İran Savaşının Türkiye e Kıbrıs’a Etkisi…
Amerika ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş, hem Ortadoğu’nun, hem de Doğu Akdeniz’in yeniden ısınmasına neden olduğu gibi bu hassas gelişmeler Kıbrıs adasına da yansımıştır.
Zaten yıllardan beri uygulanan Büyük Orta Doğu projesi ile Orta Doğu ülkelerinin yeni baştan dizayn edilmesi hedeflenirken, Kıbrıs adası üzerinde oynanan türlü oyunlarla adanın tamamen Hristiyan âleminin eline geçmesi de bu planın esas hedefleri arasındadır.
Orta doğuda İran’a yapılan bu saldırı ile BOP ’un sondan bir evvelki halkası da tamamlanmak üzeredir. Geriye henüz telaffuz edilemeyen son halka/son hedefin yeniden dizayn edilmesi kalacaktır.
Telaffuz edilmese de Amerika’da harp akademisinde günü geldiğinde nasıl ele geçirileceği harp oyunlarına konu olan bu son halka da vatanımız Türkiye’dir.
Devletimizin bugüne değin Orta Doğu’da yaşanan tüm savaşlara tarafsız bir politika ile yaklaşması, yaşanan savaşlar nedeniyle sadece çaresiz insanları sığındığı bir ülke olarak bu insanlık dramına kucak açması ile süreç doğru bir şekilde yönetilmiş; sınırlarımızın dışında yaşanan, bizi hiçbir şekilde ilgilendirmeyen bu insanlık facialarına taraf olunmamıştır.
Amerika ve onun Orta Doğu’daki piyonu İsrail’in çoluk, çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden yıllardan beri katlettikleri Müslümanların yaşadığı bu zulme karşı birkaç ülkenin dışında dünyanın hiçbir yanından tepki gelmemektedir.
Gazze’de yaşanan savaşın insanlık dışı görüntüleri hafızalarımıza kazınmışken İran’da okulların, hastanelerin füzelerle yerle bir edilmesi, masum çocukların, hastaların katledilmesi nasıl kabul edilebilir?
Bu kritik süreçte ifade edilmesi gereken en önemli husus ülkemizin Orta Doğu’da yaşanan bu savaşların hiçbirisine katılmamış olması, bu yönde kurulan hiçbir tuzağa düşmemiş olmasıdır.
Yaklaşık 15 günden beri süregelen Amerika/İsrail – İran savaşında da aynı hassasiyet devam etmekte özellikle Türkiye’yi de savaşa çekme tuzakları dikkatle takip edilmektedir.
Savaş başladığından beri Türkiye’ye yönelik üç füzenin atılması, bu füzelerin NATO’nun hava savunma sistemleri tarafından etkisiz hale getirilmesi değerlendirilecek olursa ülkemizin bir şekilde savaşa katılmasını tetiklemek amacıyla yapılmış olduğu da düşünülmelidir.
Diğer taraftan Amerika henüz İran’a karşı tam olarak bir üstünlük sağlamış değildir. Bugüne kadar kara harekâtını hiç dillendirmeyen Trump, Körfeze doğru Amerikan Deniz Piyadelerini gönderme kararı almıştır.
Amerika’nın İran’da istediğini elde edebilmesi sadece hava harekâtıyla mümkün değildir. Bu savaşın ancak kara harekâtıyla kazanılabileceği giderek dillendirilmektedir.
Amerika ilk planda binlerce kilometre uzaktan, binlerce askerini İran savaşına göndermek istemeyeceğine göre, bu coğrafyaya en yakın dost ve müttefik ülkesi Türkiye’ye müracaat etmesi kaçınılmaz olacaktır.
İşte tam da bu noktada hassas olmak, ülkemizi böylesi bir oyunun içine sokmamak adına ülke yönetimin çok dikkatli olması gerekmektedir.
Amerika’nın 2003 yılında Irak’ı işgal için 80000 Amerikan askerinin Türkiye’de konuşlanması, buradan Irak’a girmesi 250 Amerikan uçağının İncirlik üssünü kullanmak isteği 4 liman ve 6 havaalanının Amerika’ya tahsis edilmesi isteği unutulmuş değildir.
Bu dayatma TBMM’de 1 Mart 2003 tarihinde reddedilmiş, dolayısıyla Türkiye savaşın tarafı olmamıştır. Bugün de Amerika’nın olası böyle bir teklifine hayır denmeli, savaşın tarafı olunmamalıdır.
Bu savaş hiçbir şekilde bizim savaşımız değildir. Olamaz da. Amerika’nın Orta Doğu petrollerini ele geçirmek adına uygulamış olduğu BOP ne karşı dik durmamız, oyunlara gelmememiz ülkemiz için hayati önemdedir.
İran’da yaşanan savaş tüm coğrafyayı etkilerken, özellikle Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler de dikkatle takip edilmektedir.
Kıbrıs’a gelince:
Güney Kıbrıs Rum Kesiminin adanın garantörlük ve güvenlik anlaşmalarının hilafına pek çok ülkeye üs vermesi, savaşın başlamasıyla birlikte Güney Kıbrıs Rum kesimi, İran’dan İngiliz üssüne atılan füzelerin hedefi olmuş, bunu fırsat bilen Rum kesimi güvenlik bahanesi ve burası AB’ne üyedir gerekçesi ile toplamda 7 ülkenin savaş gemilerinin, uçaklarının adaya gelmesini sağlamıştır.
Bu arada İran’dan atılan füzenin KKTC’nin hemen dibindeki Larnaka’daki Dikelya üssüne değil de Liamasol’daki Agratur üssüne atılmasını da düşünmek gerekir…
Adanın güneyine yapılan bu yığınak oldukça anlamlı ve dikkate değerdir. 1960 garantörlük anlaşması ortadayken bu yığılma ne anlama gelmektedir.
Yoksa Rum tarafı Yunanistan’la birlikte yeni bir oyunun peşinde midir?
Amerika, İran’a yapacağı kara harekâtı için Türkiye’den asker talep eder de Türkiye buna evet diyerek savaşa girerse, Kıbrıs’ın güneyine yapılan bu yığınağa güvenen Rum tarafı 1974’te kaybettiği toprakları geri alabilmek adına bir çılgınlığa kalkabilir mi? Diye düşünmek gerekir!
Böylesine bir çılgınlık Trakya’da Türkiye – Yunanistan cephesine de sıçrayacak, Türkiye bir taraftan İran, bir taraftan Kıbrıs, bir taraftan da Yunanistan cephesinde savaşla burun buruna gelecektir! Bugün için bir komplo teorisi gibi görünen bu gelişme, hiç beklenmedik bir anda gerçeğe de dönüşebilir.
İşte bu nedenledir ki, ülkemizin savaşın dışında kalması, Amerika’nın Orta Doğu tuzaklarına düşmemesi. Hem devletimizin geleceği hem de KKTC’nin yaşaması açısından çok önemlidir.
Yüce Atatürk; ‘’Yurtta Sulh Cihanda Sulh’’ ilkesini boşuna söylememiştir.
Sağlık, Yılan ve 14 Mart
Sağlık ile ilgili meslekler olan hekimlik, eczacılık ve veterinerlik mesleklerinin sembolünde yılan vardır. Bu hayvan, çeşitli çizim şekilleriyle sağlık konusundaki iş ve mekanlarda kullanılmıştır, kullanılmaktadır.
Yılan yer altında yaşaması, derisini değiştirerek kendisini yenileme gücünde olduğuna inanılması gibi özellikleriyle, insanoğlu tarafından her zaman esrarengiz yaratık olarak görülmüştür. Efsane, masal ve hikayelerde ya olumlu yönüyle kuvvet, kudret, zenginlik ve şifayı temsil etmiş ya da olumsuz şekliyle; tehlike, şeytanlık, zehri ve ölümü temsil etmiştir. Bazı toplumlarca çok uzun ömürlü olduğuna inanılmış, 100 yıl yaşadıktan sonra da ömrünü ejder olarak sürdüğüne inanılmıştır. Mitolojik bir yaratık olarak destanların konusu olmuş, resim ve heykellerde kullanılmıştır. Hint’te, Çin’de, Orta Asya Türklerinde, Perslerde, Sümer – Mısır – Grek – Roma – Bizans toplumlarından, Orta Amerika Aztek medeniyetlerine kadar, yılan / ejder figürlerini görmekteyiz. M.Ö. 10. Yüzyıla ait Urfa Göbeklitepe kalıntılarında da yılan belirgin bir figür olarak kullanılmıştır. Yani ilkel kabilelerden, kadim medeniyetlere kadar, insanlık tarihi boyunca bu hayvan esrarengiz yönüyle ya korkulan ya da iyilik beklenen sembolik bir özellik taşımıştır.
Eski Grek Mitolojisinde sağlık tanrısı Asklepios’tur. Elinde yılan sarılmış bir asa ile sembolize edilir. Askalabos Yunanca’da yılan demektir. Tanrının şifa verici gücü olarak inanılır. Hekim de yılan gibi sessiz olmalı, sır saklamalı, sabır ve sükunetle hareket etmelidir. Asa hayat ağacını sembolize ettiği gibi, hekimlik öğretisinin ömür boyu sürdüğüne, öğrenme ve tecrübenin hayatın sonuna kadar devam edeceğine işaret eder. Hekimler Asklepionlarda çalışır. Bunlardan Bergama’daki günümüze kadar ayakta kalmış olanlardan bir tanesidir. Burası hekimliğin babası sayılan ve M.Ö. 5. Yy’da yaşamış olan Hipokrat’ın da çalıştığı yerdir. Hipokrat hastalık ve tedavi anlayışına doğa üstü güçler yerine, akla dayanan bir yaklaşımı kazandırmıştır. Hasta eden etken ile bedenin mücadelesini önemsemiş, hekimin, hastanın tabiatını gözeterek beslenme, banyo tedavileri, kusturma veya ishal yapma, hacamat gibi uygulamaları ile hekimliğe güven ve saygınlık kazandırmıştır. Hekimin ilk önceliğinin ise ‘önce zarar vermemek’ olduğunu önemsemiştir.
Büyük hekim Galenos da M.S 1. Yy’da Bergama’da hekimlik yapmıştır. Hipokrat’ın bilgilerini yeniden düzenlemiştir. Ona göre kan, safra, kara safra ve balgam arasındaki dengesizlik hastalık sebebidir ve şifa bunlar arasındaki dengeyi sağlamakla bulunur. Bergama’daki yılanlı sütun onun zamanında dikilmiştir. Galenos İslam Dünyasında da Calinus olarak bilinir. Anatomi, fizyoloji ve farmakoloji ile ilgili eserleri Arapçaya çevrilmiş ve İslam tıp dünyasına etkisi olmuştur. M.S 11. Yy’da yaşayan İbn-i Sina bunlardan biridir. Avrupada kilise ve papazların hekimliği şeytanlaştırdığı, tedavi için ilaca başvurmanın büyük günah sayıldığı bu dönemde, Horasan’da doğan ve Türkistan’da hekimlik yapan İbn-i Sina yazdığı 5 ciltlik KANUN isimli eseriyle 1900’lere kadar hekimliğin üstadı sayılmıştır. Onun da “İlaç, hekim tavsiyesine uygun kullanılırsa tedavi eder, aksi halde hasta eder.” gibi özlü sözleri vardır.
Modern manadaki ilk Türk tıp eğitim kurumu Sultan II. Mahmut tarafından 14 Mart 1827’de açılmıştır. Öğrencilerin yakalarına da yılanlı rozet takılmıştır. İlk tıp bayramı kutlaması ise 14 Mart 1919’da İstanbul’un işgalini protesto amacı da güdülerek yapılmıştır. 3. Sınıf öğrencisi Hikmet Boran başkanlığındaki komitenin organize ettiği bu kutlamaya, Dr. Akil Muhtar, Dr. Besim Ömer, Dr. Fevzi İzmidi gibi paşalar da katılmış ve çok dikkat çekmiştir.
Hekimlik, yaptığı hizmet şekliyle insanlık tarihinden beri var olan, bu işi yapanların hep saygın olduğu, kutsallık da atfedilen bir meslek olmuştur. Bu vesileyle tüm hekimlere ve sağlık çalışanlarına, Covid-19 büyük salgınının şu son günlerinde sağlıkta ve iyilikte yaşayacakları nice bayramlar dilerim.
Vefat ve Başsağlığı
Büyük Türk tarihçisi, mümtaz insan, ömrünü Türk milletinin hafızasını diri tutmaya ve medeniyet mirasımızı dünyaya anlatmaya adamış kıymetli hocamız Prof. Dr. İlber Ortaylı Hak’kın rahmetine kavuşmuştur.
Türk Milleti sadece bir akademisyenini değil; derin bilgisi, sarsılmaz vatan sevgisi ve eğilmeyen kalemiyle Türk entelektüel dünyasının kutup yıldızlarından birini kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşamaktadır.
Onun geride bıraktığı devasa külliyat ve yetiştirdiği binlerce talebe, Türk gençliğinin yolunu aydınlatmaya devam edecektir.
Hocamıza Allah’tan rahmet; kederli ailesine, talebelerine ve aziz Türk milletine başsağlığı dileriz.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Kocaeli Aydınlar Ocağı
Trump Kayyum Atıyor
Irkçı ne demektir? Bunu bilmek her zaman lazım şimdi ise elzem. Çünkü 2026 yılında bütün diplomatik kibarlıklar bir yana atıldı ve dünya siyaseti, çırılçıplak ırkçılıkla yürüyor.
Irkçılık, Yeni Çağ’dan başlayarak Batı Avrupa’nın keşifler ve endüstri devrimi ile yükseldi. Emperyalizm ile kolonyalizm ile… Emperyalistler silahlarına, bağışıklık kazandıkları mikroplara ve çeliğe dayanarak dünyanın geri kalanının hemen tamamını ele geçirdi. Bu üç sebebi, Jared Diamond’un şaheseri Tüfek, Mikrop ve Çelik’ten aldım. (Türkçesi TÜBİTAK’ça bu başlıkla, 2002’de yayımlandı. Aslı Guns, Germs and Steel, 1997.) Bu üçü sebeptir sebep olmasına da Diamond, kitabında daha nice sebep sayar. Kesin olan, Batı’nın egemenliği ve yenilen toplulukların Batı’ya direnememesidir.
Onlar insan değil ki
Bu dengesizlik keşiflerle başlayıp 20. asra kadar sürdü. 21. asırda da devam ediyor. “Yok, öyle değil, 21. asırda milletler arası hukuk var, düzen var, Birleşmiş Milletler…” falan diyenlerin artık pek sesi çıkmıyor. Netenyahu ve Trump dilediği yere dilediğince saldırır, devlet adamlarını eşleriyle birlikte kaçırır veya katleder ve “medenî dünya” çoğunlukla sesini çıkarmaz, hatta alkışlarken, milletlerarası nizam, hukuk gibi laflar artık laftır.
Dönelim dengesiz hâkimiyete. Bu hâl, iki soruya yol açtı. Ezilen milletler sordu: Niçin ezildik? Niçin geri kaldık? Bu sorulara cevap niteliğinde çok eser yazıldı. Biri de benim Niçin Geri Kaldık? kitabımdır. Fakat ikinci bir soruyu da galipler sordu: Biz, dünyadaki diğer insanları nasıl böyle kolayca ezip, hâkim olabildik? İşte en yakıcısı bu ikinci soruya verdikleri cevaptı: Biz üstünüz, çünkü bizim ırkımız üstün. Irkların bir üstünlük sırası vardı. En altta siyah ırk, ortada sarı (veya Mongoloid ırk) ve en üstte de – başka kim olacak – beyaz ırk bulunuyordu. Beyazların dışındakilerin insan olup olmadıkları da tartışmalıydı zaten. Hrıstiyanlıkta “Tanrı insanı kendi suretinde yaratmıştır.” inancı vardır. Eh, Tanrı siyah olamayacağına göre – kırmızı veya sarı da olamazdı ya – beyazların dışındakiler de insan olamazdı. Dolayısıyla ruhları yoktu.
Medeniyet denilen
Bulabilirseniz Régis Wargnier’in Man to Man (İnsan İnsana) filmini, İngiltere’deki insanat bahçesini, Kraliyet Akademisi’nin siyahların beyazlar gibi insan olduğu iddiasına toplu kahkahalarını izleyin.
Amerika’da bir kıtanın insanları, hemen tamamen yok edildi. Öldürülemeyip hayatta kalan yerliler, ABD kanunlarına göre mülk sahibi olamazdı. Bu kural ancak 1934’ten itibaren zayıflatıldı. Dünya Tarih Ansiklopedisi (World History Encyclopedia) şöyle diyor: “ABD tarihinin çoğunda Yerli Amerikanlar ABD kanunun ‘mülkiyet’ tanımına göre kanunen arazi sahibi olmaktan men edilmişlerdi. Bu, 1823 tarihli ‘Johnson, McIntosh’a karşı’ davasında alınan karara dayanırdı. Karar, Yerli milletlerin gerçek mülkiyet değil ancak ‘yerleşme hakkı’nın bulunduğunu söylüyordu. Bu doktrin 20. asrın ortalarına kadar ABD kanununu şekillendirdi ve bugün hâlâ arazi statüsünü etkiler.” (Atıf)
Fransa’nın, Cezayir’deki Setif katliamı (1945’te, Fransa’ya göre bir günde 25 bin, Cezayir Hükümeti’ne göre 45 bin sivilin makineli tüfek ateşiyle öldürüldüğü olay) ile Paris’te bir sabah 300 Cezayir asıllı Fransız’ın ölü bulunması, o zihniyetin başka örnekleri. Fransa bu olayları geri ülkelere medeniyet getirme başlığı altında anlatır.
İngiltere de Hindistan’a ve Çin’e medeniyet götürdü. Çinliler, İngiliz tekstiline ilgi göstermeyince onları afyona müptela edip Hindistan’da yetiştirdikleri afyonu, Çin’de satmaya başladılar. Çin yönetimi halkın uyuşturucuyla zehirlenmesini kabul etmeyince Afyon Savaşları başladı. Bir taraftan Çin’e zorla afyon satılıyor, diğer taraftan, kıtlık çıkmasına aldırmadan Hint’te, Bengal’de halka zorla sadece afyon ektiriliyordu.
İran Trump’la Melanie’yi kaçırsa
Bütün bunlar bugün nereden aklıma geldi. Şuradan: Dikkatle dinlerseniz batı retoriğinde, hâlâ kendilerinin üstün ırk olduğu inancını duyarsınız. Kendileri dışındakilerin ne kadar insan olduğuna, vatan sahibi olup olmayacaklarına dair tereddütleri vardır. Egemenlik hakları da belki bugün açıkça değil ama kapalı mekânlarda kahkahalarla karşılanabilir.
Dünyadaki “aşağılık ırklar”ın egemenliğindeki bölgeleri, nasıl yeniden tasarlamaya çalıştıklarını görmüyor musunuz? Bu tasarlamayı son derece doğal buluyorlar. Onlar tasarlamayacak da yerliler mi tasarlayacak? Genişletilmiş Orta Doğu… Adım adım. İşte Irak. İşte Suriye. Sıra İran’da. Sonra sıra kimde?
İsrail nasıl başlamıştı: Vatansız bir halka, halksız bir vatan. Ya Araplar? Onlar insan mı?
Trump, Venezüella ile başladı. Açık açık ülkelerin başına kayyum atayacağını söylüyor. Atıyor da.
Olan bitenin garipliği anlaşılsın diye şöyle bir fantezi anlatayım. İran, başarılı bir operasyon ile Donald ve Melanie Trump’ı kaçırıp hapsetse. Nasıl olur? Sonra Ayetullah, gözünün tuttuğu dost ve sağlam bir Amerikan’ı başkan yapsa. Bu operasyonu hemen yapamazsa California, Texas ve Florida gibi eyaletlerdeki Hispanikleri organize edip isyan çıkartsa. Amerika onlarla meşgulken kaçırsa Trumpları. Olur mu?
Uyuyan Güzel
Bilim dünyasında bir çalışmanın değeri çoğu zaman aldığı atıflarla ölçülür. Bir makale ne kadar çok referans gösterilirse, o kadar etkili ve önemli kabul edilir. Atıflar yalnızca bir sayısal gösterge değildir; aynı zamanda bir fikrin bilimsel literatürde ne kadar yankı bulduğunu, başka araştırmaları ne ölçüde etkilediğini ve yeni çalışmaların önünü ne kadar açtığını gösterir. Ancak bilimsel yayınların kaderi her zaman aynı değildir. Bazı makaleler yayımlandıkları anda büyük ilgi görür, kısa sürede çok sayıda atıf alır ve alanın merkezine yerleşir. Buna karşılık bazı çalışmalar vardır ki, yayımlandıkları dönemde neredeyse hiç dikkat çekmez. Sessizce literatürün raflarında beklerler.
Ama bazen yıllar sonra beklenmedik bir şey olur. Yeni veri türleri ortaya çıkar, yeni teknolojiler gelişir ya da bilimsel bakış açısı değişir. İşte o zaman daha önce gözden kaçmış bir çalışma yeniden keşfedilir. Araştırmacılar o eski makaleye dönüp baktıklarında, aslında bugünün sorularının cevaplarının çoktan yazılmış olduğunu fark ederler. Bilim tarihçileri bu tür makaleler için oldukça şiirsel bir isim kullanır: “Uyuyan Güzel.” Yani uzun süre fark edilmeyen, fakat yıllar sonra yeniden keşfedilerek bilimsel literatürde önemli bir yer edinen çalışmalar.
Ancak bilimsel alanların hepsinde bu durum aynı şekilde görülmez. Bazı disiplinlerde bilgi çok hızlı eskir. Özellikle teknolojiye ve hızlı veri üretimine dayalı alanlarda, bilimsel çalışmaların “yarı ömrü” oldukça kısadır. Örneğin bilgisayar bilimleri, yapay zeka, biyoteknoloji ya da klinik tıp gibi alanlarda yayımlanan bir makale birkaç yıl içinde güncelliğini yitirebilir. Bunun nedeni, bu alanlarda yeni yöntemlerin ve teknolojilerin çok hızlı gelişmesi, dolayısıyla eski yaklaşımların kısa sürede yerini yenilerine bırakmasıdır. Buna karşılık bazı bilim dallarında bilgi çok daha yavaş eskir. Matematik, fizik ve özellikle yerbilimleri bu alanların başında gelir. Bunun temel nedeni, bu disiplinlerin doğrudan doğa yasalarına ve uzun zaman ölçeklerinde işleyen süreçlere dayanmasıdır. Dünya’nın tektonik evrimi, fay sistemlerinin davranışı ya da kabuğun yapısı gibi konular on yıllar hatta yüzyıllar boyunca geçerliliğini koruyan bilimsel çerçeveler içinde incelenir. Bu nedenle yerbilimlerinde yazılmış iyi bir çalışma, aradan uzun yıllar geçse bile referans niteliğini koruyabilir.
Bu duruma deprem fiziği literatüründen güzel bir örnek verilebilir; 1979 yılında Amerikalı jeofizikçi Prof. Dr. James H. Dieterich tarafından yayımlanan “Modeling of rock friction: 1. Experimental results and constitutive equations” başlıklı çalışma, kaya sürtünmesinin davranışını açıklayan deneysel sonuçları ve kuramsal denklemleri ortaya koymuştur. Bugün bu çalışma, fay mekaniğini ve deprem döngüsünü anlamada temel referanslardan biri olarak kabul edilmektedir.
İlginç olan ise bu makalenin bilim dünyasındaki yolculuğudur. Yayımlandığı ilk yıllarda makale sınırlı sayıda atıf almış, uzun süre nispeten dar bir araştırma çevresinin ilgisiyle sınırlı kalmıştır. Ancak yıllar ilerledikçe tablo değişmeye başlamıştır. Deprem fiziği, fay sürtünmesi ve deprem döngüsü üzerine yapılan çalışmalar arttıkça, bu erken çalışmanın değeri daha iyi anlaşılmıştır.

Makalenin atıf grafiğine bakıldığında adeta yavaşça yükselen bir eğri görülür: ilk yıllarda mütevazı bir ilgi, ardından giderek artan bir farkındalık ve sonunda her yıl artarak devam eden bir referans akışı. Bir anlamda bu makale, bilimsel literatürde uzun bir uykudan sonra yeniden keşfedilen bir “uyuyan güzel” gibidir.
Bilim dünyasında bazen fikirlerin değeri hemen anlaşılmaz. Doğru soruların sorulması, doğru verilerin toplanması ve uygun teknolojilerin gelişmesi zaman alabilir. Ama güçlü bir fikir bir kez ortaya konduğunda, yıllar geçse bile bilimsel literatürde yaşamaya devam eder.
Tıpkı “gerçek” hayatta olduğu gibi. “Gerçek” hayatta da bazı değerlerin anlaşılması için zamanın geçmesi, dünyanın değişmesi ve bazen de ona bakacak doğru gözlerin gelmesi gerekmez mi? …
Hazret – İ İnsan
Âlemi açan, anlamlı kılan Hz. İnsan’dır.
Bu âlem bize örtülü ve kapalı. İnsan, kendi içindeki insan-ı kâmil bilincini henüz bilmiyor.
Hakikatin (insan bilincinin) üstü örtülü.
Fatiha sûresi ile bu örtü kalkıyor, mânâ anlaşılır hâle geliyor.
Ey insan! Sen büyük kâinatın (âdeta çekirdeği ve tohumusun, kâinat senin açılmış ve çekirdekten çıkmış hâlindir.) Esas kâinat sensin, hakikat sensin ve kendini sadece bu görünenden ibaret zannediyorsun. Örtük olan istidatların, yeteneklerin, tohumların hayat bulması için anahtara ihtiyaç var. Bu anahtar sensin. Sen, hem bir hazinesin; hem de bir anahtar…“Kendinde ara, kendinde bul.” derler. (Kubilay Aktaş. Celcelutiye s: 94)
Âlem ve sen, ham hali ile birsin. Yani kendini bilmediğin takdirde, o renklerin birlik güneşinden geldiğini bilmediğin takdirde, sen sadece hayattasın, herhangi bir hayvansın (canlısın). Görünene kıyasla kendini biliyorsun. Yani bilmiyorsun. Hayattasın, ancak yaşamıyorsun. Canlı olman, hayatta bulunuyor olman, insan olduğunu göstermiyor. İnsan, âlemler üstünden âlemi temaşa eden (seyreden)dir. Oradan Allah’ın işlerine şahit olandır. (a.g.e. s: 95)
Her insan, ruhu itibari ile Adem, nefsi itibari ile hevva – heves – Havva’dır. Ruh, beden ile belirlendiği gibi, cennetteki en lâtif duygular, en incelikli esmalar da huriler (cennet güzellikleri) ile bedenlenir. Huri kavramı, güzelliklerin somutlaşması anlamını da içine alan önemli bir semboldür. (a.g.e. s: 134)
Sen, Allah’ın gözbebeğisin. O, sende âlemleri var kılıyor. Ve hiçbir âlem, gaflet ürünü olmamalı. Yoksa orası senin cehennemin olur. Gaflet, cehennemin tohumudur. Bilinçli yaşam ise, cennetin şimdi de yaşanmasıdır. (a.g.e. s: 141)
Maddî hayatın merkezi mide dairesidir. Manevî hayatın merkezi ise göğüs bölgesi, kalp dairesidir. Bu iki daireyi birlikte okuyacağız. Biri maddî rızık, diğeri manevî rızık; biri biz, biri ilahî ben…İnsan iç içe dairelerden oluşur: Birinci daire kalp ve mide dairesidir. Sonra sırasıyla aile, millet ve tüm zişuur(şuurlu)lar gelir…Kalp ve mide dairesi sağlam olursa, diğer menzillerin de dengede olacağına dikkat (çekilir). Kalp için hadiste diyor ki: “Kalp nasıl olursa, diğer azalar da öyle olur.” Ve mide dairesi de aynı öneme sahiptir. Malûm “İnsan yediğine dönüşür. Her hastalığın temelinde tokluk vardır.” denir hadiste. “İnsan yediklerine baksın.” denir ayet-i kerimede. Mide ve kalp dairesine girene çok dikkat gerekiyor. Evrende hiçbir küre, yıldız, canlı vs. hiçbir zerre yok ki, insanla kollektif bilinçle bağlı, irtibatlı olmasın. Hz. İsa’nın (as) dediği gibi, “Yerde ne bağlarsanız, gökte de onu bağlarsınız. Yerde ne çözerseniz, gökte de onu çözersiniz.” Zaten sema ve arz arasındaki irtibatlar (malûm)…(Nitekim) hayat sıfatının, cüz’î (parça) olanı nasıl küllî (bütün) yaptığını ve bütünün nasıl parça içine sığışabileceği ayetlerden yararlanarak (anlatılıyor). Âlemler iç içedir ve bunda bir müzaheme ve sıkışma olmaz. (a.g.e. s: 234)
Gerçek insan olmanın, “Her şey olmak.” olduğunu (bilmek gerek). Çünkü insan, suret-i Rahmandır, siret-i Rahimdir. İnsanın Allah bilinci ile bilinçlenmesi -sakın yanlış anlaşılmasın, bu hâşâ insanı Allahlaştırmaz- Allah ile bir ayniyet değil, sadece insan nefsinin Allah tarafından kapsanmasının, realite ile harmonize olmuş yeni bir hayat nizamına girişin deneyimidir. Burada söz konusu durum, şahsın yok olması değil, daha derin bir gerçeklikte realize olmasıdır. Yani insan hayatının hakk üzere olmasıdır. Realitedeki hakkımız olan ve bize bahşedilmiş hayat ise ancak ilahî hayattır. (a.g.e. s: 265)
Ne görürsen, ne anlarsan, o olursun. “Talebin neyse, ‘o’ sun sen.” der Hz. Kenan Rıfai. Algılar, gerçekliği tecelli ettirir. (a.g.e. s: 380)
Hz. İnsan ile kendisini bildirmeyi dileyen “İlahî Bilinç”…Ashab-ı Suffa’yı yürüyen Kur’an hâline getirerek, ehadiyet şuuruna yükselten…Allah; İsm-i Azamı olan Hz. İnsan’dan…Murad-ı İlâhî’si; insanda görülmesi ve yaşanması san’atıdır. (a.g.e. s: 35)
Anlayış – deneyim ve özgünlük, insanı insan yapan temel dinamiktir. Deneyimlenmeyen bilgi size ait değildir. Bilgi de sadece bilgi değildir. Bilgi odur ki, insanı özgür kılmalı. (a.g.e. s: 20)
Çaysama
Zaman çayımın içinde eriyen şeker
Bir kaşık sesi beni tâ derine çeker
Dem tutmuş bir vaktin kanlı gölgesinde
Yaşar gideriz ömrü trapez dengesinde
Ellerimizdeki sıcaklık kendi kanımızdır
Çay karıştırmak bizim feylesof yanımızdır
Ben bana tenhâyım, ben bana ırak
Dostum beni çayın kokusunda bırak
Her yudumda mevsim şaşırır zihin
Genizden aşağı in, tüten buhara bin
Kalem senin dibinde kelâma durur;
Sen insanı söyletirsin lan ıhlamur!
9 Mayıs 2002 – Bahçecik Yenimahalle
Mezhep Din Değildir
Halen devam eden ABD/İsrail–İran savaşı, mezheplerin siyasete etkilerini yeniden tartışmaya açtı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan kısa süre önce şu cümleyi kurdu: “bizim ‘Sünnilik, Şiilik’ gibi bir dinimiz yok. Bizim tek dinimiz var, o da İslam” dedi.
Erdoğan 2015’te de benzer cümlelerle konuşmuştu. O zaman da “mezhepçiliğin Irak, Suriye ve Yemen’de ümmeti paramparça ettiğini ve Müslümanı Müslümana kırdırdığını” belirterek mezheplerin dinin üstüne çıkmasına karşı çıkmıştı.
Bu sözler siyaseten doğru olduğu kadar, güçlü bir akademik ve sosyolojik temele de dayanıyor. Ömrünü bu konuya adamış merhum Prof. Dr. Hasan Onat bunu yıllarca anlatmıştı.
Onat Hoca’nın temel tezi şuydu: “Din ilahidir, mezhep ise beşeridir (insan ürünüdür).” Mezhepler, dinin gökten inmiş değişmez kuralları değil; belirli bir zaman, mekân ve siyasi iklimde insanların dini anlama biçimleridir. İslam dünyasını paramparça eden hastalık, mezheplerin varlığı değil, bir mezhebin kendini “dinin tek ve mutlak doğrusu” yerine koyduğu “mezhepçilik” hastalığıdır.
Peki Müslümanların, mezhepler üzerinden ayrışması yerine, “İslam paydasında buluşmalarının” teorik zeminini ve pratik yöntemlerini geliştirmek mümkün olabilir mi?
Osmanlı’nın yıkılışında Müslüman aşiretler İngilizlerle iş birliği yapıp Osmanlı’dan kopardıkları topraklarda birer küçük devlete dönüşmüşlerdi.
Tarih “İslam kardeşliği” fikrinin gerçekçi olmadığını göstermiştir. 2026 yılı şartlarında hepsi birer “ABD kuklası” olan bu devletçikler İslam paydasında birleşebilir mi?
CB Erdoğan’ın söylemleri O’nun “ümmetin kardeşliği” fikrine inandığını gösteriyor. Bir Müslüman olarak bunu temenni edebilir. Ancak bir devlet başkanı olarak ülke politikalarını bu çerçeveye hapsederse bunun bedeli ağır olur.
*******************************
Din Kardeşliği de Mezhep Kardeşliği de Gerçekçi Değil
Mezhepler birer zenginliktir. Farklı mezhepler, İslam düşüncesinin tarihsel süreçte ürettiği entelektüel ve pratik zenginlikler, düşünce okulları olarak görülmelidir. Ancak mezhebi merkeze alan siyasi yapılar barış üretemez. Çünkü bir mezhep varoluşunu diğerinin “yanlışlığı” üzerine kurgular.
ABD/İsrail- İran Savaşı bize mezheplere dair teorik tartışmanın sahadaki siyasi karşılığını görme imkânı veriyor.
Gördük ki, İran’ın Şia kimliği İranlıları bir arada tutan, onları bir milli kimlikte buluşturan bir etki alanı oluşturmuş. Böylece farklı etnik kimlikli kitlelerden güçlü bir devlet yapısı kurmalarını sağlamış.
Özellikle Suriye’de Esad rejiminin devrilmesine kadar, İran bölgede güçlü bir bölgesel aktör durumundaydı. Çünkü Irak, Suriye, Yemen, Lübnan’daki Şia inancındaki kitleler üzerinden politikalar geliştirmişti. Yani İran, Şii mezhebi aidiyetini, manevi bir bağdan ziyade, bir dış politika aparatı olarak kullanan bir devlettir.
Buna karşılık İRAN ile yine çoğunluğu Şii olan AZERBAYCAN hem sosyolojik hem idari ve hem de izlediği politikalar bakımından çok farklı bir yapıya sahip.
İran PKK ve Ermenistan’a verdiği destekle ve İsrail düşmanlığıyla öne çıktı. Türkiye ve Azerbaycan’ın aleyhine çalıştı.
Azerbaycan; devlet aklını mezhep taassubu üzerine değil, “milli kimlik” ve “laik ulus-devlet” temelleri üzerine inşa etmiş durumda. Bu rasyonel laik yapı sayesinde Azerbaycan, Sünni ağırlıklı Türkiye ile “İki Devlet, Tek Millet” olabiliyor. Kendi milli çıkarları gerektirdiğinde İsrail ile de rasyonel ilişkiler kurabiliyor.
Mezhep mutlak ve ilahi bir yasa olsaydı, iki Şii toplumunun devlete ve siyasete bakışı bu kadar zıt olamazdı.
Buna karşılık çoğunluğu Sünni olan Türkiye, devleti ve milletiyle, İran rejimine mesafelidir. Ama ADB/İsrail saldırılarının mağduru Şii İran halkıyla, evrensel insani ve ahlaki değerler kapsamında, gönül köprüleri kurmuştur. İran’ın yaklaşık yarı nüfusunu oluşturan Türklerin çoğunluğu Şiidir. Ama bu soydaşlarımızla kardeşlik bağını kuran faktör Türk kimliğidir.
İran- Azerbaycan arasındaki keskin farklar ve hatta düşmanlıklar, mezhep birliğinin kardeş olmayı sağlamadığının en tipik örneğidir. İlişkileri belirleyen temel unsur mezhep değil, devlet çıkarlarıdır.
Savaş sebebiyle “Din kardeşliği” veya “İslam kardeşliği” fikrinin gerçekçi olmadığı, bir ütopya olduğu bir kere daha görüldü. Çoğu Müslüman ülkeler İran yanında değil, ABD/İsrail yanında konumlandı.
“Mezhep kardeşliği” veya “ümmetçilik” kavramları günümüz uluslararası ilişkilerinde çoğu zaman romantik temenniler ve siyasi söylemlerden ibarettir.
*******************************
İslam’ın Yorumları Güncellenmelidir
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 8 Mart 2018’de, “İslam’ın güncellenmesi gerektiğini” söylemişti. “Siz İslam’ı 14 asır, 15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız…” “Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kur’an’a ters değilse mesele bitmiştir” demişti.
Bu sözler üzerine yazdığım köşe yazısında dediğim gibi, “İslam’ın güncellenmesi” ibaresini doğru bulmuyorum. Bunun yerine “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” denilmesi gerekiyordu.
Çünkü, yorumlar insan eseridir, “İslam’ın yorumlarının herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir.”
Rahmetli Prof. Dr. Hasan Onat’ın vurguladığı gibi, dinin anlaşılmasında aklın ve özgür iradenin merkeze alınması gerekir. Akıl devreye girdiğinde, mezhepçilik yerini “evrensel ahlak, adalet ve liyakat” gibi Kur’an’ın temel prensiplerine bırakır.
****
Hemen bir ara not koyalım: Erdoğan’ın mezheplere dair sözleri doğru söylemlerdir. Ancak iş devlet yönetimine ve ekonomiye geldiğinde bu esnekliği ve akılcılığı göremiyoruz.
Erdoğan, yeri geldiğinde dinin güncel yorumlarına kapı aralarken, ekonomide ‘Nas ortada, sana bana ne oluyor?’ diyerek 14 asır öncesinin ‘Riba’ yasağını modern bankacılık faiziyle birebir eşitleyebildi.
Bilimden ve ortak akıldan koparak, tarihi bir fıkhi yorumu modern ekonominin kuralı yapmaya kalkmanın ülkeye maliyeti çok ağır oldu.
****
Asıl kurtuluş; Hasan Onat’ın işaret ettiği gibi aklı, özgür iradeyi ve bilimi yeniden İslam düşüncesinin merkezine koymaktır. Dini siyasetin aracı yapmaktan kurtarıp, devlet yönetimini bilim, ahlak, adalet ve akıl zeminine oturtmaktır.
Bizleri birleştirecek olan ortak payda mezhep yorumları değil; insan hakları, hukukun üstünlüğü, liyakat ve evrensel değerlerle örtüşen aydınlık din yorumudur. Uluslararası siyasette de saygınlığımız ve etkinliğimiz bu değerlere sahip çıktıkça artacaktır.
12 Mart İstiklal Marşının Kabulü ve M.Akif Ersoy´u Anma Günü
12 Mart 1921 tarihinde TBMM´de yapılan oylama sonucunda Mehmet Akif´in şiiri, İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir. Mehmet Akif Ersoy, verilen 500 liralık ödülü “Ben bu şiiri para için yazmadım.” diyerek Türk ordusuna bağışlamıştır. Mehmet Akif, İstiklal Marşı´nı kitabı Safahat´a niçin koydurmadığı sorulduğunda “O benim değil, milletimindir.” cevabını vermiştir.
İstiklal Marşı´nın bestelenmesi için yarışma düzenlenmiş, bu yarışmaya 24 besteci katılmıştır. 1924 yılında Ankara´da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat ÇAĞATAY´ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930´da değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı Orkestrası Şefi Osman Zeki ÜNGÖR´ün hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuştur.
Millî marşımız, milletimizin hiç değişmeyen bağımsızlık karakterinin yakın çağdaki büyük tezahürü olan ve Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı içinden çıkmıştır. Millî marşımız, Türk milletinin “medeniyet denilen tek dişi kalmış bir canavar” tarafından yok edilme niyet ve teşebbüslerine karşı verilmiş bir kavganın içinden doğmuştur. Onun için adı “İstiklal Marşı”dır.
Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif’in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:
“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”

