11.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1370

Yoksulluğun, Çaresizliğin Tavan Yaptığı Yer

0

Bir ev var orada, yardıma muhtaç sekiz canın barındığı. Barınmak denmez yaşadıkları hayata. Bir sefalet tablosu onlarınki. Yoksulluğun, çaresizliğin tavan yaptığı yer orası. Genç yaşta inşaat işçisi kocasını kaybeden genç bir anne. Derdini anlatmaktan aciz annenin kol kanat gerdiği tam yedi çocuk. Çocukların biri erkek, altısı kız.


Bir gün dedim ki öğrencilerime, “Bir aile var, yardıma muhtaç.” Yardımseverlik duygusu öğrencilerim organize olup aralarında para topladılar, kuru gıda aldılar. Ziyarete gittik aileyi. Biraz zor bulduk. Girdik gecekonduya akşamüstü. Heyecanla karşıladılar bizi. Pek sevindiler ziyaretimize. Altı kişiydik.


Çocukların bir kısmı geldi yanımıza, birkaçı gelmekten kaçındı. Gelmeyenler ne düşündüler bilmiyorum, belki hallerinden utandılar. İsimlerini öğrendim sırasıyla. Erkek sekiz yandıydı, ismi Hasan. Evin reisi sensin, dedim ona. Kenarda bir bebeğe ilişti gözüm. Ne kadarlık olduğunu sordum. Yedi aylıkmış. Kalbi delikmiş zavallının. Sürekli tedaviye muhtaçmış ve bedensel olarak gelişemiyormuş. Prematüreden farkı yoktu yetimin. En büyükleri on altı yaşındaymış kızların. Onun bir küçüğü on dört yaşında; ama sağ tarafı hiç tutmuyor; felç olmuş çocukluğunda. Üç numaralı kız menenjit geçirmiş ve zihinsel özürlüymüş. Diğer ikisi sağlam görünüyordu. Babaları bir sene önce kalpten ölmüş.


Yoksulluğun, çaresizliğin tavan yaptığı yer orası. “Ne yer, ne içersiniz?” dedim evin hanımına. Boynunu büktü. Komşulardan ve Ay Işığı Derneği’nden ne gelirse, dedi. “Çocuklarımın beşi okula gidiyor, sabahleyin ne bulurlarsa yiyorlar, saat üçe kadar bir şey yemiyorlar orada. Eve geldiklerinde çay, çorba… Günü iki öğünle geçiştiriyoruz.” cümleleriyle halini anlatmaya devam etti çocukların biçare annesi. Yokluğa rağmen bize neskafe ikram etmekten geri kalmadılar. Gönülleri zengindi.


Yakıt sorunu yaşamışlar kış boyu. Birkaç çuval kömürle idare etmişler. Telefonları borcundan dolayı kesikmiş. Birkaç aydır elektrik ve su parasını ödeyemiyorlarmış. “Ne yapalım, onları da keserlerse kessinler.” cümlesiyle anlattı çaresizliğini evin hanımı.


Büyük kız, bize görünmek ve annesiyle birlikte olmak istemiyor izlenimi edindim. Bir küçüklük kompleksi belki onunki. Belki de ergenlik dönemi sendromu yaşıyor o yavru. Çevresinde gördükleri ile yaşadıkları arasındaki derin uçurumu hazmedemiyor. Bu sendromun, özentiyle tehlikeye dönüşebileceğini düşündüm bir an. Hepsi de kız bunların. Allah korusun, potansiyel birer sosyal yara. Sevap isteyenler, yüksek yardımseverlik duygusunu tatmin etmek isteyenler, alın size adres. Orası sizi bekliyor. Gitmediğin, görmediğin yer senin değildir. Sen onların olmazsan onlar hiçbir zaman senin olamaz.


Muş’tan yirmi sene önce gelmişler. Bu sefaleti yaşamaktansa köylerine dönmelerini söyledim. Çocukları köyü istemiyormuş. Evlerini kısa zaman sonra TOKİ yıkacakmış. Otuz beş bin YTL fiyat biçmiş arsaya. “Ben bu parayla ne yapabilir?” diyor kadın. Evet, ne yapabilir?


Bir Türkiye fotoğrafı; yoksulluğun, çaresizliğin tavan yaptığı yer orası. Sosyal adaletçiler, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diyenler, gidip görmeli orayı. İbret nazarıyla bakmalı, kendini sorgulamalı. Öğrencilerim Hande, Yağmur, Dilek, İlker, Rukiye “İyi ki geldik, bundan sonra kozmetiğe para vermeyeceğim, kontörlerimi daha hesaplı kullanacağım, bir harcarken iki düşüneceğim.” dediler. Bu aileyi tekrar ziyaret etmek, çocuklara maddi ve manevi destek vermek için aralarında sözleştiler. Ziyaretten hoşnut olduklarını, ders aldıklarını, huzur bulduklarını söylediler. Bana, sebep olduğum için teşekkür ettiler.


Sözün bittiği yerde konuşmak; ömre ziyandır, söze haksızlıktır. Hep yukarıya bakanlar ve yukarıdakiler, ne olur, biraz aşağıya bakın ve aşağıdakilerle birlikte yaşayın. İnsan olmanın tadını, mihengini uzaklarda aramayın. Yanı başınızda…

Kurtlar Vadisi’ne Kontra: Pars Narko Terör

6–7 yıl önce seans halinde izlenen Kurtlar Vadisi’nin Osman Sınav’dan sonra Pusu, Terör, Irak gibi versiyonları çıktı. Eş zamanlı olarak Yalçın Küçük kitaplarının (Tekelistan, Tekeliyet) peş peşe çıktığı bir hengâmede Türk insanı ilk kez madalyonun arka yüzüne sahici bakışlar göndermeye başladı. Ve bu beyaz ekranda ilk kez yapılıyordu. Lakin zamanla (ve zamanın uzamasıyla) bu formasyon akışı dezenformasyona dönüşüverdi.


Artık her mahallede birer Polat, ikişer Memati, üçer  beşer de Abdülhey ve Erhan bulunuyordu. Her işe el atan, her işten anlayan, “Ne iş olsa yaparım abi”ciliğin ağır abiliğe çevirisi, yurtiçi ve yurtdışı nurtopu gibi bir kahramanımız olmuştu. Oğuz Kağan’dan Polat Alemdar’a devrolunan bir genetik ve mecburi kahramanlık söz konusuydu.


Arada, bu ifşaattan rahatsız olan kesimler; şiddet özendirici olma cihetinden karşı oluşlarını kampanya şekline döndürdüler. Hatta K.V. Terör’ün PKK organizasyonuyla TV’den kaldırımının gerçekleştiği iddia edildi. Neticede diziyle gerçek hayat her tarafından karışmıştı. Sonra K.V. geleneği bu kesimleri de ajite etmeyecek bir formata çevrildi. K.V. Pusu ile herkesin Polat’ı olma başarısını gösterdi.


Dikkat ediyor musunuz bilmem son 1 senedir K.Vadisinin şiddetinden, işkence sahnelerinden kimse şikâyetçi olmaz oldu. Çünkü ana tema o kesimleri de kuşatan, genel olarak Hükümetin ve Devletin icraatlarına derin anlam yükleyen, her işten bir mana çıkaran bir işlev görmeye başladı. Dahası, artık iktidarın icraatlarının temaşa yeri (yayın organı demiyoruz) haline geldi. Ulusalcılık, vatan’cı – millet’çi çakallar, derin çete (Ergenekon), İskender Küçük pardon Büyük, Hırant Dink Cinayeti, misyonerler, Danıştay Saldırısı, Irak’ta olanlar, PKK ilişkilendirilmeleri, hepsi bir tevil ve bir tekil bakışla verilir oldu. Memleket nezdindeki operasyonların hikmet –i harbiyesi Vadi’den anlaşılır oldu. ‘Şair burada ne demiş’ yerine ‘Polat burada ne demiş’ noktasına geldik.


Derin yapılar, dünyanın her ülkesinde simetrik yapılardır. Osman Sınav, eski göz ağrısına büyük bir kontra attı ve Pars Narkoterör’ü Türkiye’nin gözünün içine soktu. Sarkık bıyıklı, Kafkas adlı, Ortaasya soyadlı, Çerkez istihbarat geleneğinin idealisti kahraman, çok büyük bir adanmışlık organizasyonunun basit bir bireyiydi. İşin ilginci Kurtlar Vadisi’nde çökertilmek istenen ve tukaka gösterilen çete; Pars Narkoterör’de Türk Milletinin tarihi geleneğin bakan tek çıkıydı K.Vadisinde şaklabanlaştırılan Ergenekon, Pars Narkoterör`den birkaç bin yıllık bir geleneğin kutsal devamı gibi veriliyordu. K.Vadisi’nde Polat olmak isteyen gençler PKK’cı, ulusalcı, sermayeci tüm çete ve oluşumları yok etmeye kilitleniyor. Narkoterör’ü seyreden gençler ise birer Pars olarak devletin derinliklerine inerek PKK – Uyuşturucu – Bölücülük  üçgenine balyoz indirmek istiyorlar.


Aynı kanalda, birbirinden kopan iki ayrı dizinin kapışmasına tanık oluyoruz. Hem reyting hem de hayran kitlesi. Bu kadar uzun zaman kahraman olarak hayatta kalan Polat’ın şansı sayıca ve artık iktidar üzerinde de etkili olmak noktasında fazla. Lakin Şamil Baturay da cıva gibi ve harekete geçmeye hazır. Polat’ın biraz yağlandığı ve göbek bağladığı düşünülürse, daha hareketli ve halktan olan Şamil’in şansı yükseliyor gibi.


Acaba aynı karede karşı karşıya gelirlerse ne olur? Bence Polat Alemdar zirvede bırakmalı ve sürüye maskara olmamalıdır. Bana soruyorsanız; “Ölüm, ölüm dediğin nedir ki gülüm; ben senin için Perşembeleri silmeyi göze almışım”.

Dilimiz; Milli Varlığımız

Bu hafta ulusal basında yine ilginç bir haber yer aldı. Haber, kültür ve dilimize ne denli önem verdiğimiz açısından önemliydi. Yabancılara karşı ne kadar özenti içersinde olduğumuzu gösteriyordu.


Ulusal bir gazete de çıkan habere göre; Antalya da, bir mermer firmasında yönetici olarak çalışan 32 yaşındaki Mehmet Çobanoğlu, bir alışveriş mağazasından üzerinde İngilizce ‘’mod pimp’’ yazısı bulunan kazak satın aldı. Birkaç gün sonra kazağı giyen Çobanoğlu, görenlerin alaycı ve tuhaf bakışlarına maruz kaldı. Bazı turistlerin kendisine ‘’Kadın var mı elinde’’diye takılması üzerine şaşkına dönen Çobanolu, kazağın üzerindeki İngilizce ‘’mod pimp’’ yazısının Türkçe de ‘’şık pezevenk’’ anlamına geldiğini öğrendi. Öfkeyle firmaya arayan Çobanoğlu, ‘’biz öyle bir mal satmadık’’ yanıtını alınca aynı gün elindeki fatura ve yanındaki tanıklarla birlikte savcılığa suç duyurusunda bulundu.  Çobanoğlu, tüketici mahkemesine de başvurdu.


Bir özentidir gidiyor. İş yerlerine asmış olduğumuz tabelalar olsun, üzerimize giydiğimiz elbiseler olsun, bunların üzerindeki yazıların yabancı kelimelerden oluşması bizim yabancıya karşı ne kadar özenti içerisinde olduğumuzu gösteriyor. Hatta bu durum moda haline gelmiş durumda. Örnek verecek olursak; mekan adlarına eskidji, kebupchi, fitnes sentir; toplu konut isimlerine metrocity, yeshill, kentplus, bilgisayar terimlerinde de faylı seyv etmek, kopi pest, sıkrin seyvır… gibi yabancı isimler kullanıyoruz.


Bazen konuşmalarımızda bile yabancı kelimelere yer verebiliyoruz. Konuşurken, hayret durumlarında vaw, tamam yerine ok, nabersin gibi kelimeler kullanıyoruz. Yine bu durum bize, yabancıların konuşma tarzlarını örnek aldığımızı gösteriyor.


Toplulukları bir arada tutan unsurlar vardır. Dil birliği, din birliği, siyasi birlik, coğrafya birliği, toprak birliği, renk-ırk birliği… gibi. Dil birliği ise bunlar arasından en önemlisi. Yani dil birliği toplulukları bir arada tutan en önemli etken. Bir birliği dağıtmak isterseniz de önce dili yozlaştırmanız gerekir.  Dilimize de yapılanlar bundan ibaret.


Bir örnekle, ‘’Dillerin Ölümü’’ isimli kitapta, bir dilin hayati tehlikeye girdiğini haber veren emarelerden, bir de yok olma yolunda geçirdiği üç aşamadan bahsediliyor :


Birinci Evre : Yabancı hakim gücün dilinin konuşulması için ağır baskı vardır. Baskı tepeden aşağı teşvikler ve devletin kanunları yoluyla; aşağıdan yukarı halkta özenti ve moda yaratılarak olmaktadır.


İkinci Evre : Çift dilli dönemdir. Ulusal dilin kullanım alanı azalmaktadır. Eğitim her düzeyde yabancı dilden yapılmaya başlanmış, her kesimden insanlar işi gücü bırakıp yabancı dili öğrenme yokuşuna sürülmüştür. Meslek, bilim yerine hiç gereği olmayan yerlerde bile herkes yabancı dil sınavına girmekle meşguldür.


Üçüncü Evre : Gençler artık yabancı dili ulusal dilden daha iyi bilir hale gelmişler, eski dili kullanmaktan utanır olmuşlardır. Velilerle çocuklar kendi dillerinde konuşamaz duruma gelmiş; çocuklar velilerini eski dili biliyor diye geri kafalı yaftasıyla küçümsemektedirler. Bir nesil hatta bir on yıl sonra çift dillilik de kalmamış; ulusal dilin yerini yabancının dili almıştır.


İkinci evrede ulusal dili kurtarmak hala mümkündür. Ancak bu evre çok tehlikelidir ; çift dillilikten ulusal dilin yok olmasına geçiş, kimse farkına varmadan oluveriyor. Çünkü ikinci evrede halk, kamuoyu, üçüncü evrenin kapının hemen arkasında beklediğini bilmemekte ve kayıtsızdır. İkinci evrede tehlike zilleri çalmaya başlamıştır.


Kitap, kullandığımız dilin milli bir varlık olduğunu ve dilimize sahip çıkmadığımızda ne durumlara gelinebileceğini anlatmış. Ama biz, bunun böyle olmadığını dilimize verdiğimiz önemle göstermeliyiz. Dilimizin yetersiz olmadığını, aksine ülke ve millet olarak dünyaya örnek olabilecek kültür mirasına sahip olduğumuzu anlatırcasına, milli varlığımıza sahip çıkmalıyız. Bununla ilgili gerekli düzenlemeleri ve uygulamaları kimsenin yaptırımı olmadan, dilimizin önemini bilerek kendimiz gerçekleştirmeliyiz.

Ekonomi’de Tehlikeli Sinyaller

Türkiye’nin yakın geleceğinde önemli ekonomik gelişmeler bekleniyor. Bu gelişmeyi iktidara en yakın iktisatçılar bile dikkatli bir üslupla ifade etmeye başladılar. 2001 yılındaki kadar şiddetli olmasa da, adına kriz dememek için gerekli özeni göstersekte, ekonomiden ciddi tehlike sinyalleri geldiği muhakkak.


Son göstergelere göre işsizlik artıyor, enflasyon tekrar yükselişe geçti, büyüme oranı son çeyrekte %1,5 a düştü, 2006 yılında yüzde 32 artan özel sektör sabit sermaye yatırımları 2007’nin aynı döneminde yüzde 2.4′ e geriledi,  cari açık yine rekor kırdı.


Bu en temel göstergelerdeki bozulma, henüz ABD de başlayıp bütün dünyayı etkisi altına alması beklenen resesyon (ekonomik durgunluk) etkisinin dışında, çoğunlukla Türkiye ekonomisinin kendi yapısal özelliklerinin sonucu ortaya çıktı.


ABD’den yayılan olumsuz etki nedeniyle dünya ekonomisinde beklenen durgunluk ortaya çıktığı zaman, Türkiye’nin bundan etkilenmemesi mümkün değil.  Son beş yıldır dış dünyadan aldığımız olumlu etkiler, Türkiye’ye akan döviz fazlası, yerini durgunluk ve yabancı sermayenin ülkelerine geri dönüşüne bırakacak gibi. (Bu arada bu sermayenin kaçmaması için dünyanın en yüksek faizini daha da yükselterek vermeye ve en kritik varlıklarımızı yabancılaştırmaya devam edeceğiz.) Bu da demektir ki, göstergelerdeki mevcut bozukluklar daha da derinleşecek, ciddi bir ekonomik kırılmaya doğru gideceğiz.


Beklenen ekonomik sarsıntının 2001 krizi kadar şiddetli olmayacağını, 2001’e göre bankaların yapısının daha sağlam oluşu, döviz rezervlerimizin daha yüksek oluşu ve dövizde dalgalı kurun uygulanması gibi avantajlara dayanarak, söyleyebiliriz.


Şiddeti ne olursa olsun gelecek sarsıntının, üretimin azalması, birçok işyerinin kapanması veya küçülmesi, işsizliğin ve fakirliğin artması gibi ciddi sonuçları olacaktır.


Şubat ayı içinde, 58. ve 59. Hükümetin Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener çeşitli TV kanallarında ekonomide yapılan hatalara dikkat çekti. “2007 yılı rakamlarına bakacak olursak ithalattaki en yüksek artış ara malı ithalatındadır. Artık ara malı ithalatından daha az ihracat yaptığımızı görüyoruz.


Bu vahim gerçeği ekonomik kavramların arkasına sığınmadan söylemeye çalışalım. Türkiye, diyelim ki yüz dolarlık ihracat yapabilmek için artık yüz on dolarlık ithalat yapmak durumunda. Tabiî ki bu durumda (döviz giderleri ile gelirleri arasındaki açığı ifade eden) cari açığın kapanması asla söz konusu olamayacak ve cari açık büyüyerek artmaya devam edecektir. Bu durumda ihracatın artmasının da övünülecek bir tarafı yoktur. Çünkü ithalat daha büyük hızla artmaktadır. Bu gidişin sonu iyidir demek mümkün değildir.


Abdüllatif Şener, ikinci olarak özelleştirmelerin katkısıyla ülke ekonomisinin yabancılaşması ve sonuçlarına dikkati çekti. Şener’e göre yabancı yatırımcı, özelleştirmeler aracılığıyla, önce Türkiye’de kazanıp sonra dışarıya kâr transfer ettiği alanlara yönelmektedir.


Bir süre özelleştirmelerden sorumlu iken Başbakanla özelleştirme politikası hakkında görüş ayrılığına düşerek (kendi isteğiyle mi Başbakan’ın emriyle mi bilemiyoruz) bu görevden ayrılan Abdüllatif Şener, “Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin sabit telefon, cep telefonu, bankalar, iş merkezleri ve perakende ticaretine geldiğini” vurguladı.


Otoyolların ve Milli Piyango’nun yanı sıra enerji sektörü ve büyük bankaların özelleştirilmesi konularının gündemde olduğuna işaret eden Şener, ‘Bunların hepsi dış piyasalara hitap etmeyen, sadece iç piyasadan kazanan ve bol kazanan fakat özelleştikten (yabancılaştıktan) sonra iç piyasada kazandığını dövize çevirerek dışarıya kâr transfer eden türdendir. Yani dışarıdan döviz getirmediği halde ülkenin cari işlemler dengesinde net açık kalemi oluşturan unsurlar. Dolayısıyla asıl dikkat edilmesini nokta bu diyorum’ diye konuştu.


Bu tespitlerin net sonucu şudur: “Bu tür özelleştirmeler cari açığı büyüten diğer sebeplere ilaveten yeni bir yapısal sorun ekleyecektir.


Bu çıkmaz sokağın sonunda ekonominin duvara çarpmasını kaçınılmaz gören Şener’in, bu vahim sonuç için öngördüğü süre üç yıldır.


Abdüllatif Şener sıradan birisi değil. Hem iyi bir ekonomist ve hem de mevcut iktidarın MKYK üyesi, eski Başbakan Yardımcısı, AKP’nin kuruluşundaki en önemli ilk 3-5 kişiden biri. Şener üç sene içinde bir ekonomik kriz bekliyorsa bunu kimse göz ardı etmemelidir. Özellikle de Hükümet, bari O’nu dinlese de krize giden politikalarında revizyon yapsa ve “parayı veren herkese, her türlü şirketi ve varlığı babalar gibi satarım” zihniyetini terk etse.


Korkuyorum, sanki ekonominin dizginleri bizim elimizde değil. Düşünüyorum ki, ekonomik krizin ötelenmesi dış siyasetle ilgili olabilir. Türkiye ekonomisini dışarıdan yönlendirebilen ABD ve AB’nin baskısıyla çıkarılan “Vakıflar Yasası”nı hiçbir AKP’linin içine sindirebildiğini sanmıyorum.


Ve krize doğru yaklaştıkça, hangi tavizlerin verilebileceğini düşünmekten korkuyorum.

Mason Yakıştırmaları Ve Muhafazakârlık

Son yıllarda çok geniş arşiv ve araştırmaya dayalı olduğu izlenimini veren bazı kalın kitaplar yayınlanıyor. Bunlardan birinde (Efendi II) Aydınlar Ocağı ile ilgili yanlış bilgiler verilmektedir.


Aydınlar Ocağı, fikri çizgisi ve tüzüğü itibari ile masonlara ve mason kuruluşlarına en uzak kuruluştur. Buna rağmen, Derneğimizle ilgili farklı kesimlerden yöneltilen haksız iddia ve iftiralar sürmektedir. Hatta bir dönem içeriden birkaç Ocak yönlendirilerek bu yapılmıştı. Aslında, dernekler teslim alınmak isteniyor. Ocağın kadroları arasında sanki masonlar önemli bir miktarda bulunuyormuş gibi bir intiba uyandırılmaktadır. Dünün ideolojik şartlanmasından ve Soğuk Harp ortamından hâlâ kurtulamayanları ibret ve dikkatle izliyoruz. Üzüntümüz, yapılan yanlışların yazılan doğruları da şüpheli hale getireceğidir. Günümüzde emperyalizm, önü açılmış milli devletlerin üzerine küreselleştirme ile geliyor. Milli ve yerli sesler bastırılmaya çalışılıyor.


Adı geçen eserde Aydınlar Ocağı’nın kurucusu olarak gösterilen rahmetli Fethi Tevetoğlu, Ocağın kurucusu olmamıştır. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın asistanı ve sabetayist olduğu iddia edilen Dr. Mahzar Osman Usman’ın yine Ocakla hiçbir ilgisi yoktur ve kurucu değildir. İsmi karıştırılan kişi, rahmetli doktor Mahzar Özman’dır. Yine rahmetli Aydın Bolak, Ocağın kurucuları arasında yer almamıştır; ama kurucu diye gösterilmektedir.


Yine çok satan ve küreselleşmenin arka plânını ortaya koyan “Sivil Örümceğin Ağında” isimli kitapta da bazı yanlış bilgiler verilmektedir. Aydınlar Ocağı’nın 1991 yılında, öncesinde ve sonrasında Bodrum Yalıkavak’ta herhangi bir toplantısı olmamıştır. Liberal ve Batıcı Prof. Dr. Aydın Yalçın, Aydınlar Ocağı’na ne üye olmuştur; ne de başkanlığını yapmıştır. Soyadları benzerliği dolayısıyla isimler karıştırılmaktadır.


***


Son yıllarda muhafazakârlık kavramı üzerinde duruluyor. Aslında muhafazakârlık, basit bir korumacılık değil; sistemli bir korumacılıktır. Bir milleti diğerlerinden fark ettirici, ayırt edilebilir özelliklerinin korunarak geliştirilmesidir. Dünyada haklı olarak yükselen bir muhafazakârlıktan ve milliyetçilikten bahsedilmektedir. Bazıları hoşlanmasa da…


Özellikle Soğuk Harp sonrası belirsizliklerin ve siyasi istikrarsızlıkların arttığı, din ve inanç dünyalarının, milli kimliklerin tartıştırıldığı ve önü açılmış milli devletlerin yeni bir dünya düzenine zorlandığı bir ortamda; farklı toplumlardan gelen bu milli refleks sosyolojik bir gerçektir. Önemli olan bu akımın şekilde mi, yoksa mana ve düşünce aleminde mi kök bulduğudur. Tehlikeleri ve tuzakları sezen toplumlarda, yazılı ve görüntülü basın yoluyla fark ettirilmese dahi milli tepki doğmaktadır. Ancak, Türkiye’de yükselen, milli hassasiyetten mahrum şekil muhafazakârlığıdır. Muhafazakâr olduğunu zannedenler, çelişkili tavır ve davranışlar sergilemektedirler. Yunanistan’la bizim çıkardığımız vakıf yasaları arasındaki fark budur. Yunanistan muhafazakâr; biz ise, aşırı liberal romantizmin peşindeyiz.  Batı’da yükselen yabancı ve İslâm düşmanlığı, ırkçılık, çeşitli saldırı ve ev yakma olaylarıyla kendisini göstermektedir. Bu ortam Sarkozy ve Merkel’de görüldüğü gibi, siyasetçileri de etkilemektedir. Türkiye’nin hayali AB yolunda karşılaştığı manzara bunun delilidir. AB militanları şimdi suçu AB’ye atarak işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadırlar. Dün de AB, Cumhuriyet ve milli devletten dönüşümün adresi idi. “AB, 28 Şubat’ı yenecek” diye yazıyorlardı. Dünün Ali Kemalleri ve Damat Feritleri bugün de geçerlidir. Dün Milli Mücadelecileri eşkıya, maceracı, 3-5 haydut diye suçlayıp “Payitaht merkezi İstanbul’u da mı bize kaybettireceksiniz” diyenler, İzmir’e ve Anadolu’ya çıkan işgalcilere alkış tutanlar, işbirliği yapanlar; bugün Brüksel’in şefaatinden medet ummuyorlar mı? Bağımsızlık ve egemenlik haklarının devrini hatta misyonerliğin serbest bırakılmasını, yabancıların kâr ve ticaret amaçlı yeni vakıflar kurmalarını, Türk yerine Türkiyeliliği savunmuyorlar mı? Irkçı, bölücü terör örgütü önemli kan kaybettiği dönemlerde, bazı sözde aydınlar dışarıdan güdümlü olarak siyasi çözümü seslendirmiyor mu? Bu, psikolojik savaşın bir parçası değil mi?

Değerlerimizi Yaşatmak ve Yahya Kemal’i Tüketmek

J. P. Sartre’ın, düşüncelerini çekinmeden açıklayan, eleştirilerini pervasızca yapan bir yazar ve filozof olduğu bilinmektedir. Onun acımasız eleştirilerine hedef olanlardan bir de Cumhurbaşkanı De Gaulle’müş. Yakın çevresi Sartre’ın eleştirilerine kızar, De Gaulle’ü, ona karşı kışkırtırlarmış. “Sayın Başkan, bu kadarı fazla, kim olursa olsun herkes haddini bilmeli; siz her şeyden önce Fransa’yı temsil ediyorsunuz.” derlermiş. Bir gün De Gaulle, bunların hiç beklemedikleri ve düşünmedikleri cevabı vermiş: “Evet, ben Fransa’yı temsil ediyorum; ama J. P. Sartre de Fransızları temsil ediyor.”


De Gaulle’ün cevabı, her türlü takdirin üzerinde. Bu cevapta derin bir tarih bilinci, asil bir hoşgörü, engin bir ufuk var. Bu anlayış olduğu içindir ki Fransa bugün Fransa’dır, Sartre Fransa’nın ve insanlığın büyük değerleri arasındadır.


Her büyük sanatçı, önce yetiştiği toprağın, sonra insanlığın ürünüdür, değeridir. Büyük değerler; ayrıştırmaz, kaynaştırır; öldürmez, yaşatır. Onlar, toplumların, insanlığın ortak ruhudur, kutbudur. Homeros, Yunus Emre, Beydeba fikirleriyle insanlık için bir kılavuzdur.


Yahya Kemal Beyatlı; sanatıyla, siyasi duruşuyla, medeniyet anlayışıyla, pratik zekâsıyla, estetik algılamasıyla, etkisiyle, hayatında geçirdiği değişikliklerle bilinmesi gereken milli değerlerimizdendir. Ölümünün 50. yılı olan 2008, Yahya Kemal Yılı ilan edilmiş. Ülkemizin değişik yerlerinde ünlü şairle ilgili programlar yapılıyormuş. Kocaeli Kültür Müdürlüğünce yapılan programa davetliydim. Davete icabet edenler salonu doldurmamıştı. Programda bir emek olduğu gözleniyordu. Ancak benim tanıdığım Yahya Kemal, fotoğrafıyla ve birkaç kitabıyla orada mevcuttu. Bol şarkılı programa gelenler, Yahya Kemal’i tanımaktan çok, söylenen şarkılarla eğlenmiş oldular. Bestelenen şiirlerinden verilen örnekler onu anlamayanlar tarafından seslendirildiğinden kulaklarımız ve vicdanlarımız rahatsız oldu. Program, bildik fıkralarla süslenmek istenince bir hayli seviye kaybetti. İyi bir kumaşın güzel bir elbiseye dönüşmesi için usta ve duyarlı bir terzinin elinden geçmesi gerektiğini bir kez daha anladık. Yahya Kemal, mezarından çıksa, arka sıralardan birine oturup kendisiyle ilgili yapılan programı seyretseydi herhalde kahrolurdu. En azından şunları derdi: “Nerede beni ben yapan annemle ilgili hatıralarım? Nerede ben o dönemin aydın olma modası sosyalistken Fransa’da Albert Sorel’in “Fransa’yı Fransa yapan bin yıllık Fransız toprağıdır.” sözünü derste dinledikten sonra kendime gelişim, kırılma noktam ve yaşadığım düşünce buhranım? Nerede bayram namazına gitmeyen biri olarak Süleymaniye Camii’ne namaz için gidenleri görünce duyduğum mahcubiyet ve bunun üzerine yazdığım Süleymaniye’de Bayram Sabahı isimli şiirim ve bunun hikâyesi? Nerede, düşüncelerindeki değişimi bir türlü tamamlayamayan Ziya Gökalp’e Türk tarihi ile ilgili tesirim, onu yönlendirmelerim? Nerede “Bu dil, ağzımda annemin sütüdür.” diyerek aşkla sevdiğim Türkçeyle ilgili düşüncelerim? Nerede bir medeniyet merkezi olan İstanbul’la ilgili hissiyatım? Nerede şiirimize getirdiğim estetik ruh ve bunun örnekleri?” Her biri bir tez konusu olacak bu sorulardan hiçbirinin cevabını bu programda bulamadık. Bulduğumuz şu: Yahya Kemal Beyatlı; çok yemek yiyen, obur, hafifmeşrep, biraz nüktedan, megaloman bir adam.


Toprağı sevmeyen kişi, çiftçi; koyunu sevmeyen şahıs, çoban; kumaşı sevmeyen fert, terzi olamaz. Malzemesiyle özdeşleşmeyen, onun ruhunu okuyamayan hiçbir usta kalıcı ürün ortaya koyamaz. İnancımızın, tarihimizin, kültürümüzün mimarı, temsilcisi olan değerlerimiz de onlara layık kişiler tarafından, onların ruhunu rahatsız etmeyecek programlarla tanıtılmalıdır. Onları yaşatmak vefa borcumuzdur. Borç, tüketerek ödenmez.


Güzel bir hüsn-i ta’lil sanatıyla “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, /  Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.” diyen Yahya Kemal’in, gittiği yerden memnun olmasını arzularız. Ruhu şad olsun.

Harekâtın Psikolojik Sonucu

Her şey ne kadar iyi gitmeye başlamıştı. Hükümet diplomatik ilişkileri çok iyi yürütmüştü. Kara harekâtı hakkında görüş ifade eden devletler Türkiye’yi haklı buluyor, desteklemeyenler bile PKK’ya karşı sınır ötesi bir harekâtı anlayışla karşılıyordu. ABD ortak düşmanımız ilan ettiği terör örgütüne yönelik kara harekâtı için anlık istihbarat desteği vermeye devam ediyordu.


Ordumuz, atalarından tevarüs ettiği kahramanlık ruhunu en zor şartlarda elle tutulur, gözle görünür bir açıklıkta göstermekle kalmıyor, teknolojik imkanları en üst düzeyde kullanırken, yapılan masrafları son kuruşuna kadar helal ettiriyordu..


Her şey iyi gidiyordu.. Hükümet ve Genelkurmay mensupları ayaküstü demeçler ve lüzumsuz ifadelerden kaçınan bir dikkat ve özen içindeydiler.  Tepede görünen bu birlik ve beraberlik görüntüsü topyekûn milletimizi ortak heyecan ve duygulara sürüklüyordu.


Yahya Kemal’in bir milletin nasıl olması gerektiğini ifade eden mısralarında olduğu gibiydik sanki:


“Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını;
Görüyor varlığının bir yere toplandığını…”


ABD Dışişleri Bakanı ile Başkan Bush’un “Türkiye’nin harekâtı iki haftada bitirmesi gerektiğini” söylemesinden sonra Hükümetimizden ve Genelkurmay Başkanımızdan gelen açıklamalar ne kadar gururumuzu okşamıştı.


Bu sözlerin üzerinden 24 saat geçmeden ordumuzun Irak’ın kuzeyinden geri çekildiğini öğrendik. Hem de ilk olarak Barzani’nin ağzından. Bu durum “Türkiye’nin sınır ötesi operasyonu ABD’nin izni ile ve ancak O’nun istediği sınırlar içinde yapabildiği” şeklinde algılanmasına yol açtı.


Barzani’nin açıklamasından saatler sonrasında bile Türkiye Başbakanının “Ulus’a Sesleniş” konuşmasının kaydını yaptırırken, “harekâtın başarıyla devam ettiğini” söyleyişi ise Hükümet ile Genelkurmay arasında ciddi bir kopukluk olduğunu gösteren vahim bir durumdu.


Kara harekâtı askeri açıdan kesinlikle başarılı idi. Vurulan hedefler ve etkisiz hale getirilen terörist sayısı önemliydi. Ancak harekâtın asıl amacı Türkiye’nin kendisi açısından gerekli gördüğü her durumda sınır ötesi operasyon yapabileceğini ve eşkıyayı ininde vurabileceğini göstermekti.


Ordumuzun sürpriz geri çekilmesi, harekât boyunca Türk Ordusunun asimetrik güç üstünlüğü ve “ABD’nin kendilerini sattığı” düşüncesinin yarattığı moral bozukluğu ile psikolojik yıkım içindeki PKK, Barzani ve sempatizanları için adeta bir hayat öpücüğü oldu.


Genelkurmay’ın, Hükümetin ve Cumhurbaşkanı’nın “harekâtın sona ermesi kararında ABD’nin etkisi olmamıştır, önceden planlandığı şekilde sona ermiştir” şeklindeki açıklamaları maalesef inandırıcı olmamıştır. Gerçek ne olursa olsun vatandaşlarımızın bizi yönetenlere karşı duyduğu bu inanç kaybı da ciddi bir olaydır.


Eğer Türkiye, ABD ile yapılan ön anlaşmanın dışında bir harekât yürütmeye kalkışmış ve ABD resmi kanallarla ilettiği görüşünü dinlemediğini gördüğü Türkiye’ye medya üzerinden de duyurduğu bir baskı uygulamışsa.. Bu baskıya Türkiye direnç gösterememişse.. Diplomatik ve siyasi fiyasko söz konusudur.


Yok eğer Türkiye’nin harekâtı zaten sona erdireceğini bilen ABD, kendi talebi sonucu Türk Ordusunun geri çekildiği izlenimi vererek Türkiye’ye “kazık attıysa”.. PKK ve Irak’ın kuzeyindeki Kürt unsurlara oyunun sadece ve sadece kendi kontrolünde ve kendi yazdığı senaryo dâhilinde oynanabileceğini, “tek güvencenin ABD olduğunu” göstermiş olmaktadır. Daha da ötesi Türk milletinin kazandığı özgüvene ciddi bir darbe vurmuştur.


Her iki durumda da, Türkiye kazandığı askeri başarıyı, siyasi alanda gösterdiği beceriksizlikle harcamıştır.  


Bu beceriksizlikten sonra, harekâtın amacı olan “Irak’ın kuzeyinin terör örgütü için emniyetli bir bölge olmadığını göstermek” hedefine tam olarak ulaşmak, ancak bundan sonra yapılacak daha kapsamlı başka bir sınır ötesi kara harekâtı ile mümkün olabilecek. Yazık…

Vakıflar Yasası

Geçtiğimiz günlerde vakıflar yasası TBMM’de onaylandı. Yasanın içeriğine baktığımızda görüyoruz ki azınlık vakıflarının daha önce sahip oldukları malların iadesini ve bu vakıfların dışarıdan maddi ve manevi yardım alabilmelerini öngörmektedir. AB’ye girme koşulu olarak öne sürülen ve 2004 yılından itibaren ABD’nin de kabulü noktasında baskısını hızlandırdığı bu yasa taslağında gelecekte ülkemiz için ciddi sorunlar oluşturacak bir çok madde mevcuttur.


Bu yasanın yaratacağı en önemli sorunlardan biri Fener Rum Ortodoks kilisenin ekümenlik yolunda atacağı ciddi adımdır. Çünkü kendileri ve AB hali hazırda 2500’ün üzerinde mülkün iadelerini istemektedir. Bu mülklerin 297’si sur içi İstanbul’da yer almaktadır. Bunun sonucunda Fener Rum Patrikhanesi bir nevi vatikan gibi devlet içinde devlet olma yolunda hızla ilerleyecektir.


Mecliste onaylanan vakıflar yasasının maddelerinin içeriği ise şöyledir:



  • Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün şu günkü hesaplarına göre, Azınlık Vakıflarına iade edilecek mülklerin değeri 150 trilyon liradır.
  • Vakıflar Genel Müdürlüğü Türkiye’de Rum Ortodoks, Ermeni ve Yahudi vakıfları başta olmak üzere toplam 161 Azınlık Vakfı tanımaktadır. 161 vakfın tanınması ve yapılan yasal düzenlemeler sonucu şu ana kadar 364 mülk iade edilmiştir.
  • Tasarının amaç ve kapsamını düzenleyen ilk iki maddesi, hukuki bünyeleri birbirinden tamamen farklı eski ve yeni vakıfları aynı statü içerisine dâhil etmektedir.
  • Tasarıya göre; Vakıf kurmada sermaye sınırlaması, malları edinme amaçlarının belirtilmesi şartı kaldırılıp, bunların başka amaçlarla kullanılabilmesi ve vakıflar arasında mal değişimine imkân verilmektedir.
  • Tasarıyla, yabancılar vakıflarda görev alabilecek, uluslararası kuruluş ve vakıflardan yardım alınıp verilebilecek ve şirket kurulabilecektir.
  • Vakıfların malları haczedilemeyecek ve kamulaştırılamayacak, yöneticileri sadece mahkemelerce görevden alınabilecektir.
  • Vakıflar yabancı kuruluşlardan yardım alabilecektir. Türk kuruluşu sayıldıkları için sınırsız mülk edinebileceklerdir.
  • Tasarıda vakıflara herhangi bir ayrım yapmadan sınırsız şube açma imkânı tanınmaktadır.
  • Tasarıyla yabancılara ülkemizde vakıf kurma hakkı tanınmaktadır.

Yukarıda kısaca aktardığım vakıflar yasası ile ülkemiz kendi bölünmez bütünlüğünü kendi elleriyle baltalamıştır. Tarihe baktığımızda memleketimiz ne zaman ekonomik açıdan Batı’ya bağımlı olsa ve ülke bütünlüğü tehlikeye girse yukarıdaki gibi azınlık haklarına önem veren yasalar çıkarmaktadır. Mesela 19. yüzyılın başlarından itibaren ilan edilen Tanzimat Fermanı da bugünkü gibi Batılıların istekleri doğrultusunda o dönemki yöneticiler tarafından çıkarılan bir nevi anayasadır. O dönem de yapılanların ülke bütünlüğünü korumada ve Batı’ya entegre olmada başarı sağlamadığı hepimizce malumdur.


Tarihte aynı şartlarda aynı olayların aynı sonuçları doğurduğu dikkate alındığında günümüzde mecliste onaylanan vakıflar yasası da geçmişteki sonuçları doğuracağını görmek zor değildir. Millet olarak tarihimizi ne kadar bildiğimiz aradan yüzyıllar geçmesine rağmen aynı hataları yapmamızdan aşikardır. Umarım bu sefer millet olarak uyanık olup devletimize sahip çıkarız.


İyi Haftalar!…

Patlamaya Hazır Bomba: Vakıflar Kanunu

İşbu yazı TBMM’de görüşülen bir yasayı, yeni Vakıflar Yasası’nı protesto etmekten çok Lozan’ın ve Misak-ı Milli sınırlarımızın vazgeçilmezliğini işaretlemek için yazılmıştır.


Zira değiştirilmek istenen, Lozan Antlaşması ve Atatürk Döneminde çıkarılan 2762 sayılı Vakıflar Yasası’dır. Malumunuz; azınlık vakıfları Lozan’da mütekabiliyet esasına göre düzenlenmiştir. Batı Trakya Türkleri daha müftülerini bile seçemezken ve Türk kelimesiyle dernek bile kuramazken biz yeni kanunla azınlık vakıflarının her yönüyle önünü açıyoruz.


10. Cumhurbaşkanınca veto edildiği halde Hükümetin bu konudaki ısrarcılığını ve yasanın çıkması konusundaki azami gayretinin arkasındaki nedenlerin AB ve ABD’nin ısrarlı talepleri olduğunu tahmin ediyoruz. Ülkemizin geleceğini ipotek altına alan ve hükümranlık haklarını tartışmalı hale getirebilecek böylesi bir düzenlemenin hiçbir tarihsel gerekçesi yoktur. Kamuoyu Başörtüsü ile meşgul edilirken asıl tehlike halktan gizlenmiştir.


Sevr‘i adeta geri getiren Vakıflar Yasası ile ilgili Tasarı metnine baktığımızda şu ibretlik gerçeklerle karşılaşmaktayız:



  • Yabancıların misyonerlik faaliyetlerine kurumsal bir kimlik kazandırılmaktadır.
  • Hiçbir makam ve mevkiden izin almadan; mal edinmeleri, Uluslararası işbirliği yapabilmeleri, istedikleri üst kuruluşa üye olmaları sağlanmıştır.
  • Vakıflar yabancı kuruluşlardan yardım alabilecektir. Türk kuruluşu sayıldıkları için sınırsız mülk edinebileceklerdir.
  • En önemli konulardan biri ise vakıflar arasında mal değişiminin önünün açılmasıdır. Azınlık Vakfı olarak tanımlanmış olan 161 vakfın bu anlamda neler yapabileceğini, ne denli güçlü hale gelebileceğini izaha bile gerek yoktur.
  • Vakıfların malları haczedilemeyecek ve kamulaştırılamayacak, yöneticileri sadece mahkemelerce görevden alınabilecektir.
  • Akıl almaz bir diğer husus ise yabancıların vakıflarda görev alabilmelerinin önünün açılmasıdır.

Acaba tüm bunlar Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümeniklik hayallerini gerçekleştirmesi için mi yapılmaktadır? Vakıflar yasası bu şekilde yürürlüğe girdiği takdirde Türkiye’de vakıf kurmak isteyen yabancıların pek çoğu da küresel sermayenin önde gelen isimleri olacaktır. Yunan ve Rum lobisinin kışkırtıcı faaliyetleri artarak sürerken, İstanbul’u başkent olarak her zeminde dillendiren Yunanistan’a, bu talebini gerçekleştirmesi için davetiye mi çıkarılmaktadır?


Bu yasa ile Gökçeada ve Bozcaada’nın Yunanistan’a bağlanmasına zemin mi hazırlanmaktadır? Yıllardır Türk Milleti Ayasofya’nın Cami olarak açılmasını arzularken, Rum ve Yunan lobisi Ayasofya’nın kiliseye çevrilmesi için imza toplayarak dilekçelerini AB’ye göndermektedir.


İadesi istenen 2500’ün üstündeki mülkün değeri 150 trilyon YTL civarındadır. Şu ana kadar 364 mülk iade edilmiştir. Sadece İstanbul Sur içi’nde 297 adet gayrimenkulün iadesi istenmektedir. Yani II. Vatikan olma yönünde Patrik Barthlemeos’un önü açılmıştır.


Azınlık vakıflarının üzerinde hak talep ettiği binlerce mülk arasında Ayasofya ve Fatih Camii de bulunuyor.


Amma velakin bizler; milli direnç unsurları olarak İstanbul’un Konstantinopolis olmasına izin vermeyeceğiz. Ve Misak-ı Milli sevdamızdan asla vazgeçmeyeceğiz.

Hukuk

Hukuk her şeyin üstünde baş tacı edilen bir kurallar bütünlüğüdür.


Hukuk denilince akan sular durur. Hukukçularda bu kuralları uygulayan kimselerdir, ve bu nedenle her yerde baş tacı edilirler. Zira onlar hakkı gözetir, hak yemez yedirmezler.


Hukukçular hukukun kurallarını uygulamakla ünlenirler. Ve biz son günlere kadar öyle bilirdik ama son günlerde bazı hukukçularımızı gördükçe ne yazık ki öyle olmadığını, bazı istisnaların olduğunu gördük. Hukukçu, profosör ve ordinaryus sıfatlı hukukçuların öyle kitaplarda yazıldığı gibi değil kendi kafalarına göre ahkam keserek canları ne isterse hukukun öyle olduğunu söyleyebilirler.


Bu hukukçularımız başörtüsü konusunda değil de bir futbol maçı hakkında yorum yapsalar yada bu mantıkla bir futbol maçı yönetseler bir takımın futbolcusu santrada rakip futbolcuya faul yapsa hemen penaltıyı verebilir. Zira santrada yapılan faulun penaltı olmadığını fakat burada faulle durdurulmasaydı onsekize kadar gideceğini ve kendisine orada faul yapılabileceği düşüncesiyle penaltının verildiğini söyleyebilirlerdi.


Zira bu hukukçular başörtüsü konusunda da ayrı mantıkla hareket etmektedirler. Demokrasilerde insanlar mevcut yasaları uyarak diledikleri gibi davranabilirler. Başörtüsünü yasaklayan bir madde yok ama olsun şayet başörtüsü serbest kalırsa başörtülüler bu kez başı açık olanlara baskı yapıp başlarını kapatabilirler.


Düşünsenize bu hukukçular elli bin kişilik bir seyirci önünde oynanan bir futbol maçında santrada yapılan faule bu mantıkla hareket ederek penaltı verse neler olur tahmin edersiniz. Seyirci sahaya iner hakeme neler yapmaz.


Allah’ tan Türk halkı futbol maçı seyircisi gibi fanatik değil. Onların ideolojik davranışlarını aklı selim ile karşılayıp gülüp geçmektedir, ama hukukçulara olan güven azda olsa sarsılmaktadır.