3.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 17

Rüzgarı Bol Olsun Çocuklarımızın

Çocuğun varsa derdin var, mı dediniz? Ne güzel derttir çocuk. Çocuksuzluk derdinden, çocuk derdiyle kurtulmak, İlahi lütuf olsa gerek. “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.” der, Niyazi Mısri.

Neslin devamı için evlenmek, çocuk büyütmek, terbiye etmek, varlık sebebin olarak yetiştirdiğin bu mübarek canlıyı insanlığa armağan etmek, en soylu ikram, hakkı verilmiş en kaliteli hayat. Güzel insan yetiştirme derdinde olmak, yüksek medeniyet inşasının mimarlarının ebeveyni olabilmek, ölümsüzlüğe imza atmaktır.

İştigal ettiğimiz meslek, bize unvan kazandırır. Anne-babalık, evlat yetiştirme mesleğinin en saygın icraatıdır, dünyadaki tarifsiz mutluluklardan biri olduğu kadar en büyük sorumluluklardan biridir. Bir çocuk dünyaya geldiği andan itibaren anne ve babanın zihninde sayısız soru belirir: İyi yetişecek mi, başına kötü bir şey gelir mi, üzülür mü, başarılı olur mu, yanlış arkadaşlar edinir mi? Kısacası, çocuğun varsa derdin vardır, meşguliyetin vardır. Kolay gele…

Günümüz anne-babalarının düştüğü önemli bir yanılgı var: Çocuklarını her türlü zorluktan koruyarak onları daha güçlü yetiştireceklerini düşünüyorlar. Oysa hayatın gerçekleri bunun tam tersini söylüyor.

1990’lı yıllarda bilim insanları “Biosfer 2” adı verilen devasa bir cam fanus inşa ederler. Amaçları, dünyanın küçük bir modelini oluşturmaktır. İçeride kusursuz bir ekosistem kurulur. En verimli topraklar kullanılır, su dengesi mükemmel ayarlanır, sıcaklık ve ışık kontrol altında tutulur. Her şey idealdir.

Bu ortamda ağaçlar olağanüstü hızla büyümeye başlar. Boyları uzar, gövdeleri kalınlaşır, dışarıdan bakıldığında sağlıklı ve güçlü görünürler. Ancak bir süre sonra beklenmedik bir sorun ortaya çıkar. Bu dev ağaçlar, kendi ağırlıklarını taşıyamayarak devrilmeye başlamışlardır.

Bilim insanları şaşkındır. Her şey mükemmelken neden böyle olmuştur?

Araştırmalar sonunda sebep bulunur: O kusursuz ortamda eksik olan tek şey, rüzgârdır.

Rüzgâr ağaçlar için aynı zamanda bir öğretmendir, eğitmendir. Rüzgâr, ağacı zorladıkça kökler daha derine iner. Gövde daha sağlam hâle gelir. Dallar güçlenir. Ağaç her esintide biraz daha dayanıklı olmayı öğrenir. Kısacası rüzgâr, ağacın düşmanı değil; görünmez terbiyecisidir.

Rüzgârsız büyüyen ağaçlar boy atmış; ama güç kazanmamıştır. Görünüşleri heybetlidir; fakat dayanıklılıkları yoktur. En sonunda kendi ağırlıkları altında ezilmeye mahkumdurlar.

Çocuklarımız için de durum farklı değildir.

Çocuklarımızı steril ortamda yetiştirmeyi annelik-babalık zannediyoruz, önlerine çıkan her engeli kaldırmaya çalışıyoruz. Üzülmesinler istiyoruz, yorulmasınlar istiyoruz, başarısızlık tatmasınlar istiyoruz. Onlar adına konuşuyor, onlar adına karar veriyor, hatta bazen onların yerine yaşıyoruz. Fakat farkında olmadan onların rüzgârlarını kesiyoruz.

Oysa hayatın küçük sıkıntıları, geleceğin büyük dayanıklılıklarını oluşturur. Arkadaşıyla yaşadığı bir anlaşmazlık, tek başına çözmeye çalıştığı bir problem, aldığı düşük bir not, uğradığı bir haksızlık ya da yaşadığı bir hayal kırıklığı; hepsi onun karakterini inşa eden görünmez tuğlalardır. Yapmamız gereken, düştükleri sıkıntıdan tutup kaldırmak değil, onlara usul öğretmek, rol model olmaktır.

Kalkmayı öğrenmek için düşmek gerek, tedavi için hastalanmak gerek. Sıkıntı, fakirlik, açlık, haksızlığa uğrama, korku, şantaj birer öğretmendir ders almasını bilenler için.

Elbette çocuklarımızı kaderin insafına bırakacak değiliz. Anne-babanın görevi, çocuğu fırtınanın ortasına atmak değildir. Ama onu camdan bir fanusun içine hapsetmek de değildir. Asıl görevimiz, karşılaştığı rüzgârlarla nasıl baş edeceğinin cesaretini kazandırmaktır.

Hayat boyunca bütün rüzgârları engelleyemeyiz. Çünkü buna gücümüz yetmez. Biz öldükten sonra da hayat devam edecek. O zaman çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük miras, onları zorluklardan korumak değil; zorluklarla mücadele edebilecek bir karakter kazandırmaktır, bilgelik edindirmektir.

Kökleri derine inen bir ağaç, fırtınadan korkmaz. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmiş bir insan da hayatın darbeleri karşısında kolay kolay yıkılmaz.

Bu nedenle çocuklarımız için dua ederken sadece rahat bir hayat dilemeyelim. Aynı zamanda güçlü bir karakter, sağlam bir irade ve sarsılmaz bir duruş da dileyelim. Her çocuk yaşadığı çağın bilgi düzeyine, sosyal algısına, doğal şartlarına göre yetiştirilme hakkına sahiptir; anneler ve babalar, çocuklarına bu hakkı vermek zorundadır. Ebeveynin derdi, çocuklarına karşı üstlendikleri hakları olmalıdır.

Rüzgârları bol olsun çocuklarımızın. Yeter ki biz onlara rüzgârdan korkmayı değil, rüzgârı arkalarına alarak yürümeyi öğretebilelim.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

“Sağlık ağızda başlar”

Bu merkezimiz, şehrimizin ilk ve ülkemizin 12. Ağız ve Diş Sağlığı Merkezidir (ADSM). Şu anda Kocaeli’mizde Gölcük, Körfez, Derince ve Darıca’da olmak üzere toplam 5; ülkemizde ise 180 ADSM hizmet vermektedir.

Uzunçiftlik Belediyesi’nin Destekleri

Kartepe ilçemiz, 1990’lı yıllarda küçüklü büyüklü belde belediyeleri şeklinde bir idari yapıya sahipti. Köseköy Belediyesinin, SSK İzmit Hastanesine bağlı Köseköy Dispanserini (önceki yazılarımdan okuyabilirsiniz) açtırması ve burasının vatandaş için sağlık ihtiyacına cevap veren bir adres olması, komşu belediyeleri de bu alanda çalışma yapmaya yöneltmişti. Uzunçiftlik Belediye Başkanı Osman Demiröz, Nuh Çimento Sanayi Vakfı ile anlaşarak şu anki 4 dönümlük alanı sağlık alanı olarak düzenleyip bu yere binayı yaptırmış ve bu binayı 1996’da Sağlık Müdürlüğüne tahsis ettirmişti.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

Ruhsat Alınamayınca Açılamadı

Kartepe Sapanca Yolu Caddesi No: 3’teki bu bina; o günün Sağlık Müdürü Arif Aşık zamanında acil yardım ve trafik hastanesi şeklinde hizmete sokulmaya çalışılmış, fakat gerekli ruhsat alınamadığı için açılamamıştı. Bir ara hırsızların binanın perdelerini çalması üzerine Nuh Çimento Yönetim Kurulu Başkanı Atalay Şahinoğlu’nun ilgililere “Burayı bir an evvel hizmete sokunuz; yoksa hırsızlar duvarları da çalacaklar.” nüktesi hoş bir hatıradır.

Şehrimizin yaşadığı acılardan biri de 17 Ağustos 1999 depremidir. Bu depremde İzmit Devlet Hastanemizde hasar oluşmuş, doğum ve ameliyatlar İstanbul’a ve Kandıra’ya sevk ediliyordu. Boş kalan bu binanın sağlam olması ve ameliyathanesinin bulunması sebebiyle doğum, ortopedik müdahaleler ve küçük ameliyatların burada yapılabileceği düşüncesiyle Dr. Köksal Alptürer yönetiminde bir ekip burada görevlendirilmişti. Ancak kısa sürede burasının yataklı tedavi hizmetleri için uygun olmadığı görülmüş ve buranın ağız ve diş sağlığı hizmetleri için tahsis edilmesi kararlaştırılmıştı.

Mayıs 2002’de Hizmete Girdi

ADSM konusunda da çok muhalefet olmasına rağmen, o tarihteki Sağlık Müdürü Ercan İnci’nin yakın ve ısrarlı takibi sonucu ancak 2002 yılı başlarında Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsatlandırılabilmiştir. Deprem sonrası Marmara Diş Hekimliği Fakültesinden bağışlanan 20 adet kullanılmış diş üniti elden geçirilip kullanılır hâle getirilmiş; ayrıca İzmit Devlet Hastanesinin 2 adet diş üniti ile birlikte toplam 9 diş ünitiyle 2002 Mayıs’ında hizmete başlanmıştır. 29 Ekim 2002 Cumhuriyet Bayramı’nda ise Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un da katıldığı resmî bir törenle açılmıştır. Bu süreçte Sağlık Müdürlüğünün ve o tarihteki Uzunçiftlik Belediye Başkanı Musa Coşkun’un destekleri unutulmamalıdır.

İsmail Yazıcı İlk Başhekim

ADSM açılmadan önce ağız ve diş sağlığı için yapılan başvurular çoğunlukla “yapılamıyor” notu ile dışarıya sevk edilirdi. Vatandaş, bu sevk ile muayenehane hekimlerinde ağız ve diş sorununu giderip ücretini öder; bunun bir kısmını Maliyeden geri alırdı. Buranın açılıp çalışmaya başlamasından sonra, hizmet imkân ve kalitesinin artması ile sevk işlemleri oldukça azalmıştır.

Buranın ilk başhekimi İsmail Yazıcı’dır. 1980’de İzmit’e gelip muayenehane açan bir diş hekimidir. 1987’den itibaren İzmit Devlet Hastanesinde de çalışmaya başlamıştır. 2002-2005 yıllarında Nuh Çimento ADSM başhekimliği yapmış olup 2009’da buradan emekli olmuştur. Hâlen muayenehanesinde diş hekimliğini sürdürmektedir.

Buranın başhekimi 2005’te Özcan Tekin olmuştur. İzmit Lisesinden sonra diş hekimliği eğitimini tamamlayıp 1997’de İzmit Devlet Hastanesinde hekimliğe başlamıştır. Aynı zamanda muayenehane de açmış, fakat 2007’den sonra yalnız burada hekimlik yapmaya devam etmiştir.

43 Hekim ve 35 Diş Üniti ile Hizmete Devam

2005-2017 yılları arasında burada başhekimlik yapan Özcan Tekin zamanında diş üniti sayısı 26’ya çıkarılmış; döner sermaye imkânları ile ek bina yaptırılarak hizmet konforu ve imkânları genişletilmiştir. Onun döneminde İzmit Devlet Hastanesi Müdürü iken buraya müdür atanan ve 2026 yılına kadar burada yöneticilik yapan Ali Karaaslan’ın gayret ve katkıları da unutulmamalıdır. Özcan Tekin hâlen Sağlık Müdürlüğümüzde ADSM’lerin koordinatörlük görevini yürütmektedir.

Bu merkezimiz hâlen 11’i uzman olmak üzere 43 hekim ve toplam 35 diş üniti ile ağız ve diş sağlığı alanında önemli hizmetler yapmaktadır. 2017’den beri başhekimliğini Kerem Özkahraman yürütmektedir. Açıldığı 2002’nin ilk aylarında günde 40-50 hasta gelirken, bu sayı kısa sürede 250- 300’lere çıkmış olup şu anda 800-900’lerdedir. Teknik imkânları her geçen yıl gelişmiş olup çene tomografisi dahi 2018’den beri bulunmaktadır. Yakın zamanda implant tedavisi de başlayacaktır.

Nuh Çimento ADSM önemli bir hizmet yürütmektedir. Bulunduğu alana Kartepe Hastanesi yapılması düşünülmektedir. Bu durumda buranın hizmetlerini aksatmayacak tedbir ve düzenlemeler ihmal edilmemelidir.

Hekim Siyasetçilerin Desteği Önemli

Şehrimiz, AK Parti iktidarı dönemlerinde milletvekillerimizden Saadettin Hülagü’nün hekim olması, Cumhurbaşkanımızın özel hekimi olması ve Nevzat Doğan’ın hekim olması ile şimdiki il başkanımız Şahin Talus’un hekim olmasının da etkileriyle sağlık alanındaki hizmetlerden daha fazla istifade etmiş ve etmektedir.

Öncelikle sağlıklı olmanız, ancak sağlık sorununuz olduğunda ise gidebileceğiniz güvenilir kurum ve hekimlere ulaşabilmeniz dilek ve temennilerimle…

Sağlıkta kalınız.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

Nuh Çimento Yönetim Kurulu Başkanı Atalay Şahinoğlu’nun başkan olduğu dönemde bu bina yapıldı ve Sağlık Müdürlüğüne devredildi.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

Ercan İnci’nin İl Sağlık müdürü olduğu dönemde, bu binaya ADSM ruhsatı alınıp, hizmete girdi. İnci, halen İzmir Çeşme Sahil Sağlık Denetleme Merkezinde göreve devam ediyor.

Nuh Çimento Ağız ve Diş Sağlığı Hastanemiz

Nuh Çimento ADSM’nin bugünlere gelmesinde çok kişinin emeği var. Eski müdür Ali Karaaslan, hemşire Ayşen Yılmaz, Dt. Meliha Çakır, Başhekim Dt.Kerem Özkahraman, eski başhekim Dt.Özcan Tekin, Dr. İbrahim Kahraman ve Abdülkadir Korkut birlikte görülüyor.

Kıbrıs Konusunda Bir Müzakere Daha mı?

        Dünya diplomasi tarihine bakıldığında müzakereler süreci bu kadar uzun olan tek bir konu vardır, o da Kıbrıs konusudur.

     Gerçekten de 1968 yılından günümüze kadar onlarca kez çözüm masası kurulan Kıbrıs konusunda hiçbir sonuç alınamamıştır

    En son İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında 2017 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs konferansı, taraflar arasında nihai bir anlaşmaya varılamadan sonuçsuz kalmıştır.

   Altı temel başlıktaki (Yönetim-Güç Paylaşımı, AB, Mülkiyet, Toprak, Güvenlik-Garantiler) temel görüş ayrılıkları aşılamadığından, masada herhangi bir nihai mutabakat sağlanamamıştır.

   Böylesine sonuç alınamayan, neredeyse 60 yıldır süregelen bu müzakereler sürecinin devamındaki ısrar nedendir?

  Bunun bir tek yanıtı vardır, o da:

  Hristiyan âleminin Kıbrıs adasında dalgalanan ay yıldızlı bayrağımızın, kurulan son Türk devleti KKTC’nin hazmedemedikleri varlığıdır.

 Pekiyi bu gerçek değişebilecek midir?

 Tabii ki hayır…

  Son müzakereler tarihinden bugüne 9 yıl geçmiştir. Ancak hem adadan, hem de BM’den gelen haberlere göre yeni bir müzakere sürecinin yılsonuna doğru başlaması için tüm hazırlıklar tamamdır.

  Hele ki, hem Rum lider Hritodulidis, hem de KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman yeni bir müzakerenin başlamasını dört gözle beklemektedirler.

  Pekiyi, müzakere süreci nasıl başlayacaktır?

  Rum lidere göre yeni müzakere süreci Crans-Montana’da kaldığı yerden başlamalı, süreç o görüşmelerde ele alınan başlıklar üzerinden ilerlemeli, federasyon temelinde yapılacak görüşmeler sonucunda da ‘’Birleşik Kıbrıs’’ hedefine ulaşılmalıdır.

    KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Erhürman müzakere sürecinin başlaması için bazı ön şartlar ileri sürmekte; öncelikle egemen eşitlikte ısrar etmektedir. Ama federasyon temelinde yapılacak bir görüşme, Erhürman’ın da seçilmeden önce taraftarlarına verdiği sözlerin en başındadır.

    Şu husus unutulmamalıdır ki, müzakere sürecinin başlaması için Kıbrıs adasının garantör ülkelerinin de görüşleri önemlidir.

   Bu yeni süreçte ‘’adada federasyon görüşmeleri sona ermiştir, İki devletli yapı çözümün temel şartıdır diyen Türkiye’’ ile hala ‘’Kıbrıs adasının günün birinde kendisine bağlanacağının hayalini kuran Yunanistan’’ bu gelişmelere ne diyecektir? Bu da önemlidir.

    Bu kadar görüş ayrılıkları olan tarafları BM genel sekreterlik görevi yılsonu bitecek olan Guterres nasıl bir araya getirecektir?

   Bir araya getirse, müzakere süreci yeniden başlasa ne olacaktır?

   Rum tarafı ve Yunanistan’ın Kıbrıs’ta mutlak isteği tektir: ‘’Adanın sahibi biziz, Türkler ancak azınlık statüsüne razı olursa çözüme evet deriz.’’

  Zaten bugüne değin yapılan tüm müzakerelere bakıldığında Rum tarafının ‘’Tek devlet-Tek Egemenlik-Tek Millet’’ isteği gözetilerek konu başlıkları çözülmeye çalışılmıştır. Amaç Annan Planında elde edilemeyen ‘’Birleşik Kıbrıs’ın’’ müzakere süreci ile elde edilmesidir.

  Ama Kıbrıs Türk tarafının da kan ve can bedeli ödeyerek kurdukları; 1983 yılından beri yaşayan, dimdik ayakta duran KKTC devletinden vazgeçmeye hiçbir niyeti yoktur.

   Adada ki yaşama baktığımızda:

  Bir tarafta kilise çanları, bir tarafta ezan sesleri işitilmektedir.

  Dili, dini, örf ve adetleri farklı iki halk apayrı yaşam biçimiyle güne başlamakta, geleceklerini buna göre planlamaktadırlar.

  Böylesine farklı yaşam biçimleri olan iki ayrı halkı yeniden bir araya getirmek; yıllar önce yaşanan acıların, yıllar sonra bir kez daha yaşanmasından başka neyi sağlayacaktır?

  Sonuç itibariyle Kıbrıs konusunda yeni bir müzakere dönemi başlasa da hiçbir şey değişmeyecek, taraflar kendi devletleri içinde hayatlarına aynen devam edeceklerdir.

  Kazananı, kaybedeni olmayan bu süreçlerde kaybedilen sadece zamandır!

   Aslında kaybedilen zamanı iyi kullanan taraf kazanacak, adadaki yaşam gelecekleri ona göre şekillenecektir.

    Kıbrıs Türk’ünün yaşadığı devlet; KKTC her geçen gün daha ileri gitmekte, zaman iyi kullanılmakta, insanların yaşam biçimleri, gelecekleri ona göre şekillenmektedir.

   KKTC de mevcut hükümet başta turizm olmak üzere; eğitim, inşaat, iletişim, alt yapı, enerji yatırımlarıyla büyüyen KKTC vatandaşlarına daha iyi imkân sağlamak amacıyla anavatan Türkiye ile tam bir işbirliği içindedir.

     KKTC’ye Türkiye’den gelen can suyunun yanı sıra, önümüzdeki yıl yapımına başlanacak doğal gaz hattı ile adaya gelecek bu enerji kaynağı Rum tarafından bir adım daha ileri gidilmesini sağlayacak; deniz altından döşenen elektrik hattıyla da adanın kuzeyinde yaşanan tüm sıkıntılar sona erecektir.

      Böylesine güzel gelişmeler yaşanırken; KKTC Cumhurbaşkanı enerjisini sonu olmayan müzakereler sürecinde harcamamalı; KKTC devletinin uluslararası camiada tanınması için gayret göstermelidir.

Mutsuz ve Umutsuz Gençler Ülkesi

Anadolu’nun bağrında sessiz, derinden ve hepimizi yakacak büyük bir sosyolojik yangın büyüyor. Siyasetin yapay ve kısır gündemlerine (kayyımlar, “mutlak butlan” tartışmaları) hapsolmadan gerçek ve can yakıcı toplumsal gerçeğimize odaklanmamız gerekli. Çünkü siyaset geçici, sosyolojik çürüme kalıcıdır.

MAK Araştırma’nın yaptığı bir anket çalışmasının sonuçlarını Fatih Altaylı’nın Mehmet Ali Kulat ile yaptığı programda izledim. Bu araştırma Türkiye’deki genç kuşakların içinde bulunduğu sosyo-psikolojik durumu ve yapısal krizleri çok çarpıcı verilerle ortaya koymaktadır. Araştırma sonuçları geleceğimizi, yani gençliğimizi kaybetmekte olduğumuzu gösteren bir alarm niteliğinde.

Önce anketin bazı sonuçlarını özetleyelim:

Demografi ve Aile Yapısındaki Büyük Çözülme: MAK Araştırma, aynı yöntemle 2004 yılında (AK Parti iktidarının başında) ve Mayıs 2026’da, 18-33 yaş arası 8.000 gençle yüz yüze görüşerek iki araştırma yaptı.

2004’te gençlerin tamamı evlenmek ve çocuk sahibi olmak istiyordu. %80’i 3, 4, 5 veya 6 çocuk hayal ediyordu. Nüfus artışı güçlüydü.

2026 anketinde (önceki araştırmadan 22 yıl sonra) değişim korkunç: Gençlerin yaklaşık %10’u artık hiç evlenmek istemiyor. Evlense bile çocuk istemeyenlerin oranı da yaklaşık %10. Genç nüfusun 5’te 1’i (aile ve çocuk kavramından) tamamen uzaklaşmış durumda. Artık evlenen ve çocuk isteyenlerin %80’i sadece 1, 2 veya 3 çocuk istiyor. Türkiye Batı gibi nüfus gerileme trendine geçti, en büyük güç olan genç nüfus kaybediliyor. Nüfus artışımızın negatife dönmesi, yakın gelecekte yaşlı, dinamizmini kaybetmiş ve sosyal güvenlik sistemi çökmüş bir Türkiye demektir

Ev Genci Oranı: “Ev Genci” (Ne eğitimde ne istihdamda olan- NEET) oranlarında Türkiye, %28-30 bandı ile OECD ülkeleri arasında maalesef ilk sıralarda yer almaktadır.

Beyin Göçü ve Gelecek Kaygısı: Gençlerimizin %64’lük kesimi başka bir ülkeye “kalıcı olarak gitmek isterim” diyor. Özellikle tıp, mühendislik ve yazılım alanındaki yeni mezunların Avrupa ve Kuzey Amerika’ya göçü, Türkiye’nin beşerî sermayesinde ciddi bir kan kaybına işaret ediyor..

Liyakat ve Torpil Algısı: Gençlerin %74,7’si işe girebilmek için liyakatin değil, kayırmacılık ve torpilin etkin olduğunu düşünüyor (Devlet-özel sektör ayrımı yapmaksızın). Uluslararası şeffaflık örgütlerinin Yolsuzluk Algı Endeksi’nde veriler de aynı gerçeği gösteriyor. Gençler arasındaki en büyük adalet kırılması “mülakat sistemi” ve “akraba/parti kayırmacılığı” üzerinden yaşanmaktadır.

**********************************

Gençlerimizin Ruh Hali

Araştırmada gençlerimizin ruh haline dair veriler de şöyle:

Duygu Durumu: Gençlerin %50’si mutsuz, “Çok mutluyum” diyenler sadece %7,8.’si. Çok sık hüzün ve umutsuzluğa kapılanların oranı %82. TÜİK Gençlik Araştırmaları ve Dünya Mutluluk Raporu verileri de Türkiye’nin genel “mutluluk endeksinde” her yıl gerilediğini göstermektedir.

Antidepresan Patlaması: Sorunlar aile içinde çözülemediği için üniversite gençliği dahil antidepresan kullanımı patlamış durumda. 15-24 yaş arası gençlerde antidepresan kullanım oranları son 10 yılda yaklaşık 3 kat arttı.

Sanal Kumar ve Uyuşturucu: Niğde, Nevşehir ve Şereflikoçhisar gibi dışarıya kapalı, muhafazakâr Selçuklu kentlerinde yapılan araştırmalarda bile; sanal kumar ve madde kullanımı halkın gözünde ilk 3 sorun arasında çıkıyor (5-10 yıl önce ilk 10’da bile değildi).

Değerlerin Erozyonu: Para en güçlü mutluluk kaynağı sayılıyor. Gençlerde en önde gelmesi beklenen “Aşk” %15’lere gerilemiş durumda. Saygınlık ve maneviyat çok aşağılarda.

Toplumda parası olan ahlaksız adamlar “saygın” hale getirildiği için gençler de saygınlığın ve statünün parayla satın alınabileceğini düşünüyor. Alın terinin, helal kazancın ve karakterin paranın gerisine itilmesi bir alarm olmalıdır.

Gençlerin aşk/maneviyat yerine “parayı” tek değer görmesi, hamaset ve şekilcilik üzerine kurulan samimiyetsiz maneviyat eğitiminin iflası değil midir?

**********************************

Gençlerin Kültür Kimliği

MAK Araştırmanın 2026 çalışmasında çıkan diğer bazı sonuçlar şöyle:

Kimlik ve Siyaset Algısı: (18-33 yaş arası) Gençler kendilerini en çok Atatürkçü olarak tanımlıyor. Milliyetçisi, dindarı, liberali Atatürk noktasında buluşuyor. M. Ali Kulat’a göre bunun nedeni: Atatürk kavramı, gençler için bir devlet ideolojisi değil, “sivil ve birleştirici” bir sığınak.

Siyasete İlgi: “Siyasetle ilgilenmiyorum” diyenler sadece %19. Gençlerin %75’ten fazlası siyasetle ilgili ancak siyasilerin istediği gibi (parti binalarında) değil; dijital dünyada ilgileniyorlar. Mobbing görmemek için kendilerini “ilgisizmiş gibi” kamufle ediyorlar.

Partilere Güvensizlik: Gençlerin %77,9’u mevcut 188 partinin gençlerin ve ülkenin sorunlarına yönelik yeterli politika üretemediğini düşünüyor.

Özgürlük Algısı: “Ülkede kendimi özgürce ifade edemiyorum” diyenler %43,2. Sosyal medyada düşüncesini özgürce ifade edemediğini söyleyenler %53,2.

Kaçış Arzusu: Yaklaşık her 3 gençten 2’si, başka bir ülke vatandaşlığı verilirse Türkiye’yi terk edeceğini söylüyor (5-6 yıl önce bu oran %56’ydı). Eskiden aileler “çocuğum yurt dışına gider de dönmez mi” diye korkardı, şimdi aileler “aman kal orada, dönme” diyor.

Gönül Coğrafyasının İflası: Gençlerin gitmek istedikleri yerler, Avrupa (%43), Amerika-Kanada (%39,8), İskandinav ülkeleri (%14,3). Ortadoğu ve İslam ülkeleri ise sadece %0,4. Gençler huzur, adalet ve iyi bir gelecek için “emperyalist coğrafya” dedikleri Batı’ya gitmek istiyor. “Gönül coğrafyası” teoride kalıyor.

**********************************

Çaresiz Değiliz

Gençler devlete küsmüş değil, devleti yönetenlerin adaletsizliğine, torpil düzenine ve liyakatsizliğe isyan etmekteler.

“Devletleşen parti, partileşen devlet” istemiyorlar. Valilerin, Kaymakamların parti temsilcisi gibi davranmasına karşılar.

Siyasetin asli görevi “seçim kazanmak” değil, “halkımızı ve gençlerimizi kendi toprağında mutlu etmek” olmalıdır.

Evlatlarımızı yabancı ülkelerin cazibesine kaptırmak istemiyorsak kendi ülkemizi hukukuyla, adaletiyle, eğitim kalitesiyle, refahıyla ve özgürlük ortamıyla gıpta edilen bir ülke haline getirmek mecburiyetindeyiz.

Karamsar olmaya hakkımız yok; bu toprakların mayası sağlamdır. Yeter ki idarecilerimiz kısır kavgaları bıraksın ve bu ülkenin asıl beka meselesi olan “mutsuz ve umutsuz gençlerimize” kulak versin.

Geleceğimizi kurtarmak için vakit hâlâ var; ama çok daralıyor.

Düşün Damlaları (46)

Ubudiyet / kulluk, verilen nimetin neticesi ve onun fiyatı ve karşılığıdır.

Sonradan verilecek bir nimetin karşılığının başlangıcı; vesilesi, vasıtası ve aracı değildir.

Nitekim, insanın en güzel bir surette yaratılışı, kulluğu gerektiren önceki;

Daha önce verilmiş olan bir nimettir.

Sonra da itikat, iman ve inancın bahşedilmesi ile, Yaratıcı’nın kendisini kullarına tarif etmesi;

Ubudiyeti / kulluğu icap ettiren önceki geçmiş nimetlerin bir sonucudur.

Nasıl ki, midenin verilmesiyle; bütün taam ve yiyecekler verilmiş veya verilecek demektir.

Çünkü tüm yiyecekler, midenin varlığını gerektirir.

Çünkü, yiyecekler olmasa idi, mideye ihtiyaç kalmıyacaktı.

Hayatın verilmiş olması da, kâinat ve içindeki nimetlerin verilmesini gerekli kılar.

İnsana nefsin verilmesi ise, mide için görünen dış âlem ve görünmeyen iç âlemlerin;

İnsanın önüne nimetler sofrası olarak sunulmasından ötürüdür.

Bunlar gibi imanın verilmesiyle, nimet sofralarıyla beraber;

Esma-i Hüsna / Allah’ın güzel isimlerindeki saklı defineler de, önüne serilmiş oluyor.

İnsan, iman gibi ücretleri peşinen aldıktan sonra, kulluğunda dâim olması lâzım gelir.

Çünkü, hizmet ve amelden sonra verilen nimetler;

Sırf Allah’ın fazlından / ihsan ve cömertliğindendir.

x

Envaın / çeşitli türlerin fertlerinde, özellikle haşereler / zararlı küçük böcekler,

Değersiz ve zararlı kimselerde görünen; olağanüstü, çoklukta görülen harikulâde,

Sınırsız bir cömertlik vardır.

Mükemmel, eksiksiz sağlamlık ve düzenlilik ile,

Bütün nev, çeşit ve türlerde bulunan şu fertlerin çokluğu;

İlahî tecellî ve İlahî lütufların zuhuru ve sonsuz olduğuna,

Mahiyeti, aslı ve esası her şeye uymayan, benzemeyen ve zıt olan;

Bütün varlıklar; Allah’ın kudretine nispeten,

O’nun karşısında eşit olduklarına açıkça delâlet eder.

Evet, bu icadın bolluğu ve çokça yaratma;

Her şeyi sanatlı olarak yaratan Allah’ın varlığının olmazsa olmazlığındandır.

Çeşit, tür ve nevilerde Cenab-ı Hak haşmet, büyüklük ve kahrını; kısaca Celâli’ni gösterir.

Fertte ise Cemalî olup, lütuf ve ihsanı ile tecellî eder.

x

İnsanın yaptığı sanatların kolaylık, güçlük ve zorluk dereceleri;

O’nun ilim ve cehliyle ölçülür.

Ne kadar sanatlarda,

Özellikle ince ve lâtif olanlarında;

Bilgi ve mahareti çok olursa, o nisbette kolay olur.

Bilgisizliği nisbetinde ise, çok zahmetlidir.

Bundan dolayı, varlıkların yaratılışında;

Tam bir sür’atle, mutlak genişlik içinde görünen tam kolaylık;

Her şeyi sanatlı olarak yaratan Sâni’in /

Allah’ın ilmine nihayet ve son olmadığına,

Kesin bir bilgi ile delâlet ve işaret eder.

Çünkü: Allah’ın bir şeyi yapması;

Gözün bir bakışı gibi

Kolay ve sür’atli

Tek bir emirledir.

Hangi Derin Devletin Aklı?

Türkiye’de bir “derin devlet” yapılanması ve yapının siyasi gelişmeleri belirleyen “devlet aklı” denilen bir planlayıcı, uygulayıcı iradesi olduğuna dair tartışmalar yeniden alevlendi.

Çünkü son yıllarda siyasi gelişmelerin doğal seyrinde gitmediği açık. Daha önce tasavvuru dahi mümkün olmayan, hayatın olağan akışına aykırı bu sistematik olayların faili/ failleri olmalı.

Mesela, “Türk milliyetçiliğinin kalesi” olduğunu iddia eden MHP’nin bugünkü çizgiye geleceğini kim öngörebilirdi?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Teröristbaşını “kurucu önder” ve “koordinatör” ilan etti. DEM/PKK taleplerini savunmaya devam ediyor.

Üç siyasi parti ve liderleri adeta eski MİT mensubu merhum Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın şu sözlerini doğrulamak için gayret içindeler:

“Devlet, Türkiye’de dini ortadan kaldırmak isterse bunu en dindar/muhafazakâr parti eliyle yapar. Devlet, şeriatı veya dini kuralları getirmek isterse bunu laikliği savunan CHP eliyle yapar. Devlet, sınırları içerisinde bir Kürdistan kurulmasına karar verirse bunu milliyetçi/ülkücü MHP eliyle yapar.”

****

Mesela, İBB Başkanı ve ana muhalefet partisinin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun hapse gireceğini, diplomasının iptal edileceğini, suç örgütü liderliği ve casuslukla suçlanıp yargılanacağını düşünemezdik. Şimdi sadece İmamoğlu değil, CHP’nin onlarca belediye başkanı ve ekipleri hapiste.

Ayrıca CHP’nin tüzel kişiliğine böyle bir operasyon olabileceğini düşünemezdik.

Şimdi, Özgür Özel ve ekibinin seçildiği kurultay için mahkemenin verdiği mutlak butlan ve tedbir kararı ile seçilmiş Genel Başkanı ve yönetimi polis zoruyla Genel Merkez’den çıkarıldı. O’nun yerine eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. Ne operasyona ne de Kılıçdaroğlu’nun kayyımlığa bu kadar hevesli oluşuna şaşırmadık.

CHP’ye gönül vermiş milyonlar, bir önceki Cumhurbaşkanı seçiminde oy verdikleri Kılıçdaroğlu’nu bir “hain” olarak görüyor. “Bay Kemal’in” seçtirdiği milletvekilleri, il ve ilçe başkanları da aynı görüşteler. Kılıçdaroğlu’nun alevi destekçileri bile O’nu “düşkün” ilan ettiler.

İşte bunun gibi kolayca izah edilemeyen her şeyin faili olarak “Devlet aklı” denen şey gösteriliyor.

**********************************

Türk Derin Devleti Var Mı?

Daha önce de yazdım. Bu konuyu en iyi bilecek kişilerden E. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ile “Derin Devlet” kitabı yazarı,(Kurtlar Vadisi ve Deli Yürek dizilerinin senaristi) Ömer Lütfi Mete’den bizzat kendim duydum: Türkiye’de derin devlet var mı? sorusuna, her ikisi de farklı zaman ve mekanlarda, “keşke olsa ama yok!” demişlerdi.

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış, emekli korgeneral İsmail Hakkı Pekin ise (Eylül 2024’te Habertürk TV’de) “Türkiye’de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Millî bir derin devlet yoktur. Derin millet vardır. Türkiye’nin millî bir derin devleti olsaydı, 1970-1980 arasındaki olayları, 12 Eylül’ü ve diğer müdahaleleri ve 15 Temmuz’u yaşamazdık” demişti.

Pekin devamla şu bilgileri de vermişti: “Türkiye’de silahlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi’nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara’da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi.

Bu kadrolar içinden devşirilen insanları sonra ABD ve İngiliz istihbaratı Türkiye aleyhine kullandı. Türkiye 12 Eylül’e bu kadrolar tarafından sürüklenmiştir.

Fetullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da bu yapı içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fetullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı.

Bu tür insanların bir kısmı CIA tarafından devşirildi ve şimdi FETÖ dediğimiz istihbarat örgütü kuruldu.”

****

Devlet bürokrasisi içinde görev almış emekli veya halen görevde olan bazı kişilerin siyasi gelişmeleri yönlendirme çabası içinde olduğu söylenebilir. Ama bunların ABD/CIA veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurguladığı planların dışında etkin oldukları bir alan bulabildiklerini söylememiz doğru olmaz.

**********************************

Bülent Kuşoğlu’nun Devlet Aklı Açıklaması

“Devlet aklı” yorumu yapanlardan biri de “Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Bülent Kuşoğlu” oldu. Kuşoğlu, KK’nun 2023’teki cumhurbaşkanlığı adaylığının en kuvvetli destekçilerindendi. O dönem aynı zamanda CHP’nin Genel Başkan Yardımcısıydı. Şimdi Mahkeme kararı ile Genel Başkan olan KK tarafından yine Genel Başkan Yardımcısı olarak atandı.

Kuşoğlu, Devlet Aklı’nın “Tayyip Erdoğan sonrasına yönelik planlar yaptığı” kanaatinde. “Çünkü bu cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sadece Erdoğan üzerine inşa edilmiş vaziyette. Erdoğan sonrasında Türkiye’yi bir kaos, karmaşa bekliyor. Onun için de o devlet aklı, bürokratik aklı bir şeyler yapmaya çalışıyor sanki kendine göre. Doğru mu yapıyor, yanlış mı yapıyor onu bilmiyoruz.”

“Böyle bir ortamda CHP’ye bu müdahale neden yapıldı, oturup bunu konuşmamız lazım” diyor.

Bu açıklamalar doğru ise, Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesinin “mutlak butlan” kararını devlet aklı böyle buyurduğu için vermiş olduğunu varsaymamız gerekiyor. Böyle kabul ederseniz yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı gibi emirle karar verdiğini iddia etmiş olursunuz. Dahası, “Kemal Kılıçdaroğlu da ‘bu akla uyup’ kendisine verilen görevi yerine getiriyor” demiş olursunuz.

Aynı şekilde MHP Genel Başkanının Öcalan’ı “kurucu önder” ve “koordinatör” ilan etmesi de aynı devlet aklına uymanın sonucudur” derseniz,O’nu da bir “görevli” olarakdeğerlendirmiş olursunuz.

Bu siyasi liderler “görevli” ise, seçmen iradesinin etkisi çok önemsiz demektir.

Kanaatimce, “ABD derin devletinin uzantıları” dışında bir “yerli devlet aklı” varsa, bunun Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın bilgi ve iradesi dışında oluşması mümkün değildir. O, devletin görünür ve görünmez bütün aktörlerine hakimdir.

ABD derin devletinin etki alanı dışında kalanlar hariç, Türkiye’de ne olup bitiyorsa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dahilinde ve talimatlarıyla yapıldığına inanıyorum.

Eğitim Öğretimde Cezanın Yeri

Tarih boyunca, karşı çıkanlara rağmen, ceza eğitim ortamında her devirde kullanılmıştır. Bu gün ABD, Fransa, Almanya, Japonya gibi en ileri ülkelerde, ceza yasaklansa bile eğitim ortamında işe koşulmaktadır.

Bizim eğitim dünyamızda ise; “Eti senin kemiği benim!..”, “Hocanın vurduğu yerde gül biter!..” gibi yanlış anlayışlar artık kalmadı.

Sevgi, bilgi ve özgürlük yaşanarak öğrenilir; yaşanmadan, bunlar yalnız bilinir; fakat uygulanamaz. Oysa çağlar boyunca okul sistemlerinde, “sevgiye” istendik düzeyde yer verilmemiştir.

Hala bazı okullarımızda dayak, baskı, otorite, aşağılama, alaya alma, tehdit, okuldan uzaklaştırma gibi cezalar görülebilmektedir. Böyle kurumlarda, öğrenci değil, öğretmen ve konular ön plandadır.

Sevginin, tutarlı bilgi ve özgürlüğün olmadığı eğitim ortamında, sevgi dolu, tutarlı bilgi ve becerilerle donanımlı özgür insanlar yetiştirilemez. Baskı, korku, tehdit, kin, nefret, öç alma vb. gibi duygulardan sevgi, acıma, hoşgörü, anlayış, içtenlik gibi duygular asla oluşamaz.

“Sevgi sevgiyi, korku korkuyu doğurur.” Geleneksel çocuk yetiştirme uygulamalarında, çocuğun olumlu davranışları değil, olumsuz davranışları izlenmektedir. Fizikî cezalarla, korkutma, ayıplama ya da azarlama yoluyla, kötü ve istenmeyen davranışların yok edilmesine çalışılmaktadır.

Bu tutum ise, çocuğun olumsuz davranışlarını baskı altında tutmasına sebep olmakta ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tür bir uygulama, çocuğun neyi yapmaması gerektiğini öğretir.

Yapılan araştırmalar ise, çocuğa ne yapması gerektiğini, ödüllendirme yoluyla kazandırmanın en iyi ve etkili bir yöntem olduğunu göstermektedir.

Uygulamalar çocuğun başarısında cezalandırmadan çok, ödüllendirmenin daha etken olduğunu göstermiştir. Çocuk suç işlediğinde hemen cezalandırma yoluna gidilmesi, çocuğa sevilmediği duygusunu verebilir. Hele çocuğa hak etmediği bir cezayı vermek, onun ruhunda onarılması güç yıkıntılar meydana getirir.

Çocuğa ceza yerine, hatalarını düzeltecek şekilde sevgiyle rehberlik yapılmalıdır. Kasıtlı olarak işlediği suçların nedenleri araştırılarak suça iten şartlar ortadan kaldırılmalı, bulunduğu kötü durumlardan kurtarılmalıdır.

“Cemil, öğretmenine hep sen derdi. Öğretmeni uyardığında siz derdi, sonra yine unutup sen derdi.

Öğretmeni, bir gün bir ceza verdi: Herkes evine gitti, Cemil okulda kaldı. “50 kere KENDİMDEN BÜYÜKLERE SİZ DEMELİYİM” diye yazacaktı.

10 dakika sonra, öğretmen gelip “bitirdin mi?” dedi. “Evet” dedi Cemil. “Hem de 100 kere yazdım.”

Öğretmeni neden dediğinde ise, şu cevabı verdi:

– Seni memnun etmek için.”

Suç ve ceza anlayışının yaşlara ve toplumsal düzeye göre değişmesini gösteren ilginç bir soruşturma yapılmış. Arkadaşının oyuncağını bilerek kıran bir çocuğa ne ceza verilmeli? Sorusu, varlıklı ve yoksul aile çocuklarına sorulmuş.

Bu soruyu 6-11 yaş kümesindeki yoksul çocukların büyük çoğunluğu, “Dayak atmalı!” diye yanıtlamışlar.

Varlıklı aile çocukları ise, “Yeni bir oyuncak alsın versin ya da ödesin” diye karşılık vermişler. Gelir ve eğitim düzeyi düşük olan ailelerde daha çok dayağa ve baskıya dayalı bir eğitim uygulanmaktadır.

Şu anda “öğretmenin öğrenciye zarar vermesi, hakaret etmesi ve dövmesi” vb. gibi fiiller, Türk Ceza Hukuku ve Devlet Memurları Kanunu’na göre suç oluşturmaktadır.

Görev yaptığım yıllarda; birçok öğretmene, öğrencisine şiddet uyguladığı için yapılan soruşturmalar sonunda; “disiplin cezası” ve “yargılanması” teklifi getirildiğine tanık olmuştum.

Bu hukuki durumu. Bir de ceza vermenin, acıtan vicdani ve insani boyutu var.

O bakımdan, ne eğitimde ne de normal yaşamda, çocuğa ve hiçbir canlıya, “nedeni ne olursa olsun” maddi ve manevi şiddet uygulanmamalıdır.

Sevgiyle kalın…