9.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 19

Bayram Vesilesiyle

Gücünü Yüce Yaratan’dan alarak Putperestliği din edinmiş ilkel toplumunu İnsanlık âlemine örnek olacak medeni bir topluma dönüştürmeyi başaran Yüce Peygambere Selam olsun;


‘’Güzel ahlakı tamamlamak için’’ gönderildiği toplumda ‘’Hanifelerdendi… Herkesin babasının adıyla anıldığı o toplumda onun adının önünde ‘’Emin’’ sıfatı vardı… Müslüman’ı, “Elinden ve dilinden’’ emin olunan olarak tanımladı… ’’Birbirinizi namazlarınızla değil, şu üç şeyle imtihan ediniz; sır verdiniz ifşa etti mi, yola çıktınız sizi yarı yolda bıraktı mı, emanet verdiniz emanete sahip çıktı mı?’’ O seçkin İnsanın haiz olduğu ahlak ‘’Kur’an Ahlakıydı’’ O Yüce Yaratanın Seçkin Kulu Hz. Muhammet’ idi.


Bize hediye edilen Dini Bayramlarımızı kutlamada esas olan; O Yüce Peygamber’in ait olduğu/ yaşadığı toplumunu şirkten kurtarmak, doğrudan Yüce Yaratan’ ı tanıyarak teslim olmalarıyla alakalı canı pahasına toplumunda verdiği nitelikli kavganın özünü kavrayabilmektir.
Onun ardında bıraktığı ilkelerine sadakat, onu ardından koyduğu ilkelere sahip çıkmak/ yaşamak, ana ilke ise günümüzde yaşanan ilkesizlikleri yüksek perdeden savunanlara dur diyebilmektir.


Özellikle Müslümanlara farz kılınan Namaz ibadetinin insana yüklediği zorunlu misyonun/ ana görevin her türlü sömürü ve zulme karşı, adaletsiz davranışlara karşı başkaldırı olduğunu kavrayabilmektir; Rant’a/ haksız gelire, statükoya karşı toplumunda verdiği nitelikli kavganın sonucunda Mekke’de tutunamayarak Medine’ye hicret etmek zorunda bırakılan O seçkin İnsan; Medine Şehir Devleti’ni kurarak yönetiminin Başkanı seçilir o günün koşullarında.


Yönetim tarzının şaşmaz üç ana öğesi vardır: “Şura/ İstişare/ Meşveret/ Ortak Akıl—Adalet—Liyakat/ İşin Ehline Verilmesi’’ kavramları;
Bu kavramların günümüzdeki karşılığı; Hukukun Üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter Sistem; uygulamada, birbirini kontrol ederek dengeleyen “Yasama/ Yürütme / Yargı” ergleri. Ve bu değerlere/ erglere haiz çağın gerektirdiği eğitimiyle yetişmiş liyakatli/ nitelikli/ üreten insan…


Yüce Yaratan’ın muhatap aldığı insana Yüce Yaratan; “Yaratılmış Mahlûkatın En Şereflisi insandır” demesini çok iyi kavrayan Hz. Ali: “Dünyada lekesiz bir alından, daha güzel bir şey var mı?’’ diye ilahi ölçüyü koyuyor. İnsanların alınlarındaki lekeler el eliyle değil kendi zaaflarıyla vurulur. Hiç kimsenin kendisinden başka düşmanı olmadığını öncelikle siyaset adamları bilmeli, bu ölçüden ve salim akıldan ayrılmamalıdır.


Sözün özü: Algılardaki yanlışlıklar düzeltilmeden doğru din anlayışını oluşturmak mümkün değildir. Elimizde bir rehber/ mesaj var. Bugün adına, bugün için, bugüne göre değerlendirilmesi/ yorumlanması gereken bir mesaj… Ancak bunu algılayabilecek bir seviyeye ihtiyacımız var. Ve seviyeyi yükseltecek seviyeli yorumlara…


*
Dini Bayramlarımız vesilesiyle vicdani bir muhasebe yapmamız üzerimizde bir Görevdir diye düşünmek lazım…
Şuurla, bilinçle düşünen insanlar için Din, Adalettir- Liyakattir-Merhamettir- Samimiyettir- Dürüstlüktür- İlimdir- Çağdaşlıktır- Fayda üretmektir.
Bilinmeli ki, İnsan tek şuurlu varlık. Dünyaya gelir, kendisine verilen hayatı yaşar ve icraatlarıyla ilgili hesap vermek üzere Allah’a geri döner. Bu zaman tek kullanımlıktır, tekrarı yoktur. Yaratan, insanı başıboş bırakmamıştır.


Mümtaz Okurlarımızın, Dostlarımızın Sevenlerimizin Dini Bayramlarını Kutlar Sağlıklı Huzur veren Aydınlık Günler Dilerim.
Sevgiyle kalın, severek kalın, Selamla kalın, dostça kalın!

“Dağlar ile Taşlar ile”

Bu denemede Yunus Emre’nin (1240-1321) “dağlar ile taşlar ile” başlayan şiirinin Endülüslü Muhiddin’in (1165-1240) “Cemâdâttan (cansız nesnelerden) yüce bir mahlûkat yoktur” mısrası ile derin ilişkisine yaklaşmaya gayret etmeye çalışılacaktır. Çünkü hem Yunus hem de Muhiddin vahdet-i vücud’un kurucu isimlerindendir. Tasavvuf okullarının kurucuları insanlık düşünce tarihi açısından iyi bilinmeli ve araştırmalıdır. Takipçiler çoğu kez kurucu isimlerin eserlerini açıklamaya/şerh etmeye çalışır. Davud-i Kayserî (1261-1345), Niyâzî-i Mısrî (1618-1694) ve birçok mutasavvıf vahdet-i vucud okulunun takipçileridir.

Felsefe ve düşünce okulları için de bu kural geçerlidir. Örneğin: Sokrates (M.Ö. 470–399), Platon (M.Ö 427-347), Aristoteles (MÖ 384-322) kurucu filozoftur. Farabi (870- 950), İbn-i Sina (980-1037), İbn-i Rüşt (1126-1198) her ne kadar bu üstatlardan etkilendiler ve onların yorumcusu olarak kabul edildilerse de İslam dünyasına has felsefî yol ve yöntemlerini de kurmuşlardır. Batıda bilinen felsefecilerin çoğu Sokrates ve Platon’a dipnot düşmektedir.

Vahdet-i Vucud’un zirve şahsiyetlerinden Yunus’un ilahisi şu satırlardan oluşmaktadır:

“Dağlar ile taşlar ile/ Çağırayım Mevlâm seni/ Seherlerde kuşlar ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Sular dibinde mahî ile/ Sahralarda ahû ile/ Abdal olup yahû ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Gökyüzünde İsa ile/ Tur dağında Mûsa ile/ Elindeki asa ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Derdi öküş Eyyûb ile/ Gözü yaşlı Yakub ile/ Ol Muhammed mahbûb ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Hamd ü şükrullah ile/ Vasf-ı Kulhüvallah ile/ Daima zikrullah ile/ Çağırayım Mevlâm seni

Bilmişim dünya halini/ Terk ettim kıyl u kâlini/ Baş açık ayak yalını/ Çağırayım Mevlâm seni

Yunus okur diller ile/ Ol kumru bülbüller ile/ Hakk’ı seven kullar ile/ Çağırayım Mevlâm seni2”

Yunus Emre “Dağlar ile taşlar ile/ Çağırayım Mevlâm seni/ Seherlerde kuşlar ile/ Çağırayım Mevlâm seni” dizeleri ile bu ilahisine başladığı görülmektedir. Bu başlangıç bize Endülüslü sufi Muhiddin Arabi’nin Fusûsu’l-Hikem İshak faslındaki şiirinin mısralarını çağrıştırmaktadır. Yahut Muhiddin’in sözleri Yunus’u hatırlatmaktadır:

Fidyesi midir bir peygamberin koç kurbanı?/ Nerede o acı meleme, nerede insan feryadı?

/İnayet etti de Allah ya bize ya ona, o koçu yüceltti / Yüceliğin ölçüsünü acep nasıl bir terazide tarttı? /

Develer kıymetçe ağırdır buna kuşku yoktu/ Ama kurbanlıkça değeri koçtan daha düşük oldu/

Bir koç bilmem ki bakmadan cılız bedenine/ Nasıl da oluverdi verdi de vekil, Rahman’ın halifesine ?/

Var bir düzen anlasana bu fidye işinde/ Artmakta kazançlar, zararlarsa eksilmede/

Daha üstün yaratık yoktur donuktan (cansızdan) öte / Sonra gelir bitkiler kendi ölçüsünce /

Sonrakiler duyu sahibidir; hepsi de ariftir / Kesin delil gerekmez ona keşif yoluyla bilir /

Adem dediklerine gelince eksik olmaz boynundan / bir boyunduruk ki mamül akıldan, fikirden, imandan /

Sehl ve bizim gibiler düşünüyoruz böyle işte/ İhsan mertebesine ermişiz hepimiz de /

Gördüğüm gerçeği gören kişi / Söylediğimi görür açıkta ve gizlide /

Sözüme muhalif söze sakın itibar etme / Kıraç toprağa boş yere tohum serpme /

Sağır, dilsiz bunların hepsi; vermedi mi onlardan haber / Kur’an ayetlerinde o Masum Peygamber3

“Cemâdâttan (cansız nesnelerden) yüce bir mahlûkat yoktur (Daha üstün yaratık yoktur donuktan (cansızdan) öte). Ondan sonra da kadir ve kıymet dereceleri itibâriyle bitkiler gelir. Bitkilerden sonra gelenler de his sâhibi olanlardır (yâni hayvanlardır). (Bu üç sınıf varlığın) hepsinin de Yaratıcı’larını keşf ile ve (bu husustaki) delillerin tartışılmasıyla bildikleri sâbittir. Ama “âdem” adıyla anılan mahlûka gelince, o akılla, fikirle ve iman bağı ile bağlıdır. Cemâdât dediğimiz cansız nesnelerin nefsi (ego’su) yoktur. Bundan dolayıdır ki onlar Allah’ın emirlerine mutlak sûrette ve kayıtsız-şartsız itaatkâr olurlar. Onların Kullukları (ubûdiyyetleri), bu anlamda, kusursuz ve mükemmel olur. Onlar Allah’ın onların üzerindeki fiillerine çıplak bir şekilde tâbî olurlar; çünkü onlarla Allah Teâlâ arasında bir perde yoktur. Bu görüş açısından da Varlık hiyerarşisinde en üst mertebeyi işgal ederler. İkinci sırada bitkiler gelmektedir. Bunlar büyürler, gıdâlarını özümlerler ve çoğalırlar. Bu kapsamda bunlar kendiliklerinden hareket ederler. Ve bu kapsamda Hakk’a cemadattan daha da uzaktadırlar. Üçüncü sırada ise hayvanlar vardır. Bunlar his sâhibi olup istek ve irâde faaliyeti sergilerler. Hislerle idrâk ve istek nefsin bir mikdar faal olduğunu izhâr eder. Ama hayvandaki nefis insân’daki kadar kuvvetli değildir. Cansız nesneler, bitkiler ve hayvanlar akla sâhip olmadıklarından Allah Teâlâ’yı tabiî bir “keşif” ve sezgi ile bilirler. Buna karşılık insân Akl’a sâhiptir; ve Akıl da onun nefsini en uç sınırlarına kadar geliştirir; bundan ötürü de insân kendi nefsiyle perdelenmiş olur. İdeal “kulluk” açısından insân, Varlık sıralamasında, en aşağı sırada yer almaktadır. Bu sıralamada daha üste tırmanabilmesi için, her şeyden önce, (aslında kendisini insân kılmakta olan) Akl’ı def etmek ve Akıl’dan türemiş olan bütün özellikleri de sıfırlamak zorundadır. Eğer bunda başarılı olursa o zaman hayvanların mertebesine terfi (!) edebilir. Bundan sonra da bitkiler ve daha sonra da cansız nesneler mertebesine terfi etmesi gereklidir. Ancak o zaman insân (kulluğun kemâli açısından) Varlık sıralamasında en üst mertebede olabilecektir”4.

İsrâ Suresi 44. Ayette şöyle buyrulmaktadır: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O halîmdir, bağışlayıcıdır”. Bu çerçeveden bakıldığında her nesnenin Tanrı’yı tesbih ettiği/ andığı anlaşılmaktadır. Özellikle Yunus’un şiiri ve Muhiddin’in açıklamaları ile cansız nesnelerden insanlara doğru varlık tarifine/tasnifine başlaması bize insanların Kabe’yi tavaf etmesinin kozmik ve metafizik temellerini de açıklamaktadır. Taştan ibaret Kabe’nin Tanrı ile ilişkisi beklentisizlik temeli üzerinden olduğu için Beytullah olmayı hak etmektedir.

Muhiddin Arabi’nin “Cemâdâttan (cansız nesnelerden) yüce bir mahlûkat yoktur” vurgusu ile varlığı temellendirmesi yüksek ahlakın beklentisizlik yüceliği açısından taş (cansız) ve insan arasındaki farkı netleştirmektedir. Beklentisizlik yücelik getirmektedir. İnsan da beklentisizliğe ulaştığında yani ölü gibi cansızlığa ulaştığında (ölmeden önce öldüğünde) kemal yönünden uyanmaktadır.

Yunus Emre ve Muhiddin Arabî bu tespitleri ile taş gibi cansız nesnelerin beklentisizliğinin insanlara örnek olarak sunulması, düşüncenin olgunlaşması açısından yüksek ahlakın önemli bir idrak merhalesini temsil etmektedir. Sözlerimi kıymetli dostum Mehmet Ali Esmer’in hatırlatmasıyla şu ayet-i kerime ile sonlandırmak isterim: “Kim Allah’a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve O’na döndürüleceksiniz”(Bakara Suresi, 245.Ayet).

Kaynaklar:

İbnü’l-Arabî (2013). Fusûsu’l-Hikem, Çeviri ve Şerh: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul.

Yunus Emre (2015). Gönül Kardeşliği ve Yunus Emre, Hazırlayan: Hilmi Özden, Doğu Kütüphanesi, İstanbul.

Toshihiko Izutsu (1997). İbn Arabî’nin Fusûs’unda Anahtar Kavramlar, Çeviren: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yayınları, İstanbul.

1 Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (ESTÜDAM) Kurucu Müdürü

2 Yunus Emre, Gönül Kardeşliği ve Yunus Emre, Hazırlayan: Hilmi Özden, İstanbul, 2015.s. 26-27.

3 İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, Çeviri ve Şerh: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayıncılık, 2013, İstanbul, s. 85.

4Toshihiko Izutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’unda Anahtar Kavramlar, Çeviren: Ahmed Yüksel Özemre, 1997, s. 190.

Türkiye’nin Kürt Meselesi ve “Çin Sendromu Etkisi”

15 Mayıs 2026 tarihinde Sakarya’da Aydınlar Ocakları Büyük ŞURASI’nda Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı Paşa’nın konuşması, bana bir filmi hatırlattı. “Çin Sendromu,” 1979 ABD yapımı bir felaket gerilim filmidir. Filmin başrollerinde Jane Fonda, Jack Lemmon, Michael Douglas gibi ünlü artistler bulunur. Filmin konusu: ABD’de bir nükleer enerji santralinde güvenlik örtbasları konu ediliyor. “Çin Sendromu,” reaktör bileşenlerinin muhafaza yapıları boyunca eridiği ve alttaki toprağa karıştığı bir nükleer erimenin kurgusal bir sonucunu tanımlayan hayali bir terimdir. Filmin konusuna göre nükleer enerji sızıntısının etkisini Çin’de göstereceği kurgulanmıştır.

Biz de filmden ayrılıp esas konumuza dönecek olursak, 1998 yılında Graham Fuller ve Henri Barkey tarafından yazılan “Türkiye’nin Kürt Meselesi” adlı kitap, 28 yıl sonra yukarıda bahsettiğim filimde olduğu gibi Türkiye’de  “Çin Sendromu” etkisi yaratmıştır.

Kitabı incelediğimiz de göreceğiz ki:

Türkiye’ye yönelik bazı stratejik projeler tankla, tüfekle veya savaşla yürütülmez. Bazen çok daha yanıltıcı yöntemler kullanılır. Bu yöntemlerin en önemlileri raporlar, analizler ve kitaplar üzerinden bir ülkenin siyasal yapısını dönüştürmeye yönelik fikir mimarisi kurmaktır.

Yukarıda sözünü ettiğim “Türkiye’nin Kürt Meselesi” kitabının yazarları sıradan yazar olmadıkları gibi (Graham Fuller ve Henri Barkey), kitap da sıradan bir kitap değildir. Bu açıdan kitap dikkatli bir şekilde incelendiğinde, içinde dikkat çekici metinlerin olduğu görülecektir. Çünkü bu kitap, içinde barındırdığı metinlerle Türkiye’ye adeta “Yol Haritası” çiziyor.

Graham Fuller, uzun müddet CİA’nın üst düzey görevlerinde bulunmuş bir isimdir. Henri Barkey ise Amerikan stratejik çevreleri ve güvenlik kurumlarıyla yakın ilişkileri bulunan bir akademisyendir. Kitabın önsözünü yazan Morton Abramowitz ise Türkiye’de görev yapmış ABD büyükelçilerinden biridir.

Dolayısıyla bu kitap yalnızca bir akademik değerlendirme değil; birçok araştırmacıya göre Amerikan stratejik çevrelerinin Türkiye’ye yönelik bakışını yansıtan bir metindir.

Başka bir ifadeyle bu kitap, birçok kişi tarafından CIA’nın Türkiye’ye önerdiği bir siyasal yol haritası olarak da değerlendirilmektedir.

Kitap 1998 yılında yazılmıştır. Kitap yazıldığı tarihte henüz Abdullah Öcalan yakalanmamıştı Türkiye’ye getirilmemişti İmralı süreci başlamamıştı. Ancak kitap dikkatle okunduğunda satır aralarında ilginç olaylara şaşırarak şahit oluyorsunuz.

Kitabın bazı bölümleri bu sürecin ardından Türkiye’de yeni bir siyasi çözüm süreci başlatılacağı varsayımıyla yazılmış gibidir.

Bu nedenle kitap yalnızca bir analiz değil, aynı zamanda gelecek için hazırlanmış bir “Yol Haritası” olarak da okunabilir.

Kitabın Temel Tezi ve anlatmak istediği şudur:

Türkiye’deki sorun terör sorunu değildir.

Sorun bir “Kürt meselesidir.”

Bu tanım değişikliği kitabın tüm stratejik çerçevesinin başlangıç noktasıdır. Çünkü terör meselesi olarak görülen bir sorun güvenlik politikalarıyla çözülür.

Ama “etnik ve siyasal mesele” olarak tanımlanan bir sorun siyasal reformlarla çözülmek zorunda kalır.

CIA’nın Türkiye İçin Yazdığı Yol Haritası “Türkiye’nin Kürt Meselesi” Kitabı ve Adım Adım Önerilen Model:

1. Adım:

Terör Meselesinin “Kürt Meselesi” Olarak Tanımlanması

Kitabın ilk basamağı şudur:

PKK terörü bir güvenlik sorunu değil, etnik ve siyasal bir Kürt meselesi olarak tanımlanmalıdır. PKK ile devlet arasındaki mücadeleyi güvenlik alanından çıkarıp siyasi çözüm gerektiren bir mesele haline getirmektir.

2. Adım:

PKK’nın Siyasal Zemine Taşınması:

Kitap PKK’nın askeri olarak Türkiye’yi yenemeyeceğini kabul eder.

Ancak şu tespiti yapar:

PKK askeri zafer kazanamaz; fakat siyasal zemine taşınırsa başarı kazanabilir.

Bu yaklaşımın anlamı açıktır.

PKK silahla değil, siyaset yoluyla hedeflerine ulaşacaktır.

Kitap adeta, zaferin PKK’nın müzakereler için muhatap kabul edilmesiyle kazanılacağını ifade eder.

3. Adım:

PKK’ya Yakın Bir Siyasal Partinin Meşrulaştırılması PKK’ya yakın bir siyasal yapı yasal bir siyasi parti olarak faaliyet göstermelidir. Bu parti: seçimlere katılmalı meclise girmeli siyasal meşruiyet kazanmalıdır.

Ve bu partinin temsilcilerinin örgüt ve örgüt lideri ile yani günümüzde (İmralı ve Kandil ile) görüşmesine Devlet müsaade etmelidir.

4. Adım:

 Devlet ile Dolaylı Temasın Normalleştirilmesi: Terörist başını milletvekillerinin İmralı’da ziyareti ne kadar açık değil mi?

Kitabın mantığı şudur:

Silahlı aktör sürece dâhil edilmeden çözüm mümkün değildir.

5. Adım:

Parlamentoda Özel Komisyonların Kurulması, çözümün Meclis merkezli yürütülmesi. Tüm partilerin katıldığı özel bir parlamento komisyonu oluşturulması.

6. Adım:

Komisyon Raporlarının Reform Önerisi Olarak Sunulması. Kitaba göre bu komisyonlar hazırladıkları raporları devlete: anayasal değişiklik, yasal reform, yerel yönetim düzenlemeleri şeklinde Meclis’e ve Hükümete reform önerisi olarak sunmalıdır.

Yani bu Özel Komisyonun rolü: Siyasal talepleri devlete “reform önerisi” olarak sunmaktır.

Bu, süreci anayasal–yasal zemine taşıma aracıdır. Bu mekanizma aslında parlamenter süreç üzerinden devlet yapısını dönüştürme modelidir.

7. Adım:

Sivil Toplumun Seferber Edilmesi, Kitap sürecin yalnızca devlet tarafından yürütülemeyeceğini savunur.

Bu nedenle sürece:

Medya, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları, iş dünyası, Aydınlar dâhil edilmelidir.

Amaç toplumda yeni bir siyasal algı oluşturmaktır. Amaç: Süreci halk nezdinde meşrulaştırmak ve normalleştirmek.

Bu bölümde özellikle vurgulanan nokta: Toplumsal algı değişmeden siyasal dönüşüm olmaz.

8. Adım:

Kitapta PKK: Mutlak düşman olarak değil, dönüştürülmesi gereken bir siyasal gerçeklik olarak ele alınır.

PKK’nın süreci desteklediğini ilan etmesi, Ateşkes ve şiddetsizlik açıklamaları yapması ve böylelikle müzakerelerin meşrulaştırılması istenir.

Burada istenilen amaç: PKK’yı tasfiye etmek değil,  siyasi sistemin bir aktörü haline getirmektir.

9. Adım:

Af ve Entegrasyon Modeli Kitap örgüt mensuplarını iki kategoriye ayırmaktadır.

Birinci grup: Şiddete doğrudan katılmamış olanlar Bu kişiler: affedilebilir, siyasete katılabilir, topluma entegre edilebilir.

İkinci grup: Ağır suçlara karışmış olanlar. Bu kişilerin durumu ise daha sonraki aşamalara bırakılmalıdır.

Bu modelin amacı örgütün bir bölümünü siyasal sistem içine entegre etmektir.

10. Adım:

Devlet Modeli Eleştirisi: Üniter Ulus-Devletin Aşındırılması Yerel Yönetimlerin Güçlendirilmesi

Kitap merkezi devlet yapısını eleştirir.

Yazarlar: Milli-devlet modelini, merkeziyetçi yapıyı, tek kimlikli yurttaş anlayışını sorunun temel kaynakları arasında görür.

Bunun yerine önerilen model: Kimlik temelli çoğulculuk, Çok uluslu bir devlet yapısı, Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Merkezî devletin yetkilerinin gevşetilmesi.

Görüldüğü gibi önerilen model, Irak, Suriye, Lübnan, Bosna benzeri bir modeldir.

Ne kadar enteresan değil mi? ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ta Türkiye’nin Osmanlı tipi bir yapıyla yani monarşiyle yönetilmesini öneriyor.

11. Adım

Çok Kimlikli Devlet Modeli, kitap ulus devlet modelini eleştirir.

Tek millet anlayışı yerine:

çok kimlikli, çok uluslu bir devlet modeli için anayasal ve yasal değişikliler yapılmasını önerir.

Sonuç olarak bu model: terör meselesini etnik meseleye dönüştüren PKK’yı siyasal aktör haline getiren parlamenter süreç üzerinden üniter devlet yapısını aşındıran reform önerileri sunan bir “Siyasal Yol Haritasıdır.”

Eh artık bugün geldiğimiz noktada adına önce: “Terörsüz Türkiye Süreci” dediler ama PKK bu ismi kabul etmedi: “Hayır biz terörist değiliz ki sürecin adı terörsüz Türkiye olsun biz Kürt gerillalarıyız” dediler ve sürecin ismi: “Barış ve Kardeşlik Süreci” olarak değiştirildi.

Ev ödevi verilmiş gibi kitapta anlatılanlarla bugünkü durum ne kadar benzerlik ifade ediyor değil mi?

“Suriye’deki gelişen olaylar neticesinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 1 Ekim 2024 tarihinde bir “Terörsüz Türkiye Projesi” başlatmıştır. Bu proje, Türkiye’nin terörle mücadelede önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilecek ve siyasi reformlar, toplumsal uzlaşma ve iç güvenliği artırma gibi çeşitli aşamalardan oluşacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, bu süreci Türkiye’nin projesi olarak tanımlamış ve devam ettirme kararını vermiştir.

Başlangıçta söylediklerine göre teröristlerle hiçbir pazarlık yapılmayacak, onlara istedikleri hiç bir şey verilmeyecek, hiçbir talepleri kabul edilmeyecekti.

Mecliste gurubu olan partilerden vekil sayısına göre İYİ Parti dışında bir komisyon kuruldu. Güya PKK silah bırakacak diye milletin gözünün içine soka soka teröristlerin mangalda silah yakma seremonisi gerçekleşti.”

Bu modelin tüm basamaklarının hayata geçirilmesi durumunda ortaya çıkabilecek tablo son derece ciddi olacaktır.

Böyle bir senaryoda Türkiye: üniter devlet yapısını kaybedebilir, kimlik temelli siyasal yapıya dönüşebilir. Lübnan, Bosna, Irak veya Suriye benzeri çok uluslu ve gevşek bir devlet modeline sürüklenebilir.

Bu dönüşüm aynı zamanda bölgede uzun süredir tartışılan sözde “Büyük Kürdistan”, özde ise Ciihat Yaycı Paşa’nın dediği gibi: “Siyonistan” projelerinin önünü açabilecek bir siyasal zemin oluşturabilir.

İyilikte Rol Model: Mustafa Tekoğul

İyilik yapmayı görev edinmiş, varlık nedeni kabul etmiş, Mustafa Bey. Telefonda, “Ağabi, sana imreniyorum.” dediğimde, “Bana bu yolda fırsat veren Rabb’ime şükürler olsun.” cevabı alıyorum. “Ağabi, bu yaşına rağmen kurban organizasyonu için Etiyopya yollarına düştün, seni herkes kendine rol model yapmalı.” dediğimde ise tevazu ile lafı ağzıma tıkıyor, sanki daha fazla iltifat etmemi istemiyordu.

Mustafa Tekoğul, yetmişi aşkın yaşına rağmen topladığı hisse bedellerinin ve bağışların hakkını vermek üzere şimdi İyilik Derneği adına Etiyopya’da, yardımseverleri temsilen aktif görev yapıyor. Derneğin, “Süt Keçisi Projesi”ni öğrenince heyecanlandım. Yapacağınız bağışla alınacak keçiler, yaşadıkça ve üredikçe sizin için sadaka olacak. Ne güzel bir hayır ve sevap yöntemi.

İnsan yeter ki iyilik yapmak istesin, fırsatlar ayağına geliyor. İyiler için mekân uzaklığı söz konusu değil. 6 Şubat 2023 büyük depreminde bana gelen yardım talebini onunla birlikte karşılamış, depremzede bir ailenin her türlü barınma, beslenme ve sağlık problemlerine uzun süre destek olmuştuk. Mustafa Bey’in beklentisiz fedakarlıklarını, o ailenin iki yıllık ihtiyaçlarının giderilmesi sırasında görmüş, daha sonra da başka ihtiyaç sahiplerine verdiği destekleri işitmiştim.

Mustafa Tekoğul, aynı zamanda bir filografi ustası ve öğreticisi. Onun vasıtasıyla ben de emekliliğimi bereketlendirip aktif emeklilik süreci yaşıyorum. Ürettiğim her eserde onun da payı var. Kendisine “Nasılsın?” dendiğinde duyduğunuz cevap “Harikayım.” oluyor. Aldığı yazarlık dersleri neticesinde bir de “Artık Hayatım” adlı kitap yayımladı. Onun, ufuk açıcı niteliğindeki kitabını okuyanlar, bir rol model tanımanın zenginliğini yaşıyor.

Toplumdaki iyi insanlar, gökteki yıldızlar gibi. Onlar da olmasa dünya tam bir zindan olur, yaşanacak yer olmaktan çıkar. Her iyi insanın kendi çapında bir aydınlatma alanı var. Kimisi kutup yıldızı, kimisi samanyolu.

Mustafa Bey, iyilikte kendisiyle yarışıyor. Bir de FİSADER (Filografi Sanatçıları Derneği) kurmuş. Bu dernek çatısı altında paylaşımlar, duyurular, yönlendirmeler yapıyor. Sanki, “İyilikte sınır yoktur.” diyor. İyiliğin bittiği yerde, insanlık bitmiştir.

Düşünmek lazım. İnsanların büyük kısmı belli bir yaştan sonra kendi konforuna çekilmeye başlarken bazıları niçin Afrika yollarında yardım için koşuşturur? Bu, sıradan bir davranış değil. Çünkü iyilik yorucu bir iştir. Emek ister, fedakârlık ister, vicdan ister. Hele bunu yaş ilerlemişken yapmak, ayrıca takdir edilmesi gereken bir durumdur.

Etiyopyalı bir çocuğun yüzündeki tebessümde onun payı varsa, sizin de payınız varsa bu dünyada yaşanmış bir hayatın anlamı da vardır. Çünkü insanın gerçek değeri, biriktirdikleriyle değil; dokunduğu hayatlarla ölçülür.

Bugün modern dünyanın en büyük problemlerinden biri, insanların hızlı yaşayıp derinliği kaybetmesidir. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama çoğu insan kendine, topluma ve insanlığa ne kattığını düşünmüyor. Oysa Mustafa Bey gibi insanlar bize başka bir hayatın mümkün olduğunu gösteriyor: Hem üreten hem paylaşan hem öğreten hem de yardım eden bir hayatın…

Onun enerjisine bakınca şunu düşünmemek mümkün değil: Demek ki insanı yaşlandıran yıllar değil, amaçsızlıkmış. Bir insanın içinde heyecan varsa, faydalı olma arzusu varsa, öğrenme ve öğretme isteği varsa, yaşı ne olursa olsun genç kalabiliyor.

Bugün gençlerin önünde sayısız imkân var; ama çoğu zaman rol model eksikliği hissediliyor. İşte Mustafa Bey gibi insanlar bu noktada sessiz ama güçlü örneklerdir. Gösteriş yapmadan, reklam peşinde koşmadan, hayatın içinde iyilik üretmenin mümkün olduğunu gösteriyorlar.

Belki büyük meydanlarda konuşmuyor. Belki televizyon ekranlarında görünmüyor. Ama bir insanın hayatına dokunmak bazen binlerce kişiye hitap etmekten daha değerlidir.

Toplumları ayakta tutan yalnızca büyük projeler değildir; güzel insanlar da toplumun direğidir. Gittiği yere nezaket taşıyan, bulunduğu yere umut bırakan, girdiği ortama enerji yükleyen insanlar… Mustafa Tekoğul, işte böyle bir isim. Allah, sayılarını artırsın.

Sanatıyla estetik üreten, gönlüyle iyilik taşıyan, yaşıyla değil sinerjisiyle konuşulan güzel insanlardan biri…

İnsan böyle insanları görünce “Hâlâ umut var.” diyor. İyilik, insanın kendine bıraktığı en güzel mirastır. Karşılık beklemeden yapılan iyilik, insanın en sessiz duasıdır. Araf suresi 56. ayette “Şüphesiz, Allah iyilik yapanları sever.” müjdesi verilmiştir.

Siyasetin Gölgesindeki Hukukun Açtığı Yeni Yaralar

Özgür Özel ve ekibinin seçildiği CHP kurultayları hakkında istinaf mahkemesinin “mutlak butlan” yani kesin geçersizlik kararı vermesi Türk siyaseti ve hukuk sistemi açısından tarihe geçen bir kara lekedir.

Bu kapsamda verilen bütün kararlar ve CHP Belediyeleri üzerindeki yargı operasyonlarının bağımsız yargının kendi dinamikleri ile ve sırf kanun hakimiyetini ve adaleti tesis etme saikiyle olduğuna kimse inanmıyor.

Yazılan ve dile getirilen bazı yorumlarda öne çıkarılan bazı hususları hatırlayalım:

“Ekrem İmamoğlu, R.T. Erdoğan’ın Trump ile yaptığı bir telefon görüşmesi sonrasında tutuklanmıştı. İmamoğlu bir yılı aşkın süredir tutuklu. Bu defa da yine Trump ile yapılan bir telefon görüşmesinin hemen sonrasında, BAM 36. HD (İstinaf Mahkemesinin), CHP’nin 38. Kurultayı hakkında “Mutlak Butlan” kararı vermesi tesadüf olabilir mi?”

Bu yorumun bir dayanağı da ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Başkan Trump’ın Erdoğan’a ihtiyacı olan meşruiyeti verdiği” şeklindeki sözleriydi.

ABD’nin “içeride ne yaparsan yap ama dış politika alanında bizim çizdiğimiz çerçeveden çıkma” anlamındaki tavrı ile CHP operasyonlarının bir ilişkisi var mıdır? Bu “meşruiyet verme” karşılığında ABD neler istemiştir? Bunları şimdilik bilmiyoruz. Ama -Barrack’ın ifadesiyle- ABD’nin bölgede demokrasi değil “müşfik monarşiler” istediğini biliyoruz.

Ayrıca ABD’nin Suriye, Irak, İran ve Ukrayna’daki plan ve hedefleri için Türkiye’nin katkısının çok önemli olduğu açıktır.

*************************************

Mahkeme Kararı Hukuki Değil

Bir hukukçu olarak kanaatim İstinaf Mahkemesi’nin yetkili olmadığı, kurultaylarda seçim işlemlerinin denetimi ve onaylanması yetkisinin YSK’da olduğudur. Mahkemenin “yetki gaspı” ile verdiği kararın kesinleşmesi için Yargıtay’da onanması gerekli. Ama İstinaf Mahkemesi “tedbir kararı” da vererek Özgür Özel ve ekibini görevden alıp, CHP yönetimini kurultay öncesi görevde olan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine vermiştir.

Böylece CHP yetkili ama etkisiz bir Genel Başkan (K. Kılıçdaroğlu) ile kanunen yetkisiz ama siyaseten etkili bir Genel Başkan (Özgür Özel) tarafından yönetilen bir parti oldu. KK geçmişinde 13 seçim yenilgisi varken, Ö. Özel yerel seçimlerde zafer kazandı ve partisini 1. Parti yaptı.

Bu durum partinin bölünmesine kadar gider mi? Bu ve benzeri soruların cevapları için vakit henüz erken.

****

Aynı durumda iktidar partilerinden biri (AKP, MHP) olsa mahkeme böyle bir karar verebilir miydi?

Bu ihtimal hiç kimsenin aklına bile gelmez.

Bu yüzden şöyle iddia ediliyor: “Yargı iktidarın kontrolündedir.” Venedik Komisyonu raporlarına geçmiş ifadeyle yargı üzerinde “güçlü siyasi etki” mevcuttur. “Karar siyasi etkiyle verilmiştir.” (Benim kitabıma “Siyasetin Gölgesindeki Hukuk” isminivermemin sebebi de bu.)

Özgür Özel liderliğindeki CHP’liler, bu operasyonun, AKP Genel Başkanının rakiplerini tasfiye etmek, yetmezse “muhalefetin Genel Başkanını da tayin etmek” suretiyle yeniden Cumhurbaşkanı seçilmek için yapıldığı kanaatindeler.

*************************************

Hesap Tutar Mı?

İktidarın böyle bir hesabı varsa, bu tutar mı? Tutması kitlelerin tepkisine bağlı.

İstanbul Büyükşehir Belediye seçiminde İmamoğlu’nun kazandığı seçimi (aynı zarfa konulan üç oyu geçerli birini geçersiz sayarak) YSK’ya iptal ettirdiler. Ama tekrarlanan seçimde, fark çok büyüyerek, İmamoğlu kazandı.

****

Ama bir de MHP’de yaşanan “GEMEREK MAHKEMESİ” olayı vardı. Hatırlayınız, Devlet Bahçeli’ye karşı Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Koray Aydın aday oldukları bir olağanüstü kurultay toplayarak delegelerin iradesine başvurmaya çalıştılar.

MHP’nin olağanüstü kurultay sürecinin önünün kesilmesi için yargı kullanıldı. Gemerek Asliye Hukuk Mahkemesi olağanüstü kurultay için bir tedbir kararı aldı. Ankara 12’inci Sulh Hukuk Mahkemesi’nin kararına istinaden oluşturulan Çağrı Heyetinin 15 Mayıs 2016’da yapılacağını duyurduğu olağanüstü kurultay gerçekleşemedi.

Yargı, Adalet Bakanlığı ve Valilik vasıtasıyla aylarca sürüncemede kalan süreç başarılı olmayınca MHP’den ayrılanlar tarafından İYİ Parti kuruldu.

Eğer bu kurultay yapılabilseydi MHP iktidara yanaşmayacak, AKP iktidarı sona erecek ve Erdoğan belki de Cumhurbaşkanı seçilemeyecekti.

“Gemerek Mahkemesi operasyonu” başarılı oldu ve planlayıcılar hedefine ulaştı.

Buna karşılık aynı tarihlerde İktidardaki AKP’nin olağanüstü genel kurul yapması, parti üyesi dahi olmayan bir kişinin talebiyle, on gün içinde gerçekleşebildi. Türkiye’nin seçilmiş başbakanını (Ahmet Davutoğlu’nu) değiştiren bir kongre için hiçbir hukuki engel ortaya çıkarılamadı.

*************************************

Demokrasiye İnanç Çöküyor

Demokrasilerde önemli olan halkın iradesiyle yöneticilerin seçilmesidir. Bunun için Türkiye Cumhuriyeti belli tecrübelerden geçerek herkesin güvendiği kurumlar ve kurallar oluşturdu.

Tıpkı TÜİK gibi, YSK (Yüksek Seçim Kurulu) da eskiden en güvenilir kurumlardan biriydi. Bugün vatandaşlarımızın çoğu TÜİK rakamlarına güvenmiyor, çünkü TÜİK’in enflasyon rakamlarına göre zam verilen memur, işçi, emekli vd sabit maaşlılar gittikçe fakirleşti.

YSK da 2017’den itibaren tartışılır hale geldi. Mühürsüz oyların kanunun açık hükmüne rağmen geçerli sayıldığı seçimden sonra bu kuruma da güven kalmadı.

YSK üyelerinin seçiminde siyaset belirleyici. Bu sistemle “seçimlerin dürüstlüğünden her zaman şüphe edilecektir.”

****

Ankara’da çeşitli mahfillerde ülkeyi yönetenleri belirleyen ve muhalefette kimin olacağına karar verenler olduğu hep söylenir. Devlet içinde resmi aktörler kadar hatta daha fazla etkili olan görünmeyen aktörlerin milli iradeyi manipüle ettiği inancının yerleşmesi bence çok tehlikeli.

Seçimlerde, oy verdiği siyasi partilerin yöneticilerini belirleyemeyen, oy vereceği adayları belirlemede etkisi olmayan, verdiği oyların düzgün sayıldığından emin olamayan, kanunun güçlüden yana yorumlanarak iradesi sakatlanan seçmenlerin demokrasiye olan inancı sağlam kalabilir mi?

Bir adım ötesini de düşünenlerin olacağı muhakkak. “Bunlar seçimle de gitmezler” inancı toplumsal barışı dinamitleyen bir etki yaratır. Bu ülkemize yapılacak en büyük kötülüktür.

Bugün olanlar CHP’nin arınması veya iç meselesi değildir, Türkiye’nin geleceğini belirleyen gelişmelerdir.

Gün milli iradeye sahip çıkma günüdür.

Öğrencilerde Görülen Disiplinsizliğin Nedenleri

Çocuklarda görülen disiplin dışı davranışların önemlileri şunlardır:

1. Yetkeye (otoriteye) karşı gelme: Bu, ana-baba ve öğretmen yetkesi olabilir. Biliyoruz ki, bunun normal sayılabileceği bir dönem vardır: Erinlik çağı. 2-3 yıl süren bu çağda çocuk, genellikle ortaokul yıllarında olur. Kimi çocuklarda bu süre biraz uzun sürebilir. Bu konuda çocuğa anlayışlı davranmak psikolojik bir gerekliliktir.

2. Toplumsal çevrenin dirlik ve düzenini bozma: Gereksiz sorular ve sözlerle sınıfın tinsel (manevî) havasını bozan öğrenciler olabilir. Bunlara, doğrudan doğruya ve sert olmamak koşulu ile kimi davranışlar göstermek gerekir. Sorduğu soru ile ilgili «araştırma yapmak» ödevini vermek gibi.

3. Akıl yerine duygularıyla hareket etme: Bu, bir eğitim sorunudur. Kolayca kesin sonuç alınamaz. Eğitimin, akıl ve mantığa uygun hareketlerle sağlanacağı, herhangi bir olaya hemen tepkide bulunmamak gerektiği, biraz düşünme zamanının bırakılmasının uygun olacağı her fırsatta öğrencilere telkin edilmelidir.

Disiplinsizlik olayları karşısında bu ve benzeri davranışlar görülür. Bunlara karşı eğitsel önlemler alınır.

Disiplinde, düzen ve başkalarının haklarına saygı göstermek şarttır. Bu bakımdan, iyi yetişen kuşaklardan oluşan bir toplum, üretici yeteneği gelişmiş, toplumsal bilince ulaşmış mutlu bir toplum olur.

Çocuğu disiplinsizliğe götüren nedenlerin çoğu toplumsaldır. Bunları denetim altına almak kolay değildir. Fakat öğretmen olarak rehberlik yapabiliriz. Çocuğa rehberlik yaparken disiplinsizlik nedenlerini gözden uzak tutmamak gerekir.

Genellikle disiplinsizlik olayları şu nedenlere bağlanmaktadır:

1. Öğretim programının ve okul yönetmeliklerinin öğrenci psikolojisine uygun olmaması: Bu da çocuklarda uyumsuzluklara, disiplin olaylarının ortaya çıkmasına yol açar. İlgi çekmeyen konular ve yönetmeliklerdeki ağır cezalar buna örnektir. Disiplinsizlik olayı, çocuğun bu ve benzeri durumlara yaptığı tepkinin sonucu olarak ortaya çıkar.

2. Ailedeki ekonomik koşulların bozukluğu ve eğitim anlayışının yanlışlığı: Yeteri kadar geliri olmayan ve yeterli eğitim almamış ailelerden gelen çocuklar, okula birçok sıkıntılarla gelirler. Belki defter ve kitap alacak paraları yoktur. Belki yanlış bir eğitimle kazandıkları kötü bir davranışı okulda sürdürmektedirler. Öğretmenin bu gibi çocukları anlaması, hoşgörüsünü ve iyileştirici davranışlarını, özellikle bunlardan esirgememesi gerekir.

3. Kötü arkadaş çevrelerinin etkileri: Çocuğun konuştuğu, görüştüğü kimseler, onun üzerinde büyük etki yapar. Arkadaşlarından kötü bir alışkanlık kazanmışsa bu alışkanlık, okulda disiplin sorunlarının artmasına yol açar. Bu gibi durumlarda çocukla çok yakından ilgilenmek, gerektiğinde aile ile de işbirliği yaparak çocuğun çevresini değiştirmek zorunlu bir hal alır.

4. Kimi bedensel noksanlıklar: Körlük, topallık, şaşılık, çirkinlik, kısa boyluluk, uzun boyluluk ve hatta zekâ geriliği gibi durumlar kişiyi, çevresinde kendisini kabul ettirebilmek için disipline aykırı davranışlara zorlayabilir. Bu, özellikle bir alandaki eksikliğini başka bir alanda tamamlayamayan «aşağılık duygusu»’na kapılmış öğrencilerde görülür.

5. Coşku gerginliği: Gerek ailedeki huzursuzluğun ve gerekse fizyolojik gelişmenin bir sonucu olarak zaman zaman öğrencilerde aşırı coşkusal durumlar görülür. Çocuk, bunun etkisiyle disipline aykırı davranışlar gösterebilir.

6. Öğretmenler arasında görülen görüş ayrılığı: Kimi öğretmenler bir hareketin yapılmasını, kimileri de yapılmamasını isterlerse bu durumda, çocuk nasıl hareket edeceğini şaşırır ve disiplin suçu işler. Bu bakımdan bir kısım konularda, öğretmenler kurulunda bir anlaşma sağlanması uygun olur.

7. Öğretmenin kişiliği: Öğretmenin kişiliği, en önemli eğitim etkenidir. Çocuk, gelişirken onun kişiliğinden birçok parçalar alır. Çocuk, öğretmenin davranışlarından beğendiklerini kendine özümsemeye çalışır. Biz nasıl olursak genellikle öğrencilerimiz de öyle olur. Bu nedenle bir öğretmende «iyi davranış özellikleri» nin bulunması, çocukları disiplin suçu işlemekten korur.

Disiplin suçu işleyen çocukların, bu suçu niçin işlediklerinin incelenmesi söz konusu olduğu zaman, yukardaki etkenleri teker teker dikkate almak gerekir.

Sevgiyle kalın…

Sınavsız, Testsiz Ders

Bir ders yılı daha bitmek üzere. Her ders yılının bitişi gibi bu da yığınla düşünce ve duygu uyandırdı. Her bitişteki gibi bir öz-muhasebe yapılıyor. Seksen yaşın üstünde, dinozor bir hoca olmanın ayrıcalığından mıdır, düşüncelerimi derslere, dersleri düşüncelerime uygun kılabiliyorum.

Okul maceram, öğrenci olarak, yetmiş küsur yıl önce başladı. Hocalığım daha genç ama o da yarım asrı geçmiş. Yavaş değişiklikler, hani yer kabuğunun ağır ağır, her yıl birkaç santim hareket etmesi gibi, kolay gözlenemiyor. Fakat şöyle gözlerimi kapatıp geçmişe bakınca bu tektonik kaymanın etkileri rahatça görünür hâle geliyor.

Yazılı sınavlar vardı, sözlü sınavlar vardı. Sanki sözlüler, yazılılardan daha çok ve daha sıktı. Bu, başlı başına büyük bir fark değil mi? Üniversitelerin pek azı sınavla öğrenci alırdı. Büyük ödül, İstanbul Teknik Üniversitesine girebilmekti ve lise hocaları İTÜ’ye soktukları öğrenci sayısına göre değerlendirilirdi. Sınavla girilen bir başka okul Siyasal Bilgiler Fakültesiydi. Yanlış hatırlamıyorsam, galiba İTÜ, en çok öğrenci kazandıran lise öğretmenine de ödül verirdi. Burada asıl çarpıcı olan bu en önemli okulun, İTÜ’nin giriş sınavıydı. Bazen matematik, fizik derslerinde hocalarımız bazı eski İTÜ sınavlarını da çözerdi. Ama ancak konuyla ilgiliyse. Örnek olarak. Yoksa İTÜ sınavı çözme dersleri veya kursları yoktu. İşte bu sınavlarda, uzun uzun, yazarak, hesap, kitap yaparak çözülecek sorular vardı. Yine yanlış hatırlamıyorsam, İTÜ sınavı böyle zorca birkaç- galiba dört- sorudan ibaretti.

Ders için sınav mı sınav için ders mi ?

Bunlar 1960’lı yıllar. Eğitim anlayışı işte tam o yıllarda makas değiştirmeye başladı. Dört beş tane ayrıntılı ve uzunca soru hazırlamak neyse de yüzlerce öğrencinin o sorulara verdiği cevapları incelemek kolay iş değildir. İnanmazsınız ama sonuç yanlış bile olsa, gidiş yolu doğruysa, öğrenci bir miktar puan alabilirdi. Sonra test geldi. Hem de öyle her cins test değil. Çoktan seçmeli test! Başka nasıl test olur diyecekler çıkabilir. Kelime tamamlama testi, boşlukları doldurma testi… Aşağıya bir cümle yazınız testi… Envaı çeşidi vardır ama kendinizi makine gibi hissedip bir şablonla değerlendirme yapmak istiyorsanız veya bir makineye birkaç dakikada yüzlercesini okutup puanlandırmak istiyorsanız çoktan seçmeli en kolayıdır.

Öğrenci değerlendirmenin teknolojisi değişti. Ama birçok ölçü metodu, ölçüleni de değiştirir. Çoktan seçmeli test, eğitimin verilişini de kurum olarak eğitimi de baştan uca değiştirdi. Gürültülü bir ifade olacak ama yanlış değil: Bir zamanlar sınavlar, öğrenmeyi ölçerdi. Hatta sınav sırasında da öğrenme devam eder, öğrencilerin sınavlarda, dersten daha iyi öğrendikleri söylenirdi. Sonuçta sınav ders için yapılırdı. Şimdi ders, sınav için yapılıyor.

Sınav neyi ölçer?

Yakın zamanda ABD’nin SAT sınavlarıyla ilgili bir inceleme okumuştum. SAT neyi ölçüyor diye. Araştırmacıların vardıkları sonuç, ölçülen şeyin en önce, öğrencilerin SAT sorularını çözme yeteneği olduğu imiş. Yani sınav ders için, bilgi için ve en önemlisi marifet için değil de sınav içinmiş. Sınav için sınav. Bilgisayarlı dünyanın bize yaptıkları…

Yakın zamanda verdiğim derslere bu düşüncelerle yaklaştım. Odaklandığım şuydu: Öğrenciler bu dersin bir ucundan girip öbür ucundan çıktıklarında, daha önce yapamadıkları neleri yapabilir hâle gelecekler. Bu, öyle olağanüstü bir yaklaşım değil. Zaten bütün dersler şimdi kazanımlara göre düzenleniyor ki “kazanım” tam da bu demek. Belki diğer derslerden farkı, benimkilerde sınav olmamasıydı. Aslında okulum, Kapadokya Üniversitesi de bu yaklaşımı bir bakıma, destekliyordu. İlke olarak birkaç vize ve bir final değil, dersin başından sonuna süreç boyunca devam eden bir değerlendirmeyi teşvik ediyordu.

Kompozisyon!!!

Nasıl mı? Şöyle…

Özellikle bir dersten, “Türkçe Yazı Atölyesi”nden söz etmek istiyorum. Aşağıdakilerden hangisi fiilimsidir a, b, c… gibi çoktan seçmeliye yatkın sorular yoktu dersimde. Öğrencilere ilk derste bir ödev veriyordum: Bu dersi niçin alıyorsunuz? Samimiyetle yazınız… 4 000 vuruş.

Sonra her derste başka bir ödev. “Dil zaman içinde değişmeli mi? Ne hızla değişmeli?”, “Noktalama işaretleriyle aranızda aşk-nefret ilişkisi oldu mu? Olduysa nasıl?” Tam tamına 14 yazı ödevi. Eskiden “kompozisyon” dediğimiz, şimdi “deneme” denen ödevler. Her dersin bir anlatım bölümü de vardı ama en etkili ve öğretici kısmı, öğrenci ödevlerinin hep birlikte eleştirilmesiydi. Bu cümle böyle ama şöylesi daha iyi olur mu? Ne dersiniz? Yahut şöylesi?

Başaracak mıydık? Nasıl olacaktı? Nasıl gidiyordu? Bu sorular daha ilk yıl cevaplandı ve hocalar da öğrenciler de başarının tadını aldı. Şöyle gidiyordu da ondan: Öğrencilerin o ilk yazdıkları ödevle, 7, 8, 9. ödevleri arasında dağlar vardı. Bunu biz görüyor ve seviniyorduk. Fakat bizim görmemizden daha önemlisi öğrenciler de kendilerindeki değişimi, kendi başarılarını görüp gururlanıyordu.

Dört yıldır bu öğrenip sevinme devam ediyor. Benden sonra da sürecektir umarım.

https://millidusunce.com/author/iskenderoksuz

Âra’f-dalık Paragraflar

İçindeki boşlukla yer değiştirir dışındaki boşluk

Fırlatılan kendini fırlattığında

Sâkinler varoluşsal sarhoşluk

Ve özne sükûnetten doğar

Yaratı insanı var eder

Yaratamayan de facto yok

Bilinçte de şiddet var

Bilmeye değer

 Ol’mak olmamanın farkında olmak aslında

Öte’deki beriyi beri’deki ötede görmek

Tümevarma denemesi tüm öykü

Anlamlandırma idmanı anlatılarla

Ki dünyâ bir anlam ara’sı

Zaman at gözlüğü ve mekân mahkûmiyet

Panoptikon[1] bedenlerden tahliye

Tahkiyeyle mümkün çünkü

Varlık sürûru minnettar memnûniyet

Vâroluşsal heyecan da ruh ekstrası

Aşk ve mânâ yarımı tam eder

Aşkın anlam Adam’ı Kadmon[2] eder

Rûhun kolektif özüne lüzum

Öykülenme bir yörüngelenme

Bir umûda tutulum

En baştaki bütünlüğe erişim

Kaostan kozmoza bir denge

 İnsana farkındalık yaraşır

Ey boşluktaki beşer; arayış canlısı

Ara anlamla, boşluk aşkla aşılır

Ve ölüm olduğu için yaşam var

Aslında ölümsüzlüğümüzün izdüşümleri

Vâroluşsal hâller olarak ölümler

Ona gülmek hayâta gülümsemektir

Önce’yi sonra’ya bağlamaktır an’da

Afektif [3] bir tefekkür

 Zaman ve mekândan münezzeh

Allah gibi anlam da

Bütünde devamlanma tek erek

Aslî döngüde tamamlanma asla dönerek

Aşkın içkinlikteki içkin aşkınlık

Yokolma nâmümkün

Her doğum bir şaşkınlık

Her ölüm yeni bir vâroluş

Akıl ana, bilinç baba

Ve insan çaba

 Sonsuz olanın sonu – uzu yoktur

Akıl, irâde ve vicdan sonsuzluğu giydirmektir

Adâlet ara’nın ara, sonra’nın ana kurgusu

Ve anlam âlemi genişletir

Farkındalık bir mıknatıstır, her şeyi çeker

Ne kadar eksiksek o kadar fazlalaşabiliriz

Bilinç sahte cenneti gerçeğe çeker

Kendimize ulaşabilirsek bedeni aşabiliriz

İnsan bir âraf [4]

Beyin de evren gibi

Ziyâdesiyle dolu bir boşluk

Yaşam bir paragraf

Ki onu mânâ paraflar

Çeşitlenen, zenginleştiren mânâlaşır

Ve tanrısallaşır mecazlayan, melezleştiren

Maddeleşir katılaşan, sığlaşan

Yeknesaklaşan metalaşır

Beşerin çekirdeğinde bir ayna var

Allah’ı mı, anlamı mı yansıtır?

 Varlık, birce aşkosfer

Yokluk, anti-varlık

Veyâ varlığın ters aynası

Her şey birbirine mündemiç

Ve birlikte var

Âhiret dünyayla, mânâ maddeyle

Ruh bedenle, özne nesneyle

Öz’ü refere eden mutlak öz

Künfeyekûn öncesi töz

 Doğuş bir şiddet

Oluş bir şiddet

Eril iş iyicil absorbasyon

Ne ki tekrârize hayatlar

Ve aslında can sıkıntısı

Can’ın “beni hisset” çağrısı

Hep değer görmeyi bekleme de

Özünde bir değersizlik hissi

Kendini görememe ve verememe

Nasıl var olsun kendiliği olmayan

Bedenin rûhu örtmesidir seni sıkan

Kensizdilik künsüz feyekûn

Başka bir dünyâyı hak edenler

Bu dünyâda başka bir dünyâ vâredenlerdir

Gideceğin yer için bunu böyle bil [5]

Anadan doğanlar nesne olurlar

Kendinden doğanlar özne olurlar[6]

İkinci kez doğanlar ikinci bir yaşam dileyebilir

Tek bir doğumla yetinenler

Başka bir yaşamı hak etmeyenlerdir

Kendinden kaçak[7] or kendine koşak

Gel anlamlaşak[8]

 Çok kitap okudum

Değişti hayâtım her defâsında

Hep anlamsallığı konuştum, yazdım[9]

Zirâ eksikliğin anası mânâ

Zaman bir ziyâdetör

Bir çoğaltma sayacı vicdan

Zayıflık güç temerküzü için bir avans

Ve isyan bir dönüşüm

Varlığın yokolmazlığını buldum:

Ölümü yürürlükten kaldırıyorum.

 26-27 Ocak 2026 – Başiskele Bahçecik [10]

[1] İngiliz filozof Jeremy BENTHAM’ın tasarladığı sürekli ve bütünüyle gözetlenen, tek odalı hücrelerden oluşan özel hapishane..

* Günümüz Panoptik Çağ (Jean BAUDRİLLARD) veya Post-Panoptikon Devir (Byung-Chul HAN) olarak adlandırılabiliyor.

[2] Kâmil, olgun, yüce

[3] Ruhdurumsal duygu dışavurumu

[4] Aynı zamanda bir sûre

[5] “Şekere alışmış akrebi öldürmezsen şekerden zehir yapacaktır / Çocukların için bunu iyi bil” (Sezâi KARAKOÇ) den/dan esinle..

[6] Neşet ERTAŞ (Yolcu) : “İnsandan doğanlar insan olurlar / Hayvandan doğanlar hayvan olurlar”

[7] Sezen AKSU (Keskin Bıçak)

[8] Gel anlaşak (iç anadolu ağzı)

[9] “Hep acıyı söyledim, acıyı yazdım / Ne acı! Gerçeğin soylu acısı” (Dilâver CEBECİ – Tesbih şiiri)

[10] M.Bilgin SAYDAM’ın “Ara-‘f’dalık-lar / İnsanın Hâlleri ve Eylemleri: Psikomitolojik Çözümleme” kitabının Birinci Kısmının ilk 9 sütununun çağrışımlarıdır. Onun yazdıkları (Deli Dumrul’un Bilinci, Psikomitoloji) üzerine ayrıca yazmayı düşündüğüm için şiirsel metin daha çok ondan tedâilerle, Âra’f-dalık etkilerle doludur.

* Bu arada İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın 1.baskısı (Mart 2017) olan eseri A4 kâğıdına basarak I’nci ve II’nci kısım olarak – spriral – ciltlettiren Sâlih Karabey dostuma da teşekkürlerimi sunayım, zîra metin etrâfındaki büyükçe beyaz boşluklar da çağrışımı provake ediyor; tahrik-i tedâi..

Atatürk ve Din

Okuduklarımızdan bahisle:


“Hiç kuşkusuz bu Tarık / Kur’an, doğru ile yanlışı ayırt edici, doğru yolu gösterici olan gerçekleri ayrıntılı olarak açıklayan sözlerin / Kavlun Faslun kitabıdır.” (Târık:13)


“Dolayısıyla da O, asla hafife alınamaz. Çünkü içindekiler boş ve anlamsız laflar değildir.” (Târık:14)


Ayetlerdeki bu özellikleri ile, Kur’an bütün insanların yararlanacakları Ana ders kitabı, dinin anayasasıdır. Kur’an’ın bu zenginliğine vakıf olan Atatürk, halkın dindeki doğruları Kur’an’dan öğrenmesi için Kur’an’ın Türkçe tercümesini yaptırmış ve ilk 10 bin baskısını kendi cebinden verdiği 10 bin lira ile yaptırmıştır. Bütün dindarları kucaklama amacıyla “Dinin özüne dönüş projesi” ni başlatmış ve bu çerçevede aydınların İslâm dinini sahiplenmelerini ve eleştirel özgür akıllarla Kur’an’ın farklı yaklaşımlarla incelenip farklı tercümeler yapılmasını istemiştir. Çünkü Atatürk, Batı ülkelerinde aydın filozofların, dini sahiplenmiş, öğrenmiş, hatta papaları aydınlatmış ve onların sultasından kurtararak toplumu aydınlatmış olduklarını biliyor ve aynısını ülkemiz aydınlarından bekliyordu.


(Çünkü) din kelimesi “Deyn-Borç” kökenli bir kelime olup Allah, Vahiy kitaplarının hepsinde Muhkem (Evrensel) kurallar bütününü Beşerler (insanlar) uysunlar ve bunlara göre Dünya eğitimlerindeki yaşamlarında uygulasınlar diye onlara borç olarak verdiğinden, bu kurallar bütününe “Din” demiştir. Peygamberler bu borçluluğumuzu hatırlatıcı (Müzekkir), her bir vahiy kitabı da hatırlatma (Zikir) kitabı olmaktadır.


Buna rağmen, bildirdiklerine inanmayan ve şirk koşan inkârcılar, O’nun (Kur’an’ın) önemini zayıflatmak üzere devamlı planlar kuruyorlar. (Târık:15)


Kur’an’ı zayıflatıcı uğraşlar, 1400 yıldır olduğu gibi günümüzde hâlâ devam etmektedir. (Son Davet KUR’AN, Prof. Dr. Gazi Özdemir, s: 61)


Tek Taraflı Karar Vermek


İki hasım kişinin, kendi aralarındaki anlaşmazlığın öyküsünü sana anlatalım: O iki kişi gizlice mabedin duvarından atlayarak Davud’un yanına kadar girmişlerdi. (Sâd: 21)


Davud, iki adamı karşısında görünce korkmuştu. Her ikisi de “Korkma! Biz sadece kendi aramızda anlaşamadığımız bir mes’elenin çözümü için sana geldik. Sen aramızda adaletle karar vererek bizi anlaştır. Bu arada haksızlık etme. Bize yardımcı ol, aramızdaki sorunu da doğru olarak çöz” dediler. (Sâd: 22)


İki kişiden biri, “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Buna rağmen kardeşim ‘Onu da bana ver’ diyerek ısrar etti, ben ise etkileyici sözleri karşısında onunla baş edemedim” diyerek durumu anlattı. (Sâd: 23)


Tek koyunu olanı dinler dinlemez ve diğer kardeşi dinlemeden Davud hemen, “Gerçek şu ki! O senin bir tek koyununu elinden almak istemekle sana zulmetmiştir. Zaten imanı hiç olmayan veya zayıf imanlı olan ve birbirlerine yakın veya akraba olanların çoğu birbirlerinin hakkına el uzatır. Ancak içtenlikle iman edip iyi ve güzel işler / salih ameller üretenler böyle yapmaz. Fakat böyleleri de sayıca çok azdır.” diyerek tek koyunlu kardeş lehine karar vermek üzere iken TEK TARAFLI KARAR VERMEKLE yanlış yaptığını anladı ve kendisinin bir sınava tabi tutulmuş olduğunu fark etti. Bunun üzerine de hemen rükû etti / Allah’a boyun eğdiğini ifade etti ve yaptığı yanlış için af diledi. (Sâd: 24)


Bu ayette, karar verme yetkisi olanlara bir tavsiyede bulunulmakta ve aldıkları kararları zaman zaman gözden geçirip vicdan muhasebesi yapmaları önerilmektedir. Ayrıca bu olay vasıtası ile Davut Peygambere de yaptığı bir yanlış nedeniyle de ikaz söz konusudur.
(a.g.e. s: 67)