3.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 14

Denizcilik ve Kabotaj Bayramı

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Değerli Üyeleri,

Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, yalnızca denizcilik sektörüne ait bir kutlama günü değildir. Bu anlamlı gün; kapitülasyonlarla sınırlanmış bir geçmişten, kendi limanlarında, kendi kıyılarında ve kendi denizlerinde egemenlik hakkını kullanan bağımsız bir Türkiye’ye uzanan tarihi bir iradenin sembolüdür.

Ne var ki Kabotaj Bayramı’nın taşıdığı bu derin anlam, çoğu zaman toplumumuza yeterince güçlü bir şekilde anlatılamamaktadır. Oysa bu bayram; Lozan’la güçlenen milli egemenlik anlayışının, Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık hedefinin ve denizlerde tam hâkimiyet idealinin somut karşılığıdır. Kabotajı sadece teknik bir denizcilik kavramı olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık bilincini denizlere taşıyan büyük bir kazanım olarak değerlendirmek gerekir.

Bugün bize düşen görev; genç nesillere denizin yalnızca bir tatil ve manzara unsuru olmadığını, aynı zamanda ticaretin, güvenliğin, üretimin, hukukun, kültürün ve milli egemenliğin vazgeçilmez alanlarından biri olduğunu anlatmaktır. Çünkü denizlerine sahip çıkamayan milletler, geleceğin ekonomik ve stratejik imkânlarından da yeterince yararlanamazlar.

Kabotaj Bayramı’nın özü, şu soruya verilen millî cevaptır: Bu ülkenin kıyılarında, limanlarında, deniz ticaretinde ve deniz hukukunda söz sahibi kim olacaktır? Cumhuriyetimizin cevabı açıktır: Türk milleti, kendi vatanında olduğu gibi kendi denizlerinde de egemenlik hakkını kullanacaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyetimizin kurucu kadroları olmak üzere, Türk denizciliğine emek veren tüm kahramanlarımızı, denizcilerimizi, balıkçılarımızı, liman emekçilerimizi ve denizcilik camiamızın bütün mensuplarını saygı ve minnetle anıyor; 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nı kutluyoruz.

KAO Yönetim Kurulu

Sn. Özgür Özel Dikkatlerine..

Önce biraz tarih: (Kaynak: Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir)

1. Dünya Savaşının sonunda, 30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında Sevr’in önsözü olan Mondros Mütarekesi imzalandı. 30 Kasım 1918 tarihinde İtilaf Devletleri donanmaları İstanbul’da demirledi. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Suriye Filistin cephesinden dönerken İstanbul’da Kartal İstimbotunda bu donanmayı gördüğünde yaverine; “Geldikleri gibi giderler” dedi.

Karadeniz’de Türk Halkı, Pontus çeteleri tarafından kıyıma uğramasına karşın İngiliz’lere karşı propaganda ile tersi vaki oluyormuş gibi gösteriliyordu. Bunun üzerine İngiliz Hükümeti, Karadeniz deki bu bölgeleri işgal etme tehdidiyle bu olayların engellenmesini Saray Hükümetine şart koştu. Bunun üzerine de 5 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya 9. Ordu Müfettişliği Saray Hükümeti tarafından tebliğ edildi. Resmi görevi bölgedeki asayişi sağlamak, Türklerin elindeki silahları toplamak ve bölgede yaşanan çatışmaları sona erdirmek idi.

15 Mayıs 1919 da Mondros Mütarekesinin 7. Maddesine istinaden Yunan Ordusu İzmir’i işgal etti. Gazi Mustafa Kemal Paşa ve ekibi 16 Mayıs 1919 da, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan, Samsun’a hareket etti ve 19 Mayıs 1919 da Samsun’a ayak bastı. Bu sırada Mondros Mütarekesi sonucunda Osmanlı Ordusu terhis edilmiş, silah ve cephaneleri alınmış, büyük orduları lağvedilmişti. Geriye yurt içine dağılmış küçük kolordular ve tümenler kalmıştı. Bunların da görevi asayişi sağlamak idi. Ordunun dağıtılması üzerine Türk Halkı kendi can ve mal güvenliklerini sağlamak amacıyla Kuva-yı Milliye adı verilen yerel direniş örgütlerini oluşturmaya ve yerel şuralar kurmaya başlamıştı.

Hal böyle iken Gazi Mustafa Kemal Paşa, Samsun’daki güvenlik sorunları nedeniyle 25 Mayıs 1919’da Havza’ya geçti. 28 Mayıs 1919 da Havza Genelgesini yayınladı. Tabii ki bu Genelge telgraf yoluyla çevredeki vilayetlere, mutasarrıflıklara ve bütün kolordulara ulaştırıldı. Genelge de genel olarak halkı, işgali protestoya ve miting yapmaya çağırıyordu. Ayrıca Yörgüç Paşazade Mustafa Bey Camisi önünde ilk Millî Birlik Mitingi gerçekleştirildi. Halkla Taşmektep’te bir toplantı yaparak ilk Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurulmasını sağladı. Havza Genelgesi’nden sonra Anadolu genelinde İzmir’in İşgalini protesto eden büyük mitingler yapıldı, İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletleri’ne uyarı telgrafları çekildi. Bu süreçte askerlerin terhis edilmemesi ve silahların teslim edilmemesi emredildi.

Tepkilerin artması üzerine Mustafa Kemal Paşa, 8 Haziran 1919’da, yani kendisine 9. Ordu Müfettişliği tebliğ edildikten bir ay sonra, İstanbul’a geri çağrıldı ancak o geri dönmeyerek Amasya’ya geçti. Amasya’da kendi yazdığı Tamimi 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla kendisi ve ayrıca Rauf Orbay, Ali Fuat ve Refet Bele paşalar da imzalayıp 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir ve Cemal Mersinli Paşa da onay verdikten sonra 22 Haziran 1919’da ülkenin en batısındakinden en doğusundakine kadar tüm mülki amir ve askeri komutanlara – telgrafla – Abdurrahman Rahmi Efendi vasıtasıyla ulaştırıldı.

Amasya Tamiminde ilk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiştir. Bir ihtilal bildirisi niteliği taşımakta idi. Çünkü İstanbul Hükümeti‘ni hiçe saymakta; Hükûmetin düşman devletlerin esiri olduğunu ve milleti yine milletin kendisinin azmi ve kararlılığının kurtaracağını söylemekte idi. Ayrıca, Erzurum ve Sivas Kongreleri de planlanmış ve Milli Kurtuluş Savaşımızın yol haritası çizilmişti. Bununla birlikte Trablus, Çanakkale, Kafkas, Suriye ve Filistin cephelerinin muzaffer komutanı olan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde asayiş subayı olarak görev yapan askerlerine artık Milli Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı olarak da sesleniyordu. (Bkz: Tarık Buğra, Küçük Ağa romanı/dizisi, Konya – Akşehir)

Bu, bütün Anadolu’da da heyecan yaratmıştı. Çünkü Anadolu’da efsanevi komutan Sarı Paşa’yı tanımayan yok gibiydi. Sonrasında 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Vilâyât-ı Şarkıye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi tarafından 62 delegeyle Erzurum Kongresi toplandı. Sivas Kongresine bir ön hazırlık olarak toplanan Erzurum Kongresinde manda ve himaye kesinlikle reddedilmiştir. Erzurum Kongresi yurt sathında Kuvva yı Milliyecilere büyük bir moral verdi. Erzurum Kongresi öncesinde 5 Temmuz 1919 tarihinde Saray Hükümeti, Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı tekrar geri çağırdı ve aksi halde askerlikten men edileceğini bildirdi. Bunun üzerine Gazi Mustafa Kemal Paşa 8-9 Temmuz gecesi telgrafla hem müfettişlik görevinden hem de çok sevdiği askerlik mesleğinden kendi iradesiyle istifa ettiğini tüm dünyaya duyurdu.

Sonrasında I. Dünya Savaşı sonucu işgale uğrayan Türk topraklarını kurtarmak ve Türk Milletinin bağımsızlığını sağlamak için çareler aramak amacıyla seçilmiş ulus temsilcilerinin Sivas‘ta bir araya gelmesiyle 4 Eylül 1919 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşen ulusal nitelikteki Sivas Kongresi yapıldı. Sivas Kongresi’nde alınan kararlar, daha önce gerçekleştirilen Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek tüm ulusu kapsar bir nitelik kazandırmış ve yeni bir Türk Devleti’nin kuruluşuna bir temel olmuştu; bu nedenle Sivas Kongresi’nin Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki önemi çok büyüktü. Daha sonra da Ankara yolculuğu başladı.

Peki, Anadolu’da durum neydi? Akhisar ve Bandırma’da ilk Kuvva yı Milliye merkezleri oluşmaya başlamıştı. Ayvalık, Ödemiş, Balkoç Köprüsü, Atça, Aydın, Didim, Bergama, Çiftlik, Burhaniye, Sedil hatlarında; Soma, Kığnık, Zagnos yörelerinde istila kuvvetlerine karşı direniş hatları ortaya çıkmıştı. Yunan İşgal Kuvvetleri komutanı General Nieder’in 21 Haziran tarihli raporunda şu cümleler yer alır: “Tam bir Türk seferberliği ve kuvvetli bir jön Türk teşkilatı karşısında bulunuyoruz.”

Aydın, Salihli, Akhisar’da 3, kuvvetli Kuvva-yı Milliye cephesi / merkezi oluşmuştu. Trakya’da ise bir direniş örgütü olarak Trakya Paşaeli Cemiyeti, Edirne’de de İhtiyat Zabitleri Cemiyeti kurulmuştu. 21 Ocak 1919’da Mersin, Tarsus, Osmaniye bölgelerini kapsayan Kilikya cephesi Antep, Maraş, Urfa bölgelerini içine alan Pozantı Milli Mukavemet cepheleri kuruldu. Trabzon’da Muhafaza-yı Hukuk u Milliye Cemiyeti kuruldu.

Erzurum Kongresi beyannamesinin 2. maddesinde, doğrudan Gazi Mustafa Kemal’in düşüncesi olarak hayata geçen “ Kuvva-yı Milliye’yi âmil ve İrade i Milliyeyi hâkim kılmak esastır” hedefi tüm Anadolu’da hayata geçmiş gibiydi. Milliye ve Millet aynı kökten geldiğine göre Anadolu’da bir Türk Milleti doğmaya başlamıştı. Ve Türk Milleti ayaklanmıştı. Bu, Hasan İzzetin Dinamo’nun, Milli Kurtuluş Savaşımızı anlattığı kitabına verdiği ad olan bir Kutsal İsyan’dı. Yine Sabahattin Selek’in Milli Kurtuluş Savaşımızı anlattığı kitabına verdiği ad olan bir Anadolu İhtilali idi. Ve yine Halide Edip Adıvar’ın Milli Kurtuluş Savaşımızı anlattığı kitabına verdiği “Türkün Ateşle İmtihanı” idi.

23 Nisan1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu ve bütün yurt sathında Kuvva-yı Milliyeyi temsil eden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti temelinde TBMM Ordusu oluşmaya başladı. (Sn. Özgür Özel’e not: 9 Eylül 1923 te Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti temelinde Halk Fırkası oluştu. 1924 tarihinde adı “Cumhuriyet Halk Fırkası” oldu.) Sonra destansı Milli Kurtuluş Savaşlarımız, sonrasında Lozan Anlaşması ile İSTİKLALİ TAM TÜRKİYE’ye kavuştuk. Ama ABD ve şimdi sırtını dayadığınız AB devletleri sosyalist partileri de dâhil Batılı Emperyalistler, Sevr’in yırtılıp suratlarına fırlatılma belgesi olan Lozan Anlaşmasını hiç affetmedi. Bu, affedilmeyiş, son alarak Terörist başı, çocuk katili Öcalan’ın diliyle de ifade edildi. PKK fesih bildirgesi açıklamasında “Partimiz PKK, kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı” denildi.

Sn. Özgür Özel, bunlara karşın asıl adı Öcalan’ın Lozan’ı imha ve Sevr’i geri getirme komisyonu olan sahte barış ve demokrasi komisyonuna niye üye verdiniz? Ve şimdi yürüdüğünüz yolda yaptığınız mitinglerde Türk Milleti adını ağzınıza hiç almadınız, almıyorsunuz; niye?

Kuvva-yı Milliyeciler çok uzak bir tarihte kalmadılar. Benim yaşımdakilerin dedeleri yaşındalardı.

Anadolu’nun her yerinde hatıraları, menkıbeleri olduğu kesindir. Sizin mitinglerinize koşanlar Kuvva-yı Milliyecilerin torunları veya torunlarının çocuklarıdır. Mitinglerinizdeki ruh, Kuvva-yı Milliye ruhudur. Görün bunu!

Türk Milleti, yeniden İSTİKLALİ TAM TÜRKİYE’yi istiyor. Artık bir karar vermelisiniz.

Yeniden Kuvva-yı Milliye mi, Sevr mi? Bunun ortası yok. Görün artık bunu!

Yeniden Kuvva-yı Milliye gözünüze zor geliyor ama başka yollar da çıkmaz sokak; bilin bunu artık!

Ya da nereye payidar, nereye..?

Sözün Gücü, Şiirin Değeri

0

Reşat Nuri, Niğde civarında tren yolculuğu yaparken yanındaki köylü bir yolcu tren penceresinden dışarıyı işaret ederek şöyle der: “Faruk Nafiz’in hanı.” Güntekin, bu hatırasını “Anadolu Notları” isimli kitabında aktarır.

Yazar, şiirin mekâna verdiği bu gücü, şu cümlelerle dile getirir: “Büyük şairin han sahibi olduğu günleri de inşallah görürüz; fakat bu bina sadece unutulmaz “Han Duvarları” şiirinde tasvir ettiği han idi.” Biz buna “sözün gücü” diyoruz.

Bazı şehirleri haritalar tanımlar, bazılarını tarih kitapları anlatır. Bazı mekânları da ölümsüzleştiren, büyük şairlerin kalemidir. Bir şair bir dağın, bir nehrin, bir mabedin, bazen tarihi bir olayın ruhunu öylesine yakalar ki artık o eserle o mekân, olay birbirinden ayrılmaz hâle gelir. İşte Türk edebiyatı, bu bakımdan dünyanın en zengin hazinelerinden biridir.

Anadolu sadece bir coğrafya değildir; çiledir, hasrettir, vakurdur. Bunu en derinden hissettiren eserlerden biri, Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları”dır. Şair, gördüğü yalnızlığı, garipliği ve insan sıcaklığını öyle güçlü anlatmıştır ki “Han Duvarları” bir şiir olmanın ötesinde, Anadolu’nun ruhunu yansıtan ayna olmuştur. “Han Duvarları”, Anadolu’nun fiziki ve ruhi tapusudur, dense abartmış olmayız. Söz, senetten güçlüdür.

Bursa, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiiriyle adeta zamanın dışına taşınmıştır. Tanpınar, Bursa’yı anlatırken yalnızca bir şehri değil, medeniyetimizin estetik anlayışını, mimarisini ve ruhunu da anlatır. Onun dizelerinde Bursa, geçmiş ile geleceğin buluştuğu ebedî bir iklim hâline gelir. İyi bir şiir, granitten sağlamdır.

İstanbul’un manevi zirvesi olan Süleymaniye Camii ise Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirinde yalnızca taş ve kubbeden ibaret değildir. O şiirde cami, milletin hafızasıdır; bayram sabahı ise yüzyılların duasını taşıyan kutlu bir vakittir. Yahya Kemal, millet olmanın anlamını birkaç sayfaya sığdırmayı başarmıştır. Şiir, maddeyi manaya dönüştüren en güçlü mayadır.

Mehmet Âkif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” şiirini anlamadan 1915 Çanakkale Savaşı’nı kavrayabilmek mümkün değil. Çanakkale Zaferi, tarih kitaplarında rakamlarla anlatılabilir; ancak o cephede verilen fedakârlığın büyüklüğü Mehmet Âkif’in mısralarında hissedilir. “Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.” dizesi, milletimizin hafızasına kazınmış eşsiz ifadelerden biridir. Söz, gücünü şiirle gösterir.

Necip Fazıl, “Sakarya Türküsü”nde milletin kaderini, çalkantılarını ve yeniden diriliş ümidini o gür sesiyle haykırır. O ses, şiirde bütün bir milletin vicdanına dönüşür. Nehri her gördüğümde, şairin heyecanını hissederim yüreğimde. “Sakarya Türküsü”, Necip Fazıl’ın diğer adı olmuştur, milletin hafızasında. Sözün ve şiir zincirinden yoksun milletler, çürümeye mahkumdurlar.

İstanbul’un güzellikleri, Lale Devri Nedim’de ete kemiğe bürünmüştür Türk şiirinde. Nedim’in şiirlerinde İstanbul yalnızca bir başkent değil; hayatın, sanatın ve estetiğin merkezidir. “Bu şehr-i Sıtanbul ki bî-misl ü bahâdır, / Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.” beytiyle şair İstanbul’un değerini hafızalara nakşetmiştir. Söz-şiir-musiki saç ayağı üzerine kurulan medeniyetler yıkılsalar da yok olmazlar.

Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” adlı tiyatrosu, vatan sevgisini nesillere aşılamış; Tevfik Fikret’in “Sis” şiiri İstanbul’a farklı bir gözle bakmayı öğretmiştir. Mehmet Emin Yurdakul, Anadolu insanının sesini şiire taşımış; Arif Nihat Asya “Bayrak” şiiriyle milletin ortak heyecanını dile getirmiştir. Cahit Külebi’nin Anadolu şiirleri bozkırın samimiyetini hissettirirken, Karacaoğlan Torosları, Dadaloğlu Çukurova’yı ve Avşar yiğitliğini ölümsüzleştirmiştir. Yunus Emre ise Anadolu’nun gönül iklimini sevgi ve hoşgörüyle yoğurarak asırlardır yaşamaya devam eden bir medeniyet dili kurmuştur.

Büyük medeniyetler yalnızca saraylar, köprüler ve kaleler inşa etmez; büyük eserler de bırakırlar. Şiirler, taşın dile gelmiş hâlidir; şairler, söz mimarıdır. Onlar bir şehri anlatırken aslında o şehrin ruhunu, insanını, tarihini ve geleceğini anlatırlar. Bugün Bursa’yı gezen Tanpınar’ı, Süleymaniye’yi ziyaret eden Yahya Kemal’i, Çanakkale’ye giden Mehmet Âkif’i, Sakarya kıyısında dolaşan Necip Fazıl’ı hatırlıyorsa, bunun sebebi şiirin zamana meydan okuyan gücüdür.

Şehirleri kuranlar, yapıları inşa edenler, mimarlar; savaşları kazananlar, komutanlar olabilir; fakat o şehirlerin, o tarihin ruhunu yaşatanlar büyük şairlerdir. Türk edebiyatı da yüzyıllardır bunu başarmış, vatan toprağını kelimelerle nakış nakış işlemiş ve gelecek nesillere unutulmaz bir kültür mirası bırakmıştır.

Söz ve şiir deyip geçmeyelim. Sözün gücü olmazsa yumruklar, şiirin kıymeti yoksa bombalar konuşur.

Şimdi, sözü dinleyip anlama, şiiri de yazıp okuma vaktidir.

Düşün Damlaları (53)

Sebepler sırf zahirîdir / görüntüden ibarettir:

İzzetli, kuvvetli ve kudretli oluş ve azamet ister ki, tabiî sebepler; aklın nazarında, Kudret Eli’nin önündeki perde olmalı..

Tevhit / Allah’ın birliği ve Celâl / Allah’ın büyüklüğü ister ki, tabiî sebepler; hakikî tesir ve etkiden elini çeksin, icada karışmasın..

x

Vücut, cismanî ve maddî âlemden ibaret değildir:

Vücûdun sayısız, çeşitli, pek çok envaı; şu şahadet ve görünen âleme sığmaz..

Görünen madde âlemi; bir tenteneli perde gibi, ışık saçan gaybî / görünmeyen âlemler / dünyalar üzerindedir.

x

Kudret Kalemi’nde ittihat / birlik, tevhîdi / Allah’ın birliğini ilân eder:

Sanattaki mükemmellik ve harikalık, yaratılışın her köşesinde, sebepleri açıkça reddeder.

Kalemle yapılan nakış, Kudret’in kendisi; yaratılışın her noktasında sebeplerin vücudunu zorunlu olarak reddeder.

x

Bir şey her şeysiz olmaz:

Kâinatta baştanbaşa dayanışma, yardımlaşma sırrı, gizli olarak vardır. Hem de her yere yayılmış durumda. Hem her taraftaki ihtiyaca cevap verir. Hem de yardımlaşmayı gösterir.

Tüm varlığı kuşatan İlâhî bir kudrettir. Yaptırır. Zerreyi her nispetiyle yaratıp yerleştirir.

Âlem kitabının her satırıyla, her harfi canlı olup, ihtiyaç sevk ediyor, muhtaçla tanıştırıyor.

Her nereden gelirse gelsin; ihtiyaç sesine, buyur der. Tevhid sırrı namına etrafı görüştürür.

Canlı her harfin, her bir cümleye yönelmiş birer yüzü, hem de nazır birer gözü vardır.

x

Güneşin hareketi cazibe / çekim içindir; cazibe, sistemin kararlılığı içindir:

Güneş verimlidir. Silkinir; ta düşmesin cazibeye kapılıp çekilen seyyar yemişleri.

Eğer sessizliğiyle durursa, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam cezbeye kapılanları.

x

Küçük şeyler büyük şeylerle bağlıdır:

Sivrisinek gözünü yaratandır mutlaka, güneşi, hem Samanyolunu yaratmış.

Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, Güneş Sistemi’ni nazmeylemiş.

Gözde görmeyi, midede hem ihtiyacı koyandır mutlaka, sema gözüne ziya sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıda sofrası sermiş.

x

Kâinatın nazmında büyük bir i’caz ve mucizelik var:

Kâinatın, gör ki, yaratılışında bir i’caz var. Eğer bütün tabiî sebepler; – olması imkânsız ama – her biri güçlü bir şekilde istediğini yapabilecek güçte olsa,

O i’caza / mucizeliğe karşı, nihayet acz ile kudretine boyun eğerler.

x

Kudrete nispet her şey eşittir:

Zâtından kaynaklanan bir Kudrettir. Hem ezelî olup, acz içine giremez.

Onda mertebeler olmayıp, engeller karışamaz. İsterse küll / bütün, isterse cüz / parça olsun farklılık göstermez. Çünkü her şey, her şey ile bağlıdır. Her şeyi yapamayan bir şeyi yapamaz.

x

Kâinatı elinde tutamayan, zerreyi yaratamaz:

Tespih gibi nazmeyleyip kaldıracak arzımızı, sayısız güneşleri, yıldızları.

Şu fezanın başına, hem sinesine takacak, öyle kuvvetli ele bir kimse malik olamaz.

Dünyada hiçbir şeyde yaratmayı dava edip, icat iddiasında bulunamaz.

Mânâdalık Farkosferi Yahut Mânâhiret Seferi

“Her yer anlam, her şey mânâ” [1]

Doğal yapaydı, sûniydi bi’t-tabi

Renk, ritim ve kafiye kartelâsıydı doğa

Farkında olan canlandı [2]

İnsan evreni heyecanlandırdı

“To be” tabi, değil “not to be” [3]

Mânâ metayı yapmıştı

Ve öyküsünü dayatmıştı

Madde maddeye öykünmez ki

Madde beddir, meta mattır

Vârolmak miktar değil murattır

Anlamânâ ise ana

Müslüm Babavâri “Anlasana” [4]

‘Kahrolmuşum’ yâhut Yârolmuşum

Boğazıma kadar aşkla dolmuşum

Rûhuma bir rezonans bulmuşum

Bilinç bir farkosfer

Mânâhirete sefer

Ve mağarüya

Zayıflık güce atıftır

Eksik fazlanın kılıfı

Mutlak bir yangı mutlaklık iddiası

Yanılmazlık büyük bir yanılgı

Anlamasızlar anlamsızlığa yuvarlanırlar

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” [5]

29 Ocak 2026 – Bahçecik [6]


[1] “Her yer insan / Her şey insan” (Ara-‘f’dalık-lar, sh. 104)

[2] Farkın–can

[3] OLMAK YA DA OLMAMAK (Hamlet – William Shakespeare)

[4] Söz – müzik: Bayram Şenpınar (Güldür Yüzümü albümü)

[5] Hz. Muhammed

[6] Bilgin SAYDAM, “Ara-‘f’dalık-lar” kitabına (13.Bölüm – Asl’olan İnsandır) ve çağrışımları şiirlemeye devam..–

Yugoslavya Örneği

Türkiye’yi üniter milli yapısından, Türk- Arap- Kürt (TAK) bileşenlerinin kurucu kabul edildiği bir federasyona dönüştürme hayalini taşıyan ve bu fikre söylemleriyle halkımızı alıştırmaya çalışanlar var. Buna karşılık bir federasyon yapısında iken üniter milli devletçiklere bölünen Yugoslavya örneğini bir kere daha hatırlatmak istiyorum:

Yugoslavya Balkanlarda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve 1992 yılına kadar hüküm süren bir sosyalist federal cumhuriyetti. Bu devletin bulunduğu alanda bugün Sırbistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Slovenya ve Kosova bulunuyor.

Daha önce Kosova’nın Prizren ve Priştine şehirleri ile K. Makedonya’nın Başkenti Üsküp’ü birkaç defa ziyaret etmiştim. 2021’de Sırbistan (Niş ve Belgrad), Bosna- Hersek (Saraybosna, Mostar, Poçitel), Karadağ (Kotor ve Budva) ile Kuzey Makedonya (Ohrid)’i içine alan bir gezi yapmak ve eski Yugoslavya’nın çoğunu görmek nasip oldu.

İkinci Dünya Savaşı öncesi Yugoslavya topraklarında, Sırpların öncülüğünde 1918’de kurulan, Yugoslavya Krallığı bulunuyordu. Savaş sonrası, yıkılan Krallık yerine kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (YSFC)’nin ilk başkanı Josip Broz Tito oldu.

Eski Yugoslavya döneminde yaşayan çoğu kişi Tito’yu büyük bir sevgi ve saygı ile anmaktadır. Halkın büyük çoğunluğu Tito’nun ülkeyi çok iyi yönettiği kanaatindeler.

****

Tito’nun başkanlığındaki Yugoslavya Soğuk Savaş döneminde sosyalist olmasına rağmen tarafsız bir politika izledi. Tito Rus lideri Stalin ile anlaşmazlığa düştü. Yugoslavya’ya özgü “özyönetimci sosyalizm” sistemi uygulanmaya başlandı.

Tito’nun 1980’de ölmesinden 9-10 yıl sonra ekonomik kriz yaşandı. Federasyon yapısı, ekonomik krizle birleşince etnik fay hatlarını patlattı.

Çeşitli bölgelerde küçüklü büyüklü çatışma ve savaşların çıkmasına sebep oldu. Bu çatışma ve savaşların sonrasında Yugoslavya Federal Cumhuriyetini oluşturan Slovenya; Hırvatistan, Makedonya (1991- 1995 arası) bağlı oldukları Yugoslavya federasyon yapısından ayrılıp bağımsızlık ilan ettiler. 

Aliya İzzetbegoviç önderliğindeki Bosna toplumu referandum yaparak 3 Mart 1992’de Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilân etti. Son olarak 2006’da Karadağ ve 2008’de Kosova da bağımsızlığını ilan edince eski Yugoslavya’dan 7 bağımsız devlet ortaya çıkmış oldu.

İlk ayrılma dalgasında en büyük acıyı nüfusunun büyük kısmı Müslüman olan Bosna-Hersek gördü.

Eski Yugoslav Halk Ordusu’nun teçhizatıyla donatılmış Sırbistan ordusu ve milis güçlerinin saldırıları ve bunların yanında küçük çaplı Hırvat saldırıları ile Bosna-Hersek, insanlık dışı olaylara sahne oldu. Boşnak tarafı ise BM tarafından silahsızlandırılmaları, yaşadıkları alanların çevrelenmiş olması ve dış desteğin olmaması gibi sebeplerle oldukça güçsüz bir durumda kalmıştı.

Bosna’daki Sırp güçleri, Müslümanların ağırlıklı olarak yaşadığı Srebreniça, Zepa, Gorazde, Saraybosna ve Bihaç; Hırvatlar da Mostar kentini kuşatma altına aldı.

Srebrenitsa kasabasında 13-18 Temmuz 1995 tarihleri arasında 8.372 Müslüman Boşnak, ağır silahlarla donatılmış Sırp güçler tarafından öldürüldü. Oysaki Birleşmiş Milletler (BM) 1993 yılında Srebrenitsa’yı Boşnaklar için “güvenli bölge” ilan etmişti.

Srebrenitsa’da yaşanan katliam II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımıdır ve Lahey Adalet Divanı tarafından soykırım olarak tanınmıştır. 

Savaş, 1995’te imzalanan Dayton Anlaşması’yla sona erdi.

Savaşta Bosna’daki Müslüman nüfusun yüzde 10’u hayatını kaybederken, birçoğu da başka ülkelere göç etti.

**************************

Balkanlarda Türklerin Tarihi

Osmanlıların Balkanları XIV. yüzyılda fethetmesinden yüzyıllar önce, eski Türk boyları bölgeye göç etmiş ve burayı yurt tutmuşlardı. Prof. Dr. Muzaffer Turan bu konuda şu bilgileri veriyor:

6. yüzyılda, yani Malazgirt savaşından 5 asır önce, “Avar Türkleri Karadağ bölgesinde Tivar isminde bir şehir kurmuş. İpek isminde bir şehir öteden beri “İpek Yolu”nun kilit noktalarından biridir. İpek kentinden sonraki karayolu Prizren’den geçerek Elez Han vadisine ulaştıktan sonra Üsküp şehrine varır. Üsküp önemli bir kavşaktır.

İlk Türk Avar, Türk Peçenek, Türk Kuman ve diğer boylar Karadeniz’in Kuzey kısmından göç ederek Romanya ve Bulgaristan’ı aşarak Balkanlara yerleşmişler. XIV. yüzyılda Osmanlı fethinden sonra eski Türk boylarının mensupları Osmanlı’nın ana unsuru olan Oğuz Türkleriyle birleşmiş, kaynaşmışlardır.

Belgeler göstermektedir ki Türkler, Osmanlı döneminden önce Bulgaristan, Makedonya ve Yunanistan’da yaşamakta ve bu toprakların sahibi bulunmaktaydılar. Türk asıllı eski Bulgarların, eski Makedonyalıların bir kısmı Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyeti döneminde Müslüman olmuşlar, bir kısmı da Ortodoks Hıristiyan olarak kalmışlardır.

Zamanla Avar, Bulgar, Peçenek, Oğuz, Kuman ve diğer Türk kavimlerin Slav kızları ile evlilikleri ve karşılıklı kültür etkileşimleri Türk kökenli boyların bir kısmının erimesine yol açmıştır.” 

Yüzyıllar boyunca Türkler, Arnavutlar, Makedonlar, Bulgarlar, Sırplar vb. arasında etkileşme son derece gelişmiş ve çok boyutludur. Nasıl olmasın ki; Osmanlı döneminde buraların fethi İstanbul’dan önce gerçekleşti.

Türkler Sırbistan, Karadağ, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova’da 539 yıl, Bulgaristan’da 545 yıl hâkim oldu.

İşte bu köklü Türk yurdu mikro-milliyetçilik yüzünden bugün paramparça…

**************************

Yugoslavya’dan Ders Çıkaralım

Sancılı bir ayrışmanın yaşandığı eski Yugoslavya coğrafyasını gezenler/ gezecekler bir de bu gözle etrafa baksınlar. Türkiye’ye bugün yaşatılmak istenen bölünme sancısının bedellerini düşünsünler isterim.

Hırvat topçuları tarafından yıkılan, Osmanlı’nın 1566’da inşa ettiği Mostar Köprüsü yenilenmiş, diğer tarihi binalardan zarar görenler restore edilmiştir. Ancak soykırımın ruhlarda bıraktığı derin acılar silinmiş olabilir mi? Saraybosna’da bazı binalarda özellikle muhafaza edilmiş kurşun ve bomba izlerinden daha derin olan ruhlardaki yaralar silinemez.

Sırbistan’da, Belgrad’da çok azı kalan Osmanlı eserlerinden Taşmeydan, Kalemeydan, Bayraklı Camii gibi yaşayan izler bizi heyecanlandırır. Bosna– Hersek’te Saraybosna özellikle Başçarşı ve çevresinde, Mostar Köprüsü ve çarşısı ile Sarı Saltuk Tekkesi (Blagay Tekkesi) bizleri Türkiye’de gibi hissettirir. 

Saraybosna’da Aliya İzzetbegoviç’in ve binlerce şehidin mezarını ziyaret ederken dört tarafımızdan minarelerden ezan dinlemek ruhlarımızı ürpertir.

Ohrid’de tarihi çarşı ve daracık sokakları olan eski mahalleleri de Türkiye’nin bir parçası gibidir. Ohrid Gölü muhteşem manzarasını tarihsel geçmişini düşünerek izlemekten büyülenirsiniz.

Yakın gelecekte çocuklarımız/ torunlarımız “bölünmüş Türkiye’nin” pasaportla girebildikleri bölümlerinde eski izleri aramak zorunda kalacak olursa bunun vebali hepimizin olacaktır.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi

Özel gereksinimli gruplar; toplumsal, ekonomik, fiziksel, kültürel ya da çevresel nedenlerle kamusal hizmetlere, sosyal yaşama, eğitime, istihdama ve karar alma süreçlerine eşit biçimde erişmekte güçlük yaşayan birey ve toplulukları ifade eder. Engelliler, yaşlılar, çocuklar, kadınlar, yoksulluk riski altındaki bireyler, göçmenler, bakım ihtiyacı olan kişiler ve kronik hastalığı bulunan yurttaşlar bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak bu grupları yalnızca “yardıma muhtaç” bireyler olarak görmek yerine, eşit haklara sahip yurttaşlar olarak ele almak gerekir. Bu nedenle yerel yönetimlerin temel sorumluluğu, özel gereksinimleri kalıcı hale getiren engelleri azaltmak ve herkes için erişilebilir, adil ve kapsayıcı bir yaşam alanı oluşturmaktır.

Türkiye’de yerel yönetimlerin özel gereksinimli gruplara yönelik politikaları uzun yıllar boyunca çoğunlukla sosyal yardım ve destek hizmetleri çerçevesinde ele alınmıştır. Ancak bu alanın yalnızca geçici yardımlarla değil, hak temelli, sürdürülebilir ve güçlendirici bir sistem anlayışıyla değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kalıcı sosyal politikaların amacı, bireyleri yardıma bağımlı kılmak değil; onların yaşamın her alanına eşit, güvenli ve bağımsız biçimde katılabilmesini sağlamaktır. Gelişmiş toplumlarda bu konu bir lütuf ya da merhamet meselesi olarak değil, insan onurunu ve eşit yurttaşlığı esas alan bir hak meselesi olarak görülür. Özel gereksinimli grupta yer alan bir bireyin toplu taşımaya ücretsiz ve engelsiz binebilmesi, bir devlet dairesine kimseye muhtaç olmadan girebilmesi lütuf değil; sistemin ona olan borcudur.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni değerli kılan nokta tam da burada ortaya çıkmaktadır. Gonca, özel gereksinimli bireylere yönelik hizmetleri bir merhamet, yardım ya da geçici destek meselesi olarak değil; insan onurunu, bağımsız yaşam hakkını ve toplumsal katılımı merkeze alan kurumsal bir sorumluluk olarak ele almaktadır. Merkezde sunulan imkânlar, özel gereksinimli bireylerin yalnızca bakım veya rehabilitasyon ihtiyacı üzerinden tanımlanmadığını; eğitim, terapi, sosyal yaşam, sanat, spor, mesleki beceri ve bağımsız yaşam alanlarında desteklenmesi gereken tam ve eşit bireyler olarak kabul edildiğini göstermektedir.

Bu yönüyle Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi, yalnızca modern bir bina ya da teknik donanımı güçlü bir tesis değildir. Daha önemlisi, özel gereksinimli bireylere “ne yapamaz?” sorusuyla değil, “hangi desteklerle neyi başarabilir?” sorusuyla yaklaşan bir anlayışın ürünüdür. Bu bakış açısı, özel gereksinimli bireylerin toplumsal hayatın kenarında değil, tam merkezinde yer alması gerektiğini güçlü biçimde hatırlatmaktadır.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ne ilişkin sahadaki gözlemler, merkezin yalnızca teorik olarak değil, somut imkânları ve teknik kapasitesiyle de güçlü bir sosyal hizmet modeli ortaya koyduğunu göstermektedir. Özellikle duyu bütünleme ve fizyoterapi alanlarındaki donanımın yüksek standartlarda tutulması, özel gereksinimli bireylerin nitelikli desteklere erişimi açısından önemlidir. Bunun yanında merkezin yalnızca bireyin rehabilitasyonuna odaklanmayıp, ailelerin üzerinde çoğu zaman görünmez kalan ağır bakım yükünü hafifletecek psikososyal destek mekanizmalarını da içermesi, hizmetin bütüncül niteliğini güçlendirmektedir. İstihdama yönelik atölyeler ise özel gereksinimli bireyleri pasif hizmet alıcısı olarak değil, üretime ve toplumsal yaşama katılabilecek bireyler olarak görmesi bakımından değerlidir.

Ancak bu atölyelerin yalnızca vakit geçirme alanları olarak kalmaması, Kocaeli’nin sanayi yapısıyla ilişkilendirilerek gerçek istihdam olanaklarına dönüşmesi, projenin uzun vadeli başarısı açısından belirleyici olacaktır. Bu önemli yatırımı takdir etmekle birlikte, yapıcı bir yaklaşımla bazı hususların da altını çizmek gerekir. Merkezin İzmit Vinsan Kampüsü gibi kentin çeperinde ve korunaklı bir alanda yer alması teknik açıdan avantaj sağlasa da, özel gereksinimli bireylerin kentin gündelik ritminden ve kamusal yaşamından uzaklaşması riskini de beraberinde getirebilir. Gerçek kapsayıcılık, bu bireylerin yalnızca özel merkezlerde desteklenmesiyle değil; kent merkezlerinin, kaldırımların, toplu taşımanın, parkların ve tüm kamusal alanların herkes için erişilebilir hale gelmesiyle mümkündür. Bu nedenle Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi bir vaha niteliği taşımalı; ancak kentin geri kalanındaki erişilebilirlik eksiklerini görünmez kılan bir perdeye dönüşmemelidir.

Ayrıca Kocaeli’deki özel gereksinimli birey nüfusu dikkate alındığında, bu nitelikte tek bir merkezin tüm ihtiyacı karşılaması mümkün görünmemektedir. Benzer merkezlerin, Gebze’de açılacak olmasının yanı sıra, diğer ilçelere de yayılarak yerelleştirilmesi, hizmete erişimde adaletin sağlanması açısından önemlidir. Son olarak merkezin başarısı yalnızca binanın modernliği ya da teknik donanımın yeterliliğiyle değil, burada hizmet alan bireylerin bağımsız yaşama, eğitime, sosyal hayata ve istihdama katılım düzeyleri ile ölçülmelidir. Bu nedenle büyükşehir belediyesinin, üniversitelerin özel eğitim, psikoloji, sosyal hizmet ve rehabilitasyon alanlarıyla iş birliği yaparak merkezin çıktılarını düzenli, bilimsel ve şeffaf biçimde izlemesi, Gonca modelinin sürdürülebilirliği ve geliştirilebilirliği bakımından büyük önem taşımaktadır.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi, bize bir kez daha göstermiştir ki gerçek belediyecilik yalnızca yol, kavşak, bina veya altyapı yapmak değildir; insanın hayatına dokunan, özellikle de özel gereksinimli bireylerin ve ailelerinin yaşamını kolaylaştıran kalıcı sistemler de kurabilmektir. Bu yönüyle Gonca, Kocaeli adına gurur verici ve Türkiye’ye örnek olabilecek nitelikte bir sosyal belediyecilik uygulamasıdır.

Dil Milli Birliğin Çimentosudur

Soy bilincimiz Türkçe temelinin üstüne oturur. Dili bozulan milletler yozlaşır, tarih sahnesinden silinirler.
Güzel Türkçemize giren Arapça sözcükler Arap kültürünü, Farsçalar Fars kültürünü, İngilizceler Amerikan kültürünü beraberinde taşırlar. Kültür işgali düşman ordularının vatan topraklarını çiğnemesinden daha tehlikelidir.


Cumhuriyet dönemi milliyetçileri “izm”lerin kurbanı oldular. Türkçenin Türkleşmesine karşı çıkıp Kaşgarlı’nın sözlüğünde yer alan “yanıt”ı öteleyip Arap’ın cevabını savundular. Yunus’un şiirlerinde yer alan “tanık”a karşı çıkıp Arapça “şahit”i kullandılar. Aslında Türkçenin Türkleşmesine en çok Türkçülerin katkı vermesi gerekiyordu ama olmadı.


Cumhuriyet dönemi milliyetçilerinin etkisinden kurtulmadan duru Türkçeyi yakalayamazsınız. Nazım Hikmet’in şiirleri güzel Türkçenin örneğidir, Necip Fazıl’ın dili Arapça ve Farsça yığınıdır.
Türkçe karşılığı varken Arapça, Farsça, İngilizce kullanmak yozlaşmadan yana olmaktır.
*
Okuduklarımızdan bahisle;
Türk dili, Ortaasya coğrafyasından doğarak Türk milletinin gönül coğrafyasında beslenmiştir. Ortaasya ‘dan Ahmet Yesevi’nin Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu ve Balkan coğrafyasına taşınmıştır. Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayramı Veli, Taptuk Emre, Sarı Saltuk ve Somuncu Babaların birer kültür elçisi olarak taşıdıkları Türkçe bayrağını 13. yüzyılda Yunus Emre zirveye taşımıştır. 8. yüzyılda Bilge Kağan, Göktürk Yazıtlarında dilin millet hayatındaki büyük önemini vurgulamıştır. 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ilk devlet adamı olmuştur. Bu tarihi olay her yıl Karaman’da Türk Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Türk dilini resmi dil olarak ilan eden ikinci Türk devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk’tür. “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” diyen Atatürk önce Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurmuş, 26 Eylül 1932’de de ilk Türk Dili Kurultayının açılışını yapmıştır. 26 Eylül tam 84 yıldır Dil Bayramı olarak kutlanıyor. Bu vesileyle dört parmağıyla (Tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak) diyen Cumhurbaşkanımıza diyoruz ki, başparmağınızı açarak (Tek dil) diyerek de haykırınız. Çünkü dil olmazsa millet de olmaz. Dil milli birliğin çimentosudur.

Okullar Yaz Tatiline Girerken

“Çocukların nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır.” Joseph Jouberth


26 Haziran 2026 Cuma günü, okullarda büyük bir hareketlilik vardı. Mutlulukla karnelerini alan öğrenciler, hem karne hem de tatil sevincini birlikte yaşadılar. Uzun bir eğitim öğretim maratonunun sonunda, sevgili öğrencilerimiz özledikleri ve hak ettikleri yaz tatiline kavuştular.

Aslında 26 Haziran 2026 tarihinden iki hafta önce, öğrenciler için yaz tatili başlamıştı. Son iki hafta, okullarda büyük bir sessizlik vardı. Tek tük öğrencinin dışında, hiçbir derslikte ders yapacak çoğunlukta öğrenci yoktu. Zaten öğretmenler de konuları bitirdiğinden ders de yapılmıyordu. Bazı okul ziyaretlerimde, torunlarımın söylem ve davranışlarında bu durumu yakinen gördüm.

Milli Eğitim Bakanlığımız, Haziran ayının ortalarından itibaren ayın sonuna kadar okulların durumunu inceletirse eğitim öğretimin, okulların kapanmasına iki hafta kala kendiliğinden tatil edildiğini SOMUT görebilir.

Teknolojik gelişmeler, her konuda olduğu gibi eğitim öğretimi de derinden etkileyerek okullardaki iş günü süresinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmıştır.

Özellikle yapay zekâ, medya, TV, bilgisayarlar ve cep telefonları birçok konuda okulların öğretme işlevinden daha etkili hale gelmiştir.

Bu materyallerin ilgi çekici etkisi sayesinde bilgiye ulaşma ve öğrenme; daha çabuk, daha kısa, daha cazip ve daha kolay bir hal almıştır. Kreş ve anaokulu öğrencileri, birinci sınıfa başlamadan okuryazar olmaktadırlar.

Milli Eğitim Bakanlığı, gereksiz “mükerrer” konularla zaman geçirmek yerine, müfredattan bu fazlalıkları atarak okullardaki eğitim öğretim süresini mutlaka kısaltmalıdır.

Okullardaki eğitim öğretim süresinin, yıllık 180 iş günü olması hususunda, ısrar etmenin hiçbir bilimsel dayanağı kalmamıştır.

Öğrenciler ve öğretmenler, bu zamanın bir kısmını boşa heder etmektedirler. Yıl sonunda öğrencisiz, boş geçen iki haftalık süre bunun en bariz örneğidir.

Mevsimsel sıcaklıklar ve iş yoğunluğunun fazla olduğu Eylül ve Haziran ayları, öğrencilerin okula devamlarını olumsuz etkilemektedir. Okullar Eylül ayının ikinci haftasında açılmalı, Haziran ayının ikinci haftası sonunda kapanmalıdır.

Yarıyıl karne tatilinin dışındaki diğer ara tatiller de mutlaka kaldırılmalıdır. Belirlenen sürenin büyük bir kısmı da “eğitime” ayrılmalıdır.

Nitekim 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun “Genel amaçlar” başlıklı 2. Maddesinden hareketle:

“Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan.”

“Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren.”

“Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan.”

“İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak.”

“Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğuna katkı sağlayan.”

“Milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı destekleyen, hızlandıran ve Türk Milletini çağdaş uygarlığın seçkin bir ortağı yapan.” Bireyler yetiştirmek zorundayız.

Sevgili öğrencilerimizin aldığı karneler, bir bakıma anne babaların da karnesidir. Aile çocuğuyla ne kadar ilgilenmişse karşılığını evladıyla birlikte karnede görecektir. O yüzden bütün yıl boyunca çocuğuna maddi ve manevi desteği, katkıyı sağlamayan anne babaların, kırık not getiren çocuklarına; “kızmaya, serzenişte bulunmaya” asla hakları yoktur.

Bu aileler, çocuklarını azarlayacaklarına, “ben nerede yanlış yaptım” diye kendilerini sorgulamalıdırlar.

Olumsuz karne getiren öğrenci asla hakarete, şiddete, aşağılanmaya, azarlanmaya vb. tabi tutulmamalıdır. Çocuk, baskı ve tehditlerle başarıyı yakalayamaz. O’nun “ilgiye, bilimsel desteğe, rehberliğe, hoşgörüye seviyle yüreklendirilmeye” ihtiyacı vardır. Bunu yapan anne babalar elbette karşılığını olumlu anlamda görmektedirler.

Bir çocuk evinde rahat değilse, anne baba ile her konuda sevincini ve sıkıntısını paylaşamıyorsa, sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin değilse; pahalı hediyeler, abartılı harçlıklar ya da cezalar, baskılar ve yasaklar bir fayda vermez, aksine işler daha da kötüye gider.

Her türlü desteği çocuğuna gösterdiği halde, başarılı olamayan çocukları da anlayışla karşılamak, çabalarını takdir ederek bu sonuca razı olmaları gerekmektedir. Çünkü çocuğunun kapasitesi bu kadardır. Ya da başarısızlığına neden olan bazı sorunları vardır. Bunların tespit edilerek giderilmesi gerekmektedir.

Bazı ailelerin baskı ve tehdidinden korkan öğrenciler, kırık karne aldıklarında, ya farklı yollarla notları düzeltmeye çalışmakta, ya da korkudan evden kaçmaya, tehlikeli davranışlara yönelmektedirler.

O yüzden anne babalar çocuklarına sevgi ve şefkat duygularını ihmal etmemeli. Kendilerinden korkulacak davranışlarda bulunmamalıdırlar.

Değerli anne babalar; çocuğunuz istediğiniz başarıyı yakalayamazsa da o sizin biricik evladınızdır. Tehdit ederek, “hesap sorarım” diyerek küçük sıkıntıları, telafisi mümkün olmayan büyük acılara dönüştürecek yanlış davranışlar içine girmeyiniz lütfen.

Yoksa çocuğunuzu kaybedersiniz. Çocuk ya sizden soğur, zamanla nefret etmeye başlar ya da kendine zarar vermeye kalkışır. Kırık karne aldığı için anne baba korkusundan hap içen, intihara teşebbüs eden öğrenci vakalarını çok yaşadık.

Olumlu duygular ve sevgi, ancak ailede yaşanarak kazanılır. Hiçbir işimiz anne ve babalık sorumluluğundan daha önemli olamaz, İşler bekleyebilir, fakat çocuk eğitimi asla beklemez.

Sorunlar akılcı ve bilimsel yollarla çözümlenmelidir. Umarım tüm çocuklarımız karne mutluluğunu aileleri ile birlikte doya doya yaşarlar. Çünkü uzun soluklu bir maratonda, çalışarak, ter dökerek bu sevinci fazlasıyla hak ettiler. Hepsine huzurlu ve mutlu tatiller diliyorum.

Sevgiyle kalın…

Düşün Damlaları (52)

Tabiat ve yaratılışları lâtif, hoş ve ince sanatlara tutkun bazı insanlar; özel bahçelerine çok düzgün ve güzel arklar, havuzlar yaptırarak bahçelerine pek güzel bir görünüm verirler. Ayrıca o güzelliklerin derecesini göstermek için, bazı çirkin ve kaba kaya parçaları gibi şeyleri de aralarına katıyorlar ki, onların çirkinlikleri ve düzensiz hâlleriyle, bahçenin letafet ve güzelliği göze çarpsın.

Çünkü “Eşyanın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir.”

Dikkatle bakan biri hemen anlar ki, bahçenin içine o zıtlar; bahçenin lâtif ve hoşluğu anlaşılsın diye kasten konulmuştur. Böylece bahçenin güzelliğinin artması istenmiştir. Çünkü, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir.

Dünya bahçesinde de bitkiler, hayvanlar ve cansızlardan çirkin ve intizamsız şeyler bulunur! Bunların çirkinlik ve intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzellik ve intizamına bir süs olmak üzere Yaratıcı tarafından kasten yapılmış olup; bunu ancak şairane bir hayalle dünyanın o bahçe manzarasına nazar eden kimseler görebilir.

x

İnsanın; yaratılışı gereği, bütün hayvanlardan üstün kılan çok yönlü ve değerli oluş keyfiyeti; canlıların, hayatı verene karşı mânen yaptıkları selâm ve dualarını fehmedip anlamasındandır. Yani insan kendi kelâmını anladığı gibi, iman kulağıyla hayat sahiplerinin de, hatta cemadatın / cansızların da bütün tesbihlerini / Allah’ı anışlarını fehmeder / anlar.

Demek, her şey, sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını / sözünü anlar. İnsan ise, bütün varlıkların hâl dilleriyle konuştukları Esma-i Hüsna’nın / Allah’ın Güzel İsimleri’nin delillerini fehmeder / anlar. Evet, her şeyin kıymeti kendisine göre cüz’îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek, bir insan bir fert iken, bir nev’ / bir cins gibi olur.

x

Allah’ın doğru yola sevkettiği adam, yani Allah’ın tevfiki arkadaş ve yoldaşı olan kimse, tarikat berzahına girmeden, zahirden hakikate geçebilir.

Evet, Kur’an’dan tarikat hakikati, tarikatsiz, feyiz suretiyle görülüp alınabilir.

Nitekim, kendi maksadı olan ilimlere, âlet ilimlerini okumadan ulaştıran bir yol vardır.

Çok sür’atle geçen bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir yolu bağışlamak, her tarafta merhameti görülen Allah’ın şanındandır.

x

İnsan korku ve sevgisini halka yöneltdiği takdirde,

Korku bir belâ, bir elem olur.

Sevgi ise, bir musibet gibi olur.

Çünkü o korkulan kimse

Ya sana acımaz.

Veya senin ricalarını işitmez.

Sevdiğin şahıs da,

Ya seni tanımaz

Veya sevgine tenezzül etmez,

İhtiyaç duymaz.

Bundan dolayı, korkun ile sevgini

Dünya ile dünya insanlarından çevir.

Hikmet sahibi Yaratıcıya yönelt ki,

Korkun; O’nun merhamet kucağına,

çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi,

Doyumsuz bir lezzet olsun.

Sevgin ise,

Eebedî saadet ve mutluluğa

Vesile ve sebep olsun.