Aldatmaz Fakat Aldananlar!

36

     Bazı âlimler,
aldatmaz fakat aldanır. O gibiler Hâdî / doğru yolu göstericidir, fakat her
kitabında Muhdî / doğru ve hak yola ulaştırıcı olamıyorlar. Gördükleri
doğrudur, fakat hakikat değildir. O zatlar harika keşiflere, müşahedelere
mazhar olmuşlar. Önemli bir meşrep sahibi olup, kendilerine müstakil / bağımsız
bir meslek / yol seçmişler.

     Fakat ister
istemez, zayıf tevil ve yorumlarda bulunmuşlardır. Tekellüflü  / külfetli ve zahmetli yollara giriftar
olmuşlardır. Bu yüzden, bazı âyetleri kendi meşreplerine / hareket tarzlarına,
metot ve mesleklerine ve meşhudatlarına / gördükleri şeylere göre tatbik
ediyorlar. Âyetlerin sarih, açık, kesinlik ve belirlilik arzeden taraflarını
incitiyorlar.

     Elbette o yüksek
manevî derecelere çıkmış kişilerin kendilerine mahsus bir makam, mevki ve
dereceleri vardır. Üstelik kabul de görmüşlerdir. Fakat mizansız / ölçüsüz
keşiflerinde, yani Allah’ın ilham etmesiyle gösterdikleri gizli âlemlerle
ilgili sır ve buluşlarında, hudutları çiğnemişler. Cumhur-i Muhakkikîne /
hakikati araştırıp bulan kişilerden oluşan Seçkin Topluluğa; çok mes’elelerde
muhalefet etmiş / karşı koymuş ve aykırı davranışlarda bulunmuşlardır.

     İşte bu sır
içindir ki, o kadar yüksek ve harika bir kutup / velî hükmünde olan kimi
âlimler; bir ferid-i devran / bir dönemin en önemli, benzersiz tek şahsiyeti
olmuşlar. Kendilerine mahsus / özel tarikatlara / manevî yönden olgunlaşma ve
ilerlemeye götüren yollara sahiplik etmişler.

     Lâkin bütün
bunlara rağmen, arkalarından gidenler yok denecek kadar az olmuş. Eserlerinden
istikametkârâne / doğru bir şekilde istifade edip yararlanmak isteyenler çok
nâdir ve seyrek ola gelmiştir.

     Hatta asfiyanın
muhakkik olanları, yani her şeyin gerçeğini araştırıp bulan büyük İslâm
Âlimleri, onların  kıymetli eserlerinin
okunmasını; zatında doğru olsa da, hâlin gereğine uygun düşmediği ve yanlış
anlamalara yol açacağı için mâkul görmemişlerdir. Konuyu şöyle bir örnekle
açıklığa kavuşturabiliriz:

     Meselâ, bir aynada
güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı / kılıfı, hem de mevsufu / özellik
ve niteliklerini gösteren bir alanıdır. Yani, güneş bir cihette onun içinde
bulunur. Ve bir cihette aynayı ziynetlendirir. Onun parlak bir boyası, bir
sıfatı olur. Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misalini / benzerini
sabit bir surette kâğıda alıyor.

     Bu durumda aynada
görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mahiyeti gibidir. Aynayı
süslendirip sıfatları hükmüne geçtiği için, gerçek güneşin gayrıdır. Hakiki
güneş değildir.

     Evet, güneş değil,
belki güneşin görüntüsü ve yansımasıdır. Başka bir vücuda girmesidir. Ayna
içinde görünen güneşin varlığı ise, hariçde görünen güneşin aynısı değilse de,
ona irtibatı / bağlantısı olduğu ve ona işaret ettiği için, onun aynısı
zannedilmiştir. İşte bu temsile / benzetmeye dayanarak: “Aynada hakikî güneşten
başka bir şey yoktur.” denilebilir. Çünkü ayna zarf / kılıf ve içindeki güneş
ile de, güneşin dış âleme çıkmış maddî varlığı kastedilmiştir.

    
Fakat aynanın sıfatı / nitelik ve özelliği hükmüne geçmiş olan aksi,
yansıması ve fotoğraf kağıdına intikal eden resim oluşu cihetiyle “güneştir”
denilse hatadır. “Güneşten başka içinde bir şey yoktur.” demek yanlıştır.
Çünkü, aynanın parlak yüzündeki aksi ve arkasında teşekkül eden resmi var.
Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Gerçi o vücutlar güneşin
cilvesindendir, fakat güneş değiller.

    
İnsanın zihni ve hayali de, bu ayna misaline benzer. Şöyle ki, insanın
fikir aynasındaki malûmatın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir, bir
vecihle malûmdur. Eğer zihni o maluma zarf yapsak, o vakit o malûm, zihnî bir
mevcut, bir malûm olur; vücudu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husulüyle
mevsuf yapsak, zihne sıfat olur. O şey o vakit ilim olur. Hariçte bir varlığı
vardır. O malûmun vücudu ve cevheri dahi olsa, kendi başına var olmayan,
varlığı bir cevhere bağlı olan, sonradan ortaya çıkan haricî bir vücud gibi
olur.

    
İşte bu iki temsile göre kâinat bir aynadır. Her bir mevcudatın mahiyeti
de bir aynadır. Ezelî Kudret ile İlâhî icada maruzdurlar. Her bir mevcut, bir
cihette Ezelî bir Şems / Güneş olan Allah’ın bir isminin bir nevi / bir çeşit
aynası olup, bir nakşını gösterir.

Önceki İçerikDüzlüğe Çıkış Yolu Mu?
Sonraki İçerikBir Tren Yolculuğu
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.