11.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1368

Nükleer Enerji ve Çevre

0

Dünyada ve de ülkemizde insan nüfusu gün geçtikçe artmakta. Yapılan tahminlere göre, 2007 Haziran ayında Dünya nüfusu 6,6 milyara ulaşmışken 2008 itibarıyla 6,64 milyarı aşmış bulunmakta. 2005 yılı verilerine göre ülkemiz nüfus bakımından 15’nci sırada bulunmakta. Artan nüfus pek çok ihtiyacı doğurduğu gibi enerji tüketimini de arttırıyor.  Dünya genelinde giderek artan enerji tüketimi, enerji kaynaklarının verimli kullanılmasını ve yeni enerji kaynaklarının bulunmasını zorunlu hale getiriyor. Yenilenemeyen enerji kaynağı olarak adlandırılan fosil yakıtlarla artan enerji talebinin karşılanması pek mümkün görülmemektedir. Bu nedenle yeni enerji kaynaklarının kullanılması önem kazanmaktadır.


Enerji çıkmazını ortadan kaldırmak için pek çok alternatif düşünülmektedir. Bunların arasında rüzgâr enerjisi, biyoenerji, güneş enerjisi, jeotermal enerji gibi yenilenebilir enerjilerin yanı sıra ülkemizde de gündemde olan nükleer enerji sayılabilir. Ülkemizde nükleer santral kurulması ilk olarak 1968 de gündeme gelmiş ve çeşitli sebeplerden pek çok girişim sonuçsuz kalmıştır. Nükleer enerji konusu son günlerde ülke gündeminden biraz uzaklaşmışta olsa, her yönü tartışılması gereken önemli bir konudur. Nükleer santrallerin olası olumlu, olumsuz etkileri, çevreyle olan ilişkisi bu tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır.


Nükleer enerji, atomun çekirdeğinden elde edilen bir enerji türüdür. Ağır radyoaktif (uranyum, toryum gibi) atomların bir nötronun çarpması ile daha küçük atomlara bölünmesi (fisyon – parçalanma ) veya hafif radyoaktif atomların birleşerek daha ağır atomları oluşturması (füzyon – birleşme ) sonucu çok büyük bir miktarda enerji açığa çıkar. Bu enerjiye nükleer enerji denir. Nükleer reaktörlerde fisyon reaksiyonu ile edilen enerji (nükleer enerji) elektriğe çevrilir. Füzyon reaksiyonu Güneşteki reaksiyonlar olarak da ifade edilir. Bu reaksiyonun yarattığı sıcaklık fisyon reaksiyonundakinden çok daha fazladır. Fakat bu yüksek sıcaklığı kontrol edebilecek bir füzyon reaktörü henüz kurulamamıştır.


Nükleer santrallerde enerji; istasyonun merkezindeki reaktörün içinde üretilen ısıyla sağlanmaktadır. Uranyum atomunun zincirleme reaksiyonu sonucu ısı elde edilir. Nötronların sürati önce modülatörden geçirilerek yavaşlatılır ve böylece diğer çekirdekleri parçalamaları kolaylaştırılır. Reaktörde açığa çıkan nötronları emme yeteneğine sahip kontrol çubukları bulunmaktadır. Nötronlar bu kontrol çubuklarına bırakılarak veya buradan çekilerek reaksiyonlar kontrol altına alınır. Reaktörlerdeki ısı bu bölünen uranyum atomları tarafından sağlanır. Reaktörün çevresini bir gaz tabakası sarmaktadır. Kontrol çubuklarından çıkan ısı bu gaz tabakası tarafından emilmekte, ısınan gaz, ısı değiştiricisi de denilen ısı eşanjörüne alınmaktadır. Isı eşanjörü, gazda bulunan ısıyı ufak borulardaki suya iletmesinden dolayı ısı değiştiricisi olarak da adlandırılır. Isı eşanjörünün üstündeki su, aşırı ısınma sonucu buharlaştırılmış olur. Bu şekilde oluşturulmuş buhar yüksek bir ısıya ve yüksek bir basınca sahiptir. Bu yüksek basınç ve sıcaklıktaki buhar kalın borular aracılığıyla türbinlere yollanmaktadır. Türbin içinde pervaneler basınçlı gazla dönerler. Türbin jeneratöre bağlıdır. Türbinin bu şekilde sürekli dönmesiyle enerji üretimi sağlanmış olur. Oluşan buhar yeniden ısı haline gelir ve su yine buharlaşır. Reaktörlerde enerji üretimi aşağıdaki reaksiyonlarla gerçekleşir.

Nükleer Enerji

Ülkenizde nükleer santral kurulması ilk olarak 1968 de gündeme geldiğini yazıma başlarken belirtmiştim. 40 yıldır çeşitli zamanlarda gündeme gelen bu konu, 24 Şubat 2008 itibariyle diğer bir aşamaya geçmiştir. Türkiye’nin ilk nükleer santralinin kurulacağı yer Mersin Akkuyu olarak belirlenmiş ve ihale sürreci başlamıştır. Kurulacak reaktörde 2015’te elektrik üretimine geçilmesi planlanmaktadır.


Nükleer santrallerinin çevreyle ilişkisi, olası etkileri neler olabilir? Nükleer santrallerin çevreye ne gibi katkıları olabilir? Nükleer enerji küresel ısınmaya çare olarak kullanılabilir mi?… Küresel ısınmaya neden olan gazların başında gelen karbondioksitin yarısına yakınının bitkiler tarafından yutulmasına rağmen her 20 yılda CO2 seviyesi %10 arttığını biliyoruz. Günümüzde kurulu bulunan nükleer santraller, elektrik sektöründen kaynaklanabilecek yıllık sera gazı salınımının  yaklaşık %17 oranında azaltılmasını sağlamaktadır. Uzmanlar; 1000 MW gücündeki ve % 80 yük faktörüyle işletilen bir kömür santralının yerine aynı güçte bir nükleer santral kullanılmasının, kömür kalitesine ve üretim teknolojisine bağlı olarak üretimde ortaya çıkacak olan 1.3-2.2 milyon ton karbon emisyonunu önleyeceği belirtmektedirler. Nükleer santrallerin 40 yıllık ömrü düşünüldüğünde bir nükleer santral 50-90 milyon ton karbonu önlemiş olacaktır. 1000 MW gücündeki bir nükleer santral, aynı güçteki doğal gaz santralının bir yılda oluşturacağı  0.6-1.0 milyon ton karbonu önleyecektir. Nükleer santraller, fosil yakıtlarla çalışan termik santrallerin oluşturduğu CO2, SO2, NOx(azot oksitler), atık külü oluşturmaz. Dünyada kurulu bulunan nükleer santraller yılda 2300 milyon ton CO2 emisyonuna, 42 milyon ton SO2 emisyonuna, 9 milyon ton NOx emisyonuna, 210 milyon ton kül üretimine engel olmaktadır. Nükleer santrallerin küresel ısınmaya karşı alternatif temiz enerji kaynağı olmasının bir avantajken neden olduğu nükleer atıklar önemli bir dezavantajıdır.


Reaktörlerin Normal Çalışmalarında çeşitli radyoaktif artıklar meydana gelir. Reaktörlerin çalışmalarında oluşan düşük düzeydeki katı, sıvı ve gaz artıklar şöyle sıralanabilir. Katı radyoaktif artıklar; kullanılmış havuz suyu reçineleri, ışınlanmış metal, cam ve plastik kaplar, ışınlanmış deney malzemeleri, sıcak hücre ve baca filtreleri, kontamine olan çeşitli eşyalar, reaktör kalp boşluğu bileşenleridir. Sıvı radyoaktif artıklar; birincil dolaşım devresi su kaçakları, havuz duvarları sızıntıları, vana, boru su kaçakları, reaktör demineralize rejenerasyon suları, nötron demet boruları, sıcak hücre sıvı artıkları, dekontaminasyon duşları, radyoaktif laboratuar artıklarıdır. Gaz artıklar; havuz suyunda ve çeşitli ışınlamalardan oluşan gaz artıklar, ışınlama tüpleri ve nötron boruları gaz çıkışları, sıcak hücre ve dekontaminasyon lavaboları havalandırması ile oluşur.


Reaktörlerin yakıtı olan uranyum ince ve uzun kartuşlar şeklinde reaktöre yerleştirilir. Bu yakıt kartuşları paslanmaz çelik veya benzeri bir elementle kaplanır. Yeter derecede kirlilik birikimi olunca nötron absorblaması yavaşlar ve fisyon üretimi azalır. Uranyum atomlarındaki enerji tükenmiştir. Bu çubuklar son derece sıcak hem de taşıdıkları radyasyon nedeniyle tehlikelidir. Bu durumda yakıt kartuşu çıkartılmalıdır. Bu şekilde elemanda atıklar, daha konsantre edilmiş, daha radyoaktif ve dolayısıyla daha tehlikelidir.


Nükleer atıkların uzaklaştırılması için çeşitli yöntemler uygulanmış ve yeni yöntemler araştırılmakta. Nükleer atıkların okyanus tabanına gömülmesi uygulanmış olan yöntemler, kutuplardaki buzullara gömülmesi, dış uzaya gönderilmesi veya transmutasyon yöntemi düşünülmüş ve araştırılmış yöntemlere örnek verilebilir.  Ancak son yıllarda nükleer güce sahip olan ülkelerde, nükleer atıkların derin yeraltı depolarına gömülmesi tercih edilen bir yöntem olarak görülmektedir. Radyoktif sıvı atıklar özel kaplarda toplanır. Katı atıklar ise özel kaplarında hemen gömülür ve bozulma yoluyla aktivitelerinin azalması için beklenir. Radyoaktif artıkların işlenmesi ‘seyrelme’ ve ‘yoğunlaştırma ’  olmak üzere iki genel kategoride toplanır. Seyreltme metodu genel olarak alçak aktiviteli sıvı artıklara uygulanır. Buna karşıt yoğunlaştırma, katı artıklar ve yüksek aktiviteli sıvı artıklar için daha uygun bir metottur. Bu işlemleri radyoaktif atığın bir yere toplama’ veya ‘ nihai zararsız hale getirme’ işlemleri izler.


Nükleer santrallerin tartışılmasına farklı bir boyuttu da nükleer kazalardır. Nükleer santrallerin işletmede oldukları sürede sürekli denetim altın bulunduğunu belirtilmekte aynı zamanda nükleer santrallerin çevre ve insana zarar verebilecek şekilde kaza yapma riskinin günümüzde kullanılan diğer teknolojik ürünlere göre çok az olduğunu belirtilmektedir. nükleer santrallerle ilgili bu görüşlerin yanı sıra aşağıda verilen nükleer kaza örnekleri nükleer santrallerin olası kazalarla insan hayatını tehlikeye sokacağı ihtimalini akla getiriyor.


1957 – Windscale (İngiltere): Metal uranyum yakıt elemanlarının soğutulması kaybı sonucu çıkan reaktör yangınında fisyon ürünleri atmosfere yayılmıştır. Hemen çevrenin ve çalışanların izlenmesine başlanmış, bir süre için süt dağıtımı durdurulmuştur.


1958 – Chalk River N.R.U. (Kanada): Bozuk yakıt elemanlarının reaktör korundan çıkarılması sırasında, yakıtın taşıma konteynırına sıkışıp, daha sonra depolama kuyusuna düşerek yanması ile oluşan kazada ve tamirat sırasında 3 kişi 100-200 miliSievert, 15 kişi 50-100 mSi., 30 kişi 30-50 mSi. radyasyon almıştır. Küçük bir alana da radyoaktif ürünler yayılmış ancak yerleşim bölgesinden uzak olduğu için bu fazla önemli olmamıştır.


Mart 1965 – Chinon A1 (Fransa): Girilmez işaretini görmeyip, yakıt değiştirme bölgesine giren bir işçi 0.50 Gray doz radyasyon almıştır.


Eylül 1979 – Chinon A2 (Fransa): Karbon-dioksit kaçağını bulmak için yapılan bir çalışma sırasında iki işçi 340 mSi ve 110 mSi. doz radyasyon almıştır.


KAYNAKLAR



  1. www.bbc.co.uk/turkish  
  2. http://ekolojidergisi.com.tr/resimler/34-2.pdf
  3. http://www.angelfire.com/scifi/nuclear220/sec222.htm
  4. http://tr.wikipedia.org/wiki/N%C3%BCkleer_enerji
  5. www.diyadinnet.com
  6. Abdulkerim Eyimaya, Radyoaktif Atıkların Arıtılması , Erzurum – 2002
  7. www.odevsitesi.com

Seka Dünü ve Bugünü

0

Uygarlığın derisi olan kağıt, ne Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ne de yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde üretiliyordu. Ama kuşkusuz kullanılıyordu. Kağıt bir yandan ithalat istatistiklerinin önemli bir kalemini oluştururken öte yandan ithal edilen Kağıt’ları işleyen bir sektör varlığını sürdürüyordu.


Türkiye’nin de bütün dünya ülkeleri ile birlikte derin bir ekonomik kriz ortamına sürüklenmesine karşın, Hammaddeleri ülkemizde bulunduğu halde ithal edilen Yünlü, Pamuklu, Deri, Cam, Kimya Sanayi ürünlerin üretilmesi gibi, uygarlığın hamuru olan kağıt üretimi de yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin gündemini işgal ediyordu.


Bu cümleden olarak; 1929’un sonlarında dünyadaki ekonomik krize rağmen üretimi artırmak, olanaklı aşamalarda yurt içi tüketimini halka sunmak amacıyla, “Birinci Sanayi Planı” çerçevesinde Mehmet Ali Kağıtçı’nın 18 Aralık 1929 tarihli Kağıtçılık Hakkındaki Rapor uyarınca, Atatürk, harekete geçilmesini hükümete buyurmuş, ayrıntılı çalışmalar sonucunda fabrikanın Sümerbank tarafından kurulmasına onay veren aşağıdaki 10 Temmuz 1934 tarihli kararname çıkarılmıştı:


Genç Cumhuriyet Türkiyesi’nde Kağıt üretecek bir sanayinin kurulması fikrinin ortaya atılması ve kamuoyuna benimsetilmesi Mehmet Ali Kağıtçı’nın özgeçmişinden ayrı düşünülemez. İstanbul Heybeliada’da 1899’da doğan Mehmet Ali Kağıtçı ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Darülfünün’un Fen Fakültesinden 1922’de Kimyager olarak mezun oldu. Aynı Fakülteden Madeniyat, Umumi riyaziyat ve Tıbbi Kimya sertifikaları almış olan Mehmet Ali Kağıtçı 1923 yılında Kimya Enstitüsünde asistanlığa getirildi. Bir süre eğitimde faaliyet sürdürdükten sonra Almanya’ya giderek Hannover Teknik Üniversitesinde ve çeşitli kağıt fabrikalarında işçi olarak çalıştı, Fransa Grenoble Üniversitesi Fen Fakültesinde öğrenim gördü ve 30 Temmuz 1927’de Yüksek Kağıt Mühendisliği diplomasını aldı. Yurda döndükten sonra bir yandan çeşitli görevlerde çalışırken, bir yandan da Türkiye Kağıt Sanayinin kurulması için çalıştı.


Birisi Mehmet ali Kağıtçı olmak üzere, ikisi Türk, üçü Alman uzmanlardan oluşan kurulun bir fabrikanın yeri, onun çalışabilmesi için gereksinim duyduğu enerjinin, kömürün, suyun, işçinin en kolay ve en ucuz temin edilebileceği hammaddesi ile ürününün en az gider ve nakil ve sevk olanaklarının mevcut olması hususlarında uzun bir süreçte araştırma ve inceleme yaparak fabrikanın kurulmasına olanak veren en uygun yerin Bithynia… Nicomedia…İzmit! Olabileceği kararına varılmıştır.


Başbakan İsmet İnönü’nün “Arkadaşlarım. Bugün mühim bir fabrikanın temel taşını koyacağız. Temeli atılacak olan fabrika iktisadi hayatımızın mühim bir müessesesi… Büyük Millet Meclisi sanayi programının bir uzantısıdır… görülüyor ki fabrika yalnız, memleketin kağıt, karton ihtiyacını temin etmekle kalmayacak, muhtelif çeşit hammaddelerimizi kıymetlendirmeye de yarayacaktır. Kağıt Fabrikası’nın İzmit’te kurulması, ileri bir irfan, Cumhuriyet inkılaplarına hususi bir bağlılığı olan İzmit için iyi bir tesadüftür.” Söylevinin ardından Paşa Hazretleri fabrikanın temelini 14 Ağustos 1934’de bizzat kendi eliyle atmıştır.


Fabrika kurulduktan sonra çok uzun zamandır hasretle beklenen ilk yerli kağıda 18 Nisan 1936 saat 15:03’de kavuşuyordu.


Atatürk, zamanın Sümerbank Genel Müdürü Nurullah Esad Sümer’i çağırmış, milli kağıdın durumunu sormuş, Genel Müdür faaliyet raporunu göstererek Ata’ya demiş ki; işte efendim çalışmaz dedikleri fabrikamızın ürettiği milli kağıda basılmış bir yıllık emeğimizin kitabı… Atatürk dışarıdan getirilenden farksız, yerli kağıda basılı broşürü dikkatle incelemiş, sonrada içini çekerek şunları söylemiş; “ Çocuğum… Bana bu yapılan fabrikanın işlemeyeceğini, memlekete dert olacağını, lüks ve fanteziden ileri gitmeyeceğini açık kapalı çok söyleyenler oldu. Bunlar içinde hala hükümette Bakanlık sandalyesinde oturanlar var, en çok ısrarlı tenkitleri kağıt sanayinde topladılar. Ama ben diyorum ki; öteki fabrikalardan vazgeçilse bile Kağıt üretiminden vazgeçilemez. Çünkü bir memleket, kağıdını kağıdını kendi yapamadığı zaman ulusal kültürünü yabancı lütfuna bağlar. Kapitülasyonların en tehlikelisi de budur. Ve ötekilerden önce bütün dikkat ve ilgimizi Kağıt sanayinde toplayalım”


Kağıt Fabrikası ülkenin sanayileşmesinde olduğu kadar Kocaeli’nin gelişmesinde de öncü rol oynamıştır. Örneğin İzmit’te Kağıt Fabrikası kurulmaya karar verildiği zaman bu kent 14.000 kadar nüfusu barındıran mütevazi bir şehirdi.


Kağıt Fabrikası bu kente büyük katkılar sağladı. Nitekim 1935- 1940’lı yıllarda ülke nüfusu %017 artarken Kocaeli’nde %022,5, 1940-1945’li yıllarda söz konusu rakamlar %010,6 ve %0,20,5 olmuştur. 1970’li yılların sonunda , Kocaeli gayri safi yurt içi hasılaya sanayisiyle %8,9 oranında katkıda bulunuyordu. O yıllarda tarım, İnşaat, Ticaret ve bu gibi sektörlerin yurda katkısı %2’yi bile geçmiyordu.


SEKA’nın 60. yılında (1996) 20 Kağıt makinesi, 8 Selüloz Fabrikası, 4 Odun hamuru tesisi bir adet de lamine ve lif levha üreten fabrikası vardı. Bu fabrikalarda da 12.500 çalışanı ile 520.000 ton/yıl kağıt, karton üretiyordu. Yaklaşık 50.000 kişi karnını doyuruyor, eğitimini sağlıyor, milyonlarca kişi de ticari iş temin edebiliyordu.


SEKA 1998 yılında Özelleştirilme programına alınarak yapılan bazı çalışmalar sonucunda Bolu İşletmesi 09.08.2000 tarihinde, Dalaman İşletmesi 30.03.2001 tarihinde, Afyon İşletmesi 02.06.2003 tarihinde, Balıkesir İşletmesi 24.06.2003 tarihinde, Çaycuma İşletmesi 30.06.2003 tarihinde, Aksu İşletmesi 24.10.2003 tarihinde, Kastamonu İşletmesi 06.11.2003 tarihinde, İzmit İşletmesi 08.11.2004 tarihinde, Kereste fabrikalarından Karacasu 15.04.2004, Akkuş 07.12.2004, Ardanuç İşletmesi de 09.12.2004 tarihlerinde özelleştirilmiştir.


Ancak yapılan bu özelleştirmelerin sonucu ne yazık ki hüsrana uğramıştır. Takip edilebildiği kadarı ile bu işletmelerden sadece Çaycuma, Dalaman ve Bolu İşletmeleri faaliyetlerini sürdürmektedir.


Balıkesir İşletmesinin özelleştirilmesi ile ilgili husus yargıya intikal etmiş ve mahkeme tarafından özelleştirilme işlemleri durdurulmuştur.


Akdeniz İşletme Müdürlüğü ise en son 2001-2002 yıllarında aylık cirosu 12 trilyon TL. civarında iken maalesef faaliyetleri durdurulmuş ve 2003 yılında yapılan ihale sonucunda Park Holding-Laveggia SPA grubu tarafından 110 milyon dolar fiyat teklif edilmiş fakat her nasılsa ihale gerçekleşmemiş ve bu tarihten beride fabrika atıl vaziyette alınarak İşletme korozyana uğramakta ve şu anda orada bulunan gerek işçi ve gerekse memur statüsündeki personel hiç çalışmadan ücret ve maaşlarını almaya devam etmektedirler.


Yine bu İşletmenin bünyesinde bulunan SEKA TAŞUCU limanı da yapılan pek çok ihalelere rağmen özelleştirilememiştir.


İzmit İşletmesi ise Kocaeli Büyükşehir Belediyesine devredilmiş ve böylece SEKA tarihe gömülmüştür. Her ne kadar Büyükşehir Belediyesi Seka arazisi üzerinde pek çok yatırımlar ve iyileştirmeler yapacağı vaadinde bulunduysa da sahil düzenlemesi haricinde hiçbir taahhüdünü yerine getirmemiş arazi bundan 50 yıl öncesi bataklık haline dönüşerek bataklıkta üreyen sivrisinekler çevreyi sarmıştır. Esasen sahil düzenlemesi yapmak için medeniyetin hamurunun üretildiği koskoca SEKA Kağıt Fabrikasının tarihe gömülmesine hiç gerek yoktu.


Geriye şayet teselli alınacaksa “SEKA” adının yapılan parka, açılacak PTT’ye ve hastaneye verilmesinden başka pek birşey kalmamıştır. Bu da nasıl bir teselli olacaksa… Allah bu Millete , bu Memlekete bir daha böyle bir zeval vermesin.


Kaynakça: SEKA Tarihi

Cadı Avı Başladı ya da Neo Mc. Charty’cilik

Yalçın Küçük “Yeni Ortaçağ`a giriyoruz” derken Küresel Sermayenin dünyaya binlerce feodal devletçik armağan edeceğini mi öngörmüştü yoksa ‘işine gelirse demokrasisi’ içinde cadı avı turlarının düzenleneceğini mi?


Çinli “İlginç bir çağda yaşayasın, emi!” diyorsa her ikisi de mümkün. Teknoloji arttıkça tuhaftır, cehalet de artıyor.


Yeryüzünde nice bozgun çıkarıcılar vardır ki biz ancak ıslah edicileriz derler.” Al sana Amerika.. Al sana 1.7 milyon şehide rağmen suskunluğumuz..


Benim anlamadığım, büyük balıkların suç işleme özgürlüğünün zihnimizde sınırsız olması. Hangi dini teşekkül Amerikan gâvurlarının din, cami, minare, ırz, namus ve insanlık düşmanlığını adam gibi kınamıştır? Sırpların, Ermenilerin yaptığını unutmuyoruz da elin Conisi okyanus ötesinden gelip komşumuzu öldürüyor, bacımıza tecavüz ediyor, hiç rahatsızlık duymuyoruz. Tek yaşasın borsa..


Niye böyle? Teşkilatlanma modellerimiz Rahmani değil de ondan. Hangi tarikat kendi hatasını bulan ihvanına teşekkür etmiştir? Hangi cemaat kendi liderine yapılan eleştiriye hoşgörüyle bakabilmiştir? Hangi siyasi parti muhalefetinin varlığından memnundur?


Falan yere başkan olunca bizi tanımazsın” iç kabulünde bir halkız. Seçtiklerimiz bizi tanımasalar da biz sembollerimizi tanıyoruz ya. Kessen, damarlarım sarı – kırmızı yada filan parti simgesi.


% 47`lik bir parti hukuken kapatılmak isteniyor; ortalık ayakta. İyi, güzel.. ‘ ‘Ergenekon’ kod adlı operasyonda paşası, avukatı, gazetecisi, akademisyeni, siyasetçisi içeri alınıyor; oh olmuş pozları. % 1 alan bir siyasi partinin Genel Başkanı içerde, diğer siyasilerden kınama bile yok.


Hukuki süreçten anlamayız. Ama ikiyüzlülüğün demokrasi olmadığını iyi biliriz.  “Kanunlar örümcek ağları gibidir. Küçük böcekler takılır, büyük böcekler deler geçer” düsturundan hani rahatsızdık. Hani zenginin gücü ve parasıyla suç işlemesini kabullenemiyor idik?


Sütte leke var, seçtiklerimizde yok. Dolayısıyla muhalefet şeytan işidir. Cadılar sürek avlarıyla bir bir avlanacaktır. II. Dünya Savaşı sonrası Mc. Carthyizm adı altında herkes komünistlik isnadıyla toplanıyordu. Şimdi de sevmediğiniz biri varsa Ergenekon’cu diye suçlayın, rahat edin. Mesela; geçinemediğiniz komşunuz veya kaynananız, çocuğunuzun öğretmeni, ruhsat vermeyen belediyeci..  


İşte akıl tutulması bu. Muhakeme gücünü bile yitirmesi toplumun. Her şeye kendisine verilen gözlükle bakması. İyi de o zaman Kâinat Kitabı bizi niçin düşünceye ve tefekküre davet etmiştir?
Aselsan’daki intiharlar hangi çetenin işiydi? Ergenekon buradaysa Gladio nerede? Amerika ve İsrail bu işin neresinde, Rusya neresinde?


Avladıklarımız arasında ya haksızlığa uğramış ve mağdur edilmiş biri varsa? Zulme ortaklığımız ve şakşakçılığımız hangi sabunla yıkarsak çıkacak ellerimizden?


Toplum adalet duygusunu yitirirse kendi enkazında kalır. Keşke evrensel prensiplerden bakabilsek sokağımıza, cemiyetimize ve ailemize?


Hem kutsal metinler tekelimizde hem her an insanlık suçu işlemeye devam ediyoruz. Siyasal boyalarımız foyalarımızı örtüyor ya bu bize yeter. Tabi bu dünyada; ya öbüründe?


İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmeye öbürüne sağır
   O ferah ve delişmen birçok alınlarda
   Betondan tanrılara kulluğun zırhı vardır


Sarı öküz ulusalcılar olsun. Peşinden sırada alaca öküz var; siyasal İslamcılar. Sonra kara öküz; Kürtçüler.. Bulaca öküz; liberaller..


Mezbahane aşkları tamam. Kasabın bıçağını yalamaya devam.

İstikrarsızlık ve Kamplaşma

Türkiye ısrarla istikrarsızlaştırılıyor ve mümkün olduğu kadar kamplaştırılmaya çalışılıyor. İki süper gücün çatıştığı soğuk harp döneminde işimiz oldukça kolaydı. Ama bugün böyle değil. Bir dönem Sovyetlerin ihraç ettiği, en azından sahiplendiği, bazen de Batılı ülkelerin pazarlık gücünü arttırmak için desteklediği komünist hareketler yer değiştirdi. Şimdi hedef İslam ve önü açılmış milli devletler… Böyle olunca Türkiye de bundan nasibini alıyor. İstikrarsızlaştırma ve kamplaştırma ve kamplaştırarak çatıştırma ülke aleyhine olduğuna göre; bu durum, aslında iktidarın da, muhalefetin de, dışarının emrine girmemiş herkesin aleyhinedir. Nedense bazılarına göre istikrar ve gelişme Sevr şartlarına göre Türkiye’yi uydurmaktır. Bu artık paranoya falan değil… Yeter ki iktidar bu oyuna gelmesin. Siyasi rakipleri alt edebilmek için dış destek aranmamalıdır. Siyasi meşruiyeti ve iktidarı sürdürmeyi dış destekte aradığınızı belli ederseniz; bunun faturasını da size ödetirler. Türkiye’de demokrasiyi ve milli devletin kuruluş felsefesini tartışılır hale getirdik. Bu, bu ülkeyi bize emanet bırakanlara ihanettir. Demokrasiyi tartışırken; Cumhuriyetsiz, milli devletsiz ve milli kimliksiz, çokkültürlü, federal bir anlayıştan hareket ediyoruz. İktidarın bu yöne yüzünü çevirmesi tehlikeli bir gidiştir. Bazı çevrelerden ve bazı kurumlardan hesaplaşma veya rövanş alma içgüdüsü, bizi onarılmaz yanlışlara itmemelidir. Yarın bugünleri de aramayalım.


Devlet Bakanı M. Şimşek, New York’ta Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda yaptığı bir konuşmada, Türkiye’de “savaş”tan, çokdinli ve çokkültürlü mozaik olduğumuzdan bahsediyor. ABD’de küreselleşmeye karşı çıkanları ABD’ye şikayet ediyor. Türkiye’de savaş ve güçler kavgası küreselleşmeyi anlamayan fark etmeyen milliyetçilerle küreselciler arasında olduğunu söylüyor. Aslında çok doğru bir teşhis… Keşke, küreselleşme adil, anlamlı ve rekabetçi yürütülebilse… Küresel ekonomik ve siyasal istilalara yol açmasa… Çizilen pembe tablolar ve romantik tanımlar küreselleşmenin işleyişine uymuyor. Aslında kimse Türkiye’nin dışarıya kapanmasından yana değil… Demek ki teslimiyetçilerin önündeki en büyük engel milliyetçilermiş. Bundan dolayı milliyetçiler mukayese dahi edilmeyecek örneklerle isimlendirilmeye çalışılıyor: Laik, Baascı ulusalcılar… Öyle görünüyor ki; siyasal iktidara biat etmeyenler ister milliyetçi, ister ulusalcı kim olursa olsun çete tanımına sokulmaya çalışılıyor. Bu çeteye sözde isim veren kişinin bir dönem STV de program yapan ılımlı bir Müslüman, bugün ise Kanada’da hahamlığı tercih eden bir kişi oluşu enteresan. Demek ki tezgah ve diyalog böyle hazırlanmış. Bir İtalyan Gazetesinin Müslüman bir yetkilisinin Katolik olması karşısında Papalığın açıklaması de enteresan: Dün karşımızda idi; bugün yanımızda…


Türkiye’nin iç meseleleri yabancı ülke siyasetçilerinin ve AB yetkililerinin malzemesi oldu. Dün Hrant Dink, Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi davalara açıkça burunlarını sokanlar, bugün parti kapatma konusuyla meşguller. Küstahça, alçakça ve saygısızca yapılan müdahaleler yargı üzerindeki baskılar, milli bağımsızlıkla örtüşebiliyor mu? Ancak “görevimizi yapıyoruz” diyen Sayın Adalet Bakanı bunlara cevap veremiyor. Bunlara cevap Yargıtay Başsavcısından mı, Hukuk Fakültesi Dekanlarından mı, yoksa Genel Kurmay Başkanından mı gelmeli?


Hakim ve Savcılar Kanunu değişmediği ve teminat sağlanmadığı sürece; yargı siyasi baskı altında kalabilir. Basın ve yürütme yargıyı yönlendirebilir. Somut örnekleri yaşadık ve yaşıyoruz. Hukuk devleti, parti devleti değildir. Tenkit ettiğimiz CHP’nin tek parti dönemindeki otoriter ve totaliter tutumuna özenilmemelidir. Yargı, fikir ve düşünce hürriyeti rahat bırakılmalıdır. Bastırma, sindirme ve tepkiyi yok etme hangi ciddi demokraside var? İçeri alınanların şahısları değil; göz altına alındıkları önemlidir. Hukuk objektiftir. Basın, kişilere göre tavır alabiliyorsa; bu eski ezber ve hukuk devleti anlayışının kavranmamasındandır. Malûm operasyon dolayısıyla içeri alma yeni değildir.


Türkiye’deki gelişmeleri basitleştirerek CHP-AKP çatışmasını dünün CHP-DP kamplaşmasının devamı gibi görmek en büyük yanlıştır. Türkiye’deki mücadele, Devlet Bakanı M. Şimşek’in New York’ta söylediği gibidir.


Dış yönlendirme ve tahriklerden uzak duralım. Toplumu gerici ve çatışmacı üsluplardan uzaklaşalım. Sorunlarımızı içerde hukuk devleti içinde çözelim. % 46 rey aldıktan sonra, dış desteklerden medet ummayalım. Demokrasiyi elbirliği ile tahrip edip demokratız diye ortaya çıkmayalım.


Ne olduğu bir türlü ortaya konamamış hayali bir Ergenekon masallarıyla, çete iddialarıyla uğraştık durduk. En önemli fikir tartışmamız türban ve laik-antilaik maçı üzerine oldu. Oysa, Kıbrıs’tan Türk askerinin çıkarılması, birleştirilmiş Kıbrıs tezgahı, Cumhuriyetsiz ve Milli Kimliksiz Anayasa taslakları, Vakıflar Yasası, Petrol Yasası, Hayali AB üyeliği yerine, bize yer gösterilen Akdeniz Birliği, TCK 301. Maddeye yapılan saldırılar, devletin ve halkın borçlandırılması, ekonomik kriz, garip özelleştirmeler, yabancılara toprak satışları, Patrikhanenin meydan okuması, Avrupa’da vatandaşlarımıza yapılan ırkçı ve Hıristiyan köktendinci saldırılar, Ermeni iddiaları, Türkiye-ABD ilişkileri, Irak’ın geleceği, Afganistan’a ilave asker gönderilmesi gibi konular asıl gündem konuları olmalıydı.

Sözlerin Zaman Aşımı Yokmu

Her şeyin bir ömrü var. Her imalatın son kullanma tarihi veya garanti süresi var. Davaların zaman aşımı var. Borçların zaman aşımı var.İtirazların zaman aşımı var. Çok şeyin zaman aşımı var ama galiba sözlerin zaman aşımı yok.


İnsan bir yerde bir söz söyledi mi, söylediği söz bir yerde belgelendi mi, seneler sonra bile olsa karşısına çıkarılıyor.


İnsanlar bir fikir beyan edebilir. Bu fikride o günkü yasalara göre suç olabilir.


Yıllarca kimsenin önemsemediği bu söz, o insan önemli bir mevkiye geldi mi önüne konuluyor. Bazen de yargılanabiliyor.


Her şeyin bir zaman aşımı olduğu gibi, sözlerinde bir zaman aşımı olmalı.


Gençliğinde abuk sabuk cereyanların peşinde koşmuş nice insanlar var ki, bu cereyanların hepsinden sıyrılmış. Normal düzenini yaşıyor. Şimdi bu kişiye sen niye bir zamanlar bu cereyanların içinde niye olmuştun. Gel seni yargılayalım mı diyeceğiz. Bu devlet pişman olmuş PKK lıyı, vatan hainini bile affediyor.


Şimdi en kritik mevkilerde bulunan bir zamanların Mao ve Lenin yandaşlarına bile ciddi paralar ödeyerek onları istihdam ediyor. Onlar şimdi karşıtlarını takiyye ile suçlamaktan geri durmuyor. Bunlara bir zamanlar sen şunu bunu yapmıştın mı deniyor.


Tabii ki denmemeli. İnsanlar rijit değildir. Zamana ayak uydurabilir.


İnsanlar fikrini söylemeli. Söylediği söz o gün için suç ise ve o gün gereği yapılmamışsa, seneler sonra insanlar önemli bir mevkiye geldiğinde önüne o tarihlerdeki söylemleri konmamalı. O yüzden yargılanmamalı.


 Bir zamanlar söylenmiş ama yasalara uygun olmayan söylemlere zaman aşımı kuralı getirilemez mi?


İnsanların hepsi hukukçu değildir. Hangi sözün ileride kendisine problem getireceğini bilmez. Korku ile de fikirler gelişmez. Çeşitlilik olmaz. Herkes kurşun asker misali basma kalıp aynı şeyleri söylemek durumunda kalır.


Son zamanlarda eskiler karıştırılmaya başlandı. Çocuk yaşta söylediğiniz sözler teybe falan alındı ise ve siz yıllar sonra önemli bir mevkiye geldiyseniz yandınız. Birileri bu teyp kasetini ortaya çıkardı mı işiniz biter. İnsanlar değişmek için vardır. Değişim olmazsa gelişim olmaz.


Fikirler ise sürekli değişime tabidir.


Hani bazıları için halk arasında “amma sabit fikirli. Hiç esnemiyor.” derler ya demek ki sabit fikirli olmakta iyi bir şey değil.


İnsanın gelişimi fikirlerini de değiştirebilir. Bu bakımdan bence fikirlerde kanun önünde  zaman aşımına tabi olmalı. Şayet söylenilen suç teşkil ediyorsa zamanında gereği yapılmalı. Gereği yapılmamışsa veya kasıtlı olarak hasır altında bekletilmiş ise yıllar sonra ortaya çıkarılıp insanlar yargılanmamalı.


Bunun için bir yasa çıkarılacaksa çıkarılmalı. İnsanlar söz söylemekten çekinir hale gelmemeli. Son zamanlardaki gelişmeler bana bu konuyu hatırlattı.


Ben de sizlerle paylaşmak istedim.

Hukuk’un Siyasi Mücadele İçin Kullanılması

Türkiye siyaseti ve hukuk sistemi “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” dedirten bir bilinmez istikamete doğru gidiyor.


“AKP’nin kapatılması davası” ile “Ergenekon Davası” soruşturmaları hukuki süreçler olarak değerlendirilmekten çıktı. Siyasetçiler, yazarlar ve kamuoyu tarafından “tarafların hukuk üzerinden rövanş alma mücadelesi” olarak tanımlanan bir hale dönüştü.


Bu iki davadan birinde “hukuka saygılı olmak gerektiğini” söyleyenlerin, diğer davada “hukukun sindirme ve etkisizleştirme vasıtası olarak kullanıldığını”  söylediğini görüyoruz.


Taraflardan her biri, bir savcıyı savunurken diğer savcıyı yerden yere vuruyor. “Nalıncı keseri” yine hep kendine doğru yontuyor.


“Güçler Dengesi Bozulunca” başlığıyla yazdığım yazıda, hadisenin “hukuki ve sosyal” boyutlarından önce, “siyasi” olduğunu ve alışılmış bir güç dengesinin bozulmasını müteakip, yeni bir dengeye kavuşuncaya kadar olabilecek çalkantılar olduğunu vurgulamaya çalışmıştım.


Bu yazıda yurtiçindeki güç odaklarının durumunu sergilemeye çalışmıştım. Ancak ortadaki mücadelenin görünür taraflarının ötesinde dış boyutları olabileceğini de düşünmek gerek. Gördüğümüz olayların son derece küçük bir bölümü. Bilmediğimiz bildiklerimizden fazla olduğu gibi, bildiğimizi zannettiğimiz şeyler de aslında çoğunlukla kirletilmiş bilgilerden ibaret.


Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in ifadesi iç çatışmanın dış boyutu hakkında ipucu veriyor ve oldukça keskin: “Evet ortada bir savaş var. Bu doğru. Türkiye’de bir güçler kavgası var. Küreselciler ile milliyetçiler kavgası. AK Parti’ye değil, küreselleşmeye karşılar. Biz korumacılıktan yana değil, küreselcilikten yanayız. İşte benim partimin bulunduğu nokta burası.” 


Milli değerlerimizi ve varlıklarımızı koruyarak küresel oyuncu olma gibi bir hedefimiz olamaz mı yani? Küresel oyunculardan hangisi milliyetçi değil?


*********************************************************************


“AKP’yi kapatma davasında” bir iddianame var ve iddialar genellikle Başbakan ve diğer AKP yöneticilerinin çeşitli sözlerinin bir araya getirilip, “laikliğe karşı odak olduğu” sonucuna varan yoruma dayanıyor. “Üniversitelerde türbanı serbest bırakmak için anayasa değişikliği” yapılması bardağı taşıran son damla olmuş.


Bir çeteleşme davası olduğu söylenen, ama ne yazık ki Türk’ün en büyük destanlarından biri olan “Ergenekon” adının verildiği davada henüz bir iddianame dahi ortaya çıkmadı. Ancak soruşturmalar şaşırtan kişilerle genişleyerek devam ediyor. Önce sağcı milliyetçi kimlikleriyle tanınmış kişiler, son olarak ta solcu ulusalcı kimlikli şöhretli isimler gözaltına alındı.


Bu iki grup arasında ortak nokta ne olabilir diye düşünüyorum. Benim bulabildiğim tek ortak nokta “anti-amerikancı” oluşları. Bakalım Savcılar ne gibi ilişkiler ve ortak noktalar çıkarabilecekler?


**********************************************************************


Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması (destabilizasyonu) için plan kuranların ciddi başarıya ulaştıklarını, Türk insanını kamplara ayırma konusunda önemli mesafeler aldıklarını ve en önemlisi tarafların hepsinde derin endişe ve karamsarlık yarattıklarını görüyoruz.


Bir yandan “Ekonomide Tehlikeli Sinyaller” yazımda belirttiğim gibi ciddi ekonomik sıkıntıların yaşanabileceğine dair işaretler yoğunlaştı.


Ekonomi bilgisine güvendiğim İlhan Kesici’nin geçen hafta Skyturk kanalında yaptığı açıklamalar ürkütücüydü. İlhan Kesici ekonomik krizin bir çığ gibi gelmekte olduğunu, 2008 de bizi hasta edeceğini, 2009 da ise ölümcül darbe vuracağını ifade ederek şu tavsiyelerde bulundu: “Alacaklılar alacaklarını en kısa zamanda tahsil etmeye, borçlular borçlarını bir an evvel ödemeye çalışsın. Herkes ayağını yorganına göre değil, yorganının yarısına kadar uzatsın.”


Diğer taraftan ABD’nin Afganistan’da Taliban güçleriyle çarpışmak için Türkiye’nin muharip asker vermesi; Türkiye’de “füze kalkanı” oluşturma projesi ve İran’la çatışma halinde ABD ile askeri ve siyasi işbirliği gibi talepleri var. Vakıflar Yasası, Rum Patriğin ekümenik/ evrensel olduğunun kabulü, Ruhban Okulu’nun açılması, Kıbrıs’ta çözüm gibi yoluna girmiş(!) konuları da unutmamak gerek. Tabii ki bir de “Kürt sorununa siyasal çözüm” dayatması var.


Hemen güneyimizde Irak’ın işgal edilmesinden bu yana bir milyon insan öldürüldü, dört milyon insan vatanını terk etmek zorunda kaldı. Türkiye’nin dikkati bu büyük hadiselerin üzerinde değil.


Bütün yazar-çizer, siyasetçi ve bilim adamlarımız hukuk, demokrasi, laiklik konularında derin tartışmalar içinde. Tıpkı İstanbul Fatih’in ordusu tarafından kuşatılmışken Ayasofya’da “meleklerin erkek mi, dişi mi olduğunu” tartışan papazlar gibi.

Şu Boğaz Harbi Nedir, Var mı ki Dünyada Eşi?

‘’Çanakkale müdafaası yapılmış, kazanılmıştır. Lakin vazife yalnız askerler ve kumandanlar için bitmiştir. Bizim için bitmemiş hatta başlamamıştır bile! Herkes bilsin ki, burada kanlarını akıtanlar hep bu tarih, bu namus ve fazilet tarihi için öldüler. Onların kan borcunu ödemek lazımdır. Şairler destanlarını yazsınlar, ressamlar levhalarını çizsinler, heykeltıraşlar abidelerini ortaya koysunlar, muharrirler hikayelerini yazsınlar, sağ kalanlar rahmet okusunlar…’’ demiş Darülfünun Müderrislerinden İsmail Hakkı Bey.


Canlarını yüce bir ideal, aziz bir devlet ve kutlu bir toprak için feda eden bir milletin fertleri olarak bugün aziz şehitlerimizi rahmetle, minnetle anıyoruz. Anıyoruz ve bir daha yaşanmaması adına da yaşananları hafızamızda diri tutuyoruz. Bu sebeple her sene Çanakkale’ye ziyaretler gerçekleştiriyor ve şehitlerimize dua ediyoruz.


Çanakkale müdafaası ve bu topraklarda sonsuza uğurlanan iki yüz elli bin insanımızı hatırlamalı ve kafamıza öyle bir nakşetmeliyiz ki, nereden geldiğimizi bilelim ve geleceğimizi sağlıklı inşa edebilelim. Aynı zamanda geçmişten ibret almamız, bizim geleceğe giden yolda istikametimizin de şaşmasını önler. Bunun için, dünya da benzeri olmayan Çanakkale Harbi, iyi bilinmeli.


Her yıl gittiğimiz, Çanakkale ziyaretlerimizden birinde, rehberimiz Mehmet Ertekin tarafından anlatılanlar ve gördüklerimiz, bizi oldukça duygulandırmıştı.


Git evladım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;
Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım!
Haydi oğlum, haydi git; ya gazi ol, ya şehit


Mehmet Emin YURDAKUL


Analar, evlatlarını bu şekilde uğurladılar Çanakkale’ye. Ya şehit oldular, ya gazi.


Çanakkale de bastığımız her karış toprağın şehitlerimizden bir iz taşıdığını biliyoruz. Şehitlerimizi ziyaret için gittiğimiz o yerlerde, rehberimizin anlattıkları ile Çanakkale harbi, gözümüzde canlanıyor. Abideler üzerindeki yazılar bizim, vatan kalbinin attığı yerin üzerinde olduğumuzdan bahsediyor.


Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.


Necmettin Halil ONAN


Ve anlatıyor rehberimiz Mehmet Bey, Şehitlikleri ziyaret ederken, yaşanan anılardan bahsediyor. Ve maalesef, ciddi bir tarihi geçmişimiz olmasına rağmen, tarihe not düşmeyen ve tarihini bir başkasından öğrenenler olarak, bize bildiklerini anlatıyor, rehberimiz.


…Fazilet abidesiydi yaşananlar,
Bu savaşta, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız askerinin yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırası şöyledir;


‘’Savaş sahasında döğüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeri kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla şöyle bir konuşma yaptık.


-Niçin öldürmek istediğin düşmana yardım ediyorsun?
Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:


-Bu Fransız yaralanınca, cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi. Anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulup anasının yanına dönsün.


Bu asil duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğü manzara karşısında şok oldum. Çünkü Türk askerinin göğsünde, bizim askerinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı. Az sonra ikisi de öldüler…’’


Ey, bu topraklar için toprağa duşmuş, asker!
Gökten ecdada inerek öpse o pak alnı değer.


Mehmet Akif ERSOY


Çanakkale de adsız, namsız kahramanlar sayesinde hür bayrağımız altında gölgelenebiliyoruz. Bugün hür bayrağın altında başımız dik dolaşabilmemizi onlara borçluyuz. Bu sebeple şehit izi taşıyan bu topraklar her zaman bizlerden ziyaret edilmeyi bekler.

Demokrasi Herkes İçindir

Öğrencilik yıllarından tanıdığım değerli kardeşim Mehmet Gül’e Allah’tan rahmet diliyorum. Ona son görevini yerine getirmek için cenazesine koşan binlerce vefalı dostumuzu düşünmeye ve dıştan destekli iç ihanet ittifakına karşı güçbirliği içinde olmaya davet ediyorum.


Yargıtay Başsavcısının AKP’nin kapatılmasıyla ilgili açtığı dava, ülke gündemine oturuverdi. Ülkeyi yönetenlerin öyle beyanları var ki; açık birer anayasa ihlalidir. Silahlı bölücü ırkçı terörle Kuzey Irak’ta ve ülke sınırları içinde adeta çatışırken; Sayın Cumhurbaşkanının terör örgütü yandaşı bir partinin yetkililerini Çankaya’da ağırlaması kabul edilebilir değildir. Bir taraftan terör örgütüne karşı askerinizle, polisinizle mücadele vereceksiniz ondan sonra bunları doğrudan veya dolaylı olarak besleyenleri dün Bakanlıklarda, Dolmabahçe Sarayında bugün de Çankaya’da ağırlayacaksınız. Aynı şey İspanya’da yapılabilir mi? İspanya Kralı veya İspanya Başbakanı terör örgütlerini ve onu destekleyen parti olan Batasuna’ya böyle ağırlayıp çelişkili davranabiliyor mu? Dün ve bugün verilen bazı çirkin beyanatlar terör örgütüne destek mahiyetindeki siyasi eylemler, terörle mücadele yasasıyla oynamak, yabancıları yargıya karıştırmak, terör örgütünün siyasallaştırılmasına katkı yapmak, olmadık yerde asker ve güvenlik güçlerini töhmet altında bırakmak, her şeyden evvel şehitlere, gazilere ve bütünüyle Türk Milletine saygısızlıktır.


Hukukun üstünlüğüne ve kendimize, partimize bir takım haksızlıklar yapıldığına inanıyorsak; bizim de önce başkalarına haksızlık yapmamamız gerekir. “Bu iddianame hukukun değil; kin ve garezin ürünüdür” beyanında bulunan Sayın Bülent Arınç, Cumhuriyetle ve Milli Devletle hesaplaşma peşinde olanların kin ve garezinden, Ankara’nın sözde zulmünden kaçıp Brüksel’in şefaatine sığınma meraklılarından habersiz olamaz.


Demokrasi iktidar kadar muhalefete de ihtiyaç duyuran bir fazilet rejimidir. Tenkitten ve aykırı sesten hoşlanmamak demokrasiyi hazmetmemektir. Bu konuda iktidar kötü örnekler vermiştir ve vermeye de devam etmektedir. Gazete ve TV kanalları baskı altına alınmış, ele geçirilmiş, bazı yazar ve yöneticiler görevden uzaklaştırılmış; bazıları da aylardır duruşmaya bile çıkartılmamışlardır. Televizyon ekranlarını partinin yayın organı gibi kullanmak fikir ve düşünce hürriyetini güçlendirmek mi? Yer yer yürütme erki, zaman zaman da basın yargının yerine geçmiş; adeta hükümler verilmiş ve tutuklananlar mahkemeye çıkartılamamıştır. Bu kuvvetler ayrılığına ve demokrasiye saygı mıdır? Sözde çete diye takdim edilenlere tarihi değer taşıyan isimlerin yakıştırılması da bir başka çirkinliktir. Türk kimliğine dolaylı  saldırıdır. Dün bunu aşırı sol yapıyordu, bugün ise, küresel rüzgarların emrindeki sözde ılımlılar, milliyetsiz sağ,  soldan devşirilenler, dış destekliler gerçekleştiriyor.  AKP’nin kapatılma davasının sebebi Kültür Bakanına göre; sözde bir çeteye bağlanıyor. Adeta aydede taşlanıyor.


*                             *                             *


Son günlerde dikkati çeken bir yayını sizlere tanıtmak istiyorum. Gazi Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Çağatay Özdemir tarafından derlenen 2 ciltlik değerli bir eser yayımlandı. “Türkiye’de Sosyoloji ( İsimler- Eserler)Ankara 2008 adını taşıyan bu eser, hayatta olan ve olmayan 68  tanınmış sosyologu hayatları, eserleri ve kültür çevreleriyle bize tanıtıyor. Bu büyük hizmeti gerçekleştirenleri tebrik ederiz. Ayrıca her bir sosyologu hazırlayan geniş ve yoğun bir çalışma ürününü ortaya koyan genç meslektaşlarımızı da kutlarız. Her halde bu 68 sosyologa yeni ciltlerde bazı yeni isimler de eklenecektir.


Eserin birinci cildi 1078; ikinci cildi ise 964 sahifeden meydana geliyor.  Eserde Ahmet Cevdet Paşa’dan Ahmet Rıza Bey’e; Ziya Gökalp’ten Mehmet İzzet, Yusuf Akçura ve Prens Sabahattin’e; Z. F. Fındıkoğlu’ndan Amiran Kurtkan Bilgiseven’e, Mehmet Eröz’den Erol Güngör, Nihat Nirun, Cavit Orhan Tütengil, Baykan Sezer, Cihat Özönder, Mehmet Ali Şevki, Hans Freyer, Orhan Türkdoğan, Niyazi Berkes, C. C. Zimmermann, Tahir Çağatay, Nurettin Şazi Kösemihal, Hamide Topçuoğlu, Mümtaz Turhan, Hilmi Ziya Ülken, Nurettin Topçu’ya kadar bir çok sosyolog hakkında geniş bilgi verilmektedir.

Çekirdekler

Bu gün sizlere büyük depremin ayak seslerinden, Kocaeli afet lojistik merkezinin bu vesile ile daha fazla önem kazanır olmasından, bazılarının siparişle yazdığı ve bize yıllarca okuttuğu tarih kitaplarında hainlerin kahraman, kahramanların ise hain diye tanıtıldığından, siyasi simgelerin türbandan ziyade laiklik, çağdaşlık, gericilik ve ilericilik olduğundan, iktidar mücadelesinin zihniyet mücadelesine dönüştürülmesinden, Aleviliğin din mi, kültür mü, yoksa tarikat mı oluşundan, PKK nın bize yöneltilen düşman tüfeği gerçeğinden bahsetmeyeceğim. Sizleri ve kendimi germeyecek bir konuyu işlemeye çalışacağım.


ALLAH(C.C) tabiatta hiçbir şeyi boşa yaratmamıştır. Duran, yürüyen, yüzen ve uçan tüm canlıların bu dünyada bir görevi vardır. Aynı zamanda cansızlarında bir görevi vardır. (Bizim cansız kabul ettiğimiz bazı nesnelerde hakikatte canlıdır). Dünya nizamı halka şeklinde birbirine bağlı çeşitli zincir kümelerinden meydana gelir.


Bir zincir dizisinin bir halkası koparıldığında o zincir devre dışı kalır. Bu devre dışı kalış sorunları da beraberinde getirir. Bu gün sizlerle duran canlılar içinden çekirdekli canlıları inceleyelim.


Yaratıcımız hiç bir şeyi boşa yaratmadığına göre bir ağaçtaki yüzlerce hatta binlerce çekirdeği de boşa yaratmamıştır. Şayet çekirdeklerin tek görevi toprağa ekildiklerinde yeni bir canlı üretmek olsa idi bir ağaçtaki meyvelerin sadece bir kaçında çekirdek olurdu. Bu çekirdeklerde çoğalmaya yeterlerdi. Çekirdeklerin meyve içindeki dizini bile bir sebebe dayalıdır. Hatta bazı meyvelerin (yeni dünya gibi) çekirdekleri, yumuşak kısımlardan daha fazla hacim kaplamaktadır. Demek ki bu çekirdeklerin çoğalmaktan başka görevleri de var. Ben çekirdeklerin insan yaşamında önemli bir yer işgal edeceğine inanıyorum. Henüz çekirdekler üzerinde odaklanan bir ilmi çalışmayı duymadım. Kimi acı, kimi ekşi, kimi tatlı olan bu çekirdekler muhakkak bir hastalığın şifasıdırlar.


Modern ilaçların kullanılmadığı bazı insan topluluklarında hala daha tabiatın natürel imkanlarından yararlanıldığı bilinmektedir. Hayvanlar bile hastalandıklarında bitki, meyve, yaprak veya kök yiyerek şifa bulmaktadırlar.


Bu bakımdan çekirdekler üzerinde çalışılmalıdır diye düşünüyorum.


Canlılar hakkında da çok bilmediklerimiz var. İlim ve fen ilerledikçe bizler cahilliğimizi keşfediyoruz. Acizliğimizin farkına varıyoruz. Aslında zaman harcamamız gereken o kadar çok konu var ki, insanlığın yararına olacak olanlarla uğraşsak nefes alacak zamanımız kalmaz.


Aslında peygamberimizin övdüğü insanların torunlarıyız. Yine peygamberimizin övdüğü topraklar üzerinde yaşıyoruz. Ne akıl yönünden eksiğimiz var, nede yaşam ortamı açısından eksiğimiz var. Dört mevsimin yaşandığı, bolluklar içerisinde olan bu coğrafya da birbirimizle boşuna sürtüşüyoruz. Bu nimetleri didişmekle koruyamayız. Bir başkaları da bize bizim gibi davranmayacaktır.


Bir ailede kardeşler birbirlerinin nazına nasıl tahammül ederse, millet mevhumunda da tahammül aynıdır.


Bizlerde milletin çekirdekleriyiz. İşimiz sadece üremek değildir. Her birimiz de başkası için şifa vardır. Yeter ki biz arayalım. Birbirimizdeki güzellikleri ve yararları bulmaya çalışalım. Keşfedilmemiş çekirdekler gibi, keşfedilmemiş potansiyel gücümüzü ortaya çıkarmak için gayret gösterelim.


Hiçbir işe yaramaz diye kenara attıklarımız zaman içinde o kadar çoğalır ki iş işten geçtiğinde yalnız kaldığımızın farkına varırız. Hepimiz işe yarayan çekirdekleriz. Bir arada olduğumuzda millet oluyoruz.


Biraz daha kendimize dönelim. Kendimizi keşfetmekle uğraşalım.


Tıpkı keşfedilmeyen çekirdekler gibi…

Evimize Hırsız Girmiş

0

Telefonla haber geldi. Yaz tatilinde kullandığımız deniz kenarındaki evimize hırsız girmiş. Belki, eve girenlerin çalacak fazla bir şey bulamayacağını bilmemin rahatlığıyla, olayı bir süre önemsemedim, hırsızın neler aldığını hiç merak etmedim. Onun ihtiyacına karşılıksa ve çevreye zarar vermemişse aldıklarını helal edebileceğimi düşündüm. Gelen haber öyle değildi. Eşyalar dağıtılmış, evde ayakkabı ile gezilmiş, koltuklar kirletilmiş, sigara izmaritleri yerlere atılmış. Anlaşılan, hırsızlar ihtiyaç sahibi değilmiş. Neler aldıklarını da henüz bilmiyorum; ama bunun bir önemi de yok. Ev, güvenlik açısından korumalı değildi.


Bir hırsızlık eyleminde, çalan ve mağdur olan olmak üzere iki taraf bulunuyor. Hırsızlık, taraflardan birinin izni olmadan ona ait bir değerin gasp edilmesi. Uzun vadeli düşündüğümüzde, taraflardan biri olan hırsızın bu eylemde kazandığı hiçbir şey yok. Mağdur olanın kaybı ise, kişinin çaldırdığı eşyasına verdiği değerle orantılı. Sizin değer ölçüleriniz ne ise, kayıp oranlarınız ve buna bağlı üzüntüleriniz o kadar büyük olacaktır.


Kaybettiğimizde üzüldüğümüz değerlerin türü, bizim kimliğimizi, dünya görüşümüzü ortaya koyar. Paramız var, çaldırabiliriz; eşyalarımız var, çaldırabilir; sağlığımız var, çaldırabiliriz; zamanımız var, çaldırabiliriz; ümitlerimiz var, çaldırabiliriz; inançlarımız var, çaldırabiliriz… Bunlardan hangisinin çalınması bizi üzüyorsa biz hayatımızı onunla biçimlendiriyoruz ve ona göre anılıyoruz.


Bir bebeği aç kalması, bir çocuğu oyuncağının alınması, bir yakınımızı kaybetmek, bizi ağlatabilir. Bizi üzen, ağlatan eşya, olay ve kişiler, hayattaki önceliklerimiz demektir. Önceliklerimiz ne kadar basitse biz o kadar basitiz, ne kadar yüceyse biz o kadar yüceyizdir.


Hastaneler, virüsler tarafından sağlığı çalınan mağdurlarla dolu. Bu mağdurlara biz “hasta” diyoruz. Hastaların, tedavi ile, kısmen de olsa, mağduriyeti giderilebiliniyor. Peki, zamanı çalınanların, ümitleri çalınanların, güven duygusu çalınanların mağduriyeti nasıl giderilecek? Bunun tedavisi yok.


Bilinen hikâyedir: Bir atlı, çölde perişan halde birine rastlar. Ona, heybesinden su verir, ekmek verir. Kendine gelen kişi, adamın eşyalarını atına koyar, bir de onu döverek kaçar. Bu durumu hazmedemeyen yardımsever, eşkıyanın arkasından şöyle seslenir: “Suyu aldın, helal olsun; ekmeğimi aldın, helal olsun; atımı aldın, helal olsun; ama yardımseverlik ve insanlara olan güven duygumu çaldın, bunu sana haram ediyorum.”


Sosyal bir varlık olan insan, birbirinin hırsızı olabiliyor. Bir şirkette ortaklık hukukuna uymamak, yönetimde yetki gasp etmek, günlük hayatta verilen sözlere uymamak, kişilerin hakkına saygı göstermemek, insanların ümitlerini yok etmek, hayallerini yıkmak, zamanlarını almak, adı konmamış hırsızlık türleridir. Çalınan bu tür değerlerin telafisi de mümkün değildir. Taraflar çok kere neler çaldığının ve çaldırdığının farkında bile değildir.


“Sana yapılmasını istemediğini sen başkasına yapma.” öğüdü empatiyi çok güzel özetliyor. Bu, bir ahlak, kültür, idrak meselesi. Şimdi bir daha gözden geçiriniz. Siz nelerinizi çaldırdınız? Benim pek çok hırsızım oldu. Belki onlarla iç içe yaşıyorum. Zamanımı, ümitlerimi, emeğimi, güven duygumu çalan hırsız ya da hırsızları affedebilir miyim? Bundan emin değilim. Başkası da benim için aynı şeyleri düşünüyor olabilir. İyi niyet taşımayan ve nankörlükle nitelenebilen hırsızlara şimdilik hakkımı helal etmek niyetinde değilim.


Size de kendinizi ve ilişkilerinizi gözden geçirmeyi öneririm.