25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Atama ve Tebrik

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Tahir Serkan Irmak, Aydınlar Ocağındaki üstün gayret ve başarılı çalışmaları değerlendirilerek, ayrıca Kocaeli Milli Kuruluşlar Birliği Başkanlığına atanmıştır.
Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak, değerli başkanımızı bu önemli göreve layık görülmesinden dolayı tebrik ediyor, yeni görevinde de aynı azim ve başarıyla hizmet edeceğine olan inancımızı ifade ediyoruz.
Kendisine üstün başarılar diliyoruz.
Kocaeli Aydınlar Ocağı

Bireyler Değil, İlişkiler

İnsanlar var, bir de onların birbiriyle ilişkileri var. İlişki sayısı, normal insan toplumlarında, her zaman insan sayısından fazla hem de epey fazladır. Bakınız, 10 kişinin ikişerli ilişki imkânı 45’dir. 100 kişinin 4950. 1000 kişinin neredeyse ½ milyon!

Bu sayılar niçin önemli. Çünkü dünyamızda o kadar çok şey ilişkiler üzerinde dönüyor ki! Ekonomiden düşünceye, zekâya… Hem yapay hem de doğma zekâya, oradan ekolojiye kadar. Ne alaka diyeceksiniz. Anlatayım.

Ekonomiden başlayalım. Ülkelerin zenginliğinin insan sermayesiyle ilişkisi açıktır. İnsan sermayesinin tarifi kolay. İnsanların eğitim durumu, aldıkları eğitimin kalitesi, yaptıkları işte kaç yıldır çalıştıkları, birikim, tecrübe… Bunların toplamı insan sermayesini, verir. Fakat ekonomik güç ve kalkınmada insan sermayesinden daha etkili bir unsur var. O tek tek toplamları insan sermayesini oluşturan kişiler var ya, işte o kişilerin birbiriyle ilişkileri. Ülkedeki insanların iş birliği yapıp birlikte değer yaratabilme kabiliyetleri. Birbirine güvenleri. Buna, toplum sermayesi veya sosyal sermaye deniyor.

Beyin ve yapay zekâ

Gelelim zekâya. Önce doğma, organik zekâya… O zekâ beyinde oturur. Beyinde nöron denilen sinir hücreleri var. Sayıları 66 ile 99 milyar arasında tahmin ediliyor. Bu nöronların birbiriyle kurduğu bağlantı sayısı 100 trilyon ile 1000 trilyon arasında. Tıpkı insan sermayesi – toplum sermayesi farkı gibi, insanı insan yapan beyindeki nöron sayısından ziyade nöronlar arası bağlantı sayısı.

Bir de yapay zekâ var. Bilgisayarların ilk günlerinden onlara “elektronik beyin” derdik ama o tarihlerde beyne pek benzemezlerdi. Şimdi manzara değişti. Yapay zekânın hâkim mimarisine “sinir ağı ~ neural network” deniyor ve yapı gerçekten beyne benziyor. Düğüm noktaları – nodlar – var. Bunları nöron gibi düşünebiliriz. 2023 sonunda ChatGPT 4’ün açıklanan düğüm sayısı 176 milyar. Bu, insan beynindeki nöronlardan fazla. ChatGPT’nin yapımcısı OpenAI, 2023’ten sonraki modellerin düğüm sayısını açıklamamış. Şimdi 5.2’deyiz ve ilerliyoruz. Tıpkı doğma zekâdaki gibi yapay zekâda da kabiliyetin asıl ölçüsü düğüm sayısı değil düğümler arası bağlantılar. Bağlantılar, bütün kişi-ilişki sayılarında olduğu gibi düğümlerden kat kat fazla. Yapay zekânın sinir ağlarında sistemin yeteneği bu bağlantılara verilen ağırlıkların- parametrelerin sayısıyla ölçülüyor. 2026’da parametre sayısını açıklayan firmalar arasında Çin’in Moonshot AI şirketinin Kimi K2.5 ürünü önde gibi. 1 trilyon parametresi var.

Zekânın enerji tüketimi

Yapay zekâ, nöron sayısında insan beynini geçmiş. Fakat ikili ilişkiler – bağlantılarda daha epey geride. Bu sonuca bir itiraz var: Yapay zekâların dil modelleri olduğu ve insan beyninin tamamıyla değil dille ilgili bölgeleriyle karşılaştırılması gerektiği… O zaman ikili bağlantılarda da insan beyni yakalanmış gibi görünüyor. Fakat yapay zekâ ile doğma zekâ arasında insan beyni lehine büyük fark enerji tüketiminde. İnsan beyni 20 Vatla çalışıyor. Hani eskiden yirmi mumluk dediğimiz sönükçe bir ampulün tükettiği kadar enerji tüketerek. Yapay zekâ merkezleri 120 Megavat civarı. Beyinden 6 milyon kere fazla. Bundandır ki mesela Google, kendi yapay zekâlarına enerji sağlamak için makinesinin yanına bir nükleer reaktör kurmayı planlamış.

İlişkiler , ilişkiler

Bu yazının amacı insan beyniyle yapay zekâyı tokuşturmak değil. Bu yazının amacı, dikkatinizi unsurların sayısı yerine unsurlar arası ilişkilere çevirmek.

Ekolojiden de söz edebiliriz. Ekolojide rol alan her bir bileşen, hava, su, bitki türleri, hayvan türleri ve insan… Bunların sayısı elbette önemli ama ekolojiye adını veren, sayıdan ziyade bu saydığımız unsurların birbiriyle ilişkisi değil mi?

Nihayet yakınlarımız… Kaç kişi oldukları mı, o kaç kişiyle ilişkilerimiz mi önemli? Son tahlilde bizi biz yapan, hayatımızı tarif eden ilişkilerimizdir. Bayramlarda bunu daha kuvvetle hissetmiyor muyuz?

Bayram Sevinci

Sevinç nedenlerimizi arzularımız belirler. Arzularımızın gerçekleşmesi, sevincimizi doğurur.

Neye sevindiğinizi hiç gözlemlediniz mi? Para, mal, araba veya küçük bir bebek; belki de yıllardır size gösterilmeyen bir tebessüm.

Gençlerde, özellikle yakın çevremdeki genç kuşağımızda gördüğüm pozitif yüksek enerji bana sevinç ve heyecan veriyor. Benim bayram sevincim, bu oldu.

Anne ve baba, siyasi algıdan uzak olarak söylüyorum, yerli ve milli. Çocukların yetişmesi, oldukça serbest. Bana göre, saldım çayıra Mevla’m kayıra. Sosyal medyadaki paylaşımları, benim yeni nesildeki beklentilerimden oldukça uzak. Kıyafetteki mini etek, okunan kitaplardaki çarpıklık, sıra dışı tiplerin rol model olarak paylaşılması, zamanı çok kötü kullanma, cinsler arasındaki ilişkilerin bizim kabullenemeyeceğimiz sınırın dışında olması gibi durumlar beni hep kaygılandırıyordu. Bu bayram, kaygılarımın yıkıldığını görmek, sevincim oldu. Demek ki kumaş sağlammış. Öz çürük değilse gerisi teferruatmış.

Ben hiç özenmedim; ancak bizim neslimizde erkeklerde saç uzatmak ve uzun favori bırakmak yaygındı. Farklı olmak isteyenler, İspanyol paça pantolonu, sivri burun ayakkabıları tercih ederdi. Büyükler, bu farklılığı nesildeki bozulma olarak yorumlar, kendilerinde memleketin geleceği adına kaygı oluştururlardı. Ne memleket elden gitti ne de yeni nesildeki vatanseverlik bizim neslimizden daha zayıf.

Üniversite öğrencisi, aynı zamanda sosyal medya fenomenini oğlumuzdaki tahlil ve teklifler, ufkumun üzerindeydi. Dıştan baktığımızda süs böceği diyebileceğimiz kızımızdaki samimiyet ve konulara bakış perspektifi, kendisiyle ilgili algıları yıkacak nitelikteydi. “İngiltere’de on yıl kalmasaydım şimdi böyle düşünmezdim.” demesi, “Bu memleketten, bu nesilden bir şey olmaz.” diyenlerin hafızalarına ibretle yazmaları ve buna göre sorumsuzca değerlendirme yapmamaları gereken bir cümleydi.

Gençleri anlayabilmek mühim, aile içi sağlıklı iletişim ehem. Değer veren, değer görür. İltifat, marifetin dinamosudur. Meyve toplamak isteyen, önce tohum ekmelidir. Neslimizin devamı, memleketimizin geleceği adına kaygı duyanlar, önce hangi tohumu attıklarına, hangi iltifatı yaptıklarına, kime ne kadar değer verdiklerine, aile içinde ve çocuklarıyla aralarındaki iletişimin düzeyine ve doğruluğuna bakmalılar. Her bir üyesinin sosyal medya girdabına düştüğü ailede sağlıklı iletişim, samimi sohbet, beklentisiz paylaşım olur mu? Büyüklerin iltifat cimrisi olduğu bir toplumda marifet ortaya çıkar mı? Değer görmemiş, değerli olma duygusu yaşamamış gençler, değer adına bir eser ortaya koyabilir mi? Kendinden sonraki nesli küçümseyen, yetersiz bulan bir önceki neslin gereksiz yere kaygılandığını ve kendimizi emanet edeceğimiz nesle haksızlık yaptığımızı, onlara karşı borcumuz olan görevlerimizi yerine getirmediğimizi, bir savunma refleksi ile hareket ettiğimizi düşünüyorum.

Günlük hayattaki konfor artışının geçlerde sorumsuzluğa, emeğin değerini bilmemeye, kolay kazanç elde etme sektörlerine yönelmeye yol açtığını zaman zaman ben de görüyorum. Toprak çürümüş, tuz kokmuş, dediğim zamanlar oluyor. “Bu memlekette yaşanmaz.” deyip yurt dışında yaşamayı tercih edenlere, üzülerek, hak verdiğimi, en azından sessiz kaldığımı hatırlıyorum. Bu bayramda bir daha anladım ki, bu tip marjinal durumları genelleştirmemek gerekiyor. Ülkemizin insanı daha insan, toprağı daha toprak, suyu daha temiz, ekmeği daha helal, yağmuru daha bereketli…

Karamsarlığa, kaygıya, şikâyete gerek yok. Birkaç şeye hararetle ihtiyaç var: Hoşgörü, ümitvar olmak, paylaşım, sabır, sağlam inanç, vefa…

İki günü birbirine denk olan ziyandadır, denmiş; iki bayramı da denk olan ziyandadır. Bayram, sevinç demek; bu bayram benim için sevinçti; birbirine denk değildi. Üç nesil bir araya gelmek sevinçti, duyguları paylaşmak sevinçti, kötümserlik kirinden arınmak sevinçti, zamanı ve mekânı paylaşma arzusunu gençlerin talep etmesi sevinçti. Kimse birbirinden kaçmadı.

Sevinçlerin artması duasıyla, bayramların inanlar için bayram olması dileğiyle…

Ramazanın Ardından

Nadide bir ramazan ayını idrak etmenin ardından, bayramın uhrevi havasını bolca yudumladık. Oruçla yakaladığımız huzurun mutluluğunu, bayramla idrak ettik.

Umarım oruçla tattığımız; huzurun ve mutluluğun, bitmeyecek sandığımız eşsiz paylaşımların, aramaların, gönülden perçinleşmenin, hatır sormaların, tatlı tebessümlerin sonu gelmez. Yaşantımız olur ömür boyu.

Güzel anlar hızlı yaşanır, çabuk bitermiş. Ramazanın güzellikleri de, “rüya gibi” geldi geçti.

 “Alışılan uhrevi havanın, paylaşmanın, hatırlamaların, gönül almanın, sabrın, metanetin vefanın, heyecanlı buluşmaların, sürpriz sevinmelerin, hediyeleşmelerin” vb. iyiliklerin tadı damağımızda kaldı.

Vefalı, candan, kıymetli, özlenen ve özleten bir dostu uğurlamanın kederi var içimizde şimdi. Kimimiz, güzel şeyler yaptıklarıyla teselli bulurken, bazılarımız fazlasını yapamadığının “keşke” siyle bir nebze buruk.

 Bir de geçen yıl birlikte olduklarımızın aramızda olmayışının derin kederi var bazılarımızda. “Hayat hayal, bir varmış bir yokmuş” misali.

Ramazanı Şerifin tekrar gelecek olması, “umut çiçeklerimiz”e can suyu bir nebze. Özlemlerimize, “teselli” rahatlığı sunmakta.

Ne var ki o gün geldiğinde, ulu çınarlardan çok değerli yaprakların döküleceği, taze misk kokulu gonca güllerin solacağı, kimi tatlı canların, “genç -ihtiyar” demeden bu “vefasız dünyadan” ayrılacağı, “istemesek de” acı bir gerçek.

Can dostumuz Ramazan-ı Şerif gelmeden önce, kavuşma telaşı içimizi kaplamıştı. Fakat az da olsa, kimimiz; “acaba sabredebilecek miyim?” endişesine kapılmıştık. Fakat hiç de öyle olmadı.

Vefalı bir yar gibi, tatlı bir huzur getirdi. Sabır sundu, hoşgörü bahşetti. Munis, sıcacık, sevecen, samimi bir üslupla bizlere tebessüm etti. Metanet ve huzur dağıttı. Minicik yavrularımız bile bu tatlı sabra imrendi. Kaldırmasak da sahurlara davetsiz misafir oldular. Orucun huzurunu birkaç saatliğine de olsa denediler, azmettiler, yaşayarak hissettiler.

Hemencecik alıştık kendisine. Küllenmiş değerli duygularımızı bir hamlede ateşledik. İkramlarını sevinçle paylaştık. Zor sandığımız “sabretme, affetme, paylaşma” vb. hasletler mizacımız oldu. Yüreğimiz yumuşadı, duygularımız merhamete geldi.

 İnsan olma, insanlık yapma yolunda daha bir istekli olduk. Hatırladık, hatırlandık, sevindik, sevindirdik. Küçücük sevinçlerden kocaman mutluluklar ürettik. Doya doya birlikte paylaştık. Hayatımız anlam kazandı. Tesadüfen yaşamak yerine, kutlu bir hedefi olmanın hazzını yaşadık.

Meğerse mutluluk, ulaşılması imkânsız, Kaf Dağı’nın arkasında gizli bir servet değilmiş. Devasa zenginliklere, imkânlara sahip olmaya da bağlı değilmiş. Uzaklarda, parada, varlıkta, yüksek mevkilerde aradığımız bu servet, aslında yanı başımızda, kendi içimizdeymiş. “Bir avuç paylaşımda, ufacık bir gönül almada, tatlı bir tebessümde gizliymiş.”

Ramazan-ı Şerif o kadar güzel hediyeler bahşetti ki bizlere. Onlara kavuştuğumuzda, sahip olduğumuz halde zamanla unuttuğumuz; “parıldayan pırlantalar, aydınlık yollar, huzura açılan pencereler, eşsiz lezzetler, özlenen mutluluklar olduğunu gördük.

Bunların hepsi “insan olmamızın, huzur bulmamızın” mihenk taşlarıydı. Olmadığında eksik kalan parçalarımızdı. Onlarsız “tam, bütün, biz” olamayacağımızı bir kez daha hatırladık.

Bunlar; sevgiydi, saygıydı, değer vermeydi, ötelememekti. Gelmeyene gitmek, sormayanı aramaktı. İyilikti, hoşgörüydü, sabırdı, sebattı, paylaşmaydı, affetmekti, komşuluktu, akraba, eş dost hatırıydı. Yardımlaşmaydı, nadide temennilerdi, duaydı, tebessümdü, hatırlamaydı. Yani masrafsız, fakat çok değerli, satın alınamayan güzelliklerdi bunlar.

Bizi, “biz” yapan aile ve toplum iksirimizdi açıkçası. Bunların her biri, bizlere kılavuz oldu. Onlarla, ailemizin, akrabalarımızın, komşularımızın, sevdiklerimizin, öksüz ve gariplerin, unutulanların yüreğine dokunma imkânı bulduk. Böylece insanlığımızı hatırladık, kendimize geldik. San ki dünyamız değişti. Sıkıcı, tekdüze, tatsız tuzsuz geçen günlerimize tatlı bir heyecan, koşuşturmalı bir huzur kattık.

Her anımız daha bir anlamlı ve değerli geçmeye başladı. İnsanlar daha iyi, esen rüzgârlar tatlı bir meltem, yağan yağmurlar ıslatan bir mutluluktu adeta. Yaşamak daha da güzeldi bu kez. Unuttuklarımızı hatırlamış, komşularımızla, akrabalarımızla, yoksul ve öksüzlerle soframızı paylaşmaya başlamıştık.

Söylemlerimiz pozitif, sabrımız daha fazla, hoşgörümüz candan, tebessümümüz daha bir güzeldi. Yüreğimizde küllenen değerli hazineler ortaya çıkmaya başlamıştı teker teker.

Kalbimiz daha yumuşak ve şefkatli atıyor, gözlerimiz daha merhametli ve anlamlı bakıyordu. Bu kez gönül gözüyle bakıyorduk etrafımıza. O yüzden es geçtiğimiz, ya da göremediğimiz; garipleri, fakirleri, öksüzleri, hastaları, akrabaları, dostları, komşuları fark etmeye başlamıştık. Ne anlamlı bir duyguydu bu. Artık “biz” olmuştuk “can” olmuştuk farkına varmadan.

Öfke ve kızgınlıkların, sabırsızlığın, bencilliğin fay hattı oluşturduğu yüz çizgilerimiz kaybolmuş, anlımız ve kalbimiz daha bir berrak ve daha bir parlaktı adeta. Teravilere koşuyor, kandillerde tebrikleşiyor, gariplerle iftarlarda buluşuyor, unuttuklarımız arıyor, yardım kolileri hazırlayarak, paylaşmanın tadını yaşıyorduk. Söylemlerimiz sarmalayıcı, bakışlarımız ısıtıcıydı artık.

İçimizdeki karamsarlıklar, küskünlük ve kırılganlıklar, kıskançlıklar, kibirler uçup gitmişti bir anda. Zihnimizi meşgul eden gereksiz duygu ve düşünceleri temizlemenin bir tatlı huzurunu yaşıyorduk.

İçimizdeki “ben” duygusu kaybolmuş, “biz” olmuştuk adeta. Bencilce oluşturduğumuz hayalimizdeki “sırça saray” lardan çıkarak, var olduklarından haberimizin bile olmadığı yoksul komşumuzun, akrabamızın insanlık lügatinde tanımı yapılan gönüllerdeki gerçek ve huzurlu mekânlara gitme fırsatı bulmuştuk.

İşte, bilimin tanımını yaptığı “aile”, millet” ve “insan” olmak buydu belki de. Bunu kendimiz başarmıştık. İsteyerek, idrak ederek ve sevinerek. Üstelik masrafsız ve zahmetsiz bir şekilde. Bütün bunlar bir değerli dost olan canım Ramazan sayesindeydi.

Seni çok sevmiştik, sultanlar sultanı. Koşulsuz, beklentisiz, sınırsız ve içten. Sana doyamadık bir türlü. O yüzden hep özleyeceğiz, gelmeni ve getireceklerini. Bizlere hediye ettiğin nadide güzellikler hep aklımızda ve gönüllerimizde. Umarım bunları küllendirmeden, en iyi şekilde birlikte yaşarız sen gelene kadar. Bunu başaracağımızdan eminim.

“Elveda…” demeye dilim varmıyor, zira dönmeyenler içindir vedalaşmak. Biliyoruz ki yine geleceksin. Lakin bir nebze üzgünüz…

Umarım sevenlerin yine sana kavuşur… Güle güle git Ya Şehri Ramazan, güle güle…

Sevgiyle kalın…

Dr. Zeyyat Parman, Şehrimizin Çocuklarına Adanmış Bir Ömür

Evet, dile kolay! Dr. Zeyyat Parman tam 60 yıl şehrimizin ailelerine, çocukları için hekimlik yapmıştır. Eşi Dr. Nezahat Parman da 40 yıl bu kutsal mesleğe emek vermiştir.

Kendilerini, 1983’te açtığım tıbbi laboratuvarımı tanıtmak için muayenehanelerine yaptığım ziyaret ile tanımıştım. Güler yüzlü, güven verici, samimi tavrını görünce örnek alınacak bir meslek büyüğüm ile görüştüğümü anlamıştım. Bu özelliklerinin yanında bilgi birikimi ve fedakârca çalışması ile İzmitlilerin sevgisini kazanmış hekimlerdendi.

Hekimlikte güven verici davranışın önemine işaret ederek, gerekmedikçe tahlil istemediğini ve ihtiyaç duyduğunda hasta ailelerini bu konuda bilgilendireceğini konuşmuştuk. Laboratuvar hizmetlerim vesilesiyle, hekimliği bıraktıkları 2019 yılına kadar zaman zaman mesleki irtibatımız devam etti.

Dr. Zeyyat Parman 1953’te İstanbul Tıp Fakültesinden hekim, 1958’de de Şişli Çocuk Hastanesinden uzman olmuştur. Eşi Dr. Nezahat Parman da sınıf ve ihtisas arkadaşıdır. O tarihte Sağlık Bakanlığının iki boş kadrosundan biri İzmit Belediyesinin süt çocuğu muayene ve müşavere tabipliği olup, şehrimizin İstanbul’a yakınlığı sebebiyle buraya atamasını yaptırmıştır.

Dr. Nezahat Parman ise serbest hekim olarak muayenehane açmıştır. Bu muayenehane, Alemdar Caddesi ile Hürriyet Caddesi’nin köşesindeki, şimdiki Vakıflar binasının bulunduğu yerdeki binadadır. Burayı mesai saatleri dışında Zeyyat Parman da kendi muayenehanesi olarak kullanmıştır. Muayenehane ve evlerini 1963’te yine Alemdar Caddesi No: 44’teki Parman Apartmanı’na taşımışlardır. Evleri de aynı adreste olduğu için 7/24 diyebileceğimiz şekilde hekimlik hizmeti vermişlerdir. Altmışlı ve yetmişli yıllarda şehrimizde çocuk hekimi çok az olduğu ve hastanelerde yeterince acil hizmet verilemediği için hafta sonları ve geceleri de adeta acil hekimi gibi hizmet sunmuşlardır. Bazı günler geceleri iki-üç defa yataklarından kalkıp hasta baktıklarını söylerlerdi.

Dr. Zeyyat Parman, belediyedeki kadrosunda 12 yıl çalıştıktan sonra SEKA Genel Müdürlüğünün kreş hekimliğine geçmiştir. 1979’a kadar burada da çalışır. O tarihte çıkan tam gün yasasının, memur kadrosundaki hekimlere muayenehane yasağı getirmesi sebebiyle emekli olur. 1979’dan itibaren eşi ile birlikte tam gün muayenehanesinde hastalarına bakmaya devam eder.

Muayenehaneleri; İzmit ve Kocaeli’nin diğer ilçelerinin yanında, Adapazarı’nın Sapanca ilçesi insanları için de başvurulan güvenilir bir adres olur. 1967’de yaşadıkları bir olay ise unutulmaz ve ilginçtir. Şöyle ki, kendisinin öldüğü yönünde bir dedikodu çıkmıştır. Bazı hastalarının başsağlığı için bürolarına gelip kendisinin sağ ve sıhhatte olduğunu görmeleri ilginç durumlar yaratmıştır.

Öldüğü zannı sebebiyle özellikle köylerden gelen hastalarının gelmediğini fark etmiştir. Bunun üzerine halkı bilgilendirmek amacıyla çok okunan bir yerel gazetede, ölmediğini ve hekimliğine aynı adreste devam ettiğini bildiren; ayrıca başsağlığına gelenlere teşekkür eden bir ilan verir. Bu ilan daha sonra Milliyet gazetesinde Hasan Pulur’un köşesinde “günün ilanı” olarak değerlendirilir.

Altmışlı yılların çocuk sağlığı sorunları ve hastalıkları bugünkünden çok farklıdır. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları hocalarından Prof. Dr. Şükrü Hatun’un isteği üzerine, 2012’deki Tıp Haftası’nda hekimlere yaptığı konuşmada verdiği bilgiler anlamlıdır. O yılların hastalıkları; difteri, sıtma, tüberküloz, tifo, kızamık, çocuk felci, menenjit hatta çiçek gibi hastalıklardır. Evde yapılan doğumlarda göbek kordonu kesimindeki dikkatsizlik sebebiyle yenidoğan tetanozu da görülen sağlık sorunlarındandır. Sıtma ve tüberküloz ile ciddi bir mücadele vardır.

Çocuk felci aşısı çok yenidir. Aşılama hizmetleri yeterince gelişmediği için bu hastalıklar sık görülmektedir. Hekimler teşhis, takip ve tedavide bu konularda çok dikkatli olmak durumundadırlar.

Ayrıca halkımızın bazı yanlış bilgi ve alışkanlıkları da sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bunlardan ikisi ilginçtir: Gazı sebebiyle çok ağlayan çocuklara, yerelde bazı yaşlı kadınlarımız “ümmü sübyan hastalığı” adıyla bebeğin sırtına jiletle çizikler atarak tedavi ettiklerini zannetmektedirler. Bir de “kafası parlak” hastalığı (!) vardır. Bebeğin kafa kemiklerinin birleşme yerlerindeki normal belirginlik hastalık zannedilmekte; bebeğin kafasına, uygulandıktan sonra sertleşen çirişten bir takke geçirilmektedir. Ayrıca bebeğin kundaklanarak sıkıca sarılması, beşiğe bağlanması ve beslenme yanlışlıkları sebebiyle sıkça görülen raşitik gelişmeler… Tüm bunlar hekimlere, insanlarımızın ciddi bir bilgilendirme ihtiyacına işaret etmekte ve bu alanda da çalışma sorumluluğu yüklemektedir.

Dr. Zeyyat Parman, muayenehanesini kapattığı 2019 yılına kadar tam 60 yıl bu şehirde hekimlik yapmıştır. Eşi Nezahat Parman ise 1999 Gölcük depremi sonrası, 40 yıl çocuklarımıza hekimlik yaptıktan sonra muayenehaneyi tamamen Zeyyat Parman’a bırakmıştır. Nezahat Parman, hekimliğinin yanında 1968’de İzmit Soroptimist Kulübünü kurarak kadınlarımızın ve kız çocuklarımızın eğitim faaliyetlerini destekleyen çalışmalara katkı sunmuştur. Zeyyat Parman ayrıca 1953 İstanbul Tıbbiyelileri için ayrı bir öneme sahiptir. Bu sınıfın yıllık buluşma toplantılarının 34’üncüsünden itibaren 66’ncısına kadar önderlik etmiş, 50. yıl için ise yeni bir yıllığın hazırlanmasını sağlamıştır. 80-90’lı yılların sevilen, aranılan hekimlerinden Dr. Turgut Ateş sınıf arkadaşıdır.

Zeyyat ve Nezahat Parman üç evlat yetiştirmişlerdir: Doç. Dr. Talat Parman (psikiyatrist), Ahmet Parman (reklam alanında iş insanı) ve Sedat Parman (diş hekimi). Defne isimli torunları Paris’te güzel sanatlar eğitimi almış ve İstanbul’da bu alanda çalışmaktadır.

Parmanlar hâlen İstanbul’da yaşamaktadırlar. Özellikle yaz aylarında, dostları ile buluşmak üzere zaman zaman İzmit’e gelmektedirler. Parman ailesine sağlık ve mutluluk dileklerimle.

Sağlıkta olunuz

Halkımız İran’ın Yanında Devletimiz Karşısında

ABD/İsrail- İran Savaşı – taraflar arasında müzakereler devam ederken, 28 Şubat’ta – Amerika ve İsrail’in uluslararası hukuka ve teamüllere aykırı bir şekilde İran’a saldırmasıyla başladı.

Savaş, İran’ın beklenmedik yüksek direnci nedeniyle, hız kesmeden devam ediyor. Hatta her geçen gün kapsamı genişliyor. Dünya ekonomisini sarsma boyutuna gelebileceği anlaşılıyor. Hürmüz Boğazının kapanması, bölgedeki enerji tesislerinin zarar görmesi petrol, doğalgaz fiyatlarını artırdığı gibi tedarik sorunlarına yol açabileceği öngörülüyor.

Daha başından beri “Trump’ın şerrinden korkan” dünya devletleri ABD/İsrail tarafını destekledi. NATO’yu oluşturan devletler “bu bizim savaşımız değil” diyerek savaşa müdahil olmadılar. (Sadece İngiltere sonradan üslerini ABD kullanımına açtı.)

Çin ve Rusya ise Birleşmiş Milletlerde çekimser oy kullandılar ve doğrudan İran taraftarı görünmüyorlar. Buna rağmen İran’a teknik yardım, silah ve teçhizat desteği verdikleri anlaşılıyor. İran’ın füze stoklarının bitmemesi ve geçen seneki 12 gün savaşına göre, füzelerin isabet oranının yükselmesi bu desteğe bağlanıyor.

Bu strateji Batı’nın Rusya- Ukrayna savaşındaki tutumuna benzetilebilir. Batı, teknik yardım ve silah desteği ile Ukrayna’nın direnç göstermesine katkı vermişti. Şimdi muhtemelen Çin ve Rusya benzer bir strateji ile İran’ın uzun süre ABD/İsrail saldırılarına direnebilmesine yardımcı oluyor.

****

Türk halkı çoğunlukla mazlum İran’ın yanında olduğu halde, devletimiz adına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Amerika’yı ve başkanı Trump’ı hiç eleştirmedi.

Savaş öncesi, ABD İran’a tam teslim olma şartlarını dayatmıştı, İran bu şartları kabul etmedi. Savaş başladıktan sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “istihbarat konusunda sen yeteneklerini geliştirmediysen İsrail’le, Amerika’yla ağız dalaşına bile girme” diye İran’ı eleştirdi. “İranlılar aslında Başkan Trump’ın eline daha önceden bir şey verselerdi, İsrail’in baskısı bu kadar işe yaramayabilirdi” dedi. (03.03.2026)

18 Mart’ta Riyad’da toplanan 12 bölge ülkesiyle birlikte, Türkiye adına Hakan Fidan’ın da imzaladığı bildiride baştan sona İran kınanıyor, ABD’nin ise adı bile geçmiyor.

Bu tavır sıkça “dünya beşten büyüktür” diyen, Gazze konusunda keskin laflar eden Erdoğan’a ve Dışişleri Bakanına yakıştırılmıyor.

*************************************

Türk Halkının İranlılarla Duygudaşlık Sebepleri:

Türkiye’de halkımızın çoğunun İran’ın tarafında olduğu açık. İran füzelerinin hedeflerini başarıyla vurduğu her olay insanlarımızda sevince sebep oluyor.

Bu tepki milletimizin haksızlığa ve zalime direnç gösterene karşı “mazlumun yanında olma” duygusunun yansıması olup “anti-emperyalizm” ve “İslami dayanışma” eksenindedir.

İran’daki rejimi kesinlikle tasvip etmeyen, Şii mezhebine hiç yakınlık duymayan kesimlerin gönülleri bile İran halkının yanında. Bir kesim için İran’da 35 milyon Türk soydaşımızın olması da bu duyguları besliyor.

ABD ve İsrail’in bölgedeki varlığı “işgalci” ve “sömürgeci” olarak algılandığı için, bu güce karşı duran İran, mezhebî veya siyasi farklılıkları gözetilmeksizin, “doğal müttefik” olarak görülüyor.

Halkımızın vicdanında ABD/İsrail zalim ve gaddar devletler imajıyla yer alıyor. Buna karşılık Çin’in, ABD ile doğrudan askeri bir polemiğe girmek yerine, İran’ı tahkim etmesi Türkiye’de de Çin devletine karşı bir sempati yaratıyor.

*************************************

Devletimiz Neden İran’ın Yanında Değil

Türkiye’yi yönetenlerin savaş karşısındaki tutumu halkımız kadar net ve cesur değil. Bu bir yere kadar anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü devlet duygusal değil, reel-politik şartlara göre rasyonel (akılcı) davranmak durumundadır.

  • ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu normal devlet adamları değiller. Öngörülemez, duygularını ve bireysel zaaflarını yenemeyen, hukuk ve ahlak değerleriyle kendilerini sınırlı görmeyen kişiler. Devletimizi yönetenlerin, özellikle Trump’ın öfkesini çekmekten çekinmiş olmaları ihtimali büyüktür.
  • Ülkemizin ekonomisi kırılgandır. Özellikle hava savunma gücümüz (SİHA’lar hariç) geliştirilememiş ve yenilenememiştir. Son alınan F-16’larımız yaklaşık 30 seneliktir. 5. Nesil F-35 vb uçakları alamadık. Entegre hava savunma sistemine ve İran’ın asimetrik gücüne sahip değiliz. Henüz İran’daki gibi uzun menzilli ve hipersonik füzeler üretemiyoruz. (S-400 kullanamıyoruz, Patriot vb alımı ABD’ye bağlı.)
  • Devlet kademesi, haklı olarak, İran’ın çevre ülkelerdeki yayılmacılığını (Şii Hilali) kendi milli güvenliğimize bir tehdit olarak görüyor.
  • Türkiye ve İran, yüzyıllardır bölgede nüfuz mücadelesi veren iki rakip güçtür.
  • Ayrıca Türkiye’nin NATO üyeliği, Batı ile olan ekonomik entegrasyonu ve savunma sanayiindeki bağımlılıklar, “İran’ın yanında saf tutmayı” imkânsız kılıyor. Yani devlet, halkın aksine “tercih” değil, “denge” gütmek zorundadır.
  • Ama İran, jeopolitikten kaynaklanan rekabete rağmen, 1639’dan beri sınır ihtilafımız olmamış bir komşumuzdur. İran’ın parçalanması da Türkiye için olağanüstü riskler oluşturacaktır. İran’ın toprak bütünlüğünü koruması için elimizden geleni yapmak zorundayız.
  • İran farklı mezhepten olsa da Müslüman (yarıya yakını da Türk olan) komşumuzdur. Evanjelist- Siyonist zihniyetin yarattığı savaşta, ortak inanç ve kültür dairemizdeki İran’a düşman olmamızın izahı olamaz. En azından tarafsız veya arabulucu konumunda kalabilmeliyiz.

*************************************

Dünya Mazlumun Yanında Duramıyor

Dünya ülkeleri çoğu zaman neden ahlaki olanın değil de güçlü olanın yanında duruyor?

Modern dünyada maalesef “haklılık” değil, “finansal akış” belirleyicidir. Körfez ülkeleri ve Türkiye gibi devletler, Batılı finans sistemine entegre oldukları için, ABD ve müttefiklerini tamamen karşısına alacak bir “mazlum dayanışması” sergileyemiyorlar.

Trump göstermelik de olsa hiçbir hukuki meşruiyet aramadan İran’a saldırıyı başlattı. Daha önce de Venezuela devlet başkanını kaçırıp bu ülkenin zengin petrol kaynaklarına el koymuştu. Yeni bir Hitler korkusu devletleri tepkisiz kılıyor.

ABD/İsrail’in saldırılarını geçiştirip İran’ın “karşı hamlesinin” kınanması, uluslararası hukuka olan güveni iyice sıfırlıyor. Bu durum, “orman kanunlarının” geçerli olduğunu inancına ve Adalet duygusunun çöküşüne sebep oluyor.

Bu gelişmeler Batı’nın “evrensel değerler” iddiasının inandırıcılığını yitirmesine yol açıyor.

SON SÖZ: Türkiye tarafsız kalır ve arabulucu olabilirse hem vicdanını hem çıkarını koruyabilir.

Hikmet ve Felsefe

     İnsan, hikmetli bakışta çok hayır olduğunu bildiği halde, bazen gurur serabıyla kendini kandırır.

     Kâinat / Evren kitabının hikmetini; mânâlarında değil, nakışlarında arar.

     Kur’an ve felsefe hikmetinin farklarını görmek ister.

     Kur’an’ın mânâsındaki güzelliğin, zahirî güzelliğinden binler mertebe;

     daha âli / daha yüksek, hattâ nispet kabul etmez derecede üstün olduğunu farkeder.

     Menfî felsefe gözü ise, kâinat kitabının harfleri hükmünde olan varlıkların,

     nakışlarından söz eder.

     Aralarındaki ilişkilerden bahseder.

     Fakat anlamlarını, hiç dile getirmez.

     Çünkü kâinatın, aslında bir kitap gibi olduğunu hiç düşünmez.

     Bu yüzden, mânâsını hiç akıl etmez.

     Kâinat kitabının harfleri olan taşın toprağın,

     aslında okunması gereken, varlık kelimelerinin heceleri olduğunu,

     hiç hesaba katmaz.

     Hikmet gözü ise, tabiatın apaçık bir kitap olduğunu,

     müşahhas / somut maddî bir Kur’an olarak algılar.

     Maddesel görünüşünü bir tarafa bırakır.

     Bundan çok daha yüksek,

     çok daha lâtif, çok daha mânâlı;

     bir tefekkür hazînesi olarak idrak eder.

     Tabiattaki muhteşem manzaraların hikmetini derk eder.

     Lâfzî / sözel kitap olan Kur’an’ın,

     Kevnî / oluşa ait, maddî bir kitap olan kâinatın;

     faydalı ve hikmet dolu, irşat edici bir açılım oluşunu sezer.

     Aslında, o eşsiz, müzeyyen / bezenip süslenmiş kitap olan Kur’an;

     şu san’at harikası olan ve cisimleşerek, taşa toprağa bürünmüş kâinatın;

     eşsiz, mânevî bir tefsiri ve açıklamasıdır.

     Yazarı ise, Hâkim ve Hakîm olan Hakîm-i Ezelî olan,

     Allahü Zü’l-Celâl Hazretleridir.

     O Furkan-ı Hakîm / Hakk’la Bâtıl’ı ayırıcı Kur’an-ı Hakîm ki,

     Kâinatta, kudret kalemiyle yazılan yaratılış delillerini, insana ders verir.

     Varlığa “Ne güzel yaratılmış, ne güzel delâlet ediyor” der.

     Kâinatın hakiki güzelliğini gösterir.

     Halbuki, menfî felsefe, maddî kâinat sayfalarının harfleri hükmündeki varlıkların;

     yalnız maddî görünüşleriyle ilgilenir ve sırf isimlerine takılır:

     “Ne güzel yapılmış” diyecek yerde,

     “Ne güzeldir” deyip çirkinleştirir!

     Kâinatı hor gördüğü için, kendisinden şikâyet ettirir! 

     San’atkâr; eseri takdir edilsin, adı hatırlansın diye yapar.

     Yüce Allah da, -ihtiyacı olmadığı halde- bilinmesini, anılmasını ister.

     Nitekim, Yüce Allah’ı bilmek;

     Ne büyük nimet.

     Ne büyük saadet.

     Ne büyük hâlet.

     Ne büyük bahtiyarlık.

     Bundan mahrumiyet ise,

     “Büyük darlık!” ne kelime,

     Darlık üstüne darlık.

Ye’cûc ve Me’cûc: Bir Kavim mi, Yoksa Bir Süreç mi?

İnsanlık, tarih boyunca büyük kaosları anlamlandırmak için anlatılar geliştirmiştir. Bu anlatılar farklı coğrafyalarda ve inançlarda farklı isimlerle karşımıza çıkar: Tevrat ve İncil’de Gog ve Magog, İslam’da Ye’cûc ve Me’cûc, başka kültürlerde ise dünyanın düzenini bozan kontrolsüz güçler…

İsimler değişir. Ama anlatılan durum çoğu zaman aynıdır.

Nitekim Kur’an’da bu durum açık bir şekilde şöyle tasvir edilir: Kehf-94: “Ey Zülkarneyn! dediler, “Ye’cüc ve Me’cüc dediğimiz hak hukuk tanımayan kabîleler. …” şeklinde başlamaktadır (Mahmut Kısa Meali)

Bu anlatım, klasik yorumlarda gerçek bir topluluğa işaret eder. Ancak metne biraz daha dikkatli bakılıp, Enbiya Suresi 96 ve 97 ayetleri ile birlikte değerlendirildiğinde farklı bir ihtimal de belirmektedir: Bu kıssa, açık anlamını korumakla birlikte, aynı zamanda bir sistemin nasıl çöktüğünü anlatan daha geniş bir çerçeve olarak da okunabilir.

Kur’an’da Ye’cûc ve Me’cûc, bir engelin arkasında tasvir edilir. Zülkarneyn’in inşa ettiği bu set, yıkıcı bir gücü sınırlar. Demir ve erimiş bakırdan yapılmış, aşılması güç bir engel…

Modern dünyada da benzer setler vardır. Ama onlar demirden değildir; hukuk metinleri, diplomatik dengeler ve uluslararası kurumlar… Kâğıt üzerinde güçlü görünen, fakat gerçek bir basınç altında sınanan yapılar. Çoğu zaman bu setlerin sağlam olduğu varsayılır. Ama hiçbir set, onu zorlayan gerilimden bağımsız değildir. Asıl mesele, setin ne kadar güçlü olduğu değil; onu neyin ve ne kadar süredir zorladığıdır.

Bunu bir fay hattı gibi düşünelim. Fay uzun süre sessiz kalır. Yüzeyde hiçbir şey yoktur; fakat derinde gerilim birikir. Toplumsal sistemler de benzer şekilde çalışır. Görünürde istikrarlı olan yapılar, aslında farklı türden baskıları aynı anda taşır: ekonomik dalgalanmalar, bölgesel gerilimler, kimlik ve inanç üzerinden büyüyen kırılmalar…

Tek tek bakıldığında küçük görünen bu etkiler, birlikte bir eşik oluşturur.

İşte bu noktada ayetteki ifade (Kehf-98) anlam kazanır:

“… Fakat rabbimin vaadi gelince O, bunu yerle bir eder.… ”

Bu, yalnızca bir olay değil, bir davranış biçiminin tarifidir. Bilimde buna kritik eşik denir. Bir sistem belirli bir noktaya kadar dayanır. Ama o sınır aşıldığında, küçük bir etki bile büyük sonuçlar üretir.

Genellikle kırılma, beklenen yerden gelmez. Ama geldiğinde, her şey değişir. Kırılma gerçekleştiğinde süreç de değişir. Artık mesele tek bir cephede yaşanan bir olay değildir.

Ayetlerde Ye’cûc ve Me’cûc için bu durum şöyle ifade edilir: Bu anlatı, açık anlamıyla belirli bir zamana işaret etse de tarif ettiği yayılım biçimi dikkat çekicidir:

“… Her tepeden akın ederler. …”

Bu, çok yönlü ve eşzamanlı bir yayılımı ifade eder. Bir noktada başlayan süreç: başka bir yerde yeni bir gerilim üretir, oradan başka bir alana sıçrar ve kısa sürede birbirine bağlı bir zincire dönüşür. Bir süre sonra artık başlangıç noktası bile önemini kaybeder. Bu aşamada kritik bir dönüşüm yaşanır. Başlangıçta herkes süreci yönettiğini düşünür. Ancak eşik aşıldığında süreç kendi dinamiğini üretmeye başlar. Artık mesele kimin ne yaptığı değildir. Mesele, sürecin nasıl davrandığıdır. Tıpkı zincirleme reaksiyonlarda olduğu gibi…

Bir kez başladıktan sonra, süreç kendi yönünü kendisi belirler.

Bu durumda soru değişir:

Artık soru; “Ye’cûc ve Me’cûc kim?” değil, “Bir sistem ne zaman kendi kendini tutamaz?” dır.

Çünkü bazı anlar vardır: sistem hâlâ ayaktadır, ama artık aynı sistem değildir.

İşte o an fark edilmezse, kırılma başladığında yapılacak pek bir şey kalmaz. 

Ve o noktadan sonra…

Sorun kimin haklı olduğu değil, kırılmanın nerede duracağıdır.

İnsanın Görünüşündeki Hâl-i Pür-Melâli Arkasında Parlayan Yıldızı Âli mi Âli

     İnsanın arkasında, tâ kulağının dibine kadar yakınlaşan ecel arslanı, onu tehdit ediyor.

     Önünde bir darağacı dikilmiş ki, gece gündüzün dönmesinden, zeval ve firak ağacı denen acı ayrılık; bütün sevdiklerini alıp götürmekte.

     Sağ tarafında, ciğerlerine kadar işleyen bir acz yarası var.

     Nihayetsiz zaaf ve acziyle, sonsuz düşman ve tehlikelerin hücûmuna uğrar vaziyette.

     Sol tarafında, kalbinin içine kadar girmiş bir fakr yarası var.

     Nihayetsiz fakr ve iflâsa, sonsuz ihtiyaç ve emellere müptelâ ve düşkün.

     En zelil hayvandan daha âciz ve zayıf iken, dünya kadar istek ve maksatlara muhtaç.

     Bununla beraber, öyle bir yolcu ki, önünde ebetler ebedine giden uzun bir yol var.

     Bu uzun yolda, birinci menzili dünya, ikinci menzili kabir. Üstelik bu yolda, azık ve ışık lâzım.

     İşte bu dehşetleri, ancak kutsal Kur’ân giderir. 

     Felâket ve elemlere açılan kapıları; mutluluk ve rahmete açılacak kapılara dönüştürür.

     Nitekim bu hususta iki iman tılsımını, iki İslâm ilâcını ve bir Kur’ân nurunu insana verir.

     O iman tılsımının biri, o müthiş ecel arslanını; emre âmade bir ata döndürüp, insanı üzerine bindirir.

     İnsanı dünya zindanından kurtarıp, Rahman olan Allah’ın huzuruna çıkarıp,

     Bâkî cennete koydurur.

     İkincisi olan iman tılsımı ile o darağacını, yani zeval / yok oluş ve firak / ayrılığın ellerini tutup tazelenen güzel manzaralar üstünde yapılmış bir salıncak hükmüne getirir.

     Yani, zaman nehri ve dünya denizinde tazelenen, Rabbin san’at levhalarını insanın görmesi için, bir seyir ve gezinti binitine çevirir.

     Kur’ân’ın bir ilâcıyla, o acz yarası, tevekkül / Allah’a güven gülüne ve teslim çiçeğine döner. 

     Bütün ağırlıklarını, onu kaldıran tevekkül / Rabbe güven gemisine koyup; aczin bunaltmasından insanı kurtarır.

     “Emr-i kün feyekûn” / “Ol der oluverir.” e mâlik bir cihan sultanına,

     acz tezkeresiyle dayanan bir insana, ne gibi bir şey ağır olabilir?

     Kur’ân’ın ikinci ilâcı; fakr yarasını rızka vesile ve sonsuz rahmetine ve nimetin lezzetine sebep olan iştaha tebdil eder / değiştirir.

     Evet, nihayetsiz / sonsuz rahmet meyvelerine aç olan ruh ve insanın lâtif duyguları,

     o nihayetsiz rahmet meyvelerine fakr ve ihtiyacını hissettikçe, saadet lezzeti artar.

     Hem, Kur’ân’ın verdiği gıda ve takva ile ve hidayet nuruyla,

     berzah / kabir âleminin karanlığı ve haşir hâlleri kolay olur.

     Ve o Kur’ân vesikası ile insan, bin senelik bir yolu bir günde kat’ eder / alır.

     Fakat eğer ölüm öldürülebilirse, zeval / yokluk da dünyadan kaldırılabilirse;

     Acz ve fakrı insanın üstünden kalkabilir.

     İnsanın ebede giden yolunu sed edecek bir çare bulunursa,

     İnsan, dine ihtiyaç duymayabilir. Dinin kaidelerini terk etmesi mümkün olabilir.

     Üstelik insan, “Ben de dinsiz Batılı gibi olurum!” da diyemez!

     Çünkü öyle bir Batılı, Hz. Muhammed’i kabul etmezse de,

     Hz. İsa veya Hz. Musa’yı bir derece kabul eder.

     Hz. Muhammed’in yolundan çıkan insanın ruhunda ise, nihayetsiz bir yıkım olur.

     İnsan boşlukta kalır. Derin bir karanlığa düşer.

     Oysa insan, gelecek korkusu ile geçmişin hüznü arasında sıkışıp kalır.

     İkisi de insanı çok düşündürür. İnsanı bu korku ve üzüntüden, ancak Hz. Kur’ân kurtarabilir.

     Çünkü:

     “Bilin ki, Allah’ın dostları için, ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.” (Yunus: 62)