21.8 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1319

Erdemlilik üzerine Sokrates yaklaşımı

Sokrates MÖ 470 yılında Atina’da doğmuş. İnsan yaşamında kişisel ve sosyal olaylarda ahlaki boyutu ön plana çıkararak fikirlerini sürdürmüştür. Kendisi herhangi bir şey yazmamıştır. Çarşıda pazarda karşılaştıkları ile konuşarak fikirlerini anlatmaya çalışmıştır. Herhangi bir okula ve gruba bağlı olmamıştır. 70 yaşında iken “Gençliği baştan çıkarmak ve Atina’ya yeni Tanrılar getirmeye kalkışmak” ile suçlanmıştır. Yargıçlar onu ölüm cezasına çarptırmışlar ve MÖ 399 yılının mayıs ayında zehir içerek ölmüştür.

Genel olarak, mevcut bulunan değer ve ölçülere körü körüne inanılmaması gerektiğini bunların muhakkak akıl yolu ile bulunması gerektiğinden bahseder. Sokrates doğru bilgiyi çevresi ile birlikte bulmaya çalışır. Genel yaklaşımı ruhta saklı duyguların olduğuna ve bu duyguların herkes için ortak duygular olduğuna inanır. Bu duyguların sorgulanarak, düşünülerek ortaya çıkarılacağına, ortak duyguların bu şekilde bilinir hale geleceğine inanır.

Sokrates’in ana kavramı ahlaka yönelik olmuştur. Çıkış noktası “erdem ile bilginin aynı oldukları” görüşüdür.  Sokrates bilgiye çok önem verir ve şöyle der “Hiç kimse bile bile kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir.“. Kısaca şunu söylemeye çalışıyor. “Bütün erdemler bilginin içindedir.”

Kendisinin yazılı kayıtlarının olmadığından bahsedilir. Dilden dile dolaşan sözleri ve talebelerini onun söylediklerini ifade ettikleri bilgiler vardır. Günümüze gelen birkaç sözlerini aktarmaya çalışalım.

Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır.

Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez.

Öğrenmek, eskiden bilinmiş bir şeyi yeniden hatırlamaktan başka bir şey değildir.

Sadece bir iyi vardır,  bilgi; ve sadece bir kötü vardır, cehalet.

Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir.

Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler yapabilecek olanlar da başıboştur.

Talebesi olan Platon’un “Sokrates’in Savunması” adlı kayıtlardan kendisini çok iyi öğreniyoruz. Savunmadan birkaç yazı aktaracağım parça parça bu yazıları okurken yer isimleri ile bazı kavramları günümüze getirdiğinizde İnsanlığın MÖ yıllarda ki düşünce ve davranış kalıpları ile günümüzdekiler arasında ne gibi değişikler olduğunu hep beraber görelim.

Savunmasına şöyle başlıyor Sokrates ” Atinalılar ! Beni suçlayanların üzerindeki etkisini bilemiyorum; fakat sözleri o kadar kandırıcıydı ki, ben kendi hesabıma onları dinlerken az daha kim olduğumu unutuyordum…….. Ben size bütün gerçekleri söyleyeceğim……bütün söyleyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum. İçinizden kimse benim doğrudan başka bir şey söyleyeceğimi sanmasın….Benim için para ile ders vermekte olduğuma dair dolaşan sözün hiçbir temeli yoktur, bu da ötekiler gibi asılsızdır. Doğrusu bir kimsenin insanlara gerçekten bir şeyler öğretmesi mümkün olsaydı, buna karşılık para alması bence o kimse için şeref olurdu….

Size doğru söylemeliyim Atinalılar ,…… bütün araştırmalarımda baktım ki asıl bilgisizler, bilgilidir diye tanınmış olanlar! Bilgisiz denenlerde ise daha çok akıl var. …………… Atinalılar, size saygı ve sevgim vardır; ancak, ben size değil, yalnız tanrıya baş eğerim ömrüm ve kuvvetim oldukça da iyi biliniz ki, felsefe ile uğraşmaktan, karşıma çıkan herkesi buna yöneltmekten, felsefeyi öğretmekten vazgeçmeyeceğim; karşıma çıkana, her zaman dediğim gibi gene şöyle diyeceğim. “Sen ki, dostum, Atinalısın dünyanın en büyük kudretiyle, bilgeliğiyle en ünlü şehrin hemşehrisisin, paraya, şerefe üne bu kadar önem verdiğin halde bilgeliğe, akla, hiç durmadan yükseltilmesi gereken ruha bu kadar az önem vermekten sıkılmaz mısın?” Kendisi ile münakaşa ettiğim bir adam bu saydıklarıma önem verdiğini söylerse yakasını bırakacağımı ve salıvereceğimi sanmayın……Erdemli olduğunu bir sözden başka bir şey olmadığını anlarsam, kendisini , değeri büyük olana az değer vermekle, değeri küçük olana da çok değer verdiğinden dolayı utandıracağım…….. Hakkımda ister beraat hükmü verin ister vermeyin; her durumda, iyice bilin ki, bir değil bin kere ölmem gerekse bile, yolumu asla değiştirmeyeceğim.

hakimin vazifesi, doğruluğu bağışlamak değil, herkesin hakkını ölçerek hüküm verme; kendi keyfine göre değil, kanunlara göre hüküm vermektir. Yalan yere ant içmeye alışarak sizi etki altında bırakmamalıyız, sizde buna göz yummamalısınız; bu dine uymaz bir hareket olur.

Orada hiç şüphesiz, sormak yüzünden ölüme mahkum edilmek tehlikesi yoktur. Bizden daha mesut olduktan başka, doğruyu söyleyen, orada ölümsüz olacaktır. O halde, hakimler! Sizde benim gibi ölümden korkmayınız, şunu biliniz ki iyi bir insana, ne hayatta ne de öldükten sonra hiçbir kötülük gelmez.”

“Gene bunun için beni mahkum edenlere, beni suçlayanlara asla kızmıyorum. Onlar bana iyilik etmeyi bile bile istememişlerse de bana kötülükte etmemişlerdir. Onları ancak, bana bilerek kötülük etmek istediklerinden dolayı kınayabilirim.”

“Sizden dileyeceğim bir şey daha kaldı: Çocuklarım büyüdükleri zaman, Atinalılar, erdemden çok zenginliğe yahut herhangi bir şeye düşkünlük gösterecek olursa, ben sizinle nasıl uğraşmışsam, sizde onlarla uğraşınız. Onları cezalandırınız; kendilerine, kendilerinde olmayan bir değeri verir, önem vermeleri gereken şeye önem vermez, bir hiç oldukları halde kendilerini bir şey sanırlarsa, ben sizi nasıl azarlamışsam, sizde onları öyle azarlayınız. Bunu yaparsanız, bana da oğullarıma da doğruluk etmiş olursunuz.

Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: Ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyi? Bunu Tanrıdan başka kimse bilmez.”

Türk’e Karşı Irkçılık

Bazı konular var ki; bunları değerli okuyucularımızla yüz yüze görüşsek diyorum. Ancak, bunun imkânsızlığını da biliyorum. Bizler, siyasetin dışında ama, siyaseti de yakından takip eden, ilgilenen kişileriz. Milli endişe sahibi herkesi rahatsız eden bazı olaylar bizleri ümitsizliğe de sevk edebiliyor. Ancak, şuna eminim ki; bu ülkenin varlığına yönelik gaflet ve ihanet örneklerinin önünde yok olacağı güç Türk milliyetçileridir. Türkiye Cumhuriyeti adeta çapraz ateş altındadır. Milliyetsiz sağın küreselciliğe tutunmuş teslimiyetçi kanadı çapraz ateşin bir tarafını meydana getirirken; milliyetsiz solun devşirilmiş bir kesimi de yine küreselci ve teslimiyetçi bir tutumla, dün ideolojik olarak Türkiye Cumhuriyeti’nden alamadığı intikamı ve belki de rövanşı; bu defa küreselcilik adına almaya çalışıyor. Dün sınıf çatışması tezi ve sosyalizm, bugün ise; kapitalizm ve küreselcilik önünde teslimiyetçilik…

Bundan dolayı Milli Eğitim eski bakanının “Patrikhaneye niye karışalım, isterse ekümenik olur. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması geç bile kaldı.” ifadelerine şaşırmamak gerekir. Bu ifadeleri gerçek milliyetçiler söyleyemez. Ancak, dün milliyetçilerden geçinenler bugün bu cümleleri sarf edebilir. Milli menfaatler ve milliyetçilik kimsenin inhisarında değil diye böbürlenenler, biraz da milliyetçiliğe özenebilseler!

Bugün milliyetçiliği bir hayat tarzı olarak benimsemiş kişilere düşen görevler var. 12 Eylül’den bu güne ortaya çıkan gelişmeler milliyetçi duruşu yumuşatmamalıdır. Tanınmaz hale getirmemelidir. Tam tersine, 2000’li yıllarda yükselen milliyetçiliği de hesaba katarak bir durum değerlendirmesi yapabilmeliyiz. Köprünün altından epey sular aktı ve geçti. Ama hayat devam ediyor. Kimse ülkesine sahip çıkma noktasında kendisini emekli sayamaz. Milliyetçi çizgi hayat boyu devam etmesi gereken sosyal bir gerçek ise; bu sadece belirli bir siyasi ortam veya konjonktürle de ilgili değildir. Bu bakımdan, duruş ve tavrımızı değiştirmeye, yumuşatmaya ihtiyacımız yoktur. Allah’a şükürler olsun; dün söylediklerimizi bugün de savunabiliyorsak; bundan ancak mutluluk duymalıyız. Küçük hesaplar ve menfaat oyunları uğruna idealler zarar görmemelidir. Birbirimizle uğraşırken harcadığımız enerjiyi hayırlı yollarda kullanmış olsaydık; çok mesafe alırdık.

Sağın milliyetsiz kesimine özenip sapmalar göstermemeliyiz. Dün komünist emperyalizme karşı aynı saflarda rahatlıkla yer aldığımız bazıları ile bugün aynı saflarda buluşamıyoruz. Emperyalizmin her çeşidine karşı olan bizler, dün Sovyet yayılmacılığının aracı olan Leninleştirilmiş Marksizmle olan ideolojik mücadelemizi ABD veya Batı adına yapmadığımız için; bugün rahat ve ilkeli hareket edebiliyoruz. Sağın teslimiyetçi, liberal ve küreselleştirme önünde eğilenleriyle tabii ki farklılaşıyoruz. Kıbrıs’tan AB’ye, ABD-Türkiye ilişkilerinden Ortadoğu’daki gelişmelere, ırkçı Kürtçülük sorunundan Ermeni sorununa ve şehit aileleri ile teröristleri benimseyen aileleri bir tutma yanlışına kadar birçok konuda dünün sağ vitrinde dolaşan tatlı su ve etiket milliyetçileriyle bugün aynı saflarda olamıyoruz. Solun önemli bir bölümünü teşkil eden, devşirilmiş, Batıcı, gayri-milli kesimin; İslâmi bile olduğu tartışılabilir çevrelerle ve sahibi artık belli olan bazı liberallerle kurdukları ittifak, Milli Mücadele, Lozan, Cumhuriyet ve milli devletle çelişiyor ve çatışıyor.

Bazıları Milli Mücadeleyi sadece basit bir Türk-Yunan harbi gibi görüyor. Büyük Atatürk ve arkadaşlarını, ırkçılıkla şartlandıkları için 1924’te tek ırk, tek dil yaratmakla suçluyorlar. 1924 ve 1982 Anayasalarındaki milli kimlik tanımını ırkçı anlayışla reddediyorlar.  İnsanlarımızı askerden, askerlikten ve ülkesi için fedakârlık yapmaktan alıkoymaktadırlar. 27 Mayıs 1960 hikâyesi ısıtılıp ısıtılıp ortaya konuluyor. 1921 Anayasasında olmayanları ilâve ederek egemenliği paylaşmak istiyorlar. Gerekçeleri ise; “Biz de vardık” oluyor. Oysa, Milli Mücadelede ve Anadolu’daki Haçlı işgaline karşı bugün DTP çizgisinde olanlar, dün o şerefli mücadeleyi kırmakla ve işbirlikçilikle uğraşıyorlardı. T.C. ve Milli Mücadele iki-üç ayrı millet ve devlet için yapılmadı ve kurulmadı. Milletleşme acaba basit bir biyolojik bir tasnif mi?

Ülkeyi yönetenler ve sorumluluk taşıyanlar, hayati konularda tarafsız kalmamalı; hatta ihanet odaklarına destek olmamalıdırlar. Yeni Anayasa taslaklarında nerede Türk kelimesini görüyorlarsa; çıkarmak istiyorlar. Bu ırkçılara Türk kelimesi batıyor. Herhalde kendilerini “neseb-i gayri sahih”, belirsiz ve karışık görüyorlar. Bu onların bileceği bir iş; ama, Türk Milleti kendileri gibi değil… Anayasa çalışmaları ile ilgili bu çizgideki bir komisyonun bizzat Başbakanlık tarafından kurulduğunu ve desteklendiğini de unutuyor değiliz.

Türkçe Olimpiyatları

Sakarya şiirini dinleyip de duygu seline kapılmamak olur mu?
Elbette olmaz. Çünkü o, şiirden öte bir şey.
O, başlı başına bir dönemi anlatan ve düşünerek yazılamayacak, ancak yaşanarak, hissedilerek yazılabilecek bir destan.
O, yazarını sayfalarda ve dimağlarda ölümsüzleştiren bir şey.

O destanı Üstadın sesinden dinledim, duygulandım.
Ruhittin Sönmez’den dinledim duygulandım.
Mustafa Kırmızıgül’den dinledim, bir başka duygulandım.
(M. Kırmızıgül (Fırat Üniversitesi İlahiyat Fak. Öğretim üyesi ve halamın oğludur kendisi) 1970’li yıllarda Üniversite talebesi iken Erzurum’da Sakarya Türküsünü sahnede okuduğunda, rahmetli Üstat sahneye çıkıp anlından öperek; “ben de gençliğimde böyle okurdum” diyerek tebrik ettiği mükemmel bir yetenek.)
Ancak çok duygulandığım halde ağladığımı hatırlamıyorum.
Fakat 6. Türkçe Olimpiyatları yarışmasında Moğolistanlı genç Bayan Dolgormaa Sainbayar, hem duygulandırmış ve hem de ağlatmıştı hüngür hüngür.
İşte böylesi olağan üstü olaylar yaşatan Türkçe Olimpiyatlarının 7. si yapıldı başarılı bir şekilde.

Özellikle 80li yıllarda yoğunlaşan Türkiye’yi yalnızlaştırma, dünyadan tecrit etme, Asala, PKK ve benzeri terör şebekelerini kullanarak zayıflatma hareketlerinin zirveye çıktığı bir dönemde, Türkiye’ye şiddetle bir çıkış yolu gerekiyordu.
Bu da, dünyanın dört bir yanına Türk okulları açarak, Ay-Yıldızlı bayrağımızı dünyanın hemen her ülkesinde dalgalandıran gönül erlerinin gayreti ile kısmen de olsa gerçekleşecek gibi…
7 yıl önce başlayan bu serüven, günden güne artan bir rağbetle devam etmektedir.
(Evveliyatı da bir başka kayda değer gayretler.)

İştirak eden ülke sayısını her yıl artıran bu girişim;
1. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na 17,
2. sine 21,
3. süne 42,
4. süne 83,
5. sine 100,
6. sına 110 ülkeden gençler ve çocukların katılmalarını sağlamış, 2009 yılı Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarına ise, yani 7. sine katılan ülke sayısını 115 e yükseltmeyi başarmıştır.
Bu olimpiyatlar ne manaya geliyor?
Dünyanın birçok ülkesinde Türkiye ve Türklere sempati besleyen birçok kişi, kendi ülkelerinde yüksek mevkilerde yönetici olacaklar ve yıllarca Türkiye’nin temelini oymak isteyen atalarının aksine, Türkiye ile olumlu diyaloglar kuracak ve Dünyadaki itibarımızın artmasına, büyüyüp gelişmemize katkıda bulunacaklardır.
Bu ve benzeri girişimlere siyasi bakmamak lazım.
İçinde ben olmadığım icraatleri karalama hastalığından kurtulmamız lazım.
Özellikle 23 Nisan Çocuk ve Egemenlik Bayramı ile Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarına destek olmalı, dünyada Türk ve Türkiye sevdalılarının sayısını artırmalıyız.
Bugün bağrımıza bastığımız birkaç yüz veya birkaç bin dünyalı, yarın belkide milyonlarca Türk’ü bağırlarına basacaklardır.
Asırlardır rahatlıkla dostumuz diyeceğimiz bir ülke olmadı.
Öyle umuyorum ki, bu olimpiyat vesilesi ile kucaklaştığımız çocukların ülkelerine, gelecekte dost ülke diyebileceğiz.
Allah razı olsun zerre kadar payı olanlardan.

 

Zeytin

Zeytin milli damak zevkimizin en önemli gıdalarının belki de ilk üç sırasında yer alanlarındandır. Pilav ve ayrandan sonra sofralarımızın olmazsa olmazı diyebiliriz.. Önemini açıklarken, Akdeniz ülkelerindeki yaygınlığının yanında, Kuran’da adının Tiyn Suresinde zikredilmiş olması bizim millet olarak zeytinle olan ülfetimizin tarihi ve toplumsal boyutuna epeyce açılımlar sağlayacak alanları beraberinde getiriyor.

Gerçi zeytini bütün dünya tanımaktadır fakat bizim memleketimizdeki algılanışı adeta milli bir sofra romantizmine yol açacak yaygınlıktadır. Yoksulun katığı önce açlıktır derlerse de ikincisi zeytindir ve ekmeğin yoldaşıdır. Zeytin-ekmek beraberliğinde kulağa çok hoş gelen bir doyma garantisi vardır. Açlık denen gözü dönmüş arslanı bir parça ekmeğe birkaç zeytini katık ederek başımızdan savabilir, tabakmış ateşmiş aramadan hemen bir çeşmenin kenarında, bir ağaç gölgesinde midemizin zillerini yatıştırabiliriz. Doyurucu bir nimet oluşu bilmecelerimize geçmiştir. Dışı katık, içi kütük diye sorulan, zeytinden başkası değildir.

Evvel zaman azığı zeytin-ekmek, tarih boyunca Anadolu’da medeniyetleri birbiri ardından kıtadan kıtaya bugünlere taşıyan seyyahların, dervişlerin baş gıdasıydı. Kolay taşınabilirliği, yaygınlığı ve dayanıklılığıyla zeytinin bizim kültürümüzde ifade ettiği anlam elbette sadece gıda özelliğiyle sınırlı sanılmamalıdır. Zeytin, bir tür yaşam biçiminin ifadesidir. Türklerin Anadolu ve diğer başka coğrafyalarda tutunup kök salabilmelerinin hemen yanıbaşında durur bu kuru katık. Çünkü dayanıklıdır.

Dünya Savaşları’ndan kalma bir deyim midir, yoksa çok daha öncelerden günümüze sağ çıkan sözlerden midir, zeytine kara tavuk dendiğini duymuşsunuzdur. Sevilen bir gıda olarak zeytin, kahvaltı saltanatının baş tacıdır.

Ya yetişmesi?

Zeytin ağaçları çiçek açtığı zaman başını kaldırıp da bir nar ağacının, bir ayva ağacının çiçeklerini seyreder gibi durup kimse bakmaz. Bir zeytinin çiçek açtığını sadece ve sadece o yılki alım fiyatlarını bekleyen arazi sahibinden başkası fark etmez. Küçük sivrisinekleri andıran çelimsiz, soluk renkli çiçeklerdir açanlar. Yaprakları deseniz, ince ve yeşilin en uçuk, en donuk tonları…

Bütün bu gösterişsizliğinin yanısıra fazla su istemeden büyür zeytin ağacı. Boy atarak yükselip ürünün toplanmasını zorlaştırmasın diye tepe dalları daima budanır. Yan taraflara doğru gelişmesine müsaade edilir. Gerçekten tam bir tevazu numunesi olan bu verimli ağaçların, toplayıcılarına çıkardıkları tek zorluk, ürünlerini kış mevsimine girerken, ilk soğuklarda vermeleri. Sonbaharın kışa evrildiği, sobaların yeni yeni kurulmaya başlandığı zeytin günleri toplayıcıları için gerçekten zorlu zamanlardır. Zeytin toplamak, Haziran sabahlarında kiraz, vişne toplamaya benzemez. El ayak soğuktan uyuşur, yağmurlu dallardan zeytini tek tek toplarken boyunlar tutulur, enseler acır. Sepetlerden çuvallara çil çil altınlar halinde döküldükçe toplayanı dahi bu hale şaşırır. Bu ne cömertliktir, ne berekettir… Hele hele dolu çuvallar yağhanenin yolunu tuttu mu, zeytinlik sahibinin keyfine diyecek yoktur.

   Zeytinin asıl macerası dalından koptuğu an başlar. Zeytincinin işinin bittiği yerde başka, bambaşka bir öykü yola koyulur. Bu, nimet adını alan bir taneciğin insanlığa tam bir tevazuyla hizmetinin öyküsüdür.

Zeytin ve tevazu… İki farklı kelime. Her ikisinde de ortak olan sesler, z,e, t, u. Kur’an’da geçen haliyle (Tiyn suresi) zeytuni’nin tevazuyla yakınlığı bu suredeki anlatımda apaçık beliriyor. Aynı surede adı zikredilen incir, aynı toprağın bağrından çıkmış olmasına rağmen ne kadar yumuşak, ne kolay incinir! İncirin yumuşak karnı yer çekimidir ve en olgun haliyle dalından toplanmadığında toprağa adeta çakılır, yapışır kalır. Zeytin düşse de haftalarca topraklaşmadan bütünlüğünü korur. Çekirdeğinin sağlamlığı dayanıklılığının gereği demek ki.

   Hizmet ehline uzun ömür verilişinin nüktesini akıllara düşüren zeytinin, insanlık tarihi boyunca vesile olduğu iktisadi gelişmeler, şehirler kurdurtacak kudrette görünüyor. Zaten Akdeniz Medeniyeti dendiğinde çizilen harita zeytinin yetiştiği bölgelerden ibaret.

İslam coğrafyasında ülkemizin gelenek görenek bakımından konumu zeytini iftar sofralarının gözdesi haline getirmekle kalmamış, zeytin-ekmek tokluğundan kendine özgü bir huzur atmosferi de yerleştirmiştir. “Zeytin ekmek yiyeyim, yeter ki huzurum olsun” söylemi çok dikkat çekicidir. Zeytin dalının dünyada barışın sembolü haline gelmesi şaşırtıcı değil. Onun olduğu yerde karın tokluğu var, güneş ve deniz var. Her nerede insanoğlu varsa orada zeytin var.

Bir zeytin tanesinin dalından ayrı düşüşüyle başlayan yolculuğunda başından geçenleri safha safha anlatacak roman veya başka bir yazı henüz yazılmış değil. Fakat buna değer. Özellikle çocuklar için zeytinin öyküsü yazılmalıdır. Kahvaltı sofrasına yerini alan bir tabak zeytine, yemek arası çatallara gelecek salata yeşillikleri üzerine birkaç damla yağ halinde inişine, zeytinyağlı yemekler cenneti Türkiye’de pişen her üç kap yemekten birinde var olduğunu bilerek bakmalı. Onun dalından koptuktan sonra günlerce, aylarca tuzla terbiye edilişini, karanlık, serin depolarda bekletilişini anlatacak bir zeytin belgeseli, en fazla biz Türklere yakışır.

Son söz olarak şunu da ilave etmeli ki, tuzla terbiyesinde, deri sanayiine gitmezden önce tabaklanan bir sığır derisi, bir kuzu postu kadar da kalın kabuğu olmayan zeytine Yaratıcı, özel bir dayanıklılık hassası vermiş ve siyah kabuğu altında toprağın bütün güzelliklerini, faydasını, hayat verici gıdasını doldurarak yeryüzüne göndermiş. Kendine has lisaniyle evreni, insanı, hayatı, gayeyi anlatmakta. Ve zaten bir zeytin ağacında ne temettü bulunur ki hizmetten başka? Zeytin/hizmet! Hizmet/zeytin!

Varlık sebebi, insanlığa hizmet olan yaratılmışlara ne mutlu. Bağırganlık etmeden, sessiz sedasız hizmetini ifa eden insan canlısı nimet. İnsandan başka tüketeni yok. Fidanından kütüğüne kadar her evresinde insana koşuyor, ellerine, avuçlarına, evine, mutfağına. Kimi zaman sabun oluyor, kimi zaman çekirdekten yetme bir tesbih… Kimi zaman zeytin ezmesi. İnsanlık onsuz asla olamamış. Tarih boyunca birlikte yaşayıp gitmişler. Lakin insanoğlu zeytin tanesinin dalında mevsimlerce sulh içinde bekleyişi kadar öğrenememiştir sabrı. Her yıl çiçek açar, her yıl ürününü bırakır ellerimize. Kendisi için çizilmiş ilahi harita istikametinde sadece işini yapar. İşi hizmet. Adı zeytin.

Milli Eğitim Bakanımız Sn.Nimet Çubukçu’ya Açık Mektup

0

Yeni görevinizden dolayı sizi kutlar, eğitim camiasına hayırlı hizmetler yapmanızı temenni ederim.

Eğitim canlıların omurgası gibidir, omurgasız canlının nasıl ayakta durması mümkün değilse eğitimsiz ya da nitelikli eğitim olmadan devletlerin kalkınması, ilerlemesi muasır medeniyet seviyesine ulaşması da mümkün değildir.

Ecdadımız eğitime önem verdiği zaman İstanbul’u fethederek üç kıtaya hükmetti eğitimi önemsemeyip beşik uleması zihniyeti yaygınlaşınca batılıların tabiriyle hasta adam durumuna düşmüştür.

Bundan dolayıdır ki dinimiz İslam, eğitime büyük önem vermiştir.

Peygamberimiz (sav)’e Rabbimizin gönderdiği ilk vahyin ”Oku” olması eğitime verilen önemi göstermektedir.

Burada dikkat çekilen önemli bir husus vardır. “Oku” ama yaratan Allah (cc)’ı unutmadan oku. Bunun içindir ki ayet “Yaradan Rabbinin adıyla oku” olarak gelmiştir.

O günkü şartları göz önüne alırsanız bu ayet çok manidardır.

 Çünkü cehalet bütün kötülüklerin anasıdır. Cehaleti ortadan kaldırmak bataklığı kurutmak demektir. Böylece sivrisinek avına gerek kalmaz.

Sn. Bakanım eğitimle ilgili üç hususu önemine binaen dikkatinize sunar ilgileneceğinizi umarım:

1-Yaz tatiline giriyoruz. Çocuklar dokuz aydır okul ders sınav stres uykusuzluk içinde yorgun bir dönem geçirdiler. Tatilde dinlenmek eğlenmek elbette ki onların da hakkı. Veliler haklı olarak çocuğum Kur’an-ı bu yaşta öğrenmezse ne zaman öğrenecek düşüncesiyle çocukları yaz Kur’an kursalarına göndermek istiyor ve gönderiyorlar. Ama çocuklar bu yaz kurslarına isteyerek gitmiyorlar. Velisi istediği için ve de mecbur olduğu için gidiyorlar. Bu kurslar çoğu zaman öğrenci sayısının fazla görevli sayısının az, mevcut görevlilerin formasyon eğitimi almamış olmaları, fiziki şartların yetersiz olması sebebiyle bu kursların arzu edilen düzeyde verimli geçtiğini söylemek mümkün değildir.

Bu konuyla ilgili önerim şudur: Okullarda normal müfredata haftada birer saat Kur’an-ı Kerim dersi konsa sahasında uzman formasyon sahibi milli eğitim personeli tarafından devlet kontrolünde Kur’an dersi verilse çocuklar yazın tatil yapsalar kışın yorgunluğunu atıp gelecek seneye daha dinç zinde bir şekilde başlasalar eğitimin kalitesi daha da yükselmiş olmaz mı? Çocukların bisiklet binip gezip, eğlenip dinleneceği zamanda tutup kuran öğrenmesi için veli zoruyla camiye sokarsanız çocuk anne-baba ya camiye ve Kur’an’a karşı ilgisini ve sevgisini kaybeder arkadaşlarının dışarıda koşturup oynadığı bir ortamda öğrenciler derse ne kadar adapte  olabilirler.

Bu meseleyi halledebilirseniz velilerin de öğrencilerin de hayır dualarını almış olursunuz.

2-İkinci husus Milli Eğitimdeki idareci atamaları ile ilgilidir.

Sınavla idareci alınması çağdaş bir yöntem değil. Yeni mezun olmuş ya da üç, beş senelik bir öğretmenle onbeş yirmi senelik bir öğretmenin kısmen yorulmuş heyecanının bir kısmını yitirmiş bir öğretmeni sınava tabi tutmak adaletli olur mu?

İdarecilikte aranan mevcut tüm şartlar kaldırılmalı tek şart konulmalıdır:

10 ya da 15 sene öğretmenlik yapmış olmak şartı getirilmelidir. Burada tek kriter hizmet yılı olmalıdır.

Bir öğretmen göreve başladığı zaman idealist olur gayretli olur.  Bilgisine heyecanını da katarak öğrencilere faydalı olmalıdır. Meslekte kıdemleşince isterse idareciliğe geçsin

İdarecilik: tecrübe, bilgi ve olgunluk ister.

20-25 senelik öğretmen haftada  25-30 saat derse girsin; 3-5senelik öğretmen idarecilik yapsın, olacak iş mi? İdareci atamalarında takdir, teşekkür, belge, maaşla ödül, derece, kademe hiçbir şekilde belirleyici olmamalıdır. Ödüller yüzde 10 hak edene verilir, yüzde 90 adamı olana ya da müdürlere yakın olanlara verilir. Bunun içindir ki bunlar hiçbir zaman objektif kriter olamaz. Tek objektif kriter hizmet yılıdır.

3-İdarecilikte de makul bir süre olmalıdır.

10 ya da 15 yıl gibi. Müdürler merkezi yerlerde kaliteli okullara yerleşince emekliliği unutuyorlar yüksek yargı organlarının mensupları gibi 65 yaşını bekliyorlar. Bu da sirkülasyonu önlüyor alttan gelen kaliteli insanların önünü tıkanıyor. Bu süreyi dolduran idareciler ya bir üst makama geçmeli ya da öğretmenliğe geri dönmelidir

Bilginize sunar ilgilerinizi bekleriz.       

Açılımlar

29 Mart yerel seçimleri sona erdi. Siyasi partilerimizin yetkililerinin ve sözcülerinin açıklamalarına bakılırsa, seçim sonuçlarından bütün partilerimizin kazançlı çıktığı gibi bir durum gözleniyor.

Aslında bilinen ve klasikleşmiş kabule göre, seçimlerde kazananın oylarının kaybedenin oylarından daha fazla olması gerekmektedir. Oysa kesinleşen seçim sonuçlarına göre böyle bir değerlendirme yapan pek az kişi var.  İşin aslı ise iktidar partisinin  % 8’lik oy kaybına rağmen, aldığı oyların  kendisine en yakın iki muhalefet partisinin toplam oylarına eşit olduğudur.

Şimdi, bu sonuçlar önümüzdeki günlerde daha pek çok kişi tarafından enine boyuna yorumlanacaktır. Seçim sonuçlarını etkileyen sebepler kimilerine göre, küresel kriz, yanlış aday seçimi, işsizlik, memur işçi ve emekli maaşlarına yeterli artışın yapılmaması gibi nedenler olacak. Kimileri de cumhuriyetten, demokrasiden, Atatürk ilke ve devrimlerinden sapmaların,  yolsuzluk iddialarının ve etnik tavırların sonuçları etkilediğini ileri sürüleceklerdir.

Bu seçimlerin gündem oluşturan önemli söylemleri ve açılımları hiç kuşku yok ki ana muhalefet partisinden gelmiştir. Her mahalleye Kur’an kursları açma, çarşaf giysili hanımları partiye kabul etme ve parti rozeti takma, başı örtülü hanımlara seçim konvoylarının önlerinde yer verme, tarikat mensuplarına saygılı olma ve aday gösterme gibi ilkleri seçim öncesi sergileyerek belli bir değişimi seçmene sunmuşlardır.

İyi de yapmışlardır. Bütün vatandaşları kazanmak, dostluk ve kardeşliğe önem vermek, toplumu oluşturan insanların birbirine sevgiyle yaklaşmasını sağlamak gibi bir değişimi gündemlerine almışlardır. Ana muhalefet partimizin her ne kadar seçim öncesine rastlayan ve gündem yaratan bu açılımlarının daha çok oy alabilme kaygısından kaynaklandığı söylense de bu görüşe katılmak mümkün değildir.

Ana muhalefet partimiz ciddi bir partidir. En azından söylemlerinin ardında duracağı ve sahip çıkacağına hiç kuşku yoktur.

Bu arada seçimlere çok az bir süre varken sandık başlarında görev yapan parti temsilcisi hanımların başörtüsü takmalarının yasaklandığı açıklandı. Mevcut yasalar gereği bu yasaklama doğru olabilir. Ama bu yasaların bir kez daha gözden geçirilmesi de parlamentomuzun işi olmalıdır.

Üstünde yaşadığımız coğrafyanın pek çok medeniyete yurt görevi yaptığı gerçeği göz önüne alındığında bütün kültürlerin, kutsallıkların, dillerin, dinlerin, ırkların her türlü saygıya değer olduğunu ve insanlığın çok değerli parçaları olarak, parıltılı bir beraberliği meydana getirdiğine artık yürekten inanmalıyız.

Alışveriş merkezlerinde, parklarda, toplu taşıma araçlarında, semt pazarlarında, caddelerde, sinemalarda, tiyatrolarda, konserlerde, sitelerde, plajlarda kendilerine özgü mayolarla kısaca her yerde bizlerle beraber olan, alan satan, yurt içi ve yurt dışı gezilerine katılan, vergi veren, oy veren, evlenen, anne olan bu hanımlar bizim insanlarımız, bizim dostlarımız bizim akrabalarımızdır. Tek farklı yanları, saçlarının inanışları gereği görünmesini istememeleridir.

Onlara üniversiteyi yasaklamamız ne işe yarıyor. Eziyet ediyoruz. Başına takma saç takarsan sorun yok diyoruz. Sandığa oy at ama orada gözlemci olma diyoruz.

Ana muhalefet partisi yönetimi seçim öncesindeki açılımlarını oy için değil, değişim için yaptığını çağdaş demokrasi için yaptığını söylemeli ve göstermelidir. Ülkemiz insanlarını zaman zaman geren, üzen bu anti demokratik ve dayatmacı uygulamanın kabul edilebilir sınırlara çekilmesine samimiyetle öncülük etmelidir.

Ak Güller, Kara Güller; Fener’in Gülleri

0

“Müslüman, İslam’ı öyle canlı ve diri yaşa ki seni öldürmeye gelen de sende dirilsin!”

Bir zamanlar Diriliş Partimiz bile vardı. Ve ‘Zambaklar en kuytu yerlerde açar‘la başlamayan şiir geceleri olmazdı. Gözyaşı Geceleri, talebe himmetleri ve imani sohbetlerle aydınlanırdı akşamlar. Amatör radyolar, amatör ama Allah rızasını dilinden düşürmeyen Müslümanlar.

Müslüman çalmazdı. Müslüman kandırmazdı. Müslüman hile yapmazdı. Bu geniş zaman kipleri içinde birinci tekil şahıslar azdı. Dervişe, sofiye, ihvana, imam – hatipliye; kasayı, makamı, devleti teslim edecektiniz iş bitecekti. Beş‘e beş kattın mı Müslümanın karesiydin, bir yere müntesipsen küp.

Eş’ari geleneğinin şekilciliğine kamufle olduk ama bir halt olmadı. İslam Tarihinden seçtiğimiz adlar firmamızın müşteri garantisiydi. Önümüzdeki gazete, çenemizdeki sakal ve arka fondaki yapraklı takvim ‘Benim ticaretime güvenmiyorsan bari bunlara güven‘ kurnazlığı değil miydi?

Bahçecik‘te bir kısım siyasi arkadaşları kenar mahallelerdeki gariban aileler için yardım toplar ve dağıtırken görünce ne hislenmiştim. Çorbaya tuz babında.. Aynı arkadaşlar ilk seçimde Belediye Başkanlığını aldılar. Himmetlerde maaşlarının yarısını yüreğinin diğer yarısıyla koyan çok insanlar gördük. Ay‘lı, Güneş‘li, Can‘lı, Gönül‘lü çok organizasyonla karşılaştık. Onları bırak “Yüzyılın İyilik Hareketi“ne bile iyi niyetimizi kurban vermişiz.

Bir delikten bir daha ısırılmamak kaydıyla enayiliğimin özgül ağırlığı oldukça yüksek. Yok, 80 öncesi sağı da solu da istismar etmişlermiş. Ya 80 sonrası Müslümanları kim istismar etti: Öbür Müslümanlar.

Uğur Abi, bidonun içinde yanan ateş önünde okuduğu şiirlerle bize hem Cehennemi hem de Cenneti gösteriyordu. Ramazan Abi‘nin gözyaşları bizim gözyaşlarımızdı. Hıçkırığı bile asker arkadaşımızdı. Sonra Fener, deniz ötesini de aydınlatmaya başladı. Şiir kıtalarından yerkürenin kıtalarına sıçradı Fenerin ışığı. Bu ışıktan bir gazete, bir televizyon ve bir parti neşet etti. Bir’e 700, bir’e 70 bin verdi. Ramazan Abi‘nin Ramazanlığıydı işte.

Gemiler, filolar, firmalar, milyon avrolar, milyar dolarlar.. Gelsin paralar, gitmesin paralar ve hiç bitmesin paralar..Veren el, alan elden üstündü‘ ama ben daha veren, dağıtan bir dini teşekkül görmedim. Lakin bu gözler neler gördü neler.. Ne pespayelikler…

Yavuz karakterli bir Ağır abi; ‘Harama uçkur çözmedim elhamdülillah‘ diye mal beyanında bulunanlara ‘Denk getirememişsindir‘ derdi. ‘Boğazımdan haram lokma geçmedi‘ diyenlere ‘Nasıl becerdin‘ diye sorardı. Zamanla insanlar pepeçura gibi morardı. Artık herkesin kendi şeyine göre bir Müslümanlığı vardı.

Yanarım yanarım, iyilik kelimesinin yüzyıl boyunca öksüz kalacağına.. Bizim gibi tombaladan Müslüman kuşakları kara toprağın alacağına.. Kad halet. Bir nesildi, geçti. Ama bunlar yüzünden, bunlardan sonra gelenler din adına, rıza-yı ilahi adına ve hayır adına insanları ikna etmek için akla karayı seçti.

“Yamadık dünyamız, yırtarak dinimizden
Din de gitti, dünya da gitti elimizden”

Tarikat, Cemaat ve STK’lar

Yasama, yürütme, yargı ve medyadan sonra beşinci güç olarak kabul edilen STK’lar (Sivil Toplum Kuruluşları) içinde tarikat ve cemaatlerin yeri ne olabilir? Günümüzde özellikle bazı cemaatlerin siyaset ve idare içinde etkinliğinin artmasıyla, tarikat ve cemaatler sivil toplum kuruluşu sayılmalı mı, bunlar STK ise demokrasi için faydalı mı, zararlı mı olmaktadır, sorularına cevap bulma ihtiyacı artmıştır.

Tarikat ve cemaat kavramları bana (bazılarına olduğu gibi) sevimsiz ve soğuk gelen kavramlar değil. Kişilerin gerek kendilerini manevi olarak daha çok geliştirmeleri veya dini hizmetlere katkı yapmak için belli teşkilatlanmalar içinde olmalarının, fertlerin demokratik tercihlerine saygı sınırları içinde değerlendirilmesi gerektiğine inanırım.

Bu dini nitelikli örgütlerin birbirlerine karşı gösterebildiği hoşgörüden daha fazlasını gösteren bir anlayışa sahibim. Din hizmetlerinin yaygınlaşması ile milli ve manevi değerlerimizle teçhiz edilmiş bir nesil yetiştirilmesinde, devlet dışında kuruluşların katkılarını da çok önemsiyorum. Ve hatta bu tür hizmetlerin yürütülmesinde tarz ve tavırları bana uygun gelmeyenleri bile, hitap ettikleri kitlelerin farklılığı açısından değerlendirmeye ve anlamaya çalışırım.

Kanaatimce, mevcut cemaatler, dernek ve vakıfların çoğu da gerekli, faydalı ancak sayıca ve nitelik bakımından yetersizdir. STK’ların sayılarının ve katılımcı üyelerinin artırılması gerekir.

Ancak tarikat ve cemaatlerin hepsinin birer STK olarak tanımlanması ve demokrasiye katkıda bulunan kuruluşlar olarak takdim edilmesini de kabul edemem.

STK’ları sadece Devlet Dışı Organizasyonlar (NGO) olarak tanımlarsak, (Nakşibendî, Kadirî gibi) tarikat ve (Gülen Cemaati, Süleymancılık gibi) cemaatleri ve hatta (IRA, ETA, PKK gibi) terör örgütlerini de STK kapsamına almak gerekir. Hem devlet dışı organizasyon olmaları ve hem de gönüllü olan bu kuruluşların hepsini bu STK sayamayacağımıza göre, bu tanım eksik ve yetersizdir.

Sivil toplum kuruluşları için yapılan şu tarifleri de dikkate almak durumundayız:

“STK’lar sosyolojik olarak kendiliğinden ve iradi olarak örgütlenmiş topluluklardır.”

Birey kimliğini önde tutarak toplum yararı için çalışan gönüllü örgütlerdir.

“STK’lar katılımcı demokrasiye katkıda bulunurlar.”

Sivil toplum kuruluşu yasal olarak kurulmuş dernek, vakıf olarak hesap veren, kendi içinde şeffaf olan yatay bir örgütlenmedir.”

Bu tarifler kapsamında değerlendirme yaparsak, bir örgüt

  • Hiyerarşikse,
  • Kapalıysa,
  • Örgüt yapılanması ve denetimi şeffaf değilse,
  • Bireyi önemsizleştiriyorsa sivil toplumun dışındadır.

Tarikat ve cemaat gibi dini özellikli örgütler de, dernek ve vakıflar haline gelerek hesap verebilir duruma geldikleri zaman ve hiyerarşik mantıktan çıkıp, diğer gruplara, oluşumlara, kişilere eşit haklar tanıyıp yaklaştığı, şeffaflaştığı, demokratikleştiği, hesap verebilir hale geldiği oranda sivil toplum alanına dâhil olurlar.

Türkiye’nin gündeminde olan ve halen çok etkin olan cemaat ve tarikatların hiyerarşik bir örgütlenme yapısına sahip olduğu malum. Bu yapıların her kademesinin açıkça bilinmediği, şeffaf olmadığı, mensupların (müritlerin/ şakirtlerin) talimat aldığı, evliliklerine ve çocuklarının isimlerine, seçimlerde oy verilecek partinin belirlenmesine kadar önderin, mensupların dünyevi kararlarına ve iradesine müdahil olduğu, tenkit ve sorgulamanın söz konusu olmadığı kapalı yapılar olduğu bilinmektedir.

Bireyin iradesinin ortadan kaldırıldığı, dini bilgilerine çok önem verilen liderin dünyevi konularda da verdiği her türlü kararın sorgulanmadığı bir yapının demokrasiye katkı sağladığı söylemek mümkün değildir.

Aynı zamanda böyle bir irade devri kanaatimce İslam’a da uygun değildir. Sahabenin Hazreti Peygambere tavrı, vahye tam teslimiyet, dünyevi kararlarında ise istişare ve kendi görüş ve iradesini beyan etmek şeklindeydi. Büyük halifeler dönemi de böyleydi.

Vatandaşlarımızın yurt içinde ve dışında yurtlar, okullar, dershaneler, kurslar, aşevleri, bakımevleri, camiler ve kültür kurumları kurmaları takdirle karşılanması gereken davranışlardır. Herkes kendi görüş ve meşrebine uygun hizmetler ve insan yetiştirme mekanizmaları kurmaya çalışıyor.

Eskiden sadece dini cemaatlerin yaptığı bu işlere şimdi laik cemaatler de el attı. Bence her kim ne maksatla yaparsa yapsın, netice devletin resmi denetim ve gözetimi altında yapılan bu faaliyetler Türkiye için faydalı olmaktadır. Yeter ki kendi içine kapalı olmayan, diğer toplum katmanları ile geçişe imkân verecek kastlaşmamış bir yapı olsun.

Ancak bu işlerin fedakâr mensupları ve öncülerinin birey olarak kendi iradelerine sahip çıkmaları, dünyevi konularda cemaat kararlarını sorgulayabilmeleri ve kurdukları organizasyonların şeffaf ve denetlenebilir olması halinde yapılan hizmetlere katılım artacağı gibi, içinde bulundukları organizasyonun etkinliği ve sürekliliğini de sağlayacaktır. Hem yurtdışındaki okullarla gurur duyabilir ve hem de ABD ile ilişkiler ve “dinler arası diyalog” çalışmaları ve “Ergenekon davasında taraf olma” politikalarını sorgulayabilirsiniz. Bu tavır, demokrasiye katkı sağlamak kavramına da, Müslüman’ca davranmaya da daha uygun olsa gerektir.

Ayrıca cami yaptırma derneklerinden, yüzlerce okul ve yurt işleten organizasyonlara, milyonlarca dolarlık yardım toplayıp, dağıtan kuruluşlara kadar hepsinin hesaplarının tam şeffaf ve denetlenebilir olması öncelikle saf ve iyi niyetli hizmet erlerine olan bir borçtur.

Organik Tarımın Kentsel Kalkınmadaki Yeri ve Yeni Kavramlar

Organik Tarım: Üretimde kimyasal girdi kullanılmadan, üretimden tüketim süreçlerinini de içine alacak şekilde her aşamasında kontrollü ve sertifikalı olarak yapılan tarımsal üretim şeklidir.

Organik Tarımın amacı: Toprak, su kaynakları ve havayı kirletmeden tabiatın ekolojisine zarar vermeden çevre, insan, bitki ve hayvan sağlığını korumaktır.

Organik tarımın öncülüğünü giderek artan çevre problemlerine ve hastalıkların artmasına karşı duyarlı olan Avrupalı bazı üreticiler; tarımdaki üretim tekniklerini ve kullanılan girdileri sorgulayarak başlamışlardır.

Van veehhuizen Bir yanılsamanın önüne geçme adına şunlar söylüyor ” Organik tarım, çevre kirliliğinin, ekonomik sıkıntıların ve yoksulluğun önlenmesinin en önde gelen çözümü değildir. Buna rağmen, sürdürülebilinir kalkınma için aralanan bir kapı olma özelliği taşıyor. Doğanın karşısında olmak yerine onunla beraber olma ideali içinde olunması gerekir.”

Organik tarım;

Her zaman daha temiz bir çevre,

Daha sağlıklı bir yaşam vaat eder.

Dolayısı ile yeni bir tarımsal harekettir.

Yapılan tüketim modellemeleri ile dünyada her yıl yüzde 30 büyüyen organik ürün talebi olacağı söyleniyor. Organik ürün pazarı yaklaşık 30 milyar dolar civarında. Dünyada organik ürün ihraç eden ilk üç sırada bizde varız. Türkiye, Çin ve Hindistan. Türkiye ihracatını Avrupa ülkelerine yapabiliyor. Bu ülkeler Almanya, İngiltere, İsviçre, Avusturya, Hollanda, Fransa ve Danimarka’dır.

Türkiye’nin Organik tarım ihracatı 100 milyon dolar civarında.

Ne ilginçtir ki dünyadaki artış yılda yüzde 30 iken Türkiye’de maalesef pazar büyüklüğü 20 milyon dolar civarında kalmıştır. Organik ürün tüketimi dünyada artarken ülkemizde artmamasını ise uzmanlar aracıları yüksek kar hırsına bağlıyorlar. Tüketici bilinçli bile olsa pahalı olduğu için organik ürünü alamıyor veya tercih etmiyor. Oysa bu konu ile yasa çıkarılmış üreticiden tüketiciye doğrudan pazarlama yapılabiliniyor. Yani toptancı hallerine girmeden de satış yapılanabiliniyor. Bu nedenle tüm il, ilçe ve beldelerde belediyeler, organik ürün üreticilerine doğrudan satış yapabilecekleri ortamları oluşturmak zorundalar.

İlaç kalıntılarının neden olduğu sağlık sorunları ancak organik ürün kullanımı ile ortadan kaldırılabilinir. İlaç kalıntılarından ve diğer genetik problemlerden dolayı oluşan sağlık problemlerinin Türkiye’ye hem ilaç, hem iş kaybı, hem de insanımızın yaşam kalitesini etkilemesi bakımından çok ama çok önemlidir. Türk insanına ve Türkiye’ye maliyeti çok yüksektir.

Organik tarım projeleri prestij projelerdir. Topluma ve çevreye olan saygının, sorumluluğun, duyarlılığının bir ürünüdür. Bir ülkenin sağlıklı nesiller yetişmesinde önemli bir proje olan organik tarım projelerine aynı zamanda bir sosyal sorumluluk projeleri olarak da bakabiliriz.

Dünyada yeni kavramlar var mesela İnşaat sektöründe  “kentsel dönüşüm” bu kavram halk tarafından iyi algılandı ve belediyeler, büyük inşaat firmaları bunu iyi kullandı. Tarımda ise “Tarımın kentsel kalkınma planına uyumu” yani “Kentsel tarım” burada “yeşil kuşaklar”,”yeşil koridorlar” oluşturuluyor” kentle tarım iç içe uyumlu bir organizasyon haline getiriliyor. Sağlık konusunda  “Kentsel sağlık” çevre konusunda “kentsel çevre” gibi kavramlar. Bunların içleri doldurulduğunda ve istifade edilebilecek projeler haline getirildiğinde halktan hem büyük bir karşılık bulacak, hem de insanımızın ve ülkemizin kalkınmasında ciddi bir payı olacaktır..

Türkiye’nin Gayrı Müslimleri

0

Küreselleşme dalgasının etnik kimlikler üzerindeki söylemi, Türkiye’de bütün kesimleri etkiler duruma geldi. Üstelik bu etnik kimlik söylemi, sadece mevcut geleneksel kimlikler üzerinde yapılandırılmıyor. Aynı zamanda bir zamanlar var olduğuna inanılan arkaik toplulukların yeniden inşası alanlarına da kaymaktadır. Bir zamanlar Anadolu’da mevcut oldukları ancak tarihi ve arkeolojik belgelerle kanıtlanabilen bu arkaik topluluklar, entelektüel ve siyasal gündemin en önemli tartışma konularından birisi olmaktadır.

Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın Düzce konuşması tartışmanın geçmişle ilgili ilmi bir konu olmadığını, günümüzle ilgili olduğunu ortaya koyan resmi ve önemli bir açıklamadır. Sayın Başbakan Düzce’de; Farklı etnik kimlikte olanları ülkemizde kovduğumuzu, bunun faşizan bir yaklaşım olduğunu ve aklıselimle düşünüldüğünde bu uygulamanın bir hata olduğunu, söyledi.

Küresel dalganın etniklikle ilgili varyantını tartışan bir çok yazar da konuyu daha önce edebi kurgu, sosyolojik muhayyile, tarihi değerlendirmeler ve felsefi tasarımlarla uzun zamandan beri işlemektedir. Etnik kimliklerin erimesi, değişmesi veya ideolojik tarzlara bağlı olarak kendini farklı biçimlerde ifade etmesi gibi konular bu tartışmalarda fazla gündeme gelmiyor. Tartışmanın tarafları, Türkiye’nin etnik temizlik yaptığını ispatlamak veya Türkiye’nin etnik temizlik yapmadığını açıklamak gibi konularla ilgileniyorlar. Türkiye, Türkler veya Müslümanlar bu süreç içinde fail/özne, gayrı müslümler ise meful/nesne, masum ve edilgen birer cemaat olarak ele alınmaktadır. Çatışma Failin ve mefulun taraftarı olma gibi bir süreç içinde yaşanmaya devam ediyor.

Ancak sosyal değişme ve farklılaşma konusu ile ilgilenenler, değişmenin her zaman iki farklı grubun çatışmasıyla meydana gelmediğini bilirler. Değer çatışması ile grup çatışması her zaman biri biriyle örtüşmez. Grupsal çatışmaların bir çoğunda, değerlerle inançlarla çatışma değil, daha çok hakimiyet alanları ile ilgili bir çatışma yaşanır. Kendisi ile çatışma içinde olunan grubun bir çok değeri başka bir alanda rakip grubun üyelerince benimsenebilir, içselleştirilebilir. Bu durum Türkiye’de Cumhuriyet devrimini yapan aydınların davranışlarında görülebilir. Bilindiği gibi, Cumhuriyet aydınları kültürel olarak Batı medeniyetinin değerlerini benimsedikleri halde, grup olarak Batı emperyalizmine karşı savaştılar.

Batı ülkelerinde modernleşme sürecinde de benzer bir süreç yaşandı. Mesela kilisenin yani dini cemaatlerin modern Avrupa kültürlerinde, modernleşme süreci ile bağlantılı olarak, güçlerini ve etkinliklerini, gündelik yaşam alanında zaman içerisinde yitirdiklerini her kes bilir. Bu süreç sekülerleşme yani maddileşme veya dünyevileşme olarak tanımlanmaktadır. Batı’da gündelik yaşam alanında dini grupların etkinliklerini yitirmesi, din ve laiklik veya din ve bilim çatışması olarak ele alınmaktadır.  Konu hangi bağlamda ele alınırsa alınsın. Sonuçta Batı ülkelerinde kiliseye bağlı örgütlü Hıristiyan cemaatler gündelik yaşam alanında etkinliklerini zamanla yitirdiler. Modernizme karşı kendini savunamayan ve camaatini koruyamayan ve kiliseye bürokratik olarak bağlı olan kapalı küçük gruplar ortadoks Hıristiyan olarak varlıklarını sürdürebildiler. Halkın büyük çoğunluğu nostaljik olarak Hıristiyan kalabildi. Batı ülkelerinde ailenin dağılması, ateistlerin oranının artması, geylerin ve lezbiyenlerin kiliseye rağmen hukuki statü edinmesi, kürtajın yaygın olarak benimsenmesi ve kilise törenlerine katılma oranlarının düşmesi bu durumun canlı örnekleridir.

Benim asıl üstünde durmak istediğim Türkiye’de azınlık statüsünde bulunan gayrı Müslimlerin, yani Rumların, Ermenilerin, vb. diğer grupların durumudur. Yukarıda belirttiğim gibi Hıristiyanlık egemen güç olduğu Batı ülkelerinde grupsal varlığını tam olarak koruyamadı. Egemen güç olduğu ülkelerde grupsal varlığını koruyamayan Hıristiyanlığın Türkiye’de varlığını koruyamamış olması neden Türk ve Müslüman baskısıyla açıklanmaya çalışılmaktadır. Üstelik çok daha çelişik bir durumda var ortada. Çünkü Türkiye’de laik uygulamalarla birlikte dini bir gruba, dini manada baskı ve şiddet uygulamak zaten yasaklanmıştır. Müslümanlar laik uygulamalarla birlikte dini manada grupsal davranma imkanını zaten bulamadılar. Çünkü dini grupların oluşumu zaten yasaklanmıştı.

Türkiye’de Fransa’dakine benzer laiklik uygulamaları yasal olarak uygulamaya kondu. Hatta laiklik, Fransa uygulamasından daha da şiddetli bir şekilde yürürlüğe girdi. Bilindiği gibi, Türkiye laikliği azınlık statüsündeki Rumlara ve Ermenilere karşı kurumsallaşmadı. Bilakis bu doktriner laik uygulamalar, Müslümanların dini yaşam alanlarına yönelik olarak uygulamaya kondu. Çünkü, azınlıkların azınlık hakları hukuken uluslar arası anlaşmalara bağlı olarak güvence altındaydı.

Türkiye’de uygulamaya konan doktriner laik uygulamalara teorik düzeyde bakıldığında zamanla Müslümanlığın etkisini yitireceği ve varlıkları uluslar arası anlaşmalarla koruma altına alınan Rumların ve Ermenilerin varlıklarını güçlendirecekleri, devrimin yapıldığı yıllarda mantıksal olarak öngörülebilirdi. Ancak fiili duruma baktığımızda bu beklentinin tersi bir durumun yaşandığı görülmektedir. Yani doktriner laik uygulamaya rağmen sadece inanç temelinde de olsa Müslümanların oranı arttı. Buna karşın Hıristiyanların ve Yahudilerin oranı gittikçe azaldı. Türkiye’deki resmi uygulamalara ve şartlara bakıldığında ise yukarıda belirtildiği gibi, buna ters bir durumun ortaya çıkması bekleniyordu. Bu durumu nasıl izah edebiliriz? Konuyu Türkiye ve Müslüman baskısıyla izah etmek isteyenlere katılmak mümkün değildir. Çünkü Türkiye’nin yasaları ve Müslümanların yaşadığı süreç böyle bir baskıyı açıklamaya ve belgelemeye imkan vermiyor.

Türkiye’de Hıristiyan grupların erimesini ve Müslümanlığın gündelik yaşamda daha çok görünür duruma gelmesini İslam’ın ve Hıristiyanlığın temel inanç yapısına bağlı olarak ele almak gerekir. Bu şartlara bakıldığında şunu görüyoruz. İslam’da dini örgüte iman ve ona bağlı olarak davranmak dinin temel rükünlerinden olmadığı gibi,  dini örgüte yani ruhbanlara Allah adına itaat etmek zaten haramdır, yasaktır. İslam’a göre cemaat dışı alanda da bireysel olarak din yaşanabilir. İslam dinin bu özelliği laik şartlarda bir müslümanın birey olarak dini sorumluluklarını yerine getirebildiğini göstermektedir. Ancak Hıristiyanlık dinsel yaşantıyı kiliseye, cemaate, rahiplere ve dini örgüte bağlı olarak temellendirmiştir. Bireysel dini yaşantı ne Katolik, ne de diğer Hıristiyan inançlarda kabul gören bir yaşantı değildir.

Bilindiği gibi modernizmin ve laikliğin en önemli amaçlarından birisi insanları cemaatten kopartarak bireysel özgürlüğe kavuşturmaktır. Bu gerçekten mümkün müdür? Ayrıca tartışmak gerekir. Ancak konumuzla ilgili olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Türkiye’deki Hıristiyan azınlıkların varlıklarını güçlenerek muhafaza edememesi, modernizme bağlı olarak dünya genelinde yaşanan sürecin bir sonucudur. Çünkü kiliseye bağlı dini cemaat inancı, modern yaşam biçimiyle, bilim anlayışıyla ve gündelik yaşamla uyumlu değildir. Bundan dolayı bir zamanlar bütün milli varlıklarını Hıristiyanlığın temel inançlarına dayandıran batılı büyük ülkelerde bile Hıristiyan dini cemaatler varlıklarını koruyamadılar.