3.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Kanun Kılıfında Müdahalelerle Hukuk Devletinden Uzaklaşmak

Devlet, kaba kuvvetten ibaret bir aygıt değildir; onu çetelerden veya zümre tahakkümlerinden ayıran ve meşru kılan yegâne unsur hukuktur.

“Kanun devleti” ile “hukuk devleti” kavramları birbirinden farklıdır. Totaliter rejimlerde bile, biçimsel olarak kanunların varlığı ve bunlara uyulması ülkeyi “kanun devleti” yapmaya yeter.

Oysa “hukuk devleti”, çıkarılan kanunların evrensel adalet ilkelerine, insan haklarına, liyakate ve anayasal sınırlandırmalara uygun olmasını şart koşar. “Kanun devleti” gücü yasallaştırırken “hukuk devleti” gücü adaletle sınırlandırır.

Türkiye’de son yıllarda yapılan yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalar, Türkiye’yi evrensel hukuk devleti standartlarından adım adım uzaklaştırmıştır. Devletin kurumsal hafızası ve denge-denetleme mekanizmaları ağır bir tahribata uğramıştır. Şekil olarak Meclis’ten geçen veya KHK ile yürürlüğe konan pek çok düzenleme, özü itibarıyla hukuk devletini aşındıran birer araca dönüştürülmüştür.

**********************************

“Bağımsız Yargı” Söylemi ve Acı Gerçekler

İktidar çevreleri her fırsatta “yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu” iddia ediyor. Ancak aşağıda bahsedeceğim bazı yasal düzenlemeler bu söylemi yalanlamaktadır.

Eğer yargı bağımsızsa; Türk Ceza Kanunu’nun 277. maddesinde yapılan değişiklikle, soruşturma aşamasında savcı ve hakimlere emir ve talimat vermek neden suç olmaktan çıkarılmıştır?

Cumhuriyet savcılarının resen soruşturma başlatma iradesi, neden, fiilen siyasi otoriteyle uyumlu, Başsavcılık makamlarının iznine tabi kılınmıştır?

Yargıyı “bağımsız ve tarafsız” olmaktan çıkaran yasal düzenlemelerden başka örnekler verelim.

  • Hakimlerin en büyük güvencesi olması gereken “coğrafi teminat” sisteme dahil edilmemektedir. Bugün siyasi nitelikli davalarda iktidarın arzu etmediği yönde karar veren bir hâkimin, ertesi gün ülkenin bir başka ucuna sürülmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.
  • İstenen kararı verenlerin ödüllendirildiği, hukuka uyanların görevden alındığı bir sistemde bağımsızlıktan söz edilemez. Üstelik, HMK 46. maddedeki değişiklikle, kasıtlı veya ağır kusurlu kararlarıyla vatandaşın hayatını karartan yargıçlara doğrudan tazminat davası açılabilmesi de engellenmiş, yargısal hesap verebilirlik ortadan kaldırılmıştır.
  • HSK’nın yapısını Prof. Dr.Fikret Erenşöyle eleştiriyor: “2017’de Hâkimler Savcılar Kurulu 13 üyeye düşürüldü. 13 üyenin 13’ünü de siyasal iktidar seçiyor. Böyle bir uygulama dünyanın hiçbir ülkesinde yok. Böyle hukuk devleti mi olur? Bu yönetim tarihe en diktatoryal devlet biçimi olarak geçecektir. Siz (HSK’yı düzenleyen) 159’uncu maddeyi değiştirerek, devletin değiştirilemez temel niteliklerinden birini yani hukuk devletini ortadan kaldırdınız.”
  • Danıştay, “HSK kararlarına karşı kanun yolu kapalıdır” diye hüküm verdi. Eski Yarsav Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na göre, “Danıştay’ın kararı ‘yargı, artık bir silahtır ve iktidar değiştirilmeden bu durum değiştirilemez’ anlamına gelmektedir. Ve HSK artık kanun koyucu gibi davranmaktadır.”
  • Dosyalara otomatik gizlilik (kısıtlama) kararları getirilmektedir. Sanıklar neyle suçlandıklarını bilmeden aylarca tutuklu kalmaktadır. Bu durum tutuklamayı bir tedbir olmaktan çıkarıp peşin cezaya dönüştürmüştür. CMK 153. maddedeki değişikliklerle “katalog suçlar” gerekçe gösterilerek yapılan bu uygulamaların evrensel hukuk standartlarına uymadığı kuşkusuzdur.
  • 2014 yılında ihdas edilen Sulh Ceza Hakimliklerinin yapısı bir olağanüstü yargı pratiği yaratmıştır. Tutuklama, arama, el koyma gibi en kritik kararları alan bir Sulh Ceza Hakiminin kararına sadece bir sonraki numaralı Sulh Ceza Hakiminin bakabilmesi, etkili itiraz yolunu tıkamaktadır.

**********************************

Özgürlük ve Mülkiyet Hakkı İhlalleri

Düşünce, ifade ve inanç özgürlüğünü kısıtlayan uygulamalar artmıştır.

Bir üniversite öğrencisi veya memur adayı, sosyal medyada ekonomik krizi eleştiren veya iktidarın politikalarına ters düşen bir inanç/düşünce beyanında bulunduğunda, anında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” veya “terör propagandası” gibi ağır torba suçlamalarla karşı karşıya kalabilir. AYM bu konuda “ifade özgürlüğüdür” dese bile, yerel mahkemeler bunu dikkate almayabilir.

Ömrünü devlete, bilime veya işine adamış saygın bir bürokrat, aydın veya iş insanı, iktidarın bir uygulamasına karşı çıktığı için hedef tahtasına oturtulabilir. Savunması dahi alınmadan, kimliği belirsiz “gizli tanık” ifadeleriyle hazırlanan mesnetsiz bir iddianame sızdırılarak yandaş medyada manşet yapılır. Onur, şeref ve itibar suikastları ile hayatı zindana çevrilebilir.

İnsanlar iktidarın çizdiği inanç ve düşünce kalıplarına “görünürde” uymak zorunda olduklarını hissederler. Otosansür kurumsallaşır.

****

Mülkiyet Hakkı ve Masumiyet Karinesi ihlalleri yaygınlaşmıştır. OHAL KHK’ları kalıcılaştırılarak, kesinleşmiş bir yargı kararı (mahkûmiyet) olmadan şirketlere kayyım atanması ve şahsi mallara el konulup satılabilmesinin önü açılmıştır. Bu durum, mülkiyet hakkının özüne dokunduğu gibi yabancı ve yerli sermaye için “hukuki güvenlik” ilkesini de ortadan kaldırmıştır.

Vergisini veren, istihdam yaratan bir sanayicinin, hakkında somut bir delil olmaksızın, sadece soyut bir “iltisak” (bağlantı) iddiası veya isimsiz bir ihbar mektubuyla bir sabah şirketine kayyım atanabilir. Mahkeme süreci yıllarca sürer. Kişi yıllar sonra beraat etse bile, o süreçte şirketi liyakatsiz ellerde iflasa sürüklenmiş veya yok pahasına satılmış olabilir.

Mülkiyet garantisinin olmadığı yerde yerli yatırımcı parasını yurt dışına kaçırır, yabancı sermaye ise ülkeye adım atmaz.

**********************************

Devletin Kendini Denetleyebilme Kapasitesi

Bir devletin ciddiyeti, kendi kendini denetleyebilme kapasitesiyle ölçülür. Maalesef Türkiye’de yürütmeyi denetlemesi gereken mekanizmalar bilinçli bir şekilde işlevsizleştirilmiştir.

İdari ve Mali Denetimin Zayıflatılması: 1945 kuruluşlu Hesap Uzmanları Kurulu ve 1879 kuruluşlu Maliye Teftiş Kurulu gibi devletin köklü denetim mekanizmalarının KHK ile kapatılması, devletin kurumsal hafızasını yok etmiş ve yürütmenin mali denetimini zaafa uğratmıştır.

Sayıştay’ın İşlevsizleştirilmesi: TBMM adına kamu harcamalarını denetleyen Sayıştay’ın, tespit ettiği suç unsurlarını doğrudan savcılığa bildirme yetkisinin sınırlandırılması, anayasal “denge ve denetleme” ilkesine vurulmuş ağır bir darbedir.

TBMM Etkisizleştirilmesi: Cumhurbaşkanlığı Sisteminde kanunlar çoğunlukla Saray’da hazırlanmakta TBMM’de usulen onaylanmaktadır. “Torba Yasa” uygulaması kalıcılaşmıştır. Birbirinden tamamen alakasız onlarca kanun, TBMM komisyonlarında yeterince tartışılmadan, uzman görüşü alınmadan bir torba içinde gecenin bir yarısı geçirilmektedir. Bu durum TBMM’ni etkisizleştirmektedir.

Denetimsiz güç mutlaka yozlaşır. Devletin ayakta kalması, iktidarın denetlenebilmesine bağlıdır.

Yargı ve denetim kurumlarının tahribatı devletin beka meselesidir.

Bu tahribatın faturasını vatandaşlar yoksullaşarak; özgür ve onurlu yaşama umutlarını kaybederek ödemektedir.

Eğitimde Ödül ve Sevginin Yeri

“Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.” Dostoyevski

“Çocukları iyi yapmanın en iyi yolu onları sevindirmektir.” Oscar Wılde

Öğretmen-öğrenci ilişkilerinde tehdit ve korkunun yerini, sevgi ve saygı ilişkisi almalıdır.

Öğrencinin; azarlayan, notu silah olarak kullanan, disiplin cezası veren, öğrencisini sevmeyen ve hatta döven öğretmeni sevmesi mümkün değildir.

Bir öğretmenimiz öğrencinin kulağını koparmıştı. İfadesini alırken ibret ve hayret verici bir cevap vermişti: “Çocuğun kulağı zaten yaraydı, çekince koptu!..”

Üzücü olan bir durum da, çok az da olsa hala bazı öğretmenlerin öğrenciye ceza ve şiddet uygulamayı savunmasıdır. Buna daha mesleklerinin başında olan aday öğretmenlerin stajyerlik kurslarında da zaman zaman tanık olmuştum.

Bir okulda teftiş yaparken öğrencilere uzunluk ölçüsü kavramının verilip verilmediğini gözlemlemek için çocuklara 30 cm ebadındaki cetveli göstererek:

“Çocuklar bu nedir” dedim. “Cetvel” dediler.

“Peki, neye yarar” dediğimde, “Öğretmenimiz onunla bizi döver”, diye cevap vermişlerdi.

Öğretmen hemen savunmaya geçerek itiraz etti. Oysa minicik çocuklar o kadar doğal ve temiz ki, yalan söylemeleri mümkün değildi. Hatta dövülmelerini, öğretmenin doğal hakkı gibi normal görmekteydiler.

Öğretmenimizle samimi bir söyleşi sonrası, bazen sabredemeyerek öğrencileri zaman zaman dövdüğünü itiraf etmiş, bu hatasından pişman olduğunu ve bir daha şiddete baş vurmayacağını samimi bir dille söylemiş, özür dilemişti.

Olumsuz örneklerini sunduğumuz az miktardaki öğretmen davranışları moralimizi bozmamalı. Çoğunluktaki örnek öğretmenlerimizi de saygı ile yâd edelim:

Bir sınıf teftişimde, öğrenciler birkaç sorumu bilememişlerdi. İkinci derse girerken bir grup öğrencinin benimle görüşmek istediğini gördüm. “Buyurun sizi dinliyorum” dediğimde;

“Öğretmenim, bilmemiz gereken bazı soruları bilemedik, oysa o konuları öğretmenimiz işlemişti. Hata bizde, sizden özür dilemeye geldik. Ne olur bizim yüzümüzden öğretmenimizin notunu kırmayın” demezler mi?

O kadar duygulandım ki bilemezsiniz. Böyle kibar, anlayışlı, hassas, duygulu öğrenciler yetiştiren öğretmenimize minnet ve şükranlarımı sundum. Kendisini defalarca tebrik ettim.

Öğretmenin iyi rol model olması, sorunları bilimsel ve akılcı yöntemlerle çözmesi, şiddetten ziyade, sevgi ve hoşgörüyü eğitime katması ne kadar güzeldir. Çocuklara önem ve değer veren öğretmen, kendini onlara sevdirecektir.

İşte bu sevgi, eğitim ve öğretim ortamının ön koşuludur. Bu yüzden okulları yönetici ve öğretmenlerle bir sevgi yuvası haline dönüştürmek gerekmektedir.

Bakışlarında tatlı pırıltıyı, dudaklarında sıcak tebessümü ve davranışlarında ilgi ve alakayı eksik etmeyen bir öğretmen, okulunu ve sınıfını sevgi bahçesine çevirir.

Kelebekler ışığa koşuştuğu gibi çocuk yürekler, genç kalpler de sevgiye koşar. Sevgi dolu bir öğretmen ışık demektir. Öğrencileri onu arar ve sorarlar. Öğrencileri öylesine bağlıdır ki, “öğretmenim!..” deyince, gözlerinde sevinç ışıkları yanar. Ona kavuşmak, elini tutmak ne kadar anlamlıdır.

Öğretmen yalnızca bir insan yetiştirmiyor. O bir dünya büyütüyor, bir dünya yetiştiriyor. Çünkü insan bir dünyadır. Cismiyle, ruhuyla, hayaliyle, idealiyle ve beklentileriyle bir dünya. Çoğu zaman kâinata sığmayan bir dünya.

Sevgiyle temeli atılan, sevgiyle örülen, sevgiyle kurulan bir dünya. O dünyada her güzellik bulunacaktır. Saygı, sevgi, hoşgörü dayanışma ve fedakârlık bulunacaktır.

Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır. Özellikle çocukların sevgiye daha çok ihtiyacı vardır. Onlar sevgiyle büyür ve sevgiyle eğitilirler.

Eğitim ve Sevgi, bir araya getirilmesi gereken en uygun iki sözcüktür. Kişiler arası ilişkiyi, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri sevgidir.

Sevginin olduğu alanlarda; “yenilikler, güzellikler ve başarılar” vardır. Ümidimizi, yaşama sevincimizi, güçlülüğümüzü sevgilerden elde ederiz.

Duyguların en yücesi, en anlamlısı sevgidir. Sevgi faktörü öğrenmeyi kolaylaştıran en önemli unsurdur. Öğretmenler öğrencilerini sevgi dünyasında gezdirerek eğitmelidirler.

Öğretmenler gönül kapılarını çocuklara açık bırakmalıdırlar. Onlar bu kapıdan girerler ve öğretmenlerinin sevgi bahçelerinden istedikleri bilgi çiçeklerini dererek kolayca öğrenirler.

Sevgi yoluyla girilebilen gönül kapısını öğrencilerine kapatan öğretmenin onlara öğretmeye çalıştığı bilgiler taşın üzerine ekilmiş tohumlara benzer. Böylesi tohumlar asla çimlenemez.

Sevgi ile yetiştirilen ve bu şekilde büyüyen bir yetişkin, davranışlarında sevgi yöntemini kullanır, olaylara ve kişilere sevgi gözüyle bakmaya çalışır.

Sevgi ve güven duygusu kırılmalarının onarımı mümkün değildir. Ruhsal anlamda; güvensizlik ortamında sevgi yeşeremez. Sevgisiz ve güvensiz bir ortamda insan yapayalnızdır.

“Sağlıklı, tutarlı, bilimsel ve çağdaş bir eğitimin gerçekleşmesi”, öncelikle çocuklarımıza koşulsuz sevgi, hoşgörü ve doğru bir disiplin anlayışıyla yaklaşmamıza ve onlar için etkili bir model olmamıza bağlıdır.

Türk Eğitim Sistemi’nde bizim ivedilikle, sevgiyi eğitimin her alanına yansıtmamız gerekmektedir. Bu da ancak, seven ve sevmesini bilen öğretmenler tarafından gerçekleştirilebilir.

Çünkü seven öğretmen, sevilen öğretmen demektir. Sevilen öğretmen ise; öğrencisine en güzel “sevgi eğitimi”ni sunan kişidir. Yani; “sevgi öğretmeni” dir.

Kuşkusuz hepimiz çocuklarımızı çok seviyoruz. Ama acaba sevgimizi onlara gereği gibi gösterebiliyor muyuz? Çocuklarımızı yeteri kadar severek bu duygumuzu da sözde bırakmayıp onlara hissettirmeliyiz.

Tehdit ve korku yaptırımlı eğitim ortamında sağlıklı bir öğrenmenin gerçekleşmesi düşünülemez. Öğretmenlik sanatının özü, öğrenciyi sevmektir.

Sevgiyle kalın…

Türk Kadını

Bilindiği gibi eski Yunan ile Roma döneminde kadına bakış ile Arapların kadına bakışı arasında hiçbir fark yoktu.
Kadın hep bir zevk unsuru, köle, cariye, hizmetçi olarak görülmüştü.
Hatta Avrat-Avret kelimesi bile saklanılması gereken eşya-… Anlamına geliyordu.
Eski Çin’de de durum farklı değildi; hizmetçi olarak görülen kadınlara isim bile verilmez, kadın bir, kadın iki, kadın üç diye sayılırdı.
Tanıklığı da kabul edilmezdi.
Ortaçağda kadın bilgelik yolunu seçmişse, vay haline; cadı diye avlanırdı.
*
Fakat yalnızca Türkler kadını bereket sembolü, yerin ve göğün evladı olarak görmüştür.
Hatunun rızası ve imzası olmadan Kağanın yaptığı anlaşma bile geçerli sayılmıyordu.
Çin ile ilk anlaşmayı, Mete Han’ın hatunu yaparken; Avrupa Hun Türklerinde resmi görüşmeleri Attila’nın hatunu yapıyordu.
Türk mitolojisinde ise kadın artık tanrısallaşmıştır.
Yaradılış destanında Ak Ana, sudan yaratma fikrini Ülgen’e verirken, en meşhur figürlerden Umay Ana Orhun Yazıtlarında bile yer almış.
Nitekim yazıtlarda ”Umay gibi, annem hatunun şerefine küçük kardeşime Kül Tigin adı verildi. Babam İlteriş kağan, anam İlbilge hatunu Tengri yukarıdan idare ederek yükseltmiş ”demektedir.
Yine Türk mitolojisinde Asena yol gösteri tanrıçayken, Ötügen ise toprak anaya verilen isimlerden biridir.
Dikkat edileceği üzere Türkler mezarlıkları düz değil, yükseltilmiş ve yuvarlatılmış şekilde yapıyor.
Bunun sebebi, Türklerin yeniden doğuşa inanıyor olmasından ötürü mezarlıkları hamile bir kadının karnına benzeterek, toprağın bir ana gibi tekrar insanı doğuracak olmasına inanmasıdır.
Türklerde kadın bu kadar kutsal bir noktadayken, son 1000 yıl boyunca Türk kadınının resmi hakkı alınmış, sosyal hayatı kısıtlanmış, eve kapatılmış, tanıklığı bile kalmamıştır.
*
Uzman Sosyal Bilimcilerin araştırmaları gösteriyor ki; İslam Ülkeleri içerisinde kadın sadece Türkiye Cumhuriyetinde layık olduğu yerdedir. Ancak üzücü bir durum var ki; Atatürk’ün bir yağmur bereketiyle kadınlara tanıdığı sosyal ve siyasal haklar törpülenirken kadınlarımız gaflet içindedir. Gazi Paşa bu hakları kadınlarımızın Milli Mücadeledeki yüksek fedakârlıklarına şükran borcu olarak verdi. Dolaysıyla bu hukuki kazanımlar kolay elde edilmedi.
Tüm bu hakikatleri, tüm bu tarihi gerçekleri tarihin en kanlı savaşlarında bile bulduğu ilk fırsatta okumaktan geri durmamış bir adam, ülkemizin Kurucu Kadrosunun Lideri Gazi Paşamız ATATÜRK 1000 yıl sonra ilk defa ”Kadınların üzerindeki bütün baskıyı kaldıracağım.” dedi ve başardı. Temel haklar ve gerçekler üzerinde kafa yoruyordu. Örneğin kadınların üretime katılmasıyla devletin kârlı çıkacağını biliyordu. Kadınların üzerinden bütün baskıyı kaldırmakla medeniyetin yeniden doğacağını biliyordu; çünkü kadın medeniyet demekti.
Bütün baskılar kaldırıldı.
Kadına giyim kuşam özgürlüğü verdi.
Kadını üretime kattı.
Kadına bir soyadı verdi.
Ona tanıklık hakkı vermekle kalmadı, onu avukat yaptı, hâkim yaptı.
Kadını toplumlara öğretmen yaptı.

Türk kadınının dünyanın en aydın, en faziletli kadını olduğunu yaşayarak biliyordu. O büyük dehanın, erkek ve kadının beraber olarak ilim ve bilgiyi kazanmasıdır.” sözü ile toplum hayatında kadının önemini belirtmiştir.
Böylece Türk kadını, modern Türk toplumunda lâyık olduğu yeri tam olarak aldı.

Muhalefetin İçten Fethi ve Yeni Rejim İnşası

Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla CHP’nin başına getirilmesinin sadece CHP’nin iç meselesi olmadığı açık. Yakın tarihte Türkiye siyasetinin yargı kararlarıyla yeniden düzenlenmesine dair örnekleri hatırlıyoruz. CHP Belediyelerinden sonra, CHP tüzel kişiliğine yapılan müdahale bunların en önemlilerinden biridir.

Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik, “butlan” kararı ile başlayan sürecin mevcut rejimin bekasını sağlamaya yönelik kapsamlı bir devlet ve dış politika tasarımı olduğu görülüyor.

Ayrıca bu müdahalenin ABD’nin yeni Ortadoğu planlaması ve Türkiye’de iktidarın (AKP+MHP) Öcalan ve DEM ile yürüttüğü “yeni Çözüm Süreci” ile de bağlantısı olduğuna dair kuvvetli emareler var.

“Butlan” sonrası Kılıçdaroğlu yönetiminin attığı adımlar ABD, Cumhur İttifakı ve DEM Parti ekseniyle örtüşüyor mu? Bunu anlamak için aktörlerin temel argümanlarını yan yana koymak faydalı olacaktır:

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da demokrasi yürümez, ‘müşfik monarşiler’ ve tek adam rejimleri lazımdır. Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir” sözleri ABD’nin planları hakkında net bilgi veriyor.

ABD, İsrail’in güvenliği ve yayılmacılığı önündeki engelleri kaldırmak için böyle bir yapılanmayı gerekli görüyor. Bu söylemle hedeflenen, Ortadoğu’da, Türkiye’nin ABD vizyonuyla uyumlu bir aparat haline getirilmesidir.

Cumhur ittifakının önceliği ise Erdoğan’ın bir kere daha veya ömür boyu Cumhurbaşkanı olmasını sağlamaktır. Yıpranmış bir yönetim ve bozuk bir ekonomi ile seçim kazanma ümidi azaldığı için, rejimin bekası için muhalefetin tasfiyesi gerekli görülmektedir.

Seçim kazanmak için “kurumsuzlaştırılmış, lidersizleştirilmiş” bir muhalefet yaratmak önemli. İlaveten bunu temin için yapılacak hukuk dışı müdahalelere ses çıkarmayacak, “rejime meşruiyet temin edecek” Trump ABD’sinin desteğine ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu desteği kazanmanın şifrelerini Tom Barrack vermiştir.

Cumhur ittifakının kendi seçmen kitlesine “Yeni Osmanlıcı” söylemlerle, “bölgesel nüfuzu genişleteceğiz” propagandası ile ABD planına yakın durmayı açıklayabileceği düşünülmektedir.

İşte bu kavramlar geçen hafta “CHP’nin atanmış Genel Başkanı” tarafından da kullanıldı. Bu da “Kılıçdaroğlu’nun Cumhur İttifakı ile işbirliği içinde olduğu ve ABD’den meşruiyet aradığı” yorumlarına yol açtı.

**********************************

Kılıçdaroğlu, Cumhur İttifakı ve ABD

Kılıçdaroğlu’nun, 9 Haziran 2026 konuşmasında, -hiç gereği yokken- ‘Osmanlı topraklarında Türkiye olmalı’ çıkışı dikkat çekti.

Buna dair en net yorumu “CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı” Özgür Özel yaptı:

“Çok daha önemli bir noktaya geldi iş. Bu sefer Tom Barrack’ın söylediğine, Amerika’nın planına, İsrail’in planına uyumlu sözler söylemek. Kemal Kılıçdaroğlu’nun salı günü yaptığı konuşmada çok tehlikeli sinyal veriliyor. Burada iki ihtimal görüyorum:

Bu ihtimallerden bir tanesi, butlan yönetiminin hem Amerika’dan hem Türkiye’deki düzenden, rejimden meşruiyet arayışı. “Beni tanıyın, sizinle yürüyeyim.” Bu korkunç, bu çok kötü bir şey.

Gerçekten böyle bir anlaşmaya varılmışsa ve burada yer almaya Cumhuriyet Halk Partisi sürüklenecekse, bu çok daha korkunç bir durum. O ifadeleri duyduktan sonra uykularım kaçtı.”

Özgür Özel “Siz, Kılıçdaroğlu ve ekibinin, yani sizin deyiminizle butlan yönetiminin fiili olarak Cumhur İttifakı’nın içine dahil olabilme potansiyellerini, tabii eğer partide kalırlarsa, olası mı görüyorsunuz?” sorusuna da “son bir ayda yaşadıklarımızdan sonra hiçbir şeye imkânsız diyemem. Kimseye bu noktada kefalet koyabilecek durumda değilim” cevabını verdi.

Özgür Özel, hafta sonunda Lüleburgaz’da düzenlenen halk buluşmasında, “CHP’ye çökme” çabası olarak nitelendirdiği operasyonun dış etkenini açıkladı: “Aynı Orta Doğu’daki gibi ülkenin başında kimin olduğuna Amerika’nın karar verdiği bir düzen dayatması” olduğunu ve buna karşı çıktığını söyledi. “Amerikan emperyalizmine itiraz ettiğim için hedefteyim, korkmuyorum” dedi.

Milliyetçi/ Ulusalcı/ Atatürkçülerin bu sözlere inanabilmesi için, Özgür Özel’in ABD emperyalizminin dayattığı “çözüm sürecine” karşı tavrını netleştirmesi gerekecektir.

**********************************

Kılıçdaroğlu’nun Tarafı

Özgür Özel’in analizine göre; Kılıçdaroğlu, Tom Barrack’ın “bölgesel monarşi” ve Cumhur İttifakı’nın “Pax Ottomana” (Osmanlı barışı/genişlemesi) vizyonuna eklemlenmektedir. Amaç, kendi yönetimini hem uluslararası güç odaklarına hem de mevcut iktidara “kullanışlı ve meşru bir aktör” olarak kabul ettirmektir.

Ayrıca teröristbaşı Öcalan’la yürütülen “2. Çözüm Süreci” konusunda da Kılıçdaroğlu’nun iktidara destek vereceği anlaşılıyor.

Aslında ta 2014’te de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye’yi federasyona götürecek sözler söylemişti:

“CHP iktidarında Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’nı mutlaka getireceğiz…”

Öcalan’ın da Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı istediğini hatırlatalım.

Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi -yetkisi dışında düzenlemelerle “CHP’yi parçalamak” için gerekli işlemleri yaparken- iktidardan her türlü desteği ve güvenceyi almanın rahatlığı içinde görünüyor. Siyasi analistler tarafından bir de “ABD’den meşruiyet devşirmesi” halinde daha da pervasız olabileceği öngörülüyor.

Tabii ki bu durumda Özgür Özel ve ekibinin CHP’de barınması mümkün olmayacak, yeni parti kurulması ve CHP’nin resmen bölünmesi kaçınılmaz olacak.

****

Kılıçdaroğlu’nun tarafını ve yöntemlerini seçtiği ve ne pahasına olursa olsun bundan vazgeçmeyeceği anlaşılıyor.

Neden bu tercihi yaptı? Bu soruya iki açıklama yapılıyor:

“KK inatçı ve kindardır, bu tercihi kendi şahsi hırs ve intikam duygularından kaynaklanıyor” diyenler var.

İkinci iddia ise “O bir görevlidir, kendisine verilen görevi yapmak zorunda.”

Kılıçdaroğlu beni ve milyonlarca muhalifi Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde ve butlan sonrasında çok hayal kırıklığına uğrattı. Buna rağmen zaman zaman Kılıçdaroğlu’nda “devlet adamı” ağırlığı ve sorumluluğu da gözlemlemiş, Ankara’dan İstanbul’a “adalet yürüyüşü” yaptığını görmüş bir vatandaş olarak, CHP ve Türkiye’ye zarar verecek davranışlardan kaçınacağını ümit etmek istiyorum.

Gerçekçi olmadığının farkındayım ama bu tür siyasetçilerin yarattığı hayal kırıklıklarından yorulduk. İyimser olmak istememi de çok görmeyin lütfen.

Sınavlar ve Hayat

Geçtiğimiz hafta sonu Liselere Geçiş Sistemi (LGS) yapıldı; önümüzdeki hafta sonu ise Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) var. Gençler ve aileleri, hayatlarının önemli dönemeçlerinden birini daha geride bıraktı ya da bırakmaya hazırlanıyor. Üzülerek belirtmek istiyorum ki, Türkiye’de bu tarz sınavlar yalnızca öğrencilerin değil, ailelerin de hayat düzenini, zamanını, parasını, psikolojisini ve ev içindeki gündemini yıllarca belirleyen büyük bir baskıya dönüşmüş durumda.

Bugün geldiğimiz noktada birçok çocuk ve genç, oyunundan, meraklarından, sosyal hayatından, hatta bazen kendinden fedakârlık ederek bu yarışın içinde yer alıyor. Üstelik bu süreç LGS veya YKS sınavıyla da bitmiyor. Eğer tıp fakültesinde okuyan bir öğrenci iseniz, sizi bir de Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) bekliyor, başka bir bölüm mezunu iseniz Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS). Yani, bu ülkede hemen hemen hayatınızın ilk 25 yılı sınavlara hazırlanmakla geçiyor. Tabii ailelerin de…

Günümüzde akademik başarı ön planda olduğu için karşılaşılan en büyük yanılgılardan biri, iyi yetişmiş insan ile iyi programlanmış insanın aynı şey sanılmasıdır. Oysa program kusursuz işlerken, sorular çözülebilir, testler başarıyla tamamlanabilir. Fakat ruh, aynı sağlamlıkta kalamayabilir.

Bir çocuğu hayata hazırlamak ile onu yarışa hazırlamak elbette aynı şey değildir. Yarış hızlı ve bilgili olanı seçerken; hayat kırıldıktan sonra yeniden ayağa kalkabileni seçer. Her ne kadar insanoğlu binlerce yıldır benzer kaderi yaşasa da, bazen sevdiğini kaybetse de, bazen haksızlığa uğrasa da, bazen kalabalığın ortasında yapayalnız kalsa da, o anlarda insanı taşıyan şey ezberleri değil; kendi iç dünyasının ağırlığıdır. İnsanın iç dünyasının ağırlığı; ahlakı, sabrı, vicdanı, dayanıklılığı ve kendisiyle kurduğu dürüst ilişkiyle ilgilidir.

Öte yandan sınavların çocukların ve ailelerin hayatında bu kadar merkezi bir yer tutmasını da içinde yaşadığımız şartlardan bağımsız düşünemeyiz. Ekonomik şartların ağır, fırsatların sınırlı ve gelir dağılımının adaletsiz olduğu ülkemizde akademik başarı, birçok çocuk ve aile için neredeyse tek çıkış yolu olarak görülmektedir. Bugün birçok aile çocuğunun resim yaparak veya müzikle ilgilenerek nispeten orta/yüksek standartlara sahip bir hayat yaşamayacağını bildiği için sisteme yenik düşmekte ve bu yüzden nice iyi sanatçı, sporcu, zanaatkâr ve başka alanlarda parlayabilecek çocuklar kaybolup gitmektedir.

Tüm bu gerçekliklere rağmen unutmamız gereken, gerçek eğitimin sadece insanın zihnini doldurmak değil; aynı zamanda ruhuna da bir ağırlık kazandırmak olduğudur. Çocuk yetiştirmek, bir insanı hayata karşı kusursuz hâle getirmeye çalışmak değil; kırıldığında tamamen dağılmayacak bir iç denge kurabilmektir.

Çünkü hayat, kusursuz olanı değil; yarasını sarıp yola devam edeni bağrına basar.

Teknoloji Prangası

0

Batı’nın normatif değerlerine göre, bir toplumun ne kadar gelişmiş olduğunu anlamak için gökdelenlerine, hızlı trenlerine, savaşma ve savunma gücüne veya cep telefonlarının, bilgisayarlarının işlemci hızına bakmak yeterli oluyor.

Bu doğru mu?

Doğru olan, yaşlısına, çocuğuna ve teknolojiye ayak uydurmakta zorlanan insanına nasıl davranıldığıdır. Medeniyet, en güçlülerin değil, en kırılganların hayatını kolaylaştırabildiği ölçüde anlam kazanır.

Batı sistemi insanlığı değil, verimliliği; duyguları değil, algoritmayı; vicdanı değil; görselliği, reytingi seçmiş durumda.

Bugün seksen yaşındaki bir insan, bankadaki hesabını kontrol etmek için akıllı telefon kullanmak zorunda kalıyor. Hastaneden randevu almak için uygulama indirmesi gerekiyor. Tren bileti almak için gişe arıyor; ama çoğu zaman karşısına yalnızca bir ekran çıkıyor. Markette kasiyerle iki kelime sohbet etmek yerine, soğuk ve duygusuz bir makineyle baş başa kalıyor.

Bütün bunlar bize “kolaylık”, “insan dehasının ürünü”, “çağdaş nimet” diye sunuluyor.

Elbette teknoloji hayatı kolaylaştırmaktadır. Kimse eskiye dönelim, her işi elle yapalım demiyor. Önemli soru şu: Kolaylık kimin için? Teknolojiyi rahatlıkla kullanabilen gençler için mi, yoksa gözleri iyi görmeyen, parmakları titreyen, küçük bir ekrana yabancı olan yaşlı insanlar için mi? Özellikle hayatının yarım asrını devirmiş insanlar, gençlerin, hatta çocuklarının yardımı olmadan günlük ihtiyaçlarını gidermekte zorlanıyorlar.

Bir insanın en temel haklarına ulaşabilmesi için başkasına muhtaç hâle gelmesi, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir meseledir. Çünkü bağımsızlık yalnızca ekonomik bir mesele değildir; insanın kendi işini kendi görebilmesi, onurunun ve özgürlüğünün de bir parçasıdır. Teknoloji adlı prangaya mahkum edilen birinin özgür olduğunu söylemek ne kadar doğru olur?

Ömrü boyunca çalışan, çocuk yetiştiren, vergisini veren, bu ülkenin yollarını, okullarını, fabrikalarını inşa eden insanlar bugün bir hastane randevusu almak için torunundan yardım istemek zorunda kalıyor. Kimisi çekiniyor, kimisi mahcup oluyor, kimisi de hiç uğraşmıyor ve hakkından vazgeçiyor. Bu sonuç, ne kadar adildir, ne kadar insanidir?

Batı’nın ahlak yapısına göre şekillenen sosyal yapımızda teknolojiyi kullanırken ayağımıza kurşun sıkıyoruz, kendimizi değersizleştiriyoruz, en yüce değerlerimizden vefayı öldürüyoruz.

İşte asıl kayıp burada başlıyor.

Teknoloji yalnızca makineleri değil, insan ilişkilerini de dönüştürüyor. Eskiden mahalledeki bakkal müşterisini tanırdı. Bankadaki görevli yaşlı müşterinin işini sabırla hallederdi. Tren gişesindeki görevli, bileti verirken birkaç cümle de olsa sohbet ederdi. Şimdi ise her şey hız üzerine kurulu. İnsanlar değil, sistemler konuşuyor. Sorularımıza insanlar değil, otomatik makineler cevap veriyor.

Oysa insan hayatının en önemli ihtiyaçlarından biri, anlaşılmak ve muhatap bulmaktır.

Bir yaşlının markette kasiyerle ettiği kısa sohbet, bazen bütün gün kurduğu tek insan ilişkisi olabilir. Bankada kendisine sabırla yardımcı olan bir görevli, ona yalnızca hizmet sunmaz; aynı zamanda değer verildiğini hissettirir. İnsan bazen çözüme değil, yanında duran bir başka insana ihtiyaç duyar.

Teknoloji ise çoğu zaman bunu sağlayamaz.

Evet, yapay zekâ gelişebilir. Uygulamalar daha hızlı çalışabilir. Kimlikler tamamen dijital olabilir. Ama hiçbir ekran, gözlerinin içine bakarak “Size yardımcı olayım” diyen gerçek bir insanın yerini tam anlamıyla dolduramaz, sesindeki tınıyı, kalbindeki sevgiyi hissettiremez.

Teknolojiyi insanileştirmek zorundayız. Bunu ancak, her durumda insanı öncelikleyen, insanın ve eşyanın varlık nedenini iyi kavrayan inançlı teknoloji üreticileri yapabilir. Batı algoritmalarına göre sistemleştirilmiş teknoloji, şimdilik kaydıyla, insanı insandan ve doğadan koparmış, gerçek Yaratan’ı unutturmuş görünüyor.

Bir toplum, bireylerini, özellikle yaşlılarını sisteme uyum sağlamaya zorladığında değil; sistemi onların ihtiyaçlarına göre şekillendirdiğinde ilerlemiş sayılır. Çünkü ilerleme, insanı makinenin hızına mahkûm etmek değildir. İlerleme, hız ile merhameti, yenilik ile insanlığı aynı potada buluşturabilmektir.

Bugün belki genç ve çeviğiz. Telefonlarımızı kolayca kullanıyor, işlemlerimizi birkaç dakikada hallediyoruz. Fakat zaman, hepimiz için aynı yönde ilerliyor. Bir gün biz de yavaşlayacağız. Yeni teknolojileri anlamakta zorlanacağız. Birilerinin sabrına, yardımına ve gülümsemesine ihtiyaç duyacağız.

İşte o gün nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizi bugünden belirliyoruz.

Eğer kurduğumuz sistem, yalnızca hızlı olanları ödüllendiriyor; yavaşlayanları, yaşlananları ve zorlananları geride bırakıyorsa, buna ilerleme denemez. Çünkü medeniyetin gerçek ölçüsü teknoloji değildir; insanın insana gösterdiği değerdir.

Unutulmamalıdır ki, bir ekrana sığmayan en büyük gerçek, insanın değeridir.

Hicri Yeni Yıla Girerken

Hicret diye adlandırılan bu hayati konuyu irdeleyebildiğimiz kadarıyla görüyoruz ki;
İnsanoğlu yüz binlerce yıl imansız yaşadı ama akılsız yaşayamadı. Aklını kullanmasını bilmeyen insan toplulukları yok olup gittiler. Özellikle de yöneticiler, halkı elde tutabilmek için akılı dışlayıp imana sarıldıklarında felakete davetiye çıkarmış oldular.
Burada, iman adı altında akıl ve adaletten uzak putperestliği bir sömürü aracı olarak kullanıp halkı sömüren Mekke’nin elit aşiretlerine karşı Hz. Peygamberin verdiği nitelikli mücadeleden bahsediyoruz.
Şirk denen putperestliği reddederek Yüce Yaratıcıya doğrudan iman etme özgürlüğünü vurgulayan Hz. Peygamberin verdiği nitelikli savaşın esası, Mekkeli müşriklerin haksız kazanç kapılarının da kapatılması olacaktı.
Zulmün kol gezdiği, avamda aile hayatının yerlerde süründüğü, kadının alınıp satıldığı, köleliğin ve cariyeliğin tavan yaptığı, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, insani ve ahlaki değerlerin dibe vurduğu bir toplumda, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin, bu toplumu dönüştürmesi, özellikle aile hayatını disiplinize etmek, insanlığı aydınlatıcı insanî erdemlerden ve kulluk bilincinden uzaklaşmış cahiliye toplumunu karanlık dehlizlerden kurtarmakla görevlendirilmişti.
Mekkeli müşrikler, kendilerine bir şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen Merhamet Peygamberine akla hayale gelmedik baskı ve zulmü reva gördüler. Ona kucak açmak, onunla yeniden kendilerine gelmek yerine onu dışladılar, Onun hayatına kastettiler.
*
Hicret olayı İslâm tarihinde şerefli bir yolculuğun adıdır, keyfi bir göçü değil, hakkın ve hakikatin yeryüzüne hâkim olması için imkân arayışını simgeler. Hicret; Allah’a imanın, sadakat ve teslimiyetin, sabır ve sebatın göstergesidir. Hicret; Allah’ın rızası, insanlığın huzur ve barışı için sahip olduğu her şeyden vazgeçen fedakâr bir muhacirin, kendisine kucak açan cömert bir ensara kavuşmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu zahmetli ve bereketli yolculuğun kardeş kıldığı muhacir ve ensar şöyle müjdelenir: “İslâm’ı ilk önce kabul eden muhacirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır’’.
*
İslam’ı yayma ve yaşama imkânı kalmadığını gören Peygamberimiz önce sahabeden bazılarını gönderdi, sonra da kendisi gitti fedakâr insanların şehri Medine’ye. İşte Allah Resulü ve ashabının bu kutlu yolculuğunun adı hicrettir. Bu hicret, sıradan bir göç değildir.

1447. yılını idrak ettiğimiz hicret, Hz. Ömer döneminde takvim başlangıcı kabul edilmiştir, Müslümanlar için bir milattır. Hicretle beraber İslam’ın yüksek hakikatleri Medine’den bütün yeryüzüne dalga dalga yayılmaya başlamıştır. Hicret, Müslümanlar için birçok dersler içermektedir. Her şeyden önce bu hicret, bir kaçış değil, yüce değerlerin yeryüzünde neşv-ü nemâ bulması için girişilen kutlu bir yolculuktur. Hicret; şiddetten merhamete, esaretten özgürlüğe gidişin adıdır. Allah’a itaatin, sadece O’na kul olmanın göstergesidir. Hicret, İslam davası uğruna anadan, babadan, evlattan hatta candan vazgeçişin, ibretli ve meşakkatli kıssasıdır. Hicret, yârını, diyârını, malını-mülkünü Allah için göz kırpmadan terk eden Muhacir ve onları bağırlarına basan Ensârın destanıdır.
Bu destanda fedakârlık, kardeşlik, ahde vefa, birlik ve beraberlik, sevgi, saygı, paylaşma ve kucaklaşma vardır.
Hicret, insanlık onurunu zedeleyen her türlü süflî duygu ve emellere sırt çevirmektir. Ulvî değerler uğruna mücadele etmektir. Hicret; Hak, hakikat ve ahlak yolunda ilerlemektir. Yüce Mevlâ’nın yarattığı tertemiz fıtratımızı muhafaza edebilmektir. Şirkten, küfürden, nifaktan uzak durup aklı önceleyen adaleti benimseyen imana sahip olmaktır.
Hicret ahlakına sahip olmanın ölçüsü Allah’a kul, Resulüne ümmet olma bilinciyle, yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için gayret göstermektir. Sevgi, saygı, paylaşma, yardımlaşma duygusuyla, samimiyetle kardeşine, milletine, değerlerine gönülden bağlı olmaktır.
*
Özetlersek; Hicret, yalnızca bir yerden başka bir yere göç etmek değildir. Hicret, Allah ve Resulünün rızasını her şeyden üstün tutma idealidir. Hakka yönelmenin ve hakikate sımsıkı bağlanmanın gayretidir. Nefsin gayr-ı meşru istek ve arzularından, şeytanın bitmek bilmeyen vesveselerinden uzaklaşıp salih ameller ve güzel ahlakla dolu bir ömür geçirme azmidir. Hicret, hata ve günahlardan tövbe edip Yüce Rabbimizin engin rahmet ve mağfiretine sığınma çabasıdır. Haramlardan helallere, kötülüklerden iyiliklere doğru adım atma kararlılığıdır. Hz Peygamber “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların zarar görmediği kişidir. Muhacir ise, Allah’ın yasaklarını terk eden kimsedir” buyurarak bu hususa dikkatlerimizi çekmektedir.
Ne mutlu hayat yolculuğunu kutlu bir hicrete dönüştürebilenlere! Ne mutlu bu hicretin sonunda Allah’ın rızasına ulaşabilenlere!

    Hizmet ve Lezzet

    Amel ve çalışmaktaki lezzet ve saadeti bilmeyen insan!

    Allah’ın, tam bir ikram ediciliğinden ötürü;

    Hizmet, amel ve çalışmanın mükâfat ve karşılığını,

    Hizmet ve amelin içine koyduğundan da habersizdir. Bu sırdan dolayıdır ki,

    Mevcudat ve varlıklar; hatta bir bakışa göre, camidat;

    Cansızlar, ruhsuz, sert ve katı maddeler;

    Allah’ın yaratma içeren emirler denilen hususî vazife ve görevlerine,

    Terbiye ve idare kanunlarına, tam bir istekle

    Ve bir çeşit lezzet alarak, tamamen uyarlar. Arı, sinek ve tavuktan tutun,

    Tâ güneş ve aya kadar her şey; tam bir lezzet alarak görevlerini yerine getiriyorlar.

    Hizmetlerinde bir lezzet alış var ki,

    Akılları olmadığı, akıbet ve sonuçları düşünmeden

    Tam manasıyla vazife ve görevlerini yerine getiriyorlar.

    Evet, hayat sahibi canlılarda lezzet alış vardır.

    Ya cansız varlıklarda zevk ve lezzete varış var mıdır? Denirse:

    Cansız varlıklar kendi hesaplarına değil,

    Onlarda tecelli eden / görünen Allah’ın isimleri hesabına;

    Bir şeref, bir makam, bir kemal, bir güzellik ve bir intizam / bir düzen istiyor ve arıyorlar.

    İşte o yaratılıştan gelen vazifelerini yerine getirmeleriyle,

    Nurü’l-Envar / Nurların Nuru olan Allah’ın isimlerine

    Birer ayna hükmüne geçtiklerinden nurlanıp, yükseklik kazanıyorlar.

    Nasıl ki, bir damla su, ufacık bir cam parçası;

    Kendisi ışıksız, önemsiz iken; saf kalbiyle yüzünü güneşe çevirse;

    O önemsiz, ziyasız damla ve cam parçası;

    Güneşin bir çeşit arşı olup, insanın yüzüne de gülümser.

    İşte bu misal ve örnek gibi, zerre, atom ve varlıklar;

    Mutlak bir güzellik ve tam bir mükemmellik sahibi olan

    Sonsuz haşmet sahibi Allah’ın isimlerine vazife-perverlik cihetinde ayna olmalarıyla;

    O damla ve zerrecik; cam gibi gayet aşağı bir dereceden,

    Son derece yüksek bir zuhura ve parıltılı bir seviyeye çıkıyorlar.

    Madem vazife icabı, gayet parlak ve büyük bir makama çıkmakla,

    Lezzet almaları mümkün oluyor. Yani umumî / genel hayattan hissedar olup,

    Pay sahibi iseler “Tam bir lezzetle o görevleri yapıyorlar.” denilebilir.

    Nitekim, insanın aza ve duygularının gördükleri hizmetlere bakılacak olursa;

    Her birinin şahsî bekası, türünün bekası için ettikleri hizmetlerinden

    Ayrı ayrı lezzet aldıkları anlaşılır.

    Hizmetin kendisi onlara bir tad alma ve hoşlanma hükmüne geçiyor.

    Hatta hizmeti terk etmek, o uzvun bir çeşit azabıdır. Buna delil:

    Yavrulu tavuk gibi hayvanların vazifelerinde gösterdikleri

    Fedakârca ve mertçesine aldıkları vaziyetlerdir ki,

    Horoz aç olduğu halde, tavukları kendine tercih edip, bulduğu rızka onları çağırmasıdır.

    Yemez, onlara yedirir. Şevk, iftihar ve lezzet alarak, o vazifeyi gördüğü çok görülür.

    Demek o hizmette, yemekten ziyade bir lezzet var.

    Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi,

    Yavrularının hatırı için ruhunu feda eder, ite atılır.

    Kendini aç bırakıp onları doyurur.

    Demek o hizmetten öyle bir lezzet alır ki,

    Açlık acısına ve ölmek elemine üstün gelir.

    Ultra Zenginleşme ve Derin Yoksullaşma

    Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü Rubil Gökdemir arkadaşım son yazısında önemli bir habere yer verdi: “Türkiye, son yirmi yılda ultra zengin sayısındaki artış oranında dünyanın ilk sıralarına yükseldi. Ülkemizde ultra zengin kategorisinde değerlendirilen kişi sayısı 4208’e ulaştı.”

    Yazı içinde “Türkiye’nin son çeyrek yüzyıldaki sosyolojik ve siyasi dönüşümünü anlamamıza yardımcı olabileceği için” “bu 4208 kişinin kaç tanesi son 25 yılda ortaya çıktı?” sorusu öne çıkarılıyor.

    Gerçekten bu soru çok önemli. Çünkü Türkiye’de devlete dayanmadan veya devletle anlaşmadan ultra zengin olmak pek mümkün değil.

    2003 yılından 2026 Mayıs sonuna kadar geçen yaklaşık 24 yıllık sürede, iktidarın topladığı vergiler, yaptığı borçlanmalar ve sattığı özelleştirme gelirleri dahil devletin yönettiği toplam kaynak hacmi 4 trilyon dolar eşiğini aşmıştır.

    Bu meblağ, Cumhuriyet tarihinin önceki tüm hükümetlerinin harcadığı toplam paranın çok üzerindedir. Bu devasa bir ekonomik gücün yeniden dağıtımı anlamına gelmektedir.

    Asıl yakıcı soru, bu devasa kaynağın neden yüksek teknolojiye, üretime ve nitelikli eğitime değil de; betona, faize, israfa ve kendi zenginlerini yaratmaya aktarıldığıdır.

    **********************************

    Servet Yaratma ve Transfer Mekanizmaları

    4208 kişilik ultra zenginin, bu zenginliğinin küresel rekabet, inovasyon veya yüksek teknoloji üretimiyle mi, yoksa içe kapalı “rant ve transfer mekanizmalarıyla” mı oluşturulduğunu sorgulamamız gerekiyor.

    Bunun için temel servet transfer mekanizmalarına göz atalım:

    Kamu İhaleleri ve İstisna Maddeleri: Kamu İhale Kanunu’nda (KİK) yapılan yüzlerce değişiklik ve “pazarlık usulü” (21/b) gibi istisnalar aracılığıyla, rekabet ortamı oluşmadan büyük altyapı, inşaat ve enerji projelerinin belirli sermaye gruplarına aktarılması.

    Kentsel Rant ve İmar Değişiklikleri: Tarım arazilerinin imara açılması, emsal artışları ve kentsel dönüşüm projeleriyle yaratılan devasa gayrimenkul rantının, vergilendirilmeden doğrudan belirli müteahhitlik firmalarına geçmesi.

    Negatif Reel Faiz: Enflasyonun çok altında tutulan kredi faizleri sayesinde, bankada mevduatı eriyen küçük tasarruf sahibinden, kredi kullanabilen büyük sermayeye doğru muazzam bir servet transferi yapılması.

    Vergi Afları ve Teşvikler: Düzenli olarak çıkarılan vergi afları ve belirli projelere sağlanan kurumlar vergisi muafiyetleri ile kamu gelirlerinin şirketlere bırakılması.

    Kayıtdışı ve Gri Ekonomi: Kurumsal denetimlerin zayıflaması veya göz yumulması sonucu kara paranın aklanması, yasadışı bahis, uyuşturucu ticareti veya kaçakçılık yoluyla elde edilen gelirlerin yasal sisteme entegre edilerek yeni “ultra zenginler” yaratılması.

    **********************************

    Büyük Müteahhitlik Firmaları

    Dünya Bankası’nın 1990-2020 dönemi raporlarında, dünyada devletten en çok altyapı ve Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) ihalesi alan ilk 10 şirket içinde 5 Türk firması yer almaktadır. Bunlar Limak, Cengiz, Kolin, Kalyon ve MNG Holding’dir.

    Uluslararası inşaat sektörü dergisi ENR’nin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi” listesinde Türkiye, 40-45 şirketle Çin’in ardından, dünyada ikinci sıradadır. Bu “yeni merkezin” alt kademelerinde en az 30-40 adet daha devasa müteahhitlik ve enerji firmasının küresel boyuta yaklaştığını göstermektedir. Makyol, Rönesans, IC İçtaş, ERG ve Özaltın gibi firmalar listede üst sıraları zorlamaktadır.

    Bu sermaye grupları ihale ve sonrasında korunmaktadır. Büyük projelerin çoğu, Kamu İhale Kanunu’nun (KİK) doğal afetler ve olağanüstü durumlar için öngördüğü “21/b Pazarlık Usulü” maddesine dayandırılarak rekabete kapalı yapılmıştır. İhalelerde vergi, resim ve harç İstisnaları maddeleri konulmuş, çıkarılan yasalarla kurumlar vergisi muafiyetleri ve devasa vergi afları sağlanmıştır.

    Yap-İşlet-Devret (YİD) modelinde geçiş, uçuş veya hasta garantileri verilmiş ve bunlar enflasyona veya Amerikan Doları/Euro’ya endekslenmiştir. İhale alındıktan sonra sık sık “keşif bedeli artışına” gidilerek maliyetler halkın üzerine yıkılmış, kâr ise şirketlere aktarılmıştır.

    **********************************

    Sanayiden İnşaata

    Eski Türkiye’nin merkez sermayesi (TÜSİAD çevresi) daha çok sanayi ve üretim odaklıydı. (Şimdi bunların en büyükleri bir fıkra bile anlatamaz hale getirildi.)

    Yeni dönemin zenginlerinin inşaat, enerji, madencilik ve hizmet sektörlerine kayması tesadüf değildir.

    Uluslararası alanda teknoloji veya sanayi üretimi yapmak zorlu bir rekabet gerektirir. Oysa yurt içindeki yol, köprü, hastane ve konut projeleri dış rekabete kapalıdır ve tamamen siyasi kararlarla şekillenir.

    Sanayide yatırımın geri dönüşü 10-15 yılı bulurken, döviz garantili altyapı projeleri ve imar değişiklikleriyle yaratılan kentsel rant, siyasi ilişkiler sayesinde bir gecede milyarlarca liralık kâr yaratır.

    Siyasi iktidar, kendi varlığını garanti altına alacak, medya organlarını finanse edebilecek ve tabana kaynak aktarabilecek sadık bir burjuvazi yaratmak için, devletin dağıtım gücünü bilerek bu alanlarda (ihale, özelleştirme, enerji lisansları) kullanmıştır.

    **********************************

    Kayıtdışı ve Gri Ekonomi

    Ülkede kitlesel derin yoksullaşma yaşanırken 4208 kişilik ultra zengin zümresinin bir kısmının da “gri ekonomi” üzerinden oluştuğu söylenebilir.

    Düzenli aralıklarla çıkarılan “Varlık Barışı” yasaları sayesinde, kaynağı sorulmayan ve vergi denetimine tabi tutulmayan, milyarlarca dolar kayıt içine alınmıştır. Bu durum, yasadışı ticaret (bahis, insan/uyuşturucu kaçakçılığı vb.) yapanların servetlerini aklayarak meşru işadamlarına dönüşmelerine zemin hazırlamıştır.

    Gri sermaye, kendini topluma ve devlete kabul ettirebilmek için stratejik iki alana sızmaya çalışır: Medya ve Eğitim. Ülkenin tanınmış, saygın üniversitelerini veya ana akım medya kuruluşlarını satın almak isterler.

    Ancak “hukuk devleti” normlarının aşındığı, mülkiyet hakkının hukuki güvenlikten ziyade siyasi sadakate bağlandığı bir rejimde, hiçbir servet kalıcı değildir.

    Sistemin düne kadar göz yumduğu, büyümesine, üniversite ve televizyon kanalları almasına müsaade ettiği bu yapıların, bir sabah operasyonuyla malvarlıklarına el konulması ve ağır soruşturmalarla yüzleşmesi sürpriz olmamaktadır.

    Ahbap-çavuş kapitalizminde servet, sahibinin değil, ona o imtiyazı veren siyasi aklın ipoteği altındadır.

    Bir avuç insan güvencesiz ultra zenginlik içindeyken, bu kuralsızlığın ve kara para aklama düzeninin faturası, bozulan ekonomi ve patlayan enflasyonla geniş kitlelerin derin yoksulluğu olarak ödenmektedir.

    Duyarlılık

    Derlediklerimizden bahisle;
    Mutlu bir insan, huzurlu bir toplum için gerekli olan erdemlerden biri de duyarlılıktır. Duyarlılık, kendimiz için istediğimiz iyilikleri başkaları için de istemektir. Sorumluluklarımızı fark edip onları yerine getirmenin gayretinde olmaktır. Duyarlılık, insanların can ve malını, kendi can ve malımız gibi kıymetli; insanların izzet ve şerefini, kendi izzet ve şerefimiz gibi mukaddes bilmektir.
    *
    Ailemize, toplumumuza ve bütün insanlara karşı duyarlı olmak, insani değerlere haiz olmamızın bir gereğidir. Evet, nemelazımcı ve vurdumduymaz olmak kişilikli insanlara yakışmaz. O kişilikli insan sorumluluklarını bihakkın yerine getirmenin gayretinde olandır. Duyarlı bir insan; anne babasına, eşine ve çocuklarına saygı gösteren, onlara hoşgörüyle muamele edendir. Toplumsal barışı sağlamak için kardeşlik ahlakını hayatının her alanına aktarandır. Dünyanın neresinde olursa olsun her bir mazlumun acısını, her bir mağdurun sızısını yüreğinde hisseden ve üzerine düşen vazifelerini yerine getirendir.
    *
    Duyarlı ve inançlı insanlardan beklenen, kendisine emanet edilen dünyaya karşı da duyarlı olmasıdır. Nasıl ki evini, işyerini temiz tutuyor ise tüm çevresini de aynı titizlikle temiz tutmasıdır. İnsani değerlere haiz kişiden beklenen; ormanına, toprağına ve suyuna hassasiyet göstermesidir. Yarın, ‘Ciğerlerimiz yanıyor!’ haberleriyle uyanmamak; ‘Barajlarımız kurudu, suyumuz kalmadı!’ endişesiyle yaşamamak için bugünden gerekli tedbirleri almasıdır.
    *
    Bütün hayatı ve davranışları ile tanzim edilmiş kişilikli insanlardan beklenen; zamana karşı da duyarlılık göstermesi, onu boşa harcamamasıdır. Zira çalışmak, kişilikli olmanın şiarıdır. Onun dinlenmesi, bir işi bitirip diğerine başladığındadır. “Bu insanlar, bal arısına benzer. Bal arısı gibi hep güzel, temiz, helal şeyler yer. Hep güzel şeyler üretir, hep iyiliklerin peşinden koşar. Hiçbir şeyi ne döker, ne kırar, ne de ifsat eder”
    *
    Unutmayalım ki, kendimiz ve çocuklarımız için yaşanabilir bir dünya inşa etmenin yolu; çevremize, vaktimize ve bütün insanlara karşı duyarlı olmaktan geçmektedir.
    Kişilikli ve ilkeli insandan beklenen “Nerede olursan ol, seni yaratana karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Bilerek veya bilmeyerek kötü bir fiil işlersen peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. Bir de insanlara güzel ahlâkla davran!”