23.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 14

Mutluluk Bir Yolculuktur

Hayatımız bir yolculuktur aslında, doğumdan itibaren başlayan. Bu yolculuğun ilk kısmını ailemizle yaparız, ayaklarımızın üzerine basana kadar. Bu kısımdaki yolculukta, yolu seçen annemiz babamızdır. Ya da onların yerine bu görevi üstlenen birileridir.

Bizim adımıza, çıkacağımız yolu belirleyenler, bir bakıma çoğumuzu da bu yola devam etmeye mecbur ederler.

Bazılarımız da, ayaklarının üzerine bastıktan sonra yolculuğa kendileri karar verirler. Doğuştan kendi iradeleri dışında bu yolu belirleyenlere uymayarak, başka bir yol seçer ve kafileden ayrılırlar. Başka bir yola girerek seyahate devam ederler.

İşte hangi yol olursa olsun, bütün yollar, bizim mutluluk ya da mutsuzluk yolculuğumuzdur.

O yüzden, yolun belirlenmesinde doğru ve isabetli tercih yapılması gerekir. Çünkü hayat çizgimizi belirleyen ve ömrümüzün sonuna kadar devam edecek bu yol, mutlu ya da mutsuz olmamızda da belirleyici rol oynayacaktır.

Bu bağlamda yolun seçilmesinde; “değerler, mizaçlar, ilkeler, inançlar, alışkanlıklar, karakterler” çok önemlidir.

Kişilerin elbette ki şahsi tercihleri, zevkleri, yaşam biçimleri olacaktır. Ancak bunlar, mutluluk yemeğinin garnitürleridir. Esas olan “ana menü”, insanlık tarihinin tasvibini almış evrensel tercihlere ve ahlaki etik kurallara uygun olmalıdır.

Yani; “doğruluk, sevgi, dürüstlük, mertlik, vefa, sözünde durma, çalışkanlık, adalet duygusu, hoşgörü, ortak ahlaki değerler vb.” gibi insan olmanın gerektirdiği ilkeler yol tercihinde belirleyici olmalıdır.

Yol böyle seçilmediği takdirde, daha başlangıçta yürüyenleri bedbaht ve mutsuz edecektir.

Örnek verecek olursak; hırsızlık, yalan, kandırmaca, şiddet, haksızlık, kıskançlık, kin ve nefret, tembellik vb. kötü ve çirkin emeller ve idealler üzerine dizayn edilen yaşam biçimi, asla bir mutluluk yolculuğu olamaz.

Hayat yolculuğumuzda, karşılaşacağımız bazı engeller, yokuşlar, inişler, geçmemiz gereken köprüler, dereler, belki de mayınlı yollar olacaktır.

Bazen zevkli geçen günlerin ardından, yağmurlu, karlı, fırtınalı günler de gelecektir. Önemli olan bu engellere sabırla direnmek, sorunları akılcı bir bakış açısıyla sabırla çözebilmektir.

Unutmamamız gereken gerçek ise, mutluluğun, yolun sonunda olmamasıdır. Yola çıktığımızda böyle bir hayale, umuda kapılmamamız gerekmektedir.

Eğer mutluluğun, yolun sonunda olduğuna inanırsak, yolculuk yaparken hep mutluluğumuzu erteleriz. Onu yaşamayı, tatmayı, hissetmeyi yolun sonuna erteler dururuz. Yolun sonunda, abartılı, somut bir mutluluk görülemeyeceği için, büyük hayal kırıklığına uğrarız.

Oysa isabetli tercihi yaptığımızda, yolculuğun her adımı bize huzur verecek, mutluluğu içselleştirerek tatmaya başlayacağız.

Mutluluk, yakalandığında, ya da varıldığında, artık hep yaşanacak bir olgu değildir. O, varılması gereken bir hedef, alınması gereken marka, bir tat, belirlenen bir koku, hep aynı lezzeti veren sabit bir duygu değil ki yakaladığında muhafaza edip hep tadasın.

Mutluluğun, o anı değerlendirerek yaşanması gerektiğine inanmak gerekir. Bir tebessüm, uzatılan bir el o anda bizi elbette ki mutlu eder.

Ancak onun kuralları, oluşmasını gerektiren ilkeleri, yeşermesi gereken uygun ortamları vardır. Şartları oluştuğunda elbette ki bu duygu tadılacaktır. Bu aşamada, kişilerin duygu ve düşünceleri beklentileri, kanaatleri, mutluluk tanımları onu yakalamada belirleyici olacaktır.

Bunlar bilinirse, yolculuktaki her yaşantı değerlendirilerek mutluluğa kanalize edilebilir. Örneğin yağmurun yağmasına üzülerek, kesmesini beklemek yerine, yağmurda bir şeyler yapmanın zevkine varılabilir.

Okul bitsin, diplomayı alayım da şöyle bir rahatlayalım diye bekleyerek, aradaki güzel anları bu duyguya heba ederek strese girmek, üzülmek yerine, yakalanan güzelliklerin tadı çıkarılarak, dört yıllık, ya da daha uzun sürecek bu süreç, kurulacak okul arkadaşlıkları ile sevilen etkinliklere de katılarak neşeli hale getirilebilir.

Unutmayalım ki mutluluğun bir bütçesi, maliyeti, ya da kalitesi yoktur. Bu duygu biraz da, mizaçla, tercihlerle, yetinmekle ve koyduğunuz hedeflerle ilgilidir.

Birisi bir çiçek aldığında dünyalar onun olur, bir başkası kendisine hediye edilen Audi marka otomobilin rengini beğenmediği için intihar eder.

O yüzden mutluluğun; zenginlikle, fakirlikle de ilgisi yoktur.

Hayat yolculuğuna geri dönecek olursak; bu sürecin mutluluk yolculuğu olduğunu idrak eden bir birey, her fırsatı pozitif olarak değerlendirecektir. Bu duygu, yolculukta çok önemlidir.

Bireyin büyüme, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık evreleri olacaktır. Öğrenim süreci, iş, evlilik süreci yaşanacaktır. Arkadaşları ile ailesi, iş dünyası ve çevresi ile ilişkileri olacaktır. Zaman zaman iş, yaşam ve sağlık sorunları yaşayacaktır.

İşte bütün bunlar, hayat yolculuğunun gündemini oluşturmaktadır. Kişi bu maddeleri tek tek icra ederken, doğru tercihinin kendisine verdiği huzurla engelleri aşmaya çalışırken de mutluluk duygusunu tadacaktır.

Aslında inandığımız ve tercih ettiğimiz doğru kurallar içselleştirilirse, bu yaşam biçimi mutluluk beklentilerimizi de aklımıza getirmez. Çünkü “beklemek” çıkarcılıktır bir bakıma. Bu duygu iyi ve erdemli insanlarda asla bulunmaz.

Zaten doğru olan da beklentisiz ve çıkarsız bir duyguyla, insan olma, insan gibi yaşama yolunda ilerleyebilmektir. En makbul olanı da budur.

Zaten böyle bir insan mutluluk mükâfatını fazlasıyla hak eder ve doyunca yaşar.

Huzurlu ve mutlu olmanız dileklerimle.

Sevgiyle kalın.

Bizim Yûnus

     (Hanri Benasuz’un YÛNUS  EMRE adlı çok değerli; Yûnus Emre’nin şiirlerini açıklayıcı mahiyetindeki eserini okudum. Çok istifade ettiğim için, hislerimi beyitlerle dile getirmekten ve duygularımı siz sevgili okuyucularmla paylaşmaktan kendimi alamadım. -M.B.-)

x

     Yûnus’un mısralarını okuyunca biraz;

     Huzûrunda bulunmak, insana az gelir az!

     Gerçi,Yûnus gibi olunmaz şüphesiz ama,

     Onu oku, düşün onu hatırla daima!

     Yûnus gibi oluşa adım at, korkma sakın!

     Onun yolunda olan insanlara, bir bakın!

     Yûnus, gerçeklerin somut hâllerini seriyor önümüze.

     Asırların sönmeyen ışığını, getiriyor günümüze.

     Akıllıların aklı peşinde koşar içimizdeki us;

     Odur ancak; adı güzel kendi güzel Bizim olan Yûnus.

     Yûnus’un mısralarında yansıyor o İlahî Aşk;

     Geçmişin ufuklarını seyir için, ayağa kalk!

     Yûnus’un kalbinden geçenleri, bir gör mısralarında.

     Yûnus gibisi artık gelmez deme, mânen aramızda!

     Onu tanımaya, onunla tanışık olmaya kalmadın geç!

     Hayatta iken onu, inan ki tanıyacaksın er veya geç!

     Şu dünyada var mı acep, dostlardan Yûnus gibisi?

     Ona denk olacaksa, acep erenlerin hangisi?

     Kelimeler, sözler yetersiz kalıyor onu anlamada.

     Gönül kifayetsiz kalıyor, ona içtenlikle kanmada.

     Kalem sanki son nefesini veriyor Yûnus için.

     Kalemi durduramıyorum, acep neden ve niçin?

     Bir kere olsun denecek olursa “Hey gidi Yûnus!”

     Açıldıkça açılır dizeleriyle bizdeki us.

     Açılır gözün, çırpınır kalbin ve çiçeklenir gönlün.

     Kamuda dalgalanır adın, kazanır ün üstüne ün.

     İşte Yûnus’a bir kere bile candan kulak vermek;

     Anlatır insana; neymiş Yûnus’un sırrına ermek!

     Allah’a tutkun böyle bir zât varken sicilimizde;

     Kim hissetmek istemez ki, sıcaklığı elimizde.

Hülle

Toplum varsa kanun vardır. İster modern toplumlardaki gibi yazılı ister binlerce yıl önceki gibi sözlü. Toplum varsa dedim, toplum her zaman vardır. İnsan toplumsuz olmaz. Bu başka bahis; bugün kanundan, kuraldan, töreden yazmak istiyorum.

Bir taraftan töreye, kanuna, şeriata nasıl uyulması, itaat edilmesi gerektiğine dair abartılı mı abartılı deyişler, hükümlerimiz var: Şeriatın kestiği parmak acımaz. Hukukun devlet başkanını bile yargıladığı, yargılayabileceği hakkında sayısız anekdotumuz, hikâyemiz var: “İl gider töre kalır!” Demek ki bırakın devlet başkanını, devlet bile yok olabilir ama kanun kalır!

Hukuk düz olmazsa halk fakirleşirmiş

Devlet gitse de kanun kalır mı kalmaz mı bilemem ama Yusuf Has Hacib’in, Kutadgu Bilig’de yazdığına göre kanun giderse devlet kalmaz. Birkaç defa tekrarladığım bin yıllık nasihatını bir defa daha yazayım:

“Bu il tutguka köp er at sü kerek
Er at tutguka neng tavar tü kerek

“Bu neng alguka bir kerek bay budun
Budun baylıkınga törü tüz kodun

“Bularda biri kalsa törti kalur
Bu törti yime kalsa beglik ulur”

Günümüz Türkçesi ile şöyle:

“İl tutmak için çok asker ve ordu gerek.
Askeri beslemek için de çok mal (tavar) ve servet gerek.

“Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir.
Halkın zenginliği için doğru kanunlar(töre) konulmalıdır.

“Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır
Dördü birden kalırsa, beylik çözülmeye yüz tutar.”

Kanunu dolaşmak

Ekonominin düzelmesi için faizin çıkması, düşmesi falan tamam da asıl ve asıl hukuka, hukuk devletine ihtiyaç vardır diyenler, işte bu bin yıllık gerçeği tekrarlıyor. Yusuf Has Hacib bin yıl önce bunları yazma ihtiyacını duyduğuna göre herhâlde o günlerde de hukuksuzluk tehlikesini hissetti. Yoksa durup dururken neden “Kanunu doğru koymazsan beylik ulur!” gibi yöneticilerin canını sıkacak laflar etsin?  Bin yıl sonra bunları öğrendik ve hukuk devleti olduk, hukuksuz tek adım atmıyoruz ve koyduğumuz hukuk da doğru hukuk, tüz törü değil mi!

Kanunların bir lafzı bir de ruhu vardır. İş “ruha” bırakılmaz, kanun çıkarılırken gerekçesi de yazılır. Tıpkı ilahi kuralların “sebebi nüzul”ü, iniş sebebi gibi. Kanunlar da hazırlanırken, “Şu yasaktır da niçin yasaktır? Şu sınırdır, haddir; niçin sınırlanmıştır, niçin had konulmuştur?” sorularının izahı gerekçeye yazılır.

Kanunları kendimiz yaptığımıza göre kendi koyduğumuz kurallara uymamız gerektiği de muhakkak. Aksi, topluma “Ben seni önemsemiyorum.” deme edepsizliğidir ve cezalandırılmalıdır.

Kendi koyduğumuz kurala kendimizin uyma gereği… Bu aşikâr. Gel gör ki böyle davranmıyoruz. Sanki o kuralları, o hadleri başkaları, mesela İngilizler koymuş, hatta düşmanlar koymuş, etrafından dolaşmak mübahtır; kurnazlıktır, açıkgözlülüktür. Bu etrafından dolaşma aklını verenlere de “hukukçu” demiyor muyuz!

Erken seçim hüllesi

Devlet başkanının seçimle geldiği bütün ülkelerde seçilme sayısı sınırlıdır. Gerçekten seçimle geldikleri ülkeleri kast ediyorum tabii. Yoksa-adı lazımdeğil- seçimi %99 ile kazandıkları, kendilerine emri hak vaki olduğunda yerlerine oğullarının, yine %99 ile “seçildiği” ülkeleri değil.

Seçilme sayısı bizde de sınırlıdır. Bu sınır niçin konmuş? Bir gerekçesi yok mu? Keyfimizden mi anayasayı öyle yapıyoruz? Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçince o süre sıfırlandı, “reset” edildi, dedi bir hukukçu. Bu “hukuk” ile mesela ceza kanununu değiştirsek değiştirdiğimiz maddeden mahkûm olanları tahliye etmemiz gerekir. O reset ediliyor da bu neden edilmiyor?

Aslında sorulacak soru şu: Sistem değişince adaylık sayısına sınır getirilmesinin gerekçesi de reset mi edildi? Gerekçe hâlâ var ki yeni sistemde de sınır var. İstisnaları ile… Mesela meclis erken seçime giderse cumhurbaşkanı seçimi de yenileniyor ve başkan tekrar aday olabiliyor. Makul. Fakat sırf cumhurbaşkanı tekrar aday olabilsin diye erken seçime gitmek kanuna karşı hile değil mi? Neyi hatırlatıyor biliyor musunuz? Hülle’yi. Hülle de kanuna, şeriata karşı hiledir.

Eğlenceli bir konu aslında. Hüllenin yaygın anlamını hatırlatarak bitireyim. Efendim şer’î hukuka göre koca karısını bir kere, iki kere boşayıp tekrar alabilir. Amma üçüncü defa boşarsa “Dur bakalım!” deniyor. “Sen bu işi alışkanlık hâline getirdin. Artık aynı kadını alamazsın.” Yüce ulemamız buna çare bulmuş. Kadın başkasıyla evlenip boşanırsa boşanma sayısı “reset” ediliyor. Onun için üçüncü nikâhı isteyen boşama bağımlısı koca, o hanıma uyduruk bir nikah kıydırıyor. Sahte damattan peşin peşin boşama garantisi alarak tabii. Böylece şeriatı aldatıyoruz. Eğlenceli işler. Tıpkı hülleli erken seçim gibi.

 Menfîlerin Galebelik Sebepleri

     Yanlış yolda olan, sapık düşünceler içinde bulunanların hayatta başarıdan başarıya ulaştıklarını çok kere görür ve biraz da şaşırırız. Onların kazandıkları muvaffakıyet; hayretlerde bırakır bizleri. Gösterdikleri mıktedir ve güçlü oluş hallerini ibretle seyrederiz.

     Hidayet / doğru yol üzere olanlara galebe etmeleri, onlara karşı üstünlük kurmaları, daha da taaccüp etmemize / şaşkınlık geçirmemize sebep olmakta ve şöyle düşünmekten kendimizi alamamaktayız.

     Onların bu galebe ve üstünlük kurmaları gösteriyor ki, onlar bizlerin bilmediği, akıl erdiremediği bir kuvvete dayanıyorlar ki, bu meçhul yetenekleri başarılı olmalarını sağlıyor.

     Çünkü başka türlü kendilerini başarılı bulma ve kılmaları mümkün ve olası değil.

     Demek ki, ya doğru yolda olanlar bir zafiyet ve zayıflık içindeler. Ya da galebe edenlerde, bizlerde olmayan bir kuvvet var.

     Nitekim dünyanın gözleri önünde. Gazze’nin yerle bir edilmesi. Binlerce masumun, çoluk çocuk demeden vahşice öldürülmeleri. Lübnan’da halkın kıyıma uğratılmak istenmesi.

     Kısaca Orta Doğu’daki istikrarsızlık. Halkların bin bir cendere içinde, bunaldıkça bunalmaları. Menfî Batılılar’ın bitmeyen tasallut edişleri ve musallat oluşları karşısında acziyet içinde kıvranmaları. Bizleri böyle düşünmek zorunda bırakıyor. Nitekim “Yıkım sırası Türkiye’ye de gelecek!” hayal ve düşüncesine sahip olanların farkında olarak, fakat kendimizden emin bir bekleyiş içinde, âdeta teyakkuz hâlinde, maalesef tedirgin bir durum arz etmekteyiz!

     Fakat hayır. Asla sandığımız gibi değil. Ne menfî oluş içinde olan Batılılar’da bir hakikat / bir gerçeklik var. Ne de hakikat ehlinde olanlarda bir zafiyet, zaaf ve zayıflık var.

     Lâkin, üzülerek ve yazıklanarak belirteyim ki, dar görüşlü muhakemesiz / isabetli düşünmeyen bir kısım halk; tereddüt ve şüphelerinden kaynaklanan bir vesvese içinde. Bu yüzden, akide ve dinsel inançları sarsılıyor. Şöyle bir menfî düşüncenin zebunu oluyorlar:

     “Eğer Ehl-i Hakk olanlar, tam hakk ve hakikat üzere olsa idiler; bu derece mağlubiyet, zillet ve aşağılık duruma düşmezlerdi. Çünkü hakk ve hakikat kuvvetlidir. Kuvvet ise, haktadır. Şayet o Ehl-i Hakk karşısında galebe eden Ehl-i Dalâlet / Dalâlet Ehli’nin, gerçek bir kuvveti ve bir dayanak noktası olmasaydı; bu derece gâlip, muvaffak ve başarılı olmazlardı.”

     Aslında, Ehl-i Hakk’ın mağlubiyeti; kuvvetsizlik ve hakikatsizlikten ileri gelmediği gibi, Ehl-i Dalâletin galebe ve üstünlüğü de; kuvvet, iktidar ve güç sahibi oluşlarından, haklı dayanak noktaları  bulunuşundan ileri gelmiyor.                                                                                                              

     Fakat, bu galibiyet ve üstünlüğü kurmaları için; Ehl-i Dalâlet’in birçok desise, hile ve oyun gibi silâhlara sahip oldukları da bir gerçek.

     Çünkü bu zamanda, bazan yüzde on Ehl-i Fesad, yüzde doksan  Ehl-i Sâlih kimseleri mağlup edip yeniyor! Ancak o galebe; kuvvet ve kudretli oluşlarından ötürü meydana gelmiyor.

     Bilakis Ehl-i Dalâlet’in, onları ifsat ve bozmasından. Alçaklık, tahrip ve yıkımlarından. Ehl-i Hakk’ın ihtilâf ve ayrılıklarından istifade etmelerinden. İçlerine ihtilâf / ayrılık tohumları ekmekten. Zayıf damarlara el atmaktan. Fesat ve bozgunculuk aşılamaktan. Nefsanî işlerini ve şahsî garazlarını harekete geçirmekten. İnsanın mahiyet ve içeriğindeki zararlı madenler hükmünde bulunan fena ve kötü kabiliyetleri işlettirmekten. Şan ve şeref namıyla, ikiyüzlülükle nefsin firavunluğunu okşamaktan. Ehl-i Dalâlet’in vicdansızca yıkımlarından ileri geliyor.

     Dahası, bunlar gibi şeytanî desise, hile ve oyunlar vasıtasıyla -geçici de olsa- Ehl-i Hakk’a galebe edip, üstün geliyorlar. İşte dalâlette / yanlış yolda oldukları hâlde, iktidarsızların muktedir görünmeleri.

     Ehemmiyetsizlerin şöhret kazanmaları için; kendini övücüerin ve şöhretperest, riyakar / ikiyüzlü insanların; az bir şeyle iktidarlarını göstermek ve ihafe / korkutmak ve zarar vermek cihetinde bir mevki kazanmak için, Ehl-i Hakk’a muhalif vaziyete girerler. Ta ki, görünsünler ve nazar-ı dikkat onlara celp olunsun. Ve iktidar ve kudretle olmayan, belki terk ve atâlet / tembellikle sebebiyet verdiği tahribat onlara isnat edilip, onlardan bahsedilsin. Tıpkı, kendisinden bahsedilsin diye, birinin; meselâ camiyi kirletmesi gibi.

Öcalan’a Verilen Cezanın Gerekçesi ve Umut Hakkı

29 Haziran 1999’da Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), İmralı Adası’nda görülen dava sonucunda, Abdullah Öcalan’a İDAM cezası verdi. Daha sonra yasal değişikliklerle idam kaldırıldığından, ceza “ağırlaştırılmış müebbet hapis” olarak güncellendi.

Mahkeme, Öcalan’ı eski Türk Ceza Kanunu’nun (765 sayılı TCK) 125. maddesi uyarınca suçlu bulmuştu. Bu madde “vatana ihanet” ve “devletin birliğini bozma” suçlarını kapsıyordu:

“Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymaya veya devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır.”

Mahkemenin gerekçesinde şu temel noktalar öne çıkarılmıştır:

Örgüt Liderliği: Sanığın PKK’nın kurucusu ve tek karar vericisi olduğu, örgütün tüm silahlı eylemlerinin sanığın emir ve talimatları doğrultusunda gerçekleştirildiği belirtilmiştir.

Bağımsız Devlet Amacı: PKK’nın amacının, Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını ayırarak ayrı bir devlet kurmak olduğu ve bu amacın TCK 125 kapsamında “devletin birliğini bozmaya yönelik” olduğu vurgulanmıştır.

Eylemlerin Vahameti: Kararda, 1984’ten davanın açıldığı tarihe kadar gerçekleştirilen binlerce silahlı saldırı, baskın ve katliam (sivil, asker, polis ölümleri) tek tek listelenmiş; bu eylemlerin vahametinin anayasal düzeni tehdit eder boyutta olduğu ifade edilmiştir.

*********************************

Avrupa’da Umut Hakkından Tahliye Olan Mahkûm Yok

AİHM, 18 Mart 2014 tarihli, “Öcalan-2 Kararı” ile “Umut Hakkı” olmalı dedi.

Mahkeme, bir hükümlünün ömrünün sonuna kadar hiçbir şekilde tahliye edilme ihtimali olmaksızın (şartlı salıverilme imkânı tanınmadan) hapiste tutulmasını AİHS’nin 3. maddesine (işkence ve kötü muamele yasağı) aykırı buluyor. Hukuken buna “umut hakkı” deniyor.

Peki, bu konuda AİHM’nin Öcalan ile mukayese edilebilecek başka mahkûmlar hakkında benzer kararları var mıydı?

İngiltere’de 2013’te “asla çıkamaz” kaydıyla mahkûm edilmiş 3 seri katil hakkında AİHM hak ihlali kararı verdi. 2017’de evlerine girerek bir ailenin üç ferdini vahşice öldürmüş ve tecavüz suçunu işlemiş bir mahkûm için benzer bir karar verdi.

“Suç ne kadar vahşi olursa olsun, cezanın ömür boyu ‘gözden geçirilmez’ olması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır” dedi. Ancak Birleşik Krallık, İçişleri Bakanlığı’nın “istisnai durumlarda tahliye yetkisi” olduğunu belirterek yasasını savundu ve AİHM sonunda bu mekanizmayı (kâğıt üzerinde de olsa) yeterli buldu.

Bunun gibi birkaç örnek daha var. Ama bu örneklerin hepsi vahşice bireysel cinayetler işlemiş mahkumlara ait.

Öcalan gibi “devletin birliğine karşı, on binlerce kişinin ölümüne yol açan organize bir terör faaliyeti” kapsamında olan bir örnek yok.

AİHM bu kararlarında, devletlere “bu kişiyi serbest bırakın” demiyor. “Bu kişinin durumunu, örneğin 25 yıl sonra, hâlâ tehlikeli olup olmadığını değerlendirecek bir mekanizma/kurul kurun” diyor.

Sonuçta İngiltere, Norveç, Almanya, İtalya, Macaristan, Litvanya gibi ülkelerdeki AİHM’nin “umut hakkı verilmeli” dediği mahkumların hiçbiri hakkında tahliye kararı verilmedi. Gözden geçirmelerde, “toplum için tehlike devam ediyor” denildi ve mahkumlar tahliye edilmediler. Hepsi de ömür boyu hapis cezasını çekti/ çekmekteler.

Yani AİHM’nin istediği ölçütlere göre umut hakkının verilmesi uygulamada mahkûmun tahliyesini sağlamıyor.

*********************************

Öcalan Tahliye Edilir mi?

Madem uygulamada “umut hakkı verilmesi tahliyeyi sağlamıyor”, neden Öcalan/DEM ve Devlet Bahçeli/MHP “umut hakkı” konusunda ısrarcı? Ve bizler neden bu yasal değişiklikten endişeliyiz?

Diyelim ki Türkiye’de yasal değişiklik yapıldı ve psikologlar, toplum güvenliği uzmanları ve hukukçulardan oluşan bir “gözden geçirme kurulu” oluşturuldu.

Bu kurul ne yapacak? Mahkûmun pişmanlık duyup duymadığı, örgütle bağının devam edip etmediği ve serbest kalması halinde toplum için bir tehdit oluşturup oluşturmayacağını raporlar.

Öcalan’ın pişmanlık duymadığı, örgütle bağının devam ettiği açık değil mi? Hatta bu ilişki devam ettiği için, O’nun talimatıyla “keleş kebabı” denilen silah yakma tiyatrosu oynanmadı mı? Öcalan serbest kalır tekrar örgütün başına geçerse daha büyük tehlike oluşturacağı bir vehim mi?

“Normal şartlar altında” Öcalan’a umut hakkı kapsamında tahliye kararı verilemez. O halde boşuna mı endişeleniyoruz?

Endişemizin kaynağı bir vehim değil. Çünkü siyasi iradenin “Terörsüz Türkiye” veya “2. çözüm süreci” diyerek yapmaya çalıştığı şey, Öcalan’ın liderliğinde ayrılıkçı Kürtlerin taleplerine uygun şekilde, Türkiye’nin milli üniter yapısını değiştirecek adımlar atmak olduğu anlaşılıyor. Umut hakkı konusunda da Öcalan’la bir mutabakat söz konusu olmalı.

Bu durumda iktidarın ayağına TBMM komisyon üyelerini gönderdiği, “örgütün kurucu önderi” diye övdüğü bu cani mahkûm için oluşturulacak kurul objektif tespit yapabilir mi?

Erdoğan/ Bahçeli ikilisinin iktidarında, “tehlike devam ediyor” gerekçesiyle Öcalan’ın mahkumiyetinin ömür boyu sürdürülmesi mümkün olabilir mi?

Yani AİHM’in umut hakkı kapsamında değerlendirdiği mahkumlardan tahliye edilen tek örneğin Öcalan’ın olması ihtimali büyüktür.

*********************************

Seçimden Önce Cesaret Edemezler

Türk halkının en hassas olduğu konu Öcalan’ın serbest bırakılması ve siyaset yapmasına imkân verilmesidir. Bu yüzden diğer ülkelerde “gözden geçirme” mekanizmaları göstermelik kaldığı halde Türkiye’de bu sosyal gerilim ve hatta çatışmalara sebep olabilir.

Ben şimdilik, bu radikal kararı alabilecek cesaret ve ihanet seviyesinde siyasi güç göremiyorum. (DEM gücü yetse yapar ama diğerleri yapamaz.)

Bana göre, Öcalan’ı serbest bıraktıracak “hukuki kılıf” (umut hakkı yasası), toplumsal öfkeyi dindirmez, tam tersine fitili ateşleyen asıl unsur olur.

Önümüzdeki sene seçim atmosferine girileceği anlaşılıyor. “Görevli olan” siyasiler seçilme kaygısı taşımayabilir. Ama kanaatimce AKP böyle bir değişimi yaparak, asla seçime girmek istemez, çünkü Türk seçmeni bu konuyu affetmez.

Muhtemelen R.T. Erdoğan -DEM oylarıyla- tekrar aday olup seçilmek için seçimden sonrasına söz verebilir.

Amel-i Salih Nedir? Müslüman Nasıl Olmalı?

“Ey Rabbim, benim ilmimi artır.” (Taha Suresi, 114)

Bu yıl (2026) Ramazan ayını geçirip bayramımızı yaptık. Çok şükür! Ramazan ayının bir özelliği de kutsal kitabımız Kur’an’ın bolca okunup dinlenilmesidir. Ben de kütüphanemdeki mealli Kur’anlardan Sefer Namlı’nın “Kur’an Aydınlığı” adı ile yayımlanan eserini tekrar okudum. Bu meal; akıcı ve duru Türkçesi yanında, genel bilgilerle uyumlu ve aydınlatıcı dipnotlarıyla konuları çok daha anlaşılır kılan özelliklere sahiptir. Ayetlerin geliş sırasına göre tanzim edilmiş olması da diğer bir özelliğidir.

Ayrıca yeniden okuduğum, peygamberimizin hayatını ve dönemini anlatan Ebubekir Siraceddin’in (Martin Lings) yazdığı “Hz. Muhammed” isimli eser ile Sadık Güner’in yazdığı “İmam-ı Azam Ebu Hanife” ve Mürsel Gündoğdu’nun Maturidî’yi tanıtan eserleri, bu yazıyı yazmamın sebeplerinden biri olmuştur diyebilirim.

Kur’an’da bilmek, idrak etmek gibi okuyup öğrenmeyi hatırlatan pek çok ayet vardır. Bunları bilip ona uygun yaşamamız gerekmektedir. İslam’ın şartları olarak namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadeti biliriz. Bu ibadet emirlerinin geçtiği ayetlerin birçoğunun önünde veya arkasında salih amel uyarısı geçmektedir.

Buradan salih amelin çok önemli bir husus olduğu anlaşılmalıdır.

İbadetlerimizin salih amellerimizi artırıcı olması gerektiğini görmeliyiz. Bunlar; iyilik yapma, adil ve güvenilir olma, temiz olma, merhametli olma, daha çalışkan ve üretken olma, yaptığımız işlerde daha iyi ve verimli olma gibi hususlardır.

Peygamberimizin hayatı bu konularda bizlere örnektir. O’nun giyimi ve kuşamı, zamanının ve yaşadığı bölgenin şartları ile o bölgenin kültürel özelliklerine uygundur. Ayırt edici özelliği ise eminliği, temizliği, nezaketi, insanlara olan sevgi ve merhameti, yardımseverliği ve insanlar arasında ayrım yapmaması gibi özellikleridir.

Biliyoruz ki İslam’ı kabul etmeyen, hatta peygamberimize düşmanlık yapan Ebu Leheb, Ebu Süfyan ve karısı Hind gibi insanların kıyafetleri ve giyim kuşamları farklı değildi.

Amel-i salih, geniş anlamda insanın her türlü iyilik yapması ve insanların faydasına işler yapmasıdır. Bu ifade iman ile birlikte Kur’an’da 72 ayette geçer. İmanlı olarak salih amel işleyenlere mağfiret, mükâfat ve cennet vaat edilmektedir.

İbadetlerin, insanları “emr-i bil maruf, nehy-i anil münker” genel emrindeki iyiliklerin artırılması ve kötülüklerin engellenmesi yönünde etkili olması gerekmektedir. İbadetlerin bu etkisi olmuyorsa ibadet hamallığı yapılmış olur.

Kur’an’a göre dünya hayatı bir imtihandır. Buna göre insanlar önce İslam olurlar. İslam inancının şartlarını yerine getirdikçe mümin ve kâmil insan olurlar. Bu oluş sürecinde İslam dininin hikmetlerini doğru anlayıp hayatlarına yansıtabilen toplumlar, insanlığa örnek medeniyetler bırakmışlardır. Bir zamanlar Bağdat’ın ilim merkezi olması, Semerkant-Buhara ve Endülüs medeniyetleri bize bunu göstermektedir.

Yazımı bu konuyu çok güzel anlatan Asr Suresi’nin anlamı ile bitireceğim:

“Zamana yemin olsun ki insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”

Sağlık ve iyilikte olunuz.

Atama ve Tebrik

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Tahir Serkan Irmak, Aydınlar Ocağındaki üstün gayret ve başarılı çalışmaları değerlendirilerek, ayrıca Kocaeli Milli Kuruluşlar Birliği Başkanlığına atanmıştır.
Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak, değerli başkanımızı bu önemli göreve layık görülmesinden dolayı tebrik ediyor, yeni görevinde de aynı azim ve başarıyla hizmet edeceğine olan inancımızı ifade ediyoruz.
Kendisine üstün başarılar diliyoruz.
Kocaeli Aydınlar Ocağı