19.3 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1317

Bosna-Hersek Gezisi Notları (1.Gün)

0

Bu yazıları, tuttuğum gezi notlarımdan, ziyaretimi tamamlayıp döndükten sonra yazmaya başladım.

Bosna-Hersek. Çok uzun zaman önceden beri görmeyi arzu ettiğim yerlerden biriydi. Oraya gitmek bir tutku halini almış ve nihayet gitmiştim ancak Bosna hersek gezisi tabiri caizse herhangi bir turistik geziydi, ziyaretlerden sonra ise benim için bir hüzün olmuştu. Bunun bir gezi olmadığını o zaman anladım. İsim koymam gerekiyordu bunun adı bir ziyaret olabilirdi diye düşündüm. Sizlere de ziyaret olarak aktarmaya gayret edeceğim.

Bir grup arkadaşla 23-27 Nisan 2009 tarihleri arasında Bosna Hersek i ziyaret etmek üzere İstanbul Atatürk hava limanından yola çıktık.

Cuma günüydü Atatürk hava alanından dualarla havalandıktan sonra. (Uçaktan korkmuştum Kalkarken bol bol dua ettim tüm uçak yolcularının ve kendimin sağ salim yere inmemizi bize bahşet diye. Allah’ıma yalvardım, dua ettim). Uçağın cam kenarında yolculuk yaptım. Uçağımız Saraybosna havaalanına doğru yaklaşmaya başladığında şehir çok güzel görünüyordu. Şehrin üstüne doğru yaklaşırken aşağılarda futbol sahasının şehitlik olarak düzenlenmiş halini gördüm. Saraybosna’da 77 şehitlik var. Koca stat maalesef koca bir şehitlik haline dönüştürülmüş. Gezilerimizde aslında her tarafın şehitlik olduğunu gördük.

Hava kararmadan müsait bir saatte Saraybosna hava alanına indik. Küçük bir hava alanı.

Duaya devam bizi sağ salim yere basmamızı sağladığı için yüce yaratana bin bir dualar ettim. İşlemler yapıldıktan sonra bizi bekleyen seyahat firmasının (Fidan Seyahat) otobüsü hazırdı. Otobüsteki yerimizi alarak Saraybosna etrafında bir gezi yaparak yakın çevremizi bize tanıttılar.

Saraybosna’da bulunan, Saraybosna’nın bilge Cumhurbaşkanı ALİYA İZZETBEGOVİÇ’ in de kabrinin bulunduğu şehitliği ziyarete gittik. Gittiğimiz şehitlikte binlerce şehit… Rahmetli Mehmet Akif’in mısraların da yer bulan

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar…
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi…

Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!

Şekliyle yatıyorlardı. Her yaştan insan bu Müslüman ülkenin kurtuluşu ve muzafferiyeti için gözünü kırpmadan kendini siper etmiş toprağın kara bağrına al kanları ile yatmışlar. Şu anda mezarlarıyla ülkelerini korumaktalar.

Bilge Cumhurbaşkanı ALİYA İZZETBEGOVİÇ ‘ in Kabri sekizgen sütunlar üzerinde üzeri gök kubbeyi temsil eden bir çatı şeklinde inşa edilmiş, 1990 – 1992 tarihleri arasında Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı yapan Aliya İzzetbegoviç 1992 – 1995 yılları arasında 4 yıl süren Sırpların Müslümanlara karşı Bosna Savaşında halkının mücadele ve direnişin önderlik etmiş. 2003 yılında vefat ettiğinde vasiyeti şöyledir; “Vasiyetimdir, beni şehitlerimin yanına gömün. Benim yanım onların yanıdır. Beni ayrı bir yere defnetmeyin, zirâ benim ziyaretime gelenler onlardan da dûalarını esirgemesin, mahzûn kalmasınlar”. Vasiyeti üzerine Aliya İzzetbegoviç Kovaci’deki şehitler mezarlığına defnedilir. Şehitleri ile koyun koyuna yatmakta.. Allah Rahmet eylesin. Mezar Ağustos 2006’da bombalı saldırıya uğramış ve tekrar onarılmış. Orada arkadaşlarımızla dualar edip Kuran’ı Kerim tilavetinin ardından topluca duadan sonra ayrılarak otelimizin bulunduğu yere geldik.

Ülkenin resmi adı Bosna Hersek (Bosna i Hercegovina) dır. Bosna-Hersek, başkenti Saraybosna ile beraber belli başlı 14 şehirden oluşmakta. Yaklaşık nüfusu 4.300.000 kadar. Yüz ölçümü 51.129 km2. Resmi dilleri Boşnakça, Hırvatça ve Sırça’dan oluşmakta. Yaşayan halk Slav ırkına mensup; Müslümanlar Boşnak, Katolikler Hırvat ve Ortodokslar Sırp olarak adlandırılmaktalar. Para birimi eski Osmanlı para birimi olan kayme  resmi adı aslında (KM) (Konvertibilna Marka) ve1 Türk lirasına karşılık gelmekte. Yaşayan ahali kayme olarak kullanmakta. Ülkenin sınır komşuları Sırbistan, Karadağ ve Hırvatistan’dır. Ülkenin Akdeniz yaklaşık 10 kilometrelik kıyısı bulunmakta. Nehirleri Una, Sana, Drina, Bosna, Neretva, Vrbas. Gölleri Boroçka, Modroçka ve Jablanica. Karasal ve Akdeniz iklimi görülmekte.

Yönetim şekli Cumhuriyet, bir Cumhurbaşkanı ve iki başkan yardımcısı ile yönetilmekte. 8 ayda bir başkan ve yardımcıları yer değiştirerek yönetimde yer almaktalar. 800 milletvekili ve 200 bakandan oluşan bir parlamentoları mevcut. Siyasi yapılaşma ise kantonlardan oluşmakta.

Yani Gözümüz Açık Gitmeyecek miyiz?

Biraz değil, bayağı geç kalmış bir teklif.
12 Eylül cuntacılarının yargılanmasının yolunu açma teklifi, Eylül 1980 yılından beri cuntacılar adına duyduğumuz en güzel haber.
Öyle ya, hak da yerini bulsun, demokraside.
Demokrasi iddialı bir ülkede böylesi bir haksızlık olmamalı.

Bir dönemin mensuplarının özlemle beklediği bu teklif, yüreklere su serpecek bir girişim.
Ancak endişemiz var.
Endişemiz; teklifi getirenlerin, 27 Mart’ı, 28 Şubat’ı alkışlayanlardan ve Ergenekon Terör Örgütünün avukatlığına soyunanlardan gelmiş olmasındandır.
O yüzden hesaba alınmama umuduyla veya yapılmış olsun için yapılmış bir teklif olabilir.
Umarım diğer muhalif partiler ve iktidar partisi tarafından gündeme oturtulur, “başkasının teklifi” kıskançlığı ile olay sabote edilmez.
İnşallah ciddiye alınır ve acele edilir de, hak baki olmadan dönemin sivil suçlularına da sıra gelir.

Zat-ı âlileri, yargı yolunun açılmasını kabul etmeyecek ve açılınca da intihar edeceklermiş!

Bu ikaz teklifi sunanlara dur dedirtir mi dersiniz?

12 Eylül kurbanı hangi genç ölmeyi kabul etti?
Hangi anne, hangi baba evladını genç yaşta toprağa vermeyi kabul etti?
İpe serilen filintalara “asılmayı kabul ediyormusun” diye soruldu mu?
Gün SAZAK’ın oğlu Süleyman Bey, Nihat Erim’in kızı Ayşe Işıl Önalp hanım babalarının katliamlarına onay mı verdiler.
Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu, Cevdet Karakaş, Necati Vardar asılırken anaları-babaları “asın” mı dediler?
12 Eylül öncesi ve sonrası can verenlerin yaşayan anaları hala ağlıyorlar, ölen analar ise hangi haleti ruh ile öldüklerini Allah bilir.
Onların babalarının, kardeşlerinin bağırlarında hala taş basılı duruyor.
Siz(!) Akdenizin ihtişamlı cennetinde, denize karşı oturup, boş zamanlarınızda çizerken, onların anaları babaları boş vakitlerini evlatlarına Fatiha okuyarak geçiriyorlar.

İntihar edecekmiş…
Maazallah intihar ederse çok üzülürüz!
Onbinlerin kanı üzerinde 92 yıllık bir saltanatın, üç-beş hapla yada bir beylik tabancasıyla sona ermesini kim isterki?
Ben şahsen intiharını duymaktansa, sanık sandalyesinde görmeyi tercih ederim.
Sağdan olsun, soldan olsun, katledilen on binlerce fidanın yanında, bugün Üniversiteler dahil eğitim seviyesinin vasatın çok altında olmasının, eğitimde, ilimde, teknolojide Avrupanın fersah fersah gerisinde olmamızın baş müsebbiplerinde biri de, yargılanmalarını dört gözle beklediğimiz malum cuntacılar ve ardından yargılanacaklarını umduğumuz sivil cuntacılardır.
Bunların cezasız kalması, Türkiye ve mağdur aileler için en büyük cezadır.
Türk hukuku bu kadar aciz olmamalı ve ağlayan yüreklere su serpmelidir.

Cuntacıların yargılanmasını sağlayacak düzenleme, yeni cuntacıların yollarını da tıkayacaktır.
Bu açıdan bakılınca, olayın önemi bir kat daha artmaktadır.
Şahsi intikam peşinde değilim, ancak Üniversite yıllarında yediğim kurşunun intikamı hukuk çerçevesinde alınırsa “yok” demem.

Bir yanda 92 yaşına daha fazla yıllar katma çabası, diğer yanda yaşadığı işkencelerin bıraktığı travmadan dolayı “Ölmeyi Özlüyorum Anne” diye haykıranlar.
İlahi adalet mutlaka da, bazı cezaları da hukuk verirse, hem 30 yıldır sızlayan yürekleri serinletir, hem de dünya üzerindeki itibarımız artmış olur.

 

Çocuklarda ve Ergenlerde Panik Bozukluğu

Çocuklarda görülen panik atak belirtileri:
Hızlı nefes alıp verme,
Terleme,
Bulantı,
Karın ağrısı,
Nefes darlığı, boğuluyor gibi olma,
Uyuşma yada karıncalanma,
Göğüs ağrısı yada sıkıntısı,
Ölüm korkusu,
Çıldıracağı ya da elinde olmadan bir şey yapacağı korkusudur.

Yapılan araştırmalarda lise çağı gençlerde çocuklara nazaran daha sık görüldüğü belirlenmiştir.18.000 kişi üzerinde yapılan araştırmada, Panik bozukluğu olanların %18’i, ilk atağın 10 yaşından önce başladığını belirtmiş ve panik başlangıcının en üst noktaya ulaştığı yaş diliminin 15-19 yaş arası olduğu bulunmuştur.

Okul korkularının altında da bazen bu şikayetler yatabilmektedir. Çok iyi araştırılmalıdır.

Bu şikayetlere sahip olanların bir an önce uzman yardımı alması gerekir. Panik bozukluğu olan ergen ve çocuklarda ilaç ve psikoterapinin birlikte kullanıldığı tedavilerden fayda sağlamaktadır. Erken tedavi ile kapalı yer korkusu, madde kullanımı, depresyon gibi komplikasyonlar da önlenmektedir.

Aldırma Türkiye’m

Kolay şiirlerin şairidir İbrahim Sadri. Yazarken de , okurken de.. Kulağa hoş gelir ama otursanız düzinelerce yazarsınız.

“Sen içerdeyken ben
Manavdan soğan aldım
Yeni çıkan şarkıları dinledim
Kafeste beslediğimiz kuşu saldım
Buzdolabını ayağımla kapadım
Kiramı ödedim, pijamalarımı giydim
Haber bültenlerini izledim
Gazetelerden kupon kestim
Sen içerdeyken ben
Bir adını söyleyemedim
Şöyle bağıra bağıra
Bir de eline değemedim
Bir de yüreğine
Aldırma dedim aldırma”

Çoktandır şiir sofrasına oturmamıştım. Şiirin o nazenin imgeleri ben diyeyim ‘dış‘ sen de ‘‘ gündem adlı gulyabaninin gölgesi altında kalmış.

Haftasonu bir şiir yarışmasının ödül töreninde aklım bana öyle bir oyun oynadı ki fikrim şaşırdı. Hem sıcak gelişmelerden güncel haber spotları aşırdı hem de kolaycı şiirin sabrını taşırdı.

“Sen darbe planı derken
Mayınlı arazi kanunu onandı
İMF ile görüşmelere hızlandı
Kıbrıs’ta ne kadar toprak vereceğimiz konuşulmaya başladı
AB maceramız iyice yavaşladı
Ben her kanala inandım
Ne söyledilerse kandım
Akşam çekirdek çitlerken
Sen darbe planını izlerken
Asgari ücrete % 4 zam yapıldı
Genetiği Değiştirilmiş Organizma tarımına yol açıldı
Ergenekon Soruşturması dalya’landı
Deniz Feneri’nde dosyalar dalgalandı
Fenerbahçe Daum’la nikâhlandı
Kurtlar Vadisi’nin finali oynandı
Sen yalancı dolmaları yerken

 Bir akşam bile rahat bırakmadılar
Ayak oyunlarından bıkmadılar
Fitne, fesat, komplo, hile – hurda
Stratejik konumunun çömleği patladı
Tarihi tekerrürler artık bayatladı
Aldırma Türkiye’m aldırma”

Yağdı yağmur, çaktı şimşek. Sen de mi şair oldun yorgan – döşek. İyi seyirler ülkem; her nerede çimiyor veya çimdiriliyorsan.

 

Kanatlanma Zamanı

0

Pek bunalmıştık son günlerde. Yazın cehennemi sıcağını taşıyan rutubetli havalar, yoğunlaşan işler, idrak yoksunu, anlama ve diyalog özürlü insanlar bunaltmıştı bizi. İnsan olmayı özlemiştik. Bir kaçış noktası arıyorduk, seyahati özlüyorduk. Kendimizden kopmuştuk; ruhumuzun değil, hazlarımızın hizmetkarı olmuştuk. İç çalkantılar, dış tazyikler arasında insan dışı bir yaratık, hilkat garibesi olmuştuk. Derken bir esinti geldi zamanlar üstünden. Üç ayların habercisiydi bu rüzgar. Adı: Regaip.

Sabahın ilk dakikalarında aldım, ilk Regaip mesajını. Dostum Cemil Bey’di gönderen. Arkasından yüzlerce mesaj geldi. İadesiz olmazdı mesajlar. Şu ifadeleri kullandım mesajımda: “Allah’ım, kutlu aylar dolayısıyla hepimize güzellikler yaşamayı ve yaşatmayı nasip et. Amin!” Mesajım nedeniyle dostlarım, telefon ettiler, mesaj gönderdiler. Güzellikler paylaşıldı, dualar edildi karşılıklı. Ruhlar iklim değiştirdi, bedenler dinginleşti bir süreliğine.

Rağbet demekti, Regaip; çok istenen, rağbet edilen. Üç ayların ilk cuma gecesi kabul edilen bu gecede Hz. Amine’nin, alemlerin efendisi Hz. Muhammet’e hamile kaldığına inanılır. Müslümanlar, bu gecede Allah’ın rahmetini, lütfunu, yardımını umarlar. Katılaşan kalpler, dünyevileşen arzular törpülenir bu aylarda. “Ben kimim, hangi yoldayım, niçin varım, ne olmalıyım?” soruları sorulur. Aynadakilerle yüzleşilir. Yol haritamızdaki konumumuzu tespit ederiz, sapmalar varsa kendimize bir ayar çekeriz üç aylarda. Varlığımızı borçlu olduğumuz Yaratan’ın soracağı sorular doğrultusunda yaşantımızın olup olmadığına bakarız. Onun elçisinin hayatına öykünürüz, öğütlerini yaşam standardımız haline getiririz.

Bu güzel gün, onu takip edecek günler ve aylar dolayısıyla amel defterimizi açsak, bunda samimi olsak, cesur olsak; ne kaybederiz? Şimdiye kadar yaşadıklarımız zaten birer kayıp değil mi? Defterimizle yüzleşsek, belki kalan zamanımızı kazanca dönüştürürüz. Artılarımızı eksilerimizi sütunlar halinde alt alta koysak, onları kutsal öğretiler doğrultusunda mihenge vursak; gitmeden önce gideceğimiz yeri görebilir miyiz? Gideceği yeri kimse bilmiyor, bu doğru; ancak elimizde adresimiz varsa gideceğimiz yeri niçin bilmeyelim? Bu günlerde kendimizi adres testine soksak, biz adresi doğru okuyabiliyor muyuz, yaşadığımız hayat bizi doğru adrese götürüyor mu? Bu teste şiddetle ihtiyacımız var.

Yanaşacağı limanı bilen kaptana hiçbir fırtına engel değildir. Düşman sanılan her fırtına dostudur bilinçli kaptanın. Yaşadığımız bütün olumsuzluklara, direncimizi artıran fırtına gözüyle bakmalıyız. Bunun için, önce bilincini inancından alan kaptan olmak gerekiyor. Bu deryada zamanlar ötesi meltemler eser o zaman. Gönüller sevinç dolar, ruhlar şad olur. Kötülük yüklü buz dağları, gönül sıcaklığından gelen meltemle erir kısa zamanda. Bu güzellik ertelenemez. Hemen başlamalıyız ılgıt ılgıt esmeye. Önce kendimizi, sonra ailemizi, daha sonra çevremizi kuşatmalı rayiha yüklü rüzgarlar. Mahallemiz, kentimiz, ülkemiz, bütün alem muhtaç bu iklime.

Bizi bize iade edecek iklimin rüzgarına kanat vuruşuyla destek veren kuş olmaya ne dersiniz? Şimdi kanatlanırsan edebi uçarsın!

Kavga Büyüyor, Kurumlara Güven Kalmıyor (Ya Tuz Kokarsa!)

“ERGENEKON” VE “BELGE” KONUSUNDA TARAFLAR SAMİMİ DEĞİL. Türkiye’de Ergenekon davası ile birlikte açığa çıkan ve her geçen gün şiddeti ve kapsamı genişleyen müthiş bir mücadele yaşanıyor. Kavganın boyutu, “İrticayla Mücadele Planı” diye adlandırılan, Taraf gazetesince “AKP ve Gülen’i bitirme planı” diye manşetten aktarılan habere konu “belge/kâğıt parçası” ile iyice büyüdü.

Bu kavganın Türk Milleti için faydalı bazı sonuçları olabileceği gibi, Türkiye’nin asli gündeminden uzaklaşıp, enerjisini iç mücadelede harcamasının ağır bedellerinin olması da mümkündür.

Medyada, darbeciliğin önlendiği demokratik bir devlet özlemi üzerine dikkatleri çekip, insan hakları ve hukukun çiğnenmesini göz ardı edenler de; siyaseten mücadele edemediği AKP’ye karşı askeri darbe özlemi içinde olanlar da rol yapmaya devam ediyor. İki kesim de demokrasi, cumhuriyet, insan hakları vb kavramları hoyratça ve işine geldiği şekilde kullanıyor.

Yüksek yargının aleyhine verdiği karara karşı isyan eden AKP yanlıları, Ergenekon yargılamasında ise “yargıya güvenelim” demekte; “belge” konusunu araştıran askeri savcılık makamına ise hiç güvenmediklerini ifade etmekte. Karşı taraf ise askeri yargıya ve yüksek yargıya tam itimat ederken, Ergenekon davası yargılamasına hiç güven duymamakta.

Her iki tarafı da haklı gösterecek geçmiş tecrübeler var:

Anayasa Mahkemesinin Cumhurbaşkanı seçiminde TBMM’nin en az 367 milletvekili ile toplantı yapabileceğine dair kararı, Askeri Yargının 28 Şubat sürecinde andıç olaylarındaki sicili, iktidar tarafına koz teşkil ediyor.

Ergenekon savcıları daha iddianameyi açıklamadan, iktidar yanlısı medyaya servis edilen bilgiler ve sızdırılan belgelerle, “masumiyet karinesi” ilkesi bir yana bırakılıp, savunması alınmayan kişileri peşin suçlu ilan eden yayınlar, neyle suçlandığını bilmeden aylarca tutuklu kalan insanların olması gibi hukuksuzluklar da karşı tarafın haklılığı ve mazlumluğunun delili olmakta.

**************************************

ABD, BU KAVGANIN NERESİNDE: Görünen aktörler ve güncel olaylara takılı kalmayıp, biran olsun büyük resmi görmeye çalışalım. Orta Doğu ve Kafkaslardaki siyasi satrancın esas oyuncusu ABD’nin, Türkiye’deki bu iç çekişmelere bigâne ve tarafsız kalmış olması mümkün müdür? Hatta bu iç çatışmalarımızın müsebbibi olması çok ihtimal dışı bir varsayım mıdır?

Kafkaslarda renkli devrimler tesadüf değil, ABD’nin rolü belli. Türkiye’de benzeri olması sürpriz olabilir mi? Bugüne kadar hangi darbe ABD’ye rağmen ve hatta ABD’siz yapılabilmiştir? Bundan sonra darbe heveslileri olsa bile, ABD’ye rağmen ihtilal yapabilir mi?

İç kavganın müsebbibi saymasak bile, ABD’nin hangi tarafı tuttuğunu bilmek önemli ve gerekli değil midir?

Türkiye’nin güneydoğusuna komşu gelen, işgalci ABD’nin Irak’tan çekilme projesi için bir hazırlık olduğu malum. ABD Irak’tan çekilirken -menfaatlerinin korunması kapsamında- Türkiye’ye de bir rol vermek istiyor. PKK’nın uzunca bir süre pasifize edilmesi karşılığında, Irak’ın kuzeyinde kurulan Kürt devleti ile iyi ilişkiler geliştirmemiz ve bu devletin güçlendirilmesi isteniyor. Bu planın, bazı Kürt liderlerin hayallerinden çıkaramadığı Türkiye, Irak, Suriye ve İran topraklarından alınacak paylarda “Büyük Kürdistan” kurulması yönünde atılmış adımlar olması ihtimali vardır.

Nihai ve asıl hedef olduğu söylenen, “Büyük İsrail” projesinin böyle bir aşamadan geçerek kurulabileceğine dair tezleri de hafife almamak gerekir.

Emperyal devlet ABD, bu projeye göre, bölgede etkili olan devletlerde ve bu arada Türkiye’de siyaset oyuncularının güçlerinin ayarlamasını gerekli görmüş olabilir. İran’da ABD’ye kafa tutan rejimin yaşadığı sıkıntıların zamanlaması tesadüf olmasa gerek. Dünyanın bir numaralı süper gücü iseniz, Türkiye’de, siyasi iktidar ile mutabık kaldığı bir proje hakkında, hükümet ile TSK arasında fikir ayrılıkları varsa, TSK’yı kamuoyu nezdinde zayıflatmak, Türk milletini milli birlik ve milliyetçi heyecanla tepki veremez hale getirmek, iç çatışmalarla dış planları göremez hale getirmek gibi planlarınız olabilir. Türkiye’ye bugün yaşadığımız olayları yaşatır, en azından destek verirsiniz.

Bunun için içeriden, darbecilik açısından zaten sicili pek parlak olmayan, TSK’ya karşı, kuyruk acısı olan veya kendileri için tehlikeli bulan gruplardan müttefikler bulmak.. 

Soros fonları ile bağladığınız aydın, yazar ve bilim adamı unvanlı kişileri etkin kılacak bir medya yapısı oluşturmak..

Geldiği siyasi ekol itibariyle devamlı yol kazalarına uğramış, kapatılma tehlikesini hep üzerinde hisseden iktidar partisi ile kendisini rahat hissettirecek bir formül üzerinde anlaşmak.. gibi adımlar atarsınız.

**************************************

KURALSIZ KAVGA KAMUOYUNU BÖLÜYOR. Mücadelenin ne kadar çetin geçeceğinin bilincinde olarak tarafların her türlü hukuk kuralını hiçe saydığı bir kuralsız savaş bu: Sızdırılan belgeler, bilgiler, telefon ve ortam dinlemeleri, internet aracılığıyla deşifre edilen özel hayatlar, üretilen belgeler, krokiler, kuyulara atılmış insan cesetleri haberleri… Kamuoyu oluşturma adına renkli devrimlerin yapıldığı bütün ülkelerde uygulanan teknikler… Beyin yıkama taarruzu..

Böylece devletin kurumları arasında çatışma ortamı yaratmak ve kamuoyunu “bizden ve onlardan olan kurumlar” algılaması sağlamak suretiyle parçalamak. 12 Eylül 1980 öncesi her grubun polisi, sendikası, birliklerinin olmasının getirdiği darbe ortamı malum. Askeri yargı- sivil yargı, üst mahkemeler- alt mahkemeler, polis- asker zıtlaşması ve bunların her birinin bir grubun elinde olduğu algılamasının Türkiye için ne gibi felaketlere zemin hazırladığını iyi görmek durumundayız.

Et kokmasın diye tuz kullanılır. Ya tuz kokarsa!!!  Dikkat…  Bu kurumlar hepimize lazım.

**************************************

DEMOKRASİ İSTİYORSANIZ… Halkın seçtiği iktidarların, kendilerini koruma ve kollama görevlisi kabul edenlerce devrilmesini istememenin alternatifi, telefonda bile konuşamaz hale gelen korkak ve ürkek bir toplum haline gelmek olamaz.

Hükümetin yürüttüğü bazı politikaları eleştirmek “halk iradesine karşı gelmek” değildir. Özelleştirme adına varlıklarımızın (fabrikalar, limanlar, madenler, bankalar ve şirketlerimizin)  yabancılaştırılmasından, mayından temizlenecek arazinin yabancılara tahsisine; Kıbrıs‘tan Vakıflar Kanununa kadar yapılan yanlışları söylemek halk iradesine saygının bir gereğidir.

Demokrasi konusunda samimi iseniz, buyurun siyasi partiler ve seçim kanunlarını değiştirin. “Liderlerin seçilmiş kral olduğu”, bir kişinin meclis çoğunluğunu, bakanlar kurulunu, Cumhurbaşkanını ve Belediye başkanlarının çoğunu seçtiği bir sistemin demokrasi olup olmadığını tartışmaya açınız.

Tüketici Eğilimleri

Türkiye’de bir çok tüketici derneği kuruldu. Arkasından Federasyon oluşturdular, Tüketici bilinçlenmesine ve demokratik anlayışın ülkemizde yeşermesinde büyük katkıları oluyor. Bütün tüketici dernekleri aslında birbirine yakın konuları içine alıyorlar. Bunlardan bir tanesi olan Tüketiciler birliğine bir göz atalım, tüketici eğilimlerini anlama adına.

Tüketiciler birliği 7 ekim 1997 tarihinde kuruldu. Ciddi bir STK(Sivil Toplum Kuruluşu) . 2013 yılına kadar en çok şube ve üyesi olan, aynı zamanda, güclü bir alt yapısı ile uluslar arası etki gücüne sahip, dünyanın en iyi STK’larından biri olmak istiyor.

Amaç olarak; İnsanımızı, ulusal ve uluslar arası pazarda gelişen ve değişen küresel ekonomik ilişkilerin oluşturduğu haksız ve hukuksuz şartlardan korumak, kamusal mal ve hizmetler başta olmak üzere mal ve hizmetlerin tüketiciye ulaşması ile doğabilecek her türlü hukuksuzluğa engel olarak hukukun yaygınlaştırılmasını sağlamak; tüketicilerin her zaman sağlıklı ve hijyenik ürünlere sahip olmalarını; evrensel tüketici haklarının,anayasamızın ve tüketiciyi ilgilendiren başta 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun çerçevesinde ve bilgi çağında bilgiye hızlı ve kolay olarak ulaşmasına yardımcı olmak, tüketicinin sorunlarını çözümünde rehberlik etmek ve sonuçta toplumdaki hak arama bilincinin gelişmesine katkı sağlamak.(www.tuketiciler.org)

Buna karşın üretici ve tedarik firmaları da artık ürünlerini üretirken ve sunarken tüketici eğilimlerine dikkat eder olmuşlardır. Tarım sektöründen örnek verecek olursak

1 Mayıs 2007 tarihinde Tarımsal Üretici Birlikler kanunu çıkmış. Bununda amacı; üretimi talebe göre planlamak, ürün kalitesini iyileştirmek, kendi mülkiyetine almamak kaydıyla pazara geçerli norm ve standartlarda uygun ürün sevk etmek ve ürünlerin ulusal ve uluslar arası ölçekte pazarlama gücünü artırıcı tedbirler almak üzere tarım üreticilerinin, ürün veya ürün grubu bazında bir araya gelerek,tüzel kişiliği haiz tarımsal üretici birlikleri kurmalarını sağlamaktır…..

Bizim atalarımızın “Müşteri velinimetimizdir” anlayışı hakimdi hepinizin bildiği gibi yeni yapılmak istenen anlayışın gittiği müşteri felsefesini aslında bu ifadeler ancak karşılar.. Son yıllarda müşteri memnuniyeti ön plana çıkartan ve müşteri şikayetlerini dikkate alan bir anlayış hakim olmaya başladı. Bu yapıyı kurumsal hale getirmek için çeşitli prosedür yasa ve kanunlarla uluslar arası normlar ve anlayışlar ülkemizde de uygulanmaya koyuldu. Hem üreticiler hem tüketiciler çeşitli yasalarla korunurken ticaretin uluslar arası olması ile birlikte tüm detaylar irdelenerek hem ulusal hem de uluslar arası norm ve standartlara uyum konusunda ciddi gelişmeler yaşanıyor.

Dünyada tüketici eğilimlerine baktığımızda ise artık; tüketici odaklı yaklaşımlar çok ön planda.  Tüketici talepleri her geçen gün değişiyor farklılaşıyor. Dünyada küresel ısınma, radyasyon, genetiği oynanmış yiyecekler ve bunlara bağlı olarak tedavisi zor ve uzun süren hastalıkların artması, tüketicide farklı tüketici davranışlarına yol açıyor. Alacağı ürünün firmasını inceliyor, ulusal ve uluslar arası çapta hangi Sosyal Sorumluluk Projesine imza atmış diye bakıyor. Eğer o proje kendi dünya görüşü ile uyuşmuyorsa kendinle uyuşan projelere imza atmış firmanın ürünlerine yöneliyor.

Giydiği kazağın yününü hangi koyundan geldiğini öğrenmek isteyen bir tüketici kitlesi geliyor. Kullandığı ürünün yapım aşamalarında küçük çocuklar çalıştırılmış mı? çalıştırılmamış mı? Bunu merak eden tüketiciler var. Yiyeceği peynirin sütü hangi çiftlikten hangi inekten elde edildiğine kadar sorgulayan tüketiciler var. Firmaların ürünü üretirken çevreye olan duyarlılıklarını takip eden bi müşteri kitlesi var. Bu örnekleri çoğaltabiliriz aslında. Bu örnekleri çoğalttığımızda tüketicilerin zaman içersinde kaygı oranlarına göre, fikirlerine düşüncelerine göre, tüketici davranışlarının değişeceğini gözlemliyoruz.

Yeni ortaya çıkan bu tüketici davranışlarına uygun üretim ve sunum süreçleri oluşturan firmaların diğer firmalara göre zaman içinde daha ön plana çıkarak ve fark oluşturacaklardır.

 

Çocuklukta Görülen Problemler – 1

Sevgili okurlar merhaba, yazın sıcak günlerinde en sık görülen problemleri ele almaya çalışacağım. İyi okumalar…

TIRNAK YEME PROBLEMİ

Tırnak yeme, dört yaş civarında başlayıp çoğunlukla on iki yaş civarında duraksayan bir davranıştır. Çocukların hemen hemen yarısında tırnak yeme görülebilir. Bu davranış ergenlik çağına kadar sürebilir.

TIRNAK YEME DAVRANIŞININ ÖNLENMESİ

En etkili tedavi yöntemi, beş yaşına kadar bu davranışın anne baba tarafından görmezlikten gelinmesidir. Çocuğu üzen durumu bulup ortadan kaldırmak gerekir.

Çocuğa doğrudan yapılan ikazlar, ceza, korkutma, zorlamalar, durumu düzeltmeyeceği gibi, bunun artmasına da neden olabilir. Tırnak yeme, çocuğun psikososyal  gelişimi ile duraklar.

Aile içinde, çocuğun duygusal dünyasının kaldırabileceğinden ağır bir diktatöryal bir otorite varsa, bu duygusal  içe kapanıklıklara neden olabilir. Kendini ifade etmekten korkan, ya da donuklaşan çocuk bu davranışa yönelebilir.

Aile içinde, çocuğa karşı ilgisizlik ve duyarsızlık varsa anne babayla çocuğun iletişim sorunu ortaya çıkıyor. Bu tür ortamlarda büyüyen çocuklar duygusal gerginliklerini aile içinde konuşmadıklarından bu tip davranışlara yönelebiliyorlar.

Çocukların duygusal dünyalarında endişe korkuya neden olabilecek her türlü bilgisayar oyunu, televizyon filmleri, şiddet içerikli olaylara şahit olmaları sakıncalıdır.

Çocuğun gerginliklerine karşı, spor etkinliklerine katılmasını teşvik etmek bunun için gerekli ortamları hazırlamak, oyun, resim faaliyetleri ile ilgilenmek gibi önlemler de bu sorunla baş etmede kullanılan yöntemler arasındadır. Tırnaklara bakım yapmak ve kıymık gibi çocuğu rahatsız eden fazlalıklardan kurtulmasını sağlamak ve dikkatini bu yöne kaymasını engelleyici tedbirlerdendir.

Tırnak yemeyi isterlerse kolaylıkla bırakabilecekleri anlatılmalıdır. Bu alışkanlığı bırakmak isteyen çocuk kendisinde yeterli güveni bulursa daha çok çaba harcamaktadır.

ALT ISLATMA PROBLEMİ (ENÜRESİS)

Alt ıslatma nedir?

Çocuklarda, en az 5 yaşından sonra, yineleyici şekilde, istemsiz ya da amaçlı olarak, gündüz ve gece yatağa ve de giysilere idrar kaçırılması olarak tanımlanabilir. Tedavide, davranışsal yaklaşım ve ilaç kullanımı olmak üzere iki yöntem kullanılır. Davranışsal yaklaşım;davranışçı terapi, aile danışmanlığı, psikoterapiyi kapsamaktadır.

Gidiş ve sonlanım nasıldır?

Enüresis, zaman içinde kendi kendini yavaşlatan bir bozukluktur. Kendiliğinden düzelme 7-12 yaştan sonra sık görülür. 7 yaştan sonra düzelme oranı %10-15 olarak bildirilmiştir (American Psychiatrc Association 1994). Nadiren 18 yaşına kadar devam eder. 18 yaşında görülme sıklığı %1’dir. Alt ıslatmanın 10 yaşından sonra davranış bozuklukları, anksiyete bozukluğu gelişimi açısından risk faktörü olarak görülmüştür. Bu nedenle erken dönemlerde tedavi edilmesi gereklidir.

Tuvalet terbiyesi ne anlam taşır?

Çocuğunuzun gelişimde önemli bir evresinde tuvalet terbiyesi alması ve bu süreçte dikkatli bir eğitimin verilmesi önemlidir. Eğer çocuğunuz, sabır gösterdiğinizde anlayışla davrandığınızda ve en önemlisi çocuğunuz fizyolojik yönden hazır olduğunda sizin tuvaletiniz tutmasını istemenizi gerçekleştirmeye çalışacaktır.

TRİKOTİLLOMANİ (SAÇ YOLMA)

Çocuklarda hatta ergenlerde görülür. Sıkı sık saçları koparmak, çekmek, yolmak, şeklinde görülür. Hem kız  hem de erkekler de görülebilir.

Yapılan araştırmalara göre, saç yolma bozukluğunun nedenleri arasında, anne çocuk arasındaki duygusal bağın tam anlamıyla ve güçlü kurulamamış olması vardır. Çocuğun annesiyle duygusal bağ kuramaması onu rahatsız eder hırçınlaştırır. Ayrıca zihinsel özürlü çocuklarda da bu bozukluk görülür. Saç yolma davranışı gösteren çocukların anneleri, çocuğun bu davranışından dolayı cezalandırmamalı küçük düşürmemelidir. Aksine ailece daha yakın bir ilgi ve şefkat gösterilmelidir.

GENÇLERDE GÖRÜLEN PROBLEMLER

GENÇLERDE UYARICI MADDE KULLANIMI

Bağımlılık nedir?

Ruhsal Bağımlılık; Belli bir ilaç ya da maddenin merkezi sinir sistemini etkilemesi sonucunda ruhsal  bedensel bazı belirtiler ortaya çıkmıştır; genç bu maddenin yarattığı etkiyi yeniden yaşamak amacıyla bu maddeyi almak için güçlü bir istek duyar.

Fizik Bağımlılık; Kullandığı maddenin kesilmesi veya azalmasıyla, yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkmasıdır. Artık sinir sistemi hücrenin işlevini sürdürmesi için, bu ve benzeri maddeyi devamlı almak zorundadır; ayrıca bu maddenin yarattığı ruhsal ve bedensel etkiyi devam ettirmek için, aldığı miktarı sürekli arttırmaya çalışır.

Madde kullanımının etkileri nelerdir?

Madde önce beyin sistemini etkiler, algılama, bellek, dikkat, düşünce gibi işlevleri bozar; yaşadıklarını farklı bir biçimde algılamaya başladığından kontrolünü kaybeder. Bu nedenle kendine ve başkalarına zarar verebilir. Bu durumda önce ailesi sonra yakın arkadaşları ve iş arkadaşları da olumsuz etkilenir.

Madde beynin bilgiyi alma, ayırma, sentez yapma yeteneğini etkiler. Bütün bilgiler birbirine karışır; yeni bilgile önceki bilgileri durdurur.

Maddenin algılama üzerindeki etkisi haincedir. Örneğin kokain öyle bir algılama yaratır ki bu maddeyi aldığı sırada, genç her şeyi çok mükemmel yaptığına inanacak kadar kendine güvenir. Ancak gerçekte bozulmalar meydana gelmeye başlamıştır.

Madde, kullanılan maddenin özelliklerine göre alışkanlık veya bağımlılık yapar. Fizik bağımlılık oluşunca madde alınmadığı veya azaltıldığı zaman yoksunluk belirtisi ortaya çıkar, bu belirtilerin ortadan kalkması için madde miktarını devamlı çoğaltmaya çalışır.

Maddenin tutsağı olunca, madde olmadan günlük yaşamını sürdüremez. Madde kişi için bedensel ve ruhsal ihtiyaç durumuna girmiştir.

En iyi tedavi HİÇ  BAŞLAMAMAKTIR.

Uyuşturucu maddeler danışma hattı: (0212 660 00 26)

Ametem@Ametem.com

“Demokratikleşme” Oyuncağı

Erciyes Üniversitesi eski Rektörü, Gazi Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Naci KINACIOĞLU Hocamızın, değerli büyüğümüzün vefatını üzüntü ile öğrendim. Olmadık ve gereksiz kişilerin ölüm haberlerini manşetlere ve ekranlara taşıyanlar, Kınacıoğlu Hocanın vefat haberine çok uzak durdular. Aslında ölüm, ibret alabilenler için bir ders niteliğindedir. Ama ne yazık ki; bu ülkede anormal ve aykırı olanlar, işbirlikçiler ve dışarıdan korunanlar itibar görmektedir. Yahya Kemal’in dediği gibi; “Yaprak nasıl düşerse suya, Ruh da sessizce dalıyor uykuya…” Hocamıza Allah’tan rahmet, yakınlarına, meslektaşlarına ve kendilerini Türk Milletine mensup hissedenlere başsağlığı diliyorum.

Basında öyle yazılar çıkıyor ve terör örgütünü Meclise taşıyanlarca öyle beyanatlar veriliyor ki; bunlar sadece Türkiye’ye has örneklerdir. Aslında mukaddes değerlere, Türklüğe ve belirli kurumlara hakareti bile kanunla serbest hale getirmiş bir ülkeyiz. Bazı yazı ve beyanlara bizim dışımızda hangi ülkelerde rastlanabilir diye hep kendi kendime soruyorum. Bunlar, Türkiye’ye özgüdür. Son 5-6 senedir Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere hakaret, aşağılama ve işbirlikçilik, normal ve demokratikleşmenin bir gereği gibi yutturulmaya çalışılmaktadır. Demokratikleşme adına yapılan platformlardan buna uygun kararlar çıkmaktadır.

Hangi ülke milli kimliğine her türlü saldırıyı serbest hale getirmiştir? Hangi ülkede Dünya dili olan Türkçe gibi bir dile karşı kabile ve aşiret ağızları rakip konuma getirilebilir? İngiltere’den İspanya’ya kadar hangi ciddi devletin meclisinde, demokrasinin kalbi sayılan bir kutsal alanda devletin dili dışında konuşmalar yapılabilir ve o mekânlar kirletilebilir? Bunları yapanlardan çok bunlara bu yolu açanlar ve bu fırsatı verenler suçludur. Türk Milleti vicdanında birçok siyasiyi mahkum etmiştir. Bunların %38 veya %40 rey almaları ne ifade eder ki? Cumhuriyeti ve milli devleti kuran, Milli Mücadeleyi yapan iradeyle ters düşenler, milli iradenin gerçek temsilcileri olabilirler mi?

Tam anlamıyla işleyen bir demokrasinin bulunmadığı, fikir, düşünce ve basın hürriyeti üzerinde ambargoların konduğu, birçok basın kuruluşunun iktidara yıkama yağlama servisi yaptığı bir ortamda, ülke sorunlarının TBMM’nde bile yeterince tartışılamadığı, kamuoyunun birçok özelleştirme ve satıştan habersiz olduğu, iktidarın kendi derin devletini yaratabilmek için her kurumu hedef aldığı veya ona alternatif aradığı, sivil darbelerin dünün askeri darbelerini bastırdığı bir ortamda Türkiye’de demokrasi var diyebilir miyiz?

Balkanlar’da ve Ortadoğu’da ortaya konulan tezgâh dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu bölgelerde lider ve etkili olabilecek bir ülkenin varlığı kabul edilememektedir. Küresel amaçlara hizmet eden, gerçek demokrasi ile çelişen emperyal demokrasi dışında hiçbir milli ve şahsiyetli politikaya müsaade edilmemektedir.

Türkçe konuşulan ve Türk kültürünün yaşatıldığı her yer kültürel vatandan bir parçadır. İsmini ciddiye alıp burada belirtmeye bile gerek görmediğim bir yazar, partisinden kovulan ve DTP ile eylemlerde bütünleşen bir genel başkanın ifadelerine dayanarak “Kosova’daki Demokratik Türk Partisine (DTP) ilgi ve şefkat gösterenler, iş ülkemizdeki DTP’ye gelince farklı davranıyorlar” diyebilmektedir. Birbirine hiç uymayan bu yakıştırma ve benzetmeyi anlayabilmek mümkün değildir. Kosova’daki Türk Partisi, Kosova vatandaşlığını mı reddediyor? Kosova Cumhuriyeti dışında ayrı bir egemenlik ve bağımsızlık peşinde midir? Bizdekiler gibi “Dilimizi kabul ettiniz, topraklarımızı da vereceksiniz” mi demektedir? Mukayese dahi kabul edilemeyecek örnekleri gündeme getirerek; Devleti, hem milli, hem üniter yapıyı hedef tahtası haline getirenler aslında demokrasiyi bile içlerine sindiremeyenlerdir.

Türkiye’de etnik taassubun ve etnik ırkçılığın vardığı noktayı göz önüne alırsak; milletlerarası hukuka göre bunları etnik azınlık bile saymak mümkün değildir. Çünkü; milletlerarası anlaşmalarla etnik azınlık sayılabilmek için; mensubu olduğu devletin vatandaşlığını reddetmemek, çoğunluk haklarına sahip olmamak, sistemli dışlanmış olmak, ayrı bir hükümranlık hakkı peşinde olmamak ve devleti ile silâhlı çatışmaya girmemek gerekmektedir.             

Diyanet İşleri Başkanı Sn Ali Bardakoğlu’na Açık Mektup

0

Din İnsanlık için çok önemlidir. Bundan dolayıdır ki insanlığın tarihi kadar eskidir.
Allah ( cc)’ın ilk insanı aynı zamanda peygamber olarak yaratması da dinin insan hayatındaki önemini göstermesi bakımından çok önemlidir.

Zati âliniz ülkemizde din hizmetlerini yürütmekle sorumlu olan çok önemli bir kurumun başında bulunuyorsunuz.
Yetkilerinizin yanında manevi olarak sorumluluğunuzun büyüklüğünün de mutlaka farkındasınızdır.
Önemine binaen birkaç hususu dikkatinize sunarak ilgi ve alakalarınızı bekliyorum.

1-Ülke çapında hac ve umre organizasyonları sizin organizasyonunuzda gerçekleştiriliyor. Bu organizasyonlarda da sürekli Diyanet personelleri görevlendiriliyor.

Biz milli eğitim personeli olan ilahiyatçılar hiç hac ve umre organizasyonlarında görevlendirilmiyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı ile bu konuda bir protokol imzalanamaz mı?
Bu konuyu gündeminize alıp düşünmeniz bizleri sevindirir.

Cami imamları bizim kardeşlerimiz, aynı zamanda da öğrencilerimiz. Öğrencilerimize tanıdığınız haklardan bizleri mahrum etmeniz yanlış değil mi?

Biz Milli Eğitim personeli olan ilahiyatçıların büyük çoğunluğu Türkiye genelinde cami, cemaat ve din hizmetleri ile iç içe olan fahri Diyanet personelleriyiz.
Biz Diyanet teşkilatını kendimizden farklı görmüyoruz. Lütfen sizde bizi kendinizden ayrı görmeyiniz.

Bazı imam arkadaşlarımız 8-10 kez ya da daha fazla hacca ve umreye gidiyor. Adamını buluyor gidiyor, yolunu buluyor gidiyor, gidiyor da gidiyor.

Bunlar öyle çok da sevabına yapılan din hizmetleri değil. Gerek Diyanet teşkilatı gerekse özel şirketlerle görevli olarak hac ve umreye gidenlere mutlaka makul bir sınır-sayı konulmalıdır.
Cami görevlileri istisnaları tenzih ederim camiyi, cemaati ihmal edip umre için ekip toplamaya uğraşıyor, sadece kendisine değil hanımına da bir ekip kuruyor.
Artık din hizmeti yerini din ticaretine bırakıyor.
Bu görevlilere yolluk almayacaksınız denilse kaç tanesi ikiden fazla ya da 8-10 kez o kutsal yerlere gitmek ister.

Bir de masraflarınızı da kendiniz karşılayacaksınız istediğiniz kadar hacca ve umreye gidebilirsiniz deseniz bu işi meslek edinen din görevlileri yine de ellerinde dosya, umreye bir iki umreye bir iki diye ev ev gezip umreci toplarlar mı?
Maalesef din hizmeti yerini din ticaretine bırakmış durumdadır. Bu da hoş bir görüntü değil.

Eğer bizlere lütfedip de görev vermeyi düşünürseniz ( görev vermeniz bizleri memnun eder ) iki sefer yeterlidir. Fazlasını isteyen kendi cebinden istediği kadar gitsin.

2-Diğer bir hususta halkımız İslam dinini yeterince ve doğru bilmediği için malumunuz olduğu üzere bir çok bölgede hurafeler, bidatler, örf ve adetler dinin yerine geçmiş durumdadır. Bir çok alanda olduğu gibi dini alanda da büyük bir yozlaşma söz konusudur.
Din adına bir çok yanlışlıklar yapılmaktadır. Bunlar için mutlaka bir şeyler düşünüyor ve de yapmaya çalışıyorsunuzdur.
Bu konuya yönelik hizmet içi eğitim seminerleri ile önce teşkilatınız mensuplarını eğitip onlar aracılığı ile halkı aydınlatmayı lüzumlu ya da faydalı görür müsünüz?
Toplumumuz yeterince kitap okumuyor, bir çoğu ezan okunmaya başlayınca yada ezan bitince camiye gidiyor.
Yani kitap ve vazu nasihat cemaatin bir kısmının yanlışlarını düzeltmeleri bidat ve hurafelerden kurtulmaları için yeterli değildir.
Yeterli olsaydı zaten şimdiye kadar çoktan bu mesele halledilirdi.
Zatı âlinizin ve de teşkilatınızın hoşgörüsüne sığınarak bazı önerilerde bulunmak isterim.
Zaman zaman  tek sayfalık el ilanları dağıtılarak halkı bilgilendirmek.
Bunlar çeşitli gün ve gecelerde cami çıkışlarında yapılabileceği gibi apartman dairelerinin de posta kutularına konulabilir.
Bilboardlar da zaman zaman  bu konuyla ilgili afişler asılabilir.
Bu konuda sivil toplum örgütleri ve ilgili kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapılabilir.
Bunlar birer öneridir, dikkate alırsanız teferruatını sizler elbette düşünürsünüz.

3-İstisnaları tenzih etmekle beraber diyanet mensubu kardeşlerimizin bir kısmı cemaate hitap ederken hazırlıksız kürsüye çıkıyor, konusuz konuşuyor, zamanı doldurmaya çalışıyor bu da cemaatin dikkatinden kaçmıyor. Konuşmacıya ve konuşulana ilgi azalıyor cemaatin dikkati dağılıyor esnemeler başlıyor.
Görevli cemaate ne anlatırsan dinler düşüncesiyle hareket ediyor.
Cemaatte çocukluğumuzdan beri aynı yada benzer şeyler dinliyoruz düşüncesiyle ezan okunmadan camiye gitmiyor, bir noktada görevliyi protesto ediyor.
Görevliler halka hitap edeceği zaman halkın ihtiyacı olan, ilgi uyandıracak güncel meseleleri bir konu bütünlüğü içerisinde önceden hazırlanarak anlatırlarsa çok daha faydalı olacağı kanaatindeyim.
Lütfen diyanet mensubu kardeşlerim beni yanlış anlamasınlar hatalarımız söylemek dostluk ve kardeşlik vazifesidir.
Bilgilerinize sunar ilgi ve alakalarınızı beklerim.
Size ve tüm teşkilatınıza
Sevgi ve hürmetlerimle.