27.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 18

Beni Hafakanlar Basıyor

Sağa dönüyorum, olmuyor; sola dönüyorum, olmuyor. Atalarımız, çaresizliği anlatmak için aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık, demiş.

Mehmet Akif’in, “Ya hamiyetsiz (duyarsız) olsaydım, ya param olsaydı; / İşimiz doğrusu bundan daha kolay olurdu.” dizelerini dilime pelesenk ediyorum.

Beynim zonkluyor, hafsalam almıyor. Dünya egemenlerinin bu kadar zıvanadan çıkmasını kabullenemiyor, izahını yapamıyorum.

Binlerce insan öldürülüyor Gazze’de, Lübnan’da, Irak’ta, İran’da… İnsanlar evlerini terk etmek zorunda kalıyor, soğuk havada sokakta derme çatma çadırda zorlu bir hayat sürüyorlar. Beyrut’ta sığınabilecek bir metrekare yer yok. Erkekler çaresiz, kadınlar perişan, çocuklar titriyor. Kimse, bir dakika sonrasından emin değil. Sebep, teopolitik. Bu teopolitiğin adı, “arz-ı mev’ud”. Katleden, İsrail.

Bir iri adam, her gün üç beş cümle söylüyor, her sözü birbiriyle çelişiyor. Evanjelist Siyonistlerin, kendisini tanrının yeryüzündeki temsilcisi ilan ettikleri bu adamın deli saçması sözlerinde keramet arıyor bütün dünya. Yaşı seksen de olsa o, dawn sendromlu bir çocuk. Bu dünyadaki adı, Trump.

İngiltere ve Fransa’nın tarihi misyonları belli: Kan emici vampirler. Fırsatçılık en belirgin özellikleri; sinsi ve cüretkâr. Rusya, idare-i maslahatçı. Çin, “Ben buradayım.” diyor; ama yok. İslam ülkeleri, hala “öğrenilmiş çaresizliği” yaşıyor, kendini gerçekleştirme imkânı varken. Aslında yaşamak denmez bu zillete. Bedenleri ve gölgeleri var, ruhları ve cesaretleri yok. Belki uyuyan bu kadar kalabalığı uyandıracak bir uyanık bekleniyor bu âlemde. Bugünün mazlumları, tarihte hiç bu denli ezilmemişlerdi. “Ah Osmanlı, neredesin?” diyenler çıkıyor arada bir.

“Hafakanlar basıyor beni.” desem kaç kişi anlar beni ve cümlenin anlamını? Belki de “O da ne?” diyecekler. Çok sıkılmak, bunalmak, yüreği daralmak veya ani çarpıntı hissetmek anlamında deyim. Beni hafakanlar basıyor.

Amerika, İran’da okula bomba atıyor, yedi ile on iki yaş aralığında160 kız çocuğu ölüyor, “Bombayı İran kendi attı.” diyor; attığı bombalarla bütün petrol tesislerini vuruyor, yollar alev seline dönüyor, gökyüzünü dumanlar, bağ, bahçe ve tarlaları yanmış petrol artıkları kaplıyor, doğanın ekolojisi bozuluyor, bu çevre katliamını adamlar “zafer” diye kutluyor. Beni hafakanlar basıyor.

Ortadoğu’nun çıbanbaşı, insanlığın baş belası, Kur’an’ın lanetlisi Yahudilerin devleti İsrail, var olduğu ilk günden beri devam ettirdiği savaşın son birkaç yılında Gazze’de, Lübnan’da ve çevresindeki ülkelerde en az iki yüz bin insanı öldürüyor, kimse buna “Dur, sen kimsin, ne hakla ne yapıyorsun?” demiyor. Adı olup yaptırım gücü olmayan Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi kararları, bu adamlara işlemiyor. Diğer ülkeler için geçerli olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, İsrail’e gelinci müeyyideye dönüşmüyor. Egemen güçlerin bu ikiyüzlülüğüne sessiz kalınıyor. Bu insanlarla ayni gök kubbenin altında yaşamaktan, aynı havayı teneffüs etmekten utanıyorum. Beni hafakanlar basıyor.

Ramazan ayındayız. Eskiden Ramazan’ın coşkusunu yaşar, manevi iklimini teneffüs eder, sevincini paylaşırdık. Bu ayda varlığın da yokluğun da paylaşımı, bize huzur, güven verirdi. Hatıralarda ve kitaplarda kaldı bu atmosfer. Bizi insani güzelliklerden mahrum etti zalimler. Zalimin olduğu yerde zulüm doğaldır, diyorum, tarihinin tekerrürüne şahitlik ediyor, Mehmet Akif’in “Ya Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? / Mahşerde mi biçârelerin, yoksa felâhı! / Nûr istiyoruz.. Sen bize yangın veriyorsun! / “Yandık !” diyoruz … Boğmaya kan gönderiyorsun!” dizeleriyle dertleşiyorum. Buna rağmen beni hafakanlar basıyor.

“Adalet, mülkün temelidir.”, “Güç, geçicidir; adalet, kalıcıdır.” gibi hikmetli sözler geliyor aklıma “Çürüyen adalet neyin temeli olabilir ki” diyorum. “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.”, “Bir milletin gücü silahlarıyla değil, vicdanıyla ölçülür.” özlü sözlerini hatırlıyorum, sosyal medyanın şeytanlar tarafından işgal edildiğine vicdanların bir daha canlanamayacak kadar çürüdüğüne şahitlik ediyorum. “Bir çocuğun gözyaşı, bütün siyasi hesaplardan daha ağırdır.” deniyor; ne çocukların gözyaşı diniyor ne siyasi hesaplar görülebiliniyor. Beni hafakanlar basıyor.

 Tarihi, sayfa sayfa çeviriyor, sosyolojinin yasalarını bir bir tefekkür, asırları koşar adımlarla egale ediyor; hani nerede kendini ilah zanneden Firavunlar, nerede Roma, nerede Büyük İskender, nerede Haccac, nerede Bizans, nerede Hitler diyor, onların fani oluşlarını, akıbetlerini düşünüyor “Zulüm ile abat olanın, sonu berbat olur.” yasasından manevi kuvvet alarak ferahlıyorum.  Buna rağmen duyarlı yüreğimi, güzelliğe hasret hücrelerimi susturamıyorum. Beni hafakanlar basıyor.

Kutsal Muştu Kitabı

     – Kur’an, hayatî ve ebedî ihtiyaçlarımızı, asrımızın fehim ve anlayışına uygun ve ikna edici bir tarzda ders veren, itimat ve güvenimize mazhar olmuş, en muteber ilahî / kutsî bir kitaptır.

     – Kur’an, kâinatta en yüksek hakikati bildirir ve gösterir. Taklidî / sözde inancı, tahkikî / özde olan asıl ve gerçek inanca çevirir. Çünkü iman / inanç, sadece tasdikten ibaret değildir. Tahkikî hâle getirmek lâzım.

     – Zira, tahkikî iman; sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imanı / inancı ders vererek, imanı kuvvetlendirip; insanı ebedî saadet ve selâmete götürecek Kur’an ve iman hakikatlerini içeren eserleri; sebat, devam ve dikkatle okumalıdır.

     – Çünkü: “Hakla meşgul olmayanı, Bâtıl istilâ eder.”

     – Bu asırda küllî / bütüne ve genele ilişkin ve umumî bir rehberlik görevi yapacak eser, ancak Kur’an olabilir ve olmalı.

     – Çünkü Kur’an, hakikî ilimlerin özünü içinde barındıran kutsal bir kitaptır.

     – Çünkü Kur’an’ın en büyük mucizelerinden biri, tazeliğini devam ettirmesi ve her zamanın ihtiyacını karşılayan bir hususiyet arz etmesidir.

     – Çünkü Kur’an hakikatleri; hem aklı, hem kalbi, hem ruhu, hem de vicdanı aydınlatır ve tatmin eder. İşte bu yüzden, halâskâr / kurtarıcı ve hakikî rehber olarak Kur’an yeter.

     – Çünkü Kur’an, İslâmiyetin gayet keskin ve elmas kılıcıdır. Bundan dolayı kurtuluşun tek çaresi, Kur’an’a sarılmaktan geçer.

     – İnsanların, rahat nefes almaları için, gereken tüm deva ve dermanlar Kur’an’da mevcuttur.

     – Yeter ki, gözün; şu büyük kâinat kitabının mütalâacısı ve şu âlemdeki; Rabbin ilahî san’atının bir seyircisi olması gerektiğini bilsin.

     – Yeter ki, gözün; Kur’an’la barışık müspet felsefenin gerçek düşkünü bir feylesof gözüyle, benzersiz bir sosyolog, bir psikolog / bir ruhiyatçı ve bir pedagog / bir terbiyeci gözüyle etrafa bakabilsin.

     – Nasıl ki, su getirmek için, ya su borusu ile uzaklardan, dağlar altından kazarak su getirilir. Ya da, her yerde kuyular açarak su çıkarılır. Birincisi çok zahmetlidir. Tıkanabilir, kesilebilir. Fakat, her yerde kuyular açıp su çıkaranlar; zahmetsizce, her yerde suyu bulabilirler. Kur’an’ın hakikî yolunu seçenler ise; ikinci yolu tercih edenler gibi, her yerde suyu bulup çıkarırlar.

     – Kur’an mânen der: Kâinattaki zevâl, firak ve adem görünüştedir. Aslında firak / ayrılık yok, visâl / kavuşma var. Zeval / sona eriş ve adem / yokluk yok, teceddüd / yenilenme var. Çünkü, kâinatta / evrende her şey, bir çeşit bekaya mazhardır. Ölüm, bu fâni âlemden bâkî / kalıcı ve devamlı olan bâkî âleme gitmektir.

     – Ölüm, Kur’an için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbaplara kavuşmağa vesiledir. Hakikî / asıl vatanlarına gitmeye bir vasıta ve araçtır. Dünya zindanından cennet bahçelerine bir dâvettir. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın fazl ve kereminden, kendi hizmetine karşılık ücret almakta sıranın kendine geldiğine bir işarettir. Üstelik, hayat külfetinden bir terhis ve kurtuluştur. Kulluk imtihan ve sınavının tâlim ve tâlimatından bir paydostur.

     – Kur’an, insanı sefahet ve dalâletten / sapık yollardan kurtaran manevî bir koruyucudur. Kalp ve ruhunu menfî hislerine mağlup olmaktan muhafaza edip korur.

     – Kur’an, küfür ve dalâletin bir cehennem zakkumu taşıdığını, dünyada bile cehennem azâpları çekdirdiğini nazara verir. İman, İslâmiyet ve ibadette ise, bir cennet çekirdeği bulunduğunu; bunun da, lezzetli cennet meyveleri ve zevkli neticeler verdiğini müjdeliyen bir kutsal muştu kitabıdır.

     – Kur’an, elmas hakikatleriyle insana musallat olan maddî – mânevî her türlü engelleri en kısa ve en müstakim / en doğru yolla tâmir eder. Özellikle insanın mânevî yaralarını sarıp sarmalayarak; en büyük eczahâne hükmünde olan içeriği ile, mânevî devalar sunarak insanı mânen tedavi edip iyileştirir.

     – Sözün kıymeti kısalığındadır. Kur’an da imanî mes’eleleri ders verirken veciz / kısa ve öz ifadeler kullanarak, daha fazla yararlanmayı bu şekilde sağlamış olur.

Propaganda Savaşı

Harp acıdır. Hayatların sarsılması, insanların evlerinden yurtlarından sökülmesidir. Geri dönülmezi de ölümdür. Eskiler şanslıydı. Harp nihayet kapılarına gelene kadar olan biteni ancak uzaktan haber diye duyarlardı. Şimdi düşmanın kapımızı çalmasına gerek yok. Televizyon, harbi evlerimize, oturma odalarımıza soktu. Bunun ilk tecrübesini ABD’nin Irak’a sebepsiz saldırısında yaşadık. Saldırının sebebi yoktu ama bize Irak’ın kitle imha silahları olduğu ve onunla sağa sola saldıracağı yalanı anlatılıyordu; biz de inanıyorduk. Belki söylenmeyen bir sebebi vardı: Irak’ın petrolü, Musul’un petrolü.

ABD nedense hep barış ve demokrasi peşindedir. Fakat barış ve demokrasi genellikle petrole sahip ülkelerde tehlikeye girer. Irak gibi, Venezüella gibi ve şimdi İran gibi.

Eğlencelidir bizim televizyonlarımız

Birinci körfez savaşı ve ikincisi… Harp, daha birincide oturma odamıza misafir geldi. ABD (ve müttefikleri?) Bağdat’ı bombalarken CNN, şehirde bir otelin terasından, patlayan bombaları, hava saldırısını gösteriyor; siren ve bomba seslerini duyuruyordu. Gece bombardımanının keyfi bir başka oluyor. Havai fişek gösterisi gibi bol ışıklı ve patırtılı. Gündüz o kadar güzel görünmezdi. Sadece duman çıkardı. Hani o patlamaların asker sivil demeden, yetişkin, çocuk, erkek kadın demeden yüzlerce, binlerce hayatı söndürdüğünü bilmeseniz keyifli bir seyir diyebilirsiniz.

Bizim televizyonlar CNN’den de eğlencelidir. O günlerde CNN ve Bağdat şovundan sonra galiba Şırnak’ta teröristler yine bir yerlere saldırmıştı. (Şimdi sayın teröristler mi demek lazım acaba?) Bizim bir televizyon kanalımız da derhâl, Diyarbakır’daki bir otelin terasından yayın yapmaya başladı. Şırnak nire, Diyarbakır nire… Olsun. Gece geceydi, mesafe 200-300 kilometre falan olsa da. Ses veya ışık yoktu ama açık havanın, karanlığın ve damın heyecanı vardı.

Müthiştir televizyonlarımız. Bu son harpte de en büyük kanallarımızdan birinin habercisi, İran Hürmüz Boğazı’nı kapatırsa gemilerin Ümit Burnu’ndan dolaşmak zorunda kalacaklarını ve bunun pahalıya mal olacağını söyledi. “Allah Allah!” Ne alaka? Derken ertesi sabah diğer büyük kanal aynı yorumu tekrarladı. Belli ki Basra Körfezi’nin girişindeki Hürmüz Boğazı ile Kızıldeniz’in girişindeki Mendeb Boğazı’nı, Bab El Mendeb’i karıştırmışlar. Bir ara Süveyş Kanalı’ında bir gemi batmış ve kanal kapanmıştı. O zaman da gemiler Afrika’yı dolaşmak zorunda kalıyordu. Herhâlde bunu hatırladılar. Sonra diğer büyük kanal, diğerinden kopya çekip aynı yorumu yaptı. Serde hocalık var ya açıklayayım: Kopya çeken öğrencileri doğru cevaplardan yakalayamazsınız. Ayşe de Ali de aynı doğru cevabı verebilir. Bu kopya delili değildir. Ama Ayşe’nin yanlış cevabının aynını Ali de yazmışsa o zaman kopya kesinleşir.

İran kendini mi bombalıyor?

Harbi bizim kaynaklardan, Batı kaynaklarından, Amerikan ve Avrupa kaynaklarından, pek az da İran kaynaklarından izleyebilirsiniz. Nereden takip ettiğinize göre birbirinden pek farklı izlenim alıyorsunuz. ABD’nin Kuveyt’teki bir üssünü, İran İHA’sı vurmuş ve altı ABD askeri ölmüş. Geçen gün Batı kaynaklarında hâkim haber buydu. İkinci veya üçüncü gündü. İran’ın şu intihar İHA’ları, adları Şahid’di galiba, bir Amerikan elçiliğini vurdu. Riyad veya Katar’dı. Televizyonlarımız vurulan elçiliğin bir fotoğrafını bulmuş. Bacamsı bir çıkıntı islenmiş. Belli ki çok heyecanlı bir fotoğraf değildi. Eksiği takdim şekliyle kapatmışlar: “İran CIA’nın kalbini vurdu!”

Aynı gün İsrail, İran’da bir kız okulunu vurdu ve 165 çocuk öldü. Bunun altı asker veya isli baca kadar bir haber değeri yoktu anlaşılan. Sonra haberi BBC’den dinledim. Anlaşılan İran kendi kendini bombalıyordu. İsrail ordusu o bölgede bir faaliyeti olmadığını bildirmiş. Muhtemelen Gazze’de öldürülen on binlerce çocuktan da haberleri yoktur. Trump’ın yapacağı otel ve sosyal dinlenme tesisleri için gerekli mıntıka temizliğinin istenmeyen sonuçlarıdır.

Bu yazıyı yazarken İran’da ölü sayısı bini aşmıştı.

Tesadüfe bakın!

Bunlar gülünecek değil ağlanacak konular. Okuyucularımın dikkatini ortada verilen koskoca propaganda savaşına çekmek istiyorum. Hangi taraftan kaç kişinin öldüğü haberi tamamen tuttuğunuz tarafa göre değişiyor. Ölülerin arkasından üzülmek de öyle. Mesela bakın bizim insan hayatına ve onuruna çok hassas insan hakları savunucularımız vardır. Herhangi bir yazıda veya haberde “Türk” dediğiniz anda harekete geçerler ve ne Yahudileri öldürdüğümüz kalır ne Rumları. Fakat Uygurlar ezilirken, Gazze’de siviller ve çocuklar öldürülürken çıtları çıkmaz. Şimdi de İran’da sivil, çoluk, çocuk katlediliyor. Tıs…

Olur değil mi? İran atom bombası yapıyordu. O bombaları ellerinden alıp Saddam’ın kitle imha silahlarının yanına koyacaklar. Irak’ın, Venezüella’nın, İran’ın büyük petrol üreticileri olmasının, petrollerini Çin’e satmalarının bu saldırılarla ne alakası var? Tamamen tesadüf.

Yabancı kaynak sorarsanız El Cezire oldukça objektif götürüyor. Hiç olmazsa haberleri tek kaynaktan almıyor.

Üç Ülke, Üç Fanatizm ve Kutsal Savaş Siyaseti

Amerika Birleşik Devletleri/ İsrail ve İran arasındaki savaş sürerken, Oval Ofis’te, ABD Başkanı Donald Trump ile Evanjelist din insanları dua ayini yaptı.

Ülkenin farklı bölgelerinden gelen evanjelik papazlar gözlerini kapatıp ellerini Trump’a uzattı. Koltuğunda oturan, kollarını masaya koymuş, gözleri kapalı, derin bir trans halindeki Trump için dua ettiler. Toplantıya Evanjelik çevrelerde öne çıkan isimler katıldı. Trump’ın “Tanrı’nın kılıcı” olmasını ve “bu zor zamanlarda Trump’ı ve askerlerimizi korumanı diliyoruz” dediler.

Toplantıdaki Evanjelik liderlerden Robert Jeffress’in şu sözü çarpıcıdır: “Tanrı, Trump’a şer odağı İran’ı yeryüzünden silme yetkisi vermiştir. Bu bir siyasi tercih değil, kutsal bir görevdir.”

Trump’ın ruhani danışmanlarından Paula White-Cain’in “saldır, saldır, zafere kadar saldır” şeklindeki cezbe haliyle yaptığı dua videosu da bu atmosferi tamamladı.

****

Trump’ın dini değerlerle alakasının olmadığı biliniyor. Epstein belgelerinde ahlaki zafiyetleri, çocuk tecavüzcüsü olduğuna dair görüntüler ortaya çıktığı halde, bu dini liderlerin Trump için dua ayini düzenlemesi manidardır.

Evanjelik çevreler, Trump’ın kişisel ahlakına veya politikalarındaki tutarsızlıklara hiç takılmazlar. Onlar için Trump bir “Kral Kirus”tur. İncil’de adı geçen Pers Kralı Kirus, İsrailoğullarını Babil esaretinden kurtaran ancak kendisi bir Yahudi olmayan, yani “dışarıdan” bir liderdir.

Evanjelik liderler Trump’ı bu şekilde konumlandırarak şunu derler: “O, Tanrı’nın seçtiği ‘kusurlu bir kaptır’. Bireysel günahları önemli değil; Tanrı onu, Evanjelik ajandayı gerçekleştirmek için kullanmaktadır.” “Evanjelik ajanda”dan kasıtları İsrail’e mutlak destek, kürtaj karşıtlığı, yargı atamaları gibi politikalardır.

Evanjelik (Hristiyan Siyonist) yorumlara göre İsa Mesih’in dönüşü öncesinde Orta Doğu’da büyük bir savaş yaşanacaktır. Bu yorumlarda “savaş ne kadar büyürse Mesih’in gelişi o kadar hızlanır” düşüncesi dile getirilmektedir.

Bu tür dini motivasyonların siyasete etkisi yalnızca ABD ile sınırlı değildir. Benzer bir fanatizmin izleri savaşın diğer aktörü İsrail’de de görülmektedir.

*******************************

İsrail Fanatizmi

Savaşın ikinci aktörü İsrail Başbakanı Netanyahu şu sıfatlarla anılıyor: “Sadece Gazze’de onbinlerce Filistinliyi, çocuk, kadın, sivil demeden katleden bir cani. Lübnan, Suriye’de binlerce insanı öldürerek topraklarını genişleten ve sebepsiz yere İran’a saldıran hukuk tanımaz bir suçlu. Epstein dosyalarını kullanıp Trump’a şantaj yaparak, ABD’yi İran’a saldırtan çağın Hitler’i.”

Netanyahu’nun 7 Ekim sonrası Gazze operasyonları için Tevrat’tan alıntıyla kullandığı “Amalek’in size ne yaptığını unutmayın” ifadesi sıradan bir tarihi atıf değildir. Tevrat’ta Amalekliler, İsrailoğullarının kadim düşmanları olarak geçer ve yok edilmeleri emredilir.

Bu anlayışta, “Amalek” denilen karşı tarafın insanlığı veya hakları anlamsızlaşır; çünkü “Tanrı düşmanı” ilan edilmiştir.

Netanyahu’nun “amelek” kavramına yaptığı atıf, radikal hahamlar tarafından “bebekler dahil herkesin öldürülebileceği” şeklinde fetvalara dönüştürüldü. Bu yüzden İran’da okulları bombalanarak 168 kız çocuğunun öldürülmesi bile onlar için meşrudur.

Netanyahu ve çevresindeki aşırı sağcı bakanlar Gazze’deki (ve İran’daki) savaşı “modern bir kutsal savaş” çerçevesine oturtuyorlar. Hahamlar da bu görüşe destek veriyorlar.

*******************************

İran Rejimi Fanatizmi

İran rejimi, 1979 devriminden bu yana devlet otoritesini “dini kutsallık” ile perçinledi. Rejim, “Vilaet-i Fakih” (Fakihin Vesayeti) anlayışıyla, ruhani liderin emirlerini doğrudan “Allah’ın emri” seviyesine çıkardı. “Rejime muhalefet etmek, Allah’a savaş açmaktır” anlayışı kendi halkına, sokaktaki protestocuya gerçek kurşun sıkmanın dini gerekçesi oldu.

Rejimin kurucu ideolojisini şekillendiren, Humeyni’nin “Biz İran’a değil, Allah’a tapıyoruz. Vatanseverlik putperestliktir. Gerekirse İran yansın ama İslam zafer kazansın” sözleri, bugün halkın yoksulluğuna rağmen kaynakların savaşa aktarılmasının temel dayanağıdır.

İran’daki “Hüccetiye” benzeri anlayışlar, “Kaos ve zulüm ne kadar artarsa, “12. İmam” (Mehdi) o kadar çabuk zuhur eder” inancındadır.

Ali Hamaney, 2024-2026 ekonomik krizlerini ve halk protestolarını “İlahi bir imtihan” ve “Dış güçlerin (Şeytan’ın) saldırısı” olarak niteleyerek, her türlü sivil hak talebini “dine başkaldırı” ile eşdeğer tutuyordu.

Halk yoksulluk içindeyken, rejimin “dini elitleri” ve Devrim Muhafızları komutanları servet biriktiriyordu. (Batılı kaynaklarda Ali Hamaney’in 96 Milyar dolarlık, yerine atanan oğlu Mücteba Hamaney’in 3 Milyar dolarlık serveti olduğu iddia ediliyor.)  

*******************************

Çıkış Yolu: Akıl ve Ahlak Eksenli Din Anlayışı

Dinler bütün toplumlar için göz ardı edilemeyecek bir faktör. “Doğrudan savaşların sebebi dinlerdir” demek doğru değildir. Ama dinlerin fanatik yorumlarının savaşlarda ve dünya politikasına çok olumsuz etkileri olduğu açıktır.

TEOPOLİTİK anlayış iktidar olduğunda yani dini inançların dış politikayı belirleyen ana aktör olması durumunda insanlık için tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir.

Mesela “Vaadedilmiş Topraklar” inancı ile Siyonist- Evanjelist ittifakın Nil’den Fırat’a toprak talebine yol açıyor.

Bugün Orta Doğu’da füzeler havada çarpışırken, arkasındaki motivasyon kaynaklarından ilki; her biri kendi kutsal kitabından deliller bulan fanatiklerdir. Evanjelik papazın ‘İsa gelsin’ diye, Haham’ın ‘Süleyman Mabedi kurulsun’ diye ve Molla’nın ‘Mehdi zuhur etsin’ diye körüklediği çatışmalar ve kaos, aslında aynı teolojik bakışın mahsulleridir.

Bugün Washington’da Trump’ın omuzlarına el koyup dua eden papazla, Kudüs’te ‘Amalek’ çığlıkları atan haham ve Tahran’da kadınlara “ahlak polisliği” yapan, vatandaşına kurşun sıkan molla aynı madalyonun farklı yüzleridir.

Aslında sorun, dinin kendisi değil; dinin fanatik yorumlarla siyasi iktidarın aracı haline getirilmesidir.

Bu yüzden devletlerin laik olması, sapkın fanatik dini yorumlara inananların iktidar olmaması insanlık için çok önemlidir.

Bunun yanında, dini inancı olanların -son birkaç makalemde yazdığım- Maturidi-Hanefi-Yesevi yorumuna benzer şekilde “Akıl ve Ahlak” eksenine oturmuş bir dini anlayışta olmaları insanlığın huzur ve mutluluğu için elzemdir.

Devletin gerçekten laik olması, dinin fanatik ellerde bir imha silahına dönüşmesini engeller.

Bireyler açısından ise, aklı merkeze alan Maturidi bilinci, adaleti esas alan Hanefi hukuku ve insanı ve sevgiyi esas alan Yesevi ahlakını benimsemek, barış içinde bir toplum inşa etmenin en sağlıklı yollarından biridir.

Dr. Zeyyat Parman, Şehrimizin Çocuklarına Adanmış Bir Ömür

Evet, dile kolay! Dr. Zeyyat Parman tam 60 yıl şehrimizin ailelerine, çocukları için hekimlik yapmıştır. Eşi Dr. Nezahat Parman da 40 yıl bu kutsal mesleğe emek vermiştir.

Kendilerini, 1983’te açtığım tıbbi laboratuvarımı tanıtmak için muayenehanelerine yaptığım ziyaret ile tanımıştım. Güler yüzlü, güven verici, samimi tavrını görünce örnek alınacak bir meslek büyüğüm ile görüştüğümü anlamıştım. Bu özelliklerinin yanında bilgi birikimi ve fedakârca çalışması ile İzmitlilerin sevgisini kazanmış hekimlerdendi. Hekimlikte güven verici davranışın önemine işaret ederek, gerekmedikçe tahlil istemediğini ve ihtiyaç duyduğunda hasta ailelerini bu konuda bilgilendireceğini konuşmuştuk. Laboratuvar hizmetlerim vesilesiyle, hekimliği bıraktıkları 2019 yılına kadar zaman zaman mesleki irtibatımız devam etti.

Dr. Zeyyat Parman 1953’te İstanbul Tıp Fakültesinden hekim, 1958’de de Şişli Çocuk Hastanesinden uzman olmuştur. Eşi Dr. Nezahat Parman da sınıf ve ihtisas arkadaşıdır. O tarihte Sağlık Bakanlığının iki boş kadrosundan biri İzmit Belediyesinin süt çocuğu muayene ve müşavere tabipliği olup, şehrimizin İstanbul’a yakınlığı sebebiyle buraya atamasını yaptırmıştır. Dr. Nezahat Parman ise serbest hekim olarak muayenehane açmıştır. Bu muayenehane, Alemdar Caddesi ile Hürriyet Caddesi’nin köşesindeki, şimdiki Vakıflar binasının bulunduğu yerdeki binadadır. Burayı mesai saatleri dışında Zeyyat Parman da kendi muayenehanesi olarak kullanmıştır. Muayenehane ve evlerini 1963’te yine Alemdar Caddesi No: 44’teki Parman Apartmanı’na taşımışlardır. Evleri de aynı adreste olduğu için 7/24 diyebileceğimiz şekilde hekimlik hizmeti vermişlerdir. Altmışlı ve yetmişli yıllarda şehrimizde çocuk hekimi çok az olduğu ve hastanelerde yeterince acil hizmet verilemediği için hafta sonları ve geceleri de adeta acil hekimi gibi hizmet sunmuşlardır. Bazı günler geceleri iki-üç defa yataklarından kalkıp hasta baktıklarını söylerlerdi.

Dr. Zeyyat Parman, belediyedeki kadrosunda 12 yıl çalıştıktan sonra SEKA Genel Müdürlüğünün kreş hekimliğine geçmiştir. 1979’a kadar burada da çalışır. O tarihte çıkan tam gün yasasının, memur kadrosundaki hekimlere muayenehane yasağı getirmesi sebebiyle emekli olur. 1979’dan itibaren eşi ile birlikte tam gün muayenehanesinde hastalarına bakmaya devam eder.

Muayenehaneleri; İzmit ve Kocaeli’nin diğer ilçelerinin yanında, Adapazarı’nın Sapanca ilçesi insanları için de başvurulan güvenilir bir adres olur. 1967’de yaşadıkları bir olay ise unutulmaz ve ilginçtir. Şöyle ki, kendisinin öldüğü yönünde bir dedikodu çıkmıştır. Bazı hastalarının başsağlığı için bürolarına gelip kendisinin sağ ve sıhhatte olduğunu görmeleri ilginç durumlar yaratmıştır.

Öldüğü zannı sebebiyle özellikle köylerden gelen hastalarının gelmediğini fark etmiştir. Bunun üzerine halkı bilgilendirmek amacıyla çok okunan bir yerel gazetede, ölmediğini ve hekimliğine aynı adreste devam ettiğini bildiren; ayrıca başsağlığına gelenlere teşekkür eden bir ilan verir. Bu ilan daha sonra Milliyet gazetesinde Hasan Pulur’un köşesinde “günün ilanı” olarak değerlendirilir.

Altmışlı yılların çocuk sağlığı sorunları ve hastalıkları bugünkünden çok farklıdır. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları hocalarından Prof. Dr. Şükrü Hatun’un isteği üzerine, 2012’deki Tıp Haftası’nda hekimlere yaptığı konuşmada verdiği bilgiler anlamlıdır. O yılların hastalıkları; difteri, sıtma, tüberküloz, tifo, kızamık, çocuk felci, menenjit hatta çiçek gibi hastalıklardır. Evde yapılan doğumlarda göbek kordonu kesimindeki dikkatsizlik sebebiyle yenidoğan tetanozu da görülen sağlık sorunlarındandır. Sıtma ve tüberküloz ile ciddi bir mücadele

vardır. Çocuk felci aşısı çok yenidir. Aşılama hizmetleri yeterince gelişmediği için bu hastalıklar sık görülmektedir. Hekimler teşhis, takip ve tedavide bu konularda çok dikkatli olmak durumundadırlar. Ayrıca halkımızın bazı yanlış bilgi ve alışkanlıkları da sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bunlardan ikisi ilginçtir: Gazı sebebiyle çok ağlayan çocuklara, yerelde bazı yaşlı kadınlarımız “ümmü sübyan hastalığı” adıyla bebeğin sırtına jiletle çizikler atarak tedavi ettiklerini zannetmektedirler. Bir de “kafası parlak” hastalığı (!) vardır. Bebeğin kafa kemiklerinin birleşme yerlerindeki normal belirginlik hastalık zannedilmekte; bebeğin kafasına, uygulandıktan sonra sertleşen çirişten bir takke geçirilmektedir. Ayrıca bebeğin kundaklanarak sıkıca sarılması, beşiğe bağlanması ve beslenme yanlışlıkları sebebiyle sıkça görülen raşitik gelişmeler… Tüm bunlar hekimlere, insanlarımızın ciddi bir bilgilendirme ihtiyacına işaret etmekte ve bu alanda da çalışma sorumluluğu yüklemektedir.

Dr. Zeyyat Parman, muayenehanesini kapattığı 2019 yılına kadar tam 60 yıl bu şehirde hekimlik yapmıştır. Eşi Nezahat Parman ise 1999 Gölcük depremi sonrası, 40 yıl çocuklarımıza hekimlik yaptıktan sonra muayenehaneyi tamamen Zeyyat Parman’a bırakmıştır. Nezahat Parman, hekimliğinin yanında 1968’de İzmit Soroptimist Kulübünü kurarak kadınlarımızın ve kız çocuklarımızın eğitim faaliyetlerini destekleyen çalışmalara katkı sunmuştur. Zeyyat Parman ayrıca 1953 İstanbul Tıbbiyelileri için ayrı bir öneme sahiptir. Bu sınıfın yıllık buluşma toplantılarının 34’üncüsünden itibaren 66’ncısına kadar önderlik etmiş, 50. yıl için ise yeni bir yıllığın hazırlanmasını sağlamıştır. 80-90’lı yılların sevilen, aranılan hekimlerinden Dr. Turgut Ateş sınıf arkadaşıdır.

Zeyyat ve Nezahat Parman üç evlat yetiştirmişlerdir: Doç. Dr. Talat Parman (psikiyatrist), Ahmet Parman (reklam alanında iş insanı) ve Sedat Parman (diş hekimi). Defne isimli torunları Paris’te güzel sanatlar eğitimi almış ve İstanbul’da bu alanda çalışmaktadır.

Parmanlar hâlen İstanbul’da yaşamaktadırlar. Özellikle yaz aylarında, dostları ile buluşmak üzere zaman zaman İzmit’e gelmektedirler. Parman ailesine sağlık ve mutluluk dileklerimle. Sağlıkta olunuz.

Paramız Var Alıyoruz!

            Ortadoğu’yu Ateş Çemberi sarmış durumda. Komşumuz İran, ABD/İsrail saldırısı altında orantısız bir güç ile karşı karşıya. Daha önce de bu orantısız güç savaşını Gazze’de görmüştük. Savunmasız on binlerce çocuk, kadın ve yaşlı acımadan öldürüldüler.

            İran’da ABD okul bombalıyor, 170 kız çocuğu enkaz altında can veriyor. Ne birleşmiş milletlerden ne de insan hakları adalet divanından bir ses çıkıyor. Sanırsınız dünya Domuz yasalarıyla yönetiliyor.

            İran, gelenek görenekleri ile savaşçı bir kökten(Perslerin devamı) olarak tarih boyu varlığını sürdürmüş bu günlere kadar gelmiştir. Ama 1979 yılında bir darbe ile Humeyni İran’da yetkileri eline geçirdikten sonra İran ordusunun bütün üst düzey subay kadrosunu idam ettirdi. Yani koskoca savaşçı bir geleneğe sahip olan nizami bir orduyu dağıttı, ülke devrim muhafızlarına kaldı.

            Ortadoğu’da çok eski tarihlerden buyana kan ve gözyaşı bir türlü dinmek bilmiyor. Bu gidişle dineceğe de benzemiyor. Dünya savaş otoriteleri 3. Dünya savaşının ha çıktı, ha çıkacağını dile getiriyorlar. Öyleyse Türkiye olarak biz olası böyle bir savaşa ne kadar hazırız, yeteri kadar gıda ve buğday stokumuz var mı?

            Bugün iktidardakilerin beğenmedikleri “100 yıllık parantez arası, eski Türkiye” dedikleri zamanlarda Türkiye, dünyada tarım ürünleri ve hayvancılık bakımından kendi kendine yeten nadir ülkelerden biriydi. Oysa şimdi öyle mi… etinden tutun da mercimeğine, buğdayına ve samanına kadar her şeyimizi ithal ediyoruz. Özelleştirmelerin ilk yıllarında kamuya ait arazilerin, işletmelerin özelleştirilmesine karşı çıkanlara: “Ne bağırıyorsunuz, devlet hayvancılık mı, ziraatçilik mi yapacak, paramız var dışardan alıyoruz.” Diyorlardı.

            O sözleri söyledikleri yıllarda Türkiye’nin 120 Milyar dolar dış borcu, bugün 600 Milyar doları tavan yapmış bulunuyor. Ve işte bu çöküş ve israf yüzünden bugün emekliye 4000 Tl. Bayram ikramiyesini bütçemizde karşılığı yok diyerek 5000 Tl. Yapamıyorlar.

            Fransa ve Sırbistan’dan et ithal ettiğimizin ilk yıllarında Fransa, bizim o günkü Tarım ve Hayvancılık Bakanımıza törenle Şövalye nişanı takılmıştı da şaşırıp kalmıştık. İşte bugün anlaşılıyor ki, o günlerden itibaren Türk tarım ve hayvancılığı çökertildi, yabancı devletlerin tarım ve hayvancılığı kalkındırıldı.

            Egemenlik hakkı olan bir devletin devlet olabilmesi için onun bazı kuralları vardır. Bunu en yakın tarihimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarken kongrelerde karşılaştıkları çeşitli güçlüklerden anlayabiliyoruz. Özellikle Sivas Kongresinde Mustafa Kemal’in bir kısım delegelerin karşısında ne kadar zorlandığını arşivlerden öğreniyoruz. Delegelerin birçoğu Türkiye’nin parçalanmadan ayakta kalabilmesi için Amerikan mandası güdümüne girmesini savunuyorlar. Hatta Halide Edip Adıvar, Rauf Orbay gibi isimler dahi mandacılık güdümü taraftarıydılar. Ancak, Kongre delegeleri toplantı halindeyken askeri Tıbbiye öğrencisi Hikmet adında bir delege      Mustafa Kemal’e dönerek: “Paşam temsilcisi bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya bağımsızlığımızı başarmak yolundaki çalışmaya katılmak için gönderdiler, Amerikan güdümünü kabul edemem. Eğer kabul edecek eden olursa bunları red ve çirkin görürüz. Örneğin güdüm fikrini siz uygun görürseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i “vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı ilan ederiz.”

            Devletin egemen bir devlet olarak yaşayabilmesi için borç almamanız gerekir, borç alanın emir alacağı unutulmamalı. Hükümetlerin, tarımda, sanayide kendine yeter kaynaklar yaratmak mecburiyeti var. Tarım ve sanayide dışa bağımlı bir ülke gelişmişliğini asla tamamlayamamış demektir. Unutulmamalı biz Seydişehir Alüminyum fabrikasını Ruslara yaptırırken karşılığını narenciye ürünü satarak ödedik. Yani üretim vardı, alacaklarımızın karşılığı vardı, dolayısıyla bağımsızlığımız vardı.

İyi Olmak ve İyilik Yapmak

 “İyilik eden mükafat bekliyorsa tefecidir” Cemil Meriç

 “İhsan, sana kötülük yapana iyilik yapmandır. İyiliğe iyilik bir alışverişten ibarettir.” Sufyan-ı Sevri

İyilik, “karşılık beklenilmeden yapılan yardım” anlamına gelmektedir. Sözcük empati, dayanışma, nezâket ve daha pek çok kavramı kapsamaktadır.  

İyilik kavramı; mutluluk gibi duygular, hisler ya da empati gibi düşüncelerden fazlasıdır. İçinde duygu ve düşünce kadar eylem ve hareket de barındırır. Diğer kavramlardan onu ayıran ve bizi diğerlerine göre “daha çok insan eden” yanı da belki budur. İyilik, eylem halinde sevgi demektir. 

Günümüzde mutluluk, anlamlı bir hayat, iyi olma hali gibi kavramlar, “karakter güçleri” olarak ifade edilmektedir. İyilik alışkanlık haline geldikçe vücudumuz ve beynimiz de buna uyum sağlayacaktır. Böylece olumlu duygular yaşama ve mutlu olmak da bir alışkanlığa dönüşecektir.

İster iyilik yapan, ister iyilik yapılan, ya da başkasına yapılan bir iyiliğe şahit olun, her üç durumda da beynimizden oksitosin hormonu salgılanmaktadır. Bu hormon korku, kaygı ve stresi azaltırken sakinlik ve güvenlik duygularını arttırmaktadır.

 Ayrıca “kalp koruyucu” ve “sevgi” hormonu olarak bilinen oksitosinin kan basıncını düşürerek, genel kalp sağlığını iyileştirmeye, özgüven ve iyimserliğin artmasına,  hatta ikili ilişkilerde bağlanma duygusunun güçlenmesine yardımcı olmaktadır. 

İyilik yaptığımızda beynimizde spor yaptıktan sonra da salgılanan endorfin hormonu salgılanmakta ve bu hormon da ağrıları azaltma işlevi görmektedir. Daha da fazlası iyilik yapmak vücudumuzun en yıkıcı tepkilerinden olan stresi azaltmakta ve dolaylı olarak stres kaynaklı sağlık sorunlarından da bizi korumaktadır. 

İyilik yapmanın anti-depresan etkisine benzer bir güce de sahip olduğu bilinmektedir. İyilik yaptığımızda, sakinleştirici, “iyi hissettiren” kimyasal olarak bilinen serotonin üretilmeye başlar. Yani iyilik yapmak, mutluluğu artırmanın yanı sıra, bireylerin depresif duygularını ve anksiyetelerini de azaltmaktadır.

İyilik, insanları birbirine bağlayan altın zincirdir. İnsan, hayatında yaptığı iyilikler kadar mutlu olur. İyi bir insan gördüğümüzde, onu taklit etmeye çalışmalıyız. Kötü birini gördüğümüzde onun kusurlarını kendimizde aramalıyız.

İyilik yapma imkân ve kabiliyetinde olup da iyilik yapmamak büyük bir insanlık eksiğidir. Her türlü kötülüğü yapabilecekken yapmamak da iyiliktir.

Yalnız iyilik yapmak yetmez, iyiliği zarafetle yapmak da lazımdır. Kimseyi küçültmeden, utandırmadan, mütevazı, anlayışlı, olgun davranmak gerekir.

Bir kimseye edilecek iyiliğin en mükemmeli o kimseyi minnet altında bırakmayanıdır. Bir fakiri giyindirdikten sonra hakir görürsek, utandırırsak, onu daha kötü duruma düşürmüş oluruz. İyiliğimize inanılmasını istiyorsak, iyiliğimizden hiç söz etmemeliyiz.

İyilik hiçbir zaman boşa gitmeyen tek yatırımdır. İyi olmayı, iyilik yapmayı düşünmek bizi cesaretle ve huzurla yaşatır.

Milletlerin gelenekleri farklı da olsa iyilik her yerde değerlidir. Menfaat karşılığı yapılan iyilik, iyilik değildir. İyilik hiçbir maddi karşılık beklemeden yapılan yardım demektir.

Yapılan ufak bir iyilik, çok büyük bir iyiliğe dönüşebilir. Mesela yaz sıcaklarında bir kaba su doldurup sokakta bir kenara koymak çok küçük bir şeydir. Ancak susuzluktan ölmek üzere olan hayvanları düşündüğümüzde, bu çok büyük bir iyilik olabilir. Veya yolda bulunan bir taşı kenara atmak çok basit bir harekettir.

Ancak o yoldan geçen bir arabanın taş nedeniyle kaza yapmasına engel olmak; çok büyük bir iyilik haline gelebilir. Yapılan bir iyilik hiçbir zaman kaybolmaz. Mutlaka bize geri döner.

Kendimizi iyilik yapmaya alıştırmalıyız. Bu iyiliklerin zahmetli olması da gerekmez. Bir tebessüm, bir merhaba, hatır sorma, kolay ve anlamlı, gerektiğinde yüreklere dokunabilecek türden iyiliklerdir. “Senin için ne yapabilirim?” sorusu kadar karşımızdaki insanı rahatlatacak başka bir cümle olamaz. Belki elimizden bir şey gelmeyecek ama o cümlenin vereceği güven o kişiye en büyük iyiliktir.

Çoğu insan “iyilik yapmak” cümlesini duyduğunda büyük beklentilere girer, birine iyilik yapmak istediğini, ama yapamayacağını düşünür. İyilik dediğimiz şey aslında ufacık ayrıntılarda gizlidir. Sizin “böyle iyilik mi olur?” diyebileceğiniz şeyler başkası için büyük anlamlar ifade edebilir. Hayatımız boyunca kendimizde oluşturacağımız birkaç özellik ile herkese iyilik yapabiliriz.

Günlük telaşlar içinde koşuştururken tebessüm etmeyi unutuyoruz. Her gün yüzümüz asık bir şekilde yolda yürümek yerine, gülümsemeyi deneyebiliriz. Bu kadar basit bir şey hem bize hem de etrafımıza çok iyi gelecektir. Tek yapmamız gereken şey, sadece yüzümüze samimi, ufacık bir tebessüm yerleştirmektir.

Yapacağımız en büyük iyiliği de kendimize yapmalıyız. Kendimizi ihmal etmemeli, hatırlamalı, sevmeli ve mutlu etmeye çalışmalıyız. İçimizde olmayan mutluluğu, iyiliği başkasına veremeyiz. Bizi mutlu edecek şeyleri yapmalı, kendi dertlerimizi dinlemeli, dinlenmeli, neye ihtiyacımız varsa ona göre hareket etmeliyiz. En büyük iyiliği kendimize yaptığımız zaman, insanlara karşı daha olumlu yaklaşabiliriz.

Sadece gerçekten, isteyerek yaptığımız iyilikler içimizi mutluluk ve huzurla doldurur.  İyilik dediğimiz şey zorla ya da istemeyerek olmaz. “İyilik” sadece tek bir gün değil, hayatta olduğumuz sürece hem yaparak hem de görerek bizi mutlu edecek bir şeydir. Eğer biz sadece tek bir iyiliğin bile bütün bir dünyayı değiştireceğine inanıyorsak hayatımızı iyiliklerle doldurmalıyız. Herkes önce kendi içini temizlerse, bütün dünya temizlenir.

Başkalarına ihtimam göstermek bizi gerçek manada insan kılan şeydir. İyiliğin kanatlarına tutunmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var. İyiliğin izini sürmek, onu içimizde ve dışımızda bulmak, çoğaltmak gerekir.

Yüce Kitabımız Kur’an’da iyilik maruf, kötülük ise münker kelimesiyle ifade edilmiştir. İnsan yaratılışı gereği iyiliğe hemen alışmaya, kendisiyle çabuk kaynaşmaya müsaittir. Zira Rabbimiz insanı bu amaçla yaratmıştır.

İyilik özü itibariyle iyidir. Sayıyla, çoğunlukla, statüyle belirlenen bir şey değildir. Sadece kendimiz için değil, bulunduğumuz toplum hatta bizden sonra gelecek nesillere de dokunacak, fayda sağlayacak kalıcı ve sürekli iyilik yapmak, hakiki manada muhsinlerin yapacağı bir iştir.

İyilik; ayrım yapmadan, gösterişe ya da çıkara dayanmadan, küçük detaylardan başlayarak hayatın her alanına yansıtılmalıdır.

 Ahlak açısından ihsan, bir insanın sadece insanlara karşı değil, tüm varlığa karşı şefkatli, merhametli, kerem sahibi ve lütufkâr olmasıdır.

İyilik olmasa yeryüzü dönmez. İyilik olmasa sokaklarda yürüyemeyiz. İyilik olmasa insan insana güvenmez. İyiliğin olmadığı bir dünya kaos ve belirsizliğin olduğu, insanın vahşileştiği bir dünya olurdu.

Güzel kalpler iyi şeyler yapmaya yatkındır. Önemli günler ve olaylar böylelerinin yüreklerine pencere açar. Gelin önce kendimize bir iyilik yapalım. Kötü duygularımızı, yanlışlarımızı, kusurlarımızı telafi edip kendimizle barışalım.

Yüzümüzü tebessüme, zihnimizi hoşgörüye, gönüllerimizi affetmeye, ellerimizi yardım etmeye alıştıralım.

Ailemize, çocuklarımıza, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza, komşumuza, düşkün ve hastalara, yaşlılara; tebessüm ederek,  çiçek takdim ederek, telefon açarak, hatırlarını sorarak, ziyaret ederek, ellerinden tutarak vb. küçücük jestler yaparak gönüllerini almaya çalışalım.

Mutluluk, kaynağını bizim oluşturduğumuz gürül gürül akan bir pınardır. Önünü iyilik küreğiyle açarsak her gönle şırıl şırıl akacaktır. Belki de dünya, bu vesileyle huzur bulacaktır kim bilir.

“Güzellik hoşa gider, zekâ eğlendirir, duygusallık coşku verir, oysa kişileri birbirine bağlayan iyiliktir…”

Sevgiyle kalın…

Kutsal Kütüphane

     Kur’an, Kâinat Kitabı’nın ezelî tercümesidir.

     Kur’an, Yaratılış dillerinin ebedî tercümanıdır.

     Kur’an, Gayp / görünmez, şahadet / görünür âlemlerin tefsir ve yorumudur.

     Kur’an, Yer ve Gökteki saklı İlâhî İsimler’in keşfedenidir.

     Kur’an, olayların arkasındaki gerçeklerin anahtarıdır.

     Kur’an, şahadet / görünür âlemde, gayp / görünmez âlemin dilidir.

     Kur’an, İslâm Âlemi’nin mânevî güneşi ve temelidir.

     Kur’an, Âhiret / Öte Dünya âlemlerinin kutsal haritasıdır.

     Kur’an, Yüce Allah’ın zât, sıfat, isim ve İlâhî işlerini açıklayan sözleridir.

     Kur’an, Yüce Allah’ın kesin delilleri ve parlak tercümanıdır.

     Kur’an, insanlık âleminin eğitmenidir.

     Kur’an, en büyük insanlık olan İslâmiyet’in su ve ışığıdır.

     Kur’an, insanların gerçek yaratılış hikmeti / var oluş gaye ve nedenlerini açıklayan bir kitaptır.

     Kur’an, insanlığın; onu saadet ve mutluluğa ulaştıran, asıl mürşidi ve doğru yolu gösterenidir.

     Kur’an, insan için bir kanun, bir dua, bir hikmet;

                  ve kulluğunu nasıl yapacağını anlatan bir kitaptır.

     Kur’an, insan için bir emir ve davet, bir zikir ve fikir kitabıdır.

     Kur’an, insanların tüm manevî ihtiyaçlarına kaynak olacak;

                  kitapları içeren, tek kutsal kitaptır.

     Kur’an, bütün veli, ârif ve âlimlerin çeşitli metodlarına, ayrı ayrı mesleklerine,

                  her birindeki 

                  usûllerin yol ve yordamların zevkine lâyık

                  ve o yöntemi aydınlatacak

                  ve her bir mesleğin hedefine uygun

                  ve onu anlatacak birer kitapçık ortaya koyan

                  kutsal bir kütüphane sayılan semavî / göksel bir kitaptır.

     Kur’an, Allah’ın kudret ve hâkimiyetinin göründüğü en büyük Arş dairesinden,

                  Allah’ın isimlerinin en kapsamlı bir şekilde görünen

                  en büyük isminden

                  ve bilinen her ismin en büyük mertebesinden gelmektedir. 

     Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kelâmı / sözü ve konuşmasıdır.

     Kur’an, bütün varlıkların İlahı olan Allah’ın fermanı / emir ve buyruğudur.

     Kur’an, bütün göklerin ve arzın / yeryüzünün Hâlık’ı / Yaratıcısı adına bir hitaptır.

     Kur’an, tüm varlıkların ihtiyaçlarını gideren, onları idare eden Rabbin konuşmasıdır.

     Kur’an, tüm kusur ve noksanlardan uzak olan Allah’ın

                   her şeyi kuşatan hâkimiyeti hesabına

                   ezelî bir hutbesidir.

     Kur’an, her şeyi kuşatan sonsuz merhamet sahib olan Allah’ın

                  güzel sözlerini içine alan bir defterdir.

     Kur’an, Allah’ın, her şeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesinin ihtişam ve büyüklüğü

                  bakımından,

                  başlarında bazen şifre bulunan bir haberleşme kitabıdır.

     Kur’an, İsm-i Azam / Allah’ın en büyük isimlerinin bulunduğu yerden inerek;

                  Arş-ı Azam’ın / en büyük kudret dairesinin bütününe bakan

                  ve onları kontrol eden; çok hikmetli / çok gaye

                  ve amaçlı kutsal bir kitaptır.

                  İşte bütün bunlar sebebiyle, KELÂMULLAH / ALLAH’IN SÖZÜ ünvanı;

                  tam bir liyakatle Kur’an’a verilmiştir.