Bazı sözler vardır, yüzyıllar geçse de eskimez; onlar yalnızca bir dönemin dilini değil, insanın değişmeyen tarafını anlatır:“Atın kuyruğunu bağlamak…”, “Zırhını kuşandıktan sonra çıkarmamak…”
Biri eski Türk savaş geleneğine, diğeri Uhud Savaşı’na ait iki tarihî ifadedir; biraz dikkatle baktığımızda, ikisinin de insanın hayatındaki çok daha evrensel bir gerçeğe işaret ettiğini anlayabiliriz: Karar vermek ve kararının sorumluluğunu üstlenmek.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 26 Ağustos’ta Malazgirt Zaferi’nin 955. yıl dönümünde kullandığı “Atımızın kuyruğunu bağladık” sözü, bu yüzden dikkat çekti, yabancı basında bile tartışıldı. Bundan siyasi ve hamasi yorumlar üretildi. Nedeni ne olursa olsun, Erdoğan’ın, bunu bir sefere çıkmanın, bir yola baş koymanın ve sonuna kadar gitme iradesinin sembolü olarak kullandığını düşünüyorum.
Bu sözü, dar anlamıyla, siyaset veya savaş bağlamında değerlendirmek söze haksızlık olur; çünkü insan hayatının kendisi de bir seferdir.
Eski Türklerde at, yalnızca bir hayvan değildir. At; yoldur, hızdır, hürriyettir, güçtür, savaştır.
Atın kuyruğunu bağlamak, “kuyruk tügmek” veya “at çermetmek” olarak bilinen eski bir geleneğin parçasıdır. Bu geleneğin izlerine Türk kültürünün çok eski dönemlerinde rastlanır; Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk‘ünde de atın kuyruğunun bağlanmasıyla ilgili ifadeler yer alır.
Önemli olan, yalnızca kuyruğun bağlanması değildir. Bağlanan, aslında insanın iradesidir. Bir düğüm atılır. O düğüm, insana şunu hatırlatır: “Artık yoldayım.”
İnsan hayatında da bazı anlar vardır: Bir meslek seçersiniz, bir aile kurarsınız, bir söz verirsiniz, bir davaya inanırsınız, bir öğrencinin elinden tutarsınız, bir eser ortaya koymaya karar verirsiniz, bir yanlışa karşı “hayır” dersiniz, bir doğruyu savunmak için yalnız kalmayı göze alırsınız… İşte o anda insan kendi atının kuyruğunu bağlamıştır. Artık mesele, karar vermek değil, kararın arkasında durmaktır.
Hz. Muhammed’in Uhud Savaşı öncesinde istişare yapılmış, farklı görüşler ortaya konmuştu. Nihai karar verildikten sonra Hz. Peygamber zırhını kuşandı. Daha sonra sahabeden bazıları, kendi görüşlerinden vazgeçip Medine’de kalınmasını istemişti; fakat Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bir peygamber zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşmanı arasında hükmünü verinceye kadar onu çıkarması doğru değildir.”
Zırh yalnızca demir değildir. Zırh, sorumluluğun sembolüdür. Zırhı giymek, “Bu yükü üstlendim.” demektir. Zırhı çıkarmamak; “Sorumluluğumdan kaçmayacağım.” demektir.
Atın kuyruğunu bağlamak ile zırhı kuşanmak, farklı tarihlerin iki ayrı sembolü, ikisinin verdiği mesaj aynı: “Karar verdim; şimdi gereğini yapacağım.”
İnsan karakteri de tam burada ortaya çıkar. Zor zamanlar, insan karakterinin turnusolüdür. Kolay günlerde herkes kararlıdır. Güneşli havalarda herkes yolcudur. Mesele, fırtına çıktığında başlar. İlk engelde vazgeçmeyen, ilk eleştiride susmayan, ilk başarısızlıkta dağılmayan, ilk yalnızlıkta yolunu terk etmeyen insan, kararının gerçek sahibidir. Sözün değeri, insan karakterinin sağlamlığı, söylendiği anda değil; sözün tutulması zorlaştığı anda ortaya çıkar.
Bir insanın karakterini anlamak istiyorsanız, ne söylediğine değil, söylediği şeyin bedeli ortaya çıktığında ne yaptığına bakın. İşte o zaman söz ile şahsiyet arasındaki mesafe ortadan kalkar. Tarih, bu tür kararlılık örnekleriyle doludur. Sokrates, inandığı düşüncelerden vazgeçerek hayatını kurtarmak yerine, kendi vicdanıyla çelişmemeyi tercih etti. Hz. Hüseyin, Kerbelâ’da doğru bildiği yoldan dönmedi. Churchill, İngiltere’nin en zor günlerinde teslimiyet yerine direnme iradesini savundu. Nelson Mandela ise yıllarca hapis yattıktan sonra eline geçen gücü intikam için değil, uzlaşma için kullandı.
Dünya görüşleri ve hayat tarzları tamamen zıt olan bu insanların ortak bir tarafı var: Kolay olanı değil, inandıkları değeri seçmeleri.
Burada önemli bir ayrıntıyı atlamayalım: Kararlılık, kör inat değildir.
“Atın kuyruğunu bağlamak”, insanın uçuruma doğru gözleri kapalı koşması demek değildir. “Zırhı çıkarmamak” da insanın aklını ve muhakemesini terk etmesi anlamına gelmez. Bazen geri dönmek gerekir, yanlış bir karardan dönmek korkaklık değil, erdemdir. Bir hatayı kabul etmek yenilgi değil, olgunluktur. İnsanın “Yanılmışım.” diyebilmesi, bazen “Ben haklıyım.” demesinden çok daha büyük bir cesarettir. Öyleyse gerçek kararlılık nedir? Yanlışta ısrar etmek değil, doğruda sebat etmektir, inat etmek değil, istikamet sahibi olmaktır, her şartta aynı şeyi yapmak değil, şartlar değiştiğinde yöntemi değiştirirken değerlerini korumaktır.
İnsan hedefinden vazgeçebilir, yöntemini değiştirebilir, hatta yolunu yeniden çizebilir; ancak bunu korkudan değil, hakikati daha iyi gördüğü için yapmalıdır.
Bugün insanlığın en büyük problemlerinden biri belki de sözün ucuzlamasıdır. Çok söz veriyoruz, çok büyük cümleler kuruyoruz, çok kolay “Ben yaparım.” diyoruz; ama ilk zorlukta geri çekiliyoruz. Oysa güven, büyük sözlerden değil, tutulan küçük sözlerden meydana gelir.
Bir baba çocuğuna verdiği sözü tuttuğunda, bir öğretmen öğrencisini yarı yolda bırakmadığında, bir dost zor zamanda dostunun yanında durduğunda, bir insan kendi vicdanına ihanet etmediğinde, aslında o da atının kuyruğunu bağlamış demektir.
Büyük tarihler küçük sadakatlerin üzerine kurulur.
Belki de insan hayatının en önemli sorusu şudur: “Ben neyin arkasında duruyorum?” Çünkü insanın karakterini, neye sahip olduğu değil, ne uğruna neyi kaybetmeyi göze aldığı gösterir.
Bir insan için para değerlidir, bir başkası için makam, bir diğeri için şöhret… Ama bazı insanlar için adalet, vefa, özgürlük, onur, hakikat ve insanlık daha değerlidir. İşte insan, gerçek değerini bunlardan biriyle karşı karşıya kaldığında belli eder, çünkü karakter, tercihlerin en zor olduğu yerde ortaya çıkar.
“Atın kuyruğunu bağlamak”, “Zırhı kuşanmak”… İki söz de insana aynı soruyu sorar: “Sözünün arkasında durabilecek misin?”
Fakat hayatın ikinci sorusu da var: “Yanlış olduğunu anladığında geri dönebilecek misin?” Gerçek olgunluk, bu iki sorunun arasında gizlidir.
Ne her durumda geri çekilmek ne de her durumda körü körüne ilerlemek… Asıl mesele, ne zaman direnileceğini ne zaman vazgeçileceğini; neyin uğruna bedel ödeneceğini, neyin uğruna geri dönüleceğini bilmektir. Atın kuyruğuna atılan düğüm, aslında insanın iradesine atılan bir düğümdür. Zırhın kuşanılması, insanın sorumluluğu kuşanmasıdır.
Yola çıkmak, cesarettir. Yolda kalmak, iradedir. Yanlış yoldan dönebilmek, erdemdir. Doğru yolda yürümeye devam etmek, istikamettir. Belki bütün bunların özünü tek bir cümle anlatır: İnsan, verdiği sözlerin sayısıyla değil; işler zorlaştığında koruduğu sözlerle ölçülür. Atın kuyruğunu bağlamak da budur, zırhı çıkarmamak da…
Hayatın bize öğrettiği en büyük ders: İnsan, karar verdiği yerde değil; kararının bedeliyle karşılaştığı yerde kendisi olur, rengini gösterir.


