8.8 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Televizyon ve Çizgi Filmlerin Çocuk Üzerindeki Etkileri

Çizgi filmler, çocukları hem eğlendirir, hem öğretir, hem de hayal dünyalarını besler. Ancak bu olumlu etkiler her çizgi film için geçerli değildir. Gerek TV’lerde, gerekse de internette bulunan bazı çizgi film kanalları ve videolar, çocukların gelişimini son derece olumsuz etkileyecek zararlı içeriklerle doludur.

Elbette çocukların makul ölçülerde ve uygun bir zamanda teknoloji ile buluşması ve onu tanıması gereklidir. Günümüz dünyasında teknoloji, çocuklara oynama, keşfetme ve öğrenme için çok fazla seçenek sunuyor.

 Yapılan araştırmalar gösteriyor ki ekranı çocuklara tamamen yasaklamak çözüm değildir. Önemli olan, çocukları büsbütün ekranlara terk etmeden, gerek TV’de gerekse internette nelerle meşgul olduklarını takip ederek, yönlendirici ve sorumlu ebeveynler olabilmektir.

Çünkü ekranlarda biyolojik, psikolojik, psikososyal ve kültürel açılardan çocukları ve gençleri etkileyen çok fazla risk var. “Bağımlılık, şiddet eğilimi, bencillik, narsisizm, amaçsızlık, sosyal hayattan kopukluk” vb. gibi.

Özellikle sosyal paylaşım ağları ile yaygınlaşan çeşitli oyunlar ve akımlar çocukların ve gençlerin önce psikolojilerini sonra da hayatlarını karartmaktadır.

Çizgi filmlerde yer alan, “fiziksel, sözel, psikolojik ve ekonomik şiddet” unsurları çocukların bilişsel ve psikolojik gelişimini olumsuz etkilemektedir. Çocuklar, karakterler ile özdeşleşiyor, taklit ediyor, izlediklerini gerçek hayatta deneyebiliyorlar.

Günümüzün en büyük sorunları arasında yer alan “şiddet”, çeşitli mesajlarla çizgi filmlerde çocuklara iletiliyor, şiddet normalleştiriliyor. Çizgi filmlerde bulunan karakterler, olaylar ve konular çocukları derinden etkiliyor.

 Buna, dünyada yüzden fazla kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan “Mavi Balina” oyununu örnek verebiliriz. Mavi Balina oyunu yıllar içinde Türkiye dâhil pek çok ülkede gündeme geldi.

Çizgi filmlerde şiddet sahneleri eğlence unsuru olarak sunulmakta, şiddet uygulayan karakterler sempatik ve komik gösterilmektedir.

Modern hayatın getirdiği hız ve tempolu günlük hayatın içinde, çocuklarına ayıracakları zamanı bulamayan ebeveynler, çocuklarını tablete, bilgisayara, akıllı telefonlara teslim etmektedir.

Zararlı kanallar, para kazanabilmek için çeşitli yollara başvurmaktadırlar. Renkli içerikler, anaokulu şarkıları, oyuncak açma, sürpriz yumurta açma, animasyon ve ünlü çizgi film kahramanlarının kostümlerini giymiş yetişkinlerin de bulunduğu, rengârenk, masum ve eğlenceli görüntüler ile başlayan bu videoları baştan sona izlediğimizde hiç de masum olmadıklarını ve pek çok zararlı içerikleri barındırdıklarını görebiliriz.

“Medya ve Çocuk Bağlamında Çizgi Filmlerde Yer Alan Şiddet İçeriklerinin Analizi” adlı bir çalışmada, Türkiye’de yayın yapan çocuk kanallarından “TRT Çocuk, Minika Çocuk, Minika Go ve Cartoon Network” de yayınlanan yerli ve yabancı çizgi filmler incelenmiştir.

3-15 yaş grubuna hitap eden toplam yirmi dört çizgi filmin ele alındığı çalışmada, içeriklerin yüzde 83,3’ünde şiddet olduğu görülmüştür. Ele alınan çizgi filmlerdeki şiddet öğeleri ise: “çirkin, tembel, beceriksiz, şaşkın” gibi kelime kullanımları; “tehdit içeren ve bağırarak  yapılan konuşmalar” tespit edilmiştir.

“Örümcek Adam, Prenses Elsa, Joker, Hulk, Peppa Pig, Frozen, Minions, Thomas ve Arkadaşları” gibi benzeri çizgi film kahramanlarının kostümlerini giymiş insanların çektiği parodiler normal bir şekilde başlıyor.

 İlerleyen dakikalarda videolarda çeşitli çirkin görüntüler, kaçırılma, şiddet, işkence, hamilelik, kürtaj, cinsellik, böceklerle korkutma” vb. zararlı öğeler ortaya çıkıyor. Çocuklar için asla uygun olmayan video başlıklarıyla; “korku, şiddet ve çirkin tuvalet mizahları” işlenmektedir.

Yapılan araştırmalar bu videoların, işkence ve şiddet öğeleri içeren, cinsellik ve çocuk istismarı barındıran, pedofili izleyicilerine hitap eden, ürpertici, rahatsız edici, korkunç, travmaya neden olan, garip ve tuhaf içerikler barındırdığını göstermektedir.

“Şiddet, öldürme, uçma, yanlış değer yargıları oluşturma, dini, kültürel inanç ve değerlerin aşağılanması” vb. çok zararlı öğeler barındıran oyunlar ve çizgi filmler çocukların yalnızca pedagojik gelişimlerini olumsuz etkilemekle kalmıyor, onları biyolojik olarak hasta da edebiliyor. Dahası, var olan hastalıkları tetikliyor ve hatta onları ölüme kadar götürebiliyor.

Mersin’de izlediği Pokemon çizgi filminin etkisinde kalan 4 yaşındaki bir çocuk, 7. kattaki evlerinin penceresinden atlamıştı. “Neden böyle bir şey yaptın” diyen gazetecilere: “Ben Pokemon’um ve Pokemon gibi uçtum”demişti.

Bir başka çocuk “Örümcek Adam” filminden etkilenerek, evinin tavanına bağladığı iple uçmak isterken, ipin boynuna dolaşması üzerine yaşamını yitirmişti.

Çizgi filmlerin, dijital oyunların, TV’lerin ve reklamların etkisi sandığımızdan daha da büyüktür.

Ekranların bir başka etkisi, Fotosensitif Epilepsi hastası olan çocuklar üzerinde gerçekleşiyor. Fotosensitif Epilepsi, aşırı ışığa duyarlılık gösteren vücudun tepkime verip nöbet geçirmesi durumudur.

Fotosensitif  hastalar yanıp sönen ışıklara duyarlıdır. Video oyunları, çizgi filmlerdeki efektler ve televizyon, en sık bildirilen uyarıcı ışık kaynaklarıdır. Birçok oyun konsolunun açılış sayfasında da bu rahatsızlığı taşıyan kişilere yönelik uyarılar yapılmaktadır.

Oyunlardaki ve çizgi filmlerdeki görsel efektlerin çocukları olumsuz etkilediği 1997 yılında Japonya’da Pokemon isimli çizgi filmi izledikten sonra çok sayıda çocuk hastanelerin acil servislerine başvurmuştu.

 Çizgi filmde yanıp sönen kırmızı ve mavi renkteki efektler, yoğun ve ani renk değişimleri ve parlamalarından olumsuz etkilenen 700’e yakın çocuk hastanelik olmuştu. Hastaneye kaldırılan çocukların “Fotosensitif Epilepsi” hastası olduğu ve hastalıklarının tetiklendiği ortaya çıkmıştı.

Çocukları korkutan, aldatan, şiddete yönelten, yanlış değer yargıları oluşturan, masumiyetlerini hedef alarak onların ruhsal, fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimlerini bozan içeriklerin asla çocuklara izletilmemesi gerekmektedir.

Sevgiyle kalın…

Nezle mi, Grip mi, Yoksa Anjin iyim?*

Nezle, grip ve anjin; boğaz ağrısı, ateş ve öksürük gibi ortak şikâyetlere yol açabilen hastalıklardır. Bu nedenle bu hastalıkların teşhisi, takibi ve tedavisinde bilinmesi ve uyulması gereken bazı önemli hususlar bulunmaktadır. Basit gibi görünen bu hastalıklar, doğru teşhis ve uygun tedavi ile ciddi bir sağlık sorununa yol açmadan atlatılabilir. Ancak gerekli dikkat gösterilmezse, bulaşıcılıklarıyla çevreyi etkileyebilir; komplikasyonlarıyla da sağlığımızı ve yaşam konforumuzu bozabilirler.

Nezle, virüslerin neden olduğu, boğaz ağrısının hafif seyrettiği, ateşin genellikle 38 derecenin üzerine çıkmadığı ve öksürüğün fazla olmadığı bir hastalıktır. En belirgin özelliklerinden biri burun akıntısının bulunmasıdır. Adenovirüsler, insan koronavirüsleri, rinovirüsler ve influenza virüsleri; halk arasında soğuk algınlığı olarak bilinen nezlenin başlıca etkenleridir. Kuluçka süresi 24–72 saat olup hastalık genellikle 3–7 gün içinde iyileşir. Sinüzit, bronşit veya orta kulak iltihabı gibi bir komplikasyon gelişmediği sürece, koruyucu önlemler dışında özel bir tedavi gerektirmez.

Grip de bir virüs hastalığıdır. Etkenler arasında influenza virüsleri, koronavirüsler, rino ve adenovirüsler yer alır. Ayrıca hayvanlarda bulunan ve mutasyon geçirerek insanlarda hastalık yapabilme özelliği kazanan virüsler de grip etkeni olabilir. Son COVID-19 salgını bunun en bilinen örneğidir. Kuş gribi ve domuz gribi (H1N1) de bu gruba dâhildir. Gripte baş ve boğaz ağrısı daha belirgindir; ateş genellikle 38 derecenin üzerine çıkar. Yaygın kas ağrıları, belirgin halsizlik ve öksürük tabloya eşlik eder. Burun akıntısı genellikle görülmez. Etkenin alınmasından 1–2 gün sonra ani ateş yükselmesiyle şikâyetler başlar. Halsizliğin çok belirgin olması nedeniyle grip halk arasında “paçavra hastalığı” olarak da adlandırılır. Ateş genellikle ikinci gün düşer, üçüncü ve dördüncü günlerde tekrar yükselir; komplikasyon gelişmezse daha sonra normale döner.

Grip mevsimlerle ilişkili bir hastalıktır ve özellikle ısı değişimlerinin sık olduğu sonbahar ve ilkbahar aylarında daha sık görülür. Irk ve cinsiyet ayrımı yoktur. Çocuklar ve gençler daha duyarlıdır. Kronik kalp ve akciğer hastalığı olanlar, şeker hastaları, bağışıklık sistemi zayıf olanlar, kemoterapi görenler ve ileri yaştaki bireyler risk grubundadır. Bu kişilerde özellikle akciğer enfeksiyonları gelişerek hayati tehlike oluşturabilir. Grip, solunum yoluyla ve yakın temasla bulaşır ve salgınlara yol açabilir. Hastalık; sınırlı bölgelerde sürekli görülen endemi, geniş bölgeleri etkileyen ve 3–4 yılda bir ortaya çıkan pandemi, daha seyrek olarak da 10–12 yılda bir tüm dünyayı tehdit eden epidemi şeklinde seyredebilir. Aralık 2019’da başlayıp yaklaşık üç yıl süren COVID-19 salgını, pandemi örneğidir.

Hastalığın seyri; salgının şiddetine, hastanın yaşı ve genel sağlık durumuna göre değişir. Hafif vakalarda ölüm oranı %0,1 iken pandemilerde bu oran %10–15’e kadar çıkabilir. Bu nedenle grip; teşhisi, takibi, tedavisi ve bulaşmayı önleyici tedbirler açısından dikkatle ele alınmalıdır. Tanıda; kan sayımı, beyaz küre dağılımı, CRP düzeyi ve burun/boğaz sürüntüsünden yapılan virüs tipi tayini önemlidir. Günümüzde gelişmiş laboratuvar imkânları sayesinde sürüntü örneğinden bazı viral etkenler (Flu-A, Flu-B, RSV, adenovirüs, COVID-19 gibi) yaklaşık bir saat içinde tespit edilebilmektedir.

Grip tedavisi genellikle semptomatiktir. Yeterli istirahat, bol sıvı alımı ve uygun beslenme önerilir. Ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak parasetamol grubu ilaçlar tercih edilir. Antiviral ilaçlar, ilk 2–3 gün içinde başlanmak şartıyla riskli hastalarda kullanılabilir; iyileşmeyi hızlandırır ve komplikasyon riskini azaltır. Antibiyotiklerin grip tedavisinde yeri yoktur; yalnızca bakteriyel bir enfeksiyon

geliştiğinde kullanılmalıdır. Ateş 4–5 gün içinde düşmezse mutlaka hekim kontrolüne başvurulmalıdır.

Korunma büyük önem taşır. Toplu yaşam alanlarının temizliği ve havalandırılması, ortak kullanılan alan ve eşyaların azaltılması ve temiz tutulması, kişisel hijyene dikkat edilmesi bulaşmayı azaltır.

Hastaların maske, mesafe ve temizlik şartlarına uyması hastalığın yayılmasını azaltacaktır.Bu virüsler güneş ısısına dayanıklı değildir; 56 derecede birkaç dakika içinde inaktive olurlar. Sabunlu suda ise 30 saniye içinde aktiviteleri önemli ölçüde azalır. Özellikle risk grubundaki kişilerin, her yıl yenilenen grip aşısı ile aşılanmaları koruyucu bir önlemdir.

Anjin, bademciklerin bakteriler tarafından enfekte edilmesiyle oluşur. Ateş ve boğaz ağrısı bu hastalıkta da görülür. Anjinde etkenin doğru teşhisi önemlidir; kan tetkiklerinin yanı sıra boğaz kültüründen yararlanılır. Geçmişte difteri (kuş palazı) korkulan bir boğaz enfeksiyonuydu. Ömer Seyfettin’in Kaşaği hikâyesindeki kahramanlardan birinin difteriye yakalanarak hayatını kaybetmesi buna edebi bir örnektir. Günümüzde ise antibiyotikler sayesinde bu enfeksiyonlar korkulur olmaktan çıkmıştır. Anjinde özellikle beta streptokok enfeksiyonları; eklem romatizması ile kalp ve böbrek sorunlarına yol açabileceğinden büyük önem taşır. Bu nedenle doğru teşhis ve uygun tedavi şarttır. Uygun antibiyotiğin yeterli doz ve sürede kullanılması, hem iyileşmeyi sağlar hem de komplikasyonları önler. Ağrı ve ateş için aspirin de kullanılabilir.

Her hastalıkta olduğu gibi, bu sağlık sorunlarına da korku ve endişeyle yaklaşmak yerine; genel sağlık kurallarına uymak, bağışıklık sistemini güçlü tutan bir yaşam tarzı benimsemek önceliğimiz olmalıdır. Hastalık durumunda ise zamanında hekime başvurulmalı; hekimin koyduğu tanıya göre verilen tedavi eksiksiz uygulanmalı ve kontroller ihmal edilmemelidir. Sağlıklı yaşamın bu şekilde sürdürülebileceği unutulmamalıdır.

Salgınsız ve sağlıklı günler dileğiyle.

*Paçavra hastalığının bu günlerde sık görülmesi nedeniyle, daha önceki bir yazımın güncellenmiş hâlidir.

Ziya Gökalp Bugüne Ne Söyler?

Türk fikir hayatının büyük düşünürü Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirlerimin babası dediği Ziya Gökalp’in (1876 Diyarbakır-1924 İstanbul) Türk Ocaklılara Armağan olarak 1923 yılında yazdığı “Türkçülüğün Esasları” Dr. Salim Çonoğlu’nun hazırladığı haliyle Türk okuru ile yeniden buluştu. Dr. Çonoğlu genç kuşaklar tarafından anlaşılması belki zor-şüpheli olan bazı kelimelerin bugünkü anlamlarını da vermektedir. Böylece Ziya Gökalp’in eserleri berrak bir Türkçe ile yeni baştan derin okumalar yapmak isteyenlere zengin bir kapı açmıştır. Büyük Türk sosyoloğu hatta filozofu diyebileceğimiz Gökalp, Yahya Kemal’in ifadesi ile beyni hayatı boyu uranyum gibi çalışmıştır. Maalesef Türkiye’de Gökalp bazı sığ kalemler tarafından Türk Milletinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Fakat güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi o da her geçen gün fikir hayatımıza her sabah doğan güneş gibi zihinleri aydınlatmaya devam etmektedir. Dönemi için hayli ileri görüşlere sahip bu insanın sadece “Hukukî Türkçülük” yazısı bile bizlere çok şey anlatmaktadır: 

“Hukukî Türkçülüğün gayesi, Türkiye’de asri (çağdaş) bir hukuk vücuda getirmektir. Bu asrın milletleri arasına geçebilmek için, en esaslı şart; millî hukukun bütün şubelerini teokrasi ve klerikalizm bakiyelerinden (arta kalanlarından) büsbütün kurtarmaktır. Teokrasi, kanunların, Allah’ın yeryüzündeki gölgeleri addolunan (sayılan) halifeler ve sultanlar tarafından yapılması demektir. Klerikalizm ise esasen Allah tarafından vaz’ edildiği (konulduğu) iddia olunan an’anelerin (geleneklerin) la-yetegayyer (değişmez) kanunlar addolunarak Allah’ın tercümanları itibar olunan ruhaniler tarafından tefsir edilmesidir (yorumlanmasıdır).

Kurûn-ı Vustai (Ortaçağ) devletlerin bu iki alamet-i mümeyyizesinden (ayırıcı özelliklerinden) tamamıyla kurtulmuş olan devletlere asri devlet namı verilir. Asri devletlerde, evvela gerek kanun yapmak ve gerek memleketi idare etmek, salahiyetleri (yetkileri) doğrudan doğruya millete aittir. Milletin bu salahiyetini tahdit (sınırlayacak) ve takyit edecek (kısıtlayacak) hiçbir makam, hiçbir an’ane ve hiçbir hak yoktur”[1].

“Saniyen (ikinci olarak), milletin bütün fertleri tamamıyla birbirine müsavidir (eşittir). Hususi imtiyazlara malik (sahip) hiçbir fert, hiçbir aile, hiçbir sınıf mevcut olamaz. Bu şartları haiz olan devletlere demokrasi namı da verilir ki, halk hükümeti demektir.

Hukuki Türkçülüğün birinci gayesi, asri (çağdaş) bir devlet vücuda getirmek olduğu gibi, ikinci gayesi de, mesleki velayetleri (otoriteleri), velayeti ammenin (kamu otoritesinin) müdahalesinden kurtararak, mütehassısların (uzmanların) salahiyetine (yetkisine) müstenit (dayanan) meslek muhtariyetleri (kendi kendine hareket edebilme serbestliği) tesis etmektir. Bu esasa müstenit bir kanun-ı medeni (medeni kanun) ile ticaret, sanayi, ziraat kanunları, Darülfünün, baro, tabipler cemiyeti, muallimler cemiyeti, mühendisler cemiyeti, ilh (vb) … gibi mesleki teşkilatların mesleki muhtariyetlerin dair kanunlar yapmak da bu gayenin icabâtındadır (gereklerindendir) .

Hukuki Türkçülüğün üçüncü gayesi de bir asri aile vücuda getirmektir. Asri devletteki müsavat umdesi (eşitlik ilkesi), erkekle kadının nikâhta, talakta (boşanmada), mirasta, mesleki ve siyasi haklarda müsavi olmasını da istilzam eder (gerektirir). O halde, yeni aile kanunu ile intihabat (seçimler) kanunu bu esasa istinaden (dayanarak) yapılmalıdır.

Hulasa (kısaca), bütün kanunlarımızda, hürriyete, müsavata (eşitliğe) ve adalete münafi (aykırı) ne kadar kaideler ve teokrasi ile klerkalizme ait ne kadar izler varsa, hepsine nihayet vermek (son vermek) lazımdır”[2].

Görüldüğü üzere hukuk felsefesinin özetini yaptığı yazısında bugüne ve yarınlara ipuçları vermektedir. Türk aydını onun eserlerini tarihin tozlu sayfalarında müzelik değil tam tersine Yunus Emre’nin “her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası” mısraları ekseninde okumalıdır. Düşünürümüzün hakkını teslim ederek insaflı şekilde eleştirisini de (bu derin felsefi karşılaştırmalar yapabilen okuyucu için söz konusu olabilir) yaparak anlamaya çalışmak Türk Milleti için büyük önem arz etmektedir.

Çünkü Ziya Gökalp gibi fikir ve hareket insanları her millette kolay kolay yetişmemektedir. O 48 yıllık ömründe Türk Milletine güçlü, örnek bir şahsiyet, yüzlerce makale, onlarca eser ve yüce bir Turan Ülküsü bırakmıştır. Onun yaktığı ateş elden ele sonsuza kadar Türk gençleri tarafından taşınacaktır.

Kaynak: Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan, Salim Çonoğlu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2025.


[1] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan, Salim Çonoğlu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2025., s. 193.

[2] Ziya Gökalp, a. g. e., s. 194.

Vefat ve Teşekkür

            Vefakâr ve fedakar eşimin çektiği ve bir türlü iyileşemediği hastalığı dolayısıyla Allah’ın Rahmetine kavuştuğunu duyup insani ve İslami göreve koşan, bizleri yalnız bırakmayan, “Her canlı ölümü tadacaktır” şuuru içinde ölümü karşılayan, yurt içinden ve dışından gelen veya arayan, bizimle telefon zinciri kuran vefakar dostlarımıza, araç tahsis eden Fatih Belediye Başkanı Sayın Mehmet Ergün Turan’a teşekkürü bir borç biliriz. Şahsım ve aile mensupları adına herkese teşekkür ederiz. Allah hepsinden razı olsun. Allah onları sağlıklı ve hayırlı bir ömürden ayırmasın. Acılarla karşı karşıya bırakmasın.

Prof.Dr. Mustafa E. ERKAL

Hayat ve Varlık

     Varlığın değeri, canlılık denen hayat iledir.

     Belki vücud ve varlığın, gerçekliği hayat iledir.

     Hayat, varlığın nûrudur. Kavrama yeteneği olan şuur;

     Hayatın ziya ve ışığıdır. Hayat, her şeyin başı ve esasıdır.

     Hayat her şeyi, her bir hayat sâhibine mâl eder.

     Bir şeyi, bütün şeylere mâlik hükmüne geçirir.

     Hayât ile canlı bir varlık diyebilir ki:

     “Şu bütün şeyler malımdır. Dünya, evimdir.

     Kâinat / tüm evren Mâlik ve Sâhib’im tarafından verilmiş bir mülk ve varlığımdır.”  

     Nasıl ki ışık, cisimlerin görülmesine sebeptir. Renklerin var olma nedenidir.                                                                                                                                                             

     Öyle de, yaşam belirtisi olan hayât da, yaratılmış mevcudâtın, yani kâinatın keşfedeni,

     Gizli sır ve mânâlarını ortaya çıkaranı, durum ve niteliklerin gerçekleşmesinin sebebidir.

     Hem, küçük bir parçayı; bütün ve bütüne ait hükmüne getirir.

     Hem de, bütüne ait şeyleri, bir parçaya sığıştırmaya sebeptir.

     Sınırsız şeyleri, ortak edip birleştirir.

     Bir vahdet ve birlik rûhuna vesîle kılar. Varlıktaki bütün mükemmelliklerin sebebi olur.

     Hattâ, hayât; çokluk tabakalarında, Allah’ın birliğinin tecellîleridir.

     Bunların her biri, Allah’ın ehadiyet ve birliğini gösterir. Kısaca Allah’ın birliğine aynalık eder.

     Hayatsız, yani ruhsuz ve cansız bir cisim, büyük bir dağ bile olsa, yetim, garip ve yalnızdır.

     İlgi ve alâkası yalnız bulunduğu yer ve ona karışan şeyler iledir.

     Başka ne varsa, o dağa göre yok sayılır. Çünkü, ne hayatı var ki, hayat ile ilgili olsun.

     Ne şuuru / bilinç ve anlayışı var ki onu alâkadar etsin.

     Küçücük bir cisme, meselâ bal arısına hayat girdiği anda, bütün kâinatla;

     Öyle bir yakınlık kurar ki, tüm evrenle, özellikle yeryüzü çiçekleri ve bitkileri ile,

     Öyle bir alış veriş yapar ki, diyebilir: “Yeryüzü benim bahçemdir.” 

     Canlılardaki bilinen iç ve dış duyu organlarından başka, hissedilmeyen;

     Sâika / sevkedici ve şâika / şevke getirici hisleriyle beraber,

     O arı, dünyanın çeşitli türleriyle dost olur. Onlarda tasarrufta bulunur!

     Hayat, en küçük canlıda böyle etkisini gösterirse, hayat;

     İnsanda en yüksek mertebe ve dereceye çıktıkça, öyle bir açılım kazanır ve nurlanır ki,

     Hayatın ışığı olan şuur / bilinç ve akıl ile, insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi,

     O hayat sahibi, kendi aklı ile yüce, ruhî ve maddî âlemlerde gezer.

     Yani o şuurlu canlı, mânen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi,

     O şuur sahibinin ruh aynasına misafir olup, temessül ederek görünür bir hâl alır.

     Hayat, Allah’ın en parlak birlik delili, en büyük nimet kaynağı,

     En hoş ve güzel merhametinin her şeyde görünmesidir.

     En gizli, ince, derin ve sanatlı temiz nakşıdır.

     Çünkü, hayat çeşitlerinin en aşağısında bulunan bitkilerin hayâtı

     Ve bitki hayatlarının en birincisi olan çekirdekteki hayat düğümünün;

     Uyanıp açılarak gelişmesi, o derece açık bir şekilde olduğu hâlde,

     Hz. Âdem’den beri yapılan, ilmî tespitler nazarında gizli kalmıştır.   

     Hakikati / aslı; hakîkî olarak / hakkıyla, insanın aklı ile keşfedilmemiştir!

     Hem hayat, o kadar temizdir ki,

     İki yönü, yâni mülk / dış yüzü ve melekûtiyet / iç yüzü temiz, pâk ve şeffaf / saydamdır.  

     Kudret eli, sebepler perdesini koymayarak, doğrudan doğruya temas ediyor.

     Fakat diğer şeylerdeki ufak ve değersiz işlere

     Ve kudretin izzet ve şerefine uygun düşmeyen temiz olmayan görünüşteki hâllere

     Menşe ve kaynak olmak için, görünüşteki sebepleri perde etmiştir.

Kazıklanma Korkusu

Prof. Dr. İskender Öksüz, Karar Gazetesi’ndeki 4 Ocak 2026 tarihli köşe yazısında, belki de en temel toplumsal sorunumuzu değerlendirmiş.

Pew Araştırma Şirketinin güven anketinde (https://bit.ly/pew-guven) Dünyanın dört bir yanında insanların birbirlerine en çok güvendiği ve en az güvendiği ülkeler araştırılmış.

Buna göre çevresine, vatandaşlarına, insanlara en az güvenen toplumun, bir başka deyişle, Toplumsal Güvenin en düşük olduğu ülkenin Türkiye olduğu ortaya çıkmış.

On yıllardır yapılagelen, insanların birbirine güvenini ölçen ankette şu iki seçenekten birini seçmesi isteniyor.

  1. İnsanlara genellikle güvenilir.
  2.  İnsanlara genellikle güvenilemez, insan ilişkilerinde dikkatli olmak gerekir.

Ankette (a) şıkkını seçen, yani çevresine, vatandaşlarına en çok güvenen 5 ülke şunlar: İsveç (%83), Hollanda (%79), Kanada (%73), Almanya (%72) ve Avustralya (%69).

Çevresine en az güvenen yani “İnsanlar Bizi Kazıklar” korkusunda olan 5 ülke Güney Afrika (%27), Brezilya (%22), Kenya (%20), Meksika (%18) ve sonuncu Türkiye (%14)…

Türkiye, “İnsanlara güvenirim” diyenlerin yani toplumsal güvenin en az olduğu (%14), “İnsanlara güvenilmez, insan ilişkilerinde çok dikkat gerekir” diyenlerin oranının en yüksek olduğu (%84) ülke.  

Bu rakamlar ürkütücü. Toplumsal güvensizlik alanında şampiyon olmak çok berbat bir durumdur. Çünkü çok yüksek maliyetli bir toplumsal hastalıktır.

Öncelikle, ülkemin insanlarının yüzde 84’ünün “İnsanlar fırsatını bulursa beni istismar eder (kazıklar)” diye düşünerek, sürekli bir “tetikte olma” haliyle yaşadığını gösterir. Bu ruh hali hem sağlığımızı hem sosyal ilişkilerimizi ve hem de ekonomimizi bozar.

Toplumsal güven aslında sadece insanlar arası ilişkiler bakımından değil, İnsanlar ve kurumlar (özel ve devlet kurumları) ile kurumlar arası ilişkiler açısından da ölçülürse Türkiye’de benzer sonuçlar çıkacağını sanıyorum. Çünkü Türkiye’de devlet vatandaşlarına, vatandaşlar devletine, kurumlar vatandaşlara ve vatandaşlar kurumlara güvenmemektedir.

Bu durumu anketsiz, kendi gözlemlerimizle, çıplak gözle bile görebiliyoruz. Bu yüzden Pew Araştırma Şirketinin anket sonuçlarına hiç şaşırmadım.

************************************

Toplumsal Güvenin Tesisi İçin

Toplumsal güvensizlik, “işlem maliyetlerini” artırır. Herkesin herkesi kontrol etmeye çalıştığı, senetlerin, kefillerin, noterlerin havada uçuştuğu bir sistem yavaştır ve pahalıdır. Güvensizliğin ihtiyaç haline getirdiği ilave işlemler ve zaman kaybının doğrudan ticaret hacmine ve refaha etkisi olduğu açıktır.

Bu yüzden grafikte görüldüğü gibi sosyal güvenin yüksek olduğu toplumlarda refah da yüksektir. (Sosyal güven, daha varlıklı ülkelerde daha yüksek, orta ve düşük gelirli ülkelerde ise daha düşüktür.)

Toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkeler (İsveç, Hollanda, Yeni Zelanda, Kanada, Japonya) incelendiğinde, güvenin sadece ahlaki bir erdem değil, inşa edilmiş bir sistem ürünü olduğu görülür.

Bu ülkelerde uygulanan bazı temel politikalar dikkat çekicidir.

Mesela İsveç’te “Kamuya Açıklık İlkesi” anayasal bir haktır. Vatandaşlar, başbakanın harcamalarından belediye meclisi kararlarına kadar her belgeye erişebilir. Gizlilik istisnadır, şeffaflık kuraldır. (Türkiye’de şeffaflık istisna, gizlilik esastır.)

Devlete güvenin en temel belirleyicisi yargı bağımsızlığı ve hızıdır. Toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkelerde “sözleşme hukuku” tıkır tıkır işler. “Biri beni kazıklarsa devlet hakkımı hemen teslim eder” inancı, insanları ticarette ve ilişkilerde cesur kılar. (Türkiye’de yargı bağımsızlığına inanç çok düşük, yargılama çok yavaştır.)

Toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkelerde atama ve görevlendirmelerde liyakat esastır. Kamu görevlerine atamalarda şeffaf sınav sistemleri uygulanır. Sınav birincilerinin mülakatta sorulan saçma sorularla elenmesi gibi haksızlıklar söz konusu olamaz. (Türkiye’de atama ve görevlendirmelerin çoğunda sadakat ve yakınlık esastır.)

“Tanıdıkla iş çözme” (kayırmacılık) oranı düştükçe, sisteme ve dolayısıyla birbirine güven artar.

Toplumsal güveni artırmak için ilk olarak iktidar ve yönetim erki kendini kurallarla bağlı hissetmelidir. Güven için her şeyden önce ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK gereklidir. Yasaların ve ekonomik kararların birilerine çıkar sağlamak için ve sık sık değişmesi öngörülemezlik yaratır. Politik ve ekonomik kararların belirsizliği ile yatırımcı güveni ters orantılıdır.

İhaleler, kamu harcamaları ve atamaların şüpheye yer bırakmayacak şeffaflıkta yapılması ve kamuoyu ile paylaşılması gerekir.

“Yapanın yanına kâr kalıyor” algısı, güveni kemiren en büyük virüstür. Suçun bedelinin net ve hızlı ödettirilmesi şarttır. Cezasızlık algısı yıkılmak zorundadır.

****

Sadece iktidarın düzgün olması toplumsal güveni yükseltmeye yetmez. Kurumlara (Özel Sektör ve STK) düşen görevlerin de yerine getirilmesi gerekir.

Müşteri ve çalışanlarla ilişkiler açısından sadece kâra değil, verilen söze odaklanmak gerekir. Çalışanı, tedarikçiyi, tüketiciyi kandırmaya çalışan, yetenek yerine torpili ödüllendiren kalitesiz kurumlar, adalet duygusunu aşındırır.

Kurumlarda DENETLENEBİLİRLİK güven yıkıcı eylemleri azaltır. Kurumların bağımsız denetçilere kapılarını tam açması, “saklayacak bir şeyim yok” mesajı vermesi uzun vadede itibar ve gelir kazandırır.

****

Hepimiz ve bütün kurumlar içinden çıktıkları toplumun özelliklerini taşır. Güvensiz toplumu inşa eden bireylerdir. Bireyler “benim kazanmam için onun kaybetmesi (kazıklanması) lazım” düşüncesini terk etmeli. “Kazan-Kazan” kültürünü benimseyerek hep beraber kazanabileceğimizi öğrenmeliyiz.

Bireyler olarak DÜRÜSTLÜK MALİYETİNİ göze alabiliyor muyuz? Kısa vadeli küçük kârlar için (kaldırıma işyerinin uzantısını yapmak, vergi kaçırmak, sıraya kaynak yapmak vb.) toplumsal yarara aykırı işlerin uzun vadede kendisine de zarar vereceğinin bilincinde miyiz?

Güvensizliği besleyen yolsuzluk veya haksızlıklara, “çalıyor ama çalışıyor” veya “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeden karşı çıkma irademiz var mı?

O k u m a k

     “ ‘The best learning with the teaching.’ (En iyi öğrenme, öğretmek iledir).

     “OKUMAKtır, okutmaktır, anlamaktır, anlatmaktır, anlamlandırmaktır, öğrenmektir, öğretmektir, yazmaktır, çizmektir, üretmektir, ezberlemektir, tekrar etmektir, yeniliklere yelken açmaktır, hiçbir zararı olmadan beyni güçlendirmenin en kolay yoludur.

     “Beyin zorlanmazsa büzülür, küçülür..Alzheimer hastalığına duçar olur (tutulur).

     “Beynin konforunu bozmak gerekir. Problem çözen beyin gençleşir. Reçetesiz ve hekime ihtiyaç duymadan en pratik ve ucuz yol, bu yoldur.

     “Sadece OKUMAK bile insan için çok muazzam bir hadisedir. Tabii ki, YAZMAK da.

     “Devamlı OKUMAK ve öğrenmek ne muhteşem bir haslettir.

     “ ‘İsyanı çok olanın, nisyanı da çok olur!’ ve ‘İsyan, nisyana sebeptir.’

     “ Kâğıdın hâfızası, her şeyden güçlüdür. Rönesans’a eserleriyle damgasını vuran seksen yedi yaşındaki Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni (1475 – 1564): İtalyan Rönesans dönemi ressam, heykeltıraş, mimar ve şairidir. Sözü ‘Ancora imparol!’ (Hâlâ öğreniyorum!) …(şiarımız) olmalıdır. Kedinin farenin peşinde koştuğu gibi, ömür boyu bilginin peşinde koşmalıyız! ‘Tekrar’, ‘Tövbe’ ve ‘Şükür.’ Rûhun cesede, kalbin nefse, aklın mideye hâkim olması lâzım gelir.

     “Kitap OKUMAK ne büyük bir ayrıcalık ve huzur kaynağıdır. Düşünsene, kitap okumakla âlimlerle, müelliflerle, yazarlarla, filozoflarla, edebiyatçılarla ve şairlerle dost, arkadaş oluyorsunuz. Ne muhteşem bir ayrıcalık!

     “Ben işin kolayını ve zararsızını tavsiye ediyorum. Beynimizi ne kadar zorlarsak o kadar iyi olur. Alzheimer denen uyduruk hastalıktan kurtulmanın yolu çok OKUMAK, çok düşünmek, çok ezberlemek, çok hayâl etmek..çok aktif olmak, az uyumak, boş konuşmamak, az yemek, az TV seyretmek, az dinlenmek…

     “İlim ve bilim, insanı geceleri uyandıran, tatmin ve motive eden bir sihir, bir heyecan kaynağıdır. İlim ve bilim soru sormak, şüphe, kuşku, merak, OKUMAKtan, bulmaktan, bilmekten, yazmaktan, bildirmekten ve öğretmekten keyif almakla başlar.

     “Sürdürülmesi ise gelenek, teşvik, hakkaniyet, adâlet, liyakate bağlı hayat tarzının desteklenmesi ve bilimsel özgürlükle mümkündür.” (İsmail Hakkı Aydın)

x

     Okuyup yazan öyle değerli insanlara sahibiz ki, yazdıkları beni heyecana getirerek, aşağıdaki samimi mısraları yazmama sebep oldu:

     Şaşkınım şaşkın!

     Haddimi aşkınım aşkın!

     Öyle insanlarımız var ki,

     Dahası da yolda.

     Gurur ve itibarımızı artırıyor.

     Değerimize değer katıyor.

     Parlak geleceğimize,

     Ümit üstüne ümit oluyor.

     Çünkü boş değil Türkiye!

     Niye farkında değiliz niye?

     Bekle dünya,

     Bekle bizi;

     İnsanlığa yenilikler getirecek;

     Bu millet, dizi dizi!

     Takip edecekler izimizi.

     Bir başka tanıyacaklar bizi.

Zor Zamanların Karıncası Olmak

Zordur, kritik zamanlarda elindeki gücü yerli yerinde kullanabilmek. Silah, askerin; strateji, siyasetçinin; gazete, medyanın; kalem, kanaat önderlerinin enstrümanıdır. Sabır ve güven de halkın ihtiyacı olan en değerli araçtır. Bu araçları akıllıca kullanan ülkeler mamur, kullanamayan ülkeler de başkalarına payanda veya paryası olmaya mahkûmdurlar.

Zor zamanlardan geçiyoruz, hiç huzurlu zamanımız olmadı ki, diyebilirsiniz. İçeride ve ülkemizin yeni jeopolitiği için dışarıda siyaset yapanların samimi gayretlerine şahidim, hayranım. Yönetilenler olarak bize düşen, bu samimiyete inanmak, destek vermek olmalı.

Sosyal medya, çağımızın önemli mecrası. Savaşlar bu mecrada başlatılıyor, bitiriliyor. İsterseniz bir barış zeminine isterseniz bir arenaya çevirebilirsiniz bu mecrayı.

Türk siyasetinin bir cephesinin değişik mevzilerinde agresif siyaseti kılcallarına kadar yudumlayan bir arkadaşımız Suriye Devlet Başkanı El Şara’nın babası Hüseyin El Şara’ya ait olduğunu iddia ettiği bir paylaşımda bulunmuş: “Ben Arap milliyetçisiyim. Adana, Mardin, Urfa Arap toprağıdır.” demiş Ahmet El Şara’nın babası. Aynı zamanda emekli öğretmen olan bu arkadaşımız: “Ne kadar it kopuk varsa bizim coğrafyamıza göz dikmiş. Türkleri tanıyacak kadar tarih bilgisinden yoksun ot kafalılar. Alırsınız ü… irini.” cümleleriyle de yorum ilave etmiş.

Bir tepki oluştu içimde. Baktım, yorum yapanlar da tepki göstermişler paylaşım dolayısıyla. Bu söz, ne kadar doğru, nerede ve ne zaman söylenmiş? Şayet söylendiyse söyleyenin özgül ağırlığı ne? Bilgi kirliliğinin oldukça yüksek olduğu bir zaman ve zeminde böyle bir sözü paylaşmak ve bunun doğruluğuna inanmak fayda-zarar açısından baktığımızda ne kadar faydalı? Kim, kimin oyununa geliyor veya maşası oluyor da bunun farkına varmıyor? Vatanseverlik hassasiyeti böyle mi olmalıdır? Kaş yapayım derken göz çıkarmak, olacak şeyi olmaz hale getirmek, usul bilmezliğin neticesi değil midir?

Rabb’imizin, Hucurat suresi 6. ayetindeki “Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” buyruğunu, yine Bakara, suresi 191. ayetteki “Fitne, öldürmekten beterdir.” uyarısını hatırladım.

Tarihi sorumluluğumuz bulunan topraklarda, her zamankinden daha fazla huzura, sükuna, birlik ve dirliğe ihtiyaç var. Birliğimizi bozacak, her türlü fitneden kaçınmak, yapanlara engel olmak, inanmış her insanın, geçmişine ve geleceğine karşı borcudur.

Siyonist güçler, atalarının sapkın direktiflerini hayata geçirmek uğruna, kendilerine destek olmayan veya engel olan her ülke ve düşünceye karşı amansız savaş içindeler. Silah, dezenformasyon, iftira, kirli ittifak, provokatörlük, şantaj, tehdit, haydutluk, ajanlık gibi akla gelen veya gelmeyen bütün kirli yol ve yöntemleri, en aşağılık biçimiyle kullanıyor. Ne Adalet Divanı ne Birleşmiş Milletler, bu yanlış gidişata söz geçirebiliyor. Dünya, eşkıyanın hükümferma olduğu gezegenin adı.

 Sapla samanın karıştığı, karanlıkların aydınlanma sancısı çektiği bulanık zamanlarda ağızdan çıkan her sözün, kalemimizin yazdığı her kelimenin, karar haline getirdiğimiz her hükmün domino etkisiyle bumerang gibi bir gün bize döneceğini bilmek durumundayız. Hiçbir siyasi anlayış, dogmatik kaygı, ideolojik öğreti yapacağımız hataları temize çıkaramaz. Tarih, bize zamanı, mekânı, olayları, olguları doğru okuma, yorumlama, buna göre karar verip hareket etme görevi vermiştir. Bilinçten azade bir tarih bilgisi, bizi sadece malumatfuruş yapar. Gerisi angarya!   De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer suresi 9. ayet)

Dünya bir yangın yeri. Yangında yanan belli, yakan belli. Firavun rolündeki Siyonist ahlak ve işbirlikçileri, İbrahim rolündeki mazlumları, Müslümanları yakıyor. Rivayete göre bir de karınca ve kertenkele var. Kertenkele ateşi harlıyor, alevi büyütüyor; karınca ateşi söndürmek için ağzında su taşıyor. Kertenkele ne ateşi büyütebilir, karınca ne ateşi söndürebilir. Her ikisinin de durduğu yer önemli, tuttuğu taraf önemli. Zalimden yana mısın, mazlumdan yana mısın?

İbrahim misali atılacağımız ateşe tahammül edip sınavı geçeceğimizden emin değilim. Firavunlaşmak, iki dünyayı da kaybetmektir. Duygusal nedenlerle kertenkele durumuna düşme tehlikesi göz ardı edilmemeli. Kertenkele rolünü bilerek, bilmeyerek veya duyarsızlık nedeniyle oynayanları görmüyor değiliz.

İbrahim’in ateşine su damlası taşıyan karıncaya selam olsun!

Kandıra Kazım Dinç Devlet Hastanemiz

“Kandıra’ya girerken sağ tarafta hastane, Yârimin mektubunu geciktirme postane”

Kandıra’nın ilk sağlık hizmeti, ilçenin girişindeki iki katlı ahşap bir binada 1943 de açılmış olan sağlık pavyonu ile başlamıştır.

10 yataklı bir yer olup İsmail Hakkı Bey isimli bir hekimin çalışmalarından Türkyolu gazetesinde övgü ile bahsedilir. Burasının 30 dönüme yakın alanı vardır. 1952’de yapılan yeni binası ve lojmanı ile ülkemizdeki 29 sağlık merkezinden biridir. Bu sağlık merkezi günlük poliklinik hizmetleri yanında o tarihlerin önemli sağlık sorunlarından olan verem, sıtma, trahom gibi hastalıklarla mücadelede halkımıza hizmet vermiştir.

Bahçesinde bulunan ağaçları, havuz ve çiçekleri ile buraya gelen hastalara ferahlık verirken, kasabanın girişine ayrı bir güzellik katarak türkülere (girişteki iki mısra o türküden alınmıştır) ilham olmuştur.

Burası 1961 tarihine kadar sanatoryum şeklinde bilinir olup genel cerrahi uzmanı olan Halil İbrahim Erden’in başhekim olarak görevlendirilmesi ile Kandıra Devlet Hastanesi adını almıştır.

Daha sonra Dr. Nejat Yıldırım (Dahiliye uzmanı) ve Diş Hekimi Sebat Kaya kadroya dahil olmuş ve bu isimler burada uzun süre sağlık hizmeti vermişlerdir.

Erdem Ve Yıldırım’dan Sonra Yavuz Öztorun

Dr. H. İbrahim Erdem 1973’de emekli olup Karamürsel’e yerleşmiştir. Yaka cebine bazen kırmızı, bazen de beyaz mendil takması ve yazdığı reçeteleri takip etme özelliğiyle hatırlanan Nejat Yıldırım, 1973-74 yıllarında başhekimlik de yapmış olup vefatına kadar Kandıra’da yaşamıştır.

Dr. Yavuz Öztorun 1974’de başhekim olarak gelmiştir. Kendisi Kastamonulu olup dedesi M.Akif Ersoy’un sınıf arkadaşı olan bir veterinerdir. Ankara Numune’den genel cerrahi uzmanı olup Mardin Devlet Hastanesi’ne atanıp orada çalışırken; o tarihlerin önemli bir siyasetçisi ve Kandıra’nın evladı olan Turan Güneş’in ilgisi ile genel cerrah ve başhekim olarak buraya gelmiştir. 1987’ye kadar başhekimlik yapmış ve bir cerrah olarak pek çok insanı ameliyat ederek sağlığına kavuşturmuştur. Daha çok apandisit ameliyatları ile bilinmekle birlikte mide, fıtık, safra kesesi gibi ameliyatlar yaparak bölge insanının sağlık ihtiyacına cevap vermeye çalışmıştır. Döneminde ek binalar yapılarak yatak kapasitesi artırılmış olup ailesi ile birlikte hastane bahçesindeki lojmanda kaldıkları için 7/24 şeklinde çalışmış olan bir isimdir.

1987 yılında Kocaeli Devlet Hastanesine başhekim olarak gelmiş ve 1992’ye kadar da burada şehrimizin sağlık hizmetlerinin iyileşmesi için çalışmıştır. Emekli olduktan sonra vefat ettiği 2002 tarihine kadar, her branştan hekimin muayenehanesinin ve benim de Kocaeli Laboratuvarımın bulunduğu Alemdar Caddesi Soydan İşhanında hekimliğine devam etmiştir.

Çok Başhekim Değişti

Yavuz Öztorun’dan sonra çok fazla başhekim gelip gitmiştir. Bunlar Dr. Zeki Kara(Ürolog 88-89), Dr. Muzaffer Güner (Dâhiliye 89-91), Dr. Selahattin Karaca (Genel Cerrah 91-93), Dr. Kaya Horasanlı (Ürolog 93-96), Dr. Tolga C. Şahiner (KBB 96-97), Dr. Ali Gözalan (Kadın Doğum 97-98), Dr. İsmail Yılmaz (Kadın Doğum 98-2000)dır. Dr. İsmail Yılmaz daha sonra Kocaeli Devlet’te kadın doğum uzmanı olarak çalışmış olup, halen Körfez ilçemizdeki Özel Marmara Hastanesinde hekimliğine devam etmektedir.

Kazım Dinç’in Sağlık Bakanlığı Dönemi

DSP-ANAP-MHP hükümetinin Sağlık Bakanı olan MHP’den Dr. Osman Durmuş zamanında hastanenin ismi Kandıra Kazım Dinç Hastanesi olarak adlandırılmıştır. Kazım Dinç Kandıralı bir eczacı olup, DYP’de siyaset yapmış ve milletvekili seçilmiştir. 1993-94 yıllarında Tansu Çiller hükümetinin Sağlık Bakanıdır. Döneminde Kandıra başta olmak üzere Kocaeli’mizin sağlık hizmetlerinde kadro ve teknolojik imkânlar bakımından yeni imkânlara kavuşulmuştur. Kandıra hastanemiz 4. dereceden 2.dereceye çıkarılarak hekim kadrosu

güçlendirilmiştir. Bu sayede, 99 depremi sonrası İzmit merkez ve Sakarya’daki devlet hastane binalarımız hasarlı olup Kandıra Hastanesi sağlam kaldığı için, deprem sonrası doğum dahil birçok cerrahi vakalara burada müdahale edilmiştir. Bu dönemdeki başhekim Dr. Mehmet Karanfil’dir. Kendisi 1998 yılında akrabaları İzmit’te olduğu için şehrimize kendi isteği ile tayin yaptırmış; Dr. İsmail Yılmaz’ın başhekimliği bırakıp Kocaeli Devlet’e gelmesi sonrası 2000 yılında başhekim olmuştur. Genel cerrahi uzmanı olan Mehmet Karanfil 2006’da Kocaeli Devlet Hastanesine başhekim yardımcısı olarak gelmiş, halen Şehir Hastanemizde hekimlik hizmetine devam etmektedir.

Adil Kurban Dönemindeki İyileştirmeler

Daha sonra Dr. İrfan Aykaç (Dâhiliye 2006), Dr. Uğur Bingöl(Genel Cerrah 2007-2008) isimli hekimler gelip ayrılmıştır.

2008-2014 yıllarının başhekimi aile hekimi uzmanı Adil Kurban’dır. Döneminde sağlık hizmeti imkânlarında önemli iyileştirmeler yapılmıştır. Endoskopi, ultrason, EEG-EMG gibi teknik yenilikler bunlardandır. Bu çalışmalar sonucu hastanenin gelirleri artmış, burası kamu hastaneler birliğince örnek kurum gösterilmiştir. Kandıra merkezindeki hastane onun zamanında,2014’de yeni yapılan binaya taşınmıştır. Dr. Adil Kurban daha sonra İzmit merkezinde aile hekimi olarak çalışmıştır. Halen hekimlerin hak ve hukuklarını takip ve iyileştirme amaçlı çalışmalar yapan, 2019’da kurulmuş olan Hekim Sen adlı STK’nın başkanlığını yapmaktadır.

Yoğun Bakım Ve Palyatif Açılıyor

Yeni binadaki 2. başhekim Dr. Ahmet Bilal Genç (Dâhiliye 2014-2015), 3’üncüsü halen şehir hastanemizde başhekim yardımcısı olan Dr. Coşkun Güler (Beyin Cerrahi uzmanı 2015-2016) dir. 2016-2017’deki başhekim Dr. Şeref Kasımoğlu’dur. Kendisi 1998’den beri şehrimizde çalışan bir hekim olup 2004’den beri çeşitli kademelerde yöneticilik yapmış, halen Sağlık Hizmetleri Başkanıdır. Başhekimliği döneminde muhtelif çalışmaları yanında 6 yataklı yoğun bakım ve palyatif bakım bölümleri hizmete sokulmuştur.

Kocaelili Başhekim Görevde

Kandıra Kazım Dinç Hastanemizin şimdiki başhekimi Dr. Bülent Uysal’dır. Buraya 2017’de Siirt Pervari Hastanesi başhekimliğinden atanarak gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini İzmit’te yapıp, 2012’de hekim olmuştur. Kocaeli’mizin yerlisi olup kendi isteği ile buraya atanmıştır.

Yeni hastane Kandıra’nın Ağva-İstanbul yolu çıkışında, TOKİ binalarının yapıldığı ve eski hindi çiftliğinin olduğu bölgededir.

C grubunda 52 yataklıdır. Halen 16 uzman, 10 pratisyen, 5 diş hekimi ve 350’ye yakın çalışanı ile hizmet vermektedir. Ayda ortalama 25 bin poliklinik yapılmaktadır. 2 ameliyathanesi ile küçük ve orta ameliyatlar yapılabilmektedir. Tomografi dâhil görüntüleme ve rutin tetkikleri yapabilen laboratuvarları ile güvenilir sağlık hizmeti verilmektedir.

70 Yıllık Binanın Yerine Yeni Yapı

Kasaba merkezindeki sağlık merkezi olarak başlayıp sonrada hastaneye dönüşen, güzel havuzlu bahçesi ile hatırlanan ve 70 yıla yakın bölge insanına sağlık hizmeti vermiş olan binaların tamamı yıkılmıştır. Buraya Kandıra Belediyesi için 2019’da temeli atılan bina yapılmış ve bu şekilde hizmet vermek üzere 2022’de açılmıştır.

Sağlıkta olmanız dileklerimle.