8.8 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Tabiat’ın  Maruzatı

     Ay, Yıldızlar ve Denizlerin, kısaca Tabiatın içindekilerin her biri, kendilerine mahsus dillerle insana: “Merhaba! Bizi tanımak istemez misin!” diyorlar. Öyle ise insan, onlara yardımlaşma sırrı, gösterdikleri nizamın gerektirdiği şekilde bakıp, onları dinlemeli. Çünkü her biri hâl diliyle:

     “Bizler birer hizmetçi, Yüce Allah’ın rahmetinin birer aynalarıyız. Hiç de üzülmeyin! Bizden sıkılmayın! Zelzelenin naraları, olayların yankıları, sizi hiç korkutmasın! Vesvese de vermesin! Çünkü, bizler; içlerimizde bir zikir zemzemesi / mırıltılarına, bir tesbih / Yüce Allah’ı anma demdemesi / coşkulu seslerine, naz ve niyaz velvelesi / Yaratan’a yalvarışlara tercüman oluyoruz. Bizlerin dizginleri Yüce Allah’ın elinde. Ancak iman gözü; her birimizin yüzünde, hâl diliyle konuşan Rahmet âyet ve delillerini görebilir.” diyor. 

     Ey kalbi uyanık Mü’min / İnanan İnsan! Gazap edilenlerin yolunda iken, Tabiat’ta genel bir matem havası var sanıyordun! Her taraftan gelen sesleri ölüm çığlıkları olarak işitiyordun! Oysa şimdi anladın ki, onlar Allah’ı anış sesleriymiş.

     Bil ki: Havadaki demdeme / yüksek sesler, kuşlardaki civcive / civciv sesleri, yağmurdaki pıtırtılar, denizlerdeki şıpırtılar, şimşekteki gök gürültüsü, taşlardaki tıktıka sesleri; mânâlı / anlamlı, tatlı âhenkli seslerdir. Aslında, havanın terennümleri, şimşeğin naraları, dalgaların nağmeleri, yağmurun âhenkli sesleri, kuşların ötüşleri; hâl dilleriyle Allah’ın azametini zikretmekte olup, gerçeklere birer mecazdırlar. Mevcudatta olan sesler, birer varlık sesidir. Her varlık, çıkardığı seslerle “Ben de varım.” diyor. O susan, sessiz kâinatın içindekiler, hâl diliyle: “Bizleri cansız ve donuk zannetme! Ey ‘Boşboğaz’ insan!” demiş oluyorlar.  

     Nitekim, Kuşları; ya bir nimetin lezzeti ya da bir Rahmet’in inişi; ayrı ayrı seslerle, küçük ağızlarıyla İlahî Rahmeti dile getirmelerine sebep olup, onları söyletir. Şükrederek kanat açmalarına sebep olur. Ve rumuzlu bir ifade ile:

     “Ey kâinattaki kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz. Şefkatle beslenmekteyiz. Hâlimizden memnun ve hoşnutuz.” diyerek, sivri gagalarıyla fezaya, naz dolu birer avaz salarlar. Sanki tüm kâinat, muhteşem bir musikidir. İman nuruna sahip olanlar; bu zikir ve tesbihleri işitirler. Zira hikmet / bir şeyin içyüzü; tesadüfün vücudunu reddeder. Nizam ise, kuruntu veren birlikteliği tardeder.

     Şimdi misalî âlemden çıkalım. Hayalî vehim âleminden inelim. Akıl meydanında duralım. Herşeyi mizana vuracak yollara koyulalım. Dalâletin sapkın / acı yolu mağdub ve dalâlettekilerin yolları idi. O yol, vicdanın en derin yerine; hem acı bir his, hem şiddetli bir elem verirdi. Şuur onu gösterdi. Oysa önceleri şuur ve bilince zıt bir yol tutulmuştu.

     Hüda ve hidayet yolu ise, şifadır. Kötü arzular, hissi iptal eder. Bu da teselli ister. Bu da eğlence ister. Ta ki vicdan aldansın! Ruhu uyutulsun! Elem hissedilmesin! Yoksa o acı veren üzüntü, vicdanı yakar! İnleyişlerine dayanılmaz, ümitsizlik elemi çekilmez olur!

     Demek ki, doğru yoldan ne kadar uzak düşülse, o derece şu hâl; etkiler vicdanı ve bağırtır. Çünkü her lezzet içindeki elem, bir iz bırakır!

     Demek ki heves, eğlence ve sefahatten oluşan medenî şaşaa; dalâlet / sapıklıktan gelen müthiş sıkıntıya yalancı bir merhem, uyutucu bir zehirden ibaretmiş.

     Halbuki nuranî yolda, öyle bir hâl hissedilir ki, o hâl ile oluyor hayat; lezzetin kaynağı. Elemler de lezzet oluyor. Onunla bilindi ki, çeşitli derecede; iman, kuvvetine göre, ruha güzel bir hâl verir. Çünkü, Ceset ruhla lezzet almakta, Ruh da vicdan ile lezzete dalmaktadır.

     Âcil bir saadet, vicdana yerleştirilmiş.

     Manevî bir Firdevs / Cennet, kalbe sokulmuştur.

     Düşünmekse deşmektir. Şuur ise, gizli bir sır.

     Şimdi kalb ne kadar ikaz edilir / uyarılır ise, vicdan harekete geçirilir.

     Ruha hissettirilirse, lezzet ziyadeleşir.

     Hem de ateşi nura, kışı yaza döner.

     Vicdanda, Firdevs Cennetleri’nin kapıları açılır.

     Dünya bir cennet olur. İçinde ruhlarımız uçuşur.

Sapık İlişkiler, Şantaj ve Casusluk Örgütleri

“Epstein Dosyaları” açıklandıkça dünyayı yönetenlerin içindeki sapıkların çokluğu, her türlü maddi zevke ve hazza erişme imkânı olanların “sübyancılık / pedofili” gibi iğrenç sapkınlıklar içinde olduğunu öğrenmek hepimizde şaşkınlık ve tiksinti uyandırıyor.

Ancak Amerikan Adalet Bakanlığı (DOJ) tarafından “Şeffaflık Yasası” kapsamında yayınlanan 3 milyon sayfalık belgelerin içeriği öğrenildikçe bu yapının “Pedofili üzerinden Küresel Siyaset Mühendisliği” yaptığına dair kuşkular yoğunlaşmakta.

Daha açık ifadeyle, Epstein örgütünün karar alıcıları “ahlaki zaafları” üzerinden esir alarak küresel politikaları tasarladığı ve düzenlediği kanaati güçlenmektedir.

Epstein’in kurduğu bu organizasyonun bireysel değil, arkasında İsrail gizli servisi Mossad ve ABD’nin CIA’in olduğu iddia ediliyor.

Epstein’in operasyonunun, seçkinleri (örneğin Little St. James adası gibi) mülklerine çekerek reşit olmayanlarla cinsel ilişkiye girmelerini sağladığı ve bunları koz olarak kullanmak üzere kayda aldığı iddia edilmekte.

Bazı araştırmacı gazeteciler bunun istihbarat ajansları için küresel kararlar üzerinde etki sağlamaya yarayan bir tuzak olduğunu savunmaktadır.

Belgeler, Epstein’in, sadece bir cinsel suçlu değil, Mossad ve kısmen CIA ile bağlantılı, küresel politikaları İsrail lehine şekillendiren bir istihbarat operatörü olduğunu gösteriyor.

****

Epstein’in İsrail lehine öne çıkan bazı faaliyetleri ve etkileri şunlardır:

Eski istihbaratçı Ari Ben-Menashe gibi bazı isimler, Epstein ve Ghislaine Maxwell’in geçmişte İsrail / Mossad adına çalışmış olduğunu iddia etmektedir.

Suriye-Rusya-İsrail Üçgeni: Epstein, 2013-2016 yılları arasında İsrail (Ehud Barak) ve Rusya (Putin) arasında “arka kapı diplomasisi” yürütmüştür. Bu görüşmelerin, Rusya’nın Suriye’deki İsrail hava saldırılarına göz yummasını sağladığı ve İsrail’in bölgesel güvenliğini tahkim ettiği iddia edilmektedir.

Epstein, Moğolistan ve Fildişi Sahili gibi ülkelerde, “iş bitirici” olarak devreye girmiş; İsrail’e maden hakları sağlamış ve İran/Çin etkisine karşı istihbarat ağını genişletmiştir.

Epstein ABD Politikalarının Dizaynında da etkili olmuş.

Trump’ın ilk döneminde, ortağı Tom Barrack üzerinden, ABD’nin Suriye’den çekilmesi (2019) gibi İsrail çıkarlarına uygun kararların alınmasında etkili olduğu öne sürülmektedir.

Clinton/Obama Döneminde de Bill Clinton ile olan yakınlığı (26 uçuş) üzerinden şantaj yapılarak, ABD’nin Suriye politikasının pasifize edildiği savunulmaktadır.

Yönettiği bazı fonlar üzerinden, İsrail ordusu için kritik olan gözetim teknolojilerini finanse ettiği ve teknoloji transferini yönlendirdiği belirtilmektedir. Bu teknoloji ve finansal casusluk açısından önemli bir başarıdır.

Bu iddialar mahkemede kesinleşmemiştir. Ancak resmi hiçbir sıfatı olmayan birinin bu işlere bulaşmış olması, örgütünün sapıklık organizasyonundan çok öte bir casusluk faaliyeti olduğunu gösteriyor.

Siyasi analizlerde, İsrail’in bu defa, yeni açıklanan Epstein belgelerini, Trump yönetimini İran politikaları konusunda istediği yöne yönlendirmek için şantaj olarak kullandığı ifade ediliyor.

******************************

Savarona’da Sübyancılık ve Şantaj   

Yılmaz Özdil, https://www.youtube.com/watch?v=jNf8LN9_-98 adresindeki videosunda, Epstein dosyalarını Türkiye bağlamında ele alıyor. Özellikle Tevfik Arif’in rolü ve 2010 Savarona yatı fuhuş skandalını Epstein ağına benzer bir “yerli versiyon” olarak yorumluyor.

Şöyle ki; 2010 yılında, Epstein tarzına benzer şekilde, “sübyancı” sapıklara Ukrayna ve Rusya’dan yaşı küçük kız çocukları getirtildiği, bazı oligarkların/ baronların Atatürk’ün yatı Savarona’da bu çocuklara tecavüz ettiği tespit edilmiş. Jandarma baskın yaparak sanıkları suçüstü yakalamış.

Savarona yatını kiralayan kişinin kimliği ilginç.  Tevfik Arif (asıl adı Tofik Arifov), 1953 Kazakistan doğumlu. 1993’te Türkiye’ye gelmiş, 1994’te T.C. vatandaş olmuş, İhlas Holding’le ortaklık kurmuş. 2001’de New York’a taşınmış, Trump’la ortak (Trump Soho, Florida otelleri) olmuş biri. Özdil, Tevfik Arif’in Savarona’yı günlük 50.000 dolara işlettiğini, yaşı küçük kızları oligarklara sattığını, şantaj yaptığını iddia ediyor.

Fakat bu rezaleti ortaya çıkaran savcı başka bir göreve alınarak yerine “Fetöcü” bir savcı atanıyor. Yeni gelen savcı Osman Şanal takipsizlik kararı vererek, bütün sanıkları serbest bırakıyor. (Daha sonra Osman Şanal FETÖ üyeliğinden yargılanarak, 11 yıl 3 ay hapis cezası verildi.)

Yılmaz Özdil, Türkiye’den kızların kaçırıldığı, Epstein’in “Lolita Express” adlı uçağının Türkiye’ye 9 defa indiğini hatırlatıyor.

Türkiye’de pedofili şantajı varsa, yerli aktörler üzerinde de yabancı istihbarat (Rusya/Mossad/ABD) lehine uygulanmış olabilir mi?

Bu soru sadece bir vehim eseri olabilir. Ama Savarona olayı gibi üstü örtülmezse, bakarsınız Epstein dosyalarının Türkiye ile bağlantıları da ortaya çıkarılabilir.

******************************

Rehin Alınan Karar Alıcılar

Açıklanan Epstein belgelerinden, şantaja muhatap olan önemli makam, mevki, para ve şöhrete sahip insanlar kullanılarak bazı ülkelerin politikalarının yönlendirilmiş olduğuna dair bilgiler çıkıyor.

Ülkelerin politikalarında kırılma noktaları yaratabilecek değişikliklerde şantajcıların etkisi olduğu anlaşılıyor.

Bu aşamada “Bu işler veya benzerleri Türkiye’de de oluyor mu?”

Türkiye’de bazı siyasetçiler şantaj ve kaset operasyonlarıyla radikal dönüşümler geçirmiş olabilir mi? gibi sorular akla geliyor.

Bu sorular siyasi davranışlardaki ani değişimlerin arka planını anlamaya yönelik analitik sorulardır. Bu yazıda yer alan değerlendirmeler; kamuya açık kaynaklardan yararlanılarak yapılan analizlerdir. Hiçbir kişi, kurum veya devlete yönelik bir suç isnadı içermemektedir.

Epstein belgeleri bize göstermiştir ki; bir ülkede karar alıcıların en temel politikalarında yaşadığı ani, açıklanamayan ve radikal yön değişimleri, bazen sadece siyasi tercihlerle değil, perde arkasındaki baskı mekanizmalarıyla da ilgili olabilir.

Türkiye’de de, hem iktidar ve hem de muhalefet kanadında, geçmişte savunulan temel değerlerin tam tersi istikamette savrulmalar yaşanmaktadır. Ancak bu değişimlerin rasyonel gerekçelerini şeffafça göremiyoruz. Bu durum, ister istemez, ‘karar vericiler üzerinde bir dış baskı mı var?’ sorusunu doğurmaktadır.

Bu soruların cevapları ancak şeffaflık, hesap verebilirlik ve demokratik denetim mekanizmalarının güçlenmesiyle netleşebilir.

Temennim, ülkemizdeki tüm karar alıcıların, hangi yöntemle olursa olsun baskı altına alınmaya karşı güçlü bir duruş sergilemeleridir.

Türkiye’de Toplum Bilimi- Dün ve Bugün

Geçen yazımı “uygulanmayan bilim yoktur”a yakın bir hükümle bağladım. Lineer cebir, grup teorisi gibi en soyut matematik dallarının bile dönüp dolaşıp uygulamayı desteklediğini anlattım. Bu dönüp dolaşma şaşırtıcıydı ama gerçekti. Fizik ve matematikten bolca söz ettim ama asıl maksadım insan bilimleri—beşerî bilimler idi.

Beşerî bilimlere geçmeden bir aşırı hüküm daha vereyim: Uygulanmayan bilim, bilim değildir! Şöyle ki eğer bilim sadece tasvirle yetinmeyip sebep-sonuç ilişkilerini çözmeye bakıyorsa uygulamalıdır. Çünkü sebep-sonucu çözen gayret, “Sebebi değiştirirsem sonuç nasıl değişir?” sorusuna da cevap arar. İşte burada, bilim uygulamalıdır tezine, yirminci asrın bilim felsefesinin ağır topu Karl Raimond Popper’dan destek gelir. Popper, “Sadece yanlışlanabilen şeyler bilimin sahasına girer; bir iddia yanlışlanamıyorsa bilim değildir.” der. Bir iddianın yanlışlanabilir olması için “Ne yaparsam ne olur?” sorusuna cevap verebilmesi lazımdır.

Ne yaparsam ne olur? Ne olmaz?

Mevcut bilgilerden, geleceği veya geçmişi tahmin etmeye çalışmayan bir yapı yanlışlanamaz. O hâlde bilim değildir.

İnsan bilimleri de son tahlilde, “Ne yaparsam ne olur?” sorusuna cevap arar. Herkes tıbbı, psikolojiyi beşerî bilim şemsiyesi altına sokmaz ama tıp da psikoloji de sebep-sonuç bilimleridir; şüphesiz uygulamalı bilimlerdir. Aynı şey sosyoloji ve sosyal psikoloji için de doğrudur. Tarih, arkeoloji, paleoantropoloji içinde doğrudur. Bu son grup “Ne yaparsam ne olur?” değil, “Ne oldu da bu oldu?” ile uğraşır. Sebep-sonuç yerine sonuç-sebep ile. Beşerî bilim saymayabilirsiniz ama insana etkisi şüphe götürmeyen paleontoloji ve jeoloji de sonuç-sebep bilimlerindendir. Onları hem geçmişi anlamak hem geleceği tahmin için kullanıyoruz.

Sosyologların, sosyal psikologların, Türkiye için söyleyecekleri önemli sözler olmalıdır. Vardır; hep olmuştur. Sosyolojimizin kurucularından sayılan Ziya Gökalp’in bütün gayreti Türk toplumu içindir. Ne yapılması, hangi politikalara başvurulması gerektiğini bulmak için çırpınır. Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Orhan Türkdoğan, Mübeccel Kıray, Çiğdem Kâğıtçıbaşı ve burada sayamadığım nice bilim adamı genelle de uğraştı ama bu uğraşları hep Türk toplumu için bir şeyler söyleyebilmek, tavsiyelerde bulunmak amacıylaydı.

Merkez köy

Kültür değişmelerini incelediler çünkü kültürü değişen, değiştirilen toplum Türk toplumuydu. Köy sosyolojisi yaptılar çünkü onların zamanında Türkiye’nin çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Mümtaz Turhan’ın “merkez köy”, sonra Ecevit ve Türkeş’in “köy kent” ve “tarım kentleri” tezleri hep Turhan’dandır. Bu çalışmalarda, sosyolojinin seyirle yetinmeyip, elini taşın altına koyması gerektiği mesajı, o merkez köyler için o sosyologlarımızın verdikleri kadro listesinden anlaşılır.

Mümtaz Turhan’a göre merkezî köy kadrosunda öğretmen, ziraat uzmanı, veteriner, sağlık uzmanı, ebe, teknik elemandan başka bir de sosyal hizmet uzmanı- halk eğitmeni de vardır. Bu sonuncunun görevi, köyün sosyal yapısını güçlendirmek, kooperatifleştirmek, örgütlemektir. Erol Güngör’le birlikte, Mümtaz Turhan’ın halefi olarak niteleyebileceğimiz Orhan Türkdoğan, “Köy Sosyolojisi” eserinde merkez köyleri tekrar ele alır ve kadrodaki sosyoloğu açıkça belirtir. Köy kalkınması projelerinde sosyoloğun mutlaka bulunması gerektiğini söyler ve gerekçeleri sayar. Teknik uzmanlar tek başlarına sonuç alamaz. Değişim, sosyal yapıyı göz önüne alarak yapılmalıdır. Merkez köyde sosyal yapıyı analiz eden bir uzmanı bulunmalıdır. Köyün toplum matrisinde değişime yardımcı unsurların ve değişime direnecek unsurların belirlenmesi şarttır. Sosyolog, bu analizlerden başka davranış değişikliklerini yerinde izleyecek ve kalkınma programlarını sosyal yapıya göre uyarlayacaktır.

Merkez köy, Türkiye’nin %75’i 40 000 adet köyde yaşarken kurgulanmış bir çözümdü. 40 000 köye yukarıda sayılan hizmetlerin götürülmesi mümkün olmadığı için bunları merkezler etrafında toplamak ve mesela 40 bin yerine 4 bin noktaya hizmet götürmek planlanıyordu. Bu yapılmadı. Sonuçta köyler yok oldu.

Kuzuların sessizliği

Köylü toplum, şehirli toplum hâline geldi diye sevinebilirsiniz. Köylü toplumun, endüstrileşmenin itici gücüyle burjuva toplumu, şehirli toplum hâline dönüşmesi iyi bir şey olabilir. Burjuva kelimesi şehirli demektir zaten. Ancak kalkınma teorilerinde bir de “endüstrileşmeden şehirleşme” diye arzu edilmeyen bir süreç anlatılır. Bizimki hangisidir? Onu da sosyologlarımızın söylemesi gerekir.

Geçmişi ve bugünü gözlediğimde benim vardığım sonuç şudur: 20. asırdaki sosyologlarımız bütün dikkatlerini Türk toplumuna odaklamıştı. “Bu toplumu tutup kaldırmak için ne yapmalıyız?” sorusu temel dertleriydi. Şimdi de öyle mi? Ben o yoğunluğu, o odaklanmayı göremiyorum.

Türkiye’nin kucağında büyük sosyal problemler var. Kontrolsüz, plansız göç dalgaları. Millet devletini, millet egemenliğini yıkmaya yönelmiş kalkışmalar ve bu kalkışmalara hoşgörüyle yaklaşılmasını salık veren odaklar. Bunlar olur mu? Olursa nasıl olur? Toplum nasıl ve ne yönde değişiyor? Barışa mı yoksa başka yönlere mi sürükleniyor? Bilim adamı sıfatını taşıyan birilerinin bu soruları cevaplaması lazımdı. Hiç olmazsa bunlara cevap aradığını söylemesi. Araştırdım; meğer tam aksine, bu konuların zülfü yâre dokunduğu, pek bulaşmamak gerektiği telkini varmış. Kuzuların sessizliği…

81 İl İçinde 61’inci Olsanız

Önce bir gazete haberi: “Kocaeli Sağlıkta Sınıfta Kaldı”

Başlığın devamını okuyorum: “Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen GÖREN (Görev-Eylem-Netice) sistemi kapsamında yayımlanan 2025 yılı verileri, illerin sağlık hizmetlerindeki performansını ortaya koydu. Hasta memnuniyeti, randevu süreleri, hizmet verimliliği ve sağlık hizmetlerine erişim kriterlerinin esas alındığı değerlendirmede, Kocaeli 81 il arasında 61’inci sırada yer aldı.” cümleleri ile haberin ayrıntıları verilmiş. Bir de: “Sanayi ve nüfus yoğunluğu yüksek iller arasında yer alan Kocaeli’nin sağlık hizmetleri performansının komşu illerin gerisinde kalması dikkat çekti.” cümlesiyle karşılaştırma yapılmış.

Siz ne düşünürsünüz, bilmem; ben sağlıkçılardan memnun değilim. Çok uzak olmayan, hani doktorlara zor ulaştığımız zamanlarda, muayene olmanın mutluluğunu yaşar, huzurunu duyardık. Odasına girdiğimiz doktorun beyaz önlüğü olurdu, boynunda taşıdığı stetoskobu mutlaka bulunurdu. Şikâyetimizi bile tam söylemeden önce bizi baştan aşağıya süzer, sırtımızdan ve göğsümüzden ciğerlerimizi ve kalbimizi dinlerdi. Sıkıntımızı biraz daha dillendirince elindeki özel fenerle gözlerimize ve kulaklarımıza ışık tutar, onları incelerdi. Ağzımızı açtırarak derin bir “aaa” dedirtmek, olmazsa olmaz bir işti. Yanındaki hemşireden nabzımızı ve ateşimizi ölçmesini isterdi. Aklımıza gelmeyen soruları sorar, hastalığımızı iyice anlamaya çalışırdı. Biz de kendimizi tam ifade edebilmenin güveniyle aldığımız reçeteye sadık kalır, ilaçlarımızı hakkıyla kullanırdık.

Peki ne oldu şimdi? Dostlarıma soruyorum, herkes aynı şeyi söylüyor. Artık doktorlar muayene etmiyorlar, oturdukları yerden “Şikâyetin ne?” diyorlar, bilgisayardan bir reçete numarası verip doğruca eczaneye yönlendiriyorlar. Pek az doktor, belki tahlil istiyor. Doktorların görünüşleri, davranışları, ilgileri hastalara güven vermekten bir hayli uzaklaşmış durumda.

Hekimlik, son derece önemli, mübarek bir meslek. Bununla ilgili daha önce birkaç yazı yazdığımı hatırlıyorum. Gönülden, sevgiyle yapılmayan hekimlik hastayı tedavi etmek yerine daha da hasta ediyor. Her hasta, bir çocuğun annesine duyduğu güveni hekime duymak ister. Tedavinin yarısı ilgidir, sevgidir, hastaya zaman ayırarak onu dinlemektir.

Bu gözlemimi bir doktorla paylaştığımda bana şunları söyledi: “2019 Pandemi döneminde bir süre doktorlar hastalara karşı fiziken mesafeli durdular. Ancak bu geçici bir dönemdi. Her doktorun hastasını muayene etmesi, özellikle öksürük şikâyetlerinde stetoskopla dinlemesi mesleğinin gereğidir.”

Sağlık sisteminde son yirmi yıl içinde büyük iyileştirmeler yapıldı. Vatandaş olarak memnunuz. Sistemdeki değişikliğe bilerek karşı çıkanların veya ayak uyduramayanların varlığı inkâr edilemez. Mesleğini sevmeyenlerin, bir nedenle mesleğinin hakkını vermeyerek vatandaşa güven verici hizmeti sunamayan doktorlarımızın uyarılması veya meslekte geri hizmete alınması da sağlık yöneticilerinin görevi.  

Amacım, bir meslek erbabını tahkir etmek, değersizleştirmek değil. İşi sulandırmak gibi bir niyetim de yok. Yapay zekânın, sağlıkla ilgili beni tatmin edici seviyede olduğunu söylemek istemiyorum. İtiraf etmeliyim ki yapay zekâ, bir hastayı daha iyi muayene ediyor; ona muhtemel pek çok soru soruyor, aklımıza gelmeyecek ihtimallerden bahsediyor, önerilerde bulunuyor. Sonunda yine hekime görünmeyi tavsiye ediyor; ama hasta kişi de hizmet alamayacağını düşünerek sağlık ocağına, hastaneye gitmemeyi tercih ediyor. Yapay zekâ, hekimlerin yerine geçmemeli, mesleğini elinden almamalı. Hekimlerimiz, hafızalarımızdaki güzel hatıralarıyla var olmalı, hizmetleriyle saygınlıklarını korumalı.

Hasta memnuniyeti, randevu süreleri, hizmet verimliliği ve sağlık hizmetlerine erişim gibi kriterlerle 61. sırada yer alması Kocaeli sağlık yöneticilerini düşündürmeli, yöneticiler dürüstçe kendilerini sorgulamalı. Kriterlere hasta memnuniyeti, reçete takibi, ilaç kullanımı da eklenmeli. Verilen ilaçların yarıdan fazlasının israf edildiğini düşünmekteyim. Sağlık, maliyeti yüksek bir sektördür, ilaç savurganlığını önlemek, vatandaşı bu konuda bilinçlendirmek de sağlık yöneticilerinin görevi olmalı.

Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen GÖREN (Görev-Eylem-Netice) sistemi, Kocaeli için övünülecek tablo sunmasa da takdire değer bir çalışma. Bu tür çalışmalar, eğitim, güvenlik, adaletli gelir dağılımı, adalete güven gibi alanlarda da yapılmalı, kurumlar hizmet kalitesinde rekabete yönlendirilmelidir. Benim yeni haberdar olduğum bu tür çalışmaların, hükümetin politikası gereği olduğunu düşünmek istiyorum, böyleyse proje ve emek sahiplerini tebrik ediyorum.

“Kimin karnı ağrır, o bağırır.” der eskiler. Ağrı neredeyse can oradaymış. Sağlık, ihmal edemeyeceğimiz alan, sağlık görevlileri de vazgeçemeyeceğimiz kişiler. Hepsi bizim için birer kıymet. Kıymetlerimizin, beklentilerimizin üzerindeki hizmetleriyle daha değerli olmalarını istemek de güzel ülkemizin cefakâr, fedakâr, kadirşinas insanlarının hakkıdır.

Ülkemizin bizi biz yapan değerleriyle yetinmek, bu vatan toprağında var olmanın mutluluğunu duymak için iyilikte, güzellikte, hizmette yarışmak, hem atalarımızın mirası hem konjektürel coğrafyanın gereğidir.

Sırât – ı  Müstakîm

     Sırât-ı Müstakîm / İstikametli ve Doğru Yol, iman ve inancın yoludur.

     Delil ve imamı / önder ve rehberi, inayet ve hâkimiyet kanadını inananların üstüne geren Kur’an’dır.

     Ne zaman ki, Ezelî Sultan Yüce Allah’ın rahmet, inayet ve yardımı; insanı yaratmak istedi.

     Kudreti, insanı ortaya çıkardı. Yönlendirici tavırlarla donatılmış olarak irade kanunuyla, yeryüzüne indirdi. Beden elbisesini insana, şefkat ve korunma duygusuna sahip kılınmış olacak şekilde giydirdi. Lâyık olduğu emaneti kendisine verdi. Bunun nişanı olarak Niyaz edip, Namaz kılmayı ondan istedi.

     Devirler boyunca takınacağı tavırlar; uzun yolculuğunda Naz Makamı olarak belirlendi. Yoldaki kolaylıklar için, kaderden yönetmelik verilen insan; hayat yolculuğunun her safhasında, misafir gibi kardeşcesine karşılanır oldu.

     İnsan, Tabiat’la karşılıklı alış verişte bulunur. Âdeta bir ticaret anlayışıyla muamele görür. Dünya kapısında sevinç çığlıklarıyla varlıklarla kucaklaşır.

     Böylece, Rahmân olan Allah’ın isimlerinin aynası olan İnsan, hayatı boyunca âdeta tepinip duracağı, şahadet / görünen âlem olan Dünya’ya adım attırıldı. Üstelik henüz hiçbir şey bilmez olduğu hâlde.

     Çünkü, delil ve imamı / önder ve rehberi Rahmân’ın göstereceği yollar idi. Delil olarak görünen ise, nazenin / duyarlı, dünyaya sâdık açık gözleri idi.

     Oysa, insan önceki hâl ve durumunu bir hatırlasa! Neydi? Ne oldu? Neredeydi? Nereye getirildi? Garîb ve yetimdi! Düşmanları çoktu. Hâmisini bilmezdi! Şimdi ise, iman ve inanç nuru / aydınlığı ile, o düşmanlarına karşı sağlam esaslar edinmişti. İnsanın koruyucusu olan dayanakları ise düşmanlarını def’ etmeye yeter derecede idi.

     O Allah’a imandır ki, ruhun ışığı, hem hayatın nuru olup, ruhunun ruhu, yani ruha ruh verendir. Böylece kalbi rahatlar. Düşmanlarına aldırmaz! Hattâ düşman tanımaz!

     Önceki dalâlet / sapkın yoldayken vicdana yönelmiş; ondan binlerce bağırıp çağırma ve çığlıklar işitmiş; belâlarla karşılaşmıştı! Çünkü insan; emel, arzu, istidat ve hisleriyle daima ebedî oluşu / sonsuz kalışı ister.

     İnsan, inkâr içindeyken yolu, yordamı bilmezdi! Ağlayıp sızlanmaktan, yalvarıp yakarmaktan başka yapacak bir şeyi yoktu!

     Fakat, -elhamdülillah- insan, dünyaya gelişinde medet ve yardım alacak noktayı buldu. O kabiliyet noktası insana ve emellerine; daima hayat veriyor. Ebedü’l-âbâd’a / ebedler ülkesine, sonsuz ahiret hayatına erişmek için, insana kanat açtırıyor.

     Yaratılışındaki istidat ve kabiliyet insana yol gösteriyor. Hem yardım ediyor, hem âb-ı hayatı içiriyor, hem olgunluk ve mükemmeliyete doğru koşturuyor. O medet noktası. O şevke getiren işaretler…

     İmanın ikinci kutbu: Haşri tasdik ve onaylamaktır. Ebedî / sonsuz saadet / mutluluk ki, o sadefin / mahfazanın cevheri ve incisidir. İmanın bürhanı / delili ise Kur’an’dır. Vicdan da, insanî bir raz / sırdır.

     Şimdi ey insan! Başını kaldırıp kâinata bakarak onunla konuş! Önceki dalâlet / sapık yolun ne kadar dehşetli bir görüntü verdiğini hatırla! Şimdi gördüklerin ise, her tarafa gülücükler saçıyor! Nazlı bir şekilde niyaz ve dualarını içeren seslerin semada yankılanıyor.

     Hem görür ki gözü arımisal olmuştur. Her tarafa uçuyor. Kâinat, bostanıdır. Her tarafta çiçekler. Her çiçek veriyor insana çok tatlı bir su. Ünsiyet / dostluk, teselli ve sevgi veriyor. O da alır getirir şahadeti. Bal gibi lezzetli yapar. Balda bir bal akıtır. O esrarengiz gizemli / sır dolu yiğit insan.

     Velhasıl Sırât-ı Müstakîm, insanı mest ve şad etmeye devam ediyor.

     Gezegenlerin hareketlerine, yıldızlara, güneşlere gözü takıldıkça, Hâlık’ın hikmet ve amacını eline verirler. Hem ibret levhasını, hem rahmet parıltısını alıp uçuşa geçer. 

     Sanki İnsan, Güneş’le konuşur!

Uygulamalı Bilim, Uygulamasız Bilim

Uygulamalı bilimler… Bu ifadeyi sıkça duyarız. Bunun ima ettiği bir ayrım var. Demek ki bilimler ikiye ayrılıyor. Uygulamalı bilimler ve uygulamasız bilimler. Aynı ayrımı daha da çarpıcı tarzda yazabiliriz: Bilim için bilim ve insan için bilim! Tıpkı sanat için sanat ve tersi gibi. O “tersi” her ne ise—ideoloji mi siyaset mi…

Aslında bilim de sanat da insan içindir. Bilim adamı ve sanatçı, “Hadi oturup insan için bir şeyler yapayım.” diye düşünerek işe koyulmaz ama ne düşünürse düşünsün ne hissederse hissetsin sonunda ortaya koyduğu ürün, insanın kullanımı içindir. Hani ihtiyaç keşfin anasıdır derler. Anası yoksa doğum da yoktur.

Şuraya kendimden bir alıntı yapayım:

“Hadi teknoloji neyse ama bilimle fayda nasıl birlikte olur! Zannedilir ki bilim adamları merak ettiklerini, evrenin sırlarını araştırıp çözer. Sonra teknoloji, onların bulgularını kullanarak yararlı şeyler icat eder, üretir. Bilim tarihine baktığınızda bunun tam tersinin geçerli olduğunu görüyoruz. En çarpıcı misali, endüstri devrimini başlatan buhar makinesi. James Watt’ın buhar makinesini icadı ile onun bilimi, yani termodinamik arasında yetmiş yıl var. Önce makine, sonra teori gelmiş.” (6 Haziran 2025 tarihli “Çıkar ve Bilim” başlıklı yazım.)

Matematiğin sihri

Fizikle uğraşanlar sık sık şu şaşırtıcı gerçekle karşılaşır. Çözmeye, anlamaya çalıştıkları tabiat davranışını matematikçiler daha önce çözmüştür. Bu ne demek şimdi! Şu demek: Tabiatın o köşesine tıpa tıp uyan bir matematik dalı vardır; ve bu cidden hayret vericidir. Matematikçi o yapıyı kurarken fiziğin o gerçeği, doğanın o davranışı bilinmiyordu bile!
İki örnek: Kuantum Teorisi’nin tam anlaşılması lineer cebir denilen matematik dalı sayesinde oldu. Bu eşleşmeyi önce Heisenberg, sonra Dirac gördü. Fakat lineer cebir her ikisinden de eskiydi. Einstein’ın genel izafiyet teorisi için tensör cebri gerekiyordu. Fakat tensör cebri daha Einstein doğmadan kurgulanmıştı!

Matematik de insan içinmiş!

Bir üçüncü örnek de fiziğin şu andaki en uzak sınırlarından; tanecik fiziğinden. Temel taneciklerin varlığını, davranışlarını açıklamak için geliştirilen birden fazla teori, matematiğin grup teorisine dayanıyor. Elementer partiküllerin keşfi ve teorisi 20. asrın ikinci yarısının konusu. Grup teorisi, Galois ve Cauchy’nin işi ve 19. asrın ilk yarısına ait. Bu da garip değil mi?

Çok tuhaf, sanki sihirli tesadüfler bunlar! Aslında değil. Çünkü matematikle gerçek hayat arasında, matematikçinin belki hissetmediği fakat şuur altında kurulup oturmuş bir paralellik vardır. Matematikçi de matematikçi olmayan da çevresindeki doğanın gerçeğinden etkilenir, oradan aldığı izlenimlerle düşünür. Doğanın davranışlarının kendini tekrarlaması da çok tuhaf değildir.

Genel izafiyetin ve kuantum teorisinin aksine, bilim devriminin ilk ve en büyük keşiflerinden Newton kanunları için gereken matematiği Newton kendisi buldu. Diferansiyel ve entegral hesap. Biz lise sonda okumuştuk. İstanbul Teknik Üniversitesi giriş sınavında da sorulurdu. Lise müfredatında hâlâ var mı baktım. Mevcut bakan döneminde entegral kaldırılmış. Sayın bakan, “Ben kaldırmadım, komisyon kaldırdı.” diyor. Eh o hâlde mesele yok. Demek diferansiyel ve entegral hesap zaten yokmuş.

Bilim uygulanır

Öyle ya. Newton kanunları ve onun dayanağı türev, entegral ve diferansiyel denklemler daha çok yeni. Doğru mu yanlış mı hele belli olsun, ondan sonra bakarız. Daha şunun şurasında dört asır olmuş. Daha dün gibi. Biliyorsunuz evrimi de zor olduğu için kaldırmıştık.

Neyse yukarıdaki son paragraf kinayeydi. Dostlarım şikâyet ediyor. Bazen şaka yapıyorsun ama anlaşılmıyor diye. İşbu yazdığımda ciddi değilim diye belirteceğim bundan sonra.

Bilimi bilim adamları, bilim için yapsın bırakın. Ama bilim son tahlilde insan içindir, insanın yararına kullanılacaktır, kullanılmalıdır. İnsanın yararına kullanılabilmesinin şartı da bize ne yapmamız gerektiğini söylemesidir. Yani sebep-sonuç; yani determinizm, yani şu sebepler şu sonuçları doğurur diyebilmesidir. Öyle ki sonuçlar hoşumuza gitmiyorsa sebepleri değiştirelim; hoşumuza gidecek sonuçları alabilmek için gereken sebepleri sağlayalım, kuralım.
Bu yazı, beşerî bilimlerin uygulanabilirliği, toplum yararına kullanılabilirliği tartışmasının methaliydi. O bir sonraki yazıma kaldı.

(https://millidusunce.com/cikar-ve-bilim/ )

Yaş Aldıkça Gençleşmek

Orta yaşlarda iseniz önümüzdeki yıllar hastalıklarla, biyolojik yetersizliklerle uğraşacağım bir dönem olacak endişesi içinde olmayın. Artık “Türkiye daha yaşlı bir ülke haline geliyor” diye karamsar olmanız da gerekmeyecek. Varsın doğum oranları düşsün, yaşlı nüfus oranı büyüsün.

Çünkü önümüzdeki 15-20 yıl içinde hücrelerin gençleştirilmesi mümkün olacak. Böylece yaşlılıkla ortaya çıkan hastalıkların önüne geçilebilecek ve 70-80 yaşındaki bir insanın organları 30 yaşındaki gibi çalışacak.

Bu müjdeyi veren ABD’de Connecticut Üniversitesi Sağlık Merkezi ve Jackson Laboratuvarı’nda görev yapan Prof. Dr. Derya Unutmaz. Sadece yaşlanmanın gecikmeyeceğini, aynı zamanda gençleşmenin başlayacağını söyleyen Unutmaz, “İnsanların çoğu gelecekte yüzyıllarca yaşayacak” diyor.

“Gelecek” olarak verdiği tarih ise çok iyimser. “Önümüzdeki 10-15 yıl çok kritik. Eğer bu sürede sağlığımızı koruyabilirsek, yapay zekâ (YZ) ve biyoteknolojideki devrimler sayesinde ‘Yaşlanmayı Durdurma Hızı’na (Longevity Escape Velocity) ulaşabiliriz” diyor.

Tabii bu 15-20 seneyi bekleyeceğiz ve bu süre sonunda birden iyileşme olacak demek değil. Her yıl biraz daha gelişecek “teknoloji, her geçen yıl ömrümüze bir yıldan fazla süre ekleyecek hıza ulaşacaktır.”

Prof. Unutmaz, yaşlanmayı kaçınılmaz bir kader değil, çözülmesi gereken biyolojik bir veri sorunu olarak görüyor. Ona göre “insan vücudu inanılmaz derecede karmaşık bir makinedir ve yaşlanma, bu makinedeki hasarların birikmesi ve onarım mekanizmalarının (bağışıklık sisteminin) yavaşlamasıdır.

Eğer biyolojik mekanizmaları tam olarak anlarsak, bu hasarları onarabilir ve yaşlanmayı durdurabilir, hatta geri çevirebiliriz.”

Sürecin bu kadar hızlı gelişmesini sağlayacak en önemli parametre ise yapay zekâ.

Çünkü “insan biyolojisi o kadar karmaşıktır ki (milyarlarca hücre, gen etkileşimleri, proteinler, mikrobiyom), insan zekâsı tek başına bu verileri analiz edip desenleri çözmekte yetersiz kalmaktadır.” İşte bu noktada yapay zekâ devreye girer.

Yapay zekâ, genetik verileri, kan değerlerini ve bağışıklık sistemi haritalarını saniyeler içinde analiz ederek, insanların neden hastalandığını veya yaşlandığını moleküler düzeyde çözebilir.

Böylece ilaç keşfi için gerekli süreler kısalacaktır. Geleneksel yöntemlerle 10-15 yıl süren ilaç geliştirme süreçleri, yapay zekâ simülasyonları ile birkaç yıla, hatta aylara inmektedir.

Prof. Dr. Unutmaz, YZ’nın yaşlanmayı tersine çevirecek molekülleri bulmada kritik rol oynayacağını savunuyor.

Prof. Dr. Derya Unutmaz’a göre, Biyoloji bir yazılımdır. Yapay zekâ, bağışıklık hücrelerini (T-hücreleri) tıpkı birer “yazılım” gibi yeniden programlayarak, vücudun sadece kanserle değil, yaşlanmanın getirdiği hücresel yıkımla da savaşmasını hedefliyor. Yani vücut, kendi tamir mekanizmasını en üst sürümüne güncelliyor.

Yapay zekâ, biyolojik devrimlere (hücre yenilenmesi, kanser tedavisi vb.) ulaşmamızı ve gençleşmemizi sağlayacak olan “hızlandırıcı motor”dur.

Özetlersek, “100’lük gençler” hedefine, yapay zekâ sayesinde sandığımızdan daha hızlı ulaşabiliriz.

*******************************

Uzun ve Sağlıklı Yaşamanın Bedeli

“100’lük gençler” hedefi bir doktor için çok önemli bir ideal. Ancak bireyler, toplum ve siyasetçiler açısından bu ideal ürkütücü de olabilir. Bu hedefe ulaşıldığında hem kişiler ve hem de toplum açısından alışılmadık ve öngöremeyeceğimiz birtakım sorunların olacağı kuşkusuzdur.

Daha önce yazdığım bir köşe yazısında “ben 100 yaşını geçecek kadar yaşamak istiyor muyum?” diye kendime sormuştum. “Böyle asırlık olmasa da uzun bir ömrü, önce ‘sağlıklı olmak şartıyla’ isteyebilirim” demiştim.

Prof. Dr. Derya Unutmaz’ın müjdesi gerçekleşirse, biyolojik olarak 30 yaş sağlığında iken yüzyıl (belki de yüzlerce yıl) yaşamak mümkün olacak.

Peki, insanın biyolojik varlığı gençleşirken psikolojik yapısı da paralel şekilde gençleşebilecek mi?

Stephen Covey, “bir insanın, fiziksel hayatını sürdürme isteğinden sonraki en büyük ihtiyacı psikolojik canlılıktır, yani anlaşılmak, onaylanmak, takdir edilmektir” diyor.

Biyolojik ve psikolojik yaş uyumsuzluğu olursa, anlaşılmadığınız, takdir edilmediğiniz, sevilmediğiniz bir ortamda yaşamak zorunda kalınmaz mı? Böyle olursa, bir asırdan fazla ömre ulaşmak şans değil, talihsizlik olarak değerlendirilmesi gerekmez mi?

Ayrıca ortalama ömür böylesine hızlı bir şekilde yükselirse dünya nüfusu anormal artacaktır. Dünyanın sınırlı kaynaklarını ele geçirmek için devletlerin mücadeleleri daha da sertleşecektir. Bilimin uzun yaşama sırrını keşfeden dallarını, bazıları dünya nüfusunun optimum seviyeden yukarı çıkmaması için silah olarak kullanabilir.

A. Nihad Asya’nın ahiret hayatı için yazdığı mısraları hatırlayalım:

“Dediler: ‘Cehennemde odun bulunmaz, / Yolcu yakacağını kendi götürür!’ / Anladım ki Cennet’e giden de burdan / Gülünü zambağını kendi götürür.”

Aslında sadece ahiret hayatı için değil, yaşamakta olduğumuz dünya hayatında da Cehennemin odunu da, Cennetin gülü zambağı da insanların elinde.

Kaç yıl yaşarsak yaşayalım, dünyamızı Cennete çevirenlerden olup, Cehenneme odun taşıyanlara karşı mücadele etmeden yaşamanın bir anlamı yok. Çünkü bizi mutlu eden sadece ömrün uzunluğu değil enidir.

“Kendimize, sevdiklerimize, topluma ve dünyaya faydalı, bereketli bir ömür yaşayabilirsek, mutlu olmayı ve mutlu etmeyi başarabilirsek, “ömrümüze en katmış oluruz.”

Hem fiziken ve ruhen sağlıklı ve hem de boyu ve eni çok olan, “kendimizi değerli hissettiren insanlarla” birlikte olduğumuz mutlu bir ömür diliyorum.

Bütün Elem Dalâlette

     Mağdûb / gazaba uğrayanların ve dâllîn / hak yoldan sapanların nasıl karanlık bir yolda olduklarına bir göz atacak olursak, neler görürüz neler: İnsan, önceleri en büyük bir mezar ve ölüler şehri hükmünde olan yokluk karanlıklarında idi! Ezelî kudret sahibi Allah, kendi kudret eliyle insanı, yokluk / karanlıklar ülkesinden çıkardı. Varlık hâline getirerek, onu gerçek lezzetlerin bulunmadığı, zahiren korku çölünü andıran dünya’ya gönderdi!

     Münkir / inkâr eden insan; gözünü açıp etrafına, merhamet istercesine bakınca; belâ, musibet, acı ve elem denen düşmanların hücumlarıyla karşılaşmış sanır kendini! Korkup çekinir! Etrafındaki her şeyden, hatta dağdan taştan yardım umar olur! Onların kalpleri katı ve çok acımasız olduklarını anlar! Ümitsizce yardım istercesine başını göklere çevirir. Onların da kendine karşı tehdit eder bir tavır almış durumda olduklarını sanır! Herbiri sanki çok sür’atli birer bomba gibidirler! Hızla geçip giderler. Allah’dan birbirlerine dokunmuyorlar.

     Eğer biri kazara yolunu şaşıracak olsa, görünen âlemin ödü patlar! Tesadüfe bağlı olacaklardan ise, hayır gelmez. O cihetten de bir fayda ummayınca, üzülerek hayretler içinde kalır! Sinesine sığınır. Bir de nefsime başvurayım der. Fakat nefsinden yükselen binlerce yoksulluk, fakirlik gibi, ihtiyaçların feryat ve figanlarını duyar. Tesellî ve yatıştırma beklerken, daha derin korkulara giriftar olur!

     Bu sefer, iyiyi kötüden ayırma kabiliyetinde olan vicdana sığınmak ister. Fakat onda da bir kurtuluş yolu bulamaz! Çünkü, binlerle emel, arzu, istek ve duyguları kâinatın her tarafına uzanmıştır. Onlara el uzatacak hiçbir kimse ve yer kalmaz! İnsanın, gelecekle ilgili bütün emel ve arzuları yokluk âlemi içinde sıkışmış vaziyettedir! Bir tarafı, başlangıcı olmayan Ezel’e, bir tarafı, sonu olmayan Ebed’e uzanıp gidiyor! Öyle genişlikleri vardır ki; eğer dünyayı yutsa, o vicdan tok olmaz.    

     İşte bu acı yolda nereye başvursa, onda bir belâ bulur! Zira mağdûb / gazap edilenler ve dallîn / dalâlet yolunda gidenlerin yolları hep böyledir! Tesdüf / rastlantı ve dalâlet / sapıklık ile, o yola bakan inkârcı insan; o bakışı, bizzat kendisi edinir! Bu duruma düşer! Böylece: Başlangıç’ı, Sonuç’u, Sâni / San’atla Yaratan’ı ve Haşri / ölümden sonraki dirilmeyi, geçici olarak unutur!

     Bu durum ise, Cehennem’den daha beter, daha kötü, daha yakıcıdır! Ruhu eziyor! Zira başvurduklarından öyle bir hâl alır! Çünkü o hâl; korku ve dehşetten, acz ile ürpermeden, sıkıntı ve huzursuzluktan, kendini yabancı ve yalnızlıktan kaynaklanan korkudan, yetim ve kimsesiz sanıştan, yeis ve ümitsizlikten meydana gelen yakıcı vicdandan ileri gelir!

     Şimdi her yöne mukabil bir cepheyi alır, def’ine çalışır.

x

     Önce: Kudret, güç ve kuvvetine müracaat eder. Görür ki;

     Âcizelik / güçsüz ve kudretsiz oluşu kendisiyle birlikte.

     İkincisi: Bedenine olan ihtiyaçların susmasına yönelir.

     Ne yazık ki, durmadan bağırıp çağırırlar!

     Üçüncüsü: Medet ve yardım istercesine, bir kurtarıcı için bağırır, çağırır!

     Fakat, ne kimse işitir sesini, ne cevap verir kimse!

     Biz zannediyoruz ki, herbirşey bize düşman,

     Herbirşey bizden garîb.

     Hiçbirşey kalbimize bir teselli vermiyor!

     Hiç emniyet bahşetmiyor! Gerçek zevki vermez!

     Dördüncüsü: Biz ulvî / yüce yıldızlara baktıkça,

     Onlar nazara verir / dikkate sunar; bir korku ile dehşeti,

     Hem vicdandan kaynaklananın bir korku geliyor!

     Akılsız, kuruntu verici!

x

     Böylece, inkârdaki karanlık yolu gördük.

     Sıra: Sırat-ı Müstakim / Doğru Yol’u göstermekte: