16.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 263

Dünya Kadınlar Günü

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000
dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında
greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya
kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan
barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin
cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag
kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist
Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara
Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler
anısına 8 Martın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri
oybirliğiyle kabul edildi.

*

Kadının hayatın her alanında olduğunu ve asla geri planda
kalmayacağının ispatı olan Kadınlar Günü’nde onları mutlu etmek Türk insanının
görevidir. Bizleri ihtiyacımız olduğunda desteklerini esirgemeyen, eğiten,
yetiştiren, bizi biz yapma yolunda yüreklerindeki sevgi ve şefkati karşılıksız
veren fedakâr kadınlarımız anamızdır; O kadın anadır!

*

Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, Türk kadınını savaş
cephelerinden tanıyan, fedakârlığını gören Başbuğ Atatürk’ün penceresinden
Kadın Anamızı tanımak/ tanıtmak ve toplumumuzda yaşadığı sorunlarına çözüm
getirmek, kadınımızı onure etmek üzerimize vacip ahlaki görevimizdir;

Son on yıllarda sıklıkla tanık olduğumuz kadına yönelik
tacizlerin, tecavüzlerin, cinayetlerin yanı sıra bazı sözde akademik
bilgiçlerin ‘’kadının yeri evidir, dış işlerde çalışmak değil otursun çocuğuna
baksın, evinin işini yapsın, eşini memnun etsin’’ ucu açık söylemler Türk
kadınına yapılacak esef verici davranışlardır saygısızlıktır kendi varlığını
inkâr etmektir.

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca
ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında
veya yanında olduğunu yaşayarak görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu
Gazi Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir alıntı sunalım:

‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn
mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini
ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin
yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?

Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer kαzαnılmαsı
gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve kültürle,
gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın Αvrupα
kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlαrın üstüne
çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen
ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım.

Zαmαn ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev
αdımlαrıylα yürüdükçe; hαyαtın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat
yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği
terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri tαşıyαn
evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şαhıslαrındα tαşımαlαrınα bağlıdır. Bu
sebeple Kαdınlαrımız, hαttα erkeklerden dαhα çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα
bilgin olmαyα mecburdurlαr!

Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği terbiye eski
devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anαlαrı için gerekli vαsıflαrı
tαşıyαn evlat yetiştirmek, evlαtlαrını bugünkü hαyαt için fααl bir uzuv haline
koymαk pek çok yüksek vαsıflαr tαşımαlαrınα bağlıdır. Onun için Kαdınlαrımız,
hαttα erkeklerimizden çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα bilgili olmαyα
mecburdurlαr; eğer hαkikαten milletin αnαsı olmαk istiyorlαrsαnız

Bizim dinimiz hiç bir vakit kαdınlαrın erkeklerden geri
kαlmαsını talep etmemiştir! Αllαh’ın emrettiği şey erkek ve kadın Müslümαnlαrın
ilim ve İrfan edinmeleridir. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı αrαmαk ve nerede
bulursα orαyα gitmek ve onunlα mücehhez olmαk mecburiyetindedir.

Tαrlαlαrdα erkeklerle birlikte çαlışαn, kαsαbαlαrdα pαzαr
yerine giden, yumurta ve tavuğunu sαtαn, ondan sonrα kendisine gerekenleri
bizzat satın αlαn, çαlışmαlαrının hepsinde kocαlαrınα yardımcı olαn kαdınlαr!..
Ben bu kαdınlαr αrαsındα kocαlαrındαn dαhα iyi işten αnlαyαnlαrα ve hesap
yαpαnlαrα rαstlαdım.

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde Αnαdolu köylü
kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek olαnαğı yoktur.

Kαdınlαrımız eğer milletin gerçek αnαsı olmαk istiyorlαrsα,
erkeklerimizden çok dαhα aydın ve faziletli olmαyα çαlışmαlıdırlαr.

Milletin kαynαğı, toplumsαl hαyαtın temeli olαn kadın αncαk
faziletli olursα görevini yerine getirebilir’’.

*

Fosilleşmiş beyinleriyle bedevi kültüründen beslenmiş bu
bilgiçler’’ anası’’ hakkında ne düşünüyor dersiniz?

Kız çocuklarını toprağa gömen ‘’bedevi kafası’’ şimdide sen
okuma çalışmana gerek yok diyor. On üç yaşında başkalarının seçtiği kişilerle
evlen istiyor. Senin çocuklarını karanlık saçan mekteplerde/ karanlık
mahfillerde tecavüz edilmiş, kişiliği iğdiş edilmiş, beyni köleleştirilmiş, hurafeci
inançlarla kendi hükümranlığına parya yapmayı düşünüyor.

Sen okursan senin çocuklarını eğip bükemezler,
köleleştiremezler… Sen okursan, senin çocukların karanlık fikirlere karşı
gelir, kişilik ve irade sahibi olur, okuyup öğrenmeye aç olur, bilim üretmek ve
insanlığa katkı sağlamak, gelecek nesillere mutlu müreffeh ve adil bir dünya
bırakmak onda vaz geçilmez bir amaç olur.

Kur’an okuyup anlayamasın diye Arapça okumasını
tembihlerler. Okursan, okuyup anlarsan, iffetin kara çarşafın içinde
olmadığını, insanın aklında şekillendiğini öğrenmenden korkarlar.

Türk kadını!… Sen okuyup münevver olursan, bunların hiç
birini yapamazlar… Sen aydınlık geleceğin ışık kaynağı olursun, ‘’Türk Çağının
Ana Rahmi’’ olursun.

Kader Levhalarından İki Örnek

     Moğol hükümdarı
Hülagü ile genç âlim Kadıhan arasında geçtiği nakledilen ibretli hikâye …
şöyle ki:  

     Bağdat ve civarında
yaptığı o tarifsiz zulümleri sonunda Hülagü, bölgenin en büyük âlimi ile
görüşmek ister.

     Bu zalimin
karşısına kimse çıkamaz, nihayet Kadıhan kabul eder ve gider.

     Giderken yanına
deve, keçi ve horoz alır.

     Genci gözüyle
süzen hükümdar:

   “Görüşmek için seni
mi buldular?” der. Genç âlim:

   “Görüşmek için iri
yarı, boylu boslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi
ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek
istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla
görüşebilirsin.” deyince, hükümdar oturmasını işaret eder. Görüşme şöyle devam
eder:

    “Söyle bakalım,
beni buraya getiren sebep nedir?”

      Kadıhan’ın cevabı
ibretliktir:

    “Seni buraya bizim
amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas
gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık.
Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi” der.

    “Peki beni buradan
kim gönderebilir?”

      Cevap çok manidar
(mânâlı)dır:

    “O da bize bağlı.
Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin
kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan
vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.”

    (Kader Risalesi’nin
Mütalâası, Mehmet Çetin, s. 56)                                                                                                                                                     

x

     Vaktiyle şeyhini
çok seven ve ona sadakatle hizmet eden bir mürid vardı. Bu mürid, safvet-i
kalbi (temiz kalbi) ve sadakati sayesinde öyle terakkî etmiş (mânen
ilerlemiş)ti ki, keşfi açılmış ve Kader Levhaları’ndan birini görmeye
başlamıştı.

     Ne var ki, bu
levhada gördüğü bir yazı onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü kaderde,
şeyhinin isminin karşısında “Şakî” (Cehennemlik) olduğu yazılıydı.

     Bu yazgıyı
keşfeden mürid, ne yapacağını şaşırmıştı. Şaşkınlığını ve üzüntüsünü belli
etmemeye çalışsa da şeyhi ondaki huzursuzluğu fark etmekte gecikmedi ve sordu:

   “Evladım! Görüyorum
ki, sıkıntı içindesin. Nedir derdin?”

     Müridi konuyu önce
geçiştirmek istediyse de, şeyhin ısrarı karşısında fazla direnemedi. Keşfini
ifşa etti (açıkladı).

     Şeyh bunu duyunca
mahzûnâne (hüzünlü ve üzüntülü bir şekilde) dedi ki:

   “Evlat! Ben o yazıyı
40 senedir görmekteyim. Fakat Onun kapısından başka hangi kapıya gideyim! Ondan
başka Rab yok ki, dergâhına iltica edeyim! Ben Rabbimden ümidimi kesmedim. Onun
mülkü değil miyim? Cehenneme lâyık görürse ne yapabilirim!”

     Şeyhin bu hüzünlü
sözleri bitmişti ki, bu kader levhası o anda yine göründü.

     Şeyhin ismi
önündeki “Şakî (Günahkâr ve Cehennemlik)dir” hükmü silinmiş, yerine “Said
(Cennetlik)tir” yazılmıştı.

     O halde biz de
(Mecmuatü’l-Ahzab, I / 597’de geçen) şu meşhur dua ile yalvaralım:

   “Allah’ım! Bizi
şakîler (günah işleyenler zümresin)den yazdıysan onu sil!

     Saidler (Allah’ın
rızasına ermişler)den yazdıysan onu sabit (ve devamlı) kıl!”

     (Gaybî Kavramlar,
Abdurrahman Aydın, s. 170)

Irak’ın Türk ve Türkçe Düşmanlığı

Değerli okurlarım, geride
bıraktığımız manevi uyanış ve diriliş günleri olan kandillerle mübarek
Ramazan’a yaklaşıyoruz. Geçmiş Berat Kandiliniz mübarek olsun. Allah İslam’ı en
iyi şekilde yaşayan yüce Türk Milletine ve Türk Dünyasına kazasız, belasız, depremsiz
ve afetsiz nice hayırlı günler nasip etsin. Toplumumuzu alt üst eden
depremlerde kaybettiğimiz vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet; yaralılara da
şifalar diliyoruz.

Türkiye yasal haklarını kullanarak
egemenlik haklarımızı çiğneyen onun bunun uşağı teröristleri takip ederek
gereğini yapmasından zaman zaman Irak rahatsızlık duyduğunu utanmadan ileri
sürebilmiştir. Güney komşumuz ve sözde din kardeşimiz Irak’ın Türkiye ve Türk
düşmanlığı devam ediyor. İran’ın ve malum batılı devletlerin güdümünde hareket
eden bu ülke, 20 Şubat 2023 tarihinde Bakanlar Kurulu’nun aldığı bir kararla
Kerkük Türklerinin yaşadığı bölgede Türkçenin devlet dairelerinde
kullanılmasını yasaklamış; Arapça ve Kürtçenin kullanılmasına karar verme
cüretini göstermiştir. Her ne kadar Türk olmayan çoğu Müslüman ülkelerin, sözde
din kardeşlerimizin bizleri hayli inciten kararlarına maalesef alıştırıldık.
Dostluktan uzak bu maksatlı karar karşısında herhalde Türkiye’nin de
yapabilecekleri vardır.

Bu karar,
Türkmenlerin çoğunlukta olduğu Kerkük’te insan haklarının ihlali ve
katledilmesi olduğu kadar, Türkiye düşmanlığının bir yeni örneğidir. Kerkük
Türklerini fırsat buldukça şehit eden bu Haçlılardan beter sözde dindaşlarımız,
katilleri hep PKK diye göstermekte, onların Barzani’ye bağlı Peşmerge sürüsü
olduklarını gizlemektedirler. Bunlar yanlış politikalarımızdan ve aşırı
yumuşaklığımızdan cesaret bulmaktadırlar. Bu kadar iyilik yapıp ölümden
kurtardığımız, Türkiye’ye sözde geçici kabul ettiğimiz sığınmacıların zaman
zaman gösterdikleri küstahça ve alçakça davranışları, şımarıklıklarını sineye
çekenler, bu gibi itibar kaybettirici örneklerle karşılaşabileceklerini önceden
hesap edebilmeliydiler. Yapılacakları en iyi bilenler ülkeyi yönetenlerdir. Şu
halde, gerekenler eksiksiz yerine getirilmeli ve Irak Arap yönetimi uygun
şekilde tokatlanmalıdır. Bu çapulculara taviz ileride ülkeye yeni sorunlar
getirecektir. Geçici sığınmacılar da genel seçim sonrası kesinlikle ülkelerine
sepetlenmelidir. Burası ipini koparanların barınacağı ve suç işleyeceği bir
yurt değildir. Müminler tabii ki kardeştir ama; bazı müminler de keşke kardeş
olabilse… Haydi, ses ver Türkiye…  

2023’te Cumhurbaşkanı Seçmek İçin Bir Daha Düşünmek!

Meşhur BUDA “Ne düşünürsek o’yuz. Biz her ne isek,
düşüncelerimizden doğar ve düşüncelerimizle dünyamızı kurarız” diyor.

 

Yani başımıza gelenler için fazla sızlanmaya gerek yok.
Düşüncemiz ne ise dünyamız ona göre teşekkül ediyor!

 

Bakın bir vatan toprağı olan Süleyman Şah Türbesi, takunyalı
iktidar ve ona uyan asker tarafından terk edildi ama vatandaştan hiç bir tepki
yok!

 

Bu olay dünyanın her hangi bir yerinde olsa, halk sokaklara
dökülür ve bu rezilliği yapan adamlardan hesap sorardı.

 

Öte yandan binlerce kişinin katili olan terör örgütü ile
görüşülüyor ve Süleyman Şah Türbesi gibi Türkiye’nin bir kısmı “askeri
gereklilik”ten terk edilecekmiş gibi duruyor ve gene halkın sesi çıkmıyor!

 

Halk her türlü araştırma şirketinin ulaştığı sonuçlara göre,
açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor gene bir kıpırdanma olmuyor. Demek
BUDA haklı “Ne düşünürsek biz o’yuz!”

 

Ülkenin gerçekleri ortada. Bir kısmında terör örgütü
devletleşmiş, kadın cinayetleri, alkol ve uyuşturucu kullanımı istikrarlı
artışını sürdürüyor, yolsuzluk ve rüşvet başını almış gitmiş! “Zinhar yalan”
diye inkar etseniz ne olacak? Aldoux Huxley “Siz görmezden gelseniz de
gerçekler var olmayı sürdürür” diyor.

 

Mahatma Gandhi: “Yasalara dayanan yargılamadan daha büyük
bir yargılama vardır ki; o da her insanın kendi vicdanıdır” derken acaba ne
kadar gerçeklerden kaçsanız ve düşünmek istemeseniz de, vicdan duvarına bir gün
elbet çarpacak mısınız demek istiyor?

 

Gerçekten Türk toplumu; kendisi için doğruları düşünmez ve
gerçekleri görmezden gelmeye devam ederse uçurumdan aşağı düşecektir.

 

Bu kadar uyarılardan sonra eğer uçurumdan düşeceksek, Sarah
Bernhardt’ın dediğine göre “Biri, sizi bir kez aldatırsa suç onundur. İkinci
kez aldanırsanız bilin ki suç sizin olacaktır”. Her şey çok anlaşılır değil mi?

 

Ben, bu dönemi ve yaşadıklarımızı; Mustafa Kemal Atatürk’ün,
İstiklal Harbi’ni başlatmak üzere Anadolu’ya çıktığı günlere benzetiyorum.

 

Atatürk, Sivas’tan Ankara’ya ilk gelişinde “Kırşehir Gençler
Derneği”nde 24 Aralık 1919 tarihinde toplanan halka şöyle hitap eder
“Milletimiz teşkilat fikrini henüz zihnine sokmamıştır. Ekseriya bunu hükümete
terk eder. Bu, milletimizin öteden beri itiyat ettiği bir ahlaktır. Büyüklere
hürmet iyi bir ahlaktır. Fakat, zaman, hadiseler ve tecrübeler gösterdi ki,
bizatihi milletin duyarlı ve hadiseleri doğru yorumlayabilecek durumda olması
lazım.  Her ne şekil ve vasıfta olursa
olsun işi oluruna terk etmemek lazımdır, ederse bu günkü netice hasıl olur.

 

Nazarımızı tarihe çevirecek olursak, milletimiz bulunduğu
seviyeden aşağı doğru inmeye başlamıştır. Düşününüz, milletimizin her ferdi
duyarlı ve aydın insanlar olarak yetiştirilseydi muhakkak bu hale
gelmeyecektik” diyor.

 

Evet, tarih tekerrür eder, deyip dururlar. Nedense bu tarih
denilen hadise, biz Türkler için kısa aralıklarla ve hep benzer bir şekilde
tekrar edip duruyor!

 

Acaba düşüncelerimizdeki zaafiyet, gerçekleri görmezden
gelişimiz, vicdan hesaplaşması yapmayışımız ve bilgiden yoksun oluşumuz
nedeniyle mi, bu sorunları devamlı yaşıyoruz?

 

Biz böyleyiz… Ancak bunu yani istikbalimizi değiştirmek
için tedbir almalıyız. Bireysel düşüncemizi toplumsal düşünce haline getirmeli
ve bunu yurt sathında coşku ile diğer vatandaşlarımızla paylaşmalıyız. Yoksa en
büyük zararı Türk Milleti olarak biz göreceğiz. Onun için 2023’e kadar az bir
süremiz kaldı.

 

Büyük Önder Atatürk, 1919’dan bu yana yani daha cumhuriyeti
kurmadan bize yol gösteriyor: “Böyle bir milletin hakkı da bekası da olamaz”
diye alınan karar milletimizce dikkate alınmadı!.. Ve binaenaleyh anladılar ki;
Türk Milleti, miskin bir millet değildir. Altı yüz sene ve daha evvelden beri
hakimiyetini ispat etmiş, efendilik yapmış bir millet, onların tasavvur ettiği
gibi esir bir millet değildir.” Ben, 2023’ü bu düşüncelerle, gerçekleri
görmezden gelmeyerek ve vicdanımla yüzleşerek, bilginin aydınlığında ümitle
bekliyorum. Ya siz?

 

“Bu yazıyı 2014 Şubat’ında yazmışım. Okudum sanki bir
“dejavu” yaşadım. 2023’te yerli, milli, bağımsız ve bağlantısız (iç
ve dış şer güçler) bir aday özlemi içinde olduğumdan bir iki ufak değişiklikle
sizlere sundum. Sanki biz Türkler için zaman durmuş!.. Cumhurbaşkanı Erdoğan’da
2023’ün başka bir yıl olacağını söylüyor. Bana düşen de “İnşallah”
demek… Ancak Altılı Masa’nın haline bakarsak hiç ümit yok!

Biz Türkiye’nin önüne umut olacak bir 3.yolu getirmek
zorundayız vesselam…”

Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural’dan Değerli 2 eser

Yüzyıla
Damgasını Vuran Önder:

A t a t ü r k

14,5 X 21,5
santim ölçülerindeki eser, sert kapaklı cilt içerisinde 448 sayfadır. Eğitim
Dostları Vakfı’nın 5 numaralı yayını olan kitabın editörlüğünü Prof. Dr. Serap
Taşdemir üstlenmiştir.

Kitaptaki ana
bölümlerin ve ara bölümlerden bâzılarının başlıkları: Unutulmaması Gerekenler Adına: *Durum Bilgisi. *Siyâsî ve Sosyal
Durum. *Osmanlı Devletine Karşı Oluşan Cepheler.*Türk Askerinin Savaştığı 6
Cephe. Düşünmek ve Paylaşmak Adına: *Atatürk’ün
Liderliği ve Kazandırdıkları. *Emperyalizmin Açık ve Örtülü Yöntemleri. *Türklüğün
Rûhu / Mustafa Kemal Paşa. *Atatürk’ü Anlamak İçin. Medyanın Bilinçli Yayınlarından: *Gençliğe Hitâbeyi Kim Yazdı? Târihten Gelen Uyarılar: *Mustafa Kemal
Paşa’nın Sivas Kongresini Açış Konuşması. *Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi.

Eserin son
bölümünde bu tür eserlerin ‘olmazsa olmaz
mesâbesindeki mütemmim cüz’ü ‘Kişi Adları
Dizini
’ yer alıyor.

Eserden tadımlık bir bölüm:

Osmanlı
Devleti’nin orduları terhis edilmiş, silâhlarına el konulmuş, ülke toprakları
Birinci Dünyâ Savaşı’nın galip devletleri tarafından paylaşılmıştır. Osmanlı
zihniyetindekiler; ‘İngiliz himâyesini
istemek
’, ‘Amerikan Mandasını
kabullenmek
’ gibi çürük çözümleri konuşurken Atatürk aydınlığa çıkışın
plânını açıklıyordu:  

Efendiler, ben bu
düşüncelerin hiçbirinde isâbet görmedim. Çünkü bu düşüncelerin dayandığı bütün
deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o
târihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı
memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata
yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da taksimini sağlamaya çalışmaktan ibâretti.
Osmanlı Devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı
kalmamış birtakım boş sözlerden ibâretti.

Neyin ve kimin
dokunulmazlığı için, kimden ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu?

O hâlde ciddî ve
gerçek karar ne olabilirdi?

İşte, daha
İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak
basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

Ya İstiklâl, Ya Ölüm!

Bu kararın dayandığı
en güçlü muhakeme ve mantık şuydu:

Temel ilke, Türk
milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak
tam istiklâle sâhip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk
içinde olursa olsun istiklâlden yoksun bir millet, medenî insanlık dünyası
karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.

Yabancı bir devletin
koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından mahrûmiyeti,
güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu
seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi
getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Hâlbuki Türk’ün
haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir
yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!

O hâlde, ya istiklâl, ya ölüm!

İşte gerçek kurtuluş
isteyenlerin parolası bu olacaktır. Bir an için, bu kararın uygulanmasında
başarısızlığa uğranacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik!

Peki efendim. Öteki
kararlara boyun eğme durumunda sonuç bunun aynı değil miydi?

Şu farkla ki,
istiklâli için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin
gereği olan bütün fedâkârlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz, esirlik
zincirini kendi elleriyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete
bakarak dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur.

Sonra, Osmanlı Hânedan
ve Saltanatının devam ettirilmesine çalışmak, elbette Türk milletine karşı en
büyük kötülüğü işlemekti. Çünkü millet her türlü fedakârlığı göze alarak
istiklâlini kazanmış olsa da, saltanat sürüp gittiği takdirde, bu istiklâle
kazanılmış gözüyle bakılamazdı. Artık, vatan ve milletle hiçbir vicdan ve fikir
bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve milletin istiklâl ve
haysiyetinin koruyucusu mevkiinde bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi?

Halifeliğin durumuna
gelince, ilim ve tekniğin nurlara boğduğu gerçek medeniyet dünyasında gülünç
sayılmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?

Görülüyor ki, verdiğimiz
kararın uygulanmasını sağlayabilmek için daha milletin alışkın olmadığı bazı
konulara dokunmak gerekiyordu. Ortaya atılmasında, kamuoyu bakımından büyük
mahsurlar doğuracağı sanılan hususların dile getirilmesinde kaçınılmaz bir zarûret
vardı.

……….

Son sözlerimi özetlemek
gerekirse, diyebilirim ki ben, milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim
büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş
yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim.’

Prof. Tural,
eserinin sonraki sayfalarında Atatürk’ün bu mecburiyetinin gereklerini nasıl
tek tek yerine getirdiğini üstat kimliğiyle okuyucuya sunuyor.

Aziz ve necip
milletimiz, günümüzde kültür saldırılarına mâruz bulunmaktadır. Üstat Tural,
heyecanla ve veciz sözlerle milletimize, özellikle gençliğimize; Türkiye
Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının ilelebet devamı için şuur, heyecan ve güç
takviyesi sunuyor.

Okumak gerek…

EĞİTİM
DOSTLARI VAKFI.

 Konur
2. Sokak Nu: 36/11 Kızılay, Çankaya ANKARA bilgi@eğitimvakfi.org.tr

********************************************************************

Şiir İkliminde Birkaç Saat

Berceste
satırlarla dolu eserde ele alınan konular:

*Şiir
Bahçesine Girmeyi Denemek. *Bedrettin Keleştimur Diyor ki. *Bu Yayına İlişkin
Birkaç Cümle. *Edipler de Bilgelerdendir.  *Şiir Konulu Sohbet. *Nazmı Var Eden Yapı
Malzemesi. *Şiirle İlgili Bir Mülâkat (Lütfti Parlak) *Ezelî Tartışma veya
Mazmun, Şiir, Şiirde Ses ve Ölçü Üzerine Bir Söyleşi (Ayşe Öztekin). *Yayımlanmamış
Kitaptan. *Şiir ve Mûsikinin Yoldaşlığı Üzerine Sorular (Özgen Gürbüz). *Senin
Sırrını Anlayabilseydim. *Yayımlanmamış Kitaptan. *Kitaptaki Bazı Kavram ve
Terimler İçin Sözlük. *Sâdık Tural’ın Yayınları. *Kişi Adları Dizini.

Kitap, aynı
zamanda bir bilgi hazinesidir: ‘Edipler
ve bilginler
’, ‘Zevk değişimlerinin
kültür tabakalarındaki çeşitli değişimlerin şiir adlı çok özel dünyâda da
farklı yapılanmalara yol açışı
’, ‘İç
aynanın, öz-ben’in aracılığıyla duyarlılığa bağlı yansımaları
’, ‘Zekâ, akıl, duygu, hayal, hâfıza, iman, ilham, zevk, sezgi, tefekker
ve beyan (ifâde) adlı ana merkezlerin işlerliği
’, ‘İnsan adlı özel varlık’,
İnsan zekâsının bir fakültesi olan inanmak…’,  ‘Âdem
ve Havvâ’nın çocuklarını çevreleyen etik, epik, ve etnopolitik kodlar
’, ‘Bediî tefekkür’, ‘Muhammed Şehriyar ve Heydar Baba’ya Selâm isimli şiiri, ’, ‘Fuzûlî ve şiirleri’, ‘Kanûnî Sultan Süleyman’ın Fuzûlî’ye
hayranlığı ve ihsanı
…’, ‘Leylâ ile
Mecnun edebiyatı
…’, ‘Newton’dan yüz
yıl önce yer çekimi kanunundan söz eden Karacaoğlan
… Ve… İbdülemin Mahmud
Kemal İnal’dan bir berceste: ‘Klasik
edebiyatımızın bir şiirini, bir gazelini, bir kasidesini aldığınız zaman,
bilmelisiniz ki o biraz da süslenmiş-püslenmiş bir hanıma benzer. Birçok
yanlışı / eksiği kapatılmıştır. Halbuki halk şiiri ve mûsikîsi sâdedir; ondaki
sâde ve tabîi güzelliğin farkına varıp onu anlıyorsanız, doyumsuz hazzına
varırsınız
.’  

Başka
kaynaklarda bulunamayacak benzeri bilgiler, sebil pınarından hâfızalara,
gönüllere ve ruhlara coşkun ırmaklar gibi akıyor… akıyor…

Lütfü Parlak,
Ayşe Öztekin ve Özgen Gürbüz ile yapılan röportajlar, aynı birer bilgi / kültür
pınarıdır. Husûsen Özgen Gürbüz, sorduğu sorularla, Prof. Tural ise verdiği
cevaplarla Türk müziğini, yıllar öncesindeki sultanlar tahtına yerleştirmenin
yollarını, imkânlarını araştırıyorlar. Okuyanlar, başarılacağına inanıyor.

Mûsikîmizle,
şiirimizle, kültürümüzle ilgilenen herkesin, özellikle gençlerimizin zevkle
okuyacakları, okumaları gereken eser; 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 172
sayfadır. Editörlüğünü Hatice Ayan deruhte etmiştir.

İM
AJANS:

 Cinnah
Caddesi, Kırkpınar Sokak No:8/4 Çankaya, Ankara. Telefon: 0.312 465 00 90
Belgegeçer 

0.312 465 00 91 e-posta: info@imajans.com.tr // www.imajans.com.tr     

Meral Akşener Ne Yapmak İstiyor?

İYİ
Parti lideri Sayın Meral Akşener’in 03 Mart Cuma günü yaptığı açıklama şok
etkisi yarattı. Açıklamanın muhalefet tarafında, özellikle de CHP kanadında,
bir moral çöküntüsü
yarattı.

Bu
moralsizlik içinde CHP yönetimi çok temkinli bir üslup kullanırken, CHP’yi
destekleyen yazar ve yorumcular ile taraftar vatandaşların bir kısmı
adeta
çıldırmış durumda.

Meral
Akşener ve İYİ Parti hakkında “ihanetten satılmış olmaya kadar” ağır
sıfatlar kullanmaya başladılar. Resmi yetkililer değilse de sosyal medyada bazı
İYİ Partililer de bunlara benzer üslupla cevap veriyor.

Bu
tavır yanlış.
Çünkü birbirlerine ne kadar kızarsa kızsınlar
bu partilerin hem mevcut iktidarı yenmek ve hem de seçimi kazanırlarsa 6’li
Masa olarak şimdiye kadar anlaştıkları temel politikaları uygulayabilmek için
birbirine ihtiyaçları olacak.

İYİ
Parti 3. bir aday çıkarırsa ve Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. tura kalırsa CHP ve
İYİ Parti adına aday olanlardan hangisi öndeyse diğer taraf kitlelerinin aynı
adaya oy vermesi istenecek. Bu bakımdan hangi taraftan gelirse gelsin kırıp
döken bir üslup hatalı.

Bu
yüzden Millet İttifakının (6’lı Masa’nın) bütün bileşenleri
soğukkanlı bir şekilde değerlendirme yapmalı.

Süleyman
Demirel’in “siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır” sözünü hiç akıldan
çıkarmayalım.

Şu
anda ittifak bileşenlerinin hedefi açısından ve siyasal denge açısından
değişen fazla bir şey yok.
Muhalefet kanadı aynı yerinde duruyor, Cumhur
İttifakına geçen yok.

İYİ
Parti de diğer 5 parti de AKP ve Erdoğan’ın gitmesi, yerine parlamenter
sistemin gelmesinde hemfikir.

Fakat
birlikte olmanın sinerjisi kayboldu.

Cumhur
İttifakının kazanma şansını artıran da işte bu sinerji ve moral kaybı.

*****************************

Masa
Neden Dağıldı?

Millet
İttifakı ve 6’lı Masa’nın mimarı
CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu’dur. Bu masanın çalışma usulü ve ilkelerini belirleyip diğer
liderlere kabul ettiren de O.

Bu
ilkelere göre oy oranına bakılmaksızın bütün partiler eşit sayıldı ve bütün
kararların oy birliği ile alınması
benimsendi. Son toplantıya
kadar da bu ilkeye harfiyen uyuldu.

CHP
ve İYİ Partiyi toplam oyu %5 etmeyen 4 parti ile eşit ağırlıkta sayan
mekanizma
zaten sorunlu idi.

Demokratik
teamüllere ve siyasetin tabiatına aykırı bu denklemin değişmesi gerekirken, CHP
lideri tarafından oy birliği ile karar alma ilkesinin yok sayılması 6’lı
Masa’yı yıkan temel sebep oldu.

6’lı
Masa’nın çalışma ilkesine göre,
diğer 5 liderin İYİ Parti
lideri Meral Akşener’in veto yetkisini dikkate almaları gerekiyordu.

İyi
Parti’den yapılan açıklamalara göre; Kılıçdaroğlu ortak mutabakatı
sağlayacak başka bir aday teklif etmek yerine “biz 5 parti olarak benim adaylığımı
açıklarız”
diye bir tavır koydu. Meral Akşener’in “o halde biz masadan
kalkalım mı?”
sorusuna da “siz bilirsiniz” cevabını verdi.

6’lı
Masa’nın son toplantısında olan diğer her türlü tartışma konusu olaylar detaydan
ibaret.

Ama
sonuç masadaki bütün tarafların aleyhine oldu. Özellikle de bu defa tek
adam rejimini sona erdirme; ekonomik, hukuki, demokratik bütün sorunların
çözümü konusunda umutların en yüksek noktada olduğu bir anda Milletimizin
aleyhine oldu.

Dönülmez
bir noktada mıyız? Henüz değil.

Siyasette
bazen bütün yolların kapandığını sandığımız, çözümsüzlükten başka sonuç
görünmediği bir anda bir üçüncü yol bulunabilir ve bütün tarafların kazanacağı
bir çözüm olabilir.

*****************************

Temel
Anlaşmazlık Ne?

Meral
Akşener ve İYİ Parti’nin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsına karşı bir saygı
ve güven eksikliği yok.

Başta
İstanbul ve Ankara olmak üzere 11 Büyükşehir Belediyesinin kazanılması
iki partinin ve liderlerinin iş birliği modelinin yarattığı sinerji sayesinde
mümkün
oldu. Bence taraflar bu modeli devam ettirmek zorundalar.

Fakat
İYİ Parti Kemal Kılıçdaroğlu ile Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmanın mümkün
olmayacağına inanıyor.
En azından çok riskli buluyor.

Bir
senedir 6 parti tarafından yapılan bütün değerli çalışmaların, belirlenen
politikaların uygulanabilmesi Cumhurbaşkanlığı seçiminin kazanılmasına bağlı.

Kamuoyu
araştırmalarının hepsinde Kemal Kılıçdaroğlu, Mansur Yavaş ve Ekrem
İmamoğlu’ndan çok daha az oy alacağını gösteriyor.

Özellikle
Mansur Yavaş %50’nin epey üzerinde oy alarak ilk turda kazanabilecek bir aday.
Ama Kemal Kılıçdaroğlu hiçbir ankette ilk turda kazanacak aday olarak
gözükmüyor. Muhtemel adaylar arasında en düşük oy Kılıçdaroğlu’na çıkıyor.
Aslında toplum içinde nabız yoklayan herkes bu gerçeği tespit edebiliyor.

Seçim
2. tura kalırsa HDP kilit parti olur
ve AKP ve CHP’den en fazla
kim taviz verirse onu destekleyebilir.

İYİ
Parti bu bakımlardan Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı çıktığını hep
açıkladı. Bu tavrı başından beri hiç değişmedi. Yani son açıklama sürpriz bir
tavır değişikliği değil.

Kemal
Kılıçdaroğlu ve CHP ise aylar önceden Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday olması ve 2
belediye başkanının aday olmayacağının açıklanmasıyla zaman içerisinde oy
oranının artacağını hesapladı.

Kemal
Kılıçdaroğlu kendi ismini öne çıkararak “biz” yerine “ben” diyerek ve “Bay
Kemal
yapacak”, “Ben Kemal geliyorum” üslubu ile vaatlerde bulundu.
Aday olduğunu söylemedi fakat aday gibi davrandı. Fakat bütün bu çabalarına
rağmen anketlere göre Kılıçdaroğlu’nun oyu artmadı.

Çünkü
Türkiye’nin toplumsal fay hatları var. Deprem faylarını dikkate almadan
inşa edilen şehirler ve binaların durumu ortada.

Toplumsal
fay kırıkları gerçeğini dikkate almadan üzerine siyaset inşa ederseniz
akıbet
aynı olur.

Ama
Kılıçdaroğlu
bu gerçeğe rağmen kendini o kadar angaje etti ki “aday değilim” diyemedi.

Kılıçdaroğlu,
6’lı Masa’nın son toplantısına kadar, resmen aday olmadı. Son toplantıya
diğer 4 partiyi kendi adaylığına ikna etmiş olarak Masaya geldi. Meral
Akşener de Kılıçdaroğlu’nun bu oldu bittiye getirme taktiğine karşı çıktı.
Olanların
özeti bu.

****

NOT:
Bu konudaki fikirlerimi daha geniş şekilde Nokta TV’de 04 Mayıs Ana Haber
bülteninde açıkladım. İnternetten izlenebilir. 

‘Yenildin, Gene Yenil, Hep Yenil’

Kıdemli deprem kenti
İzmit’te “Depremlerden
Alamadığımız Dersler
” paneli yaptık geçenlerde; ‘Depremlerden ders almak
için zihniyet değişikliği şart
’ sonucu çıktı.

            Deprem bölgesindeki büyük çaresizliğin yancılıkta ılıman
gazeteci ve televizyoncuları bile sarstığını, kiminin utancından ayaklarının
ucuna basa basa yürüdüğünü, kiminin canhıraş çığlıklara tercüman olduğunu ve kiminin
de belediye başkanlarına istifa kavramını cesurane hatırlatmasına karşın
siyasetin medyaya nazaran daha kaşar olduğunu gözlemledik.

            Nitekim Hatay
Belediye Başkanı
, yüzlerce insana mezar olan Rönesans Rezidans’ın sahibi olan ve yurtdışına kaçmaya çalışırken
havaalanında yakalanan müteahhidi “iyi adamdır,
idealisttir”
diye savunuyor ve “bütün
belediye başkanları ve hükümet istifa ederse ben de ederim”
ile avunuyor.

            Malatya Belediye
Başkanı
, 19 yıldır yerel yönetim temsilcisi olduğu hâlde “hiçbir keşkemin olmadığını herkes bilir” diyebiliyor.
K.Maraş Belediye Başkanı ise
röportajda sıkışınca “ezanı bekleyelim”
şekline sarıverebiliyor; Zübük
filminde Kemal Sunal’ın kendisini
vurmaya gelenleri bekletmek için mezarlıkta namaza durması gibi.

            Partileri, ideolojik kökenleri farklı denilen aynı
türden insanlar. Al onların yerine kendini koy, yakınlarını koy; bakalım ne
değişiyor davranış olarak?! Yani yüzümüze ayna
oluyorlar. O yüzden dediklerinde ve duruşlarında bir tuhaflık bulmuyoruz ki
gündem deyu günlerdir tartışmıyoruz.

            Neyi tartışıyoruz; Kemal
Kılıçdaroğlu
’nun aday olup olmamasını mı, Meral Akşener’in başka adaylar adına yaptığı masa huruç harekâtını
mı? Herkes takımının kaşkolunu takıp tribünde yerini aldı mı? Geçmişin hatırına
soğan doğrayıp en galiz hakaretleri karşı tarafa savurdu mu? Niye diye
sormuyorum, zihnimiz böyle çalışıyor bizim.

            En çok kime kızıyorsun, Tayyip Erdoğan’a mı; o olmak istiyorsun ama onun yerine. Eski tüfek
alışkanlıklarından kurtulamıyorsun. Korkarım fizikî veya siyasî yeni
depremlerden de kurtulamayacaksın. Samuel
Beckett
’in “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene
dene
, gene yenil. Daha iyi yenil.” sözlerinin tecessümüdür
toplumsal hayatın. Siyaseten kazandığını zannedenlerle birlikte bir küll
halinde yeni yenilgilere, yeni
kederlenmelere yol almaktayız milletçe.

            Bu kafayı
değiştirmeden
(Bak kurban bayramı da geliyor) bu kara hava değişmez. Deprem Panelinden çıkan başka sonuçlar da
vardı:

¾   
Ders almayı
değil ders vermeyi seviyoruz.

(Diploma menfaatimiz olmasa bir kitabın kapağını bile açıp bakma zahmetine
girmeyiz)

¾   
Değişmekten ödümüz
kopuyor.
(O yüzden hep aynı
şeyleri geveliyoruz)

¾   
Suç
ortaklığını seviyoruz.
(Karşı
tarafa salladığımız salvolardan belli)

TÜRKLERİN
DEPREMLE İMTİHANI mı aslî iş ahlâkı
ve sistem ahlâkıyla imtihanı mı?

İçtimaî ahlâkımız da
enkaz altında
değil mi? Bir siyasî
ahlâkımız var mı yoksa iktidar sırası mı bekliyoruz? Nimete en yakın olduğumuz
anda onun elimizden uçup gitmesine sebebiyet verecek kişi yada kişilere kaç
dilden selâm ederiz.     

            Deprem kadar sarsıcı “Türk’ün İş Zihniyeti” kitabında Kenan Göçer siyaseti yağma çadırına benzetir; çadırın içindekilere
iktidar, dışarıda sıra bekleyenlere muhalefet diyerek..

            Sofra ve sofrayı genişletmek metaforları hazır
siyasete tetik düşürmüşken yine Kenan
Hoca
’nın SOFRAYA NEREDEN OTURMALI? makalesine de göz atmakta fayda var.
Bakarsın kon-(uş)-acak bir yer buluveririz.

            Yeniyor yenmekte
olan..

Tam Fırsata Çevirmelik Bir Kriz

“Previously
on Turkiye” modunda şimdiye kadar olan biteni detaylı olarak hatırlatmaya gerek
yok. Muhalefet bloğunda derin bir kriz var ve bu kriz çok güzel bir kriz. Şu an
Meral Akşener’in ve İyi Parti’nin elinde hem partilerini hem de Türk siyasetini
dönüştürebilecek muazzam bir fırsat var.

 

Meral
Akşener 6’lı Masayı devirdiği o konuşmasında “Ya tarih yazacağız ya tarih
olacağız” demişti. Şu an herkes Akşener’in ve partisinin tarih olmasını
bekliyor. Ama Akşener’in elinde şu an tarih yazma fırsatı var ve aşağıdaki
hamleleri yapması halinde Meral Akşener sadece partisini değil Türk siyasetini
baştan aşağı dönüştürebilir.

 

Şu
an Türk siyasetindeki en önemli sorun parti tabanlarının parti yönetimleri
tarafından “maraba” muamelesi görmesi. İşin acı yanı ise parti tabanları bundan
pek de şikâyetçi değiller. Şikâyetçi olanlar da siyasete tövbe edip kenara
çekiliyorlar zaten. Siyasi partilerin liderler sultası altında yaşaması,
liderlerin bu sultayı delege sistemi vasıtasıyla sağlaması, seçimler öncesi
adayların belirlenmesinde kararın liderin iki dudağının arasında bulunması,
siyaseti bugünkü kokuşmuş duruma getirdi.

 

Meral
Akşener, öncelikle partisinin teşkilatına ve üyelerine değer vermeli ve verdiği
bu değeri adayların belirlenmesinde ön seçim sistemi getirerek göstermeli.

 

Öyle
görünüyor ki Meral Akşener ve İyi Parti kendi Cumhurbaşkanı adaylarını
gösterecek. Ancak Akşener burada aday adaylığı konusunu serbest bırakmalı, hem
parti içinden hem de parti dışından isimlerin rahat bir şekilde aday adayı
olmalarının önünü açmalı. İyi Parti’nin kongrelerinde çok sık rastlanan ve İyi
Parti’ye MHP’den tevarüs eden bir takım aday adaylarına müdahale etme hastalığı
burada nüksetmemelidir. Bu konuda tam bir serbesti olmalıdır. Hatta aday
adaylarının sayısı ne kadar fazla olursa, hatta bu aday adayları içerisinde
kendisini ispatlamış ve/veya popüler isimler ne kadar fazla olursa İyi Parti
seçmende o derece daha fazla karşılık bulacaktır. Daha sonra da İyi Parti bu
aday adayları için üyelerinin önüne sandık koymalı ve il/ilçe seçim
kurullarının gözetiminde ön seçim yapılmalı. İyi Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı
bu önseçimle belirlenmelidir.

 

Hatta
Akşener’e tavsiyem, Ali Koç gibi, Haluk Levent gibi popülaritesi ve
güvenilirliği yüksek isimlere aday adaylığı için teklif götürmesidir.

 

İkincil
olarak aynı ön seçim sistemi milletvekili adaylarının belirlenmesinde de
gerçekleştirilmelidir. Böylelikle gerçekten halkta karşılığı olan isimler
milletvekili adayı olmalı ve aday sıralaması bu ön seçimde aldıkları oy
çokluğuna göre belirlenmeli. Zaten İyi Parti’nin tüzüğünde ön seçim şartı var
ama çok şükür (!) uyguladıklarını hiç görmedik.

 

İyi
Parti, ilk defa müstakil olarak siyaset yapma imkân ve fırsatını elde etti. İyi
Parti şu an AKP ve MHP’den memnun olmayan seçmenin gidebileceği tek adres. İyi
Parti, doğru hamleleri yaparak AKP ve MHP’den ciddi şekilde oy kopartabilir ve
Türk siyasetini domine edebilir.

 

Meral
Akşener’in kısa vadede gerçekleştireceği en önemli konu bu ön seçim
meselesidir. Mevcut halde Akşener’in diğer partiler gibi hareket ederek
başarılı olma şansı bulunmamaktadır. Meral Akşener’in öncelikle demokrasi
konusunda diğer partilere fark atması ve geleceğe dair ümit verirken lafla
değil icraatla kendini ortaya koyması gerekmektedir. Akşener, bu adımları atar
ve buradan başarıyı sağlarsa sadece partisini değil Türk siyasetini kökten
değiştirebilir.

Tarihin Işığında Cenevre Sözleşmesi ve Türkiye’nin Çekinceleri


Cenevre Sözleşmesi 1951 yılında imzalanmıştır. 1954
yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye bunu 1961 yılında onaylamıştır. Üstelik Türkiye
çekinceler koymuştur. “Türkiye 1951 sözleşmesini kabul ederken sözleşmeden
doğan tercih hakkını kullanarak sözleşmeyi
COĞRAFİ
KISITLAMA
ile 359 Sayılı Kanunla 1961 tarihinde kabul etmiştir. Türkiye,
1951 Sözleşmesi’ne Ek 1967 Protokolü’nü 5 Ağustos 1968 Tarihinde mevcut
kısıtlamasını muhafaza ederek kabul etmiştir. Yalnızca Avrupa’dan ülkemize
gelerek iltica etmek isteyen yabancıları sözleşme kapsamında mülteci olarak
kabul edeceğini beyan etmiştir. Görüldüğü gibi bu topraklar her zaman için göçe
açık bir konumdadır. Bunda ise hem bir köprü konumunda olması hem de tarihi
dinsel ve etnik özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin Cenevre
Sözleşmesine taraf olurken getirdiği ve daha sonraki yıllarda da sürdürdüğü
mültecilerin tanımına ilişkin coğrafi sınırlama, büyük ölçüde Türkiye’nin
içinde bulunduğu istikrarsız coğrafyadan ve güvenlik endişelerinden
kaynaklanmaktadır. Ülkemizin, “
COĞRAFİ ÇEKİNCE” den dolayı Avrupa
dışından gelenleri mülteci olarak kabul etmemesi,1994 yılında yayımladığı
iltica ve sığınma konularındaki ulusal mevzuatımızı düzenleyen Yönetmeliğine
göre; yabancılara geçici sığınma hakkı tanıması nedeni ile sığınmacılara
uluslararası korumanın verilmesi uluslararası hukuk ve uygulamalar açısından
bir zorunluluk olarak görülmekte ve uygulamalar buna göre yapılmaktadır. 1994
tarihli İltica/sığınma Yönetmeliği ile Avrupa ülkeleri dışından ülkemize gelen
ve mülteci kriteri taşıyan yabancıları da, sığınmacı statüsünde tanımıştır (Emniyet Genel Müdürlüğü Yabancılar Hudut
İltica Dairesi Başkanlığı).

İster Suriyeliler isterse iç savaş nedeniyle
Afrika’dan gelen kişiler Türkiye’nin uygulamakla yükümlü olduğu ilgili
uluslararası mevzuat gereği mülteci sayılmamaktadırlar. Bunların
hukuksal tam karşılığı “Geçici Koruma Statüsü altındaki insanlar”dır.
Geçici Koruma Statüsü; Resmi olarak iltica başvurusunda bulunmayan misafir
statüsündeki zorunlu göçe tabii olmuş insanlardır. Sığınmacı ise iltica
başvurusunda bulunmuş ve yanıt bekleyenlere denilir.

İltica
başvurusu kabul edilenler ise mültecidir.

Çünkü Türkiye Güneyden gelen Arap tehlikesini
yüzyıllardır bilmektedir. Henüz 1916 yılında Mekke
Şerifi Hüseyin’in İngilizlerle Kahire’de bir anlaşma yaparak Mersin, Adana
Şanlıurfa, Gazi Antep yöreleri de dahil olmak üzere Arap İmparatorluğu’na
katmak isteme düşüncesi hafızalardan silinmemiştir.

 

Fakat İngilizler Fransızlarla, Sayks-Pikot
(1916) anlaşmasını yaparak Araplara bu kadar geniş bir sahayı vermemiş bu
coğrafyayı kendileri işgal etmiştir.

 

Fransızlar ve İngilizler arasında pay
edilen Türkiye coğrafyası Sevr Antlaşması (1920) ile Türk’ün elinden top yekun
alınmak istemiştir.

 

Millî mücadele’den önce Antakya’da
kurulmak istenen bir Arap Devleti ile İngilizlerin İskenderun limanını işgal
etme girişimleri ve Mustafa Kemal Atatürk’ün gerekirse savaşma düşüncesi
bilinmektedir. Atatürk’ün Hatay’ın bağımsızlığı ve anavatana katılması
çalışmaları aynı kaygılardan kaynaklanmaktadır. Atatürk Hatay Türk halkına “kırk
asırlık Türk yurdu düşman eline terk edilemez” demiş ve bu sözünü
gerçekleştirmiştir. Ömrü boyunca Hatay’ın yeni baştan anavatana katılması için
uğraşmış, bu benim “Şahsi Meselem” diyerek dünyaya ilan etmiştir.

 

 

Tayfur Sökmen’i görevlendirerek Hatay
meselesinin Türk kamuoyunda daima canlı tutulmasını sağlamıştır. 1938’de hastalığının
en ileri döneminde Mersin ve Adana’ya yapmış olduğu ziyaret ve askeri
birlikleri teftiş etmesi ile bu konudaki düşüncesini ortaya koymuştur. Hatay’ın
bağımsız devlet olması ve Atatürk’ün vefatından sonra anavatana katılması bu
uğraşın sonucudur. 

 

İNGİLTERE’NİN TÜRKİYE’YE BAKIŞI

İNGİLTERE 2022 YILINDA ÇOK AÇIK İFADE ETTİĞİ GİBİ RUANDA
ve TÜRKİYE’Yİ BÜTÜN DÜNYANIN BİR GÖÇMEN SIĞINMA ÜLKESİ OLARAK GÖRMEKTEDİR. I.
DÜNYA SAVAŞINDA VE TÜRK MİLLÎ MÜCADELESİNDE İNGİLİZ EMPERYALİZMİ PAYDAŞLARI İLE
İSTİLA EDEMEDİĞİ TÜRKİYE’Yİ BU ŞEKİLDE ADIM ADIM İSTİLA PLANINA DÂHİL ETMİŞ
BULUNMAKTADIR.
Ruanda ya da diğer
adıyla Tutsi Soykırımı; 7 Nisan 1994’te başlayan ve 100 gün süren katliam
sonucu en az 800.000 insan vahşice hayatını kaybetmiştir.

ÇUKUROVA’NIN
VE AKDENİZ’İN ÖNEMİ

Türkiye Selçukluları’nın hükümdarı olan I.
Alaeddin Keykubad(1190-1237) Akdeniz sahillerine kadar vararak Alanya’yı Türk
topraklarına katmıştır. Antik dönemde Panfilya veya Kilikya isimleri verilen bu
bölge daha sonra Alanya ve Atatürk tarafından da Alanya olarak
isimlendirilmiştir. Büyük devletlerin büyük stratejisi olur Anadolu Selçuklu
Devleti bu konuda Doğu Anadolu’nun fethi ve Akdeniz’e kadar Türk yurdunun
güçlendirilmesini sağlamış ve Türk’ün tapusunu Anadolu coğrafyasında son kez
güçlendirmiştir. Fakat Rusların da sıcak denizlere inme stratejisi mevcuttur.
Rusya vatandaşlarının akın
akın Türkiye’ye gelmesi ve mülk yoluyla vatandaşlık edinmesi asla iyi niyetli
kabul edilmemelidir. Özellikle Rus Ortadoks Kilisesinin Antalya, büyük dinî
hedefleri arasındadır. Çar Petro’nun (1682-1725) sıcak denizlere inme hedefini
Putin gerçekleştirmiştir.

 

 

Rusya, ABD ve paydaşları Büyük Ermenistan
(Doğu Anadolu) ve Küçük (Adana-Mersin ve çevre iller) Ermenistan hayalini
canlandırmak istemektedir. İsrail’in Güney Doğu Anadolu Projesi (GAP) alanından
aldığı arazilerle yıllardır Arz-ı Mevud’a (Vaat edilmiş topraklar-Büyük
İsrail’e) yol hazırlamaktadır.

Avrupa, Çin, Asya, Afrika ve ABD
vatandaşlarına; vatandaşlık satışları ile Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşlık
kavramı gittikçe çökertilmektedir.
Bu gerçek Türkiye’nin Bağımsızlığı’nı tehdit etmektedir.

Hâlbuki “Bağımsızlık,
Türk Milletinin değişmez karakteridir. 15 Mayıs 1919’da Yunanistan’ın İzmir’i
işgal etmesi, Millî Mücadelenin tetikleyicisi olmuştur. TOPRAK, DEVLETİ OLUŞTURAN UNSURLARDAN BİRİDİR. TOPRAKSIZ DEVLET OLMAZ.
BU GERÇEK, “BAĞIMSIZLIK ANLAYIŞI DEĞİŞTİ” DENİLMEMELİDİR. TOPRAK, DEVLETİN VE
BAĞIMSIZLIĞIN AYRILMAZ BİR PARÇASIDIR.
TURGUT
ÖZAL ZAMANINDA İKİ YASAL DÜZENLEME YAPILMIŞ, İKİSİ DE ANAYASA MAHKEMESİ  TARAFINDAN
İPTAL EDİLMİŞTİR.
Avrupa Birliği’nin
isteği ile; 2644 Sayılı Tapu Kanununun 35 ve 36. maddeleri, 422 Sayılı Köy Kanununun
87. maddesi değiştirilmiştir.
Madde
35 – (22/12/1934 tarihli ve 2644 sayılı Kanunun hükmüdür.) Tahdidi mutazammın kanuni hükümler yerinde kalmak ve karşılıklı olmak
şartiyle yabancı hakiki şahıslar Türkiye’de gayrimenkul mallara temellük ve
tevarüs edebilirler
. (Ek fıkra: 21/6/1984 – 3029/1 md.; iptal: An. Mah.
13/6/1985 tarih ve E. 1984 /14, K. 1985/7 sayılı Kararı ile) (Ek fıkralar:
22/4/1986 – 3278/1 md.; iptal: An. Mah. 9/10/1986 tarih ve E. 1986/18, K.
1986/24 sayılı Kararı ile) Madde 36
– (22/12/1934 tarihli ve 2644 sayılı Kanunun hükmüdür.) Yabancı hakiki şahıslar bir köye bağlı olmayan müstakil çiftliklere ve
köy sınırları dışında kalan arazinin otuz hektardan çoğuna ancak hükümetin
izniyle sahip olabilirler. Kanuni miras bu hükümden dışarıdır. Adı geçen
çiftliklere ve arazinin otuz hektardan ziyadesine vasiyet suretiyle veya mensup
mirascı sıfatiyle yabancı hakiki şahısların sahip olabilmesi de hükümetin
iznine bağlı olup izin verilmezse çiftlik ve bu fazla miktar tasfiye suretiyle
bedele çevrilir
. (https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/5.3.2644.pdf).

Madde 87 –
(Mülga: 3/7/2003-4916/38 Md.) Madde 88 – Ecnebi tebaası köylerde ikamet etmek
için Dahiliye Vekaletinden resmi tezkere alacaklardır. Bu tezkerelerin verilip
verilmemesi ve ikamet müddetlerinin azaltılıp çoğaltılması Dahiliye Vekaletine
aittir.
( https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.442.pdf)

 

  “ÜLKE,
DEVLETİN ASLİ VE MADDİ UNSURLARINDAN BİRİDİR. TOPRAK İLE İLGİLİ KONUDA İNSAN
HAKLARINA SAYGILI, ÖLÇÜLÜ ADİL BİR SINIRLAMA, DEVLET İÇİN ‘NEFSİ MÜDAFAA’
TEDBİRİ NİTELİĞİNDEDİR
.  Toprak, devletin vazgeçilmesi imkânsız temel
unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir. Ülke ile millet arasında
bağlantı vardır. Ülke, bu milletin bireylerine aittir. 
Belli bölgelerde toprak alacak yabancılar,
bu hükümlerden yararlanarak o bölgede çoğunluk sağlayıp etkinlik
kazanabilecektir. Bu yöndeki bir gelişme ile satılan, yabancılar tarafından
mülk edinilen ülke toprağı ülkeden kopmuş duruma gelebilecektir. Tarihte böyle
olaylar yaşanmıştır. ARAP TOPRAKLARINDA YAHUDİLER BU YOLLA ETKİNLİK SAĞLAMIŞ VE
BUNUN SONUCU OLARAK DA ORADA İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYI BAŞARMIŞLARDIR

TÜRKİYE’NİN EN KOLAY İSTİLASI VE
TÜRKSÜZLEŞTİRMENİN YOLU YABANCILARA MÜLK EDİNME İLE VATANDAŞLIK SATILMASI İLE
AÇILMAKTADIR.
Hatay’ı yıllardır
tekrar almak isteyen Suriye’nin iştahı her geçen gün kabarmakta veya
kabartılmaktadır. Sadece Hatay’a değil birçok ilimize göz koyabilecek Suriyeli
Arap nüfus yoğunluğunu sınır illerimizde Türkiye aleyhine sağlamıştır. TÜRKİYE
CUMHURİYETİNİ KURAN İRADE 1927’DEN İTİBAREN KANUNLAR ÇERÇEVESİNDE SURİYELİLERE
MÜLK SATIŞINI KARŞILIKLI OLARAK YASAKLAMIŞTIR.

 

1939 HATAY’IN ANAVATAN TÜRKİYE’YE
KATILMASI İLE BU DAHA DA GÜÇLENMİŞTİR. Yıllarca Türk Devleti “Hatay ili tapu
hassasiyetini” yıllarca Suriye’nin tutum ve davranışına karşı yıllarca
korumuştur. GÜNÜMÜZDE BU HASSASİYET HER İLİMİZDEN KÖY VE MEZRALARA KADAR
GÖSTERİLMELİDİR. BU HASSASİYET TÜRKİYE’NİN KANUNÎ HAKKIDIR VE İSTİKBALİNİN
GÜVENCESİ OLACAKTIR. TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ;  5901 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (TVK),
TÜRK
VATANDAŞLIĞI KANUNUNUN UYGULANMASINA İLİŞKİN YÖNETMELİK (TVKUY)’İN 20.
MADDESİNDE “SAYILAN HALLERDE YABANCILARA İSTİSNAİ OLARAK TÜRK VATANDAŞLIĞI
VERİLMESİ ile ilgili 12. MADDESİNİ” YENİ BAŞTAN GÖZDEN GEÇİRİLMELİ ve
DEĞİŞTİRİLMELİDİR.

Depremden Aklımızda Kalanlar

Acımız
tarifsiz, yaramız derin. Anlatmaya kelimeler yetmiyor. İçinde yüzlerce hatıra
barındıran bu afet, gözlerimizi yaşa, kalbimizi acıya boğmakta. Yüreğimiz
ıstırabın her türüyle inlemekte. Bağrımız derinden yanmaktadır.

Yaraları
ve acıları sarmak, merhem olmak kifayetsiz. Teskin etmeye dermanımız yok. Hava
soğuk, evler harabe, artçılar fazla, korkutucu ve yıkıcı, kayıplar can
yakmakta. Çaresizliğin kifayetsizliği çökmüş sırtımıza.

Yine
de insanlık adına, yardım ve iyilik adına durmuyoruz, susmuyoruz. Bir millet
topyekûn seferber olmuş. Öncelikle darmadağın enkazların arasında, bir ses bir
can bulma umuduyla çırpınmakta. Diğer yandan da gönlüyle sardığı depremzedelere
yardım çırpınışında. Ekipler, akıl sır ermez kurtuluşlara tanıklık ediyor.
Kurtarılan çocukların, yaşlıların, diğer yaralıların “ilk sözleri” yürek
burkuyor.

Bir
veya birkaç kişinin kurtarılması günleri alıyor. Büyük bir sabırla saatlerce
soğukta bekleyen halk ve ekipler, can kurtarmanın sevincini ancak iki kelime
ile ifade edebiliyor; “Allahü ekber!..”
Bundan başka hiçbir söz de, hissedilen duyguları yeterince ifade edemez. Bu
kelimelerin ardında bir şeyler aramak nafile…Türk milletinin temiz, duru,
insani, Rabbine tevekkül ve hamt tepkileridir bunlar.

Asrın
felaketi diye adlandırılan bu deprem, hepimizi çok derinden yaralamıştır. AFAD
başkanı Orhan Tatar bu depremi; “son 2
bin senenin en büyük depremi”
diye tanımlamıştır. Ortaya çıkan acı ve hüzün
manzaraları yüreğimizi dağlamaktadır. Buna rağmen, bizleri sevince boğan
müjdeler de yaşanmakta.

Öyle
bir birliktelik var ki… Sahada kahramanlar inanılmaz bir mücadele veriyor. Türk
milleti yardım etmek için gecesini gündüzüne katmakta. Şırnaklı Ömer, Ankaralı
Nurullah, Bartınlı Ali “millet dimdik
ayakta”
diyor. Bölgeye sayısız vatandaş gitti. Çay demleyip ekiplere
dağıtan, enkaz altından yaralı çıkaran… Herkes bir yaraya merhem olmak için
çaba harcamakta. Yurtdışındaki Türkler de büyük bir çaba içinde,  gönülden yardımlarını devem ettirmektedirler.

Depremin
yaralarını sarmak için düzenlenen TV kanallarındaki yardım kampanyasında, kısa
sürede yüz milyar TL aşan bağış toplandı. Dubai’de yaşayan Türkler 100 tır  yardım malzemesi gönderdi

En
zor şartlarda; arama kurtarma yapan yerli ve yabancı ekipler, madenciler,
askerler, afat, polis, sağlık çalışanı, esnaf, öğrenci, ev hanımı, doktor,
hemşire, öğretmen vb. isimsiz kahramanlar deprem bölgesinde insanların hayatını
kurtarmak, onlara yardım ve iyilik yapmak için sıradalar.

130
kişilik arama kurtarma ekibi gönderen Tayvan, ülkelerine dönerken yanlarında
getirdikleri; kazı araçları, çadır, jeneratör ve tıbbi malzemelerin bulunduğu
dört tonluk ekipmanı AKUT’a bağışladı.

Depremin
9. gününde bile umutlar tazelendi. Kahraman Maraş’ta bir bayan 205. saatte,
Hatay’da bir bayan 202. saatte kurtarıldı. Hatay’da beşiğiyle 5. kattan düşen 8
aylık bebek ayakları kırık kurtarıldı. Kimisi kalorifer peteğinden akan suyu
içerek hayata tutundu. Eşiyle 203 saat enkazda kalan bir anne, 7 aylık oğlunu 4
gün emzirdi. Sütü kesilince tükürüğüyle besledi, o da kalmayınca kolunu kesip
kanıyla besledi. Fakat bu gayret ve özveri yeterli olmadı. Bebek 6 gön sonra enkaz
altında vefat etti.

Kahraman
Maraş’ta bir bayan 222 saat sonra kurtarıldı. 74 yaşında bir bayan 227 saat sonra,
Hatay’da  bir aile 228 saat sonra sağ
olarak kurtarıldı. 9 saat enkazda kalan bir bayan,  “perdeden damlayan suyu içerek sağ
kurtarıldı. Kahraman Maraş’ta 17 yaşındaki bir bayan, 248. saatte kurtarıldı.
Sağlığı iyi olan depremzede için doktorlar;  “11 gün
sonra bu inanılmaz”
dediler. 258. saatte ise yine Kahraman Maraş’ta 30
yaşında bir bayan yaralı olarak kurtarıldı.

Hatay’daki
depremde çalışan madenciler, enkazda buldukları 15 milyon TL değerindeki ziynet
eşyalarını ve paraları jandarmaya teslim ettiler.

Lionel
Messi, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) başlattığı yardım
kampanyasına destek çağrısında bulundu. Messi, “Türkiye ve Suriye’deki yıkıcı depremlerden etkilenen binlerce
çocuk ve aileleri için çok üzücü günler. Kalbim onlarla. UNICEF başından beri
çocukları korumak için bölgede çalışıyor. Yardımınız çok değerli”

ifadelerini kullandı.

Merih
Demiral yardım için dünya yıldızlarını seferber etti. Merih Demiral,
yıldızların imzalı formalarını bağış için açık artırmaya çıkardı. Cristiano
Ronaldo, Lionel Messi, Kevin De Bruyne ve Harry Kane gibi isimler sayesinde
büyük miktarda bağış toplandı.

Dünyaca
ünlü sanatçı Jennifer Lopez, depremlerde hayatını kaybedenler için taziye
mesajı paylaşarak, takipçilerinin UNICEF’e bağış yapmasını istedi.

Arama
kurtarma çalışmaları için  Malatya’ya
gelen Çinli ekip üyesi  Jun Canh Müslüman
olarak Yusuf ismini aldı.

Depremle
birlikte “deprem yalanları” da çok
can yaktı. Gereksiz korkuya ve zaman kaybına sebep oldu.

Bize
insanlığımızı hatırlatan, “yerli ve yabancı arama kurtarma ekipleri” ne selam
olsun. “Her gün yeniden doğarız, bizden
kim usana”
der Yunus. Müslüman Türk milleti tarih boyunca olduğu gibi, bu
gün de en büyük sınavlardan birini vermektedir.

Bu
felakette herkes bir değerini kaybetti. Kimi ailesini, en sevdiklerini,
yavrusunu, eşini, anne babasını. Kimi de insanlığını.

Kefen
paralarını gönderen yaşlı teyzeler dedeler, evindeki tek yorganı sırtlayıp
görevlilere teslim edenler, nişan yüzüğünü satarak parasını gönderenler, kurtardığı
depremzedeye, ayağındaki ayakkabısını çıkarıp giydirenler ve harçlığıyla aldığı
bisküviyi paketleyip içine; “benimle
arkadaşlık etmek işretsen arayabilirsin”
notunu yazan engin gönüllü
çocuklar oldukça, bu asil millet, kendi insanının sevgisi, özverisi ve desteği
ile yine hayata tutunacaktır.

Sevgiyle
kalın.