10.5 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 17

İmralı Tutanağı Neden Şimdi Açıklandı?

TBMM’den 3 milletvekilinin İmralı’da Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeye ait 16 sayfalık tutanak yayınlandı. Görüşme 24 Kasım 2025’te gerçekleşmişti. Tutanağın, iki ay sonra, tam da Suriye’de PKK/SDG’nin tasfiyesi veya Şam rejimi ile entegrasyon sürecinin hızlandığı bir dönemde yayımlaması tesadüf değildir.

Nitekim Prof. Dr. Ümit Özdağ da “İmralı Tutanakların şimdi yayımlanmış olmasının politik bir hedefi var” dedi ama bu hedefi açıklamadı.

Zamanlama yani TBMM tarafından şimdi yayımlanması stratejik bir hamle olarak değerlendirilebilir.

****

Peki, bu hamle hangi politik amaçla yapılmış olabilir?

Bu hamle, devletin “psikolojik üstünlüğü” tamamen ele alma ve sahadaki fiili durumu “kurucu önder” dedikleri Öcalan üzerinden meşrulaştırma çabasıdır.

Devlet, örgütün “ideolojik meşruiyetini” kendi liderinin sözleriyle yıkarak bitirmek istemektedir.

Tutanakların yayımlanması ve içeriğindeki “silah bırakma/entegrasyon” vurgusunun, Kandil’in “savaş gerekçelerini” elinden alacağı öngörülmüş olabilir. Böylece PKK üst yönetimi ile tabanı arasında ciddi bir güven krizi yaratmak istendiğini düşünebiliriz.

Türkiye, SDG’yi PKK uzantısı olarak gördüğü için tasfiye sürecini destekliyor; Bahçeli’nin “SDG tamamen feshedilmeli” çağrısı bu yaklaşımı yansıtıyor.

Tutanağın yayımlanması muhtemelen Suriye’deki gelişmeleri Türkiye’deki çözüm sürecine yansıtmayı hedefliyor.

Devlet, Öcalan’ın SDG üzerindeki var olduğunu düşündüğü etkisini kullanarak tasfiyeyi hızlandırmayı, sınır güvenliğini sağlamayı ve bölgesel nüfuzunu artırmayı amaçlıyor.

Bu yorumlarım “Türk Devlet aklına” güvenen birçok kişinin iyi niyetli değerlendirmelerini yansıtıyor.

Ben kurumlar iyi çalıştırıldığında binlerce yıllık devlet tecrübesi ve devlet aklının etkili olduğunu, ancak kurumların zayıfladığı dönemlerde “beka sorunu” olan konularda bile yanlış işler yapıldığını düşünenlerdenim.

Bu sebeple objektif verilerden hareketle analiz yapmaya devam edelim.

***********************************

PKK ve Öcalan’ın Gerçek Talepleri

Öcalan’ın tutanaklardaki açıklamaları devletin/ iktidarın istediği sonucu verecek netlikte ve nitelikte değildir.

Daha önceki “İmralı Tutanakları” (özellikle 23 Şubat 2013 tarihli BDP heyeti görüşmesi) olarak yansıyan metinlerde, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’nin mevcut üniter yapısını, ulus-devlet modelini ve anayasal vatandaşlık tanımını dönüştürmeye yönelik, federasyon veya özerklik kapısını aralayabilecek ifadeler kullanılmıştı.

Türkiye’nin idari ve siyasi yapısını değiştirmeye yönelik talepleri arasında şöyle maddeler vardı:

 Anayasa’nın 66. maddesindeki “Türk” tanımının değiştirilmesini talep ederek, vatandaşlığın etnik bir kimlik saydığı TÜRK’ten arındırılmasını önermekte idi. Bu, üniter devletin “Türk Milleti” esasını reddeden bir tavırdı.

Mevcut merkeziyetçi yapının terk edilip, yetkilerin yerel parlamentolara/meclislere devredilmesini savunmakta idi. Bu model, federasyona geçişin ilk basamağıdır.

“Kürtlerin kendi öz savunma güçleri olmalı. Bu, yerel güvenliği sağlayan, yasal statüsü olan bir yapı olmalı” diyordu.

“Misak-ı Milli’yi güncelleyerek ele almalıyız. Türkler ve Kürtler, suni sınırlarla ayrılmamalı. Kuzey Suriye ve Kuzey Irak ile Türkiye’nin ilişkileri, stratejik bir birlikteliğe dönüşmeli. Sınırlar anlamsızlaşmalı” diyordu.

Suriye ve Irak Kürtleri ile Türkiye Kürtlerinin siyasi/hukuki birleşmesini öngören bu model Lozan’ın fiilen aşılması anlamına geliyordu.

Bu talep, Türkiye’nin önce büyütülerek, arkasından küçültülmesini öngören ABD planının aynısıydı. Türkiye’nin 26 şehri ve bölgede Türkiye’ye iliştirilmiş Kürdistan özerk bölgeleri savaşmadan Türkiye’den koparılabilecekti.

****

24 Kasım 2025’te yapılan görüşmenin tutanağında, 2013 tutanağındaki radikal taleplerin tamamı bu açıklıkta ve sertlikte yer almıyor.

“Devlet”in süzgecinden geçmiş, kamuoyunun (özellikle milliyetçi hassasiyetlerin) sindirebileceği bir kıvama getirilmiş bir metindir. Ses kaydının aynen metne dönüştürülmüş hali değildir, düzenlenmeye (redaksiyona) tabi tutulmuştur.

Milliyetçi kesime yedirmek için, “Ninem Türkmen”, “Siyasete Ülkü Ocaklarında başladım”, “Türkiye artık benim devletim” gibi soslarla lezzetlendirilmiştir.

“Öz savunma gücü, Anayasa’dan Türklük kavramının çıkarılması, Kürdistan’a statü” gibi konular daha teknik ve masum görünen bir dille anlatılmıştır. “AF” talebi tutanakta “konuya özgü bir kanun”, “umut hakkı” ve “siyaset kanallarının açılması” şeklinde ambalajlanmıştır.

Suriye/SDG modelinde olduğu gibi; Öcalan, silahlı gücün ve ayrılıkçı yapının “imkânsız” olduğunu gördüğünden, “Sisteme entegre olarak içeriden dönüştürme” stratejisine geçmiştir.

Bu, taleplerden vazgeçmek değil, kaleyi içten fethetme planıdır.

Türkiye’nin terörle mücadelesi, Öcalan’la müzakere ederek değil; sınırlarını, hukukunu ve üniter yapısını koruyarak kazanılır.

**********************************

İhtiyatlı İyimserlik ve Muhtemel Riskler

ABD’nin SDG/PKK’dan desteğini çekmesi, örgütün tasfiyesi ve Suriye devletine bireysel entegrasyonu aşamasına gelinmesine ihtiyatlı bir iyimserlikle bakıyorum.

Kısa vadede sınırlarımızda bir PKK devletinin kurulması ihtimali kalkmıştır. Bu elbette Türkiye için iyidir.

Şu an itibarıyla SDG dedikleri yapı, Arap aşiretler ayrıldığından, YPG olarak iki bölgede muhafaza ediliyor ve Suriye yönetimine de ortak ediliyor.

Önümüzdeki süreçte PKK/YPG’nin bu iki bölgeden de çıkarılması, bu alanda da Suriye devletinin (Ahmed El Şara’nın) otoritesinin sağlanması gerekiyor.

****

Ancak şunu unutmayalım: Şara Türkiye’nin adamı değil. ABD tarafından eğitilmiş ve ABD/İsrail iş birliği ile Suriye devlet başkanı yapılmış bir eski terörist.

Suriye’de yaşanan bunca dramın kazananları sadece ABD ve İsrail oldu. Bunlar Suriye’yi kendi toprakları gibi kullanabiliyor. Bu iki devlet, mevcut kazanımlarını koruyacak, geliştirecek ve (İran ile savaş gibi durumlarda) kendilerine maksimum faydayı sağlayacak olanın -SDG/PKK değil- Şara ve yeni Şam rejimi olduğuna karar verdi.

Türkiye’nin, ABD Başkanı Trump ve ABD’nin desteklediği taraf olan Şara ile iyi ilişkileri, SDG’nin tasfiyesine olumlu etki yaptı. Muhtemelen Türkiye ABD’nin Şara’yı tercih etmesinde etkili de olmuştur. (Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın “bu başarıda” etkili olduğu söyleniyor.)

Şu an için kazançlı çıkmamızın temel sebebi bu.

Ama unutulmasın ki; Trump da Şara da güvenilir devlet başkanları değildir.

İleride Trump’ın (ABD’nin) Şara ve yönetimini Türkiye aleyhine kullanmayacaklarının garantisi yoktur. Ancak, Türkiye’nin kurup donattığı Suriye Milli Ordusu ve Türkmen komutanların yeni Suriye ordusuna monte edilmiş olması bu tür riskleri azaltıyor.

Test Eğitim Değildir

Geçen yazımda orta öğretimizin düştüğü hâle “testkolizm” demiştim. Öğrenmenin, yeni bilgi ve daha önemlisi yeni beceri kazanmanın zevki terk ediliyor. Farklı görüşlerin tartılması, kendi görüşünü geliştirme, analiz ve daha önemlisi sentez… Bunlar uzak bir mazinin sis içinde kaybolmuş yapıları gibi. Bugün asıl amaç, çoktan seçmelide sınıftaki veya Türkiye’deki yaşıtlarından daha çok doğru cevap işaretlemek oluyor.

Test ve amaç

O yazıma gelen yorumlardan ikisi Bayburtlu mahlasıyla yazan bir okuyucumdan. Kendisi de bir eğitimci ve üslubundan belli ki kendini mesleğine adamış değerli bir meslektaşım. Aynen alıyorum; gönderdiği sırayla:

“İskender hocam, öğrencileri sınavlara hazırlayan bir öğretmen olarak; Türkiye şartlarında uygulanabilecek en adil, rasyonel sistem mevcut sınav sistemidir. Bu sistem sayesinde Bayburt, Van, Edirne’nin köylü çocukları eşit ve adil bir şekilde Kabataş’ı, Boğaziçi’ni kazanabiliyor. Ve gerek lise, gerek üniversite sınav soruları, Bloom’un yaklaşımı esas alınarak ve hepsini kapsayacak şekilde hazırlanıyor. Bu konuda Almanya’dan, Amerika’dan bile iyi olduğumuzu düşünüyorum.

“Rusya bile üniversite sınavlarını merkezî olarak ve çoktan seçmeli olarak yapmaya başladı. Bunu Rusya vatandaşı Dağıstanlı bir arkadaşım telefonda bana anlatıyordu. Bozmak istemedim; diyecektim ki bu sistem bizde 1970’lerden beri uygulanıyor ve muhtemelen Rusya bunu bizden aldı. Yani diyeceğim o ki hocam, her şeyimiz kötü değil. Sadece elimizde ki altın beyinli çocuklarımızı koruyalım bize yeter. Saygılar.”

Yazdıklarında yerden göğe haklı. Ancak ben de haklıyım. Nasıl olur? Şöyle olur: Eğitimin maksadı en iyi sınav sistemini bulup öğrencileri bu sisteme göre ölçmek, bu sisteme göre sıraya dizmek değildir. Sınava ihtiyaç duyduğumuzda, gayet tabii en iyi sistemi kullanacağız. Fakat eğitimin maksadı, millî, insanî, ahlaki değerlere sahip ve çağın bilgisiyle donanmış vatandaşlar yetiştirmektir. Değerleri “bu doğru, bu yanlış” diye sıralamak değil, onları kendi değerleri yapmak ve kendi düşüncesine, kendi terazisine göre tartıp kendi doğrusunu bulan kişilik sahibi fertler yapmaktır.

Kutular ve değerler

Daha karmaşık konuları bir tarafa bırakayım. Kutu doldurmakla mesela yazı yazmasını, hani bir zamanların “kompozisyon” becerisini öğretemezsiniz. Okur-yazarız ya… Maalesef bugünün üniversite mezunu okuyabiliyor ama yazabiliyor da demek çok zor. Hatırlayın, tahtaya “öğrenci” kelimesini yazamayan çok yüksek devlet adamlarımız vardı.

Kutu doldurtarak ahenk, armoni, vezin, ritim öğretemezsiniz. Belki “Aşağıdaki şiirin vezni nedir?” diye sorup üçü yanlış biri doğru dört cevap yazabilirsiniz ki doğru cevabı veren gerçekten vezni duydu mu yoksa hece mi saydı, emin olamazsınız.

Kutu ancak ve sadece somutu ölçer. Soyutu kutuya koyamazsınız.

Dünyada her şey ya doğru yahut yanlış değildir. Doğrunun hatalı kısımları, yanlışın içinde doğru parçalar gizlidir. Yetişmiş insan bunları analiz edebilen, sonra kendi kanaat ve değerlerini de kullanarak yeni sentezlere, yeni çözümlere varabilen insandır.

2022’nin Eylül’ünden 2023 başında kadar artarda yazılarla bu konuyu işlemişim. Bunlarda temelde iki kaynak var. Biri, Harvard Üniversitesi müteveffa eğitim bilimi profesörü William G. Perry’nin üniversite öğrencisinin gelişme aşamalarını anlatan analizi. Ya doğru ya yanlış en alt basamak. Buradan “O da doğru öbürü de” diye özetlenebilecek görecelilik-relativizm aşamasına geçiliyor. O da yetersiz. Perry’ye göre varılması gereken seviye, bütün olup biteni inceledikten sonra kendi doğrusunu sıkıca tutma ve savunma. Fakat o sıkıca tuttuğu doğruyu da her an eleştirebilme.

Hâkimiyete, ustalığa karşı “Kaç net?”

İkinci kaynak Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) yüksek öğrenim araştırmasını özetleyen kitapçık. Temeli orta öğretimde yaptıkları bir araştırmaya dayanıyor ve iki sonuç her kademe için müşterek:

Öğrencilerin bir iç motivasyonu, yani başarmaya, öğrenmeye, usta olmaya duydukları iştiyak, bunlardan aldıkları zevk var. Bir de dış motivasyon: Bunu öğrenmezsen kalırsın. Bunu öğrenmezsen sonun kötü… Birinci teşvikle edinilen bilgi ve becerinin kalitesi de kalıcılığı da ikinciye göre çok üstün.

Bir konuya hâkim olup ustalaşmayı amaçlayan öğrenciyle o konuda arkadaşlarını geçmeyi amaçlayan öğrenci arasında da yukarıdaki gibi bir fark var. Ustalaşma motivasyonu yarışı kazanma motivasyonundan daha kaliteli ve kalıcı kazanımlara sebep oluyor. Yarış motivasyonuyla hareket edenlerde kopya eğilimi daha yüksek.

Yazılı sınavlar, kompozisyon ödevleri, grup tartışmaları, münazaralar, sunumlar, sözlü sınavlar… Doğrudur, milyonlarca öğrenciyi sıralamanız gerektiğinde kutu karalamak en iyi metot olabilir. Sınavın bir merkezden hazırlanıp uygulanması da daha âdil sonuçlara götürür. Fakat amaç o kutuları doğru karalamaktan ibaret hâle gelirse eğitim biter.

Bu bitişin sembolleri, dersten kaçıp sınava hazırlık dershanesine giden gençlerdir; gençleri dershaneye yollayıp okula devam ediyormuş gibi kayıt tutan liselerdir. Milyarlık sınava hazırlık sektörüdür.

Satılık Olmak da Zor Zanaat Arkadaş!

Başbuğ Atatürk’ün önderliğinde 26 Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de başlayıp 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Başkumandanlık Meydan Muharebesinde kazanılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı
Bu Büyük Zaferi küçümseyen seçilmiş Belediye Başkanını hatırlarsanız;
Muhterem 30 Ağustos Zafer Bayramını ‘’Ormancılık Günü’’ile bir tutmuş; 30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir’’ yorumunu yapmasına tepkiler artınca ‘’ yanlış anlaşıldım’’ pişkinliğini göstermişti.


  • Hatırladığımız söylem ve davranışlardan bazıları;
    Mevcut iktidarın, Irak’a demokrasi götüren(!) Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olup da, camilerde toplu tecavüze uğrayan Müslüman kadınların “bizi öldürün” feryatlarına kulaklarını tıkadığını;
    Amerikalılar, Irak’ta görev yapan askerlerimizin başına çuval geçirdiğinde ve İktidara “nota” çağrılarıyla alakalı “ne notası, müzik notası mı” diye dalga geçtiğini.
    *
    Başta Güneydoğu olmak üzere ülkenin dört bir yanında “vatan” saydığımız, üstelik de stratejik değerdeki topraklarımız yabancılara satılmasının önü açılarak düşündürücü olduğunu;
    *
    Habur’da, PKK’lı teröristlerin ellerini kollarını sallayarak ülkeye girebilmesi için çadır mahkemesi kurulmasını;.
    *
    Oslo’da PKK’yla müzakere yapıldığını;
    İmralı’daki caniye övgüler düzüldüğünü;
    PKK açılımı yapılmasının övgülerini;
    *
    “Ilımlı İslam” adı altında dinimizle ilgili deformasyona yönelik çalışmayı;.
    Türk Ordusunun ‘’asrın iftirası’’na uğradığını;
    Genel Kurmay eski Başkanı İlker başbuğ’un hiç yere tutuklandığını;
    Kozmik Oda’ya girildiğini… Hatırlayalım.
    *
    İktidarın siciline kaydolacak bu söylem ve eylemlerin, Türk vatandaşları üzerinde hak etmedikleri karalamalarla ayrıştırma yapılarak, algı operasyonlarıyla siyaseten beslenmelerini, cumhuriyetin ürettiklerini pazarlamanın iktidar aleyhine Türk seçmeninde yerini bulacaktır şüphesiz.
    Son örnek, bahsettiğim belediye başkanının ‘’30 ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir’’ifadesi; Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunun başını oluşturan Başbuğ Atatürk’ ü küçümsemektir; manidardır şüphesiz

  • Önce Yunan ordusuna karşı kazanılan Büyük zaferin kazanıldığı yer Dumlupınar’ a gidelim ve ziyaret eden herkesin 8 yaşındaki şehit yavrularımızın mezar taşlarını gördükten sonra gözyaşlarını tutamadıkları şehitlikteki bir anıtın önünde durup, üzerindeki kitabeyi okuyalım:
    ‘’Bu anıt, oğlu Mehmet 8 yaşında iken, 1912 yılında, Balkan Savaşı’na katılıp Galiçya, Hicaz, Yemen, Kafkasya Savaşları’nda cepheden cepheye 11 yıl koşarak çarpışan, Doğu Cephesi’nde Kurtuluş Savaşı’na katılan ve Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde, 19 yaşındaki Alay Sancaktarı oğlu ile karşılaştıktan sonra, 31 Ağustos günü şehit düşen Çetmili Kara Ali Çavuş’un muhteşem destanıdır.
    Oğlu kahraman Onbaşı Mehmet de, 9 Eylül’de İzmir’e giren birliğin başında şehit olmuştur.
    Yüce kahramanları rahmetle minnetle ve şükranla anıyoruz…’’
    *
    Dumlupınar’ın Fahri Hemşerisi seçilme onurunu yaşayan bir Kuvayı Milliyeci olarak, şiirimizin büyük ustası Nazım’ın ‘’Kuvayı Milliye Destanındaki eşsiz dizelerini bir kez daha okumamız gerekir:
    …Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri
    Çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
    Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…’’

  • Milli Mücadele ve Atatürk’ü en iyi anlatan yazarlardan Falih Rıfkı Atay’a bırakalım;
    ‘’Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz…’’

  • Milletin topyekûn direnmesiyle, 30 Ağustos’ta, herkesin bayramı olan o muhteşem zafer kazanılmasa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulamaz, O zavallı Belediye Başkanı’nın adı da ilgili panolara yazılmazdı.

Suriye’de PKK’nın Devlet Kurma Hayali Bitti

27 Kasım-8 Aralık 2024’te Hey’et-i Tahrîrü’ş-Şâm öncülüğünde askerî koalisyonun 12 gün süren taarruzu ile 61 yıllık Baas rejimi çökmüştü. Şimdi de Fırat’ın doğusunda beslenen, büyütülen, donatılan PKK (YPG) güçleri çok hızlı bir şekilde denklemden çıkarıldı.

Suriye PKK’sı (YPG) ABD’nin Suriye içi dengeleri değiştirmek için ve IŞİD güçlerine karşı kullandığı bir aparattı. Yanına Arap aşiretler monte edilerek SDG adı verilen bir devletçik haline getirilmişti.

SDG Suriye’nin su ve petrol kaynaklarının büyük çoğunluğunu yönetiyordu. Fırat’ın doğusundaki hâkim olduğu bu bölgede 13 sene içinde kazandığı bütün meşruiyeti, toprakları, maddi kaynakları ve özerk bölge/ federe devlet hayallerini birkaç günde kaybetti.

PKK kanadı (Kandil’den, DEM’e kadar) ABD tarafından satışa getirildiği düşüncesiyle öfke içindeler.

SDG/PKK Türkiye içindeki ayrılıkçı Kürtler için başarılı bir model olarak görülüyordu. 80-100 bin kişilik eğitilmiş ve binlerce tır dolusu silahla donatılmış bir orduya sahip kılınmıştı. Hatta SDG, Akdeniz’e açılacak bir koridora da sahip olacaklarına inandırılmış olmalıydı ki, bölgede Deniz Harp Okulu açmaya çalışıyordu.

Görüldü ki bir devlet kurmak hayaliniz varsa, bunu kendi insan kaynağınız ve gücünüzle yapmaya çalışmanız lazım. Bir emperyal devletin himayesine sığınarak böyle hayallere kapılanlar, bu hami devletin önceliği değiştiğinde kolayca satılabilirler.

SDG güçlerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden Arap aşiretler PKK/YPG ile kurdukları SDG ortaklığından ayrıldılar. Yeni Suriye devlet başkanı Şara (Colani) tarafına geçtiler. ABD’nin verdiği silahlar ne oldu bilinmiyor. Ama bu askeri teçhizatı YPG, ABD’nin istemediği bir şekilde kullanamaz.

Yani ABD’nin himayesinde iken kendini kaplan görenlerin aslında bir “kâğıttan kaplan” olduğu anlaşıldı.

Tom Barrack “SDG’nin sahadaki temel IŞİD karşıtı güç olma rolü büyük ölçüde amacını tamamladı. Suriye’de Kürtler için bugün en büyük fırsat, Şara liderliğindeki yeni hükümettir” diyerek, SDG/YPG’nin son kullanma tarihinin dolduğunu açıkladı.

Yani ABD ayrılıkçı Kürtleri kullandığı kirli bir mendil gibi çöpe atıverdi.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi’nin azarlaması karşısında, SDG’nin başı Mazlum Abdi kendilerine dayatılan 14 maddelik anlaşmayı imzaladı. “13 senelik kazanımlarını” bir çırpıda geri veren, bir zamanlar ABD Başkanı tarafından “General Abdi” diye övülen terör örgütü liderinin karizması yerle bir oldu.

************************************

Hayaller Paris, Gerçekler Somali

Eş Şara (yeni Şam yönetimi) ve Mazlum Abdi arasında şekillenen süreç, “Özerklik Projesi”nin fiilen iflası demek. Türkiye artık Suriye sınırında kendisine düşman bir terör devleti kurulması riskinden uzaklaştı.

14 maddelik anlaşmada yer alan maddelere bakınız. SDG/PKK’nın talepleri ile elde ettikleri arasında bir uçurum olduğu görülecektir:

  • SDG/PKK Askeri Özerklik yani 100.000 kişilik gücün 3 Kolordu şeklinde, kendi komuta zinciriyle orduya eklemlenmesini istiyordu.

Anlaşmaya göre, SDG feshediliyor. Askerler güvenlik taramasından geçip bireysel olarak Suriye ordusuna (Savunma ve İçişleri Bakanlığı) katılıyor.

  • SDG/PKK ekonomik kaynakların kendisinde kalmasını, petrol ve doğalgaz gelirlerinin kendi kontrolünde veya pazarlık kozu olmasını talep ediyordu.

Ancak anlaşmaya göre, tüm petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları kayıtsız şartsız Şam yönetimine devrediliyor.

  • SDG/PKK Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi“nin anayasal olarak tanınmasını yani Federasyon istiyordu.

Anlaşmaya göre, Sivil kurumlar devlete bağlanıyor. Sadece Haseke ve Kobani gibi yerlerde yerel polis gücü ve bazı valilik atamalarında (onaya tabi) öneri hakkı veriliyor.

  • Hepsinden önemlisi SDG/PKK ABD’nin kendilerine destek ve korumasını devam ettirmesini istiyordu.

Tom Barrack, “Rejim değişti, artık meşru muhatap Şam’dır. SDG’nin IŞİD misyonu bitmiştir” diyerek desteği kesti. ABD bütün Suriye’yi temsil edecek olan Şam yönetimi (Şara) ile çalışmayı tercih etti.

Bu maddeler SDG/PKK’nın13 yıllık kazanımlarının (özerklik iddiası, Belçika’dan bile büyük bir arazide sürdürülen egemenliğin) 48 saatte çöktüğünü gösteriyor.

Özetlersek; ABD, Suriye’de “stratejik bir tercih değişimi” yapmıştır. İran’ı bölgeden atmak için ayrılıkçı Kürtleri (SDG/PKK) feda edip, Sünni Arap çoğunluğa dayanan Eş Şara yönetimini “yeni müttefik” olarak seçmiştir.

Türkiye için kısa vadede “Özerk PKK Devleti” tehdidi bertaraf edilmiştir; bu büyük bir stratejik kazanımdır. Ancak orta ve uzun vadede, Suriye ordusu içine gizlenmiş PKK unsurlarının (TSK içindeki FETÖ yapılanması gibi) Türkiye’ye karşı çalışacakları ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.

************************************

Kandil ve Türkiye Ayağında Muhtemel Gelişmeler

Kandil’deki PKK elebaşı Murat Karayılan “saldırılar sadece Rojava’ya değil tüm Kürdistan’a yöneliktir” dedi. Sıranın Irak Kürdistan’ına geleceğini savundu. Gelişmeleri yerel ve uluslararası güçlerin ortak komplosu ve Kürtlere karşı soykırım” olarak nitelendirdi.

“Bu tutum başta ABD olmak üzere İngiltere, Almanya, Fransa ve koalisyon devletleri için kara bir lekedir, Koalisyondan yardım istendi ancak hiçbir cevap verilmedi” diye yakındı.

Bu sözler PKK ve yandaşlarında yaşanan moral çöküntüsünü gösteriyor.

Aslında bu endişelerinde haklılar. Çünkü Suriye’de yaşananlar Irak Kürt bölgeleri ve Kandil’de yansımasını bulacaktır.

Aynı zamanda PKK’nın mahkûm lideri Öcalan ile yürütülen “süreç” de Suriye PKK’sı SDG’nin tasfiyesinden etkilenecektir.

Öncelikle PKK/DEM talepleri daha ayağı yere basan mertebelere inecektir.

Devlet, Türkiye’nin üniter yapısını değiştirecek talepleri dikkate almayacaktır. Yani sürecin DEM/PKK’nın hedeflediği bir sonuca varması daha da güçleşmiştir.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına seçilmesi için DEM’den vaz geçebileceği bir ortam doğdu.

Erdoğan Suriye’deki gelişmeleri bir başarı hikayesi olarak kullanıp DEM ittifakını bozabilir. Hatta PKK ilişkileri olanları hapse attırarak, milliyetçi seçmenleri yanına alma çabası içine girebilir.

Olacakları önceden öngörebilmek için, biraz daha zamana ihtiyacımız var. Ve olayları yakından izlemeye devam etmemiz gerekiyor.

Vefat ve Başsağlığı

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’ın değerli eşi Nazan Erkal hanımefendi Hak’ın rahmetine kavuşmuştur. Allah rahmet eylesin, ruhu şad, mekanı Cennet olsun. Başta değerli hocamız, Genel Başkanımız Prof. Dr. Mustafa E. Erkal olmak üzere; çocuklarına, yakınlarına, sevenlerine ve Aydınlar Ocağı Camiasına sabır ve başsağlığı dileriz.
Cenazesi, 22 Ocak 2026 Perşembe günü, Öğle Namazını müteakiben Fatih Camii’nden kaldırılarak Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğine defnedilecektir.

Taziye için
Mustafa E. Erkal: 0535 2208866
Zekeriya E. Erkal:
0532 6742258
Afşin Erkal: 0532 7209433

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Düşün Damlaları  (26)

     Kâinatta her varlık, birbirine ihtiyaç duymayan bir hâlde olsaydı; kâinatta nizam, intizam ve düzen kalmazdı. Hayat, hayatını sürdüremezdi. Çünkü bitki, hayvan ve insan olsun; canlı cansız her varlık, varlığının devamını diğer bir varlığa borçlu! Nitekim susuz ve havasız kalan canlılar yaşayamazlar. Onların akciğerlerini yaratan ile havayı yaratan aynı zât olmasaydı, her iksi de, uyumsuzluktan varlıkta kalmaya yol bulamazlardı. Her şey birbirini tamamlar şekilde yaratılmasaydı; ne varlıkları ortaya konabilir, ne de devamları sağlanabilirdi. Demek ki, hepsi bir elden çıkmalı ki, varlık sahnesinde yerlerini alabilmeleri mümkün olsun. Anlıyoruz ki, her şey içinde bulunduğu ortama uygun ise; ancak bu takdirde varlık ortamında yer alabilir. Kısaca, tüm kâinata / evrene hükmedemeyen zerreyi bile yaratamaz. Çünkü her şey, her şeye muhtaç. Ancak el ele vererek, birbiriyle uyumlu iseler, varlıkta yer almaları kabil olur.

x

     Kâinat, Esmaü’l- Hüsna / Allah’ın güzel isimlerinin cisimleşmesi, soyut halden somutlaşarak maddî bir durum alarak; yani taşa toprağa bürünerek karşımızda tabiat olarak görünmeleridir. Zâten kâinat Esmaü’l Hüsna’nın; fizik, kimya, biyoloji gibi sahalarda uygun birer şekiller kazanarak, tabiat olarak karşımıza çıkmasıdır. İşte bu durum bizlerin; eserden ustaya, yapılandan yapana, nakıştan nakşedene geçerek; Yüce Rabbimiz huzurunda olduğumuzun bilincinde olarak şükür secdesine varmamızı gerektirmeli.

x

     Koyun, keçi ve inek gibi hayvanlar; seyyar, gezici ve hareketli; sanki birer süt fabrikalarıdır. İnsanlar, süt için onların kahrını çekeceklerine, sütü otlardan bizzat kendileri yapsalar ya?

Tabii ki, bu mümkün değil. Ve belli ki, aklı olan insanın sütü yapamayışı; sütün koyun ve keçilerin de işi olmadığının en kesin delili. Tıpkı bir işte kullanılan âletin; işi yapanın o âlet olmadığını bildiğimiz gibi, sütü yapanın da koyun ve keçiler olmadığını anlamamız gerek. Koyun ve keçilerin Allah’ın elinde birer âlet olduğunu, onları kullananın da Yüce Rabbin kendisi olduğunu hatırdan uzak tutmamak lâzım.  

x

      “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk (öyle bir millet) getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet (yücelik) sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler. Ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur ki dilediğine verir. Allah’ın ihsanı (bağışı) geniştir ve o ihsanına lâyık olanı hakkıyla bilir.” (Maide: 54)

x

      “Ey Ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’ân’ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyete kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş (dehşetli) tehacümatı (hücumları) def’ ettiniz; tâ ‘Allah öyle bir topluluk (millet) getirecektir ki Allah onları (Türkleri) sever, onlar (Türkler) de Allah’ı sever. Onlar (Türkler) mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet (ululuk) sahibidirler ve Allah yolunda cihad eder (savaşır)lar.’ (Mâide: 54) âyetine güzel bir mâsadak (lâyık ve sâdık) oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve Frenk-meşreb münafık (ikiyüzlü)lerin desiselerine (hile ve oyunlarına) uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak (tasdik edici) olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.”

x

     Bâzı veciz, soyut sözlerin; zâtında ve aslında doğru oldukları hâlde, hatalı yorumlara, yanlış yönlere çekilmelere de vesile oldukları acı bir gerçektir.

     Meselâ: “Din afyondur!” sözü bunlardan biridir. Ve tabii ki, doğrudur. Fakat, bu sözden anlamamız gereken:  “Din”in kendisinin “Afyon” olduğu anlamını değil de, ancak yanlış anlaşılmasının, yanlış açıklanmasının, yani  “Afyon” etkisi yapacak olan yorumunun “Afyon” olarak nitelenmesi akla gelmeli.

     Aslında veciz ifadesi doğru olduğu hâlde, yanlış yorumlanan, böyle nice söz ve ifadelerimiz var!

Alt Tarafı, Bir Çoban

“Alt tarafı, işte bir çoban.” der, geçeriz. Bilmeyiz, çobanların da kendilerince bir dünyaları olduğunu. Siz onların dağlarda yalnız yaşadıklarını sanırsınız, aslında ruhları zengin, dostlukları samimidir.

Meteorolojiden anlar, göğe bakarak sana bir haftanın hava tahminin yapabilir, yere bakar toprağın yapısını tahlil edebilir, hayvanların duruşuna bakar veterinerlik bilgisini konuşturur her bir çoban.

Hayatın hızına yakalanmamış, hazzını yaşamamıştır belki. Haz ve hız sözcükleri ona bir şey anlatmaz. Dingindir ruhu, temizdir duyguları; uyanıklığın, üçkağıtçılığın ne olduğunu bilmez, ihtiyacı olmamıştır çünkü.

Bazıları, peygamber mesleği olduğuna inanır çobanlığın. Koyunlarımız, ineklerimiz olmasa da şekil olarak hepimiz sorumluluk mevkiindeki kişiler olarak birer çobanız.

Kader gerçeğini en fazla idrak edenler, çobanlardır. Birden yağan yağmur, fırtınaya dönüşen rüzgâr, çok sevdiği bir veya birkaç hayvanın birden ölmesi, her an gelmesi muhtemel kurtlar, vahşi saldırganlar, kaderin cilvesi olarak hissettirir kendini. Doğaya bakar, sanat üretir; güzellikleri görür, şiir yazar; yaşadıklarına ve diğer varlıklara bakarak felsefe yapar, isterse bir çoban.

Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları isimli manzumesinde “Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa” dediği gibi ben de sosyal medyada bir çoban arkadaşın, samimi, biraz da kırgın serzenişlerine rastladım:

“Ey inek, niye geldin bu dünyaya? Çarşıya gitmezsin, pazara gitmezsin, düğüne gitmezsin kahveye gitmezsin, okey oynamazsın, gezmezsin; gündüz çayıra, gece ahıra… Neye geldin bu dünyaya? Ey inek desek, inek bize ne cevap verir? Ey kardeşim der: Dolabını aç; et benden, sütün benden, peynirin benden, yoğurdun benden, tereyağın benden, sucuğun benden, salamın benden, köften benden, kavurman benden, donun düşmesin diye kemerin benden, üşümeyesin diye montun benden, ayakkabın benden, hayvanlarının maması için kemiğin benden, benim dışkım bile sana gübre oluyor meyvene, sebzene. Hiçbir şeyim ziyan olmuyor, her şeyim bir işe yarıyor, fayda veriyor. Sen neye geldin bu dünyaya? Etin yenmez, sütün içilmez, saçınla çorap örülmez. “Hiçbir işe yaramazsın, dese bana, ben ne cevap vereceğim? Yine öküzün trene baktığı gibi bakacağım, yine hiçbir cevap veremeyeceğim. Doğru değil mi? Peki bu dünyaya geliş gayemi bilip, vazifemi bilip ineğe cevap versem nasıl olacak? Ey inek Allah beni bu dünyaya halife olarak gönderdi ve kendi isimlerinin cilvelerini bana verdi, ben günde beş kere Allah’ın huzuruna, miraca çıkıyorum. Yaptığım ibadetle, seninle bütün mevzuatın bütün ibadetini kıldığım namazla secdede Allah’a sunuyorum inek, vazifem de budur desem. İnek diyecek ki: “Eyvallah her şeyim sana helal olsun; ama bu dünyaya geliş gayemi bilmezsem ve vazifelerimi bilmezsem, Allah’a kulluğumu bilmezsem, Allah’ı tanımazsam yine hiçbir cevap veremem. Öküzün trene baktığı gibi yine bakarım.”

“Alt tarafı, işte bir çoban.” deyip geçmemek lazım. Hangi sözüne, hangi tespitine itiraz edebilecek gerekçemiz, gücümüz var? İnsanla inek arasında yaptığı karşılaştırmanın neresi yanlış?

Çoban kırgın, çoban sitemkâr, çoban değerbilmezlikten yakınıyor. Kendi değerinin bilinmemesinden değil, değerler arasındaki adaletsiz hiyerarşiden yakınıyor. Sözün muhatabı, inek değil, insan. İnsanoğlunun bu denli işine yarayan “inek” ve onun erkeği “öküz” sözcüklerinin günlük hayatta mecazen hangi anlamlarda kullanıldığını düşünelim. On kadına, kocalarını tanımlayan en iyi hayvan ismi sormuşlar dokuzunun “öküz” cevabı verdiğini bir gazetede okumuştum.

               Çocukluğumdan hatırlıyorum, bir ineğimiz vardı, adı Üresin. İki de öküzümüz vardı; biri Aslan, diğeri Tombak. Benim de bir Karagöz adlı kuzum vardı. Bizim için çok değerliydiler, hiçbir zaman aşağılamazdık onları. Babam Üresin’i kızım, Tombak’ı oğlum diye severdi. Ben Karagöz’le konuşurdum, küçücük ağzına minicik ellerimle yem verirdim. Kurban için hazırladığımız Karagöz’ün kesilmesiyle yeri göğü inletmiştim.

               Sevgi, emektir; değerbilirlik de öyle. Değer ölçüleri değişince, diğer varlıklar da bundan payını alıyor. Çobanın inekle ilgili övgüsünü, insanla ilgili sitem diye anlamak lazım. Bir işi en iyi, işin içinde olanlar, ona emek verenler bilir. İnsan önce kendisine emek vermeli, değer vermeli, kendi cinsini önemsemeli. Bunun yol ve yöntemini çoban, ineğiyle sohbetinde bize söylemiş. Öküze lafım yok, ama “trene bakan öküz” olmak, çok kötü bir yaşantı, israf edilmiş ömür.

Amerikan Lebensraum’u

Dünya barış ve güvenlik zamanlarından geçmiyor. Hakkın, hukukun, bırakın kendisini ne iddiası ne hikâyesi var. Günümüzü dünya tarihinin hangi dönemine benzetebiliriz? Belki ikinci dünya harbi öncesine. Ama birinci dünya harbi öncesine de yakın gibi geliyor bana. Hangisi olursa olsun. İkisi de gücü yetenin, yetmeyeni yenip, ezip menfaat sağladığı zamanlar. Sömürge çekişmesinin dünya siyasetini belirlediği zamanlar. Ve felaketlerle son bulan zamanlar.

Niçin böyle oldu? Sovyetler çöküp Batı’nın da Doğu’nun da koalisyonları dağıldığı için. Soğuk harp sırasında blokların iç dayanışması güçlüydü. Düşman yenilince o dayanışma ortadan kalktı. Max Planck Enstitüsü ekonomistlerinin 2013 tarihli bir yayınında şu ifadeler var: “Tarih, düşmanın yenilmesinden sonra ittifakların dağılma eğilimine girdiğini gösteriyor… iç-grup dayanışması müşterek düşman yenilir yenilmez çözülür.”  Batı ve Doğu etiketleri anlamsız hâle gelince, her gücün kendi çıkarı peşinde koştuğu bugünkü dünyaya geldik. Geldiğimiz dünya, tıpkı iki harp öncesi dünyaları gibi. Okuyucularım “hür dünya” sözünün yükselişi ve çöküşü grafiklerimi hatırlayacaktır.

Dost iktidarlar ve enerji

Trump, Amerika’nın etrafını kendine dost ülkelerle, yani dost iktidarlarla çevirmesi gerektiğini söylüyor. O ülkelerin kimi iktidara getirmek istediği önemli değil. Önemli olan Amerika’ya dost iktidarların olması. “Sonra”, diye devam ediyor, “enerji yollarını da kontrol etmeliyiz.”

Neyi hatırlıyorum biliyor musunuz? “Lebensraum” lafını. Hayat alanı! Kimin? Hitler Almanya’sının hâkim dış siyaset anlayışıydı “hayat alanı”. Avusturya, Çekya, Polonya, hepsi, Almanya’nın hayat alanıydı.

Birinci dünya harbi de daha ziyade “Büyük oyun”, “Doğu meselesi” yüzünden çıkmıştı. Doğu meselesinin en büyük lokması bizdik. Bizim kimin sömürgesi olacağımız, parçalandığımızda her bir parçamızı kimin sömüreceğinin kavgası…

Zonguldak’ın kömürü Fransa’ya

Mondros Mütarekesi’nden sonra Fransa’nın Zonguldak’a asker çıkarıp Ereğli kömürünü Fransa’ya taşımasını hatırlıyorum. İlk okuduğumda ağzım açık kalmıştı. Nedense bize bu konu okutulmamıştı. Fransa ile dost olduğumuzdan mıdır ne?

Efendim, Zonguldak, Ereğli kömür madenlerini 19. asırda bir Fransız şirketi açıp işletmeye başlamış. Onun için orada Fransız sermayesi varmış. Üstelik karışıklık da çıkmış. Neymiş karışıklık? Bartın’da hapisten kaçan mahkumlarla Pontus Rum çeteleri köyleri basıyormuş. Tam Mondros’un işgal için tarif ettiği gerekçe! Fransa, hemen el koyup hem medeniyet getirecek hem de kömürü götürecek. Önce 8 Mart 1919’da Afrika’daki Fransız sömürgelerinden 400 siyahî asker getirip Ereğli’yi ve limanı işgal ediyorlar. Sonra Fransa’dan da asker geliyor. Fransızlar güneyimizde milliyetçilerin direnişinden bunalınca 12 Nisan’da Fransa kökenli askerleri oraya kaydırıp Ereğli’de sadece Afrikalıları bırakıyorlar. Ancak Akdeniz sahilinde de Karadeniz sahilinde de Müdafaayı Hukuk hızla yükseliyor ve kömürü şöyle ağız tadıyla sömüremiyorlar. Kömür Ankara’daki milliyetçi kuvvetlere akmaya başlıyor. (S. Shaw, From Empire to Republic, 2. Cilt s. 597, Türk Tarih Kurumu, 2000)

Bugün olup bitenle karşılaştırınca o günkü gerekçeler daha “medeni” geldi bana. Bugünün Lebensraum sebepleri daha açık, daha doğrudan. Bu sefer demokrasi, barış falan gibi sloganlar bir zahmet telaffuz bile edilmiyor. Amerika’yı yeniden büyük yapacağız, vesselam. Bu hayat alanı çok büyük. Dünyanın tamamını kapsıyor. Etrafımızı ki etrafımız bütün dünyadır, dost ülkelerle çevirecek ve enerji yollarını da kontrol edeceğiz. Şirketlerimizin sermayelerini ve çıkarlarını savunacağız… Bu sonuncusu Zonguldak’a benzemiyor mu?

Ümmet sebep Trump sonuç mu?

Venezüella bize uzak ama Irak yakındı, Suriye de öyle. Hele İran. Piyango çevre ülkelere vuruyor. Bir o, bir diğeri.

Birçok aklı evvelin sık sık, “Hangi devirdeyiz. Bu dünya başka dünya. Millî menfaat falan artık olmaz. Globalleşen post modern ve post saire dünyada…” diye başlayan tiratlarına rağmen 21. asrın başı ile 20 asrın başı beni endişelendirecek, korkutacak kadar birbirine benziyor. Düveli muazzama aynen düveli muazzama. ABD ve Çin başı çekiyor. Avrupa’nın güçlüleri artık en güçlü değil. Temel değişiklik bu.

Türkiye’nin gerçekleri bütün çıplaklığıyla görüp ona göre hareket etmesi; ehemi, mühimi ayırt etmesi lazım. Ekonomide hata yaparsanız, Necip Fazıl, Necmettin Erbakan gibi rahmetli dahi ekonomistlerin “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi vecizelerinin peşinden giderseniz nihayet on, on beş yılınızı kaybedersiniz. Sonra toparlanıp yeni bir vecize bulana kadar. Ama Zbigniev Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası’nda şah-mat olursunuz maazallah. Benim korkum, “Ümmet sebep, Trump sonuçtur.” falan gibi doğrudan milletlerarası güç dengesinde yolu sapıttıracak vecizeler icat etmemiz.

Bol vecize dolu bir yazı oldu. Henry Kissinger’in bir vecizesiyle kapatayım. Danimarka ve Grönland için anlamlı bir espri: “Amerika’nın düşmanı olmak, tehlikeli olabilir fakat dostu olmak ölümcüldür.”