25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Doğru Cevap mı, Doğru Soru mu?

Togg zarar ediyor haberleri ortalıkta dolaşıyor. Hafızamı kurcaladım. Konuyu ne zaman yazmışım? Aradım, 2020 Şubat’ında buldum… Yazı şurada:  “Ben dememiş miydim!” hiç mi hiç sevmediğim bir söz ve tavır. Belki, “Ben dememiş miydim?” yerine şu soruyu sormak daha yararlı: “Sizin bu konularda danışacağınız, danıştığınızda, eğer cevap olumsuz olmak zorundaysa çekinmeden, korkmadan ‘Hayır!’ diyerek sizi uyaracak uzmanlarınız yok mu?” Eğer yoksa bu Togg’un zarar etmesinden çok daha vahim bir hâldir.

Bakınız Togg’un üreticisine de satış ve fiyat garantisi verseydiniz Togg zarar etmezdi. Bu son teklifimi parlak bir fikir diye karşılayan danışmanınız varsa siz geri dönülmez noktaya yakınsınız demektir. O danışmana hemen kapıyı gösterin.

Ne demişim 6 yıl önce? “Türkiye otomobil yapabilir mi?”, 21. asrın sorusu değildir. Bırakın koca Türkiye’yi herhangi bir Organize Sanayi’miz, Oto Sanayi’miz bile otomobil yapabilir. “Türkiye otomobil yapabilir mi?” 100 yıl öncesinin sorusuydu. Hani Henry Ford’un üretim bandı ve işçilere yüksek maaş vererek yarattığı Model-T yenilikçiliği de o sorunun cevabıydı. Ama burada değil, ABD’de soruldu. Henry Ford’un Model-T’si, 1908’de üretime geçmiş.

Doğru sorular

Bugünün sorularından biri şu olabilir: Türkiye, otonom, yani kendi kendini kullanan otomobil yapabilir mi?

Aslında 2020’de yazdıklarım 2026’da da 2056’da da geçerli. Özel sektörün de sorması gereken, “Şunu, bunu yapabilir miyim?” değil, “Şunu, bunu, başkalarından daha ucuza, başkalarından daha kaliteli yapabilir; başkalarından daha geniş pazarlara ulaşıp o pazarları ele geçirebilir miyim?” sorularıdır. Bugün tasarım ve pazarlama, imalattan önemlidir. İmalat, üçüncü dünya ülkelerine ihraç edilecek bir yüktür, çevre kirliliğidir.

Bir başka soru, “Devlet otomobil yapmalı mı?”. Bu, “Yapabilir mi?” den daha anlamlı bir soru. Buna olumlu cevap vermek için aklınıza bir sebep geliyor mu? Bırakın o işi özel sektör yapsın. Devlet o özel sektöre güvenli bir ortam, yere sağlam bastığını hissettirecek bir hukuk devleti, gerektiği zaman yıkıcı dampingden koruyacak bir gümrük ve ticaret mevzuatı sağlasın.

Stratejik ürünler

Bu saydıklarım hemen bütün imalatlar için geçerlidir. Ancak millî çıkar hesabında elzem olan, gelişmesi kendi hâline bırakılmayacak kadar stratejik üretimler için devlet kolları sıvayabilir; sıvamalıdır. Etrafımızda yükselen alevlere bakarak hemen birkaç ürün sayabiliriz: Her irtifayı hedefleyebilen hava savunma sistemleri, hipersonik füzeler, seyir füzeleri, son nesil savaş uçakları, yapay zekâ sistemleri için gerekli çipler, kuantum bilgisayarları… Son ikisi 21. asrın yenilikleri ve onları yapan kazanacak. Bunlardan önce saydıklarımızda maliyet hesabı yapılmaz. Ancak var mı, yok mu diye sorulur. Bu ürünleri parayı bastıran alamıyor.

İHA ve SİHA’lar da stratejik ürünler arasında. Şükür onlarda iyiyiz.

Bütün bunlara sahip olan ülkelerde bunların imalatı yine genellikle özel sektördedir. Fakat onları üretmenin stratejik kararı devletin talebiyle belirlenir. Belki satış ve fiyat garantisi sadece bu konularda anlamlıdır. Çünkü böyle üretimler yarı yolda vazgeçilemeyecek finans ve insan kaynağı yatırımları gerektirir.

Neden Türkiye’de değil?

Altı yıl öncesinden bir alıntı daha: “İlk etkili kanser ilacını, ilk kolay zayıflama ilacını, ilk yapay zekâlı şoförsüz otomobili yapan çok kazanacaktır.” Son ikisi yapıldı sayılır. Tesla’nın yaratıcısı Elon Musk, dünya dolar milyarderleri arasında ilk defa 800 milyar rakamını aşan kişi oldu. GLP-1 grubu zayıflama ilaçları gittikçe daha etkili ve daha kolay kullanılır hâle geliyor. İlk yapan olmanın, ilk patent almanın avantajına sahip Nova Nordisk ve Eli Lily, büyük kâr marjlarıyla ürünlerini dünyaya pazarlıyor. Kapış kapış satılıyor…

Geriye, tahminlerimdeki ilk etkili kanser ilacı maddesi kalıyor. Onun da eli kulağında. Aslında 6 yıl önceki kanser tedavisinde başarı oranları ile bugünküler arasında şimdiden büyük fark var. Burada yarışı önde götürenlerden ikisi, Bion-Tech firmasının Covid aşısından tanıdığınız Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci. Musk gibi, GLP-1 zayıflamasının mucitleri gibi onlar da çığır açıcı, ama biliyorsunuz bu iki Türk, Türkiye’de değil. Acaba neden değil?

Şu soruyu da soralım — çok soru sorduk şu bayram günü – “Acaba şu anda Türkiye’de yaşayan, çalışan, okuyan kaç Uğur Şahin ve Özlem Türeci var? Kaç Aziz Sancar var?” Onların da tası tarağı toplayıp gitmemesi, yapacaklarını burada yapması, açacakları çığırı Türk kurumlarında açabilmeleri için ne önlemler alıyoruz?

Yoksa böyle bozguncu muhalif soruları boş verip otomobil ve abide eserler mi yapsak? Kanal İstanbul veya Köprü Marmara (İstanbul Saray Burnu’ndan Bandırma’ya).

Kutlu bayram olsun, Yağmur Tunalı’nın deyişiyle, “Bayramlar bayram olsun.”

Bayram Mesajı:

Değerli Üyelerimiz.

Bayramlar, ruhlarımızın yıkandığı, manevi susuzlukların giderildiği pınarlardır. Millet olarak birlikte yaşamanın ve dayanışmanın en değerli zamanlarıdır. Bu özel günlerin, Yüce Türk Milletine ve İslam Âlemine barış, huzur ve mutluluk getirmesini temenni eder, Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimizle kutlarız.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Düşün Damlaları  (30)

     Ağaçlara dikkatle bakınca, görülür ki, ağacın gövdesinden tepesine doğru her tarafından çkan dallar; ağacın gövdesini kucaklayacak şekilde bir konum alırlar. Hepsi aynı doğrultu ve aynı uzaklıkta, fakat belli bir yükseklikten sonra tepeye doğru yöneldiklerinde, yani dalların başladığı yerden yukarıya doğru ağacın gövdesinden aynı uzaklıkta yer alarak, büyük bir topak şekline bürünürler. Velhâsıl, bir plân dairesinde ağaçta yer aldıkları apaçık meydandadır. Demek ki başıboş değiller. Öyle ise, fiilden Fâil’e / fiilden Yapan’a geçmek lâzım.

x

     İnsan ne tuhaf bir varlık! Bir ressamın yaptığı lâlettayin bir çiçek resmi karşısında hayranlığını dile getirerek, ressamı yere göğe koymaz oluyor. Onu övdükçe övüyor. Takdir ve tahsinlerini abartılı bir şekilde dile getiriyor. Fakat aynı şahıs; ressamın çiçek resminden kat be kat üstün ve şahane güzel mi güzel olan tabiattaki hakiki çiçekler karşısında, sanki lâl / konuşamaz oluyor! Gıkı bile çıkmıyor! Hayranlık ifade eden bir kelime bile konuşmaktan hazer edip, çekiniyor! Oysa önceki çiçek resmi cansız, tabiattaki çiçekler ise, mahza / sırf canlı bir mahiyet arz etmektedirler. Ne yazık ki, ünsiyet ve ülfet; insanı gaflet içinde tutuyor, âdeta görmez ediyor, sadece bakmakla yetindiriyor! İnsan işitiyor fakat duymaz oluyor! İnsan biliyor lâkin anlamazlık içinde kalıyor!

x

     İnsan her günkü işiyle meşgul olmaz! Her zaman yapması gerekenleri ihmal eder, gerekeni yerine getirmez! Okuması icap edeni okumaz, yapması gerekeni yapmaz! Her gün yemesi lâzım olanı yemez! Ve bu gibi daha birçok elzem iş ve hareketlerden uzak kalıp tembellik ederse; bu hususlarda dumura uğrar ve her şeyinden mahrum kalarak, hayatta başarısız olur! İşini, mevki ve makamını kaybeder! Hatta sağlıksız bir duruma düşer. Çünkü yerine getirmediği fiiller, konuşmadığı mes’eleler; kuru bir tekrar değil, her zaman ihtiyaç duyduğu ve ilk defa yapıyormuş gibi, yeniden yapması gereken iş ve hareketlerdir. Zaten hayat, görünüşte bir tekrarlar zinciri gibi görünse de, aslında her an ve her yeni zaman; yeni bir ânın; yeni bir hâlet-i ruhiye ile, farklı bir havasını teneffüs etmektir. Yoksa “Hakk’la meşgul olmayanı, Bâtıl istilâ eder.” denildiği gibi, gerekeni yapmadığımız takdirde, gereksiz şeylerle hayatımızı boşa harcamış olmamız işten bile değil.

x

     Sivrisineğin gözünü kim halk etmiş / yaratmış ise, atmosferi yaratan da aynı Zât’tır şüphesiz. Çünkü  sivrisineğin gözü ile atmosfer uyum içindedir. Evet sivrisineğin gözünün görmesi hesaba katılarak atmosfer yaratılmıştır. Birbirinden kayıtsız olarak var edilmiş olsaydılar; sivrisinek göremezdi. Tıpkı kilit-anahtar arasındaki uyum gibi. İkisini de bir şahıs yapmış olmazsa, ikisi arasında uyum olması mümkün değil. Demek ki, ikisini de yaratan aynı Zât’tır.

x

     İnsan, ne zaman yıkık, göçük bir evin önünden geçse bir tuhaf olur. Kendinin de zamanı dolunca geçip gideceğini hatırlar. Hüzne gark olur. Faniliğin müşahhas / somut görüntüsü karşısında üzülür. Fakat, Yunus Emre’in ölümsüz sözlerini hatırlayınca, kendine gelerek rahat bir nefes alır: “Ölümden ne korkarsın? Korkma ebedî varsın.”

x

     İnsan; manavların önünden, ünsiyet ve ülfet gafleti yüzünden hiç düşünmeden geçip gidiyor! Renk renk, çeşitli tatları bulunan büyüklü küçüklü meyveler, hele salkım salkım üzümler ki, tatlı içerikleri barındıran küremsi saydam yuvarlak şekilleriyle, dallarına tutulmuş hallerine; sadece bakmakla kalmayıp bir de onları, içselleştirerek görse. O terkiplerinin, o güzelliklerinin; sırf toprağın, suyun ve havanın işi ve eseri olamayacağını da bir idrak etse, anlasa ve bu anlayıştan; fiilden Fâil’e, nakıştan Nakkaş’a, oluştan Oluşturan’a geçip; ne muazzam, ne muhteşem, ne mukaddir, ne muktedir / kudretli bir Fâil’i / bir Yapanı, bir Nakkâş’ı / bir Nakşedicisi, kısaca bir Yaratıcının; taklit edilmez eserleri olduğunu anlar. Huşu ve hudu içinde onlar namına Yaratıcının karşısında saygı, şâkir / şükredici ve hamd hâliyle selâma durur.   

Aktif Tarafsızlık ve Direnen İran’a Saygı

ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku paspas ederek İran’a karşı başlattığı gaddarca saldırılar karşısında İran çok iyi direniyor. Türk halkının ezici çoğunluğu, mezhep farkı gözetmeksizin, İran halkının yanında saf tutuyor.

Bu duruş bir rejim hayranlığı ve hamasi bir romantizm değildir. Bu, milletimizin haksızlığa ve zalime direnç gösterene karşı vicdani bir “saygı” duruşudur.

Ancak bu insani ferasetin tam karşısında, dış politikayı cami kürsüsünde polemiklere hapsetmek isteyen sığ bir mezhepçilik boy gösteriyor. Halil Konakçı ve benzeri isimler, 7. yüzyılın acı hadiselerini bugünün jeopolitik yangınına yakıt yapma çabası içindeler.

Bu ya stratejik körlük içinde olmak veya emperyalist devletlerin sözcülüğüne soyunmaktır.

Mesele, “zalimler savaşıyor” diyerek kenara çekilen veya mezhep öfkesiyle saldırganın değirmenine su taşıyanların baktığı gibi basit değildir, oldukça karmaşıktır.

Taha Akyol’un yazdığı gibi, “Anadolu ve İran coğrafyaları iki bin yıldır rakip oldu. İslamiyet döneminde mezhep farkları olarak ortaya çıktı.”

Yani mezhep farkı jeopolitiğin dayattığı çatışmaların ürünü olarak ortaya çıktı.

Ben de T.Akyol gibi düşünüyorum: “İki haydudun saldırısı karşısında elbette İran’ın yanındayım. Çünkü rejimler ve siyasi kimlikler değil, haydutça saldırılar söz konusudur. Fakat İran’ın ve Türkiye’nin ufukları farklıdır, bu gerçeğin altını çiziyorum.”

*******************************

Mezhep Farkı Jeopolitik Rekabetin Sonucudur

İbrahim Kiras’ın ifadesiyle, “İran-Anadolu hattındaki jeopolitik rekabet” Anadolu platosu ile İran platosu arasındaki stratejik gerilimin kaçınılmaz sonucudur. Çünkü her iki coğrafi bölgedeki siyasi oluşumlar da aynı ticaret yolları, aynı yayılma koridorları ve aynı tampon bölgeler üzerinde birbirleriyle bir hakimiyet mücadelesi içinde olmak zorundadırlar.”

Ancak,bu mücadele, emperyalist bir gücün bölgeyi kendi çıkarı doğrultusunda tasarlamasına payanda olunarak yürütülemez.

“İran üzerinden Anadolu’ya gelip yerleşen Türkmen grupları tarafından kurulmuş olan Osmanlı devleti yine Türkmen topluluklarının İran’da kurduğu Akkoyunlu ve Safevi devletlerinin rakibi ve düşmanıydı.”

“İran’ı tam da bu dönemde resmi olarak Şiiliği benimsemeye yönelten başlıca amil de jeopolitik rekabet zorunluluğuydu. Bu tercih karşı taraftaki Osmanlı’nın Sünni kimliğini nispeten koyulaştırmasına da yol açmıştır.”

Buna rağmen Türkiye- İran sınırı 1639 Kasr-ı Şirin’den beri değişmedi. Bu sınır bir “soğuk barış” ve karşılıklı denge sembolüdür.

“Aramızdaki doğal çelişkilere rağmen, İran’ın bütünlüğünü ve istikrarını koruması Türkiye’nin çıkarınadır.” Komşumuz İran’ın yönetilemez hale gelmesi veya parçalanması, bizim zaferimiz değil; sınırımızda bir kaostur. Yeni terör koridorları ve milyonlarca mülteci demektir.

Hele hele İran’ın ABD/İsrail kontrolüne girmesi milli varlığımıza karşı büyük bir tehdit oluşturacaktır.

Bu bakımdan, Türkiye Batı’nın “böl-yönet” operasyonlarında bir aparat görevini üstlenmemelidir. Bunun gibi İran’ın mezhepçi yayılmacılığına (Şii Hilali) destek olmamıştır, olmamalıdır.

*******************************

Konakçı’nın Mahalle Kahvesi Mantığı Tehlikelidir

ABD/İsrail- İran savaşı, ABD ve İsrail’in yayılmacı ve sömürgeci emelleri için kurgulanmıştır. İçimizdeki “hoca” kılıklı figürlerin bu emperyalist ajandaya mezhep üzerinden meşruiyet üretmeye çalışması, Kurtuluş Savaşında “keşke Yunan kazansaydı” diyen zihniyeti yansıtmaktadır.

Halil Konakçı’nın “Annenize sövenin arkasında namaz kılar mısınız?” şeklindeki analojisi, ilk bakışta dini bir hassasiyete dokunuyor gibi görünebilir.  Ama aslında devlet yönetimini ve uluslararası hukuku “mahalle kavgası” seviyesine indiren bir popülizmdir.

Devletler arası ilişkiler, böyle saçma ölçütlerle yönetilmez. Eğer öyle olsaydı; Atatürk, Çanakkale’de on binlerce evladımızı şehit eden İngilizlerle masaya oturmazdı. 1934’te Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Antantı’nı kurmazdı. Devlet adamı, şahsi öfkesini değil, milletinin geleceğini masaya koyar.

****

Konakçı’nın “Ehl-i Sünnet mezhep değildir, dinin özüdür” iddiası kendi inanç yorumunu din haline getirmektir. Önceki makalemde belirttiğim “mezhep din değildir çünkü beşeridir” hakikatiyle taban tabana zıttır.

Konakçı’nın “zinhar kardeş değiliz” dediği İran coğrafyasında, yaklaşık 35 milyon Türk soylu yaşamaktadır. Kendi soydaşını ve dindaşını mezhep farkı yüzünden “düşman” potasına atan bir kafa, Türkiye’nin bölgesel liderlik iddiasına en çok zarar verici unsurdur.

Bu kafaya kalsa, çoğunluğu Şii olan Azerbaycan da kardeşimiz olamaz.

Uluslararası ilişkilerde belirleyici olan mezhep değil, milli çıkarlardır. Azerbaycan’ın “laik ulus-devlet” yapısı, Türkiye ile “İki Devlet, Tek Millet” olabilmesini sağlamıştır.

İran ile olan meselemiz de, “anneme küfrettin” meselesi değil; Suriye’de, Irak’ta ve Kafkaslar’da çakışan jeopolitik nüfuz mücadelesidir.

*******************************

Evrensel Ahlak Zemini

“Aktif Tarafsızlık”, eli kolu bağlı beklemek değil, bölgeyi ateşe atan küresel güçlere karşı “burası bizim coğrafyamız” diyebilme iradesidir.

İran’ın direnişine duyduğumuz saygı, Humeyni veya Hameney’e sahip çıkmak değildir. Bu saygı; Sykes-Picot ile cetvelle çizilen sınırların, bugün bombardımanlarla, füzelerle yeniden çizilmesine karşı gösterilen direncedir.

Atatürk’ün “Aktif Tarafsızlık” anlayışıve Sadabat Paktı ile kurduğu denge, bölge sorunlarını emperyalist güçlerin müdahalesinden korumak içindi. 

Atatürk’ün dış politikası, “strateji” ve “hakkaniyet” üzerine kurulmuştu.

****

ABD’de Özel Kuvvetler mensubu ve Trump’ın Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Başkanı Joseph Kent “Bu savaş Amerika için değil, İsrail için yapılıyor” diyerek istifa etti.

Keza İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in bu süreçteki dik duruşu, sadece Batı dünyasına değil, bizim içimizdeki mezhepçi koroya da verilen insanlık ve ahlak dersidir. Sanchez’in gösterdiği bu ‘seküler ve evrensel ahlak’ duruşu sırf mezhep farkı yüzünden komşusunun bombalanmasına ‘oh olsun’ diyenlerin sığlığını ifşa etmiştir.

Kent ve Sanchez kadar ahlaki tutarlılık sergileyemeyen sözde Müslümanların ABD/İsrail saldırganlığına sessiz kalması utanılacak bir durumdur.

Türkiye’nin yolu akıl, denge ve tam bağımsızlıktır.

Bu yüzden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran’da savaşa girme konusunda ihtiyatlı ve soğukkanlı tavrını destekliyorum. Erdoğan’ın “bizim ‘Sünnilik, Şiilik’ gibi bir dinimiz yok. Bizim tek dinimiz var, o da İslam” ve “Türkiye’nin yeri Avrupa’dır” vurgularını doğru buluyorum.

Hayatın Dinamiği

Kötümserlik, kimliğimiz olmuş. Konfor, bizi çürütüyor, farkında değiliz. İki veya daha fazla kişi bir araya gelse, yakınmalar, sitemler başlıyor, her biri diğerine karamsarlıkla ilgili yüklemeler yapıyor.

Yaşama sevincimi kıran, motivasyonumu düşüren, şükür nedir bilmeyen insanlar yanıma geldiğinde onları ya kadir kıymet bilmeye davet ediyor ya da onlardan uzaklaşıyorum.

Evet, dünya kötü; kötülerin egemen olduğun bir dünyada yaşıyoruz. Sapkın inanç sahibi Siyonistlerin ve Evanjelistlerin varlığı, tamahkarlardaki güç zehirlenmesi dünyayı kirletmeye, insanları haksız yere öldürmeye, zulüm ve katliam yapmaya yetiyor. Bunların her türlü çirkinliğine ve çirkefliğine rağmen ben kötü olmak zorunda mıyım? Onların istediği de zaten bu değil mi? Her yer bataklık olsun, bataklık sineği hayat bulsun.

Zorlu her durumda ümitvar olmak, iyimserliği elden bırakmamak, erdem. Karanlık tünelin ucundaki ışığı görebilmek, bilgelik. Yapıcı olabilmek, uyarıcı olabilmek, en zor şartlarda “Ben buradayım.” diyebilmek; dirayet sahibi, motivasyonu yüksek, inancı doğru, duruşu sağlam insanların işi.

Usta ressamın çırağı, eğitimini tamamlamış, ressam olmuş. Büyük usta, genç ressama son dersini vermek istemiş. Genç ressama demiş ki “Yaptığın son resmi şehrin en kalabalık meydanına koy, resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak; insanlara, resmini beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştir. Genç ressam ustasının söylediğini yapmış. Ertesi gün resmine bakmaya gittiğinde resmin çarpılardan görünmez halde olduğunu görmüş, üzüntüyle ustasının yanına dönmüş.” Usta ressam: “Üzülme resmi yeniden yaparsın.” demiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş; fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boyayla birkaç fırça koymasını söylemiş, Yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmelerini rica eden bir yazı yazmasını önermiş. Öğrenci söyleneni yapmış. Ertesi gün resme bakmış ki resim koyduğu gibi duruyor; resme hiç dokunulmamış. Üç gün geçmiş, bırakın resme dokunulmayı fırçalar bile yerinden kıpırdamamış. Genç ressam sevinçle ustasına koşmuş. Usta ressam, bu durumu şöyle anlatmış: “ilkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşacağını gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan müspet, yapıcı, olumlu olmalarını, katkı sağlamalarını istedin. Yapıcı olmak, eğitim gerektirir, bilgi gerektirir, bilgelik ve kendine güven gerektirir. Hayatında bir satır okumamış, bir fırça tutmamış, bir taşın üzerine taş koymamış; ama her şeye çarpı atacak kadar hadsiz olanlarla yıkmak, en sıradan en aşağılık beceridir. Bir fırtına, bir şehri yerle bir edebilir; ama tek bir çiçeği bile yeniden açtıramaz. Cahilin eleştirisi de böyledir; o, sadece yok etmeyi bilir. Bu, yetenek değil, onun yetersizlik sancısıdır. Sen hayatında hiç heykeli dikilmiş bir eleştirmen gördün mü?”

“Olanda hayır vardır.” dersek hem hayrı görür hem de olmuş bir kötülüğün esiri olmayız. Yanlışlıklar, beni kendinden kaçırmaz; bilakis bana görev verir. Her görev, hayata bağlılık, motivasyon, varlık bilinci, geleceğe ümitle bakmak demektir.

Bir gün atölyede resim yaparken yanıma bir hanımefendi geldi. Sigara kokuyordu. “Siz sigara mı kullanıyorsunuz?” dedim. Mahcup oldu, özür diledi. “Aaa, ne güzel!” deyince şaşırdı. Kızacağımı sanmıştı. “Şimdi siz bana size sigarayı bıraktırma görevi verdiniz.” deyince daha da mahcup olmuştu. Olay ve olgulara hangi gözle baktığınız önemli. “Sabırla, koruk, helva olur.” demiş atalarımız. Yola iyi niyetle çıkıp hedefe sabırla ilerlemek, hayat tarzımız, varlık nedenimiz olmalı.

Yarısına kadar suyla doldurulmuş bardağı tanımlamalarını istesek, eminin, insanların çoğu buna “yarısı boş” bardak diyeceklerdir. Olumsuzluğun, yanlışın, yalanın, çirkinliğin, kötülüğün; kendi karşıtlarına göre daha baskın bir yönü var. Karakteri zayıf, idealden yoksun insanlarda bunlar daha belirgin olabiliyor. Büyüdüğü aile ortamı, yetiştiği çevre, okulda aldığı eğitim, kişinin hayata hangi gözlükle, kaç derecelik açıyla bakacağında oldukça etkili.

Kişiler, boş kalmamalı,  konfora alıştırılmamalı, idealden de yoksun bırakılmamalı. Bütün rüzgarlar, nereye yanaşacağını bilmeyen yelkenlinin düşmanı, bilenin ise dostudur. Hayat, bir deniz; ya savrulur boğulursun ya da hedefine sarılır, yorulursun. Tarih, yatarak çürüyenlerin değil, ayakta ölen yorgunların örnek hikayeleriyle dolu.

İyilik ve iyimserlik, ümit ve sabır hayatın tükenmeyen enerjisi, kalbin ve aklın aydınlığıdır.

18 Mart Çanakkale Zaferi ve tarihi gerçekler:

Türk tarihinin en parlak sayfalarından biri olan 18 Mart Çanakkale Zaferi, sadece bir askeri başarı değil, bir milletin var oluş mücadelesidir. İşte, 111. yıl dönümünü kutladığımız bu büyük zafer hakkında en çok merak edilenler…

Image

ÇANAKKALE SAVAŞI NE ZAMAN BAŞLADI VE NE KADAR SÜRDÜ?

Çanakkale Cephesi’ndeki mücadele, yaygın bilinenin aksine sadece 18 Mart günüyle sınırlı değildir. Savaş, deniz harekatı ve kara savaşları olmak üzere iki ana safhadan oluşur:

İtilaf devletlerinin donanması, Çanakkale Boğazı’nı zorlamak amacıyla ilk saldırısını 19 Şubat 1915 tarihinde başlattı. Yaklaşık bir ay süren bombardımanların ardından, 18 Mart 1915 tarihinde gerçekleştirilen büyük taarruz, Türk topçusunun ve Nusret Mayın Gemisi’nin başarısıyla kesin bir Türk zaferiyle sonuçlandı.

Denizde başarısız olan İtilaf devletleri, karadan çıkarma yapmak amacıyla 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardı.

Çanakkale Cephesi, son İtilaf askerlerinin bölgeyi terk ettiği 9 Ocak 1916 tarihine kadar yaklaşık 11 ay (325 gün) sürmüştür.

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, 19 Şubat 1915’te Çanakkale Boğazı’ndaki deniz savaşıyla başladı.

Image

ÇANAKKALE SAVAŞI’NDA KAÇ ŞEHİT VERİLDİ?

Tarihi belgelere göre kayıplarımız şu şekildedir:

Yaklaşık 57.000 asker cephede şehit olmuştur. 

Yaralanıp hastaneye getirildikten sonra hayatını kaybedenlerle birlikte bu sayı 77.000 civarına ulaşmaktadır.

Kayıp, esir, yaralı ve hastalıktan ölenler de dahil edildiğinde 250.000 civarındadır.

Image

ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ’NİN ÖNEMİ NEDİR?

18 Mart 1915 tarihi, dünya harp tarihine “yenilmez” denilen armadaların diz çöktüğü gün olarak geçmiştir. Bu zaferin en önemli sonuçları şunlardır:

İtilaf donanmasının Boğaz’ı geçmesi engellenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti işgalden kurtarılmıştır.

Çanakkale’nin geçilememesi, müttefiki olan Rusya’ya yardım gönderemeyen İtilaf devletlerinin planlarını bozmuş ve savaşın en az iki yıl uzamasına neden olmuştur.

Yarbay Mustafa Kemal’in Anafartalar ve Conkbayırı’ndaki askeri dehası bu cephede parlamış, Çanakkale ruhu Kurtuluş Savaşı’nın temel motivasyonu olmuştur.

Image

Çanakkale’de 18 Mart 1915’te elde edilen deniz zaferi, Türkiye’nin geleceği için bir dönüm noktası oldu, Çanakkale’nin geçilemeyeceğini kanıtladı. Ardından karada Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar cephelerinde devam etti. 325 gün süren Çanakkale Savaşları 9 Ocak 1916’da Türk Ordusunun zaferiyle sona erdi.

“BEN SİZE TAARRUZ ETMEYİ DEĞİL, ÖLMEYİ EMREDİYORUM”

Çanakkale Kara Savaşları’nın başladığı 25 Nisan 1915 sabahı, askeri tarihin en unutulmaz emirlerinden biri verildi. Arıburnu’na çıkarma yapan Anzak birliklerini karşılamak üzere bölgeye hareket eden Yarbay Mustafa Kemal, cephanesi bittiği için geri çekilen askerlerle Conkbayırı’nda karşılaştı.

Askerlere “Düşmandan kaçılmaz!” diyerek durduran Mustafa Kemal, “Cephanemiz yok” cevabına karşılık “Cephaneniz yoksa süngünüz var!” diyerek onları yere yatırdı. O kritik anda 57. Alay’a hitaben şu tarihi emri verdi:

“Ben size taarruz etmeyi değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

Image

ATATÜRK’ÜN MEKTUBU: “EVLATLARINIZ BİZİM BAĞRIMIZDADIR”

Çanakkale’yi diğer savaşlardan ayıran temel fark, savaş bittikten yıllar sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün kaleminden dökülen şu ifadelerdir. 1934 yılında, Çanakkale’de hayatını kaybeden yabancı askerlerin annelerine hitaben yazdığı bu mektup, dünya barış tarihinin en asil metinlerinden biri kabul edilir:

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Türk tarihinin en parlak sayfalarından biri olan 18 Mart Çanakkale Zaferi, sadece bir askeri başarı değil, bir milletin var oluş mücadelesidir. İşte, 111. yıl dönümünü kutladığımız bu büyük zafer hakkında en çok merak edilenler…

Çanakkale Savaşı Ne Zaman Başladı ve Ne Kadar Sürdü?

Çanakkale Cephesi’ndeki mücadele, yaygın bilinenin aksine sadece 18 Mart günüyle sınırlı değildir. Savaş, deniz harekâtı ve kara savaşları olmak üzere iki ana safhadan oluşur:

İtilaf devletlerinin donanması, Çanakkale Boğazı’nı zorlamak amacıyla ilk saldırısını 19 Şubat 1915 tarihinde başlattı. Yaklaşık bir ay süren bombardımanların ardından, 18 Mart 1915 tarihinde gerçekleştirilen büyük taarruz, Türk topçusunun ve Nusret Mayın Gemisi’nin başarısıyla kesin bir Türk zaferiyle sonuçlandı.

Denizde başarısız olan İtilaf devletleri, karadan çıkarma yapmak amacıyla 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardı.

Çanakkale Cephesi, son İtilaf askerlerinin bölgeyi terk ettiği 9 Ocak 1916 tarihine kadar yaklaşık 11 ay (325 gün) sürmüştür.

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, 19 Şubat 1915’te Çanakkale Boğazı’ndaki deniz savaşıyla başladı.

Çanakkale Savaşı’nda Kaç Şehit Verildi?

Tarihi belgelere göre kayıplarımız şu şekildedir:

Yaklaşık 57.000 asker cephede şehit olmuştur.

Yaralanıp hastaneye getirildikten sonra hayatını kaybedenlerle birlikte bu sayı 77.000 civarına ulaşmaktadır.

Kayıp, esir, yaralı ve hastalıktan ölenler de dahil edildiğinde 250.000 civarındadır.

Çanakkale Deniz Zaferi’nin Önemi Nedir?

18 Mart 1915 tarihi, dünya harp tarihine “yenilmez” denilen armadaların diz çöktüğü gün olarak geçmiştir. Bu zaferin en önemli sonuçları şunlardır:

İtilaf donanmasının Boğaz’ı geçmesi engellenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti işgalden kurtarılmıştır.

Çanakkale’nin geçilememesi, müttefiki olan Rusya’ya yardım gönderemeyen İtilaf devletlerinin planlarını bozmuş ve savaşın en az iki yıl uzamasına neden olmuştur.

Yarbay Mustafa Kemal’in Anafartalar ve Conkbayırı’ndaki askeri dehası bu cephede parlamış, Çanakkale ruhu Kurtuluş Savaşı’nın temel motivasyonu olmuştur.

Çanakkale’de 18 Mart 1915’te elde edilen deniz zaferi, Türkiye’nin geleceği için bir dönüm noktası oldu, Çanakkale’nin geçilemeyeceğini kanıtladı. Ardından karada Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar cephelerinde devam etti. 325 gün süren Çanakkale Savaşları 9 Ocak 1916’da Türk Ordusunun zaferiyle sona erdi.

“Ben Size Taarruz Etmeyi Değil, Ölmeyi Emrediyorum”

Çanakkale Kara Savaşları’nın başladığı 25 Nisan 1915 sabahı, askeri tarihin en unutulmaz emirlerinden biri verildi. Arıburnu’na çıkarma yapan Anzak birliklerini karşılamak üzere bölgeye hareket eden Yarbay Mustafa Kemal, cephanesi bittiği için geri çekilen askerlerle Conkbayırı’nda karşılaştı.

Askerlere “Düşmandan kaçılmaz!” diyerek durduran Mustafa Kemal, “Cephanemiz yok” cevabına karşılık “Cephaneniz yoksa süngünüz var!” diyerek onları yere yatırdı. O kritik anda 57. Alay’a hitaben şu tarihi emri verdi:

“Ben size taarruz etmeyi değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

Atatürk’ün Mektubu: “Evlatlarınız Bizim Bağrımızdadır”

Çanakkale’yi diğer savaşlardan ayıran temel fark, savaş bittikten yıllar sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün kaleminden dökülen şu ifadelerdir. 1934 yılında, Çanakkale’de hayatını kaybeden yabancı askerlerin annelerine hitaben yazdığı bu mektup, dünya barış tarihinin en asil metinlerinden biri kabul edilir:

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=856db6a2cf77d9c2154579762f6969c5cca07361be9abc6210ac1b0d78265ffcJmltdHM9MTc3Mzc5MjAwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=T%c3%bcrk+Tarih+Kurumu+18+Mart+%c3%87anakkale+Zaferi&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cuY3VtaHVyaXlldC5jb20udHIvdHVya2l5ZS8xOC1tYXJ0LWNhbmFra2FsZS16YWZlcmktdmUtdGFyaWhpLWdlcmNla2xlci1jYW5ha2thbGUtc2F2YXMtaS1uZS1rYWRhci1zdXJkdS1rYWMtc2VoaXQtdmVyaWxkaS0yNDg3Nzc3

İlber

Türkiye ve Türk dünyası değerli bir tarihçisini, bir bilim adamını, bir Türk milliyetçisini kaybetti. Ben eski bir dostumu, on yıllardır zevkle dinlediğim sohbet arkadaşımı…

Vefatı sürpriz oldu. Niçin mi? Son birkaç yılda Koç Hastanesi’ni komşu kapısı edinmişti. Sık sık yatıyor, uzunca kalıyor, sonra da her zamanki enerjisi ve hoş sohbetiyle aramıza dönüyordu. Hele hastaneden sonra toplantılarda, televizyonlarda, İstanbul dışında da onu görmemiz, bizi teskin ve teselli ediyordu. Bu defa da öyle olacak sandık. Yarın çıkar, yarın değilse öbür gün diye bekliyorduk.

Emine Işınsu Roman Ödülü jürisindeydi. Sağlığı o zaman da çok iyi değildi ama İstanbul’dan kalkıp Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki 2023 ödül törenine gelmiş, Cümbezin Kızı’nın yazarı Ülkü Demiray’a ödül beratını vermişti. O gün Alev Alatlı da jüri üyesi olarak bekleniyordu. Rahatsızlığından ötürü ancak uzaktan bağlantı yapmıştık. 2025 töreni yaklaşırken kızı sevgili Tuna’yı aradım. Gelip gelemeyeceğini, sağlık durumunu sordum. Şu cevabı aldım: “Aramayın. Ararsanız mutlaka gelmek ister. Seyahat etmemeli.” Aramadım.

Aynel yakin tarih

İlber Ortaylı niçin bu kadar seviliyordu? Tam cevabı bilmiyorum ama bazı tahminlerim var. Milletçe tarihi seviyoruz. Bu çok iyi bir şey. Milleti millet yapan, birbirimize kardeşimiz gözüyle baktıran o sevgidir. İlber o tarihi, “…mışlardır, muşlardır…” çekimleriyle birilerinden duymuş, hatta duyandan okumuş gibi değil, bizzat içinde yaşayan biri olarak anlatır. Öyle hissettiği içindir. Öyle hissetmek için de görür gibi bilmek, ‘aynel yakin’lik gerekir. Bu birinci sebep. İkincisi de o yakın görüşün kazandırdığı bilgiyi anlatırkenki samimiyetidir. O samimiyet o kadar az bulunan, değerli taş gibi bir şey ki insanlar ve özellikle gençler hissi aldıkları insanlara sıkı sıkı sarılıyor.

Bakın ne demek istediğimi bir anekdotla anlatayım. Bir başka büyük tarihçiyle, Tahsin Yılmaz Öztuna ile Perşembe sohbetlerimiz vardı. Her hafta perşembe akşamı. Bazen İlber de katılırdı. Birinde ikisi keyifli bir sohbete girişmiş, sonra İlber ayrılmıştı. Öztuna arkasından, o Öztuna ciddiyetiyle, İlber’in çıktığı kapıyı doğru işaret edip “Bu kültür bulunmaz!” demişti. Kesin hüküm olarak.

Matbaa niçin gecikti?

Vaat ettiğim anekdot bu değil. Anekdot şu: Matbaayı almakta niçin geciktik? Sık sorduğumuz bir soru. Ben de Öztuna’ya sordum. “O konuyu İlber daha iyi bilir. Ona sor.” dedi. İlber’in her hafta yemekte bize katıldığı yıllardı. İlk gelişinde sordum. Bir kahkaha attı. Şu televizyonlardan tanıdığınız keyifli kahkahalarından. “Ne yani”, dedi, “Hanım, kocası işe giderken, ‘Bey… Gelirken bir Leyla ile Mecnun al da akşam birlikte okuyalım.’ mı diyordu?” İşte aynel yakin bu. Sonra bu cevabın etrafını doldurdu. O toplumun matbaaya ihtiyacı yoktu. Çünkü eserlerin çoğaltılarak kitlelerce okunduğu çağ henüz gelmemişti. Hâlbuki mesela Venedik’te, hangi ticaret gemisinin nerede, hangi yükle bulunduğunu haber olarak veren duvar gazeteleri vardı. Bunlar ihtiyaçtı, çünkü o gemilerin yatırımcısı Venedik halkıydı. Tıpkı İngiltere’deki Lloyds gibi. İlk basılı gazete Lloyds’un gazetesiydi. Tezlerini elle yazıp kilise kapısına çakarak ilan eden, “Her Hristiyan İncil’i kendi okuyup yorumlamalıdır.” diyen Martin Luther’in Protestanlarının da daha pratik bir yayın araçlarına ihtiyacı vardı. Nitekim matbaanın en hızlı yayıldığı ülkeler, Protestan ülkeleridir.

Yeri dolar mı?

Hatıralarımı inşa eden bu insanlar, bu adını andıklarım teker teker gitti. Benim tarih sorusu sorabileceğim pek az arkadaşım kaldı. En kötüsü, kendi hatıralarımı düşünürken teyit için danışabileceklerim de azalıyor. O yakın dostlar, hani eş-dost dediklerimiz hayatımızın nirengi noktalardır. Onlar hep orada olacaklar gibi hissederiz. Her gün danışmasak, sohbet etmesek de içimizde, “Nasıl olsa o var. Gerekirse ona sorarım.” güvenliği vardır. İşte bende o güven adım adım kayboluyor. Eskilerin “yetim-i akran” dedikleri hâl bu…

Benim baktığım yerden bu gidenlerin her biri yeri doldurulamaz kayıplar. Fakat umarım bu yeri dolmaz duygusu benim dar görüşümdendir. Yeterince geniş bir açıdan bakamadığımdandır.

Ne demişti rahmetli Alev Alatlı: Türkiye yüzlerce ucunun her birinden tomurcuklanan. Bir uçtaki tomurcuğun, meyvenin kuruduğunu görüp üzülürsünüz ama aynı anda kaç dalda birden yeni tomurcuklar baş vermekte yeni çiçekler meyveye durmaktadır. İnşallah öyledir.

Allah rahmet eylesin, mekânın cennet olsun, ruhun şad olsun aziz dost.

Cübbeli Ahmet Bu Defa Doğru Söylemiş

Kamuoyunda ‘Cübbeli Ahmet Hoca’ olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü “Türkiye’de şeriatla ilgili bir referandum yapılsa yüzde 10 ‘şeriat istiyorum’ sonucu çıkar mı şüpheliyim” dedi.

Cübbeli Ahmet bu kanaatini besleyen bazı tespitlerini de şöyle açıkladı:

  • “Türkiye’de keşke şeriat isteyenler çok olsa… Benim için uyar. Muhafazakâr camia, çocuklarını dindar yetiştirmekte yetersiz kaldı. Çocuklarda namaz oranı az, kızlarda tesettür oranı az. Hocaların, şeyhlerin, şıhların kızlarında açık seçik kızlar var.”
  • “Nice açık bayanlar namazında abdestinde, nice kapalı kadınlar da namaz kılmıyor.”
  • “Kemalistleri İslam’a çekelim derken, onlar bizi kendine çekti.”

Bu şahsın sözlerini ciddiye almamın sebebi “Türkiye’de kimse şeriat istemiyor” mealindeki çıkışı ile aslında Türkiye’deki sosyolojik bir gerçeğin, bizzat o çevrenin içinden itiraf edilmesidir.

Ancak bu durum, halkın dinden uzaklaştığını değil; “şekilci, baskıcı ve akıl dışı” bir din yorumunun artık modern hayatın ihtiyaçlarına cevap veremediğini gösteriyor.

Halkımız aslında genel olarak İslam inancından uzaklaşmamış, İslam’ı özünden koparan din yorumları ile arasına mesafe koymuştur.

Maturidi/ Hanefi/ Yesevi kültürü ile yetişmiş Anadolu insanı, Cennetin kapısında kendi tarikatlarına mensup olanların sorgusuz sualsiz içeri gireceği safsatasıyla kitleleri uyuşturan, yanmaz kefen tüccarı sözde din adamlarının din anlayışını reddetmektedir.

Cübbelinin tespit ettiği sosyolojik olgular “alnı secde görenlerin” iktidarında, adalet, liyakat, meşveret (ortak akıl) ilkelerinden uzaklaşılmasına karşı duruşun sonucudur. “Din bu ise ben bunların dininden değilim” tepkisinin dışa vurumudur.

Halkımız, dini bir ‘siyasal baskı aracı’ olarak kullanan, aklı devre dışı bırakan ve kadını hayattan koparan dar kalıpları elinin tersiyle itiyor.

Bu tavır genel olarak bir dinsizleşme değildir. Bu değişim bazı kesimlerde inanç kaybı şeklindedir. Ama çoğunlukta akıl, vicdan ve ahlaka dayalı bir din anlayışına duyulan özlemi yansıtıyor.

Gerçek Müslümanlık, bugün Cumhuriyet’in kazanımlarını koruyup onu ileri bir demokrasiyle taçlandırmak; yani İslam’ın değişmez ilkelerini (Adalet, Liyakat, Meşveret) çağdaş hukukla buluşturmaktır.

*******************************

Hakikat Meyvesi Şeriattan İçeridir

“Türkiye’de kimse şeriat istemiyor” diyen Cübbeli’nin kastettiğini ve gerçek şeriatın ne olduğunu iyi anlamak gerekiyor.

Türkiye’de çoğunluk “şeriat” kelimesini bugün “hukuk” değil, “Arap örfüne dayalı gelenek ve cezalar bütünü” olarak algılıyor.

Oysa şeriatın özü adalet, liyakat, hürriyet ve can–mal emniyetidir. Bu değerler açısından bakıldığında Cumhuriyet ve demokrasi, bu ilkeleri koruyan en güçlü zeminlerdendir.

Cübbeli Ahmet’in bahsettiği ve toplumun istemediği “şeriat”, akıldan ve zamandan kopmuş; insanı nefes alamaz hale getiren bir gelenekler yığınıdır.

Akıl vahyin düşmanı değildir.

Cübbeli’nin temsil ettiği ekol, aklı vahiyle çatıştıran ve sorgulamayı “günah” sayan bir modeldir. Halkın buna mesafe koyması, aslında sağlıklı bir savunma mekanizması ve dinin özüne sarılmasıdır.

İmam Maturidi’ye göre akıl, dini anlamanın tek anahtarıdır. Akıl yoluyla ulaşılan “evrensel ahlak”, şeriatın özüdür.

Modern Müslüman, aklını bir “şeyh”e veya “hoca”ya kiraya vermek istemiyor. Cumhuriyet’in bireyi özgürleştiren yapısı, Maturidi’nin “sorumlu insan” modeliyle tam örtüşür. İnsanlar “sorgusuz itaat”ten kaçtıkları için bu dar yorumları reddediyorlar.

İnsanlarımızın çoğu Maturidi’nin adını duymamış olabilir. Ama düşünce dünyaları büyük ölçüde bu anlayışın izlerini taşıyor.

****

Türk halkının manevi kumaşını dokuyan diğer önemli isim Ebu Hanife’dir.

Ebu Hanife, nasların yalnızca lafzına değil, amacına bakmayı esas almıştır. Bugün “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” tartışmaları yapılırken aslında halkımız, Hanefi geleneğinin bu esnek yaklaşımını fiilen benimsemektedir.

Bu anlayış; paranın değerini enflasyona karşı koruyan (faiz-riba ayrımını yapan), kadını sosyal hayatın eşit bir parçası kabul eden ve insan aklının ürettiği (bilim, teknoloji, demokrasi ve insan hakları gibi) değerlerle uyumlu bir yorumdur.

*******************************

Halkımız Güncel İslam Yorumlarını Benimsiyor

Günümüzde “Nassın (metnin) lafzına hapsolmadan, ilahi muradın ne olduğunu anlamak” için gayret gösteren ilahiyatçılarımız var.

Bunlar fıkhın tarihsel süreçte “erkek egemen” bir yorumla şekillendiğini tespit ediyorlar. Kur’an’ın özünde kadın ve erkeğin eşit olduğunu, fıkıhtaki bazı kısıtlayıcı hükümlerin o günün sosyal şartlarından kaynaklandığını belirtiyorlar. Tarihsel “erkek egemen” yorumları reddediyorlar.

Kadının şahitliği veya mirastaki payı gibi konuların “değişmez kural” değil, “sosyal düzenleme” olduğunu, dolayısıyla günümüzün değişen ekonomik ve sosyal yapısında eşitlik eksenli yorumlanabileceğini savunuyorlar. Kadının devlet başkanı veya hâkim olmasının önünde dini bir engel olmadığını ifade ediyorlar.

****

Muhafazakâr kesim bile işte bu güncel yorumları benimsiyor. Bu kesimdeki kadınlar dahi mirasta yarım pay, şahitlikte iki kadının bir erkek karşılığı olmasını kabul etmiyorlar. Artık kadın hakimlerimiz, kadın bakanlarımız var. Başörtülüleri de dahil, bunlar eski tarihî yorumları umursamıyorlar.

Cübbeli ve benzerlerinin “din” diye sunduğu şey 7. yüzyıl Arabistan sosyolojisidir. Farklı zaman dilimi, farklı iklim ve farklı kültürleri dikkate almayan bu şekilci din anlayışı elbisesi bedene dar geliyor.  

Halkın kendisine sunulan kalıplaşmış, donmuş dini istememesi, aslında dinden kaçış değil, dinin özüne dönme çabasıdır.

****

Anadolu İslam’ının harcı olan Hoca Ahmet Yesevi, dini bir “dayatma, korkutma, cezalandırma” aracı değil, sevgiye dayalı “hikmet ve ahlak” ilkeleri olarak sunmuştur.

Yesevi ilkelerini anlamak için, bunları Türklerin ruhuna nakış nakış dokuyan Yunus Emre’nin şu dizelerine bir göz atmak kafidir: 

“Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü,”

“Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz”

“İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendin bilmezsin/ Ya nice okumaktır”

“Yunus Emre der hoca/ İstersen bin var hacca/ Hepisinden iyice/ Bir gönüle girmektir.”

Genlerinde bu anlayış olan halkımız “Cenneti cinsel fantezilerinin gerçekleşeceği yer” olarak gösteren sahte hocaların dinine mesafe koyduysa bu şaşırtıcı değildir.

Toplumun bu sağduyulu mesafesi, aslında Cumhuriyet’in özgür bireyi ile Anadolu’nun akılcı Müslüman kimliğinin muazzam sentezidir. Bu “yerli ve milli” duruş, Türkiye’nin aydınlık ve huzurlu bir geleceğe yürüyeceğinin teminatıdır.

Seçkilerle  Tefekkür

     Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de, hayata anlam kazandırır. (Cengiz Aytmatov)

x

     Hiç kimsenin hayatında “önemsiz bir gün” diye bir şey yoktur. (Alexander Woollcatt)

x

     Ben Allah’a karşı kendimi borçlu sayıyorum. Beni sadece insan olarak yarattığı için; zira isteseydi hayvan ve bitki olarak da yaratabilirdi. Ben öldükten sonra dağılacak vücudumdan başka şeyler de yaratacaktır. Biliyorum ama, şimdilik insan olarak yarattığı için O’na minnettarım.

(Andre Gide)

x

     Güzel ahlâklı bir adam yaşardı bir ülkede bir zamanlar. Kötülere de iyi davranır, onlar hakkında bile iyi konuşurdu. Öldüktan sonra biri rüyasında gördü iyi adamı. “Ölümden sonra neler geldi başına?” diye sordu. Adam gül gibi tebessüm ederek dedi ki: “Hayatımda başkalarına nasıl davrandıysam, bana da öyle davranıldı.” (Sâdi-i Şirazi)

x

     Hiçbir gemi bizi bir KİTAP kadar uzaklara götüremez. (Emily Dickinson)

x

     Bırak bu çiçeğin sözü, sana Allah’ın bir mesajı olsun! (Goethe)

x

     İnsanın kendini bilmesi nedir? Cenab-ı Allah’ın ona lütfen ve keremen ihsan ettiği yetenekleri keşfetmesi, iç âlemine doğru bir yolculuğa çıkması, duygu ve düşüncelerini fark etmesidir.

(Prof. Dr. Sadettin Ökten)

x

     İnsan sevdiğinin sıfatıyla sıfatlanır. Öyle değilse, sevgisi daha kemâle ermemiş demektir.

(Savaş Ş. Barkçin)

x

     Allah’ın kelâmı, kalbin ilâcıdır. (Hz. Ali -kv-)

x

     Bir hata yapar ve hatanızı kabul ve itiraf etmekten sakınırsanız, kendinize iki kere zarar vermiş olursunuz. İlki, hatayı yaptığınızda; ikincisi hatanızdan ders çıkarmayı reddettiğinizde.

(M. Friedman)

x

     Gazali’nin meşhur sözünü haftada bir hatırlamak gerek:

     “Hakikati anlamamanın önemli sebeplerinden biri:

     Bir kişiyi, grubu, fırkayı, hizbi benimseyip esas almak ve onun çerçevesiyle düşünmektir.”

     Şu söz de bunu anlatır:

     “Ölçüsüz sevgi de nefret de, kör ve sağır eder.” Denedim gördüm. (Prof. Dr. Faruk Beşer)

x

     Kuşkusuz, en etkili ve evrensel silâh, KELİME’dir. Okumadığın gün karanlıktasın. (Nuri Pakdil)

  x  

     Yanlış bilgiden sakınınız. Çünkü cehaletten daha tehlikelidir. (B. Shaw)

x

     Fikirden korkmayınız. Emin olunuz ki, yeryüzünde zararlı tek fikir, tenkit süzgecinden geçmeyendir. Tahammül ve müsamaha gösteriniz. Kabul ediniz ki, sizden başka ve belki daha iyi düşünenler vardır. Müsaade ediniz, fikirler serbestçe münakaşa edilsin. Yapıcı tenkit; rolünü serbestçe oynasın. Fikirler çarpışsın, çürükleri dökülsün, sağlamları millet hayatı için birer rehber olsun. (Çünkü) ilim, terakki, medeniyet bundan doğar. (Ali Fuat Başgil)

     (Satır Arası. ZAFER: Ocak, Şubat Sayıları 2026)