10.5 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 18

Hoş Bir Sada Bırakmak

İnsan sosyal bir varlıktır. Bu sebeple hayatını idame ettirmek için birbirine ihtiyacı vardır.

             Zamanın su gibi akıp gittiği bu FANİ dünyada, üzüntü ve sevincimizi paylaşarak hayatımızı daha mutlu kılmak gerekmez mi?

 Birbirimize saygı ve sevgi göstererek, hayatı paylaşmak kuşkusuz saadete giden yolu açar. İnsanoğlu, günümüzde ne yazık ki hayatını zorlaştıran ve mutsuz olmasını sağlayan her olumsuz ortamı kendi hazırlamaktadır.

Bunun nedeni ise; bencilliği, kıskançlığı, hırsı, sabırsızlığı ve hoşgörüsüzlüğüdür. İnsanı felakete sürükleyen, mizacındaki benzeri kötü huylardır.

Helal kazanmanın, çalışmanın, paylaşmanın, kanaatin tadını ve anlamını bilmeyenler, bedavadan geçinmenin yollarını aramaktadırlar.

Bu duygular; hırsızlığı, gaspı, aldatmayı, kumarı teşvik etmektedir. Bu gibi vakalar da toplumun çöküşünü hazırlamaktadır.

            Saygı ve sevginin, hürmet ve hatırın, merhamet ve şefkatin, ilgi ve alakanın, dayanışma ve yardımlaşmanın yollarını aramalıyız.

 Mutlu olmak için, mutlu olmanın yollarını bulmalıyız. Mutluluk ne uzaklarda, ne de para puldadır. Mutluluk aslında yanı başımızda.

Bir yetim başı okşamada, azıcık tevekkülde, bir yudum şükürde, ufacık bir gülümsemede gizlidir bazen.

Bazen bir tebessümde, sıcacık bir tesellide, bir acıyı,  ya da sevinci gönülden paylaşmaktadır belki.

Bazen de bir dostu aramakta, bir yaşlıyı karşıya götürmekte, bir garibin kapısını çalmakta, bir huzur evini ziyarette, bir hastayı yoklamakta gizlidir.

Mutlu olmak, mutlu etmekle başlar. Mutluluğun gücü, “sevgi”de gizlidir. Sevgi; hoşgörüyü, iyilik yapmayı, affetmeyi, kusur görmemeyi, “ben” duygusundan kurtularak “biz” olmayı, paylaşmayı, yardım etmeyi, samimiyeti, tevazuu, herkese ve her canlıya yardım etmeyi sağlar.

Sevgiyle yoğrulan yüreklerde, kin, öfke, nefret, kıskançlık, haset, kötülük, küçümseme, kırma, üzme, kendini beğenme vb. gibi kötü duygular asla barınamaz.

            Şimdilerde toplumda hoşlanmadığımız davranışları görüyorsak, kendimizi sorgulamamız gerekmektedir.  “Biz nerede yanlış yaptık” diye. Çünkü toplumun huzurlu ve mutlu olması, bireylerin davranışları ile yakından ilgilidir.

             Huzurlu bir yaşam için saygı ve sevgiyi, dayanışma ruhunu, ahlaki değerleri yeniden tesis etmek ve yaşatmak zorundayız.

             Çünkü bu bizim özümüz, öz değerlerimiz. Özümüzü kaybedersek duygusuzlaşır, robotlaşırız. Her kötü rüzgâr bizi felakete savurur.  Değerleri korumak emek ister, ama saadeti de dünyaya değer. 

            Yarından tezi yok. Sabah kalktığımızda yeniden dünyaya geldiğimizi düşünerek şükredelim. Herkese selem verelim, hayata ve insanlara gülümseyelim, küskünsek barışalım, hal hatır soralım.

Ufacık iyilikler yapalım. Bir çocuk sevindirelim, kuşlara yem atalım, uzun süre aramadığımız bir sevdiğimize telefonla hal hatır soralım, asansörlerde merhabalaşalım, iyi günler dileyelim. Komşumuza sıcacık bir tas çorba gönderelim.

Hoş görülü, tebessümlü, bağışlayıcı olalım… “ Eğer”, “ancak”, “oysa” dolambaçlı kaçamak sözcükleri hayatımızdan çıkaralım.

Geleceğe bir iz bırakmak, bir hoş sada ile anılmak istiyorsak, bu düşüncenin gereklerini yapmaya çalışmamız gerekir.

 İnsan neden geleceğe bir iz bırakmak ister? Bu dünyadan göçüp gittiğinde hayırla yâd edilmek ister de ondan.

Bu, arkasından bırakabileceği hayırlı bir evladı olduğu gibi, bir eser, bir hayır işi, bir iyilik de olabilir. Böyle olunca huzur içinde görevini yerine getirmenin gururunu yaşayarak veda eder bu dünyaya.

Dünyada bâkî olmanın gereği;  ardında hoş bir sadâ bırakmaksa. Bu da iyi bir insan olmanın gereklerini yapmaktan geçmektedir.

İnsan olmanın, mutluluğun ve huzurun sırrı da budur galiba…

Sevgiyle kalın…

Ömür Boyu Cumhurbaşkanı Olmanız İstenirse…

1930 yılının sonbaharında Türkiye’nin gündemine taşınan bir iddia ve Kurucu Cumhurbaşkanımız Atatürk’ün cevabı çok önemlidir.

Yarın Gazetesinde, Fethi (Okyar) Bey’in Serbest Fırkayı kurarken Atatürk’e “kaydı hayat şartı ile Cumhurbaşkanı kalması teklifinde” bulunduğu haberi yer alır.

Bunun üzerine Ekte resmini verdiğim 26 Eylül 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer aldığı gibi, diğer bazı İstanbul gazetelerinin Ankara’da bulunan başyazarları Atatürk’e şu soruyu yöneltirler:

“Farzı muhal olarak, vaki olabilecek bu tarzda bir teklife karşı görüşlerinizi öğrenmek ve Türkiye kamuoyuna bildirmek isteriz.”

Bu soruya Atatürk’ün verdiği cevap şöyledir:

“— Bana öteden beri bu ve buna mümasil tekliflerde bulunanlar çok olmuştur. Siz ve kamuoyu bilmelisiniz ki bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez.

Benim gayem Türkiye’de, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet hâkimiyetini takviye etmek ve ebedileştirmektir. Dediğiniz gibi bir teklifi benim idealimi cidden rencide eden bir manada telâkki ederim.”

Demek ki Atatürk’e buna benzer teklifler daha önce de gelmiş. “Bu ve buna benzer” derken, kendisine Cumhurbaşkanlığı yanında, Halife olması yönünde yapılan teklif ve telkinleri kastettiğini anlayabiliriz.

Bu tavrı 1930’dan çok önceden belirlediği ilkelerin sonucudur. 16 Ocak 1923 Salı günü İzmit’te yaptığı ilk basın toplantısında bu fikirlerinden bahsetmiştir. (Bu tarihi basın toplantısının özetini Kocaeli Gazetesi Başyazarı Tanzer Ünal’ın 16 Ocak 2026 tarihli köşe yazısında okuyabilirsiniz.)

Bu basın toplantısında söylediği “Milli irade devredilemez. Millet hakimiyetini Meclis vasıtasıyla uygulamaktan daha iyi bir çare yoktur. Kanun Meclis’ten çıkar” sözlerine sadık kalmıştır.

**********************************

Başkanlık Sistemini Hiç İstemedi

Başbakan İsmet İnönü’nün istifası ve tekrar atanması (25-27 Eylül 1930) arasında yaşanan tartışmalar sırasında Atatürk’ün Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yetkilerini kendinde toplayarak ülkeyi yönetmesi ihtimali de tartışılmıştır.

Yine ekte resmini sunduğum 4 Ekim 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin haberinde verildiği gibi, Atatürk bu konudaki sorulara şu cevabı vermiştir:

“Bir zaruret olur da arkadaşlarım ve milletin genelinin eğilimiyle Başbakan olmam gerekirse olurum. Ancak aynı zamanda Cumhurbaşkanı görev ve yetkilerini kullanmam kanunen mümkün değildir.” 

“Amerikan sistemini memleketimizde tatbik etmeği hiç hatırıma getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz tarzda Reisicumhurlukla Başvekâleti birleştirmeği asla düşünmedim. Ve düşünecek adam olmadığım, bütün milletçe malûmdur zannederim.”

Yani Atatürk, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin birleştiği bir Başkanlık sistemini asla doğru bulmadığını ifade etmiştir. İsteseydi, bu yetkileri elinde toplayabilecek imkân ve kudrete sahip olduğu halde Başkan olmak gibi bir teşebbüsü olmamıştır.

Üstelik bu tarihler Avrupa’da ve diğer ülkelerde demokrasi yerine otoriter rejimlerin güçlenmekte olduğu bir dönemdir. Parlamenter sistemin gereği olan partisiz Cumhurbaşkanı uygulaması çok nadirdir. Nitekim aynı tarihlerde Ağaoğlu Ahmet yazdığı makalede “riyaseti hükümetin tarafsız olması düsturu her türlü gerçeklikten uzak bir riyakârlıktır. Meşrutiyet döneminden kalma bir hatıradan ibarettir” diye “partili Cumhurbaşkanının olduğu bir parlamenter sistemi” savunmuştur.

Bu şartlarda Atatürk’ün Başbakan ve Cumhurbaşkanı yetkilerini kendinde toplamış bir tek adam olmama tercihi daha da önem kazanmaktadır.

****

Türkiye, kurucu lider Atatürk’ün bu temel tercihinden yıllar sonra vazgeçti. 16 Nisan 2017 referandumu ile kabul edilen ve Cumhurbaşkanlığı Sistemi denilen yeni sistem 9 Temmuz 2018’den itibaren uygulanmaya başladı. Artık Başbakanımız yok, devletimizi Başbakanlık yetkilerini de üzerinde toplayan bir partili Cumhurbaşkanı yönetiyor.

Eğer bu sistem başarılı oldu diyorsanız, Atatürk’ün bu konuda uzağı göremediğini söylersiniz. Ancak bu sistem başarılı değilse Atatürk’ün bütün temel meselelerde olduğu gibi uzağı görüp milletini zamanında uyardığını söylemek zorundasınız.

**********************************

Cumhurbaşkanlığı Sistemi Başarısız

Parti programlarında parlamenter sistemi, güçler ayrılığını, denetlemeyi savunan AKP ve MHP “Eğer Anayasa lidere uymuyorsa, Anayasayı lidere uydururuz” anlayışıyla sistemi değiştirdiler, “Cumhurbaşkanlığı sistemini” getirdiler.

Sistem değişikliğini getiren 2017 referandumu öncesi “Türkiye şahlanacak”, “Başkanlık gelecek işler hızlanacak, istikrar gelecek” dediler.

Ayrıca “BAŞKAN yüzde 50+1 oyla seçileceği için koalisyonlar devri de kapanmış olacaktı.”

Güya daha “sert bir kuvvetler ayrılığı sistemi” olacak, iktidar daha sıkı denetlenebilecekti.

Tam tersi oldu: Yasama, yürütme, yargı tamamen, basın/ medyanın yüzde 90’ı tek kişinin kontrolüne girdi.

Sonuç ne oldu?

Dünyanın en uzun süre devam eden, çok yüksek enflasyon belası bizde. Yaygın ve derin bir yoksullaşma sonucu toplum mutsuz ve umutsuz.

Kurumlar ve köklü organizasyonlar bile bozuldu. Kurallar herkese uygulanmıyor, belli kesimler ayrıcalıklı ve dokunulmaz.

Uyuşturucu ve organize suçlar çocuk yaşlara kadar indi. Her gün torbacılar ve ünlü kullanıcılara gösterişli operasyonlar yapılıyor. Bazen tonlarla uyuşturucu yakalanıyor, baronlar ortada yoklar.

Devlete emanet edilen altınlar, antika eserler, kişisel bilgiler çalınıyor. Kamu yönetiminde görev alan sahtekârlar her türlü sahte evrak düzenleyebiliyor.

Eğitim, sağlık, güvenlik gibi devletin bütün temel fonksiyonlarında devasa sorunlar var.

Gençler ekonomik sıkıntıdan evlenemiyor, evlense çocuk yapmaya korkuyorlar. Nüfusumuz artmıyor, geriliyor. Geleceğimiz karanlık.

Dış politikadaki U dönüşleri milli onurumuzu yerle bir ediyor.

****

Demek ki Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yetkilerini tek adamda toplayan Başkanlık sistemi çok başarısız.

Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin tek kişide toplandığı sistem, istikrar değil, derin bir yönetim krizini doğurdu.

Demek ki Atatürk bu konuda da uzağı görmüş; kişisel kudrete değil, kurallara ve kurumlara dayalı bir devlet düzenini özellikle tercih etmiştir.

Düşün Damlaları  (25)

     Soru: “ (Dün) fikirleri karıştıran, hürriyeti ve meşrutiyeti (bugün demokrasiyi) takdir etmeyenler kimlerdir?”

     Cevap: “Cehâlet ağanın, inat efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin başkanlığı altında, insan milletinden, saâdetimizin kaynağı olan meşvereti (danışmayı) inciten bir cemiyettir. İnsanlardan bu cemiyete mensup olanlar, bir dirhemlik zararını, milletin bin lira menfaati için feda etmeyenler; hem de menfaatini, halka zarar vermede görenler; hem de muvâzenesiz (ölçüsüz), muhâkemesiz (düşünmeden) mânâ verenler; hem de intikam meylini ve şahsî garazını fedâ etmediği halde, mağrûrâne millete rûhunu feda etmek dâvâsında bulunanlar, hem de Beylik veya Tavâif-i Mülûk (memleketin parçalanması, eyâletlere ayrılması) başlangıcı olan muhtâriyet (özerklik) veya mutlak istibdat mânâsında bir cumhuriyet gibi gayr-ı makûl (aklî olmayan, mantıksız) fikirlerde bulunanlar(dır)!”

     Soru: “Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki, onlar bizim iyilik ve hayrımızı istiyor gibi görünüyorlar?”

     Cevap: “Hiçbir müfsid (bozguncu), ‘Ben müfsidim (bozguncuyum)’ demez, daima sûret-i haktan (haklıymış gibi) görünür, yahut bâtılı (yanlışı) hak görür. Evet, kimse demez: ‘Ayranım  ekşidir.’ Fakat siz mihenge (ölçüye) vurmadan almayınız. Zira, çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip (güzel zanda bulunup), tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum (karıştırıyorum). Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıkarsa kalpte saklayınız, bakır çıkarsa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

x

     “İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.”

 x 

     “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyin (üzülmeyin)iz. Zira kâinatı nağmeleriyle raksa getiren hakikatlerin sırlarını ihtizaza veren (titreten) İlâhî mûsikî hiç durmuyor; mütemadiyen güm güm eder.”

 x

     “Başkasına itimat etmeyen (güvenmeyen), kendisi teşebbüs eder (girişimde bulunur).”

x

     “Şems-i Ezelî’nin (Ezelî Güneş hükmünde olan Allah’ın) şualar menzile (mertebe)sinde olan tecelli-i esması (isimlerinin tecellîsi)nin nokta-i merkeziyesi (merkezî noktası) olan hayat; Şems-i Ezelî’ye isnat edilmediği (dayandırılmadığı) takdirde; bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zîhayatta (hayat sahibinde) nihayetsiz bir kudret, muhit (kuşatıcı) bir ilim, mutlak (kayıtsız, şartsız) bir irade gibi, Vâcibü’l-Vücud (varlığı zarurî olan Allah)dan maada (başka) hiçbir şeyde vücudu (varlığı) mümkün olmayan sair sıfatların mevcut olmasına; cahilâne, ahmakane, gülünç bir bâtıl hüküm lâzım gelir. Ve aynı zamanda, şu bâtıl hükümle, her bir zerreye ve her bir sebebe bir ulûhiyet-i mutlakayı (mutlak İlahlığı) isnat etmekle (dayandırmakla) sayısız şerikleri (ortakları) ispat etmek mecbûriyeti hâsıl olur. Maahaza (bununla beraber), tohum olacak bir habbe (tane) veya bir çekirdekteki garip, acip, muntazam vaziyete bakınız ki, o habbe (tane), tohumu olacak cismin bütün eczasıyla (cüz ve parçalarıyla) münasebettar (ilgili) olduğu gibi, nev’iyle, yani ebna-i cinsiyle (kendi cinsiyle olanlarla) da ve bütün mevcudatla da münasebetleri (ilişkileri) vardır.

      “Ve onlara karşı o münasebetleri nispetinde vazife (görev)leri vardır. Eğer o tohumcuk habbe (tane)nin Kadîr-i Mutlak (mutlak kudret sahibi Allah)’tan nispeti kesilip; kendi nefsine isnat edilirse, yani ‘Kendi kendine olmuştur.’ denilirse, her bir tohumda, her şeyi görecek bir gözün ve her şeye muhit (her şeyi çine alacak) bir ilmin bulunmasına itikat etmek (inanmak) lâzım gelir. Bu ise, sabık temsilde, her bir şeffaf zerrede hakikî bir şemsin (güneşin) vücudunu iddia etmek gibi, gülünç bir hamakat (ahmaklık)tır.”

İbadetlere Dair

Öncelikle vurgulayalım;
Bireyi muhatap alan Din, bireyle cemiyet-toplum- arasında kurulması istenen ve adaleti önceleyen dengeleri oturtmaktır.
Şuurla, bilinçle düşünen insanlar için Din insan ilişkilerinde, bireyler arasında sevgi bağlarını güçlendirmektir; samimiyettir; gönülleri beslemektir, dürüstlüktür; ilimdir; çağdaşlıktır; fayda üretmektir.
Bilinmeli ki, İnsan tek şuurlu varlık. Dünyaya gelir, kendisine verilen hayatı yaşar ve Allah’a geri döner. Bu zaman tek kullanımlıktır, tekrarı yoktur. Yaratan, insanı başıboş bırakmamıştır.
Bu anlamda İbadet kavramını işlemek gerekir kanaatindeyim:
Günümüzde ibadet kavramı kadar anlamı daraltılmış, içeriği boşaltılmış çok az kavram vardır.
Hâlbuki içeriği bu kadar zengin, kapsamı bu kadar geniş çok nadir bir kavram olan İBADET; Allah’ın sevdiği, gizli ve açık söz ve davranışların tümünü içine alır.
*
Genellikle ibadet denilince, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler aklımıza gelir.
Kur’ân bunları ibadet kategorisine almaz bile. Bunlar Kur’ân’da; “ ibadet şekilleri” olarak geçer. Birtakım ritüellerin toplamına “ibadet” denilmez İslam’da!
*
Anne-babanın evladına şefkati ibadet olduğu gibi, tüccarın dürüstlüğü de bir İBADETTİR.
Hatta İBADET zalim idareciler karşısında hakkı söylemek ve sözünde durmaktır.
İslam, birtakım ritüeller toplamından ibaret bir ibadet dini değildir.
Aksine, İSLAM hayatı ibadetleştiren bir dindir.
Gün boyu işlenen ahlaki her davranış ibadettir.
*
İBADET salih ameldir, yani düzgün ve kaliteli iş yapmaktır, üretmektir. Yararı yalnızca kendimize olan ameller değil, belki faydası başkalarına da olan iyiliklerdir.
İSLAM tevhit ve adalet, sevgi ve merhametten ibarettir. Allah’ın hakkına tevhit, kulların hakkına da adalet çerçevesinde riayet etmektir!
İBADET, mutlak itaati yalnızca O’na özgüleyerek, Allah’tan başkasına boyun eğmemektir!
İBADET, O’nun mahlûkatına sevgi ve merhamet ile muamele etmek, yani kul hakkı karşısında saygıyla eğilmektir!
*
İbadetler; “köşk, şarap, huri vs. gibi” ahirette zevk-ü sefa sürmek için yapılan birtakım ritüeller (ayinler) değildir. Asla bir Müslüman ibadetlerini, kâr-zarar hesabı yapan bir tüccar mantığıyla yapmaz!
Allah’ın rızası dışında hiçbir mükâfat beklentisi yoktur! Örneğin bir mümin sevap toplamak için Kur’ân okumaz! Namazını; psikolojik olarak kendisini rahatlatan bir tür yoga-meditasyon olarak görmez!
*
DİN ahireti kazanmak için dünyayı terk etmek değildir!
DİN dünya içindir, dünyayı ıslah içindir. AHİRET yaptıklarımızın karşılığıdır!
DİN gün boyu iyiliği, adaleti, hakkaniyeti ayakta tutmak, bunları ikame etmektir.
UBUDİYET (Kulluk / itaat), kötülüğü, haksızlığı, zulmü engellemektir. Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerdir! (İyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktır.) İnsan hakkına tecavüzün en büyük günah olduğunu idrak etmektir.
*
İBADET zulme savaş açmak, zalimlere hasım olmaktır. Yolsuzluğa, yoksulluğa isyan etmektir. Fahşa ve münkerin (hoş olmayan ve çirkin tavırların) karşısına dikilmektir. Yetimlerin, mazlumların koluna girmek, onların önünde yürümektir!
Mazlumların ahı göğü inletirken, bir köşede doksan dokuzluk tespih çevirmek hiç değildir. İnsanları aç-bî ilaç -boğaz tokluğuna bile değil- çalıştırıp, bunların sırtından iktisap edilen sermaye ile cömert görünmek değildir!
Vurana elsiz, sövene dilsiz, devletlüler karşısında el pençe divan duran, ensesine vurulduğunda ağzındaki lokmayı da veren pasif, miskin itaatkâr vatandaşlar olmak hiç değildir.
*
İBADET bir duruştur. İlkeli olmak samimi olmak, diğergâm olmak (başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetmek), velhasıl adam gibi adam olmaktır. Kölelikten özgür insan olma eylemine inkılâp etmektir.”
*
Dinin doğru anlaşılmasının eğitimi-öğretimi yapılmalı, yanlışlar delileriyle ikna edici şekilde aydınlığa kavuşturulmalıdır. Türkiye bunun için iyi yetişmiş yeteri kadar uzmana sahiptir. Yeter ki bu iş siyasetin ikbal ve menfaat çarkının istismarına kurban edilmesin.
Din, devletin dışındaki odakların bigisine, eğitimine ve etkisine bırakılmamalıdır. Din için en büyük tehlike,günümüzün orijinal tabiriyle ‘’merdivenaltı’’dır
Sözün özü; ibadet kavramını rutinleştirirseniz, “Kur’ân anlamak Kuran’ın tebliğcisi ahlak Peygamberi Hz Muhammet’in hayat felsefesini öne çıkartmazsanız Kuran sadece rutini ibadet için okunur” derseniz IŞİD/DEAŞ, FETÖ nereden çıktı demeye hakkınız olmaz.
*
Kur’an adıyla Müslüman’a sunulan dünyevi ve uhrevi İlahi Hayat kılavuzu hazinenin neresindeyiz; Kuran’ın tebliğcisi ahlak Peygamberi Hz Muhammet in hayat felsefesinin neresindeyiz sorusu içtenlikli yanıtını bekliyor.

Soyut – Somut ve Testkolizm

Okuyucularımın, “Hep tenkit, hep tenkit; yok öyle bedavacılık, biraz da çözüm yolu gösterin!” talimatından yola çıktık. Sonunda dertlerimizi üç temel sebebe indirdik. “Sebep”, doğru kelime değil. Hadi üç temel göstergeye diyelim. Refah, güven ve zekâ. Aslında “güven” toplum sermayesini ölçüyordu. İnsanların becerilerini birleştirip birlikte çalışma, yaratma yeteneklerini. Bu üçünün arasında da gayet kuvvetli “ilgileşim ~ korrelasyon” vardı. Ne demek bu? Bunlar birlikte yükselip birlikte düşüyor. Güven olmayan ülkede refah topallıyor. Kalkınmış ülkelerin IQ ortalaması geri kalmışların üstünde.

Ve psikologlar, IQ’nun, soyutu kavrama becerisine sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteriyor. Bunlar birilerinin aklına gelip lafa döktükleri, hoş kelimelerle süsledikleri hükümler değil. Zamana yayılan, çok sayıda ölçüme, karşılaştırmaya dayanan sonuçlar. İsteyen alır, isteyen bırakır. Kaynakları, okuyucularımı sıkma riskini göze alarak geçen pazar vermiştim.

Soyut ve roman

Yazımı okuyan genç fakat derinlikli bir dostum, “Hocam, soyut düşünme nasıl geliştirilir? Birkaç misal verseydin. Mesela, ‘bol roman okuyun’ diye yazsaydın.” dedi. Peki öyle yazayım. Bol roman okuyun. Çünkü film, video, hayal gücüne ve soyuta yer bırakmıyor. İşte iyi karakter, işte kötüsü; işte güzel kız, yakışıklı delikanlı ve onları kıskanıp kuyusunu kazanlar. Mal meydanda. Size bol bol patlamış mısır yemek kalıyor. Hâlbuki romanda bunları siz hayal gücünüzde tekrar yaratırsınız. Önce romancı yaratmıştır, sonra siz yaratırsınız. İki defa yaratılmak galiba ancak roman kahramanlarına nasip olur. Hatta binlerce, yüz binlerce defa ve tekrar tekrar.

Okuyun. Roman okuyun. Türkiye’de roman zirvelerde. Pek güçlü yazarlarımız, nefis romanlarımız var. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Bakın Emine Işınsu Roman Ödülü’ne yüzlerce roman geliyor ve yayımlanıyor.

Eğitim çaydanlığı

Keşke hayat bu kadar kolay olsaydı. Soyutu kavramak bir ömür boyu edinilen bir beceri. Zekâ ile soyutun ilişkisini bulan Alexander Luria, soyutu kavrayan topluma “bilim gözlüğünü takmış” diyor. Bu eğitimin, ta baştaki aile içindeki eğitimin, sonra ilk eğitimin, sonra orta ve daha sonraki, daha daha sonraki eğitimlerin ve bütün bir hayat tecrübesinin işi.

Sözü burada bırakırsam “Hile yaptın, yine çözümsüz bıraktın.” diyebilirsiniz. Haklı da olursunuz. Eğitim dediğimiz çocuklara, gençlere, insanlara bilgi doldurup sonra onların bilgilerini çoktan seçmeli test kâğıtlarına boşaltmak değildir. Beğendiğim bir eğitimci, James M. Lang, bilgi doldurup boşaltmayı hoş bir benzetmeyle anlatıyor. (On Course, Harvard University Press 2010): “Bu anlayışa göre hoca, konusu neyse onunla dolu bir çaydanlığı elinde tutar. Öğrenciler çay fincanlarıdır. Hocanın görevi onları teker teker doldurmaktır.” Sonra o içerik çoktan seçmeli testlerle boşaltılacak ve en çok doğru işaretleyenler başarılı olacaktır.

Problemi boşver bize çözüm lazım

Daha lisede, bazı arkadaşlarımın sorunun, problemin ne olduğunu bilmeden şakır şakır çözdüklerini gözlemlemiştim. Bizde çözüm çok ama problem pek yok. Gençlerimizin de yaşlılarımızın da çözümlerden önce soruları, problemleri kavramalarını sağlamalıyız. Buna mecburuz. Başka çare yok. “Ne?” den hatta “Nasıl?”dan çok “Niçin?”i bilmelerini sağlamalıyız. Problem çözmek muhakkak değerlidir. Ama çözülecek problemleri belirlemek, bulup çıkarmak, daha da değerlidir.

Bilmek değil anlamak! Çoktan seçmeliden doğru cevabı bulmak değil, doğru soruyu sormak!

Bloom’un piramidini hatırlayın: Hatırla – anla – uygula – analiz et – değerlendir – yarat. İlk üçüne alt seviye biliş deniyordu. Bizim “testkolik” eğitim sistemimizde, bırakın alt seviyeyi, “hatırla”nın üstüne bir türlü çıkamıyoruz. Çünkü diğer basamakları çoktan seçmeli hâle getirmek kolay değil.

Değerler eğitimi

Asıl korkutucu gidiş, o ezber aşamasında sistemden mezun olanların sonra dönüp anne-baba olarak, öğretmen olarak, yönetici olarak eğitici ve yönetici konumuna geçmesidir. O zaman çember kapanır. Artık çıkış yoktur. Çünkü yapılagelenden farklı bir şey yapmanın bilgisi, kültürü unutulmuştur. Artık kimse bunu bilmemekte, hatırlamamaktadır.

Eğitimde muhakkak ki değerler eğitiminin önceliği vardır. Millî Eğitim’in anlamı ve öncelikle vazifesi budur. Fakat – maalesef – değerler de onların eğitimi de soyuttur. Yani ezberletmeye, doldurup boşaltmaya göre daha zordur. Değer eğitimi veriyoruz diye bir dizi somut yasak ve bir o kadar da somut mecburiyet sıralanıyor. Hani Orwell’in 1984’ündeki şaheser ilke gibi: “Yasak olmayan her şey zorunludur!”

Ben de testkolizmin temel ilkesini yazayım: Çoktan seçmeli hâle getirilemeyen hiçbir kazanım, bizim eğitimimizde yer bulamaz.

Ne dersiniz? Soyut – somut yazılarına devam edeyim mi?

https://millidusunce.com/soyut-somut-ve-testkolizm

Tevhid

     Kur’an, Tevhid’in konuşan dili ve delîli.

     Meyveli ağaç, kökü sağlam değilse meyve vermez!

     Kökü sağlam Kur’an Ağacı’nın;

     Hak ve Hakikat meyveleri, o kadar çok;

     Üstelik, o kadar doğrudur ki, hiç şüphe edilmez!

     Temelinde olan Tevhid mes’elesi,

     Vehme yer vermez şekilde kuvvetli;

     Doğru bir hak ve hakikati içeriyor!

     Konuşan delil olan Kur’an Ağacı’nın;

     Şahadet âleminde dal budak salmış;

     Hüküm dallarından sarkan,

     Sıdk, hak ve hakikat, onun meyveleridir.

     Kur’an Ağacı’nın,

     Gayb Âlemi tarafına uzanan;

     Dallarında ise,

     Yine Tevhid’e ve gayba dair,

     Bizlere sunulan meyveleri;

     Sâbit ve gerçek hakikatlerdir.

     Meyveleri hak ve hakikat olan;

     Kur’an Ağacı’nı diken Zât;

     Asıl meyvesi olan Tevhid mes’elesinden

     O kadar emindir ki,

     Hiç şüphe bırakmıyor!

     O sonucu; bütün gerçeklerin,

     Kaynağı görüyor.

     Herkesin kabulüne,

     Mazhar buluyor.

     Her şeyin temel taşı sayıyor!

     Çünkü Kur’an Ağacı’nın meyveleri;

     Üstündeki aidiyet hat ve çizgileri

     Ve mucizelik damgaları, her ihbarını tasdik ettiriyor.

     Çünkü Kur’an Ağacı’nın Tevhid meyvesi;

     Mucizelik, mantık, delil ve hakkı söyletmesi,

     Vicdanı şâhit tutması, hayır ve saadeti göstermesi,

     Dayanağının Allah’ın vahyi olduğunu nazara vermesi,

     Ve değerini, akla tasdik ettirmesiyle ancak;

     Allah’ın hakkıyla bilinmesi

     Demek olan; “Mükemmellik Katı”na çıkılabilir.

     Tabii ki, yolların en mükemmeli,

     En kısası, en selâmetlisi,

     Yani en parlağı,

     En istikametlisi,

     En kısası:

     Kolaylık bakımından,

     İnsanlar için en kapsayıcı olanı,

     “Mi’râc-ı Kur’anî” yâni:

     Kur’an’ın izlediği yoldur.

Kurumlar, Kurallar ve Yasaklar

                Devletleri ayakta tutan kurumlarıdır. O kurumlar ne kadar sağlam ve güvenli ise; kalkınmışlığınız ve demokratik hayatınız da o derece güvenlidir. Kurumları tabii ki insanlar yönetir. Eğer atandığı kurumun başına hak etmeyen, birileri geçerse, o kurumlar görevlerini yerine getirmez, hakkaniyet ölçülerinden şaşar ve devlete karşı vatandaşlar arasında güvensizlik başlar. Prof.Dr. İskender Öksüz bir yazısında: “Birçok kötülüğün, birçok aksaklığın çok değil ancak birkaç kök sebebi vardır. Aksaklık kadar, kötülük kadar sebep yoktur. Sıklıkla bir sebep, birçok aksaklığa birden yol açar. Onu düzeltirseniz düzinelerle kötülük ortadan kalkar.”

                Dilerseniz gelin İskender Hocanın bu sözünü çok güzel bir örnekle taçlandıralım. 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde 21 Temmuz 1977’de kurulan 2. Milliyetçi Cephe Hükümetinde milletvekili olmadığı halde Gümrük ve Tekel Bakanlığına atanan merhum Gün Sazak, cumhuriyet kurulduğundan beri gümrük kapılarındaki yolsuzluk ve rüşvet bataklığını görevde kaldığı 5,5 ay gibi kısa bir zamanda kurutmuştur. Sonrasında meşhur “Güneş Motel” olayı patlak vermiş ve Adalet Partisinden istifa eden 11 milletvekili CHP’ye geçerek 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti düşürülmüştü. Gün Sazak’tan boşalan Gümrük ve Tekel Bakanlığına Tuncay Mataracı oturmuştu. Bu duruma Gün Sazak’la siyasi görüş yönünden taban tabana zıt olmasına rağmen o dönemin Milliyet Gazetesi Yazı işleri Müdürü Abdi İpekçi, olayı şiddetli bir şekilde eleştirmiş Gün Sazak’a arka çıkmıştı.

Aynı zamanda İpekçi ile aynı görüşü paylaşan CHP’nin sol kanadından İzmir Milletvekili Süleyman Genç: “Ben inceledim, cumhuriyet kurulduktan bu yana gümrüklerdeki soygunu, fikri ve felsefesi benimle yüzde yüz ters olan Gün Sazak önlemiştir.” diye konuşmuştur.

                 Parlamenter sistem içinde de yasalara ve anayasaya arada bir uyulmadığı oluyordu ama kurumlarımız, hiçbir zaman cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildikten sonraki kadar hırpalanmıyordu.

Anayasa Mahkemesi:

Anayasanın 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir “hukuk devleti” olduğunu ilan etmektedir. Hukuk devleti; her şeyden önce, Devletin tüm organ, kurum ve görevlilerinin Anayasaya uygun hareket etmesini, Anayasa ile bağlı olmasını zorunlu kılmaktadır. Anayasa maddesi 153 göre AYM kararlarının kesin olduğunu yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağladığını belirtmektedir. Anayasa maddesi: 6/3, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” Madde: 138/1’e göre ise, “Hâkimler Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak hüküm verirler.” demektedir. Hukuk sistemimizde hiçbir kuruma veya kişiye AYM kararlarına direnme yetkisi tanınmamıştır.

                Anayasa bu kadar net ve açık olmasına rağmen anayasaya göre hak ihlâline uğradığına hüküm verilen Hatay milletvekili Şerafettin Can Atalay neden hâlâ içerde anlaşılır gibi değil.

                Türkiye’de en fazla hukuk sistemimiz eleştirilmesine rağmen, adalet bakanımız: “Türkiye bir hukuk devletidir.” Demekten ileri gitmiyor. Peki ama hukuksuz gerekçelerle içeride yatırılıp sonrada hiçbir şey olmamış gibi salınan insanımızın hayatından çalınan günlerin hesabını kim verecek?

Atatürkçü Askerler

                Son yıllarda görev yaptığı kıtadan üstün hizmet madalyaları ile taltif edilerek emekli edilelen askerler, bir bakıyorsunuz Ordu Evlerine giriş kartları iptal ediliyor.

                 Hatta Özel Harp Komutanlığından emekli edilen Albay Orkun Özeller, sosyal medyada verdiği demeçler nedeniyle önce içeriye atıldı 57 gün yatıp çıktıktan sonra Ordu evlerine giriş kartı iptal edildi.

                Sözcü Gazetesi yazarı Saygı Öztürk’ün yazdığına göre, Emekli Askeri Hâkim Ahmet Zeki Üçok, Fenerbahçe Orduevinde bulunan sağlık merkezine ilaç yazdırmaya gittiğinde kartı iptal edildiği için ilacını yazdıramadı. Hâlbuki çatışmada yaralı ele geçen PKK’lılar bile önce tedavileri yapılıyor sonra cezaevine konuluyor.

                En son Türkiye’de neredeyse tanımayanın kalmadığı Naim Babüroğlu Paşaya dahi getirilen yasaklar, artık tuzun bile koktuğunu ispat etmeğe yeter. Naim Paşa için terörle mücadelenin efsane komutanı Osman Pamukoğlu’nun ‘Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok’ kitabında övgüyle bahsettiği Yüzbaşı Naim’dir.

Pamukoğlu: Naim yüzbaşı için; “Bu subay ne zaman uyur, ne zaman yemek yer, hiç görmedim, 24 saat her yerde hazırdı olurdu.” Diyor.

                Ege Adalarının Yunanistan tarafından işgalini sürekli dile getiren Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım dahi orduevlerinden yasaklılar kervanında. Gerisini varın siz düşünün.

Milli Eğitim Bakanlığı

                Adı üzerinde asıl görevi çocuklarımızı eğitecek, öğretecek bir kurum olması gerekirken, Milli Eğitim Bakanı en son demecinde: Bizim işimiz eğitim değil, çocukları terbiye etmektir.” Demez mi? Demek ne kadar terbiye ediyorlar ki, guruplar halinde fuhuş ve uyuşturucu müptelası yakalamalarına rağmen bir türlü sonunu getiremiyorlar!

Tabiat

     Tabiat, görülen âlem olarak yaratılan maddî evren ve dünyadır. Bundaki unsur ve âzâların fiillerini intizam ve kontrol altına alan Allah’ın; en büyük şeriati’nin / kanunlarının toplamı, nizam ve intizamlar bütünü, kısaca anayasa’sıdır.

      Tabiat, fıtrî / yaratılıştan gelen şeriat, yâni düzendir. Sünnetullah / Allah’ın sünneti / âleme koyduğu kaide ve kurallar bütünüdür. Tabiat diye isimlendirilmiştir.

     Tabiat, kâinatın yaratılışında geçerli olan itibarî / mânevî kanunların tamamından ibarettir. Duygu ve his dedikleri şeylerin her biri, bu şeriatin / İlâhî kanunların birer hükmüdür.

     Kanun ve yasalar dedikleri şeyler ise, her biri şeriatin / İlâhî kanun ve kuralların birer mes’elesidir. Fakat o şeriattaki hükümlerin, değişmez olarak sürüp gitmelerine dayanır. Bu istinat edişe vehim / şüphe, zan ve hayal musallat olarak; nefsin arzularından doğan huy, âdeta cisimleşir. Hayâlden hakîkat sûretine girer.

     İnsan; hayâli; hakîkat şeklinde gören, gösteren, nefislerin kabiliyetsizliklerinden; etken bir fiil sahibi tavrını takınır!

     Oysa kör, şuursuz Tabiat’ta; kesinlikle kalbi ikna edecek / kabullendirecek ve fikre kendini beğendirecek ve doğru bakışı ona ülfet ve dost edecek hiçbir uygunluk ve münasebet yoktur. Böyle iken ve kaynak olmaya kabiliyeti yok iken, bâzıları sırf Allah’ı yok saymaktan çıkan bir zorunluluk (!) ile, fikirlerin en şaşkınlık vereni olan Ezelî Kudret’in apaçık eserlerinin Tabiat’tan meydana gelmesini; gâfil insan; hayâlinde canlandırır.

     Halbuki Tabiat; misâlî / görüntüden ibaret bir matbaadır. Basan değil nakıştır. Nakkaş / nakışçı değil, kabul edicidir. Fâil / yapan değildir. Mistar / ölçektir, kaynak değil. Nizamdır, nizam / düzen ve sistem koyucu değil. Kanundur, kudret değil. İrâdî şeriattir. Hâriçte hakikati yoktur.

     Fakat, Allah’tan gâfil olanlar; böyle makul ve aklî olmayan -ne yazık ki- ister istemez kabul ettikleri; fail ve güya şuurlu sandıkları Tabiat’la, kendilerini aldatıyorlar!

     Kelâm sıfatından gelen İlahî şeriat ise, insanın tercih ettiği, seçerek yaptığı fiilleri tanzim eder.

     Bir de, İrade sıfatından gelen ve Evamir-i Tekvîniye / varlığın yaratılışıyla ilgili işler; fıtrî şeriat / kanun ve kurallar vardır ki, bütün kâinatta geçerli olan İlahî kanunların toplamından ibarettir.

     Kelâm sıfatlarından gelen şeriat, nasıl aklî kanunlardan ibaret ise;

     Tabiat denilen şeriat da, mânevî kanunların tamamından meydana gelir. Kudret sıfatının özelliği olan tesir ve icada mâlik değildir.

     Evet, her şey, her şeyle bağlıdır. Bir şey, her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi yaratan, her şeyi yaratmıştır. Öyle ise, bir şeyi yapanın; Vahid, Ehad, Ferd ve Samed olması, kısaca Vahid / Bir olması zorunludur.

     Dalâlette / yanlış yolda gidenlerin gösterdikleri tabii sebepler; hem sayısız, hem birbirinden habersiz, hem kör; iki elinde iki kör olan; kör rastlantı ve sadece maddesel yönü olan, mânâ yönü kör olan şaşı tasadüflerden başka bir şey değildir.

     Elhâsıl: Büyük Kâinat Kitabı’ndaki nizam, intizam ve yazılışındaki mucizelikler, güneş gibi gösterirler ki, yaratılanlar sonsuz bir kudret, sonsuz bir ilim ve Ezelî bir İrade’nin eseridir.

     İnsanın âlim ve araştırmacısı hükmünde olan kâinata ait ilim ve fenler, tam bir inceleme ile o nizamı keşfetmişler.

     Çünkü her bir tür ve çeşide dair bir fen oluşmuş veya oluşması mümkün. Her bir fen; kuralın umumiliği ile kendi türündeki tertip düzen ve intizamı gösteriyor. Zira her bir fen; genel kaideler ve düsturlardan ibarettir. Demek, şahsın nazarı nizamı idrak etmezse:

     İlimlerin etraflıca bildirmesi vasıtasıyla görür ki, büyük insan hükmünde olan kâinat, küçük kâinat hükmünde olan insan gibi muntazamdır.

     Her bir şey hikmet ve bir amaç üzere halk olunmuştur. Faydasız ve abes / boş olanı yoktur.

     Bu delilimiz, değil yalnız esasları ve âzâları; belki bütün hücrecikleri, belki bütün zerreler  Tevhîd’i zikreden birer bir dil olarak; büyük delil ve bürhanın yüksek sesine katılarak “Lâ İlâhe İllallah.” / “Allah’tan başka İlâh yoktur.” diye zikrediyor, Allah’ı anıyorlar.

Kameralı Denetim İhtiyacı

Duydunuz mu? “Direksiyon sınavlarında kamera kaydı zorunlu oluyor.”

Bu haberin devamı şöyle: Bir vatandaş girdiği direksiyon sınavında “ilk parkuru başarıyla tamamlamasına rağmen ikinci parkurda ciddi bir hata yapmadığı halde başarısız sayıldığını” iddia etti. Yeniden sınav ücreti ödemek zorunda kalan ve maddi-manevi zarara uğradığını belirten vatandaş sınav değerlendirmelerinin “keyfi ve objektiflikten uzak” yapıldığı gerekçesiyle Kamu Denetçiliği Kurumu’na başvurdu.

Kamu Denetçiliği Kurumu, sınav güvenliğini ve kamu hizmetine duyulan güveni artırmak amacıyla kamera kaydı sistemine geçilmesi yönünde karar verdi. Kurum tarafından açıklanan kararda, sınavların kayıt altına alınmasının şu açılardan kritik bir ihtiyaç olduğu vurgulandı:

Keyfi Değerlendirmelerin Önlenmesi: Sınav görevlilerinin önyargılı veya mevzuata aykırı değerlendirme ihtimalinin azaltılması.

Somut Delil İmkânı: Adayların yapacakları itirazlarda ellerinde somut delil bulunmasının sağlanması.

Standardizasyon ve Güvenlik: Sınav sürecindeki uygunsuz davranışların engellenmesi, idari uygulamalarda standardın güçlendirilmesi.

KDK’nin bu tavsiye kararı üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı, yönetmelikte değişiklik yaparak sınav sürecinin kamera ile kayıt altına alınması için çalışma başlattı.

Bu haber dikkatinizi çektiyse muhtemelen sizde de getirilmek istenen denetim tarzı hakkında olumlu bir düşünce oluşmuştur.

Ama kameralı denetim ihtiyacı direksiyon sınavlarından ibaret midir?

Diğer kamu hizmetleri için kameralı denetim ihtiyacı yok mu? Yapılırsa böyle bir denetim sonuç verir mi?

Bu kadar güvensizliğin hâkim olduğu bir toplumda, kameraları izleyerek karar verecekleri kim denetleyecek?

Daha da önemlisi, neden kameralara muhtaç bir toplum haline geldik?

Bu sorulara cevap bulmamız gerekmiyor mu?

**********************************

Bütün Sınav, Mülakat Ve Kamu Hizmetlerinde Aynı İhtiyaç Var

Bugüne kadar aldığınız kamu hizmetlerinde,

  • Ön yargılı veya mevzuata aykırı işlemler yapıldığı,
  • Buna karşı somut delil sunamadığınız için çaresiz kaldığınız,
  • Kamu görevlilerinin uygunsuz davranışlarına muhatap olduğunuz nice olaylar yaşamış olmalısınızdır.

Sadece rüşvet mekanizmasını değil; iltimas, kayırma, adamına göre muamele, saygısız ve kaba davranma, işi yokuşa sürme, bugünün işini yarına bırakma, başka birime havale gibi olayların tümünü kastediyorum.

Sade vatandaşı çileden çıkaran, çaresizlik içinde mutsuz eden, “adamını nasıl bulurum?” kaygısına sokanlar için bir çare aranması elbette doğru.  İlk bakışta her memurun başına bir kamera koymak parlak bir fikir gibi görünüyor. Ancak aynı zamanda utanç verici bir tablo bu.

****

Daha önce de yazdığım, Rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun bir anısını tekrar hatırlatayım: Cüceloğlu Amerika’da doktora yaparken girdiği sınavda, hoca soruları dağıttıktan sonra “cevapları yazanlar kağıtları odama getirebilirler” deyip sınıftan çıkıp gider. Bir Amerikalı arkadaşına şaşkınlık içinde “Hoca bizi yalnız bırakıp neden gitti?” diye sorduğunda aldığı cevap tokat gibidir: “Doğan, utanmalısın. Sen doktora öğrencisisin, sana güvenmeyip başına nöbetçi mi dikecekti?”

Biz nöbetçilerin nezaretinde sınavlardan geçmiş bir toplumuz. Ama kopya çekmenin önüne geçilemedi.

Bundan sonra, ilk öğretimden üniversiteye kadar, kameralı salonlarda sınav yapılırsa şaşırmayız.

Kameralı denetimin (dış denetimin) kısa vadedeki bir caydırıcılığı olacağı söylenebilir. Ama uzun vadede sonuç alınabilir mi siz karar verin.

Tabii ki sınavda öğrenciler hepimizin güveneceği bir dürüstlük içinde olmalılar. Bu karakter ve ahlak içinde davranmalı, öncelikle dürüst olmalı.

Peki öğretmenler, hocalar aynı güveni verebiliyorlar mı? Üniversite hocaları arasında intihal (başkalarının fikirlerini ve akademik çalışmalarını çalma) vakalarının yüksek olması tesadüf mü? (Araştırmalarda akademik tezlerin yaklaşık üçte birinin intihal olduğu ortaya çıktı.)

Sınav kağıtlarının önyargılı ve taraflı okunmasının ya da soruların sızdırılmasının önüne geçebildik mi?

Kamu görevlilerimizin önyargılı veya mevzuata aykırı değerlendirme yapmayacağına güvenebiliyor muyuz?

**********************************

Manevi Kameralar

İnsanları dürüst davranmaya iten üç temel unsur vardır: DİN, VİCDAN, HUKUK.

Dini inancı olan ve bu inancın gereğini hayatına uygulayan insanlar, inandığı dinin haram kıldığı kötülükleri yapmamaya ve tavsiye ettiği iyi şeyleri yapmaya çalışırlar. Bu ilkeye uyduklarında, ölümden sonraki hayatta, Tanrı tarafından ödüllendirileceklerine, bu ilkeden saptıklarında cezalandırılacaklarına inanırlar. Bu durumda iyi, dürüst, ahlaklı ve suç işlemeyen birer insan olmaya çalışırlar.

Diğer bir kesim toplum içinde dürüst ve ahlaklı yaşamanın gereğine inanır, vicdanları ve kınanma, toplumdan soyutlanma endişesi onları kötü şeyler yapmaktan alıkoyar.

Üçüncü etken ise kanun ve kurallardır. Kanun ve kurallara uymadığında cezalandırılacağını bilen, sadece kanunlara uyduğunda yasal hakların tamamından yararlanma imkânını kullanabileceğini düşünen insanlar da suç olan eylemlerden kaçınırlar.

Bu üç etkiden en az birini tam olarak hisseden insanlar suç işlemeyen, dürüst ve ahlaklı birer karakter inşa edebilirler.

Dileğimiz bu üç tür manevi kameranın iç denetimindeki insanların toplumun genelini teşkil etmesidir.

Her dönemde suçlular, günahkarlar ve ahlaksızlar olmuştur. Ancak günümüzde bu tür insanların çoğalması kameralı denetim gibi çareler aramamıza sebep oluyor.

Öncelikle hepimizin içine bu üç manevi kamerayı yerleştirecek eğitim ve yönetim sistemini kurmak gerekiyor. İç denetim en masrafsız ve en etkili denetim mekanizmasıdır.

Bunun sağlayacağı güven ortamının sosyal ve ekonomik getirisi rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyüktür.

Münderecât

Çaya hüzün

Kahveye keder

Katarak değerlenir hayat

Gölge, rûhun rengi

Hâtıra, geçmişin gölgesi

Ömür dediğin kendine seyâhat

Tin, ten ile örtük

Tanrı, şeyler ile..

Dıştan içe ve içten dışadır hakîkat

Aşk bir sınırsızlık

Sanat, güzellik imzâsı

Melekelere dikkat!

Beşer bir unutma

İnsan bir hatırlatma

Kâh hayret kâh heyhât

 12 Temmuz 2025 – İstanbul