüm gayretleri boşa gider. Bütün
o tahribat ve yıkımlar, bir görevi yapmamanın sonucudur. Bunun gibi, küfür /
inançsızlık ve itaatsizlik, yokluk ve tahrip çeşidindendir. Cüz-i ihtiyarî /
kulun seçme serbestliği, var sanılan bir emir ile onları tahrik edip, müthiş
neticelere sebebiyet verebilir. Zira, küfür bir seyyie ise de, bütün kainatı /
evreni kıymetsizlik, abesiyet ve lüzumsuzlukla hakir görür! Vahdaniyet
delillerini gösteren bütün mevcudatı yalanlar! Tecellî eden bütün İlâhî
isimleri çürütür! İşte Yüce Allah; tüm kainat ve mevcudat ve İlâhî isimler
namına, kafirden şiddetli bir şekilde şikayet ediyor. Dehşetli tehditlerde
bulunuyor. Bu ise, gereğini yapmanın ta kendisidir. Böylelerine ebedi azap
vermek, tam bir adalettir. Madem insan küfür ve isyanla tahribat tarafına
gidiyor. Az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl-i iman / inananlar
onlara karşı, Allah’ın sonsuz yardımına muhtaçtır. Çünkü, on kuvvetli adam bir
evin muhafazasını ve tamiratını üstüne alsa, haylaz bir çocuğun o evi ateşe
vermeye çalışmasına karşı, o çocuğun velisine başvurmaya mecbur kalmaları gibi,
müminler de, böyle edebsiz baş kaldıranlara karşı dayanmak için, Allah’ın
yardımına muhtaçtırlar.”

Star Wars Bölüm IV – Yeni Bir Umut (Akşener Kazandı, Türkiye de Kazanacak)

Star
Wars serisinin ilk çekilen ama sonradan Episode-IV olarak numaralandırılan Yeni
Bir Umut bölümünü bilirsiniz. Film, Prenses Leia’nın Ölüm Yıldızı adlı tek
atışla gezegen yok eden silahın planlarını ele geçirip R2-D2 adlı robota
yükleyip robotun da çöl gezegen Tatooin’e kaçmasıyla başlar. Böylece insanlığın
kötülükler lordu Lord Sith’den ve O’nun amansız çırağı Darth Vader’dan
kurtarılması için devasa bir adım atılmış olur.

 

Benzer
bir adımı bugün (3 Mart 2023)  bizim
gezegenimizin Prenses Leia’sı Meral Akşener gerçekleştirdi.

 

Akşener’in
bugün yaptığı basın açıklaması siyasetin ortasına bomba gibi düştü.
Hatırlarsınız, aynı gün Akşener’in açıklamasından önce yazdığımız “Meral
Abla’ya Son Mektup” adlı yazımızda Akşener’e gerekirse masayı dağıtmasını ve
İmamoğlu veya Yavaş’ı aday göstermesini tavsiye etmiştik. Keramet benim yazımda
mı bilmiyorum ama Sayın Akşener o yazımızda ne dediysek onu yaptı. Çok da iyi
yaptı.

 

Çok
defa yazdım yine yazacağım. Ben Kılıçdaroğlu’na daha önce oy verdim, yine oy
veririm ama Kılıçdaroğlu’nun seçmenin önemli bir kısmında oy verilecek bir isim
olarak karşılığı yok. CHP tabanının mühim bir kısmı da bunun farkında. Nitekim,
Kılıçdaroğlu ismini duyduğunda muhalif kimliğiyle maruf pek çok arkadaşımız “bu
seçimi de mi kaybedeceğiz” diye karamsarlığa kapılmışlardı. Kılıçdaroğlu’nun
adaylığını duyduklarında Erdoğan ve Bahçeli mutluluktan ellerini
ovuşturuyorlardı muhtemelen. Hal böyleyken bir seçimi göz göre göre rakibe
teslim etmenin manası ne?

 

Akşener’in
çıkışı, 6’lı masada şok etkisi uyandırdığı kadar Erdoğan ve Bahçeli’nin
mutluluklarına gölge düşürdü. Kılıçdaroğlu’nun adaylığını duyunca karamsarlığa
düşen muhalif seçmende umutları tekrar yeşertti.

 

Bugün
özellikle CHP cenahı Akşener ve İyi Parti’ye feci şekilde kızgın ve bu
kızgınlıkla feci salvolar atıyorlar. Hem iktidar cenahı hem de 6-1’li masa
cenahı Akşener’in konuşmasında ifade ettiği “Ya tarih yazacağız, ya tarih
olacağız!” sözüne atıf yaparak ve Akşener ve İyi Parti’nin tarih olduğunu ileri
sürüyorlar. Bense tam aksi görüşteyim. Akşener bugün yaptığı çıkışla siyasi
rüştünü ispat etti ve partisini kurduğu günden bu yana bugün ilk defa kazandı.

 

Bir
kere İyi Parti, kurulduğu günden bu yana ilk defa bir ittifakın parçası
olmayan, başka bir partinin desteğini almayan müstakil bir parti olarak siyasi
hayatına devam edecek. İyi Parti, AKP ve MHP’ye oy veren seçmen tarafından
–bugüne kadar- hep CHP’nin ikizi ve CHP aleyhinde tekrarlanan olumsuz algı
nedeniyle HDP’nin gizli ortağı algısının kurbanı oldu. Bu –insafsız- algı
sebebiyle İyi Parti AKP ve MHP’den ciddi bir oy devşiremedi. Özellikle Türk
seçmenin asıl büyük kitlesini oluşturan, konulara ideolojik değil ekonomik
perspektiften bakan ve 27 Nisan 2007’de ANAP ve DYP’nin Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinde Meclis’e girmemeleri nedeniyle AKP’nin kucağına atlayan merkez sağ
seçmeni kendisine çekemedi. Ama bundan sonra yalnız başına siyaset yapacak olan
İyi Parti AKP’den bıkan ama kendisine başka adres arayan merkez sağ seçmenin
yeni adresi olacaktır. AKP ve MHP’de bugüne kadar yaşanması gereken asıl oy
kaybı bundan sonra yaşanacaktır.

 

Akşener’in
bu süreçte dikkat etmesi gereken bir takım hususlar var; Öncelikle kendi
teşkilatlarına ağırlık vermeli, teşkilatlarıyla gerçek anlamda alakadar olmalı.
Partisindeki “Ülkü Ocağı” görüntüsünü ortadan kaldırmalı. Parasını veya siyasi
geçmişini kullanarak hobi olarak siyaset yapan tipleri partideki etkin
noktalardan uzaklaştırmalı, milletvekili adaylarını belirlerken bu tipleri saf
dışı bırakmalı. Lütfü Türkan gibi, Yavuz Ağıralioğlu gibi (başka isimler de
var) yakından tanıyan partililerin bile antipatik bulduğu isimleri vitrinden
indirip depoya kaldırmalı.

 

İyi
Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu olacaktır. 2019 yerel
seçimlerinden bu yana ısrarla parlatılan isim İmamoğlu çünkü. Seçimi de ikinci
turda İmamoğlu kazanacak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Cumhurbaşkanı
olacaktır. Akşener’in en önemli politik kazanımı bu olacaktır.

 

Öyle
umut ediyoruz ki İmamoğlu hem Lord Sith’in hem de Dart Vader’ın sonunu getiren
Luke Skywalker olur ve hep birlikte Jedi’ın Dönüşü’nü (Return of the Jedi)
yaşarız.

Uğraşmayın Susturamazsınız!

Prof. Dr. Ali
Fuat Başgil den: Demokrasi terbiyesinin ahlaki formülü:

“İyiliği ve adaletli sevecek, kötülükten ve
zulümden nefret edeceksin. Yalnız nefret edip durmayacaksın, hem de onunla
mücadele edeceksin: Muktedir isen; elin, kolunla; değilsen sözlerin ve
yazılarınla; buna da muktedir değilsen kötülük ve zulüm yapanlardan yüz çevirip
onlara selam vermemek ve merhaba dememek suretiyle mücadele edeceksin.

           
Bahtiyar o memlekettir ki, vatandaşları bu terbiye ile bezenmiştir.”

                Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Bülent Arınç, Mart 2009 yılında emekli askerleri kastederek: “Bunlar askerlikten başka her şeyi
yapmışlar. Sivil hükümetle uğraşmışlar. İyi ki bu emekli generaller zamanında
biz savaşa girmemişiz, çünkü bunların savaşacak halleri yok
” ifadelerini
kullanmıştır.

            Bülent Arınç’ın o sözlerini ben o
günde kabul etmedim bu günde kabul etmiyorum. Çünkü kastettiği askerler 1974
Kıbrıs Barış Harekâtını başarıyla gerçekleştirmişler, Kardak Kayalığından Yunan
bayrağını indirmişler, 1998 yılında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral
Atilla Ateş Hatay’ın Reyhanlı İlçesi Suriye sınırında Suriye yönetimine
seslenerek yıllardır kendisine Suriye’yi mesken edinen, Hafız Esat beslemesi
Bebek katili Abdullah Öcalan’ın Suriye’yi terk etmesine vesile olmuşlardır.

            Bugün 10 vilayetimizde meydana gelen
deprem de görüyoruz ki 20 yıldır iktidarda bulunan Ak Parti iktidarının böyle
bir yıkımın üstesinden gelecek takati yok. Bütün kurumların içi boşaltılmış,
kimin ne iş yaptığından kimsenin haberi yok. Bugün için tek kelimeyle görünen
şu ki; devlet yönetimi büyük bir keşmekeş ve acziyet içerisinde.

            O halde Bülent Arınca sormak gerek. Dürüstçe
bugün bize şunu söyleyebilir mi: “Bu hükümet devlet yönetmenin dışında 20 yıl her
türlü işi yaptı, iyi ki devletimiz bu depremin haricinde daha büyük acı ve
felaketlerle karşı karşıya kalmadı.”

            Devlet yönetimi acziyet içerisinde
diyoruz ama kimsenin burnundan kıl aldırdığı yok. Muhalefet eleştiride bulunur
çözüm önerileri sunar, ağıza alınmayacak hakaretler le karşılaşır, vatandaş
yapılanları demokratik yollarla protesto etmek için sokağa çıkmak ister Biber
Gazı, Cop ve TOMA’larla üzerine gidilir.

            En son bardağı taşıran su, deprem
bölgesindeki eksiklikleri görüp hükümete tepki olarak Kadıköy de protesto
yürüyüşü yapan gençlere karşı polisin uyguladığı tekmeli tokatlı gözaltı uygulaması.
Yahu bırakın 50 bine yakın can enkaz altında kalmış, gençler bağırsın çağırsın
streslerini atsınlar. 1970’lerin Avrupa ülkelerindeki gösteri ve yürüyüşlerde Türkiye’nin
bugünkü uygulamalarından daha fazla hoşgörüyle yaklaşılırdı. Yeter ki
vatandaşın malına, canına ve kamuya zarar verilmesin.

            Biz Cumhuriyet tarihimizde toplumsal
olaylardaki polis şiddetine 1950’li yılların sonunda şahit olduk. Basit öğrenci
olayları Menderes hükümetinin sert çıkışları yüzünden büyük olaylara sahne
oldu. Turan Emeksiz gibi onlarca öğrenci öldürüldü.

            Durumdan endişeye kapılan dönemin
Başbakanı Adnan Menderes, vaktiyle kendi hocalığını da yapmış olan Prof. Dr.
Ali Fuat Başgil’i görüşünü almak için Ankara’ya çağırır. Başgil, 30 Nisan 960 akşamı
Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Meclis Başkanı Refik
Koraltan, Başbakan Menderes ve bazı Bakanların bulunduğu bir yemeğe katılır.
Başgil, yeni çıkarılan Salâhiyetler Kanunu’na tepkilerin boyutlarını ve
Üniversite’deki olaylara dair kendi izlenimlerini anlatır. Muhalefete karşı son
derece ihtiyatlı davranılmasını, Salâhiyetler Kanunu’nu tatbik etmeyerek
Meclis’e geri göndermelerini, gençliğe karşı da çok sert tedbirlere
başvurulmamasını tavsiye eder.

            Cumhurbaşkanı Celâl Bayar Ali Fuat
Başgil’in bu fikrine katılmaz ve büyük bir kızgınlıkla: “Aksine son derece sert davranılmasını ve tahrikçilerin örnek olsun diye
cezalandırılması gerektiğini
” söyler.

            Sonuç herkesin malumu olduğu üzere
Türkiye 27 Mayıs 1960 darbesiyle karşı karşıya kalır.

***

            Bütün bunlardan ibret alınmamış olunmalı
ki 1965-1969 yılları arasında içişleri bakanlığı yapmış: “Ben solcuların nefes alışlarını bilirim” diyen Zehir Hafiye ünvanlı
Faruk Sükan, 7 Mayıs 1966 yılında Cumhuriyet Halk Partisine mensup
milletvekillerinin odalarını aratmış, olay mecliste büyük gerginliğe yol
açmıştır.

            Dünyada
baş gösteren öğrenci olayları Türkiye’ye de sıçramış, Avrupa’nın çeşitli devletleri
öğrenci hareketlerinin yıkıcı önlemini kısa zamanda alırken, Türkiye olayların
akışına akılcı yöntemler uygulayıp önlem alamamış, öğrencilere gereksiz ve
bilinçsizce şiddet kullanarak olayların daha da büyümesine neden olmuştur.
Sonuç ise 12 Mart 1971 darbesini getirmiştir.               

***

            Demem o ki bugün; Kadıköy’de basit
bir protesto yürüyüşüne izin verilmemesi önce Fenerbahçe stadyumundaki
protestolara neden olmuş, ardından Beşiktaş stadyumuna sıçramıştır. Eğer yıkıcı
eylem ve söylemler durdurulup sağduyu hâkim kılınıp gereken önlemler alınmaz ise
gelecek günler çok daha büyük olaylara gebe olabilir.

            Sağlıklı kalın.

Meral Abla’ya Son Mektup

Dün (2 Mart 2023), “Altılı Masa” diye
maruf Millet İttifakını oluşturtan partilerin genel başkanları Saadet
Partisi’nin ev sahipliğinde bir araya geldiler ve kapalı kapılar ardında
saatlerce süren toplantının ardından İttifak’ın cumhurbaşkanı adayının kim
olduğu konusunda ortak karara vardıklarını ve bu ismi 6 Mart günü
açıklayacaklarını üstelik imzalı bir belgeyle kamuoyuna duyurdular.

 

Kulislerden sızan bilgi üzerinde
anlaşılan ismin Kılıçdaroğlu olduğu yönünde.

 

Kılıçdaroğlu her ne kadar benim için
kesinlikle oy verilebilecek bir isim olsa da seçimi kazanabilecek bir isim
değil. O nedenle muhalefetin adayının Kılıçdaroğlu olması demek, Erdoğan’ın ve
partisinin bir dönem daha Türkiye’yi yönetmesi demek. Ancak Türkiye’nin Ak Parti’yi
bir dönem daha sırtında taşımaya takati yok.

 

Altılı masanın belirlediği adayla ilgili
olarak hem adayın belirlenmesi usulünde ilkesel olarak, hem de adayın ismi
konusunda yanlışlar var.

 

İlkesel yanlış, böylesine hayati bir
kararın kendi teşkilatlarına ve seçmenlerine kulak tıkayan altı kişi tarafından
belirleniyor olmasında. Halbuki bu altı parti, il/ilçe seçim kurullarının
gözetiminde ortak bir ön seçim veya temayül yoklaması yapmalı, Cumhurbaşkanı
adaylığı için kimi görmek istediklerini kendi üyelerine sormalılardı.
Böylelikle hem rüştünü ispatlamış bir isim aday olarak gösterilir, hem
sorumluluk seçmenle paylaşılmış olur, hem de gerçekten demokratik bir yöntem
ortaya konularak diğer partilere fark atılmış olurdu. Ama altısının da
mayasında demokrasiye inanmak,  kendi
teşkilatına ve üyelerine değer vermek gibi bir yaklaşım olmadığı için buna
tenezzül dahi etmediler.

 

İsim konusundaki yanlış ise,
Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan karşısında hiçbir şansı olmamasında. Halbuki aynı
CHP’de seçimi kazanabilecek iki tane pırlanta gibi isim var. Erdoğan gibi son
derece güçlü bir ismin karşısına Kılıçdaroğlu’nu çıkarmak, Real Madrid maçına
çıkarken Messi’yi tribüne oturtup Sabri’yle çıkmaya benziyor. Olasılıklar
matematiksel olarak ortaya konduğunda böyle bir tabloda seçimin kazanılması
ihtimali yüzde sıfır virgüllerle ifade edilebilecek oranlardadır.

 

Gordion’un Düğümü’ne dönen bu problemi
tek bir hareketiyle çözebilecek tek isim ise İYİ Parti Genel Başkanı Meral
Akşener. O nedenle yazının bundan sonraki tek muhatabı “Meral Abla”dır.

 

Kıymetli Ablacm,

 

Gelinen bu noktada önünüzde iki seçenek
var. Ya konfor alanınızı terk etmeden, altılı masayla son derece uyumlu bir
şekilde Kılıçdaroğlu’nu aday olarak çıkartır, Cumhurbaşkanlığı seçimini
Erdoğan’a hediye eder ve siz de ahir siyasi ömrünüzü muhalefet partilerinden
birinin genel başkanı bir milletvekili olarak tamamlarsınız. Ya da risk alıp
ateşten gömleği giyer, altılı masayı ve oyunu bozar, Mansur Yavaş veya Ekrem
İmamoğlu’nun aday olarak çıkartır, bu iktidarı değiştirir ve Türk milletinin
gönlünde bir efsane olarak yerinizi alırsınız.

 

Mevcut halde 2028’de seçim olup
olmayacağını bilmiyorum. Ama 2028’de bir seçim olsa bile sizler o seçimde
siyaset sahnesinde zaten olmayacaksınız. O nedenle Türkiye için değil, kendi
siyasi kariyeriniz için bile bu ruleti oynamaya değer. Çünkü hiçbir şey
yapmazsanız zaten kazanamayacaksınız.

 

Sevgi ve Saygılarımla…

Ah Ryoichi Kishi Ah, Kıymetini Bilemedik…

Şimdi diyeceksiniz ki, “Ryoichi Kishi” kimdir?

Durun anlatayım da siz karar verin, kimmiş.

Ülkemizin veya belediyelerimizin yönetiminde çok değil 100
tane Ryoichi Kishi olaydı memleketimiz nasıl olurdu, sonra da bir hayal edin…

 * * *

Gelelim Ryoichi Kishi’ye…

Bu Japon vatandaşı mühendis arkadaş, İzmit Körfezi geçişini
sağlamak için inşa edilen ama pahalılığından dolayı pek de kullanılmayan
Osmangazi Köprüsü’nün kontrol mühendislerinden birisiydi.

Hatırlarsınız köprünün inşası esnasında 21 Mart 2015
tarihinde köprüdeki ana kabloları taşıyacak olan ve Catwalk (kedi yolu) olarak
adlandırılan kılavuz kablolardan biri koptu. Halatın kopmasından kendisini
sorumlu tutan Japon mühendis Ryoichi Kishi, kazayı onur meselesi olarak
nitelendirdi ve intihar etti.

Oysa ne ölen vardı, ne sakat kalan vardı ve ne de yaralanan
bir Allah’ın kulu yoktu, çok şükür. Sadece köprünün inşaatı iki ay kadar aksadı
o kadar.

İşin ilginci, köprü inşaatında 8 bin kişi çalışıyordu ve bu
kadar insanın içerisinden bir tek Japon mühendis Ryoichi Kishi kendini sorumlu
tutarak cezalandırdı.

Oysa O; ne o halatı imal eden yerli firmanın temsilcisiydi,
ne o firmada çalışıyordu. Ne de o kopan halatı oraya takan ekipteydi. Ne de
inşaatı yapan yüklenici firmalardan birinin sahibiydi…

Sadece kontrol mühendisiydi.

Ve o kadar sorumluya rağmen tüm suçu: ‘Ben bu halattaki
sorunu nasıl fark edemedim’di…

Adam harakiri yaparak bu ‘onursuzlukla’ yaşayamam, “Japon
Milleti’ni iyi temsil edemedim” deyip kendi canına kıydı.

 * * *

Aradan 8 yıl geçti.

Kahramanmaraş Merkezli olmak üzere 9 saatte 3 deprem
yaşadık.

Olay büyük müydü, büyüktü…

Ülke nüfusunun 1/8’i etkilendi mi, etkilendi.

Pek çok bina yıkıldı mı, yıkıldı…

Ama, ama, ama YIKILMAYAN da çok sayıda bina var!

 * * *

Şu an itibarıyla vefat eden vatandaşımızın sayısı 46 bine
ulaştı. Her geçen gün hızla artıyor…

Enkaz bina sayısı 100 bini geçti.

Hatta bazı enkazlar var ki, çocukken oynadığımız kumdan
kaleler gibi, yerle yeksan olmuş. Ne çimento var, ne adam gibi tuğla var, ne de
demir var!…

Ben yaptım oldu, denip ‘adamı ayarlanıp’ inşa edilmiş…

Peki, bırakın Japonlar gibi ‘harakiri’ yapmayı veya “ben bu
onursuzlukla yaşayamam” demeyi…

Ya da “Türk Milleti’ni doğru düzgün temsil edemedim”
demeyi…

Yav arkadaş!

Bir Allah’ın kulu istifa eden Bakan var mı?

Bir Allah’ın kulu ben bu kentteki hemşehrilerimi temsil
edemedim deyip istifa eden milletvekili var mı?

Bir Allah’ın kulu istifa eden Belediye Başkanı var mı?

Bir Allah’ın kulu istifa eden Belediye Başkan Yardımcısı
veya Vekili var mı?

Bir Allah’ın kulu istifa eden İmar Daire Başkanı Var mı?

Bir Allah’ın kulu istifa eden İmar Müdürü var mı?

Bir Allah’ın kulu istifa eden İmar Komisyonu Üyesi var mı?

Bir Allah’ın kulu istifa eden İmar’da Çalışan Belediye
Personeli var mı?

Haydi onu da geçtim, bir muhtar da mı yok arkadaş, ben
mahallemdeki inşaatlarla yeteri kadar ilgilenmedim pişmanım diyen?

11 vilayet Ya Hu!

13,5 milyon insan mağdur…

En tepeden en aşağıya kadar herkes ak pak maşallah…

Varsa yoksa müteahhitlerin peşine düşüldü, yakalanıp
yakalanıp teşhir ediliyor.

Ya Arkadaş; bu müteahhit, imar izni için rüşvet verirken
suçlu oluyor da, bu rüşveti alan kamu çalışanının hiç mi suçu yok?

Hani ‘rüşvet alan da, veren de melûn’du? Biz öyle
biliyoruz…

Verenler tamam da, alanlar nerede?

Onlar niye tutuklanmıyor?

Kimse harakiri yapmasın tabi, onu demiyoruz ama en azından
biraz ‘onur’ olmaz mı insanda?

Sonra bir de ‘istifa’ dedi diye vatan haini ilan ediliyor insanlar…

Esas ‘vatana ihanet’, 46 bin kişinin ölümüne sebep olmak,
yüz milyarlarca dolar ülkeyi zarara uğratmak değil midir?

Neyse sözü uzatmanın anlamı yok, Ah Ryoichi Kishi Ah,
Kıymetini Bilemedik… Senin gibi yüz adam olaydı memlekette…

Korkunç Bir Şey Olduğunda Olmamış Gibi Davranamayız

Başlıktaki söz bize çok yabancı geliyor
değil mi? Çünkü bu sözün sahibi bizden biri değil, Yunanistan
Ulaştırma Bakanı Kostas Karamanlis.

Yunanistan’da yaşanan tren kazasında yolcu treni ile yük treni çarpıştı, 36 kişi
hayatını kaybederken 85 kişi yaralandı.

Tren kazasından sonra Ulusal Tren Ağı
Sürücüleri Sendikası Başkanı ve Yunanistan Devlet Demiryolları Makinistleri
Başkanı tren ağında eksiklikler olduğunu açıkladı. Tren ağının otomatik
çalışmadığı, her şeyin manuel işlediği; göstergelerin, ışıklı sinyallerin
çalışmadığı ve bu eksikliklerin de uzun zamandır bilindiği ve gerekli
önlemlerin alınmadığını iddia ettiler.

Ulaştırma Bakanı Karamanlis “Korkunç
bir şey olduğunda olmamış gibi davranamayız”
dedi ve görevinden İSTİFA
etti.
Bakan Karamanlis “haksız yere ölen insanların anısına
istifasının bir ‘görev’ olduğunu söyledi.

****

Pamukova Tren Kazası

22 Temmuz 2004 tarihinde “Ankara-İstanbul
tren hattı arasında hızlı tren uygulamasına yetersiz altyapıya rağmen
aceleyle yapılan geçiş yüzünden”
Pamukova’da bir kaza oldu. Kazada 41
kişi hayatını kaybetti, 89 kişi de yaralandı.

Bilim Kurulunun verdiği raporda “trenin dönemece
132 kilometre/saat hızla girdiği, Dönemeçte uyulması gereken hız limiti 80 km
olduğu, aşırı hız yüzünden trenin tekerinin raydan çıktığı” tespit edildi. Aynı
raporda kaza mahallinde makinistler için uyarıcı işaret ve tabela
bulunmadığı
, toplam yolculuk için verilen 5 saat 15 dakikanın yeterli
olmadığı ve uygun olmayan altyapının da kazayı etkileyen faktörlerden olduğu”
tespit
edildi.

Korkunç bir şey olmuştu. Olmamış gibi
davrandılar.
Altyapıyı hazırlamayanlar ve bu altyapıya
rağmen “yüksek hızla sürün” talimatını verenlerden hiçbiri İSTİFA ETMEDİ.

****

Çorlu Tren Kazası

08.07.2018’de
Çorlu’da bir tren kazası oldu. Edirne-İstanbul seferini yapan 7 vagonlu yolcu
treninin 5 vagonu raylardan çıkıp devrildi. Kazanın yağış nedeniyle rayların
altındaki toprağın kayıp boşalması sonucu olduğu, menfezin denetiminin
yapılmadığı anlaşıldı.

Kazada
25 kişi öldü,

300’den fazla kişi ise yaralandı. Bir kısım teknik elemanların sanık olduğu
yargılama süreci halen devam ediyor.

Korkunç bir şey olmuştu. Olmamış gibi davrandılar. Altyapıyı iyileştirmeyenler, bu kötü altyapıyı
denetlemeyenler ve kazaya sebep olanlardan hiçbiri İSTİFA ETMEDİ.

****

Ankara Tren Kazası

Ankara’da 13 Aralık 2018 tarihinde
Ankara-Konya seferini yapan Yüksek Hızlı Tren (YHT), Marşandiz durağına girişi
sırasında kılavuz tren ile çarpıştı. Kazada 3’ü makinist 9 kişi hayatını
kaybederken, 107 kişi de yaralandı.

Kılavuz tren orada bulunurken bu hattaki
asıl trenin yola çıkması anlaşılır gibi değildi. Tren faciasının, ‘hatta
sinyalizasyon sistemi olmadığı için meydana geldiği’ ifade edildi. Dönemin
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan, “Sinyalizasyon sistemi, demir
yolu işletmeciliği için olmazsa olmaz bir sistem değil” dedi. Ama kazadan sonra
bu sistem yapıldı.

Dönemin TCDD Genel Müdürü ve Genel Müdür
Yardımcıları için kusurlu oldukları, yargılanmaları için makul şüphe olduğu
gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Ulaştırma Bakanlığı’ndan soruşturma
izni talebinde bulundu. Bakanlık talebi reddetti.
Dosya kapandı.

Oysaki, Ankara Barosu Toplumsal Dava ve
Hukuk Araştırmaları Merkezi (TODAM) Başkanı Av. Doğan Erkan’a göre, “tam da en
tepedeki siyasi sorumluların kararlarıyla, onların ihmal ve kusurlarıyla, alt
yapı ve teknik zorunluluklar giderilmeden başlattıkları bir hızlı tren seferi
söz konusu idi.
Bizatihi soruşturma izni vermeyen Ulaştırma Bakanının
kendisinin soruşturulması gerekirdi.”

Korkunç bir şey olmuştu. Olmamış gibi
davrandılar.
Altyapıyı hazırlamayanlar ve bu altyapıya
rağmen “yüksek hızla sürün” talimatını verenlerden hiçbiri İSTİFA ETMEDİ.

***************************

Onlarca Ölüm Korkunç, Ya Onbinlerce Ölüm?

06 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli
iki büyük depremde 11 ilimiz çok fena etkilendi. Şimdilik resmî açıklamalara
göre 45 bin civarında can kaybımız var. Yaralanan ve sakat kalanların sayısı
çok yüksek. 700 bin civarında yıkılmış ve yıkılması gereken konut var.

Devletin böyle bir depreme hazırlıksız
olduğu
, şehirlerimizin zemin olarak uygun olmayan tarım alanlarında
geliştiği, binalarımızın çürük olduğu anlaşıldı. Buna rağmen devletin
sadece bu illerde 124 bin binaya imar affı ile ruhsat verdiğini
öğrendik. Deprem sonrası için de devletimizin arama kurtarma ve diğer
hizmetlerde yetersiz olduğu
ortaya çıktı.

Deprem sonrası ilk üç gün TSK’nın sahaya
etkin bir şekilde girmediği, arama kurtarmadaki başarılarıyla milletimizin
takdirini kazanan madencilerden zamanında ve yeterince
yararlanılamadığı, AFAD’ın etkin ve öncü olamadığını, Kızılay’ın
çökertilmiş olduğunu gördük.

Bu tür organizasyon hataları ve
eksiklikleri yüzünden kurtarılması muhtemel on binlerce insanımızı kaybettik.

Korkunçtan da öte bir şey olmuştu. Olmamış
gibi davrandılar.
Kötü şehirleşmenin sebebi olanlar, tarım
alanlarını imara açanlar, imar affı ile çürük binalara ruhsat verenler, sağlam
binalar yapmak için sağlıklı bir sistem kurmayanlar, kurumları liyakatsiz
atamalarla çökertenler ve deprem sonrası hizmetlerde yetersiz kalanlardan hiçbiri
İSTİFA ETMEDİ.

Bir tek sorumlu çıkıp da “haksız yere
ölen insanların anısına istifanın bir ‘görev’ olduğunu”
söyleyemedi.

İstifa etmedikleri gibi, hesap
vermedikleri gibi,
eksiklikleri ortaya koyanları, “deftere
not düşüyoruz vakti gelince hesap soracağız” diye tehdit ediyorlar.

Depremde Türkiye’nin en temel sorununun “ahlakla
ilgili”
olduğunu düşünüyorum. Sıradan vatandaştan en yetkili devlet
yöneticisine kadar herkesi içine alan bir tespit bu.

Bizdeki siyasi aktörlerin, devleti ve
kurumlarını yönetenlerin de (hiç olmazsa Yunanistan Ulaştırma Bakanı kadar) sorumluluğunun
bilincinde olmasını
hayal ediyorum. Yetkililerin “haksız yere ölen
insanlarımıza saygıları gereği” özeleştiri yapabilmesini diliyorum. Sorumluların
bu korkunçtan öte olanlara rağmen olmamış gibi davranmamalarını ve
İSTİFA görevini yapmalarını istiyorum.

Türkiye Neden Yağmalanıyor!

“Depremin bana
hatırlattıkları!”

 

İngiliz arkeolog Charles Newton, Sultan II. Abdülmecid’in
fermanı sayesinde, Bodrum’daki dünyanın yedi harikasından biri olan “Mausoleum”u ve Didim’deki Knidos
aslanı heykelini ve daha nicelerini yerlerinden söküp İngiltere’ye götürmüş.

 

Tabii ki, Anadolu’daki uygarlık hazinesi eserleri yağmalayan
tek isim Charles Newton değildi. Newton, ne yaptıysa, diğerleri gibi hep
örgütlü bir talanın uygulayıcısı olarak çalıştı ve bu talanı 1865’te yayınladığı
“Travel & Discoveries in the Levant”
adlı iki ciltlik eserinde de övgüyle anlattı.

 

Türkiye’nin bu şekilde yağması üzerine, o dönem Amiral
Francis Beaufort isimli bir zat, bakın bizi nasıl uyarıyor: “Türk devlet yetkilileri, kendilerine
emanet edilmiş ve kendi topraklarındaki bu muhteşem eserleri koruma altına
almalarının, milli bir görev olduğu konusunda ikna edilmelidir.”

Gelişmelerden anlıyoruz ki, bir yabancı tarafından yapılan bu uyarı, bugün bile
anlaşılamamış ve gereği yerine getirilememiştir.

 

18. ve 19. yüzyıllarda görgülü ve eğitimli Avrupalı
gezginler ve bilim adamları Türkiye’de geziler yaparak, ülkenin yerüstü ve
yeraltı kaynaklarını belirlediler. Böylece Anadolu’nun üzerinde bulunan “Uygarlık Hazineleri”ni keşfettiler.
Hatta Amiral Francis Beaufort, komutanlığını yaptığı “Frederickössteen” fırkateyni ile 1811’de, Ege ve de Akdeniz ile
buralarda bulunan adaları gözlemledi ve suların derinliklerini çıkardı.

 

Yabancılar tarafından Türkiye toprakları üzerinde yapılan bu
keşif ve yağma, hepimizin gözü önünde, dün olduğu gibi bugünde sürüp gidiyor.

 

Bu zenginliklerin yağmasına, ekonomik değerlerin yağması da
eklenince devletin sömürgeleşmesi ve milletin esirleşmesi ile koskoca bir
medeniyet tesis etmiş olan Osmanlı – Türk Devleti yıkılıp gitti.

 

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin, ilk yaptığı
işlerden biri, ülkenin her alanda yağmasına “dur” demek ve ortak zenginliklerin “milli” olduğunu ilan etmek oldu.

 

Ancak günümüze kadar gelen süreçte, devleti yöneten
siyasetçiler eliyle, büyük tavizler verilerek adeta “yağma devam ediyor” denilecek bir duruma, yeniden geçildi.

 

Bu anlamda, ülkenin her türlü değerinin yabancılara ve
onların yerli işbirlikçilerine peşkeş çekilmesi her türlü izahtan varestedir.

 

Artvin Cerattepe’de meydana gelen altın madeni meselesi,
anlatmaya çalıştığımız bu yağmanın son örneğidir.

 

Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta
vardır. O da; Türk Milletinin içinde yağmayı anlama ve buna “dur” deme yetisi, halen Atatürk
döneminde olduğu gibi sürmektedir. Biz bunu Artvinlilerin, yağmaya karşı
gösterdikleri dirençle, bir kez daha gördük.

 

Türkiye’nin değerlerinin tümünün yağma edilmesi, bu
toprakların asli sahibi olan Türk Milletinin kaderi değildir. Değerlerin ortaya
çıkardığı zenginlik, hepimizin ortak malıdır. Bu sebeple herkesi, yağmayı
önlemeye ve toplumsal zenginliğimizi korumaya çağırmamız lazımdır.

 

Cerattepe’nin yağmasına ve Artvin’in zenginliklerinin yok
edilmesine karşı çıkan Artvinlileri kutluyor ve onların bu direncinin hepimize
örnek olmasını diliyorum.

 

Bunları derken de, ülkemizdeki “yağma tarihi”nin ve aktörlerinin, hepimizce mutlaka bilinmesi
gerektiği konusunda da, uyarıda bulunuyorum. Unutmayın, yağma kaderimiz
değildir.

 

“Yıllar önce
yazılmış bir yazı ama yaşadığımız depremler bana hiç bir şeyin değişmediğini
anımsattı. Çünkü hasar bir yağmanın sonucu oluştu. Yine hatırlatmalar ile bir
faydam olur belki diye bunları paylaşayım istedim.”

Yâkub Cemil Hayatı ve Dîvân-ı Harp Sorgu Tutanağı

Hasan Ali
Polat’’ın telif ettiği, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 756 sayfalık esere adını
veren Yâkub Cemil 1883 yılında,
günümüzde İstanbul’un Bayrampaşa ilçesi sınırları içerisinde bulunan ve ismi
değişen Yenibahçe semtinde dünyâya geldi.

Sonradan
siyâsî parti hâline dönüşen İttihad ve Terakkî Cemiyeti’nin meşhur silâhşörü
olarak bilinir. 1901’de Harbiye’yi bitirip, birçok emsâli gibi Rumeli’de âsî
Balkan komitecileri ile eşkıyâsını tâkîble görevli birliklerde hizmet gördü.
Gizli Îttihad ve Terakkî Cemiyeti’ne üye oldu. 23 Temmuz 1908 târihinde İkinci
Meşrûtiyet’in ilanından sonra Cemiyet’in sorumlusu olarak Adana’da bulundu.
Aralarında Enver (Paşa), Mustafa Kemal (Paşa, Atatürk), Fethi (Okyar) gibi
sonradan büyük roller oynayıp şöhret kazanacak olanların da bulunduğu cesur ve
vatansever subaylarla birlikte gönüllü olarak Libya’nın Trablus bölgesine gidip
İtalyanlara karşı savaştı. 23 Ocak 1913’te vukubulan İttihadçıların meşhur
Bâb-ı ‘Âlî Baskını’nda mühim rol
oynayan birkaç subaydan biri idi. Baskın esnâsında istifa etmeye zorlanan
Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa’yı vuran kişi olarak bilinir. Fakat Nâzım Paşa’yı
öldüren kurşunun Enver (Paşa) tarafından mı, Yâkub Cemil tarafından mı atıldığı
tartışmalı kalmıştır.

Yâkub Cemîl,
Enver Bey’e çok bağlı, gözü kara bir fedâî idi. 3 Ocak 1914’te Enver Bey’in
kurmay yarbay iken rütbe atlayıp birden mirlivâ (tümgeneral) retbesine terfî
ettirilip harbiye nâzırı yapılmasında da rolü olmuştur. Enver Paşa, Yâkub
Cemil’i o zaman Teşkîlât-ı Mahsûsa denilen devletin istihbârât teşkilâtında
görevlendirdi. Birinci Dünyâ Savaşı’nda 2000 kişilik bir kuvvetle Kafkas
Cebhesi’nde savaştı. Merkezden gelen emirlere riâyet etmeyerek kendi başına
buyruk hareketlerinden dolayı önce Bitlis’e, oradan Bağdad’daki 6. Ordu
merkezine sürgün edildi. Daha sonra da İstanbul’a gönderildi.  İttihad Terakkî’nin bütün mühim eylemlerinde
rol sâhibi samimî ve cesur bir fedâîsi, özellikle Enver Paşa’nın yakın arkadaşı
olmasından dolayı, disiplin dışı davranışları kendisine normal geliyordu.
Halbuki askerliğin, ve normal devlet düzeninin bu şekilde keyfi ve hiyerarşi
dışı davranışlara tahammülü olamazdı. Komitecilik, gizli teşkilât, isyân ve
ihtilâl devirlerinde cidden çok işe yarıyan Yâkub Cemil tipinde adamlar, hareket
başarıya ulaşıp da normal düzen kurulunca, âdetâ mukadder olarak intibaksız ve
hayâl kırıklığına uğramış vaziyette kalırlar. Yâkub Cemil örneğinde de bu böyle
oldu: Kendisine üst kademelerde bir görev verilecek liyâkatte değildi. Bu
sebeple beklentileri karşılanmadı. Onu normal hiyerarşi içinde normal görevlere
döndürmek de mümkün değildi. Her defâsmda canını dişine takıp ölümleri göze
alarak adım adım ilerlemesinde ve imparatorluğun âdetâ tek hâkimi hâline
gelmesinde rol sâhibi olduğu insanın (Enver Paşa’nın) kendisini bu şekilde
yalnız ve arkasız bırakmış olmasını hazmedemiyordu. Bu tip insanlar ya harb
eder, ya suikast tertipleyip isyân eder. Enver Paşa ve çevresine suikast hazırlamak
suçundan tutuklanan Yâkub Cemil de Dîvân-ı Harb’de muhakeme edildi ve idam
cezâsı verildi. Cezâ, 11 Eylül 1916 târihinde, Kâğıthâne’de kurşuna dizilmek
suretiyle infaz edildi.

***

Kitabın arka kapak yazısı:

Bu kitap; İttihâd ve Terakki
Cemiyeti’nin önemli ismi Yâkub Cemil’in Cemiyetle öne çıkan ve Cemiyetin
müdâhalesiyle 11 Eylül 1916’da kurşuna dizilmek suretiyle sona eren hayat
hikâyesini efsânelerden arındırarak arşiv vesikaları ve diğer kaynaklara
dayanarak ortaya koyuyor ve ana-baba adından başlayarak birçok hatâyı da tashih
ediyor. Ayrıca Yâkub Cemil’in başkahramanı olduğu 1916’daki münferit sulh
davasının Dîvân-ı Harp sorgu tutanaklarını içeriyor ve bu tutanakların çeviri
yazımını gün yüzüne çıkararak okuyucuların dikkatine sunuyor.

Nihayetinde bu kitap, silâh ve siyaset
arasında tükenmiş bir ömrün, Yâkub Cemil’in;

-Bursa
seyahati ve Prens Sabahaddin’in hususi kâtibi Satvet Lütfi ile ilişkisini,

-Münferit
sulh çerçevesindeki on beş maddelik manifestosunu,  

  -Meserret Oteli toplantılarını,              

-Sapancalı
Hakkı, Mümtaz Bey ve Hüsrev Sami ile ilişkilerini,

-Kara
Kemal, Bahâeddin Şâkir, Doktor Nâzım ve Midhat Şükrü gibi isimlerle görüşmelerini,                                                                                                                                                             -Enver
Paşa ve Talât Bey hakkındaka değerlendirmelerini,

-Mustafa
Kemal Paşa’nın Harbiye Nâzırlığı meselesini,

imzâlı ifâdelerinden öğrenebilme imkânı
sunuyor; Yâkub Cemil meselesiyle ilgili Esatlı, Ertürk ve Vardar’ın yazdıkları
bazı hususları tashih etmenin yanında bu meselenin Almanya’nın İstanbul
Büyükelçiliği raporlarına yansımasını da ele alıyor. Karanlıkta kalan pek çok
meseleyi açıklığa kavuşturacağını umduğumuz bu çalışmayı Türk okurunun ve
akademisinin dikkatine sunmaktan kıvanç duyuyoruz.

Eserdeki bölüm başlıklarından bâzıları:

Meşrutiyet’e kadar Yâkub Cemil

 İran’daki Meşrutiyet
Mücâdelesine destek

Erzurum’dan İstanbul’a: 31 Mart Vakası

İttihâd ve Terakki Adana Müfettişliği

  Meşrutiyet ve
Cemiyet için cinâyetler

Yâkub Cemil’in Trablusgarp’ı

Tebdil-i hükümet: Bâbıâli Baskını

Balkan Harbi’ne gayrinizami Katkı

Talât Bey Dâhiliye Nazırı, Enver Bey ise Paşa ve Harbiye
Nazırı oluyor

Cihan Harbi’nin İki Yılı

Münferit
Sulh, Hükümet Tebdili Meselesi Ve Nihayet…

Ok yaydan çıkıyor: Meserret toplantısı, İran hazırlığı ve
tutuklamalar

Suçu diğerde aramak: Divan-ı Harpteki ifâdeler

Müdde-i Umûmî’nin (Savcı) iddianâmesi ve Divan-ı Harp
Kararı

Kâğıthane’deki hazin hâtime: ‘Ben komitacı geldim ve öylece öleceğim

Yâkub Cemil’in gözünden Enver Paşa ve Talât Bey

Eşref, Yâkub Cemil’e karşı

Mustafa Kemal Paşa’nın Harbiye Nâzırlığı Meselesi

Almanya’nın İstanbul Büyükelçiliği raporlarında Yâkub
Cemil meselesi

Yâkub Cemil Meselesi hakkında farklı değerlendirmeler

Yâkub Cemil Meselesi:
Divan-I Harp Sorgu Tutanağı

İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri, 23 Ağustos

İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri 26 Ağustos

İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri, 25 Ağustos İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri

Mustafa Kemal’in ifâdesi, 28 Ağustos

Müdafaa-i Milliye Reisi Mehmet Sâdık’ın ifâdesi

İfâdeler

Seyyid Tâhir Efendi’nin ifâdesi, 30 Ağustos

Merkez-i Umumî âzası Talât Bey bin Tâhir’in ifâdesi, 30
Ağustos

İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri, 30 Ağustos

İfâdeler…

Yakıub Cemil’in ifadeleri, 6 Eylül

Müddeî-i Umûmînin İddianamesi

Karar

Vakup Cemil Meselesi İle İlgili Müteferrik Evrak

Heyet-i Tahkikiyeden Dâhiliye Nezâretine gönderilen
yazılar

Dâhiliye Nâzırı Talât Bey’in cevabı

Dâhiliye Nezâreti Müsteşarı İsmail Canbolat’ın cevabı

Heyet-i Tahkikiyeden Harbiye Nezâretine gönderilen
yazılar

Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın cevabı

Harbiye Nezâreti Müsteşarı Mahmut Kâmil Paşa’nın cevabı

Miyet-i Tahkikiyeden Sadarete gönderilen yazı

Sadrazam Said Halim Paşa’nın Cevabı

Hülasa ve Müzakerât Neticesi

Dîvân-ı Harb-i Örfinin Kararı

Yâkub Cemil’in idamı irâde-i seniyyesi

Yâkub Cemil’in idam fermanı

Harbiye Nezâretinin Merkez Kumandanlığından hükmün infazı
talebi

Merkez Kumandanlığından Divan-ı Harb-i Örfi Riyâsetine
yazı

Tahniyeci Hakkı’nın Dilekçesi

Merkez Kumandanlığından Divan-ı Harb-i Örfi Riyâsetine
yazılar

Harbiye Nezâretinden Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetine yazı

Fezleke

Bursa Valisinden Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetine yazılar

İstanbul Polis Müdüriyetinden Divan-ı Harb-i Örfi
Riyâsetine yazı

Kızıltoprak Polis Merkezinden Divan-ı Harb-i Örfi
Riyasetine yazı

Gönenli Bekir Sıdkı’nın Harbiye Nezâretine dilekçesi

Seyyid Mehmet ve Kemal’in Dâhiliye Nezâretine dilekçeleri

Harbiye Nezâretinden Divan-ı Harb-i Örfi Müddeî-i
Umûmiliğine yazı

Dâhiliye Nezâretinden Divan-ı Harb-i Örfi Müddeî-i
Umûmiliğine yazı

Divan-ı Harb-i Örfi Müddeî-i Umûmiliğinden Heyet-i
Tahkikiyeye yazı

Yâkub Cemil’in Hazin Sonu

Yâkub Cemil,
Enver Paşa ile yaptığı görüşmede ‘İttihad
ve Terakki Merkezi’ne karşı sitemkâr ve hâlet-i rûhiyesinin bulanık olduğunu ve
İttihadcı arkadaşlarıyla çatıştığını
’ söyler. Durumun düzelmesi için Enver
Paşa’dan istekte bulunur. İsteğinin kabul edilmesinin kanunen mümkün olmadığı
belirtilir.  Hazırladığı 15 maddelik ‘Münferid Sulh Düşüncesi’ meselesini,
çekindiği için Enver Paşa’ya açmaz. Talât Bey’in yakın çevresindeki insanlar
aracılığı ile ikna edilerek kabul edilmesini sağlamaya çalışır. Böylece Enver
Paşa ile arasındaki bağlar kopar. Dâvâ açılır, mahkeme, Yâkub Cemil’in idamını
kararlaştırır.

Enver Paşa’nın
6/7 Eylül’de yurt dışına çıkışının hemen ardından Divan-ı Harb-i Örfi
tarafından verilen idam kararı Harbiye Nâzırı Vekili Talât Bey ve Sadrazam Said
Halim Paşa tarafından imzalanarak Sultan Mehmet Reşat’ın tasdikine sunulur ve
Sultan 19 Eylül 1916’da Yâkub Cemil’in idam cezâsını tasdik ederek Harbiye
Nâzırı Vekili Talât Bey’i bu işe memur eder. 
Sultan’ın tasdikinden sonra Talât Bey, Dersaadet Merkez Kumandanlığına
bir yazı göndererek infazını ve neticenin bildirilmesini talep eder. 

Netice itibâriyle
Yâkub Cemil, Harbiye Nâzırı Vekili Talât Bey’in tâlimatı doğrultusunda kurşuna
dizilmek suretiyle infaz edilir. 
Böylelikle İttihâd Terakki Cemiyetinin fedâi grubu içerisinde ilk akla
gelen isimlerinden olan Yâkub Cemil, ‘âdeta,
tek başına hükümeti ortadan kaldırabilecek güce sâhip bir şahsiyet
’ olarak
değerlendirilir ve kendi arkadaşlarına yönelik suikast iddiasının sonucunda
kendi arkadaşları tarafından Divan-ı Harb-i Örfi kararı neticesinde kurşuna
dizilmek sûretiyle öldürülür. Ancak Yâkub Cemil, kendisiyle birlikte Divan-ı
Harp tarafından sorgulanan bazı kimselerin, ‘hükümet üyelerine suikast’ iddialarını külliyen reddeder; yegâne
savunduğunun on beş maddelik münferit sulh düşüncesi olduğunu belirtir. Hüküm
infaz edilirken son sözü ‘Yaşasın İttihad
ve Terakki
’ olur.

Yâkub Cemil’in
hanımına, eşinin kalp sektesi sebebiyle öldüğü duyurulurken, Yâkub Cemil’in
kardeşi Seyyid Mehmed’e telefon edilir ve mevtânın Gülhane Hastahânesi’nden
alınmasını istenilir Seyyid Mehmed Bey, ‘Ağabeyimin
canını kimler aldı ise, cenâzeyi onlar kaldırsın
’ der. Defin işi, İttihad
ve Terakki Partisi’nin vazifelendirdiği ekip tarafından halledilir. Ertesi gün
gazetelerde Parti’nin açıklamasının yer aldığı görülür: ‘İhtiyat Binbaşısı Yâkub
Cemil Bey müstahak olduğu ve nizamın kabul ve tecviz edemeyeceği bir rütbe ve
memuriyetin kendisine bahş edilmeyişi sebebiyle gücendiği, kırıldığı ve infiale
kapılıp evvelce hâiz olduğu emniyet ve güveni suiistimal ederek hükûmet
aleyhinde ve harbin tamamen düşman lehine neticelenmesine sebebiyet verdiği
için başlatılan inceleme ve muhakeme neticesinde; Hıyanet-i Harbiye Kânununun
14’üncü maddesinin altıncı fıkrası gereğince idâmına dâir Dersaâdet Divan-ı Harb-i
Örfisi’nden verilen karar gereğince kurşuna dizilmiştir.  Bu konuda zamanı gelince gerekli bilgiler, belgeleriyle
birlikte açıklanacaktır.

Yakup Cemil öldürüldüğünde
eşi Nevber Hanım hamiledir. Küçük bir maaş bağlanırsa da yetişmediği için sokakta
ağızlık satarak çocuklarına ekmek parası tedârik etmiştir.

                                               
                                                                                                                      

HASAN ALİ POLAT:

1983’te Çetmi’de
doğdu (Taşkent-Konya). İlkokulu Çetmi, ortaöğrenimini ise Taşkent’te
tamamladı. 2004’te On Dokuz Mayıs Üniversitesi Ordu Fen-Edebiyat Fakültesi
Târih bölümünden mezun oldu. 2008’de Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Târihi Ana Bilim Dalı’nda yüksek
lisansını, 2018’de de Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih
Ana İlim Dalı’nda Prof. Dr. Salih Tunç’un danışmalığını yaptığı ‘İkinci
Meşrutiyet Dönemi’nde Siyâsî Sürgünler (1908-1918)’ adlı tezle doktorasını
tamamladı. 2008’de Selçuk Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak vazifeye
başladı. Hâlen Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşerî İlimler
Fakültesi Târih bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Yakın Çağ Târihi
özellikle de Meşrutiyet ve Millî Mücâdele Dönemi üzerine çalışmalarına devam
etmektedir.

Yazarın Diğer
Eserleri: İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde Siyâsî Sürgünler, Türk Târih Kurumu
Yayınları, Ankara 2020.

Damat Ferit Paşa
Hükümetlerinin Millî Mücâdele Karşıtı Politikaları, Atatürk Araştırma Merkezi
Yayınları, Ankara 2011. (Osman Akandere’yle birlikte).

Ahmet Selahattin
Bey, Makedonya Meselesi ve Balkan Harb-i Ahîri, Yedisu Yayınları, İstanbul
2021.

K a d e r

0

     Allah’ın her şeyi
olmadan önce takdir etmesi, plânlaması demek olan kader ve dilediği gibi
hareket edebilme, seçim gücü ve irade denen cüz’i ihtiyarî; İslâmiyetin ve
imanın nihayet / son hudud ve sınırlarını gösterir. Hâlî ve vicdanî bir imanın
/ inancın cüz ve kısımlarındandır. Yoksa ilmî / bilimsel ve nazarî / teorik
değillerdir.

    “İman, dil ile
ikrarın öncesinde kalb ve vicdanda vukubulur. Kulun, Rabbi ile olan irtibat
halidir. Bu sebeb ile kadere imanın kalbî, hâli ve vicdanî olması insanın
tabiatına, eşyanın hakikatına ve imtihanın sırrına çok da muvafık bir
tesbittir. Kalben kabulün sonrasındaki dışavurumların hepsi, haldeki, içdeki
murakabe ve muhasebenin resmidir, izdüşümüdür.” (Mehmet Çetin)

     Mü’min / inanan,
her şeyi, hatta fiilini / davranış, iş ve hareketlerini ve nefsini Cenabı Hakka
vere vere, tâ nihayette / sonunda teklif, mes’ûliyet ve sorumluluktan
kurtulmaması için, cüz’i ihtiyarî önüne çıkar.

     Ona “Mes’ul /
sorumlu, mükellef ve yükümlü sensin” der. Sonra, ondan sudûr eden / meydana
gelen iyilikler ve kemalât / olgunluk ve mükemmellikler ile mağrur olmaması,
gururlanmaması ve kibirlenmemesi için, kader karşısına dikilerek der ki:
“Haddini / yetki ve sınırını bil, yapan sen değilsin.” Evet, iman ve
İslâmiyetin nihayet / son mertebelerinde; kader, nefsi gururdan alıkor. Cüz’i
ihtiyarî / serbest hareket etme kabiliyeti ise insanı; sorumsuzluktan kurtarır.
Nitekim işte bu sebepten ötürü kader ve cüz’î ihtiyarî; iman mes’eleleri
arasına girmişlerdir.

     Yoksa mütemerrit /
inatçı, kötü fiilinde direnen kötülüğü emreden nefislerin işledikleri seyyiat,
günah ve kötülüklerin mes’uliyet ve sorumluluklarından kendilerini kurtarmak
için, kadere yapışmak doğru değildir.

     Onlara nimet
olarak verilen güzelliklerle iftihar etmek / övünmek, gururlanmak yanlıştır.

     Cüz’i ihtiyarîsine
yani iradesine istinat etmek / dayanmak; bütün bütün kader sırrına aykırıdır.

     Cüz’i ihtiyarîyeye
zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî / bilimsel mesele ve problemler değildir.

     Evet, manen
ilerleyip yükselmeyen avam / halk tabakası içinde, kaderin kullanım alanı var.

     Fakat o da geçmişe ait şeyler hakkındadır.
Güçlük ve felâketler hususundadır ki, ümitsizliğin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa
günah ve isyanlar ve geleceğe ait şeyler hakkında değildir ki, sefahate ve
tembelliğe sebep olsun.

     Demek, kader
meselesi teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil.

     Belki fahir ve
gururdan kurtarmak içindir. İşte bu yüzden imana girmiş.

     Cüz’î ihtiyarî,
günah ve kötülüklere kaynak olmak içindir.

     Bu sebeple akide
ve inanca dahil olmuş / içinde yer almıştır.

     Yoksa iyilik ve güzelliklere mastar ve kaynak
olarak, fir’avunlaşıp

     İyilikleri nefsine
mal ederek kibirlenmek için değildir.

     Evet, Kur’an’ın
dediği gibi, insan, işlediği günah ve yaptığı kötülüklerden tamamen sorumludur.

     Çünkü, kötülüğü isteyen
odur. Seyyiat ve kötülükler, tahribat / yıkım ve bozmalar cinsindendir.

     Zira, insan bir
seyyie ve kötülükle çok tahribat ve yıkım yapabilir.

     Böylece, müthiş /
dehşetli bir cezayı da, hak eder. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi.

     Fakat yaptığı
hasenat, iyilik ve güzelliklerde; iftihara / övünmeye hiç hakkı yoktur.

     Zira onda onun
hakkı pek azdır.

     Çünkü, hasenatı /
iyilikleri isteyen ve iktiza ettiren ve gerektiren İlahî rahmettir.

     İcat eden Rabbin
güç ve kudretidir. İsteyen ve sebep; ikisi de Hak’tandır.

     İnsan, yalnız dua
ile, iman ile, şuur ile, rıza ile, onlara sahip olur.

     Fakat seyyiat ve
kötülüğü isteyen, insanın nefsidir. Ya istidat ile, ya ihtiyar ve isteği ile.

     Nasıl ki güneşin
ziyasından bazı maddeler, siyahlaşır ve kokuşur. Fakat o siyahlık onun
istidadına aittir. Çünkü o seyyiatı; çok mesalihi / faydaları tazammun eden /
içinde bulunduran İlâhî bir kanun ile icat eden, yine Haktır.

     Demek, sebebiyet
ve istemek, nefistendir ki mes’uliyeti o çeker. Hakka ait olan halk / yaratma
ve icat ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için, güzeldir,
hayırdır.