5.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 13

İREM’den Romatem’e Şehrimizdeki FTR Hizmetleri

“Hareket uygun ve yerinde yapılırsa berekettir.”

Sağlık hizmetlerinde fizik tedavi ve rehabilitasyon alanındaki imkân ve uygulamalar, 2000’li yıllara kadar yeterince bilinmiyor; daha çok sıcak-soğuk uygulamaları ve kontrollü fizik hareketler şeklinde anlaşılıyordu. 1999 depreminin sebep olduğu ruhsal ve bedensel sorunlar, bu alanda da yeni adımlar atılması ve yeni imkânların oluşturulması gerekliliğini ortaya koymuştur.

İzmit SSK Hastanesi’ne geldiğimde, fizik tedavi uzmanımız Ümit Akbaş da yeni göreve başlamıştı. Kendisi Ankara Tıp Fakültesi’nde yardımcı doçent iken, eşi Armağan Akbaş’ın mecburi hizmeti sebebiyle şehrimize gelmişti. Hastanemizin fizik tedavi birimini Nafiz Eren kurmuş; ancak 1978 Tam Gün Yasası sonrasında istifa ederek ayrılmıştı. Eren, uzun yıllar serbest hekim olarak çalışmış, daha sonra İstanbul’da mesleğini sürdürmüş ve 2021 yılında vefat etmiştir.

Değerli Hekimler Görev Yaptı

Ümit Akbaş ise 1983 yılında açtığı muayenehanesi ile birlikte hastanede 1988 yılına kadar görev yapmış, muayenehanesini ise 2019 yılına kadar sürdürmüştür. Daha sonraki süreçte bu hastanemizde uzun süre FTR uzmanı Sedat Kaba hizmet vermiştir. Ümit Akbaş ayrıca anlaşmalı ve yarı zamanlı olarak Akademi Hastanesi, Tahsin Özbek Hastanesi ve Konak Hastanesi gibi kurumlarda da görev almıştır. Kendisi hâlen şehrimizde yaşamakta olup, Covid-19 pandemisi sürecinde aktif hekimliği bırakmıştır.

Dr. Turgay Özaltın ise askerlik görevini yaptığı İzmit’i sevmesi üzerine 1980 yılında şehrimize gelmiş ve muayenehane açmıştır. 1981 yılında İzmit Devlet Hastanesi’nde de çalışmaya başlamıştır.

1999 yılında emekli olmuş, 2001’de muayenehanesini kapatarak 2021 yılına kadar Akademi Hastanesi’nde görev yapmıştır. Daha sonra Bodrum’a yerleşmiş ve 2024 yılında orada vefat etmiştir.

Derince’deki Fizik Birimi

Ertunga Yöney, 2006 yılında Derince SSK Hastanesi’ne başhekim olarak atanmış bir fizik tedavi uzmanıdır. Kocaeli Tıp Fakültesi’nde ihtisas yaptığı dönemde İREM’de de çalışmış, 2003 yılında uzman olduktan sonra üç yıl Düzce’de görev yapmış ve ardından şehrimize gelmiştir. Derince Hastanesi’nde, dönemin şartlarına göre oldukça donanımlı bir fizik tedavi birimi kurmuştur. 2010 yılında görevinden ayrılarak 2016 yılına kadar Romatem’de çalışmış, hâlen Medikal Park Hastanesi’nde FTR uzmanı olarak hekimliğine devam etmektedir.

İREM’in Kuruluşu

İzmit Rehabilitasyon Merkezi (İREM), Yahya Kaptan’da bulunan Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nin arka bahçesinde, İzmit Belediyesi’nin destekleriyle AÇEV (Anne Çocuk Eğitim Vakfı) tarafından 2000 yılında kurulmuştur. Başlangıçta deprem travmasının anne ve çocuklar üzerindeki psikolojik etkilerine yönelik çalışmalar yürütmüş, 2001 yılında tıp fakültesi ile yapılan protokol sonrasında bedensel engelli rehabilitasyon hizmetleri de verilmeye başlanmıştır.

Bu hizmetlerin gelişmesinde fakültenin fizik tedavi hocaları Erbil ve Nigar Dursun’un katkıları büyüktür. Merkez, 2018 yılında kapatılarak fakültenin bazı poliklinik hizmetlerinin verildiği bir yapıya dönüştürülmüş; FTR hizmetleri ise üniversite kampüsündeki Semahat Aracı Palyatif Bakım Merkezi binasına taşınmıştır.

Romatem De Geliyor

Romatem’in kurucusu fizik tedavi uzmanı Köksal Holoğlu’dur. İlk merkezini 2005 yılında Samsun’da açmış, ikinci merkezini ise 2006 yılında İzmit Devlet Hastanesi karşısında hizmete sokmuştur. Sağlıkta dönüşüm süreciyle birlikte SGK mensuplarının özel sağlık kuruluşlarından yararlanabilmesi, bu tür yatırımların önünü açmıştır. Romatem’in ilk yıllarının kurucu hekimleri olan fizik tedavi uzmanları İmdat Özkul, Ahmet Dinç ve Turgut Aytekin başvuran hastalarına güvenilir ve faydalı hizmetler vererek bu adresin bilinilirliğini sağlamışlardır. 2007 yılında Ayşe Aytekin de bu kadroya katılmıştır.

Merkez, 2010 yılında Yahya Kaptan’daki yeni yerine taşınarak 25 yataklı bir hastane hâline gelmiştir. Kadrosuna Ertunga Yöney’in yanı sıra Fatma Başak Türköz (Dahiliye) ve İsmail Becerik (Enfeksiyon Hastalıkları) gibi önemli isimler de katılmıştır. Zamanla bazı hekimler kurumdan ayrılmıştır. Turgut Aytekin 2010, Ayşe Aytekin ve Fama Başak Türköz 2014 ayrılanlardan olup bu hekimler halen Atakent Cihan Hastanesinde çalışmaktadır.

Romatem Hastanesi bugün 35 yatak kapasitesiyle kuruluş kadrosundaki İmdat Özkul, Ahmet Dinç ile Hüseyin Duraksoy (Dahiliye) ve Mustafa İskender (Nöroloji) hizmet vermeye devam etmektedir. Günümüzde Romatemler, 3ü yurt dışında olmak üzere toplam 10 merkezle faaliyet gösteren ve sağlık turizmine katkı sağlayan önemli bir kuruluşudur.

Kocaeli’miz, fizik tedavi ve rehabilitasyon alanında son 25 yılda önemli gelişmeler kaydetmiştir.

Denetimsiz Uygulamalara Dikkat

Şehir Hastanesi’nin fizik tedavi hastanesi, Tıp Fakültesi’nin FTR kliniği, kamu ve özel hastaneler ile serbest çalışan hekimler bu alanda yeterli hizmetler sunmaktadır. Ayrıca son yıllarda fizyoterapistler tarafından açılan merkezler de destekleyici rol üstlenmektedir. Ancak zaman zaman basına da yansıyan, “merdiven altı” olarak tabir edilen denetimsiz uygulamalara karşı dikkatli olunmalıdır. Bu nedenle her alanda olduğu gibi FTR konusunda da bilinçli hareket edilmesi büyük önem taşımaktadır.

Sağlıkla kalınız.

İREM’den Romatem’e şehrimizdeki FTR hizmetleri

DR. NAFİZ EREN- 1970’li yıllarda ilimize gelen ve İzmit SSK Hastanesi’nde Fizik tedavi Birimini kuran isim. Kentte de çok tanınan ve popüler bir isimdi.

İREM’den Romatem’e şehrimizdeki FTR hizmetleri

YAHYA KAPTAN’DAKİ İREM- İzmit Rehabilitasyon Merkezi(İREM) 1999 depremi sonrası kuruldu. SDKM’nin arka kısmında faaliyet gösteren merkez, önemli hizmetler üretti.

İREM’den Romatem’e şehrimizdeki FTR hizmetleri

ŞİMDİ FARKLI BİRİMLER- İREM’in ilk kurulduğu yer, halen KOÜ Tıp Fakültesi’nin farklı birimleri tarafından kullanılıyor.

İREM’den Romatem’e şehrimizdeki FTR hizmetleri

ROMATEM’DE İKİ DOKTOR- Samsun’dan sonra ilimizde kurulan, halen Yahya Kaptan Otogar mevkiinde hizmet veren Romatem’in kuruluşundan bu yana görev yapan iki hekimi Dr. İmdat Özkul ve Dr. Ahmet Dinç birlikte görülüyor.

FİZİK TEDAVİ HASTANESİ- Kocaeli Şehir Hastanesi’nde de halen 100 yataklı bağımsız Fizik Tedavi Hastanesi, sağlık hizmeti veriyor.

İki Gencin Sivil İtaatsizliği

Son günlerde herkesin sosyolojik dersler çıkarması gereken iki çarpıcı olay yaşandı. Türkiye gündemi sıralamasını belirleyen bu olaylar gençliğin “otorite, meşruiyet ve liyakat” kavramlarını nasıl tanımladığını gösteriyordu.

İlk olay, Boğaziçi Üniversitesi felsefe bölümünden çift diplomayla mezun olan Hasan Akdağ isimli gencin diploma töreni sırasındaki pasif eylemi idi. Bu genç, liyakat yerine siyasi sadakatle atandığını düşündüğü ve öğrencilerin “paraşüt akademisyen” olarak nitelendirdiği bir öğretim üyesiyle fotoğraf karesine girmeyi reddetti. Törende öğrenci diplomayı çekerek almaya çalışırken akademisyen ise bir süre diplomayı vermemek için direndi.

Boğaziçi Üniversitesi’nin atanmış rektörü, akademisyen Yasin Ramazan Başaran’dan diploma alırken fotoğraf çektirmek istemeyen gencin “mezun kartı”nı İPTAL etti ve 5 yıl “kampüse giriş” yasağı koydu.

İkinci olay ise kendi iradesiyle teslim olduğu halde ters kelepçeyle gözaltına alınan komedyen Deniz Göktaş’ın tavrı idi. Göktaş, tutuklu yargılandığı adliyede, kendisini “emrivaki” bir şekilde ziyaret eden Kemal Kılıçdaroğlu’na beklenmedik bir cevap verdi. CHP’nin mahkeme kararıyla atanmış genel başkanına, kişisel bir minnet göstermek yerine, “Benim ve gençlerin talebi budur, lütfen CHP’yi salın” dedi.

Baştan belirtmem gerekir ki; bu analizi, söz konusu gençlerin siyasi görüşlerinden veya komedyenin toplumun inanç ve değerlerine saygısızlık olarak değerlendirilen sözlerinden, yargılandığı davanın hukuki içeriğinden tamamen bağımsız olarak yaptım.

Meseleyi sadece ortaya konulan “ilkesel duruş” ve buna karşı sergilenen “kurumsal reaksiyon” kapsamında ele aldım.

**********************************

Sembolik Direniş Kime ve Neden?

İki farklı mekandaki bu iki gencin tavrının ortak paydası, siyaset bilimindeki “Meşruiyet Krizi” kavramına verilen en net tepkidir.

Boğaziçili mezun öğrenci, karşısındaki diploma veren öğretim üyesinin hukuki olarak o kadroda olduğunu bilmektedir. Fakat kurumun özerkliğini, liyakatini ve idealindeki üniversite vasfını zedeleyen tepeden inme atama yöntemini meşru kabul etmiyor. Fotoğraf karesine girmeyi reddetmek; akademik liyakate duyduğu saygıyı, o liyakati taşımadığına inandığı kişiden esirgeyerek gösterme halidir.

Deniz Göktaş’ın tavrı ise kendisinden beklenen “minnettar mahkûm” rolünü elinin tersiyle itmektir. Göktaş, en dezavantajlı durumda bile kendi iradesini koruyarak Kılıçdaroğlu’nun atanmış genel başkanlığına ve CHP’nin seçilmiş yönetimine yaptıklarına kendi kuşağının tepkisini dile getirmiştir.

Bu tutumlar, içi boşaltılmış unvanlara ve hak edilmemiş olduğunu düşündükleri saygı beklentisine karşı sergilenen kusursuz birer “Sembolik Direniş” örneğidir.

**********************************

Otoritenin Kibri

Gençlerin bu ilkesel itirazlarına karşı kurumların ve otorite figürlerinin verdiği cevaplar ise, aslında meşruiyet açığının ne boyutta olduğunu ve tepkinin haklılığını göstermektedir.

Boğaziçili mezun öğrenci Hasan Akdağ’ın tavrı şiddet içermeyen ancak kurumun yozlaşmasına karşı çok güçlü bir “beden dili” ve “pasif itaatsizlik” örneğidir.

Buna karşılık mezun öğrenciye diplomayı vermekte zorluk çıkaran akademisyenin tavrı, eğitimci olarak yetersizliğinin dışavurumudur.

Çok daha vahim olanı ise üniversite yönetiminin, tören düzenini bozduğu gerekçesiyle, mezun öğrencinin kampüse girişini 5 yıl süreyle yasaklamasıdır. (Bu idari karar size de Emekli Tuğgeneral Naim Babüroğlu’nun Orduevlerine girişine yasak getiren G.Kurmay Başkanlığı kararını hatırlatıyor mu?)

Bu karar, hukukun “ölçülülük” ilkesinin açık bir ihlalidir. Rövanşist, kindar ve diğer öğrencilere gözdağı vermeyi amaçlayan tipik bir “kurumsal nezaketsizlik ve sertlik” örneğidir.

Boğaziçi Üniversitesi yönetiminin bu cezası, aslında kendi meşruiyet kaygılarının ve özgüven eksikliklerinin bir itirafnamesidir. Liyakat ve bilimsel üretimle saygı uyandıramayan yönetimler, ne yazık ki saygıyı yasaklarla ve cezalarla tesis etmeye, sindirme yoluyla “iç meşruiyet” sağlamaya çalışırlar.

**********************************

Nef’i’nin Kaderi ve Göktaş’ın İlkesi

Kılıçdaroğlu’nun Deniz Göktaş’ı adliyede ziyareti siyaset biliminde “araçsallaştırma” dediğimiz kavramın acı bir örneğiydi. Ziyaret edilenin rızası ve talepleri gözetilmeden yapılmıştı. Kılıçdaroğlu’nun azalan siyasi etkisine bir “sempati rantı” devşirme çabası olarak algılandı.

Göktaş’ın ise en büyük desteğe ihtiyacı olan anda Kılıçdaroğlu’na “bana yardım edin” yerine, “CHP’yi salın” demesi dikkat çekiciydi. Bu tavır, aklıma Osmanlı’nın ünlü hiciv ustası Nef’i’yi getirdi.

Sultan IV. Murad döneminde yazdığı sert hicivler nedeniyle idama mahkûm edilen Nef’i, affı için tek aracı olabilecek zenci saray ağasından yardım ister. Ancak ağa dilekçeyi yazarken kâğıda siyah mürekkep damladığında, Nef’i alaycılığına yenik düşer ve “teriniz damladı efendim” deyiverir. Bu son sözü onun cellada teslim edilmesine neden olmuştu.

Göktaş da aynı şekilde, kendisine en büyük siyasi kalkanı sağlayabilecek kişiyi kendinden uzaklaştırdı.

Fakat aralarında hayati bir fark var: Nef’i’yi ölüme götüren hiciv alışkanlığı ve dilini tutamamasıydı. Göktaş’ın Kılıçdaroğlu’na çıkışı ise ilkesel bir duruş ve isyan. Nef’i dilini tutamadığı için ölüme giderken Göktaş ilkesinden vazgeçmediği için bedel ödemeyi göze aldı.

**********************************

SAYGI Zorla Alınamaz

Her yaştan, her kesimden ve her meslekten insanın bu iki tepkiden çıkarması gereken önemli bir ders var: Türkiye’de gençler; makamlar liyakatle, demokratik kültürle ve kurumsal bütünlükle doldurulsun istiyor. İçi boşaltılmış unvanlara, hak edilmemiş makamlara ve demokratik usullerle sınanmamış otoritelere saygı duymayı reddediyor.

Bir akademisyen diplomasını verirken, bir siyasetçi destek ziyaretine gelirken bile, eğer o eylemin arkasında “liyakat, samimiyet ve demokratik meşruiyet” yoksa, gençler o tiyatronun bir figüranı, o fotoğrafın bir parçası olmayı kabul etmiyor.

Saygı; yaşla, diplomayla veya yasal bir yetkiyle zorla tahsil edilebilecek bir maddi varlık değildir. Kurumların özerkliğine, liyakate ve toplumun demokratik usullerine alan açtığınız ölçüde hak edilen bir erdemdir.

Bu iki genç, dezavantajlı konumlarına ve ödeyecekleri bedellere rağmen bu yalın gerçeği hepimizin yüzüne çarpmıştır.

Geleceğimiz, otoritenin bu gibi “sivil itaatsizlikleri” cezalandırmak veya araçsallaştırmak yerine, bu itirazı anlama ve saygı duyma erdemini gösterebilmesine bağlıdır.

Öyle Okumalı Ki,

Kitabı öyle okumalı ki,

Okuyanı geçmişe çekmeli.

Geleceğe kanat açtırmalı.

İşte, bu şekil okuyan birinin;

Hâlet-i rûhiyesini dile getirmesi:

Yer yer ağlayarak okudum!

Zaman oldu;

Geçmişin havasını soludum.

An geldi;

Yükseldim göklere.

Selâm verdim Meleklere.

Çıkmış gibi oldum, Mele’-i A’lâya.

Açtım ellerimi;

Rabbime etmek için duaya.

Sanki erdi başım;

Yldızlara ve Ay’a.

Sual dalgaları içinde,

Yükseldim semaya!

Cevaplar geldi, arka arkaya.

Gâh maziye indim.

Gâh hâlde yaşadım.

Bazen oldu ki,

İstikbâle kanatlandım.

Mahza akıl,

Fikir ve mantıkla örülü,

Tefekkürle müzeyyen / süslü;

Mânâ Cenneti’ne girdim!

“Ölmeden önce ölünüz!”

Sırrına erdim.

Türk ve Dünya insanlarının;

Mes’eleleriyle,

Zihnen yoğrulup durdum.

Kaosta nizamı,

Karışımda terkîbi,

İnsanda Esmâyı,

Müşahede ettim.

İnsan yaratıldığıma;

“Bin şükür!” dedim.

Okunan eserler;

Gençlere iksir,

Yaşlılara şifa,

Hanımlara;

Cennet-âsâ bir yuva;

Tefekküre açılan;

Bir ova.

Tüm insanlığa;

Örnek olmalı,

Okumak; doyasıya.

Ezanı Denize Okuyan Adam

“Sanki ezanı denizde değil, denize okuyor.” dedim kendi kendime. Herhalde mavi gök, denizin bazen azgın bazen dingin suyu, balıklar ve kum dinlesin, şahit olsun istiyor, diye düşündüm.

Karadeniz’in akşamları, insanın içini yavaşça susturan saatlerdir. Günün telaşı çekilmiş, güneş ufkun ardında anasının bağrına sığınırken gökyüzüyle deniz birbirine benzemeye başlamıştır. Ne deniz yalnız sudur artık ne de gökyüzü yalnız mavilik… İkisi de insanın ruhuna açılan sessiz bir kapıya dönüşür.

Dün akşam öncesi o kapının eşiğinde duruyordum.

İkinci kez denize girdim. Su berraktı. Karadeniz’in alışılmış hırçınlığından eser yoktu. Dalgalar sanki gün boyu yorulmuş, dinlenmeye çekilmişti. Birkaç kulaç attım. Sonra kendimi suyun üzerine bıraktım. Sırtüstü uzandım, gökyüzüne bakıyordum. Bulutlar ağır ağır ilerliyordu. Aceleleri yoktu. Zaman da sanki onların hızına uymuştu.

Tam o sırada kulağıma uzaktan gelen bir ses ilişti.

Rüzgârın uğultusu sandım. Sonra bir insan sesi olduğunu fark ettim. Dikkat kesildim. Sağa sola baktım. İlerilerde biri vardı. Ses giderek belirginleşti. “Allahuekber, Allahuekber… Lailahe illallah…”

Ezan okuyordu… Nakarat, dalga dalga denizde yayıldı, ruhumu sardı.

Minarenin şerefesinden duymaya alıştığımız mikrofonik sesten farklıydı bu. Denizin içinden yükseliyordu. Güçlü, tok, davudi bir sesti. Makamına hâkim, nefesine güvenen, kelimeleri gönlünden geçirerek söyleyen bir ses…

Dakikalarca dinledim.

Aklımdan türlü türlü sorular geçti.

Bu adam ezanı denizde mi okuyordu, denize mi okuyordu?

Belki de denizin sonsuzluğunu kendine cemaat edinmişti. Belki dalgalara Allah’ın adını emanet ediyordu. Belki rüzgâra bırakıyordu kelimeleri. Belki de sadece sesini çalıştırıyor, nefesini güçlendiriyor, ses tellerini eğitiyordu, diyaframını genişletiyordu.

İhtimallerin doğrusunu okuyana bırakalım. Sebebinden çok, hissettirdiği şey önemli.

Çünkü o sesin içinde gösteriş yoktu. Bir yarış yoktu. Bir ispat çabası da yoktu. Sadece içten gelen bir teslimiyet vardı. İnsan bazen bir sesi dinler; o ses kulağından çok kalbine ulaşır. İşte o ezan öyleydi. İlahi tınıdır onun adı. Ruh dirilir, beden titrer, zihin seni terk eder, beyin yanar, kalp başka aleme açılır.

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.

Bulutlar ağır ağır yol alıyordu. Deniz onları sessizce seyrediyor, hafif bir rüzgâr aynı istikamete doğru esiyordu. Küçük balıklar suyun yüzeyinde belli belirsiz kıpırdıyor, sanki onlar da bu ilahi ahenge katılıyordu.

Kıyıya baktım.

İnsanlar kendi dünyalarındaydı. Kimisi yüzüyor, kimisi kumların üzerine uzanmış güneşin son sıcaklığını topluyordu. Çocuklar oynuyor, gençler konuşuyor, bazıları telefonlarının ekranına gömülmüş hayatın gerçek seslerini kaçırıyordu.

Oysa denizin ortasında bambaşka bir konser vardı.

Ne hoparlör ne mikrofon… Ne alkış bekleyen bir sanatçı ne de bilet kesilen bir salon.

Sadece insan sesi… Ve Allah’ın adını haykıran kadim cümleler…

Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar kulaklarını gürültüye teslim etmiş durumda. Plajlarda yüksek sesli müzikler, metal ritimleri, birbirini bastırmaya çalışan yapay haykırmalar… İnsan ruhunu dinlendirmek yerine yoran, düşünmeye fırsat vermeyen bir ses kalabalığı…

O akşam ise tek bir insan sesi bütün bu gürültünün karşısına sessizce dikiliyordu.

Bağırmıyordu, meydan okumuyordu, kimseyi susturmaya çalışmıyordu.

Sadece okuyordu.

… Ve okudukça sanki deniz onu dinliyor, bulutlar ona koşuyor, balıklar ona doğru yüzüyor, rüzgâr ona doğru dümen kırmıştı.

Denizin bedenimi okşayan ılık suyu, ezanın yüreğimi titreten namesi bana kanat olmuştu. Bir adam, denize ezan okuyordu.

Belki bu yalnızca benim hissettiğim bir duyguydu. Belki bilim bunun adına sesin su üzerinde taşınması diyecekti. Belki bir başkası sıradan bir tesadüf olarak görecekti. Ama insan hayatını anlamlı kılan şey, bazen açıklayabildiği değil; yüreğinde yankılanan anlardır.

O ezan, bana çocukluğumu hatırlattı. Minarelerden yükselen akşam ezanlarını, köylerin sessizliğini, iftar öncesi bekleyişleri, dedelerin baston tıkırtıları eşliğinde ritmik ağır adımlarla camiye yürüyüşünü… İnsanın saba makamında, ciğerini dağlayan sabah ezanlarını…

Bir ses, insanı yıllar öncesine götürebiliyor.

Bir ses, unutulduğunu sandığımız duyguları yeniden uyandırabiliyor.

Denizden yükselen o ezan, bana bunu bir kez daha öğretti.

Belki o adam ertesi gün yine aynı saatte denize girecek, belki yine okuyacak. Belki de bir daha hiç karşılaşmayacağız. O bunu sıradan bir alışkanlık olarak görecek; fakat bilmeyecek ki, o ezan sesi bir yabancının ruhunda derin bir iz bıraktı.

Bazı insanlar büyük eserler bırakır.

Bazıları büyük binalar yapar.

Bazıları servet biriktirir.

Bazıları ise sadece güzel bir ses bırakır insanların hafızasında.

Karadeniz’in o sakin akşamında denize yükselen ezan, dalgaların üzerine ince ince serildi. Rüzgâr onu alıp ufka taşıdı. Belki kayboldu, belki göğe yükseldi. Ama bir yere hiç eksilmeden yerleşti:

İnsan hafızasına…

Ve insanın kalbine…

Yaşanmış bir ömrün anlamı: “Kubbede kalan hoş bir seda.” imiş.

Bedevileşen Osmanlı

İrdelediklerimizden bahisle;
Osmanlıyı 1299 yılında Oğuz Türklerinin Kayı Boyu kurmuştur.
Osmanlı imparatorluğu;

  • * 1299’da kurulmuş, 1579’a kadar 3 asır YÜKSELMİŞ…
  • * 1579 dan 1699 kadar, 1 Asır DURAKLAMIŞ.
  • * 1699 dan 1919 kadar. GERİLEMİŞ VE YIKILMIŞTIR.
    Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı;
  • * Halifeliğe kadar olan Osmanlı… (1299-1517) Nam-ı diğer Türk İmparatorluğu
  • * 1517 tarihinde Halifeliğin alınmasından sonraki Araplaşan Osmanlı İmparatorluğumuz… Ve Araplaştıkça daha çok batan koca Osmanlı İmparatorluğumuz…
    Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu.
    Ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar.
    O günkü şartlarda halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlukluların elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler.
    Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerdedir. (1517)
    Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler.
    İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.
    Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarından seçilecek iki bin civarında ulemanın, Mollanın, Ebussuud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmeleri sağlanır…
    İmparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir deyişle; Türk İslam’ının terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evrilmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.
    Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir.
    Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 158 bindir.
    Maalesef Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine, Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur…
    1603 yılına gelindiğinde artık Ehl-i Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır, kapatılır; yerine Halidî, Nakşî, Kürdî Tekkeler kurulur.
    Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir,
    1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar. (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)
    Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilirler…
    Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, böylece kırdırılırlar, ganimet bile toplatmazlar…
    Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…
    Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak için de Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.
    Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır… Buna tarihimizde “Ekrad (kürtleşmiş) Türkmanlar” denir…
    Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır…)
    Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu ve bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.
    Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir, artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir… Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmış, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…
    Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler…
    Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar…
    Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur. 1563’te ise Rumların matbaası vardır.Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra, 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz; ama bilgiye sahip olmak için artık çok geçtir…
    Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır:
    1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir Türk imparatorluğu (Osmanlı) varken; neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de Kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?
    Osmanlı bu dönemde; yani yaklaşık son 250 sene, 1683 Viyana Bozgunu’ndan, nihayet 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşını kazanana kadar tüm savaşları kaybetmiştir.
    Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi mezhepçi politikalara dönülmeseydi; koca bir imparatorluk batar mıydı?
    Ve yine; Yunus Emre’lerin, Hacı Bektaş’ların, Seyit Gazi’lerin, Ahmet Yesevi’lerin İslam’ı, İslam değil miydi?
    Osmanlıyı kuran Şeyh Edebali’lerin İslam’ı, Akşemseddin’lerin İslam’ı İslam değil miydi de, Ebussuud’lara teslim edip batırdık koca imparatorluğu…
    Bugün de aynı sürecin devam etmesi tarihten hiç ders almadığımızı göstermektedir.
    Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi der ki:
    “Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!”
    İşte bu yüzden “Arap sevici, mezhepçi” değil, Cumhuriyetçiyiz, Türk’üz, Atatürkçüyüz…

Olmaz Karınca Emîrsiz Olmaz İnsan Âmirsiz

Karıncayı;

Emîr ve Lidersiz,

Arıları;

Arı Beyi’siz bırakmayan,

Ezelî / İlahî Kudret,

Elbette insanı da;

Nebîsiz / Peygambersiz bırakmaz.

Allah, insana aklı sosyal meselelerde

Sırf akla göre hareket etsin diye vermemiştir.

Allah;

Aklı insana;

Gösterdiği yolu idrak etsin,

Anlayabilsin, ona göre hareket etsin diye vermiştir.

Çünkü akıl terazidir.

Terazi üretmez, tartar.

Evet,

Akıl, insana Allah’ın maddî- mânevî

Nimet ve imkânlarını;

Onunla anlasın,

Bilsin diye verilmiştir.

Nitekim, din;

Allah’ın insana gösterdiği gidişat ve yollardır.

Verilen akıl ise,

Verilenleri tartması, ölçmesi,

Doğruyla yanlışı, iyiyi kötüyü;

Ayırt edici bir ölçek olarak bahşedilmiştir.

Bunun içindir ki,

“İnsanda Nübüvvet / Peygamberlik zarurîdir.”

İnsanlara peygamberlerin gönderilmesi;

İnsanın duyduğu ihtiyaçtan ötürüdür.

Peygamberlik, insan için, olmazsa olmazdır.

Bu yüzden Yüce Allah hiçbir zaman insanı;

Şeriatsız / Dinsiz ve Nebîsiz bırakmamıştır.

Zaten Peygamber göndermedikçe de

Sorumlu tutmamıştır.

Hem manevî din kaynağını göstermiş,

Hem de, onu mânen tartacak ölçü ve ölçek olan

Akıldan mahrum etmemiştir.

Çünkü,

Âlem’in nizam sırrı;

Bunu ister.

Bunu gerektirir.

Zira, aklı olmayan,

Dînen sorumlu tutulmamış.

Ondan hesap ve kitap muaf tıtulmuş.

Bu konuda o;

Affa mazhar kılınmıştır.

Düşün Damlaları (54)

– Anlatmak istediğimiz konuları, düz sözlerle değil de, mesel, misal ve hikâyelerle anlatırsak;

öğrenmeyi ve öğretmeyi kolaylaştırmış oluruz.

Çünkü, halk; dinlemekten çok görmekle daha kolay öğrenir.

Zira görmek, duymaktan daha etkilidir.

– “Ağızdan giren şey insanı kirletmez. İnsanı kirleten ağızdan çıkandır.”

– Güneş, hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurulur.

Yağmur, hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırılır.

Yalnız sizi sevenlerle yetinmeyiniz!

– “İnsanları eleştirmeden önce kendinizi eleştirin.”

– “Dileyin, size verilecek. Arayın bulacaksınız. Kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen

alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.”

– “Yeniden doğmak eski anlayışların ölüp yerine yeni anlayışların ortaya çıkması anlamına gelir.

Yani uyanmak, şuurlanmak ya da başka bir ifadeyle, ruhsal kaynağıyla varlığın birleşmesi

demektir.”

– “ ‘Kendini bilmek’ demek…insanın varoluşunun içsel bilgisine ulaşmak demektir.”

– Asıl fakirlik, bilgisiz ve şuursuz olarak yaşamaktır.

– “Hardal tanesi bilinen en küçük tohumdur…Hardal çabuk büyüyen bir bitki değildir. Çok yavaş

gelişir. İnsandaki şuurlu hâle geçiş de aynen böyle yavaş yavaş ve yıllarca süren özverili

çabalarla olur. Büyük bir emek işidir. Tıpkı küçücük bir tohumdan göklere uzanan fidanın

ortaya çıkması gibi…Uygun ortam bulursa gökyüzüne uzanan büyük bir sürgün verebilecek bir

potansiyele sahiptir… İnsan da işte böyledir. Şuursuz yaşarken küçücüktür…Doğrudur…İnsan

bedene bağlandığı için fakirdir, küçüktür, acizdir ama onda öyle bir tohum vardır ki, onu

yeryüzünün esaretinden göklerin sonsuzluğuna taşıyabilecek bir potansiyele sahiptir.”

(Ergun Candan)

– “İnanınız, seviniz ve daima umut içinde bulununuz. Bu dünyanın ötesinde bir ruhlar âlemi

vardır. Daha mükemmel bir yaşam sizi beklemektedir.”

– Fıtratta / yaratılışta yalan yoktur. Ne dediyse doğrudur.

Çekirdeğin büyüme ve gelişme isteği:

“Ben sümbüllenip / başak ve filiz verip meyveli bir ağaç olacağım.” der.

Doğru çıkar beyanı.

Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı ki,

“Ben piliç olurum. Yeter ki İlahî izin olsun.” Sâdık olur lisânı.

Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse; katılaşma, donma, soğukluk zamanı.

İçindeki genişleme meyli der:

“Genişlen bana lâzım fazla yer.” Önünde durulmaz bir emir.

Metin / sağlam demir çalışır, onu yalan çıkarmaz.

Belki onda doğruluk, hem de kalpten gelen doğruluk;

O demiri parçalar. Şu yönelmeler tam birer yaratma emri, Allah’ın birer hüküm ve kanunu.

Birer fıtrî / yaratılışa ait şeriat / geniş cadde, İlahî iradenin birer yansıması.

Allahın dilemesi, ekvanî / varlıklara ait idare.

Emirleri şunlardır:

Birer birer meyiller, birer birer emre uyuşlar, Rabbanî emirler.

Vicdandaki tecellî, aynen böyle bir yansıma ve görünmedir ki,

Çekilme ve cezbe / çekim gücü iki saflaşmış canı,

İki parlak camdır; akseder içinde ebedî devam edecek olan,

Her şeyi son derece güzel olan

Allah’ın güzel işleri ve güzelliği, mükemmelliği,

Hem de imanın güzel ve parlak nûru.

Fahiş Fiyatla Mücadelede Değişmeyen Yanlışlar

Hükümetin “Fahiş Fiyatla Mücadele” için seçtiği yöntemlerin en az 1700 yıllık geçmişi olduğunu biliyor muydunuz?

Ticaret Bakanlığı fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarına karşı piyasa denetimleri yapıyor. Bakanlık özellikle sebze-meyve, kırmızı et, tavuk eti ve zincir marketlerdeki etiket ile haksız fiyat artışlarına odaklanıyor. Sanal mağazalar da denetim ve yaptırım kapsamına alındı. Yapılan denetimlerin sonucunda haksız kazanç sağladığı tespit edilen işletmelere ağır para cezaları uygulanmakta.

Geçtiğimiz hafta Kütahya Çavdarhisar’da bulunan AİZANOİ Antik Kentinde “Macellum” denilen “Dünyanın ilk ticaret borsasının” duvarlarının kalıntılarını gördüm. Bu kalıntılardan Roma imparatorluğu döneminde (MS 301) enflasyon ve fahiş fiyatla mücadele yöntemi olarak “EMİR ve CEZA yönteminin” kullanıldığını öğreniyoruz.

Aslında aynı yöntemin Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde de kullanıldığını biliyoruz. Enflasyonla mücadelede başarısız olan kudretli yöneticilerin sık sık emir ve ceza yöntemine başvurduğunu ve hepsinin de başarısız olduğunu tarih yazıyor. Bu yüzden devleti yönetenlerin bu ilk borsa tecrübesini öğrenmeleri gerekiyor.

Bundan 1725 yıl önce yapılan ilk borsanın duvarlarında yaklaşık 1500 kalem mal ve hizmetin (yağdan ayakkabıya, köleden avukatlık ücretine, balıktan öğretmen maaşına kadar) devletçe belirlenmiş tavan fiyatları taş bloklara kazınmış. Bu yazılar okunabilir şekilde günümüze ulaşmış.

Milattan sonra 301 yılında, Roma İmparatorluğu muazzam bir krizin pençesinde kıvranıyordu. Bu dönemde, bitmek bilmeyen savaşlar, istikrarsızlık ve en önemlisi paranın (Denarii) içindeki gümüş miktarının sistematik olarak düşürülmesi (devalüasyon), imparatorluğu tarihin gördüğü en azgın enflasyonlardan biriyle baş başa bırakmıştı. Gün geçtikçe para pul oluyor, etiketler ise her gün katlanıyordu.

İşte tam bu kaosun ortasında İmparator Diocletianus, iktisat biliminin temel kurallarına aykırı, ancak siyaset tarihinin en çok sevdiği o “pratik” çözüme sarıldı: Fiyatları emirle sabitlemek!

Roma İmparatoru Diocletianus, tarihe “TAVAN FİYATLAR FERMANI” olarak geçecek olan meşhur kararnamesini ilan etti. Amacı, serbest piyasanın kendi dinamikleriyle yükselen fiyatları devletin demir yumruğuyla aşağıda tutmak, enflasyonu ve paradaki değer kaybını “fiyatları dondurarak” durdurmaktı.

İmparator bu fermanı Kütahya Çavdarhisar sınırları içinde yer alan ve dünyanın ilk ticaret borsası kabul edilen Aizanoi Macellum’unun taş duvarlarına kazıttı.

**********************************

Tavan Fiyatlar Fermanına Uymayanım Cezası

Diocletianus’un TAVAN FİYATLAR FERMANINA uymamanın cezası çok ağırdı: Fermanı ihlal eden, malını fahiş fiyattan satan ya da daha fazla kâr etmek amacıyla malı piyasadan gizleyip stokçuluk yapan herkes İDAM edilecekti.

Buna rağmen imparator piyasaya diz çöktüremedi. İktisat kanunları, imparatorluk kılıcından daha keskin çıktı. Ölüm tehdidine rağmen hiçbir tüccar, maliyetinin altındaki bir fiyata malını satmaya yanaşmadı. Üreticiler üretimi durdurdu; tüccarlar mallarını tezgahlardan çekip depolarda saklamaya başladı.

Sonuç, İktisat tarihçisi Lactantius’un ifadesiyle: “Çok kan döküldü, mallar piyasadan gizlendi, kıtlık daha da kötüleşti ve fiyatlar karaborsada katlanarak artmaya devam etti.”

Fiyatı emirle sabitleyerek enflasyonu bitireceğini sanan Roma devleti, kendi eliyle tarihin ilk büyük karaborsa ekosistemini ve mal kıtlığını yaratmıştı. Diocletianus’un fermanı, enflasyonu durduramadığı gibi Aizanoi’nin arkeolojik kalıntılarına bir “iktisadi fiyasko anıtı” olarak miras kaldı.

Bu büyük ekonomik bozgun, Roma İmparatoru Diocletianus’un sonunu hazırladı. Emirle ekonomiyi yönetmeye kalkışmanın yarattığı kıtlık, toplumsal huzursuzluk ve piyasanın felç olması, Diocletianus’un imparatorluk üzerindeki mutlak otoritesini tamamen sarstı. Diocletianus, fermanın başarısızlığından kısa bir süre sonra, MS 305 yılında tahtı bırakmak ve imparatorluktan uzaklaşmak zorunda kaldı.

Roma’yı demir yumrukla yöneten hükümdar, ömrünün son yıllarını özel sarayında siyasetten uzak, lahana yetiştirerek geçirdi. Piyasayla inatlaşmanın bedelini imparatorluğu kaybederek ödeyen Diocletianus, arkasında “iktisat kurallarına meydan okuyan liderlerin hazin sonu”na dair zamansız bir ders bırakmış oldu.

**********************************

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Değişmeyen Genetik

Bu tecrübe ne yazık ki sonraki nesillere ders olmadı. Osmanlı İmparatorluğu da 19. yüzyıla kadar fiyatları devlet eliyle belirleyen “Narh Sistemi” ile piyasayı yönetmeye çalıştı. İsyanlardan çekinen devlet fiyatların milim oynamasına izin vermez; uymayan esnafı falaka, dükkân kapısına kulağından çivileme veya sürgünle cezalandırırdı. Fakat bu cezalar bile fiyatların yükselmesini durduramadı.

Cumhuriyet döneminde, II. Dünya Savaşı şartlarında çıkarılan Milli Korunma Kanunu (1940) devlete fiyatları belirleme, ürünlere el koyma, hatta vatandaşı zorunlu çalıştırma gibi sınırsız yetkiler veriyordu.

Muhalefetteyken bu “sopa” ekonomisine ateş püsküren Demokrat Parti, iktidara gelip enflasyon dalgasına yakalanınca 1956’da aynı kanunu geri getirdi.

Günlük piyasa müdahaleleri ticareti öyle bir kilitledi ki, ülke en basit hammaddeyi ithal edecek dövizi bulamaz oldu. Bu macera 1958’de devletin borçlarını ödeyememesi (Moratoryum) ve IMF istikrar programıyla sonuçlandı.

**********************************

2026 Model İktisat Yöntemi

Geldik günümüze… “Terör örgütlerinin başını nasıl ezdiysek fiyatlardaki yükselişin belini de öyle kıracağız” felsefesi, 1700 yıllık “ağır yumruk” refleksinin modern tezahürüdür.

Zabıta denetimleri ve tanzim çadırları çare olmayınca, Haziran 2026’da beyaz et sektörünün devleri sayılan 13 büyük firmaya “fahiş fiyat ve stokçuluk” suçlamasıyla “Denetim Kayyımı” atandı. Şafak operasyonlarıyla CEO’lar, patronlar gözaltına alındı. Bereket versin mahkemeler kısa sürede bu absürt kararı kaldırdı da tavuklar kümeslerde sahipsiz kalmadı.

Tavuk şirketlerine savcı yollayıp kayyım dikince; döviz kuru, ithal yem fiyatları, elektrik faturaları, mazot maliyetleri ve asgari ücret de emirle aşağı iniyor mu? Tabii ki hayır.

Etiketlerin çıldırması bir sebep değil; yanlış politikaların ve öngörülemeyen maliyet artışlarının kaçınılmaz bir sonucudur. Devlet maliyeti düşürmek yerine etiketle savaşırsa, piyasa kendi ara formülünü üretir.

İdam cezaları, kulağından çivileme gibi cezalar bile arz-talep kanununu bükemedi. “Ağır para cezalarının” da arz talep kanununa yenileceği açık.

Haziran 2026 tarihli denetim ve cezalar ile “Tavukçulara Şafak Operasyonu” gibi haberler 1700 yıllık tarihi tecrübeden ders çıkarılmadığını gösteriyor.