11.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1369

Hakimiyet

Böylesi Demokrasi anlayışına sahip bir ülkenin insanı olmak demokrasi adına utanç veriyor. Koskoca bir yargı organı başkanının yaptığını anlamak mümkün değil. İş o hale geldiki dinle ilgili birşey söylemek korkulacak hale geldi. Milletin çoğunluğunun desteği ile iş başına gelmiş bir partinin kapatılma istemleri açıklanınca insanın güleceği geliyor.


Cumhurbaşkanı, başbakan ve milletvekillerinin dini konulardaki düşüncelerini açıklamaları içlerinde Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanımız İbrahim Karaosmanoğlu’nunda bulunduğu Belediye Başkanlarının dini konuları içeren kitap dağıtmaları nedeniyle suçlu ilan edilmişlerdir. Basından öğrendiğimize göre Karaosmanoğlu bazı kurumlara Kuran-ı Kerim dağıtmış. Seçmenlerinin tamamı müslüman olan bir yerde Kuran dağıtmanın suç olduğu hem de Kuran’ın hurafeler içeren kitap diye nitelenme yapılarak suçlanması olacak işmi? Karaosmanoğlu incil dağıtsaydı acaba yine suçlanacak mıydı? Hem daha önce Sirmen Kuran-ı Kerim dağıttığı zaman neden suçlanmamıştı?


Bu mantıkla hareket edilirse televizyonlarda dini konularda yayın yapmak, gazetelerde yazı yazmak kimbilir camiilerde dinden bahsetmek bile suç olacak. Avrupanın hiç bir ülkesinde böyle bir uygulama görülmemiş. Parti kapatma rekortmeni Türkiye. Son 50 yılda Avrupada ikisi Almanya’da biri İspanya’da olmak üzere üç parti kapatılmış. Almanya’da kapatılan partilerden biri nazist diğeri kominist İspanya’da kapatılan ise terörist parti. Her fırsatta batıcı olduklarını haykıran bizimkiler tam tersine 50 kez parti kapatma davası açıp 24 siyasi partiyi kapatmışlardır.


Bu gidişle siyasilerin camilere gitmeleri yasaklanır. Cumhurbaşkanı veya başbakanlar dini isimler taşıyan islam konferansı gibi kurumların toplantılarına katılmaları partilerin kapatılma nedeni, belediye başkanlarının cami çevrelerini düzenlemeleri görevden alınma nedenleri olabilir.


Bu zihniyet Cumhuriyetin kuruluşunda işbaşında olsaydı meclisin ilk açılış töreninde Hacıbayram Camiinde kılınan namazdan sonra dualar yapılması nedeniyle Atatürk’ün partisine kapatma davası açarlardı. Çanakkale savaşını görselerdi cemaatle namaz kılan komutan ve askerleri görev esnasında ibadet edip, laikliğe aykırı davranıyosunuz diye suçlayabilirlerdi. Daha önemlisi Atatürk’ün Kuran’ın türkçe mealini yapması için Elmalılı Hamdi Yazır’ı görevlendirmesi onu siyasi yasaklı haline getirebilirdi.


Yaşanan bu acayiplikler ülkemizin demokrasisini yaralamış dış dünyada itibar kaybına uğramamıza neden olmuştur. Daha önemlisi ülke ekonomimize büyük darbeler vurmuştur. Bu olayları yaratanlar meydana gelebilecek zararın nerelere varabileceğini düşünmüyor mu hiç? Düşmanın veremeyeceği ziyanı kendi insanımızın vermesi çok yazık. Bunun hesabı kimden sorulacak?


Siyasi partilerin yanlışlarını onları oraya getiren millet değerlendirir. Daha önce de böyle olmadı mı? Dün İktidar olanlar yaptıkları hatadan dolayı bugün mecliste değiller. Millet onların partilerine kilit vurdu. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletinse başkaları buna ne karışır.

Euro Komünizmden Ilımlı İslâma

Dünyada soğuk savaşın geride kaldığı, küresel sıcak savaş  örneklerinin ortaya çıktığı bir dönemdeyiz. Buna rağmen, Türkiye  üzerindeki soğuk savaş devam ediyor. Soğuk Savaş artık yeni telekulak skandallarıyla beslenen  YOUTUBE internet kanalına yükleniyor. Mevcut iktidar ve dışa bağımlı siyasetle ters düşenler dinleniyor, teşhir ediliyor  ve yıpratılarak devre dışı bırakılmak isteniyor. Çeşitli önleme tedbirlerine rağmen; asker, sivil bazı telefonların dinlenmesi de dikkat çekici… Kuzey Irak harekâtının  48 saat önce duyurulması da… Bu işin içinde yabancı istihbaratlar eğer varsa, dinleyenlerin ortaya çıkarılması da zor.  Demek ki Telekom’un özelleştirilmesi  bu tür sonuçları da doğurabilirmiş.


Türkiye’de Türkiye ile çatışan yabancı istihbarat örgütlerini ve siyasi gücü arkalarına alan bazı yazar ve ünvanlı kişiler yıldırma ve yıpratma politikalarında görev alıyorlar. Siyasete yön vermeye çalışıyorlar.


Bir dönem Batı ve ABD; Sovyetlerin desteklediği komünist partilerden ve onların yıpratıcı faaliyetlerinden rahatsız oldukları için;  birçok komünist parti içinde Euro-komünizmi desteklemişlerdi. Aslında Moskova eksenli komünizme  cepheden karşı çıkmak yerine; ABD’ye bağlı bir komünist hareket ortaya çıkarılmıştı.  Bu Batılı komünist partiler üzerinde etkili olmuştu.


Günümüzde komünizm ve Sovyet tehdidi gündemden oldukça düşünce; bu defa aynı oyun  İslâm ve İslâmı en iyi temsil eden ülkeler üzerinde oynanmaya başlandı.  Terör bile İslâmla birleştirildi. Beklenenin tam aksine; Batı ve ABD  lâik sistemleri ve lâikliği desteklemek yerine;  Amerika karşıtı radikal İslâmcı ve farklı tonlarıyla muhafazakâr çevrelerin içinde kendine bağlı  üsler yaratmaya çalıştı. Böylece  radikal ve ABD karşıtı örgütler, partiler, küresel liberal sistemin ve zihniyetin içine çekilerek  anti-Amerikancılıkları törpülendi.  Hedef de bu idi.  Artık  bu tuzağa düşen ister muhafazakâr, ister gayri memnun İslâmcı çevreler ABD karşıtı olmak yerine; onunla yoldaş olmuşlardı. Bu yoldaşlık  küresel gücün çıkarlarına uygun  bir demokratikleşme sürecinde birleşme idi.   


Graham Fuller, 2000 yılında Türkiye ile ilgili yaptığı bir yorumda;  koalisyon partilerinde büyük deprem yaşanacağını, Türkiye’nin iki partili bir sisteme dönüşeceğini, Fazilet Partisi’nden kopan bir grup ılımlı İslâmcının  geniş tabanlı  yeni bir siyasi oluşumu doğuracağını belirtiyordu. O’na göre; Türkiye’de kar topu gibi büyüyüp gelişecek olan ılımlı İslâmcılar  yani  Batı ve ABD güdümündeki Euro-komünizme benzer bir gelişme, Türkiye’nin gündemine oturacaktı.  Böylece Fazilet Partisi’nden kopan bir kısım İslâmcı ve de muhafazakâr yeni yolda birleşecekti. ABD’nin demokratikleştirmek istediği Ortadoğu’da ideal bir örnek vardı: Demokrasi ve İslâmın birlikte yaşandığı Türkiye gerçeği… Türkiye, bugün bunun sancılarını yaşıyor. Vatandaşın şaşkınlığı bundan… Bir tarafta alnı secdeye giden, şeklen de olsa işbirliğine açık bu muhafazakârlar; diğer tarafta  sadece lâikliği esas alan ve onu taassuba dönüştürmüş olanların Cumhuriyet ve rejimden yana tavırları.  Bu çelişki türban ve lâiklik kavgaları ile sürüyor; ama malı yabancılar götürüyor. Aynen dün ideolojik  çatışmalarda olduğu gibi….


Bu olumsuz ortamda geçen hafta Isparta Aydınlar Ocağı açıldı.  Kalabalık bir heyetle Isparta’da canlı bir açılışa katıldık ve çeşitli temaslar yaptık. Aynı gün “Demokrasi ve Sivil Toplum Gerçeği” konulu açık oturumda Prof. Dr. Ömer Aksu ve Dr. Nefi Demirci ile beraber konuşmacı olduk. Demokrasimizin sorunlarını tartıştık. Demokrasinin alternatifinin yine demokrasi olduğunu belirttik. Ancak, küresel güce hizmet eden taklitlerinden de sakınılması gerektiğine işaret ettik. Sivil toplum kuruluşları aracılığı ile ülkelerin iç işlerine karışıldığı ve iktidarların kuşatıldığı üzerinde durduk.  Batı demokrasilerinde hiç de hoş görülmeyen örneklerin Türkiye’de demokratikleşme diye yutturulmaması gerektiğini söyledik. Demokrasinin, vatandaşlığı ve milli kimliği reddeden ırkçı bölücülükle bağdaşmayacağını, ırkçı bölücü terörün reçetesinin daha fazla demokrasi olamayacağını belirttik. Basın ve yürütme erkinin yargının yerine geçmemesi üzerinde durduk. Güvenlik ve özgürlükler arasında denge kurulması gerektiğine işaret ettik. Bu vesile ile kuruluşu gerçekleştiren arkadaşlarımızı tebrik ediyor ve başarılar diliyoruz.

Mevlid Kandilinin Önemi

Hz. Muhammed (sav) efendimiz Hicret’ten 53 sene evvel Rebîulevvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’nin Haşimoğulları mahallesinde, Safa Tepesi yakınında bir evde doğdu. Bu kutlu günde yani o büyük günde henüz güneş doğmadan âlem nur ile doldu. Âdem aleyhisselâmdan beri babadan evlâda intikal eden nur asıl sahibine ulaştı.


Muhammed aleyhisselâmın nuru, Âdem aleyhisselâmdan itibaren temiz babalardan ve temiz analardan geçerek gelmiştir. Kur’ân-ı Kerimde Şuara suresi 219. ayetinde Yüce Allah şöyle buyurur: “Sen, yani senin nurun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır.”


Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’ in (sav) dünyaya geldiği gece, müthiş alametler kendini göstermiştir.


O gece bir yıldız doğdu ve bunu gören Yahudi bilginleri Peygamber efendimizin doğduğunu anladılar. Eshâb-ı kiramdan Hassan bin Sabit şöyle anlatır: “Ben sekiz yaşındaydım. Bir sabah vakti Yahûdînin biri, hey Yahudiler! diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler ne var, ne oluyor diyerek yanına toplanınca şöyle söyledi: “Haberiniz olsun Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyaya geldi” dedi.


Yine O büyük gecede Medâyin şehrindeki İran Kisrâsının sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisrâ ve halkı yine kendilerinden bazı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tabir ettirdiklerinde bunun büyük bir şeye alâmet olduğunu anladılar.


Hz. Muhammed (sav) efendimiz doğduğu gece Kâbe’ deki putlar yüz üstü yere yıkıldı. Urvetübni Zübeyr rivâyet eder: “Kureyşten bir cemâatin bir putu vardı. Yılda bir defâ onu tavâf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir günde putun yanına vardıklarında onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı ve bu durum üç kez tekrarlandı. Bunun üzerine etrafına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir ses işitildi: “Bir kimse doğdu yeryüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalpleri titredi.” Bu hâdise tam Hz. Muhammed (sav) efendimiz doğduğu geceye rastlıyordu.


Yine o gece Mecusîlerin yani ateşe tapanların bin yıldan beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları anîden söndü. Ateşin söndüğü tarihî not ettiler. Kisrânın sarayından burçların yıkıldığı geceye isabet ediyordu.


O zaman insanların mukaddes saydıkları Sâve Gölü de yine o gece bir anda suyu çekilip, kuruyuverdi.


Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehrinin vadisi de, o gece su ile dolup taşarak akmaya başladı.


Hz. Muhammed (sav) efendimizin doğduğu gece ve daha sonra o zamana kadar görülmemiş bu alametlerden başka pek çok hâdise gerçekleşmiştir. Bunların hepsi son Peygamber Hz. Muhammed (sav) efendimizin dünyaya teşrif ettiğine işaret olmuştur. Çarşambayı perşembeye bağlayan, önemi çok büyük bu gece Mevlid Kandilimizdir.


Bu vesileyle İslam âleminin kandilini kutlar, Yüce Rabbimden bu mübarek günün ülkemiz, vatanımız ve milletlimiz için hayırlara vesile olmasını dilerim.


Saygılarımla.

Sosyal Güvenlik Değil Güvensizlik

Hani; ‘Gelecek bize çocuklarımızdan miras, torunlarımızdan emanet’ti? Hani; Türkiye Cumhuriyeti bir ‘Sosyal Devlet’ti? Geleceğimiz çalınıyor, kazanılmış haklar elimizden alınıyor, sosyal devlet ilkesi ortadan kaldırılıyor. Bunun için 14 Mart Cuma günü saat 10 00 ile 12 00 arasında Türkiye genelinde ve ilimizde tüm sendikaların ortak organizasyonuyla “UYARI AMAÇLI ÇALIŞMAMA HAKKINI2 saatliğine kullanma eylemi gerçekleştirildi.


Bu eylem; siyasetin tamamen dışında, işçi – memur tüm kesimlerin, tüm sendikaların ve meslek örgütlerinin (17 kuruluş) ortak feryadıdır. TBMM’de halen görüşülen bu yasayla çalışanların ve emeklilerin ortak nasırına basılmıştır.


Tasarı ile yapılan düzenlemeler, ülkede yaşayan herkesi olumsuz etkileyecek; sosyal sigorta ve sağlık hakları kullanımını engelleyecek ve ağır hak kayıplarına neden olacaktır. Bu tasarının yasalaştığı tarihten itibaren herkes bu yasa kapsamında çalıştığı süre oranında yeni düzenlemelerden etkilenecektir.


Ayrıca, bu düzenlemeyle birlikte;



  • Emeklilik için kadınlarda 58, erkeklerde 60 olan yaş sınırı kademeli olarak kadın ve erkeklerde 65’e, prim gün sayısı 7 binden 9 bin’e yükseltilmektedir.
  • Malullük ve ölüm aylığı haketmek için aranan 5 yıllık hizmet süresi 10 yıla, 900 günlük prim gün sayısı ise 1800 güne yükseltilmektedir.
  • Aylık bağlama oranı her 360 prim gün sayısı için %2’ye indirilmektedir.
  • Emekli aylıklarının hesaplanmasında kullanılacak katsayının belirlenmesinde refah payının yüzde 100’ü yerine, yüzde 30’u dikkate alınacaktır.
  • Çalışan ve ölüm geliri-aylığı alan çocuksuz dul eş aylığı, yüzde 75’den, yüzde 50’ye düşmektedir.
  • Asgari ücretin 3’te 1’i tutarında, 6 ay süreyle verilmesi kabul edilen süt emzirme yardımı, 1 defaya mahsus bir ödeme olarak düzenlenmektedir.
  • Asgari ücretin 3 katı tutarında verilmesi kabul edilen cenaze yardımı, 1 asgari ücret tutarına indirilmektedir.
  • Yetim kız çocukları için ödenmekte olan evlenme yardımı (çeyiz parası) yetim aylığının 24 katı tutarından, 12 katına düşürülmektedir.
  • Diş protezlerine yaş sınırı getirilerek 18 yaşını doldurmamış veya 45 yaşından gün almamış kişiler protez bedelinin yüzde 50’sini cepten ödeyecektir.
  • Çalışanlar ile emekli dul ve yetimler, özel hastanelerden yararlanmak için sağlık hizmeti bedelinin yüzde 20’sini cepten ödeyecektir.
  • Sosyal Güvenlik Kurumunun oluşturacağı bir komisyonun belirleyeceği tedavi yöntemleri dışındaki tedaviler için, 3 katına kadar fark ödemesi yapılacaktır.
  • Muayene ve tedaviler için şimdilik 2 YTL; protez, ortez ve ilaç bedelleri için yüzde 10 ve 20 oranında değişen oranlarda katılım payı ödenecektir.
  • Genel Sigorta primlerini devletin ödeyeceği kişiler için geçerli olan yoksulluk eşiği, asgari ücretin 3’te 1’i  olarak belirlendiğinden, sağlık sigortası primi ödemeden sağlık hizmetinden yararlanamayacaktır.

Sosyal Güvenlik hakları açısından asla kabul edilemez olan bu yasa derhal geri çekilmelidir. Bu noktada çocuklarımızı ve toplumsal barışı düşünüyorsak harekete geçmeliyiz. Yoksa iş, sözün tükendiği yere varacak.

Güçler Dengesi Bozulunca

Turgut Özal tek başına iktidar olduğu en güçlü döneminde, kendisine iktidarın yüzde kaçını kullanabildiğini soran bir yakınına, uzunca bir düşünceden sonra yüzde yirmisini diye cevap vermiş.


Hem özel sektörde ve hem de kamuda üst düzey yöneticilik tecrübesi, zekâsı, çalışkanlığı ve yetki alanını sürekli genişletmeye çalışan hırsıyla, Turgut Özal gibi biri iktidarın yüzde yirmisini kullanıyorsa, kalanını kimler kullanıyordu?


Kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun olarak yasama, yürütme ve yargının iktidarı paylaşması normaldir. Ancak bizim sistemimizde tek başına iktidara gelerek yürütmeye hâkim olan partinin, yasama organı olan TBMM’de de çoğunluğu elde etmesi siyasi iktidarın ve Başbakan’ın gücünü artırmaktadır. Yürütmenin bir parçası sayılan Cumhurbaşkanlığı makamının en azından teorik olarak tarafsız olması siyasi iktidarın bu gücünü sınırlandırmak içindir.


Seçimle iktidara gelen siyasi partiye ilaveten gerçek iktidar gücüne sadece yargı değil, (yasama, yürütme ve yargıyı dolaylı veya dolaysız etkileme gücüne sahip olan) medya, ordu, sendikalar, meslek kuruluşları, odalar, cemaatler, tarikatlar, dernekler ve diğer resmi veya sivil organizasyonlar belli oranlarda ortak olurlar.


AKP ilk defa iktidara geldiğinde her ne kadar yine tek başına iktidar da olsa, 22 Temmuz seçimlerinden sonra ikinci defa ve daha yüksek oy oranıyla yine tek başına iktidar olması kadar endişelere yol açmamıştı.


AKP birinci döneminden itibaren devlet kadrolarında kritik makamlara çoğunlukla milli görüş ekolünden gelen yandaşlarını getirmeye devam etti.


Devletin elindeki TRT’ye ilaveten, TMSF kanalıyla el konulan gazete ve TV kanallarının yönetimini ele geçirdi. Doğan Grubundan da (iddiaya göre özelleştirmelerde sağladığı menfaatler sayesinde) destek almayı beceren AKP, Türkiye medyasında birkaç cılız muhalifin dışında yüzde doksana varan bir kontrol sağlayabildi.


Hak-İş’ e ilaveten Türk-İş yönetimine AKP yandaşlarının seçilmesini, siyaseten etkili birçok oda, vakıf ve kurumun başına AKP destekçilerinin eline geçmesi takip etti. Zaten cemaat ve tarikatların çoğunun baştan beri desteklediği parti AKP idi.


Bütün bunlara ilaveten, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra AKP’nin iki numaralı ismi Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan AKP, alışılmış güç dengesini çok ciddi bir şekilde bozmuş oldu. Çünkü AKP’nin ilk döneminde Cumhurbaşkanı olan, A.Necdet Sezer siyasi iktidarın gücünü ciddi biçimde sınırlandıran bir icraat yapmıştı.


Cumhuriyet Mitinglerine katılanların ve destekçilerinin endişeleri iyice artmıştı. Bir yandan milli varlıklarının üçer beşer yabancıların eline geçmesine kahrolanlar, diğer taraftan laik devletin din devletine dönüşmekte olduğu endişesi içine girenler AKP’nin güç kullanımındaki muazzam artıştan korkmaya ve derin moral çöküntüye girmeye başladılar.


AKP’nin iktidar gücünü sınırlayan iki önemli güç kalmıştı: Ordu ve Yargı.


22 Temmuz 2007 seçimi öncesinde 27 Nisanda, Ordu’nun e-muhtıra yayınlayarak siyasete müdahalesi seçimlerde ters tepti. AKP’nin oy oranını yükselten bir faktör oldu.


Bu defa Yargıtay Başsavcısı AKP’nin kapatılması için dava açtı. Herkes Anayasa Mahkemesi’nin bu davayı ne zaman ve nasıl sonuçlandıracağını merak ediyor.


Dava muhakkak ki hukuki gerekçelerle açılmıştır. Ancak gerek davanın açılması ve gerekse karara bağlanmasında salt hukukun etkili olacağını beklemek ne kadar gerçekçidir?


Medya, davayı açan Başsavcının A.Necdet Sezer tarafından, seçimden ikinci çıkmasına rağmen seçildiğini; Anayasa Mahkemesinin 11 üyesinden 8’inin ve 4 yedek üyenin tamamının yine A. Necdet Sezer tarafından seçilen üyeler olduğunu, iki üyenin Turgut Özal, bir üyenin ise Süleyman Demirel tarafından atandığını neden hatırlatma ihtiyacını duymaktadır? Bu haberi veren medyanın gerekçesi şöyle: “Yüksek Mahkeme üyelerinin profili, mahkemeden çıkacak karar konusunda ipuçları veriyor.”


Dileğimiz Yüce Mahkeme’nin üyelerinin, kendileri hakkında taraftar kimliği ima edenleri utandıran bir objektiflik içinde, hukuki delilleri değerlendirerek ve siyasi sonuçlarını göz ardı etmeden davayı değerlendirmeleridir.


Güçler dengesindeki bozulmanın değiştirilmesinin, yargı kanalıyla yapılmasını arzu edenler bilmelidirler ki, bu yolla istedikleri hedefe ulaşmaları doğru da değildir, mümkün de değildir. Mahkeme sonucu ne olursa olsun AKP’nin iç ve dış desteğinin artması ihtimali artmıştır.


Daha da önemlisi, kendi gücünü korumak isteyecek olan AKP’nin dış destek bulabilmek uğruna yabancılara daha vahim tavizler vermesi ihtimali de artmıştır.
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin açıklaması önemli: “Altmışbeş aydır iktidarda olan bir siyasi partinin kapatılması için dava açılması, hukuki yönleri bir tarafa bırakılsa da, çok vahim siyasi sonuçları olacak bir durumdur.” Bu sözler, Türkiye’nin bu krizi de atlatması için MHP’nin inisiyatif alacağının işareti olabilir.

Çanakkale Savaşı

“Cesaretinizi yitirmeyin ve üzülmeyin. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka (insanların) en üstünü olursunuz”(Al-i İmran, 3/139).


Çanakkale harekatı, Almanya, Avusturya-Macaristan gibi ülkelerden oluşan merkezi devletler yanında savaşa giren Osmanlı Devleti’ni saf dışı bırakmak için İngiltere, Fransa, Rusya ve diğer ülke ve milletlerden oluşan İtilaf devletleri tarafından düzenlenmiştir. Bu harekat, I. Dünya Savaşı’nın en önemli askeri faaliyetlerindendir. Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında savaşa katılmasıyla İngiltere ve Fransa, Rusya ile doğrudan temas kurmak, Osmanlı Devleti’nin gücün zayıflatmak ve Orta Avrupa’ya hakim olmak amacıyla bu harekatı gerekli görmüşlerdir. Boğazlar’a karşı girişilecek bir deniz harekatı ile İstanbul işgal edilip, Osmanlı Devleti’nin savaş dışı bırakılması amaçlanmıştır.


Nitekim İngiliz ve Fransız deniz kuvvetlerinin bombardımanıyla 3 Kasım 1914’te Çanakkale savaşları başlamıştır. Ancak pek çok başarısız teşebbüsten sonra, tarihler 18 Mart 1915 sabahını gösterdiğinde ise boğaza giren ve tabyaları topa tutan İngiliz ve Fransız filoları, Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki mevzilerden açılan yoğun ateşin ve dökülen mayınların etkisiyle, büyük zayiat vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardır.


Boğazın deniz kuvvetleriyle geçilemeyeceğinin anlaşılması üzere, itilaf devletleri Gelibolu yarımadasının farklı noktalarına çıkartmalar yapmak süretiyle savaşı lehlerine çevirmek istemişler, ancak her defasında da başarısızlığa uğramışlardır. Nihayet büyük hayal kırıklığı ve mağlubiyetle farklı milletlerden ve devletlerden oluşan düşman kuvvetleri, 9 Ocak 1916’da tamamen geri çekilmişlerdir. ( Kurşun, Zekeriya, “Çanakkale Muharebeleri”, DİA, c. 8, s. 205-208).


Kara ve deniz savaşlarında, özellikle Anafartalar muharebelerindeki çarpışmalarda bütün mahrumiyetlere ve mühimmat yetersizliğine rağmen Müslüman-Türk askeri Çanakkale’nin geçilmez olduğunu bütün dünyaya ispatlamışlardır.


Yokluklar içinde ve en zor şartlarda; üzerine saldıran yedi düvele karşı, tarihte benzeri görülmemiş bir destan yazan Müslüman Türk Milleti’nin savaş meydanındaki kahramanlığını ve azmini Başkumandan Gazi Mustafa Kemal söyle anlatıyor: “Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre idi. Yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiç biri kurtulamadan kamilen şehit düşüyor, ikinciler onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz. Şehit olanı görüyor, üç dakikaya kadar şehit olacağını biliyor, en ufak bir fütur bile getirmiyor, sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim cennete gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. bu, Türk askerindeki imanı ve ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve şayan-ı tebrik bir misaldir.”( Ruşen Eşref, Mustafa Kemal Çanakkaleyi Anlatıyor 1981, s. 22).   


Bizler şunu iyi biliyoruz ki, zaferlerin kazanılmasında maddi sebepler gereklidir. Bu sünnetullah gereğidir. Nitekim Allah’ın(c.c.), “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayınız. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz…” (Enfal, 8/60) ayeti, bu gerçeği çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ayrıca Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de, ilk Müslümanların  Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla mücadele ettiklerini vurgulamaktadır. “Fakat Elçi ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve işte başarıya erenler onlardır”.( Tevbe, 9/88).


Ne var ki, Osmanlı Devleti, Çanakkale muharebelerinde deniz, kara ve hava asker sayısı, silah ve teçhizatı yönünden itilaf devletlerine göre çok güçsüz bir durumda idi. Çanakkale’de savaşan kuvvetler arasındaki dengeye bakıldığı zaman, çok büyük tezatın olduğu görülmketedir. Düşman kuvvetleri, bölgeye 18 zırhlı, 12 kruvazör, 27 muhrip, 506 top, 12 denizaltı, 1 uçak gemisi, 1 balon gemisi, 36 mayın gemisi, 2 hastane gemisi, 87 nakliye, 222 çıkarma gemisi ile 42 uçaktan ibaret savaş malzemesi ile İngilizler 400 bin asker (Avustralya ve Yeni Zelanda= Anzak, Kanada, Hindu, Yunan ve Yahudi birlikleri dahil), Fransızlar da 80 bin askeri yığmışlardır.


Türk ordusunun ise, imkanlanları sınırlıydı. Topu, tüfeği  sayılıydı. Mehmetçik yarı açtı durumdaydı. Top yetersizliğinden, düşmana çok görünmesi için soba borularıyla top görüntüsü verilmişti. Kum torbası dahi yeterli değildi. Bazen gönderilen kum torbası, kum doldurulacak yerde askerlerin harap olmuş ve parçalanmış elbiselerinin tamiri için kullanılıyordu.


Ancak Çanakkale geçilememiş ve zafer elde edilmiştir. Maddi güçün zayıflığına rağmen hangi güç zafere ulaştırmıştır? Hiç kuşkusuz bu, Allah’a ve Resulüne iman ve sevgi, vatana bağlılık gibi dini ve milli ulvi değerlerden oluşan manevi güç bir idi.  Zira Savaşan kuvvetler bakımından boğaz ve kara muharebeleri değerlendirilecek olunsa, Çanakkale savaşları; silahla imanın çarpışması anlamına gelmektedir.


Allah yolunda, vatan uğrunda canla ve malla mücadelenin yanında, Allah’a olan imanın ve güçlüklere karşı dayanma azminin (sabır) de zaferlerin kazanınmasında çok önemli bir etken olduğunu aşağıdaki zikredeceğimiz ayet-i kerimeler de idraklerimize sunmaktadır.


“Karşılaşan şu iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu, öteki de nankördü, onları, gözleriyle kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Elbette (bunda) gözleri olanlar için bir ibret vardır. ( Ali İmran, 3/13).


“(Allah müminlere yardım eder.) Nitekim Allah, zayıf durumda bulunduğunuz Bedir’de de size yardım etmişti. O halde Allah’tan korkun ki, şükredesiniz. O zaman sen müminlere: “Rabbimizin, size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, size yetmez mi?” diyordun. Evet, sabreder, korunursanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beşbin melekle yardım eder. Allah bu (yardım va’di)ni sırf size müjde olsun  ve kalbleriniz bununla güven bulsun diye yaptı. Yardım, yalnız, daima galip, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındandır. İnkar edenlerden bir kısmını kessin ve perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye (size yardım eder). (Ali İmran, 3/ 123-127).


Çanakkale muharebelerinde, tek başına bir iman abidesi halinde düşmana karşı duran Müslüman Türk’ün mücahit evlatlarının,  o günün modern silahlarının karşısında iman kuvveti vardı. Mehmetçik, emperyalist Batı’nın gökleri uçak, denizleri donanma ile dolduran gücüne karşı iman dolu göğsünü siper etmişti.  Dünyanın en güçlü orduları karşı, böylesi sınırlı imkanlarla savaşan ve göğsünü kurşunlara siper eden kahraman Mehmetçiğin cephesi sarsılmamıştı. Bu durum, Milli şairimiz Mehmet Akif tarafından şöyle dizelere dökülmüştür:


“Cehennem olsa gelen, ğöğsümüzde söndürürüz!
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz!
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa…
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa..
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir,
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir,
Değil mi sinede birdir vuran yürek .. yılmaz!
Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz.”


Düşmanın Akdeniz Kuvvetler Komutanı Hamilton:


“…Sadece bugün 1800 şarapnel attık. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz Türk mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan ALLAH’larından ayırmak için başka ne yapılabilir?…diye sorduktan sonra şöyle diyordu:


“Bizi Türkler’in maddi gücü değil, manevi gücü mağlup etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşahede ettik. Sanki biz daha buralara gelmeden, akıbetimiz kararlaştırılmıştı. Ve şimdi de üzerimizde icra ediliyordu”.


Bir İngiliz Amiral de: “…Toprağı şarapnellerimizle delik deşik ettik. Bir kalburun yüzü gibi birbirine temas eden daireler haline getirdik. Artık bu toprakta bir canlının mevcudiyetine müspet ilim ve akıl inanamazdı. Fakat biraz sonra kabarttığımız bu tümseğin altından elinde süngüsü ile bir Türk neferinin “ALLAH!”diye fırladığını görünce aczimizi anladık” diye çaresizliğini belgeliyordu.


Öte yandan bu harekatın fikir babası ve uygulayıcısı olan İngiliz Deniz Bakanı Çörçil ise, o rezil yenilgiden sonra mahkemede baskı altında kalınca çaresiz şöyle haykıracaktır: “Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türkler ile değil, ALLAH ile harp ettik. Tabii ki yenildik…”


Çanakkale’de ölüme meydan okurcasına arslanlar gibi dövüşen ve şaire “Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz” dizelerini söyleten, ateş altında süngüsünden kurduğu mihrap önünde namazını kılarak Kanlısırt’taki  nöbetine koşan Mehmetçik, iman ve vatan destanını, Çanakkale geçilmez diye yazmıştır. Çanakkale destanını öğrenmek ve yeni nesillere öğretmek de Müslüman-Türk milletinin şeref  borcudur.


“Cesaretinizi yitirmeyin ve üzülmeyin. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka (insanların) en üstünü olursunuz”(Al-i İmran, 3/139) ilahi beyanın ruhuna sahip olundukça, Çanakkale geçilmez, vatan bölünmez, şehitler ölmez ve toplu attıkça sineler onu top sindiremez.

Mevlid Kandili

0

Mevlid Kandili
Kutlu Doğum Haftası


19 Mart Çarşamba günü mevlid kandili yani peygamberimizin doğum yıl dönümüdür. Tüm insanlığa hayır ve mutluluk getirmesi dileğiyle yazıma başlamak istiyorum. Alemlere rahmet olarak gönderilen peygamber (sav) doğmadan iki ay önce babasını kaybetmiştir. O bir yetim olarak dünyayı şereflendirmişti. Altı yaşında annesini kaybedince de hem yetim hem de öksüz oldu. Çocukluğu ve gençliği anne şefkatinden baba sevgisinden mahrum geçmişti. O’nu öpüp okşayan kucaklayıp sevip koklayan ne annesi ne de babası vardı.


O böyle bir ortamda büyüyor tüm insanların sevgi ve takdirini kazanarak “Muhammedül Emin” oluyordu.


Bu emin kişi kırk yaşına geldiğinde insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarmak için peygamberlikle görevlendiriliyordu. O insanları seviyordu, O’na inananlarda O’nu seviyordu.


Ayeti Kerimede “Sizden çabam karşılığında bir şey (ücret) istemiyorum. İstediğim tek şey içerisinde yakınlık olan sevgidir. ” İçerisinde yakınlık olan sevginin ne olduğunu anlamak için önce yakınlık olmayan sevgiyi tanıyalım.


Bu sevgi uzak bir sevgidir. Sevdiğini uzaktan sevmektir.
Sevginin bedelini ödememek için sevdiğine uzak durmak bilerek ve isteyerek onun yanında yöresinde önünde ve arkasında yer almamak mücadelesine katılmamaktır. Özetle bedava sevmektir. Günümüzde istisnaları tenzih ederim bizim gibi Müslümanların peygamber sevgisi gibi. Avami tabirle “Kuru kuru kadan alam/ Takır takır kurban olam” böyle işi nenemde yapar dedemde.


Sevgi hayatın bire sonsuz veren en değerli tohumudur. Fakat onu doğru zamanda doğru yere doğru biçimde ekmek gerekir. Ektikten sonrada bakımını ve hizmetini yapmak gerekir. Otunu ayıklamak, sulamak, büyütmek ve beslemek yani emek vermek gerekir. İşte peygambere duyulan sevgi böyle bir sevgi olmalıdır.


Peygamberler insanları Allah’ın dinine çağırmalarını, onların hidayetine sebep olmaları karşılığında ücret istemezler. Onların ücreti Allah’a aittir. Onların istediği içerisinde yakınlık olan sevgidir. Bedeli ödenmiş sevgi seveni sevilene yakın yapar. Seven sevilene yakın olunca Ehl-i Beyt’ten olur. Tıpkı Selman-i Farisi gibi.


Selman ne araptı ne de Haşimoğullarından.
Peygamberimiz(sav) “Selman bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.”Buyurmuştur.
Ama Selman bu sevginin bedelini ödemişti. O zamanının hatırı sayılır bilge kişilerindendi. Tanımadığı halde peygambere olan sevgisi onu Medine’ye kadar getirmişti. Malı, mülkü, makamı tüm dünyevi zenginlikleri terk ederek sıradan bir insan olarak Medine’ye gelmişti. İşte peygamberi sevmek ve sevginin bedelini ödemek budur. Her bir sahabenin buna benzer sevgi hikayeleri vardır.


Tıpkı hicret gecesi suikast düzenleneceğini bile bile Resullah’ın yatağına yatmayı göz göre göre ölüme gitmeyi kabullenen Hz. Ali gibi.


Tıpkı Allah yolunda infak emri gelince tüm malını Allah ve Resulü yolunda tasadduk eden Hz. Ebubekir gibi. Artık seni canımdan da çok seviyorum diyen Hz. Ömer gibi. 20 yaşlarında hayatın baharında dar ağacını boylayan Hz. Hubeyb ve arkadaşı Hz. Zeyd gibi. Allah hepsinden razı olsun. Bu sevgi öyle bir sevgi idi ki Taif dönüşü atılan taşlardan peygamberi korumak için vucudunu ona siper edip pervane gibi dönen kan revan içerisinde kalan azaldı kölesi Zeyd gibi.


O’da öyle bir peygamberdi ki kendine ve Müslümanlara yapılan tüm işkencelere rağmen düşmanlara beddua etmiyordu. Çünkü O insanlara rahmet olarak gönderilmişti. İnsanları sever kimseye tepeden bakmaz, kimseyi hor görmezdi.


 Hz. Enes (ra) on sene peygambere hizmet ettim bana bir sefer olsun şunu niye şöyle yaptın bunu niye böyle yapmadın diye kızmadı. İnsanlara değer verir. Onlarla istişare eder, çıkan neticeye uyardı. Ben peygamberim benim dediğim olacak diye bir tavır sergilemezdi. Uhud ve Hendek savaşlarında olduğu gibi. Çocukları sever, onları öper, saçlarını okşar ve onlarla şakalaşırdı. Yanlış yapana kızmaz onlara doğruyu anlatırdı.


Bir gün peygamberimiz ve arkadaşları mescitte sohbet ederlerken bedevinin biri gelir. Mescidin içerisine küçük abdestini bozar. Bunu gören sahabiler kızar Hz. Ömer ayağa kalkarak kılıcını çeker bu ne saygısızlık, bu ne cüret diye bedevinin başını kesmek ister. Bunun üzerine peygamber (sav) Hz. Ömer’e dur ya Ömer der. Bir kova su getirmelerini emreder. Bevledilen yeri temizletir. Bedeviyi de bir daha böyle yapma diye affeder. Bir an için ölüm korkusuna kapılıp da sonra affedildiğini gören bedevi Müslüman olur.


Bizim ecdadımızda görmeden onu sevmiş, sevgisinin bedelini ödemiştir. Rivayet olunur ki Ahmet Yesevi hazretleri 63 yaşına geldiğinde peygamberimiz bu yaşta vefat etti diyip yerin altında kendine bir çilehane yaptırıp kırk küsür sene orada gün yüzü görmeden yaşamıştır.


Peygamberi sevmek onu örnek almak hayatımızı ve yaşantımızı ona benzetmekle mümkün olur. O’nun sünnetine tabii olmakla mümkün olur. O’nun dürüstlük ve güvenilirliğini örnek almakla mümkün olur. Acaba yaşantımız O’nun yaşantısına ne kadar benzer?


Allah (cc) bizi kendisine gerçek manada kul peygamberine ümmet eylesin. Mevlid kandilinizi tebrik eder ülkemize, İslam alemine ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini temenni ederim.


93. yıl dönümünde Çanakkale şehitlerimizi rahmetle anıyoruz, ruhları şad makamları cennet olsun.

İtiraf Ediyorum

Bir mezar taşında okumuştum. Şöyle yazıyordu;


“Acaba niye buradayım.


Halbuki daha yapacak,


O kadar çok işim vardı ki.”
Evet herkesin yapacak  çok işi var.Hayat modernleştikçe teknoloji geliştikçe insanların yapacak işleri gittikçe artıyor.


Koşturmaca arttıkça zamanın nasıl geçtiği de anlaşılamıyor.


Hiç kendinize sordunuz mu?


“Bu kadar koşturmacanın içinde kendime özel ne kadar zaman ayırdım.”


Bir çoğunuzun cevabının çok az veya hiç olduğuna eminim.


Modern hayat insanlığa konfor sağlıyor ama huzur ve mutluluğunu da alıp götürüyor.


Fiziki ihtiyaçlarımızı sağlamanın peşinde koştururken ruhi ihtiyaçlarımızın olduğunu aklımıza getirmiyoruz.


Kendimizi sevmeyi unuttuğumuz için birbirimizi de sevmeyi unutuyoruz.


Küreselliğin acımasız kurallarına köle olduk.


Kararlarımızı kendimiz veremiyoruz.Birilerinin sahneye yazdığı oyunları oynamaktan kurtulamıyoruz.


Başkaları tarafından sınırlandırılmış bir alanın içinde koşturmaktan yoruluyoruz.


Halbuki Yüce yaratıcı önümüze karşılıksız öyle imkanlar sermiş ki farkında bile değiliz..


Dünyayı kurtarmaya uğraşırken kendimizi kaybetmişiz.


Uzaklara bakmaktan önümüzü göremiyoruz.


Kim bilir kaç kişi sabahın ilk ışıkları ile sahilde rızkını arayan martıları seyredebilmiştir.


Kim bilir kaç kişi çayırlarda yalınayak koşabilmiştir.


Duyuyorum sizi.


Martı seyredecek sahil mi kaldı?


Yalınayak koşacak çayır mı var diyeceksiniz.


Peki yaratanın sunduğu bu karşılıksız nimetleri kim bozdu?


Acaba sorguladık mı?Biz mi bu hale getirdik yoksa,


Dünya böyle mi yaratılmıştı?


Asıl canavar kim?Bizmiyiz?Yoksa yaşamak için sadece doyacağı kadar öldüren hayvanat mı?


Bırakalım şuursuzca koşturmayı.Ruhumuza da bir şeyler sunalım.


Bu dünyada insanca yaşamak için bulunduğumuzu unutmayalım.


Huzuru ve mutluluğu yeniden yakalamak için birazda içimize dönelim.


Kendimizle hesaplaşalım.Eksilerimizin farkına varalım.


Bizim bencilliğimizden başkalarının da zarar gördüğünü bilelim.


Yaratılış gayemizi bulmaya çalışalım.Günlük yaşantımızı sorgulayalım.


Farkındayım bu gün çok derine girdim.Çünkü bende sizin gibiyim.


İddialı olmak,mükemmele oynamak,asla pes etmemek benimde işim.


Benim de zamanım yok,bende çok meşgulüm.


Bedenim yorulup isyan ederken ruhumun istifadesi ne?


Hiç.Kocaman bir hiç.


Geliniz, o kadar meşguliyetlerimiz,gailelerimiz,bitmek bilmeyen projelerimiz içinde boğulmaktan başımızı kaldırarak kendimize zaman ayıralım.


Herkese ödül dağıtmayı vazife edinirken aynı ödülü kendimizden esirgemeyelim.


Aklımıza geleni ertelemeyelim.


Karar verelim  hemen.


Bir argo halk deyimi vardır.Nerde trak orada bırak.


Vücut trak derse iş işten geçmiş olur.


Önümüzde bahar var.Yaz var.Hayata  yeniden merhaba diyen tabiat var.


Ben artık yaşlandım, benden geçti demeyelim.


Her mevsimin güzel olduğu gibi her yaşta bir başka güzeldir.


Yeter ki yaşamasını bilelim.


Ne yapalım yapalım.Kendimize zaman ayıralım.


Sevgiyi önce kendimizle sonra dostlarımızla paylaşalım.


Sevdiklerimizin olduğunu,sevenlerimizin unutulduğunu fark edelim.


Varolan güzellikleri doya doya yaşayalım.


BU DÜNYADAN UCUZA GİTMEYELİM.

Irkçılık Mikrobu

Hareketli bir haftayı geride bıraktık.  Kuzey Irak’a düzenlenen harekâtın durdurulması sadece içeride değil; yabancı basında da geniş şekilde yer aldı. Çekilmeden bir gün önce ABD  Başkanı ve Savunma Bakanının çirkin beyanları oldu. Adeta emir şeklinde anlaşılan bir an evvel çekilin uyarıları ve ardından 24 saat içinde alınan  daha ziyade siyasi görüntülü çekilme kararı, yanlış anlamalara sebep oldu.  Her şeyden evvel zamanlama çok yanlıştı. Bu yanlış zamanlama bir tarafta dururken, siz “Efendim ABD baskısıyla karar almayız”ı kimseye anlatamazsınız. Bu kararı “ikinci çuval” olayına benzetenler de olabilir. Ancak Genelkurmayın açıklaması esas alınmalıdır.


Dışişleri Bakanı dururken Prof. Dr. Davutoğlu’nun  Iraklı yetkililerle danışman sıfatıyla görüşmeye gitmesi  ve hele doğruysa bu seyahat ABD Büyükelçisi ile görüşülüp yapılmışsa bu büyük bir hatadır.


İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat’ı Türkiye’ye davet etmekten çekinenler, karar değiştirenler, gecekondu Irak yönetiminden ders almalıdırlar. Irak ABD’ye rağmen bu daveti yapabilmiş ve İran Cumhurbaşkanı da Bağdat’ı resmen ziyaret etmiştir. Son yıllarda o kadar fazla gurur ve haysiyetimizi kırıcı olaylarla karşılaştık ki, toplum üzerinde bunun çok kötü etkileri olmuştur. Dış itibarımız da oldukça zedelenmiştir.


Türkiye’de Tekel’i  1.72 milyar dolara British American Tobacco’ya (BAT) satanlar,  Finlandiya Tekeli’nin 4 milyar dolara  özelleştirildiğinin farkındalar mı? Ismarlama bir Vakıflar Yasası çıkaranlar Yunan’ın çıkardığı yasa ile bizimkini karşılaştırdılar mı?


Kuzey Irak hareketi dolayısıyla “Her şey silahla olmaz, siyasi çözüm  gerekir” diyen özellikle dış çevreler, hangi siyasi çözümlere vardıklarını ortaya koymalıdırlar. Hangi ciddi devlet  terörle mücadelede devlet olmanın gereklerinden vazgeçerek terör örgütünün taleplerini kabul etmiş ve kültürel hakları çoktan aşmış olan talepler önünde eğilmiştir? Dün kültürel haklar diye ortaya düşenler, AB yolunda verilen tavizlerden sonra  “şimdi demokratik özerklik” ten bahsediyorlar. Önce Demokratik Cumhuriyet  yani Cumhuriyetin demokratikleştirilme adı altında altının oyulması, Ankara’nın devre dışı bırakılarak mahalli birimlerin özerkleştirilmesi, egemenliğin paylaşılması peşinde olanlar, şimdi demokrasi kelimesini kirleterek özerklik peşine düşmüşlerdir.  Zaten kültürel haklar gibi masum haklara sığınanların da asıl amacı buydu. Dün Balkanlar’dan Osmanlı’yı çözülmeye götüren süreç; bugün Ortadoğu’dan yapılıyor. Bazıları gerçekleri “paranoya” zannetse de…


DTP mensuplarının beyanları ve eylemleri hukuk devletine sığıyor mu? Bunlardan soyadı Türk olan anti-Türk bir milletvekili demokratik özerklikten bahsediyor. Solcu bir kitle partisine mensup olduğunu söylemesine rağmen; Türkiye’de toplumsal realitenin tek ırk mantığı olmadığına işaret ediyor. Etnikliğe ilkel gözlükle bakanlar, vatandaşlığı ve anayasal olsa da milli kimliği  reddedenlere ırkçılık mikrobu bulaşmıştır. Kimliğin her şeyden evvel kültürel olduğunu kabul etmeyen, ırk arayışındaki ırkçı ve bölücü bir anlayış, terör örgütünü terör örgütü olarak kabul etmeyen bir kafa yapısı, demokrat ve demokratik olabilir mi? Farklılıkların anayasal güvence altına alınması; milli kimliği ve vatandaşlığı bile reddeden bazı imtiyazlı fertler yaratmak değildir. Anayasadaki ifadeyi  değiştirerek “Vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türk değildir” şeklindeki bir beyan; eğer etnisiteyi (kültürel faktörleri) esas almıyorsa; biyolojik gerekçelere dayanıyor demektir. Zaten adı geçen kişi etnisiteye dayalı bir özerklik peşinde olmadığını söylerken açıkça ırkçılık yapmaktadır. Bu yanlış, bilgisizliğe bağlanamaz. Kürt olarak ifade olunan vatandaşlarımızla yapılan birçok araştırma DTP’lilerin görüşleri ile çelişmektedir. Kürtçe (Kırmançca) ile eğitim ve öğretim, kamusal alanda bunu kullanmaktan bahsedenler vatandaşı ne ölçüde temsil etmektedirler? Bunlar, benzer olmasa da; Avrupa ülkelerinde Türkçe’ye uygulanan ambargoları  görmelidirler. Eğer iddia edildiği gibi bir eritme (asimilasyon) alışkanlığımız olsaydı; bugün Türkiye’de  kültürel gerçekleri dışlayan ırkçı, bölücü hareket görülebilir miydi?  Anadil öğrenme yasağı kaldı mı? Kaldı ki kişinin aidiyetini (mensubiyetini) sadece anadil mi belirliyor?

Bilgi ve Bilgilendirme Meselesi

0

Pek çok yazımızda vurguladığımız bir husus var: Doğru bilginin önemi. Doğru bilgi olmaksızın insanın ne kendisini ne de evreni doğru anlaması ve anlamlandırması mümkün değildir.


Nitekim dinimiz insanın anlamlandırılmasının önemli bir boyutunu “bilgi”ye dayandırmak suretiyle bahsettiğimiz noktanın ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Öyle ki, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Adem’in (A.S.) “halife” olarak yaratılmasının ardından Allah-ü Teala ve melekler arasında geçen konuşmada Hz. Adem’e (A.S.) secde edilmesinin temel değerlerinden biri olarak “bilgi” vurgulanmakta, bir anlamda insanın “bilgi” ile kazanacağı seviyeye dikkat çekilmektedir (Bakara 30-34). Bu sebeple dinimizde ilim öğrenmek kadın – erkek her Müslüman için farz olmuş, “irtica”nın önüne prensip olarak önemli bir set çekilmiştir.   


Hal böyle olunca, ilmin ve dolayısıyla bilginin edinileceği kaynakların niteliği ayrı bir önem kazanmaktadır. Zira bilginin doğru ve güvenilir olabilmesi, alınacağı kaynağın aynı niteliklere sahip olması ve bunları bu niteliklere uygun olarak aktarmasına bağlıdır.


Günümüz itibariyle bilginin temel kaynağının “üniversiteler” olduğunu göz önüne alırsak bahsettiğimiz nokta açısından garip bir durum ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; üniversiteler bilginin tabiri caizse hem mutfağı hem de temel kaynaklarıdır. Yani bilgi temel olarak burada üretilir ve çeşitli kaynaklara aktarılır. Dolayısıyla üniversitelerin temel işlevi, farklı alanlara dair doğru bilginin üretimi ve bu bilginin sağlıklı biçimde dağılımını sağlamaktır.


Söz konusu işlev, mahiyeti itibariyle ciddi bir yoğunluğu beraberinde getirir. Zira hem yeniden üretmek hem de bunu sağlıklı biçimde aktarmak, yoğun bir mesai, toplumu ve dünyayı doğru biçimde takip ve tahlil edebilme kapasitesi, kurumlarla verimli bir ilişki içinde olma gibi pek çok zorunluluğu gerektirir. Bu yoğunluk sebebiyle de haliyle üniversite mensuplarının işlerini layıkıyla yapabilmek adına tabir-i caizse “kafalarını kaşıyacak” zamanlarının bulunmaması, asıl meselelerinin dışındaki konulara harcayacak vakit ve enerjilerinin bulunmaması beklenir.


Gelin görün ki, ülkemizdeki pek çok kurumda olduğu üzere üniversitelerimizin birçoğunun gündemleri asıl değil “tali” yani yan konularla meşgul edilmektedir. Bu sebeple “çözüm” kaynağı olması beklenen bu kurumlar “karmaşa”nın merkezlerinden biri haline gelmektedir.


Acaba neden?
Yukarıda bahsettiğimiz problemlerin varlığına binaen bilgi üretimi doğru biçimde yapılamazsa kavram kargaşasının yaşanması kaçınılmazdır. Kavram kargaşası bilginin doğru üretiminin ve aktarımının yapılamadığının önemli bir göstergesidir.
Bu durum ise bugün gelinen noktada görüldüğü üzere aynı konu etrafında dahi birbirlerinin ne dediklerini anlayamadan tartışan, sapla samanı birbirine karıştıran ve bunun farkında olmayan “uzmanlar”ın (!) toplumu yönlendirmesine ve neticede “çözümsüzlüğün” çözüm olarak sunulmasına yol açmaktadır.
Halbuki üniversiteler bahsettiğimiz problemlerin çözüm yerleridir. Zira bilgi ve bilgilendirme buralardan sağlanır. Ancak üniversiteler bu durumu problem edinip çözüm aramak, yaşadığımız bilgi kirlenmesine son verme yerine tali konuların tartışılma mekanları oldukça içinde bulunduğumuz bilgi ve dolayısıyla fikir kirliliğinin, kavram kargaşasının son bulması mümkün değildir.
Bu sebeple bilginin ve bilgi edinmenin kutsallığına bunu iş edinen herkesin dikkat etmesi, temelsiz fikirlerin “bilgi” hükmünde insanlara aktarılmamasına özen gösterilmesi ülkemizin içinde bulunduğu kritik süreçte hayati önem taşıyan bir insanlık ve vatan görevidir.
Aksi halde, mesela, din kavramının söz konusu olduğu her ortamda bu kavramla “irtica”yı eşleştirerek hüküm ve fikir ileri süren, dolayısıyla dinin prensipleri ile insanların yanlış uygulamalarını birbirine karıştıran “uzman”ların (!) toplumun önemli bir değeriyle çelişerek çözüm yerine toplumsal kutuplaşmaları tetiklemeleri doğal olacaktır…