19.3 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1318

Kuş Gribi, Domuz Gribi, Kene Isırığı Hastalığı Enfeksiyonları

Bu enfeksiyonlar viral enfeksiyonlardır. Son günlerde kamuoyu gündemini fazlasıyla ilgilendiren haberler sebebiyle konunun bir hekim gözüyle değerlendirilmesinin uygun olduğunu düşündüm.

Virüsler canlılarda (İnsan ve hayvanlarda) çeşitli enfeksiyonlara sebep olan fakat bakterilerin sebep olduğu enfeksiyonlarda kullandığımız antibiyotiklerle tedavi edilemeyen ve bakterilerden çok daha küçük, değişik çeşitlilikte etkenlerdir. Bu canlılar muhtelif gruplar halinde sınıflandırılarak adlandırılıp incelenirler. Bunların yaptığı bazı hastalıklara karşı koruyucu aşılar üretilmiş ve bu hastalıkların bazılarına karşı önemli başarılar elde edilmiştir. Mesala çocuk felci hastalığı, kuduz hastalığı, kızamık hastalığı gibi…Grip hastalığına sebeb olan virüslerin her salgınında ki yapısal özellikleri degişkenlik gösterdiği için hazırlanan aşıları yeterince koruyucu etki yapamamaktadır. Aynı hastalık grubunda olmasına rağmen kendilerine karşı hazırlanıp kullanılan koruyucu aşılar bir sonraki  benzeri hastalıkta etkisiz kalmaktadırlar.  Kuş gribi virüsü kuşlarda enfeksiyon yapan bir etkenken yapı değişikliğiyle insanlarda da hastalık yapıcı özellik kazanmış, domuz gribi virüsü de özellik değiştirerek domuzlar arası enfeksiyon yaparken domuzdan insana, daha sonrada insandan insana bulaşıcılık ve hastalık yapıcı özellik kazanan bir etkendir.

Nezle bir virüs hastalığı olduğu gibi Kuş gribi, domuz gribi, Honk Kong gribi, Asya Gribi, Kırım Kongo Kanamalı Hastalığı (Kene ısırığı)… birer virüs enfeksiyonlarıdır. Bunlar çıkış yeri veya hastalığın başladığı bölge veya virüsün ilk yaşadığı canlı türüne göre isimlen-dirilirler.

NEZLE Mİ? GRİP Mİ?       

BELİRTİLER                    GRİP                                              NEZLE

Hapşırma, aksırma                     Hastalığın başlangıcında                             Sıklıkla
Ateş                                             38 C’nin üzerinde                                         Nadir
Boğaz Ağrısı                               Sıklıkla                                                        Sıklıkla
Baş ve Eklem ağrıları                  Her zaman ve ciddi                                     Nadir
Yorgunluk bitkinlik                     Uzun süre ve iyileşme sonrası da                Bazen ama daha kısa süreli
                                                     devam edebilir
Burun akıntısı, tıkanıklığı            Nadir                                                           Sıklıkla
Bulantı, kusma, diyare                5 yaş altı çocuklarda ve yaşlılarda sık         Nadir
Göğüs ağrısı                                Sıklıkla ve ciddi                                           Nadir ve kısa süreli

Görüldüğü gibi nezle birden ortaya çıkan, burun akıntısı, hapşırık, boğaz ağrısı, ateşin genellikle 38 C’nin altında olduğu ve 7 ila 10 günde kendiliğinden geçen bir virüs hastalığıdır. Hapşırık ile çıkan damlacıklar vasıtası bulaştığı gibi, bu damlacıkların bulaştığı direk temas ettiğimiz eşyalar üzerinden de insandan insana bulaşarak yayılır. Önemli bir komplikasyonu olmaz ise  kendiliğinden iyileşirler.

Grip ise daha belirgin bir baş ağrısı,  adale ağrıları ve yorgunluğun eklendiği boğaz ağrısı, burun akıntısı ve öksürüğün de olduğu ateşin de çoğunlukla 38 C’nin üstüne çıktığı bir hastalıktır. Bu belirtiler peyder pey virüsün alınmasından iki üç gün sonra başlar ve ilerler. Vücut mukavemeti zayıf olan kişilerde; bağışıklık sistemi zayıf kişilerde; üşütme, yorgunluk, uykusuzluk gibi bağışıklık sistemini zayıflatan durumlardan sonra; şeker hastalığı, kalp ve akciğer hastalıkları, kronik diğer hastalıkları olan kişilerde grip hastalığı, komplikasyonlara sebep olarak, insan sağlığında ölüme kadar götüren sonuçlara sebep olur.

Ülkemizde yine özellikle yazın ortaya çıkan kene ısırığı hastalığı (Kırım Kongo Kanamalı Hastalığı-KKKA) da bizlerin ilgisini çeken haberler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu da bir virüs hastalığı olup, bir tür kenenin ısırmasıyla insana bulaşır.  Virüsün bulaşmasından 1 ila 3 gün sonra ortaya çıkan ateş, kırıklık, baş ağrısı, kol ve bacak ağrıları, belirgin bir  iştahsızlıkla başlar, kusma, ishal, ciltte morarmalar gibi belirtilerle devam eder. Bu konuda en önemli husus bir kene tarafından ısırılan insanın en yakın bir sağlık kuruluşuna giderek veya bir bilene keneyi uygun şekilde aldırmasıdır. Isırılan bölge bir antiseptikle temizlenip şahsın bulgu ve belirtiler yönünden takip edilmesi uygundur. Her kene bu virüsü taşımadığı gibi her ısırılmadan sonra da böyle bir hastalığa yakalanılmaz.  Bu hastalıkta bilinçsiz avlanma ile kene tüketici kuş, karınca ve böceklerin ortadan kaldırılması, kırsal kesimde keneleri yiyen tavuk türü evcillerin azalmasının etkili olduğu bilinmektedir. Bu da  yaşadığımız çevrenin doğal dengesini de korumak ve sürdürmek gibi bir sorumluluğumuzu da  hatırlatmaktadır.

Bu tür hastalıklarla mücadelede kişisel hijyen şartlarına riayet önemli bir tedbirdir. Salgın zamanlarında kapalı ortamların havalandırılması ve bu tür yerlerde az durulması,  şahısların el ve vücut temizliğine riayeti (sık sık ellerin sabunlu su ile yıkanması), gereksiz el sıkışma ve öpüşmelerin yapılmaması, öksüren- aksıran insanların mendilleri ile gerekli kişisel korunmayı yaparak bulundukları ortamı kirletmemeleri, dengeli beslenme ile vücut mukave-metimizin sürdürülmesi, yeterli fizik hareketlilik ile vücut direncimizin kuvvetlendirilmesi önemli koruyucu unsurlardır. Ayrıca bağışıklık sistemini zayıflatan bir rahatsızlığı olanların (bunlara risk grupları diyoruz) salgın önceleri aşılanması  önemli bir tedbirdir.

Konunun gereğinden fazla önemsenerek bir vesvese (opsesyon) unsuru haline getirilmesini doğru olmadığını düşünüyorum. Grip salgınları ve diğer virüs hastalıklarına karşı korku ve endişe ile yaklaşmaktan ziyade koruyucu tedbirlere riayet, genel sağlık kurallarına uyarak vücut mukavemetimizin sağlam tutulması, herhangi bir hastalık durumunda da ilgili uzmana zamanında müracaat ile gereken gereken tedbirlerin alınması ve yapılmasını  sağlamak işin temelidir.

Sağlıklı günler ve gelecek dileğiyle.

İzmit Nasıl Kurtulur?

0

Her 28 Haziran‘da temsili kuvvetlerin dolma tüfeklerle attığı gösteri kurşunlarıyla ve protokolün demir atıp durduğu görüntü nutuklarıyla kurtulmaz.

28 Haziran diye bir ilköğretim okulu var. Gitmesek de, görmesek de bizim okulumuzdur diyen bir çocuk türküsünün bestesine vakıf olmakla da kurtulmaz.

1 – Öncelikle kimi, kimden kurtardık? Biz İzmit‘i aleni düşman Yunan‘dan, kuklatör İngiliz‘den, yan çalma Rum ve Ermeni çetelerinden, yerli malı hain işbirlikçilerden ve siyasi ikballerini zalim işgalcilerin emellerine yaslamış mevcut politik oligarşiden kurtardık. Çoktan seçmeli 8 şık içinde tek harekette Milli Mücadele’yi işaretlemek o zamanlar her babayiğidin harcı değildi.

2 – Yedi yabancıyla güzel güzel geçinmek varken niye kurtardık? Silahla geleni ‘kırmızı‘ trafik lambası karşılıyor da sermaye ile gelene tüm yolları ‘yeşilışık yapmıyor muyuz? Madem palikaryayı toprağımızdan atacaktık o zaman Finansbank‘ı Yunan Kilisesine niçin sattık? Madem satacaktık adamlara 90 yıl önce niye bir kamyon dayak attık?

3 – İzmit’i kurtarmak yerine kendi  kendimizi kurtarmaya çalışsak daha iyi olmaz mıydı? Her vatandaş kendinden başka kuş tanımıyorsa memleket yanıp bitmiş ne gam yeter ki benim mercimek tarlama girilmesin diyenler korosu madem hep iktidar, öyleyse bu diğergamlık neyin nesi? Vatan, vatan dediğiniz toprak parçası kredi kartına kaç taksit?

Gözünü sevdiğimin İzmit’i sen ne anaç bir kentmişsin. Anadolu‘daki herhangi bir şehre gidin; kendinizi tanıtmanız 4 sene sürer, kendinizi kabul ettirmeniz 14 sene. Hele hele o şehrin siyasal ve ekonomik geleceğine yön verme pozisyonuna geçebilmek için 40 sene 40 ayrı fırından ekmek yemeniz kayd u şarttır. Ama bir Malatyalı 10 – 15 sene içinde bu ilde Bakan dahi olabilir.

Kocaeli‘ye yeni gelen bir Tokatlı en çok 6 ay içinde Hemşeri Derneği yardımıyla intibakını tamamlar, 6 yıl içinde de trend olarak Tokat‘taki tüm terekesinin üzerine çıkar. Elbette böyle bir şehre şapka çıkarılır. Ama bir türlü sözcükler İzmitliliğe, Kocaeliliğe çıkmaz.

Ben deyim Osmaniye sen anla Van. Bayburt‘um sana söylüyorum, Afyon‘um sen anla. Ula Zeki, İstanbul ne ki Erzurum yayla. Sen bu yaylalari yaylayamazsun gülum, sönüktür kent kimliği anlayamazsun.

Kendi ilini bırakıp da gelenin hırsı kalanın en az 3 katıdır. O yüzden yeni hemşerilerimiz hep kazanan partiye, hep şampiyon takıma ve hep ensesi kalınlara kurbiyet hissederler. Beklentilere kavuşulur, dağ dağ arzulara kavuşulmaz. Bir bitimsiz harmandır hayaller, iflah olmaz.

Ah keşke şu anlamsız rekabet yerini ortak paydada kent sevdalıların kültür ortaklığına bıraksaydı? Ah keşke demokratik geleneğimizi içten içe kemiren mikro milliyetçilik yerini mahalleden ülkeye değer ve değer yargısı üretmeye bıraksaydı. Keşke bizi bize bıraksalardı ve keşke biz bizi bıraksaydık.

Cehennemde Türklerin kuyusunun başında zebani yokmuş. Zaten her kafa çıkaranı yekdiğeri ayağından tutup aşağı çekiyormuş. Dolayısıyla zebani istiyoruz ey halkım. Görenlerin, duyanların.. 

Eve Kapanma!

Büyük puntalarla, bilboardlarda, fabrika ilan panellerinde ve ilana müsait her yerde boy boy
“Eve Kapanma Pazara Çık!” afişleri asıldı.

Krizden kurtulmanın yolu olarak keşfedilmiş.
Allah razı olsun kaşiflerden…

Tüketim, krizin aspiriniymiş!
Bu iş işte bu kadar kolaymış…

Krizin en derin döneminde bile imdadımıza hep yetişen Kredi Kartlarımız vardı ya,
Yeter sayıda mağaza var, yeterinden fazla Kredi Kartı limiti…
Feda olsun marketlere hacizler, feda olsun market patronlarına aile huzuru…

Peki önlenecek kriz kimin krizi?
Büyük, Mega, Ultra Marketlerin.

Marketler kimin?
Fransızların, İsrailllerin, Almanların vs.
Öyle ya, bir çok yabancı ülkeden gelmişler, kondurmuşlar devasa marketleri ülkemin en nadide köşelerine.
İçini doldurmuşlar, 70 binlerle, 80 binlerle ifade edilen çeşitli yabancı mallarla.
Her ne kadar Safranbolu’dan birkaç tür lokum, Çorum’dan birkaç çuval leblebi, seralarımızdan 3-5 çeşit sebze, 5-10 çeşit meyve olsa da, ezici bir çoğunluğunu dışarıdan gelen ürünler doldurmuş reyonları.

Eve Kapanma Pazara Çık.
Güzel bir slogan, kulağa da hoş geliyor doğrusu…

Geçmişte bazı illerimizde bu marketlerin Türk versiyonlarının açılması için yapılan girişimlere şahit olduk.
Yerli engellemelere rağmen birkaç yerde açıldı da.
Ancak açılması engellenemeyenlerin de, büyümesine izin verilmedi!
Elazığ’ın en nadide köşelerinden birinde, yarım kalmış bir market, yıllardır hilkat garibesi gibi durmakta ve çok kötü bir görüntü kirliliği oluşturmaktadır.
Bu yarım kalmış bina, tamamen yerli bir girişimin Market zincirinin halkalarından biri olacaktı.
Ancak o dönemin iktidarı(!), saçma sapan bir gerekçe ile inşaatın tamamlanmasını engelledi!
Çünkü rahatsız olan kesim, medya markalı mikrofonla, yüksek seviyeden “Yeşil Sermaye” tehlikesini haykırıyordu.
Ve bu binanın, o günün iktidarı (57. Hükümet) tarafından “Marketler, yerleşim alanlarından en az 5 Km. uzakta yapılması gerekir” gerekçesi ile inşaatı durduruldu, hemde bir ton masraf yapıldıktan sonra.
Oysa daha sonraki tarihlerde sayısız sahibi dışarıda olan devasa marketler kuruldu bir çok şehirin en can alıcı göbeklerine.

Eve Kapanma Pazara Çık,
Maazallah Fransa, İsrail, Almanya krize girerse, sarsılır.
Onlar sarsılırsa biz düşeriz…

Gözünü sevdiğim koruma mekanizması,
Çok güzel koruyor da, hedefi tutturamıyor!
Olsun. Korunmuş korunmuştur.
Tâbiiyetin, uyruğun ne önemi var? İnsan insandır, koruma koruma dır.
Yerli Malı Yurdun Malı, Her Türk Onu Kullanmalı” sözüne de kafanı çok takma!
O sözün ne önemi var?
O, eskilerde kalmış ilkel bir modaydı…
Kalitesiz de olsa, pahalı da olsa, yerli üretime destek ve teşvikten başka çare yok.

Kendi ürettiği otomobilleri kullanmada ısrar, McDonald’s denen lokanta(!) ve benzeri yabancı kuruluşları ülkelerine sokmamaları, Kore’yi çerek asırda bir dünya devi yapmıştır biline.

 

 

Sümeyye Hanım’ın Şan Ve Keman Dersi

Başbakanımızın oğlunun yöneticisi olduğu şirkete ait TV kanalında “Bir şarkısın sen” isimli bir şarkı yarışması var. Birkaç defa izlediğim bu programda özellikle son elli yılın sevilen şarkılarını, yaşları 9-16 arasında olan çocuklar seslendiriyorlar. Seçilen çocuklar çok yetenekli ve şarkılar herkes tarafından beğenilebilecek türden.

Yarışmada şarkıları seslendiren çocukların zor şarkıları bile çok rahat ve doğru biçimde seslendirmeleri takdirle karşılanıyor. Büyüklerin çok sevdiği bu şarkıları yeni neslin de sevmesini sağlayacak bir sıcaklık içinde sunuluyor. Bazı programlarda olduğu gibi saygısızca hakaret ve küçümseyici ifadeler kullanılmıyor, çocukların kusurlarını öne çıkarmadan, başarılarının takdir edildiği bir rahatlatıcı ortam sağlanan programın iyi reyting yapacağı anlaşılıyor.

Benim bu programda ilgimi çeken seçilen çocukların isimleri ve aile yapıları. Melek Aleyna, Büşra, Feyza, Muhammet, Miraç     gibi kendi kimliğini Müslüman olarak tanımlayan ailelerin tercih ettiği isimleri taşıyan çocukların, anne babalarının muhafazakâr/ dindar aile yapısında oldukları görüntülerinden hemen anlaşılıyor. Bu ailelerden anneler kendilerinin asla giymeyi düşünemeyeceği, babalar ise karısına asla giydirmeyeceği kıyafetlerle şarkılarını söyleyen, kıvrak danslar yapan kızlarının performansı karşısında, duygularını saklayamayıp, gözyaşları ve alkışlarıyla destek oluyorlar.

Bu çocuklar başarılı olup, müzik hayatı içinde profesyonelleşirse, çok büyük bir ihtimalle, ailelerinin mevcut değerlerine göre tasvip etmeyeceği bir hayat tarzı yaşayacaklar. Başarılı olamayıp diğer meslekleri seçenler ise, bu pırıltılı ve alkışlı atmosferin unutulmayan hatırası ve hatta özlemi ile yaşayacaklar.

Bu düşüncelerle ailelerin çocuklarını bu ve benzeri yarışmalara katılmaları için gösterdikleri heves ve gayretin sebebini anlamaya çalışıyorum. Aşağıdaki ihtimallerden hangisi veya hangileri bu hevesi beslemiş olabilir?

  • Mevcut yaşantıları bir değer sisteminden değil, mahalle baskısından kaynaklanmakta ve kendi yaşayamadıkları bir hayatı çocuklarının yaşamasını arzu etmektedirler.
  • Çocuklarının para ve şöhrete kavuşması için bazı değerleri feda edilebilir görmekteler.
  • Çocuklarının büyüyünce ailesinin mevcut değerlerine döneceğini, şöhret ve paranın onları bozmayacağını düşünmüşlerdir.
  • Geleceği hesap etmeden, sadece yetenekli çocukları olmanın dayanılmaz gururunu doya doya yaşamaktalar.
  • Sınıf atlama arzusu, değerleri arka plana itmektedir.

 

Bunlara sizin aklınıza gelirse başka sebepler ekleyebilirsiniz.

************************************

Başbakanımızın çocuklarının eğitimine gösterdiği özen kamuoyu tarafından iyi bilinmekte. Yurtdışı eğitimler, alınan burslar, mezuniyet törenleri için ABD’ye gidiş konuları çok tartışıldı. Verilen eğitimin sadece okul müfredatı ile sınırlı olmadığı yüzme, müzik ve ata binme gibi özel yetenekleri de geliştirmeye yönelik olduğu anlaşıldı. Mesela İndiana Üniversitesinde Tarih okuyan Sümeyye Erdoğan‘ın keman çalıp şan söylediği, ABD’de koroda şarkı söylediği açıklandı.

Başbakan Erdoğan, kızı Sümeyye Hanım’ın şan ve keman dersi aldığını ve kızının yeteneğini açıklarken mutlu görünüyordu. Her ne kadar çekemeyip, kendileri için normal karşıladıklarını Başbakanımızın çocuklarına yakıştıramayanlardan pek hoşnut olmasa da, çocuklarının yeteneklerini geliştiren bir baba olmanın keyfini yaşıyordu.

Acaba Sümeyye Hanım keman çalma ve şarkı söyleme yeteneğini göstermek, Türkiye’de de toplum içinde sanatını icra etmek isterse Başbakanımızın tavrı ne olur? Sümeyye Hanım nefis bir solo konser verse, Başbakanımız kızının bu başarısını coşku ile destekler mi?

Sümeyye Hanım’ın heves ve gayreti, para ve şöhrete yönelik olmayacağına göre, seçkin bir ailenin gelişmiş sanat zevkleri ve yetenekleri olan, ancak sanatını aile içinde icra eden bireyi olması mı istenmektedir?

Her ne şekilde isterse istesin, Başbakan Erdoğan ile Afganistan’da müziği yasaklayan Taliban’ın özdeşleştirilmesinin mümkün olmadığı bir kere daha anlaşılmış olmalı. Taliban toplumu kendi İslam anlayışına göre dönüştürmek isterken, Erdoğan’ın yaşadığı toplum tarafından dönüştürüldüğü görülüyor. Herhalde “değiştik”, “milli görüş gömleğini çıkardık” söylemi de bu dönüşümü anlatıyordu.

Bir şarkısın sen” programına katılan çocukların ailelerinin çoğunun, Başbakanımızın değerlerine yakın olduğunu düşünüyorum. Acaba bu aileler de Başbakanımızın çocuklarını yetiştirme tarzından etkilenmiş olabilirler mi? Yurtdışında eğitim imkânı bulamasalar da, çocuklarının yeteneklerini geliştirme alanında örnek almış olmaları mümkündür.

Muhafazakâr ailelerin sanatçı yetiştirmeye katkıda bulunmaları, sanat camiasında da yapısal bir değişimin başlangıcı olması mümkündür. Sahne, sinema ve TV’lerde muhafazakâr/ İslamcı (özellikle hanım) sanatçılar dönemi başlayabilir mi?

Belki de İslamcı camianın bu hevesi, kendi açılarından kaybedilmiş gençler yaratacak.

******************************

Burjuvalaşan İslamcı kesimin yaşadığı bu değişim, irticanın bir paranoyadan ibaret olduğu anlamına gelebilir.

Başörtülü kızların parklarda erkek arkadaşlarıyla öpüşmeleri, dans ederken göbeği açılan başörtülü kız resimleri çok tartışıldı. Bunun gibi, piyano/keman/arp eşliğinde başörtüsüyle şarkı söyleyen kızlar, belki de sosyolojik olarak toplumda sınıflar arası geçiş işaretleri olarak değerlendirilebilir.

Dini değerlere ve “dindar hayat tarzına” dönüşün yaşandığı söylenen bu dönem, aslında geniş dindar/ muhafazakâr halk kitlelerin içinde, “çağdaş yaşam biçimi” denilen bir hayat tarzına dönüşün de yaşanmakta olduğu bir zaman dilimidir.

Bu sosyolojik gerçeğin farkında olmak, muhafazakâr halk kitlelerinin, hayat tarzı açısından daha tavizsiz olan Saadet Partisi yerine, neden AKP’yi daha çok tercih ettiklerini de anlamamıza yardımcı olabilir. AKP oylarında din faktörünün sanıldığından daha düşük olduğunu da.

Türkiye’de İşsizlik ve İşsizlik Oranları

TÜİK(Türkiye İstatistik Kurumu)   15/06/2009 tarihli   Haber Bülteninde HANE HALKI İŞGÜCÜ ARAŞTIRMASI 2009 MART DÖNEMİ SONUÇLARI (Şubat, Mart, Nisan 2009) sonuçlarına göre; İşsizlik oranı % 15,8 iken, tarım dışı işsizlik oranı % 18,9’dur.

Türkiye genelinde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 244 bin kişi artarak 3 milyon 776 bin kişiye yükselmiştir. İşsizlik oranı ise 4,8 puanlık artış ile % 15,8 seviyesinde gerçekleşmiştir. Kentsel yerlerde işsizlik oranı 5,3 puanlık artışla % 18, kırsal yerlerde ise 3,5 puanlık artışla % 11 olmuştur.

Türkiye’de tarım dışı işsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre 5,5 puanlık artışla % 18,9 seviyesinde gerçekleşmiştir. Bu oran erkeklerde geçen yılın aynı dönemine göre 5,5 puanlık artışla % 18, kadınlarda ise 5,3 puanlık artışla % 22,3 olmuştur.

Bu dönemdeki işsizlerin;

  • % 73,3’ü erkek nüfustur.
  • % 61,5’i lise altı eğitimlidir.
  • % 21,5’i bir yıl ve daha uzun süredir iş aramaktadır.
  • İşsizler sıklıkla (% 31,8) “eş-dost” vasıtasıyla iş aramaktadır.
  • % 91,3’ü (3 milyon 449 bin kişi) daha önce bir işte çalışmıştır.
  • Daha önce bir işte çalışmış olan işsizlerin % 42,4’ü “hizmetler”, % 26,8’i “sanayi”, %19,6’sı “inşaat”, % 8,7’si “tarım” sektöründe çalışmış, % 2,5’i ise 8 yıldan önce işinden ayrılmıştır.
  • İşsizlerin % 28,9’unu çalıştığı iş geçici olup işi sona erenler, % 25,9’unu işten çıkarılanlar, % 12,3’ünü kendi isteğiyle işten ayrılanlar, % 9,5’ini işyerini kapatan/iflas edenler, % 7,3’ünü ev işleriyle meşgul olanlar, % 6,5’ini öğrenimine devam eden veya yeni mezun olanlar, % 9,6’sını diğer nedenler oluşturmaktadır.

Bu tabloya karşın Hükümetin aldığı istihdam paketi yaraya merhem olur mu?  Bilinmez. Paketin istihdam maddesi aşağıdaki gibidir.

500 BİN KİŞİYE İSTİHDAM İMKANI

Başbakanın ifadeleri ile

“İstihdam da aktif işgücünün desteklenmesi çalışmasını uygulamaya geçiriyoruz. İşsizlere 6 aya kadar iş imkanı oluşturacağız. Bu çerçevede 120 bin işsizin okulların ve sağlık kurumlarının bakım oranım, çevre düzenlemesi gibi işlerde istihdamını hedefliyoruz. Vasıflı işgücü ihtiyacı için mesleki eğitim faaliyetleriyle 200 bin işsize kurs verip meslek edinme imkanı getirilecek. 10 bin işsize girişimcilik eğitimi verilerek destek olunacak. Lise ve üstü eğitim alan 100 bin gencin stajyer olarak istihdam edilmesi sağlanarak iş bulmalarının önünü açıyoruz. Bu çerçevede 6 ay destek sağlayacağız. Sosyal güvenlik primleri de 6 ay devlet tarafından karşılanacak.

İstihdam şurası toplanıp uzun vadeli istihdam politikası oluşturulacak. Bu paketle 500 bin kişiye istihdam imkanı oluşturuyoruz.”

Bu kriz çıktığı günden beri Hükümet sürekli paket çıkardı çıkarılan paketler genellikle finansal firmalara, reel sektöre ve  kurumlara yönelikti. Bu sektörlerin tamamına yapılan yardım  paketlerine rağmen mevcut işsizlerimize yenileri eklendi ve eklenmeye devam ediyor. Sadece son pakette istihdamın bu derece ele alındığını görüyoruz. İşsiz kalan insanımızın eşine çocuklarına varsa baktıkları anne baba ve yakınlarına olan sorumluluklarını yerine getiremeyecekleri aşikardır. İşten çıkan kişi hem kendi sorumluluklarını hem de varsa çevreye karşı sorumluluklarını yerine getiremeyecektir. İşsizler ve bu işsize bağlı olarak ilişkili çevresi ciddi bir travmayla karşı karşıyadır. Bu psikolojik problemin de bir şekilde halledilebiliniyor olması gerekir. Her gün gazetelerde cinnet haberlerini üzüntüyle seyrediyoruz. İşten çıkarken aldıkları toplu paralar ve işsizlik maaşları tükendiğinde bu travmanın daha da artacağından endişeliyim. Açılan kriz paketleri sadece parasal olmamalı bence,  insanların psikolojilerini de içine alacak şekilde onları incitmeden insanlık onuruna yakışır yaklaşımlarla olmalı.

Mevcut işsizlerimize ilave olan işsizlik sayısındaki artış işsizlerin iş bulma konusundaki umutlarını da azaltmaktadır. İşsizlerimizin bir kısmı ise iş bulma umutlarını tamamen kaybetmiş artık iş bile aramamaktadır.

İş konusundaki belediyelerin ve diğer kurumların çözümleri çok iyi tanıtılamamakta ahbap çavuş siyasi ilişkilerle doldurulmaktadır. Bu arada da gerçek işe ihtiyacı olan değil, tanıdığı olan  işsiz kaldığı dönemde hiç sorumluluğu bile olmayan bir çok insan işe girmektedir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Madde 25:

Her insanın, yiyecek, giyecek, konut, sağlık hizmetleri ve gerekli toplumsal hizmetler de olmak üzere; kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyine hakkı vardır.” der

Bizim anayasamızda da bu ifadeleri pekiştirecek pek çok yasa maddesi olmasına rağmen Türkiye dünyanın ekonomik olarak en büyük 17. Ve Avrupa’nın 6. Büyük ülkesi konumundadır. Bu durumda bile mevcut yasaların gerçekleşmemesi sadece kağıt üzerinde yazılarda kalması, insanı çok üzüyor. Bu durum sizce beceriksizlik mi? Kaynak yetersizliği mi? Vurdumduymazlık mı? Bürokratik ve siyasal bir yetersizlik mi?

‘ÖSS’zede Olmak ya da Harakiri Yapmak

0

Bir gazete haberi: “Gölcük Donanma Mahallesi Preveze Caddesi’nde oturan Zafer Atasever, “ÖSSzede” oldu. Geçtiğimiz pazar günü ÖSS’ye giren Atasever, pazartesi günü gazeteden sorulara ve cevaplarına baktı. Umduğu kadar soru çözemediğini anlayan genç, kendisini karnından bıçaklayıp hiçbir şey olmamış gibi yatağına yattı. Bütün gece kimseye bir şey söylemeyen genç, sabah olunca annesi ve ablasını odasına çağırıp ‘Kendimi bıçakladım.’ dedi. Yorganı açıp Zafer Atasever’i kanlar içinde gören anne ve abla hemen ambulans çağırdı. Gölcük Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alınan gencin sağlık durumunun iyi olduğu öğrenildi.

Bu gencin sonu “ölüm” de olabilirdi. Bir insanı canına kast edecek kadar bunaltan, bezdiren olay ne olabilir? İnsanlar niçin bu duruma düşer veya düşürülür?

Kişinin, bedenine zarar vermesi, kendini öldürmek istemesi inanç, irade zayıflığı ile izah edilebilinir. Bir savunma, bir tepki de olabilir bu. Bu tür tepkileri bireysel zafiyet şeklinde açıklamak, kolaycılığa kaçmaktır. Sorumluluk sahibi, eğitim gönüllüsü, insanı yüce değer kabul eden kişiler bu ve buna benzer olaylardan ders çıkarmak, bunun gereğini yapmak zorundadır.

Sınava dayalı bir sistem, eğitimin gereği. Hiç kimse sınavsız bir sistemin daha yararlı olduğundan bahsedemez. Dünyanın her ülkesinde sınav uygulanır, tarihin her döneminde de uygulanmıştır. Kişilerin başarı kaliteleri kura usulü belirlenemeyeceğine göre, sınav adalet mekanizmasının gerçekleşmesi adına gereklidir. “Sınavsız eğitim” tarzı, dışı yaldızlı; ancak içi kof sloganlar insan kandırmaktan, insanı oyalamaktan başka bir işe yaramaz. Burada yapılması gereken, sınavın konusu olan insanları sınav kaygısını yok etmeye, sınav sonucunu kabullenmeye yönelik alt yapıyı oluşturmaktır. Asırlık ağaçlar rüzgardan, kayalar doğanın dış şartlarından etkilenirken, daha duyarlı bir varlık olan insan, harici müdahalelerden niçin etkilenmesin? Burada öncelikle anne ve babaya büyük görev düşüyor. Büyükler, gençleri başarıya endeksli bir hayat tarzından fanus misali korumak zorundadır. Çocuğun başarısında yüzü gülen, başarısızlığında surat asan bir aile ortamı, gençler için ideal değildir, oldukça da tehlikelidir.

Sağlıklı nesiller sağlıklı ortamlarda yetişir. Bataklık bakteri üretir, kaplıca şifa verir. Evlatlarımızı yetiştirdiğimiz aile ortamı, eğittiğimiz okul ve sonrasında kuşatan çevre, fiziken ve ruhen, dengeli, huzurlu olursa geleceğimizi emanet edeceğimiz nesil de aynı nitelikte olacaktır. Biz hep durumdan yakınıyoruz; durumdan vazife  çıkarmıyoruz. Medyamız reyting, mafya psikopat insan peşinde. Duyarlı insanlar, bir şeyler yapamamanın çaresizliği, yetkililer aymazlık içinde. Karanlıklara mum yakmak varken küfretmek hayat tarzımız olmuş. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Zafer’in harakirisi Kocaeli için bir dumandır. Kocaeli’nde sorumluluk mevkiinde olanlar bu ateşi söndürmek zorundadır. Bu ateş, bir gün herkesi yakar.

Adı bugün ÖSS’dir bunalımın, yarın SBS olabilir. Adı ne olursa olsun, gençler bu dumandan korunmalı, bu ateş söndürülmelidir. Anneler, babalar, öğretmenler, yöneticiler; Zaferler bir daha harakiri yapmasın.

Dil ve Etniklik

Dünyanın siyasi eksenindeki önemli değişmeler; klâsik ideolojik çatıştırmaların yerini etnik ve mezhep çatıştırmalarına bırakmasına sebep olmuştur. Etniklik veya etnisite sadece dile dayanmamasına ve kültürü meydana getiren unsurların bütünü ile ilgili olmasına rağmen; dil ile etniklik özdeşleştirilmektedir. Bu, işin kolay tarafıdır ve hedef alınan coğrafyalarda bu oyun dil ve dillere göre oynanmaktadır. Mahalli diller emperyalizmin yeni oyuncaklarıdır. Özellikle yurt dışına çıkınca; Ortadoğu, Balkanlar ve Avrasya’da bazı gözlemlerde bulundukça; Türkiye’de dil ağırlıklı etnik çatıştırmaların ve milli kimlikle ilgili tartıştırmaların neden yapıldığını, parça ile bütünün, mahalli ile millinin neden karşı karşıya getirilmek istendiğini daha iyi anlıyoruz.

Hedef, Türkiye’nin güvenlik çemberinde siyasi etkinliğini zayıflatmaktır. Bu amaç o derece sırıtmaktadır ki; bazı Türk Cumhuriyetlerindeki bazı aydınlar bile anlaşılmaz bir şekilde Türkiye’yi kendilerine rakip zannettiklerinden ve Kazakça, Özbekçe, Türkmence, Kırgızca gibi dilleri Türkçe dışında gördüklerinden; Türk kimliğini ve Türkçe’yi bir şemsiye kimlik ve dil olarak görmekten uzaklaşırlar. Bir ara Azerbaycanca diye bir isim Azeri Türkçesine yakıştırılıyordu. Kimlik olarak ortak Türklüğü reddederek Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen olmaya çalışmanın dün Sovyetlerin milliyetler politikasına, bugün ise; Dünyaya yeni düzen verip küreselleştirmek isteyenlerin hedeflerine hizmet ettiği artık anlaşılmalıdır. Geçmişte Moskova’nın ve Batı’nın bu yöndeki tesirleri bugün de görülmektedir.  Türk Cumhuriyetleri, geleceği kurtarmak bakımından Türkiye’nin geçirdiği tarihi tecrübeyi ve sorunları iyi kavramalıdırlar. Türkiye’nin tarihi rolünü ifa edemeyecek ölçüde kuşatmaya alınması, içeride uğraştırılması ve neticede kedinden bekleneni yerine getirememesi de Türk Dünyasında etkili olmak isteyenleri tek hareket etmeye yönlendirmiştir.

Mahalli dillerin korunması adı altında milli devletlerin önüne dikilen engeller, dile dayalı etnik çatıştırmaları ve ötekileştirmeleri ister istemez hızlandırmaktadır. Bu ortamdan Türkiye de etkilenmektedir. Bir önemli kültür unsuru olarak sadece mahalli dile dayalı yapay milletleştirme zorlamaları, buna dayalı ayrı egemenlik talepleri ve etnik ırkçılık hızlanmıştır. Mahalli dil gerekçe gösterilerek ayrı milletleşme talepleri görülmektedir. Bu cehaletten değil; ihanettendir.

Önümde Prof. Dr. Sayın Ahmet Buran’ın “DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’NUN DİL ATLASI” isimli değerli bir araştırması var. Fırat Üniversitesi öğretim üyelerinden olan ve araştırmalarıyla dikkati çeken Prof. Dr. Buran, Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde konuşulan dillerin atlasını hazırlamıştır. Bölge nüfusunun %85-90’ı Türkçe’yi anlamakta ve konuşmaktadır. Bu durumu TRT’nin  farklı yıllarda yaptırdığı ancak, hasır altı ettiği araştırmalar da teyit etmektedir. Şehir ve ilçe merkezlerinde daha yoğun olmak üzere; Türkçe en büyük ortak anlaşma vasıtasıdır. Türkçe’den başka Kürtçe olarak ifade edilen Kurmançça, Zazaca, Arapça, Süryanice, Ermenice ve Çerkezce gibi dillere bölgede rastlanmaktadır.

Bizim bazı gözlemlerimizde de dilin etnikliği belirleyen tek faktör olmadığını görmüştük. Nitekim, ülkemizde bazı Türkmen köylerinde Kurmançça kullanılmaktadır. Makedonya ve Kosova’da da durum farklı değildir. Kosova’da Sırpça konuşan bazı köyler vardır ki; Sırp değildir. Arnavutça konuşan bazı köyler de Arnavut değildir; Türk köyüdür.

Prof. Dr. Buran’ın tespitlerine göre; Urfa yöresinde yaşayan Badıllı (Beğdili), Birecik’teki Barakların, Diyarbakır’ın Karacadağ yöresinde yaşayan Terkan (Türkan) ve diğer yörelerdeki Badıllıların, Mardin yöresindeki Dahilcan ve Suruç yöresindeki Banazan aşiretinin arasındaki Beğdili oymaklarının, Viranşehir ve Siverek yöresindeki Karakeçili aşiretlerinin Batı ve Orta Anadolu’daki kolları gibi başlangıçta Türkçe konuştuklarını Ziya Gökalp 1922 yılında Diyarbakır’da çıkardığı küçük mecmuada belirtmektedir. Bu arada asıl dilleri Süryanice ve Keldanice olan bazı grupların da dil ve inanç bakımından Kürtleştikleri Peter Andrews tarafından tespit edilmiştir. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan da “Umumi Türk Tarihine Giriş” isimli eserinde Avşar Türkmenlerinin bir kısmının Kürtleştiğini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan, Bölgedeki dil atlası, etnik kökeni belirtmekten çok; kullanılan farklı anlaşma vasıtalarını göstermektedir. Bazıları etnik ırkçılığa mahalli dili malzeme yapmak isteseler de…              

Merkezdeki Okullar Taşınmalı

0

İmam – Hatip Lisesi‘nde görev yapıyorduk. Her lastik patlayışında, her ambulans sireninde ve her acı fren sesinde ders karpuz gibi ikiye bölünürdü. Sonra dik, dikebilirsen..

İnkılâp Lisesi‘nde görev yapıyorduk. Balkonlarda mahallelinin sözlü kavgaları canlı yayında sınıftaydı. İzmit Lisesi‘nde görev yaparken konu komşu çamaşırlarını sanki sınıfın içinde kurutuyordu.

Allah, şehir merkezinde eğitim veren ve alan herkesin yardımcısı olsun. Disiplinsizlikler, çete sürtüşmeleri, harçlık ve kontör tırtıkçılığı, haplanma mekânları, internet gayfeler, pasaj âlemhaneleri, sokak arası defileleri, pavyoni iş görüşmeleri, toplu arazi imkânları, eksoz ve gürültü atmosferi, trafik keşmekeşi, servisçi kavgası vs. vs. vs.

50.Yıl İlköğretim diye bir okul var, apartmandan çevirme. Çocuklar Beden Eğitimi dersini koridorda toz duman içerisinde yapmak durumundalar. Birçok veli de çocuğunu bu sefertası mektebe gönderebilmek için şehir dışından paraya ve zamana karşı yarışıyor. Ne de olsa eğitim piyasasının taban fiyatlarını ev hanımları gün sohbetlerinde belirliyorlar.

Merkezi okullarda her olan biteni anlatsak buradan köye yol olur. Doğrusu ise ilköğretim okullarını bir yerleşkeye, liseleri ayrı bir yerleşkeye taşıyarak eğitim kampüsleri oluşturmak. Bir İzmit Lisesi‘nin, bir Ulugazi‘nin gayrimenkul ederiyle birkaç tane kampüs bile inşa edebilirsiniz.

Böylelikle hem şehiriçinde kronikleşen olumsuzlukları koparır, atar hem de eğitimi çevresel baskılardan kurtarırsınız. Tepeköy veya Çayırköy yolunda ağaçlıklar ve yeşillikler arasında mı daha iyi eğitim ortamı oluşturabilirsiniz yoksa evlerle iç içe geçmiş “Biri Bizi Gözetliyor” ortamında mı?

Yalnızca İzmit için değil Türkiye‘deki birçok il merkezi için kaçınılmaz sonuç budur. Bizim şansımız er yada geç‘in ilk kısmında bu işi üstlenecek yerel liderlere sahip olmamız. Seçim öncesinde sendikamızı ziyarete gelen tüm siyasilere 10 önerilik eğitim raporumuzu sunarken çok da umutlu değildik oysa.

Bir kıl payı kader ayrımında İzmit Belediye Başkanı seçilen Nevzat Doğan‘ın liman duruşu ve Tarih Koridoru projesinden sonra meselenin künhüne vakıf olarak bu işe el atması aynı zamanda siyaseten risk unsurları taşır. İdare-i maslahat kolaydır ama iz bırakmaz ve kokmaz, bulaşmaz.

Toplumsal tefessühle birlikte iyice şirazeden çıkan eğitimin çivisi en azından kapımızın önünü süpürmek babında – bence – kanaat önderlerine tarihi bir sorumluluk yüklüyor. İzmit’in Yerel Yöneticisinin düşünsel cesareti önemli bir şans. Beka davamız adına heba edilmemeli.

Ha, eski köye yeni adet diyeceklerdenseniz kıdemli bir eğitimci olarak sizi yeni öğrenci vecizeleriyle başbaşa bırakabilirim:

‘Anne – babama benim okula gittiğimi söylemeyin, o beni hala aşere-i mübeşşereden sanıyor.’

Ekonomik Krizden Çıkarken, Beklenen Siyasi Gelişmeler

Ekonomik krizin dip noktasından geriye dönüşün başladığına dair işaretler, iyimser bir ortam yaratmaya başladı. Nisan, Mayıs aylarında kapasite kullanım oranlarında yükselme, sanayi üretimindeki artış, yağışların iyi geçmesi nedeniyle tarım üretiminde artış beklentisi ve genel olarak güven endeksinde görülen yükselme bu iyimserliği besleyen ana parametreler.

Kriz öncesi duruma gelebilmek için daha çok mesafe var. Mesela kapasite kullanım oranı hala geçen senenin aynı ayına göre yüzde 12 daha düşük. Hele hele işsizlik oranlarında bir iyileşme beklentisi henüz hiç yok. Yine de daha kötüye gidişin durmuş ve bir iyileşme sürecinin başlamış olması çok önemli.

Hükümetin aldığı tedbirlerin ekonomiyi daha canlandırması ve karamsarlığın dağıtılması süreci kısaltabilir. Ancak sadece iç talebin canlanmasının yeterli olmayacağı, ihracatın da artması gerektiği bilinen bir gerçek. Oysaki hala ihracatta ve ithalatta miktar olarak bir kıpırdama görülmüyor.

İhracatın artması başta ABD ve AB olmak üzere diğer ülkelerin de krizden çıkış hızına bağlı. Dünyanın krizden çıkması için lokomotif olacağı ümit edilen “Çin’de, Mayıs ayı ihracatları bir önceki yıla kıyasla %26,4 gerilemiş bulunuyor. Bu düşüşün, Nisan ayında %22,6; Mart ayında ise %17,1 oranında kaydedilen düşüşlere kıyasla daha fazla olduğu dikkat çekiyor. Bu durum, Çin’deki ihracatın iyileşme sürecine girdiğine yönelik umutlara ket vururken, Çin hükümeti ilave önlem olarak 600’den fazla üründe ihracat vergi iade oranlarını artırdığını açıkladı…”

Sosyal sıkıntılara yol açabilecek işsizlik belasına karşı, açıklanan tedbirlerin hemen bir iyileşme sağlaması kolay değil. Çalışabilir her dört vatandaşımızdan üçünün, genç nüfusta ise her üç kişiden birinin işsiz olması ürkütücü bir durum. Küçük de olsa işsizliği azaltacak her türlü adımı desteklemek gerekir.

Türkiye’de olumsuz dış etkiler olmazsa her ay krizin etkisi azalmaya devam edecek. Ancak bu defa hükümetin önünde bütçe açıkları, iç borç ve muhtemelen enflasyon sıkıntıları ortaya çıkacak.

***********************

AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn Türkiye’ye şu mesajları göndermiş:

  1. Türkiye din, ifade ve basın özgürlüklerinin önünü açacak reform sürecini yeniden başlatmalı.
  2. Anayasa ile siyasi partiler ve sendikalar kanunlarında değişiklikler yapmalı.
  3. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açmalı. 
  4. Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos’un ekümenik sıfatı tanımalı.
  5. Kıbrıs Rum Kesimi’ne liman ve havaalanlarını açmalı” imiş.

Bütün bu talimatları için bir de süre vermiş hazret: reformlar(!) için sonbahar, Kıbrıs, Ruhban Okulu ve ekümeniklik için yılsonu! Yoksa aralıktaki AB zirvesinde 8 başlığın askıya alınması kararının gözden geçirilirken karar olumsuz çıkarmış.

AB içinde sözü geçen bütün devletlerde Türkiye karşıtı partilerin daha güçlendi. En AB’ci kişilerin bile AB sürecinin işlemesini mümkün görmediği şartları yaşıyoruz. Bu durumda bile, sömürge valisi tavrıyla verilen mesajı görebiliyor musunuz?

Senelerdir, “AB bir kulüptür, bütün üyelerinden belli standartlar istiyor, bizden de istedikleri bundan ibaret” diyerek, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kendi elimizle tasfiye edilmesini savunanlar, bu ikiyüzlülüklere ve haysiyet rencide edici/ onur kırıcı tavırlara (bundan öncekiler gibi) yine ses çıkarmayacaklar.

“Dini özgürlüklerin artırılması” istenmiş diye sevinenler olacaktır. Adam hiç sözünü esirgemeden söylemiş: “Dini özgürlükler derken, öncelikle Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını ve Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos’un ekümenik sıfatının tanınmasını kastediyoruz…”

Diğer özgürlüklerden neler anladıklarını da zamanla öğreniriz. Ancak, Türkiye Anayasasında ve kanunlarında değişiklik yapacaksa kendi ihtiyaçlarına ve uluslararası standartlara uygun şekilde kendisi yapacaktır. Talimatla yapılanın hayrımıza olacağını sanmam.

Ama şu ortada ki, gerek AB yetkililerinden ve gerekse ABD yönetiminden gelen mesajlar ve kamuoyu hazırlamaya yönelik siyasetçi beyanları ile hükümete yakın yazarların köşe yazıları değerlendirildiğinde dış politika açısından şu konular öncelikli olacak: (Bu öncelikler, maalesef kendi tercihimizden ziyade dış baskılarla belirlenecek.)

  • PKK’nın tasfiye edilip, siyasi yapının “Kürt realitesi” dikkate alınarak tasarımlanması. (Atılacak adımlar terörün uzunca bir süre bitirilmesini sağlayabileceği gibi, Türkiye’nin önce federatif bir yapıya dönüşmesi, sonra da bölünmesi riskini de barındırmaktadır.) 
  • Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi. (ABD’nin bu konudaki baskısına karşı Azerbaycan’ın tepkisi ve Rusya ile yakınlaşma resti sayesinde şimdilik buzdolabına giren bu konunun yeniden ısıtılacağını beklemek kehanet olmaz.)
  • Heybeliada Ruhban Okulu‘nun açılması ve Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos’un ekümenik sıfatı tanınması.
  • Kıbrıs Rum Kesimi’ne liman ve havaalanlarının açılması.
  • Anayasa ve bazı temel kanunlarda değişiklikler yapılması.

Bu konularda Türkiye’nin atacağı adımlar hayati derecede önemli olacaktır. Gündemde öne çıkacak hususlarda görüşlerimizi ileride daha detaylı paylaşırız. Ancak en az ekonomik kriz kadar, Türkiye’nin dengelerini sarsacak konularla karşı karşıya olduğumuzun farkında olmalıyız.

 

Kocaeli’nde Değer Üretmek

0

Her insan, her toplum ürettiği değerlerle ayakta kalır, anılır, ölümsüzleşir. Ortaya değer koymayan bir canlı için söylenecek ifade “heder olmuş bir ömür”dür

Değer, bir başka varlığın kendisinden yararlandığı her şeydir. Ekmek, su, hava, güzel bir manzara, maden, cevher… birer maddi değerdir. Fikir, güzellik, hoşgörü, terakki, yenilik… birer soyut değerdir. Bir araziyi değerli kılan verimli olması, bir çölü değerli kılan petrol ihtiva etmesi, bir bataklığı değerli kılan birtakım hastalıklara şifa olan mineraller içermesi. Bu değerler, varlığın kendi orijiniyle ilgilidir. Buna, sözü edilen varlıkların bilince dayalı bir katkısı yok. İnsanoğlu, bu yönüyle mahlukatın en şereflisi.

İnsanı değerli kılan, onun çizgi dışı ürünler ortaya koyması. Fizikte, kimyada, biyolojide, tıpta… yapılan icatlar, yenilikler; şiirde, resimde, musikide, sporda yaşatılan hazlar, verilen eserler hem sanat eserini hem de sanatçıyı değerli kılar. Güzel sanatların herhangi bir dalında kişiye yaşama sevinci, heyecan veren her eser, insan ruhunu beslediği şiddette değerli, evrenselliği oranında kalıcıdır. Kalıcı, değerli eser ortaya koyma cihetiyle zaman ve mekan içindeki konumumuz, hem birey hem içinde yaşadığımız toplum olarak, nedir?

Semerkant, Buhara, Bağdat, Atina, Selçuk, Efes, İstanbul; birer değer havzası olarak bilinir. Matematikte, geometride, astronomide, coğrafyada, felsefede, fizikte, edebiyatta pek çok değer bu havzada yetişmiştir. Bu bölgelerde yetişen beyinler, insanlığın terakkisini sağlamış, insanlığı yarınlara taşımıştır. Diyojen, Shakespeare, Epikür, Ali Kuşçu, Katip Çelebi, Yunus Emre insanlığın birer değeridir. Bulunduğumuz bölge, insanlığın yüz akı olabilecek bir değer yetiştirmiş midir ya da bu bölge bu değerlerin yetişmesine ev sahipliği yapabilmiş midir? Bunu söylemek, zor.

Kocaeli, bir sanayi kenti olarak biliniyor. Onun doğal güzelliği, sanayi dolayısıyla göz ardı ediliyor. Benim üzüntüm bu değil. Üzüntüm, bu bölgenin, insanlık tarihinde yer alabilecek bir değer çıkaramamasıdır. Bu, bu kentte yayın yapan medyanın, yöneticilik yapan bürokratın, eğitim yapan eğitimcinin, parasına para ekleyen tüccarın, imalat yapan sanayicin, evrensel anlayışa sahip üniversitenin birer ayıbıdır. Bu, yalnız bugünün değil, bütün zamanların ayıbıdır. Bu eksiklikten, herkes sorumludur. Medyada, dekoltesiyle ilgi çeken sekreterler, kapkaç yapanlar, cinayet işleyen katiller, sivri laf eden politikacılar, birbirinin ayağına kurşun sıkan mafya bozuntuları yer alırken insanlığın mutluluğuna imza atmış, onun yaşama sevincine katkıda bulunmuş bir bilim insanının veya sanatçının yer almaması bu bölge insanının eksikliğidir, ayıbıdır. Bu eksiklik, derhal giderilmelidir. Kanaat önderi olarak öne çıkanlar, eğitimle görevli bürokratlar, sivil örgütler bu eksikliği masaya yatırmalı, bunun giderilmesi için çareler üretmelidir. Sivil örgütler, taktıkları ideolojik gözlüklerini çıkarmalı, insan merkezli eğitim çalışmaları yapmalıdır. Kocaeli, zemin olarak, insan potansiyeli olarak buna uygundur, bunun açlığını çekmektedir.

Unutmayalım, bizi üzerimizde taşıdığımız değerden çok, ürettiğimiz değerler ölümsüzleştirecektir, kurtaracaktır. Herkes, Kocaeli’nde ne yapabileceğini düşünsün!