11.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1371

Aile İçi Eğitim

Aile kavramı, Türk gelenek ve göreneklerine göre oldukça önemlidir. Çünkü; kendini yönetmenin, çevreyle sağlıklı ilişki içerisinde olmanın, devletine sahip çıkmanın ilk temelleri aile de atılmaktadır. Bu temel de, eğitim ile olmaktadır.


Günümüzde; sokaklarda kalan çocukları, esrar çekenleri, kumar alışkanlığı edinenleri, çete tuzağına düşenleri görüyor ve yaşıyoruz. Bu tür olayların meydana geliş sebebi sıcak bir aile ortamının olmaması ve eğitimsizliktir.


Aile ortamı, evlatlarımızı hayata hazırladığı gibi onları dış etkilerden korur, olumsuz etkilere karşı kalkan olur. Aile, hayata yön verir, eğitir ve geleceğe hazırlar.


Türk geleneklerinde aile yapısı çok güçlüdür. Her türlü olumsuz etkiye karşı varlığını çözülmeden devam ettirmektedir. Aynı durumu, her konuda örnek aldığımız!   Avrupa ülkelerinde veya Amerika kıtasında görememekteyiz. Konu ister kişisel özgürlük olsun, ister aile içi sohbet ve duygusal davranışlar, isterse aileler arası ziyaretler. Her ne olursa olsun biz daha ileri durumdayız diye düşünüyorum. Bunu yabancı dizi ve filmlerden takip edebiliyoruz. Nasıl bir aile yapısına sahip olduklarını, ne yiyip içtiklerini, nelerle meşgul olduklarını, okuyor, dinliyor ve izliyoruz. Yoksa Amerika’yı tekrar keşfetmeye gerek yok. Biz de eksik olan bir konu varsa o da, ekonomik yönden yeterli seviyeyi yakalayamamamızdır.


Aile yapımızın güçlü olması, zamanla çözülmeyeceği ve bir gün yukarıda bahsettiğimiz olumsuz olayların bizlerin ve çocuklarımızın başına da gelmeyeceği anlamına gelmemelidir. Bunun için tedbir alınmalıdır. Bu tedbir, sıcak bir aile ortamının sağlanması ve aile içi eğitimle olmalıdır.


‘’Aile içi eğitim’’deyince sadece çocukların eğitilmesi akla gelmemelidir. Yediden yetmişe herkesi kapsamalıdır. Günümüz şartlarında çocukların sağlıklı eğitimi için, eğitim konusunda evvela anne ve babaların terbiye meseleleri hususunda yetiştirilmesi ve hazırlanması gereklidir. Yani bu iş, öncelikle büyüklerde başlamalıdır. Konuya bu açıdan bakıldığında, aile fertlerinin, büyüğüyle küçüğüyle eğitim seferberliğinde olmasını söyleyebiliriz.


Aile içi eğitim de ne olmalıdır, neler konuşulmalıdır? Aile içinde sohbet ve eğitim konuları şunlar olabilir: Günlük hayatımızın düzeni, bir günde geçen ölü saatler, bu ölü saatlerin faydalı meşguliyetlerle doldurulması, faydalı meşguliyetlerin öncelik sırasına konması, aile fertleriyle sohbet, sohbetlerin gündemleri, evimizde okunması gereken kitaplar ve bunların öncelikleri, eş-dost, hısım- akraba, komşu, meslektaş- arkadaş çevreleriyle münasebetlerin düzenlenmesi, televizyon kullanımının verimli kılınması, çareleri, yoları, çocukların tatillerinin nasıl değerlendirileceği, milli, dini günlerdeki tatiller, yaz tatilleri, bu tatillerde aile olarak ne yapmalı, organize olarak komşular, akrabalar vs. ile beraber yapılabilecek şeyler… aile içi sohbetlerin konularını oluşturmalıdır.


Aile içindeki sohbetlerimiz, aile, komşu, akraba ve iş arkadaşları olsa, pek çok çözüm ortaya çıkar ve bunların hepsi olmasa da birinden biri uygulamaya konabilir. Az çok da bir başarı elde edilebilir. Bu başarı ileriye bir adımdır ve küçük görülmemelidir.


Bir de, aileler arası ilişkiler, konusuna değinmek istiyorum. Aile hayatımızda hepimizin bildiği ve yer verdiğimiz merasimlerimiz, törenlerimiz var. Bunların çoğu, eş- dost, komşu- akraba cemaatleriyle yürütülür. Doğum, sünnet, cenaze törenleri, çeşitli vesilelerle okutulan mevlit merasimleri , nikah düğün merasimleri, hacdan dönenler, yeni ev alanlar, dükkan açanlar vs. için yapılan merasimler… Akıllıca ele alındığında, bunların hepsi, milli ve manevi değerlerimizin tazelenmesi ve hayatımızın her safhasında hissettiğimiz bilgi eksikliklerimizin giderilmesi yönünde değerlendirilebilir.


Hepimiz çeşitli sebeplerle aile ortamında bir araya geliyoruz. Ama bununla yetinmemek gerekir. Çünkü yarınımızı tehdit eden gelişmeler çok sistemli, çok hızlı, çok tahripkar ve acımasız olabilmektedir. Yarın çok geç olmadan bugün bilgi eksikliğimizi gidermeli ve sağlıklı ortamların sağlanması adına aile eğitimine daha da önem vermeliyiz.

Hukukun gücü mü? Gücün hukuku mu?

Hukukun gücü:


Tüm anayasalarda yazılı olmasa bile geçerli olan iki madde vardır.



  1. Güçlü olan her zaman haklıdır.
  2.  Güçlünün apaçık haksız olduğu zaman 1. madde uygulanır.

Bu zihniyetin hâkim olmadığı tek sistem İslam inancıdır. Buna bir iki örnek verecek olursak Medine döneminde suç işleyip ceza alan varlıklı ve soylu bir kadının cezasını kaldırmak için gelen aracılara peygamberimizin cevabı ” Kızım Fatıma da aynı suçu işlese aynı cezaya çarptırırdım.” ifadesi olmuştur.


Sizden önceki milletlerin helak olmasının sebebi güçlüler suç işlediği zaman affedilmesi, zayıflar suç işlediği zaman ise cezalandırılmasıdır.


Adaletin olduğu yerde zulüm olmaz, zulmün olduğu yerde de adalet olmaz.
İdari makam ve mevkilerde olan insanlar yakınlarının suçlarını görmezden gelir, hatırlı insanların bu konudaki aracılıklarına açık olurlarsa devlet hâkimiyetinin yerini kan davaları ve çeteler alır. Elbette ki bu da hoş bir durum olmaz.


Hz. Ebubekir(r.a) halife seçildiği zaman topluma yaptığı ilk konuşmada; Benim yanımda güçlü olmanız başkasının hakkını ihlal etmeniz için yeterli ve geçerli bir sebep değildir. Benim yanımda haklı olan her zaman güçlüdür.


Fatih Sultan Mehmet cezalandırdığı bir inşaat işçisi tarafından mahkemeye verilir. Mahkeme Fatih’i suçlu bulur ve padişah bu karara saygı gösterir. İşte size bugün medeni dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağınız demokrasi anlayışı.


Bu gün bazı çevrelerin ortaçağ anlayışı ya da irtica diye nitelendirdiği bu hukuk ve adalet anlayışı dünyanın hangi ülkesinde vardır. Bilen varsa bizim de haberimiz olsun işte hukukun gücü budur. Padişah ve sıradan bir vatandaş hukuk önünde eşittir, aynı haklara sahiptirler.


Şimdi de gücün hukukuna değinelim:


Günümüze gelecek olursak hukukun üstünlüğünden ve de gücünden söz etmek mümkün değildir. Dünyanın her yerinde bazı makam ve mevkileri ellerine geçirmiş insanlar bulundukları ülkeleri babalarının çiftliği sanıp istediği gibi at koşturuyor. Hayatı kendilerine de başkalarına da zehir ediyorlar.


Tarihte de böyle at koşturanlar çok olmuştur ama netice istedikleri gibi olmamıştır, hatta onların sonu çok hazin olmuştur. Nasıl mı? Firavun’u herkes bilir. Gördüğü bir rüya onu korkutmuş rüyasını tabir eden kâhin ise İsrailoğullarından doğacak olan bir çocuğun onun saltanatına (zulmüne) son vereceğini söyler. Bunun üzerine korkuya kapılan firavun İsrailoğullarından doğacak olan bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Buda bir kanun ya da hukuk ama firavun’un kanunu ya da güçlünün hukuku; kendi halkını düşman gören ve ondan korkan bir düşüncenin hukuku.


Netice İsrailoğullarından yani halkın bir kısmından (o zaman Mısır halkı Kıptiler ve İsrailoğullarından oluşuyordu) doğan bütün erkek çocuklar öldürülmeye başlandı. O zamanda elbette ki bu uygulamanın devletin bekası ve sistemin selameti açısından doğru olduğunu savunan birçok insan yazar, çizer, düşünür ve akademisyenler vardı.


Bu kanun halkın bir kısmına zulmediyor analarını ağlatıyor, vicdanlarını kanatıyordu. Ama bir kesimde (kendilerini birinci sınıf vatandaş, devletin ve rejimin sahibi gören insanlarda yani kaymak tabaka, hortumcu kesim) bundan büyük zevk alıyor yapılan işin ne kadar doğru olduğuna haber bültenleri, açık oturumlar, canlı yayınlar ve gazete manşetleri ile halkı ikna etmeye çalışıyorlardı.


Fakat tüm bu zulümler Musa’nın doğmasını engelleyemediği gibi Musa’nın da Firavun sarayında büyümesine yetişmesine sebep olmuştur. Yani firavun ve taifesi kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamışlardır.


Hz. Musa(a.s) peygamberlikle görevlendirilip firavun ve taifesini dine ( Allah’a kulluk etmeye ) halkına zulmetmekten vazgeçip adil bir hükümdar olmaya çağırınca önce ciddiye alınmaz sonra hafif yollu dalga geçilir bu esnada halkın bir kısmı kendisine inanınca da inanan insanlar şiddetli bir şekilde cezalandırılır. Birçok hadiseden sonra Hz. Musa ve arkadaşları Mısır’da yaşayamayacaklarını anlayınca kendine inananlarla beraber Mısır’ı terk etme kararı alır. Ama bu durum bile Firavun ve avenesini tatmin etmez. Mısır’ı terk etmeleri yetmez onlara bu dünyada hayat hakkı yoktur onlara hepsinin öldürülmelidir düşüncesiyle ordusuyla Musa ve arkadaşlarının peşine düşer. Tabii bu esnada da firavun’u ve yaptıklarını savunan, onun her sözünün kanun, her yaptığının doğru olduğunu anlatan açık oturumlar, canlı yayınlar yapan, köşe yazarları yazıp, gazete manşetleri atan bir kesim yani kaymak tabaka vardı.


Netice Firavun ve ava nesi Kızıl Deniz de can derdine düşünce kendisinin de ilah olmadığını Musa ve arkadaşları gibi insan olduğunu anladılar. Ama takdir edilen sondan kurtulamadılar. Dizginlenemez hırsı inananlara duyduğu kin ve öfkesi O ve arkadaşlarını Kızıl Deniz’e götürdü. Evlatlarını kestiği anaların ve zulmettiği halkın gözyaşları Kızıl Deniz’de O’nun ve zulmünün sonu oldu.


Peki değdi mi?


Halka zulmetmenin yanında kendilerine de yazık etmiş olmadılar mı?  


Bu kıssada anlatıldığı gibi firavunlar her zaman perdenin önünde olmaz. Bir çok zaman perdenin arkasında bulunmayı tercih ederler.


Firavunlar olduğu müddetçe Musalar da olmaya devam edecektir.


Sosyal olaylarda aynı sebepler benzer sonuçları doğurur. Akıllı ve medeni insanlara düşen tarihten ders alıp aynı hataları tekrar etmemeleridir.


Allah(cc) ülkemizi, İslam âlemini ve tüm insanlığı çağdaş firavunların şerrinden korusun.


Huzurlu ve mutlu yarınlar dileğiyle…

Okuma Vakti, Her Zaman

0

Kafanızın durduğu, bakışlarınızın donuklaştığı, hareketlerinizin kontrolünüzden çıktığı zamanlar olur. Seyredersiniz uzakları boş gözlerle. Baktığınız yerlerde ne gördüğünüzün farkında değilsinizdir. Söyleneni duymazsınız, okuduğunuzu anlamazsınız. Yediğinizden, içtiğinizden bir tat alamazsınız böyle zamanlarda. Tuttuğunuzu hissetmez, üşüdüğünüzü fark etmezsiniz. Ne gök mavi ne ağaç yeşil ne bayrak kırmızıdır. Her şey fulüdür.


Bir sevgi, bir öfke sözcüğü; bir yakınma, bir sitem, bir hayıflanma cümlesi, bir şey anlatmaz size. Bütün sözcükler, bütün cümleler, birer mırıldanma, birer gürültü kirliliğidir.


Yılgınlıktır, bezginliktir, usanmışlıktır, ruh halinizin adı. Umutlarınız tükenmiştir, hayalleriniz kırılmıştır, beklentileriniz gerçekleşmemiştir. Dostlarınız anlamaz sizi. Size karşı bakışlar, başka anlamlar yüklenmiştir. Doğan gün, kaybolan günden farksızdır artık. Geçen zaman, beyhude akan su gibidir size göre.


Olayların içinde kaybolmamayı biliyor, inancınızı kaybetmiyor, okuyarak birikiminizi artırıyorsanız, esiri olmaktan kurtulabilirsiniz yaşadıklarınızın. Sürekli okumak, okuduklarını derinlemesine tefekkür etmek gerek, böyle durumlardan kurtulabilmek için. Baharda açan sarı çiçek, “Benim açmama gerek yok, nasıl olsa üzerime basacaklar.” demez hiçbir zaman. Üzerine basılacak olsa da bir kış boyu kendini baharın ılık günlerine hazırlar. Üzerine basılsa da o yine yandan, kenardan, köşeden büyümeye çalışır toprağından, fıtratından aldığı güçle. Bir inançtır, varlığını ispattır, ibret alınacak eylemdir onunki.


Lokman Hekim’i duymayanımız yoktur. O, hem hekimdir hem bilgedir. Bilgece sözleri, nükteleri, tavsiyeleri dilden dile dolaşmaktadır yaşadığı dönemde. Kendisi, siyahîdir. Avamdan Hekim’in şöhretini duyan, kendisine hayran bir kişi gelir bir gün ziyaretine. Ziyaretçi, bakar ki gördüğü, eciş bücüş siyahî biridir. Nutku tutulur adamın. Adamın şaşkınlığını anlayan Lokman Hekim, “Ne oldu, boyayı mı beğenemedin, boyacıyı mı?” der. Ziyaretçi mahcubiyetten bir şey sormadan ayrılır, gider.


Bu öykücüğü duyduğumda uzun süre düşündüm. “Ne derin hikmet, ne büyük söz ustalığı!” dedim kendi kendime. Hangi inançtır, hangi birikimdir ki insanı ancak bu kadar veciz konuşturur, kişiye haddini bildirir? Söylenen sözün beslendiği kaynak nedir, dünya görüşündeki doğruluk ne kadardır? Bu bilgeyi besleyen toprak nedir, iklim hangisidir ki Lokman Hekim’in önerileri asırlardır tazeliğini koruyor, sözleri, nükteleri insana hayat veriyor, derinliğe götürüyor?


Bir pratik zekâ örneği de Mark Twin’de yakaladım. Okuduğum öykücük şöyle: Ünlü yazar bir gün, güzel bir bayanla karşılaşır. Ona, “Ne kadar güzelsiniz, yeryüzü sizin kadar güzel bir hanımefendiyi henüz ağırlamamıştır.” der. Bu sözlerdeki samimiyetsizliği ve abartıyı hisseden bayan: “Aynı şeyleri ben sizin için söyleyemeyeceğim.” deyince Mark Twin, “Hiç önemi yok, zorlanmayınız, siz de benim gibi yalan söylersiniz, olur biter.” diyerek onurunu kurtarmaya çalışır.


Lokman Hekim ve Mark Twin, ikisi de pratik zekâlı insanlar. Hazırcevap olmaları insanı kendilerine hayran ediyor. Birinde uzun uzun düşünüyorsunuz, diğerine tebessüm edip geçiyorsunuz. Bir derinlik yok son öykücükte. Taş atılan sudaki daireler gibi. İz bırakmıyor dalgalar. Lokman Hekim, tam bir Doğu bilgesi. Amacı, güldürmek değil kişiyi; uzun uzun sorgulatmak. İşin künhüne vakıf olmalarını istiyor insanların. Taşı gediğine koymakla kalmıyor o, aynı zamanda “sözün kılıçtan keskin” olduğunu anlatıyor, anlayanlara. Twin, söz cambazı; Hekim, söz mimarı. Dil, Hekim’de, düşünceleri anlatan, kişiyi hakikate götüren araç; Twin’de bir hokkabazlık gereci.


Ruh halimiz ne olursa olsun, okumak lazım. Okuyunca, anlamlı bulduklarınız sizde derinleşiyor, sizi boğanlar sizden uzaklaşıyor. Kendinizi tedavi ediyorsunuz, insan olmanın hazzına varıyorsunuz. Okuma vakti, sadece şimdi değil, her zaman!

İbadetlerimiz ve Davranışlarımız

0

İbadet, yaratıcı kudret karşısında boyun bükmenin zirvesi ve O’na olan sevginin sonucu ve göstergesi; sırf Allah rızası için yapılması ve sadece Allah’a tahsis edilmesi gereken duygu, düşünce, tutum ve davranışlar bütünü için kullanılan genel bir kavramdır.


Özel anlamda ise ibadet, kişinin yaratanına karşı saygı ve boyun eğmesini simgeleyen, Allah ve Resulü tarafından yapılması istenen, İslam’ın temel şartlarını teşkil eden namaz, oruç, zekat ve haccın yanında kurban kesme, itikaf, dua, Kur’an okuma, hayır ve infakta bulunma gibi belirli davranış biçimleridir.


İbadetler, dinin özünü oluşturan iman esaslarından sonra dinde ikinci önemli halkayı oluştururlar. Diğer bir anlatımla din, Allah’a inanma ve O’na ibadet etme olduğundan inanç ve ibadet sistemleri dinin asli unsurlarını meydana getirir. Dinin diğer bir unsuru da inanç ve ibadetlerde samimiyeti, bu tutumun kişinin diğer insanlarla ilişkilerine yansımasını, onlara karşı saygılı, adil ve lütufkar davranılmasını ifade eden ahlaktır. Kulun Allah ile olan ilişkisini diğer insanlarla olan ilişkisinden tamamen soyutlamak mümkün değildir. Bu anlamda ibadetlerin dışa dönük pek çok fiil üzerinde direkt ve dolaylı etkisi bulunur.


İbadetler, Allah’a itaatin şekli göstergeleri sayılmaları bakımından iman ve ahlakla yakın ilişki içindedirler. Dinin itikadi ve ameli olmak üzere insana hitap eden iki yönü olmasından hareketle ibadetler, dinin ameli hükümlerinin ilk halkasını teşkil eden ve dinin dışa akseden simgeleri konumundadırlar.


İbadetler, kul ile Allah arasındaki ilişkiyi düzenlemekle kalmaz, bunun yanında kişinin yakın çevresiyle ve toplumla ilişkilerini de doğrudan veya dolaylı olarak etkiler. Her ne kadar ferdi niteliği baskın görünse de namaz ve oruç ibadetinin bile kötülüklerden uzak durma, toplumsal kaynaşmayı, huzur ve sükunu sağlama, yoksullara yardım elini uzatma gibi dışa dönük olumlu sonuçları vardır ve olmalıdır da. Bu özellik zekat, hac, kurban, kefaret gibi ibadetlerde daha belirgindir.


İbadetler ile insani ilişkilerin yada davranışların hukuki ve ahlaki, ayrıca ferdi, sosyal ve siyasi yönleri dinin bütününü oluşturan, birbirini tamamlayan parçalardır. İbadetlerimiz ve davranışlarımız dinin tamamını oluşturan cüzlerdendir. Bunların samimi ve ihsan ile ifası, imanı da içine alan dinin bütününü oluşturmaktadır.


Psikolojik ve sosyolojik anlamda dindar insanın tapınma eylem ve işlemleri olarak ibadet, dini hayatın esaslı ve gerçek bir ifadesi olarak kabul edilir. Bazı bilim adamlarına göre –William James, Jung, Maslow gibi- dinin fert üzerindeki asıl fonksiyonunu onda güçlü, uyumlu, bütünleşmiş, sağlam bir kişilik oluşturmasıdır. Buradan hareketle dini inanç ve değerler, ibadet ve törenlerle dünya hayatına ilişkin dini açıklamalar insan hayatına bir anlam ve amaç kazandırır; insanlar arası ilişkileri düzene koyar; kişinin zihinsel açmazlarını çözer.


Dinin, insanın iç dünyası ile tabii ve toplumsal çevre arasında denge ve uyum kurmasına yardımcı olmasında ve insana kişilik yapısındaki güçleri bütünleştirme imkanı vermesinde ibadetin büyük payı bulunmaktadır. Ciddiyetle ve samimiyetle ibadet eden kişi kendisine ve yaratıcısına karşı dürüst olmaya gayret gösterir ve daha değerli olmak için çaba gösterir.


Manevi kirlenmenin önlenmesi ve ahlaki zaafların giderilmesi, uyumlu, tutarlı, dengeli ve huzurlu bir ruhi hayatın yaşanması bakımından ibadetler en etkili vasıtalardır. Kur’an’da bir çok itikadi ve ahlaki ilkenin yanında namazın ve mali ibadetlerin kişiyi egoist ve yıkıcı duyguların etkisinden koruyacağına işaret edilmiştir. “Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır. Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır. Ancak, namaz kılanlar başka. Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir. Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir. Onlar, ceza gününü tasdik eden kimselerdir. Onlar, Rablerinin azabından korkan kimselerdir.”( Mearic, 70/ 19-27).


Din ve ibadet hayatının ahlaki seviyeyi yükselttiği bir gerçektir. Bu ise başta şekil ve anlamıyla, kalıbı ve özüyle bir bütün oluşturan ibadetlerin, buna uygun tarzda yerine getirildiği zaman amaçlanan etki ve sonuçları göstermesiyle gerçekleşir. Gazali’nin ifade ettiği gibi ibadetlerden maksat şuuru gündelik, alışılmış, sıradan yaşantıların etkisinden uzaklaştırıp organların da yardımıyla daha üstün bir şuur düzeyine yükseltmek, kalbi sıfatları daha iyileri ile değiştirmektir. Bu anlamda, misal olarak, namazda secde ederken alnın yere konmasında asıl maksat, alın ile yerin bir araya getirilmesi değil bu sayede kalpte tevazu sıfatının güçlendirilmesidir. Kalbinde tevazu hisseden kişi organlarıyla bunu dışa vurursa tevazu daha da güçlenir. Buna karşılık yapılan hareketten kalben uzak kalındığında, onun amacına dikkat çevrilmediği zaman o hareketin anlamını içte yaşatacak ve güçlendirecek bir etki de duyulmaz. Aynı şekilde kalp dünya işleriyle meşgul olduğu halde secdeye varan bir kimsenin alnını yere koymasından kalpteki tevazuu güçlendirecek bir etki meydana gelmez. (Hökelekli, Hayati, “İbadet”, DİA, c.19, s250).


Şekil ve anlam bütünlüğü içersinde yerine getirilmeyen bir ibadet verimsiz, eksik ve özürlüdür. Böyle bir ibadetin Allah nezdinde kabul edilmesi de beklenemez. Bu konuda “Şu namaz kılanların vay haline ki onlar kıldıkları namazın manasından uzaktırlar, onlar namazlarıyla gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar” (el- Maun 107/4-7) mealindeki ayetler namaz kılmada özü yakalayamamış ve onun olumlu etkilerini davranışlarında gösterememiş kişilerin durumunu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle gönümüzde namaz gibi İslam’ın temel ibadetlerini yerine getirip de kendilerinden beklenen ahlaki olgunluk ve erdemliliği gösteremeyen kişileri, ibadetlerin özünü tam manasıyla kavrayamadıklarından hareketle değerlendirmek gerekir.


Namaz ve orucun kişiyi zararlı duygulardan koruyacağını, kötü davranışlardan alıkoyacağını ifade eden ayet ve hadislerin olması da dikkat çekicidir.” (Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebut, 29/45). Namaz kılıp oruç tutup da bile bile insanlarla olan ilişkilerinde dini, insani ve hukuki anlamda uygun olmayan tutum ve davranış içersinde olanlar kendilerinde namaz ve oruçla bir değişimi gerçekleştirememiş ve ibadetleri gösteriş amacıyla ifa eden kişilerdir.


İbadetlerin sırlarını, gerçek mana ve önemini kavrayan bazı alimler namaz kıldığı, oruç tuttuğu halde, hala çirkin işler yapan ve  fenalıktan sakınmayan kimseyi, abdest alırken yüzünü, eline su almadan yüzünü üç kere yıkayan kimseye benzetmişlerdir: Uzaktan bakan onun abdest aldığını zannetse de o gerçekte abdest almamaktadır.  Peygamberimiz de, “Oruç tutan öyle insanlar vardır ki, karları sadece açlık ve susuzluk çekmektir” (İbn Mace, “Sıyam”, 21) buyurmuşlardır.


Gazali orucun üç derecesinden bahsederken, bedende iştah ve şehvetin tatmin yeri ve aracı olan mide ve cinsel organı, iştah ve şehvet duyduğu şeylerden mahrum etmekten ibaret orucu, “sıradan insanların orucu”(avam orucu) olarak; buna ilaveten gözü, kulağı ve diğer azaları günahtan korumayı “özel kişilerin orucu” (havas orucu) olarak ve tüm bunlara riayet ettikten başka, kalbini düşük emellerden arındırarak bütün varlığıyla Allah’a bağlanmayı ise “daha özel kişilerin orucu” (ehassü’l-havas orucu) diye tanımlar. Dolayısıyla ibadetin toplumsal ilişkilere, sosyal hayata yönelik sonuçlarının olması kaçınılmazdır. 


İbadetler, insanda olumlu tutum ve davranışların oluşmasına, gelişmesine ve pekişmesine; olumsuzlarının da değişmesine vesile oldukları sürece anlamlıdırlar.İbadetlerin ruhunu yakalama ve hissetme bakımından onların hem iç dünyamızda, hem de dış dünyamızda yansımalarının olması gerekir. Böylece iman, ibadet ve ahlak olarak din, insanın kendisi için anlamlı bir bütün haline getirebilsin.

Kosova’daki Bağımsızlık

0

Balkanların ufalanma sürecinde nihayet Kosova “Bağımlı Bağımsızlığa” ABD bayraklarının gölgesinde kavuştu. İlk tanıyan ülkeler arasında Türkiye olmasına rağmen; Yeni Anayasa Taslağında Türkçe’nin  ve dolayısıyla  Türk nüfusunun varlığının dışlandığı basında yer alıyor. Türkiye’nin dış güvenlik çemberinde siyasi tesirliliğini azaltabilmek için Türkiye’de Türk kimliği ile uğraşılıyor. Dün ABD’li askerlerin Irak’ta elini öpen Arapların tavrı gibi, ABD bayrakları sallayarak sözde bağımsızlığı kutlayanlar karşılaşacakları tehlikenin de farkında değillerdir. Dün Irak’a “Emperyal Demokrasi” (Ortadoğu’nun şekillendirilmesine uygun bir demokrasi)  getirenler bugün Kosova’dalar. Kosova’nın atıl duran ekonomik kaynakları ele geçirilecektir. Batı kapitalizminin yeni yerli stratejik ortakları ortaya çıkacaktır. Bu ve benzeri gelişmeler iki kutuplu soğuk harp dönemine dönüştüğü oranda bize fayda sağlayabilir.


Bir dönem Prizren’den Türkiye’yi gezmeye gelen Türk öğrenci ve öğretmenleri kabul eden İçel Valisinin İngilizce tercüman arayışını unutmadık. Balkanlar’da Türk olmak dün de, bugün de kolay değildir. Bazı köyler Türkçe’yi unutmuş ve Arnavutlaştırılmıştır. Kosova’da 250.000  kişi gayet güzel Türkçe konuşmasına rağmen; Türk sayısı 60.000 dolaylarında verilmektedir. Birçok Türk baskı sonucu kimliğini Arnavut olarak resmi kayıtlara geçirmiştir. Buna sebep olanlar bizim Müslüman kardeşlerimizdir. Bir ara Priştine Üniversitesi’nin Türk Dili Bölümü aynen Gagavuzya’da olduğu gibi  kapatılmıştı.


Prizren’de Aydınlar Ocağı’nın kuruluşu dolayısıyla otobüs terminalinde hareket etmeden önce karşılaştığımız bir olayı hiç unutamamam. İlahiyat Fakültesi Profesörü bir öğretim üyesi ve Makedonyalı bir Pomak Türkü ile karşılaştım. Yanımdaki Gostivar’lı arkadaşımız bu Pomak Türkünü methederek bana tanıttı. Bir süre sonra bu ilahiyatçı Pomak, Pomaklık ve Türklük ile bir ilgisinin olmadığını, bunlarla ilgilenmediğini söyleyiverdi. Ancak, nüfus sayımında  Müslüman olduğu için kendisini Arap olarak ifade etmiş. Bu kararda yanındaki ilahiyatçı profesörünün katkısı nedir diye düşünmüştüm.


Bu gezi bize birçok şeyi öğretmişti. Kosova’dan çok olumlu intibalarla ayrılmıştık.  Dönüşte intibalarımızı tesbit ve teklif şeklinde yazmıştık (Erkal, M. E., Merkez Binanın Penceresinden, Derin Yayınları, İstanbul 2003, sh. 234).


Bunlar arasında; Türkler üzerindeki tehdit, Papalığın Arnavut-Türk çatışması için tahrik edici faaliyetleri, bilhassa Arnavutları Hıristiyanlaştırma gayretleri ve bu yolda kullanılan ekonomik kaynaklar, Arapların Osmanlı izini silici cami yapımları, bazı Türk bölgelerinde çocukların ilköğretim sonrası  okula gönderilmemeleri, anaokulu ihtiyacı, yatırım için gelen Türk iş adamlarına çıkarılan zorluklar, çalışma hayatındaki bazı sınırlamalar  dikkat çekiyordu.


Kosova’da herkese olduğu gibi, Diyanet İşleri Başkanlığına da büyük görevler düşüyor. Sultan Murat Türbesi’nin imarı sevindiricidir. Ancak Priştine’de Osmanlı’dan kalma bir cami yıkılmıştır. Ülkemizde Kosovalı gençlerin lisans ve lisansüstü çalışmaları için ayrılacak kontenjanlar arttırılmalıdır. Atatürk Dil-Tarih ve Kültür Yüksek Kurumu Prizren’de bir kitabevi açabilir.

Gelir Vergisi Oranları

0

Türk vergi sisteminde, artan oranlı bir vergi uygulamakta olup, uygulanan gelir vergisi oranlarında yıllar itibariyle sürekli bir  düşüş seyri görülmektedir.


Tablo 1. 1980–2006 Yılları Arasında Uygulanan Gelir Vergisi Oranları Seyri (%)


































































































































































































































































Yıllar Oranlar

1980


40


45


50


60


70


75


66


1981


35


40


48


58


63


73


65


1982


25


30


38


48


58


63


55


1983


25


30


38


48


58


63


55


1984


 


25


30


35


40


45


50


1985


 


25


30


35


40


45


50


1986


 


25


30


35


40


45


50


1987


 


25


30


35


40


45


50


1988


 


25


30


35


40


45


50


1989


 


25


30


35


40


45


50


1990


 


25


30


35


40


45


50


1991


 


25


30


35


40


45


50


1992


 


25


30


35


40


45


50


1993


25


30


35


40


45


50


55


1994


25


30


35


40


45


50


55


1995


25


30


35


40


45


50


55


1996


25


30


35


40


45


50


55


1997


25


30


35


40


45


50


55


1998


 


20


25


30


35


40


45


1999


 


15


20


25


30


35


40


2000


 


15


20


25


30


35


40


2001


 


15


20


25


30


35


40


2002


 


15


20


25


30


35


40


2003


 


15


20


25


30


35


40


2004


 


15


20


25


30


35


40


2005


 


 


15


20


25


30


35


2006


 


 


 


15


20


27


35


2007


 


 


 


15


20


27


35


Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı, (2007)
*193 sayılı GVK’nun 103. maddesine istinaden çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararlarıgereğince gelir vergisi oran ve dilimleri değiştirilmektedir.


Tablo1.’de 1980–2006 yılları arasında uygulanan gelir vergisi oranlarının seyri verilmektedir. Görüldüğü üzere 1980 yılında 7 tarife olan gelir vergisinde en düşük oran % 40 ve en yüksek  oran ise % 66’ dır. 1985 yılında dilim sayısı 6’ ya düşmüş ve oranlarda % 25 ile % 50 arasında değişmiştir. 1993 yılında dilimler ve oranlar tekrar artış göstermiş ancak 2005 yılında dilim sayısı 5’e düşmüş ve oranlarda %15 ile % 35 arasında değişmiştir. 


Tablo 2. 2008 Yılı Gelir Vergisi Tarifeleri


















Gelir Dilimi (YTL)

Vergi Oranı(%)


7,800.00 – liraya kadar


15


19,800.00 – liranın 7,800.00 – lirası için 1,170, fazlası


20


44,700.00 – liranın 19,800.00 – lirası için 3,570, fazlası


27


44,700.00 – liranın 44,700.00- lirası için 10,293, fazlası


35


Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı, (2008)


Türkiye’de uygulanan gelir vergisi tarifelerinde özellikle son yıllarda gelir dilimi artırılarak oranlar düşürülmüştür. Tablo 2.’den anlaşılacağı üzere gelir vergisi oranları; düşük oran 0-7.800 YTL arasında % 15, 7.800-19.800 YTL % 20 temel oran, üçüncü oran 19.800-44.700 arasında % 27 ve 44.700 YTL-üstü’nde ise % 35 yüksek oran uygulanmaktadır.


Bir de AB’nin ekonomisi en gelişmiş ülkelerinin uyguladıkları vergi oranlarını ve dilimlerini ele alalım. İngiltere’de, gelir vergisi oranları; 0–2.150 € arasında düşük oran % 10, 2.150–31.150 € arasında % 22 temel oran ve 31.150 €-üstü ise % 40 yüksek oran uygulanmaktadır. Temel orana denk düşen gelir dilimi sınırı altında kalan ve kâr payı dışındaki faiz gelirleri gibi yatırım gelirlerinde bu oran % 20 olarak uygulanmaktadır. Almanya’da ise bekâr mükellefler ve evli çiftler için gelir vergisi oranları ise % 0 ile % 42 arasında tarifelere göre değişmektedir. Bekâr mükellefler için 7.664 Euro ve evli mükellefler için 15.329 Euro’luk gelir % 0 oranıyla vergi dışı bırakılmıştır.


Avrupa Birliği’ ne üye olmak için 48 yıllık uzun bir adaylık geçmişi olan ve son yıllarda da büyük bir mücadele örneği gösteren Türkiye’ nin, gelir vergisi oran ve dilimlerinde Avrupa Birliği’ nin bu üç büyük ülkesini örnek alması durumunda, asgari ücretle geçinmek zorunda olan 3 milyon 42 bin 396 çalışanımız (2006 verilerine göre), 7.800,00 YTL’ ye kadar gelir vergisi ödemeyecek veya en azından düşük oranda bir vergi ödeyecektir. Bunun sonucunda gelir dağılımında ki dengesizlikler yok edilerek özellikle alt gelirli grupların yaşam standartlarında bir iyileştirme gerçekleşecek ve bu da ekonomiye artı bir değer kazandıracaktır.


Asgari ücretliden kesilmeyen ve ya az kesilen vergiden dolayı vergi gelirlerindeki azalmayı ise Çalışma Bakanlığı’ nın şu an kararlılıkla üzerine gittiği kayıt dışı çalışmayı önleyerek engelleyebiliriz.


Sonuç olarak 25.01.2008 tarihinde verdiğim konferansta dile getirdiğim gibi bir asgari ücretli normal tarife üzerinden vergilendirilirken, hazine bonosu ve devlet tahvillerinden 260.000 YTL’ ye kadar elde edilen alım-satım karı ve faizden vergi alınmamaktadır. Veya başka bir örnek verirsek bir asgari ücretli 2006 yılında aylık 68 YTL vergi öderken basit usule tabi mükellefler bunun ¼‘ ünü ödemesi vergi sistemindeki çarpıklığı tam anlamıyla ortaya çıkmaktadır. Bu olumsuzlukları da Maliye Bakanlığı vergi reformu ile çözerse asgari ücretliden gelir vergisi alınmamasından veya daha az bir oranda vergi alınmasından dolayı devletin vergi gelirlerinde meydana gelen azalmayı önlemekle kalmayız vergi gelirlerini de arttırırız. Artan gelirleri de adaletli bir şekilde dağıtarak gelir dağılımındaki sosyal adaleti sağlamış oluruz.


Saygılarımla.

Halkla İlişkiler Uygulaması – 2

Geçen hafta Emniyet Teşkilatının, ‘’iç yüzü’’ olarak belirtmek
gerekirse, çalışan memnuniyeti uygulamasından bahsetmiştim.  Çalışan
memnuniyeti ve motivasyon sağlanması sonucunda, işindeki gayreti ve
başarısı ile değer bulan bir personelin, görevini layıkıyla yerine
getirdiğini ve bundan hem kurum, hem personel hem de vatandaşın
kazançlı çıktığını söylemiştim.

Bu hafta Emniyet Teşkilatının dış yüzü, Polis- Halk ilişkileri
açısından önemli bir konu olan ‘’Toplum Destekli Polislik’’ projesi ve
uygulama alanlarını anlatacağım. İçinden çıktığı toplumla iç içe
bulunarak güvenlik hizmeti sunmak bu birimin ülkemizde temel amacıdır.
TDP uygulamaları, toplumun bir ferdi olarak başta beni ve tüm toplumu
ilgilendirmekte. 25 İl’de uygulanan ve 81 il’e yaygınlaştırılacak
başarılı bir uygulama olmasından dolayı da,bu konunun, bu hafta
okurlarımızla paylaşılmasını uygun buldum.

Kısa adı TDP olan ‘’Toplum Destekli Polislik’’projesi; Emniyet
Müdürlüğü tarafından, toplumun güvelik tedbirleri ile ilgili her konu
da  bilinçlendirilmesi, bilgilendirilmesi, farkındalık oluşturulması ve
toplumsal duyarlılığın artırılması için kurulmuş bir projedir. Toplum
Destekli Polislik Büro Amirliği, Kocaeli de Nisan 2007 de kurulmuştur.
Gebze İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde de bu birim kurulma aşamasındadır.

Toplum Destekli Polislik olarak ne gibi uygulamalar yapılmaktadır?
“Desteğinizle Daha Da Güçlüyüz” ilkesiyle hareket eden Kocaeli Toplum
Destekli Polislik Projesi kapsamında hırsızlığa karşı tedbirler için
site toplantıları, sitelerde zil uygulamaları, okullarda öğrencilerin
bilinçlendirilmesi, esnafın ziyaret edilmesi, mahalledeki sıkıntıların
yerinde görülmesi  gibi uygulamalar yapılmakta. Emniyet Müdürlüğünün,
 vatandaşla iş birliği açısından da oldukça önemli bir konu. Konuyu
örneklerle açarsak;

Proje kapsamında, hırsızlık gibi olumsuz durumlara karşı alınacak
tedbirler hususunda uyarıcı çalışmalar yapılmakta ve evlerde zil
uygulaması çalışmaları olmaktadır. Buna göre; polis ekipleri tarafından
gezilen yerlerde görülen aksaklıklar olarak apartmanın giriş
kapılarının açık olup olmadığı, zil uygulamalarına göre kontrol etmeden
açan, kim o dedikten sonra açan, ısrar edince açan, tanımadığı için hiç
açmayan, evde olmayan gibi uygulamalar yapılarak gözlenmekte.

Bu tür uygulamalara karşı da vatandaşın ne gibi tedbirler alması
gerektiği uygulama sonucunda  polisler tarafından apartman sakinlerine
aktarılmaktadır. Genel olarak bakıldığında, iki ay sonra aynı zil
uygulaması tekrar yapıldığında ise vatandaşın uygulamalarda
bilinçlendiği ve önceki hataları tekrarlamadığı görülmektedir. Bu
uygulamada apartman toplantıları düzenlenmekte, zil uygulaması yapılan
apartmanların yöneticileri ile görüşülerek apartman sakinleri ile
toplantı tertiplenmektedir. Bu toplantılar slayt eşliğinde olup Alo 155
hırsızlık, komşu kollama, asayişe yönelik dikkat edilecek hususlar ve
güncel konular hakkında bilgilendirmeler yapılmakta ve soru-cevap
şeklinde fikir alış verişinde bulunulmaktadır.

Yine bu kapsamda okullarda, okul bilgilendirme toplantıları
düzenlenmekte ve TDP hakkında öğrencilere bilgi verilmektedir. Ayrıca
155 tanıtımı yapılmakta, vatandaşların gerekli olay ve konuları
ücretsiz olan 155’e bildirmeleri, sigara ve alkolden uzak durma, asayiş
olayları, trafik kuralları ve kazalara neden olan unsurlar, trafik
kurallarına uymayanları uyarma, öğrencilerin alması gereken tedbirler,
anne-baba, öğretmen ve arkadaş ilişkileri, arkadaşları özenle seçme,
güvenlik hizmetlerine nasıl katkıda bulunulabilir…gibi konularda
bilgiler verilmektedir.

Yine okullarda bu proje kapsamında okul yöneticisi ve öğretmenlerle
görüşülerek karşılaştıkları sorunlar hakkında bilgi alınmakta. Okul
giriş ve çıkışları da kontrol altında tutulmaktadır.

Esnaf ve işyerlerine yönelik TDP faaliyetlerinde ise; iş merkezi ve
iş yerlerine girilip, esnaf ve vatandaşlara TDP faaliyetleri
anlatılmaktadır. Ayrıca; Güvenlik kameraları, Alo 155, hırsızlık,
asayişe yönelik dikkat edilecek hususlar ve güncel konular hakkında
bilgi verilmektedir. Kafe, internet kafe, ve oyun salonları ziyaret
edilip, uygun çalışıp çalışmadıkları ve içeride bulunan çocukların
yaşları kontrol edilmektedir.

Toplumla bu konuları paylaşan Emniyet Müdürlüğü, kurum ve
kuruluşlara yönelik de, TDP gerçekleştirmektedir. Muhtarlar ile,
Belediyelerin zabıta birimleriyle ortak çalışma yapılmakta, İTO gibi
kuruluşlara bilgi verilmekte, polis- halk ilişkilerini güçlendirmek
için belediyenin açtığı iftar çadırında vatandaşla birlikte iftar
açılmaktadır.

Sosyal yardım faaliyetlerinde bulunulmakta bu kapsamda engelli,
sokak çocuğu, yaşlılar, muhtaç kimseler konusunda da ilgili yerlerle
irtibata geçilmekte, taziye ziyaretleri gerçekleştirilmektedir.

Tüm bu çalışmalarda basılı materyal ile toplum destekli polislik
uygulamasının tanıtımı yapılmakta ve el ilanı ile çalışmalar
desteklenmektedir. Çift taraflı Vatandaş-polis duyarlılığıyla, bir çok
verimli proje ve uygulamalara da adım atılabileceğini düşünüyorum.

Ülke güvenliğine ayrı ve önemli bir hava katan Toplum destekli
Polislik hakkında ve emniyetin Polis-Halk ilişkileri açısından
anlatacaklarım bu kadar. Sizlerde sitenize, apartmanınıza, iş yerinize,
okulunuza, kurumunuza bu özverili polisleri davet edip bilgilendirme
talep edebilirsiniz. Eminim öğrenilecek çok şeyler vardır. Yapmış
olduğu çalışmalarından dolayı  TDP Polislerine çok teşekkür eder,
başarılarının devamını dilerim.

Irak’ın Kuzeyinde

0

Ayrılıkçı terör örgütünü çökertmek için on bin Mehmetçik Irak’ın kuzeyinde
Çeyrek asırdır on binlerce insanımızın ölümüne ve Türk ekonomisinde
ciddi tahribata yol açan terör örgütüne gözdağı vermede… Çetin kış
şartlarında düşmana korku, dosta güven vermekte…

İlk gelen haberlerde düşman 44 ölü ve çok sayıda yaralı verirken, 5 Mehmetçik şehit… (Harekâtın 3. gününde ölen terörist sayısı 112 ye, şehit sayımız ise 15’e çıktı.) TV yayınına telefonla katılan bir asker annesi şehitlerin isminin açıklanmasını istiyor. Programa katılan uzmanlar “Genelkurmay’ın şehit ailelerine ulaşmıştır, bu haber size gelmediğine göre siz müsterih olun” cevabını veriyor. Acaba o anne, acaba bizler müsterih olabilir miyiz? Çünkü orada bulunan “bütün Mehmetçikler bizim evladımız” diye gönüllerimiz feryat etmekte…

Namık Kemal Zeybek’in benzetmesiyle söyleyelim. “Türklük Karadeniz gibi. Karadeniz binlerce yıldır var. Karadeniz’i besleyen suların hepsi Karadeniz’dir, Karadeniz’i terk eden sular ise artık Karadeniz değildir.
Türk’ün şanlı tarihiyle ve temiz soyu ile bu denize katılan herkesin
övünmek hakkıdır. Bu denizi terk eden ise bu hakkı kaybetmekte…”

İçinde
bulunduğu kültür, medeniyet ve ortak tarih ikliminden kopmak için,
kardeşlerine karşı insanlık tarihinin en kalleş yöntemini, terörü uygulayanlar… Tarih boyunca ortak düşmanlarımız olan devletlerin maşası olanlar
Çanakkale’de, Balkanlarda, Kafkaslarda ve diğer cephelerde şehit olup,
yan yana yatanların evlatlarını düşman haline getirenler…
Mehmetçik’imizin tokadı ile sendelemekte…

Bilmekteyiz ki Güneydoğu’daki halkımız yine aynı denizin parçasıdır. Ancak yine farkındayız ki, Türkiye bu bölgedeki nehirlerin üzerine GAP Projesi kapsamında kurduğu fiziki barajlarla buradan yurtdışına akışları kontrol altına alırken, Türklük denizinden dışarıya akan kültürel ve duygusal nehirlere manevi barajlar koyamadı. Bu ihmalin sonucu olarak, Mehmetçik -20 derece soğukta Irak’ın Kuzeyindeki dağlarda çarpışmakta…

İnsanımız bir yandan çeyrek asırlık beladan kurtuluş ümidiyle sevinmekte. Diğer yandan ABD bu harekâta destek verdiğine göre “ya
sınırlı bir harekâtla belanın kökü kazınamayacak veya bu destek
karşılığı ABD bizi daha büyük sıkıntılara sokacak” endişesi içinde… Bütün iş askeri başarıyı siyasi başarıya dönüştürebilecek politik maharette…

Harekâtın
boyutu ve 150.000 askerimizin de sınırda yığınakta beklemesi sadece
PKK’nın etkisizleştirilmesi değil, Irak’ın kuzeyinde belli bir güce
ulaşan, boyundan büyük laflar eden Barzani’nin de daha etkisiz hale gelmesini sağlayabilir. Harekâta
destek veren ABD, hem Türklerin yeniden dostluğunu kazanmakta ve hem de
petrol konusunda haddini aşmakta olan Barzani’nin kulağını çekmekte…

En az bu kadar önemli bir husus ise, TSK’nın sınır ötesi kara harekâtı, (gerçekleştirilen nüfus kaydırmaları akabinde, referandumla bir Kürt şehri yapılmak istenen) Kerkük için, Türk nüfusun haklarını da koruyan bir özel statü imkânı sağlamaya zemin teşkil edebilir…  Irak’ta yaşayan Türklerin makûs talihi dönebilir ümidiyle gönüllerimiz bir serçe kanadı gibi pır pır çarpmakta…

Gün birlik günüdür. Dileyelim ki “türban üzerinden koparılan fırtınayı” dindirebilelim. Dileyelim ki Anayasa Mahkememiz Vakıflar Kanununu sınır ötesi harekâtın ruhuna uygun olarak yorumlayıp iptal edebilsin. Dileyelim ki Hükümet özelleştirmeleri yabancılaşmaya dönüştüren tavrına son verebilsin. Bu ülkenin varlıklarına -sadece Mehmetçik değil- iktidarı ve muhalefeti ile bütün partilerimiz, bütün aydınlarımız ve halkımız sahip çıkabilsin. Ne dersiniz acaba gönül çok mu istemekte?

İşin sırrı basit. Gönülden, ta içimizden “ne mutlu Türk’üm” diyebilmekte..

Söyleyiş Güzelliği

0

Şairlerin söz ustalığına bayılıyorum. Bazen öyle güzel şeyler
söylüyorlar ki söyleyişlerindeki sihir, sizi bulunduğunuz yerden
alıyor, başka dünyalara götürüyor. O sihir, hiç düşünmediklerinizi size
düşündürüyor, söyletiyor. Sözlerden aldığınız pozitif güçle hayata
farklı gözle bakabiliyor, değerlerinize değer katabiliyorsunuz. Sözü
içerik ve biçim yönüyle incelediğinizde, olağanüstü bir kurgu,
matematik, buluş ve derinlikle karşılaşıyorsunuz.

Söyleyiş güzelliği yönüyle ayrıcalıklı olma hakkı kazanan dizelere
“berceste mısra” deniyor. Yahya Kemal’in “Bu dil, ağzımda annemin
sütüdür.” dizesi bu türdendir. Yine “Ne ararsan bulunur derde devadan
gayrı”, “Erişir menzil-i maksuda aheste giden.” cümleleri birer marsa-i
bercestedir.

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet
cihanda bir nefes sıhhat gibi.” beytini ilkokulun 4. sınıfından beri
bilir, zaman zaman tekrarlarım. Duyduğumuz pek çok cümleyi unuttuğumuz
halde bu tür söyleyişleri niçin unutmayız? Söyleyişteki güzellik,
söylenenin güncelliğini koruması, o sözü kalıcı hale getirip asırlarca
yaşatabiliyor.

Bugünlerde iki şiir kitabını dönüşümlü olarak belli aralıklarla
okuyorum. Kitapların biri Orhan Veli’ye, diğeri Necip Fazıl’a ait.
Orhan Veli’nin “Cımbızlı Şiir”inde bazı kadınları iğneleyen  “Ne atom
bombası / Ne Londra Konferansı / Bir elinde cımbız / Bir elinde ayna /
Umurunda mı dünya!” dizelerini hemen hepimiz duymuşuzdur. Bu dizeleri
kolay kolay da unutmayız. Söyleyişteki ahenk, akustik yapı, bakış
açısı, bizi kadınlara kızmaktan alıkoyar, hatta tebessüm ettirir.
Zaten, şairin görevi, en olumsuzda dahi olumluyu, karanlıkta aydınlığı,
çirkinde güzeli görmek, onu en güzel söyleyişle bize sunmak değil
midir? Orhan Veli’nin şiirlerinin birinde geçen “Yüzkarası değil, kömür
karası / Böyle kazanılır ekmek parası” dizelerini de pek sevmişim.
Günlerdir bunları mırıldanıyorum. Kolayca yazılacakmış gibi görünen
dizelerdeki aliterasyon, söyleyişi etkili kılıyor. Aynı kelimenin
gerçek ve mecaz anlamlarının birlikte kullanılması, dize sonlarındaki
kafiye, kişiye söyleyiş zevki veriyor. İçerik de cümleye kalıcılık
sağlıyor.

Eskiler, sözlerinde ve düşüncelerinde tutarsızlık, algılamasında
zayıflık bulunan kimselere “matematiği zayıf” derlermiş. Benim gözümde
Necip Fazıl matematiği en güçlü şairlerden biridir. Onun dizelerindeki
simetri, düşüncelerindeki analitik kendisine hayranlığımı sağlıyor.
Zaman zaman “Bir düşünce ancak bu kadar güzel anlatılır.” dediğimi
hatırlıyorum. Söyleyişindeki mükemmellik, beni başka şiirler okumaktan
alıkoymuş, dakikalarca düşünmeye sevk etmiştir. Her biri üç heceden
oluşan “İşte iz / Geliniz / Toprak post / Allah dost” dizelerindeki
ritim, kafiye, söyleyiş güzelliği ve kolaylığı tam bir şairlik
mucizesidir. Hele, üç hece ile dize oluşturmak her şairin
becerebileceği bir iş değildir. Bu, bir kafa ve gönül işidir.

İşlediğiniz konuyu ele aldığınız yön de şiiri kalıcı, etkili kılan
unsurlardan biridir. Ölüm, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Yahya Kemal’in
ve Necip Fazıl’ın dizelerinde korkulan gerçek olmaktan çıkar. Onun
için, onların ölümle ilgili dizeleri hafızalardan hiç çıkmaz: “Ölüm,
ölene bayram, bayrama sevinmek var; / Oh ne güzel, bayramda tahta ata
binmek var.” dizelerini okuyan, ölüme sadece tebessüm eder. “Ölüm güzel
şey, budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü
Peygamber?” dizelerini okuyan ise, ölümü belki de özlemle bekler.

Sözün mimarı kabul ettiğimiz şairler, edebi sanatlara da sıkça
başvururlar. Bundaki amaçları anlatımı etkili, canlı kılmaktır, manaya
derinlik katmaktır, az sözle çok şey anlatmaktır. Bunu bir okuyucu
olarak anlamak da belli bir düzeyi gerektirir. Kazanılan her düzey,
anlamak için yapılan her çaba okuyana ayrı bir haz verir. Bu, kişiyi
şımartan değil, olgunlaştıran hazdır, yücelten hazdır. Geniş sözcük
hazinesine sahip olmak, sanat değeri taşıyan eserler okumak,
okuduklarımızı neden sonuç ilişkisine göre analiz etmek, belli bir
olgunluğa gelmiş, birikimi fazla insanlarla bir ve beraber olmak;
güzellikleri keşfetmemizi sağlayacak, öğrenmekten ve keşfetmekten
aldığımız hazzı artıracaktır.

Güzellikleri keşfedip idrak etmek için, bu yolda ter dökenleri ve onların güzelliklerini tanımak gerek.

Ödül

AKP yöneticileri Deniz Baykal’ı yılın politikacısı seçip ona ödül
vermeyi düşündüler mi acaba? En son başörtüsüyle ilgili çıkan yasa
karşısında tutum ve davranışları ile şimdi de başörtüsünü engellemek
için Anayasa Mahkemesine müracaat edeceklerini söylemesinden sonra
AKP’nin gönlünde ayrı bir taht kurar herhalde.

Bir zamanlar müslümanlarla gayri müslimlerin birlikte yaşadığı bir
memlekette çirkin sesli bir müezzin varmış. Orada yaşayan müslümanlar
onun orada ezan okumasını istemezken, o ille de çıkar ve o çirkin
sesiyle ezan okumaya devam edermiş. Müslümanlar onun bu hareketinden
dolayı onu sevmeyip dışlarken günün birinde adamın biri büyük hediye
paketleriyle onu ziyaret etmek için arayınca, oradakiler ona
hediyelerin nedenini sorunca hediyeyi getiren cevap verir. Derki ben
müslüman değilim benim güzel ve genç bir kızım var o müslümanlığa
sempati duyuyordu ve neredeyse müslüman olmuştu. Fakat bir gün bu
müezzinin ezan okuyuşunu duyunca bunun ne olduğunu kardeşine sordu. O
da bu çağrının müslümanları ibadete davet olduğunu söyleyince ona
inanmadı başkalarına sordu onlardan da aynı cevabı alınca müslüman
olmaktan vazgeçti.

Bizim ona bütün yalvarmalarımıza rağmen müslümanlıktan vazgeçmeyen
kızım bu müezzin sayesinde müslüman olmaktan kurtuldu. Oysa biz ondan
ümidi kesmiştik ben ve annesi üzüntüden yataklara düşmüştük. Bizi bu
durumdan kurtaran bu insana şükran duyup hediye vermeyelim de kime
hediye verelim. Biz onun sayesinde huzur bulduk bu hediyeler ona az
bile ömür boyu köle olsam azdır dedi.

Sayın Baykal sözleri ile inançlı insanları üzmüş adeta bu şekilde
düşünenleri bizden gitsin AKP’ ye veya başka partileri desteklesin
demek istemiştir.

Böyle bir muhalefet lideri rakipleri tarafından ödüllendirilmez mi?…