6.6 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 14

Peki, Ne Yapacaksınız?

Birileri bana “Hayat, nedir?” diye sorsa körün fili tarif etmesi gelir aklıma.

Bir fil getirmişler ortaya. Beş farklı köre filin herhangi bir uzvunu tutturmuşlar ve her birine fiilin ne olduğunu sormuşlar. Hortumunu tutan, fil bir borudur, demiş; kuyruğunu tutan, fil bir yılandır; kulaklarını tutan, fil bir yelpazedir; kuyruk ucunu tutan, fil, kıl yumağıdır; dişlerini tutan, fil bir oktur, demiş. Körler, algılarına göre fili deneyimlerinden esinlenerek ya söylediklerine benzetmişler ya da bizzat o zannetmişler.

Fil, buysa hayat, nedir? Hayat, birkaç damla gözyaşıdır; hayat, pişmanlıktır; hayat, sevgidir; birkaç dosttur, sağlıktır. Beklentilerine, önemsediğin değerlere göre de değişebilir hayatın tanımı. Hayat; paradır, kadındır, vatandır. Hayat; annedir, eştir, evlattır. Bunların hiçbiri ya da hepsidir. Konjonktür, yaşananlar, beklentiler, idealler de değiştirebilir hayatın anlamını ve tanımını.

Bir bakış açısına göre hayatını dolu dolu yaşamış diyebileceğimiz; ancak kendince hayatı “pişmanlık” sözcüğüyle tanımlayan bir avukat, bakınız ibretlik itiraflarda bulunmuş:

Kusursuz bir beden, şık kıyafet, daha büyük bir ev; aslında hiçbir önemi olmayan insanların yapmacık saygısı… En değerli şey olan zamanının, tamamen boşa gitmesi…

Dördüncü evre pankreas kanseriyim, doktorlar bana altı ay ömür verdiler… Bu beş ay önceydi, şu an belki dört haftam kaldı. Kimsenin sana söylemediği bir gerçek var, uyarı gelmiyor hazırlanmak için, zamanın olmuyor. Bir gün iyisin, ertesi gün bir doktor gözlerinin içine bakarak “Geri dönüş yok.” diyor ve bir anda önemli sandığın her şey, hiçbir anlam taşımamaya başlıyor.

Ben büyük bir hukuk bürosunda avukattım, kurumsal davalar, yüzlerce müvekkil, uluslararası şirketler ve şahıslar… 38 yaşında ortak oldum, altı haneli maaş… Plazanın en üst katında ofis…  20 yıl boyunca haftada 70 saat çalıştım, dile kolay 70 saat…

Oğlumun okul gösterilerini kaçırdım; çünkü duruşmalar vardı. Evlilik yıldönümlerini kaçırdım; çünkü acil dosyalar vardı. Kendime hep şunu söyledim: “Biraz daha şu seviyeye ulaşayım, sonra yavaşlarım, aileme zaman ayırırım, tatile gideriz; hiç yavaşlamadım, o tatile artık hiç gidemeyeceğim. Kızım şu an 16 yaşında, geçen haftalarda bana şunu söyledi: “Baba seni neredeyse hiç tanımıyorum.” ve sonra ekledi: “Fiziksel olarak hep vardın; ama hiç gerçekten burada değildin.”

Komik olan ne biliyor musun, hastalığı öğrendiğimde iki hafta sonra 20 yıldır beklediğim mail geldi; beni kıdemli ortak yapıyorlardı. Uğruna hayatımı verdiğim unvan… Maili okuduğumda hiçbir şey hissetmedim, aslında hayır öfke hissettim; çünkü hayatımı hiçbir anlamı olmayan bir unvanla takas ettiğimi fark ettim.

 Bir arkadaşım vardı, Murat. Hukuk fakültesinde iken tanışmıştık, birinci sınıfın sonunda okulu bırakmıştı. Nedenini ona sorduğumda “Hayatımı adliye koridorlarında geçirmek istemiyorum.” demişti. Onu aptal sanıştım. Devlet okulunda öğretmen olmuştu. Kendimi ondan çok üstün hissediyordum daha çok kazanıyorum diye. Murat, çocuklarının her etkinliğine gitti, eşiyle hafta sonları küçük tatillere çıktı, her pazar bir yardım derneğinde gönüllü oldu. Kitap okudu. Geçen ay Murat beni hastanede ziyarete geldi, ona baktım ve fark ettim: Ben sadece çalışmıştım, biriktirmiştim, kazandım; ama yaşamadım.

Eşim Zeynep 43 yaşında, 18 yıldır evliyiz. Geçen hafta hastane odasında yanımda oturuyordu, bana dedi ki “Evliliğimizin onuncu yıl dönümünde Antalya’ya gitmek istemiştik, hatırlıyor musun? Hatırlamıyordum, işler biraz sakinleşince gideriz, demiştin.” dedi. Beni asıl yıkan büyük anlar değil, küçük anlar aslında. Cumartesi sabahları kızım beraber kahvaltı hazırlamak istediğinde, “Kızım işim var.” deyişim. Sonsuz zamanım var sandım; meğerse yokmuş.

Şu an yataktayım, yürüyemiyorum. Günleri karıştırıyorum. Peşinden koştuğum şeyler; para, başarı, kıdem, daha büyük olmayı istemek; ama bunlardan daha önemli şeyler varmış: Sevilmek. Ben 20 yıl değerli hissedilmek için çalıştım, sonunda kızım elimi tutup “Seni seviyorum.” dediğinde aradığım şeyin bu olduğunu anladım. O his, her akşam evdeydi; ben göremedim ve duyamadım. Bir yapılacaklar listem var, asla tamamlanmayacak.

Bir ay sonra kızım 17 yaşına giriyor, muhtemelen yanında olamayacağım; eşimin elini tutamayacağım.

Ben geri dönemem; ama siz hala buradasınız. O yüzden beklemeyin mutluluğu, ertelemeyin. Hayatınızı, başarıya feda etmeyin; çünkü hayat olmadan başarı sadece boşluk, sadece bir hiç. Benim zamanım bitti; ama sizinki henüz bitmedi.

Peki ne yapacaksınız?

İnsanın Gayeleri

     – Bedene konulan tartıp ölçebilen duygu teraziler ile İlahî Rahmet hazinelerinde biriktirilen nimetleri tartmak ve hepsine karşı şükürde bulunmaktır.

     – İnsanın yaratılışına konulan cihaz ve organların anahtarlarıyla, İlahî Kutsal İsimleri’nin gizli definelerini açmak. Allah’ın Kutsal Zâtını, o isimler ile tanımaktır.

     – Dünya sergisinde, yaratılmışlar gözünde, Allah’ın isimlerinin insana taktıkları garip ve eşsiz sanatlarını ve lâtif / güzel yansımalarını; insanın, bilerek hayatıyla sergilemesi ve açığa vurmasıdır.

     – İnsanın; sözü ve hâl dili ile Yaratıcısının; varlıkları egemenliği altında bulunduran yüce katına karşı, kulluğunu ilân etmesidir.

     – Nasıl bir asker; komutanından aldığı çeşit çeşit nişanları, resmî günlerde takıp takıştırarak, komutanın nazarına görünür. Onun kendisine nasıl iltifat ettiğini gösterirse,

     İnsan da İlahî isimlerin kendisinde yansıma ve görünmesi ile, zaten Allah’ın kendisine verdiği manevî değeri; Ezelî Şâhid olan Hz. Allah bildiği ve zaten ona, O verdiği hâlde, o güzellikleri O’na sunmaktır.

     – Hayat sahibi olanların hayat belirtileri denilen Yaratanlarına karşı selâmlarını, hayat işaretleri denilen Sânilerine yaptıkları tesbihlerini, hayatın gayeleri denilen; hayatı veren Allah’a karşı kulluk ve tefekkürlerini göstermektir.

     – İnsan, hayatına verilen azıcık ilim, kudret ve irade gibi sıfat ve hâllerinden küçük örneklerini; ölçü birimi kabul ederek, Yüce Allah’ın mutlak sıfatlarını ve kutsal hâl ve özelliklerini, o ölçüler ile bilmektir.

     Meselâ insan, birazcık iktidarı ve azıcık ilmi ve azıcık iradesi ile, bir evi düzgün bir şekilde yaptığı gibi, Âlem Sarayı’nın insanın hanesinden büyüklüğü derecesinde, Âlemin Ustası’nı o nispette Kadîr / Kudretli, Alîm / Bilici, Hakîm / Hikmetle yaratıcı, Müdebbir / Tedbir alıcı olarak bilmesidir.

     – Âlemdeki varlıkların her birinin, kendilerine mahsus bir dil ile, Yaratıcılarının birliğine, Sâni’lerine / sanatla yaratıcı Allah’a kulluklarına dair manevî sözlerini anlamak ve kavramaktır.

     – Acz / güçsüzlük ve zaafın / zayıflığın, fakr / Allah’a muhtaç oluşun ve ihtiyacın ölçüsüyle, İlahî Kudret ve Rabbin zenginliğinin tecellî / yansıma derecelerini anlamaktır.

     Nasılki açlığın dereceleri nispetinde ve ihtiyacın çeşitleri miktarınca, taam ve yemeklerin lezzeti, derece ve çeşitleri anlaşılır.

     Onun gibi, insanın da nihayetsiz aczi ve fakrıyla, sonsuz kudret ve İlahî zenginliğin derecelerini fehmetmesi / anlaması ve kavramasıdır. 

     x

     Çünkü: İnsan hayatının iç yüzü; Allah’ın “Bir oluş.” gerçeğine, Allah’ın samediyetine / hiçbir şeye muhtaç olmadığı keyfiyetine aynalık etmek. 

     Yani, bütün âleme tecellî eden isimlerinin hareket noktası hükmünde bir kapsayıcılık ile, Ehad ve Samed olan Yüce Allah’a aynalık yapmaktır.

    x

     Çünkü: İnsan hayatının saadet içindeki mükemmelliği; insan hayatının aynasında beliren ve Ezelî Güneş olan Allah’ın nurlarını hissedip sevmesi. Şuur ve bilinç sahibi olarak, insanın O’nu çok istemesi. O’nun muhabbetiyle kendinden geçmesi. Kalbin göz bebeğine nurunun aksini yerleştirmesidir.

     İşte bu sırdandır ki insan, insanlığın en yüksek mertebesine çıkarılmış ve bu yüzden:

     “Ben göklere ve yerlere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.”

Denilmiştir.

   x

     İşte insan; hayatının böyle ulvî / yüce gayelere yönelik olduğu ve kıymetli hazineleri içerdiği hâlde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hayatını; nefsin, hiç ender hiç olan, geçici dünya lezzetleri için, sarf edip zayi etsin!   

Batan Geminin Malları

Fatih ve Boğaziçi köprüleri ile 9 paralı yolun 25 yıllık geliri 5-7 milyar dolara satılmak isteniyor. Bununla ilgili bir yabancı firma yetkilendirilmiş.

Diyelim ki iktidarın beklediği rakama satış gerçekleşirse, bu köprü ve otoyolların gelirinden 25 yıl mahrum kalması karşılığında, devletin kasasına 7 milyar dolar girecek.

“Eski Türkiye’nin” yaptığı bu son eserlerin gelirleri de satılırsa, dışarıdan bu kadar bir döviz girmesi bütçenin deliğine yama olabilecek mi?

Prof. Dr. Esfender Korkmaz’ın verdiği bilgilere göre;

“2025 Ocak-Kasım 11 ayda MB ödemeler bilançosuna göre, net hata ve noksan kaleminden çıkan ve kaynağı belirsiz döviz tutarı 18 milyar 29 milyon dolardır.”

Çünkü, yurt içi tasarrufların bir kısmı yurt dışına çıkıyor. Mesela “yurt dışında gayrimenkul alımı için çıkan yerli sermaye, gayrimenkul almak için giren yabancı sermayeyi geçti.”

“Son zamanlarda bazı aylarda yurt dışına çıkan doğrudan yatırım sermayesi de giren yabancı yatırım sermayesinden fazla oldu.”

“TÜİK verilerine göre, Türkiye’de hane halkı tasarruf oranı 2018’de yüzde 16,5 iken 2024’te yüzde 11,3’e geriledi. Bunun en önemli nedeni, maaş ve ücretlerin geçim seviyesinin altına düşmüş olmasıdır. Demek ki bugün halkın ancak yüzde 89’u tasarruf edemiyor. Geliri geçimine zor yetiyor. Ya da varsa tasarruflarından yiyor, söz gelimi malı mülkü varsa satıyor, yastık altı varsa bozduruyor veya borçlanıyor.”

Yani çok zor para biriktirebiliyoruz. Ama bu paraları bile içeride tutamıyoruz.

Bu yüzden iktidar, sadece bir yılda dışarı kaçan döviz miktarı yaklaşık 20 milyar dolar iken, bunun 7 milyar dolarını köprüler ve otoyolların gelirlerinin satışıyla kapatmaya çalışıyor.

******************************

12 Günlük Faiz İçin 2 Köprü, 9 Otoyol Satılıyor

“2 köprü ve 9 otoyolun 25 yıllık gelirinin satılması bütçedeki hangi deliği kapatabilir” sorusu için benzer bir hesabı İYİ Parti’den Turhan Çömez TL üzerinden yapmış:

“Orta vadeli planda 2026 özelleştirme hedefi 185 Milyar TL. (Anlaşılan 2 köprü ve 9 otoyol satışından elde etmeyi umdukları para bu.)

Şimdi dikkat ediniz: Yalnızca Ocak ayında ödenen faiz 453 Milyar TL

Yani kendilerinden önce yapılan köprüleri, otoyolları (25 yıllık gelirlerini) satıp, kendilerinin yaptığı borcun 12 günlük faizini ödeyecekler.

Özelleştirme işlemini de Londra merkezli bir şirket yönetecek.”

****

Sadece bu iki veri bile Türkiye ekonomisinin tam bir çıkmaza girdiğini gösteriyor.

Bir yandan da “hukuk devleti” olmaktan uzaklaştığımızı gösteren “tek adam yönetimi” risk yaratıyor. “Denge ve denetim mekanizmalarının” çalışmadığı, “kurumlarına ve kuralların objektif uygulanacağına güven olmayan” ülkelere de dış sermaye gelmiyor.

Bu ortamda dış yatırımcı gelmediği gibi içeriden dışarıya bir sermaye çıkışının önü alınamıyor.

Nitekim geçen sene Manisa’da büyük bir yatırım yapacağı ilan edilen ve bunun karşılığı olarak birçok imtiyaz tanınan Çin’in otomotiv devi BYD şirketi Türkiye’ye yatırım yapmaktan vaz geçti.

İktidar “batan geminin mallarını satarak” bütçeyi denkleştiremediği için her sıkıştığında yaptığı gibi petrol ve doğalgaz çıkarma ümidi satıyor. O da yetmeyince işlemeyeceğini defalarca denenmiş olan, vatandaşlarımızın zor günler için yastık altında biriktirdiği altınları ekonomiye kazandırma projelerini raftan indiriyor.

******************************

Ekonomide Yapısal Sorunlar

Türkiye ekonomisinin yapısal sorunu sürekli “dış ticaret açığı” veriyor olmasıdır. Yani dışarıdan aldıklarımızın tutarı kadar ihracat yapamıyoruz. Bu açığın bir kısmı turizm gelirleriyle kapatılıyor. Geride “cari açık” kalıyor.

Türkiye, 2003 yılından 2025 yılına kadar, 22 yılda 1 trilyon 314 milyar 405 milyon dolar dış ticaret açığı verdi. Dış ticaret açığı vermesek turizm gelirlerimizle ilave yatırımlar yapabilir, çok hızlı büyüyebilir ve refah içinde bir toplum olabilirdik.

Bu açığı kapatmak için ya doğrudan sermaye girişi veya borç almamız gerekiyor.

Türkiye’ye artık doğrudan yabancı yatırım sermayesi gelmiyor. Bu yüzden daha çok borç almak ve daha fazla faiz ödemek zorunda kalıyoruz. Sıcak para girişleriyle durumu idare etmeye çalışıyoruz.

Sözde “faize karşı olan bir yönetim” altında Türkiye dünyanın en yüksek faiz oranlarıyla borçlanabiliyor. 2026 toplam faiz yükü 2,7 trilyon TL’ye çıkacak.

Döviz ihtiyacımız arttığı, ihracatla karşılanamadığı için kurlar yükseliyor.

Beş yıldır dünyanın en yüksek ve yapışkan enflasyonlarından birini yaşıyoruz. Avrupa ülkelerinin bir yıllık enflasyon oranı toplamı Türkiye’nin Ocak ayı enflasyonu kadar etmiyor.

Tarım ve hayvancılıkta yapılan fahiş hatalar sebebiyle gıda enflasyonu düşürülemiyor. İnsanlarımız yetersiz beslenmeden kaynaklı sağlık ve çocuklarımız zekâ gelişememesi sorunları yaşıyor.

“Kuvvetler ayrılığının” uygulanmadığı tek adam yönetimlerinin önceliği uzun vadeli yapısal sorunları çözmek değil, iktidarını devam ettirmektir. Bu zihniyetle katma değerli, yüksek teknolojili üretimin oranı artırılamıyor.

Ülkenin kaynakları bu amacı finanse etmeye yönlendirildiği ve hukuka, kurumlara ve kuralların eşit uygulanacağına güven verilemediği sürece yapısal sorunların çözülmesi beklenemez.

Bu sorunlar çözülemez değildir.

Öncelikle bir “zihniyet değişimi” yapmak gerektiğinin farkında olmamız gerekiyor.

Kuvvetler ayrılığı ile erkler arası denge ve denetim mekanizmaları kurulmadan batan gemiyi yüzdüremeyiz.

Çok Kültürlülük

Bir tarafta bilim, bir tarafta günlük hayat ve icraat. Bilim akademisyenlerin işi. İcraat ve günlük hayat da siyasilerin ve bürokratların herhâlde. İkisinin arasında bir iletişim, bir geçişkenlik var mı? Zaman zaman bu soruya olumsuz cevap verildiğini hissediyorum. Bilim adamı ise bilim adamlığını bilsin, etliye sütlüye karışmasın. Hatta aktif olarak uzak dursun. Bilim ile siyaseti karıştırmayalım değil mi?

Değil tabii! Siyaset ve politika sadece bazı insanların birbiriyle çekişmesi manasına gelmez. Siyaset yönetim demektir. Ülkenin direksiyonu demektir. Bilim başka, yönetim ve siyaset başka şey demek, gerçekler başka, politika başka şey demektir. “Ben pilotluk yapacağım ama radara ve göstergelere bakmayacağım, o başkalarının işi.” demek gibi bir şey!

Bilimle yönetilir

Ekonomi, siyaset bilimi, sosyal psikoloji… Ülkeyi yönetmeye talip ekip bunlarla donanmamışsa olmaz. Kendilerinin uzman olması gerekmez – olsa iyi de olur– fakat yönetime talip ekiplerde o uzmanlar bulunmalı. Üniversiteler öncelikle ülkenin ihtiyacı olan konuları araştırmalı. Böyle yapmaları için o konulara para desteği sağlanmalı. Üniversitelerden başka, Devlet Planlama Teşkilatı gibi uzmanların doğrudan icraya destek verdikleri kurumlar olmalı. Tabii, siyasette de bilimin bulduklarına kulak verecek feraset olmalı. Kalkınmış ülkelerde ülkenin mekanizması böyle çalışır. Böyle çalışmayan ülkeler de bir türlü kalkınmış ülke olmaz.

Ülkenin yönetiminde ekonominin önemini kimse inkâr etmez. Fakat toplum biliminin, sosyal psikolojinin ve siyaset biliminin, özellikle uluslararası siyasetin biliminin de en az ekonomi kadar önemli olduğu göz ardı edilir.

İç-grup, dış-grup ve devlet

Sosyal psikolojinin iç-grup, dış-grup keşfi neredeyse bir asrını dolduracak. İnsanların gruplaşmaya, iç-gruba bağlanmaya, dış-gruba rakip gözüyle bakmaya ne kadar yatkın olduğu defalarca gösterildi, ispatlandı. Öyle anlaşılıyor ki yüzbinlerce yıldır; belki milyonlarca yıldır, insanoğlunun bir rakibi yırtıcılar ise diğer rakibi de başka insanlardı. İnsan hayatta kalabilmek için 50- 100- 150 kişilik klanlar hâlinde yaşıyordu. Tek başına asla direnemeyeceği yırtıcılara karşı ancak birlikte ve alet kullanarak galip gelebiliyordu. Ancak klanlar da birbirine rakipti. Klanlar klanlarla, kabileler kabilelerle rekabet etti. Daha iyi rekabet edebilmek için koalisyonlar kurdular, birleştiler. Bu rekabet ve iş birliği mekanizmasının son ürünü, bugünkü dünya siyasetinin yapısıdır. “Ulus-devletler”, millet devletleri dünyasıdır. İç-grup millet, dış-grup diğer milletlerdir.

Son dört yazımda anlattıklarım, bu konulardaki neredeyse standart ders kitabı yaygınlığına ve kabulüne ulaşmış bilgilerdir.

Bilim ve ngram

Sıkça atıf yaptığım siyaset bilimci Francis Fukuyama, Kimlik kitabında[i] bütün bu değerlendirmeleri bugünün gerçeği üzerinden yapıyor. Vardığı sonuç şöyle: Ülkeleri bir dizi küçük kimliklere bölmek çıkar yol değildir. İzlenmesi gereken politika, anayasaya dayanan, bir uçtan bir uca bütün ülkeyi kapsayan tek millet kimliğinin yerleştirilmesidir.

Ünlü sosyolog Ernest Gellner için hazırlanan bir kitapta, Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Mark Beissinger’in şu satırlarını birkaç defa alıntıladım[ii]:

Modern dünyada, milletlerin içerisinde rekabet ettiği bir milletler evreni icat etmek zorundayız… Gellner’in bize anlattığı gibi, bir milliyet yok olsa bir başka milliyet bu boşluğu hızla doldururdu. Yüksek kültürün yaygınlaştığı bir dünyada millî olmayanı hayal bile edemeyiz. Modern devlet ve ekonomi, işlevini, millet denilen kabın içinde yürütmektedir. Gellner’in dediği gibi, Milliyetçilik, belki her zaman tahripkâr değildir ama yerçekimi gibi önemli ve sarıcı bir kuvvettir.’

Toplum bilimlerine gerektiği gibi kulak verilseydi belki birileri bizim siyasetçilerimize bunları anlatırdı. Belki birileri Almanya’da Angela Merkel ve Horst Seehofer’in, İngiltere’de Başbakan David Cameron’un “çok kültürlülük” politikasının iflas ettiğini ilan ettiklerini de onlara duyururdu.

Bu dört yazılık maratonu, çok kültürlülüğün etiketi “multiculti” kelimesinin kitaplardaki kullanılış sıklığını veren Google Ngram’ıyla bitireyim. 1987 yılında belki bir Avrupa Birliği politikası olabilir diye ortaya atılan kavram, 2003’ten itibaren sert şekilde düşmeye başladı. Alman ve İngiliz devlet adamlarının yukarıya aldığım sözleri bu itiraz dalgasının ifadesinden ibarettir. “Reel sosyalizm”in serencamına benzer bir şey!

[i] Francis Fukuyama, Identity, Farrar, Straus and Giroux (2018)

[ii] Mark Beissinger, The State of the Nation, Ernest Gellner and the Theory of Nationalism, sayfa 170, editör: John E. Hall, Cambridge University Press (1998)

Zararlı Çizgi Film Oyun ve Videolar

İnsan hayatının şekillenmesinde; “gördüğü, duyduğu, bildiği, sevdiği, korktuğu, baktığı, yaptığı veya yapmadığı” bütün davranışlarının payı vardır.

Çocuklar, izledikleri içerikleri büyük ölçüde taklit etme eğilimindedirler. Özellikle “şiddet içeren çizgi filmler, aşırı hareketli oyun videoları ya da uygunsuz dil kullanılan içerikler”, çocuklarda “saldırganlık, öfke kontrolü sorunları, dikkat dağınıklığı” gibi davranışsal zorluklara yol açmaktadır.

Sürekli dijital içerik tüketimi, çocukların gerçek dünyayla olan bağlarını zayıflatır. Sosyal ilişkiler kurmakta zorluk çekmesine, oyun kurma becerilerinin gelişmemesine ve yalnızlık gibi duygusal zorluklar yaşamasına sebep olabilir.

Bazı dijital içerikler, çocuklarda kaygı, korku veya üzüntü oluşturur. Özellikle, karanlık, korkutucu karakterler içeren animasyonlar, ya da “korkutma” temalı videolar, küçük yaş gruplarında ciddi duygusal travmalara neden olabilmektedir.

Çocuklar dijital platformlarda gördükleri kusursuz hayatları, kendi hayatlarıyla kıyaslar. Bu da “özgüven eksiklikleri, yetersizlik hissi” gibi duygusal sorunları tetikler.

Eğitici içerikler doğru şekilde kullanıldığında çocukların dil gelişimini destekler. Ancak fazla ve düzensiz içerik tüketimi, çocuğun aktif öğrenme sürecine zarar verir.

Yaşa uygun olmayan hızlı tempolu içerikler, dikkat eksikliği riskini artırabilir ve kelime dağarcığının sınırlı kalmasına yol açabilir.

Yerli ve ithal edilen çizgi filmler üzerinde denetimin artması, yeni denetim mekanizmaları geliştirilmesi, danışma kurullarının oluşturulması, şiddet içeriklerinin görselleştirilmemesi gerekmektedir.

Araştırmalar gösteriyor ki, çocuklar ekranlarla ne kadar geç tanışırlarsa o kadar iyidir. Ebeveynler, kendilerinin izlemediği hiçbir içeriği çocuklarına izlettirmemeldir.

Elinden ekranı düşürmeyen ebeveynlerin, çocuklarına kılavuzluk etmesi de mümkün olamayacağından, işe ilk önce kendimizden başlamak gerekmektedir.

Ebeveynlerin aşağıda sıralanan tavsiyeleri uygulamaları isabetli olur:

1. Araştırmalar, 0-18 alık bebeklerin ekranlardan tamamen uzak tutulması gerektiğini söylüyor. Beynin en hızlı geliştiği bu evrede, çocukların ekranlardan ziyade, ebeveynle etkin bir diyaloğa ihtiyacı vardır. O bakımdan, 2 yaş ve altındaki çocukların ekran karşısına geçmemesine özen gösterilmelidir.

2. İki beş yaş çocukları günde en fazla 1 saat ekran başında bulunabilir. Fakat çocukların ne izleyeceğini, yani içeriğin kalitesini önce ebeveynler kontrol etmelidir.

3. Ekran süresi dışında fiziksel oyunlara, doğa ile temas etmeye, kitap okumaya ve yaratıcı faaliyetlere zaman ayrılması, çocuğun gelişimi açısından son derece faydalı olacaktır.

4. Altı yaş ve üzerindeki çocuklar ve ergenler için, saatleri sınırlandırmak yerine bir “Ekran Zaman Planı” oluşturmak faydalı olacaktır. Çocukla, hafta içinde ve hafta sonunda ekranlara hangi saatlerde ve ne kadar ulaşacağını belirleyen bir “Ekran Zaman Planı sözleşmesi yapılmalıdır.

5. Günde 1 saat fiziksel aktiviteye muhakkak zaman ayrılmalıdır.

6. Her gün en az 8 saat uykuya ayrılmalıdır.

7. Televizyon ve internet çocukların yatak odalarında asla olmamalıdır.

8. Uykudan en az bir saat önce bütün ekranlar kapatılmalıdır.

9. Ebeveynler, video kanallarının “Tavsiye Algoritması” ile çocukların hiç umulmadık, zararlı içerikler barındıran ve yaşlarına uygun olmayan videolar izleyebileceğini unutmamalıdır. Bu yüzden tavsiye algoritması ile oluşturulan otomatik oynatma listesindeki riskler unutulmamalı ve çocuklar rastgele videolarla baş başa bırakılmamalıdır.

10. Ebeveynler, çocuklarının hangi videolarını izleyeceğini, hazırlayacakları oynatma listeleri ile denetim altında tutabilirler.

11. Çocukların ziyaret ettikleri internet siteleri, kullandıkları teknolojik cihazlar ve özellikle sosyal paylaşım ağlarını kullanma alışkanlıkları takip edilmelidir.

12. Çocukta doğru değer yargıları oluşması için, izlenilen çizgi filmler, videolar oynanan dijital oyunlar ebeveynler tarafından kontrol edilerek yaşlarına uygun seçilmeli ve gerekirse konular çocukla tartışılmalıdır.

13. İçerik seçiminde ebeveynler aktif rol oynamalıdır. Ebeveynler, çocuklarının ne izlediğini mutlaka bilmeli ve mümkünse içerikleri birlikte izlemelidir. Böylece, çocukla içerikler üzerine konuşmak, anlamadığı kavramları açıklamak ve gerekirse zararlı içerikleri engellemek mümkün olacaktır.

14. Farkındalık geliştirilmelidir. Çocuklara dijital platformların yalnızca eğlence değil, ticari bir alan olduğunu anlatmak gerekir. Reklamlar, abone ol çağrıları ve daha fazla izletmek için hazırlanmış algoritmalar konusunda farkındalık kazandırmak, çocuğun bilinçli bir kullanıcı olmasına yardımcı olacaktır.

15. Çocuğa yaşına uygun şekilde “güvenli internet kullanımı” ve “kişisel bilgilerin korunması” gibi konular zamanla yaşlarına uygun bir şekilde anlatılmalıdır.

16.Ailelere örnek olmalıdır. Ebeveynlerin dijital medya kullanım alışkanlıkları, çocuklar üzerinde etkilidir. Sürekli telefonla ilgilenen bir annenin çocuğu, doğal olarak ekranlara yönelir.

Sonuç olarak; dijital platformlar, doğru ve bilinçli kullanıldığında çocukların gelişimine katkı sağlayabilir. Ancak kontrolsüz ve sınırsız kullanım, davranışsal, duygusal ve bilişsel sorunlara neden olabilir.

Çizgi filmlerde, oyunlarda ve video kanallarında bulunan risklere karşı ebeveynler bilinçli olmalı ve çocuklarını ekranların renkli, eğlenceli ve pırıltılı dünyasına terk etmeden önce bu karanlık yüzünün de farkında olmalıdırlar.

Ebeveynler olarak, çocuklarımızın dijital dünyadaki yolculuğuna rehberlik etmek, onları yalnız bırakmamak, birlikte öğrenmek ve gerektiğinde sınırlar koymak, onların sağlıklı gelişimleri için hayati önem taşımaktadır.

Unutmayalım ki çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras, sağlıklı bir zihin ve bilinçli bir birey olmalarıdır.

Sevgiyle kalın…

İç-grup, Dış-grup

Topluluklar arası ilişkiler, sosyal psikoloji ve grup psikolojisi başlıkları altında inceleniyor. 25 Ocak Cumartesi yazısında, dostum ve patronum İbrahim Kiras bu alandaki önde gelen araştırmalardan birini yazdı. Muzaffer Şerif Onaran’ın meşhur Robbers’ Cave deneyini. Aynı deneyden ben de geçen yılki birkaç yazımda bahsetmiştim. Selçuk Şirin Hoca da Bakışınızı Değiştirecek 10 Deney – İnsan (Mundi 2024) kitabında aynı deneyi yazmış.

Robbers’ Cave’i iki cümlede özetleyeyim: Rastgele iki gruba ayrılan gençler hemen iç-grup, dış-grup kimliklerini benimsiyor. İç-gruba mensubiyet hissiyle bağlanıyor, dış-grubu rakip görüyorlar.

Şeriflerin (Muzafer Sherif ve eşi C. W. Sherif), Gerçekçi Çatışma Teorisi adı verilen deneyleri 1953 tarihlidir. 1970’ler ve 1980’lerde, İngiltere’de Henri Tajfel ve öğrencisi John Turner daha kapsayıcı bir Sosyal Kimlik Teorisi geliştirdi. Tajfel’in deneylerinde denekler, tıpkı Şerif’teki gibi rastgele gruplara ayrılıyordu. Sonra verilen bir ödülü, mesela belli bir miktar parayı deneye katılanlar arasında paylaşmaları isteniyordu. Gruplara ayırma, yazı-tura atarak  olsa bile, insanlar kendi gruplarına iltimas yapıyordu. Hatta kendi gruplarının üyelerini hiç görmeseler bile. Şöyle ki mesela deneğe kayıt sırasında “Sen falan gruptansın.” deniyor, sonra paylaşım sırasında ödül veya para verecekleri insanların da grupları belirtiliyordu. Kendi gruplarındaki veya diğer gruplardaki insanları hiç görmeyen denekler kendi gruplarına torpil geçiyordu.

İnsan hep aynı insan

Muzaffer Şerif’in ve Henri Tajfel’in deneyleri iki şeye işaret ediyor.

Birincisi açık: İnsanlar âdeta, mensup olacağı grubu arayan mıknatıslar gibi davranıyor. Tanımlayabildikleri ilk insan grubuna katılıyor ve “iç-grup” diye onu benimsiyorlar. Doğru dürüst bir sebep yokken bile. Sonra o gruptan olmayanlara da “dış-grup” diye bakıyor ve onları rakip görüyorlar.

İkinci husus bütün bu deneyleri kapsayan bir kabul. Deneylerin ayrıntısından bağımsız olarak psikologlar ve sosyal psikologlar, bu deneylerde gözlediklerinin dünyadaki bütün insanlar ve bütün toplumlar için geçerli olacağını kabul ediyor. Bu tartışılmıyor bile. Şerif’in denekleri Amerikan, Tajfel’inkiler İngiliz. Bulunan sonuçlar mesela Almanlar, Fransızlar, Çinliler için de geçerli mi acaba diye sorulmuyor! Bu da insan davranışlarının bütünüyle yerel kültürlerin sonucu olduğu, izafi olduğu iddiasının, sosyal inşacılık teorisinin sessizce reddi demek. Bütün insanlarda müşterek bir insan tabiatının, bir fıtratın varlığı kabul ediliyor.

İbni Haldun

Bu çalışmalara sonradan ekler yapıldı. Dış-grupla rekabet arttıkça iç-grup bağlılığının o ölçüde arttığı gözlemlendi. “Biz” ve “onlar” veya moda tabirle “öteki”, sosyal psikolojinin ana kavramları. Öyle ki onlar olmadan biz de olmuyor.

Şerif ve Tajfel’in buldukları ilk defa keşfedilmiyor. Onlardan altı asır önce, İbni Haldun, Muqaddime’de, “asabiye”yi, yani iç-grup bağlılığını anlatıyor ve bunun devlet kurmanın ve tutmanın ön şartı olduğunu söylüyordu. Haldun’a ilk sosyolog denmesinin sebebi bu keşifleridir.

Bu bilgileri, insan doğası hakkındaki bu keşifleri yan yana koyduğumuz zaman, dünyanın niçin bugünkü gibi olduğunu daha iyi anlıyoruz. Başlangıçtan beri insan, önce toplum içinde yaşamayı, bir topluluğa “benim toplumum” demeyi, onu iç-grup kabul etmeyi seçmiştir. İç-grup ancak dış-grubun varlığıyla mümkündür.

Klan-Kabile-Millet

İç gruba bağlılık ve dış-grupla rekabet tarih boyunca değişmedi. Değişen, insanın iletişim imkânlarının menzili oldu. İletişim arttıkça iç-gruplar büyüdü. Klandan, kabileden millete kadar uzandı. Millet sosyoloğu Benedict Anderson’un, millet oluşumunu “basın kapitalizmi”ne bağlaması bundandır. Basın ve matbaa, iletişimin menzilindeki tarihî bir sıçramadır.

Haldun, bedevi (göçebe) toplumun hadari (yerleşik) toplumdan daha kuvvetli asabiyete sahip olduğunu söyler. Niçin? Çünkü göçebe toplumun daha geniş alanlarda daha çok insanla iletişimi vardır. Hadari toplumun iletişim menzili kısa olduğu için kendi içinde, iç ve dış-gruplara bölünmeye eğilimi vardır.

19. asırdan itibaren, hele hele 20. ve 21. asrın bütün dünyayı kapsayan iletişim menzili ile millet, artık tek iç-gruptur. İnsanların rekabeti de iş birliği de milletler arasındadır. Bir gerçeğin gerçek olması, birilerinin onu kabul veya reddetmesine bağlı değildir. Gerçekleri olduğu gibi gören pilot, uçağı güvenle piste indirir. Göremeyen, dağa çarpar.

Düşün Damlaları  (27)

     “İman (İnanç), tevhîdi (Allah’ın bir olduğunu). Tevhîd, teslimi (Allah’ın buyruklarını tam olarak yerine getirmeyi). Teslîm, tevekkülü (kulun gereğini yaparak, sonucu Allah’a bırakmayı). Tevekkül, (Dünya ve Âhiret mutluluğunu) iktiza eder (gerektirir).”

x

      Kâinat, büyük bir kitap. İnsan, küçük bir kâinat. Kâinat, büyük bir insan. İnsan, küçük bir kâinat. İnsan, kâinat kitabının sayfalarında gezinen bir seyyah; hem gezmeli hem okumalı.

x

     İnsan ve âleme karşı ünsiyet ve ülfet; gözü kör, kulağı sağır ediyor! Aklı nötr hâle getiriyor! Oysa, âlemdeki canlı cansız her şey insanla tanışmak ve hâl diliyle konuşmak istiyor!

     Eğer insan; bakmaktan görmeye, duymaktan işitmeye, bilmekten anlamaya geçse; şuur ve bilinçle görür, işitir ve anlarsa; bu duyguların her biri, âlem bilmecesinin birer anahtarı olur.

     Sadece madde âlemini görmekle kalmaz. Bu mânevî, mânâlı ve anlamlı bakış ve görüşlerle, gerçeklere kanat açmış olur. Böylece, karşısındaki uçsuz bucaksız İlahî sahneleri; ikilemli olarak görmesi mümkün hâle gelir. Kendini, bambaşka ruhsal âlemlerin içinde bulur.

x

     İlâhî Hesap Günü Yüce Allah’ın:

     – “Ey kulum! Dünyadayken sana, 1 değil, 6 değil, 60 değil, 600 değil, 6000’i aşkın; okumanı istediğim ve yapıp yapmamanı beklediğim mesajlar; yani Kur’ân âyetleri gönderdiğim hâlde, Sen, hiçbirini merak etmedin! İçlerinde ne yazıyor diye bakmadın! “Koy sepete!” kabîlinden bir kenara bıraktın! Bu durumda ne yüzle karşıma çıkıyorsun?”

     Diyeceğini, insan hiç aklına getirmiyor! Bu ne gaflet? Bu ne vurdumduymazlık? Aman Allah! El-aman! Ne yaman bir ortamda kalacağı; ne dehşetli bir an! Sen’den Sana sığınmaktan başka bir çaresi yok! Her an bağrına saplanmaya devam ediyor! Hak’tan; haklı, sorgulayıcı bir ok! Çünkü: Günahı çok mu çok! Aklını başına alarak, bir an önce silkinip uyanması gerek, bu derin uykudan.

x

     “Muhabbet (sevgi), şu kâinatın bir sebeb-i vücûdu (var oluş nedeni)dir.” Çünkü, önce sever, sonra alır, sonra yaparız. Önce sever, sonra yeriz. Yapacağımız, gideceğimiz her şeyin temelinde; yapacağımız gideceğimiz yeri, önce sevmek vardır. Evet, “Muhabbet, kâinatın temel taşıdır. Önce sevmek temeli üstünde yükselir, maddî-manevî her şey. Muhabbet, kâinatın nuru ve hayatıdır.” Sevmek âdeta insana yol gösteren; ışık ve rehberdir.

x

     Dünya bir ordugâh gibidir. Her şey, bir kanuna bağlanmış. Görünür görünmez “yap” ve “yapma”lar içi içe, her yerde kendini gösteriyor. 

x

     Karınca ve Arı milletleri bile cumhuriyetçi iken, insanların onlardan geri kalması düşünülemez!  

                                                                               x

     “Bir millet, kendilerinde bulunan güzel ahlâk ve meziyetleri değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti, güzel durumu değiştirmez.” (Enfâl: 53)

     Zaten her kemâlin bir zevali vardır. Ayrıca eğer bir bahar gelecekse, eskinin üzerinden bir hazan ve bir kışın geçmesi gerekmektedir ki, ter ü taze, yepyeni ve turfanda güzellikler boy atıp kendilerini gösterebilsinler. (Abdullah Aymaz)  

x

     Bilim adamlarımız, bir tek kolumuzu kaldırıp indirmemizde, yetmiş çeşitten fazla kimyevî reaksiyon vuku bulduğunu ve her bir çeşit reaksiyonun da, binlerce kez cereyan ettiğini söylüyorlar.

     Bunların hiçbiri bizim işimiz değil.

     Ama biz kolumuzu kaldırmayı irade etmesek; bu reaksiyonlardan hiçbiri ortaya çıkmıyor. 

     (Alâaddin Başar)

Tabiat’ın  Maruzatı

     Ay, Yıldızlar ve Denizlerin, kısaca Tabiatın içindekilerin her biri, kendilerine mahsus dillerle insana: “Merhaba! Bizi tanımak istemez misin!” diyorlar. Öyle ise insan, onlara yardımlaşma sırrı, gösterdikleri nizamın gerektirdiği şekilde bakıp, onları dinlemeli. Çünkü her biri hâl diliyle:

     “Bizler birer hizmetçi, Yüce Allah’ın rahmetinin birer aynalarıyız. Hiç de üzülmeyin! Bizden sıkılmayın! Zelzelenin naraları, olayların yankıları, sizi hiç korkutmasın! Vesvese de vermesin! Çünkü, bizler; içlerimizde bir zikir zemzemesi / mırıltılarına, bir tesbih / Yüce Allah’ı anma demdemesi / coşkulu seslerine, naz ve niyaz velvelesi / Yaratan’a yalvarışlara tercüman oluyoruz. Bizlerin dizginleri Yüce Allah’ın elinde. Ancak iman gözü; her birimizin yüzünde, hâl diliyle konuşan Rahmet âyet ve delillerini görebilir.” diyor. 

     Ey kalbi uyanık Mü’min / İnanan İnsan! Gazap edilenlerin yolunda iken, Tabiat’ta genel bir matem havası var sanıyordun! Her taraftan gelen sesleri ölüm çığlıkları olarak işitiyordun! Oysa şimdi anladın ki, onlar Allah’ı anış sesleriymiş.

     Bil ki: Havadaki demdeme / yüksek sesler, kuşlardaki civcive / civciv sesleri, yağmurdaki pıtırtılar, denizlerdeki şıpırtılar, şimşekteki gök gürültüsü, taşlardaki tıktıka sesleri; mânâlı / anlamlı, tatlı âhenkli seslerdir. Aslında, havanın terennümleri, şimşeğin naraları, dalgaların nağmeleri, yağmurun âhenkli sesleri, kuşların ötüşleri; hâl dilleriyle Allah’ın azametini zikretmekte olup, gerçeklere birer mecazdırlar. Mevcudatta olan sesler, birer varlık sesidir. Her varlık, çıkardığı seslerle “Ben de varım.” diyor. O susan, sessiz kâinatın içindekiler, hâl diliyle: “Bizleri cansız ve donuk zannetme! Ey ‘Boşboğaz’ insan!” demiş oluyorlar.  

     Nitekim, Kuşları; ya bir nimetin lezzeti ya da bir Rahmet’in inişi; ayrı ayrı seslerle, küçük ağızlarıyla İlahî Rahmeti dile getirmelerine sebep olup, onları söyletir. Şükrederek kanat açmalarına sebep olur. Ve rumuzlu bir ifade ile:

     “Ey kâinattaki kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz. Şefkatle beslenmekteyiz. Hâlimizden memnun ve hoşnutuz.” diyerek, sivri gagalarıyla fezaya, naz dolu birer avaz salarlar. Sanki tüm kâinat, muhteşem bir musikidir. İman nuruna sahip olanlar; bu zikir ve tesbihleri işitirler. Zira hikmet / bir şeyin içyüzü; tesadüfün vücudunu reddeder. Nizam ise, kuruntu veren birlikteliği tardeder.

     Şimdi misalî âlemden çıkalım. Hayalî vehim âleminden inelim. Akıl meydanında duralım. Herşeyi mizana vuracak yollara koyulalım. Dalâletin sapkın / acı yolu mağdub ve dalâlettekilerin yolları idi. O yol, vicdanın en derin yerine; hem acı bir his, hem şiddetli bir elem verirdi. Şuur onu gösterdi. Oysa önceleri şuur ve bilince zıt bir yol tutulmuştu.

     Hüda ve hidayet yolu ise, şifadır. Kötü arzular, hissi iptal eder. Bu da teselli ister. Bu da eğlence ister. Ta ki vicdan aldansın! Ruhu uyutulsun! Elem hissedilmesin! Yoksa o acı veren üzüntü, vicdanı yakar! İnleyişlerine dayanılmaz, ümitsizlik elemi çekilmez olur!

     Demek ki, doğru yoldan ne kadar uzak düşülse, o derece şu hâl; etkiler vicdanı ve bağırtır. Çünkü her lezzet içindeki elem, bir iz bırakır!

     Demek ki heves, eğlence ve sefahatten oluşan medenî şaşaa; dalâlet / sapıklıktan gelen müthiş sıkıntıya yalancı bir merhem, uyutucu bir zehirden ibaretmiş.

     Halbuki nuranî yolda, öyle bir hâl hissedilir ki, o hâl ile oluyor hayat; lezzetin kaynağı. Elemler de lezzet oluyor. Onunla bilindi ki, çeşitli derecede; iman, kuvvetine göre, ruha güzel bir hâl verir. Çünkü, Ceset ruhla lezzet almakta, Ruh da vicdan ile lezzete dalmaktadır.

     Âcil bir saadet, vicdana yerleştirilmiş.

     Manevî bir Firdevs / Cennet, kalbe sokulmuştur.

     Düşünmekse deşmektir. Şuur ise, gizli bir sır.

     Şimdi kalb ne kadar ikaz edilir / uyarılır ise, vicdan harekete geçirilir.

     Ruha hissettirilirse, lezzet ziyadeleşir.

     Hem de ateşi nura, kışı yaza döner.

     Vicdanda, Firdevs Cennetleri’nin kapıları açılır.

     Dünya bir cennet olur. İçinde ruhlarımız uçuşur.