21.8 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1320

Hilekarlık, Dürüstlüktür

0

Emlak danışmanlığını kendine meslek seçen Mürsel Yeşil Bey’le sohbet ediyoruz. Sohbetinin bir yerinde “Ticarette en büyük hilekarlık, dürüstlüktür.” deyince afalladım birden. Bu iki kavram görünürde birbirine oldukça zıt görünüyordu. Tam bir tezat sanatı. Hem hilekar olacaksın hem dürüst…

Cümlede vurgulanan değer, dürüstlük. Özne, hilekarlık olursa dürüstlük, nasıl olacak? Hilekar, dürüstlük örneği gösterebilir mi ya da dürüst bir insan, hilekar olabilir mi? Anlaşılması gereken bu değil. Ticarette amaç, hizmet ve kazançtır. Hizmet, kazanç getirmiyorsa ticaret, hamallıktır. Kazanç, bir hizmete dayanmıyorsa sürekli değildir. Kazanç ve hizmet, ayrılmaz iki hedeftir ticaret için. Hizmet, insana olacaktır; kazanç, emek sahibinin… Hizmet alanla, kazanç sahibi arasında olması mutlaka gereken de güvendir. Güven sağlanmazsa hizmet yerine ulaşmaz, kazanç gerçekleşmez. Mürsel Bey, bununla ilgili bir hatırasını anlattı: Kendisinden yer almak isteyen biri, onun aktardığı bilgilere güven duymaz ve yerle ilgili araştırmaya girişir. Aradan zaman geçer ve söz konusu yer, başkaları tarafından satılır. Yere talip olan kişi bu defa kendisine dönüş yapıp yeri almak istediğini söyleyince Mürsel Bey şöyle der: “Bakınız, siz bana güvenmediniz, canınız sağ olsun; ama siz de kaybettiniz, ben de kaybettim. Güvensizlik, herkese kaybettiriyor.” Olan, olmuştur. Güven, pek çok değerin mayası. Güven mayasından yoksun eylemler; kişide yakınma, bıkkınlık, bezginlik oluşturuyor.

Kişi, hileyi kazanç için yapar. Hile yapana hilekar denir. Kelimenin anlamında, haksız kazanç vardır. İçimizdeki şeytan, dürter bizi çok zaman. Hile yapmak, hile yapana bazen haz verir; ancak bir süre sonra onda pişmanlık doğurur. Hile yapanın kaybettiği bir değer ortaya çıkmıştır: Güven. Güven, ancak dürüstlükle elde edilir. Bunun için zamana ihtiyaç var. Dürüst insan, emin insandır. Bu niteliğe sahip olan kişiye insanlar her şeylerini emanet ederler, onun her sözüne güvenirler. Peygamberimizin bir sıfatının da “emin insan” olduğunu hatırlayalım. Emin insan olmak, açık sözlü olmayı, gizli bir niyet taşımamayı da gerektirir. Sözleriniz doğru çıktı, emanete ihanet etmediniz, karşınızdakinin haklarına saygı gösterdiniz; artık siz emin insansınız, güvenilir insansınız. Siz istemeseniz de insanlar size yönelecektir. Sırlarını size açacaktır, ticaretine sizi ortak edecektir. Siz onun için bir yük değilsiniz, kazançsınız. Bu kazancı kim kaybetmek ister? Hileyle elde etmek istediğiniz kazanç, kendiliğinden size akmaya başlayacaktır. Bu durumda bir tek şeye ihtiyacımız olacaktır: Sabır.

İhtiraslarının esiri olup hilekarlık yapanlara şimdi sormak lazım: Hilekarlıkla ne elde ettiniz? Hiç. Ancak, hem kendiniz güvenilir insan olmaktan çıktınız hem toplumdan güven duygusunun kalkmasına sebep oldunuz. Dürüst olsaydınız, hilekarlıkla elde edeceğiniz kazancınız, yüzlerce binlerce katına ulaşacaktı. Aynı zamanda ne siz yıpranacaktınız ne de toplumda güven bunalımı oluşacaktı.

Sözümüzü bir daha tekrarlayalım: Gerçek hilekarlık, dürüstlüktür.

Kosova’nın Düşündürdükleri

Geniş bir heyetle 26-31 Mayıs 2009 tarihlerinde Kosova’da bulunduk. Kosova yeni bir devlet. Yeni kurulmuş bir devlet olmanın ve sorunlu bir coğrafyada bulunmanın izlerini taşıyor. Bu coğrafyada devlet olmak ve devlet olarak kalabilmek kolay değil. Biz Türkler, bu dost ve kardeş devletin devamlı olmasını, huzur ve istikrar içinde gelişmesini gönülden dileyenlerdeniz. Kültürel ve tarihi bağlarla bağlı olduğumuz bu coğrafyanın insanları ne kadar mutlu olursa; biz de o kadar mutlu oluruz.

Türkiye yıllardır Kosova ve çevresiyle olan ilişkilerinde bazı ülkeler gibi bir şeyler kapma peşinde olmamıştır. Osmanlıdan gelen anlayış bugün de sürmektedir. Eğer Osmanlı emperyal amaçlar gütseydi; Balkanlar’da tek dil ve tek din olurdu. Buna rağmen; Osmanlının hoşgörüsünden ve kucaklayıcı anlayışından gerekli dersi alamayanlar da halen mevcuttur. Özellikle “Türkiye Kosova’yı acaba erken mi tanıdı?” sorusu akla takılmaktadır. Anayasasını görmeden tanıma (5. madde) bugün sorunlar yaratmaktadır. Türkçe, yeni Anayasadan çıkarılmış; Arnavutça ve Sırpça kalmıştır. Sırpça’yı kabul edenlerin Türkçe’ye tahammül edememesi düşündürücüdür. Türkçe ancak Türklerin %5’i aştığı belirli bölgelerde ve belediyeler seviyesinde resmi dildir. Kimliklerde ve resmi belgelerde Türkçe’ye yeni yeni geçilmektedir. Arnavutça bilmeyenlerin işe alınmadığı yaygın bir görüştür. Esnafın bu konuda önemli şikâyetleri vardır.

Bağımsız bir devlet olan Kosova çeşitli tehlikelerle karşı karşıyadır. Onun bağımsızlığına onay verenler, işlerine geldi mi iç çatışmaları körükleyebilirler. Çünkü; çatışma, dış güçleri Dünyanın her tarafında olduğu gibi burada da kalıcı bir unsur kılar. Kosova’yı ve Orta Avrupa’yı gördükçe Türkiye üzerindeki tezgâhları, kimlik çatıştırmalarını, Türkiye’yi tanınmaz hale getirme çabalarını daha iyi anlıyoruz. Ülkemizi yönetenler acaba bunun farkında mı? Onlar, ihanet odaklarına adeta çanak tutuyorlar. Batı’da yükselen değerler, bizde yıpratılan değerler halini alıyor. Türkiye’yi Ortadoğu’da, Balkanlar’da güçlü kılmamak için elimizden geleni yapıyoruz ve bunu da demokratikleşme hokkabazlığı içinde ortaya koyuyoruz.

Diğer yerlerde olduğu gibi; Kosova’da da misyonerler cirit atıyor. Savaştan sonra Protestanlığın hortladığını ve ihtiyaçların çok dışında büyük kiliselerin yapıldığını görüyoruz. İnsan hakları ihlalleriyle yürütülen misyonerlik faaliyetleriyle irtibatlı yüzlerce kuruluş var. Para dağıtılarak Protestanlık yayılmaya çalışılıyor.

Marjinal bazı fanatik dini gruplar da -çoğunluğu Batı güdümünde-  dikkat çekiyor. Batı destekli Vahhabilik, Osmanlı eserlerinin yok edilmesi, tarihi levhaların sökülmesi ve tarihi eser katliamıyla sürüyor. Aşırı etnik taassub bir ölçüde geçerli. Bazı yörelerde Arnavut kimliğinin İslâmi kimliği bastırması sorunlar yaratıyor. Diyanet Vakfımızın güzel çalışmaları ve gayretleri var. Bundan dolayı 7 sene önce ziyaret ettiğimiz Murat Hüdavendigâr Türbesi bugün çok farklı. Bazı güzel çalışmaların Türk okullarına dağıtımı ve ders kitabı takviyesine ihtiyaç var. Türk okulları ile Türkiye’deki okulların kardeş okul ilişkileri kurmaları gerekiyor. Okul kütüphaneleri zenginleştirilmelidir. Öğrencilerin ve öğretmenlerin Türkiye’yi tanıma turları geliştirilmelidir. Maalesef, Bulgar vizesi ilişkileri engellemektedir. AB üyesi yapılan Bulgaristan Balkanlarla Türkiye arasında adeta bir engel rolü oynuyor. Sivil toplum kuruluşlarına önemli görevler düşüyor. Dış destek önemlidir. Nitekim, Goran’da Sırplar kendi çıkarları için Sırp eğitim sistemini uyguluyorlar. Öğretmen maaşlarına destek sağlıyorlar. Adeta Kosova merkezi yönetimini dışlıyorlar. Kosova’da sözde Türk bankaları açılmış. Çalık’a bağlı banka ile TEB Türkçe’ye o kadar yabancı ki… Oysa Türkçe oralarda bayrak. TRT’nin Türkçe TV yayınları oldukça etkili oluyor.  Gazi Mehmet Paşa Hamamı onarım bekliyor. Sinan Paşa Camii ise; TİKA tarafından onarılıyor.

Dilin tek başına etnikliği belirleyemeyeceği örneği buralarda da geçerli. Prizren’in Kırkpınar kazasında bir köy Sırpça konuşuyor; ama Sırp değil. Bazı Türk köylerinin Arnavutlaştığı da bir gerçek. Türkçe bilenlerin sayısı 250.000 dolayında. Ama, Türk kimliğini sahiplenenler ancak 40.000’i buluyor. Esnaf ve ticaret kesimi Türkiye’den mal alıyor; ama alışveriş merkezlerinde Türk malları çoğunlukta değil. Özellikle inşaat sektöründe büyük bir gelişme var. Ancak, bizim bazı ürünlerimiz pahalı bulunuyor. Hava alanında Mehmet Akif Ersoy Sempozyumuna katılan dostlarla karşılaştık. İpek ilçesine bağlı Şusisa köyünde rahmetli M. Akif’in akrabalarıyla görüşmüşler. Bunların “Biz Türklüğümüz adına yemin ederiz” demeleri çok dikkat çekicidir.

Kosova’da yaşayanlar, bugün ve yarın Batı’nın oyununa ve dolduruşuna gelmemelidirler. Bilhassa çoğunluğu teşkil eden Arnavutlar dikkatli olmalıdır. Yarın Kosova zarar görürse bu herkesi etkiler.      

Zen Öğretisi

Karşımızdakini dinleme alışkanlığımız pek iyi değildir. Bazen anlatılan konuyu biliriz sonuna kadar dinlemek istemeyiz. Bazen de anlatılan konu hiç ilgimizi çekmez gene dinlemek istemeyiz. Ne var ki bize bir şey anlatmaya çalışan bize önem veren kişidir. Bizim de ona önem vermemiz onu dinlemekle olur. Kendimizi en iyi ifadenin yolu da karşımızdakini iyi anlamaktır.

Birinin sözlerini dikkatle dinlemek, ne söylemek istediğini kavramak, sıkıntısına tanı koymak veya mutluluğuna ortak olmak için gereklidir. Bu hem onu kazanmanın hem de yeni bir şey öğrenebilmenin en etkin yoludur.

Sabırlı olmakta çok önemlidir. Acıya, haksızlığa, yoksulluğa ve esarete katlanabilmek hiç kolay değildir. İnsanın kendi elinde olan veya olmayan olumsuz ve üzücü olaylara dayanabilmesi de çok zordur. 

Kendi hırsımızı, tepkimizi, kızgınlığımızı, denetim altında tutabilmek, nefsimize hakim olmak başa çıkamadığımız zorluklar için Allah’ın takdirini beklemek azımsanmayacak bir olgunluktur. Kısaca sabırlı olmak önemli bir erdemdir.

Zen köken olarak Hindistan’daki Budist öğretisinin bir koludur. Hint Budizm’inin Çin’e oradan Japonya’ya uzanan tarikatlarından biridir ki Japonya’daki koluna Zen adı verilmiştir. Zen öğretisi Budist mezhepleri gibi aynı felsefeye bağlıdır. Bu koşullardaki yaklaşımların elbette biz Müslümanlar tarafından kabul görmesi olanaklı değildir. Ancak insanların yararına ve yücelmesine katkı sağlayacak bazı öyküleri vardır ki onları tekrarlamak faydalı ve ilgi çekici olabilir.

Bir zen hikayesine göre, iyi ve çok seçkin bir savaşçı olmak isteyen genç,  bu işin hocasına gider ve arzusuna ulaşmak için ne kadar süre öğrencilik yapması gerekeceğini sorar. Hoca onu süzer ve yetkin bir uzman olabilmesi için 10 yıl eğitim alması gerektiğini söyler.

Genç adam, süreyi çok uzun bulur,  hocam ben yaşamımdaki her şeyden vazgeçer, gece ve gündüz yalnız bu konuda çalışırsam, o zaman kaç yıl gerekir diye sorar. Hoca tereddütsüz cevap verir. O zaman 20 yıl gerekir der.

Bu yanıtıyla hoca öğrencisine başarılı bir silahşor olmanın ancak sabırla elde edilebileceğini anlatır. Becerinin, bilginin, dengeli ve özgüvenli olabilmenin sabır, sebat ve zamana ihtiyacı olduğunu vurgular.

Gene bir gün, çok bilgili ve her şeyi bildiğini zannettiği için bulunduğu ortamlarda hiç kimseye söz hakkı bırakmayan biri, zor durumda kalır. Zira artık toplantılara çağırılmamaktadır. Bütün çevresi onu dışlamış. Çok bildiğini sanıyor, hep anlatıyor ama hiç birimizi dinlemeye tahammül edemiyor, hepimize hocalık taslıyor diye ondan kaçar olmuşlar.

Adam zen hocasını ziyarete gelir. Oturur konuşurlar. Daha doğrusu hep kendisi konuşur, hiç duraksamadan anlatır. Bir ara sıkıntısından bahis ederek hocadan yardım ister.  Ayrıca zen öğretisi hakkında da uzmanlaşmak istediğini söyler.

Zen hocası kendisine çay ikram etmek istediğini söyler. Japonlara özgü çay ikram ritüeli başlar. Hoca adamın önündeki fincana çay koymaya başlar, fincanın dolmasına rağmen çayı dökmeye devam eder. Çay taşar, yerlere dökülmeye başlayınca, ziyaretçi; hocam görmüyor musunuz fincan taşıyor, yerler kirleniyor der. O an hoca durur, işte sen de bu fincan gibisin, kendi görüşlerinle, varsayımlarınla, bilgilerinle ve değerlendirmelerinle kendini doldurmuşsun der. Bu durumda sana hiçbir şey öğretilemez. Önce kafanı hep sana ait ön kabullü ve bencilleştirdiğin, bilgilerinden boşalt, başkalarının görüşlerini, düşüncelerini de dinlemesini öğren.

Ancak ondan sonra arzuladığın uzmanlık bilgilerini öğrenebilirsin der.


 

 

Fetih 2009

0

29 Mayıs 2009 İstanbul’un fethinin 556. yıl dönümü. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun 710. yılı Ecdadımıza layık millet olmak düşüncesiyle bu yazıyı yazıyorum. Ruhları şad makamları cennet olsun.

Onlar bize bu toprakları vatan yaptılar. Müslüman bir beldede Müslüman anne babadan dünyaya gelmemize vesile oldular. Onların o zaman ki gayretleri olmasa idi bizler bu gün belki Müslüman bile olamayacaktık

Bu vesile ile fetih için İstanbul’a sefer düzenleyen başta Ebu Eyüb el Ensari, Fatih Sultan Mehmet vb yöneticilerin Ak Şemseddin, Molla Gurani vs. âlimleri Sancağı surlara diken Ulu Batlı Hasan ve isimsiz kahramanların aziz hatıraları önünde saygı ile eğiliyor en derin saygı ve hürmetlerimi arz ediyorum

Peygamber (SAV) bir hadisi şerifinde;
İstanbul elbet bir gün fetih edilecektir, Onu fetheden komutan ne güzel komutan, Onu fetheden asker ne güzel askerdir. Buyurmuştur
Bu övgüye layık olabilmek için İslam orduları tarafından İstanbul’a birçok sefer düzenlenmiştir.
21 Yaşındaki genç bir komutan bu fethi gerçekleştirmek suretiyle hem bu övgüye nail olmuş hem de bir çağ kapayıp yeni bir çağ açmıştır

İbn-i Haldun Devlet hayatını insan hayatına benzetir. İnsanlar nasıl doğar, büyür, yaşlanır ve ölürlerse, devletlerde aynı şekilde kurulur gelişir ve yıkılırlar
İnsanların gençlik olgunluk ve ihtiyarlık çağları vardır bu çağlar birbirine benzemez insan gençlik çağın da güçlü küvetli olgunluk çağında tecrübeli, ihtiyarlık çağlarında ise unutkan güçsüz ve kuvvetsizdir

İnsanların hayatlarında görülen bu haller devletlerin hayatlarında da görülür.

İnsanların vücutlarına musallat olan mikrobik hastalıklar tedavi edilmediği takdirde nasıl insanların ölümüne sebep olurlarsa, devlet ve milletlerin bünyesine musallat olan tedavi edilmediği zaman onu ölüme götürecek olan ahlaki ruhi içtimai ve ekonomik hastalıklar vardır.

Sosyal olaylarda aynı sebepler benzer sonuçları doğururlar.

Halk iyi olursa yöneticilerde iyi olur yöneticiler iyi olursa halkta iyi olur. Bunlar bütünün yarısı gibidir, birbirini tamamlarlar.

Osmanlının kuruluş ve yükseliş dönemlerinde padişahından askerine amirinden memuruna esnafından tüketicisine varıncaya kadar toplumu teşkil eden insanlar dürüst mert cömert paylaşmasını bilen hak ve adalete riayet eden insanlardı.

Kuruluş döneminden bir anekdot.

Osman Gazi ölüm yatağında iken oğlu Orhan Gazi yi çağırır ve şu vasiyette bulunur: Allah ı tanımayan kazancını haram yollardan kazanıp haram yıllar da harcayan helâlı haramı gözetmeyen insanlara DEVLET işlerine vazife verirsen YÜZÜ KARA OLARAK AHİRETE GELESİN.

Bu tip insanlar Allah’ın gazabına müstahak oldukları için işlerinde hayır vs başarı olmaz halka hüsnü muamelede bulunmazlar. Millet ve memleket bunlardan zarar görür.

Esnaftan bir anekdot

Meşhur bir olaydır. Fatih İstanbul’u fethetmeden önce bir gün tebdili kıyafet ile alış verişe çıkar her bir esnaf alacağı ikinci bir şeyi diğer esnaftan almasını tasfiye eder 3  -5esnaftan aynı ol ya şahit olunca o zaman şu meşhur sözünü söyler Ben bu halk ile değil İstanbul’u Dünyayı bile fetih ederim

O gün halk ve esnaf Allahın nimetlerin herkese, her canlıya yeteceğinin şuuruyla paylaşmasını biliyor ve beceriyordu. Şimdiki gibi kendisinden alışveriş etmeyen komşusuna küsmüyor, diğerlerini yok etmek için ölümüne rekabet etmiyordu. Biz onların torunlarıyız ama onlara da fazla benzemiyoruz.

Bir anektotda Fatih’in gayri Müslimlere karşı olan ilgisinden:

İstanbul fetih edilmiştir. Hıristiyan din adamları ve halkın bir kısmı Ayasofya’ya doluşarak korku ve panik içerisinde beklemektedirler. Fatih ve ordusu onları zorla Müslüman yapacak Müslüman olmayanları kılıçtan geçirecek inançlarını ve ibadethanelerini yasaklayacaktı.

Fatih bu haberi duyunca Ayasofya’ya gelerek onlara hiç kimsenin inanç ve ibadetlerine dokunulmayacağına herkesin inanç ve ibadetlerinde hür olduğunu mal ve canlarının emniyette olduğu garantisini verince korku yerini sevince bırakmıştır.
Günümüzdeki Müslüman yöneticileri kendi inançlarındaki halkına tanımadıkları hakları ecdadımız gayri Müslim azınlıklara tanımıştır.
Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor;
“Emanet ehline verilmeyip liyakatsiz insanların başa geçtiği zaman kıyameti bekleyiniz.” Kıyamet sadece bizim anladığımız şekilde dünyanın sonu değildir. Bir devletin çöküşü, ekonominin iflası, bir sistemin iflası, işsizliğin, yoksulluğun, yolsuzluğun, terörün yaygınlaşması da mecaz manadaki kıyamettir. Liyakatsiz insanlar iş başında olduğu zaman bunun zararını halk görür. Sıkıntıyı millet çeker. Buda bir nevi kıyamettir.

Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra İstanbul’u bir ilim ve kültür şehri yapmak ister. Bunun için İslam dünyasında ki tanınmış alim ve ilim adamlarını İstanbul’da toplar.

Ali Kuşçu’yu Tebriz’den İstanbul’a getirmek için günlüğüne 1000 altın harcırah (yolluk) verir. Tebriz ile İstanbul’un arası 60 gün sürerdi.

Fatih Ali Kuşçu’yu Ayasofya’ya müderris tayin etmiş ayda 6000 altın maaş bağlamıştır.

Fatih Zembili Ali Efendi’yi aylık 900 altın ile Edirne Taşlık medresesi müderrisliğine tayin etmiş bu parayı da az bularak 5000 altın hediye etmişti.

İlme ve ilim adamına verilen bu değer Osmanlı’nın gelişme ve ilerlemesinde de katalizör görevi üstlenmiştir.

İlim adamına değer vermek hamasi nutuklarla olmaz.

Bu vesile ile ecdadımızı saygı ve hürmetle anıyoruz. Ruhları şad, makamları cennet olsun.

Onlara layık millet olmak dileğiyle…

Mayınları Yemek Yasak

Bir taşla en çok iki kuş vurulur der istatistikler. Ama bir mayınla bir kuş sürüsü, bir mayınlı araziyle ise strateji katliamı yapabilirsiniz.

Davos‘ta İsrail‘e çekilen rest danışıklı dövüş değil miymiş?! Yoksa İsrail 90 yaşına da gelse Nazilerinin ayakkabı boyacısını bile Arjantin senin, Bolivya benim deyip arayıp bulmuyor mu?

Sömürge olmayan hangi ülke 6 aylık bir ameliye olan mayın çıkarma işlemleri karşılığında küçük boy bir ülke kadar toprağını 49 yıllığına yabancı bir ülkeye satsın?

Her şeyi meta, her yeri mal, kendinizi de pazarlamacı olarak görürseniz vatan toprağı da dâhil hiçbir kutsalınız yok demektir. Demek ki ‘Sermayenin, paranın dini – imanı olmaz‘ demeleri bu yüzdenmiş.

Azıcık coğrafya bilen, kenarından da biraz tarih okumuş bir insan bile Türkiye‘nin en uzun sınırının Suriye sınırı olduğunu, bu sınıra İsrail‘in çökmesi durumunda Lübnan ve Filistin‘deki Suriye etkisinin sıfırlanacağını, Golan Tepelerini dahi elinde tutamayacağını ve kardeş Suriye‘nin Siyonist İsrail‘ce çifte kıskaç altına alınacağını bilir.

Dahası; Türkiye‘nin Irak‘la Lozan‘dan çok sonra çizilen sınırının ABD tarafından tanınmadığını, dolayısıyla Irak sınırımızda Amerika, Suriye sınırımızda ise İsrail‘le komşu olmak anlamına geldiğini tahmin eder. Böylelikle yalnızca Irak ve Suriye‘yi değil Türkiye‘yi de güney istikametinden kuşatmış olursunuz. E, Kıbrıs‘ta da taviz delisi Talat var. Hatta o varken GKRY‘nin Dışişleri Bakanı atamasına da ihtiyaç yoktur.

Hamdolsun (!), böyle dış politika İttihat ve Terakki zamanında bile görmemiştik. Kadir Mısıroğlu, Mustafa Müftüoğlu; neredesiniz? Ya siz ‘Stratejik Derinlik‘ kitabının yazarı Prof. Ahmet Davutoğlu, neden müdahil değilsiniz?

Nedir bu ülkenin mayınlardan çektiği? Beş‘er, on‘ar verdiğimiz şehitlere, gazilere mi yanalım yoksa mayın temizleme işini coğrafi temizlik işine çevirenlere mi dayanalım?

Mayın mevzuları netameli mevzulardır. Üzerinde çok fazla hesap kitap yapanları da patsama alanı içine alabilir. Yok, ‘Yahudiler din kardeşimiz, sermayeden başka mürşit tanımayız‘ diyorsanız Allah kalbinizden vehn hastalığını alsın.

Boksörün biri uluslar arası turnuvada rakibi tarafından iyiden iyiye dövüldüğü halde antrenörü “Aslanım, koçum, çok iyisin, güzel dövüyorsun, rakibini mahvettin” deyu gazlıyormuş. Gel raunt, git raunt iyice hacamat olunca boksör dayanamamış; “Ben madem çok iyiyim, iyi gidiyorum da bana bu bir kamyon sopayı kim atıyor?” demiş.

Doğrusu çok iyiyiz, bunu saklayamayız
Herkes bizi bıçaklar biz kimseyi haklayamayız

(A.F.Demirağ)

Demedi deme İbrahim!

Böyle Canlar Teneşire Konulmaz!

Mamak zindanlarında, devlete uzanan bir kader çizgisinde Müslüman Milletimizin vicdanı olmuş dava adamı Muhsin YAZICIOĞLU diyor ki:
“İlay-ı Kelimetullah Davasına gönül vermiş bir insan olarak; Allah’ın bize seçtiği dine yeminle söylüyorum…
Bizi zindanlara attılar, Yusufiye dedik;
Bizi sürgünlere yolladılar, adına Hicret dedik;
Bizi ölümlere uğurladılar, adına Şehâdet dedik;
Küfrün, İslam’ı engellemek için yapabileceği bu üç önemli müeyyide, İmanımızın bizlere vermiş olduğu bir imtiyazla bizleri Allah’ın rızasına götüren yollar olmuştur.
Ateşi gül bahçesine çeviren “İbrahimi teslimiyete” esir olmuş insanlara kim ne yapabilir?
Zindanlarda durdurulamayan, sürgünlerle dizginlenemeyen, ölümlerle öldürülemeyen bir hareketin durak noktası Millet Meclis’i değildir;
Varlık sebebimiz olan, iki cihan serveri Peygamberimizin yanı başı olacaktır inşallah…”
Müslüman Türk’e kalmış son kara parçası olan Anadolu’da inançlarımıza, bin yıllık Nizam-ı Alem misyonumuza uygun, Devlet, Millet bütünlüğünü, inanç ekseninde sağlamış, yeni bir nizam fikrinin taşıyıcısı olacak aziz Anadolu gençliği…

Seni, kendi memleketinde öksüz bırakan, namus anlayışının biricik remzi olan başörtüsüne tahammül edemeyecek kadar senin değerlerine düşman olan, bu dünya ile beraber ahiretine de ipotek koymaya yeltenen, haklıyı değil, zengini haklı sayan, tarih boyunca istiklalinden zerre pay vermemiş bir milleti, emperyalizme peşkeş çeken, mazlumun yanında yer almak davasının yüzyıllarca bayraktarlığını yapmış bir milleti zulme seyirci pozisyonuna sokan ve bunlara eklenebilecek sayısız şeneatin sahibi bu sistem, heyhat ki, bunca şerefsizliğine rağmen bizleri yine kendisine muhtaç duruma sokmaya çalışmaktadır…

İcra mercii olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Müslüman Türk kimliğini ve onun ulvi misyonunu taşıyabilmek kanunlarla engellenmeye çalışılmaktadır.
Kurtuluş savaşında Maraş’ı, Antep’i İzmir’i kurtaran ecdadımız istiklalimizden sonra memleketlerine dönmüşler, başlangıç dönemi geçildiğinde Ankara’yı liyakatsiz ellere bırakmışlardır. 70 yıllık tecrübelerimiz göstermiştir ki, müslümanlar yönetimde söz sahibi olmadıkça huzursuzluk devam edecektir.
Ankara’yı fethetme vazifesi ve şerefi boynunda olan aziz gençlik…
Tarihindeki Alperenlik ruhunu Meclise sokmadıkça bu vurguncu düzen devam edecektir.
Mücadelemiz kıyamete kadar devam edecektir.
“Allah nurunu tamamlayacaktır.”
Türk-İslam ülküsünü kendine şiar edinmiş bir liderin kaleminden dökülen, mana yüklü böyle bir metni okuyunca, Elazığımızın “Hüseynikten çıktım şeher yoluna” türküsü aklıma geldi;

Telgrafın Direkleri Sayılmaz 
Ati Hanım Baygın Düşmüş Ayılmaz 
Böyle Canlar Teneşire Konulmaz

 Yazık Oldu Yazık Şu Genç Ömrüme 
 Bilmem Şu Feleğin Bana Kastı Ne?

İsyandan Allah’a sığınırım.

Ancak böyle canların beklenmedik bir safhada ve karanlık bir ölüm sonunda teneşire konması çok koyuyor insana…

Bir çokları gibi helikopter kazasını ben de masum bir kaza olarak göremiyorum.

Ve diyorum ki, eğer olay suikast ise;

Alçakça bir gaye uğruna Böyle Canlar Teneşire Konulmaz!

Hükümet Geri Adımlar Atmak Zorunda Kalıyor

DOĞALGAZ ZAMLARI İÇİN ÇEKİLEN SIKINTILAR BOŞA GİTMİŞ: Doğalgaz fiyatlarına geçen yıl, konut ve sanayi aboneleri için yüzde 73-75 oranında zam yapıldığı malum. Ancak yapılan zamlar yüzünden vatandaşımızın çektiği sıkıntılar ve yaptığı tasarrufun boşa gittiğini yeni öğrendik.

Haber şöyle: “Özellikle Kasım 2008 ayında yapılan yüzde 23’lük zam ile bunalan aboneler, kombileri kıstı. Sanayiciler ise doğalgaz dışındaki yakıtlara yöneldi. Bu durum, BOTAŞ’ın gaz satışlarını olumsuz etkiledi ve artış beklenen dönemde, tüketim hızla azalmaya başladı. Gaz satışlarındaki düşüş, doğalgaz anlaşmalarındaki “al ya da öde” maddelerinin uygulanmasına neden oldu. İran, 2008’de taahhüt ettiği doğalgazı almayan BOTAŞ’a 848 milyon dolar fatura kesti. BOTAŞ da ödemeyi yaptı. Fiyatlar ucuzlayıp tüketim artmazsa bu yıl da alınmayan gaza 1 milyar dolar civarında ödeme yapılacağı belirtiliyor.”

Doğalgaz fiyatları yükseldiği için, üşümek pahasına tasarruf eden Türk Halkı kullanmadığı doğalgazın bedelini ödemek zorunda kaldı. Oysaki bu kadar yüksek zam yapılmasaydı aynı paraya daha fazla ısınacak, alternatif yakıtlara para vermemiş olacaktık. Maliye Bakanlığı tüketilen miktarın değişebileceğini öngöremediği ve “al ya da” öde anlaşmasını göz ardı ettiği için, istediği geliri elde edemediği gibi millete zulüm etmiş oldu.

İşte bu olayda olduğu gibi dış politikada da çok parametreli problem çözümlerinde yanlış hamleler yapmanın sıkıntılarını çekiyoruz.

Dış politikada ilişkiler daha da karmaşıktır. Dış politika oyunu bir düzlem saha içinde oynanmaz, üç boyutlu bir alanda icra edilir. Oyunun zorluğu aynı noktaya etki yapan çok sayıda farklı büyüklükte kuvvetin olması ve kuvvetler arası ilişkiler nedeniyle sürekli değişen bir etkiye sahip olmasından kaynaklanır.

Bir ay içinde iki önemli dış politika konusunda, hükümet geri adım atmak zorunda kaldı.

ERMENİSTAN SINIR KAPISININ AÇILMASI: 22 Mayısta Isparta’da yapılan Aydınlar Ocakları 32. Şurasında dinlediğim, MHP’li Milletvekili Deniz Bölükbaşı, Türkiye- Ermenistan- Azerbaycan ilişkileri ve Sınır kapısının açılması konusunda dikkat çekici açıklamalar yaptı.

ABD Başkanı Obama’nın ziyaretinde dile getirdiği konulardan biri olan Ermenistan’la sınır kapısının açılması konusunda Türkiye ile Ermenistan arasında bir anlaşma paraf edilmiş, bir yol haritası çizilmiş. Bunu Ermenistan adına Sarkisyan’ın açıklamaları yanında Cumhurbaşkanı Gül ve diğer yetkililerin açıklamaları birlikte değerlendirilince açıkça görmek mümkündü.

Sınır kapısını açma projesi sadece duygusal açıdan değil, ekonomik ve siyasi açıdan da hiçbir akılcı tarafı olmayan bir hamle idi.

Fakat ülkemiz açısından çok önemli bir devlet olan kardeş Azerbaycan’ın şiddetli tepkisi ve Rusya ile yakınlaşma resti yanında, Türkiye’de muhalefet ve iktidardaki bazı milletvekilleri haklı ve saygıdeğer bir direnç gösterdiler. Bunun üzerine Başbakan Tayyip Erdoğan Bakü’ye gidip,  Dağlık Karabağ konusunda Ermenistan’ın Azeri kardeşlerimizi tatmin edecek bir geri adım atması söz konusu olmadan, Azerbaycan’a rağmen Ermenistan’la bir anlaşma yapmamızın mümkün olmadığını açıklamak durumunda kaldı.

Muhalefetin bu tavrına, vicdanlarının sesine uyarak çekimser de olsa destek veren bir kısım iktidar partisi milletvekillerini de kutlamak gerek.

MAYINDAN TEMİZLENECEK ARAZİNİN YABANCILARA TAHSİSİ: Suriye sınırımızda, dünyanın en büyük mayın temizleme işlemine tabi tutulması planlanan 216 kilometrekare arazinin, mayın temizleme ihalesini kazanan yabancı firmaya (bunun İsrail firması olmasına kesin gözüyle bakılıyor) 44 yıllığına tahsis edilmesi projesi şiddetli tepkiye yol açtı. Duyduğumuzda tüylerimizi diken diken eden bu projeden çok şükür ki geri adım atıldı.

“Mayınların temizlenmesine evet, ancak ‘namusumuz olan hudutların’ yabancıya teslim edilmesine hayır” diyen, CHP ve MHP bu konuda da yalnız kalmadı. AKP’nin destekçisi olan birçok yazar gibi, bazı AKP milletvekilleri de hükümetin bu kararına direnince hükümet kanun teklifini geri çekmeye mecbur oldu.

İktidar yandaşı gazeteciler bile, “Davos’un/ one minute’un faturası, İsrail’in gönlünü alma gayreti” olarak nitelendirdi bu projeyi. O cephede de hükümetin tavrı, “Hükümet bu konuda yeterince açık değil ve olamıyor… Bir sıkıntısı var, söyleyemiyor… Meclis’in ve kamuoyunun önüne akıllara ziyan gerekçeler koyuyor” şeklinde tarif ediliyordu.

Vicdanlar kanıyordu. Akıllar kabul etmiyordu. Hükümetin, “Beni mazur görün. Üzerime gelmeyin. Şu kanunu Meclis’ten geçirmeme izin verin. Türkiye için çok gerekli. Neden gerekli olduğunu açıkça anlatmam mümkün değil, onun için fazla soru sormayın. Bana inanın, güvenin ve gerisine karışmayın” tavrına karşı peşin destek verilmedi, vicdanlar sesini yükseltmeye başladı.

Bu sese kulak vermek lazım. Önce hükümet kulak vermeli bu sese. Sonra siyaset mühendisliğine soyunan herkes. Vicdanların sesi bir kere yükseldi mi onu susturmak mümkün olamayabilir. Bugün, kardeşini satmama ve hudutların namusu adına hükümet icraatını sorgulamaya başlayan vicdanlar, yarın da limanlarımızın, işletmelerimizin, arazilerimizin, bankalarımızın ve diğer varlıklarımızın da namusumuz ile olan bağını görmeye başlar.

Hükümet, bu mâşeri (ortak) vicdana ses verir ise yıpranma sürecini durdurabilir. Gençliğe Hitabe’deki “Memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet  ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhid edebilirler” cümlelerinden ilhamla suçlanmaktan kurtulabilirler.

Dış politika meselelerinde yapılan hatalara son vermenin yolu, Hükümetin ve AKP’nin aslına yani içinden çıktığı kitlenin değerlerine rücu etmesiyle mümkün olabilir. Soros destekli neo liberal/eski tüfek solcuların alkışlarının, hiçbir muhafazakâr partiye yaramadığı unutulmasın.

Çözümsüzlük Çözüm Değildir!

Bir dönemin önemli bir sloganı olan “çözümsüzlük çözüm değildir” İfadesi özellikle son dönemde “nasıl bir çözüm?” sorusunu gündeme getirmektedir.  Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan günümüze değin var olan sorunlarının son on yıl içerisinde hızla “çözüme” doğru gitmesi açıkçası insanı telaşa sürüklemektedir.

Kıbrıs meselesi ile ortaya konulan bu slogan uyarınca devletin üst makamları tarafından dile getirilen “Kürt sorunu” ifadesinden sonra bu meselenin siyasi bir hal alması meşrulaşmış, gelinen son nokta itibariyle terör örgütü ile devletin karşılıklı görüşmesi gibi bir beklenti kamuoyuna sunulmuştur.

Değerli okuyucular, dünyadaki hiçbir devletin bir terör örgütünü muhatap alıp görüşmesi söz konusu olmamıştır ve olmaz da. Çünkü devlet tarafından terör örgütünün muhatap alınması demek devletin kendini aciz gördüğünün ifadesi demektir ki bu da terörün sokağa taşınmasına sebep olur ve ayrıca talep ettikleri ne ise o talebin yerine getirileceğine dair bir kanı doğurur.

Vatandaşın gözünde ise bu durum devletin güvenirliliğini kaybetmesine, en önemlisi de devletin temel vazifesi olan vatandaşların can ve mal güvenliğini sağlamayı başaramadığı sonucunun doğmasına yol açacaktır.

Değerli okuyucular, ülkemizdeki son duruma baktığımızda, özellikle ayrılıkçı Kürt sorunu ve Ermeni meselesinde, çözüme geçmeden evvel vatandaşın da ön görülen çözüme psikolojik olarak hazırlatıldığı hepimizce malumdur.

En başta “çözümsüzlük çözüm değildir” sloganıyla başlayan hazırlık ile bu iki konu uzun zamandır televizyonlarda tartışılarak halkta bir kulak aşinalığı meydana getirilmiştir.  Bu durum da aykırı çözüm noktalarının halk katındaki tepkisini kırmıştır. Daha sonra gerek çekilen sinema filmleri gerekse açılan imza kampanyaları ile milletimiz suçluluk psikolojisine itilmiştir.

Neticede her iki konuda bir çözüme gidileceğinin devletin üst makamları tarafından da açıkça ifade edilmesine rağmen çözümün ne şekilde gerçekleşeceğini kimse bilmemektedir.

Her iki konunun çözümü ülke geleceği açısından hayati öneme sahip olması hasebiyle çözümün şeklinin gizliliği zihinlerde “acaba ülkemizin mevcut sınırları yeni bir değişim mi geçirecektir” sorusunu doğurmaktadır.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Ülkemizin milli davaları bu hızla çözülmeye devam ederse yakında dünyaya duyuracağımız yeni slogan “gel vatandaş gel batan geminin malları bunlar” olacaktır.

Ne dersiniz?  

Canlar

Bu hafta aslında Türkiye dünyanın ekonomik olarak 17. büyük ülkesi olduğunu. Bununla ilgili verileri, diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’deki krizin bir finans krizi olmadığını ve bana göre bu krizin diğer ülkelerin aksine Türkiye’deki yansımasının bir reel sektör krizi olduğundan bahsedecektim. Bunların hepsinden önemli gördüğüm bir konu var, hayvanlarla ile ilgili, özellikle bu konuyu önceliklendirmek istedim.

“CANLAR” Hayvan severler tarafından oluşturulmuş bir sürü jargon içinde en başta olanı ve en önemli olanı. Tüm hayvanlara CANLAR tabirini kullanıyorlar. (Haytap dönem sözcüsü ve Dohayko Genel sekreteri Nesrin ÇITIRIK hanımdan ve diğer hayvan sever arkadaşlardan edindiğim bir kavram) Hepinizin bildiği gibi bizim kültürümüzde CAN, CANAN, CANLAR, CANLI gibi kavramlar çok önemli bir yer tutar. CAN denildiğinde ayırım yapılmaz tüm canlılar CAN’dır. Bu kavramlarla ilgili şiirler, ilahiler, kasideler, masallar, hikayeler, beyitler. efsaneler yazılmış ve söylene gelmiştir. CAN her şeyden öte hoşgörüdür, sabırdır, idraktir, var oluştur, yaşamdır, inanmışlıktır daha uzatabiliriz aslında. Şairler, dervişler, filozoflar bunu daha iyi bir şekilde dizelerinde ifade etmişlerdir. “Canlara canım veresim gelir, canlar başım üzeredir” (Avni Baba)

Dünyada ve Türkiye’de moda olan bir tabir var ” çevreye ve doğaya duyarlılık” başlığı altında Ülkemizin sorumlu en tepe kişisinden, en alt kademedeki yönetici, sivil toplum kuruluşları yöneticileri ve aydın bir sürü kişi bu kavramlarla ilgili hem gündeme geldiğinde hem de farklı ortamlarda ballandırarak bahis konusu ederler. Acaba bu kadar moda olan ve prim yapan bu konunun uygulamadaki yansımaları nasıl diye baktığınızda o kadar iyi olmadığını görüyoruz.

Çevreye ve doğaya duyarlı, valilerimiz, kaymakamlarımız, belediye başkanlarımız, genel sekreterlerimiz, genel sekreter yardımcılarımız, başkan yardımcılarımız, ilgili yetkili daire başkan ve müdürlerimiz olmasına karşın. Maalesef ülkemizde manzara içler acısı. Belediyeler birer acımasız hayvan avcısı. Türkiye’nin her yerinden itlaf haberleri yayılıyor. Bu ülkede bir zamanlar “Ah, şu okullar olmasa, ben bu bakanlığı çok güzel idare ederdim” diyen anlayışın hakim olduğunu biliyoruz. Halen “Hayvanlar olmasa bölgemi nasıl idare ederim” anlayışına sahip bir düşüncenin hakim olduğunu da görüyoruz. (Konuya duyarlı başkanlarımızı ve yöneticilerimizi bu kapsamda değerlendirmiyorum)

Sivil Toplum Kuruluşlarının da sözden öte giden davranışlarının olmadığını biliyoruz. T.C. Avrupa birliği Müktesabatı kapsamında yapılan bir dizi değişiklikle birlikte 24.6.2004 tarihinde Hayvanları Koruma Kanunu çıkarmıştır. Bu kanun incelendiğinde eksik bazı yönleri olmasına rağmen çok kapsamlı hazırlanmış bir kanun. Resmi gazetede yayınlandıktan sonra 5 yıl geçmiş, uygulamada ciddi aksaklıklar var hatta uygulamak istemeyen muhatapları var.

Kısaca ana başlık ve birkaç maddeden bahsedersek daha iyi olur diye düşünüyorum. Birinci Kısım Genel hükümleri(Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler), İkinci Kısım koruma tedbirlerini (Hayvanların sahiplenmesi, bakımı ve Korunması, Hayvanların Ticareti Ve Eğitilmesi Üçüncü Kısım hayvanların Koruma Yönetimi ( Mahalli Hayvan Koruma Kurulları Teşkilat, Görev ve sorumluluklar, Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri, hayvanları korumanın desteklenmesi) Dördüncü. Kısım Cezai Hükümler ( İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz) Beşinci Kısım çeşitli, son ve geçici Hükümler (Çeşitli hükümler) gibi kısım ve bölümleri içermektedir.

Sizler ilginç gelecek bir durumdan bahsedeyim. Bu kanuna göre; İl hayvanları Koruma kurulu var bu kurul ne iş yapar ve kimlerden oluşuyor bir bakalım.

Bu kurul Vali başkanlığında sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olarak toplanıyor.

Kurul üyeleri;

Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları, il çevre ve orman müdürü, il tarım müdürü, il sağlık müdürü, il millî eğitim müdürü, il müftüsü, belediyelerin veteriner işleri müdürü, veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi, münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci,  il veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci katılıyor 5199 nolu kanuna göre.

  Bu kanunun Amacı: hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır. (5199 nolu kanun madde 1)

Bu kadar kişi ve kuruluşun paydaşı olduğu bir kurul varsa bu kanun çıktığından bu güne kadar (5 yıldan beri) yapılan hayvan (kedi, köpek ve diğer) itlaflarını kimler emir veriyor, kimler yapıyor, ayrıca bu kanununu hükümleri muhatapları tarafından neden uygulanmıyor ben şahsen merak ediyorum.

 

Kitap Okuyormusunuz?

Konuya, bütün dünyada önem verilmektedir. Kitap okuyor musunuz? Sorusuna cevap aranmaktadır. Sürekli araştırmalar yapılmakta ve istatistikler düzenlenmekte elde edilen bilgiler değerlendirilmektedir.

Sonuçlara bakılırsa;

Boş zamanlarımda kitap okuyorum yanıtı güzeldir. Ama kitap okumak için özenle zaman ayırırım cevabı ideal olanıdır. Kitap okuma alışkanlığında Japonya başı çekerken, İsveç ikinci sırada yer almaktadır.

Kitaplar, yazıldıkları dönemin tanıklarıdırlar. Ve hiç kuşku yok ki kitaplar ve oluşturdukları kütüphaneler insanlık tarihinin bilinen bütün bilgi, deneyim ve düşünce birikimini günümüze ulaştıran en büyük kültür hazineleridir.

Kitaplar çok zaman beklentilerimize, umutlarımıza ve düşüncelerimize yeni açılımlar getirirler. Bize verdikleri bilgilerle yolumuzun aydınlanmasına neden olurlar.

Kitap okumak başkasının gözünden, algılamasından ve değerlendirmesinden olayları görmektir. Yazarın görüşüne katıldığımız gibi, katılmadığımız savlar ve irdelemeler olabilir. Bu duruma giderek alışır ve doğal karşılamasını öğreniriz.

Çağdaş bilimin çeşitli konularının okullarda öğretilmesine yardımcı olan veya kamu yasalarını, kurallarını ve mesleki mevzuatı kapsayan yayınlar kitaba ayrı bir statüde kazandırmıştır.

Duygu ve hislere dayalı konular seçilerek yazılan yapıtlar ise bizi sınırsız, renkli ve geniş bir hayal dünyasında dolaştırarak dinlendiren,  mutlu eden kitaplardır. Bazen içimizi acıtan, bizi hüzünlendiren konularla da karşılaşabiliriz. Ama bu durum bizi kitaptan soğutmaz. Çünkü insanın yaşamı iyi ve kötü anıların toplamıdır.

Yazımızın başında belirttiğimiz gibi; günümüzde kitap okumak bütün dünyada uygarlığın, çağdaşlığın en önemli ölçütlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Ülkemizde hem devletimiz hem özel kuruluşlarımız tarafından, çocuklarımızın ve halkımızın kitap okumasını yaygınlaştırmak için yoğun çabalar gözlemekteyiz.

Okullarımızın, il ve ilçelerimiz kütüphanelerinin güçlendirilmesine, yeni kitaplarla çeşitlendirilmesine katkı sağlanmasına yerel idarelerimizin ve sivil toplum örgütlerimizin katkıları yurdumuzun her köşesinde devam etmektedir.

Yazımı Konfüçyüs’un bir dileğiyle noktalayalım.

” Tanrım! Bana kitap dolu bir hane ile çiçek dolu bir bahçe ver”.