20.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1372

Eyvah! Kadınlar Geliyor

Hepimizin bildiği gibi ülkemizin son dönem gündemini oluşturan en
önemli konu “başörtüsü” konusudur. Konu hakkında olumlu olumsuz çeşitli
yorumlar gündeme gelirken sizlere bu hafta konunun kanaatimce
buzdağının altındaki sebebini aktarmak istiyorum.

Değerli okuyucular, sadece Türkiye’de değil dünyada da erkeklerin
kural koyduğu bir düzende yaşamaktayız. Ancak geçen zaman içerisinde
kadınlar, her başarılı erkeğin arkasında var olan kadından ziyade
başarının gerçek sahibi olma yolunda çetin bir mücadeleye girmiştir. Bu
mücadele kadınların bulundukları ülkelere ve kültürlere göre farklılık
göstermektedir.

Biz Türklerde kadın imajı toplumda her zaman erkeğin yanında yer
alan ve toplumda yaptırım gücü olan bir saygınlık unsuru olarak
görülmüştür. Nihayetinde toplumların dinamik yapısından ve çeşitli
kültürlerden etkilenmesi sonucu gelinen nokta itibariyle toplumumuzda
kadın, batı kültürünün kadını bir “meta” olarak görme anlayışı ile doğu
kültürünün kadını  “kafes arkasına” itme anlayışı arasında sıkışıp
kalmıştır.

Toplumda kadının sıkıştığı bu mevcut ikili sistemi bozan en büyük
adımı Anadolu kadını atmıştır.  Daha önce tarlada vb. işlerde alt
kademede çalışarak üretime katkıda bulunan Anadolu kadınları artık
kızlarını okutarak üst kademeye yani “yönetici sınıfına” talip
olmuşlardır.

Bu durum toplumumuzda kanaatimce yeni bir kadın hareketinin
başlangıcıdır. Çünkü bu harekette kadın küreselleşen dünyada, herkesin
“aynılaştırıldığı” bir sistemde bu sisteme bir başkaldırı olarak
geleneğe ve maneviyata verdiği önemi belirtmek amacıyla “başörtü”
takmış; Bunun yanında doğu kültürünün kadını ikinci plana atmasına bir
başkaldırı olarak da toplumsal hayatta kendini erkek ile eşit seviyeye
getirmiştir.

Bu gün ülkemizde verilen mücadele Anadolu kadınını tekrar eski
günlerine götürme mücadelesidir. Zira ülke üretiminde alt kademede
çalışan bir kadının başörtüsü kimseyi rahatsız etmemekte fakat aynı
kadın avukatsa doktorsa birçok kesimi rahatsız etmektedir. Bu sebeple
ülkemiz içerisinde mevcut her iki kültür grubuna mensup şahıslar için
birinci hedef eğitimli başörtülü Anadolu kızını evine geri sokup
yönetimden uzaklaştırmaktır.

Halbuki Yüce Önder Atatürk Türk toplumunda kadının kendi kültüründe
var olan yere yeniden gelebilmesi için gelişmiş birçok ülkeden daha
önce kadına seçme ve seçilme hakkını vermiştir. Ayrıca Anadolu kadının
toplumda söz sahibi olması için eğitimi yaygınlaştırarak kadınların da
eğitim alma hakkını hızlandırmıştır. Kısaca diyebiliriz ki bugün
yaşadığımız kadın hareketinin temelleri 1920’lerde atılmıştır.

Tarihimize baktığımızda birçok fikir hareketinin ve sosyal olayın
dışarıdan empoze edilerek ülkemizde yer bulmasına binaen belki de
tarihimizde ilk defa toplumumuzda kendi iç dinamiklerinden doğan bir
sosyal hareket Anadolu kadının sayesinde oluşmuştur. Dolayısıyla bu
oluşumun bir noktaya tıkayarak yok edileceğini farz etmek son derece
yanlıştır. Yani mesele başörtüsünden ziyade yönetimi kadınlara
bırakmama mücadelesidir.

Son söz olarak şunu söylemek isterim ki; dünyada çok hafif olmasına
rağmen tahribatı en yüksek element ‘su’dur. Zira su devamlı vurduğu bir
noktada en sert cisim olan mermeri bile tahrip edebilmektedir. Büyükler
“kadınlar su gibidir” derler. Hedefi su gibi her daim vururlar…

İyi haftalar!… 

Kar mı Güzel?

0

Kar yağıyor Kocaeli’nde lapa lapa. Sarhoş titreyişle temas ediyor
bahçedeki her bir çiçeğe. Sallanan serviler ve bodur meyve ağaçları
eşlik ediyor yağan karın raksına. Nefis ötesi bir manzara, enfes…
Çiçekler güzel, kar güzel, karlara bürünmüş ağaçlar güzel! Yağan karın
gölgesinde sıcacık odada yenen yemekler güzel, içilen çay güzel.
Doyumsuz bir haz veriyor bu lezzet armonisi. Bütün uzuvların eşliğinde
algılanan ve tadılan bu güzellik, hiç bitmesin istiyor ruhum. Sonsuza
dek bu hazzı yaşamak ne güzel, ne büyük ayrıcalık!

Güzel olan ne? Yağan kar mı, açan çiçek mi, karın nağmelerine eşlik
eden rüzgâr mı? Lezzetli olan ne? Yenen yemek mi, içilen çay mı? Harika
olan ne? Karın ruhuma verdiği dinginlik mi, doğadaki ahenk mi,
bulutların arkasındaki güneşin tebessümü mü?

Hiçbir şeyin kendiliğinden güzel, lezzetli, harika olmadığını
düşünüyorum. Ortada bir güzellik, bir lezzet, bir harikalık varsa bunun
iki tarafı vardır: Bir, güzeli güzel kılan; ikincisi, güzele güzel
diyebilen. Ruh terbiyesinden, gönül zenginliğinden yoksun insanların
dışında kalanların, herkesin güzel, harika, lezzetli dediğinin tersini
diyeceklerini sanmıyorum. Burada bir sorun yok. Yanlışımız, güzeli,
lezzeti, harikalığı eşyanın kendisinde görmek, kendisinden bilmek.
Hangi eşyadır ki, güzel ya da çirkin bütün nitelikleri kendi iradesiyle
kendisinde toplayabilsin? Bu nitelikleri, eşyanın kendisinden bilmek,
eşyayı yaratıcı, üretici, yüksek irade sahibi görmektir. Bu, hem
eşyanın kendisine hem de bu nitelikleri bahşedene haksızlıktır,
zulümdür.

Eşiniz ya da bir sevdiğiniz önünüze yemek getirdiği zaman size
“Güzel olmuş mu?” diye sorar. Bilinmek ister, beğenilmek ister, övülmek
ister. Bu onun hakkıdır. Çocuklarımı yemeğe davet ederken: “Anneniz
yine çok güzel yemekler yapmış, gelin hep beraber yiyelim.” derim.
Çamaşırlarımı değiştirip temizlerini giydiğimde  “Çamaşırlar tertemiz.”
demek
yerine eşime “Ellerine sağlık, çok güzel yıkamışsın.”
demeyi tercih ederim. İki tarafta da memnuniyet ve iştiyak oluşturur bu
bakış açısına bağlı bu cümleler. Bu cümleleri işitmek emek sahibinin
hakkıdır, söylemek de değerbilir kişilerin görevidir.

Eskiler: “Her fiilin, bir faili vardır.” derlermiş. Ortada bir güzel
varsa bir de güzeli yapan var. Güzel olan eserse, onun müessirini
bilmek gerek. Güzel bir tabloyu seyrettiğimizde bunu kimin yaptığını,
güzel bir musiki parçası dinlediğimizde bunu kimin bestelediğini, güzel
bir şiir okuduğumuzda bunu kimin yazdığını merak eder, soruşturup
öğreniriz. “Bunların her biri kendiliğinden olmuştur.” demeyiz. Bu,
genlere işlenen bir emrin gereğidir. Ancak bir eser olan doğanın
niteliklerini vurgularken, bu niteliklerin müessirini ifadede cimri
davranıyoruz. Bu da bizi Yaratan’a karşı mesafeli kılıyor. Eser
sahibini görmezden gelmekle, kendimizi kör, sağır, cahil yapıyoruz.
Fıtratımızı zorluyor, doğayla barışık olmaktan çıkıyoruz. Hâlbuki insan
da doğa da bir yaratıktır. Buluştuğumuz ortak nokta, Yaratan’dır.
Yaratan’da buluşmak, eşya dünyasında barışık yaşamaktır.

Dil, inancımızın, düşüncelerimizin aracıdır. Cümlelerimizi, aktarmak
istediğimiz düşünceye göre formatlarız. Olaylara, eşyaya, olgulara
bakışımız değişirse bunları dillendirmek de değişecektir. “Çiçek
güzeldir.” yerine, “Çiçek güzel yaratılmıştır.” denecektir.

Güzelliği, lezzeti, harikalığı algılamak ayrıcalık; bunları yaratanı idrak etmek, irfandır.

AKP, CHP ve MHP’nin Gerçek Yüzleri Ortaya Çıkıyor

Son bir ayın gündemini oluşturan iki önemli gelişme, TBMM de temsil edilen üç büyük partimizin siyasal kimliklerini
daha net anlamamızı sağladı. Bazıları da partilerimizin bu netleşen
kimlik tanımlamalarından oldukça şaşırmış görünüyor. Çünkü bunlar liberal, muhafazakâr, sosyal demokrat, milliyetçi gibi tanımlamaların, teorik kitabi anlamlarını bu partilerimize uygulayarak kafalarında birer şablon oluşturmuşlardı.

Bu kavramların bir tekini kullanarak adı geçen partilerimizi tarif etmek yeterli olmamakta. AKP sadece muhafazakâr bir partidir diyemediğimiz gibi, sadece liberal bir partidir diyenler de kendilerini aldatmaktadır.

CHP’nin
sosyal demokrat olup olmadığı eski mensupları ve Sosyalist
Entarnasyonal’de tartışılıyor. O’nun ulusalcı/milliyetçi bir çizgide
olduğu iddia ediliyor. Peki, Atatürk’ün kurduğu partinin milliyetçi
olması yadırganacak bir durum mudur?

Medyanın köşe
başlarını tutmuş eski devrimci neo-liberaller, MHP’nin milliyetçi
çizgisini faşist bir milliyetçilik bağlamında anlamakta. Bu yüzden,
MHP’nin Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinde AKP’ye destek
vermesini, son seçimlerde tezahür eden halkın iradesine saygısı ile
açıklayamadılar. Ve bunun demokratik bir tavır olduğunu kabul etmekte
zorlandılar. MHP’nin milliyetçi olması, demokrat, sosyal adaletçi veya
liberal olmasına engel midir?

Üniversitelerde Başörtüsü/Türban Serbestliği

Yaklaşık 30 senedir devam eden bu meselenin çözümünde AKP ve MHP anlaştılar.  Bu iki partimiz bireylerin kendi kılık kıyafetlerini tercih hakkına saygı gösterilmesi, konunun demokrasi ve insan hakları kapsamında ele alınmasının gerektiğini ifade ettiler. Oysa CHP olayı, özgürlüklerin genişletilmesi, yasakların azaltılması kapsamında değil, laik devlet sistemine yönelik bir tehdit olarak algıladı.

Bu tavırların sebebini her üç partinin kökenlerinde aramak gerekir. AKP ve MHP’nin tabanları gelenek ve inançlarına bağlı, bu değerlerin oluşturduğu hayat tarzına saygı gösterilmesini isteyen kitlelerdir. CHP
ise devlet erkini, “halk için halka rağmen” anlayışıyla, milleti
şekillendirmek için kullanan seçkinci bir anlayışın devamı.

CHP’nin başörtüsü kapsamında gerilimi artıran söz ve tavırlarının arkasında seçilmeden iktidar olma avantajlarının elden gitmekte olduğunu görmenin paniği yatıyor.  Başbakan Tayyip Erdoğan’ın öfkeli açıklamalarında ise bir rövanş alma duygusunun patlaması seziliyor. Her iki duygu patlaması da Türkiye için tehlikeli olaylara yol açabilir.
Olayı vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerini genişleten bir gelişme
olarak sükûnetle değerlendirip, hakkın kötüye kullanılmasına dair
gerekli tedbirleri almak, samimi endişesi olanları rahatlatmak gerekir.

Vakıflar Yasası

Geçen hafta içinde TBMM’de kabul edilen yeni Vakıflar Kanunu cemaat vakıflarına sınırsız; mülk edinme, içeriden dışarıdan ayni ve nakdi yardım alma, dilediği kişi ve kuruluşlara verme, işletme ve şirket kurma, üye kaydetme, her yerde örgütlenme gibi imtiyazlar tanıyor. Öyle ki, vakıflar egemen siyasi derneklere dönüşüyor, Patrikhane de İstanbul’da imparator konumuna getiriliyor. Ayrıca bu yasa ABD-AB-Yunanistan bastırdığı için çıkarılıyor.” (Sadi Somuncuoğlu)
CHP’nin bu kanun hakkındaki görüşleri de aynı çerçevede. Deniz Baykal partisinin görüşlerini şöyle açıklıyor: “Bütün mesele, azınlık cemaatine bir hükmi şahsiyet kazandırarak,
giderek o hükmi şahsiyete siyasal ve bir süre sonrada uluslararası
nitelikte bir kimlik kazandırma sürecidir. Bir cemaat kimliğini
geliştirip, cemaat kimliğine dayalı yeni hak taleplerini ortaya koyma girişimidir. Yabancı vakıflar hiçbir şekilde vergi vermeyecekler. Yabancılar gelip Türkiye’de vakıf kurabilecek, sınırsız mal alabilecek, sınırsız toprak alabilecek, dışarıdan yardım alabilecek, ticaret yapabilecek, inşaat yapabilecek, nerede rant varsa para kazanabilecek vakıf olarak…”

“Dünyanın
neresinde, böyle bir vakıflar düzenlemesi var?! Yunanistan’da bir Türk
vatandaşı gidip bir vakıf kurabilir mi? O, bir vakıfta yönetici
olabilir mi? O vakıf sınırsız mal sahibi olabilir mi? Yunanistan’da,
adalarda istediği gibi şube açabilir mi, temsilcilik koyabilir mi?”

MHP lideri Devlet Bahçeli’de CHP ile benzer görüşte:
“AKP hükümeti Avrupa Birliği ile teslimiyet-mahkûmiyet ilişkisini
sürdürmektedir. Avrupa Birliği’nin dayatmalarına boyun eğerek, Türkiye’nin başına çok büyük dertler açacak bir teslimiyet belgesi olan azınlık vakıfları yasasının
Meclis’ten geçirilmesinde hala inat ve ısrar etmeyi, bırakın Türk
milletine anlatmayı, AKP yöneticileri ile Meclis grubunun içlerine
nasıl sindirebildikleri merak konusudur.”

CHP ve MHP’nin milliyetçi köklerinin gereği olarak yeni azınlık vakıfları yasasına karşı
çıkması elbette normaldir. AKP’ye oy veren vatandaş kitlesinin büyük
çoğunluğu da vatan ve milliyet sevgisinde farklı değildir; adı geçen
kanunun detaylarını bilmeleri halinde bu kanuna aynı şiddette karşı
çıkacaklarından eminim.
Ancak bütün bunları bilmelerine rağmen, AKP
yöneticilerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli olan Lozan Hükümlerini,
gayrimüslimler lehine değiştirmek için bu kadar istekli olmalarının
altında yatan ne olabilir? Aldıkları % 46.5 oya rağmen meşruiyeti dışarıda aramak mı; yoksa bugünün bıçak sırtındaki ekonomik dengelerinin her an bozulması tehdidini bertaraf edebilmek için yarınlarımızı feda etmek mi? Her ne sebep olursa olsun, AKP’nin şekillenmekte olan siyasi kimliğinin bu kısmı endişe vericidir.
Azınlık
Vakıflarını düzenleyen kanun hükümleri Türkiye’nin geleceği açısından
da, laikliğe aykırılık açısından da türbandan daha önemsiz değildir.

Sayın Sezer Komsuoğlu Yanlış Yapmadı

Barışı, özgürlüğü, demokrasiyi, insan haklarını savunanlar, her
fırsatta ülkeyi başkalarının gerdiğini iddia edenler son günlerde
türban konusunda bu iddiaları ile tam tezat icraatlara teşebbüs
ettiler. Kimi ihtilalden söz etti. Kimi “türbanlı sınıfa girerse ona
eksik not veririm.” dedi. Kimi cüppesini aldı yürüdü. Kimi hakarete
varacak şekilde köşesinde yazılar yazdı. Kimi de ağzına ne geldi ise
kürsülerde ve meydanlarda söyledi. Millet ise her zamanki gibi sessizce
dinledi.

Bazıları her nedense kendilerini ülkenin tek efendisi zannediyor.
“Ben  nasıl düşünürsem diğerleri de öyle düşünmeli” diye kendisine bir
görev tanımlamış. Aksine bir icraatta bulunanı hemen aforoz etmeye
başlıyorlar. Kimi Yazarlar,”.. sana yakıştıramadım. Senin kocanı iyi
tanırdım.” vs. diye başlayan bir sitem zinciri yürütüyor. Kimi
derneklerde sanki cumhuriyeti onlar kurmuş gibi, her hareketi
cumhuriyet değerleri ile irtibatlandırarak insanları baskı altına
almaya çalışıyorlar.

Üniversite Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Sezer Komsuoğlu’nu hepimiz
tanırız. Bende tanırım. Kendisi ile siyasi görüşümüz uyuşmaz.

Yaptığını yanlış bulmuyorum. Lüzumsuz yere insanları birbirine
düşman etmeye çalışan bazı aklı evvellerin yolundan gitmek yerine
itidali tercih etmiş, kapı nöbetçilerine “probleme sebebiyet vermeyin.”
demiş. Bu davranış yanlış bir davranış değildir. Türbanlıyı öncelikli
 içeri almak sureti ile birilerine yaranma gayreti asla değildir. Buna
da hiç ihtiyacı yoktur.

Hayret ediyorum. Son zamanlarda gerek sağda, gerekse solda dostlar
ne çabuk düşman oluveriyorlar. Anlayıp dinlemeden hüküm veriyorlar.

Sayın Sezer Komsuoğlu’nun yaptığına benim sahip çıkmama ihtiyacı
yok. Benimde böyle bir adetim yoktur. Şimdiye kadar gerek kocasının,
gerek kendisinin yaptıkları icraatları hiç gündeme getirmedim.
Biliyorum ki burası bir Üniversite. Yaptıklarının bir sebebi vardır.
İçinde ben olmadığım için bazıları bana garip gelebilir. Belki işin
içeriğini bilsem ve onların yerinde olsam bende aynısını yapardım.
Onlar kendi görüş penceresinden yorumlarlar, ben kendi görüş
penceremden yorumlarım. İşte bu düşünce farklılıkları ülkemizin
zenginliğidir.

Şu kısa zamanda yaşanan hücumu görünce gayri ihtiyarı bu satırları yazma ihtiyacı duydum.

Başı örtülü olanları şimdi içeri almamasını da yadırgamıyorum. Yasa
hukuki prosedür içerisinde tatbik edilebilecek şekilde safhalardan
geçtikten sonra uygulanabilir hale gelecektir.

Şayet yasa herhangi bir şekilde geri dönmez de tatbik edilmeye
başlanırsa, merak etmeyin kavga çıkmaz. (şayet bazılarının tahrik edici
yazıları devam etmez ise). Kimse kimseyi ne zorla kapatabilir, nede
zorla açtırabilir. Artık aileler bile çocuklarına zorla bir şeyi
dayatamıyor.

Gençlik önceki kuşak gibi boyun bükmüyor. Sorguluyor. Araştırıyor.
Az bir kısmı dolduruşa geliyorsa da çoğunluk sükunetle okumasına devam
ediyor. Bir kaç kasıtlı yazılmış, düzmece mektuplara sığınarak vaveyla
koparanlar olmasa ortam daha da yumuşayacaktır.

Değerli Dostlar

Bu Ülkede huzurlu yaşamak mümkün. Birbirimizin huzurunu bozmaya hakkımız yoktur.

Alışveriş ederken bu dükkan alevi dükkanı, şu dükkan sünni dükkanı mı diyoruz? Hayır.

Bu dükkan sahibi solcudur. Şu dükkan sahibi sağcıdır mı diyoruz? Hayır.

Bu memur solcudur, işimizi şu sağcıya yaptıralım mı diyoruz? Hayır.

Şu vatan evladı sağcıdır. belki gericidir askere almayalım mı diyoruz? Hayır.

Çıkan gazeteleri sadece solcular mı alıyor? Hayır.

Solcu gazetelerde sadece solcular mı yazıyor? Hayır.

O halde derdimiz nedir?

Bizim derdimiz yok ama bazılarının derdi var. Onların derdi artık
kırk yıldır süren ve sadece kendilerine çalışan çarkın değişmeye
başlamasıdır.. Çünkü bu tür gelişimler olursa bazıları yerlerinde
tutunamayacaklar. Sadece siyasi söylemlerle makamların işgal edildiği
düzen ortadan kalkacaktır. Zaten “Ülke sömürülüyor.” diye feryat
edenler, asıl ülkeyi sömürenlerdir. Yan gelip yatıp yapılan her şeyi
eleştirerek mevkilerini korumaya çalışanlardır. Devletten geçinip
devlete saldıranlardır.

Yavuz hırsız ev sahibini bastırıyor.

Milletimiz asla aptal değildir. Dinle alakası olmayanın din
fetvacılığına soyunmasını yemiyor. Milliyetçilikle alakası olmayanın
milliyetçilik taslamasını yemiyor.

Ülke idare etmesini bilmeyenlerinde yaptığı komik ve kışkırtıcı
hamlelerini kimse yemiyor. Milletin çoğunluğuna karşı yapılan her
hareket ileride alınacak seçim neticelerini yarıya indirecektir.
Rüzgara karşı su dökülmez. Dökenler sadece kendini ıslatmakla kalır.

İnsanları doğru iş yapmaktan alıkoyacak şekilde ürkütmeyin.

Millete inanın. Milletin sözüne kulak verin. Yoksa her seçimde tekrar tekrar hezimete uğramaya devam edersiniz..

Başörtüsü

Başörtüsü meselesi ülkemizin başına örtü oldu. Yıllardır onunla
uğraşıyoruz. Bakın 1998 yılında bu gazetenin sütunlarına neler
yazmışız. Aradan tam 10 yıl geçti, baksanıza hiç bir şey değişmemiş.

10 Eylül 1998

Üniversitelere kayıtların başlaması ile birlikte başörtüsü meselesi
yine gündeme geldi. Geçen yıl demokrat tavrıyla bütün üniversitelere
örnek olan Kocaeli Üniversitesi ne yazık ki ilimizde çıkan bazı
gazetelerde yazı yazan eski tüfeklerin tahrikiyle ülkemiz
üniversitelerindeki despotizme ayak uydurdu.

Geçtiğimiz yıllarda başörtülüsü, başı açığı, saçlısı, sakallısı
birlikte huzurlu bir şekilde eğitime devam ederken üniversitemize
fesatçılar el attılar ve muratlarına da erdiler, bu yıl başörtülü
öğrenciler derslere giremeyecek.

Hatırlanacağı gibi 1989 yılında “Yüksek Öğretim Kurumlarında
dershane, laboratuar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş
kıyafet ve görünümünde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun
ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir.” Şeklinde ek bir
kanun çıkartılmasına rağmen devrin Cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesine
müracaat ederek bu kanunu iptal ettirmişti.

Ancak Anayasa Mahkemesi bu kararı alırken karara itiraz eden mahkeme
üyelerinden Mehmet Çınarlı karara muhalefet ederken sebebini şöyle
açıklıyordu:

Atatürk kadının örtünmesi hususunda ne söylemiş ve ne yapmış?
Kitapları karıştırdığımız zaman 1923 yılında söylediği şu sözlerle
karşılaşıyoruz, “Dinin icabı olan tesettür, kısaca ifade etmek lazım
gelirse, denebilir ki kadınlara külfet getirmeyecek ve adaba muhalif
olmayacak şekilde olmalıdır. Örtünme şekli kadını hayatından,
mevcudiyetinden tecrit edecek bir şekilde olmalıdır.

Tesettür Şeri kadınlar için mucibi müşkilat olmayacak kadınların
içtimai hayatlarında iktisadiyete hayati maişette ve hayati ilimde
erkeklerle teşriki faaliyet etmesine mani bulunmayacak bir şekli
basittedir. Bu şekli basit içtimai hayatımızın ahlak ve adabına mugayir
değildir” diyerek karara karşı çıkmıştır.

Atatürk’ün yukarıda sözlerini incelediğimizde onun örtünmeyi dinin
gereği olarak kabul ettiği ancak örtünmesinin kadını hayatından,
varlığından somutlamayacak gerek sosyal ve ekonomik faaliyetlerle
gerekse de bilim ve çalışma hayatında geçimlerini temin konusunda
erkeklerle işbirliğine mani olmayacak şekilde sade olmasını istediği
anlaşılmaktadır.

Kendi eşinin başörtüsüne dokunmayan ve diğer kadınların giyimine de
karışmayan Atatürk’ün icraatıyla şimdi Atatürkçü geçinenlerin
yaptıklarının çalıştığı onun ilke ve inkılaplarının bekçisiyiz
diyenlerin doğru söylemedikleri daha iyi anlaşılıyor.

Her fırsatta batıyı örnek aldıklarını söyleyen zihniyetin bu
davranışı onların ne denli çifte standartçı olduğunu göstermesi
bakımından ibret vericidir.

Batı demokrasilerinde insanlar giyim kuşamlarında serbesttir. Devlet
vatandaşlarının kılık kıyafetiyle ilgilenmez aksine serbestliği
sağlayan yasalar koyar.

Giyinme şekli kişilerin zevkidir. Devletin düzeniyle ne alakası olabilir.

Türk Devleti din ve vicdan hürriyetlerini garanti altına alan uluslararası sözleşmelere imza koyarak taahhütlere girmiştir.

Bu safhadan sonra yapılanlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ele
alınacak bir kaç devrim yobazı yüzünden ülkemiz mahkum olacaktır.

Bunu yapanların üniversite gibi ilim ocaklarının başında olması ise daha büyük talihsizlik.

Başörtüsü ya da Türban

0

Eğitim öğretim hakkı dini, dili, rengi, ırkı ve cinsiyeti ne olursa
olsun her insan için doğuştan gelen hayat hakkı gibi en temel haklardan
birisidir.

Eğitim ve öğretim o kadar önemli bir husustur ki peygamber (sav)’e gelen ilk vahiy bununla ilgilidir.

O günkü toplumsal yapıya bakacak olursak her türlü ahlaksızlık,
zulüm, vurgun ve soygun zirve yapmışken gelen ilk ayetinde bunlarla
ilgili olması gerekirdi. Oysa ilk ayet “Yaradan Rabbinin adıyla oku”
olmuştur.

Burada iki husus dikkat çekmektedir.

1- Önemine binayen okumak ( eğitim öğretim ) din ve dünya ilimlerini öğrenmek dinimizin ilk emri.

2- Okurken Allah’ı unutma ki öğrendiğinle kendine ve topluma faydalı olasın.

Allah(cc)’nin adı unutularak, yasaklanarak yada terk edilerek
yapılan okuma insanlığa fayda huzur getirmez, getirmemiştir de.
İnsanlarda sevap yada günah kavramı olmayınca her şeyi dünyadan ibaret
zanneder, amacına ulaşmak için her işi mubah görür.

Cehalet her kötülüğün anasıdır. İslam dini cehaleti ortadan
kaldırmak için ilk emri oku olarak bildirmiştir. Ama müslüman
toplumlarda cehaleti sempatik hale getirmek için: Bilerek bir yanlış
yaparsan iki günah bilmeden yaparsan bir günah alırsın gibi safsatalar
müslümanlar arasında bilinçli olarak yayılmıştır. Maalesef doğru olan
bunun tam tersidir. Öğrenmediğin için bir günah, yanlış yaptığın için
başka bir günah söz konusudur. Diğerinde ise insan öğrenerek
sorumluluğunun birini yerine getirmiştir. Sadece yanlış yapmasının
günahı vardır. Cehalet her zaman hataya açıktır ama bilgili insan kolay
kolay hata yapmaz.

İnsanlar okurken eğitim öğrenim haklarını kullanırken
inançlarına uygun bir hareket yada giyim kuşam içerisinde olmalarından
daha tabii ne olabilir ki?

Okumayı emreden ayet “Yaradan Rabbinin adıyla oku” buyuruyor.
Siz ayetin bir kısmına yasak getiriyorsunuz, ambargo koyuyorsunuz.
Allah’ın istediği gibi değil de benim istediğim şekilde oku diyorsunuz.

Allah’ın kulları üzerindeki yetki ve tasarruf hakkını kendinize
ait gibi görüyorsunuz. Birisinin yetkisini kullanan kendisini onun (
yerinde ) gibi görmüş olmaz mı ?

Çeyrek asrı aşkın bir zamandır üniversitelerde anlamsız kılık
kıyafet yasağı sürmektedir. Üniversiteler yasaklara harcadığı zamanı ve
enerjiyi bilime, teknolojiye harcasalardı daha akıllıca olmazmıydı?
Bizde ülke olarak bugünkünden çok daha ileri bir konumda belkide muasır
medeniyet seviyesine ulaşmış bir konumda olurduk.

Mollalar diye aşağıladığımız, önemsemediğimiz İran bile bugün uzaya
uydu gönderdi, nükleer silahlar üretmeyi başardı, uzun menzilli füzeler
üretebiliyor. Biz ise nelerle uğraşıyoruz?

Tanklarımızın tamir, bakım ve modernizasyonunu İsrail şirketlerine
yaptırıyoruz, Amerikan istihbaratı ile terörle mücadele etmeye
çalışıyoruz. Kızlarımız başlarını çenenin altında çatal iğne ile mi,
toplu iğne ile mi yoksa düğüm atarak mı bağlasınların tartışmasını
yapıyoruz. 18-20 yaşına gelmiş bir insanın neyi giyeceğine, nasıl
giyeceğine başkalarının karar vermesi kadar ayıp ve utanç verici bir
durum olabilir mi?

Merak ediyorum kölelerin ve cariyelerin kılık kıyafetine
efendileri karışır mıydı? Asırlar öncesi kölelere bile reva görülmeyen
muameleyi 21. asırda inancı ile okumak isteyen kız çocuklarına yapmak
ne kadar medeni bir davranıştır?

Üniversitelerde ki başörtüsü meselesi medyanın en güncel meselesi.
Hemen hemen herkes bu konuda bir çok şey söyledi ve yazdı. Kimin ne
dediğini burada tekrarlamanın gereği yok. Müslümanlar (İnananlar ) İçin
bu dini bir emirdir. İnanmayanlar için hiçbir anlam ifade etmeyebilir.
Başkalarını bunun dinin emri olduğunu ikna etmeye gerek duymamalıyız.
Onlarda fevkalade neyin ne olduğunu biliyorlar. İnanmayanı inandırmak
bizim görevimiz değil ki. Herkes cennete giderse cehennemin ne anlamı
kalır?

İnsanın kalbi kararmış, vicdanı kirlenmiş, gözünü hırs, kin ve
nefret bürümüşse yapacak bir şey yoktur.  İnançsızlığın mantığı olmaz.
Salih (a.s)’ın kavmi kendisine Eğer gerçekten peygambersen şu kayanın
dibinden bir deve çıkar o zaman sana inanırız.” demişlerdi.

Dikkat ederseniz teklif Salih(a.s)’dan değil kavminden gelmiştir.
Normal akılla düşünülürse kayanın dibinden devenin çıkması mümkün mü?
değil… Öyleyse bunu gerçekleştiremeyecek mahcup olacak peygamberlik
davasından vazgeçecek. Ama Cenab-ı Hakk’ın buna da gücü yeter. Kayadan
deve çıktı. İnanmaları gerekmiyor mu? Evet, gerekiyor ama inanmadılar.

İnsanlar inanıp inanmamakta serbesttirler. İnancın kurallarını
belirleme hakkı ve yetkisine sahip değillerdir. İnanan insanların
inancın gereği olan tesettürden dolayı üniversite eğitimi almalarına
engel olma hakkı yoktur. İnsanlar inanıyorsa bu 7 gün 24 saat için
geçerlidir.

Almanya ve Japonya ikinci Dünya savaşından kesin ve ağır bir
mağlubiyetle çıktılar ama bugün dünyanın ekonomik ve teknolojik
bakımdan hatırı sayılır ülkeleri arasındalar. Onların sanayileşmeye ve
kalkınmaya harcadıkları zaman ve enerjiyi, biz kendi insanımızla
onların inançlarıyla tarihiyle, kılık kıyafetiyle didişmeye harcadık.
Bugün gerçek manada Japonya’da kişi başına düşen milli gelir 30 – 40
bin doların üzerindedir. Bizde ise 7 bin dolara yaklaştığı haber
bültenlerinde söylenmeye başladı. Bunun büyük bir kalkınma ve gelişme
olduğu vurgulandı. Milli gelir kişi başına 7 bin dolar 10 sene öncesine
göre sevindirici bir durum.

Yıllardır irticayla yattınız, türbanla uyandınız. Rüyalarınızda
kabus gördünüz hayatı hem kendinize hem de başkalarına zehir ettiniz.
Kendi vatandaşınızı düşman gördünüz. Sizin gibi düşünmeyen, yaşamayan
herkesi öcü gördünüz. Asırlardır insanlığa medeniyet götürmüş ecdadın
torunlarının kurduğu bu cennet vatanı dışarıda küçük duruma düşürdünüz.

Rahmetli Özal’ın iktidarda olduğu 80’li yıllarda Bulgaristan
hükümeti Türk azınlığa baskı yapıyor, erkeklerin sünnet olmalarını
yasaklıyordu. Yasakların kalkması için görüşmeler yapmak üzere
Türkiye’den bir heyet Bulgaristan’a gittiler. Görüşmeler esnasında
Bulgar heyeti “Biz kendi ırkımızdan, kendi dinimizden olmayan azınlığa
sünneti yasaklıyoruz. Siz ise kendi dininizden, kendi ırkınızdan olan,
kendi insanınıza farzları yasaklıyorsunuz. Sonra gelip buradaki
Türk’lerin üzerindeki yasakları kaldırmaya uğraşıyorsunuz. Siz önce
kendi ülkenizdeki yasakları kaldırın derler.” Çaresiz bizim heyet geri
döner. Bu mahcubiyet üzerine sınırlar açılır. Bulgar Türkleri ülkemize
gelirler, umduklarını bulamayınca bir çoğu geri döner.

Tarih boyunca bizim ecdadımız gayrimüslimlere tanıdığı hakkı biz
kendi insanımızdan esirgemeyelim. Hak ve özgürlükler herkes içindir.

Başörtüsü ya da türban adına ne derseniz diyin “tesettür” dinin emri olmakla beraber laikliğin de gereğidir.

Zulümle abad olunmaz bu kadar zulüm ve haksızlık yetmeli artık
bu mesele tamamıyla ülke gündeminden çıkmalı. Biliniz ki zorla başını
açtırdığınız insanlar sizi kapanmaya zorlamayacaklardır.

Başörtüsü dinin emri olduğu gibi affetmek, bağışlamak da dinimizin emridir.

Yasaksız, baskısız, mutlu ve huzurlu yarınlar dileğiyle…

Çorapsız Ayaklar

0

Bir çift çıplak ayak karşıladı beni şehrin bilinmez bir köşesinde, o
soğuk ayazlı günde, küçük ayaklar direniyordu yaşamaya inat ede ede
açlığa sefalete. Yaşıyordu, yaşamaya devam ediyordu.

Çoraplar onun hayatının hangi köşesindeydi kimbilir?

Yaşantılarımızın
alışılagelmiş giysisi bu minik ayakların, hayatının hangi köşesinde
kalmıştı? Alıp sarıp sarmalamak geliyor içimden, korumak, bebekler,
oyuncaklar, şekerler, çoraplarrr…

Para ile ilgili kurulan
cümleler geliyor aklıma paran varsa her şey var, para para para, ye
kürküm ye dememiş mi Nasrettin hoca, çocuklarımız aç, ocaklarımız
boşken yiyen kürkler…

Bugün çok çalışıp ellerinin nasır
tutmasının bedeli 480 Ytl olduğu başını sokacak bir fareli köyün
evlerinin, harabelerinin en az 250 Ytl olduğu, ölümle yaşam arasında
gelip gitmenin farz olduğu yaşamlara mahkum edilenler, şans mı desek
kader mi?

İş bulup çalışsın, okuyup adam olsun, kötülüklerin
göbeğinde iyi kalsın, kötü alışkanlıkları olmasın, varoşlarda büyüyüp
yine büyük adam oldu hikayesinin içinde yer alsın.

Altmış
yaşında karşımda ağlayan adam, her şeyini kaybeden, onurunu gururunu
görüyorum gözyaşlarında, imkansızlığın esaretine zincirlenmiş
yaşlılığında güven olmak istiyorum, minik çıplak ayaklarına çorap olmak
istiyorum.

Bu yaşantıların sokağından ayrılırken, her
adımda karanlıkta geride kalanlar, kazandıklarımı, gönlümü, her şeyimi
orda bırakıyorum, kalabalıklarla dönmek üzere…! 

Atatürk’ü Anlamak / Anlayamamak!

Bilindiği gibi gündemimiz uzun süredir başörtüsü konusu ile meşgul.
Türkiye’de artık neredeyse gelenek haline geldiği üzere pek çok ciddi
konunun sloganlar üzerinden tartışılması alışkanlığı bu konuda da
kendini had safhada göstermektedir.

Öyle ki;
taraftar veya karşı olanların büyük çoğunluğu dayanak olarak ilmi
gerekçelerden ziyade bir takım ideolojik ve siyasi söylemleri temel
almakta; bu arada toplumsal değerlerimize bilerek veya bilmeyerek hücum
edilmektedir ki korkulan toplumsal kutuplaşmanın başlıca sebebini ilk
etapta burada aramak gerekecektir.

Tüm bu
tartışmalar esnasında Atatürk’ün bu toplum için yaptığı hizmetleri, bu
toplum için anlamı ve büyük şans oluşu, buna mukabil ne kadar az
anlaşıldığı daha açık biçimde görülmektedir.

Zira
Atatürk toplumsal değişimi hedefler ve bu yönde adımlar atarken
toplumun değerleriyle çelişecek hiçbir değişikliğe gitmemiştir.

Mesela,
bugün bırakın inanç konusu olmasını en azından sosyal bir olgu olarak
inanan inanmayan her insanın, özellikle bilim adamlarının, aydınların
dikkate almak zorunda olduğu dini, “üniversitelere giremeyecek” bir
husus olarak kabul etmek bir yana; dinin sağlıklı biçimde öğrenilmesi
için “anayasal manada çoğunluğun” dini olan İslam’ın “Türkçe” tefsirini
yaptırmıştır.

Yani anayasada laikliği Türkiye
Cumhuriyeti’nin değişmez niteliği olarak oturtan siyasi iradenin başı, 
din ve devlet ilişkisinin ayrı olmasından bu iki olgunun çatışmasını
veya birbirini görmezden gelmesini anlamamaktadır. Aksine, yanlış
manada tekke – tarikat tecrübesi yaşamış ve gayr-i resmi olarak
yaşamaya devam eden bir milletin başı olarak, halkın doğru kaynaktan
bilgi alabilmesini sağlamayı amaçlamış, bunun için halkın dinin
kaynağına “kendi diliyle anlayarak” ulaşabilmesine imkan tanımıştır.

Yine
aynı tarihi tecrübenin bir yansıması olarak din eğitimini devletin
kontrolüne almayı laiklik ilkesine aykırı bir uygulama olarak
değerlendirmemiştir. Zira bugün pek çok “aydının” anlamamakta
direndiğinin aksine, yukarıda belirttiğimiz üzere, toplumun
dinamiklerinin sağlıklı işlemesi için bu dinamikleri oluşturan
unsurların sağlıklı bilgisine ulaşılmasının lüzumunun farkında
olmuştur.  

Çünkü din bizim toplumumuzun
kültürel dokusunu oluşturan temel taşlardan biridir. Bu doku “yanlış
subjektif yaklaşımlar” yani “bana göre”lerle veya bilgisizlikle
zedelendiği vakit yabancılaşma, yobazlaşma ve çözülme de beraberinde
gelir. Atatürk bunu görerek “sağlıklı ve doğru” bilginin edinilmesi
için kapıları pek çok yönden açmış, buna zarar verebilecek kaynakları
devlet kontrolü ile bertaraf etmeye çalışmıştır.

Akılcı, bilimsel ve sağduyulu bir yaklaşım başka nasıl olabilir?

Netice
itibariyle, Atatürk’ün dolayısıyla Atatürkçü düşüncenin din ve halkın
değerleriyle çatışmadığı söylenir. Ancak bunun içi doğru biçimde çoğu
zaman doldurulmaz. Bu boşluk sebebiyle de Atatürkçü olmak adına zaman
zaman dini unsurlara ve halkın bazı değerlerine karşı “laiklik”
endişesi ile yanlış tutum ve söylemler ortaya atılmaktadır.

Halkı
rencide etmeden bu tartışmaların sonuca ulaşması için Atatürk’ün
“cehalete” karşı açtığı çok yönlü savaşı izlemek, anlamak ve örnek
almak, onun bu topluma yaptığı katkıların devamı olacak; böylece
Türkiye’nin suni gündemlerden “gerçek” gündemlere geçmesini ve gençlere
“çatışma” ortamı değil geleceğe dair “ufuk” verilmesini sağlayacaktır.
Hayırlı haftalar…

Okuyucuya Dilekçe

Tarihi tekerrür ettirmemek bir bakıma bizim elimizdedir. Eğer yakın
tarihten ders almazsak tarih aynen tekrar  eder. Geliniz Damat
Feritlere, Rıza Tevfiklere, Cenap Şehabettin gibi milli mücadeleye
inanmamış  teslimiyetçi  isimlere özenmeyelim.  Milli mücadelenin
şerefli ve haysiyetli asker, sivil önderlerine özenelim. Büyük Atatürk
ve ona inanmış Türk Milletinin emperyalizme karşı milli hareketine
selâm duralım.

İzmir’e çıkartılan işgalci Yunan’a karşı “direnmek caiz değildir. Yunan birliklerinin başarısı için dua edelim”
diye fetva vermekten utanmayan bazı din adamlarına değil; Amasya’da ve
Anadolu’nun birçok yerinde  Atatürk’ün önderliğindeki milli mücadeleye
malı ve canı ile ortak olan, destek veren din adamlarına ve sarıklı
mücahitlere özenelim. “İngiliz donanmasına karşı çıkılamaz;  onlar bize medeniyet getirecek”  diyen
sözde dünkü bazı aydınlara da özenmeyelim. Bu tip aydınlar dün de
vardı; bugün de var,  görevlerini aynen yapıyorlar. Onlar sadece ismen
bizden olan  içimizdeki yabancılardır.

Dün bazılarına göre Osmanlının yıkılacağı ve parçalanacağı da bir “paranoya
idi. İzmir’deki Türk komutan Ali Nadir Paşa emrindeki birliklere
İzmir’i işgal eden İtilaf Devletlerine  direnilmemesi, karşı konmaması
ve gereken kolaylıkların gösterilmesini istiyordu.  Amaç  esef verici
olayların yaşanmaması idi. Ama aynı komutan Yunanlı bir işgal
teğmeninden tokat yiyeceğinin farkında değildi.

Bugün ise; “AB
bizi adam edecek, misyonerlerin faaliyet göstermesinden rahatsız
olmuyoruz. Yeni Vakıflar Yasası ile azınlıklar mallarını geri alsa ne
olur? Yabancılar gelip ülkemizde vakıf kursunlar, toprak alsınlar,
 yabancı sermaye geliyor kötü mü? Reformları AB için değil;
vatandaşımız için yapıyoruz”
diyenler var. Bu takım
Ankara’nın sözde zulmünden kaçarak Brüksel’de şefaat arayan hain ve
ahmak takımıdır. Bundan dolayı farklı gruplarla Cumhuriyet ve rejime
karşı ittifaklar kuruyorlar ve birliktelik sergiliyorlar. Uşak olmaya
hazırlar;  efendi arıyorlar. Aslında efendi de oldukça bol. Ama milli
bağımsızlık ve milli menfaatlerden yana, haysiyetli ve şerefli adam
olmak, onun bunun maşası olmamak kolay değil…

Bir
ülke nasıl batırılırın cevabını  dün Osmanlı borçları veriyordu; bugün
de son beş senede yüzde yüz artan iç ve dış borçlara cevap arıyoruz.
Yeni Düyun-u Umumiye’lerden (Genel Borçlar) endişe
ediyoruz. Dış ve iç borçların karşısında hangi kuruluşlarımız komik
bedellerle yabancılara ve onların yerli ortaklarına devredilecek diye
düşünüyoruz. Bu satırları okuyanlar Osmanlı’nın son dönemine benzeyen
bu ortama sadece son beş senede mi geldik diye sorabilirler. Tabi ki
değil; ama son beş senede olumsuz yönde rekorlar kırdık. Her şeyden
evvel milli davaları küçümsedik ve sözde çözümsüzlüğü reddettik. AB
hayali ile kolumuzu kanadımızı, sakalımızı çenemizden kaptırdık. Şimdi
dış politikadan, iktisadi hayatımıza kadar adeta utanç tablolarını
unutturmak için olmadık bir şeyle uğraşıyoruz: “Türban ve laik-anti laik maçı…” Anayasa
değişiklikleri yapıyoruz. Dış dayatmalara uygun kanun ve anayasalar
çıkarıyoruz.  Lagendik isimli bir adam Patrikhanenin Fener ve
Balat’taki  genişlemesini malûm fonlarla çözmüş ki; sıra Sulukule ve
Suriçine gelmiş. Adam sömürge müfettişi gibi dolaşıyor. Etrafında ise
tercüman maskaraları ve sözde bazı yetkililer …

Farklı
çevrelerce siyasi bir sorun haline getirilen türbanın doğrusu garip
savunucuları var. Dün aşırı solda olup da bugün devşirilenler,
milliyetsiz bazı sağ eğilimliler  bu alanda dikkat çekmektedir. Bunlar
için esas, ferdin hak ve hürriyetleridir. Her türlü kural ve kanun
esaret zinciri gibidir. Devletsiz  ve toplumsuz, otonom fert arayışı
içinde olan,  devletle ve rejimle  kavgalı, Cumhuriyete numara takma
meraklısı bu grup sadece türbanı değil; Ermeni sorunundan, bölücü ırkçı
teröre, Kıbrıs’tan milli güvenlik sorunu haline gelen AB’ne,
milliyetçiliği redde kadar anti-devletçi ve anti-Türk bir
çizgidedirler.  Önemli olan rejimin ve devletin tartışılması ve
sorgulanmasıdır.  Her konu bu yolda kullanılabilir. Türbana destek
bundandır. Dün Osmanlı’yı teokratik, gerici ve istilacı  bulanların,
bugün sözde Osmanlı’yı savunarak milli ve üniter yapıya  karşı
çıkmaları, milli kimliği reddetmeleri ibretle izlenmelidir.

Korku ve Ümit Arasında

İnsanlık tarihi boyunca dile getirilmiş çok sayıda zıt kavramlar var:
İyi- kötü, güzel- çirkin, doğru- yanlış, tek-çok, aydınlık- karanlık,
hareketli- hareketsiz, korkak- cesur, namuslu- namussuz, fedakâr-
bencil…

İnsan
karakter ve davranışlarını ifade eden zıt kavramların, aynı insanda az
veya çok bulunabildiği ve sürekli bir çatışma halinde olduğu
görülmektedir:

Bir fareden bile korkan anne, yavrusunu
korumak söz konusu olunca kaplan gibi yırtıcı ve cesur olabilir.
Bencilliği ile tanınmış bir insan, sevdiği kişi veya kutsal bildiği bir
kavram uğruna hayatını bile çekinmeden verebilir. Suç makinesi bir
katil, bir yetim veya yoksula karşı çok merhametli olabilir.

“Korku ve ümit” de bu tür zıt kavramalardan. İslam öğretisinde, “kâmil mümin” yani olgun Müslüman’ın sıfatlarından biri, korku ile ümit (havf ve reca) arasında olmaktır.

Havf, tatlı bir korku: Allah’ın celâl, kibriya ve azameti karşısında haşyet duyma… Reca ise zevkli bir ümit: Onun lütuf, ihsan ve kereminden daima ümitvâr olma…”

“İnsan ruhundaki bu aralıksız değişme, bu fasılasız dalgalanma ona
apayrı bir güzellik kazandırır. Onu meleklerin üstünde bir konuma
çıkarır.”

 “Korku
ve ümit arasında olma” halinin en güzel ifadelerinden biri Hazreti
Ömer’e ait: Eğer gökten; “ey insanlar, biriniz hariç hepiniz cennete
gireceksiniz” diye seslenilse, hariç tutulan o şahsın ben olmamdan
korkarım. Şayet birisi de; “ey insanlar, biriniz hariç hepiniz
cehenneme gireceksiniz” diye seslense istisna edilen o şahıs ben
olabilirim diye ümit ederim.

İnsanlar yaşadıkları ömür
süresince ahiret için hazırlanırlar. Önlerine konulan emir ve yasaklara
uymakla imtihan edilirler. Bildirilen helâller ve haramlar; doğru ve yanlışlar arasında tercih yapmak durumundadırlar.

“Hayırları
işlemek amel-i salih, şerlerden kaçmak ise takvadır. Amel-i salih
işlendikçe reca kapısı, takvada ilerlendikçe havf kapısı açılır. Her
iki kapıdan da aynı neticeye erilir: Cennet.”

Allah, sıfatları arasında bildirildiği gibi, hem Gaffar’dır, hem de
Kahhar. Bağışlaması da vardır, kahrı ve perişan etmesi de. Bunun
içindir ki mümin korku ile ümit arasında olmak zorundadır.

“Kur’an-ı
Kerim’de bir kısım âyetler, mü’mini Cennetle müjdelerken, bir kısmı da
isyan edenleri Cehennemle tehdit ediyor. Bu ayetler de insanı bir havfa
bir recaya sevk ederek olgunlaşmaya zorluyor.

Korku ve ümit
arasındaki olgun Müslüman, Allah’ın lütuf ve ihsanı ile şımarmaz,
yaptığı iyi işler ve ibadetlerine güvenmez. Yaptığı kötü işler ve
günahlar için pişman olup, tevbe ve istiğfar eder, yani bir daha
işlememeye karar verir.

Kâmil İnsan, başına gelen olumsuzluklardan sonra, nefsinin sürekli isyana
teşvik eden çağrısına karşı, büyük bir tevekkülle “mademki Hak’tan
geldi, hoş geldi safa geldi” diyebilen bir razı olma hali gösterir.
“Kahır ve lütuf onda rıza olarak birleşirler.”
O, Allah resulünün beni ihtiyarlattı dediği: “Emrolunduğun gibi
dosdoğru ol.” (Hud, 11/112) ayetini yaşayan, doğru değil, dosdoğru insandır.

Buraya kadar anlattıklarımızı en güzel şekilde özetleyen Fatiha suresinin, namazların her rekâtında okunması tesadüf değil:

1. Rahmân (ve) rahîm (olan) Allah’ın adıyla.
2. Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
3. O, rahmândır ve rahîmdir.
4. Ceza gününün mâlikidir.
5. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.
6. Bize doğru yolu göster.
7. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!

“Havf ve reca arasında” geçen bir ömür sonunda, korkularınızın değil ümitlerinizin gerçekleşmesini diliyorum.