Eğer “Kürt Sorunu diye bir meselemiz var ve onu çözmek, kardeşliği sağlamak ve iç cepheyi tahkim etmek için PKK/Öcalan/DEM ile müzakere ediyoruz” diyorsanız şu iki temel kabulle hareket ediyorsunuz demektir:
- “Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımıza etnik kimliğinden ötürü ayrımcılık yapılmakta ve bunlar sırf Kürt oldukları için anayasal haklardan yararlanamamaktadır. Kürtlere kamu görevlerine girme, mülkiyet hakkı ve diğer vatandaşlık haklarını kullanmakta ayrımcılık yapılmakta ve hatta düşman hukuku uygulanmakta, sosyolojik olarak tecrit edildikleri ayrı bölgelerde yaşamak zorunda bırakılmaktadır.”
- “Ayrımcılığa ve Türklerin zulmüne uğrayan Türkiye Kürtlerinin meşru temsilcisi PKK/DEM ve Öcalan’dır.”
İlk kabulün tamamen yanlış olduğu çok açık. Kürt vatandaşlar Vali, Milletvekilli, Belediye Başkanı, Bakan, Cumhurbaşkanı olabilmektedir ve bu haklarını fiilen çok etkin bir şekilde kullanmaktadır. Ülkemizin içindeki zengin işadamlarının önemli bir kesimi Kürt kökenlidir. Hatta bu konularda toplam nüfusa oranı üzerinden mukayese edilirse Türk/Türkmen vatandaşlardan daha fazla imkân sağlanmış olduğu görülür.
Buna rağmen Kürt vatandaşlarımıza karşı bir ön yargılı bakış olmayıp etnisitesi farklı diğer vatandaşlarımız Kürtlerle komşu ve akraba olmakta, iş arkadaşı olarak, dernek ve vakıflarda, spor kulüplerinde gönül birlikteliği içinde bulunmaktadır.
Önceki yazılarımda ifade ettiğim gibi, “Türkiye’de Kürt ve Türk nüfus coğrafi olarak kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış değildir. Milyonlarca iç göç, karma evlilikler ve ticari entegrasyon yaşanmıştır. Etnik ve kültürel sınırlar coğrafi olarak ayrılamaz durumdadır. (Örn: İstanbul’un, Antalya’nın, İzmir’in, Adana’nın, Mersin’in, Kocaeli’nin vd çoğu illerin demografik yapısı, sosyolojik ve kültürel olarak da ayrılmaz bir bütünlük arz eder).
Bu bakımdan “Türkiye’nin Kürt Sorunu değil, terör sorunu vardır.”
Türkiye’de ekonomik eşitsizlikler, liyakat problemleri, hukukun üstünlüğündeki aşınmalar, kayyım atamaları veya şirketlere el konulması gibi uygulamalar sadece belli bir etnik gruba özgü değildir. Etnik kimlikten bağımsız olarak doğrudan genel bir “yönetim ve adalet sorunu” niteliğindedir.
Tüm vatandaşların ortak şikâyeti olan meseleyi etnik temelde değil adalet, fırsat eşitliği ve hukukun üstünlüğü zemininde çözmek gerekir.
Anadili öğrenmek, korumak ve aile içinde/sosyal hayatta yaşatmak kültürel bir zenginlik ve temel bir haktır. Şu anda bu hakların kullanılmasında bir engel yoktur.
Ancak kamusal ve resmi eğitimin dilini çeşitlendirmek başka bir konudur. Gelişmiş federal ya da üniter pek çok Avrupa ülkesinde (örneğin Fransa, Almanya ya da İtalya) ortak bir resmi eğitim dili esastır ve bu durum milli bütünlüğün çimentosu olarak görülür.
PKK/DEM kanadının ısrar ettiği anadilde eğitimi zorunlu hale getirmek idari, hukuki ve toplumsal bölünme riskleri yaratır.
******************************
PKK’lılara Siyaset Yolu Açılırsa…
Süreci yürütenlerin ikinci yanlışı “Türkiye Kürtlerinin meşru temsilcisi PKK/DEM ve Öcalan’dır” teziyle hareket etmeleridir.
PKK’nın Meclisteki temsilcisi olarak değerlendirilen DEM Parti’nin seçimlerde aldığı oy yüzdesi bellidir. DEM’e oy veren vatandaşların bir kesiminin PKK terör örgütüne sempati ile baktığı bir gerçektir. Ancak DEM seçmeninin dahi çok önemli bir kesimi PKK terörünü tasvip etmemekte, bir kısmı silahların gölgesinde yapılan seçimlerde korkudan DEM’e oy vermektedir.
DEM’e oy verenler Türkiye’deki Kürt nüfusun yaklaşık yarısı mertebesindedir. AKP’ye, CHP/Yeni Parti ve diğerlerine oy veren Kürtlerin temsilcileri PKK ve Öcalan olabilir mi?
Bir de PKK terörüne karşı devletin yanında olan ve korucu olarak her türlü riski göze alan Kürt vatandaşlarımız olduğunu unutmamak gerekir.
Şimdi Doğu ve Güneydoğu’da PKK’nın baskısına rağmen devletin yanında saf tutan bu korucuların da temsilcisi, canları pahasına mücadele ettikleri, terör örgütü ve lideri midir?
Çerçeve yasa sonrasında bu teröristlere siyaset yapma ve kamu görevlerine atanma imkânı sağlanacağı konuşuluyor. Bunları PKK/DEM kanadı yanında, Yeni Parti’den Sezgin Tanrıkulu da açıkça dile getiriyor.
Sezgin Tanrıkulu, “örgüt silahlı yöntemden vazgeçti ve kendisini feshetti ancak siyaset yapma iradesinden vazgeçmedi.Yani silah bırakacak örgüt üyeleri veya bu yasa çerçevesinde sivil yaşama katılacak olan insanlar, yurttaşlarımız sonuçta siyaset yapacaklar” dedi.
Şimdiden DEM Parti’nin buna göre yeniden yapılandırılması planlanmış durumda. Yakında belediyelerde ve TBMM’de kravatlı veya blazer ceketli PKK’lı teröristleri görmemiz için hazırlıklar ilerledi.
****
Peki, “çerçeve yasa” ile af çıkardığınız teröristler yarın bölgede siyasi ve idari gücü ele geçirdiklerinde bu silah bırakacak korucuların can ve mal güvenliğini kim sağlayacak? Devletin bu tavrını gören millet yarın ihtiyaç olsa şehit ve gazi olmak duygusuyla savaşmak ister mi?
Yine bölgede yaşayan şehit yakınları ve gaziler, PKK’lı teröristler karşılarına Belediye Başkanı, vali, emniyet müdürü, savcı, hâkim, tapu müdür gibi unvanlı kamu görevlisi olarak çıktıklarında ne hissedecekler?
******************************
Kürt Vatandaşlarımızı PKK’nın Vesayetinden Kurtarmak
Terörle mücadelede Gazi olmuş eski özel kuvvetler tim komutanı ve güvenlik uzmanı Abdullah Ağar’ın önemli tespitleri ile bitirelim:
“Terör zaten kendi ayakları üzerinden ayakta duran bir yapı değil. Bölgesel ve küresel bazı devlet ve güç odaklarının aparatı.
Sorunun jeopolitik katmandaki failleri onlardır. Türkiye’nin jeopolitik vazgeçilmezliği, gücü, üreteceği belirsizlik, caydırıcılık ve/veya işbirliği üzerinden terör örgütünü kullanma, destekleme, yönetme, himaye etme irade ve istekleri ortadan kaldırılmalı veya minimize edilmelidir.
Çözüm, terör örgütüne mücadele etmeden teslim olmak da değildir; mücadeleyi yeniden başlatmak da.
Çözüm, terörün silahını sustururken stratejik emellerinin de önünü kesmek;
Kürt vatandaşlarımızın hak ve hukukunu PKK’nın vesayetinden kurtarmak;
Türkiye’nin üniter devlet yapısını, egemenliğini ve siyasi iradesini tartışma konusu olmaktan çıkarmaktır.”


