Kâinat, İnsan ve Allah

44

     Kâinat / Evren /
Var Olan Her Şey insan için yaratılmıştır. Kâinata mânâ-yı ismiyle yani kâinat
adına bakmamalıdır. Kâinata ve insana, herşeyi ile Allah’ı hatıra getirmesi
için yaratıldığı noktasından, yani mânâ-yı harfiyle bakmak asıldır. Çünkü
“Gösterilen, görecek olanın görmesi içindir.” (M. Asıf Işık) Zira kâinat insanı
gösteriyor. İnsana hizmet ettiğini sergiliyor. İnsan da, her yönüyle Allah’ı
gösteriyor, O’na işaret ediyor.

     Evet, kâinat ve
insan Allah’ı göstermek, yüzleri O’na çevirmek için var edildiğini, lisân-ı hâl
/ hâl dili ile söylüyor. İşte bu bakış, mânâ-yı harfî ile bakıştır. Yani
görülene, gösterdiğine göre bakıştır. Ki, makbul olan asıl bakış, asıl görüş ve
ilmî / bilimsel seziş ve yöneliş böyle olmalı.

     Keza insan da,
kendisi için değil, Allah’ı göstermesi maksadıyla yaratılmıştır. Nitekim, bu
sebebten ötürü olsa gerek mealen: “Ancak nefsini / kendini tanıyan  ve bilen Rabbini bilir ve anlar.”
denilmiştir. Çünkü insan, her hâliyle O’nun isim ve sıfatlarına mazhar olması,
Allah’ın isim ve sıfatlarını göstermesi, onlara ayna olması için yaratılmıştır.

     Nitekim,
gözlerimiz O’nun “Basîr” olduğunu, kulaklarımız “Semî” olduğunu, konuşmamız
“Mütekellim” olduğunu haber veriyor. Çünkü görmeyen gören gözü, işitmeyen
işiten kulağı ve konuşmayan; insana konuşma vasfını veremez.
     Fakat hemen hatırlanmalı ki, insanın
mazhar olduğu / kendisinde zuhur eden hususların, kendisinde görülen İlahî isim
ve sıfatların menbaı / kaynağı; insanın bizzat kendisi değildir. İnsan, sadece
mazhardır. Tabiri caiz ise bir ekrandır. Ekranda görülenler, ekrandan değil,
sadece ekrandan görülenlerdir. Yani ekran menba’ değil mazhardır. Perde gibi
aksettirici ve yansıtıcıdır.

     Evet, insan İlahî
isim ve sıfatlara âyînelik / aynalık yapıyor. Unutmayalım ki, aynada görülen
aynadan kaynaklanmıyor. Ayna; aslın gerçek ve hakikatini, sadece kendisinden
aksettirmiş, yansıtmış ve kendisinde tecelli ettirmiş oluyor.

     “ (Çünkü) Mânâ-yı
Harfî…mânâyı / hakikati okuma yöntemi; gözü, kulağı, aklı, kalbi, ince algı
ve sâir insanî lâtifeleri terbiye metodudur. Ki, bu usûl ile terbiye edilen
insan; bakıp şahit olduğu her şeyde, asıl gösterilmek istenen saklı / örtülü
hakikati insiyaki olarak (İlahî bir sevk ve hisle) algılayıp
anlayabilsin…mânâ-yı harfî okumalarıyla iknâ, ıslah ve tedavi olabilsin…

     “ ‘Gaybın
perdeleri açılsa yakînim / imanım ziyadeleşmeyecek.’ diyen, okuyup yazmayı bilen,
Peygamber Efendimiz’in ‘İlim şehrinin kapısı.’ diye tarif ve taltif ettiği Hz.
Ali’nin: ‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.’ sözüyle kastettiği,
uğruna köle olunacak ‘harfi öğrenme’; mânâ-yı harfî nazarıyla görülebilecek
olan mânâ, hikmet ve hakikat mıydı acaba?

     “(Büyük bir
âlimin) ‘40 yıllık tahsil hayatımda öğrendim.’ dediği ‘Mânâ-yı Harfi’ kavramı,
belki de Hz. Ali’nin uğruna ‘40 yıllık köleliğe’ râzı olacağı ‘HARFÎ NAZAR’dır.

     “ (Öyleyse)
yaratılmış Kur’an olan kâinatın üzerindeki oluş ve işleyişlerle her an
gösterilen âyetler ve mânâlar bir kitap gibi okunmalı.

     “Yazılmış /
indirilmiş kitap (Mushaf) olan Kur’an-ı Hakîm’in izah ve beyanlarıyla talim ve
tefekkür edilmeli.

     “ ‘Yaşayan Kur’an’
veya saadetli hayatıyla ‘Kur’an’ı yaşamış’ olan Hz. Peygamber’in (sünnetinin /
yolunun) mânevî rehberliğinde, öğretip gösterdiği ve yaşadığı gibi,
anlaşılmalıdır.” (M.Asıf Işık)

           (Çünkü:)
“Âyîne (ayna)dır bu âlem, herşey Hak ile kaim (var ve ayakta).

            Mir’at-ı
Muhammed (Muhammed aynasın)danAllah görünür daim.”

                                              
x

           “Ey kendini
insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa,

             Hayvan ve
câmid (cansız) hükmünde insan olmak ihtimali var.”

                                              
x

             
Zaten:“İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.

              Sen
kendini bilmezsin, bu nice okumaktır?”

(Yunus Emre)

Önceki İçerikOyları Vereni de Sayanı da İhmal Etmiyorlar
Sonraki İçerikŞehir ve Kültür Dergisi 25. Sayı Künyesi
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.