Yesevîzâde Alparslan Yasa ile Şemseddin Sâmi Hakkında Konuştuk.

47

(Birinci
Bölüm)

 

Mukaddime:

19. asır Osmanlı
dâhilerinden Şemseddin Sâmi, hem Arnavut aşırı milliyetçileri, hem de Türkiye’de
sun’î bir dil ihdas etme peşinde olan ‘Öztürkçeciler’ tarafından kendi dâvâlarına
âlet edilmeye çalışılmıştır. Hâlbuki o, ilmî tespitlere dayalı yapıcı bir
milliyetçilik anlayışı ve Müslüman bir Osmanlı vatandaşı olmanın şuuruyla, her
iki kimliğini mezcetmiş, bununla beraber Arnavutluk’tan ziyâde Türklüğe hizmet
etmiştir. Ayrıca, Türkçenin târihî ve tabiî mecrâsında gelişmesi için de esaslı
tespit ve tahlillerde bulunarak müspet ilimlere ve Türk kültürüne uygun bir yol
tâyin etmiştir. Yazdığı birçok makale, bu gibi tespitlerin inkâr edilemez şâhitleridir.
Onun bu çalışmaları akl-ı selimle ve hakîkat endişesiyle değerlendirildiği
zaman, bu hususlar ayan-beyan ortaya çıkmaktadır.

Büyük bir ilim, fikir
ve edebiyat adamımız olan Şemseddin Sâmi Fraşerî’nin (1850-1904) şahsiyetinin
sık sık pek yanlış tahlil, hatta tahrif edildiğini gözlediğimiz iki cephesi
aydınlanmaya pek muhtaçtır: Bunlardan biri onun milliyet ve Türklük anlayışı,
diğeri de Türkçeyle alâkalı çalışmaları, tespitleri ve temennileridir. Bir taraftan,
bâzı müelliflerin ve bilhassa şoven Arnavut siyasetçilerinin, onun Arnavut
asıllı olmasından, Arnavut kimliğine her zaman sâhip çıkmış bulunmasından ve
gayet şuurlu bir tavırla Arnavut kültürüne hizmet etmesinden yola çıkarak,
ayrıca Arnavudluk ne idi, nedir, ne
olacak?
isimli Türk düşmanı bir kitabı ona atfederek, onu şoven ve Türk aleyhtarı
bir Arnavut olarak göstermeye gayret ettikleri, bir asırdır ısrarla bu müddeayı
işledikleri, hatta onun kabrini Arnavutluk’a nakletme talebinde bulunacak kadar
ileri gittikleri dikkati çekerken, diğer taraftan, Târihî Türkçe yerine sun’î, uydurma
bir dil inşa etme taraftarı olan bâzı müellifler de onu ‘Öztürkçe’ dâvâsının
bir öncüsü olarak takdim ediyor, dâvâlarını onun büyük ismiyle takviye etmeye
çalışıyorlar.

Hâlbuki 19. asrın (ismi
hemen ilk ânda akla gelen) Osmanlı dâhilerinden biri olan Şemseddin Sâmi’nin ne
eşine ender rastlanır vüs’atteki ilmî hüviyeti, ne de sağlam seciyesi bu çeşit
tahrif ve istismarlara müsâittir. O, dinî, kavmî vs. her çeşit taassuba düşman,
geniş ufuklu, münevver bir Müslüman Osmanlı vatandaşı olarak, kendi kendisiyle
tezada düşmeden, hem Arnavut, hem Türk milliyetçisidir ve şahsiyetinin bu iki
cephesiyle de iftihar etmektedir. Diğer taraftan, dil meselemizi de büyük bir
vukufla ele almış, Türkçenin târihî ve tabiî mecrasında gelişmesi için tâkibi
lâzım gelen yolu tespit etmeye çalışmıştır. Mamafih, asıl tezi fevkalâde
gelişmiş İstanbul Türkçesini (İstanbul’un konuşma dilini) -bâzı kusurlarından
ve noksanlarından kurtararak- edebî dil olarak benimsemek olmakla beraber,
-Türk Birliği idealini tahakkuk ettirmek için- ‘Şark (Çağatay) Türkçesi’ ile ‘Garp
(Osmanlı / İstanbul) Türkçesi’ni birleştirip bütün Türk Dünyâsında tek bir
edebî dili hâkim kılmak şeklinde bir şahsî kanaate sâhip olduğu da gözden
kaçmıyor. Bunlardan birincisi objektif vakıa, diğeri ise ideolojik
tercihtir.  Makalelerinde tenakuz gibi
görünen farklı fikir ve tavırlarının bir kısmı, bu ikili tercih meselesinin
mahsulüdür. (Diğerlerinin sebebini de fasîh
lisân
anlayışında aramak lâzımdır.) Tabiî ki kendi tercihi ne olursa olsun,
yine hakikî bir ilim adamı sıfatıyla, bu hususta Osmanlı efkâr-ı umumiyesinin
tercihlerine de büyük ehemmiyet veriyordu. Halbuki, Osmanlı münevverlerinin
belki tamamına yakını, öncelikle dil zevkleri itibariyle, Şark ve Garp
Türkçelerini birleştirmek gibi –üstelik pek hayalî görünen- bir fikre hiç
meyyal değillerdi. Bunun içindir ki ikinci tercih şıkkını bir ömür boyu bâzı
deliller serdederek müdafaa etmeye devam etmiş, fakat kendi tercüme, edebî eser,
makale ve lûgatlerinde (kelime hazinesi ve terkipli ifâdeler bakımından Divan
Dilinin birtakım itiyatlarından kendini tamamen kurtaramamakla beraber, umumiyetle)
İstanbul Türkçesine riâyet etmiştir. Her hâl ü kârda nesri, (Divan nesri değil)
inşaına onca hizmet ettiği modern Türk nesridir. Bu arada, yazı dilini,
münevver İstanbul halkına dahi mal olmamış ve dilde bir kambur gibi duran
Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerden, yabancı kaidelerden kurtarmak
isterken, tabiî dil yerine, sun’î, uydurma bir dil ikame etmek gibi bir fikre
kapılmamıştır. Hatta, kendisinde, yeni mefhumlar için, -kendi tabiriyle- ‘asıl
Türkçe’ köklerden kaideli yeni kelimeler türetme gayreti dahi görülmüyor (ki bu
onun Türkçeyle alâkalı çalışmalarındaki eksik taraflardan biridir.)

Bu gibi hususları tespit
etmek ve hakkındaki tahrifkâr veya hatalı yaklaşımları reddetmek için bizzat
kendi yazdıkları üzerinde durup düşünmek, bunları birbirleriyle mukayese ederek
muhakeme tarzını kavramaya, düşüncesine nüfuz etmeye çalışmak kâfidir. Yeter ki
böyle bir tetkik basiretle ve hakîkat endişesi ile yürütülsün.

Oğuz Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi’nin üstün vasıflarını belirttiniz. Onu değerli
kılan ve ön planda belirtilmesi gereken mühim vasıfları nelerdi?

Dr. Alarslan Yasa: Fikir târihimizde haklı olarak pek itibarlı bir
mevkii olan Türkçülüğün Esasları’nda,
Ziya Gökalp (1875-1924), ana hatlarıyla Türkçülüğün târihini izah ederken,
birçok ecnebi müellifin de bu harekete katkısından sitâyişle bahsettiği halde,
Şemseddin Sâmi’nin (1850-1904) adını bile anmaz. (Z. Gökalp 1973: 7-16) Halbuki
Şemseddin Sâmi, Türklük şuur ve kimliğinin, modern Türk kültür ve edebiyatının ve
bütün bunların belkemiği mesâbesindeki Türkçenin gelişmesine en fazla
emeği geçenler arasında, mütercim, yazar ve lûgatçi sıfatıyla hemen
zikredilmesi gereken birkaç isimden biridir. Öyle anlaşılıyor ki İttihatçı
hüviyetinden kaynaklanan tarafgir tavrı, Ziya Gökalp’i, objektif bir değerlendirme
yapmaktan alıkoymuştur. Zâten, mezkûr kitabının ‘Türkçülüğün Târihi’ başlıklı
bölümü (s. 7-16) oldukça dar bir bakış açısını yansıtmaktadır. Çünkü Türk
kelimesini sloganlaştırmadan modern Türk kültür ve dilinin kurulmasını temin
etmiş olan Sahaflar Şeyhizâde Es’âd Efendi, Sâdık Rifat Paşa, Edhem Pertev
Paşa, Şinâsî, Münif Paşa, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed
Midhat Efendi, Muallim Nâci, Tevfik Fikret, Hâlid Ziyâ, Mehmed Âkif veya Üçüncü
Selim, İkinci Mahmud, Mustafa Reşid Paşa, Abdülhamid Han gibi isimlerinin
sayılması dahi bir-iki sayfa tutabilecek nice şahsiyet de o târihçede yer
almamış veya bunlardan kimisi de Türklük fikrinin muhalifi gibi gösterilmiştir.
Kaldı ki ‘Türk’ kelimesini öne çıkararak Türk kültür ve diline hizmet bahis
mevzuu olduğunda dahi, Şemseddin Sâmi, herhalde anılacak ilk büyük isimdir.

Zira, hep
tekrar edildiği ve Şemseddin Sâmi’nin de bizzat işaret ettiği üzere (ŞS 1900 /
2010; M. Kaplan ve ark. 1979: III/305), Ahmed Vefîk Paşa’nın, sırf Türkçe
menşeli kelimeleri bir araya toplayarak telif ettiği lûgatine Lehçe-i Osmanî adını vermesine karşılık,
o, içine, menşei ne olursa olsun Türkçede kullanılan, dolayısıyla Türkçeleşmiş
olan bütün kelimeleri aldığı kendi lûgatine Kamûs-ı
Türkî
demiş ve bu ölümsüz eserinin ‘İfâde-i
Merâm
’ başlığını taşıyan mukaddimesinde de bu isimlendirmeyi uzun uzadıya
izah ve müdafaa etmiştir. Fakat o, bununla da yetinmemiş, muasır târihimiz
içinde, Türk kimliğine, hiç komplekssiz, hattâ temelinde derin bir ilmî
araştırma ve tefekkür bulunan bir şuur ve iftiharla sâhip çıkan ilk
münevverlerimizden biri, belki birincisi olmuştur.

O’nun, -baba
tarafından- köklü bir Müslüman Arnavut aileye mensup olarak, bir taraftan,  18 Rebiülahir 1316 târihli Sabah gazetesindeki ‘Îzâh-ı Merâm’ başlıklı makalesinde (ŞS 5
Eylül 1898; Levend 1969: 130-131;
Topaloğlu 2012: 257): Ne Arabız, ne
Acemiz, Türk oğlu Türküz ve kâffe-i Türklerle hemcins ve hemzebânız!
  şeklinde Türk milliyetine hararetle sâhip
çıkarken, diğer taraftan, Arnavut hüviyetiyle de iftihar etmesi, Osmanlı
Türk-İslâm Devleti’nin bir vatandaşı olmasının mantıkî bir icabıydı. Düşünmeli
ki Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru ve belkemiği Türk milletiydi ve bu
topraklar üzerinde yaşayan bütün Müslüman unsurlar, -bin yıldır sürüp giden
jenosid emelli Haçlı (ve bir ara da vahşî Moğol) tecâvüzleri karşısında-
mevcudiyetlerini, göğüslerini bu emperyalistlere karşı siper edip her
milliyetten dindaşlarını ise şefkatle kucaklayan Türk kardeşlerine
borçluydular. Bu bakımdan, dininin ve târihinin şuurunda olan hiçbir muhlis Müslüman düşünülemezdi ki Türkü sevmesin,
Türklüğü bir üst kimlik olarak benimsemesin ve diğer dindaşlarıyla müsâvi
şartlarda bir Türk vatandaşı olmakla iftihar etmesin. Bu bakımdan, Şemseddin
Sâmi’nin de, bir taraftan devâsa eserlerle Türk irfanına hizmet eder, Türk
milliyetini tebcil ederken, diğer taraftan, bir Arnavutça Alfabe  (1879) ile
bir Arnavutça Gramer (1886) tertip
etmesinde ve Arnavutları ihânetle itham edenlere karşı Arnavut milletini
müdafaa etmesinde yadırganacak bir taraf yoktur. Rusya’nın emperyalist siyâsetini
çok iyi kavramış bir âlim müellif olarak,
Rusya’nın menfaat ve siyasetini tahlil ettiği bir makalesinde (ŞS 3 Ocak 1878;
Levend 1969: 117-118), Rusya’nın, Devlet-i
Osmâniyye’nin Rumeli’ndeki bir hısn-ı hasîni
[muhkem kalesi] makamında olan Arnavutluk’u Bulgaristan
ve Yunanistan arasında paylaştırarak keenlemyekûn
hükmüne koyup, ismini bile coğrafya ve haritadan kaldırıp
bu iki devlet
üzerinden Adriyatik Denizine çıkmak istediği tespitinde bulunmaktadır. Keza,
bir diğer makalesinde de (Tercümân,
29 Zilhicce 1295 / 24 Aralık 1878; Levend 1969: 115-116), ‘İnsan için vatanından azîz, milliyet ve cinsiyetinden mukaddes bir şey
yoktur
’ şeklinde milliyet meselesiyle alâkalı düşüncesini ortaya koyduktan
sonra, ‘Arnavutlar, Devlet-i
Osmâniyye’den ayrılmayı arzû edecek kadar hâin ve ahmak (değillerdir); […]
Arnavut ittifâkı, mahzâ Devlet-i Osmâniyye uğrunda ve hukuk-ı mukaddese-i
Hazret-i Pâdişâhîyi muhâfaza için düşmân-ı vatana karşı son damlasına kadar
kanlarını dökmek maksadına mebnî(dir)

demektedir.

Çetinoğlu: Şemseddin
Sâmi, ‘Türk’ kavramını nasıl yorumluyordu?

Dr. Yasa: Neşri hicrî 1306’dan 1316’ya kadar (1889-1899) 11 yıl
süren devasa ansiklopedi çalışması Kamûsu’l-A’lâm’ın
‘Türk’ maddesinde, ahlâk ve manevî hâlleri itibariyle ‘umûmiyet üzere gayet sâkin, halîm, çalışkan,
sabırlı ve maahaza pek cesûr adamlar

olarak tavsif ettiği Türklerin ‘ümem-i
Tûrâniyenin en eskisi ve en şânlı ve şöhretlisi olduğunu, Moğollarla hakîkatte
Türk olmıyan sâir akvâm-ı Tûrâniye kendilerine Türk nâmını vermekle tefahhur
ettiklerini
’ kaydederek, aslen Türk oldukları hâlde Türklüklerini inkâr
edenlerin tavrını: Bu hâlde, asıl Türk olan bâzı akvâmın bu
ismi kabûl etmeyip bir hakāret addetmeleri garâibdendir
’ şeklinde hayretle
karşılar. (ŞS 1891; M. Kaplan ve ark. 1979: III/312, 309) Aynı şekilde, kendi
neşri olan Hafta mecmuasının 10
Zilhicce 1298 / 3 Kasım 1881 târihli nüshasında, ‘Osmanlı lisanı’ tâbirini reddetmek üzere kaleme aldığı ‘Lisân-ı Türkî (Osmânî)’ başlıklı
makalesinde de, Türk oldukları halde Türk kimliğine sâhip çıkmayıp onunla
iftihar etmeyenleri, esefle, benliğinden gafil câhiller olarak anar:

Söylediğimiz lisan ne lisânıdır ve
nereden çıkmıştır? ‘Osmanlı lisânı’ tâbirini pek de doğru görmüyoruz; çünkü bu
ünvân, salâtîn-i Osmâniyyenin birincisi fâtih-i meşhûrun nâm-ı âlîlerine
nisbetle, müşârünileyhin têsîs etmiş oldukları bir devletin ünvânıdır. Hâlbuki
lisân ve cinsiyet, müşârünileyhin zuhûrundan ve bu devletin teessüsünden
eskidir. Asıl bu lisânla mütekellim olan kavmin ismi ‘Türk’ ve söyledikleri
lisânın ismi dahi ‘lisân-ı Türkî’dir. Cühelâ-yı avâm indinde mezmûm addolunan
ve yalnız Anadolu köylülerine ıtlâk edilmek istenilen bu isim, intisâbıyle
iftihâr olunacak bir büyük ümmetin ismidir. (…) …Türk ismi, (…) Adriyatik
Denizi sevâhilinden Çin hudûduna ve Sibirya’nın iç taraflarına kadar münteşir
olan bir ümmet-i azîmenin ünvânıdır. Bunun için, bu ünvân, şâyân-ı tahkîr olmak
şöyle dursun, müstevcib-i fahr ü mesâr
[övünç ve sevinç kaynağı] olmak iktizâ eder. (ŞS 3 Kasım 1881;
Tural 1999: 66)

(DEVAM
EDECEK)

Önceki İçerikAli Babacan Nereye Koşuyor!
Sonraki İçerikBir Sabır Ummanı
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.