17.7 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 264

Namık Kemal Zeybek ve Türklük

Kaymakam iken bile şöhreti ve hizmeti dikkat çekiciydi.
Namık Kemal Zeybek’i ilk defa Ankara Bayındır Sokaktaki bir dairede yaptığı
sohbette tanıdım. Sanırım 1960’lı yılların sonuydu. Genç Kaymakam Namık Kemal
Zeybek (Bayburt 1944) burada gençlere sohbetleriyle ufuk açıyor, kitaplar
tavsiye ediyor, tartışmalarla yol gösteriyor, eleştirilere cevap veriyordu. Söz
konusu zaman dilimi ideolojik ve siyasi tartışmaların da (milliyetçi, sonra
ülkücü, İslamcı, sağcı, solcu, devrimci vs) tırmandığı ve gündemin
oluşturulduğu, özellikle görüşü ne olursa olsun gençlerin bol bol kitap
okuduğu, konferanslara, çalıştaylara, seminerlere, arayışlara girdiği yıllardı.
Üniversiteler ve öğretim üyeleri bilim kadar ideoloji de üretiyordu,
dolayısıyla çatışmalar da peşinden geliyordu münakaşaların.

 

Kültür Bakanı Bir
Delikanlı

 

1980 askeri darbesi sonrasında Başbakan Turgut Özal, iki
elini kavuşturarak başı üzerinden yükseltmesiyle partisinde 4 görüşü bir araya
toplamış, iktidar için şanslı görünen darbecilerin desteklediği emekli
Orgeneral Turgut Sunalp’ı ve Başbakanlık eski Müsteşarı Necdet Calp’ı çok
geride bırakarak hükümeti kurmuştu. Namık Kemal Zeybek de Kültür Bakanı olmuştu
Turgut Özal Hükümetinde. Kendisini sık sık ziyaret edip bir yazar
sorumluluğunda görüşlerimizi iletiyorduk. İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif
Ersoy’un vefatının 50. Yıldönümünde (1986) arka planı güçlü ve detaylı bir
proje sunduk kurucusu olduğum Yazarlar Birliği yönetimi olarak. Bakan Namık
Kemal Zeybek derneklere değil de sivil toplum kuruluşu olarak ancak vakıflara yasa
gereği kamu katkısı verdiğini belirtince Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat
Vakfı’nı 14 yazar, akademisyen, prodüktör, yayıncı, müteşebbis ile birlikte kurarak
(1984) hayata geçirdik. Faaliyete başladık. Başbakan Turgut Özal’ın da “hukuki,
etik ve uygulanabilir olmak şartıyla belirlediği” önemli projelere imza attık.
Sayın bakan ile hukukumuz sonra da artarak sürdü. Daha sonra siyasi ayrışımlara
girildiği günlerde bile fikir teatilerinde bulunduk. Birlikte konferanslara
katıldık. Mesela Kayseri Üniversitesi’ndeki Mehmet Akif Ersoy programına Namık
Kemal Zeybek ve merhum Mustafa Yazgan ile birlikte katılarak, görüşlerimizi
açıkladık. Üniversite gençliği büyük alaka gösterdi. Ankara’ya da aynı zamanda
bir ofis gibi kullandığı minibüsüyle birlikte döndük, yolda Türkiye’yi ve
toplumumuzu uzun uzun konuştuk.

 

Türk Debiyat Vakfında
Aydınlar Buluşması

 

Özal Hükümetinde Türk Cumhuriyetlerinden Sorumlu Devlet
Bakanlığı kurulmuş, başına da vakfımız kurucu üyesi Prof. Dr. Ercüment Konukman
atanmıştı. Sovyetlerin dağılmasıyla bağımsızlıklarına kavuşan ve Türkiye’nin
desteğini alan Türk Cumhuriyetlerine kamu ve sivil toplum kuruluşlarımız hizmetler
götürmeye başladı. Bu hala da devam ediyor. Vakfımız Türk Cumhuriyetlerinde iki
ülke milli şairlerini (Hüseyin Cavit-Azerbaycan, Abdullah Tukay-Tataristan,
Ahmet Baytursunuli-Kazakistan, Abdulhamit Süleyman Çolpan- Özbekistan ve Mehmet
Akif Ersoy-Türkiye) tanıtan, eserlerini söz konusu ülkenin diline çeviren
uluslararası sempozyumlar yaptı. Bakan Namık Kemal Zeybek de özellikle
Kazakistan’da önemli faaliyetlerde bulundu, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan
Nazarbayev’in emriyle hayata geçirilen Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde başarılı
çalışmaları oldu, dergi çıkardı ve yayınlar yaptı, kitaplar yazdı. Hala bu
minval üzere yorulmadan yürüyor.

Yıllar sonra kendisiyle İstanbul Sultanahmet’teki Türk
Edebiyat Vakfı’nın Çarşamba Sohbetlerinde yeniden birlikte olduk. Merhum
Şeyhülmuharririn Ahmet Kabaklı’nın eseri olan bu mekânda Namık Kemal Zeybek’ten
Türklük konusunda önemli bir konferansını dinledim. Bir zamanlar buradaki
sohbet ve konferanslara üniversite gençleri önem verir, istifade eder, nasibi
olan, olmazsa olmaz bir uğrak yeriydi. Bu defa orta yaşın üzerindeki aksakal aydınlarımızın
dayanışmasını gösterdiği bu sohbette 1960’lı yılların gençleriyle birlikte
olduk. Özellikle saydım toplantıda sadece üç genç vardı bizim dışımızda!  Ankara’da ikamet eden Sayın Bakan Namık Kemal
Zeybek’i, İstanbul’da olsam bile eserleriyle yakından takip ediyordum; Türklük
İnancı, Türk Olmak, Ateşten Damlalar, Aşk Yolu-Ahmet Yesevi, Ülkü Yolu, Allah
Aşk ile Ulaş, Türk Dünyası Deyince, Kızıl Elma, Türk Ülküsü, Bilgi Çağında
Türkçülüğün Esasları’ında imzası olan bir devlet adamımız, bir yazarımız, bir
aydınımızdı.

Benim neslimden olan Namık Kemal Zeybek, dönemin Yavuz
Bülent Bakiler ve Agah Oktay Güner gibi önemli hatiplerindendi. Sesi
etkileyici, görüşleri önemliydi. Bu toplantıda ayakta konuştu. Mikrofon
kullanmadı. Nefesi yetti de artı bile.

 

Eskimeyen Görüşler

 

Namık Kemal Zeybek notlarıma göre şöyle konuştu; Anavatan
Partisi’nde iken Başbakan Özal bu konuları bilmez, beni milliyetçilerin
temsilcisi gibi görürdü. Sorardı “Hanginiz Türksünüz?” gibi. “Hepimiz Türk’üz”
derdim. Kendisiyle aynı kanaatte olmadığımı anlatırdı. Türklüğün boy, pos göz
ile falan alakası yoktur. Türkçeyi koruduğunuz kadar Türk’sünüz. Görüşlerimden
ve Nazım’ı okuduğum için bazı arkadaşlarım bana “Nazım” Kemal Zeybek demeye
başladılar. Ancak Alpaslan Türkeş’in Nazım Hikmet’ten şiirler okumasıyla bu
dönemi tartışmasız atlattım.

Zaman zaman anekdotlarla konuşmasını rahatlatan Namık Kemal
Bey özetle şöyle devam etti; İsmail Gaspıralı(1851-1914) yazı, gazete ve
kitaplarıyla Türk Uluslarını millet yapmak istedi. Bolşevik Türkçü Sultan
Galiyev (1892-1940) bu konuda ikinci adımı attı. Türk eşittir Türkiyeli
biçiminde anlaşılıyor. Kelimelerin manasında buluşmak gerekir. Türk Dilinin
kerameti ancak birkaç günde anlaşılabilir. Mustafa Kemal Atatürk de Türk
olduğumuzu hatırlattı, gerçek bir Türk ulusu yarattı. Sovyetler zamanında
Moskova Türk Dünyasını Azeri, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar diye böldü. Bir
müddet böyle bir sıkıntı yaşandı, tartışmalar oldu. Türklük bir inanç
meselesidir. Türkiye Türklüğü bir gerçektir. Sovyetler dağılınca durum
anlaşıldı. Orhun Anıtlarındaki yazıtlardan hatalı tercümeler yanlış anlamalara
neden oldu. Amerika’da Mayalar var. Türk. Bizdeki Mayatepek böyle bir şey. Hem
tepe adları ve hem de soy isimleri olanlar mevcut. Başbakan Demirel Türk
Cumhuriyetleri’nden üniversitelerimizde okumak üzere 10 bin Türk öğrenci
getirtti. Bu önemli bir gelişmeydi.

Namık Kemal Zeybek, İran’ın önemli kentlerinden Tebriz’e
gittiğinde Türklerin Müslümanlığının başlangıcındaki öğreticiliğinin isminin
Şeyh Mansur’un da Türk olduğunu bellediğini anlattı ve Ahmet Yesevi’nin de Şeyh
Mansur’un talebesi olduğunu söyledi. Bölgede Arap saldırısına da değinen Bakan
Namık Kemal Zeybek Arapların Özbekistan’daki saldırıları sırasında tarihi
mekanları yıkıp geçtiğini hatırlatarak 16. Yüzyılın ise bir Türk Asrı olduğunu,
her hususta ileride bulunduğunu belirtti ve dünyayı Türklerin yönettiğini
bildirdi.

 

Din, Siyasete
Karışınca İçi Boşalıyor

 

Notlarıma özellikle bakıyorum; heyecanlı, zaman zaman sesini
yükselten, ces ve mimikleriyle etkili olan Sayın Bakan Namık Kemal Zeybek,
kanlı olaylara da temas ederek, Timur İmparatorluğunun 4. Sultanı, Türk
matematikçi ve astronomi bilgini Uluğ Beyi (1393-1449) oğlunun öldürdüğüne
işaret ederek Nakşibendiliğin bölgede bütün ilim yuvalarını yerle bir ettiğini
ileri sürdü. İşte bundan dolayı da din ile siyaseti ve ideolojiyi ayırmak
gerektiğini, hepsini de yerli yerine oturtmak icap ettiğine dikkat çekti.

Namık Kemal Zeybek’e göre; Osmanlıların en kuvvetli olduğu
Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) Ebussut Efendiyle bozulmanın başladığını
iddia ederken, Şeyhülislam’ın Kanuni’nin çocuklarını öldürmesi için fetva
verdiğini hatırlattı. Dolayısıyla din siyasete karışınca içi boşalıyor.

Bir buçuk saat kadar süren toplantıda Sayın Bakanın
görüşlerine hiç itiraz eden ve soru soran olmadı. Sadece daha sonraki sohbette
bazı hususlar hatırlatıldı, ancak görüş ve düşünceler değişmedi. Ülkemizin ve
toplumumuzun daha da yükselmesi için Namık Kemal Zeybek yeniden Türkleşmek,
ilmi öncelemek, akıl ve eğitim yolunda ilerlemenin şart olduğunun altını çizdi.

 

Türk Konseyi

 

Esasında Sayın Namık Kemal Zeybek kitaplarındaki
görüşlerini, televizyondaki açıklamalarını ve konferanslarındaki konuşmalarını
bir bakıma özetle tekrar etti. Yeni bir şey söylemedi. Bunda bir açıdan zamanın
yetersizliği ve dinleyici hedef kitlesinin de rolü olabilirdi. Ama en azından
sık sık gittiği Türk Cumhuriyetlerindeki Türklük algısını, Türk Konseyi (Türk
Devletler Teşkilatı, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkiye’nin üye,
Macaristan, Türkmenistan ve KKTC’nin gözlemci üye olduğu eski adıyla Türk Dili
Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi-2009) ve bu konudaki gelişmeleri anlatarak
izleyicilere bir moral yüklemesi yapabilirdi. Hele bağımsızlığını korumaya
çalıştığını iddia eden Türkmenistan hakkında “Biz Türkmeniz, Türk değiliz”
biçimindeki görüşü yorumlaması faydalı olacaktı. Ama her şeye rağmen istifade
edilen bir toplantı oldu. Türk Edebiyat Vakfı’nda hedef kitlesi genç,
talebe  ve üniversiteli olan böylesi
toplantıların artarak devam etmesini dilerim.

Basın Bildirisi

 (Türk
Sanayisinin Durumu)

Türkiye’de uluslararası rekabette
Türk sanayisinin yanında olmak için organize sanayi bölgeleri (OSB)
kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının web
sayfasındaki verilere göre bugün itibariyle
Bakanlıkça  sicil verilerek tüzel kişilik kazanan OSB sayısı 353’e
ulaşmıştır.
Türk sanayisinin uluslararası alanda rekabet yapabilmesi
için üretimde fiyatların dünya koşullarına uygun olması gerekmektedir.

Üretim fiyatlarını
etkileyen önemli giderlerden doğalgaz organize sanayi bölgelerinde BOTAŞ
tarafından temin edilmekte ve BOTAŞ tarafından yapılan zamlar satış tarifesine
yansıtılmaktadır. Elektrik giderleri de ilgili elektrik şirketleri tarafından
tahsil edilmektedir. Örnek olarak organize sanayi bölgesinde Seramik, Raylı
Sistemler, Otomotiv Sanayi, Makine-Metal, Madencilik vb. sektörler bulunan herhangi
bir ilimizi ele aldığımızda doğalgaz ve elektrik giderleri açısından şöyle bir
tabloyla karşılaşılmaktadır:

En çok elektrik ve doğal
gaz kullanan Seramik ve diğer iş kollarında uluslararası rekabete karşı son
yıllarda fiyatların kontrol edilebilmesi zorlaşmıştır. Türkiye İstatistik
Kurumunun (TÜİK) verilerine göre
2020 yılı II. Dönem ( 1 Temmuz -31
Aralık)  elektrik fiyatlarına
bakıldığında Sanayi bölgeleri için  1 kWh elektrik için ortalama 57,3 kuruş
ödenir iken,   2022 yılı I. Dönem fiyatları (1 Ocak – 30 Haziran
2022) 1 kWh elektrik için ortalama 217. 4 kuruş   olmuştur.

Doğalgaz ortalama birim
fiyatları ise sanayide 1m3 için 2020 yılı II.  Dönem ( 1 Temmuz -31 Aralık)   175.
5 kuruş
ödenir iken, 2022 yılı I.  Dönem (1 Ocak – 30 Haziran 2022) 1m3
için 1070. 7 kuruşa yükselmiştir. 

Ocak 2023’e geldiğimiz şu
günlerde 2022 yılı II.  Dönem ( 1
Temmuz -31 Aralık)  hem elektrik hem de
doğal gaz fiyat artışı da hesaba katılmalıdır.
Aradaki bu yükselişin
Türk sanayicisi tarafından telafi edilmesi mümkün görünmemektedir.
Diğer
taraftan doğalgaz ve elektrik fiyatlarına yansıyan bu yüksek artışın satış
fiyatlarına yansıtılması halinde uluslararası alanda rekabet gücü kaybedilecektir.
Bununla beraber peşi sıra iflasların gelmesi de tehlike arz etmektedir.  Uluslararası alanda birçok sanayi ürününde
Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da Hindistan ve Çin malları piyasayı tutmuş ve Türk
mallarının alanını daraltmıştır. Türk sanayicisinin ve ihracatçısının rekabet
gücü yok olmaktadır.

İlerleyen günlerde
gerekli tedbirler alınmadığı takdirde Türk girişimciler kendi kurdukları ve
sıfırdan var ettikleri fabrikalarını Çin başta olmak üzere yabancı firmalara
satmak zorunda kalacaklardır.
Geçmiş yıllarda bunun birçok örneği Organize
Sanayi bölgelerinde görülmüştür. Adeta Türkiye’ye yabancı sermaye uluslararası
teamüllerle gelmemekte, çoğu kez yabancılar tarafından Türk girişimcilerin
kurmuş olduğu firmalar yahut fabrikalar ederinin çok altında alınmaktadır. Bu
durum aynı zamanda Türk işçisinin, teknisyen, tekniker ve mühendisinin
binlercesini işsiz bırakmaktadır. Bu işsizlik sonucu ailevî ve diğer sosyolojik
bunalım ve krizler ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki devlet tarafından tüm sektörler
korunma altına alınmalı Türk sanayisinin, ihracatçısının ve tüm çalışanlarının
hayat damarları daima açık tutulmalıdır.

Türkiye birçok iktisadî
sektörde kazanımını kaybetmiştir. Tarım, hayvancılık, endüstri, bilim ve teknoloji,
bilişim ve birçok sektörde dünya gerçeklerini kaçırmaktadır.  Osmanlı
Devleti’nin çöküşünde en büyük etken,  Osmanlı ekonomik sisteminin ihracatı ihmal
eden ithalata dayanan dolayısı ile çağın ruhu ile bağdaşmayan anlayışı
bulunmaktadır
. Türkiye her geçen gün artan Dış Ticaret açığıyla Osmanlı
Devleti’nin düşmüş olduğu bunalımın benzerleri ile karşı karşıya kalma
tehlikesini yaşamaktadır.

Anayasamızın
166. madde ve müteakip maddeleri ekonomik hükümleri içermektedir
. Madde
166:  “Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayiin ve
tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke
kaynaklarının döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde
kullanılmasını planlamak, bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak Devletin
görevidir. Planda millî tasarrufu ve üretimi artırıcı, fiyatlarda istikrar ve
dış ödemelerde dengeyi sağlayıcı, yatırım ve istihdamı geliştirici tedbirler
öngörülür; yatırımlarda toplum yararları ve gerekleri gözetilir; kaynakların
verimli şekilde kullanılması hedef alınır. Kalkınma girişimleri, bu plana göre
gerçekleştirilir. Kalkınma planlarının hazırlanmasına, Türkiye Büyük Millet
Meclisince onaylanmasına, uygulanmasına, değiştirilmesine ve bütünlüğünü
bozacak değişikliklerin önlenmesine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.
(Ek
fıkra: 7/5/2010-5982/23 md.) 
Ekonomik ve
sosyal politikaların oluşturulmasında Cumhurbaşkanına istişarî nitelikte görüş
bildirmek amacıyla Ekonomik ve Sosyal Konsey kurulur. Ekonomik ve Sosyal
Konseyin kuruluş ve işleyişi kanunla düzenlenir” İfadeleri ile çok önemli
hususları vurgulamaktadır.

Ekonomik
ve Sosyal Konseyin işleyişi çok büyük bir önem arz etmektedir. Tüm iş kolları
için düzenli bir şekilde hayata geçirilmesi Türk ekonomisini uluslararası
alanda güçlü hale getirecektir.

Saygılarımla

Sarıkamış Anma Etkinliğinde Bayrak Krizi!

Ortada kriz falan yok, yazı okunsun
diye bu başlığı attım.

Yazının tamamını okuyan ne demek
istediğimi daha iyi anlayacaktır!

***

Bu gün, yaklaşık 2 ay önce onlarca
derneğin bir araya gelerek, daha önceden Vatansever bir dernek tarafından
Sarıkamış Şehitlerimizi anmak için planlanmış bir AHDE VEFA ve anma programına
sahip çıktığı,

Planlanan bu hayırlı işin maddi
manevi zahmetinin %90’nı her ne kadar Kocaeli Erzurumlular federasyonunu üstlense
de!

Sevabını hepimizin eşit olarak paylaştığı
anma etkinliğinin son bölümü olan, İzmit Süleyman Demirel Kültür Merkezinde ki
Beyaz Hüzün Konulu programını başarı ile tamamladık.

***

Özetle; 3 ayrı okul ve 3 büyük
salon organizasyonu ile “Ozanların ve Şairlerin dilinden Sarıkamış”
etkinliklerine ciddi anlamda para ve emek harcandı.

Bu gün gerçekleşen son salon
programı dâhil, yaklaşık 2000 öğrenci programlarda misafir edilerek, amaçlanan
Milli şuur ve Milli bilinç en etkili biçimde genç yüreklere nakşedildi,

Ozanlarımız Koçaklamalarla, şairlerimiz
en etkili dizeleri ile ilmek ilmek işledi vatan sevgisini, ergenlik çağının
başında ki evlatlarımıza.

***

Ayrıca 2 hemşeri derneğimizin bağımsız
olarak planladığı yürüyüş ve salon programlarına da katılım sağlandı.

Ben şahsen tüm bu programlara
kendini adayan her türlü zorluğu göğüsleyen herkesin fikrini dinleyen, her
program öncesi gece yarılarına kadar toplantılar düzenleyerek her şeyin
Sarıkamış ruhuna uygun olması için en ince ayrıntıyı bile düşünmeye gayret eden
İmdat Akbaba hocama kalben çok teşekkür ederim,

Allah ondan razı olsun,

Ben ona teşekkür ettim, artık o
bu teşekkürü kimlerle paylaşacaksa kendi bilir.

***

İnanın bu program pek çok Sivil
Toplum Kuruluşunun kendi istekleri ile ortaklaşa yaptığı bir program olması nedeniyle
bile çok kıymetli idi.

Nasıl ki bütün vatan Sarıkamış’ta
bir araya geldi, biz de Sarıkamış için bir araya gelmiştik.

Az ya da çok katkısı olan
herkesten Allah razı olsun.

Biz de Kocaeli Milli Kuruluşlar
Birliği Olarak bu birlikteliğin çimentosu olmaya gayret ettiğimiz için
kendimizi bahtiyar hissediyoruz.

***

İmdat hocamızın son programda en
önemli stresi, katılım olur mu? Olmaz mıydı?

Öyle ya onca emek verilmişti, bir
kısmı boş salon da çoğu şehir dışından gelmiş tiyatro oyuncularına yakışmazdı!

Biz de herkes gibi biz de
üzerimize düşenin fazlasını yaptık ve İmdat hocaya dediğimiz gibi çoğu
misafirimiz ayakta kaldı, elhamdülillah.

Sesimizi duyan gelen, gelemeyip
dua eden her kesten Allah razı olsun.

***

Gelelim programa,

Allah için program on numara beş
yıldız oldu.

Konuşmalarda ve tüm içerikte her
şey Sarıkamış ruhuna uygundu,

İman vardı, Kur’an vardı, Bayrak
vardı, Turan vardı!

Kar vardı, boran vardı,

Vatan vardı,

İstiklal marşı vardı, saygı
duruşu vardı, huşu vardı!

Aşk vardı, gurur vardı!

Ben ağladığıma göre gözyaşı da vardı,

***

Yetmezdi elbet!

Osman vardı, Orhan vardı, Fatih
vardı, Metehan vardı, Abdulhamit han vardı.

Nene Hatun vardı, Ani kalesinin
fethi vardı.

Bardız vardı, Mecingirt vardı,
Karaurgan vardı, Kara gözlü Kara Fatma’nın Kocası Şehit Binbaşı Ahmet Bey
vardı!

 

Şehitler vardı, şüheda vardı, ter
vardı, kan vardı,

Bayrağımızın yere düşmediği ve
sonu VATAN SAĞOLSUN ile biten duygu dolu Sinevizyon vardı,

Mustafa Kemal Atatürk’ümüz Enver
Paşamız vardı,

Her şey vardı!

Her şey vardı ama! Meğer Salonda Bayrağımız
yokmuş!

***

Tahminen 55 – 60 lı yaşlarda bir
ablamız programın ortasında çığlık çığlığa salonda neden bayrak yok diye feryat
figan edince programın bütün tadı tuzu kaçtı.

O bağrış çağrış, öğrencilerin de
servislerinin kalkış saatine denk gelince salonun lambaları da yanınca, ayağa
kalkıp ne oluyor diyenler ile!

Bu işin tadı kaçar tik toka video
çeken bile olur, bir asparagas habere malzeme olmayayım diyenler de eklenince!

E haliyle, “Atatürkçü,
Cumhuriyetçi ve Çağdaşlık savunucusu Bayrak Sevdalısı”  mükemmel bakış açısıyla anma etkinliğinde ki
kusuru bulan hanımefendiye de hak verip!

Hakikaten salonda neden bayrak
yok! Madem öyle bende protesto ediyorum diyenlerde eklenince!

Salonun ¾’ü boşaldı!

Canları sağ olsun.

Sarıkamış şehitlerinin de
mevzilerini terk etmesi için pek çok şeyleri yoktu ama onlar gitmek için değil
kalmak için kararlıydılar!

***

Protesto edip kalkanlar
içerisinde simaen tanıdıklarım vardı, onlar pek çok programa katıldıklarına
şahit olduğum tanıdıklarımdı.

Ama bu güne kadar bir program
düzenlemiş ve zahmetin ne demek olduğunu bilen, kusur aramak yerine fayda
arayan ve giden hiçbir tanıdık sima görmedim, Allah için!

Özünde, her şey anlamına uygun
oldu, oldu ama, üzücü olan programın son ve en duygulu bölümünde ki tiyatro
gösterimini az seyirci izledi,

Evet, programda ki maksat hasıl
oldu ama, Beyaz Hüzün oyuncularına biraz ayıp oldu,

Düşünün ki!

Gidenler bayrak hassasiyeti için
gitti, kalanlar da bayrak hassasiyeti için kaldı!

Öyle tirajı komik bir olay oldu.

***

Aslında bizim topluma Bayrak
sevgisi Vatan sevgisi gibi değerler öğretilirken, protesto nasıl yapılır, bir
eksiklik nasıl vurgulanır, hangi ortamlarda çığlık atılır! Onu da öğretmek
lazım.

Programın ana teması zaten
Vatan-Millet-Bayrak sevgisi üzerine.

Ve programın sahnelendiği salon
binası, programı yapan derneklere ait değil, bine yakın öğrenci ve katılımcı
var, izlersin sabredersin program biter!

Ya organizasyon sorumlularına ya
da Süleyman Demirel Kültür Müdürlüğü yetkilisine gider tepkini verirsin, öyle
çığlık çığlığa 2 aylık emeği rüsva etmezsin,

Hiç olmadı gelir eksik gördüğün
yere bayrağımızı asarsın, yakışır da.

Tabi ruh sağlığın yerinde ve başkaca
bir derdin yoksa!

Nihayetinde tamamı Milliyetçi ve
Vatanperver derneklerden oluşan bir STK’lar birliğinin ecdada ahde vefa gereği
hazırladığı bir program, her şey bir yana, ayıp!

Dersin ki sanki Vatanı
kurtarıyor!

Milli bayramlarda evinin camına
balkonuna bayrak asıyor mudur, o da ayrı bir mesele ya, neyse!

Canları sağ olsun.

Salonda asılı bayrak var mıydı?
Gerçekten yokmuş, inanın programın koşuşturması ve heyecanı ile fark edemedik.

Ama hamd olsun, programın sonunda
önceden planlandığı üzere dev bir Türk Bayrağı açtık, BAYRAĞIMIZI!

Baktık ki bayrak yok diye feryat
figan edenler de programın sonunda yokmuş!

Öyle işte,

Salon yetkilileri bu durumdan ders
alır inşallah, salonun bir tarafına Bayrağımız bir tarafına Atatürk’ümüzün
resminin asılması güzel olur,

Güzel olur ama, böyle de protesto
olmaz, gerçekten hoş olmadı!

İnşallah, yüce Allah programı
terk eden vatanseverlere daha iyilerini yapma fırsatı verir ve biz de gider
memnuniyetle izleriz,

De!

Kusur bulmak kolay, bir şey
yapmak zor, emek verenler iyi bilir!

Neyse,

Yapacak bir şey yok, vatandaş
bizim vatandaşımız canları sağ olsun.

Bize açık bulan kusur bulan
değil, açıklarımızı örten, eksiklerimizi tamamlayanlar lazım, çığlık atanlar
değil, fısıldayanlar lazım.

Ez cümle;

Hamd olsun bu günü de zararda
kapatmadık.

Lozan’ın Gizli Maddeleri Partisi

Lozan’ın 2023’te son kullanım tarihi dolan gizli maddeleri muhabbeti, yeni yılla geri geldi. İşte 2023’teyiz. Hadi bitsin şu gizli maddeler de Jelibon mudur, Kontorium mudur, madenlerimizi çıkarmaya başlayalım.

Bu zırvalara, zırva diyeceğim ama çekiniyorum. Çünkü sevgili halkımızın %48’i bu zırvaya inanıyormuş. Şimdi, zırva dersem demokrasiyi ve kamuoyunu küçümsemiş mi oluyorum? Sayıya bir göz atın lütfen. Hiçbir siyasî partimiz %48 oy alamıyor! Demek ki biri çıkıp LGMP (Lozan’ın Gizli Maddeleri Partisi) kursa tak diye iktidar olacak. Kaldı ki geriye kalan %52 inanmıyor değil. “Ne inanıyorum ne inanmıyorum.” diyen bir %26 daha var! Yani tereddüt edenleri ikna ederse LGMP’nin potansiyel oyu %74!

Bu bilgiler, 2018 Konda Barometresi’nden.

İnananlar kim?

Konda, bir analiz daha yapmış. Aynı ankette insanlara eğilimlerini, eğitimlerini ve siyasî tercihlerini de sormuş. Sonuçlarda ilgi çekici ilişkiler beliriyor. Önce eğitimi ele alalım. Lise altı, lise ve üniversite için inananların oranları, sırasıyla, %48, %47 ve %43. Ne dersiniz? Ben eğitimimiz eğitemiyor derken haksız mıymışım? “Eyyyy gelmiş geçmiş Millî Eğitim Bakanları! Mutlu musunuz bu sonuçtan?” diyecektim ki vaz geçtim. Memlekette inanç özgürlüğü var. Belki Millî Eğitim Bakanları içinde de Lozan’ın gizli maddelerine inananlar vardır. Kanaatlere saygı duymalıyız. mı?

Konda, aynı raporda üç eğilim sorgulamış: Modern, geleneksel muhafazakâr ve dindar muhafazakâr. Bunlarda LGMP taraftarlığı da sırasıyla şöyle: %40, %48 ve %54. Tereddüt edenler eklenirse hepsi %50’yi aşıyor. Ama dindar muhafazakârlar açık ara önde.

Peki, partilere göre LGMP? Kesin inanan yüzdelerine gelirsek: AKP %62 ile kesinlikle birinci! AKP’de inanmayanlar %12’den ibaret! 62 ile 12 arasında kalan %26 tereddütte; “İnansak mı, inanmasak mı?” diyenler.  AKP’den sonra, %50’den fazla, gizli madde inançlısı %57 ile MHP geliyor. İnançsız uçta CHP ve İYİ Parti var, bunlarda LGMP yarının altına düşüyor.

‘Üst düzey’ de inançlı maşallah

Peki meslekler? En çok işsizler; %58’le inançlılar arasında. Gelir arttıkça inanan azalıyor. Fakat “üst düzey” grubunda inanç tekrar artıveriyor? Garip mi bu sonuç? Madem işsizden başlayıp yukarı doğru gelir arttıkça LGMP azalıyordu, nasıl oluyor da “üst düzey” gelir grubunda tekrar artıveriyor? Ne demiş Popper, bilim problem çözmektir: Benim tahminim, “üst düzey” grubunda Ak Partililer çoğunlukta! Sonuçlar buna göre filtrelenirse bu sapma da izah edilecektir. Yani Ak Partili olmakla “üst düzey” gelir grubunda bulunmak, birbirinden bağımsız değişkenler değil.

Araştırma, Lozan’ın gizli maddelerinden ibaret değil. Bir başka “inanç” meselesi de “dünyayı beş aile yönetiyor” komplo teorisi. Tabii bu beş aile de gizli. Gizli olmasa bilgi işi olurdu. Gizli ve dolayısıyla inanç işi. Buna inanan dağılımı da yukarıda verdiğim LGMP ile aşağı yukarı aynı. Yalnız gizli ailelere inanmada, MHP birinci, AKP ikinci geliyor. Muhafazakârlıkta, gelir dağılımında, eğitimde falan dağılım aynı.

Kanal İstanbul kontoryum için mi?

Bir başka gizli gerçek (!), Lozan 1923’te sona erince (!) İstanbul Boğazı’nın altında yatan, 17 trilyon dolarlık, Kontoryum elementini çıkarabileceğiz ve köşeyi döneceğiz. Tahminim, Kanal İstanbul’u,  Boğaz’ı kapatıp rahat rahat Kontoryum çıkarmak için planladıkları! Ancak küçük bir problem var: Kontoryum diye bir element veya maden henüz keşfedilmedi. Belki de keşfedilmiştir de o dünyayı yöneten beş aile bunu gizliyordur. Kim bilir?

Yaşı müsait olanlar Kontoryum tipi haberleri duymuştur. Bunlar genellikle şöyle gider: “Kontoryum elementi enerji elde edilmesinde, tıpta, teknolojide son derece önemli bir elementtir. Gramı XXX bin dolardan fazladır. Bilin bakalım, dünyada en çok Kontoryum rezervi olan ülke hangisidir? Türkiye tabii. Ancak…” Daha önce Californium, Lawrencium, Einsteinium, Prasedmium gibi gerçek elementler bu hikâyede kullanıldı. Fakat bunların yarı ömrünün yıl, gün, saat, dakika, bilemediniz birkaç yüzyıl mertebesinde olduğu, palavranın yayımından sonra, ortaya çıkınca, Kontoryum’a döndük.

Şimdi, benim asıl merakım başka: Komplo teorileri dünyanın her yerinde var. Bu teorilere inananlar, bizdeki kadar olmasa da yine bütün ülkelerde mevcut. Benim asıl merak ettiğim ve sormak istediğim soru şu: Kontoryum’a, Lozan’ın gizli maddelerine, dünyayı beş ailenin yönettiğine inananlar niçin bir paket hâlinde geliyor. Yani, bunlardan birine inanan, genellikle diğerlerine de inanıyor. Niçin? Ve bu saçma sapan şeylere inanan oranı bizde niçin bu kadar yüksek?

Bunun kültürümüze ve psikolojimize dayanan bir sebebi olmalı değil mi?

https://millidusunce.com/lozanin-gizli-maddeleri-partisi/

Bir Sabır Ummanı

Tereddütlü alınla secdeye varılmaz

Nefis suyuyla abdest alınmaz

Zahmetsiz işte hayır görüp şer bulan
kör

Gel de şerrin içinde gizlenen hayrı
gör

 

Hakikat sürüde değil çobanda

İşlek değil tenha, sarp yollarda

Her dem konuşanda değil susanda

Gel de sessizliğe marifet olanları
gör

 

Gülün habercisi değil miydi diken

Ey dikensiz gül kokusu bekleyen

Balığa can veren suydu seni boğan

Arayan değil aradığını bilendir bulan

 

Korku sarınca gönül kalesini

Geriye ne sur kalır ne de kapı

Can içinde gizli bir can iken

Gel de can kırığı olanları gör

 

Ağaç meyve için çiçeklenmeyi bekler

Söz şifa için demlenmeyi bekler

Mecnun Mevla için Leyla’yı bekler

Vuslatın yolu beklemekten geçer

 

Yürek yatağında pişmeyen söz

Gönül aşına tuz olur mu

Sevdanın eşiğinden geçmeyen göz

Hilalin gölgesine vurulur mu

 

Bir muma şule olan makamı ne yapsın

Doğruysa söylediğin söz varsın dil
yansın

Ülkün ruhuna hicret edince anlarsın

Bedenin soğusa da fikrin yeşertir
toprağı

Yesevîzâde Alparslan Yasa ile Şemseddin Sâmi Hakkında Konuştuk.

(Birinci
Bölüm)

 

Mukaddime:

19. asır Osmanlı
dâhilerinden Şemseddin Sâmi, hem Arnavut aşırı milliyetçileri, hem de Türkiye’de
sun’î bir dil ihdas etme peşinde olan ‘Öztürkçeciler’ tarafından kendi dâvâlarına
âlet edilmeye çalışılmıştır. Hâlbuki o, ilmî tespitlere dayalı yapıcı bir
milliyetçilik anlayışı ve Müslüman bir Osmanlı vatandaşı olmanın şuuruyla, her
iki kimliğini mezcetmiş, bununla beraber Arnavutluk’tan ziyâde Türklüğe hizmet
etmiştir. Ayrıca, Türkçenin târihî ve tabiî mecrâsında gelişmesi için de esaslı
tespit ve tahlillerde bulunarak müspet ilimlere ve Türk kültürüne uygun bir yol
tâyin etmiştir. Yazdığı birçok makale, bu gibi tespitlerin inkâr edilemez şâhitleridir.
Onun bu çalışmaları akl-ı selimle ve hakîkat endişesiyle değerlendirildiği
zaman, bu hususlar ayan-beyan ortaya çıkmaktadır.

Büyük bir ilim, fikir
ve edebiyat adamımız olan Şemseddin Sâmi Fraşerî’nin (1850-1904) şahsiyetinin
sık sık pek yanlış tahlil, hatta tahrif edildiğini gözlediğimiz iki cephesi
aydınlanmaya pek muhtaçtır: Bunlardan biri onun milliyet ve Türklük anlayışı,
diğeri de Türkçeyle alâkalı çalışmaları, tespitleri ve temennileridir. Bir taraftan,
bâzı müelliflerin ve bilhassa şoven Arnavut siyasetçilerinin, onun Arnavut
asıllı olmasından, Arnavut kimliğine her zaman sâhip çıkmış bulunmasından ve
gayet şuurlu bir tavırla Arnavut kültürüne hizmet etmesinden yola çıkarak,
ayrıca Arnavudluk ne idi, nedir, ne
olacak?
isimli Türk düşmanı bir kitabı ona atfederek, onu şoven ve Türk aleyhtarı
bir Arnavut olarak göstermeye gayret ettikleri, bir asırdır ısrarla bu müddeayı
işledikleri, hatta onun kabrini Arnavutluk’a nakletme talebinde bulunacak kadar
ileri gittikleri dikkati çekerken, diğer taraftan, Târihî Türkçe yerine sun’î, uydurma
bir dil inşa etme taraftarı olan bâzı müellifler de onu ‘Öztürkçe’ dâvâsının
bir öncüsü olarak takdim ediyor, dâvâlarını onun büyük ismiyle takviye etmeye
çalışıyorlar.

Hâlbuki 19. asrın (ismi
hemen ilk ânda akla gelen) Osmanlı dâhilerinden biri olan Şemseddin Sâmi’nin ne
eşine ender rastlanır vüs’atteki ilmî hüviyeti, ne de sağlam seciyesi bu çeşit
tahrif ve istismarlara müsâittir. O, dinî, kavmî vs. her çeşit taassuba düşman,
geniş ufuklu, münevver bir Müslüman Osmanlı vatandaşı olarak, kendi kendisiyle
tezada düşmeden, hem Arnavut, hem Türk milliyetçisidir ve şahsiyetinin bu iki
cephesiyle de iftihar etmektedir. Diğer taraftan, dil meselemizi de büyük bir
vukufla ele almış, Türkçenin târihî ve tabiî mecrasında gelişmesi için tâkibi
lâzım gelen yolu tespit etmeye çalışmıştır. Mamafih, asıl tezi fevkalâde
gelişmiş İstanbul Türkçesini (İstanbul’un konuşma dilini) -bâzı kusurlarından
ve noksanlarından kurtararak- edebî dil olarak benimsemek olmakla beraber,
-Türk Birliği idealini tahakkuk ettirmek için- ‘Şark (Çağatay) Türkçesi’ ile ‘Garp
(Osmanlı / İstanbul) Türkçesi’ni birleştirip bütün Türk Dünyâsında tek bir
edebî dili hâkim kılmak şeklinde bir şahsî kanaate sâhip olduğu da gözden
kaçmıyor. Bunlardan birincisi objektif vakıa, diğeri ise ideolojik
tercihtir.  Makalelerinde tenakuz gibi
görünen farklı fikir ve tavırlarının bir kısmı, bu ikili tercih meselesinin
mahsulüdür. (Diğerlerinin sebebini de fasîh
lisân
anlayışında aramak lâzımdır.) Tabiî ki kendi tercihi ne olursa olsun,
yine hakikî bir ilim adamı sıfatıyla, bu hususta Osmanlı efkâr-ı umumiyesinin
tercihlerine de büyük ehemmiyet veriyordu. Halbuki, Osmanlı münevverlerinin
belki tamamına yakını, öncelikle dil zevkleri itibariyle, Şark ve Garp
Türkçelerini birleştirmek gibi –üstelik pek hayalî görünen- bir fikre hiç
meyyal değillerdi. Bunun içindir ki ikinci tercih şıkkını bir ömür boyu bâzı
deliller serdederek müdafaa etmeye devam etmiş, fakat kendi tercüme, edebî eser,
makale ve lûgatlerinde (kelime hazinesi ve terkipli ifâdeler bakımından Divan
Dilinin birtakım itiyatlarından kendini tamamen kurtaramamakla beraber, umumiyetle)
İstanbul Türkçesine riâyet etmiştir. Her hâl ü kârda nesri, (Divan nesri değil)
inşaına onca hizmet ettiği modern Türk nesridir. Bu arada, yazı dilini,
münevver İstanbul halkına dahi mal olmamış ve dilde bir kambur gibi duran
Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerden, yabancı kaidelerden kurtarmak
isterken, tabiî dil yerine, sun’î, uydurma bir dil ikame etmek gibi bir fikre
kapılmamıştır. Hatta, kendisinde, yeni mefhumlar için, -kendi tabiriyle- ‘asıl
Türkçe’ köklerden kaideli yeni kelimeler türetme gayreti dahi görülmüyor (ki bu
onun Türkçeyle alâkalı çalışmalarındaki eksik taraflardan biridir.)

Bu gibi hususları tespit
etmek ve hakkındaki tahrifkâr veya hatalı yaklaşımları reddetmek için bizzat
kendi yazdıkları üzerinde durup düşünmek, bunları birbirleriyle mukayese ederek
muhakeme tarzını kavramaya, düşüncesine nüfuz etmeye çalışmak kâfidir. Yeter ki
böyle bir tetkik basiretle ve hakîkat endişesi ile yürütülsün.

Oğuz Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi’nin üstün vasıflarını belirttiniz. Onu değerli
kılan ve ön planda belirtilmesi gereken mühim vasıfları nelerdi?

Dr. Alarslan Yasa: Fikir târihimizde haklı olarak pek itibarlı bir
mevkii olan Türkçülüğün Esasları’nda,
Ziya Gökalp (1875-1924), ana hatlarıyla Türkçülüğün târihini izah ederken,
birçok ecnebi müellifin de bu harekete katkısından sitâyişle bahsettiği halde,
Şemseddin Sâmi’nin (1850-1904) adını bile anmaz. (Z. Gökalp 1973: 7-16) Halbuki
Şemseddin Sâmi, Türklük şuur ve kimliğinin, modern Türk kültür ve edebiyatının ve
bütün bunların belkemiği mesâbesindeki Türkçenin gelişmesine en fazla
emeği geçenler arasında, mütercim, yazar ve lûgatçi sıfatıyla hemen
zikredilmesi gereken birkaç isimden biridir. Öyle anlaşılıyor ki İttihatçı
hüviyetinden kaynaklanan tarafgir tavrı, Ziya Gökalp’i, objektif bir değerlendirme
yapmaktan alıkoymuştur. Zâten, mezkûr kitabının ‘Türkçülüğün Târihi’ başlıklı
bölümü (s. 7-16) oldukça dar bir bakış açısını yansıtmaktadır. Çünkü Türk
kelimesini sloganlaştırmadan modern Türk kültür ve dilinin kurulmasını temin
etmiş olan Sahaflar Şeyhizâde Es’âd Efendi, Sâdık Rifat Paşa, Edhem Pertev
Paşa, Şinâsî, Münif Paşa, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed
Midhat Efendi, Muallim Nâci, Tevfik Fikret, Hâlid Ziyâ, Mehmed Âkif veya Üçüncü
Selim, İkinci Mahmud, Mustafa Reşid Paşa, Abdülhamid Han gibi isimlerinin
sayılması dahi bir-iki sayfa tutabilecek nice şahsiyet de o târihçede yer
almamış veya bunlardan kimisi de Türklük fikrinin muhalifi gibi gösterilmiştir.
Kaldı ki ‘Türk’ kelimesini öne çıkararak Türk kültür ve diline hizmet bahis
mevzuu olduğunda dahi, Şemseddin Sâmi, herhalde anılacak ilk büyük isimdir.

Zira, hep
tekrar edildiği ve Şemseddin Sâmi’nin de bizzat işaret ettiği üzere (ŞS 1900 /
2010; M. Kaplan ve ark. 1979: III/305), Ahmed Vefîk Paşa’nın, sırf Türkçe
menşeli kelimeleri bir araya toplayarak telif ettiği lûgatine Lehçe-i Osmanî adını vermesine karşılık,
o, içine, menşei ne olursa olsun Türkçede kullanılan, dolayısıyla Türkçeleşmiş
olan bütün kelimeleri aldığı kendi lûgatine Kamûs-ı
Türkî
demiş ve bu ölümsüz eserinin ‘İfâde-i
Merâm
’ başlığını taşıyan mukaddimesinde de bu isimlendirmeyi uzun uzadıya
izah ve müdafaa etmiştir. Fakat o, bununla da yetinmemiş, muasır târihimiz
içinde, Türk kimliğine, hiç komplekssiz, hattâ temelinde derin bir ilmî
araştırma ve tefekkür bulunan bir şuur ve iftiharla sâhip çıkan ilk
münevverlerimizden biri, belki birincisi olmuştur.

O’nun, -baba
tarafından- köklü bir Müslüman Arnavut aileye mensup olarak, bir taraftan,  18 Rebiülahir 1316 târihli Sabah gazetesindeki ‘Îzâh-ı Merâm’ başlıklı makalesinde (ŞS 5
Eylül 1898; Levend 1969: 130-131;
Topaloğlu 2012: 257): Ne Arabız, ne
Acemiz, Türk oğlu Türküz ve kâffe-i Türklerle hemcins ve hemzebânız!
  şeklinde Türk milliyetine hararetle sâhip
çıkarken, diğer taraftan, Arnavut hüviyetiyle de iftihar etmesi, Osmanlı
Türk-İslâm Devleti’nin bir vatandaşı olmasının mantıkî bir icabıydı. Düşünmeli
ki Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru ve belkemiği Türk milletiydi ve bu
topraklar üzerinde yaşayan bütün Müslüman unsurlar, -bin yıldır sürüp giden
jenosid emelli Haçlı (ve bir ara da vahşî Moğol) tecâvüzleri karşısında-
mevcudiyetlerini, göğüslerini bu emperyalistlere karşı siper edip her
milliyetten dindaşlarını ise şefkatle kucaklayan Türk kardeşlerine
borçluydular. Bu bakımdan, dininin ve târihinin şuurunda olan hiçbir muhlis Müslüman düşünülemezdi ki Türkü sevmesin,
Türklüğü bir üst kimlik olarak benimsemesin ve diğer dindaşlarıyla müsâvi
şartlarda bir Türk vatandaşı olmakla iftihar etmesin. Bu bakımdan, Şemseddin
Sâmi’nin de, bir taraftan devâsa eserlerle Türk irfanına hizmet eder, Türk
milliyetini tebcil ederken, diğer taraftan, bir Arnavutça Alfabe  (1879) ile
bir Arnavutça Gramer (1886) tertip
etmesinde ve Arnavutları ihânetle itham edenlere karşı Arnavut milletini
müdafaa etmesinde yadırganacak bir taraf yoktur. Rusya’nın emperyalist siyâsetini
çok iyi kavramış bir âlim müellif olarak,
Rusya’nın menfaat ve siyasetini tahlil ettiği bir makalesinde (ŞS 3 Ocak 1878;
Levend 1969: 117-118), Rusya’nın, Devlet-i
Osmâniyye’nin Rumeli’ndeki bir hısn-ı hasîni
[muhkem kalesi] makamında olan Arnavutluk’u Bulgaristan
ve Yunanistan arasında paylaştırarak keenlemyekûn
hükmüne koyup, ismini bile coğrafya ve haritadan kaldırıp
bu iki devlet
üzerinden Adriyatik Denizine çıkmak istediği tespitinde bulunmaktadır. Keza,
bir diğer makalesinde de (Tercümân,
29 Zilhicce 1295 / 24 Aralık 1878; Levend 1969: 115-116), ‘İnsan için vatanından azîz, milliyet ve cinsiyetinden mukaddes bir şey
yoktur
’ şeklinde milliyet meselesiyle alâkalı düşüncesini ortaya koyduktan
sonra, ‘Arnavutlar, Devlet-i
Osmâniyye’den ayrılmayı arzû edecek kadar hâin ve ahmak (değillerdir); […]
Arnavut ittifâkı, mahzâ Devlet-i Osmâniyye uğrunda ve hukuk-ı mukaddese-i
Hazret-i Pâdişâhîyi muhâfaza için düşmân-ı vatana karşı son damlasına kadar
kanlarını dökmek maksadına mebnî(dir)

demektedir.

Çetinoğlu: Şemseddin
Sâmi, ‘Türk’ kavramını nasıl yorumluyordu?

Dr. Yasa: Neşri hicrî 1306’dan 1316’ya kadar (1889-1899) 11 yıl
süren devasa ansiklopedi çalışması Kamûsu’l-A’lâm’ın
‘Türk’ maddesinde, ahlâk ve manevî hâlleri itibariyle ‘umûmiyet üzere gayet sâkin, halîm, çalışkan,
sabırlı ve maahaza pek cesûr adamlar

olarak tavsif ettiği Türklerin ‘ümem-i
Tûrâniyenin en eskisi ve en şânlı ve şöhretlisi olduğunu, Moğollarla hakîkatte
Türk olmıyan sâir akvâm-ı Tûrâniye kendilerine Türk nâmını vermekle tefahhur
ettiklerini
’ kaydederek, aslen Türk oldukları hâlde Türklüklerini inkâr
edenlerin tavrını: Bu hâlde, asıl Türk olan bâzı akvâmın bu
ismi kabûl etmeyip bir hakāret addetmeleri garâibdendir
’ şeklinde hayretle
karşılar. (ŞS 1891; M. Kaplan ve ark. 1979: III/312, 309) Aynı şekilde, kendi
neşri olan Hafta mecmuasının 10
Zilhicce 1298 / 3 Kasım 1881 târihli nüshasında, ‘Osmanlı lisanı’ tâbirini reddetmek üzere kaleme aldığı ‘Lisân-ı Türkî (Osmânî)’ başlıklı
makalesinde de, Türk oldukları halde Türk kimliğine sâhip çıkmayıp onunla
iftihar etmeyenleri, esefle, benliğinden gafil câhiller olarak anar:

Söylediğimiz lisan ne lisânıdır ve
nereden çıkmıştır? ‘Osmanlı lisânı’ tâbirini pek de doğru görmüyoruz; çünkü bu
ünvân, salâtîn-i Osmâniyyenin birincisi fâtih-i meşhûrun nâm-ı âlîlerine
nisbetle, müşârünileyhin têsîs etmiş oldukları bir devletin ünvânıdır. Hâlbuki
lisân ve cinsiyet, müşârünileyhin zuhûrundan ve bu devletin teessüsünden
eskidir. Asıl bu lisânla mütekellim olan kavmin ismi ‘Türk’ ve söyledikleri
lisânın ismi dahi ‘lisân-ı Türkî’dir. Cühelâ-yı avâm indinde mezmûm addolunan
ve yalnız Anadolu köylülerine ıtlâk edilmek istenilen bu isim, intisâbıyle
iftihâr olunacak bir büyük ümmetin ismidir. (…) …Türk ismi, (…) Adriyatik
Denizi sevâhilinden Çin hudûduna ve Sibirya’nın iç taraflarına kadar münteşir
olan bir ümmet-i azîmenin ünvânıdır. Bunun için, bu ünvân, şâyân-ı tahkîr olmak
şöyle dursun, müstevcib-i fahr ü mesâr
[övünç ve sevinç kaynağı] olmak iktizâ eder. (ŞS 3 Kasım 1881;
Tural 1999: 66)

(DEVAM
EDECEK)

Ali Babacan Nereye Koşuyor!

                Bu kadim Anadolu topraklarında
binlerce yıl geçmişi olan biz Türklerin tabii olarak örflerimiz, adetlerimiz ve
genlerimize kadar işlemiş bir kültürümüz var. Genlerimize diyorum zira Sovyet
İmparatorluğu dağıldıktan sonra Ata yurdumuz Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden Türkiye’ye
gelen Türk Siyaset ve Bilim adamları: “Biz sizi çekik gözle Batıya gönderdik,
siz bizi çakır gözle karşılıyorsunuz.” Demişlerdir.

            Türkiye’mizin dünya jeopolitiğindeki
konumu çok önemli bir yere sahiptir. Bunun içindir ki, emperyalist devletlerin
gözü hep Türk toprakları üzerinde olmuştur. Zaman zaman Türklerin zayıf
yönetimlerini fırsat bilen yabancı misyonerler, iç karışıklık çıkarmak için
ülkemizden ayaklarını eksik etmemişlerdir.

            1876 da ABD’li Everett P. Wheeler: “Biz Türkiye’de Hıristiyanlar ve
Hıristiyanlık için okul, hastane açıyoruz. İlaç götürüyoruz, modern tıp eğitimi
kuruyoruz. Türkler bizi istemeyebilir ama oranın sahibi Türkler değil ki
” diyordu.
(İlber Ortaylı: Osmanlı’da Milletler ve Diplomasi)

            Peki, yabancıların Türk toprakları
üzerinde hesapları var da içerdeki işbirlikçilerinin yok mu? Var tabii ki bir
kısmı bilerek, diğer bir kısmı da bilmeden gaflette oluşlarından onların
çıkarlarına hizmet ediyorlar. Mustafa Kemal Atatürk ne güzel söylemiş: “İdarecileriniz gaflet delalet ve hatta
ihanet içerisinde olabilirler
.”

            Alman toprakları Almanların, Fransız
toprakları Fransızların ABD toprakları ABD’lilerin olur ama Türk toprakları nedense
asla Türklerin olamaz! Niye, çünkü burada Kürtler, Lazlar, Çerkezler de yaşıyor
da ondan. Sadece bunlar olsa yine iyi. Bu topraklarda bazılarına göre 28,
bazılarına göre 37 etnik unsur yaşıyor.

            Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde
bir çağ kapanıp, diğer çağ açılırken (1453) henüz1492 yılında Amerika kıtası İtalyan
denizci Kristof Kolomb tarafından yeni keşfediliyordu.

            O Amerika ki, Afrika Zencileri,
İtalyan, İngiliz, Fransız, İspanyollardan ve Kızılderililerden bir Amerikan
Milletini var ediyor da biz Türk Milleti olamıyoruz öylemi? 

            İşte bunun içindir ki Cumhuriyet
kurulduğundan beridir Türk siyasi hayatında işbaşına gelen hükümetlerden veya
muhalif kanatta olanlardan anayasamızın içeriği “Türk Dili” ve “Türklük” konusunda
bitmek tükenmek bilmeyen bir tartışmadır gidiyor.

 

            Ali Babacan: “Türkiye’nin yepyeni bir anayasaya ihtiyacı var. 85 Milyonu kucaklayabilecek
anayasa. 42- 66. Maddelerin değişmesi gerekiyor
” diyor.  

            İşte Anayasamızın 66. Maddesi: ‘Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı
olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarda kazanılır ve ancak kanunda belirtilen
hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde
bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkartılamaz
…’

            Peki, ama şimdi anayasanın 66. maddesinin
bu sözleri kimi incitiyor, kimi kayırıyor, kime üstünlük sağlıyor?

            Yine Babacan: “Tarikat ve cemaatlere
devletin maddi manevi destek verilmesini istiyor. Halâ bıkmadık ‘mı Allah
aşkına FETÖ’ye verilen destek başımıza neler açtı, kontrolsüz büyüyen bu cemaatlerde
olup bitenden hiç mi haberi yok veya var da sırf cemaatlerin oylarını almak
için ‘mi söylüyor bu sözleri?

            Bununla da yetinmiyor Ali Babacan:
Anadilde eğitim istiyor. Bu konu bazı demokrasisi gelişmiş, kalkınmış bazı ülkelerde
denenmiş ve vazgeçilmişken Türk siyasetçilerince ısıtılıp ısıtılıp milletin
önüne getirilmesinin izahını anlamak mümkün değil.

            Yine Ali Babacan’ın DEVA Partisi
Genel Başkan yardımcısı Sanem Oktar Enver Aysever’in: “Anayasadan Türklüğü çıkaracak mısınız” sorusuna: “Evet Kabul edeceğimiz anayasada etnik ve dini
farklılık öne çıkarılmayacak. Farklılıklar arasında birisi diğerin üzerinde
olmayacak
.” Cevabını veriyor. Anlaşılan Türk Milletini de etnik unsur
olarak görüyor.

            Bütün bu açıklamalar,  kendi partileri adına toplumumuzun bir
kesiminin oylarını almak için söylenmiş sözler. Muhtemelen HDP kapatıldığında
sel önünden kütük kapma yarışı.

            Anayasamızı beğenmeyip bazı
maddelerinin değiştirilmesini isteyenlere bir fıkra ile cevap verelim.

            Hayvanlar
âleminde bir eşek sıpası ile arkadaşları dalga geçerlermiş: “Senin çok uzun
kulakların var öyle kulak mı olur, bak bizimkilere ne kadar kısa ve kibar” Sıpa
bu sözlere çok üzülür ve gider annesine anlatırmış. Annesi onların eşek
olduklarını, kulaklarının bu yüzden uzun olduğunu sıpaya anlatır ama nafile.
Bizim sıpa, bir türlü ikna olmazmış.

                En sonunda sıpa
kulaklarını kesiyor ve böbürlene, böbürlene gidiyor diğer hayvan arkadaşlarının
karşısına dikiliyor. Hayvanlar hep bir ağızdan sıpanın bu haline hepsi birden
başlıyorlar kahkaha ile gülmeğe. Nice sonra içlerinden biri: “Eskiden eşeğe
benziyordun, şimdi ise eşek bile değilsin hiçbir şeye benzemiyorsun.” Der.

                Galiba anayasamızı beğenmeyenler Türk Anayasasını böyle bir benzemeze dönüştürmek
istiyorlar
.

            Sağlıklı kalın.

Mehmet Kâmil Berse

Bâzı insanlar
yaşadıkları şehri ve çevreyi çok severler ve yaşadıkları sürece orayı
anlatmaktan keyif duyarlar. Çünkü o çevrede eşya ile insan ve yaşanan günler,
kendi benliklerinden çıkıp o kişiler için başka kimlikler kazanır. Sevgi literatüründe
bunun adı ‘kara sevda’dır. Bizde
hârika örnekleri vardır: Meselâ merhum Yahyâ Kemal Beyatlı onlardan biridir.
Rahmetli Sâmiha Ayverdi onlardan bir başkasıdır. Rahmetli Ahmet Hamdi Tanpınar
karasevdalı başka bir âşık tipidir. Rahmetli Mithat Enç’in aşkı Gaziantep
üzerinedir. Ahmet Turan Alkan Sivas’ın destanını yazmıştır.

İstanbul için
son Şehrengizi yazan Mehmet Kâmil Berse bu altın silsilenin son halkasıdır.

Mehmet Kâmil
Berse bu sevdanın bedelini ödemiştir. Kuşaklar öncesi, Kırım Türklerinin yerlerinden
yurtlarından sürgün edildikleri yıllarda ataları oradan kalkıp yıllar boyu,
nesiller boyu, ölerek, doğarak, kalarak, göçerek, bâzen aç bâzen uykusuz,
İstanbul’a gelenlerden, sevdalarının bedelini canlarıyla ödeyerek İstanbul’u
hak edenlerdendir.

Tanışmamız,
Karaman’da oldu. O, Dil ve Edebiyat Dergisi’nin editörü iken bir arkadaşıyla
şehrimize geldi. Konuşmalar yaptılar, döndüler. Giderken, dergi için bir yazı yollayıp
yollamayacağımı sordu. Onlara memnuniyetle yazı yolladım.

Daha sonra
Kâmil Berse Bey, Dersaadet Plâtformunu şekillendirince kendi dergisini, şu anda
memleketin en iyi şehir kültürü yayımlarından biri olan Şehir ve Kültür’ü
yayınlamaya başladı. Dergi, 100. sayısını aştı.

Muhteviyatı ve
zarfıyla, abartısız, tevâzu içinde müthiş bir potansiyel olarak yayınına devam
ediyor. Dergi çıkarmayanlar pek takdir edemezler. Türkiye’deki en zor
işlerdendir.

İşte bu dergi,
dağınık emekli hayatımı öylesine disipline etti ki, bu işe en yakınlarım bile
hayret ettiler. 100 aydan fazla bir zamandır her ay dergiye telif bir makale ve
yeni bir şiir yetiştirmek, meseleyi bilmeyenler için belki sıradan bir iş gibi
görünür. Çok müşkül bir iştir. Fakat onun kişiliği ve davranışı, bu işi
zevalsiz götürmeye mecbur kıldı ve bize bereket, hareket, hayatiyet kazandırdı.
Hayatımızı düzene soktu.

Talepsiz,
beklentisiz, ikirciksiz tavrı onu her zaman insanlar içinde makbul kıldı. Ona
hayranlığımızın sebeplerinden biri de bu özelliğidir.

* * *

Kâmil Berse,
‘Şehrengiz’ konusuna boyut ekleyen, onu yeniden târif ve tanzim eden kişidir.
Münhasıran İstanbul ‘u yazdı. Birinci cilt yayınlandı. İkinci ve üçüncü ciltler
basıma hazır durumda.

İstanbul
Şehrengizlerini önce Üsküdar’da, Kültür Merkezinde, her ay bir toplantıda
İstanbullulara anlattı.

Benzersiz
toplantılardı. Toplumda insanlar için fazla bir şey ifâde etmeyen kişilerin,
seslerin, tadlarm, kokuların, ağaçların, kıyıların, suların, sokakların hepsi
onun sohbetleriyle önemli boyutlar kazanıyor, hayatiyet ve tat kazanıyorlardı.
Sohbet sırasında Münir Nurettin merhumun bir köşeden başını uzatıp ‘Kalamış’
şarkısını söylediğini duydu sohbeti dinleyenler. Mûsıkîsi, ikramı ve yetkin
diliyle, onun çelebi tavrıyla bitmesini istemediğimiz toplantılardı.

Recep Tayyip
Erdoğan ile aynı okuldan mezun oldular. Birbirlerini çok sevdiklerini
bilenlerdenim.

* * *

Mehmet Kâmil
Berse, adını târihe yazdıran İstanbullulardandır. Bir şehre duyulan mensubiyet,
biraz önce ifâde ettim, bâzen farklı boyutlar kazanabiliyor. Meselâ torununun
adını İstanbul koyan, İstanbullu başka bir dede tanımadım.

Yahya Kemal,
Ahmet Hamdi, Ayverdi Ailesi, Abdülhak Şinâsi, Atilla İlhan, Anadolu Hisarı, Rumeli
Hisarı ve İstanbul’u mukaddes bir elma gibi ortasından iki şak’a ayıran ve
arasından bir Mehmet Kâmil Berse; ‘Nehr-i
Âziz
’ gibi akıp duran Boğaz kadar kadim ve yerli İstanbullular arasında çoktan
yerini almıştır.

KÂMİL UĞURLU

MEHMET KÂMİL BERSE:

1955 yılında, İstanbul’un Fatih ilçesinde
doğdu, Hâlen doğduğu evde oturuyor. Anne ve babası 1854-1855 de Kırım’dan
Türkiye’ye göç etmiştir. 

İstanbul İmam Hatip Okulunu, Bursa İktisadî
Ticarî İlimler Akademisi İşletme bölümünü bitirdi.

Çocukluğundan itibâren, Kültürün, kitabın,
derginin içinde oldu. Okul yıllarında Gazete ve dergi çıkarmaya başladı.

Gençlik yıllarında Millî Türk Talebe Birliği
(MTTB), Yeşilay Cemiyeti Kompozisyon ve Şiir yarışmalarında dereceler aldı,
Mavi Kırlangıç Dergisi’nde yayınlanan yazısı dolayısıyla edebiyat camiası ile
tanıştı.

Genç Kalemler, Adım, Yeniden Doğuş, Vahdet,
Beldemiz Gaziosmanpaşa ve Tahtakale dergilerinin sâhibi, genel yayın yönetmeni
ve editörlüklerini yaptı. Dil ve Edebiyat Dergisinin Kuruluşunu gerçekleştirdi,
29 sayı editörlüğünü yaptı.

Birçok dergide makale, biyografi, mizah ve
gezi yazıları yayınlanmaktadır. Türkiye’nin ve dünyânın bir çok şehrini gezme
fırsatı bulup seyahat ettiği her ülke ve şehir hakkında yazılar kaleme aldı.

Şiir yazdığını, ama şâirliği kabul edemediğini
ifâde eder.

İstanbul
Şehrengizi
i’ başlığı ile iki yıldır İstanbul kültür merkezlerinde aylık
konferanslar gerçekleştirmektedir. Konferanslarına; Türkiye’nin birçok il ve
ilçesinde devam etmekte,  panellerde
konuşmacı olarak yer almaktadır.

Birçok sivil toplum kuruluşunun kurucusu ve
yöneticisi oldu.

‘Martı Ajans’ ve ‘Reklam Ajansı’  ile ‘Kalem Kitabevi’nin sâhibidir.

Yurt içinde ve yurt dışında kültür programları
gerçekleştiren Dersaadet Kültür, Edebiyat, Dil, Sanat ve Tanıtım Platformu
Derneği Genel Başkanlığını yürütmektedir.

 ‘Şehir ve Kültür’ dergisinin sâhibidir,
genel yayın yönetmenliğini üstlenmiştir.

Yayınlanan
eserleri;

*Meraklısı
için İstanbul Seyahatnamesi
, (Tükendi) *İstanbul
Şehrengizi
, *İsmail Bey Gaspıralı

Yayına
Hazır Eserleri

*Sürgünden
Soylu Kırım’a
, *Üç Okyanus Dört Kıta,
*Kitap, Kütüphane ve Türkçemin Hikâyesi,
*Toplumumuzu Aydınlatan Münevverler.
İstanbul Şehrengizi 1. Cilt.  (2. Ve 3.
Ciltler yayına hazırdır.)

 

ŞEHRENGİZ:

Farsça şehr ve
engîz (harekete getiren, karıştıran) kelimelerinden oluşan şehr-engîz bir
şehrin tabîi ve târihî güzellikleriyle sanat ve meslek dallarında tanınmış
kişileri ve onların sosyal durumlarını ve de şehrin güzellerini anlatır.
Dihhudâ, Edward G. Browne ve Muhammed Ca‘fer Mahcûb gibi araştırmacılar türün
kaynağının Fars edebiyatı olduğunu ve buradan Türklere geçtiğini ileri
sürmüşlerse de E. J. W. Gibb ve Agâh Sırrı Levend şehrengizin gazavâtnâme,
sûrnâme ve târifnâmeler gibi Osmanlı edebiyatında ortaya çıktığını
belirtmişlerdir.

 

Kaside, gazel,
kıta, rubâî, terkibibend gibi farklı nazım biçimlerinin kullanıldığı
şehrengizlerde asıl konunun anlatımında mesnevi nazım şekli tercih edilmiş ve
mürettep bir mesnevide bulunan bölümlere burada da yer verilmiştir. Giriş
bölümünde tevhid ve na‘t yanında çoğunlukla klâsik münâcâtlardan farklı olarak
-güzellere tutkunluk sebebiyle bazı dinî görevler aksatıldığından- suçluluk ve
pişmanlık duygusunun ifâde edildiği, Allah’tan bağışlanma dileyen bir münâcât
yer alır.

Ardından
mi‘râciyye vb. şiirlerle Hz. Peygamber’i, Hulefâ-yi Râşidîn’i, dönemin
padişahını, sadrazam vb. ileri gelenleri öven methiyeler gelir. Bu arada müellif
kendisi hakkında bilgi içeren, okuyucudan özür dileyen, kış, bahar, gece ve
gündüz tasvirleri ihtiva eden manzumelere yer verebilir. ‘Sebeb-i nazm-ı şehrengîz / hasbihal’ bölümünde padişahın şehri
ziyâreti, bir dostun ricâda bulunması, görülen bir rüyâ gibi sebeplerden ötürü
eserin yazıldığı açıklanır. ‘Âgāz-ı
dâsitân
’ denilen, asıl konunun işlendiği bölümde şâir önce söz konusu
şehrin diğer şehirlere olan üstünlüklerini dile getirir. Şehrin çeşitli
semtleri, bu semtlerin tabîi güzellikleri, mîmârî eserlerin tanıtımı vb.
hakkında bilgilerin aktarıldığı kısmın ardından şöhretlerine göre güzellerin
anlatımına geçilir. Bunlar adlarına veya sanatlarına uygun cinaslarla bir tablo
hâlinde tasvir edilir. Bâzen güzellerin özel ilişkilerine de yer verilir.
Hâtimede şâir şehrin güzellerinin ve güzelliklerinin saymakla bitmeyeceğini,
kendisinin ancak bu kadarını yazabildiğini ifâde eder ve eserini güzellere duâda
bulunarak bitirir.

İçeriklerine
ve yapılarına göre şehrengizler üç gruba ayrılabilir. 1-Tek bir güzele âit olup
hasbihal veya sergüzeştnâme tarzında yazılan, bununla birlikte şehrin
tasvirlerine de yer verenler; Çorlulu Kâtib’in İstanbul ile Vize hakkında 1513
yılında kaleme aldığı şehrengizle Enderunlu Fâzıl’ın ‘Defter-i Aşk’ adlı eseri bunlardandır. 2-Bir yerin güzellerini,
bazı kişilerini veya sanat erbabı ile mesleklerini tasvir edenler; Mesîhî’nin
Edirne şehrengizi, İsmâil Belîğ’in Bursa şehrengizi, Enderunlu Fâzıl’ın
Çenginâme’si ile Zenannâme’si gibi… 3-Bir şehrin sâdece gezip görülmeye değer
tabiat güzelliklerini, târihî mekânlarını ve sosyal özelliklerini anlatanlar;
Lâmiî Çelebi’nin Bursa şehrengizi ve Nâzikî’nin yine Bursa’yı öven manzumesi
gibi.

Şehrengizlerde
güzellik ve güzeller gibi iki temel unsura ağırlık verildiği görülür. Bununla
birlikte gelişme döneminden sonra bu eserlerde daha çok cinsellik üzerinde
durulmuş, bunun sonucunda şehrengizlerin başka türlerle birleşmesine, hatta
yeni türlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlanmıştır. Fehîm-i Kadîm’in
müstehcenliğin hâkim olduğu, tam bir hezeliyyâta dönüşen şehrengizi, Tâcîzâde
Câfer Çelebi’nin Hevesnâme’si, Enderunlu Fâzıl’ın ‘Hûbannâme’, ‘Zenannâme
adlı mesnevileri böyle bir değişimin örnekleridir. Cinselliğe ağırlık verilen
şehrengizler bazı araştırmacılar tarafından gayri ahlâkî diye
nitelendirilmiştir. Bu yaklaşım şehrengizlere yönelik yanlış değerlendirmelere
daha yazıldıkları dönemde yol açmış olmalı ki bazı şehrengiz yazarları,
içeriğinde cinsellik bulunmamasına rağmen eserlerinin hâtimesinde yanlış
anlaşılma konusunda endişelerini dile getirmiş ve mârifet ehli kişilerin
anlayışlarına sığındıklarını belirtme ihtiyacını duymuştur.

Bu tür
eserlerde güzeller için âfet, şuh, mehrû, işveger, mahbûb, dilber, hûbân, bütân
vb. kadınlara mahsus nitelemeler kullanılmakla beraber söz konusu edilen
kişiler büyük oranda erkektir ve bunlar bazan isimleriyle, bazan da meslek
adlarıyla birlikte zikredilir. Bundan dolayı bazı araştırmacılar,
şehrengizlerin erkek güzellerine âit sapık duyguları yansıttığını ve gayri
ahlâkî olduğunu ileri sürmüştür. Anadolu sahasında yazılmış şehrengizler içinde
kadınlardan bahseden bir örnek Azîzî Mustafa’nın ‘Dîvâne Meryem’, ‘Paşa Hâtun’,
Küçük Kamer’, ‘Sülün Emine’, ‘Küçük Nisâ’,
Ak Güvercin’ gibi İstanbul’un meşhur
güzellerini tasvir ettiği ‘Nigârnâme-i
Zevk-âmiz der Üslûb-ı Şehrengîz
’ adlı eseridir.

Yazıldıkları
dönemin toplum hayatının birer şâhidi olan şehrengizler tasvir edilen yerlerin
tabîi güzellikleri yanında eğlence mekânları, buralardaki yaşayış, gelenek,
âdet ve inançlar bakımından Osmanlı kültür târihi için önem taşır. Günümüzde
mevcut olmayan meslekler hakkında bilgi verilmesi, bu mesleklerle ilgili
geleneklerin aktarılması, tasvir edilen kişilerin mesleklerine ve sosyal
durumlarına göre giyeceklerinden eğlence anlayışlarına kadar birçok mahallî
renk ve motifin sunulması gibi özelliklerinden dolayı şehrengizler ayrıca bir
tür belge niteliğindedir. İçerdikleri mizahî unsurlarla orta tabaka insan
tipinin eğlencelerine de ışık tutan şehrengizler bütün bunları bir divandan
daha canlı şekilde yansıtmaktadır ve âdeta divan şiirinin dış dünyâya açılan
pencereleridir. Şehrengizlerin dili ve üslûbu, şâirlerin çoğunlukla sanat
endişesini ön plana almadıkları ve duygularını olduğu gibi aktarmaya
çalıştıkları için yalın sayılır. Öte yandan şâir tavsif edeceği kişileri, sanat
erbabını, kısaca şehrin sâkinlerini geleneğin güçlü etkisiyle aşk, âşık ve
mâşuk üçgeninde ele alarak onları mesleklerine, ad ve lakaplarına uygun cinas
ve teşbihlerle anlatmaya çalışır.

Türk edebiyatında
ilk şehrengizler 16. yüzyıl başlarında görülmeye başlanmış ve kısa sürede
yaygınlık kazanmıştır. Mesîhî’nin Edirne’ye dâir şehrengizinin ilk, Zâtî’nin
aynı şehir hakkında kaleme aldığı eserin ise ikinci şehrengiz olduğu
sanılmaktadır. İkinci. Bayezid dönemine âit oldukları bilinen bu eserlerden
Mesîhî’ninki daha çok tanınmış ve esere birçok nazîre yazılmıştır. Türün adı da
onun, ‘İlâhî buldurup sözüme rağbet / Bu şehrengîze
ver şehr içre şöhret
’ beytiyle ortaya çıkmıştır. Haklarında en fazla
şehrengiz yazılan yerler İstanbul, Bursa ve Edirne’dir. Birçoğu Osmanlı
döneminde birer kültür merkezi olan Âmid (Diyarbekir), Antakya, Belgrad,
Gelibolu, Keşan, Manisa, Mostar, Rize, Sinop, Siroz (Serez), Taşköprü, Vize,
Yenice, Üsküp gibi şehirler için kaleme alınmış şehrengizler de vardır. Günümüze
metinleri ulaşanlarla sadece adları bilinen toplam altmış sekiz şehrengiz
tesbit edilmiştir. Bu sayı şehrengize yakın kabul edilen eserlerle birlikte
yetmiş sekize ulaşmaktadır. 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar şehrengiz yazan
belli başlı şâirlerden eserleri neşredilenler veya üzerinde çalışma yapılanlar
şunlardır: 16. yüzyılda Âlî Mustafa Efendi, Câmiî, Çalıkzâde Mehmed Mânî,
Derviş, Hâdî, Hayretî, İshak Çelebi, Lâmiî Çelebi, Mesîhî, Nüvîsî, Ravzî, Sânî,
Taşlıcalı Yahyâ, Ulvî Çelebi, Usûlî; 17. yüzyılda Dürrî, Nâzik Abdullah,
Neşâtî; 18. yüzyılda Belîğ; 19. yüzyılda Enderunlu Fâzıl (Karacasu). Şehrengiz
türü 18. yüzyılın sonlarında kendine has özelliklerini kaybetmeye başlamış ve
klasik şekliyle ortadan kalkmıştır (daha geniş bilgi için bk. Karacasu,
bibliyografyası)

Bibliyografya:

*Agâh Sırrı Levend, Türk Edebiyatında
Şehr-engizler ve Şehr-engizlerde İstanbul, İstanbul 1958.

*Metin Akkuş, Türk Edebiyatında Şehrengizler
ve Bursa Şehrengizleri (yüksek lisans tezi, 1987), Atatürk Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü.

*Türk Edebiyatında Bursa Şehrengizleri: İshak
Çelebi’nin Bursa Şehrengizi, Osmanlı Edebiyatı Araştırmaları, Erzurum 2000, s.
69-76. 

*Mehmed Çavuşoğlu, ‘Taşlıcalı Dukakin-zâde
Yahya Bey’in İstanbul Şehr-engîzi’.   

 *Vanço
Boşkov, “Türk Edebiyatında Şehir Şiirleri ve Şehir Mersiyeleri.    

*Abdulkerim Abdulkadiroğlu, ‘Şehrengizler
Üzerine Düşünceler ve Beliğ’in Bursa Şehrengizi’

*Halit Dursunoğlu, ‘Klasik Türk Edebiyatında
Bir Şehrin Güzelleri ve Güzellikleri ile İlgili Eserler (Şehrengizler)’

*Yakup Karasoy – Orhan Yavuz, ‘Nüvîsî ve
Şehrengîz-i İstanbul’u’, Türkiyat Araştırmaları Dergisi,

*Fatih Tığlı, ‘Klâsik Türk Edebiyatında
Şehrengiz Çalışmaları Hakkında Bibliyografya Denemesi’

*Barış Karacasu, ‘Türk Edebiyatında
Şehrengîzler’, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, İstanbul 2007, s.
259-313.

*Talat Sâit Halman, S̲h̲ahrangīz,
a.e., IX, 212-213.

Kaynak: Bayram Ali Kaya: Türkiye Diyânet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi. C: 38, s: 461, 462. İstanbul 2010

Kur’an Nasıl bir İnsan Tarif Ediyor

Müslüman
kimliğinde etkisi olan İslami değer yargıları, her toplumun gelenekleriyle de
iç içe olduğu için, yaşanılan ülke, bölge ve yere göre farklı uygulamadaki
insanları görmemiz doğaldır. Bu farklılıkların dinimizin temek kuralları ile ne
kadar uyumlu olduğu ise değerlendirilmelidir. Bu sebeple bunların ne oranda
dinimizin kutsal kitabındaki bilgiler ile uyumlu olduğunun bilinmesi
gerektiğini düşünüyorum. Bunlar din adamlarımızın sorumluluğunda olmakla
beraber, bizlerin de bizzat ilgisinin olması gerekir. Diyanet’in bastırdığı
dahil birçok Kur’an meali okudum. Son olarak Tuncer Namlı’nın Kuran
Aydınlığı
adındaki mealini okudum. Bu meal akıcı ve duru Türkçesi yanında,
gereken yerlerde güncel bilgilerle uyumlu, aydınlatıcı dipnotları ile konuları
çok daha anlaşılır kılmaktadır. Peygamberimizin hayatını ve dönemini anlatan
çeşitli kitaplar yanında son olarak da Ebubekir Seracettin’in (Martin Links) Hz.
Muhammed’in Hayatı
isimli siyer ödüllü kitabını ve Mekke isimli
kitabı ile Sadık Güner’in yazdığı mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin
hayatını anlatan Bedel isimli eserini okudum.

Kur’anda
bilmek, idrak etmek, nasihat etmek gibi bilmeyi ve sorumluluğu hatırlatan pek
çok ayetler vardır. Bunlar bizim dinimizi doğru öğrenip bilmemizi ve O’na uygun
yaşamamızı hatırlatan uyarılardır. Daha önceki yazımda imanın ibadetlerle canlı
tutulması ve her türlü şirk olabilecek bağlılıklardan sakınılmasının önemini
yazmıştım. Ayrıca amel-i salih anlayışının, önce iyi ve faydaki olmak, sonra
zararlı olmamak şeklinde anlaşılması gerektiğini yazmıştım. Bu yazımda ise
dikkat edilmesi gereken diğer bazı hususları anladığım kadarıyla paylaşmak
isterim.

İslâm’ın
şartları olarak namaz, oruç, zekat, hac ve kelime-i şehadeti biliriz. Bu beş
şart bizlerde adalet, emanet, ehliyet, meşveret gibi değerleri geliştirmelidir.
Dinimizi bunları sağlayabildiğimiz oranda yaşıyoruz demektir. Bunlar sevgi,
merhamet, iyilik yapma ve paylaşabilme özelliklerimizi artırmalıdır. Paylaşmayı
dinimiz infak etmek olarak tanımlamakta ve bu değerin önemini birçok yerde
vurgulamaktadır. İnfak edebilmek için ise bilgi ve beceri sahibi olmanın
gerektiğini unutmamalıyız. Tabi ki bilgi ve becerinin yanında çalışkan ve
üretken olmak sayesinde paylaşılacak imkanları bulacağımızı da bilmeliyiz.
Dinimiz bu konuda da bizleri uyarmakta ve sorumluluk yüklemektedir. Bu
değerlerin geliştiği fert ve cemiyetlerde huzur, güven, refah ve
saadet
olacağını unutmamalıyız. Kısacası dini hassasiyetlerimizdeki bilinç
bunları sağlayabilmelidir.

Kur’ana göre
dünya hayatı bir imtihan alanıdır. Bu imtihana göre insanlar önce İslam
olurlar. Sonra İslam inancının gerektirdiği şart ve ibadetleri yerine getirerek
mümin olurlar. Bunun gereği olan davranış biçimlerini hayatlarına
yansıtabildikleri derecede kâmil insan derecesini yakalarlar. Bunu bilen
insanlardan olmak ve dünya imtihanını verenlerden olmak dilek ve duası ile…

Sinekler Hakkında!

Çift
kanatlılar sınıfına giren sineklerin dünya üzerinde yaklaşık 1 milyon türü
varmış.

Karasinek,
at sineği, sivrisinek vs…

Bilinen
150 bin türü varmış!

Ülkemizde
de 1170 küsür türü yaşıyormuş.

***

1446’da
Petrus Christus isimli bir ressam tarafından çizilen Carthusian portresine
portrenin canlı olduğu hissini vermek için tabloya sinek figürü eklenmiş!

FotoModellik
geçmişleri bile var!

Ağızları
4 parça olan ve her cinsinin değişik değişik özellikleri bir yana, Karasinekler
arkalarını bile görebiliyormuş!

Şaşırmayın
birbirinden bağımsız kayıt yapan 4.000 gözleri varmış, bir kaçı da arka kamera
işlevi görüyor olmalı!

Ondan
kolay kolay yakalayamıyoruz kerataları, tevekkeli elimizi oynatınca kaçıyorlar!

Allah’ın
hikmeti işte…

***

Sinek
deyip geçmeyin italya’ da peynir sineği bile varmış, peyniri sinek larvası ile
birlikte yiyince daha lezzetli oluyormuş, hatta Avrupa birliğinden yöresel
lezzet izni bile alınmış!

Duvar
boyası ve ayakkabı cilası ile beslenen türleri bile varmış.

Çürümekte
olan cesetler üzerine bıraktıkları larvaların hangi büyüme evresinde olduğu
tespit edildiğinde, cesedin ölüm zamanını ortaya çıkıyormuş, yani bilime de
katkıları var!

Bende
diyorum nasıl buluyorlar otopside!

***

Bir
Üniversitede meyve sinekleri üzerinde yapılan deneyler sonucunda, daha önce
çiftleşmiş olan ve daha sonra dişisi tarafından reddedilen erkek sineğin,
bulunduğu ortama alkollü ve alkolsüz çözelti konulduğunda alkollü çözeltiyi
içmeye başladığı gözlemlenmiş.

Sineğin
erkeği de mazlum sizin anlayacağınız!

Yarasın…

***

Aklıma
gelmişken dişleri yokmuş, haliyle dişçi dertleri de! “Benim dişler bu ara biraz
sıkıntılı ondan içerledim”

Yiyecekleri
besinin üzerine salgılarını bırakıp sonrada emerek yiyormuşlar!

Öldürmeyen
acı sadece bizi değil onları da güçlendiriyormuş!

Misal
bir sinek ilacı sıkıldığında ölmeler ise şifa niyetine gelişimlerine katkı
sağlıyormuş!

Ortalama
yaşam süreleri 2-3 hafta çabuk öldükleri için çok ürüyor olmalılar!

Günde
ortalama 16 saat uyuyormuş tembeller!

***

 Nefes verdiğimizde çıkan karbondioksitin
kokusunu yaklaşık 50 metrelik bir menzilden algılayıp buluyormuşlar bizi, yazın
nefesimizi tutacağız artık!

Faydalı
bilgi, portakal kabuğu kokusunu hiç sevmiyormuşlar!

Aklınızda
bulunsun, gün olur lazım olur,

Sivrisineklerin
6 farklı iğneden oluşan kalın bir iğneleri varmış, iki tanesinin görevi deriyi
delmek ve diğer iğne bölümlerine destek sağlamakmış, kalan 4 tane de vakum!!!

Son
olarak, 9 kalpleri varmış, yani ısırdıklarında ettiğimiz küfürler kalplerini
kırmıyormuş, gerçi biri kırılsa kalan sekizi ile sabaha kadar kanımızı emerler
ya…

Öyle
işte.

***

Aslında
bir iki güncel ciddi konuyu yazma niyeti ile başladım ama, kışın ortasında
olmamıza rağmen 2 tane bir türlü nesli kurumayan karasinek var, sırayla
konsantrasyonumu bozdukları için odaklanamadım da yazılara,

Sonra
dedim ciddi ciddi yazsam ne olacak,

Süleyman
abi yazıyor da ne değişiyor,

Dedim
en iyisi bırak günceli Gürkan kardeşin yazsın, sen biraz araştır ifşa et habu
tepende uçuşan çift kanatlıları,

Kışın
bile ölmüyor namızsızlar.

Sırada
ki Müslüm Gürses eseri “hatta şaheseri” kendi kendine yetenlere gelsin “Güle Güle Git”