Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi tam boyu tartışmalı olsa da Oğuzların Bozok kolundan Kayı boyuna mensuptur. Böylelikle de Osmanlılar daha ilk baştan kurucu unsur olarak Türk etnisitesindendir. Bugünkü Türkiye Türklerinin atalarıdırlar.
Ankara Savaşında Türkmen’lerin Timur’u desteklemesi sonucu yıkılan Osmanlı devleti on ya da on bir yıl sonra tekrar oluşuyor. Osmanlı Devletinin bu ikinci kuruluşu, devşirmelerin etkisi altında kuruluyor. Bu devşirmeler bundan sonra Türkmenlere asla mı asla iyi gözle bakmıyorlar; bu konuyu Faruk Sümer, Oğuzlar kitabında[18] çok güzel yazmış. Osmanlı Devletinin ikinci kuruluşundan sonra genel olarak Türkmenler, özel olarak da Işık taifesi denen Kızılbaşlar üvey evlattan daha kötü bir muamele görüyor. İşte bu tarihten sonra, birini aşağılamak için ona “Terk” demek yetiyor, Terk Arap aksanına göre Türk demek, Terk’in çoğulu Etrak; etrâk-ı bi idrak böyle söyleniyor * Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam” kitabından alıntılar; Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşek idi… Türk; Koçi Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi… Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı… Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi… Türk; Nefiy’e göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı… Türk; Baki’ye göre, kabaydı… Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi… Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi… Türk; Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu… Türk; Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı… Türk; Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi… Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi… Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı… Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı… Türk; Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı… Türk; Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü… * Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim! Osmanlı… – Ermenilere, “Millet-i Sadıka”… – Araplara, “Kavm-i Necip”.. – Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı. * Peki, Türk kendini nasıl görüyordu? “İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Hâlbuki bu gördüklerim sadece cahildiler. Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı. ‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı: ‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Hâlbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(…) Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir. Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”
*
Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı ve devamla; “Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık…” Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var: Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıâli’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti ve Türklere, “etrâki bi idrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!) * Tarihi bir gerçeğin anatomisi; Engin ve soylu Tarihiyle bilinen Türkler İslam Diniyle karşılaşınca bu dine kolaylıkla adapte oldular; çünkü İslam öncesi de tek Tanrıya inanıyorlardı.
Milli yapılarıyla, İnanç anlayışıyla Türk İslamcı değil, Kur’an’ın insanıdır. Türk birlikçisidir; Turancıdır Milliyetsiz milliyetçi değil, Türk milliyetçisidir Evrenselci, Halkların kardeşliği, Din kardeşliği masallarına inanan değil, Türkün kardeşi sadece Türk’tür gerçeğini inanır. Sağcı, solcu. Dinci, Dinsiz. Kapitalist, komünist veya Avrasyacı bopçu Avrupacı değil. Orhun nehri gibi kaynağından Türk tür bunun içinde Türkçüdür, Turancıdır. Kanım aksada zafer İslamlın veya onun bunundur diyenlerden değil, varlığım Türk varlığına armağan olsun diyendir. * O halde atam belli, ceddim belli, soyum belli, Türklüğünün farkında olmayan mankurtlardan değiliz. Soyumun yüceliğini bilenler bilir, ama birde en iyi kendim bilirim, Türk olduğum için kendimi dünyanın en şanslı kişisi sayar, tarihimi geçmişimi asaletimi yüceliğimi hep özümde bulur gururlanırım.. Türk olunmaz, Türk doğulur. Gayriler elbette ki benim gibi olamazlar, hiç bir zaman Türk olma imkânları da yoktur, çünkü asalet, asillik, yücelik, Türklükten yani soydan gelir. Ne mutlu Türküm diyenlere, ne mutlu Türklüğünün farkında olup Türk’çe yaşayanlara. * Türklüğü tamamlayıcı yegâne kavram İslam Peygamberi Hz Muhammet’ in ana felsefesini kavrayarak İslamı anlamlandırmak ve Anadolu’ ya İslam tohumunu eken Ahmet Yesevi’nin muazzam öz deyisi ile İslamı Türkçe okuyabilmektir. Yesevi’nin ifadesiyle; ‘’Türk olmak kaderimdir; ancak inancım tercihimdir.’’der. Çünkü Türk olarak doğmuştur; Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir. * İslam evrensel bir dindir. Güzel ahlakı ve sevgiyi esas alır. Türk İslam kültürünü içselleştiren milli ve manevi kimliğimizle benliğimizi güçlendirdik; imparatorluklar kurduk; Türkiye Cumhuriyetini kurduk; bin yıldır Anadolu’yu yurt edindik. Bilelim ki; ”Bu toprakların dili sevgidir”. * Kaldı ki; ‘’İki Ses vardır Bizi Kendimize Getiren. Biri EZAN Sesi Diğeri SELA. Biri Hala Yaşadığımızı, Yüce Yaratana Karşı Sorumluluğumuzu Hatırlatır Diğeri Bu Âlemde Misafir Olduğumuzu’’ … * Türk; Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple… Tarih: 23 Mayıs 1928. TBMM, 1312 s Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti. Böylece… Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı. Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu… “Türk”, Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi. Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi… Atatürk başarmıştı.
“Hocam, ‘hakikat’ sözcüğünü dilimizden çıkarsak, yerine ‘gerçek’ kelimesini koysak ne kaybederiz?”
Hoca tebessüm eder, kısa ama derin bir cevap verir: “Evladım, hakikati kaybederiz.”
Öğretmenin zekice verdiği cevap karşısında şapka çıkarmamak mümkün değil.
İlk bakışta “tevriye” sanatına güzel bir örnek ve bir kelime oyunu gibi görünen bu cevap, aslında plaza diliyle iletişim kuran ve dijital esaretinin farkına varamayan günümüz gençlerinin en büyük buhranlarından birine işaret eder. Çünkü insan bazen bir kelimeyi kaybettiğini zannederken, aslında o kelimenin taşıdığı dünyayı kaybetmektedir.
Türdeşlerimizle ve eşya ile ilişkilerimize bir de bu açıdan bakmamız lazım:
Her şeyin sadeleştirilmesi, kısaltılması ve kolaylaştırılması gerektiği düşünülüyor. Dil de bu değişimden nasibini alıyor. Bazı kelimeler eski bulunduğu için terk ediliyor, bazıları ise yerine konulan yeni sözcüklerle aynı anlamı taşıdığı varsayılarak unutuluyor. Oysa dil yalnızca iletişim aracı değildir. Dil, bir milletin hafızasıdır. Kelimeler ise o hafızanın taşıyıcılarıdır.
“Gerçek” ve “hakikat” kelimeleri buna güzel bir örnektir.
Gerçek; çoğu zaman görünen, ölçülen, tespit edilen şeydir. Müşahhastır, somuttur. Bir olayın meydana gelmiş olması bir gerçektir. Yağmurun yağması, güneşin doğması, bir savaşın yaşanması gerçektir. Beş duyuyla algılanır, deneyseldir. Batı’daki “realizm” akımı, bizde “gerçekçilik” diye ifade edilir. Fakat hakikat, bu görünenin arkasındaki manayı da içine alır. Hakikat, yalnızca olanı değil, olanın nedenini, amacını, anlamını ve insanla ilişkisini de sorgular. İnsan veya eşya hakikati ile gerçeği aynı şey değildir. Varlık nedenimiz, “hakikat” kelimesiyle dillendirilirken biyolojik, fiziki belki de kısmen psikolojik yönümüz “gerçek” kelimesiyle anlatılmalıdır.
Bugün bilgi çağında yaşıyoruz. İnsanlık tarihinde hiç olmadığı kadar çok bilgiye sahibiz. Telefonlarımızda, bilgisayarlarımızda, kütüphanelerimizde sayısız veri bulunuyor. Ancak bu bilgi bolluğuna rağmen insanların huzuru, mutluluğu ve anlam arayışı konusunda ciddi sıkıntılar yaşadığını görüyorum. Çünkü bilgi arttı ama hikmet aynı ölçüde artmadı, hakikatten uzaklaşıldı. Bilim dalları gerçeklerin sayısını artırdı, lakin hakikatin kutbunu kaybetti.
Bir insanın kaç yaşında olduğu gerçektir. Hayatını neye adadığı ise hakikatle ilgilidir. Muhabbet, vefa, merhamet, vicdan, bağışlama … birer hakikattir.
Bir ağacın boyunu ölçebilirsiniz; bu gerçektir. O ağacın insana sabrı, kök salmayı ve direnç göstermeyi öğretmesi ise hakikattir. Eşyanın hakikati, insanoğluna verdiği derstir, irfandır.
Modern dünya, çoğu zaman bizi gerçeklerle meşgul ediyor. Sürekli rakamlar görüyoruz. İstatistikler okuyoruz. Veriler topluyoruz. Ölçüyor, biçiyor, karşılaştırıyoruz. Fakat insan ruhu yalnızca verilerle yaşayamaz. İnsan, anlam arayan bir varlıktır. Anlam ise hakikatin kapısından içeri girer.
Belki de bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde bu ayrımı unutmuş olmamız yatıyor. Teknoloji gelişti, binalar yükseldi, araçlar hızlandı; ama yalnızlık, güvensizlik arttı, insanlar birbirini anlamakta zorlanmaya başladı. Çünkü gerçeklere yatırım yaptık; hakikati ise ihmal ettik.
Hakikat, insanı kendisiyle yüzleştirir. Ona sadece “Ne biliyorsun?” diye sormaz; “Nasıl yaşıyorsun?”, “Neye inanıyorsun?”, “Ne uğruna mücadele ediyorsun?” sorularını da yöneltir.
Bu yüzden hakikat kelimesinin kaybolması yalnızca bir sözcüğün kaybı değildir. Bir bakış açısının, bir düşünme biçiminin ve bir medeniyet tasavvurunun kaybıdır.
Kelimeler, ev gibidir. İçlerinde asırların birikimi yaşar. Bir kelimeyi attığınızda yalnızca birkaç harfi değil, o harflerin taşıdığı anlam katmanlarını da kapının dışına bırakmış olursunuz.
“Hakikat” yerine “gerçek” desek ne kaybederiz?” sorusuna verilen cevap son derece nükteli ve vecizdir: “Hakikati kaybederiz.”
Eski kültürümüzden kopma refleksi adına eş anlamlısı diye uydurulan kelimelerin hemen hiçbirinin, tarihi süreç içinde organikleşen kelimelerin anlamlarını karşılaması mümkün değildir: Medeniyet/uygarlık, talebe/öğrenci, muhabbet/sevgi, tecrübe/deneyim, mektep/okul, irfan/kültür, şuur/bilinç, hürriyet/özgürlük, hayat/yaşam, gibi … Kendisiyle değer bulup varlığımızı gerektiğinde armağan ettiğimiz sevgilimiz için kullandığımız “hayatım” kelimesi yerine “yaşamım” demek, bana oldukça iğreti, sevimsiz, çirkin gelmektedir.
Dilciler arasında genel kabul gören görüş şudur: Her eski kelime, yerine gelen yeni kelimeyle bire bir karşılanamaz. Çünkü kelimeler yalnızca sözlük anlamı taşımaz; tarih, kültür, edebiyat ve medeniyet birikimini de taşır.
Bir insan “bilgili” olabilir; ama “irfan sahibi” olmak çok daha farklı bir mertebeyi anlatır. Kelime değiştiğinde sadece ses değil, bazen bir medeniyet tasavvuru da değişmiş olur.
Kelimeler, farklı ufuklara açılan farklı pencerelerdir. Dilin zenginliği düşüncenin zenginliğidir. Düşüncenin zenginliği ise insanın dünyayı anlama kapasitesidir. Hakikati arayan toplumlar yalnızca bilgi sahibi olmazlar; aynı zamanda bilgelik de üretirler.
Hepimizin yeniden sorması gereken soru, şudur: “Gerçek”i öğrenmek için büyük çaba harcıyoruz. Peki, “hakikat”i aramak için ne kadar emek veriyoruz?
Bizde parti yok, lider var demiştim. Niçin? Çünkü parti zor bir kavram. Partinin, adı üstünde, diğer partilerden ayrı, onu tarif eden bir anlayışı olur; farklı bir felsefesi olur. Amaaan canım. Kim uğraşacak anlayışla, felsefeyle. Onun yerine Ahmet liderin partisi, Mehmet liderin partisi deriz. Her şey ayan beyan bellidir. Bunlardan birine taraftarları dünya lideri der, öbürüne kâinat lideri; yuvarlanıp gideriz.
Partiydi, anlayıştı, felsefeydi zaten kendileri soyut kavramlar. İçini doldurmak için daha da soyut kavramlar gerekecek. Ünlü Rus nörolog Luria, iptidai toplumlarda soyut kavramların bulunmadığını belirlemişti. Daire yoktu, tabak vardı; dikdörtgen yoktu, kapı vardı… Sonra zekâ testlerinde ölçülen şeyin de büyük çapta soyut kavramlara hâkimiyet olduğu anlaşıldı. Çünkü zekâ testleri aslında soyutun manipüle edilmesi üzerine kurulmuştu. Ülke gerilikten kurtulursa, bu kurtuluşla birlikte çocuklarına soyutu kavratan bir eğitim verebilirse, toplumun ölçülen ortalama zekâsı yükseliyordu. Siyaset hayatımıza, siyaseti anlayışımıza bakılırsa o eğitimin hâlâ verilemediği görülüyor.
Herhâlde çok doğru değildir bu düşüncelerim ama nideyim, düşündükçe bu soyutu kavrayamama ile birçok tersliği açıklayabiliyorum.
GELLNER DER Kİ
Bir başka bilim adamı, sosyolog Ernest Gellner’in de bu düşüncelerime yakın tespitleri var. Gellner daha ziyade millet ve milliyet teorileriyle bilinir. Fakat milliyet teorilerine dönmeden önce İslam Toplumu (İslamic Society) adlı bir kitap yazmıştı. Orda, İslam dininin, bilhassa İslam’da Tanrı kavramının mesela Hıristiyanlığa göre daha soyut olduğunu söylüyordu. Öyle ya, Hıristiyanlıkta Tanrı insanları sevdiği için insanlara oğlunu kurban etmiştir. Hatta oğlu mudur, kendi midir hangisi ise ete kemiğe bürünüp insanların arasına inmiş, insanların arasında yaşamış ve ölmüştür. İslamiyet’in Allah’ı Hıristiyanların anlayışıyla mukayese bile edilemez. Kimseye benzemez, doğmamıştır, doğrulmamıştır… Onun için der Gellner, Müslümanlar bu kadar erişilmez – aynı zamanda şahdamarlarından da yakın – Tanrı’ya erişmek için şeyhleri aracı kılıyorlar. Şeyh işte karşılarında, elle tutulur, gözle görülür. Sizi soyutluktan kurtarır. Günahtan da. Olabildiğince somuttur. İşte, orada karşınızdadır.
Şimdi Gellner’in fikirlerini alıp bizim siyasetimize uygulayabiliriz. Demokrasi? Ne demek demokrasi? İşte herkes kendine göre bir demokrasiden bahsediyor. En teröristi de demokrasi diyor, en diktatörü de demokrasi.
YOK ASLINDA BİRBİRİMİZDEN FARKIMIZ
Parti ne demek? Bir parti bir partiden farklı bir şeyler söylemeli değil mi? Biri Türkiye’yi şöyle şöyle kalkındıracakken öbürü, “Hayır” demeli, “Böyle böyle kalkındıracağım.” Mesela biri devletçiyken öbürü liberal falan olmalı; değil mi? Bizim partilerimiz arasında böyle farklar görüyor musunuz? Doğrusu ben görmüyorum.
Hepsi aynı şeyi söylüyor. “Memur, emekli, işçi maaşları daha yüksek; domates, hıyar, ekmek fiyatları daha düşük olmalı.” CHP böyle diyor. Peki, AKP ne diyor? Tersini mi söylüyor? Hayır. O da tamamen aynı fikirde de farkı şu, imkânımız şimdilik bu kadar ama bu yüzyıl Türkiye yüzyılı olacak; o zaman maaşlar yükselecek, fiyatlar artmayacak diyor. Nasıl mı olacak? İşte iktidar da muhalefet de bu “nasıl”ı söylemiyor. Hiç söylerler mi… Söylesinler de karşı taraf kopya mı çeksin!
Ha, CHP daha Atatürkçü. Ne demek Atatürkçü? Özgür Özel, Atatürk’ün koltuğunda oturuyormuş. Buna mobilya Atatürkçülüğü diyen bozgunculara bakmayın siz. Bundan daha sağlam bir Atatürkçülük delili olur mu? Daha ne istiyorsunuz? Altı oku mu saysın tek tek? Hele hele “Türk milleti”, “Ne mutlu…” falan desin de DEM’i mi küstürsün maazallah!
PARTİ NİFAK DEMEKTİR
Aziz milletim. Bu demokrasi işinin tadı kaçtı. Milleti partilere bölmek son derece tehlikeli bir iş. Bakın “parti” yerine eskiden “fırka” denirdi, bu kelimenin cinsleri arasında “fark”, “tefrik” falan vardır. Yani ayırt etmeye dayanır. Hâlbuki dört tarafımız düşmanlarla çevriliyken, İsrail bize saldırdı saldıracakken; tefrike, hizbe hiç mi hiç ihtiyacımız yok.
İç cepheyi sağlam tutmak beka meselesidir. Fırka ile, hizip ile iç cepheyi nasıl sağlam tutarız? Vazgeçin bu parti, pırtı işlerinden. Muhalefet yapmaktan. Bakın, muhalefet bu farklılıklara o kadar alışmış ki kendi içlerinde bile parça parça olmuş, birbirine girmişler.
Elin gâvuru, fiilî durumu kanuna uygun hâle getirmek için çırpınır durur. Biz, tam tersine, kanunu fiilî duruma uydururuz. Bunu, hatırlayacaksınız, daha önce de yaptık. Gelin, bize meşruiyet lütfeden Tom Barrack’ın sözlerine kulak verelim. Bize yakışan rejimin hangisi olduğunu tekrar düşünelim. Müşfik monarşi miydi? Hemen başlayalım: Evvel emirde birlik ve beraberliğimize zarar şu fırkalardan kurtulalım. Tek yumruk olalım. İki satırlık bir kanuna bakar: Muhalif olmak yasaktır. Muhalifler muhalefetten vazgeçene kadar hapsolunur. Vesselam.
Şimdi bu yazıyı tekrar okudum. Gellner’den sonra zıvanadan çıkmışım. Neyse bu böyle kalsın. İlerde doğrusunu yazarım. Şimdi bu yazdıklarımı “beka meselesi” diye okuyun. “Beka meselesi” deyince yazdığım her zırvayı kabule mecbursunuz.
Bundan üç yıl kadar önce, 31 Ağustos 2023’te, Türkiye’nin durumunu bir uçak metaforu üzerinden anlatmıştım. Seçimlerin hemen ardından ekonomide ve siyasette yaşanan şiddetli sarsıntılar üzerine kaleme aldığım yazının bugün maalesef hiç “eskimediğini” görüyorum. Uçağın rotasında, türbülansın şiddetinde ve yolcuların psikolojisinde değişen şeyler var elbet; ancak temel sorunlar yerli yerinde duruyor. Üç yıl önce yaptığım bu “uçuş değerlendirmesini” hatırlatıyor ve uçağın bugünkü rotası ve irtifasına dair birkaç yeni notu ise yazının sonunda sunuyorum.
****
Havacılık konusunda yazı ve programlarıyla tanıdığımız Güntay Şimşek, Habertürk’teki yazısında, “uçağa bindiğinizde neden uykunuz gelir?” sorusunun cevaplarını veriyor.
Gerçekten “yolculuk öncesi iyi bir şekilde uykunuzu almanıza rağmen, henüz rutin uyku saatinize de epeyce zaman varken” bile çoğu zaman uçakta uykunuz gelir. Güntay Şimşek bunun sebeplerini şöyle açıklıyor:
İlk ve en önemli sebep “düşen kabin basıncı.”Düşük kabin basıncı uykunuzu getirir.
“Pilotlar bazı hava muhalefeti durumunda uçakların irtifasını sert bir şekilde düşürüyor. Özellikle son dönemlerde yaşanan küresel ısınmadan kaynaklanan türbülanslar pilotları bu duruma sevk etmeye başladı. Pilotlar uçuş güvenliği için bunu yaparken bu durumda yolcuların içi çekiliyor ve uykuları geliyor.İrtifa düşüşlerinde de uykunuz gelebilir.”
Yolcuların uykusunu getiren başka bir sebep ise uçuş yönünün güneşin doğuşu yönünde olması imiş. “Cam kenarında, güneşin geldiği taraftaysanızmayışıp uyur kalırsınız.”
Uçakların bazen “koltuklarının tasarımı, renk uyumu ve kabin içi atmosferi o kadar rahat olabilir ki” yolcuları adeta uykuya davet eder.
Eğer uzun uçuşlar öncesi uykunuzu almadan uçağa bindiyseniz daha çok uyuyabilirsiniz.
Korku veya hastalık gibi sebeplerle, yolculuğa başlamadan uyku ilacı aldıysanız, yine uzun süreli bir yolculuğun çoğunu uykuda geçirerek daha rahat ve konforlu bir yolculuk yapabilirsiniz.
****
Bu havacılık bilgilerini okudukça benim aklıma “Türkiye uçuyor” sloganı ve bu sloganla avutulan kitleler geliyor.
Bir kesim Türkiye’nin uçtuğuna ve konforlu bir yolculuk yaptığına inanıyor.
Bir başka kesim ise, “Türkiye uçuyor” sloganının bir safsata olduğuna ve uçuyorsak bunun bir uçurumdan aşağı uçuş olduğuna inanıyor.
Türkiye uçağının kaptan pilotu “uçuyoruz” anonsları yapıyor.
Tamam uçuyoruz ama nasıl, hangi şartlarda ve nereye kadar?
*******************************
Türkiye Uçağında Yaşanan Sorunlar
Türkiye uçağında çok ciddi sorunlar yaşanmakta:
Uçak çok şiddetli türbülanslar içinde uçuyor ve zaman zaman ani sert irtifa kayıpları yaşıyor. Kaptan pilotun daha önce hiç denenmemiş manevralarıyla uçak sık sık savruluyor, yön değiştiriyor.
Diğer taraftan uçağın yakıtı bitmek üzere. En yakın havalimanına gidebilmesi mümkün ama o yabancı havalimanı ile irtibat ve güven sorunları yaşanmakta. Kaptan pilot bu bilgileri yolcularla paylaşmıyor.
Uçak sağ salim en yakın yabancı havalimanına indirilmeden yakıt ikmalinin mümkün olmadığı anlaşıldı. Bunu gören kaptan pilot uçağı en yakın yabancı havalimanına indirip, yakıt ikmali yapması için eski yardımcı pilota (Mehmet Şimşek’e) kokpiti devretmek zorunda kaldı.
Uçakta iki bölüm var. Birinci bölümdeki yolcuların “koltuklarının tasarımı, renk uyumu ve kabin içi atmosferi çok rahatlatıcı.” Yemek ve içecek servisleri harika. Bu bölümdeki yolcuların yeme içme dışındaki zamanlarda konforlu bir uyku içerisinde seyahat ettikleri için türbülanslardan ve tehlikelerden habersiz huzur içinde uykularına ve yolculuklarına devam etmekteler. Bunların uçaktan ve kaptan pilottan hiç şikayetleri yok.
Ancak uçağın diğer bölümündeki yolcuların koltukları rahatsız, kabin içi atmosferi kötü ve yemekler bu bölümdeki yolcuların alamayacağı kadar yüksek fiyatla satılmaktadır. Türbülanslar sırasında bu yolcular şiddetle sarsılmaktalar.
Fakat bu yolcuların bir kısmıani irtifa kaybı ve düşük kabin basıncı sebebiyle adeta içleri çekilmiş ve uykuya dalmış durumda.
Uçağın uçuş yönü sürekli doğuya doğru olduğundan, cam kenarındaki güneşin geldiği yöne bakan yolcular da mayışıp uyumuş durumdalar. Bu uyuyan yolcular da yaşanan olumsuzlukların farkında değiller.
Yolculuk başlamadan kendilerine uyku ilacı içirilen yolcular da olan bitenden habersiz uykularına devam etmekteler.
İkinci bölümdeki yolcuların diğer kısmı ise (bunlar tüm yolcuların %48’i kadardır) yaşanan sarsıntılar ve uçağın şiddetli manevralarının yarattığı korku yüzünden bir türlü uyuyamamaktalar.Beti benzi solmuş, endişe ve korku içinde beklemekteler.
*******************************
2026 Güncellemesi: Uçuşta Son Durum
Türkiye uçağının güncel durumuna dair seyir defterine şu notları eklemek zorundayım:
Sarsıntıdan uyananlar artıyor. 2023’te uyanık olan ve sarsıntıları tüm dehşetiyle hisseden yüzde 48’lik kesim, geçen süre zarfında yalnız kalmadı. (2024 Yerel Seçimleri ve sonrasında derinleşen ekonomik buhran sebebiyle) Cam kenarında uyuyan veya uçuş öncesi “uyku ilacı” verilen yolcuların bir kısmını da uyandı.
Türbülans o kadar şiddetlendi ki, en konforlu koltuklarda oturanlar hariç, artık kimsenin deliksiz bir uyku çekme şansı kalmadı. Uyanan yolcuların gözlerindeki mahmurluk yerini yavaş yavaş endişe, öfke ve sorgulamaya bırakıyor.
Kaptan pilot hala “Uçuyoruz, rekor kırıyoruz” anonsları yapmaya devam ediyor. Ancak türbülansın şiddetinden dolayı uçağın gövdesinden gelen “metal yorgunluğu” sesleri, artık kokpitten gelen anonsların sesini bastırmaya başladı.
Uyanan yolcuların umut bağladığı, yeni bir rota çizmeyi vadeden “alternatif uçuş ekibine” karşı düğmeye basıldı. Kaptan pilot, “tek çare” olarak kalabilmek uğruna, uçuş kurallarını hiçe sayarak yedek mürettebatı (Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’i) paraşütsüz aşağı atıyor.
****
Türkiye uçağının sevgili yolcuları…
Siz bu uçağın içinde bütün türbülans ve tehlikelere rağmen uyku içindeyseniz ve konforlu bir yolculuk rüyası görmekte iseniz, ne mutlu size…
Bu sert yolculukta -benim gibi- bir türlü uyuyamamış ve olan bitenin farkında olan yolculardansanız, hepimize Allah kolaylık versin.
Toplu taşımayı sadece bir ulaşım hizmeti olarak görmemek gerekir. Toplu taşıma; sosyal adaletin, şehir planlamasının ve kamusal yaşamın en temel araçlarından biridir. Bu nedenle toplu taşıma, basit bir “kâr-zarar” tablosuna sıkıştırılamayacak kadar stratejik bir kamusal hizmettir.
Neden mi? Çünkü bir şehirde yaşamak; işe gitmek, hastaneye ulaşmak, eğitim almak, sosyalleşmek ve ekonomik hayata katılmak demektir. Ulaşım, bütün bu temel haklara erişimin anahtarıdır. Herkesin özel araç sahibi olma, yakıt, bakım, sigorta ve otopark giderlerini karşılama imkânı yoktur. Geliri sınırlı olan işçi, emekli, öğrenci ve işsiz için toplu taşıma bir tercih değil, hayatın içinde kalabilme zorunluluğudur.
Bu yüzden kamu otoritesi toplu taşımaya yalnızca kasaya giren gelir açısından bakmamalıdır. Toplu taşıma doğrudan zarar ediyor gibi görünse bile; trafiği azaltır, ekonomik verimliliği artırır, hava kirliliğini ve karbon salınımını düşürür, yol kazalarını azaltır ve şehri yaşanabilir kılar. Yani otobüs hattının kasada yazdığı zarar, aslında şehrin genelinde ürettiği kamu yararıyla fazlasıyla telafi edilir.
Bugün Türkiye’nin birçok şehrinde toplu taşıma, tarife ve fiyat politikası bakımından rasyonel şehir planlama ilkeleriyle çelişen bir noktaya gelmiştir. Birçok büyükşehirde 40-45 TL bandına dayanan tam bilet ücretleri, toplu taşımayı teşvik edici bir kamusal hizmet olmaktan çıkarmakta; özellikle 2-3 kişilik aileler ve gruplar için özel araç kullanımını ekonomik olarak daha özendirici hale getirmektedir. Bu durum aynı zamanda, kent içi trafiği azaltmakla yükümlü olan yerel yönetimlerin, kendi fiyat politikasıyla tam biletli yolcuları özel araca yönlendirmesi anlamına gelmektedir. Eğer toplu taşıma ucuz, erişilebilir ve cazip hale getirilmezse, daha fazla insan özel aracına yönelir; sonuçta şehir içi yollar açık hava otoparkına dönüşür, trafik ağırlaşır, zaman ve enerji kaybı büyür.
Üstelik burada yalnızca fiyat düzeyine değil, ödenen ücret karşılığında sunulan mesafe, ağ çeşitliliği, aktarma imkânı ve hizmet kalitesine de bakmak gerekir. İstanbul gibi büyük metropollerde yüksek bilet ücretleri, geniş metro, metrobüs, vapur ve aktarma ağıyla kısmen dengelenebilirken; Kocaeli, Adana, Antalya ve benzeri şehirlerde benzer ücretlerin çoğu zaman daha sınırlı hat seçenekleri, daha kısa mesafeler ve daha düşük hizmet konforu karşılığında ödenmesi ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Dolayısıyla mesele yalnızca “pahalı bilet” meselesi değil; ödenen ücret ile alınan kamusal hizmet arasındaki dengesizliktir.
Karşılaştığımız bir diğer yapısal sorun ise fiyatlandırma politikasının sosyal adalet boyutudur. Öğrenci, emekli ve dezavantajlı grupların desteklenmesi elbette sosyal belediyeciliğin gereğidir. Ancak artan işletme maliyetleri, akaryakıt, yedek parça ve personel giderleri gerekçe gösterilerek ortaya çıkan finansman açığının en kolay biçimde tarifeye zam olarak yansıtılması, özellikle hiçbir indirim hakkı bulunmayan ve her gün işe gitmek zorunda olan tam biletli çalışan kesimi doğrudan etkilemektedir.
Belediye tarafından baktığımızda, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar, akaryakıt fiyatları, döviz kuru, yedek parça ve personel giderlerindeki artışlar yerel yönetimler açısından ciddi bir maliyet baskısı oluşturmaktadır. Üstelik toplu taşımada kullanılan akaryakıt ve enerji üzerindeki vergi yükleri de belediyelerin ulaştırma maliyetlerini artıran yapısal bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Ancak, kamu otoritesi bir yandan genel vergi politikalarıyla toplu taşıma maliyetlerini ağırlaştırırken, yerel yönetimlerin de bu yapısal tıkanıklığın faturasını en kolay yol olan tarife zamlarıyla yurttaşa yansıtması doğru değildir. Yerel yönetimlerin asli görevi, bu maliyet krizini doğrudan tam biletli çalışan kesimin cebine bırakmak değil; kamusal kaynakları doğru önceliklendirerek toplu taşımayı erişilebilir tutmaktır.
Belediyelerinin toplu taşımaya belirli düzeyde sübvansiyon sağladığı bilinmektedir. Nitekim belediye yönetimleri, toplu taşımaya milyarlarca liralık destek verildiğini ifade etmektedir. Ancak burada tartışılması gereken mesele sübvansiyonun var olup olmadığı değil; bu desteğin hangi ölçüde yeterli olduğu, hangi kesimlerin yükünü azalttığı ve toplu taşımayı özel araca karşı gerçekten cazip bir seçenek haline getirip getirmediğidir. Eğer verilen kamu desteğine rağmen tam biletli çalışan yurttaş için toplu taşıma hâlâ pahalı, konforsuz ve özel araca kıyasla dezavantajlı kalıyorsa, ortada yalnızca bir finansman değil, aynı zamanda bir planlama ve önceliklendirme sorunu vardır.
Ayrıca kentsel ulaşım gibi stratejik bir kamu hizmetinin büyük ölçüde ticari mantıkla işleyen özel kooperatiflerin inisiyatifine bırakılması, hizmet kalitesi, konfor, denetim ve planlama açısından yapısal sorunlar üretmektedir. Buradaki sorun yalnızca ticari kâr motivasyonu değildir; bazı hatlarda oluşan rekabetsiz yapı ve fiili tekel konumu, kamu otoritesinin denetim kapasitesini de zayıflatmaktadır. Hizmetin aksaması durumunda kentin günlük yaşamını ciddi biçimde etkileyebilecek bu yapı, belediyeleri çoğu zaman kamu yararı ile örgütlü taşımacı grupların sektörel talepleri arasında sıkıştırmaktadır. Oysa kamunun asli görevi, bu baskı karşısında idari irade göstermek ve ulaşımı piyasa pazarlığına değil, şehir planlaması ve kamu yararı ilkesine göre düzenlemektir.
Şehirlerin ihtiyacı, günübirlik fiyat ayarlamaları değil; toplu taşımayı yeniden kamusal hizmet anlayışının merkezine alan bütüncül bir ulaşım politikasıdır. İndirimli ve ücretsiz taşımadan doğan sosyal maliyeti, tam biletli yolcuya yansıtmadan doğrudan genel bütçe ve kamusal kaynaklarla finanse eden, akıllı aktarma sistemleri ve çalışanlara yönelik uygun abonman modelleri geliştiren bir sisteme geçmek gerekmektedir. Bunun yanı sıra, özel kooperatiflerin fiili veya kısmi tekelini kıracak şekilde kamunun sistemdeki payı artırılmalı; bu yapılar kamu yararı, hizmet kalitesi ve performans ölçütleri esas alınarak daha güçlü biçimde denetlenmelidir.
Hani ne diyoruz: Siyasi partiler, demokrasimizin vazgeçilmez unsurlarıdır.
İyi, hoş da Türkiye’de maalesef siyasi parti yok. Sadece siyasi liderler var. Sonra liderlerin başında bulunduğu ve adına parti dediğimiz yapılar var. Bunlar son derece pederşâhî oluşumlar. Bazen kadın genel başkanlar da gelir, o zaman da esasta bir değişiklik olmaz, sadece pederşâhî yerine maderşâhî olunur. Her hâl ve kârda lider ne derse o olur. Milletvekili adaylarından tabandaki teşkilatlara kadar bütün organları lider tayin eder. Dikkatinden kaçmışsa, il, ilçe, her neyse, beğenmediği parti organını fesheder ve yenisini kurar. Genel kongre delegelerini de lider seçer. Sonra o seçtiği delegeler dönüp genel kurulda onu seçer. Biz de buna demokrasinin vazgeçilmez unsuru parti deriz.
BAŞKANLIĞIN VAZGEÇİLMEZ UNSURU: PARTİLER
Bizim partilerimiz liderlerinin adıyla anılır. Erdoğan’ın partisi, Bahçeli’nin partisi… Eskiden de öyleydi. Erbakan’ın partisi, Özal’ın partisi, Demirel’in partisi vardı. Lider, hakkın rahmetine kavuşunca da parti sıklıkla onunla birlikte yok olup giderdi.
Politikacılar parti tabanından falan söz etmeyi severler ama bu yapı içinde tabanın etkisi pek azdır. Düşünün, her türlü teşkilatı ve adayı merkezin belirlediği bir sistemde tabanın ne etkisi olabilir? Öyle ya tabanı lider belirlerse, lider tabandan çekinir mi? Ancak içine kendine muhalif birileri sızmasın diye izler ve öyle bir tehlike doğduğunda o riskli teşkilatı değiştirir. Yoksa ayaklar baş mı olsun?
ABD’ye bakınız. Onların parti başkanlarının adını hiç duydunuz mu? Başkan adaylarının ismini duyarsınız. Seçilirse bu sefer başkan sıfatıyla duymaya devam edersiniz. Bunların bir tuhaf davranışı da iki defa başkanlık yapanın artık üçüncü defa seçilemeyeceğidir. Onlar iki defa iktidara gelen başkan adaylarını değiştirirler çünkü anayasalarında öyle yazar. Bizimkinde de öyle yazar ama biz başkanımızı değil onun yerine anayasayı değiştirmeyi tercih ediyoruz—veya sayacı “reset” etmeyi.
PARTİLER PARTİ OLSAYDI
ABD başkanları muhalefetten ziyade kendi partilerinden çekinir. Çünkü orada partiler partidir. Çünkü başkanı o mevkiye getiren partisidir. Amerikan deyişiyle, son tahlilde “otların kökleri ~ grass roots”dur. Vekilleri, senatörleri ve başkan adayını hep bu kökler, tabandaki, en tabandaki partililer belirler. Taban, davranışlarını beğenmez ve vazgeçerse bunların hiçbirinin tekrar seçilme şansı yoktur.
Bir ara, CHP buna istisnadır diye düşünmüştüm. Öyle ya, bu parti iki defa mevcut genel başkanını seçimle, demokratik oylamayla değiştirdi. Birincisinde, Ecevit, kaç yılların İnönü’süne genel kurulda rakip olup kazandı. İkincisi de Özgür Özel’in Kılıçdaroğlu’nun yerine seçilmesi. Derken şu mutlak butlan işi patladı. CHP, parti gibi parti olsaydı ne beklerdiniz? Özel’in de Kılıçdaroğlu’nun da kanunsuzluk karşısında sağlam durup, birbirine kilitlenip partiyi savunmalarını değil mi? Tam tersi oldu.
CHP ÖNEMLİ DEĞİL. KKP Mİ ÖÖP Mİ?
Öyle anlaşılıyor ki asıl mesele Cumhuriyet Halk Partisi değil. Asıl mesele partinin Kılıçdaroğlu’nun partisi mi yoksa Özgür Özel’in partisi mi olacağı. Yüz yıllık geçmişin pek de o kadar değerli olmadığı, ilkeleri etrafında birleşilecek bir parti bulunmadığı anlaşılıyor. İlkeler değil, kimin liderlik yapacağı önemli olan. Bizde parti yok, bizde lider var.
Bunun istisnası var mı? Belki var. Bu ayın başında İyi Parti’nin 3 Mayıs toplantısındaydım. Genel Başkan kürsüye yürürken salonda gençler bir ağızdan “Gençliğin umudu Dervişoğlu!” diye slogan atıyordu. Dervişoğlu, mikrofona gelince cevap verdi: “Bir gün size sadece ama sadece kendiniz için slogan atmayı öğreteceğim.”
Fakat bu, istisna…
CHP parti olsa, bütün mensuplarının şu tepkiyi vermesi gerekirdi: Bir an önce genel kurulumuzu yapıp bu tuhaf durumdan kurtulalım. Ama öyle anlıyoruz ki önemli olan CHP’nin bu durumdan kurtulması değil, hangi babanın elinde kalacağı. Onun için şu anda dümeni eline geçirmiş olan butlan başkanının, eski başkanın delegeleriyle genel kurula gitmesi söz konusu değil. Mahkeme kararı hukuki veya değil, fakat kararda delegelerin delegeliklerinin geçersizliği hükmü yok. Ama ne var… Bunlar ötekini seçtiği için artık ötekinin delegeleri sayılırlar. Bununkinin değil. Onun için genel kuruldan önce en küçük teşkilat biriminden başlanarak partinin yeni elbisesini giymesi gerekir. Demokrasi falan sonra…
Bu yazıyı yazarken gazetelerde şu manşeti okudum: “Bahçeli Kılıçdaroğlu’na akıl verdi: Üyeleri yenile, partiyi arındır, 9 Eylül’de kurultaya git.” İşte bu kadar! Her liderin partisi kendine.
Bayramınız kutlu olsun, sevdiklerinizle bayram olsun.
İlk Gelen Kuvvet ve Şehir Haricindeki Kalelerin İşgali
Daha muhasara başlamadan evvel Boğazkesen hisarının yapılmasından sonra Sultan Mehmed, İstanbul’u karadan askerî bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat’i emir vermişti; zaten imparator da dışarıdaki halkı şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı; fakat denizle muvasala kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir ve bir kısmını öldürüyorlardı. 1453 senesi Şubat ayında Sultan Mehmed dökülen topun İstanbul Önüne götürülmesini emretti. Top altmış manda ile çekiliyordu; topun kaymaması için iki tarafına ikişer yüz asker konmuştu; yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek ve tahta köprü yapmak için önceden elli inşaat ustası ve iki yüz amele gönderilmişti. Nihayet top İstanbul’dan beş mil uzakta bir yere getirildi(1).
Topun naklinden evvel on bin kişilik bir kuvvetle Karaca Paşa gönderilerek Misivri, Ahyolu ve Vize ve sair kaleleri aldı. Silivri taraflarındaki diğer bir kale harben alındı ve Silivri kalesi ise müdafaada sebat etti; Bigados teslim oldu. Sur önüne getirilen top Karaca Paşa’ya teslim edildi(2).
Mart başından itibaren Sultan Mehmed eyalet ve sancaklara hükümler göndererek İstanbul aleyhine hareket edileceğini bildirip orduya iltihaklarını emretti. Muvazzaf ve gönüllü olarak gelen kuvvet orduya iltihak ediyordu.
Mora’ya Akın
Pâdişâh İstanbul muhasarası esnasında Mora’da imparatorun kardeşleri olan Mora despotları Tomas ile Dimitriyos taraflarından İstanbul’a yardım yapılması ihtimalini gözönüne alarak buraya Turahan ile oğulları Ahmed ve Ömer Beyleri memur ederek akınlar yaptırarak onlara göz açtırmadı,
Sultan Mehmed’in İstanbul Üzerine Hareketi
Padişah bütün hazırlığını tamamladıktan sonra 12 Rebiulevvel 857/23 Mart 1453‘de Edirne’den üzerine hareketi hareket etti(3). Keşan mevkiinde durarak Çanakkale boğazından geçecek olan Anadolu kuvvetlerini bekledi ve bu kuvvetleri de aldıktan sonra yürüyüşe devam ederek 1453 Nisanının beşinde İstanbul surları önüne geldi ve ertesi gün yani 6 Nisan / 26 Rebiulevvel cuma günü şehri muhasara etti(4). Haliç’teki Ayvansaray mevkiinden Hrisi Pili (Yaldızlı kapı)’ye kadar karadan bütün suru kuşattı. Bu muhasaranın evvelkilerinden farkı oldukça inkişaf eden Osmanlı donanmasının da muhasaraya iştirak etmesi idi.
İstanbul’un Surları (5)
Topkapı sarayı’nın bulunduğu mevkideki Lygos şehri milâttan evvel IX. yüzyılda tesis edilmiş ve yine milâttan evvel 660 senesinde burayı zabt eden Meğaralı Bizas şehre kendi adını vermiş ve Sarayburnu’ndaki ilk tesis olan Akropl’u ve şehri, sur ile çevirmiştir. Bu ilk sur, Ahırkapı feneri kuzeyinden başlayarak Ayasofya’nın bulunduğu mevkii içeride bıraktıktan sonra Yerebatan sarayının bulunduğu yerden. Demirkapı^ya ve sonra oradan da Sirkeci limanına (Pros phorion mevkiine) inmekte idi. Ligos şehri yedi burçlu olan bu surun içinde bulunuyordu; sahil de surlarla çevrilmişti.
Daha sonra Roma imparatoru Septim Sever (193-211) burasını genişleterek ikinci bir sur yaptırdı; bu sur, Portaperema yani Balıkpazarı’ndan başlayarak Nur-i Osmaniye camii mevkii doğuda kalıp Hamzapaşa mescidi yerinden ve Sokullu Mehmed Paşa camii doğusundan geçerek doğuya dönüp Ayasofya’nın güneyinden geçer ve Bizans surlariyle birleşir.
Bu ikinci surdan birbuçuk asır sonra Büyük Kostantin (306-333) Roma’yı sevmediğinden payitahtını Bizans’a, naklettirmek için faaliyete geçti (8 Kasım 324); ilk Ayasofya’yı ve diğer mâbedleri ve bazı binaları yaptırdı ve devlet merkezi olması sebebiyle şehir surların dışına taşmıştı; bunun için Kostantin kendi ismine mensup surları yaptırdı; bu yeni sur evvelkilere nazaran çok geniş sahayı içine aldı. Yeni sur Haliç’teki Ayakapısı’ndan başlayarak evvelâ batıya giderek Sultan Selim Sarnıcı’nın (Bonos sarnıcı) kuzeyinden geçerek, sonra güneye doğru dönüp Bayrampaşa deresi, Altımermer, Çukurbostan, Davudpaşa, Hekimoğlu camii’nin yanından geçerek Samatya kapısı yakınından Marmara’ya, iniyordu. Kostantin, evvelce yapılmış olan sahil surlarını da tamir ettirdikten başka bu surları kendi yaptırdığı surlara kadar da uzattı.
Bizans’ın nüfusu sonraları daha ziyade arttığından beşinci yüzyıl başlarında halk mecburen surlar dışında meskenler yapmışlardı, bu arada imparatora mahsus Vilahama varoşu – ki ondördüncü mıntaka addediliyordu – yapılarak surlarla çevrildi; bunun üzerine II. Teodosiüs (408-450) surları diye meşhur olan şimdiki surlar yapıldı. Bu surlar Marmara sahilinde Tabakhane kapısından başlayarak Tekirsarayı mıntakasında mevcut yukarıda adı geçen ondördüncü mıntaka surlariyle birleştirildi ve aynı zamanda on dördüncü mıntakanın kuzey batı tarafından temdid edilen sur Haliç’e kadar indirilerek Marmara ile Haliç arası tamamlanmış oldu. Bir zelzele neticesinde harap olan Teodosiüs surları tamir edilerek aynı zamanda kara surları önüne araları onbeşle yirmi metre açıklıkta ikinci bir sur daha yapılmış ve onun önüne de altı, yedi metre derinliğinde bir hendek açılmıştı, öndeki surun yüksekliği sekiz buçuk, genişliği yani kalınlığı iki metre ve gerideki ikinci surun yüksekliği ise on iki, genişliği de takriben beş metre idi.
Muhasara Esnasında Surların Hali
Sultan Mehmed’in muhasarası esnasında en son yapılan İstanbul surları kara tarafından iyice tamir görüp müstahkem bir durumda bulunduğu halde Marmara tarafındaki surlar hariç olarak Haliç kısmındaki surlar yalın kat olup zayıftı; fakat Haliç’in Sirkeci’den Galata’ya kadar zincirle kapalı olması sebebiyle Osmanlı donanması buraya yani Haliç’e giremediği için bu surlar emniyet altında bulunuyordu; kara surları çift duvarlı (yani içice iki sur) ve çift müdafaa hatlı idiler; birinci sur alınsa bile şehri ikinci sur müdafaa edebilirdi. En Öndeki surun duvarları alçak olmakla beraber kuvvetli olup bunun önünde de iki yüz kadem yani yedi metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı, iç taraftaki ikinci sur ise pek metin ve evvelkinden yüksekti.
O derecede ki imparator ile meclis azaları bu çift surdan hangisini müdafaa hattı yapacaklarında tereddüd etmişlerdi; nihayet II. Murad’ın İstanbul’u muhasara ettiği zaman yaptıkları gibi surlardan ikisini de kullanmağa karar verdiler(6).
İstanbul’a Yardımcı Kuvvet Gelmesi
İmparator, surların tamir ve tahkimi ve müdafaa tertibatiyle meşguldü, şehrin kara tarafındaki kapılarını ördürmüş olup vaziyete intizar ediyordu. 26 Ocak 1453’de İstanbul muhasarasına iştirak etmek üzere iki kadırga ve yedi yüz cenkçi ile Cenevizli Jüstinyani geldi. Bu faal zat, kale tamiri ve müdafaa hazırlıklarında imparatora yardım etti; bu iyi bir kumandan olduğundan imparator bunu başkumandan tâyin ile evvelâ Vilaharna sarayına yakın olan surların muhafazasına memur etti; eğer İstanbul muhasaradan kurtulacak olursa kendisine Limnos adasını verecekti(7). Fakat sonradan muhasaranın sıklet merkezi hafif olan surlar tarafına yani, Topkapı ile Edirnekapı arasındaki kısma intikal edince Jüstinyani emrindeki dört yüz zırhlı nefer ve üçyüz denizci efratla bu tarafın müdafaasına geldi(8).
Bundan başka Papa muhasara esnasında üç büyük kadırga ile ikiyüz asker ve mühimmat ve erzak göndermiş ve otuz geminin daha hazırlanmakta olduğunu da bildirmişti(9). Bundan başka Sakız Cenevizlileri iki gemi ile yedi yüz ve Ceneviz’den de bir gemi ile üçyüz ve ispanya ile adalardan da kuvvetler gelmişti (10).
Galata’da bulunan Cenevizliler de imparatorla beraber çalışıyorlar ve İstanbul elden çıkarsa bunun zararının kendilerine de dokunacağını biliyorlardı; bunun için durumu Cenova’ya bildirip kuvvet istemişler ve beşyüz cenkçi ile bir geminin Galata’nın yardımına gelmekte olduğu cevabını almışlardı. Bununla beraber bu bezirganlar her ihtimali gözönüne alarak İstanbul muhasarası başladıktan sonra Osmanlıları da gücendirmek istemiyerek bazı vaidler mukabilinde gizlice onlara da yardım etmeği ihmal etmemişlerdi; daha pâdişâh Edirne’de iken bunlar bir heyet gönderip dostluk muahedelerini tazelediler. Sultan Mehmed, İstanbul’a yardım etmemek şartiyle Galata Cenevizlilerinin dostluğunun devamını esas koymuştu (11).
Ticaret maksadiyle Karadeniz ve Azak denizi taraflarına gidip geri dönerek İstanbul’a uğrayan ve Venedik’e gitmek isteyen Venedik gemileri gerek imparatorun ve gerek İstanbul’da oturan Venediklilerin ısrariyle İstanbul’da alıkonulmuşlardı (12).
İstanbul’un Kuşatılma Vaziyeti
Surların dövülmesi için büyük toplar Vlaharna (Tekfur sarayı) ile Edirnekapısı ve Topkapısı karşılarına yerleştirilmişlerdi Bunlardan en büyük top Kaligarya (Eğrikapı) karşısına konmuştu (13). Fakat bu taraf surlarının pek kuvvetli olmasından dolayı bir netice alınamıyacağı düşünülerek buradan kaldırılıp Topkapı’nın kuzey tarafına alınmıştı (14). Topçular on dört gruba ayrılmış olup bunların üç grubu Vlaharna sarayı kısmında, ikişer grupta Eğrikapı ve Edirnekapi’sı ve dört grurup Topkapı (Ayaromanos) ve üç gurup ise Silivrikapısı mıntakasına yerleştirilmişlerdi (15). Barbaro’nun kaydından anlaşıldığına göre büyük top dörttü (16). Kale önünde de top dökülmüş ve top tamir edilmiştir (17).
Pâdişâh karagâhı Topkapısı’nın karşısına tesadüf eden sahanın gerisinde yani Maltepe tarafında idi (18).
Kara surlarının sol cenahı Ayvansaray’dan (Sinegion) Edirnekapı’ya kadar olan kısmı Rumeli beylerbeğisi Dayı Karaca Paşa kumandasında idi Edirnekapı ile Topkapı arası padişahın bulunduğu merkez kolunu teşkil ediyordu. Topkapı’dan Yedikuleye kadar olan kısım ise Anadolu beylerbeğisi İshak Paşa ile Mahmud Paşa kumandanları altında bulunuyordu (19).
Osmanlılar’ın Muhasara Kuvvetleri
İstanbul’un muhasarasına iştirak etmiş olan Osmanlı ordusu mevcudu muhtelif rivayetlere göre yüz elli bin ile iki yüz bin arasında tahmin ediliyorsa da (20) bunun ne kadarının hakikî ordu mevcudu ve ne kadarının gönüllü ve gayrı muharib olduğu bilinmemekle beraber kara ordusu mevcudunun (Kapıkulu ocakları, Rumeli ve Anadolu topraklı yani timarlı sipahileri; azaplar ve gönüllü olarak yüz bin ile yüz yirmi bin arasında olması ihtimal dahilinde görülmektedir; bu kuvvetin bir kısmı Zağanos Paşa kumandasında olarak Cenevizlilere ait Galata surlarının dışındaki Beyoğlu tarafında bulunmakta idi (21).
Osmanlı Donanması
Nakliye gemileriyle beraber büyük, küçük yüzelli parçadan ziyade olduğu söylenen (22) Osmanlı donanmasını bazı Rum tarihleri dört yüz yirmiye kadar çıkarırlar (23). Bu donanma Baltaoğlu Süleyman bey kumandasında olup Haliç tarafındaki surlar hariç olmak üzere deniz tarafından İstanbul surlarını kuşatmıştı. Kritovulosa göre, Baltaoğlu İstanbul fethinden bir buçuk ay evvel 13 Nisan’da Büyükada (Prinkipos) kalesini (24) ve Pâdişâh da boğazdaki Tarabya kalesini zabt ederek (25) onu müteakip aynı günde Studyo yani Burgaz adasındaki kaleyi de elde etmek suretiyle (26) o taraflarda bir istihbarat ve emniyet tertibatı alınmıştı.
Bizans’ın Kara ve Deniz Kuvvetleri
İstanbul’u müdafaa edenlerin mevcudu da belli değildir; bu hususta müteaddid kaynaklar tetkik edilerek bir fikir elde edilmiştir. Sıhhate en yakın olarak muhasara esnasında imparatorluğun hazerî ordusu mevcudu beş bin, muhasaradan az evvel imparatorun şehirde eli silâh tutan halktan topladığı kuvvet (nefir-i âm) ise 4973’dü. Bu kuvvetlerden başka Venedik, Ceneviz ile Girit, Sakız adalarından İspanya, Provanş’dan gelen yardımcı kuvvet mevcudu üç bin olup buna gerek ecnebi ve gerek Rum donanmasından surlarda hizmet gören iki bin gemi mürettebatı ve Şehzade Orhan’ın maiyyetinde bulunan altı yüz Türkün de ilâvesiyle (27) Bizans’ın müdafaa kuvveti de en aşağı on beş bin kadardı (28). Maamafih bu miktarın muhasaranın devamı esnasında zayiatı telâfi etmek suretiyle artmış olduğuna şüphe yoktur. Surlar üzerinde müdafaa bölgesi yirmi yedi kısma ayrılarak her biri bir kumandana verilmişti. Ayos Romanos yani Topkapı mıntakası İmparator, Jüstinyani ve Kantakuzen taraflarından müdafaa ediliyordu.
Bizans’ın gerek kendisinin ve gerek yardımcı olarak gelmiş olan donanma mevcudu da muhtelif ebadda olarak sekiz Ceneviz, on beş Venedik, altı adet İtalya Cumhuriyetlerine aid gemi ile yedi Bizans kadirgası ve diğer muhtelif yerlere âid gemilerden mürekkep olarak mecmuu 39 gemi idi (29). Bu gemiler, iki nisanda imparatorun emriyle Yalıköşkü ile Galata’da Kurşunlu mahzen arasına gerilmiş olan zincirin gerisinde Haliç’te bulunuyorlardı (30). Bunlardan on adedi gerilmiş olan zinciri kırmak için yapılacak taarruzu önlemek için müdafaa hattının önünde yer almışlardı.
İstanbul’un Teslimi Teklifi ve Red Cevabı
Nisanın altısında başlayan muhasara tertibatı altı gün sürmüş ve ayın on birinde ikmal edilmiştir. Bu suretle hazırlık tamamlanıp Zağanos Paşa da Beyoğlu cihetinde tertibat aldıktan sonra Sultan Mehmed islâmî ananeye uygun olarak Mahmud Paşa’yı İmparatora göndererek kan dökülmeden şehrin teslimini teklif ettiyse de Kostantin şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve ancak muahede mucibince vergi vereceğini beyan ederek teslim teklifini red etti; bunun üzerine nisanın on ikisinden (2 Rebîulâhır 857) itibaren büyük topların işlemesiyle asıl muhasara başlamıştı; gerçi beş gün evveldenberi ufak tefek çarpışmalar ve bir defa Rumların çıkış hareketleri olmuşsa da o kadar ehemmiyetli değildi. Yine on iki nisanda donanma da İstanbul limanı önüne gelmişti.
İSTANBUL’UN FETHİ
Sen Rumen (Topkapı) yakınına yerleştirilen büyük topun gürültüsü, şehir halkının kuvve-i mâneviyesini sarstı; bu top günde ancak yedi sekiz defa atılabiliyordu; toplar tunçtan olup uzun menzilli idiler ve büyük çapta taşdan gülle atıyorlardı (31). Bu dehşete karşı halkın maneviyatını yükseltmek için sarayda bulunan Meryem’in tasvirini sokaklarda dolaştırıyorlardı. Diğer toplar mütemadi bir bombardımana devam ediyorlardı. Muhasaranın onuncu günü büyük toplardan birisi parçalandı ve etrafındakileri öldürdü. Fakat tekrar tamir olunarak yine faaliyetine devam etti; toplar bazı yerlerden gedik açtılarsa da şehir halkı erkek, kadın canla başla çalışarak gedikleri kapatıyorlardı; imparator hergün surları dolaşarak müdafileri teşci ediyordu (32).
İlk Hücum
Nisanın on sekizine kadar yapılan topçu atışın dan, surların zayıf noktası olan pâdişâhın bulunduğu Bayrampaşa deresi tarafından birinci ve ikinci surlardan bir gedik açıldı ve buradan gece bir yürüyüş yapıldı ve dört saat sürdü; büyük harb kuleleri hücuma iştirak etti ise de bu müteharrik kule grejuva ateşiyle yakıldı; askerin surlara merdivenler dayayarak çıkmak istemeleri de bir netice vermediğinden bu birinci hücum muvaffak olamadı. Bu başarısızlığı, aynı zamanda zinciri kırarak Haliçe girmek için donanmanın yapmış olduğu taarruz muvaffakiyetsizliği takib eylemiş, zincir kırılamıyarak o tarafa yani Haliç’e geçilememiştir.
Deniz Muharebesi (33)
Bu muvaffakiyetsizlikleri iki gün sonra yani 20 Nisandaki deniz muharebesi başarısızlığı takib etti. Papa İstanbul’a yardım olarak üç Ceneviz gemisiyle bunların her birinde dört yüz cenkçi göndermiş ve daha sonra otuz geminin de gönderileceğini bildirmişti. Bunlara yolda Bizanslılara âid olup Mora’dan içerisi zahire, harb levazımı ve şarap yüklü bir gemi de iltihak ederek müsaid lodos rüzgâriyle İstanbul’a doğru geldikleri, Osmanlı donanması tarafından haber alınmıştı (34). Bunun üzerine padişah bu filonun karşılanarak imhasını Balta-oğlu Süleyman Bey’e emretti (35); o da on sekiz gemi ile bunlara karşı gitti. Rüzgâr, Papa donanmasına müsaid ise de karşı giden Osmanlı donanmasına müsaid değildi; bu suretle Yedikule’yi geçtiler. Bu durumu imparator kale surundan ve Sultan Mehmed de Zeytinburnu tarafından heyecanla takib ediyorlardı. Nihayet iki donanma Yeşilköy’ün batı açıklarında karşılaştılar. Rüzgâr kesildi, Evvelâ uzaktan ve sonra yakından muharebe başladı. Osmanlı donanması bunları sarmıştı; Haçlı gemileri kendi başlarına hareket ederek etrafını saran Türk gemileriyle mücadele ediyorlardı. Müttefiklerin gemileri yüksek bordalı göğe denilen gemilerden ve Osmanlılarınla ise kadirgalardan mürekkeb olduğundan gemilerin birbirlerine yanaştıkları sırada yüksek bordolu düşman gemileri, kendilerine yanaşıp çıkmak isteyen Türk askerlerine yağmur gibi ok ve taş ve grejuva ateşiyle mukabele ederek açıkta bulunan Osmanlı donanması efradına fazla zayiat verdiriyorlardı; bu suretle uzun zaman devam eden deniz muharebesinde muvaffak olamıyacağını anlayan Osmanlı donanması sahile doğru çekildi; fakat düşman donanması bunları takib etti; yüksekten atılan oklara karşı alçak bordalı Osmanlı donanması mukabele edemiyerek kaçtı.
Bu vaziyeti seyreden Sultan Mehmed, Türk donanmasının kendisinin bulunduğu tarafa doğru geldiğini görünce hiddet ve teessüründen atını denize doğru sürmüş ve sahilin sığ olmasından dolayı epice de ileri gitmişti (36). Pâdişâhın emri üzerine muharebe tekrar Yedikule önünde başladı; bu defa Türkler yardımcı gemilerini epey sıkıştırdılarsa da bu sırada rüzgârın esmeğe başlaması üzerine yollarına devamla şehir limanlarından birisine geldiler; geceleyin zincir indirilerek dışarıya çıkan iki Venedik kadirgası bu yardımcı gemileri alarak Haliç’e getirdikten sonra zinciri yine kapadılar. Baltaoğlu bu muvaffakiyetsizlik üzerine azlolunarak yerine Çalı Bey’in oğlu Hamza Bey tâyin edilmiştir.
Ordu Görüşmesi
Karadan yapılan hücumun muvaffak olamaması ve denizden de donanmanın mağlup olması üzerine askere bir sarsıntı gelmiş ve orduda dedikodu başlamıştı; bunun üzerine bir harb meclisi kurularak durum görüşüldü. Düşmana hem askerle ve hem zahire ve sair harb levazımı yardımı gelmesi, muhasarayı uzatacağı için tehlike baş göstermişti. İstanbul muhasarasının batı devletlerinin müdahalesini celbedeceğinden çekinen vezir-i âzam Halil Paşa bu hal karşısında imparatorun senede yetmiş bin duka altın vergi vermek şartiyle muhasaranın kaldırılmasını teklif etti; fakat Halil Paşa’nın hasmı olan Zağanos Paşa diğer bazı kumandanlar ve ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devama karar verdiler; Halil Paşa’nın yardıma gelmelerinden korktuğu kara ve deniz yardımlarının gecikmesi ve Papa’nın yolladığı donanmanın vaktinde yetişemiyerek İstanbul’un fethini yolda haber alması bir şans eseri olarak vaziyeti kurtarmıştı.
Haliç’e Donanma İndirilmesi
Galata surlarının gerisindeki Beyoğlu, Kasımpaşa, Hasköy tarafları Zağanos Paşa’nın kumandasına verilmiş olup maiyyetinde on beş bin kadar kuvvet vardı. Haliç ile karşı sahil Ayvansaray’a kadar bunun nezareti altında bulunuyordu. Zağanos Paşa Hasköy”den karşı sahile bir köprü yapmağa memur edildi; bu köprü yapılırsa surlarla Beyoğlu arasında irtibat tesis edilebilecekti. Bunun için Haliç’e sokulacak olan bir kısım Osmanlı donanmasiyle Haliç’teki düşman donanmasının bertaraf edilmesi ve köprünün emniyet altında bulunması lâzımdı. Galata Cenevizlileri, mavi boncuk hikâyesi gibi hem Bizanslıları ve hem de Osmanlıları idare ediyorlardı; bir taraftan imparatora olanca kuvvetleriyle yardım ederlerken diğer taraftan da pâdişâha dostluk gösteriyorlar, istenilen harb levazımını bol bol veriyorlardı; toplar için lâzım olan zeytin yağını ve diğer her şeyi Osmanlılara verdikleri gibi geceleri de gizlice rumlar tarafına geçerek onlarla da çalışıyorlardı (37).
Sultan Mehmed, donanmasının mağlubiyetini, eski gemiler, variller, kalın zincirlerle bağlı olan Yalıköşkü ile Kurşunlu Mahzen arasındaki maniayı geçip Haliç’e giremediği için başka bir çareye başvurdu. Osmanlı donanmasının Haliç’e, sokulmak istenmesi buradaki surların metin olmamasından dolayı tahrip edilmesi kolay olduğu içindi; zaten zincirin gerilmesine de sebep bu idi (38).
Padişah Haliç’teki düşman donanmasını batırmak için top makinesi yaptırarak bununla yüksekten taş gülleler atmağa karar verdi; Beyoğlu sırtına koydurduğu bu makineler ile Haliçteki gemilerden bazılarını batırmıştı.
Bir kısım donanmanın Haliç’e indirilmesine kat’î zaruret hasıl olmuştu; ve ona göre hazırlığa başlanmıştı; bu suretle hem düşman donanması bertaraf edilecek ve hem de Hasköy’le Ayvan-saray arasına köprü yapılarak iki ordu arasında irtibat tesis edilmiş olacaktı. Verilen karar üzerine evvelâ gemilerin karadan çekileceği yer tetkik edildi. Açılacak kısım ormanlıktı ve Kasımpaşa mevkiine kadar iniyordu. Gemilerin çekileceği yol Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesen’den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline geliyordu (39). Bunun tesbitinden sonra yol tesviye olundu ve yuvarlak ağaçlardan kızaklar yapıldı; gemilerin kızaklar üzerinden kayması için Galata Cenevizlilerinden zeytin yağı, sade yağı ve domuz yağiyle bu kızaklar iyice yağlandı, bu işler yapılırken Galata Cenevizlilerine bu hazırlığı duyurmamak için tedbir alındı, bu taraflardan düşman donanmasına havan topları atılmak ve zincire karşı taarruz edilecekmiş gibi aldatıcı hareketler yapıldı.
Nihayet Çiftesütun altındaki cihetten yani Tophane’den itibaren donanmadan ayrılan iki, üç ve beş sıra kürekli altmış yedi veya yetmiş iki gemi (40) bir gece içinde (21 – 22 Nisan) yukarıda tesviye edildiğini gösterdiğimiz yoldan (Barbaro, gemilerin tekerlek üzerinde bulunduğunu beyan ediyor) Kasımpaşa’ya indirilmiştir; gemiler inerken bir taarruza uğramamak için bir kaç top, okçu ve arkebuzcular tarafından himaye olunmuşlardır (41).
Gemilerin bir gece içinde Haliçle indirilmesi düşmanı hayrette bıraktı ve şaşkınlık verdi (42), ilk iş olarak Hasköy ile Ayvansaray arasına (Avcılar kapısı tarafına) bir köprü kurmak oldu; bir çok sandallar, fıçılar sıkı sıkıya birbirine bağlandı ve sonra bunların üstüne tahtalar döşendi ve kancalar geçirmek suretiyle eni elli ve boyu yüz kulaç bir köprü vücuda geldi. Dukas’a göre bu köprüden beş kişi yan yana geçebilirdi. Köprünün üzerine yerleştiririlen toplar ve Haliç’te Türk donanmasının toplariyle bu taraftaki surlar dövülmeğe başladı; bu kısmın müdafaasında pek az müdafi vardı; bunun üzerine imparator diğer yerlerden alarak buradaki surlara da kuvvet göndermek mecburiyetinde kaldı.
Donanmanın Haliç’e inmesi ve köprü yapılması büyük endişeyi mucip olduğundan toplanan bir harb meclisinde köprünün yıkılmasına karar verdilerse de muvaffak olamadılar; yakalanan kırk Rum askeri derhal öldürüldü; buna mukabele olmak üzere imparatorun emriyle iki yüz altmış kadar Türk esiri burçlar üzerinde katledildiler.
Galata’da Aios Teodoros tepesine konan toplarla Haliç’teki düşman donanması dövülmeğe başlandı. En büyük gemi batırıldı, düşman gemileri Galata tarafındaki kıyılara sokularak top ateşinden kurtulmuşlardı; fakat artık faaliyet ve hareketleri görülmüyordu; imparator Haliç suruna koydurduğu iki topla Türk gemilerini ateş altına alarak ikisini batırdı; buna mukabil Kasımpaşa tepesine konulan üç büyük topla Bizans topçusunun bulunduğu surlar mütemadiyen top ateşi altına alındı.
6 Mayıstaki İkinci Hücum
Surlara karşı her gün top ateşi devam ediyordu, Eğrikapı tarafına konmuş olan büyük toplardan birisi oradaki surun metin olmasından dolayı kaldırılarak Topkapı cephesine getirildi. Top adedi burada ziyadeleşmek suretiyle neticenin buradan alınması tekarrür etmişti; surlar mütemadi doğuluyordu; Pâdişâh, kâfi derecede tahribat yaptığına kani olduğundan mayısın altısında güneşin batmasından dört saat sonra gece âni olarak yine Bayrampaşa deresi vadisindeki surlara mevzii ikinci bir taarruz daha yaptırdı; fakat bu yoklamadan bir netice çıkmadı ve bu kısmın müdafaası için üç Venedik gemisinden alınan dört yüz gemici Topkapı surlarına getirilerek burası takviye edildi.
12 Mayıs Taarruzu
Bu mevzii taarruz 12 mayısta Vlaherna sarayı ile Edirnekapı arasındaki surlara yapıldı. O tarafta açılan bir gediğe yapılan taarruzda ilk hamlede muvaffakiyet hâsıl olur gibi olduysa da ihtiyat kuvvetlerinin yetişmesi üzerine püskürtüldü; onu müteakip tekrar edilen taarruz yine başarı verecek iken Edirnekapı mıntakasından yetişen bin kişilik bir kuvvetin yardımiyle bir netice elde edilemedi.
Bundan sonra top muharebesi, ok, kurşun atışları, lağım hafriyatı ve büyük müteharrik harb kulelerinin surlara taarruzları ile günler geçti. Açılan lağımları Bizans lağımcıları buluyorlardı.
İmparatora Son Teslim Teklifi
Fatih umumî hücum yapılmasın sırası geldiğini tahmin ederek ondan evvel imparatora sulh teklifi yapmağa karar verdi ve 23 veya 24 Mayısta İsfendiyaroğlu Kasım Bey’i elçi olarak imparatora gönderdi ve umumî hücumun doğuracağı feci neticeye sebebiyet vermemesini bildirdi. Pâdişâhın teklifi şöyle idi:
1— Şehrin kendisine terki, 2— İmparatorun bütün maiyyeti, hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya Mora despotluğunu kabul eylemesi, 3— Ahalinin de gitmek veya kalmakta serbest olduğu bildiriliyor ve aksi halde şehir harben alınacak olursa halkın harb esiri olacakları tebliğ ediliyordu.
Kasım Bey bu güç durum üzerine imparatoru sulhe imale etmek istedi; imparator da bazı mukabil tekliflerde bulunmak üzere Sultan Mehmed’e elçi gönderdi ve Rum elçileri pâdişâh ne kadar vergi isterse iktidarı dışında olsa dahi vereceğini ve daha başka tavizlerde de bulunacağını söyledilerse de Dukas’ın söylediğine göre Pâdişâh:
— “Buradan gitmekliğim kabil değildir; ya ben şehri zabtederim, yahut şehir beni ölü veya diri olarak zabt eder, eğer şehirden sulhen çekilirsen sana Mora’yı ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz, şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım” cevabını gönderdi (43).
Macaristan Kralının Elçisi
İstanbul muhasarasının sonlarına doğru (25, 26 Mayıs) bir Macar heyeti Osmanlı karargâhına geldi. Bu heyet ile Jan Hunyad’ın naiplikten çekilerek genç kıral Ladislas’ın kıral olduğu bildiriliyordu. Bu münasibetle Jan Hunyad Sultan Mehmed’le üç sene müddetle yapmış olduğu mütareke, idareyi kirala devretmesi münasibetiyle imzalamış olduğu ahidnâmeyi geri istiyor ve Osmanlı hükümdarının ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar murahhası vezir-i âzam ve onun yanında bulunan iki vezirle görüştü; sefir efendisinden aldığı talimat üzerine İstanbul muhasarasının kaldırılmasını pâdişâhtan rica etti ve aksi halde Macarların, Rumlar lehine hareket edeceklerini beyan eyledi; Macar murahhası bundan başka batı devletlerine âid bir filonun da imparatorun yardımına gelmekte olduğunu da söyledi; Macar heyetinin gelmesi ve Macarların Rumlara yardım edeceği ve donanma geleceği şayiası yayılarak dedikodu başladı (44).
26 Ocak 1453’de Venedik Cumhuriyetinin İmparatorla aktetmiş olduğu muahede mucibince cumhuriyet, adalar denizindeki donanmasiyle yardımı imzalamış ve henüz donanması gelmemiş fakat İmparator, yardımın acele yapılması için Venedik’in Akdeniz kumandanı Loredano’ya haber göndermişti ki (45) Macar elçisinin Batı filosu dediği bu olacaktır.
Ordu Müzakeresi
Macar elçisiyle olan görüşme pâdişâha arzedildi; Macarların, Rumlara yardım edileceği tehdidi ve bir Batı filosunun yardıma geleceği sözleri Sultan Mehmed’i düşündürdü. 27 Mayıs akşamı bir meclis toplanarak vaziyeti görüştü. Vezir-i âzam Halil Paşa, evvelce gördüğü üç haçlı seferinin tehlikelerini yakinen bildiği ve garp hıristiyanlarının yeni bir haçlı seferi yapacaklarından korktuğu için imparatorun ağır bir vergiye bağlanarak muhasaranın kaldırılmasını teklif etti. Ve bilhassa batı hıristiyan hükümdarlarının ittifak ederek Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini ve daha büyük bir felâkete meydan vermemek için ricat etmek gerektiğini söyledi. Şüphesiz daima Yıldırım Bayezid’in akıbetini Izladi, Varna ve ikinci Kosova muharebelerini hatırlıyordu (46). Bu mütaleaya mukabil Zağanos Paşa, İstanbul’a yardım yapılamıyacağını ve yardım yapılsa bile ehemmiyetli olmadığını ve sair pâdişâhın heyecanını teskin edici mütalealar beyan ettiler. Zağanos Paşa’nın mütaleasına bazı ümera ile ulema ve Ak Şemseddin iştirak eylediklerinden son bir ümid olarak umumî hücuma karar verildi.
Filhakika Venedik veya Papa donanmasının Sakız’a, geldiği haber alınmıştı; son yapılacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade edilmiyerek alıkonuldu; muhasaranın uzaması ve bir muvaffakiyet elde edilememesi sebebiyle asker arasında da dırıltı başlamıştı; pâdişâh hakikaten endişeli idi. Ak Şemseddin’in sebat ve hücum edilmesi hakkındaki mektubu ve mânevi tebşiratı havi yazısı da herhalde Sultan Mehmed üzerinde müessir olmuştur (47).
Umumi Hücum Hazırlığı
Sultan Mehmed, deniz ve kara kuvvetleri kumandanlarını toplayarak teşci yollu hitabede bulundu; onlara gösterdikleri gayret ve fedakârlıklardan dolayı teşekkür etti ve yapılacak son hücumda da büyük fedakârlıklar beklediğini ve İstanbul’u fethetmeden geri dönmiyeceklerini anladığını ve kazanılacak zaferin temin edeceği menfaatleri ve şehrin bütün servetini kendilerine bıraktığını ve asırlarca düşmanlığını gördüğü İstanbul’un zabtının zarurî olduğunu, surların artık girilebilecek bir hale geldiğini, surları müdafaa edenlerin az ve yorgun olduklarını ve Türk askeri gibi nöbetle dinlenmediklerini ve bunun da muvaffakiyet için bir âmil olduğunu, bunun için yakında hücum yapılacağını gaye elde edilmedikçe sulh veya mütareke olamıyacağını beyan ederek kendilerini teşci etti (48).
27 Mayısta yapılan ve üç gün süren bombardımanla surların bir kısmı yıkıldı (49). Rumların bu yıkılan yerleri kapatmamaları için gece bile bombardımana devam edildi; ertesi günü bu yıkılan yerlerden bazı Türk askerleri içeriye girdilerse de Jüstinyani yetişerek Türkleri çıkardı, bu sırada Murad Paşa, Jüstinyani’yi öldürmek üzere saldırdıysa da kendisi maktul düştü; imparatora kaçması teklif edildi ise de bunu kabul etmedi ve hemen surlar tarafına koştu bu sırada Türkler içeriye girdilerse de imparator tarafından geri atıldılar.
29 Mayısta umumî hücum yapılacağı Galata Cenevizlilerinden ve Osmanlı ordusunda bulunan Rumların okların ucuna takıp attıkları kâğıtlardan haber alınmış olduğundan imparator ile Jüstinyani mümkün olduğu kadar hazırlanmışlardı; 28 Mayıs gecesi Ayasofya kilisesinde büyük bir âyin yapıldı, imparator da bu âyinde bulundu; sonra Vlaherna (Tekfursarayı) sarayına geldi, vedalaştı; surları teftiş etti; ayın 28 inci sabahı saat ikiden itibaren hücum esnasında yapılacak işler ve malzeme hazırlandı; sabahtan başlayan top ateşi açılan gediklere teksif edildi ve Topkapı’da Liküs vadisine inen sırt tarafındaki gedik büyütüldü.
Çiftesütun’larda yani Tophane ile Fındıklı limanında yatan donanma Bahçekapısı’ndan Langa ve Samatya’ya kadar olan surları abluka ederek müsaid yerlerde karaya asker çıkarıp merdivenlerle surlara çıkacaklardı; bunların surlara tırmanma hareketi gemideki ok ve manciniklerle himaye olunacaktı. Haliç’teki donanma da Tahtakapı’dan Unkapanı kapısına kadar olan mahalle karşı cephe aldılar.
Kara muhasarası tertibatı evvelce gördüğümüz gibi ilk muhasara günündeki tertibatın aynı idi; yani sağ kolda îshak ve Mahmud ve sol kolda Karaca Paşa’lar ve Topkapı cephesinde de bizzat Sultan Mehmed bulunuyordu.
Umumi Hücum ve Şehrin Zaptı
29 Mayıs gecesi başlayıp sabaha yakın saate kadar devam eden iki hücumdan sonra, 29 Mayıs salı günü sabaha karşı umumî hücum başladı; asıl netice alınacak kısım Topkapı ile Edirnekapısı arasında açılmış olan gedik olup pâdişâhın bulunduğu merkez kolu buraya hücum ediyordu. Birinci umumî hücum iki saat, arkasından yapılan ikinci umumî hücum bir buçuk saat sürmüş ve henüz bir sonuç elde edilememişti; müdafiler de canlarını dişlerine alarak çalışıyorlar, surlara merdiven koyup çıkanları grojuva ateşiyle ve sair vasıtalarla öldürüyorlardı; diğer kollardaki hücumlarda bir muvaffakiyet elde edilemedi.
Bunun üzerine merkez kolundaki yeniçeriler ve ihtiyat kuvvetleri son koz olarak ileri sürüldü. Bu defa bizzat pâdişâh da yeniçerilerle beraberdi; imparator da bu cephede bulunuyordu; bu sırada surları büyük bir azimle müdafaa eden başkumandan Jüstinyani elinden ve kolundan yaralandı ve ziyade kan zayi ettiğinden dolayı imparatorun ricasına rağmen müdafaayı terk ederek çekilmişti (50).
Bu hücum esnasında yeniçeriler hendek önüne kadar gittiler. Pâdişâh bunları orada durdurdu ve okçular ve arkebozcuların yağdırdıkları ok ve arkebozların himayesi altında olarak hücuma sevk etti; yeniçeriler hendeği aşarak sura dayandılar. Yeniçeriler arasında iri yarı Ulubadlı Hasan isminde bir yeniçeri kalkanını sol eli ile başının üzerinde tutarak sağ elinde palası olduğu halde ilk olarak surun üstüne çıktı; bunu gören otuz kadar yeniçeri onu takip ettiler ise de müdafilerin ok ve taşlar ile sekizi öldürüldüler. Ulubadlı Hasan yaralanmasına rağmen diğer arkadaşlarının sura çıkmalarına yardım etti; fakat bunlar da öldürüldü ve Ulubadlı Hasan da büyük bir taşa takılarak surdan aşağı düştü ve yukarıdan atılan ok ve taşlarla şehid oldu (51). Fakat hücum devam ettiğinden sura çıkanlar çoğaldı ve surun üstünde tutundular. Bunu müteakip topla tahrip edilen yerden yeniçeriler içeri girip birinci surla ikinci sur arasındaki sahayı (Prevolos) işgal ettiler; buradaki müdafileri püskürttüler. İmparator maiyyeti ile Pemton kapısına doğru kaçtı; şiddetle takip olunuyorlardı, Kostantin omuzundan yaralanmış ve yanındaki Kantakuzen maktul düşmüştü; imparatorun kaçtığını ve kendilerine doğru geldiğini gören ikinci sur müdafileri de paniğe tutuldular; rivayete göre bu panik esnasında imparator da düşerek çiğnenip öldü (52). Dış sur düştükten ve iki sur arasındaki saha (Provolos) temizlendikten sonra müdafaasız kalan iç surlar da alındı. Topkapı içeriden kırıldı ve Türk kuvvetleri bu kapıdan içeri şehre girdiler. Silivri kapısı tarafındaki bir gedikde zorlanarak buradan da şehre girildi; yalnız Giridli gemicilerin müdafaa ettikleri Vasileos (Basil) Leon ve Aleksiyüs burçları alınamadı, bunlar kahramanca döğüştüler; bunların müdafaaları padişaha arzedilerek kendilerinin gemileriyle mallarının serbest bırakılması şartiyle teslim olarak gittiler (53). Haliç tarafındaki donanma efradı Odun kapısından girdiler.
Topkapı ile Edirnekapı arasından girilerek surlar işgal olunacağı sırada Karaca Paşa kolunda bulunan ve dışarısı ile muhabere etmek üzere evvelden kapatılmış olup Kostantin’in emriyle açılmış olan Kerkaporta (Canbazhane kapısı)’nın açık bulunduğunu anlayan Türk askerlerinin elli kadarı buradan içeri girmişler ve arkalarından iltihak edenlerle kuvvetlenerek o tarafta Karaca Paşa kuvvetlerine karşı müdafaada bulunan Rumlara baskın yaparak bunları kaçırmışlar ve bu suretle bu taraftan da suru işgal etmişler ve Osmanlı sancağını dikmişlerdir.
İşte elli dört gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayısta yapılan dört büyük hücumdan sonra —ki sonuncusu bunları en umumisi idi— Şarkî Roma împaratorluğu’nun 1125 senelik başşehri olan (54) İstanbul ( Kostantiniyye) 20 Cemaziyelevvel 857 / 29 Mayıs 1453 salı günü zabtedildi(55). Deniz tarafında donanmaya karşı müdafaada bulunan müdafiler, sura çıkmak isteyenlerle mücadele edip mukavemet ediyorlardı. Fakat bunlar şehrin karadan işgal edildiğini Türk askerlerinin saat üçte o tarafa gelmeleri üzerine anlamışlardı. Rumların sur haricindeki Türk kuvvetleriyle harb ettiklerini gören Türkler surlarda bulunan Rumların üzerlerine hücum ederek bunları öldürmeğe başlamışlar ve bu suretle dışarda gemilerde bulunan askerler de deniz tarafındaki kapıdan içeriye girip ganimet elde etmeğe muvaffak olmuşlardır. Şu halde deniz tarafındaki surlar İstanbul’un kara tarafından işgalinden bir buçuk, iki saat sonra işgal olundu (Dukas s. 293). Marmara tarafındaki surların bir kısmına kumanda eden Çelebi Mehmed’in oğlu Şehzade Orhan, şehrin işgal edildiğini haber alınca elbisesini değiştirerek askerler arasına karışmış ise de aranıldığını haber alması üzerine kendisini surdan atarak intihar etmiş ve başı kesilerek pâdişâha getirilmiştir. Donanma efradının da şehre girdiğini gören Haliç’teki ecnebi gemileri fırsatı kaçırmıyarak kaçabilenler mültecileri alarak limandan uzaklaştılar. Françes, Türklerin saat iki buçukta şehre hâkim olduklarını yazar ki öğleden sonradır (56).
İmparator XI. Kostantin pek çok müşkilâta ve yapılan ihanetlere rağmen büyük bir azimle şehri müdafaa etmiş, kendisine deniz yoluyla kaçması teklif edildiği halde bunu red ederek askerinin başında ve memleketinin müdafaası uğrunda can vermiştir. Kostantin ölümünde kırk dokuzla elli yaş arasında idi (57). İstanbul fethini müteakip alınan esirlerin mikdarı elli bin kadardı.
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a Girmesi (58)
Yirmi iki yaşında İstanbul’u fethederek tarihte FATİH unvanını almış olan II. Mehmed, surların işgal edilip askerin şehre girmesinden sonra halk, kadın, çocuk, büyük kiliseye doğru kaçışıyor ve kaçamıyanlar esir ediliyorlardı (59). Askerler, Ayasofya’ya kadar gittiler, kiliseye dolmuş olan halk arasından istedikleri kadar esir aldılar. Fatih sıkı bir muhafaza altında olarak maiyyetinde vezir, ulema ve sair ileri gelen devlet adamlariyle birlikte muhteşem bir alay ile Topkapısından şehre girdi. Fatih’in İstanbul’a girişi hakkında müellif, eski tarihçiler tarafından görülmiyerek son senelerde yayınlanmış olan bir vekayinâmeden aldığım hulâsayı aşağıya yazıyorum (60).
“Şehirde yer yer mücadele oluyordu; kumandanlar Padişaha: Sen bizzat şehre girmezsen biz ahaliyi itaat ettirmeğe mecbur kalamayız deyince, Sultan Mehmed: imparatorun aranmasını emrettiği gibi, halka taarruz edilmemesini ve halkın itaat eylemesini emreyledi; bu suretle şehirde sükûnet hasıl oldu. Şehirdeki bütün ölüler yakıldı, şehir temizlendi; padişah Romanos (Topkapı) kapısından şehre girerek, Ayasofya kilisesine gitti, oraya gelince atından indi, (Şükrane olarak) yere kapandı ve toprak alıp başının üstüne götürdü; bu esnada patrik, papaslar, pek çok halk, kadın, çocuk toplanmışlardı; padişah şehrin fevkalâde olduğunu görerek:
— “Hakikaten bunlar erkek adamlarmış. Onların muharebe esnasında böylece çarpışmaları ve ölmekten saadet duymaları boşuna değilmiş” dedi; sonra Ayasofya’ya girdi, mukaddes mahalde durdu, patrik ve halk yerlere atılarak ağlaştılar; Sultan Mehmed onlara elleriyle susmalarını işaret etti; sükûnet teessüs edince patriğe:
— “Ayağa kalk. Ben Sultan Mehmed sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bu günden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız” dedi. Sonra, ordusunun kumandanlarına dönerek: askerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını bildirdi (61).
Kilisenin her tarafını ve hazinelerini görmeği arzu ederek herkesin dışarı çıkmasını emretti; fakat halk ağır ağır çıktığından ve kendisi de bunu bekliyemiyeceğinden dışarı çıktı ve imparatorun sarayına gitti. Orada karşısına Kostantin’in başını getiren bir Sırp çıktı; padişah Rum beylerine bu başın Kostantin’in başı olup olmadığını sordu. Onundur dediler, bunun üzerine:
— “Allah seni ne kadar yüksek yaratmıştı ve seni imparator yapmıştı; niçin böyle boş yere helak olmak istedin?” dedikten sonra kesik başı patriğe gönderdi (62).
Kostantin’in zevcesi împaratoriçe kocasiyle son defa vedalaşıp ayrıldıktan sonra İstanbul’un işgali üzerine Rum beyleri tarafından kızları ve asıl ailelere mensup kadınlarla birlikte Jüstinyani’nin gemisiyle Mora’ya götürüldü. Sultan Mehmed bunları kaçıranların kimler olduğunu tahkik edip öğrendi ve bunları idam eyledi; akşam üzeri sur dışındaki karargâhına döndü (63).
Tarihin ikinci cildinde görüleceği üzere Fatih Sultan Mehmed, patrik intihabı ve İstanbul’un tanzimi için görülecek işleri tertip ve icabeden memurları tâyin ettikten ve on sekiz hazirana kadar İstanbul’da kaldıktan sonra Edirne’ye döndü ve büyük bir zafer alayiyle şehre girdi (64).
İstanbul’un zabtından üç veya beş sene sonra (1456 veya 1458) Lâtinlerin elinde bulunan Atina alındı ve Peloponez de dahil olduğu halde bütün Yunanistan elde edildi.
Dipnotlar:
* Kaynak: Osmanlı Tarihi, I. Cilt, Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri hakkında bir mukaddime ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan İstanbul’un fethine kadar, Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, 467-493 ss.
Kutlayacak olduğumuz Kurban Bayramı, yalnızca takvimde yer alan dini bir zaman dilimi değil; toplumumuzun kendi vicdanıyla yeniden buluştuğu, kırgınlıkların yerini birlikteliklere bıraktığı özel zamanlardır.
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal atmosfer, hepimize daha fazla sağduyu, hukuk hassasiyeti ve yüksek bir sorumluluk yüklemektedir. Fikir ayrılıkları demokratik hayatın tabii bir zenginliğidir; ancak hiçbir siyasi mücadele veya tartışma, toplumsal huzuru zedeleyecek, adalet duygusunu örseleyecek veya insanımızı kutuplaştıracak bir noktaya taşınmamalıdır.
Son dönemde siyasette yaşanan gerilimlerin ve tartışmaların; hukukun üstünlüğü, demokratik teamüller ve toplumsal sükûnet çerçevesinde, olgunlukla ele alınması gerektiğine inanıyoruz. Türkiye’nin ihtiyacı, gerilimin tırmandırılması değil; milletimizin ortak geleceğini ve huzurunu önceleyen sorumlu bir siyaset anlayışıdır.
Kurban Bayramı’nın; öfkenin değil sevginin, ayrışmanın değil birleştiriciliğin güç kazandığı bir iklime vesile olmasını temenni ediyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle, Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak siz değerli üyelerimizin ve tüm İslam âleminin Kurban Bayramı’nı kutluyor; ülkemize huzur, adalet ve sağduyu diliyoruz.