Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 3

27

Ahmet Kabaklı’nın Kişiliği Ve Mücâdele
Hayatı-2

Fırtına
kuşu

Kabaklı, Âkifvâri bir istiğna içinde idi. Âkif
için anlatırlar: Üstad bir gün Sebilürreşad idârehanesinde otururken, içeriye
İttihat Terakki’nin bir adamı girer ve Sadrazamın parti hakkında yazılanlardan
hoşnut olmadığını söyler. O sırada arkadaşları ile birlikte yemek yemekte olan
Âkif’in cevabı ibret vericidir: ‘Git
sadrazamına söyle, ben böyle kuru fasulye yemeye râzı olduktan sonra onun
yapacakları vız gelir
!’

Süleyman Nazif de, Âkif de ömürlerince paraya
dost olmadılar ve kalemlerini kılıç gibi kullandılar.

Ahmet Kabaklı da ömrünce paraya dost olmadı.
O’nun kaleminin kırıntıları bile olamayacaklar, etkileri asla onunla
ölçülemeyecek olanlar, gazetecilikten servet kazandılar. Kabaklı Hoca’nın benim
bildiğim kadarıyla Doğan SLX marka, 1996 model bir otomobili vardı ve bu
otomobil LPG ile çalışıyordu.

28 Şubat 1997’de başlayan sürecin muhâtaralı
günlerinde yazdığı bir yazı gazetede yayınlanmayınca, aynı yazıyı bir
televizyon kanalında okutmuş ve ardından o kanala çıkarak söylediklerini bir
kere daha savunmuştur. Hatta bu devrede, kendilerini savunamayacak duruma düşenler,
kendilerini tehlikeye atmak istemeyenler, Ahmet Kabaklı’nın ardından bunları
söylüyor gibi görünmeye çalışmışlardır. En tehlikeli konularda programlarına
Ahmet Kabaklı’yı misâfir etmişlerdir. Çünkü onlar da biliyorlardı ki zülfiyâre
dokunan konularda ancak hesapsız bir adam rahatça konuşabilir. Bu kişi de 55
yıldır çizgisini değiştirmeyen, kalemini asla kimseye kiralamayan, Harput’un
yiğit evlâdı Ahmet Kabaklı olabilirdi. O, bunların farkında idi. Ama din,
millet ve vatan için söylenmesi gereken doğruları, baskı dönemlerinde kimsenin
söylemeye cesâret edemeyeceğini de biliyordu. Kendisi söylemezse, yazmazsa o
doğruların ifâde edilmeyeceğini de biliyordu. Onun için bu doğruları, doğru
bildiklerini, kimseden çekinmeden söyledi, yazdı. O, fırtınalı havalarda uçmayı
seven bir fırtına kuşu gibi ülkenin üzerinde soğuk rüzgârların estiği bir
ortamda dâima mücâdele sâhasında kaldı ve huzur-u kalple sevdiği Allah’ına
yürüdü.

8 Şubat 2001 târihînde Hakk’ın rahmetine
kavuşan Kabaklı Hocanın 10 Şubat 2001 Cumartesi günü Fâtih Câmii’nde yapılan
cenâze töreni, O’nun bu yönünün ne kadar etkili olduğunu çok açık gösteriyordu.
Binlerce kişi kendi gönüllerindekini bir ömür boyu savunan, çekinmeden
söyleyen, ‘dünyâ-yı dûn için edâniye baş
eğmeyen’
bu Alperen’i uğurlamaya gelmişti. Binlerce kişi, Kabaklı Hoca’dan
helâllik diledi. Hücre hücre milletiyle kaynaşmış bir yazarın Hakk’ın huzuruna
onların duâları ile uğurlanışı, milletin Kabaklı Hocalarını bağrına basışı Türk
milletinin derinden derine yaşadığını göstermesi bakımından mühimdi.

O, pek ortada görünmeyi sevmeyen sessiz
çoğunluk, böyle durumlarda bütün heybetiyle kendini gösteriyor ve evlâdını
bağrına basıyordu. Halka hizmetin Hakk’a hizmet olduğu gerçeği bir kere daha
ortaya çıkıyordu. Bir milletin en üst seviyedeki aydınları ile bir Anadolu
kasabasındaki esnafın müşterek okuduğu kaç yazar vardır? Sabahleyin fakülteye
gelen bir profesörün,  ‘Bakalım Kabaklı Hoca bugün ne yazmış?’
deyişi ile Anadolu kasabasındaki dükkânında güne başlayan esnafın ‘Evlât, oku bakalım Kabaklı ne yazmış?’
sözleri arasındaki görünmez bağ, milleti millet yapan en kuvvetli bağdır. Bu
bağ, vatan ve millet sevgisidir. O sevgiyi garazsız ivazsız yaşatan kaleme
duyulan bağlılık ve hayranlıktır.

Kabaklı Hoca’nın mücâdele hayatı da biraz
Yavuz Sultan Selim’inkine benzer.

Tevhîd
maksadıyla geçirmişti ömrünü   

Ref’etti ermagaanını Dergâh-ı
Vabdet’e

Bu, mısraları Ahmet Kabaklı için de rahatlıkla
söyleyebiliriz. Ömrünü tevhid maksadıyla geçirdi ve armağanını Birlik
Dergâhı’na sundu…

İSA KOCAKAPLAN

 

HAKKINDA
YAZILANLAR-1

AHMET KABAKLI AĞABEYİME VEDÂ

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

Harfleri mi unuttum; yoksa kalemimin üzerinde
anlatılmaz bir ağırlık mı var? Bilemiyorum!

Hani bazen rüyalarımızda yaşadığımız hâl
gibi! Hani kaçmak istediğimiz halde kaçamamak, konuşmak istediğimiz hâlde
konuşamamak, vurmak istediğimiz halde vuramamak gibi ağır, acı sancılı,
sıkıntılı bir hâl:

Yazmak istediğim halde yazamıyorum.

Hâlsizim, elsizim, dilsizim, çâresizim. Çünkü
ağabeyim beni yetim bıraktı.

Ayrı şehirlerde, ayrı ana-babalardan
doğmuştuk. Ama O benim öz ağabeyim gibiydi. Önce O’na uzun mektuplar yazmıştım.
Mektuplarımı Türk Edebiyatı Vakfı’nda arkadaşlarına okumuş, zaman zaman onlar
üzerine sohbet kapıları aralamıştı ve bana yazdığı cevaplardan birinde demişti
ki: ‘Beni en iyi anlayanlardan biri de
sensn Yavuz Bülent
!’

Aslında hep elimden tutan, hep bana yer
gösteren, yol gösteren ve beni, benim neslimi en iyi anlayanlardan biri de
oydu… Şimdi sâhipsiz, şimdi isimsiz kalmış gibiyim.

O. Henri’nin meşhur ‘Son Yaprak’ hikâyesini bilenler, beni daha iyi anlayacaklardır. O,
bizim soy-sop, ilim-irfan ağacımızın güzel yapraklarından biriydi. Diğer
yaprakları, ecel rüzgârı birer-ikişer düşürüp savulmuştu. Bir dal üzerinde tek
başına kalıvermişti. Gözüm O’nun dalına, O’nun yaprağına takılmıştı. Kalb
ameliyatında duâ ediyordum. Ah ne yazık; duâlarım kabul olmadı ve benim ‘son yapraklarımdan’ biri daha koptu.

Biliyorum ki ‘ölüm, yok olup gitmek, bitmek değil’dir.’ 

 Biliyorum ki ölüm, yeni bir dünyâya doğmaktır.

Biliyorum ki ölüm ilâhî bir dâvete uymaktır.

Biliyorum ki ölümden dönüş yoktur.

Hiç kimse bana teselli sözleri söylemesin.
Ben ağabeyimi kaybettim. Lügatlarımızda ana-baba-ağabey vefatını unutturacak
birkaç kelimemiz keşke olsaydı.

Biliyorum ki; ‘O’nun hiçbir dostu yoktu;
vatanımızın ve miletimizin dostları hariç.’

Biliyorum ki; ‘O’nun hiçbir düşmanı da yoktu.
Vatanımıza ve milletimize düşman olanlar hariç.’

Biliyorum ki bugün, Fâtih Camiinde, O’nun
cenaze namazını kıldıran hoca cemaate soracaktır:

O’nu
nasıl bilirdiniz
?’ diyecektir.

Onu yakından uzaktan tanıyanlar riyâsız cevap
vereceklerdir:

İyi
biliriz
!’ diyecektir.

Hakkınızı
helâl ediniz
! Hakkınızı helâl ediniz!
Hakkınızı helâl ediniz!’ Diyecektir.

Benim cevabımı herkesin duymasını çok
isterdim:

-O, kimsenin hakkını yemedi! Ama yüzbinlerce
kişi üzerinde O’nun unutulmaz hakları var! O bize hakkını helâl etsin! O bize
hakkını helâl etsin!

Bugün onu ebedî âleme uğurlayacağız. Teselli
bulduğum tek nokta şu:

Benim Ahmet Kabaklı ağabeyimin sevap defteri
ebediyyen kapanmayacak! Sevgili Peygamberimiz bize müjdelemedi mi; ‘Hayırlı evlât yitiştiren Müslümanların, yol,
köprü, çeşme, câmi, okul yaptırarak insanlara faydalı olan hayırseverlerin ve
ilmî-ebedî eserlerle bize doğruyu, güzeli, faydalıyı gösteren kimselerin sevap
defterleri ebediyyen kapanmayacaktır
!’ demedi mi?

Ahmet Kabaklı Ağabeyim, yine Elazığ’ın çok değerli
evlâtları olan Fethi Gemuhluoğlu, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğiu, Fikret
Memişoğlu… gibi tam bir Türkmen beyi olarak yaşadı: Doğru dil, doğru din,
doğru târih şuuruyla yaşadı ve yazdı.

Her
nefis elbette ölümü tadacaktır
!’ Ölüm elbette mukadderdir. Ama hiç olmazsa
bu büyük kayıplarımızın ardandın oturup düşünebilsek ve ‘o güzel atlara binip gidenler ne
söylemişlerdi, ne yapmışlardı, ne yapmak istemişlerdi
?’ diye kıssalardan
hisseler çıkarmaya çalışsak.

Rahmet olsun Ahmet Kabaklı ağabeyimize. Bin
rahmet olsun.

(Türk Edebiyatı Dergisi: Mart-Nisan 2001. S: 329-339, s: 94)

 

ESERLERİ – 3

19-GÜMÜŞ: (16 sayfa / 2019 – 1. Baskı)

Gümüş, güyâ çocuklar
için yazılmış minik fakat deryalar genişliğinde, okyanuslar derinliğinde
mesajlar ihtiva eden ‘Ejderha Taşı
isimli berceste satırlarla dolu eserin 5. hikâyesidir. Çok şirin ve renkli bir
kapak içerisinde ayrı basım olarak okuyucuya sunulmuştur. Önce anneler-babalar
okumalı, sonra da gözlerindeki yaşı kurulayıp çocuklarına okumalı. Gümüş isimli
sevimli köpeğin; fakir aç ve harap Kabaklı âilesine yaptığı ‘inanılması mümkün değil’ gibi görünen
olayın kahramanı olarak yaptığı hizmetle, 3-5 yaşlarındaki Ahmet’in, gönüller
sultanı Ahmet Kabaklı olmasında çok büyük rolü vardır.

Sevgi; insanın,
insanlığın en birinci, en büyük ve en önemli ihtiyacıdır. Sevgisiz hiçbir şey
olmaz. Gümüş, insanı seviyor ve insana sevmeyi öğretiyor.

20-GÜNEYDOĞU
YAKINDAN:
(56 sayfa / 1980 – 1. Baskı)

Merhum Üstat Ahmet
Kabaklı, ‘Güneydoğu Yakından’ isimli kitabında,
bugün de çok tartışılan meselelere ışık tutuyor. Türk Milletinin bütünlüğünü
bozmaya ve parçalamaya çalışan emperyalist güçler bir nebze de olsa yaptıkları
algı yönetiminde başarılı olmuştur. 
Özellikle son on yılda Kürtleri ayrı bir millet gibi gösterme çabaları
yoğunlaşmıştır. Kardeşi kardeşe vurdurmayı dolayısıyla büyük Türk Milletini bölmeyi
hedef alan bu güçler asla başarılı olamayacaktır. Merhum Yazar Ahmet
Kabaklı’nın  İşte o makalede anlattığı
gerçekler:

Târihten öğreniyoruz ki, bugünkü Doğu topraklarımızda, vaktiyle
Hurriler, Hittiler, Urartular, Sakalar, Persler, Medler, Makedonyalılar,
Müslüman Araplar, Doğu Romalılar vs. uzun ve kısa süreli hâkimiyetler
kurmuşlardır. Hemen belirtelim ki, bu târih dönemi içinde, bu bölgemizde ne
Kürdistan diye bir coğrafya ismi, ne de bir ‘Kürt devleti mevcuttur
.’

Macar ilim adamlarına göre, ‘Kürt’ bir Türk boyunun adıdır. 1300 yıl
önce Orta Asya’da yaşayan ve oradan ayrılarak tâ Macaristan’a ulaşan Tûranî bir
gruptur. Nitekim Elegeş’te bulunan ‘Kürt hakanı Alp Urungu’nun anıt mezarı
bunun en açık delilidir. ‘Kürt’ olarak nitelenen bu Türk boyunun ne Gutti’ler
ile, ne de Karluk’lar ile ilgisi vardır
.”

Doğu bölgemizde bilhassa ‘Pars emperyalizmi’
çok etkili olmuş ve menfi âmiller bu istilâcılığın işini kolaylaştırmıştır.
Farsça’nın etkisiyle ‘kırma bir ağız’ doğmuş, Doğu’da Türkmen halkları hem dilleri,
hem ruhları ile devlete yabancılaştırılarak ‘Şah ve İran hayranlığı’ almış
yürümüştür. Bâzıları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda yaşayan herkesi, sanki
târih boyunca hep ‘Kürtçe’ konuşan kimseler gibi göstermeye çalışıyorlar.
Onlara bakılırsa bütün Şark, 5000 yıldan beri ‘Kürdistan’dır. Oysa târih
boyunca ‘Kürtçe’ konuşulduğuna ve konuşan kavme dâir en küçük bir belge yoktur.
Ne tablet, ne bir mezar taşı, ne de başka bir kayıt
…”

“Kaldı ki içinde ‘Kürt’ kelimesi geçen tek belge,
Yenisey’de bulunan anıt mezardır. Bu mezarın kitâbesi Türkçe olup Gök Türk
alfabesi de Tûranî olup Türk soyundan gelmektedir. Artık herkes anlamalıdır ki
bugün Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan ve büyük çoğunluğu Türkçe’den başka dil
bilmeyen milyonlarca insanımızı sırf  ‘Şarklı’dır’ diye bir kalemde ‘Âri ırk’ içinde göstermek mümkün
değildir. 11. asırdan itibâren gelip buralara yerleşen Artukoğulları’nın,
Dulkadiroğulları’nın, Akkoyunlular’ın, Karakoyunlular’ın, Karakeçililer’in,
Danişmendoğulları’nın daha nice Türkmen ve Oğuz boylarının ve beylerinin
torunları nasıl başka bir millet gibi gösterilebilir?”

Halistin Kukul: Kapsam Haber, Samsun 17.07.2018

21-HIRSIZ KORKUSU: (24 sayfa 
/ 2019 – 1. Baskı)

Ahmet Kabaklı
Hoca’nın, ‘Ejderha Taşı’ isimli kitabından çocuklar için ayrı basım yapılan bu
eserinde kelimelerle çok mükemmel bir hırsız portresi çiziyor. Bu kitabı okuyan
çocuklar ve hatta (daha önce hırsızlık yapmamış) yetişkinler asla hırsızlık
yapmayı düşünmezler.

22-İRFAN ve İNSAN: (167 sayfa / 2013 – 1. Baskı)

Bu eserde, şöhretini
ve kalemini lüks bir hayat yaşamak için değil de, milletinin huzurlu ve
gelişmiş bir istikbali için kullanan ve bu uğurda varını yoğunu ortaya döken
bir ideal adamının; Ahmet Kabaklı’nın şimdiki ve gelecek kuşaklarca örnek
alınacak gayret ve çırpınışları yankılanıyor.

Eserde, sanatımız ve
kültürümüz, fikriyatımız ve toplum hayatımızla alakalı düşünceleri zevkle
okunuyor ve zihinlere yerleştiriliyor.

Kitapta yer alan
makalelerden bâzılarının başlıkları: ‘İrfanımıza
Kastettiler
’, ‘Kültür Tahribatına
Uğradık
’,  ‘Edebiyatsızlık Barbarlıktır’, ‘Kalem
Nâmusu
’, ‘Türk Dünyâsında Sanat ve
Mimârî
’, ‘Batılı Bizi Sevmez.’

23-İNSAN ve DÜNYÂSI: (167 sayfa / 2018 – 1. Baskı)

Uluların şikâyeti
nefistendir. Hamların yakınması ise malsız mülksüz olmaktan, yeteri kadar ‘dünyâlığı’ olmamaktan, ‘Yarın ne olacağım, ne yiyip içeceğim
korkusundan…

Halbuki her şeyin sâhibi
Cenâbı Hakk olduğuna göre, ‘hayır ve şer
O’ndan
’ ise ve ‘Allah neylerse güzel eyler’ özdeyişine inanmışsak
ne diye gam çekelim? ‘Allah varken gam
yoktur
’ diyenler, boşuna mı konuşuyorlar?

Kitapta yer alan 51
adet makalede Kabaklı Hoca’mız, gönüllere ferahlık veren garantili müjdeler
sunuyor. Okuduktan sonrasında da geçerli olacak ferahlığın anahtarı, Allah’a
inanmak ve güvenmek… O ne güzel dosttur!

24-İSLÂM’LA KAYNAŞMIŞ TÜRK EDEBİYATI: (198 sayfa /
2006  – 1. Baskı)

Hoca Ahmed
Yesevî’den, Battal Gazi, Ali Şir Nevâî, Bâbür Şah,  Sarı Saltuk Baba, Ebülgazi Bahadır Han’dan
Hacı Bektaşlara kadar uzanan târihimiz, bizim bu topraklarda kök salış târihimizdir.

On birinci yüzyıldan
on dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar çok zengin ve bol eserleri görülen bu
devir, Türk târih ve edebiyatının çok önemli bir çağıdır.

Türkler bu çağın ilk
asırlarında durmadan Batı’ya akmış, Anadolu’da bir vatan sağlamış ve daha sonra
üç kıta üstünde gelişen bir cihan devleti kurmuşlardır. İslâmî edebiyat Doğu
Türkleri arasında gelişmiş, târihî akış içerisinde; Anadolu’ya, Mısır’a,  Cezâyir’e, Kuzey Afrika’nın hemen tamamına ve
Tuna boylarına kadar yayılmıştır. 

Ahmet Kabaklı 27
makaleden oluşan eserinde; Türklerin İslâm’ı kabulünden başlayıp İslâmî Türk
edebiyatının coğrafyasını ortak vasıflarını inceliyor.

25-İSTANBUL GÜLDESTESİ: (358 sayfa / 2003 – 1. Baskı)

Kuşe kâğıda basılı,
İstanbul manzaralarını yansıtan renkli fotoğraflar, yağlıboya tablolar, ebru
çalışmalarıyla zenginleştirilmiş eserde Ahmet Kabaklı Hocamızın imbikten geçmiş
zevki ve titizliğiyle seçilen İstanbul şiirleri yer alıyor. Zaman itibâriyle de
geniş bir yelpazeye yayılan seçme eserler, görmeyenlerde İstanbul hasretini çoğaltıyor,
İstanbul’da yaşayanların şehir kültürlerini geliştiriyor, İstanbullu olmanın
hazzını ve gururunu yaşatıyor.

Tursun Bey’in ‘iki karaya, iki denize bakan yer’ olarak
târif ettiği İstanbul, dünyâ şehirleri arasında, üzerine en çok eser yazılmış
olan şehirlerin başında gelmektedir. Kabaklı Hoca, hassas dikkati ve titiz
araştırmacılığı ile İstanbul üzerine yazılmış şiirleri bir araya toplayan bir
eser bulunmadığını tespit etmiş ve bu Güldeste’yi hazırlamıştır.

1990’lı yıllarda
hazırlanan eser, İstanbul’un fethinin 550’yılına armağan olarak İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna döneminde, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Kültür A. Ş.’nin desteğiyle 4000 adet basılmıştır.

İstanbul ile alakalı
târihî bilgilerin Ahmet Kabaklı tarafından kaleme alındığı eserde; Orhan Seyfi
Orhon, Ârif Nihat Asya, Nihat Sâmi Banarlı, Yavuz Bülent Bâkiler, Faruk Nâfiz
Çamlıbel, Ahmet Kabaklı, Bâkî, Nef’i, Sultan Üçüncü Selim, Nedim, Enderunlu
Vâsıf, Karacaoğlan’ın şiirleri, değişik yazarların hazırladığı güftelerden
bestelenen şarkılar eserin zenginliğini oluşturuyor. 

Önceki İçerikAtatürk Atatürk’ü Anlatıyor “Savaşan Meclis”
Sonraki İçerikZaman ve Gerçekler
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.