3.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Düşün Damlaları (51)

– Yazarı tanıyan, eserini daha iyi anlar.

– Kâinatı / Evreni tanımak Allah’ı tanımaktan geçer.

– Allah’ı tanımak da, Kâinatı tanımaktan geçer.

– Her varlığın cephesinde, en parlak sikke, onun canlı olma keyfiyetidir.

– Can veya ruh, canlının neresinde? Bedenin her yerinde. Veya hiçbir yerinde. Aslında can,

bedende değil. Bedenden münezzeh; onunla alâkasız bir şekilde bedenda tecelli edip

kendini gösteriyor! Nitekim, herhangi bir uzvu kesilen canlının, canında bir eksilme oluyor

mu? Tabii ki hayır. Öyle bir meçhul ki, sanki anlaşılması, anlaşılmamasına bağlı!

– “Bir Beyin hücresinin benzeri, Samanyolu’nun aynısı.”

– Güneş bir ama, tecellileri sonsuz. Ağaç bir ama, meyveleri sayısız. Hepsi aynı ağacı gösteriyor.

– Güneşin akis ve yansımaları güneşten, ama hiçbiri güneş değil.

– Her şey ve hepimiz Allah değiliz, ama Allah’tanız.

– İnsanın, dünya ve kâinat ile alâkası var. Hava, su ve gıdaları kâinatta. İnsan ile ihtiyaçları

arasında münasebet var. İnsan ile ihtiyaçlarını yaratan bir değilse, aralarında uyum olamıyacağı

için, hayat da olmazdı!

– Bir şeyden herşey, her şeyden bir şey yaratılmakta.

– Emin olduğun zaman kork! Çünkü, emîn olmak gafleti doğurur. Dikkatsizliğe sebep olur.

Geçici şüpheden sonra emîn olmak ise, rahatlığa yol açar.

– Bazı şeylerin varlığını biliyor, fakat mahiyetlerine yol bulamıyoruz.

– “Üzümün lezzeti, kuru çubuğunda aranmaz.”

– Tamamım diyen, eksikliğinden habersizdir.

– “Vücûdunu, mûcidine feda et.”

– Evlâd için babanın varlığı, verdiğinden çok daha sevgilidir.

– Yaratılmışı, yaratandan ötürü sevmeliyiz.

– Hardele ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan hafıza gücünün kuşattığı meydanda

gezintiler yaparken, o kadar büyük bir mekâna dönüşür ki, gezmekle bitmez bir şekil alır.

Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir?

Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdiği daire nasıldır? Akıl da dünyayı

yutar. Allah, hardaleyi akıl için dünya ve dünyayı da akıl için bir hardale gibi yapmıştır.

– Bazılar, etrafdaki ölümleri görür de, kendilerine uğramıyacakmış gibi rahattırlar!

İşte bu his, kendini daimi görme ve sanma hissidir. Yoksa, bundan dolayı rahat

olmıyacak, hayattan hiç lezzet alamıyacaktılar.

– İnsan, kâinat ve Allah konularında yoğunlaşıyor. Hele insan hele insan. Çünkü Allah, kâinatı

insan için. İnsanı ise kendisi için yaratılmıştır.

– Allah, her bitkiye, her maşuka; âşık bir böcek yaratmış. Her midenin ihtiyacını karşılayan,

arz sofrasını kurmuş. Cemale hayran ve kemale meftun insan için, göze hitap eden yeryüzünü

süsleyip püslemiştir.

– Cennet’in ham maddesini biz hazırladığımız gibi, Cehennem’in ham maddesini de, biz

hazırlıyoruz.

– Bir mânâ çeşitli dillerle ifade edilebilir. Demek ki, lisanlar mânâların giydiği ve giydirildiği

libaslardır. Libas değişmekle mânâ ve anlam değişmez. Fakat her libas giyene yakışmadığı gibi,

her mânâ da, her libastan memnun olmaz. Kimi tam uyar, kimi de ya kısa, ya uzun, ya dar veya

bol gelebilir. Bu bakımdan tercümeler, umumiyetle mânâya tam libas olamıyor. Mânâyı

liyakatle taşıyamıyor. Tam olarak ifade edemiyor.

– Âyet, “Deveye bakın!” diyor. Zira, her şeylerimiz deve ile. Yememiz, binmemiz, tüyü, derisi ve

hatta kemikleri. Keza yıldızlara da bakmamız isteniyor. Yani “Bakıyorsunuz ama

görmüyorsunuz!” demek isteniyor. “Basarınız çalışıyor, ya basiretiniz? Güneşin doğması sanki

çok basit bir olaymış gibi önemsemiyorsunuz!

Oysa arkasında nasıl bir kuvvet, irade var? Hiç düşünmüyorsunuz!” diye sorgulanıyoruz.

Aile Kavramı

Aile, İslam’ın ilkelerini belirlediği nikâh akdiyle kurulan huzur ve muhabbet yuvasıdır. Sıkıntıların birlikte omuzlandığı; kederlerin paylaşıldığı, sevinçlerin çoğaltıldığı huzur ocağıdır. Aile; bizleri, günahlardan Zararlı işlevlerden uzak tutan güvenli bir sığınaktır. Millî ve manevi değerlerimizi kuşaktan kuşağa aktarmamıza vesile olan bir müessesedir.

*
Diğer bir ifadeyle Aile huzurlu bir toplumun teminatı ve gücüdür. Aile, dinen evlenmelerine engel bulunmayan bir erkek ve bir kadının meşru nikâhla kurdukları mutluluk ve muhabbet yuvasıdır. Aile, insanlık tarihinin en kadim ve en sağlam kurumudur. İnancın, kimliğin ve kişiliğin şekillendiği, millî ve manevi değerlerin gelecek nesillere aktarıldığı eşsiz bir okuldur. Yüce Yaratan bir ayette, “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” buyruğu üzere aile; sevgi ve saygı, şefkat ve merhamet yuvasıdır.
*
Aile olmak, sadece aynı mekânı paylaşmak değildir. Aile olmak, dünyayı da ahireti de cennete çevirmek için el ele verebilmektir. İyi günde olduğu gibi kötü günde de birlik ve beraberliği güçlü kılabilmektir. Aile eşlerin arasında elinden ve dilinden emin olunan güvenilir birlikteliği sağlayabilmektir Kızını ayakta karşılayıp yerini ona ikram eden vefakâr bir baba olabilmektir. Yetim ve öksüzlere hamilik yapan, kimsesiz çocuklara aile sıcaklığını hissettiren merhametli bir insan olabilmektir.
*
Öncelikle vurgulamak isterim; Âdemoğlu dünyaya yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir. İnsanlık tarihihine baktığımızda Peygamberden tutun da sıradan vatandaşlara kadar herkesin kendine göre yaşama ve yaşatma mücadelesi vermiş olduğunu görürüz. İnsanlar bu Fani Âleme ölmek ve öldürmek için değil, yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir.
Ne yazık ki Kur’an’ın ve ilgili hadislerin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.
*
Ve ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır” buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.
*
Yüce Yaratıcı kadın ve erkeği yeryüzünün en değerli varlıkları olarak yaratmış, farklı niteliklerle donatarak birbirine eş kılmıştır. Dünya hayatının yükünü birlikte taşıyalım, birbirimizde huzur bulalım diye bizlere aile olma nimetini bahşetmiştir. Aile, insanın yalnızlığına kalkan olan, neslin devamını sağlayan, güzide bir kurumdur. İnancımızın, şahsiyetimizin, yaşam tarzımızın şekillendiği en değerli çatıdır. Aile, çocuklarla büyüyen, güzelleşen, gençlerle geleceğe kök salan bir çınardır.
*
Aileyi hedef alan tehditlerin arttığı, fıtrata aykırı tahribatın hızla yayıldığı bir çağdayız. Ailenin, özgürlükler önündeki engelmiş gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ortamdayız. Sorumluluk almadan tek başına yaşamanın daha cazip olduğu fikrinin özendirildiği bir zamandayız
Ne yazık ki aileyi hedef alan bazı mihraklar tarafından; kadınlar annelik, erkekler babalık gibi kutsal bir değerden uzaklaştırılmak, kadın ve erkeğin aile içindeki rolleri zayıflatılmak istenmektedir. Fıtrata aykırı sapkınlıklar medeni birliktelik adıyla masum; nikâhsız beraberlikler normal; evlilik ise bir yük ve külfet olarak sunulmaktadır. Oysaki evlenmek ve aile olmak fıtratın gereğidir. Neslin ve milletin devamı için zaruridir.
*
Bizler yalnız değil, aile içinde mutlu yaşayabilecek şekilde yaratıldık. Ailemizin huzurlu, aile bağlarımızın güçlü olmasını dilemek bizim hamurumuzda vardır.
“Bizlere aile gibi paha biçilmez bir nimet veren Yüce Yaratan ise onu korumamızı şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”
*
Gençlerimiz ailemizin göz bebeği, bizi güçlü kılan en büyük imkân ve zenginliğimizdir. Onların inançları, hayalleri ve fikirleri bizim geleceğimizdir. Zihinleri berrak, duygu ve düşünceleri heyecan dolu olan gençlerimizi anlamak ve onlara rehberlik etmek bizim vazifemizdir. Zira gençlik dönemi tecrübesizlik ve merakla çeşitli tehlikelere maruz kalınan bir dönemdir. Huzurlu ve bilinçli bir aile ortamında büyüyen, kendisine güvenilen ve maneviyatla desteklenen gençlerimiz, girdaplardan korunacaktır. Aileleri, evlenme çağına geldiklerinde onların da aile kurmalarına, geleceğe umutla bakmalarına vesile olacaktır. Neslin devamını ve yeryüzünün imarını; okuyan, araştıran, tefekkür eden gençlerimiz sağlayacaktır.
İnsanlar arasında din, renk, ırk ve düşünce ayrımı yapmayan sufiler, insan denilen varlığı layıkıyla sevmeyi, onun hakkına riayet etmeyi, hata ve kusurlarını hoş görmeyi en önemli gaye bilmişlerdir. Âlemşümul sevgi, tasavvufi idrakin en bariz özelliğidir.
*

Her geçen gün, aile değerlerimiz örselenmekte; evlilikler, külfetli hale getirilmekte; bekârlık ve evlilik dışı hayat teşvik edilmektedir. İnancımızda rızkın Allah’a ait olduğu vurgulanmasına rağmen, ‘çocuk sahibi olmanın hayatı zorlaştırdığı’ söylemleri günden güne artmaktadır. Hâlbuki devletlerin geleceği; Toplumun ana hücresi ailenin güçlendirilerek yaşatılmasına bağlıdır.

*
Ne yazık ki bugün, aile yapısı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar küresel lobiler, çıkar çevreleri ve emperyalist güçlerin kuşatması altındadır. Bu şer odakları; aile bağlarını zayıflatmayı, nesilleri şahsiyetsiz ve kimliksiz bırakmayı, öz değerlerinden ayırmayı bir hedef haline getirmiştir. Hal böyleyken, aile kurmak, aileyi korumak ve güçlendirmek yalnızca bireysel bir sorumluluk değil, iman, vicdan ve izan sahibi her insanın; dini, ahlaki ve insani sorumluluğudur.
Aile değerlerinin örselenmeye çalışıldığı bu zamanda bize düşen; dünyadaki cennetimiz, muhkem kalemiz, son sığınağımız olan ailemizin kıymetini bilmektir.

İnsan Penceresinden Bakış

İnsan penceresi, insanın nefsi, yani kendisi ve iç dünyası ile alâkalıdır.

Çünkü insan, çok geniş ve birçok özelliği içinde bulunduran bir varlıktır.

Zira, Hz. Allah bütün isimlerini, insanın nefsi ile insana hissettiriyor.

Böylece insan, İlahî isimlere aynalık ediyor. Geceleyin karanlıklar, nasıl ki ışığı gösterir.

İnsan da zaaf, acz, duyduğu ihtiyaç ve kusurlarıyla

Kadîr olan Hz. Allah’ın kudret, kuvvet, gına ve rahmetini bildiriyor.

Bu suretle pek çok İlahî vasıflara aynalık ediyor.

İnsan, hadsiz acz, zaaf ve düşmanlarına karşı; bir dayanak noktası aradığı için,

Vicdanı, daima Hz. Allah’a yönelir. İnsan, nihayetsiz fakr ve sayısız ihtiyaçları yüzünden,

Nihayetsiz maksatlara karşı, bir yardım noktası aramaya mecburdur.

Bu sebepten, vicdan, daima o noktadan Rahîm ve Ganî olan Hz. Allah’ın dergâhına yönelir.

Çünkü, vicdandan; dayanak ve istimdat / yardım noktası yönünde iki küçük pencere;

Kadîr ve Rahîm olan Hz. Allah’ın rahmet makamına açılır. İnsan her zaman onlardan bakabilir.

İnsan; kendisine verilen örnekler çeşidinden;

Az bir ilim, kudret, görme, işitme, malikiyet, hakimiyet gibi özellikler ile,

Kâinat Maliki’nin ilmine ve kudretine, bakışına, işitmesine

Rububiyetinin hakimiyetine aynalık eder. Onları anlar, bildirir.

Meselâ, ben nasıl bu evi yaptım, yapmasını biliyor ve görüyorum.

Onun malikiyim ve idare ediyorum.

Bunun gibi, şu koca kâinat sarayının da bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar. İdare eder.

Yine insan, üstünde nakışları görünen İlâhî isimlere aynalık eder.

Çünkü, insan mahiyetinin tamamında; nakışları görünen yetmişten fazla isim vardır.

Meselâ, yaratılışından Sâni, Hâlık ismini; hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini;

Hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini ve bunlar gibi say sayabildiğin kadar.

Velhasıl, insan; tüm organ, âlet, cihaz ve kabiliyetleri, lâtifeleri, maneviyatı,

Duyu ve duyguları ve hisleri ile; ayrı ayrı isimlerin ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.

Demek, nasıl ki, isimlerde bir İsm-i Âzam var; öyle de, o isimlerin nakışlarında dahi

En büyük bir nakış vardır ki, o da insandır.

İnsan ruhunun; bütün cesediyle öyle bir münasebeti vardır ki,

Bütün azasını ve cüz ve kısımlarını birbirine yardım ettirir.

Yani İlâhî İrade’nin görüntü ve yansıması olan yaratılış emirlerine

Ve o emirden maddî vücut giydirilmiş; İlâhî bir kanun ve Rabbanî bir lâtife / duygu olan ruh;

Onların idaresinde, onların manevî seslerini hissetmesinde

Ve ihtiyaçlarını görmesinde birbirine engel olmaz.

Ruhu şaşırtmaz. Ruha göre uzak yakın bir hükmünde, birbirine perde olmaz.

İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her uzvu ile bilebilir, hissedebilir,

İdare edebilir. Hatta, çok nuraniyet kazanmış ise, her bir azası ile görebilir ve işitebilir.

Madem Hz. Allah’ın bir kanunu olan ruh; küçük bir âlem olan insan cisminde ve azasında

Bu durumu gösteriyor. Elbette en büyük âlem olan kâinatta, Allah’ın her şeyi kuşatıcı iradesine

Ve mutlak kudretine hadsiz fiiller, sınırsız sesler ve dualar, işler; hiçbir cihette ona ağır gelmez,

Birbirine mâni olmaz, o Yaratıcıyı meşgul etmez, şaşırtmaz.

Bütününü birden görür. Bütün sesleri birden işitir. Yakın, uzak birdir.

İsterse bütününü, birinin imdadına gönderir.

Her şey ile her şeyi görebilir. Seslerini işitebilir ve her şey ile her şeyi bilir.

Hayatın çok önemli bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir görevi var.

Hayatta hissiyat suretinde kaynayan, iç içe geçmiş nakışlar ve pek çok isimler;

Hz. Allah’ın zatî işlerine işaret eder.

Gayet parlak bir surette,

Hayy ve Kayyum olan Hz. Allah’ın zâtına mahsus işlere aynalık eder.

Sebep ve Varlıklar

Kâinatta, sebepler ve sebeplerin meydana getirdiği varlıklara bakıyor ve görüyoruz ki,

En âlâ ve en yüksek bir sebebin; en sıradan bir varlığın yaratılmasına kuvveti yetmiyor.

Demek, sebepler bir perdedir. Varlıkları yapan başkadır. Meselâ:

San’atla yapılmış canlı cansız sayısız varlıklardan, sadece küçük bir misal olarak, insan başı

İçinde, bir hardal bitkisi tohumu küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen

Hafıza gücüne bakıyor ve görüyoruz ki, sayısız kitapları içinde toplayan sanki bir kütüphane.

İnsanın bütün hayatı, karıştırılmaksızın içinde yazılıyor.

Acaba Allah’ın bu kudret mucizesine, hangi sebep gösterilebilir? Beyinde bulunan kıvrımlar mı?

Basit, şuursuz / bilinçsiz hücre zerrecikleri mi? Yoksa, tesadüf rüzgârları mı?

Oysa, her biri san’at mucizesi olan varlıklar;

Öyle bir Zât’ın san’atıdır ki; haşirde, ortaya konulacak amel defterini;

İşlenen her fiilin yazıldığı kitabı, sorgu zamanı kulun önüne koyacak olan;

Her şeyi san’at ve hikmetle yaratan Allah olabilir.

İşte, insanın hâfıza gücünün benzeri olarak;

Bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları da örnek olarak ele alalım.

Bu, çeşitli şeyleri içinde bulunduran, bu küçücük / minnacık

Âdeta mucize depolara sahip, diğer varlıkları da hatırlayalım.

Çünkü, san’atla yarattığı hangi varlığa baksak,

O derece harika bir san’at eseridir ki, onun sebebi; sıradan, basit bir sebeb değil;

Belki bütün sebepler toplansa, ona karşı âcizliklerini gösterecekler.

Meselâ, büyük bir sebep zannedilen güneşi; seçici, bilinçli kabul ederek ona sorulsa:

“Bir sineğin bedenini yapabilir misin?” Elbette diyecekdir ki:

“Hâlık / Yaratanımın ihsanı / bağışı ile dükkanımda ışık, ısı ve renkler çok.

Fakat, sineğin bedeninde göz, kulak, hayat gibi, öyle şeyler var ki,

Ne benim dükkanımda bulunur, ne de benim gücüm bunları edinebilir.”

Çünkü, şuursuz sebepler, elbette bir gaye düşünerek çalışmaz.

Oysa görüyoruz ki, meydana gelen her mahlûk; bir gaye değil,

Belki çok amaçları, çok faydaları, çok hikmetleri takip ederek meydana geliyor.

Demek, bir hikmet sahibi ve kerîm olan Allah;

O şeyleri yapıp gönderiyor. O faydaları onlara, var oluş gayesi yapıyor.

Meselâ: Yağmur geliyor. Görünüşte, yağmuru netice verici sebepler;

Hayvanları düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzaktır.

Demek, hayvanları yaratan ve rızıklarını üzerine alan,

Sonsuz merhamet ve şefkat sahibi, yaratıcı Allah;

Gözettiği hikmet ve amacından ötürü, yardım olarak yağmuru gönderiyor.

Hatta, yağmura “Rahmet” deniliyor.

Çünkü, içinde çok rahmet eserleri ve faydalar bulunduruyor.

Sanki rahmet; yağmur şeklinde cisimleşmiş, damlalaşmış olarak, katre katre geliyor.

Aslında, tüm varlıkların yüzüne gülümseyen

Bütün süslü bitki ve hayvanlardaki süs ve gösterişler; apaçık bir şekilde, gayp perdesi arkasında

Bu süslü ve güzel san’atlar ile kendini tanıttırmak, sevdirmek ve bildirmek isteyen;

Sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi zât olan Allah’ın;

Varlığının olmazsa olmazlığına, vahdet ve birliğine işaret ediyor.

Demek, varlıklardaki süslü durumlar, gösterişli keyfiyetler;

Allah’ın tanıttırmak ve sevdirmek istediği sıfatlarına, kesin birer delildir.

Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise, apaçık bir şekilde Vedûd / sevilen,

Maruf / bilen ve bilinen, san’atla yaratan kudretli Allah’ın varlığının;

Olmazsa olmazlığına, yani Vahdet ve Birliğine şahadet ediyor.

İstiklal Meclisinden Yürütme Noterliğine

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “İstiklal Harbi’ni sevk ve idare eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni millete hizmet mücadelesinin kurmay aklı, merkez üssü ve lokomotifi” olarak nitelendirdi. Erdoğan, “Meclis’in bu misyonunu etkin şekilde yerine getirmesi halinde kazananın 86 milyon ve siyaset kurumu olacağını” da söyledi.

Erdoğan’ın TBMM’ye “kurmay akıl, merkez üssü ve lokomotif” rolünü atfetmesi gerçekten şaşırtıcı. Bu söylem kulağa ne kadar hoş ve asil gelse de, kurumsal gerçekliği örtmeye yetmiyor.

Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’de TBMM’nin tamamen işlevsizleştiği ve etkinliğini kaybettiğine dair çok yazı yazdım.

Özellikle 2017 anayasa değişikliğinden bu yana Meclis’in geçirdiği yapısal ve işlevsel dönüşümü ve fiili uygulamaları inceleyerek Erdoğan’ın açıklamasındaki çelişkileri görebiliriz.

**********************************

Kanun Yapma Fabrikaları

Erdoğan’ın “lokomotif” olarak tanımladığı Meclis, yeni sistemle birlikte yasa yapmanın tek merkezi olmaktan çıkarıldı. Yürütme organı, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri (CBK) yoluyla doğrudan yasa gücünde düzenleme yapma yetkisine kavuştu ve yasamanın alanına ortak oldu. Birçok temel idari yapı ve düzenleme Meclis baypas edilerek kurulmuştur.

Resmî Gazete ve TBMM verilerine göre, sistem yürürlüğe girdiğinden beri çıkarılan CBK sayısı, (uluslararası sözleşmeler dışındaki) Meclis’in kabul ettiği kanun sayısını bir çok dönemde aştı. Bazen tek bir CB kararnamesiyle yüzlerce madde düzenleniyor.

Geriye kalan yasama faaliyeti ise, birbiriyle alakasız onlarca maddenin aynı pakete doldurulduğu “TORBA YASA” pratiğine kurban edildi. Saray’da hazırlanan ve komisyonların uzmanlığı, muhalefetin ve sivil toplumun görüşleri baypas edilerek, önlerine getirilen metinleri hızla onaylayan bir Meclis mekanizması inşa edildi.

Üstelik, memleketin en hayati ve yüzlerce sayfalık kanun teklifleri tartışılırken halkın temsilcilerine kürsüde sadece 2 dakikalık süreler veriliyor.

Meclis, akıl yürüten ve derinlemesine tartışan bir merkez olmaktan çıkarıldı.

Milletvekillerinin önemli bir kesimi neye oy verdiğini bile bilmeden Meclis grup başkanvekilinin işaretine göre el kaldırıp indiriyor. Bunlar için “noterlik” kavramı bile iltifat olur. Çünkü noterler en azından belgeleri inceler ve neyi tasdik ettiklerini bilerek imzalarlar.

**********************************

Hesap Soramayan, Denetleyemeyen Bir Parlamento

Bir parlamentonun “kurmay akıl” olabilmesi, onun yürütmeyi denetleme ve hesap sorabilme gücüyle ölçülür. Oysa mevcut sistem, Meclis’in denetim reflekslerini bilinçli bir şekilde köreltti.

Bakanların Meclis önünde hesap vermesini sağlayan en etkili araç olan gensoru mekanizması kaldırıldı. Milletvekillerinin bakanlara doğrudan soru sormasını sağlayan sözlü soru hakkı yok edildi.

Geriye kalan tek denetim aracı olan yazılı soru önergeleri ise bakanlıklar tarafından ya tamamen cevapsız bırakılıyor ya da basma kalıp açıklama(ma)lar ile geçiştiriliyor.

Demokrasilerin çıkış noktası olan “bütçe hakkı” bile Meclis’in elinden alındı; parlamento bütçeyi reddetse dahi hükümet düşmüyor ve eski bütçe yeniden değerleme oranıyla yürürlüğe giriyor.

**********************************

Yargı Sopası ve Milletvekili Transferleri

Erdoğan “Meclis’in bu misyonunu (kurmay akıl, merkez üssü ve lokomotif olma rolünü) etkin şekilde yerine getirmesi halinde 86 milyonun kazanacağını” söylüyor. Bu çok doğru bir söz. Ancak uygulamada o 86 milyonun sandığa yansıttığı irade, bizzat iktidar eliyle, her gün farklı bir biçimde hırpalanıyor.

Muhalif milletvekillerinin dokunulmazlıkları sistematik biçimde kaldırılarak üzerlerinde bir yargı sopası sallandırılıyor. Fezlekesi olmayan muhalif milletvekili kalmadı gibi. Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen seçilmiş milletvekilleri hapislerde tutuluyor, vekillikleri düşürülüyor.

Diğer taraftan, halkın tamamen zıt bir siyasi programı ve muhalif duruşu savunması için seçip Meclis’e gönderdiği milletvekilleri, kapalı kapılar ardındaki siyasi ikbal pazarlıklarıyla iktidar blokuna transfer ediliyor.

Seçmen iradesini açıkça gasp eden bu vekil borsası ve transferler, parlamentonun ahlaki meşruiyetini halkın gözünde zedeliyor.

**********************************

Mecliste Siyasi Vesayet ve Hayalet Vekil Skandalları

Meclis’in kendi içindeki iradesi de vesayet altında. Anayasa gereği gizli yapılması gereken kritik oylamalarda, milletvekillerinin parti baskısından korkmadan özgürce oy kullanabilmesi gerekir.

Ancak iktidar vekillerinin pullarını parti yöneticilerine göstererek kabin dışında oy kullandığı, sandığa atılmayan ret kağıtlarının toplandığı görüntüler hafızalardaki yerini koruyor.

Milletvekilinin kendi partisine karşı bile özgür iradesini koruyamadığı, anayasanın açık hükmünün çiğnendiği bir parlamento nasıl “bağımsız bir kurmay akıl” olabilir? Bu uygulama, Meclis’i genel merkezlerin birer “noterliği” konumuna indirger.

Kurumsal ve ahlaki çürümenin ulaştığı en uç nokta ise geçtiğimiz günlerde İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez tarafından Meclis kürsüsünden ifşa edildi.

Kritik kanun teklifleri görüşülürken Genel Kurul salonunun bomboş olmasına rağmen, iktidar sıralarından orada bulunmayan “hayalet vekiller” adına sahte oy ve imza pusulaları gönderildiği ortaya çıktı. Bu skandal, milletin meclisinde yasa yapım sürecinin nasıl bir tiyatroya dönüştürüldüğünün göstergesidir.

**********************************

Parlak Söylem Gerçeğin Karanlığını Örtmez

Yeter sayıda milletvekili yokken, sahte pusulalarla karar çıkarılan, seçilmiş vekilleri hapiste tutulan ya da yargıyla tehdit edilen, kürsüsü 2 dakikayla kısıtlanmış ve bütçe hakkı elinden alınmış bir Meclis, 86 milyonun, MİLLİ İRADENİN lokomotifi olamaz.

Erdoğan’ın tarif ettiği o şanlı Meclis mirası, maalesef bizzat kendi elleriyle kurdukları bu sistemin ve pratiklerin altında can çekişmektedir.

Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında tasvir ettiği Meclis ile bugün fiilen işleyen Meclis aynı kurum değildir.

“İstiklal Harbi’ni sevk ve idare eden Meclis” milli iradenin merkeziydi.

Bugünkü TBMM, milli iradenin yansıması olmaktan hızla uzaklaştırılarak yürütmenin önüne koyduğu her metni tasdik etmekle görevli bir “yürütme noterliğine” dönüştürülmüştür.

Kabul Olmayacak Duaya “Amin!” Demek

0

Kabul olmayacak duaya “Amin!” diyenlerden miyiz?

Tilki gezindiği her yerde, gördüğü her hemcinsine “Bu yıl üzüm çok olacak.” diyormuş. Merak edip sormuşlar: “Nereden biliyorsun?” Tilki hiç düşünmeden cevap vermiş: “Canım öyle istiyor da ondan!”

Tilki ve tilki tipindeki insanlar için söylenecek doğru söz şu olmalıdır: “Bazıları, isteğini gerçeğin yerine koyar ve temelsiz iyimserlikle kendilerini kandırır, bunun da dua olduğuna inanır.”

Hiçbir belirti yokken “Bu iş kesin olacak.” diye ısrar etmek, elinde hiçbir belge, bilgi, kanıt yokken sadece istediği için bir şeyin gerçekleşeceğine, ekonomik durum kötü olduğu halde kesin çok para kazanacağına inanmak bir kişilik özelliği, hatta zafiyeti değil midir? Bunun bir adım ötesi şizofrenik haldir; hayalperestliktir, siyasi terminolojide ütopyadır.

Olabilirliğin hakikati duada gizlidir. “Yeryüzü dua üzerine kurulmuştur.” sözünden çıkarılacak mesaj, tilkinin anladığı ve davrandığı gibi değildir. Dua; iddia, dava sözcükleri aynı kökten türemiş olup birlikte düşünüldüğünde bir anlam bütünlüğü ve hayat ilkesi oluşturur. Dua, sadece emekle değil, umutla; sadece akılla değil, gönülle de yaşar. Dua, umudun, teslimiyetin, gayretin ifadesidir.

Bir köyde uzun süre yağmur yağmaz. Tarlalar kurur, insanlar endişelenir. Köylüler hep birlikte yağmur duasına çıkmaya karar verirler. Dua günü herkes meydana toplanır. Ancak içlerinden yalnızca küçük bir çocuk yanında şemsiye getirmiştir. Bunu görenler: “Evladım, hava güneşli; şemsiyeyi niye getirdin? diye sorarlar. Çocuk şaşkınlıkla cevap verir: “Yağmur duasına gelmedik mi? Dua edeceğiz, Allah da yağmur verecek. O zaman eve nasıl döneceğim?

Gerçek inanç, sadece istemek değil; olacağına güvenip ona göre davranmaktır.
Yağmurun yağacağına inanıyorsanız yanınıza şemsiye alacak kadar inanmanız gerekir. İnanmak ile dilemek aynı şey değildir. Dua, kuru bir söz değil, olmasını istediğin bir ürünün tohumlarını kalp tarlasına ekmek veya fidelerini dikmektir, eden ile edilen arasındaki derin samimiyettir.

Tarih kitaplarından öğrendiğimize göre, Cato the Elder, Roma Senatosu’nda hangi konu görüşülürse görüşülsün konuşmasının sonunda hep aynı cümleyi söylermiş: “Kartaca yıkılmalıdır.” (Latince: Carthago delenda est.) Cato, Kuzey Afrika’daki güçlü şehir devleti Carthage’ın Roma için gelecekte büyük bir tehdit olduğuna inanmaktadır. Bu düşünceyi unutturmamak için her fırsatta aynı sözü tekrar edermiş. Yıllar sonra Roma, Kartaca’ya savaş açar. MÖ 146 yılında Kartaca tamamen yenilir ve şehir yıkılır.

Dua, inandığın konuya sonuç alacak derecede kendini adamak ve sürekli bir gayret içinde olmaktır, onu gündemde tutmaktır, tereddütsüz güvendir.

Pek çok yakınmamız, dileğimiz oluyor. İstiyoruz ki yakınmamız bitsin, dileğimiz gerçekleşsin. Filistin’de zulüm bitsin, İsrail kahrolsun, Netanyahu gebersin. Amerika kazdığı kuyuya düşsün, İran dengesiz Trump’a haddini bildirsin. Unutmayalım, kâinat “Vasatın neyse hasadın odur.” formülü üzerine kurulmuştur.

Yola her çıkan menzil-i maksuda ulaşamaz belki; ancak menzil-i maksuda ulaşmak için yola çıkmak gerek. Hayal kurmak, oturup beklemek değildir bunun yol ve yöntemi. Başarı için arzulamak, tasarlamak, emeği yol ve yöntemiyle değerlendirmek gerek. Masadaki cismin düşmesi için onu itmek gerek, yoksa yerçekimi yasası işlemez. Suyun akması için eğim, ateşin yakması için kıvılcım gerek. Allah’ın merhametini, kulun teslimiyetini ve tevekkülünü görmek için bir Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gerek.

Parçaları eksik bir motor hareket kabiliyetinden mahrumdur. Dua, kombine bir eylemdir. Arzu ettim, üç cümle söyledim, “saldım çayıra, gayrısını Mevla’m kayıra” anlayışıyla yapılan duanın hem dinen hem de fiziken geçerlilik imkânı yoktur. Niyet, samimiyet, gayret, güven, teslimiyet; dua eyleminin ana parçalarıdır. Nihayet, duanın kabulüdür, başarıdır. Bunun adı da rahmettir, berekettir. Formun Altı

Şimdi dua vakti; ama nasıl?

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni Tanırken

“Ülkelerin uygarlık düzeyi, engelli bireylerine verdiği değerle ölçülür.”

M. Kemal ATATÜRK

Kocaeli Aydınlar Ocağı’mızın başkanı Prof. Serkan Irmak’ın, Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’nin tanıtımı için davetli olduğumuz bilgisini alarak, davetli STK’lılarla birlikte 11 Haziran’da burayı görmeye gittik.

Bu ziyaretimizde; İzmit’te, Gölcük sahil yolundaki Vinsan Kampüsü içinde, 10 dönüm alan üzerinde engellilerin eğitim ve rehabilitasyonuna uygun olarak planlanıp yapılmış, 6 bin metrekare kapalı alana sahip merkezin; şehrimizdeki engelli çocuklar ve aileleri için büyük imkânlar sunduğunu görmüş olduk.

Burası, 28 Haziran 2025’te hizmete girmiştir. İdari yetkili Cihan Ayten’in odasında çay ikramı eşliğinde; bu alanda kıdemli ve belediye kadrosunda uzun zamandır hizmet verdiğini öğrendiğimiz Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Müdürü Bahar Demirhan’dan bilgiler aldık. Bu merkez, Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin her türlü engelli bireye yönelik eğitim ve rehabilitasyon ile, uygun olanların istihdamına yönelik hizmetler sunan sosyal sorumluluk projelerinden biridir.

Niçin Gonca?

Büyükşehir Belediyemizin bu alandaki hizmetlerinin toplandığı bu yere “Gonca” adı bilinçli olarak verilmiştir. Çünkü her çocuk bir çiçek goncasıdır; çiçeğe dönüşmesi ise bakım ve zaman ister.

Engelli özel çocuklarda ise bu bakım ve eğitimin çok daha bilinçli, sabırlı, ısrarlı ve engel durumuna göre farklı imkânlarla yapılması gerekir. Gonca; doğum öncesinden başlayıp her yaş ve engel grubuna göre bu ihtiyaca cevap verecek şekilde planlanmış ve hayata geçirilmiştir.

Bu hizmet, önce ailelerin psikolojik desteği de dâhil olmak üzere konu hakkında bilgilendirilmeleriyle başlamaktadır. Her engel durumuna göre yapılan tespit ve derecelendirmeler ışığında, alanında eğitim almış öğretmenler ve uzmanlar tarafından; işaret dilinden beyaz baston kullanımına kadar birçok alanda eğitim verilebilmektedir. Hâlen haftada 1200 bireye hizmet verilmekte olup, bu hizmet 16 servis ve 125 çalışan ile yürütülmektedir.

Daha İyi Şartlara Geçiş

Burayı tanıtan bu ziyaret, beni geçmişteki bazı hatıralara götürdü. Gölcük 1999 depremi sonrası şehrimizde prefabrik ve konteyner yerleşim yerlerinde yaşamak durumunda kalınmıştı. Bunlardan biri de 42 Evler Sarıdere kenarında, zihinsel engelli çocukları olan ailelerin; evlatlarının eğitim ve rehabilitasyonu için düşündükleri prefabrik yapı ve küçük bahçesiydi. Ortamın yetersizliği 2004 yılında gazetelere konu olmuş ve o günün Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun talimatıyla burası, imkân ve destek sağlanarak Doğu Kışla’da daha iyi şartlara kavuşturulmuştu.

Yine şehrimizin bilinen iş insanlarından Muhittin Erkaya’nın ilgi ve gayretleriyle, onun kurduğu bir dernek çalışması olarak Derince’de 1999 yılında açılan Peteğim Zihinsel Engelli Rehabilitasyon Okulu bulunmaktadır. Burası, Derince Erzurum Mahallesi’ndeki prefabriklerde zihinsel engelli çocuklara eğitim ve rehabilitasyon hizmeti vermeye çalışıyordu. Peteğim, 2007 yılına kadar bu zor şartlarda hizmetlerini sürdürmüştür.

Evyap’tan Önemli Katkı

Büyükşehir Belediyesinin bu okul için 42 Evler’de 4 dönüm yer tahsis etmesi ve Körfez ilçemizdeki EVYAP sanayi kuruluşunun sahiplerinin desteği ile 2500 metrekare kapalı alana sahip yeni binanın açılması sağlanmıştır. Daha sonra, dernek başkanı Muhittin Erkaya’nın teklifiyle; yardımseverliğiyle bilinen ve şirket sahiplerinin anneleri olan Mürüvvet Evyap’ın adı bu okula verilmiştir. Hâlen burada 150-200 öğrenci eğitim almaktadır.

Eğitimin önemine, goncanın çiçeğe dönüşmesi için uygun ortam ve bakımın gerekliliği açısından işaret etmiştik. Engelli bireylerde bu durum daha da önemlidir. Bu alanda çok daha fazla gayret, emek ve imkân gerekmektedir. Bu şartlar sağlandığında, onların yaşadıkları topluma uyumları ve katkıları artmakta; kendileri de mutlu olmaktadır. Bunu, iş atölyesi çalışmalarında ve açtıkları sergilerde görmek mümkündür.

Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı Engelli Şubesi’nin öncülüğünde, Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde 2019 yılında icra edilen Türk Halk Müziği Konseri de böyle bir etkinlikti. Muhtelif engellerine rağmen aldıkları eğitim sayesinde, lebaleb dolu bir salonda ortaya koydukları muhteşem konser, unutamadığım hatıralarımdandır. Tekerlekli sandalyesinde söylediği türküyle Serhat Atasoy, hafızalarımızda yer eden bir hemşerimizdir.

Gülen Yüzler’i de Unutmayalım

Belediyelerimizin şehrimizdeki engelli vatandaşlara yönelik çalışmalarından “Gülen Yüzler”i de unutmamak gerekir. Bu hizmet, İzmit Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen döneminde,

Amsterdam Belediyesi iş birliğiyle 2001 yılında hayata geçirilmiştir. Deprem sebebiyle artan ortopedik engellilerin rehabilitasyonu ve istihdamına yönelik bu proje ile önemli çalışmalar yapılmış; burası hâlen engelli çalışanlarıyla iş elbiseleri üreten büyük bir atölye olarak hizmet vermektedir.

Emeği Geçenlere Teşekkürler

Gonca’yı gezerken gördüklerimiz ve anlatılanlar, burasının alanında örnek bir kurum olduğunu göstermektedir. Gebze’de de benzerinin 2–3 ay sonra açılacak olması, Kocaeli’miz için büyük bir imkândır. Bu ve benzeri sosyal projeler, şehrimizin yaşanabilirlik düzeyini yükselten hizmetlerdir.

Başta Tahir Büyükakın olmak üzere, şehrimize hizmet eden tüm başkan ve yöneticilerimize; ayrıca bu güzel hizmetlerde emeği bulunan tüm çalışanlara teşekkür eder, çalışmaların daha da gelişerek devam etmesini dilerim.

Sağlık ve selametle kalınız.

NOT: Belediyelerimizin sağlık ve sosyal sorumluluk projeleri ile ilgili 2023 yılında yazdığım diğer değerlendirmelere de bakabilirsiniz.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni tanırken

TESİSİN GİRİŞİ- Dr. H. İbrahim Kahraman, Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’nin girişinde tesis sorumluları Cihan Ayten, Bahar Demirhan, Mehmet Emre Soylu ve birlikte görülüyor.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni tanırken

ATÖLYE ÇALIŞMASI- Gonca’yı ziyaret eden ekipte yer alanlar, atölye çalışması yapan bir grup öğrencinin çalışmasını ilgi, dikkat ve gururla izlediler.

Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi’ni tanırken

EN ÇOK EMEĞİ GEÇEN- Mürüvvet Evyap Özel Eğitim Kurumu girişinde Muhittin Erenkaya ile birlikte bu pozu verdik. Muhittin Erkaya, yıllar boyu dernek olarak yürüttüğü çalışmaların bugün son derece daha komplike bir hale gelmesinin şüphesiz tatlı yorgunluğunu yaşıyordur.

İktidarın Hukukçuları Neden Susar?

Geçtiğimiz günlerde Elif Çakır, Karar Gazetesindeki köşesinde çok haklı bir soru sordu: AK Parti Meclis grubunda tam 63 hukukçu milletvekili var. Peki, göz göre göre yaşanan hukuksuzluklar, Anayasa ihlalleri ve adalet krizleri karşısında bu isimler neden suskun?

Bu soruyu bir adım daha ileri taşıyalım. Sadece Meclis sıralarında oturan 63 milletvekili mi? Adalet Bakanlığı’nın tepe noktalarındaki Bakan, Bakan Yardımcısı, hâkim/savcı kökenli bürokratlar, HSK üyeleri, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin koridorlarını dolduran başdanışmanlar, hukuk kurulları üyeleri… Hepsi hukuk fakültesi mezunu, hepsi kuvvetler ayrılığını ve evrensel hukuk ilkelerini iyi biliyorlar.

Öncelikle şu tespiti yapalım: Meclisteki milletvekilleri seçimle gelirler. Ancak adaylıkları ve seçilebilecek sıralara konulmaları Genel Başkanın iradesine bağlıdır. Bu yüzden “atanmış kişilerdir” diyebiliriz.

Gücü elinde tutan siyasi iradenin, siyasi veya idari makamlara “atadığı” hukukçulardan beklentisi adaletin tesisi değildir.

Peki, ne oluyor da bağımsızlığın sembolü olan o “iliksiz cübbelere”, siyaset terzisi ilik açıyor, düğme dikiyor, cübbeler birer itaat üniformasına dönüşüyor?

Bu suskunluğun siyaset bilimi ve psikolojinin kavramlarıyla izah edilmesi gerekir.

**********************************

Hukukun Üstünlüğü Değil Hukuki Mühendislik İsteniyor

İktidarın bütün hukukçu siyasetçi ve bürokratlardan beklentisi “Hukukun Üstünlüğü” değildir. Alınan kararlara ve yaratılan fiili durumlara “hukuki kılıf” uyduracak “hukuki mühendislik” yapmalarıdır.

Onlardan beklenen, evrensel hukuku savunan birer bariyer olmaları değil, alınan tartışmalı kararların altına “hukukçu” sıfatıyla imza atarak, siyasi faturayı meşrulaştırmalarıdır.

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Hukuk Politikaları Kurulu’ndaki Başkanvekili Mehmet Uçum’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yolunu açıcı beyanları bunlardandır.

Mehmet Uçum’a göre, “Türkiye’nin bir kez daha Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ihtiyacı vardır.”

Ancak Anayasaya göre Erdoğan’ın bir kere daha aday olması ancak TBMM kararıyla seçimin erken yapılmasıyla mümkün olabiliyor.

Uçum, “normal seçim günü olan 7 Mayıs 2028‘den önce uygun bir zamanda (mesela 16 Nisan 2028’de) TBMM seçimlerin yenilenmesi kararı alması halinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan son kez aday olma hakkına sahip olur” diyerek bu görevini yaptı. Seçimin 3 hafta öncesine alınmasıyla Erdoğan’a adaylık yolunun açılacağını savunmak eskilerin tabiriyle bir “hile-i şer’iyye” olsa gerek.

“Hile-i şer’iyye”, şekil olarak dinî ve hukuki kurallara uygun gibi görünen işlemler aracılığıyla, aslında yasaklanmış olan bir sonuca ulaşmak veya zorunlu bir yükümlülükten kurtulmak için başvurulan yöntemdir.

İktidarın atadığı hukukçularda beklediği bu gibi “hile-i şer’iyye” yöntemleri uydurmalarıdır.

****

Mehmet Y. Yılmaz’a göre, Mehmet Uçum ne kadar haklı değil.

Türkiye “Uluslararası Yolsuzluk Endeksinde’ (182 ülke arasında124. sırada) ve ‘Hukukun Üstünlüğü’ endeksinde (143 ülke arasında 118. sırada) çok gerilerde. ‘Enflasyon liginde ilk 5’te.

Bunlar ve diğer verilere bakınca, “Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildiğinden bu yana iyiye giden hiçbir gösterge yok. Onun için Türkiye’nin Erdoğan’a bir dönem daha ihtiyacı hiç yok.”

**********************************

Hukukçular Hukuksuzluklara Neden İtiraz Etmez?

İktidarlar, evrensel anlamda “Hukukun Üstünlüğü”nü (Rule of Law) değil, siyasi hedeflerine ulaşmak için “Hukuk Yoluyla Yönetmeyi” (Rule by Law) tercih eder.

İktidarın atadığı hukukçu siyasetçi ve bürokratlar vicdanı ve mesleki formasyonu ile siyasi talimatlar arasına sıkıştığında neden itiraz etmez?

Bu tavrı açıklayan birkaç başlık aklıma geliyor:

Atanmış hukukçular genellikle (istisnaları vardır) “homo economicus” yani “ekonomik insan” gibi davranır. Karar verirken meslek ilkelerinden, duygularından, önyargılarından veya alışkanlıklarından etkilenmeden yalnızca kendi maddi ve kişisel kazancını en üst düzeye çıkarmaya odaklanır.

Sisteme itiraz etmenin bedeli ağırdır; makamdan olmak, siyasi ve ekonomik gücü kaybetmek, hatta “hain” ilan edilerek dışlanmak. Buna karşılık, uyum sağlamanın getirisi statü, güç ve refahtır. Birey, bu ikilemde “gemisini kurtaran kaptan” olmayı tercih eder.

Bir kısmı “diyet borcu” hissi ile davranır. Siyasette ve bürokraside bu tür sadakat duygusunun tarihi örneklerine rastlamak mümkündür. Millî Mücadelede Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından Rauf Orbay’ın saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasına “benim babam padişahın ekmeğiyle yetişmiştir, o ekmek benim de kanımdadır. Bu yüzden hanedana ihanet edemem” sözüyle itiraz etmesi bu hissin eseridir.

Vekilliği veya bürokratik koltuğu liyakatine değil, liderin lütfuna borçlu olan kişinin, o lütfu verene karşı hukuku savunması eşyanın tabiatına aykırıdır.

Diğer bir kısmı “Ben yapmasam başkası yapacak” tesellisi ile sorumluluğu dağıtmanın yolunu bulur. Mesleki doğrularını bastırarak grubun ortak kararına biat eder.

**********************************

Yapısal Reformlar

Cübbesini ilikleyen hukukçuları kınamak kolaydır, zor olan bu sistemi değiştirecek yapısal adımları atmaktır. Hukuku siyasetin vesayetinden kurtarmak adımlarının atılması için önce niyet gereklidir.

Sonra Siyasal Partiler Kanunu, Seçim Kanunu, HSK Kanununda değişiklikler yapılması gerekecek. Yapılacak düzenlemelerin “demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü” ilkeleri üzerine inşa edilen Venedik Komisyonu standartlarıyla uyumlu olması önemli olacak.

Ne yazık ki, bunların yapılabilmesi için siyasi parti liderlerinin iradesi şarttır. Fakat iktidarı ve muhalefetiyle bütün siyasi parti genel başkanları mevcut sistemin kendilerine verdiği yetkilerden mutludur. Bu yüzden sistemi değiştirmek yakın zamanda mümkün görünmüyor.

Sistem değişmese de iktidarın şu temel ilkeleri unutmaması dileğimizdir:

Hukuk, siyaseti dizayn etme veya siyasi rövanş alma aracı değildir; siyasetin ve devletin sınırlarını çizen ana oyun kurucudur.

Makamlar, unvanlar ve iktidarlar geçicidir; “adalet bir gün herkese lazım olur.”

Adalet, susanların değil; makamını kaybetme pahasına cübbesini iliksiz tutabilenlerin omuzlarında yükselecektir.

Baba Olabilmek

“Artık yürümeyi öğrendim. Fakat hala düşmekten korkuyorum. Ellerimi bırakma baba!”

“Kalbi sevgi dolu, sevecen, cömert, kibar, kucağı sıcak, anlayışlı, şefkatli. Bu vasıfların tümünü taşıyan tek erkek… Ben ona baba diye sesleniyorum…”

“Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira onlar size benzeyeceklerdir! Kendinizi terbiye edin.”

Baba olmak, öncelikle bir erkeğin kalbinde ve zihninde bir çocuğa yer açmakla başlar. Babanın olumlu ve nitelikli ilgisi, çocukta özgüven oluşumunda, liderlik yapısının gelişmesinde, sosyal bir varlık haline gelmesinde, arkadaş ilişkilerinde olumlu kişilik kazanmasında çok önemli rol oynar.

Çocuk, kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babasından öğrenir. Baba, eşi ve çocukları için sevgi ve güven kaynağıdır. Çocuk anne ve babasını taklit ederek sosyal yaşama alışır. Bu nedenle anne-babanın çocuğa iyi örnek olması çok önemli­dir.

Çocuk dünyayı babasının gözleriyle görür, onun gibi yürümeye, onun gibi davranmaya, onun gibi konuşmaya çalışır. Babalar, çocuğa sevildiğini ve değerli olduğunu hissettirmeli. Birlikte kaliteli zaman geçirmeli. Rol model olarak örnek olmalı, söyledikleriyle yaptıkları tutarlı olmalıdır.

Aynı evin içinde olduğu halde, babanın çocuklara uzak ve soğuk durması, sadece bir disiplin figürü olarak yer alması, çocuklarla ilişki kurmaması, çocuklara baba yokluğunu yaşattırır. Böyle babaların çocukları, boşluğu olumsuz şeylerle kapatmaya çalışırlar.

“İşten eve yorgun gelmiş ve kısacık bir sohbetten sonra televizyonun karşısında uyuklayan” baba tipi günümüz çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaktan, onları mutlu etmekten çok uzaktır.

Çocuğa doğruyu yanlışı göstermek, yapabileceklerinin en iyisini yapmaları için cesaretlendirmek ve iyi seçimler yapmayı öğretmek babaların görevidir.

Çocuğunu dinleyen, uygun ve doğru davranışları öğreten, olumlu davranışlarını çekinmeden (aman şimdi aferin dersek şımarır diye düşünmeden) pekiştiren babalar ile çocukları arasındaki ilişki çok daha verimli olmaktadır.

Babasız evlerde akşam erken olur. Babasız bir ev, duvaksız geline benzer. Babanın faziletleri, çocukların servetidir. Babalar, oğullarının ilk kahramanı, kızların ise ilk aşkıdır.

Bazı süper kahramanların pelerini yoktur. Onlara baba denir! “Baba omzu” diye mutluluk ve huzurun membaı bir yer vardır. Babanın erdemleri çocuklarının servetidir.

Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik, onların annelerini sevmesidir. Anne gezinilen bağ, baba yaslanılan dağdır. Ömrümüzün en güzel çağı anne ve babamızla geçen zamandır.

Baba olmak yeterince zordur. Kendi kendine yetmeyen bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak, onu hayata hazırlamak, bir babanın üstlenebileceği en büyük sorumluluktur.

Leyla Navaro, “Beni Duyuyor musun?” adlı kitabında, “Diğer meslekler deneme yanılmayı kaldırabilir ancak anne babalık mesleğinde deneme yanılmaların sonucu ne yazık ki çok ciddidir”, “İnancımız, mükemmel anne babanın mükemmel çocuk yetiştirdiği değil, mutlu anne babanın mutlu çocuk yetiştirdiğidir”. diyerek anne babanın önemini vurgulamaktadır.

Hiç kimse iyi baba olarak doğmaz. İyi baba olmak; sabır, sevgi, özveri, hoşgörü, değer verme, empati yapma ve bilgi işidir. Çocuk, kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babasından öğrenir. Ergenlik çağına gelmiş genç ise, baba istese de, vakti olsa da, artık yaşam bilgisini dışarda aramaya yönelecektir. O zaman da baba çok geç kalmış olacaktır.

Çocukların başarısında cezalar değil sevgi ve takdir daha etkili olmaktadır. Bu nedenle, baba en değerli ödülün, “çocuğa, sevgi ve ilgi göstermek, güzel sözlerle övmek, takdir ve tebrik etmek” olduğunu bilmelidir.

Güzel bir söz, bir öpücük, çocuğu övme gibi ödüller sık­lıkla uygulanmalı, maddi değeri olan ödüllere çok sık başvu­rulmamalıdır.

Kimi babalar, dayak atmazlar ya da dayaktan kaçınmaya çalışırlar ama çocuklarını sözleriyle döverler. “Sen adam olmazsın. “Sen delisin oğlum, ben seni uslandırama­dım!”, “Sen aptalın birisin senden başka şey beklenmez ki!” söz­leri kullanmak çok sakıncalıdır.

Çocuklarımız, sahip olduğumuz eşyalar değildir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmaktır.

Ailenin oluşmasında rol oynayan, duygu ve sevgidir. Sevgiyle büyüyen bireylerin ruh sağlıkları yerinde olur. Sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayışın hâkim olduğu bir ailede büyüyen çocuk kendini ve çevresindekileri seven, kendisiyle ve hayatıyla barışık, özgüveni yüksek bir birey olarak yetişir.

Çocuğun davranışlarının ve huyunun temelleri evde atılır. Anne babalar çocuklarının kötü davranışlarını gördükleri zaman, “çocuğuma nazar değdi!” diyerek kendilerini kandırmaktan vaz geçmeli. “nerede hata yaptım?” sorusunu kendilerine sormalıdırlar.

Anne-babası tarafından sevildiğini hisseden çocuk kendini değerli hisseder. Sabah kalktığında birbirine “gülümseyen” bakışlarıyla, davranışlarıyla, sözleriyle birbirine sevgilerini ifade edebilen anne baba arasında, çocuk kendini huzur, güven ve sevgi ortamında bulacaktır.

Sevgi, sevgi üretir. Aile yaşamında, okulunda, çevresinde sevgi gören bireyler sosyal yaşamlarında da sevgiye önem verirler.

Sevgili anne babalar, öncelikle çocuğunuzu benimseyin ve her haliyle onu kabul edin. Onu sevin, sevmeye ve sevilmeye hepimizin ihtiyacı var. Çocuğunuza iyi bir örnek ve iyi bir model olun. Ona ne verirseniz, size de aynısını geri verecektir.

“Okula gidince öğretmen onu hizaya sokar. Öğretmen onun hakkından gelir.” demeyin. Çünkü eğitim okuldan önce evde başlar. Hayat okulunun ilk sınıfı aile eğitimiyle başlar.

Çocuklarınıza karşı daima güler yüzlü olun. Onların sevinçlerini paylaşın, acılarına ortak olun. Size bir şey sorduklarında ilgiyle cevap verin.

Çocuğunuzda güzel duygu, düşünce ve davranışlar görmek istiyorsanız, önce siz bunlara eksiksiz uymalısınız. Çünkü çocuğunuz, sizin gibi olacaktır.

Çocuklarımız, sahip olduğumuz eşyalar değildir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmaktır.

Babalar!.. Çocuğunuz için önemlisiniz. Çocuklarınızı yeterince sevin, onlara kaliteli zaman ayırın, değerli olduklarını hissettirin. Örnek model olun, hayatı birlikte paylaşın. Yarının huzurlu, mutlu, başarılı bireylerini yetiştirmek sizin ellerinizde. Çocuklarınızın, paranızdan çok sevginize ihtiyaçları var.

Sevgiyle kalın…

Kerbela Katliamı!

Kerbelâ Olayı ya da Kerbelâ Katliamı olarak bilinen olay, 680 tarihinde (Hicri 61, 10 Muharrem) Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve Emevi Devleti halifesi Yezidi’n ordularının çarpışmasıdır. Bu savaşta Hz. Hüseyin şehit edilmiştir.
*

Kerbelâ hadisesi, bizler için çağları aşan mesajlar ihtiva etmektedir. Kerbelâ, her şeyden önce adaletsizliğe karşı onurlu bir mücadelenin adıdır. Kerbelâ, haksızlığın karşısında cesur ve kararlı bir duruşun, zulmün karşısında asil bir yürüyüşün sembolüdür. Kerbelâ, adaletin, cesaretin, yiğitliğin ve yüksek ahlakın Hz. Hüseyin Efendimizin şahsında vücut bulmuş halidir.
*
Taraflarca mutabakata varıldığı halde Muaviye’nin ölümüyle yerine Hz. Hüseyin’in geçmesi gerekirken Muviye’nin oğlu Yezit’in kendini Halife ilan etmesi İslam Devleti Emevi’yle dikta döneminin de başlangıcı oldu.
*
Dikta dönemini tanımayan Küfe halkının davetiyle, yanına ailesini de alarak Küfe’ye giden Hz. Hüseyin’in ordusu ile Yezidi’n ordusu Kerbela’da karşılaştı. Hz. Hüseyin’in ordusunda bulunan 70 adama karşılık, Yezidi’n ordusunda 4500 kişi olduğundan bu mücadele, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin ölümüyle sonuçlandı. Hz. Hüseyin’in ailesi esir alındı ve kanlı bir şekilde biten bu olay, tarihe Kerbela Olayı (Katliamı) olarak geçti.
*
Sevgili Peygamberimizin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın gözünün nuru olan Hz. Hüseyin, yanında bulunan yetmişten fazla Müslüman ile birlikte Kerbelâ’da şehit edilmiş olması İslam adına rezalettir. Bu rezil vaka, Allah ve Resulüne iman edip, Ehl-i Beyt sevgisini gönüllerine nakşedenlerin ortak acısı, yürek sancısıdır. Bu menfur hadiseyi gerçekleştirenler, mezhep ve meşrep farkı gözetmeksizin, istisnasız bütün Müslümanların vicdanlarında mahkûm olmuşlardır.
*
Bu vahim olay sonucu Sünni- Şii ayrışımının da zirve noktası olmuş oldu.
Bugün dahi izleri süren Sünni-Şii taraflarının birleştiği ortak noktalarından biri ise Kerbela Olayı’nı hüzünle hatırlamak olmuştur. Günümüzde Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih, Muharrem ayının 10. günü (Aşure Günü)’dür. Bu tarih, Sünni Müslümanlar tarafından sessiz bir şekilde anılırken, Şii ve Alevîler tarafından törenlerle anılmaktadır.
*
Bugün aynı coğrafyada, masum kadın ve çocuklar hayattan koparılırken bizlere düşen, devlet yöneticilerine düşen, Kerbelâ’yı doğru anlamak ve haksızlıklar karşısında Hz. Hüseyin misali bir duruş sergilemektir. Hz. Hüseyin, Kur’an-ı Kerim’i ve Rahmet Peygamberinin şerefli sünnetini kendine rehber edinmiştir. Zulme rıza göstermemiş, adaletsizliğe seyirci kalmamıştır. Kendisine yapılan telkinlere itibar etmeyerek hakkın, hakikatin, huzur ve barışın yeryüzüne hâkim olması için yola çıkmıştır. Böylelikle kıyamete kadar bütün insanlığa onurlu bir mücadelenin eşsiz örneğini sunmuştur.
*
Asrı sadet olarak nitelenen dört Halife dönemine bakınız. Hz. Ebubekir hariç diğer Halifeler de hançerlenerek öldürülmüştür. Hz. Ebubekir’in de zehirlendiğinden bahsedilir. Bazı akademisyenler ne yazık ki Hz. Peygamber’inde zehirlenerek öldürüldüğünden bahsederler.
*
Bu beddualı coğrafyada Irk, dil, mezhep ve meşrep farklılıklarının arkasına sığınarak aynı dine mensubiyetimizi hedef alanlara, coğrafyamızda yeni Kerbelâ’lar yaşanmasını arzulayanlara karşı İman yüreklerinin toplu vurması gerekmez mi?
*
Hz. Hüseyin Efendimiz gibi iyilerin ve iyiliklerin yanında, kötülerin ve kötülüklerin karşısında yönetici konumunda olan liderlerin ortak tavır almaları gerekmez mi? Hakkı ve hakikati adına ortak eyleme geçmeleri gerekmez mi?

*
Birçok peygamberin hayatında önemli gelişmelere sahne olan Âşûrâ günü; ne hazindir ki, Sevgili Peygamberimizin, “Cennet gençlerinin efendisi” diyerek övdüğü, torunu Hz. Hüseyin ile çoğu Ehl-i Beyt’e mensup yetmişi aşkın Müslümanın Kerbelâ’da acımasızca şehit edildiği gündür.

Yaşanmış bu acı gerçekten çıkarılması ders ne olmalıdır?

’’Kerbelâ, müminlere; birlik ve beraberlik içinde hareket etmeyi, ayrılık ve gayrılığa düşmemeyi hatırlatır. Hak ve hakikati ayakta tutmayı, adaletten ve iyilikten ayrılmamayı anlatır. Kerbelâ, aramıza fitne ve fesat tohumu ekmek, kardeşi kardeşe kırdırmak isteyenlere karşı feraset ve basiretle davranmamızı tavsiye eder. Sevgili Peygamberimiz ’in, “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır” uyarısına kulak vermemizi; sevinci ve nimeti paylaştığımız gibi hüznü ve meşakkati de paylaşmamızı telkin eder’’.

*
Ne var ki, İslami kavramların Bedevi kültürüyle harmanlaşması sonucu Emperyal devletlerin himayesinde ayakta durmaya çalışan kurulu dikta rejimlerle yönetilen devletlerin teslimiyetçiliği neticesinde;
Yer altı/ yer üstü kaynaklarıyla zengin Orta Doğu Coğrafyasında konumlanmış diktatörlükle yönetilen, halkı bedevi kültürüyle beslenmiş bu devletler Emperyal güce haiz ülkelerin şamar oğlanı olamaya mahkûm duruma düşmüşlerdir.
*
Bu konuyu işlemedeki asıl amaç, hepimizin bildiği çok zor badirelerden geçerek bedevi kültürünün sarmaladığı Osmanlı’nın küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuran iradenin kıymetini kavramak içindir.
*
Başta Başbuğ Mustafa Kemal olmak üzere kurucu iradenin yönlerini muasır medeniyetlere çevirmeleri yaşanan acı tecrübelerin sonucudur.
Laik sisteme ve hukukun üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter sistemi esas alan Devletimiz Türkiye Cumhuriyetini sarmalamaya yönelik bedevi kültüründen silkinmemiz, milli hasletlerimizi esas alan eğitim sistemimizi yeniden yapılandırmamız zorunluluğu olmazsa olmazımızdır.
*
Türk dünyasıyla kültürel ve ekonomik bağlarımızı güçlendirmemiz olmazsa olmazımız olmalıdır. Devletlerarası ilişkilerimizde karşılıklı çıkarlar öncelik almalıdır.
*
Beka sorunuyla karşılaşmamız için, vatanımız olan bu zor coğrafyada kaynaklarımızı harekete geçirecek üreten güçlü bir ekonomik reforma ihtiyacımız vardır.
“Ne Mutlu Türküm Diyene” kavramına ihtiyacımız vardır.
*
Başta Hz. Hüseyin ve Kerbelâ’da şehit olan Ehli-i Beyt olmak üzere, mukaddesatımız uğruna can veren bütün şehitlerimize selam olsun. Makamları yüce, son durakları cennetler olsun.