20.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1373

Emniyet Teşkilatında Başarılı Bir Halkla İlişkiler Uygulaması – 1

Emniyet, güvene almak demektir. Türkiye Cumhuriyeti Emniyet
Teşkilatı ile canımızı, malımızı, namusumuzu, emniyet altına alıyoruz.
Emniyet teşkilatımıza güvenerek hareket ve davranışlarımızda daha özgür
olabiliyoruz. Emniyet Teşkilatı sayesinde canımız, malımız ve namusumuz
korunduğu gibi yapacağımız eylemlerde, grevlerde, yürüyüşlerde,
gösterilerde dış etkilerden korunuyoruz. Hayatın her alanında, hangi iş
kolu, hangi örgütlenme varsa onu emniyete alan bir de emniyet
teşkilatlanması bulunmaktadır.

Emniyet teşkilatımızı oluşturan polislerimiz, sonuçta bizlerin
arasından çıkan insanlar. Kendimizi teslim ettiğimiz emniyet güçlerinin
de, bu önemli görevleri yerine getirirken, ağır şart ve görev
yoğunluğundan etkilenmemesi kaçınılmaz. Günlük hayatta kullandığımız
bir ifadeyle ’en zor meslek insanlarla uğraşılan meslektir’’ diyoruz.

Emniyet Teşkilatının çalışmasında, insanların hata yapmaması,
hatalardan vazgeçirmeye çalışma veya hata yapanları etkisiz hale
getirme gibi hepimiz için çok önemli bir görev yerine getiriliyor. Bu
sebeple, emniyet teşkilatımıza ilk önce bizlerin sahip çıkması, değer
vermesi, olaylara karşı duyarlı olunarak bilgi verilmesi gibi durumlar
boynumuzun borcu. Aynı şekilde,  Emniyetimizin de insana değer veren
uygulamaları ile düzensizlikleri ortadan kaldıran çalışmaları eksiksiz
yerine getirmesi boynunun borcu. Bu karşılıklı anlayış, devlet
kurumumuzla vatandaşımızın barışık yaşamasına ve iki tarafın huzur
içersinde olmasını sağlayacaktır.

Emniyet teşkilatımız, suç oranlarının azaltılmasında teknolojinin
son imkanlarından büyük ölçüde yararlanarak görevlerini yerine
getirmektedir. Aynı zamanda personeline yönelik yoğun eğitim
programları uygulamaktadır.

Kocaeli de, huzurun ve asayişin sağlanması noktasında teknoloji ile
birlikte, onu kullanan polislerimizin motivasyonu da oldukça önemli.

İç müşteri olarak tabir ettiğimiz, emniyet çalışanlarının
memnuniyeti, vatandaşa asayiş ve huzur olarak dönmekte. Buna, Kocaeli
İl Emniyet Müdürlüğümüzün başarılı çalışmaları örnek olarak
gösterilebilir. Çalışanına değer veren bir kurum haline gelen Emniyet
Müdürlüğü, bunun karşılığını ise dış müşteri memnuniyeti olarak geri
almaktadır.

Kocaeli de son zamanlarda suç oranı önemli ölçüde azalmıştır.
Gözlemlerime göre, polislerimiz vatandaşla diyalogda, onlara ciddi,
samimi ve görev bilinci içinde yaklaşmakta ve vatandaşa karşı nazik bir
dil kullanmaktadır. Kurallara uymayanları bile nazik bir şekilde
uyarmakta ve onlara yönelik görevini yerine getirmektedir. Zaman zaman
vatandaş olarak bizlerin de empati yaparak, kendimizi polis yerine
koymamızın polis-halk ilişkileri açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Polislerin, ekseriyetle vatandaşa yardımcı ve iyi bir iletişimle
davranması onların bulunduğu kurumu ve işini sevdiklerini, üstleri
tarafından değer buldukları, işlerinde başarılı oldukları sürece de
değer görmeye devam edecekleri anlamlarını ifade ediyor. Nitekim
gazetemizden de emniyet teşkilatının kurum içi çalışmalarıyla ilgili
haberleri de zaman zaman okuyoruz. İl Emniyet Müdürümüz Hüseyin Namal,
polis teşkilatı içerisinde görev yapıp çalışmalarında başarı sağlayan
personelini çeşitli ödüllerle ödüllendiriyor ve teşkilatına değer
verdiğini ifade ediyor.

Polis-Halk ilişkilerinde, ilimizde iyi uygulama alanlarından biri
de, ‘’Toplum Destekli Polislik’’ projesidir. Proje kapsamında Kocaeli’
de hırsızlığa karşı tedbirler için site toplantıları, sitelerde zil
uygulamaları, okullarda öğrencilerin bilinçlendirilmesi, esnafın
ziyaret edilmesi bu uygulamalardan bazılarıdır. Emniyet Müdürlüğünün,
vatandaşla diyalog kurma konusundaki bu başarılı çalışmalarını bir
vatandaş olarak takip ediyoruz.

Netice itibariyle, işindeki gayreti ve başarısıyla değer bulan bir
personel görevini layıkıyla yerine getiriyor. Bu durumdan hem kurum,
hem personel hem de vatandaş kazançlı çıkıyor.

Emniyet teşkilatının personelini ödüllendiren bu örnek halkla
ilişkiler uygulamasının diğer devlet kurumlarımızda da uygulanması
başarılı sonuçlar doğuracaktır.

Din Adına Ahkam Kesmek

Ülkemizde uzun zamandan beri bir yanlışı yaşamaktayız. Bu yanlış son
aylarda giderek vahimleşmeye başladı. Bu yanlışta din adına dini
tahsili olmayan insanların demeçler vermesi, tartışmalara katılması ve
yazılar yazmasıdır. Aynı yanlışlar televizyon, gazete ve dergilerden
başka internet dünyasında da var. Bu tartışma nedense Hıristiyanlık ve
Musevilik veya herhangi bir başka din hakkında yapılmıyor. Müslüman
olan da olmayanda İslam dini hakkında fetvaya soyunmuş. Bir taraftan
siyasiler laiklik adına demeçler verirken, diğer taraftan Kur’an daki
örtünme ayetini tefsir etmeye uğraşıyorlar. (Örneğin sayın Deniz
Baykal’ ın ayetteki hımar kelimesi hakkında ahkam kesmesi gibi).

Siyasiler gerginliğin dik alasını üretirken toplumda gerginlik
yaratılıyor diye şikayette bulunuyorlar. Güya tehlike haberi
veriyorlar. Aslında yapılan tamamen kıyamet senaryosu üretmekten başka
bir şey değildir. İnsanların baş örtüsü diye bir sorunu yokken
özgürlükler adına yapılmak istenen düzeltmeler dolayısı ile kıyamet
kopartılıyor. İhtilali bile çağrıştıran cüretkar ifadeler kullanmaya
tenezzül ediliyor. Bunların tamamı din adına yapılan fakat dinle
uzaktan yakından bir ilgisi olmayan saçmalıklardır.

Sonuçta herkes ölüp musalla taşına yattığında imama ihtiyaç duyacak.
Neden kimse “cenaze namazına gerek yoktur. Kuran da cenaze namazı
yoktur. Benim namazımı kılmayın” demez? Neden bu konuda İslam’ın
usulüne teslim olunur ve namaz kılınmadığı zamanda vaveyla koparılır.
Neden erkekleri sünnet yapmaya özen gösterirler? Sünnet de Kuran da
yoktur. Ne cenaze namazı 5 vakit namaz gibi farzdır. Ne de erkeklerin
sünnet olması farzdır.Sünnet peygamberimizin sözüdür.. Farz olmadığı
halde İslami kurallara soğuk bakan kadınlar bile evlenmek için erkeğin
sünnet olmasını şart koşarlar. Bu konuda laik-anti laik tartışması olmaz

Kuran da olmayıp sünnet olan, icraatta ise farz gibi hiç ihmal
edilmeyen konular problem olmazken Kuran da olduğu halde sadece baş
örtüsünün tartışılmasını ve  laikliğe aykırı yorumlanmasını kimseye
anlatamazsınız.. Bu bir siyasi simge değil, aksine siyasi simge haline
getirilmeye çalışılarak  kadın üzerinden yapılan bir siyasi
mücadeledir. Gerisi bahanedir. Bu konu baz alınarak hiç dinle ilgisi
olmayanlar, hatta “ben ateistim” diyenler bile kuran ayetlerini abuk
sabuk sitelerin yazılarından iktibaslar yaparak yorumlamaya başladılar.
Bu ithal bir akımdır. Amerika tarafından yönlendirilen bir akımdır.

Amerika’da “gerçek kuran” adıyla yeni bir kitap hazırlandığı
biliniyor. İncil,Tevrat, Kuran karışımı bir şey. ”Papanın adıyla diye
başlıyor”. İslam dinin mensuplarının çoğunlukta olduğu ülkelerde
dağıtıyorlar. Yakında ülkemizde de dağıtmaya başlarlar. Bu kitap ılımlı
İslam projesinin, başka bir deyişle Büyük Anadolu projesinin bir
parçasıdır. Hedef İslam dinini yok etmektir. Çünkü dünyada
Hıristiyanlık giderek çöküyor. İslam yükseliyor. Bir bardak suda
koparılan fırtınanın arkasında bu proje vardır. Bu tartışmalar  bazı
aklı evvellerin önüne atılan bir yemdir.

İnsanların dini duygularını hedef alarak meslekleri olmadığı halde
İslam konusunda dini yorumlar yapanlar İslam dinine mensup olanların
özgürlüklerine ve haklarına müdahale etmektedirler. Bir anlamda da
yukarıda bahsi geçen projeye hizmet etmektedirler. Ayrıca dini
siyasallaştıran bir kısım siyasilerdir. Din üzerinden siyasi çıkar elde
etmeye çalışanlar kapasitesi olmadığı halde tesadüflere bağlı olarak bu
mevkilere gelebilmiş siyasilerdir.

Ülkenin dağ gibi meselelerine kayıtsız kalırken, bir örtü yüzünden
sokaklara dökülenler yerlerini ancak siyaset sayesinde
koruyabileceklerine inananlardır. Bir çoğu hakkı ile o mevkilere gelmiş
değildir. Nerede ise hepsi sanki birer din adamıdır.

Bir ilim adamının, kariyer yaptığı konu hakkında söz sahibi olduğunu
iddia etmesi gerekirken bazı ilim adam sanki birer ilahiyatçıdır. ele
hele konuşmalar arasına “Ülkenin kırk yıllık kazanımları” tabirini
eklemeleri yok mu,insan iyice üzülüyor. Bunların çocukları ve torunları
yıllar sonra babalarının veya dedelerinin bu tavır ve söylemlerinden
utanç duyacaklardır. Tarih bunları yazacaktır. Yaşayan görecektir.

Soruyorum onlara, kırk yılda özgürlükleri çoğaltacağına özgürlükleri
kısıtlamayı mı öğrendik? Kırk yılda iki ihtilalden başka ne kazandık?
Ülkemizi dünya klasmanında ön sıralara mı taşıdık? Ekonomide
sürünmekten, ilimde kopyacılıktan mı kurtulduk? Keşifler mi yaptık?
Aksine sadece günümüzü gün ettik. Fırsatını bulduğumuzda kendimize
yonttuk. Avantalarımıza ve makamlarımıza halel gelmesin diye yollara
döküldük.

Kimse bunları yutmuyor. Halkımız din cahillerinin din hakkında ahkam
kesmesine çok bozuluyor. Aynen bende bozuluyorum. Azı hariç, bir çok
ilim adamı ve siyasi gözümde küçülüyor. Giderek toplumda benim gibi
düşünüyor.

Başörtüsüyle Sorunları Örtmek

Sorun örtmek ve ötelemekte oldukça mahir bir toplumuz. Koskoca bir seçim dönemi bile “Çankaya / Türban
ikileminde geçti gitti. Bu ülkenin açları, işsizleri, yoksulları,
dulları, yetimleri, garipleri, gazileri ve onların derdi – sıkıntısı
örtü altında kaldı. Afganistan, Çeçenistan ve Filistin’deki
Müslümanların perişanlıkları da örtülerek kapatıldı. Hele hele her gün
onlarcası vahşice katledilen komşumuz Irak’ın mazlumları tamamen örtü
arkasında kaldılar.

Beğenmediğimiz Malezya’nın ihracatı Türkiye’nin tam 1.5 katı.
Beğenmediğimiz İran, uzaya uydu fırlatabilen 11. ülke oldu. Dünyanın 8.
harikası bir muhalefetimiz var. Sanki egemenlik, ekonomik teslimiyet ve
yolsuzluk sorunu yokmuş, dış politikada ‘politikasızlık’tan başka bir
yol kalmış gibi varsa yoksa kılık – kıyafet kontrolörlüğü. Bir zamanlar
askeri cihetten de sivil üniforma çalışmaları yapılırdı. Sonra; Kırmızı
Çizgiler, Çuval ve Kandil üçgeninde söylenecek söz kalmayınca susuldu.
Sağolsun, üniversitelerimiz de bilim hariç her işle meşguller.

Atatürk’e atfedilen güzel bir söz var; “Vatanını en çok seven işini en iyi yapandır.” Acaba kötü gidişimiz, üstümüze düşenleri yapmayıp da üstümüze vazife olmayanları yapma alışkanlığımızdan mı?

Başörtüsü diye bir sorunun varlığını bile abes. TBMM’deki siyasal
çoğunluğun mutabakatıyla başlayan gelişmeler neticelendirilmeli ve
basit bir hak talebinin toplumu ayrıştırma aracı gibi kullanılmasına
izin verilmemelidir. Başörtüsünden birkaç iktidar daha planlayanların
elinden de bu siyasi istismar argümanı alınmalıdır. Dahası başörtüsü
üzerinden din ve mukaddesat düşmanlığına da son verilmelidir.

Dünya üzerinde büyük oyunlar oynanıyor. Özellikle Avrupa’da Haçlı
ruhu ve Ortaçağ adetleri adeta ihya ediliyor. Almanya’da ara ara
gördüğümüz ‘insan yakma’ kepazeliğini nefretle lanetliyoruz. Neredeyse
olayı örtmeye çalışan Alman Hükümetini de kınıyoruz. Alanya’da bir
Almanın burnu kanasa sekiz sütuna manşet olurdu, yetmez Türk
Dışişleri’nden özür beklenirdi. 10 canımız gitti, adamlar nerdeyse
pişkinliğe vuracaklar.

Asıl içimize değil de dışımıza bakalım. Belçika, bir teröristi
resmen salabiliyor. Yarın-öbür gün Belçikalı heyetler gelip
Güneydoğu’da insan hakları ihlalleri bahanesiyle adalet dersi vermeye
de gelebilirler.

Birbirimizi sevmiyoruz. Kasabının bıçağını yalayan koyun gibiyiz. Bu
kadar içe kapanacağımız yerde ‘çağdaş uygarlık’ adına ne yapıp
yapmadığımız sorgulasak nasıl olur? Yoksa yağmurda boyalarımız ve
foyalarımız mı dökülür? İnsan bari ideolojisinde samimi olur. Tabi
bulunduğu yerin idrakine varmışsa.

“Kırmızı Başlı Horoz”un Katilini Bulmadan Olmaz

0

Öykücüğü duyanlarımız olmuştur: Eski zamanlarda, sakinlerinin
huzurlu yaşadığı bir köy varmış. Bir gün, köylülerin “kırmızı başlı”
diye sevdiği horoz öldürülmüş. Herkes “Yazık oldu, sevimli horozdu.”
derken köyün yaşlı ninesi: “Kırmızı başlı horozun katilin bulun.” diye
günlerce feryat figan etmiş. Bazıları, nineyi küçümseyerek: “Ne çok
gürültü yaptı, bir horoz için.” diye dedikodu yapmış. Bir süre sonra
köydeki kınalı kuzu öldürülmüş. Köylüler nineye ne yapmak gerektiğini
sormuşlar. O da: “Kırmızı başlı horozun katilin bulun.” demiş.
Köylüler: “Ölen kuzu, horozla ne ilgisi var?” deyip nineyi ciddiye
almamışlar. Sonra sarı öküz öldürülmüş. Köylüler, yine nineye fikrini
sorunca nineden: “Kırmızı başlı horozun katilini bulun.” cevabını
almışlar. Köylüler ninenin bunadığına kanaat getirmişler. Sonra doru
tay öldürülmüş. Köylüler: “Bu kadarı fazla.” demişler. Köylüler doru
tayın katilini bulmaya çalışırken başka bir felaket yaşanmış. Köyün bir
delikanlısı öldürülmüş. Bunu başka cinayetler izlemiş. Nine her
seferinde: “Kırmızı başlı horozun katilini bulun.” diyormuş.

Ülkemizde yaşanan siyasi olayları, çevremde yaşananları, kendi
yaşadıklarımı değerlendirirken “Kırmızı Başlı Horoz” öykücünü
hatırlıyorum. Öykücükte geçen bilge bir nineye sahip olmadığım için
hayıflanıyor, olduğu zamanlarda onu dinlemediğim için de pişmanlık
duyuyorum.

Kırmızı Başlı Horoz’un öldürülmesine biz “kırılma noktası” diyoruz.
Kırılma noktasından sonraki süreç hep aleyhimize işliyor. Dilimizdeki
“kediyi bacağından ayırmak”, “atı alan Üsküdar’ı geçti”, “ok yaydan
çıktı” deyimleri de aynı durumu karşılıyor. Sosyal varlık olarak,
hepimizin bir “kırmızı başlı horoz”u olmuştur ve bu horoz
öldürülmüştür. Nine gibi bilge bir tavırla katili bulma konusunda ne
kadar ısrarcı olabildik?

İşlediğimiz ilk suç, ilk günah; içtiğimiz ilk sigara, alkol;
yaptığımız ilk tembellik, boş vermişlik; kırmızı başlı horozun
öldürülmesidir. Kaçımız geriye dönüp bu kötü eylemlerden vazgeçti ve
katili öldürdü? Bireysel hayatımızı genişletip toplumsal hayata
girdikçe, kapsama alanımızı artırdıkça kırmızı başlı horozlarımız da
fazlalaşıyor. Kişisel niteliklerimizin yanında her bir insan ve onun
nitelikleri, her bir olay ve onun getirdiği zorluklar, her farklı
düşünce ve onun nüansları birer kırmızı başlı horoz oluyor. Kırmızı
başlı horozların çokluğu, yükümüzü artırıyor. Horozlar dövüşü çok kere
bizi çileden çıkarabiliyor. Her horoz, orkestradaki bir enstrüman.
Orkestra enstrümansız olmuyor. Bozulan her enstrüman, öldürülen her
horoz, sağlanan ahengi altüst ediyor. Ahenksizlik istemiyorsanız ya
horozu yaşatmayı bileceksiniz ya da horozu öldüren katili bulmakta
cesur, yetkin ve kararlı olacaksınız.

Evin annesi, babası; işinizin yöneticisi olabilirsiniz; öğretmen,
siyasetçi, bürokrat olabilirsiniz; kapsama alanınızda pek çok insan
bulunuyordur. İşin sağlıklı yürümesini bozacak, dengeleri yıkacak,
hedefinize ulaşmanızı engelleyecek her davranışa göstereceğiniz hoşgörü
ve acizlik, kırmızı başlı horozun öldürülmesidir. Bunu, kınalı kuzunun,
doru tayın öldürülmesi, köydeki yiğitlerin katledilmesi takip
edecektir. Bu kaçınılmazdır.

“Benim için, öykücükteki gibi kırmızı başlı horozun, kınalı kuzunun,
doru tayın, yağız yiğitlerin önemi yok, dolayısıyla katilden endişe
etmeme de gerek yok” diyenler olabilir. Bunlar, hayatlarında hiçbir
değere sahip olmayanlardır. Köyü güzelleştirenler, bu varlıklardır.
Köyü güzelleştiren varlığı yani hayatını zenginleştirecek kutsal
değerleri olmayanların bir uğraş içinde olmasının, siyaset yapmasının,
sonuç olarak, yaşamasının da bir anlamı ve gereği yok. Varlığımızı
anlamlı kılan, hayatımızı renklendiren, eylemlerimizi kutsallaştıran
kırmızı başlı horozlarımızı yaşatmak, onlara musallat olanları bertaraf
etmek, başlarına bir hal gelirse katillerini bulmak, yok etmek
zorundayız.

Herkes kendine baksın. Ben, her katliamdaki hoşgörümün gaflete
dönüştüğünü, megalomanlığımın da bilge nineyi dinlememe engel olduğunu
itiraf etmek zorundayım. Kırmızı başlı horozu yaşatanlar ya da onun
katilini yaşatmayanlar gemisini yürüten kaptan oluyorlar. Siz hangi
geminin kaptanısınız?

Türban Kısır Döngüsü

Önce Boğazlıyan Kaymakamı rahmetli Kemal Bey’in kızı Müşerref Gürenci’ye
Allah’tan rahmet diliyorum. Bu hafta kaybettiğimiz ve Türk Milletine
emanet olarak bırakılan değerlerden biri olan rahmetli Müşerref
Gürenci’den çoğu kimsenin haberi yoktur. Ermenilere kötü muamele
yapılmasını engelleyemediği iddiasıyla, işgal güçlerinin baskısıyla 10
Nisan 1919’da Beyazıt Meydanı’nda idam edilen rahmetli Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i acaba kaç kişi biliyor? İzmir Vali ve Belediye Başkanı’nın cenazeye katılması ayrı bir anlam taşımaktadır.

Dün
olanlar bugün de tekerrür etmektedir. Dün Kaymakam Kemal Bey dahil
birçok kamu görevlisini idama götürenler, bugün de dayatmalarını
sürdürüyorlar. Bugün de garip suçlamalarla insanlar özgürlüklerinden
oluyor, el altından iddianameler dolaştırılıyor, devlete karşı açılan
psikolojik savaş milli devletten ve üniter yapıdan yana olanlara
yöneliyor. Şemdinli tezgahı devam ettiriliyor. DTP’li bir
milletvekilinin TBMM amblemli arabası kullanılarak uyuşturucu
kaçakçılığı yapıldığı basında yer alıyor. Bölücü terör örgütü ile
ilişkili uyuşturucu çeteleri ile uğraşmak yerine dikkat dağıtılıyor.

Türban ve laik-antilaik
maçı yine başladı. Bu öyle bir maç ki; bir türlü bitmiyor. Siyasi
nitelikli türban tartışmaları bazı gerçekleri örtüyor. Ne zaman türban
tartışılsa, endişe duyarım. Ardından bir takım dışarıya verilen
tavizler gelir. Her işe karışan ABD Büyükelçisi “Bomba atmakla bu iş sonuçlanmaz; siyasi çözüm de gerekir” diyor. Malum 301. Madde ve milli kimliksizleştirilmiş bir Türkiye için hazırlanan sözde sivil Anayasa taslağı gündemde. Özellikle İstanbul’da nokta veya bölge yabancı egemenlikler doğuracak bir Vakıflar Yasası dış dayatmalarla çıkarılmaya çalışılıyor. 11.000 civarında arazi ve mülk el değiştirecek. Birleşik Kıbrıs ve KKTC’den
dolaylı olarak vazgeçme senaryoları ortada. Hayali bir AB üyeliği kozu
bir tehdit olarak kullanılıyor. Belki bir 10-15 sene daha AB üyeliği
tartıştırılacak. Bu da türbanın bir başka çeşidi…

Türkiye, fikri derinliği olmayan, slogan ve şekil tartışmalarını artık aşmalıdır. Ülkemiz bir kısır döngü gibi süren radikal laikçi
(hatta bir bakıma seküler), halkın değerlerine yabancılaşmış bazı
aydınlarla; ezilmişlik ve baskı görmüş olmayı koz olarak kullanan,
Cumhuriyeti içine sindirememiş, Müslüman’ı devşirme ve İslâm’ı
yozlaştırma peşindeki ve Cumhuriyetten rövanş almak isteyenlerin çatışma alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Sorun, yeni sorunlar yaratmayacak şekilde çözülmelidir.

İnanıyorum
ki; büyük çoğunluk bunu istemektedir. İslâmcı ve muhafazakâr olmayan
bir yönetim şeriatı getiremez. Kaldı ki İslâm, belirli bir siyasi
devlet düzeni de dayatmaz. Kimse korkmasın. Türkiye istese de İran gibi
olamaz. Her iki ülke arasında çok önemli sosyal yapı ve İslâm’ı anlama
farkları vardır. Bu kısır tartışmalar mutabakatları zayıflatmaktadır.

Bildiğimize
göre; İslâm’da ve Kur’an-ı Kerim’de mahrem ve ziynet yerlerini örtme
esası vardır. Ancak, bu türban veya başörtüsü ile ifade edilmemiştir.
Ancak, ölçü sadece gelenek-göreneği bir tarafa atarak; Kur’an-ı
Kerim’de var mı, yok mu tartışmasına da götürülmemelidir. Sosyolojik
gerçekleri göz ardı eden bazı hukukçular gibi bazı İlâhiyatçılar da,
sosyal boyutu dışlayarak normatif ve soyut değerlendirmeler
yapmaktadırlar. Eğer bu eksikliğimizi görmezsek; “Ramazan davulu da
İslâmi değil” deriz. “Mevlide gerek yok, Kur’an okuyoruz” yanlışlarını
ileri sürebiliriz.

Cumhuriyete ve anayasaya bağlı olanlar, rejime karşı “karşı kültür”
alanları açıcı oyunlara gelmemelidirler. Soroscu vakıflar ne zamandan
beri Atatürkçü ve Cumhuriyetçi oldular? Cumhuriyet Mitinglerinin
sonuçta kimlere yaradığı ve kimler tarafından kullanıldığını göz ardı
edemeyiz.

Türkiye’nin laiklik anlayışı
anayasada yer alır. Bu anlayış Fransa’da olduğu gibi “Ben senin işine,
sen de benim işime karışma” şeklindeki bir kilise- devlet anlaşması
değildir.  Laiklik, sanki İslâm’a alternatif bir din gibi de
anlaşılmamalıdır. Her türlü taassuba sapma yanlıştır.

Başörtüsü ve İranlılaşma

“AKP ve MHP’nin, üniversitelere türban serbestliği
getirme girişimine tepki gösteren, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu
on binlerce protestocu, 02 Şubat Cumartesi günü Anıtkabir’de düzenlenen
222-A (2. ayın 2’si saat 2) eyleminde bir araya geldi.”

Genel
olarak “Cumhuriyet Mitinglerini” düzenleyen grupların katıldığı bu
mitingde ve yurdun muhtelif yerlerinde yapılan benzer maksatlı
toplantılarda, üniversitelerde türban veya başörtüsünün serbest
bırakılması, “laik devlet yapısının yıkılmasının ilk adımı” olarak nitelendirildi.

Belki de ilk defa bir yasağın kalkmasını önlemek için bu derece ateşli demeçler ve tepkilerin gösterildiğine şahit oluyoruz. Özellikle de her türlü fikrin ve inancın serbestçe tartılabildiği mekânlar olması gereken üniversitelerin yöneticilerinden gelen “başörtüsüne yasak devam etsin” talebi, demokratik ülkelerde yaşanan bir ilk olsa gerektir.

“Türkiye İran olacak mı?” tartışmalarına, “başörtüsü/türban kamusal alanda yasak olsun” kampanyası açısından bir kere daha bakmak faydalı olabilir.

İran uygulamasında devlet erkini kullanan kesim, vatandaşlarına belli bir kıyafet ve yaşama tarzını dikte etmekte, özellikle kadınlara yönelik tahditlere uyulup uyulmadığı devrim muhafızları ile kontrol edilmektedir.

Hatta S.Arabistan uygulamasında
kadınların tek başına araba kullanmaları, alışverişe çıkmaları
yasaklanmış olup, bu ve benzeri sosyal hayata en basit katılımlarına
bile sınırlamalar getirilmiştir.

Bu tarz yönetimin arka planında, devlet gücünü kullanan kişilerin, yönettikleri ülkenin vatandaşlarını
seçme yeteneğinden mahrum, her an doğru yoldan ayrılabilecek zekâsı
kıt, ahlaki değerleri her an kötüye sapabilecek zayıflıkta, “potansiyel
günahkâr” veya “potansiyel suçlu” olarak görmesinin
yattığını söyleyebiliriz.

Öyle ya, sadece insan olması nedeniyle saygıya layık bulunan, doğuştan gelen hak ve özgürlüklere sahip olan, İslami tabiriyle “eşref-i mahlûkat” yani yaratılmışların en şereflisi olan insanların kılık kıyafet ve yaşantısına “molla rejiminin” karışmaya ne hakkı olabilirdi ki?

İran’da,
devlet baskısının yanında onun kadar zararlı ve aşağılayıcı olan başka
bir unsur daha vardır. Rejimin değerlerini savunan ve onun dikte ettiği
kıyafet ve yaşama tarzını “tek doğru” olarak benimseyen halk kitlelerinin, kendisine benzemek istemeyen gruplara karşı uyguladığı “mahalle baskısı.” 
Bu gruplar, kendilerinden farklı olanları psikolojik veya fiili
baskılarla kendilerine benzetmeye çalışır, başaramazsa da devrim
muhafızlarına şikâyet ederek devlet baskısı ile muratlarına ermeye
gayret eder.

Türkiye’de başörtüsünün/türbanın üniversitede
serbest kalmasından endişe duyanların kaygısı “üniversitelerin çağdaş
görüntüsünün bozulması”ndan ibaret değil. “Kadınlarımızın büyük
çoğunluğu türban takar, iş üniversitede kalmaz, ilk ve orta öğretime
yayılır. Kamu kurumlarında hizmet alanlara değil, hizmet verenlere de
zamanla bu imkân tanınır, daha da ötesi başörtülüler uygulayacakları ‘mahalle baskısı’ ile ‘yaşam tarzımıza’ müdahale eder” korkusundalar. (Tercih ettikleri fikirlere ve modern yaşama tarzına bu kadar güvensizlik duymaları doğru mu?)

CHP,
ÇYDD, bazı rektörlerin öncülük ettiği bu grupların yaptığı açıklamalar
ve Anıtkabir’de yapılan mitingde yaşanan bazı olaylar, bu grupların da
kendi kıyafet ve ‘yaşam tarzının’ tek doğru olduğuna inandığını, türban takanları laik rejim için tehlike veya düşman olarak gördüğünü gösterdi.
Miting olduğunu bilmeden aynı saatlerde Anıtkabir’e gelen iki türbanlı
genç kıza yapılan hakaret ve sataşmalar ve genç kızların “biz de laik
sisteme inanıyoruz” savunması yapmak zorunda kalması, “mahalle
baskısı”ndan daha ağır bir baskı değil midir?

Yine
türban tartışmaları kapsamında, askeri darbe yapmaya çağıran
profesörler, halkı geri zekâlı ve aptal gören yazarlar, “biz başı
örtülüleri üniversitede istemiyoruz” diyen kadın örgütlerine şahit
oluyoruz. Görüyoruz ki, kendisini “çağdaş” olarak
tanımlayanların bir kısmı, aynen İran’daki “molla rejiminin”
zihniyetine sahip: “Bize benzemeyenler geri zekâlı veya potansiyel
rejim düşmanı…”

Cumhuriyet değerlerini koruma
gayreti içine düşen insanlarımızın çoğunun iyi niyetli olduğunu
düşünüyorum. Ancak lütfen demokrasiye ve insanlarımıza güvenelim. Demokrasi özgürlükler arttıkça güçlenir. Halkına inanmayan demokrasiden bahsedemez.

Hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılması ihtimali var olabilir. Ancak bu ihtimal hak ve özgürlüğün kullanılmasına mani olamaz, kötüye kullanan olursa kanunlar gerekli cezayı verir. Türkiye’nin demokrasisine ve halkımızın “Cumhuriyet değerlerine” bağlılığına güvenmek zorundayız.

İnanıyorum ki askeri rejim zamanlarında ihtilalleri savunanların bu görüşlerinden on yıl sonra utandıkları gibi, “yasak devam etsin” toplantıları yapanlar da, ileride bu görüşlerinden utanacaklar.

Çocuklarımız
da yıllar sonra bugün yaşadıklarımızı okuyunca şaşıracaklar. 21. yy
başlarında üniversitede okuyan bir kısım genç kızın başını örtmesi için
şiddetli tartışmalar olmuş. Zamanın yöneticileri de kullanılan örtüyü nasıl bağlayacaklarını kanunla düzenlemişler diye…

Din ve Vicdan Özgürlüğümüz Geri Geldi

0

Genellikle yazılarımda akademik bir dil kullanmaya özen gösterdim.
Türkiye’nin konjonktürel siyasi yapısının, Avrupa Birliği açısından
değerlendirilmesinde bile akademik verilere yer verdim. Ancak ülkemizde
gelişen son olaylar karşısında duyduğum rahatsızlıktan dolayı, kara
cahillere yaptıklarının doğru olmadığını göstermek amacıyla bu yazıyı
kaleme alıyorum.

Özellikle çarşaflarla ve başörtülerle sözde
miting alanına gelip bunu bir marifet sayarak başörtüsünü çıkarıp
yerlere atan ve hatta yakan, diğer bir ifadeyle başörtü takan
yurttaşlarımıza, analarımıza ve bacılarımıza hakaret ettiklerini
düşünen ve onları birer düşman olarak gören oysaki Yüce İslam dinimize
ve ona inananlara büyük saygısızlık yapan bu cahilleri yaptıklarının ne
kadar yanlış olduğunu anlatmak, vatanıma ve milletime en başta da
dinime olan borcumdur.

Müslüman kadınların başını örtmesi
Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’ de açıkça belirtilmiş olup, başörtü Allah
(c.c.)’ın emridir ve ayet açıktır. Nur Suresi 31. Ayette Yüce Rabbim
şöyle buyurur; ”Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan
sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar
müstesna, zînet (yer) lerini göstermesinler. Başörtülerini ta
yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından yahut
babalarından yahut kocalarının babalarından yahut oğullarından yahut
üvey oğullarından yahut erkek kardeşlerinden yahut erkek kardeşlerinin
oğullarından yahut kız kardeşlerinin oğullarından yahut müslüman
kadınlardan yahut sahip oldukları kölelerden yahut erkekliği kalmamış
hizmetçilerden yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan
erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler
bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte
tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”

Ahzap Sûresi, 59. Ayeti
kerimede ise; “Ey Peygamber!.. Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin
kadınlarına söyle, (kendilerini baştan aşağı örten) elbiselerinden
giyinip örtünsünler.” buyurmuştur.

Dikkat edilecek olursa
türban diye bir kelime geçmemektedir. Başörtüyü türban diye
adlandıranların amacı yalnızca insanlarımızın kafasını karıştırmaktır.
Benimde içinde bulunduğum ve okuduğum yıllarda, üniversitelerde
yasaklanan başörtüsü, tam anlamıyla din ve vicdan özgürlüğünü
kısıtlamakla kalmadı birde anayasamızda belirtilen demokratik, laik,
sosyal ve hukuk devleti olma ilkemize ters düşmüştür. Öyle ki bu yasağı
koyanların hiçbir geçerli sebebi de yoktur.

Anayasamızın,
din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile din ve vicdan
özgürlüğü anlamına gelen laikliğin sözde savunucuları Anayasamızı
bilmemektedir.

Anayasamızın 5. maddesinde; Devletin temel
amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü,
ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin
ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve
hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle
bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri
kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli
şartları hazırlamaya çalışmaktır.

6. maddesinde; Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.

10.
maddesinde; Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun
önünde eşittir.

12. maddesinde; Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

40.
maddesinde; Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen
herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını
isteme hakkına sahiptir.

70. maddesinde; Her Türk, kamu
hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin
gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.

Görüldüğü üzere Anayasamızda da başörtüsünü kısıtlayan hiçbir madde yer almamaktadır.

Anayasamızın sözde savunuculuğu yapanların savundukları fikirler anayasamıza aykırıdır.

Bir
zamanlar bir kardeşimizin haykırdığı “Başörtüyü başımızdan çıkardınız,
ancak yüreğimizden çıkartamayacaksınız” sözünü herkese hatırlatmak
isterim.

Bu vesile ile din ve vicdan özgürlüğünü ülkemize
tekrar kavuşturarak içimizde ki kanayan yarayı durduran ve bu yasağı
kaldırmak için canla başla mücadele eden, Adalet ve Kalkınma Partisi
milletvekillerimize ve Milliyetçi Hareket Partisi milletvekillerimize
sonsuz şükranlarımı sunmak istiyorum.

Adanmışlık Ruhu

Japonlar der ki “Türkler her zaman bir Süper Güç`tür. Bunu Türkler hariç herkes bilir”. Kâinatın Kullanma Kılavuzu da diyor ki “Bir topluluk kendi yaşantısını değiştirmedikçe Allah da onlar üzerindeki inayetini değiştirmez”. Bizim derdimiz ve arayışımız bu sırra mazhar olmak üzere olmalıdır.

Bu zamana değin kelam babında, problemi tespit ederken hep ortaya
çözüm adına bir şeyler koymaya da çalıştık. Yankı bulur-bulmaz, ama
sorumluluğumuz budur. Bir küresel açmazla karşı karşıya kalmak adına onu karşılayabilecek bir davranış modeli geliştirmek üzerine de söyleyecek sözümüz olmalı.

Milletleri idealler yaşatır. Ve idealler de hareket enerjisi isterler. Biz enerjimizi ya birbirimize ya da spor-magazin gibi süreli oyuncaklara teksif ediyoruz. Oysa tek kurtuluşumuz idealizm ve adanmışlık. Düşlediğimiz ve temsil ettiğimiz değerlerin prototipi, numunesi olmak zorundayız. Ki bizi öldürmeye gelen de bizde dirilsin.

İddiamız şu: %100 yerli ve %100 milli bu yapı bu çıkışın mümessili olabilir. Sendikacılık bizim medeniyetimizin yitik malıdır. Ahilik geleneğimiz, lonca müesseselerimiz bunun 800 yıllık ispatı. Bugünkü manada sendikacılık ecnebi bir kavram gibi görülebilir, ama değil. 80 öncesinde
işçi sendikalarının hem sonuç aldığını hem de ideolojik kavgalara
yataklık ettiğini biliyoruz. 80 öncesinden bağımsız, ihtilal sonrası
kurulan ve tutan tek sivil ağaç Türkiye Kamu – Sen ve onun çekirdeği Türk Eğitim – Sen’dir.

Bazı sendika ve siyasi yapıların küresel esintilerle kıblesini şaşırdığı hatta çıkış gayesini inkâr eder bir noktaya geldiği noktada biz yetkiyi aldık. Hem de AKP döneminde, hem de kendini örgütçü sanan Eğitim – Sen’den. 146 bin kişilik dev bir koroyuz. İrademizin ve teşkilatçılığımızın ispata ihtiyacı yok. İhtiyacımız olan hedef büyütmedir.

Yani diyoruz ki; kendimizi dünya ölçeğinde bir alternatif olarak dizayn edelim. 4–5
senede bir genel seçimlerin beklentileri ve hayal kırıklıklarını
yaşamak yerine, aksiyoner olarak, bu eğitim ordusunu kamusal manada
alternatif haline getirelim. Eğitimde müesseseleşelim,
yeni istihdam alanları açalım, geleceğin kadrolarını gerçek manada
şekillendirelim. Bu konuda dini teşekküller kadar cesaret gösterelim.

Dünyayı Şer Üçgeni ( Amerika, İngiltere ve İsrail )’nin yönetmesinden bıkmadık mı? Irak’ta
yanıbaşımızda yapılanlara karşı ne yapabildik? Hani kardeşliğimiz, hani
Türklüğümüz, hani Müslümanlığımız? Yarın sıra belki bizde, belki
amcaoğlumuzda. Bu evangelist sapkınları, bu Tanrıyı Kıyamete zorladıklarını ifade eden hasta ruhları ekarte etmeliyiz. Çok Uluslu Şirketler,
değer adına ne varsa metalaştırıyor ve tüketiyor. Ne düşündüğümüze ve
neyi sevip – sevmeyeceğimize bile onlar karar veriyor. Afrikalılardan
tek farkımız; bizimki gönüllü kölelik.

Bu akıl tutulması ve toplu hipnoza karşı, tıkanan beyin damarlarımızı, algılarımızı açacak tek ilaç adanmışlık ruhudur. Literatüre yeni yeni giren, adına “Gönüllü Kerizlik” diyebileceğimiz bir inanmışlığı hayatımızın yörüngesine oturtmalıyız. İnsan zihni nelerle meşgul olursa onda uzmanlaşıyor. Biz, bize Bizans’tan geçen hile, dolap, entrika ve ayak oyunlarına meydan verirsek şikâyet ettiğimiz şeye dönüşürüz. Bilerek ve isteyerek, ısrarla ve inatla, iyiniyetimizden ve dava aşkımızdan Nuh’un Gemisi misali filikalar üretmek durumundayız.

İnönü demişti ki “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır”. Atatürk olsaydı; Türkiye yeni bir dünya kurar, başka milletler gelir, orada yerini alır
derdi. Türk Eğitim Sen’deki açılımın zincirleme reaksiyon olarak iç ve
dış siyasi dengelere varıncaya dek bir değişim sürecini
başlatabileceğini unutmamak gerek. Kelebek Etkisi teoreminde olduğu gibi..

Dünyanın tek umudu biziz. Bu umudu boşa çıkaramayız. Sürekli iman tazeleme ikliminde tıpkı İnebolu Sandalcılar Cemiyeti gibi, ‘kurtuluş artık vazifemizdir’ deme kararında olmak gerek. Nihayetinde biz seferle yükümlüyüz, zaferle değil.

Ve inşaallah şairin dediği gibi;

YİNE BİR DAĞ GİBİ  BİR DEV GİBİ DOĞRULACAĞIZ
YENİ BİR RUH DOĞACAK TOPRAĞIMIZDAN
TANIYACAK BİZİ DÜNYA YENİDEN
2023’LERE ADANAN BAYRAĞIMIZDAN

Rabb’im bu milleti geleceğine bağışlasın..

Obezlik, Kaç Türlü?

0

Bugünlerde obez sözcüğünün sık kullanıldığını görüyorum. Gün
geçmiyor ki, televizyon kanallarında kadınlarla ya da sağlıkla ilgili
programlarda obez sözcüğü kullanılmasın, obeziteden bahsedilmesin.
İngilizce “obese” kelimesinden gelen obezite”, vücutta
depolanan yağ miktarının çok fazla olması diye tanımlanıyor. Obezite
vücudun fiziksel yapısına uymayacak ölçülerde aşırı derecede yağ
depolanması sonucunda oluşuyormuş.

Obezlik, bir sağlık problemi. Dünyada, özellikle Amerika’da,
insanlar hızla obezleşiyormuş. Bu ülkede, üç çocuktan biri,
yetişkinlerde ise 10 kişiden 6’sı obezmiş, her yıl 300 bin kişi
obezlikten ölüyormuş, bu hastalıktan dolayı 100 milyar Dolar
harcanıyormuş. Obezliğin tedavisi için harcanan para yoksul ülkelere
yardım olarak verilse, dünyada fakir kalmazmış.

Obezliğin nedeni olarak aşırı yeme ve hareketsizlik gösteriliyor.
Obezlik, çağımızın hastalığıymış. Kalp ve damar hastalıkları, insan
ömründe kısalma, yüksek şeker, yüksek tansiyon, zor doğum, kısırlık,
varis, kas zayıflığı, fıtık vb. pek çok hastalıkta obezite etkili
faktörmüş.

Günümüzde obezlik, insan vücudunda fiziksel çirkinliğe yol açan, bir
biyolojik hastalık olarak algılanıyor. İşin derinine inerek sözcüğün
anlam sahasını genişletirsek, hemen herkesin değişik ölçülerde obez
olduğunu söyleyebiliriz. İnsan anatomisiyle ilgisi yok benim demek
istediğim obezliğin. Bitmeyen bir iştahla mal mülk ediniyoruz.
Yığıyoruz üst üste bunları. Biriktiriyoruz, hayatımız sonsuzmuş gibi.
Sonra da biriktirdiklerimizin bir işe yaramadığını görüyoruz, atmaya
kıyamadığımız için altında ezilmeye başlıyoruz biriktirip
yığdıklarımızın. Tam bir hamal durumundayız. Ne farkımız kaldı şimdi
bir obezden. O, fazla yağlarının hamallığını yapıyor, biz bir
tamahkârlık eseri olarak biriktirdiklerimizin… Sonra da öfleyip
püflüyoruz. Bazılarımız, hedef gözetmeden ölçüsüzce kitap okuyor.
Edindiği bilgilerin belki hayatında hiçbir yararı olmayacak. Ayaklı
kütüphane denecek kendisine. Öğrenme iştahı, yararsız bilgi çöplüğüne
dönüştürecek onun kafasını. Bu da obezliğin bir türü. Sosyalleşme ya da
popülerlik adına pek çok kimseyle tanışıyoruz, onlar tarafından
biliniyoruz. Bilinmek, zevk veriyor bize. İnsanlar etrafımızda pervane
oluyor, sayısız iltifatlar ediyor. Her birimiz, bol mesaj, tebrik
telefonları, mektupları alabiliriz yılın belli günlerinde. Çok kişi
tarafından tanınır olma zevkiyle kanatlanırsınız adeta. Şişersiniz bir
balon gibi. Bu kadar bilinir olmanın ağır bir yük, gereksiz bir arzu
olduğunu anlarsınız başınıza bir olay geldiğinde. Artık, siz bir sosyal
obezsiniz. Bu denli insan tarafından bilinir olmanın ne kadar gereksiz
olduğunu dillendirmek zorunda kalabilirsiniz. Sürekli yükselme, yüksek
makamlarda bulunma arzusu da bir tür obezliktir. Bulunduğunuz makamın
hakkını veremezseniz, oturduğunuz koltuğun size ne kadar ağır
geldiğini, sizi ne kadar yorduğunu anlarsızın. Bunun adı, bürokratik
obezliktir. Yaşadıkça yaşamak isteriz. Ölüm, başkaları içindir, hiç
yakıştıramayız kendimize. Günler, aylar, yıllar bitmesin isteriz. Doğan
her günün getirdiği sıkıntıya katlanırız ölmemek için. Yığarız saatleri
basamak basamak. Yığdıkça direncimizi kaybederiz, günlerin altında
eziliriz. Hamalı oluruz gece ve gündüzün. Namerde muhtaç, dosta rezil
oluruz fazla yaşama obezliğimiz yüzünden. Ölümün, bir temizlik olduğunu
kabullenemeyiz bize sıra geldiği halde.

Obezliği, aşırılık duygusu doğuruyor. Aşırı yiyip aşırı dinlenenler
bedensel obezliğe saplanıyorlar. Yararsız bilgi, entelektüel obezliği;
gereksiz arkadaşlıklar, sosyal obezliği; tamahkârlık, servet
obezliğini; ölüm korkusu, yaşama obezliğini; hâkimiyet duygusu, makam
obezliğini doğuruyor. Bu sonuçlar da bizde zamanla, gerilime,
bıkkınlığa, küskünlüğe, bunamaya, güvensizliğe, erken yaşlanmaya yol
açıyor. Bunun tersi, özveri, paylaşma, ölçülü ve dengeli çalışma,
cömertlik, hoşgörüdür. Bu duyguların geliştirilmesi, hayatı bizim için
hafifletecek, kendisinden zevk alınır hale getirecek, bize insan
olmanın hazzını hissettirecektir.

Hayatımızdaki çok yönlü obezliğe karşı sürekli diyet, düzenli ve ölçülü spor gerekiyor.

Siyasi İpek

Demokrasi ve özgürlük. Sanırım dünyada en sık kullanılan kelimelerin
başında gelir. Öyle ki bu kelimeleri kullananları siyasi veya etnik
olarak sınıflandırmak da mümkün değil. Her kesim, her alanda hovardaca
kullanır bu sihirli kelimeleri.

Kullanılma maksadı mı? İşte bu noktada siyasi farklılık ta, siyasi düşünce de önem kazanır.

Özellikle özgürlük; her nedense siyasi görüşe göre veya inanç
durumuna göre farklı farklı anlamlara bürünür. Bu kelimenin anlamı;
menfaate göre değişir, ego’ya göre değişir, inanca göre, tutulan siyasi
partiye göre değişir. Değişir de değişir. Hatta, özellikle birtakım
özel TV’ler de halkımızı dini konularda aydınlatan(!) İslamcı
yazarların taraftarı olmaya göre bile değişir.

Ve Türban

İşte bu konuda bir kesim insanların siyasi düşünceleri, inancın
önünde gelir. Bu kesim için siyasi liderin görüşü, Ayeti Kerime ve
Sünnet’ten daha önemlidir…

Zira sistemsizliğin sistem olduğu ülkemizde sapla saman o kadar biri
birine karıştırıldı ki, Allah’ın kanunlarına ve Resulullah (sav)
Efendimizin sünnetine itibar etmek, en hafif tanımıyla ayıp sayılır
oldu. Zira anayasamızda yer bulan laiklik o kadar çarpıtıldı ki,
İslam’a çıkan her yolun önüne set olarak kullanılmaya çalışılıyor. İşin
kötüsü bu düşüncedeki art niyetliler oldukça da başarılılar, oldukça
etkinler! O kadar ki, Türbana “tehdit unsuru” kılıfı giydirmek için
amansızca bir çaba içine girdiler.

Hiç beklenmedik bir partimizi kullanarak Kur’an eğitimini bitirmeyi
bile başaran bu unsurlar, 14 asırlık dini ve kültürel bir uygulama olan
örtünmeden duydukları rahatsızlığın gerçek sahiplerinin kendileri
olduğunu da sanmıyorum. Ama bu yola zorlayan gücün arkasındaki
unsurların kimler olduğu konusunda da çok emin değilim.

Öyle ya, % 80 oranında ezici bir çoğunluğun istemesine rağmen bir türlü çözüme ulaşılamadı.
Çözüm sağlanırsa ne olur? En azından başını kapatanla, kapatmayanların biri birine saygısı artar.

Çünkü suni husumet ortadan kalkmış olur. Peki, bu kimin işine gelmez? Malum…

Şuna kesinlikle inanıyorum ki, Turban denilen o bir metre karelik ipek siyasi değildir. Ancak “Turban Siyasi Simgedir” cümlesi tamamen siyasidir.

Gelelim türbanla ilgili mecliste yapılan çözüm çalışmalarına; Malum
bu konuda iktidar partisi AKP ile muhalefet partilerinden MHP arasında
kısmen de olsa bir düşünce birlikteliği oluştu. Bu önce bizleri oldukça
heyecanlandırdı. Ancak heyecanımız tabiri caizse kursağımızda kaldı.

Zira örtünme şekli sosyetemizi (!) sarmayacak ve sadece üniversite
öğrencileri için geçerli olacak ve zat-ı muhteremlerin tarifine uygun
olarak yapılacakmış.

Peki, İmam Hatip Lisesinde okuyacak olanlar, (dayatılmış şekliyle
olsa da) neden bu serbestlikten faydalanmasın bir, ikincisi okumasına
izin verilen kızlarımıza neden kamuda çalışma izni verilmesin?

Öyle ya, okurken başını kapatacak, okul bitince ise, Kamu’da iş kapıları kapanacak!

Bu resmen perhiz-turşu uyuşmazlığıdır.

Ayrıca anlaşılmayan bir başka konu da şudur: AİHM’e yapılan
başvurular sonucunda Başörtü veya Türban yasağının Avrupa tarafından da
onaylandığı, dolayısıyla bunun bir insan hakkı ihlali olmadığı,
laikliğin gereği olduğu söyleniyor. Böylece yasağın devam etmesi
gerektiği savunuluyor.     

Ancak bizde okuldan uzaklaştırılan başörtülü kız öğrenciler,
Avrupa’nın bütün üniversitelerinde başörtüleriyle okuyabilmekte, okul
sonrası yine başörtüleriyle görev yapabilmektedirler. Avusturya’ da tıp
fakültesini bitirip doktorluk yapan kızımız buna bir örnektir.

Bu Laiklik nasıl bir şeyse, bizde başörtüsü ile bozuluyor da, Avrupa da bozulmuyor.

Şimdi her kesime düşen görev; el ele verip, hiç kimseyi rencide
etmeyecek, hiç kimsenin hakkını gasp etmeyecek şekilde Laikliğin
tanımını yeniden yazmaktır…

Zira bu ve benzeri birçok sıkıntının en büyük müsebbibi, herkese göre değişen laiklik tanımında gizlidir.