17.7 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 263

Aldatmaz Fakat Aldananlar!

     Bazı âlimler,
aldatmaz fakat aldanır. O gibiler Hâdî / doğru yolu göstericidir, fakat her
kitabında Muhdî / doğru ve hak yola ulaştırıcı olamıyorlar. Gördükleri
doğrudur, fakat hakikat değildir. O zatlar harika keşiflere, müşahedelere
mazhar olmuşlar. Önemli bir meşrep sahibi olup, kendilerine müstakil / bağımsız
bir meslek / yol seçmişler.

     Fakat ister
istemez, zayıf tevil ve yorumlarda bulunmuşlardır. Tekellüflü  / külfetli ve zahmetli yollara giriftar
olmuşlardır. Bu yüzden, bazı âyetleri kendi meşreplerine / hareket tarzlarına,
metot ve mesleklerine ve meşhudatlarına / gördükleri şeylere göre tatbik
ediyorlar. Âyetlerin sarih, açık, kesinlik ve belirlilik arzeden taraflarını
incitiyorlar.

     Elbette o yüksek
manevî derecelere çıkmış kişilerin kendilerine mahsus bir makam, mevki ve
dereceleri vardır. Üstelik kabul de görmüşlerdir. Fakat mizansız / ölçüsüz
keşiflerinde, yani Allah’ın ilham etmesiyle gösterdikleri gizli âlemlerle
ilgili sır ve buluşlarında, hudutları çiğnemişler. Cumhur-i Muhakkikîne /
hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan Seçkin Topluluğa; çok mes’elelerde
muhalefet etmiş / karşı koymuş ve aykırı davranışlarda bulunmuşlardır.

     İşte bu sır
içindir ki, o kadar yüksek ve harika bir kutup / velî hükmünde olan kimi
âlimler; bir ferid-i devran / bir dönemin en önemli, benzersiz tek şahsiyeti
olmuşlar. Kendilerine mahsus / özel tarikatlara / manevî yönden olgunlaşma ve
ilerlemeye götüren yollara sahiplik etmişler.

     Lâkin bütün
bunlara rağmen, arkalarından gidenler yok denecek kadar az olmuş. Eserlerinden
istikametkârâne / doğru bir şekilde istifade edip yararlanmak isteyenler çok
nâdir ve seyrek ola gelmiştir.

     Hatta asfiyanın
muhakkik olanları, yani her şeyin gerçeğini araştırıp bulan büyük İslâm
Âlimleri, onların  kıymetli eserlerinin
okunmasını; zatında doğru olsa da, hâlin gereğine uygun düşmediği ve yanlış
anlamalara yol açacağı için mâkul görmemişlerdir. Konuyu şöyle bir örnekle
açıklığa kavuşturabiliriz:

     Meselâ, bir aynada
güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı / kılıfı, hem de mevsufu / özellik
ve niteliklerini gösteren bir alanıdır. Yani, güneş bir cihette onun içinde
bulunur. Ve bir cihette aynayı ziynetlendirir. Onun parlak bir boyası, bir
sıfatı olur. Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misalini / benzerini
sabit bir surette kâğıda alıyor.

     Bu durumda aynada
görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mahiyeti gibidir. Aynayı
süslendirip sıfatları hükmüne geçtiği için, gerçek güneşin gayrıdır. Hakiki
güneş değildir.

     Evet, güneş değil,
belki güneşin görüntüsü ve yansımasıdır. Başka bir vücuda girmesidir. Ayna
içinde görünen güneşin varlığı ise, hariçde görünen güneşin aynısı değilse de,
ona irtibatı / bağlantısı olduğu ve ona işaret ettiği için, onun aynısı
zannedilmiştir. İşte bu temsile / benzetmeye dayanarak: “Aynada hakikî güneşten
başka bir şey yoktur.” denilebilir. Çünkü ayna zarf / kılıf ve içindeki güneş
ile de, güneşin dış âleme çıkmış maddî varlığı kastedilmiştir.

    
Fakat aynanın sıfatı / nitelik ve özelliği hükmüne geçmiş olan aksi,
yansıması ve fotoğraf kağıdına intikal eden resim oluşu cihetiyle “güneştir”
denilse hatadır. “Güneşten başka içinde bir şey yoktur.” demek yanlıştır.
Çünkü, aynanın parlak yüzündeki aksi ve arkasında teşekkül eden resmi var.
Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Gerçi o vücutlar güneşin
cilvesindendir, fakat güneş değiller.

    
İnsanın zihni ve hayali de, bu ayna misaline benzer. Şöyle ki, insanın
fikir aynasındaki malûmatın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir, bir
vecihle malûmdur. Eğer zihni o maluma zarf yapsak, o vakit o malûm, zihnî bir
mevcut, bir malûm olur; vücudu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husulüyle
mevsuf yapsak, zihne sıfat olur. O şey o vakit ilim olur. Hariçte bir varlığı
vardır. O malûmun vücudu ve cevheri dahi olsa, kendi başına var olmayan,
varlığı bir cevhere bağlı olan, sonradan ortaya çıkan haricî bir vücud gibi
olur.

    
İşte bu iki temsile göre kâinat bir aynadır. Her bir mevcudatın mahiyeti
de bir aynadır. Ezelî Kudret ile İlâhî icada maruzdurlar. Her bir mevcut, bir
cihette Ezelî bir Şems / Güneş olan Allah’ın bir isminin bir nevi / bir çeşit
aynası olup, bir nakşını gösterir.

Düzlüğe Çıkış Yolu Mu?

İrlandalı tanınmış bir yazar Bernard SHAW un ifadesiyle;

Gerçek şudur ki; kiliseler Muhammed’den ve O’nun tebliğ
ettiği dinden aşırı derece nefret edip O’nu İsa’nın bir düşmanı olarak
görüyorlardı.

Ben ise Muhammed’i insanlığın kurtarıcısı olarak görüyorum.

Bunu iddia etmenin şart olduğuna inanıyorum.

Ve iman ediyorum ki: ancak Muhammed’in izinde ve onun
tebliği ettiği emir ve yasaklara bağlı bir kimse, bu modern âlemin liderliğini
ele alırsa beşerin meselelerini halletmekte başarılı olur ve dünyanın çok
muhtaç olduğu sulh ve saadeti getirebilir.”

*

Türk Milletinin Manevi Kimliğini oluşturan ,  ‘’İlim müminin yitik malıdır, bulduğu yerde
alsın’’ diyen ve ilmi baş tacı yapan inanç sistemi İslâm’ı; anahatlarıyla,
incelikleriyle hayat pratiğimize sokabiliyorsak; mutluluğun reçetesini de elde
etmişiz demektir.

Ahlak Peygamberi Hz. Muhammet’in tebliğ ettiği İslam Dini
inanç olarak kişi ile Yüce Yaratan arasında vicdani bir zenginlik olarak kalır;
O Yüce Yaratanın , ‘’Yaratılmışların en şereflisi’ diye tanımladığı ve’muhatap
aldığı kişiye uygulayacağı müeyyidenin doğrudan insan haklarıyla, kul
haklarıyla yetim haklarıyla kamu haklarıyla hayvan haklarıyla çevre haklarıyla…
olduğunu kavrar; sömürünün her türlüsüne karşı isyan ederse orada İslam Dini
hedefine ulaşmış demektir. Orada insanlığın muhtaç olduğu sulh ve saadet vardır;
Demektir.

 

Orada bilim, düşünce ve sanat insanları doğruları
söylemekten korkmaz ve bildiklerini sonuna kadar savunabilirler.

Hâkimi, savcısı, avukatı; siyasete eklemlenmeden sadece ve
sadece adalet üzere olurlar

Kamu kaynaklarını kullananlar, haktan- hukuktan
ayrılmaksızın, tercihlerini milletten yana kullanırlar;

Seçilmişler her attıkları adımda adaleti önceler, seçmen
benden hesap sorar anlayışıyla hareket ederler;

Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelir;

İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine,
kendileriyle meşgul olurlar;

Şekilci anlayışın yerini, ahlak ve bilgi temelli bir
dindarlık alır;

İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık…
Oradadır İslam…

 

*

Ne var ki dini, olması gereken vicdanlardan çıkarıp
siyasallaştırırsanız; bundan tek yarar sağlayanlar diktatörler, krallar ve
İslam’ı kendi siyasi çıkarları için kullanan iktidarlar olur. Kaybeden ise halk
olur.

Küçük çocuklara dahi tecavüz edilir; sokakta, çarşıda, evde
kadınlar da öldürülür;

Farklı yaşayan, farklı giyinen, farklı konuşan öteki ilan
edilir; olmadı tekfir edilir.

Böylece, ilim ve irfanın yerini örümcek tutmuş beyinlerin
tekrarladıkları teraneler alır ve ortaya garabet çıkar.

Bakın cehenneme dönmüş coğrafyalara, nerede insanlık?

Diyor ya Mehmet Akif:

‘’Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!

Sen de kımıldamaya bir niyet et,

Korkuyorum, Garbın elinde yarın,

Kalmayacak çekmediğin melanet.’’

 *

Şairin serdedişi bu netameli günleri görürcesine Türk
milletine bir uyarı; yıllardır bağımsız cumhuriyetimize yapılan ihanetleri,
dökülen kanları, verilen şehitleri milletçe yaşıyoruz.

Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü
kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek
Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.

Bu reçete, ’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

Yetim Kardeşim Hrant

Vurulmuşsun, cansız bedeninle yüzükoyun yatıyorsun yerde,
üstün örtülü.

Ekrandan ayrılamıyorum, sanki bir yetimhanede, bir kayıp
kardeşimi bulmuşum, kapısında bekliyorum,

kapıdan çıkıp bana doğru koşuyorsun, biraz sonra birbirimize
kavuşacak ve bir birimize sarılacağız, ama sen birden bire yere kapaklanıyor,
yere düşüyorsun ve boylu boyunca yüzükoyun yerdesin şimdi.

Ağlıyorum, kızım da ekran başında, o da gözlerini bana dikmiş,
şaşkınlıkla bana bakıyor.

Ekran başında ve hep aynı yere bakıyorum, ayakkabılarının
birinin altı delik.

Niyeydi yetim kardeşim Hrant, niye, paran mı yoktu ayakkabı
alacak kadar, değil, peki ama niye?

HRANT senin bir de kardeşin vardı yetimhanede değil mi?
Kardeşlik çok önemliydi, ama yetimhanedeki bütün yetimler zaten bizim
kardeşimiz değil miydi, çünkü hepimizin ortak anası babası, anasızlık,
babasızlık değil miydi?

Bir de minnacık beyninde henüz kırkı çıkmamış olayların,
milletinin başına gelenlerin acı yükleri, belki de her yer yetimhane oldu sana sonraları,
bir de galiba sen, analı babalı bir yetimdin üstelik, bu nasıl bir işti, yani
bu başka bir şey, sanki terkedilişle birlikte gelen bir yetimlik, ama küçücük
yaşımda, benim yetimliğim de bir türlü terk ediliş olmamış mıydı. Kim bilir?,
ben bilirim, bence daha ağırdı senin ki. Şöyle; benim yetimliğimde, yaşın büyüdükçe
ve ölümü kabullendikçe suçluluk duygun ezikliğin azalabilir, diğerinde
büyüdükçe, terk edilişi anlayıp kabullenmedikçe, suçluluk uygun ezikliğin
artabilir.

Sen ne kadar çok yetimmişsin be HRANT.

Peki anladım, dövüşe dövüşe yürüdün, demiri eriten kömür,
kahır olup yüreğini eritemedi, kahır eridi yüreğinde, o kadar kahırı erite
erite büyüdü yüreğin mangal gibi oldu, peki ama cehennem zebanileri yerine, o
melekler, o tül kanatlarıyla, o kanayan, fokur fokur kaynayan yüreğine nasıl
konabildi, yuvalanabildi.

Bunu nasıl başardın.

Senin ayakkabının altı niye delikti HRANT,  alacak paran yok muydu?

Hayır, sen işyerinde ya da başka birinin ofisinde bacak
bacak üstüne atıp ayakkabının altındaki deliği milletin gözüne sokuyordun değil
mi. Biliyorum, tanıyorum bu duyguyu.

Çünkü o delik, bizim o şanlı fakirliğimizin, o direniş yıllarımızın
şeref madalyası değil miydi.

Benim, sosyalist, Ermeni diasporasına posta kayacak kadar
cesur yürekli, insan evladı,

sevgili yetim kardeşim HRANT.

Mağduruz Biz, Mağduruz Ama Göstereceğiz Size

Komplo teorilerine inananlar var, inanmayanlar var. Fakat iki nokta öne çıkmakta:

Bizde komplo teorilerine inananların sayısı yüksek.

Bir komplo teorisine inanan, diğerlerine de inanıyor.

Yani komploya inanma paketler hâlinde geliyor. Ak Partili, dindar muhafazakâr, lise altı öğrenim görmüş, düşük gelirli gruplarında komplo teorilerine inanma oranı yükseliyor. Bütün bu saydığımız grupların bir ortak özelliği olmalı.

Bir önceki yazımı şöyle bitirmiştim: “Bunun kültürümüze ve psikolojimize dayanan bir sebebi olmalı değil mi?”

Burunlarını sürteceğiz

Kültürümüze ve psikolojimize dayanan bir sebep? Benim tahminim, düşük gelirliyi, sofuyu, Ak Partili’yi, lise altı öğrenim görmüşü birleştiren unsur, mağduriyet duygusudur. “Beni mağdur ettiler. Bana kötü davrandılar. Ben bunu hak etmedim. Benim kabahatim değil bu.” Dış güçler- iç güçler- mutlaka gizli güçler. “Ama geri dönüşümüz muhteşem olacak. Mağduriyetlerin tamamını yenip, hepsinin üstüne çıkacağız!” Bu hisleri en saçma noktaya taşır ve nefretle de beslerseniz, doktorlara saldırıya, kadın cinayetlerine ve yedi düvele “Eyyyy!…” çekmelere kadar gidersiniz.

İşte İstanbul Boğazı’nın altındaki Kontoryum, işte Lozan bitince çıkarmamıza izin verilecek madenler. Bunların hepsi, mağdurların mağduriyetlerinin sonunun geldiğinin işaret fişekleridir. Kim bizi mağdur edenler? Dış güçler. O beş aile. Sonra Lozan’a gizli maddeler ekleyenler. Kontoryum’u çıkarmamıza engel olanlar. Biz bunların tamamını yeneceğiz. Burunlarını sürteceğiz. 2023’te Türkiye, dünyanın ilk on ekonomisi arasına girecek! Almanlar İstanbul Havalimanı’nı kıskanıyor. Konda bu son iki iddiayı, ilk on ekonomisine girmemizle Almanlar’ın bizi kıskanmasını, komplo teorilerinden ayrı, “siyasî iddia” diye sınıflandırmış. Bunların saçmalık veya doğruluk derecelerini siz ölçün. Kıskanmayı ölçemeyiz ama dünyanın 17. ekonomisiyken 21.ciliğe düştüğümüzü ölçebiliyoruz. Şimdi bakınız, bu iki iddiaya da inananlara ait anket sonuçları:

Türkiye’de her iki iddiaya da inanların oranı %27. Ancak Ak Partililer arasında bu %55’e yükseliyor. Kendini “sofu” diye nitelendirenlerde %43. Televizyon kanallarından A-Haber’i izleyenler arasında %60.

Şeytanımız boldur bizim

Konda’nın anketi 2018 tarihli. Bugün yapılsa bir iddia daha eklenirdi: Faiz sebep, enflasyon sonuçtur! Ve bir komplo teorisi daha: COVID aşısının içine Bill Gates, bizi izlemek için çip koydu. Bill Gates’ın ailesi, o beş aileden biridir herhâlde?

Sorum neydi? Bu hâlimizin, psikolojimize ve kültürümüze dayanan bir sebebi mi var? Konda anketinin işaret ettiği grupların psikolojisinde güçlü bir mağduriyet ve intikam duygusu buram buram tütüyor. Dış güçler, gizli güçler bizi ezdi, fakir bıraktı, mağdur etti. İçerdeki kötüler de. Bu, propaganda için nefis bir çıkış noktasıdır. Çok tekrar ettim, Kesin İnançlılar’da Eric Hoffer’in belirlemesi: “Allahsız hareket vardır ama şeytansız hareket olamaz.” İşte size dış ve gizli güçler kılığında nefis şeytanlar.

Allahsız harekete örnek mesela, komünizmdir. Fakat o da şeytansız yapamaz: Burjuva, kapitalistlerve sonra emperyalistler… Bunlar bizi ezdi, fakir bıraktı, mağdur etti.

Nihayet hepsinde, bizdekilerde de, dışarıdakilerde de ortak umut noktası: Biz, bizi bu hâle sokanları sonunda yeneceğiz. Lozan’ın gizli maddeleri bitecek. Kontoryum çıkacak. Dünyanın ilk on ekonomisinden biri olacağız.

Veya komünist ihtilal bütün dünyayı saracak. O güzel yalılarda biz oturacağız. Fabrikaların sahipleri biz olacağız. Herkese ihtiyacı kadar vereceğiz.

Ezikler kutsanmıştır

Bir mağduruz. Mağduruz. Ama sonunda dünyaya hâkim olacağız.

Bizimkilerde ve komünizmde var ama İncil’de de var. Matta’da der ki: “Ezikler kutsanmıştır. Zira dünya, ezilenlere miras kalacaktır.”

Psikoloji tamam. Peki kültür? Psikoloji nerede biter, kültür nerede başlar. Psikoloji yeterli biz zaman devam ederse müzminleşip kültür hâline gelir, nesilden nesile aktarılır mı? Bakın Matta incilini yazarken Hrıstiyanlar ezilenler arasındaydı ve o “ayet” onlara pek uygundu. Ümit ve moral verirdi. Şimdi biz de çoğu bakımdan ezikiz. Özellikle refahta bir türlü gelişmiş ülkeler seviyesine çıkamıyoruz. Son elli yılda, kriz üstüne kriz yaşıyor, biraz kafamızı yukarı kaldırsak bir tavana çarpıp geri düşüyoruz. Bir önceki düşüş Çiller zamanındaydı. Şimdi de son on yılda. Çukura düştü çıkamaz, pır pır eder uçamaz hâli. Sofuların açısından da tarikatlerimiz, şeriatimiz, kıyafetimiz yüz yıldır yasak! O halde: Biz mağduruz. Biz ezikiz. Ama intikamımız muhteşem olacak! Dünya bize kalacak.

Göstereceğiz hepsine!/  https://millidusunce.com/magduruz-biz-magduruz-ama-gosterecegiz-size/

Siyasette Üslup Sorunu

Bilindiği gibi Bakan Süleyman Soylu ile İBB Başkanı Ekrem
İmamoğlu
arasında bir ahmak polemiği yaşanmıştı. (04.11.2019)

Önce Süleyman Soylu, Strasbourg’da temaslarda bulunan İBB
Başkanı Ekrem İmamoğlu için, “Avrupa Parlamentosu’na gidip, Türkiye’yi
şikâyet eden ahmağa söylüyorum
. Bunun bedelini bu millet sana
ödetecek” dedi.

Arkasından İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu  kendisine “ahmak” diyen Bakan
Soylu’ya cevap verdi, “31 Mart’ta seçimi iptal edenler ahmaktır” dedi.

Bu sözde geçen “ahmak” kelimesini Mahkeme YSK üyelerine yönelik
hakaret kabul etti.
İmamoğlu’na 2 yıl 7 ay ceza ve siyaset yasağı kararı
verdi.

Sanki Türk siyasetinde son derece naif, nazik ve zarif bir üslup
vardı da “ahmak” sözüyle bu güzel atmosfer lekelenmiş gibi davranan
sadece Mahkeme değildi. İktidarın AKP kanadı ve muazzam propaganda makinesi
harekete geçti. Yetmedi iktidarın küçük ortakları Bahçeli ve Perinçek de
“ahmak” kelimesinin hakaret olduğunu ve İmamoğlu’na verilen cezanın doğru
olduğunu savundular.

Aynı kelimeyi kullanan Soylu için nedense
herhangi bir soruşturma dahi açılmadı.

İmamoğlu davası “siyasi bir dava” olarak hukuk tarihimizde yer
alacak önemde. Ama bugünkü konumuz bu davanın bugün sebep ve sonuçları değil.

Bu olay, ihtiyatsızca sarf edilmiş bir kelimenin bu kadar ağır
sonuçlarının olabileceğini gören siyasilerde bir üslup düzelmesine yol
açabilir miydi? Böyle olsa “bir musibetten bir iyilik doğar” diye
sevinebilirdik.

Ama ne gezer? Türkiye siyasetinde son yıllarda süren üslup
sorunu devam ediyor.

Her geçen gün bu soruna dair yeni örnekler görmeye,
işitmeye devam ediyoruz.

**********************************

Erdoğan’dan Babacan Ve Davutoğlu’na Sert Sözler

Ak Parti lideri Erdoğan, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan
için,
“Sen git, çocuk bezi satmaya devam et. 15 sene yanımda
bulundu ama demek ki benden bir şey alamadı”
dedi. Konuşması içinde
yine Babacan için “ahlaksız” sıfatını kullandı.

Erdoğan Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu için
ise “O da aynı. Bizden üniversite istediler, bunların vakfına üniversite tahsisi
yaptık. Kendisi ne zaman başbakanlık koltuğuna oturdu, o tahsis yapılan
yeri bilabedel vakfına mülk etti” dedi. Ahmet Davutoğlu’nu Başbakan iken
kamu mülkü olan araziyi kendi kurduğu vakfa vererek “yolsuzluk” yapmakla
suçladı.

Erdoğan kendi partisinde iken “Başbakan Yardımcısı ve Başbakan
yaptığı”
ve birlikte çalıştığı eski yol arkadaşları için bu sözleri
söylemekle kalmadı.  “Bizim kendi
adımıza ah ettiğimiz husus ise bir dönem bunları adam yerine koyup görev
vermemizdir”
diyerek pişmanlığını dile getirdi.

Erdoğan daha önce de “Onlar o makamlara kendi layık
oldukları için gelmediler, o makamlara getirildiler”
demişti.

Erdoğan’ın bu sözlerinin doğruluğu veya yanlışlığı, muhataplarının
hak edip etmedikleri yönünden tartışmak abes olur. Her iki genel başkanı ben de
çeşitli yönlerden eleştiriyorum. Ama bu tür sözleri doğru bulmam mümkün değil.

Bu üç kişi yıllarca Türkiye’yi birlikte yönetti. En kritik
makamlarda en stratejik kararları alan en önemli kişiler oldular.

Ali Babacan 13 yıl Türkiye Dışişleri, Ekonomi Bakanlığı
ve Başbakan Yardımcılığı yaptı. Ahmet Davutoğlu ise Erdoğan ve A. Gül’ün
dış politika danışmanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak görev yaptı. Ak
Parti’de Genel Başkanlık yaptı.

Yıllarca aralarında hak hukuk geçmiş insanların birbirine bu tür
sözler etmesi hoş değil. Etik değil, insani değil, ahlaki değil.

Davutoğlu ve Babacan o makamlara, Erdoğan tarafından,
“layık olmadıkları halde” bir lütuf, bir ihsan olarak getirildilerse bu
çok feci bir şey. Ülkenin en kritik makamlarına liyakate göre değil,
Erdoğan’ın zamanla değişen sempatilerine göre atama yapıldığı
anlamına
gelir.

Ayrıca Davutoğlu Başbakan olarak yolsuzluk yaptıysa O’nun
bir parti genel başkanı olmasına kadar beklenmemeli ve hesap sorulmalıydı.

Erdoğan’a yakın medyada “Ahmet Davutoğlu’nun ve Ali Babacan’ın,
hatta Abdüllatif Şener’in, Abdullah Gül’ün, Bülent Arınç’ın bir şey
oldularsa Erdoğan’ın lütfu sayesinde olduklarını
” yazmaları bu kişileri
değil devletin itibarını küçültüyor.

Bir de şöyle düşünelim: Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan AKP’den
kopmasalar veya kopmuş olsalar da Cumhur İttifakını destekleseler Erdoğan ve
yandaşlarının üslubu nasıl olurdu? Herhalde bu iki eski arkadaşlarının “meziyetleri,
yüksek bilgi ve yönetim becerileri” hakkında övgüler duyardık.

****

Ak Parti lideri Erdoğan’ın Babacan’a “15 sene yanımda
bulundu ama demek ki benden bir şey alamadı”
derken neyi kastettiğini
ben anlamadım. 

Acaba “ben ekonominin kitabını yazdım, sen yazamadın”
demek istiyor? Yoksa “faiz sebep enflasyon sonuçtur” tezini anlayamamış
olmasını mı kastediyor?

Belki de ekonomi bakanlığına getirdiği Nureddin Nebati’nin
ifadesiyle
, Babacan’ın “Neo klasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik
bir kopuşu temsil eden heteredoks yaklaşımdan”
habersiz oluşunu söylemek
istemiştir.

Seçime Giderken Yanlışlar Ve Ayıplar Dizisi

Seçim tarihi yaklaşırken muhalefet takımında yer alan
bazıları anlaşılmaz bir şekilde siyasi hatalar yapıyorlar. Dahası TC
vatandaşlığı ile uyuşmayan beyanları sürdürüyorlar. Bunların Türk düşmanlığı
karşısında bu yaşa gelene kadar TC vatandaşlığında neden kaldıklarını anlamak
da zordur. İHA ve SİHA’lar ile savunma sanayiinde hepimizi mutlu eden gurur
veren başarılardan bazılarının neden memnun olmadıklarını anlamak da zordur. Dünya
ülkeleri ile rekabet eden yirmi yedi ülkeye ihracat yapan bir yerli ve milli
kuruluş basit siyasi hesaplara malzeme yapılmamalıdır. Türkiye’nin dâhilde ve
hariçte menfaatlerini kollayan bilhassa teröre karşı başarılı olan Karabağ ve
Libya’da son derece etkili olan şimdi insansız uçak üretmeye başlayan bir firma
kimin ve kimlerin adına yıpratılmak istenir? Bu yanlışın peşinde olan parti
başkanının ağabeyi de “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünden rahatsız olmuştu. Bu
ifade birçok yerden kaldırılmıştı. Aslında Atlantik Ötesi de yerli ve milli
savunma sanayiinden çok rahatsızdır. Türkiye’de yıllarca sivil sanayi ve
savunma sanayii hep engellenmiş ve teşebbüslere çelme takılmıştır. Bu bakımdan
seçimler öncesi bazı yanlış ve ayıpları sergilemek tesadüf sayılamaz.

Artık Türkiye’de sağ-sol ayırımına,
klasiğine kendimizi hapsetmeyelim. Türkiye’deki mücadele; ülkenin değerlerinden
ve çıkarlarından yana olanlarla, bundan uzaklaşıp başkaları adına Türkiye’nin
engellenmesi çabalarına ortak olanlar arasındadır. Bunun aması ve ancak’ı
olamaz. Türkiye’deki savunma sanayiinin ve diğer sektörlerdeki gelişmelerden
rahatsız olanlar, hem üretme bizden al derler; paramızla o ürünleri bize
satmazlar; bazen de parayı alır malı vermezler.

            Anayasa’nın
ilk dört maddesinden de rahatsız olanlar, vatandaşlığın tanımını yapan 66.
maddeyi de içlerine sindiremezler. Aslında bu madde birçok ülke
anayasalarındaki vatandaşlık kimliğine ve mili kimliğe bir örnek olmalıdır. Bu
madde insanların renklerine, ırklarına bazılarının yaptığı gibi bir ayırım
yapmamaktadır. Kendisini Türk milletinin bir ferdi olarak hisseden ve Türk
kültürünü yaşayan herkesi kucaklamaktadır.  Burada dışlama yoktur. Biyolojik bir takım
tasniflere karşı olmak vardır. Bunu fark etmiyor gözükenler, Türklüğü içlerine
sindiremeyen zavallılardır. Burası Türkiye’dir; marjinal birtakım gurupların
anayasa sesi de olamaz. İktidara gelince bunu değiştireceklerinden utanmadan
bahsedenler; Türk Cumhuriyetlerinden ve Türk Dünyasından da utanmayacak
mısınız? Bu “Türkiyeliler”in seçimler yaklaşırken HDP ve ABD hayranlıkları birden
nükseder. Aynı örnekler hangi ciddi devlette görülebilir. Hangi ülke
Cumhurbaşkanı adayları milli kimlikle uğraşır? ABD dâhil bir çok ülkede duvarlara
ve parklarda etrafa yazılan bir yazı vardır: “Ya sev, ya terk et”. Türk’e
düşman isen vatandaşlığı devam ettirmede kimse kendini zorlamamalıdır. DEVA ile
HDP’nin flörtü de ilgi çekicidir. Bunlar gelişmelere göre birbirlerinin
listelerinde yer alabileceklermiş. Terörle iç içe olan ve terörü temsil eden
bir parti ile ortak olmak onları tasvip etmektir.

            2011 Türkiye
Değerler Araştırmasına göre, milli kimliğimiz olan Türklüğümüzle iftihar
edenlerin oranı %74; olukça iftihar ederiz diyenlerin oranı da %18’lere
çıkmaktadır. Toplam %92’yi buluyor.  

            Bir başka
muhalefet kanadının adayı da Türk Silahlı Kuvvetlerine kimyevi silah kullanma
suçlamasını yapan. Haksız, gerçek dışı bu hakareti yapma cüretini gösteren malum
aşırı sol bir militan kadına dava dolayısıyla geçmiş olsun ziyaretine gider. İyi
de patiye Kuva-i Milliyeci yakıştırması nerede kalmıştır? Atatürksüz
Atatürkçülük mü oynuyoruz? Bu liderin Denizli’de karşılanışı da ilgi çekici ve
skeç konusudur. Ortaya bir ortaokul diploma töreni gibi bir manzara çıkar. Bir
yabancı mafya babasını konu alan bir filimdeki yabancı müziğin çalınması ile
lider karşılanır. Sahnede İngilizce “demokrasinin babası” büyük bez afişi
vardır. İzmir marşına ve diğerlerine acaba ne olmuştur? Türkçe şarkı kalmamış
mıdır? Türkçe’ye bu kadar mı yabancılaştık?

            Gidişata
bakılırsa altılı başkanlık sistemine geçeceğiz. Tek adam egemenliğine karşı
iyileştirilmiş demokratik parlamenter rejim iddiası nerede kalmıştır? Muhalefet
kanadının küçük partileri milletvekili kontenjan sayısı kapma peşinde oldukları
görülüyor. İki küçük partinin kafa dengi başkanları önemli karar ve tayinlerde
bizim de imzamız olacak yoksa mutabakat sağlanamaz diyorlar. Bu mümkün mü? Yasa
ve Anayasa’dan bunların hiç mi haberi yok?

            Son söz
olarak Türkiye’de Türk kavramı tartışılamaz; Türkiye’de neden muhalefet
yıllardır iktidar olamıyor sorusunun cevabı çok açık ortaya çıkıyor. Çünkü
muhalefet iktidarı hep kazandırmak için elinden geleni yapıyor.       

Cem Sultan

Târihî Roman
yazarı M. Turhan Tan’ın telif ettiği
13,5 X 21 santim ölçülerinde, 286 sayfalık Cem
Sultan
isimli eser, Osmanlı târihinin en ilgi çekici olaylarından biri olduğu
kadar çok hazin bir yaşanmış hikâyedir.

Fâtih Sultan
Mehmed Han’ın vefatı ile Osmanlı tahtına geçen İkinci Bayezid ve şehzâde
Mustafa’dan sonra Gevherhan Hâtun ve Ayşehan Hatun isimli evlatlarının üçüncüsü
olarak 22 Aralık 1459 yılında Edirne Sarayı’nda, Çiçek Hâtun’dan dünyaya geldi.
Cem Sultan’ın:  Murad, Ayşe Sultan, Abdullah,
Gevher Melek Sultan, Muhammed Sayd isimlerini verdiği 6 evlâdı vardır. Babası
seferde iken Edirne ve İstanbul’da babasına vekâlet ederek Osmanlı tahtında
oturduğu için saltanatta hak iddia ederek Ağabeyi Bayezid ile taht kavgasına
girişti. ‘Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!’
kuralının geçerli olduğu bu acımasız mücadeleyi kaybeden taraf Cem Sultan oldu.
‘Hükmü ilahi’, saltanatı ona nasip etmemiştir.

Cumhuriyet
döneminin ilk ve başarılı târihî romancılarından M. Turhan Tan, Anadolu’daki
savaşı kaybeden Cem Sultan’ın hayatını kaleme aldığı romanında Hicaz ve Mısır
yolculuklarına çıkan, akabinde Rodos şövalyelerine sığınan ardından Fransa ve
İtalya sürgünlerini yaşayan Cem Sultan’ın macerâlarını târihî kaynaklara
istinat ederek okurlarına sunuyor. M. Turhan Tan, târihî gerçeklere sıkı sıkıya
bağlı kalarak kurguladığı romanında kendi üslubunu yansıtıyor ve Cem’i şâirliği
yanında pek çok vasfı ile okuyuculara takdim ediyor.

Cem Sultan’ın
şiirlere ve destanlara konu olmuş sürgünü dolayısıyla romanda dönemin sosyal
havasının yanı sıra devrin Avrupası ve Osmanlı ile olan ilişkileri hakkında da
malûmat sâhibi olunabiliyor…

Cem Sultan
isimli eser, sâdece nefis ‘Cem Sultan şiirleri’ için bile okunabilecek harikulade
bir roman…

***

Cem Sultan,
ilk terbiyesini ve eğitimini saray hocalarından aldı. Beş yaşına gelince, bir
hocaya verilerek Kastamonu sancakbeyliğine gönderildi. Eğitim ve öğrenimine
burada da devam etti. Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, büyük oğlu Mustafa’nın 1474
yılında vefâtı üzerine Cem Sultan Karaman eyâletine gönderildi. Cem Sultan
Konya’da kaldığı müddet zarfında, tahsilinin yanısıra ata binmek ve her türlü
silâhları kullanmakta büyük bir mahâret kazandı. Sağlam yapılı bir genç hâline
gelen Şehzâde, Karaman eyâletinde halkın muhabbet ve teveccühünü kazandı.
Harâbe hâlindeki Larende’de saray, bedesten ve çarşı yaptırmak sûretiyle geniş
îmâr faâliyetlerinde bulundu.

1481’de Mısır
Seferine çıktığı tahmin edilen Fâtih Sultan Mehmed Gebze’de hastalanarak vefât
edince, babasının yerine tahta çıkan İkinci Bâyezîd’e kardeşi Cem Sultan
muhâlefet etti. Cem, Bâ- yezîd’in aksine, babasının pâdişahlığı zamânında
doğduğunu, bu yüzden Uzun Hasan Seferi sırasında babasına vekâlet ettiğini
belirterek, asıl kendisinin tahta geçmesi îcâb ettiğini ileri sürüyordu. Bu
sebeple harekete geçen Cem Sultan, bir ara Bursa’ya hâkim olduysa da, Gedik
Ahırçed Paşa’nın Sultan İkinci Bâyezîd’le birleşmesi üzerine Konya’ya çekilmek
mecbûriyetinde kaldı. Daha sonra Kâhire’ye giden Cem Sultan burada Sultan
Kayıtbay tarafından merâsimle karşılandı. Cem, 20 Aralık 1481’de hac farîzasını
yerine getirmek üzere Mekke’ye gidip, 12 Mart 1482’de Kâhire’ye geri döndü. Bu
arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey, Cem’i tahrik ederek Karaman beyliğini
yeniden kurma düşüncesindeydi. Aynı zamanda Ankara sancakbeyini de yanına
çekmeyi başarmıştı. Bu durum üzerine bir defâ daha şansını denemeye karar veren
Cem Sultan’ın, Konya ile Ankara’ya karşı bizzat giriştiği taarruz
başarısızlıkla neticelendi. Bunun üzerine önce Akşehir’e sonra da Kasım Bey ile
birlikte Taşeli’ne çekildi. Konya Ereğlisi’ne gelen Sultan İkinci Bâyezîd’le yeniden
müzâkerelere girişti. Ancak bu müzâkereler de diğerleri gibi netîcesiz kaldı.
Çünkü onun Kudüs’te oturmasını teklif eden Sultan İkinci Bâyezîd’e karşılık Cem
Sultan, Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine tahsis
edilmesi husûsunda ısrar ediyordu. Bunun üzerine kardeşi ile mücâdele eden
Sultan İkinci Bâyezîd’in kendisine bâzı tâvizlerde bulunacağını ümid eden Kasım
Beyin teşviki ile Cem Sultan, nihâyet Rodos şövalyelerine mürâcaat etmeye karar
verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında karaya ayak bastı. Talihsiz şehzâde
için, 12 yıl 7 ay devam edecek ve sonu ölümle noktalanacak olan acı gurbet
hayâtı başlamış oluyordu.

Rodos
şövalyelerinin başı Pierre d’Aubusson daha önce imzâladığı bir senetle Cem
Sultan’a istediği zaman Rodos’tan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ancak bu
sözünü çabuk unuttu. Şehzâdeyi elde tutmakla Sultan Bâyezîd Han’a istedikleri
yolda anlaşma yapmaya ve adalarını Osmanlıların fethinden kurtarmaya, aynı
zamanda para koparmaya muvaffak olabileceğini ümit ediyordu. Ancak Cem Sultan’ın
Türk topraklarına yakın olan bu adada bırakılması tehlikeli olacaktı. Böylece
Cem Sultan, maiyetiyle birlikte bir müddet Nis’de, bir müddet de Şambri ve Puy
kalelerinde ikâmet etti. Öte yandan d’Aubusson ile Sultan İkinci Bâyezîd
arasında bir antlaşma imzâlandı. 7 Aralık 1482 târihli bu antlaşmaya göre Cem
Sultan’ın bakım masrafı olarak, Rodos’a her yıl 45.000 duka altını ödenecekti.

Şövalyeler 6,5
yıl ellerinde tutmaya muvaffak oldukları Cem Sultan’dan âzami derecede istifâdeye
bakıyorlardı. Bu arada Avrupa’da Cem Sultan’ı elde edebilmek için siyâsî
faaliyetler vardı. Fransa, Macaristan, Venedik ve hattâ Memlûk Sultanlığı bu
gâye ile şövalyelere câzip tekliflerde bulunuyorlardı. Nihâyet Cem Sultan’ın
Alman İmparatorluğunun eline düşmesi ihtimâlinin belirmesi üzerine endişeye
düşen Fransa, onun Papanın himâyesine verilmesini kabul etti. Bu faaliyetlerden
şüphelenen Cem Sultan, Bâyezîd’e gönderdiği bir mektupta kendisini küffâr
elinde bırakmamasını istedi. Nihâyet Toulan’dan yola çıkan Cem Sultan ve
maiyeti, Mart 1489’da Roma’ya vardı. Burada büyük bir törenle karşılanarak Vatikan
Sarayına yerleştirildi.

Papa Sekizinci
İnnocent tarafından resmen kabul edilen Cem Sultan, teşrifât memurunun bütün ısrarlarına
rağmen kavuğunu çıkarmaya ve diz üstü çökmeye râzı olmayarak, doğru Papa’nın
yanına gidip ona ve yanındaki kardinallere başıyla selâm verdi. Papa da, onu
kucaklayıp öptü. Papa ile görüşmelerinde Avrupa’ya ne maksatla geldiğini anlatarak,
artık Mısır’a gidip âilesiyle berâber olmaktan başka bir emeli kalmadığını
açıklayan Cem Sultan, Papa’nın aracılığını istedi.

 Ancak Cem Sultan’ın üzüntüsüne iştirâk etmiş
görünüp onunla birlikte gözyaşı döken Papa, hakîkatte onu âlet ederek
Osmanlılar üzerine bir Haçlı seferi açmak emelinde olduğundan, Macaristan’a gitmesini
tavsiye etti. Cem Sultan’ın böyle bir hareketin, İslâm âleminde lânetle
karşılanacağını belirtmesi üzerine de, Papa Lâtince ağır bir cümle kullandı.
Aynı dili bildiği anlaşılan Cem Sultan’ın mukâbelesinde papayı mahçup ettiği
görüldü. Papa İnnocent, Cem Sultan’ı, Hıristiyan yapabilirse, Haçlı seferinin
gerçekleşeceğini ve Osmanlıları Avrupa’dan atmanın mümkün olabileceğini
sanıyordu. Bu sebeple bir gün, kendisiyle görüşürken Hıristiyan olmasını resmen
teklif etti. Ama yanılmıştı. Cem Sultan, kendisine; değil Osmanlı pâdişahlığı,
hattâ bütün dünyânın pâdişahlığı pâyesi verilse, dîninden dönmeyeceğini sertçe
bildirdi.

Papa
İnnocent’in 1492 yılında ölümü üzerine yerine Altıncı Alexandre Burgia seçildi.
1494 yılında İtalya sınırını aşarak Roma’ya giren Fransa Kralı Sekizinci
Charles, papa ile anlaşarak Cem Sultan’ı yanma aldı. Cem Sultan Fransız ordusu
ile Roma’dan ayrılarak Fransızların Napoli seferine iştirâk etti ve birçok
kalelerin zaptına şâhid oldu. Napoli Krallığının mukâvemetinin kırıldığı sıralarda
Cem Sultan’da hastalık belirtileri ortaya çıktı. Bir müddet sonra, hastalık
daha da ilerleyerek, yüzü ve boynu şişti. Artık ata binecek hâli kalmadığından
sedye ile naklediliyordu.

Cem Sultan
böyle bir durumda bile dâimâ, ‘Yâ Rabbî!
Eğer bu kâfirler beni bahâne edip Müslümanlar üzerine yürümeye kalkarlarsa,
beni o günlere eriştirme, canımı al
!’ diye duâ ediyordu. Nihâyet 25 Şubat
1495 Çarşamba sabahı, Kelime-i şehâdet getire getire rûhunu teslim etti. Cem
Sultan o sırada 35 yaşındaydı.

Cem Sultan’ın
hastalık veya zehirlenme netîcesinde öldüğüne dâir muhtelif rivâyetler vardır.
Osmanlı müellifleri genellikle papa tarafından gönderilen bir berberin zehirli
ustura ile Cem Sultan’ı traş ettiğini ve ölümüne sebeb olduğunu bildirmektedir.

Haberin
İstanbul’a ulaşmasından sonra, Sultan Bâyezîd’in emriyle dükkânlar, çarşılar
kapatıldı, fakirlere para dağıtıldı. Ülkedeki bütün câmilerde gıyâbî cenâze
namazı kılındı. Tâbutu ise ancak 1499 yılında ülkeye getirildi. Bursa’ya götürülerek
Fâtih Sultan Mehmed’in büyük oğlu Mustafa’nın yanma gömüldü.

Cem Sultan
şâir ve edip ruhlu bir zât olup, Dîvân’ı vardır. Avrupa’da bulunduğu müddetçe
Fâtih Sultan Mehmed’in oğluna yakışır sûrette hareket edip, herkesin gıpta ve
sevgisini kazanmıştı.

Vatan hasretini dile getiren, Allah’tan niyazda bulunan Cem Sultan’in Dîvân’ından
bir bölüm:

Can dimağına irup buy-i vatan

Dil diler kim görine ruy-i vatan

Çeşmey-i Hayvan’dan iy dil hoş durur

Ben garib üftadeye cuy-i vatan

N’ola can istesem çün yeg durur

Bağ-i cennetden bana kuy-i vatan

Gönlüm eyler da’ima anı taleb

Bend olaldan bana gisuy-i vatan

Hürrem olup Can-i Cem irdi safa

Dil sabadan alalı buy-i vatan

Ötüken Neşriyat’ın eseri sunuş yazısı:

M. Turhan Tan
mâlûmunuz üzere Cumhuriyet döneminin ilk târihî roman örneklerini veren
yazarlardan biridir ve üstelik bu yazarlar arasında belki de en başarılısı
denilebilir. Çünkü M. Turhan Tan’ı farklı kılan iki önemli özelliği vardı.
Bunlardan birincisi, yazdığı târihî romanlarda mutlaka târihî kaynaklara atıfta
bulunması ve böylece bir roman dâiresi içinde kalmakla birlikte, târihî
gerçeklere de aykırılık teşkil etmemeye çalışmasıydı. Öyle ki, sâdece Cem
Sultan’da değil, M. Turhan Tan’ın bütün târihî romanlarında mutlaka târihî
kaynaklar dipnot olarak verilmektedir. M. Turhan Tan’ın ikinci özelliği ise iyi
bir romancı olmasıdır. Yâni, ‘bir târih
tezi işlemek maksadıyla, alanım olmasa da bir roman yazayım
,’ düşüncesi
içerisinde bulunmayan, gerçekten roman sanatını idrak etmiş ve bu mânâda kalem
oynatırken romanın ve romancılığın kendine ait birtakım inceliklerini gayet
başarılı bir şekilde kullanan bir yazardır.

Cem Sultan isimli
eserine baktığımızda Türk ve dünya târihinin en hazin şehzade hikâyelerinden
birisine ship olduğunu görebiliyoruz.

Cem Sultan’ın,
ağabeyine göre üstün vasıfları vardır. Anadolu’daki savaşını kaybeden Cem, uzun
ve hazin bir gurbet yolculuğuna çı-kacaktır. Roman onun Hicaz ve Mısır
yolculuklarının ardından Rodos şövalyelerine sığınmasıyla birlikte Fransa ve
İtalya sürgünlerini de ele alan bir anlatıma sâhiptir.

M. Turhan Tan, târihî
gerçeklere bağlı kalarak kurguladığı romanında hem kendi üslubunu yansıtıyor, –
aşk macerasına yer veriyor, bunu yaparken Cem Sultan’ın bu gönül ilişkilerinin
gerçek olduğunu da bizlere bir kez daha hatırlatıyor.

Cem Sultan pek çok
vasfı haiz olmakla beraber usta bir şâirdir. M. Turhan Tan bir edebiyat
eserinde onun bu şairliğini son derece başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Öyle
ki, Cem Sultan’a ait olan birtakım şiirleri romanında kullanmıştır. Bunlar
Cem’in şâirlik yeteneğinin ne kadar üst düzey olduğunu bizlere anlatmaktadır.

M. Turhan Tan târihî
bir karakteri anlatırken esasında, şahsî olarak yaptığı şeyin bir edebiyat işi
olduğunu unutmamış ve bu anlamda çok başarılı bir eser ortaya koymuş. M. Turhan
Tan Kitaplığının belki de en başarılı romanlarından birisi olan Cem Sultan’ı
okuduğunuz zaman hadiseleri kontrol etme ihtiyacı hissedebiliyorsunuz. Bunun
esas sebebi ise romandaki gerçekçi hava ile oluşturduğu merak unsurudur.

Meselâ Cem Sultan’ın
vefat edişine dâir iddiaların odağında yer alan meşhur bir devlet adamından
bahsediliyor. Romanı okuduğunuz vakit, ‘bu
bir kurgu mudur yoksa gerçek midir
?’ diye merak ediyorsunuz ve sonrasında
yaptığınız kısa bir araştırmayla vakanın gerçek olduğunu görebiliyorsunuz. İşte
bunun gibi târihî gerçek karakterlerin yanı sıra kurgu olan karakterlere de yer
veriliyor.

Dönemin sosyal havasının
yanı sıra romanın bir kısmının sürgün sebebiiyle, Avrupa’da geçmesinden ötürü
devrin Avrupa’sı ve Osmanlı ile olan ilişkileri hakkında da mâlûmat sâhibi
olabiliyorsunuz.

Nihayetinde
denilebilir ki, M. Turhan Tan’ın bütün eserlerinde olduğu gibi yine çok iyi bir
târihî roman okurken, aynı zamanda târihî bir şahsiyetin hayatı ile ilgili de
gerçekçi bilgilere sâhip olabilirsiniz.

M. TURHAN TAN

 (7 Mart 1885-25 Aralık 1939) Asıl adı Mehmet
Sâmih Fethi’dir. Babası Ahmet Fethi Bey’in İstinaf Mahkemesi Ceza Reisliği
görevi sırasında Diyarbakır’da doğdu. Aslen Sivaslı tanınmış bir ailenin çocuğu
olarak eğitiminin yanı sıra Arapça ve Farsça özel dersler aldı. Üsküp’te kısa
bir süre edebiyat öğretmenliği görevinde bulundu. Samsun, Amasya tahrirat
müdürlüklerinde, Remadiye, Yalvaç kaymakamlıklarında, Çorum ve Kayseri
mutasarrıflıklarında bulundu. Kurtuluş Savaşı sırasında Sivas milletvekilliğine
seçildi. 1922 yılından sonra kendini basın ve yayın işlerine verdi. 1939
yılında iki ay kadar süren hastalığının ardından vefat etti. Edirnekapı
Şehitliği’ne defnedildi.

M. Turhan Tan,
edebiyat hayatına aruz vezniyle yazdığı şiirleriyle başladı. Tasvir-i Efkâr ve
Tercüman-ı Hakîkat gazetelerinde ‘S.’, Servetifünun Dergisi’nde ‘Bedrettin
Mümtaz’ isimleriyle yazıları yayımladı. Hayat ansiklopedisinde ‘M. S.’ Adıyla
yayımlanan maddeler de M. Turhan Tan’a âiti. Asıl ününü M. Turhan Tan adıyla
yazdığı târihî romanlarıyla yakaladı. Akından Akına ve Cem Sultan Fransızcaya;
Piçler ve Osmanlı Rasputin’i Cinci Hoca Yunancaya; Hürrem Sultan Fransızca, Yunanca
ve Almancaya çevrilmiştir.

Kitap hâlinde yayınlanan romanları: Akından Akına, Alafranga
Bir Hanım, Âli Maceralar, Büyücü Karı, Cehennemden Selâm, Cem Sultan, Cengiz
Han, Devrilen Kazan, Düğün Gecesi Sağır Güveyin Muaşakası, Gönülden Gönüle, Hint
Denizlerinde Türkler, Hürrem Sultan, Kadın Avcısı, Kâfir Hakîkat, Krallar
Avlayan Türk, Kurnaz Kız, Mâruf Aynalı Necibe’nin Kızı, Nedime, Osmanlı
Rasputini Cinci Hoca,  Safiye Sultan, Sevinç
Han, Timurlenk, Üç Ay Yatakta, Viyana Dönüşü

Tefrika
olarak yayınlanan romanları:
Yenge Hanım, Zifaf Gecesi Harem Ağasının Muaşakası, Avareler,
Baht İşi, Benli Mehmet,  Bir Avuç Kül,
Deli, Niçin, Paşalar, Paşazadeler,  Piçler.

 Masal: Alaeddin ve Sihirli Lamba
Hikâyesi.

Biyografi: Atatürk, Mehmet Akif.

Gezi: Avrupa Notları: Balkan’da
Karagöz Neler Görmüş?, Karagöz Edirne’de.

Derleme-
İnceleme:

Târihte Türkler İçin Söylenen Büyük Sözler,  Târihî Musahabeler.   

Makaleler: Köşe Penceresinden /
Dil ve Edebiyat Yazıları.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr

 

Muhalefetin İktidarı Ayakta Tutma Görevi

     Bir siyasî partinin iktidara gelmesi kolay değildir,

            Gelince gitmemesi hiç kolay değildir;

            Hele hele 20 küsur sene kalabilmesi zorların zorudur,
diyeceğimi zannediyorsanız yanılırsınız. Muhlama
gibi (minci olarak süte, peynir ve un olarak tereyağına) muhalefet varsa kolaydır.

            Evvelâ “Müslümanların ensesinde boza pişirme” numarasıyla
onları toplumsal tabakalara aşılarsınız. Sonra olası doğumu da 28 Şubatlarla
sezaryen ederek erkene alırsınız.

Sistemin
erketecisi olarak erken seçim kararı ve hep ön alan şahıs çeyrek yüzyıldır aynı
kişiyse söylenecek söz yok.

Ne
zaman tıkansa C’den yada M’den hamlelerle hula-hoplatırlar
halkımızı; böylece sindirim sistemi s.o.s. vermez.

Meselâ
neyi yapmamanız gerekiyorsa onu yaparak koz verirsiniz. Başörtüsü gündemi 2
puandır, referandum olursa künde..

Koalisyonların
öcü olarak gösterildiği algıya 6’lı bir sunumla arz-ı endam edersiniz. Nasılsa
ortalama vatandaşın 6 parçadan en az biriyle sorunu vardır; böylece kötü
pazarcı gibi sağlamla beraber çürükleri de kakalayarak vatandaşın bir daha
tezgâhınıza uğramamasını garantilersiniz.

            Olmadı, en az oy alacak adayla seçime girersin.
Böylelikle ikinci tur masrafını dahi boşa çıkararak memlekete hizmette
bulunursun.

            Zaten iktidar kanadı da en kötü, en müflis, en hayırsız
kimselerle oy toplamayacak mı? Sen de muhalefet olarak en yalaka, en paragöz,
en muhteris tipleri toplar ve alacağın yüzdenin minimum olmasını sağlarsın.

            Dostlar seçim görsün. Şunun şurasında 2028’e ne kaldı; bu
maç geride kalır, önümüzdeki tuşlara bakarız. “Bir ihtimâl daha var; o da kazanmak mı dersin? Allah esirgesin.

            Muhalefet tencere..

            İktidar hem kazan hem kepçe..

            Ve muhlama (yada kuymak) tek gerekçe!

 

Not: 1946 Seçimlerinden 2023’e 77. Yılımız kutlu olsun. ‘I love you America’. Kiss Turkey..

Birand ve Türk Olmayan Medya…

“Eski
çamlar bardak oldu ve bitpazarına nur yağdı! Bir cumhurbaşkanlığı seçimine
giderken eskimeyen hatırlatmalar yapmak istedim…”

Türkiye’de yayın yapan ve
küresel medyanın Türkiye şubesi gibi çalışan yayıncılığın önemli ismi Mehmet
Ali Birand vefat etti. Allah rahmet eylesin… Bundan sonrası artık Allah’la onun
arasındaki iş. Ona da biz karışamayız.

Birand’ın öldüğü dakikalarda
televizyon seyrediyordum. Bu haber hemen bütün kanallarda konuşulmaya başlandı.
Ekrana çıkıp konuşan ve hepimizin tanıdığı bu insanlara şöyle bir baktım.
Çoğunun ortak husumet noktası Türk Milletiydi ve bir yol arkadaşlarını
kaybetmekten çok üzüntülüydüler. Onları anlayabiliyorum. Ben de bir fikirdaşımı
kaybetsem aynı ruh hali içinde olurdum.

Bu insanların neredeyse
tamamının bana ve Türk Milletine ne kadar yabancı olduklarını ama bizleri
etkilemek için nasıl ahkâm kestiklerini bir kez daha gördüm.

Ne yazık ki; Türk Milletinin en
az içinde bulunduğu sektör basındır desek her halde yalan söylememiş oluruz
diye düşünüyorum.

Türk Milleti, birçok iştigal
sahasının önemini anlayamadığı gibi basınında önemini kavrayamamış ve
çocuklarını bu sektöre yönlendirmemiştir. Tıpkı çocuklarını apolitize ederek
siyasete sokmadığı gibi…

Ekranları ve gazeteleri işgal
eden bu kişiler kimdir? Ne yaparlar? Hedefleri nedir? Kaç para kazanırlar? Ve
sair benzer şeyleri doğru düzgün bilmeyiz. Ama bu kişilerin yaşamımıza derinden
etkileri olduğu konusunda şüphe yoktur.

Medya yâda basın; adına ne
derseniz deyin, siyasi tercihlerimizi belirler veya yönlendirir, kültüre etki
eder, dini başkalaştırır, sosyal yaşamı çekip çevirir… Yani adını koymakta
zorlanabileceğimiz birçok hususta yaşamımıza direkt ve ya endirekt bir şekilde
etki eder…

Türkiye, Osmanlı’dan bu yana,
bugün adına küresel güçler dediğimiz ama dönem dönem farklı kavramlarla da
tanımladığımız dış güçlerin hem birbirleri hem de Türk Milleti ile mücadele
içinde olduğu bir coğrafyadır.

Bu mücadelede de basın dediğimiz
kuruluşlarda kullanılmaktadır. Dış güçlerin Türkiye’de sermayesi ile ortak
olduğu veya görünmez maddi desteklerde bulunduğu basın kuruluşları vardır.
Medyada çalışan Türk’e yabancı adamlarda, dış güçlerin kontrolüne girmiş bu
medyada, inanılmaz paralarla, efendileri haline gelmiş patronlarına hizmet etmektedir.

Basında oluşmuş klikler vardır.
Bunları genellikle maoist, marksist, liberal, kürtçü, İslamcı gibi
nitelendirilen tiplerdir. Ama sonradan ortaya çıkan gerçekler, bunların
göründüğü gibi olmadığı ve aynı merkezlerin adamları olduğunu göstermiştir.

Kendisini Türk Milletine mensup
görmeyen ve asılları da böyle olan bu adamlar ve kadınlar; farklı fikirlere
mensupmuş gibi gözükseler de, iş Türk Milletine saldırıya gelince birleşmeyi
kolayca sağlamış insanlardır…

Türk Milletini; yanıltmak,
aldatmak ve çıkmaz sokaklara sürükleyebilmek için yapılan psikolojik
operasyonların mimarı da olan bu adamlar, her fırsatta sureti haktan gözükmeyi
başararak Türk Milletine onarılmaz zararlar vermeyi başarmıştır.

Bütün bunların farkında olan
şuurlu ve istekli Türk çocukları, adı sözde “Türk Basını” olan, bu yapıya sızmaya çalışmış ama maalesef kısa
sürede deşifre olduklarından hemen enterne edilmişlerdir.

Türkiye’deki medya, günümüzde de
etkisini olağanca hızıyla sürdürmektedir. Onun için “Yandaş Medya” yaratılarak, bu medyaya diğerleri ile birlikte
Türkiye’nin dönüşümünde önemli roller verilmiştir.

Gazetelerin; mizanpajını,
kullanılan fotoğrafları, öne çıkarılan renkleri, atılan manşetleri ve
görülmeyerek kasten atlanılan haberleri ve benzerlerini de dikkate alırsanız,
basının mutfağının da vitrininden farklı olmadığını anlarsınız.

Onun için Türk olmayan ama
Türkiye’de yayın yapan bu medyaya, bu medyanın gücünü bilmeme rağmen, temkinli
ve mesafeli yaklaşıyorum. Ancak Türk Milleti, medyanın önemini kavramalı ve
çocuklarını nasıl vatanı korumak için asker, polis, hâkim, savcı, kaymakam,
öğretmen yapıyorsa, gazeteci ve televizyoncu yapmak içinde düşünmeli ve çaba
harcamalıdır.

Türk çocuklarının hâkim olacağı
bir Türk medyası, Türk Milletine haberin gerçeğini ulaştıracak ve önümüze
yorumun doğrusunu getirecektir. Yoksa ölümün eşiğine gelmiş olduğunun farkında
olanların yaptığı itiraflar, canımızı her zaman sıkmaya devam edecektir. Ben
yeteri kadar hayal kırıklığı yaşadım ve idraksiz adam olarak nitelendirilmek
istemiyorum. Ya siz? 

Kuşbakışı AKP’nin Ekonomi Karnesi

“20 yılda 2,8 trilyon dolar ihracat yapılmış, 4,1
trilyon dolar ithalat yapılmıştır. Dış ticaret açığı 1,3 trilyon
dolar.
Bu, bütün dünya ölçeğinde bile olsa çok büyük bir rakam. Bu dış
ticaret açığı, üretmeden tükettiğimiz rakam demek.”

CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici’nin
sözleri bunlar. İlhan Kesici partisi adına 2023 Bütçe görüşmelerinde TBMM Genel
Kurulunda yaptığı konuşmada ekonomimizin yapısal sorunlarını net bir vizyonla
tespit etti. Meseleye kartal gözü ile geniş bir perspektiften bakan Kesici, gerçek
durumu, propaganda boyasına bulanmamış çıplak rakamlarla açıkladı.

İlhan Kesici DPT Müsteşarlığı yapmış ciddi bir bürokrat, mühendis
ve siyasetçidir. O’nun verdiği rakamlar güvenilir doğru rakamlardır. Zaten
iktidar kanadı bile bugüne kadar hiçbir rakamına itiraz etmedi.

Türkiye önceden de cari açık veren bir ekonomik yapıdaydı.
Fakat AKP döneminde üretmeden tüketmek veya ürettiğinden çok tüketmek
alışkanlığı inanılmaz büyüklüğe erişti.

Ürettiği tükettiğinden fazla olan başka milletlerin tasarruflarını
borç alarak harcamanın elbette bir bedeli var. Borç bu, vadesi geldiğinde -faizi
ile birlikte- ödenecek ki ileride tekrar borca ihtiyaç duyduğunuzda borç
bulabilesiniz. Nitekim Türkiye 20 yılda, 112 milyar doları dış borç olmak
üzere toplam 545 milyar dolar faiz ödemesi yaptı.

Faize karşı olduğuna inanmamızı isteyen ve “Nas varken bize ne
düşer” diyen Erdoğan’ın milletimize ödettiği faiz bu.

İlhan Kesici “Bizim iliğimizi, kemiğimizi perişan eden bu
faiz rakamlarıdır. Bu rakamlara dünyanın hiçbir ekonomisi dayanamaz.
Bizim
ekonomimiz de dayanamıyor, dayanamadı” derken en temel soruna dikkati
çekiyordu.

Nitekim “2023 bütçesinde faize ayrılan kalem 565,6 milyar lira
oldu.” Bu rakamın büyüklüğünü anlamak için 2023 yılı bütçesinde tarım ve
hayvancılıkla geçinen milyonlarca insanımıza verilecek tarım desteğinin sadece
54 Milyar TL olduğunu
hatırlatalım.

Faize giden paranın yarısını tarım desteğine verebilseydik tarım
desteği 5-6 katına çıkacaktı. Ve bugün temel gıda maddelerine bile erişemeyen
milyonlarca vatandaşımız bu dramı yaşamayacaktı.

Rakamlar açıkça “Türkiye tarihinde faiz lobilerine en çok para
kazandıran iktidarın AK Parti iktidarı olduğunu”
ortaya koymakta.

Bu bir yönetim tarzının ekonomiye yansıması ve siyasi bir tercihin
sonucudur.

****************************

Siyasetçi – Devlet Adamı

R. T. Erdoğan usta bir siyasetçidir. Fakat ülkenin
orta ve uzun vadeli menfaatleri ile kendisinin kısa vadeli çıkarları
çatıştığında, tercihini ülke menfaatlerini maksimize edecek seçenekten yana
kullanan bir devlet adamı değildir.

Erdoğan daima kısa vadede kendi gücünü artıracak, seçim
kazandıracak seçenekleri tercih eden bir siyasetçidir.
Seçim
yaklaşınca ve seçilmeme korkusu ağır basınca, daha önceleri “ülkeyi batırır”
dediği düzenlemeleri yapması bu karakterin sonucudur.

Bütün ekonomistler “21’inci yüzyılda global rekabete hazır
olabilmenin en önemli unsuru yüksek teknoloji üretecek, yaratacak,
kullanacak vasıflı insanlar yetiştirmektir”
diyor.

Fakat “ekonominin kitabını yazan” “ekonomist Başkanımız”
döneminde dünyada ilk 500’e giren üniversitemiz kalmadı.

“Türkiye’nin birçok araştırma alanında yayın
performansı
ksek gibi görülse de söz konusu yayınlara çok düşükzeyde atıf yapıldığı tespit edilmiştir. Türkiye yayın başına düşen atıf sayısı bakımından
AB üyesi 30 ülke arasında sadece Romanya’yı geride bırakabilmiştir. Bu yayınlarda
yenilik getirici ç
alışma sayısı çok azdır.”

“Bilimde ileri sayılan ülkelerle yarışabilmenin yolu niceliğe
(sayıya) değil niteliğe (kaliteye) yatırım yapmaktan geçmektedir.”
Ama AKP neredeyse
her büyük ilçeye bir, büyükşehirlerde yüzlerce apartmanda üniversite açtı. Ama içinde
bilim yok, kalite yok.
Çünkü akademik yü
kseltme ve atama ölçütleri
liyakat esaslı değil iktidara sadakat öncelikli.

Az miktarda iyi yetişmiş doktor, mühendis vd dallardaki vatandaşlarımızı
da yurtdışına kitlesel beyin göçü ile kaybediyoruz.

Çünkü büyük devlet olmak için yapılması gerekenler uzun vadeli
işlerdir.
Bu işler kısa vadede seçim kazandırmaz, inşaat işleri gibi
dikkat çekmez, kendi zengin kölelerini yaratmaz, geniş kesimleri devlete
göbekten bağlı sadık kitle haline getirmez.

Bu yüzden “Millî Eğitim Bakanlığının ve üniversitelerin
bütçesinin toplam rakamı 571 milyar lira.
25 milyon öğrenci ve 1 milyondan
fazla öğretmene” sadece faize ödediğimiz kadar bir para harcayacağız.

Ülkenin ve milletin kısıtlı kaynaklarını çok verimsiz bir şekilde
savuran AKP iktidarı itibarı gösteriş ve israfta aradı. Alınan
borçlar, ödenecek ana para ve faiz toplamından da çok gelir getiren, verimli
alanlara harcanmadığı için borcu borçla kapattı.

Fakat borç verenler bu durumu bildiği için risk primi
yüksek olan Türkiye’ye tefeci faizleri ile borç verdiler.

İYİ Partili Prof. Bilge Yılmaz’ın açıklamasına göre: “Yunanistan,
bugün 1000 dolar borç almak için yıllık 41 dolar faiz ödeyecek. Biz, 1000 dolar
borçlanmak için 97,5 dolar faiz ödüyoruz!”

Hatta Türkiye bu faizlerle bile borç bulmakta zorlanıyor. Erdoğan’ın
şahsi ilişkileri ile BAE, S. Arabistan gibi ülkelerden gelen üç beş milyar
dolarlık geçici swap anlaşmalarıyla Merkez Bankası rezervine makyaj yapıyor.

Demek ki dünya sermayesi nezdinde Yunanistan’ın itibarı bile Türkiye’nin
itibarından kat kat fazla.

İlginç olan ise “dış güçler” ile ekonomik ilişkisi bu vahim
boyutta olan partili Cumhurbaşkanının kendisini “yerli ve milli”, bu
politikaları eleştirenleri ise “dış güçlerin kuklası” gösterebilmesi.