24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 19

Al Birinden

Okuduklarımın ne kadarına inansam. Birkaç gündür haberlerde Millî Eğitim Bakanlığı Müfettişlerinin bazı okullarda her sınıftan 9 yaş civarındaki iki öğrenciyi sınıftan çıkararak sorguladığı var. “Din dersinde din dersi mi yapılıyor? Yoksa başka şeyler mi? Boş mu geçiyor?” gibi sorular. En garibi ve “Bu kadarı da olmaz!” dedirteni: “Öğretmen sınıfta Cumhurbaşkanı’na hakaret ediyor mu?” Başka bir versiyonunda, “Sokakta Cumhurbaşkanı’na hakaret edildiğini duydun mu?” var. “Evde ana-baban Cumhurbaşanı’na hakaret ediyor mu?” sorusunu henüz duymadım. Bu gidişle eli kulağındadır.

Millî Eğitim Bakanlığı bir devlet kurumu. Bu anlattığım devletle, devlet terbiyesi ile bağdaşır mı? Hele hele pedagojik midir? Sayın Millî Eğitim Bakanı’ndan bir yalanlama işitmedim. Hâlâ bekliyorum.

Pavlik Morozov

Haberler doğruysa bunu yapanlara, “Sizin devlet umurundan ve çocuk psikolojisinden anladığınız bu mudur?” diye sorarım. Ve şunu ilave ederim: Cumhurbaşkanı’na hakaretin âlâsı sizin bu hareketinizdir. Aklınız nerede? Dokuz yaşındaki çocuğa verdiğiniz mesaj, “Cumhurbaşkanı’na hakaret edilir. Bakkala, çakkala, öğretmene, müdüre, anne babaya edilmez de Cumhurbaşkanı’na edilir!” değil mi? Sonra, “Bize öğretmenini, arkadaşlarını, çevreni gammazla…” diye devam etmektir telkininiz. Habere göre, sorgu bittikten sonra çocuklardan imza almışlar. Tam bir zıvanadan çıkma hâli.

Aklıma Stalin Dönemi’nin Sovyetler Birliği’nden kalma meşhur Pavlik Morozov hikâyesi geldi. Morozov 13 yaşındayken Pioneer (Öncü) teşkilatının lideri. Babasını GPU’ya (Sonra NKVD-KGB olacak) ihbar ediyor ve tabii, Stalin rejimi babayı affetmeyip infaz ediyor. Resmî hikâye, toprak ağaları da (Kulaklar) Pavlik’i öldürdü diye devam ediyor. Sonra Pavlik, kahraman, örnek öncü ve şehit mertebesine yükseltiliyor. Allah korusun. Türkiye böyle bir diktaya, böyle bir sapkınlığa gitmiyor.

Ya CHP?

Muhterem iktidarımız böyle. Ya CHP? Bizi CHP kurtaracak değil mi? Bir arkadaşım söyledi, altı okundan biri milliyetçilik olan CHP’nin parti programında Türk kelimesi geçmiyor diye. 2025 programını alıp saydım. 8 yerde Türk kelimesi var. Ama bunlar, “Türk Ceza Kanunu”, “Türk Lirası”, “Türk Hava Kurumu” gibi tamlamalar. Bir yerde Türk milleti anlamında kullanılıyor: “Atatürk milliyetçiliği, yurttaşlık bağıyla Cumhuriyetimize bağlı olan herkesin eşitliğini savunur. Türk milleti bu anlayışla tanımlanır.” Demek arkadaşım yanılmış. 2025 programında bir yerde geçiyor. Gelelim Atatürk Milliyetçiliği’ne. Programdaki Milliyetçilik maddesine bakarsanız — altı oktan biri ya, sıkıntı; keşke hiç olmasaydı ama olmuş işte — daha çok milliyetçiliğin ne olduğundan ziyade ne olmadığı anlatılıyor ve döne döne Atatürk milliyetçiliğine vurgu yapılıyor. O hâlde madem Atatürk milliyetçiliği, yukarıda 2025 Programı için yaptığımız analizi 1935 programı için de yapalım, bakalım ne çıkacak. Toplam 23 kez. 3’ü tamlama ama 20’si “Türk milleti” anlamına Türk geçiyor. 20 kez. 20’ye 1.

Atatürk’ün bir kere bile “Ben Atatürk milliyetçisiyim” dediği vaki değil. Fakat “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz: Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsiyle meşbu olursa o camiaya istinat eden cumhuriyet de kuvvetli olur.” dediğini biliyoruz. Şükrü Hanioğlu’nun 1000 sayfalık Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi’nin özeti de iki kelimedir: Türkçü ve bilimci. Siz sayın ana muhalefet, Atatürk milliyetçisi olduğuna göre siz de öyle misiniz? Türkçü müsünüz?

Mobilya Atatürkçülüğü

Daha çok alıntı var. Hepsini açık kaynaklardan bulabilirsiniz. Fakat yukarıdaki 20’ye 1 gibi, bugün sizin bulunduğunuz nokta ile Atatürk’ün bulunduğu nokta aynı değildir. Lütfen bunu kabul edin ve olur olmaz “Atatürk milliyetçiliği” diye Atatürk’ün aklından geçmemiş düşüncelerle politikanızı cilalamaya kalkmayın.

Bir zamanlar “gardrop devrimciliği” veya “gardrop Atatürkçülüğü” denen bir tavır vardı. Hani düşünceye, değerlere değil de kılık kıyafete dayanan bir “devrimcilik”, “Atatürkçülük”. Şimdiki bunlardan farklı. Ama benziyor. Sık sık, “Ben Atatürk’ün koltuğunda oturuyorum.” diye dillendiriliyor. Buna da “mobilya Atatürkçülüğü” demek lazım herhâlde.

Her yer alıntı doldu. Son bir tane ile kapatayım. “Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti mürteci, beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir yapmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.” (Medeni Bilgiler)

Bir tarafa bunu bir tarafa da el yükselten “Atatürk milliyetçisi”ni koyun. Nasıl? Yakışıyor mu?

Not: CHP’de Atatürk’ün fizikî koltuğu mevcut mudur bilmiyorum. Ama yanlış hatırlamıyorsam, Değerli Emine Gürsoy Naskali’nin evinde dedesi Bayar’dan kendisine geçmiş gerçek, deri bir Atatürk baba koltuğu vardı ve Emine Hanım benim o koltuğa oturmama izin verdi.

İstihbarat ve Devlet Aklı Yönünden İran ve Türkiye

İran’da 5 gün önce (28 Şubat 2026) Dini Lider Ali Hamaney ile Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı ve Devrim Muhafızları Komutanı dâhil 48 tepe yöneticisinin ABD-İsrail ortak operasyonuyla, aynı toplantıda yok edildi. Bu olay tarihe geçen en ağır istihbarat ve devlet aklı zafiyetlerinden biridir.

Devrim Muhafızlarının efsanevi Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’den bu yana, İran’ın komuta kademesi, son 6 yıl içinde sistematik olarak avlandı.

  • 3 Ocak 2020’de Süleymani’nin, Bağdat havalimanında ABD SİHA’sı tarafından, öldürülmesiyle suikastlar zinciri başladı.
  • İran nükleer programının “babası” sayılan Fahrizade, Tahran yakınlarında, Mossad tarafından yapay zekâ destekli, uydu kontrollü bir makineli tüfekle öldürüldü.
  • Devrim Muhafızları’nın Suriye’deki en kıdemli komutanlarından Razi Musevi Şam’da İsrail hava saldırısıyla yok edildi.
  • İsrail, doğrudan Şam’daki İran Konsolosluğunu vurarak Zahidi ve beraberindeki 7 üst düzey komutanı öldürdü.
  • 31 Temmuz 2024’te Hamas lideri İsmail Haniye, Tahran’ın kalbinde, Devrim Muhafızları’nın koruduğu bir misafirhanede, odasına yerleştirilen bir bombayla öldürüldü. Bu iç sızmanın en net göstergesiydi.
  • Hizbullah lideri Hasan Nasrallah Beyrut’taki sığınakta, İsrail sığınak delici bombalarıyla öldürüldü.
  • Haziran 2025’te (12 Gün Savaşında), İran Genelkurmay Başkanı ve komuta kademesi ilk dalgada öldürüldü.
  • 28 Şubat 2026 Ali Hamaney ve 48 tepe yönetici, Tahran’daki yerleşkede, CIA’in nokta istihbaratı ve İsrail/ABD savaş uçaklarının ortak operasyonuyla, savaşın ilk gününde yok edildi

Adım adım örülen bu suikastlar zinciri, İran devletinin en mahrem hücrelerine kadar sızıldığını gösteriyor.

****************************************

ABD/İsrail İstihbaratı Nasıl Başardı?

Bu nokta atışlı avlanmaların başarılı olmasında sinyal istihbaratı ile insan istihbaratının birleşimi yatıyor. İsrail’in elektronik sinyal toplama, kod çözme ve elektronik casusluktan sorumlu istihbarat teşkilatı “Birim 8200” ve CIA‘in devasa veri analiz kapasitesi, İran’ın iletişim ağını adeta felç etmiş durumda.

Cep telefonları, makam araçlarının GPS kayıtları, güvenlik kameraları ve hatta kuryelerin rotaları anlık olarak yapay zekâ ile işleniyor. Hedefin sadece nerede olduğu değil, çöpünün ne zaman alındığı, yemeğinin nereden geldiği bile modelleniyor.

İkinci istihbarat kaynakları olarak İçeriden Satın Alınanlar (Truva Atları) kullanılıyor. “Devrim Muhafızları’nın holdingleşmesi” ile yolsuzluğa batan, ticarete bulaşan ve lüks içinde yaşayan ancak sadakati parayla satın alınabilen binlerce alt/orta düzey subay ortaya çıktı.

İsrail, ideolojik olarak çökmüş bu yapıya MOSSAD aracılığıyla sızdı. Hamaney’in 28 Şubat sabahı o yerleşkede hangi saatte toplanacağını ABD’ye bildiren sadece teknoloji değil, muhtemelen içerideki satın alınmış köstebeklerdi.

Devrim Muhafızları istihbaratı, Mossad’ın veya CIA’in yüksek teknolojili sızmalarına karşı kör ve sağırdır. Ancak sokaktaki vatandaşına veya içindeki muhalif seslere karşı dünyanın en acımasız ve uyanık yapısıdır.

****************************************

Türkiye’nin Güçlü Yönleri

  • Türkiye’nin istihbarat teşkilatı (MİT) ve ordusu (TSK), kökleri yüzyıllara dayanan, Batı standartlarında eğitim almış, kurumsal bir geleneğe sahiptir. Türkiye’de İran’daki gibi devleti sömüren resmi bir “paralel ordu” yoktur.

FETÖ devlet kurumlarına sızma girişimleri ile (TSK ve emniyet dahil) devleti ele geçirmeye ve paralel devlet kurmaya çalıştı. TSK’nin komuta kademesi sanki bir savaşta yenilmişçesine yargı eliyle tasfiye edildi. Ancak darbe teşebbüsü ve sonrasında, FETÖ devletin ana omurgası tarafından etkisizleştirildi.

  • Türkiye’yi güçlü kılan en önemli özelliğimiz: İktidarlara ne kadar kızılırsa kızılsın, konu “devletin bekası ve toprak bütünlüğü” olduğunda halk tek vücut olur. Bu sosyolojik direnç, dış müdahaleleri içeriden destekleyecek bir kitlesel taban bulmayı imkânsız kılar.
  • Türkiye’nin NATO üyesi olması ve Batı güvenlik mimarisinin bir parçası olması, ona karşı İran’a yapıldığı gibi fütursuz bir doğrudan askeri/istihbari saldırı yapılmasını diplomatik ve stratejik olarak çok zorlaştırır.

****

  • Türkiye’nin İHA/SİHA ve elektronik harp kapasitesi, asimetrik savaşlarda kendi coğrafyasını savunma konusunda İran’dan çok daha modern, esnek ve etkilidir. Ancak hava savunma sistemimizin tam kurulmuş olmaması, gelişmiş füze sistemlerine sahip olmayışımız çok ciddi risk oluşturuyor.
  • Savunma sanayiinde yerlilik oranı arttı. Ama sivil ve askeri haberleşme altyapısı, yazılımlar, mikroçipler ve siber güvenlik ağları büyük ölçüde Batı (ABD) menşelidir. Eğer saldıran taraf ABD/İsrail ise, Türkiye’nin iletişim ağlarına sızmaları, Sinyal İstihbaratı toplamaları İran’a kıyasla daha kolay olabilir.

****************************************

Türkiye’nin Zayıf Yönleri

  • Türkiye için en büyük yapısal risk, “fren mekanizmalarının ortadan kalkmasıdır.” Karar alma mekanizmalarının tekilleşmesi, kurumsal liyakat yerine siyasi sadakatin ön plana çıkması, devlet aklını köreltebilir. Liyakatli kadroların tasfiyesi ve kurumlar arası denge-denetleme ağlarının zayıflaması İstihbarat zafiyeti yaratabilir.
  • Ayrı bir risk kaynağı ülkemizdeki milyonlarca sığınmacı ve kaçağın olmasıdır. İran, baskıcı rejimi nedeniyle dışarıdan göç alan değil, göç veren bir ülkedir. İran’daki sızma “satın alınmış yerli unsurlar” üzerinden yürür.
  • Ülkemizdeki sığınmacı ve kaçaklar, muhtemelen, bir dış müdahalede Türkiye’nin üniter yapısını içeriden çatlatmak için kurgulanmış bir “saatli bomba” gibidir. Ekonomik buhranla birleştiğinde bu kitleler, dış kışkırtmalarla kolayca sokak çatışmalarına, etnik/kültürel kutuplaşmalarda kullanılabilir.

Milyonlarca kayıtsız, geçmişi ve aidiyeti bilinmeyen sığınmacı ve kaçak ülkemiz geneline yayılmış durumdadır. Bu “karşı istihbarat” bilimi açısından tam bir felakettir.

Yabancı istihbarat servisleri, bu devasa ve denetimsiz insan havuzunu kullanarak ajanlarını kamufle edebilir. Hatta operasyonel hücreler kurabilir, taşeron suikastçılar kiralayabilir ve etnik/mezhepsel çatışmalar yaratmak için “uyuyan hücreler” barındırabilir.

****

  • Ekonomimiz çok kırılgandır. İran zaten yıllardır yaptırımlar altında olduğu için izole bir ekonomiye sahiptir. Küresel kapitalist sisteme tam entegre olan Türkiye ise, muhtemel bir dış operasyonda ilk darbeyi füzelerden değil, anında çökecek olan finansal sistem, tedarik zincirleri ve döviz kuru üzerinden alır.

Türkiye’nin kırılganlıklarını bertaraf etmenin yolu, bu yapısal zaaflarımızı düzeltmek, kurumsal liyakati yeniden tesis etmek, siber güvenlik ve hava savunma kapasitesini güçlendirmekten geçiyor.

Yarasaların İşgali Altındayız

Bugünlerde yazı yazmak zor: Öfkeler yüksek, duygular karışık, olaylar hızlı, çaresizlik derin, şaşkınlık tarifsiz… Tarih gerçek, tekerrür ediyor.

Dünya bir arena; insafsızca vurup öldüren, baş belası bir Amerika ve onun dümeninde İsrail.

 İsrail adlı devlet ve bu devletin kuruluş sebebi olan sapkın inanç var oldukça insanlığın huzurdan yoksun yaşayacağı besbelli.

Epstein adlı biri çıkıyor, dünyanın para ve mevki gücüne sahip insanlarını bir adaya topluyor, onlara her türlü cinsel çirkinliği yaptırıyor. Muzlum ülkelerden topladığı özellikle kız çocuklarına önce tecavüz ettiriyor, sonra lime lime doğradığı çocukların etlerini kebap diye yediriyor. Adada yaptıkları iğrençlikleri ve vahşeti filme aldırıyor, bunları şantaj olarak kullanıyor. Şimdi pek çok insan müsveddesi popüler kişi, ağına düştükleri Epstein’in piyonu. Epstein de bir Yahudi. Dünyada Yahudi var, insanlığa huzur yok.

Bu bir cesaret örneği değil, tam bir cüretkârlık; despotluk, haydutluk, eşkıyalık… Sen ne hakla bir devlet başkanını gece baskınıyla yatağından alıp silah zoruyla ülkesinden kaçırıyorsun; sen ne hakla bir ülkenin en üst dini ve resmi temsilcilerini, yöneticilerini füzeyle vurup öldürüyorsun, bütün aile fertlerini katlediyorsun? İnsanlık, güç sahibi olmakla haydutluğun bu denli paralel zirve yaptığı bir dönem yaşamamıştı.

Amerika’nın başındaki sarı yılan, tam bir Karun, tam bir kibir abidesi. Güç bende; para ve petrol için her şey yaparım, diyor. İnsan hakları, demokrasi, halkların özgürlüğü, adalet getirme lafları tam bir kandırmaca. Sözlerindeki çelişki, davranışlarındaki tutarsızlık, ilişkilerindeki samimiyetsizlik, insanlığın en son göreceği kötü örnek türünden. İnsanlık hafızası yarınlarda Trump için güzel cümleler kurmayacak, tarihin kara satırları arasında yer alacak.

Aynı türün iki farklı yumurtasından ikizi Netanyahu da hem katil hem haydut hem psikopat hem cani; insani hiçbir değeri tanımıyor, yaşamıyor. Kendisini, atalarının sapkın ideolojisinin görevlisi sayıyor. Buna göre önce İsrail devleti kurulacak, sonra bu devletin sınırları Nil ile Fırat arası genişletilecek, son aşamada bütün dünya insanlığı buradan yönetilecek. “Yahudiler çoban yani efendi, insanlık sürü” inancı Tanrı’nın bir emaneti olarak hayata geçecek.

Netanyahu ile Trump, sebepleri farklı olsa da aynı amaç için iş birliği yapıyor, birbirini kullanıyor. Hedef, dünya egemenliği. Biri büyük Amerika, diğeri Arz-ı mevud (vaat edilmiş topraklar) diyor. Bu iş birliği, yüz binlerce hatta milyonlarca insanın ölümüne, ülke sınırlarının değişimine, ekolojik bozulmalara yol açacak gibi görünüyor.

Dünya, insanca yaşanabilecek gezen olmaktan çıktı. Kuzuyu yemeye karar veren kurt, hiçbir ahlaki değeri, ölçüyü tanımıyor.

Şer ittifakıyla ortaya çıkan sonuç şudur:

  1. Siyonizm, insanlığın baş belasıdır. Yahudiler ve Yahudi zihniyeti var oldukça yeryüzünde fitne fesat eksik olmayacaktır.
  2. İsrail, bugün itibariyle dünyanın en sevimsiz devletidir, teopolitik anlayışları sebebiyle insanlığı kendilerine düşman etmişlerdir.
  3. İsrail’in yöneticileri, Ortadoğu özelinden hareketle, bütün dünyaya, gelecek nesillerinin dahi zehirleneceği kötülük tohumlarını ekmektedirler. Tarihin acı yargılamasından kurtulamayacaklardır.
  4. Amerika’nın özgürlükler ülkesi olduğu iddiası, bir aldatmacadır. Amerikan halkı farkında olmadığı Yahudi esareti yaşamaktadır.
  5. İnsanlık, fıtrat merkezli bir iyilik hareketine muhtaçtır. Mazlumların feryadı ve duası, artık eyleme dönüşmeli, bunun ittifakı kurulmalıdır.
  6. Hristiyan-Yahudi inancının oluşturduğu egemen Batı ahlakı, insanlığa huzur vermemektedir. Bunun yerine iki dünya dengesinin esas alındığı evrensel bir medeniyet inşa etmek, varlık sebebimizdir, borcumuzdur.

Karanlık ne kadar derinse aydınlık o kadar yakındır. Küfür, tek millettir. Işıktan rencide olmak, yarasaların değişmez özelliğidir. Karanlık, ışığın yokluk halidir. Hak gelirse batıl zail olur.

Kendini hak cephesinde görenler, bu zulme daha fazla sessiz kalamazlar. Atı alan, Üsküdar’ı geçmeden…

Erişkin Kitabı

     – Bu (Kur’an) öyle bir kitaptır ki, Ledün ilmi / sebepten sonuç çıkarma ilmi yanında her şeye hakim ve her şeyden haberdar olan Allah’ın, ayetlerini kolaylaştırdığı, sonra da ayrıntılı olarak açıkladığı bir kitaptır. (Hud: 1)

     – Kur’an, sorgulayıcı ve eleştirel, araştırıcı aklın başladığı ergenlikten itibaren başlamak üzere bir ERİŞKİN KİTABI’dır.

     – Kur’an, tüm âlemler için bir uyarıcıdır / zikirdir / düşündürücüdür. (Yusuf: 104)

     – Kur’an Hz. Muhammed’in Ruh’una doğrudan Allah tarafından öğretilmiş ve bilinçaltında olarak Dünyaya gönderilmiştir.

     – Kur’an’ın bildirdiği her gerçek bir mucize demektir.

     – A’lak: 1-5. ayetlerde önce Kâinat kitabını inceleme, sonra ikinci kitap olan Kur’an’ı inceleme ve içten bir imana ulaşma önerilmektedir. İnsan, bu ilimlere varıncaya kadar Allah’ı zan üzere düşünecektir. İşte Hz. Muhammed bu konuda şu sözü söylemiştir: “Allah teala hazretleri şöyle buyurdu: ‘Ben, kulumun benim hakkımdaki zannına göreyimdir.’ (Kütüp-i Sitte – 5849)”

     – Allah size kitabı / Kur’an’ı okuyup düşünebilesiniz diye en ayrıntılı / mufassal bir şekilde indirmiş. (En’am: 114)

     – Kur’an’ı anlayıp düşünecek ve uyacak olanlar, Rablerinin yanında huzur ve esenlik yurdunu hak etmişlerdir. Ve olumlu amellerinden ötürü onların gerçek dostları / velileri de Allah’tır. (En’am: 127)

     – Bu Kur’an da indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Merhamet edilmeniz için, sizin de Kur’an’a uymanız şart. (En’am: 155)

     – (Kur’an) İnsan aklı ile de dejenere edilmemiş ve değiştirilmemiştir. Çünkü Kur’an insan aklının ötesinde matematik bir sistem temellidir.

     – Kur’an; tutarlı, çelişkisiz iki tip mesajlı bir kitaptır. Allah’ı anarak ürperen derileri ve kalpleri, Allah’ın zikri olan O’nu okuyup anladıkça yumuşar. Böylece de bildirilen GERÇEKLERİ ÖĞRENEN insanlar, O’nun rehberliğinde doğru yola yönelmiş olurlar. Ancak Allah, sadece İÇTEN İSTEYENİN Kur’an’ı anlamasını sağlayarak doğru yola ulaştırır.

     – (Kur’an) çok anlamlı mesajları ile de her okuyana, her zamana ve her toplumun bu konulara yönelik kavrayışına hitap eden dinamik – esnek mucize bir kitaptır.

     – Doğru yola yönelme, Kur’an’ı anlamayı İÇTEN  İSTEMEYE bağlamaktadır. Kur’an’ı anlamanın şartlarından birinin içten isteme olduğu (âdeta şarttır).

     – Kur’an’ın anlaşılması ayrıca insanların anlaşmazlıklarını, dinde gruplaşmalarını ve düşmanlıklarını önleyecek demektir. Bunun için de her bir toplum, Kur’an’ı (aslından okumaları yanında, ayrıca) anladıkları dilde (yani, kendi dillerindeki meal ve anlamlarını aktaran eserleri de) okumalıdırlar.

     – Bildirdikleri ile Kur’an da insanı uyaran ve gerçeklere dirilten bir etkiye sahiptir.

     – Ya Muhammed! İşte Biz, Sana da bu şekilde emrimizden bir Ruh / ilâhî bir yol gösterici olarak Kur’an’ı vahyettik. Biz Kur’an’ı inanmak isteyen kullarımızı doğruya ulaştıran aydınlatıcı bir nur / bir yol gösterici olsun diye gönderdik. (Şura: 52)

     – (Kur’an) bütün gerçekleri apaçık ve kolay olmak üzere açıklamakta / Mübîn olan Kur’an’ı (Duhân: 2)

     – Biz, insanları uyarmak için, mübarek bir gecede indirmeye başladık / veya indirdik. (Duhân: 3)                               

     – Kur’an’ın bir gerçeği; bir yanlışta, bir olumsuz görüşte gizlediği prensibi (de dikkat çekici bir husustur.)

     – Hz. Muhammed, şu sözleriyle Kur’an’ın her insan için öğrenilmesi gerektiğini vurgulamıştır:

       “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı anlayarak öğrenen ve öğretendir.” (Buhari, Fadailu’l-Kur’an – 21)

     (Prof. Dr. Gazi Özdemir, Son Davet KUR’AN’dan.)

Yeni Ortadoğu Tasarımında Sıra İran’da

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı beklenen bir felaketin gelişi gibi. Yaptıkları yığınak yeterli seviyeye gelince saldırıya başladılar. Daha ilk iki günde İran’ın ruhani lideri Ali Hamaney ile Savunma Bakanı, Devrim Muhafızları üst düzey komutanları dahil 48 İranlı lideri öldürmeyi başardılar.

Irak ve Suriye’den sonra İran’a saldırılar bir tarihsel sürecin parçalarıdır. ABD zaten I. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin sürdürülemez olduğunu ve bu sınırların değişmesi gerektiğini savunuyordu.

1919-1920 yıllarında, İngiltere ve Fransa Ortadoğu’yu cetvelle çizerek paylaşmış, manda yönetimlerini oluşturmuştu.

ABD’nin dış politikasında çok önemli bir yeri olan eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger “Dünya Düzeni” adlı eserinde, Ortadoğu’daki devletlerin (Irak, Suriye, Lübnan vb.) Avrupa’daki gibi “ulus-devlet” bilinciyle değil, emperyal güçlerin çıkarlarına göre yapay olarak oluşturulduğunu, bu sınırların, etnik ve mezhepsel (Sünni, Şii, Kürt, Arap vs.) gerçeklikleri göz ardı ettiğini savunuyordu.

ABD bu ülkelerin sınırlarının radikal İslamcılar, mezhep savaşları, etnik kimlikler üzerinden buharlaşmasına yardımcı olmakta.

ABD/İsrail’in bölgesel harita mühendisliğinde bir kilometre taşı 2001 tarihli Pentagon planıdır. ABD’li Emekli General Wesley Clark, 2007’de; 11 Eylül’den hemen sonra Pentagon’da “7 ülkenin (Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran) hükümetlerini devirme” planını gördüğünü anlatmıştı.

Bugün yaşanan ABD/İsrail – İran savaşı, bu 25 yıllık planın son halkasıdır. (7. Ülke) İran fazının uygulanmaya geçişidir.

Kissinger’ın yıllar önce dillendirdiği ve bugün Tom Barrack veya Netanyahu gibi isimlerin sözcülüğünü yaptığı Amerikan/İsrail vizyonunun özü şudur: Ortadoğu’da üniter ve merkezi güce sahip ulus-devletler, ABD/İsrail ve emperyal projeler için birer engeldir.

Bölge ancak daha küçük, etnik/mezhepsel parçalara bölünmüş, zayıflatılmış konfederal veya federatif yapılarla yönetilebilir.

Suriye iki eski teröriste (Ahmet Şara ve Mazlum Abdi) verilen statülerle şekillendirilirken, İran’da mevcut rejimin yıkılması ve “bölünmüş bir İran” hedefine giden yolların taşlarının döşenmesi tesadüf değildir.

Türkiye’de teröristbaşı Öcalan’a devlete muhatap bir başmüzakereci statüsü verilmesi ve milli üniter devletin yıkılarak federasyona götürecek altyapının kurulmaya çalışılması da bu projeden bağımsız değildir.

Çünkü bu proje askeri güçle parçalamayı, parçalanamayan Türkiye’de ise “barış, kardeşlik, bölgedeki Kürtlerle büyütme ve federasyon” vaadiyle milli üniter yapıyı içeriden dönüştürmeyi öngörür.

****************************************

Öcalan’ın “Demokratik Toplum” Çağrısı

İmralı’da 50 bin kişinin ölümünden sorumlu, “ağırlaştırılmış ömür boyu hapis” hükümlüsü olan teröristbaşı Abdullah Öcalan barış havarisi haline getirilmeye çalışılıyor. Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” 27 Şubat’ta yine DEM Parti yöneticileri tarafından Türkçe ve Kürtçe okundu.

Bu metin, ABD/İsrail’in “Yeni Ortadoğu Tasarımı” çerçevesinde değerlendirildiğinde, hedef ve sonuçta tam olarak örtüşmektedir. Kissinger tezini, Tom Barrack ve Netanyahu’nun açıklamalarını tamamlayan bir parçadır.

Ulus-Devletin ve Milli Aidiyetin Tasfiyesi: ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “1919’dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz” diyerek üniter yapıları hedef almıştı. Öcalan’ın mesajında yer alan “Vatandaşlık ilişkisi, millete aidiyet üzerinden değil devletle bağ esas alınarak kurulmalıdır” ve “Milliyet empoze edilmemelidir” ifadeleri, tam olarak bu üniter ve milli ulus-devlet yapısının sökülmesi anlamına gelir. “Milli aidiyetin” anayasadan çıkarılması, Kissinger’ın hayal ettiği “esnek, federatif/konfederatif” çok parçalı devlet modelinin ön şartıdır.

Ortadoğu Vurgusu ve Sınırların Esnetilmesi: Öcalan, çağrısının sadece Türkiye için değil, “Ortadoğu’da bir arada yaşama sorununa çözüm bulma amacı” taşıdığını belirtiyor. “Demokratik entegrasyon” kavramı, Netanyahu’nun “Ortadoğu’nun haritasını değiştiriyoruz” vizyonuyla paralel bir şekilde, mevcut siyasi sınırların silikleştiği, merkezi otoritelerin zayıfladığı “bölgesel ve parçalı” bir yeni düzeni tarif etmektedir.

Anayasal Dönüşüm: Metindeki “hukuksal güvenceler” ve “yeni bir anayasal vatandaşlık” talebi, ABD/İsrail’in yürüttüğü Yeni Ortadoğu projesinin Türkiye içindeki hukuki altyapısını hazırlama çağrısıdır.

****************************************

Büyük Ortadoğu Projesi Tıkır Tıkır İşliyor

Ortadoğu’nun sınırları yeniden çizilirken mesele sadece petrol veya etnik ayrışma değildir. Asıl mesele İsrail’in güvenliği, su ve gıda kaynaklarına erişiminin genişlemesi ve (Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları içine alan) vadedilmiş topraklar vizyonudur.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi, bu can damarlarını kontrol etmeyi hedef alır. Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinin hedef tahtasına konmasının en büyük askeri ve coğrafi nedeni su kaynaklarımızdır. (Fırat ve Dicle)

“Demokratik entegrasyon” veya “özerklik” ambalajıyla sunulan projeler, aslında Türkiye’nin bu hayati su kaynakları üzerinde ABD/İsrail egemenliğini kurma girişimidir.

ABD ve İsrail, 2001’den beri uygulanan “7 Ülke Planı”nın son halkası olan İran’ı şu an fiilen çökertmeye çalışıyor. Molla rejimi yönetimindeki İran, kendi içindeki yozlaşma ve paralel yapılar (Devrim Muhafızları), nedeniyle bu saldırılara karşı koymakta sıkıntı yaşıyor.

İran’ın zayıflatılması ve parçalanması, Ortadoğu’daki sınırların yeniden çizilmesini hızlandıran kaba kuvvet aşamasıdır.

Bundan sonraki aşamada İran’daki ekonomik çöküş, toplumsal huzursuzluk ve etnik fay hatları kullanılacaktır. Rejimin mağduru olan milyonlarca halkı sokak hareketlerine yöneltip rejimi içeriden yıkmaya çalışacaklar. Ayrıca PKK’nın İran ayağı PJAK güçlendirilerek bölgesel isyan çıkartmak, diğer etnik ve mezhepsel grupları kışkırtarak iç çatışmalar yaratmak gibi yöntemler denenecektir.

****************************************

Türkiye’nin Zırhı Laik Cumhuriyettir

Türkiye’nin bu giderek daralan kuşatmadan çıkmasının yolu, günlük siyasi manevralar veya üniter yapıdan verilecek tavizler değildir.

Artan beka riskini minimize etmenin tek yolu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine, “Üniter Milli Devlet” yapısına ve “Laiklik” ilkesine sımsıkı sarılmaktır. Devlet, vatandaşları arasında etnik, dini veya mezhepsel hiçbir ayrım gözetmeden, alt kimlikleri siyasallaştırmadan, herkesi “eşit, özgür ve onurlu Türk milleti” şemsiyesi altında kucaklamaya devam edecektir.

Mevcut anayasamızda çok açık şekilde yer alan bu ilkeler Türkiye’yi Ortadoğululaşmaktan korumaktadır.

“Yeni anayasa” arayışında olanlar, bu temel ilkeleri yok ederek, Türkiye’yi “kolay bölünebilir” bir devlete dönüştürmek istemektedir.

A n l a m u l l a h

Sıra sürüye tâbidir

Ey teslimiyet, ne çok ismin var

Oysa cemâlullahtır anlam

Behey homo semantus! [1]

İktidar nedir mânâ üretmektir

Ve Allah, anlam demektir[2]

Mâneviyat dediğin tek düşü kalmış sorular

 Kendini açmaktır/aşmaktır fetih

Güç mıknatıs, acz ise atom

Haz bir kendilik yitimi

‘Fîhi Mâfih’ aslında ruh[3]

Bendeki senle sendeki benin toplamı

Çok yiyip-içen yiyecekleşir

Hep aynılıkları sindirme yâhu!

 İnsan; anlam arayan canlı

Allah, arayışın kadar var

Ya sonsuzluksa anlamsallık

Şey’ken ne’y olmak yâni

İnançsızlık bir mânâ boşluğu

Askıda canlar

Ve kendiliğin süreksizliği

 Düşünce; düş ünlemesi

Düşlerin yapıldığı maddeden mâmûl

Beşerin tümel tekliği[4]

Anlam efendisi, Allah’ın kendisi

Mutlak bir kendiliğin sonsuz sürekliliği

İnsan derin bir itaat

Ve rûhu da kimliği

 Ölmek bile özgürlük ister

Derin bir yorgunluk içre fânilik farkındalığı

Anlamist versus devrimci[5]

Her anlamlandırma bir fetih

Ki içtenliktir tinin lisânı

Varlıksa boyut atlamak

Ölümsüzlük ötekinde yaşamak

Ve tanrı, ötekini yarattı

Yâni evreni..

23 ve 28 Kasım 2024 – Başiskele

 4 ve 10 Aralık 2024 – Bahçecik [6]

[1] Anlam insanı; mânidar insan..

[2] Mustafa İSLAMOĞLU

[3] FÎHİ MÂFİH – Konyalı Celâleddin’in “İçindeki içindedir” mânâsındaki eseri..

[4] William Shakespeare’nin FIRTINA isimli kitâbında geçen “Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz; uykuyla sınırlıdır küçücük dünyalarımız” mısrâlarına telmihle..

[5] Her anlamlandırma bir devrim

[6] Başından sonuna kadar Byung-Chul Han’ın ağır ağır ve bol çağrışımlarla okunası İKTİDAR NEDİR? adlı kitâbının manzum yansımalarıdır.

Sonsuz Sevda

                                                           ‘’Sonsuz Sevda’’

     Yazımın konu başlığı yeni çıkan kitabımın adını taşıyor. Bu kitabımda anlatılanların tamamı yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesidir.

   Birbirlerini çocuksu yaşlarda seven, her geçen yıl birlikte büyüttükleri aşkı yaşayabilmek adına nelere katlandıklarını anlattığım roman kahramanlarımın bu kitabımda, kimi zaman umudunu, kimi zaman hasretini ama çoğu zaman bitmeyen sevdalarını bulacaksınız.

  Bugüne değin Kıbrıs konusuyla ilgili yüzlerce kitap yazıldı. Bu kitapların pek çoğu adada Rum tarafının ada Türklerine uyguladığı insanlık dışı mezalimi, bu süreçte yaşanan acıları, kan ve gözyaşını anlattı…

 1974’te Kıbrıs’ta yaşanan savaşlar sonrasında ise bu savaş ve savaşın içinde yaşananlar anlatıldı. Anlatılanların içinde yine insanlık dramları acı ve gözyaşı vardı…

 Ve bunların hepsi de yaşanmış gerçeklerdi…

  1950’li yıllardan günümüze kadar geçen bu uzun süreçte ada ile ilgili kitaplar hep bu konulara odaklandı.

  Ama ben bu kitabımda yok denecek kadar az bir konuyu kaleme aldım. Yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesinden yola çıkarak; yukarıda konu başlıklarını anlattığım kitapların dışında çok farklı bir konuyu kaleme aldım. Ada da 1974 savaşının orta yerinde kalan iki sevdalının birbirlerine kavuşabilmek adına nelere katlandıklarını, nasıl bir kaderle karşı karşıya kaldıklarını anlattım.

  Roman formatında kaleme aldığım bu kitabımda insan yaşamında en değerli hazinenin sevgi olduğunu vurgularken, bu sevgiye layık olabilmek adına nelerin göze alınabildiğini, insanların bu uğurda nelerden vazgeçebileceğini de hatırlattım.

  Bu arada ilk aşkın ne demek olduğunu da anlatan bu kitabım; Kıbrıs adasının sadece savaşla değil, savaşın dışındaki güzellikleriyle de anılmasını vurgulamaktadır.

  İyi okumalar temennisiyle…

Demokrasi ve Barış Tüm İnsanların

Biri sövüp sayarsa kızarsınız. Bu doğal. Ama sövüp sayılmasından daha çok kızdığım bir başka davranış aptal yerine konmak. Aptal yerine konmanın yanında küfür daha bir mertçe kalıyor. Hâl böyle iken halkı sürekli aptal yerine koyan siyaset lafazanlıklar kesilmiyor. Bunlara hak ettikleri kadar kızılmıyor. Niçin derseniz, galiba insanlar bir takım siyaset erbabının yarı yalanlarını kanıksamış. O kadar kanıksamış ki kırk yılda bir doğru bir söz söyleseler, onu da “Acaba bunun da altında ne yalan var?” diye dinliyor. Dosdoğru siyasetçiler alınmasın. Kastim daha onlara değil.

Bakınız, “Terörsüz Türkiye” diye bir lafla işe başlandı. Dikkatli ve nefis bir seçim. “Çözüm süreci” denemezdi. Çünkü Çözüm Süreci’nin hendek terörü ve akıttığı şehit kanı henüz hafızalarda tazeydi. Onun için “Terörsüz Türkiye” dendi. Kim karşı çıkabilirdi ki? Yoksa siz terör mü istiyorsunuz? Terör yanlısı mısınız? Bugün yaptığınız aslında çözüm sürecinin ısıtılıp masaya tekrar servis edilmişidir diyenlere tam bu sorularla saldırıldı.

Biz terörist değildik ki

Fakat ilk birkaç haftadan sonra bu kelimeler patinaj yapmaya başladı. Çünkü muhatap alınan teröristler yaptıklarının terör olduğunu kabul etmiyordu ki. Onlar hani şu “halk öz savunma birlikleri”ndeki gibi öz savunma, nefis müdafaası yaptıkları iddiasındaydı. PKK öz savunma teşkilatıydı. Meşhur- doğrusu bednam – son komisyon raporunda da “terör” kelimesinin geçtiği her yere itiraz ettiklerini bildirdiler. Terörü yapsa yapsa emperyalist Türk devleti yapardı. Zaten mesele emperyalist Türk devletini yıkıp yerine “demokratik toplum” kurmaktı. Türk ulus devleti ortadan kaldırılmalıydı. Adı üstünde “Türk” olunca ulus oluyor, millet oluyor, dolayısıyla ırk ve ırkçı oluyor.

Aslında Orta Doğu’daki bütün ulus devletler ortadan kaldırılmalıydı. Yerine ne mi konmalıydı? Bunun cevabı Kurucu Önder’in cilt cilt kitaplarında verilmiştir. Özeti de Genel Vali Barrack’ın beyanlarında vardır. Kurucu Önder’in ve Barrack’ın Demokratik Toplum’u Osmanlı’nın millet sistemi gibi bir şeydi. Gerçi Osmanlı’da “millet” din ve mezhep demekti ama olsun. Yüz yıldır milletle ırkı ayırt edemeyen kafalar bunu yutardı. Mesele ulus devleti ortadan kaldırmaktı. Barrack, ekliyordu: İsrail bölgede ulus devlet istemiyor. Eh ABD de istemiyor. PKK da istemiyor. Siyasi İslamcılar da istemiyor. Demokratik uzlaşma sağlanmıştır. Haklılar da. “Bakın”, diyor Barrack, “ulus devletler 1923’ten beri bölgenin zenginliklerinin dünyaya açılmasına engel oluyor.” Bir sorun kendi kendinize, bu hükümdeki “dünya” kim?

Halk – Barış – Demokrasi

Bütün bu tartışmalar geldi geçti. Nasıl? Ne kadar aptal yerine konduğunuzu şimdi anladınız mı? Bir daha bu tuzağa düşmemek için şu ipuçlarını ezberleyin: Birisi size durup dururken “demokrasi” veya “barış” veya “halk” derse, derhal oradan uzaklaşın! Ya samimiyse? Bunun da testi var. Diyene, diyenin partisine veya çetesine bakın. Geçmişi veya bugünü demokrat mı, demokrasi mi dolu? Geçmişinde barışçı mıydı? Şimdi de barışçı mı? Ve unutmayın. Dünyadaki en vahşi, en ceberrut rejimler “Demokrat” etiketi taşır. Hâkim oldukları ülkelerin devletin adında da “Demokrat” vardır. “Halk”ı da ihmal etmezler. Demokratik Alman Cumhuriyeti bunlardan biriydi. Şimdi de birkaç tane var. Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi. Wikipedia’nın “Democratic Republic” maddesine bir göz atın. Epey eğlenceli. Demokratik ve Halk sıkça bir arada bulunuyor.

Beka meselesi

Gelelim sonuca… Terörsüz Türkiye sözünden dostlarınız rahatsız. Şimdi ne yapacaksınız? Yine Çözüm Süreci’ne mi döneceksiniz. İçimiz kalkıyor ama çare yoksa ister istemez öyle diyeceksiniz. Hiç olmazsa “Âkil Adam” yerine başka bir şey bulalım. Demokratik Adam mesela? Barış Adamı olmaz mı?

Geriye bir sihirli sözcük kaldı: “Beka Meselesi” Bunu lütfen olur olmaz yerlerde ve olur olmaz durumlarda kullanmayalım. İnsanlar aptal yerine konulduklarını hissederler. Bakınız şimdiden bu lafın, “sebebini söyleyemem”, “bana gelen talimat böyle”, “iyi saatte olsunlar”, “devlet aklı” gibi anlamlarda kullanıldığı dedikoduları yaygın. Onun için “beka meselesi”ni ancak tamamen çaresiz kaldığınız hâllerde kullanın. Günlük hayatta halk, demokrasi, barış ve kardeşlik’le idare edin.

Kafa Karıştırıcı Sorular

     Gaddar ruhlu bazı kimseler; ortalığı karıştırıcı siyaset anlayışlarıyla, fert ve toplumun zayıf damarlarından girerek; zararlı propagandalarıyla, onları fikren etkilemeye çalışıyorlar! Kiminin intikam, kiminin makam ve mevki, kiminin kanaatsizlik, kiminin ahmaklık, kiminin dinsizlik ve kiminin de taassup / aşırı taraftarlık hırsını harekete geçirerek, siyasetine âlet etmek istiyorlar!

     Meselâ der: “Musibeti hak ettiniz! Kader zâlim değil, adâlet eder. Öyle ise, yaptığımıza razı olunuz!”

     – Oysa, İlahî Kader, isyanımız için musibet verir. Ona razı olmak, o günahtan tövbe demektir. Sen ise ey lânetli! Günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun! Ona rıza ve istekle boyun eğmek, İslâmiyetten pişmanlık ve yüz çevirmek demektir. Evet aynı şeyi -hem musibettir- Allah verir, adalet eder. Çünkü, günahımıza, zorla ondan caydırmak için verir. O şeyi aynı zamanda insan verir, zulmeder. Çünkü, başka sebepten dolayı ceza verir. Nasıl ki, İslâm düşmanı, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız.

     Meselâ der: “Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi, bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”

     – Yardım elini kabul etmek ayrıdır. Düşmanlık elini öpmek ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmaz. Küfründen ileri gelmez. İslâm’ın eski saldırgan bir düşmanını def için, bir kâfir yardım elini uzatsa, kabul etmek İslâmiyete hizmettir. Senin ise ey mel’ûn kâfir! Senin küfründen çıkan yatışmaz husumet elini öpmek değil, dokunmak bile İslâmiyete düşmanlık etmek demektir.

     Meselâ der: “Şimdiye kadar sizi idare edenler fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyle ise bana razı olunuz.”

     – Ey Şeytan! Onların fenalıklarının asıl sebebi de sensin. Dünyayı onlara dar ettin. Hayat damarını kestin. Meşru olmayan evlâdını onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabul etmek; yalnız pislenmiş su ile kirlenmiş bir giysiyi, domuzun sidiği ile yıkamak demektir. Sen, yalnız hayvancasına geçici, âdi bir hayatı bize bırakıyorsun. İnsanca, İslâmca hayatı öldürüyorsun. Biz ise hem insancasına, hem de Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Sana rağmen yaşayacağız.

     Meselâ der: “Sizi idare eden ve bana hasım durumunu alanlar -ki Anadolu’daki elebaşılarıdır- maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.”

     – Vesilelerde niyetin etkisi azdır. Maksadın hakikatini değiştirmez. Çünkü kast edilen, vesilenin vücuduna bakar. İçindeki niyete bakmaz. Diyelim ki, ben bir define veya su bulmak için, bir kuyu kazıyorum. Biri geldi -kendini saklamak için- bana yardım ederek kazdı. Suyun çıkmasına ve define bulunmasına niyeti tesir etmez. Su; fiiline, kazmasına bakar; niyetine bakmaz. Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar. Kur’an’ı yüksek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menbaı olan Avrupa muhabbetine bedel, husumetini esas tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu maksatların hakikatini değiştiremez.

     Meselâ der: “Bana karşı koymanız boşunadır.”

     – En ziyade hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran büyük kuvvetin bizi ümitsizliğe düşürmüyor. Çünkü, hile ve fitne perde altında kaldıkça etki eder. Görünmekle iflâs eder, kuvveti söner. Perde öyle yırtılmış ki, senin yalan, hile, fitnen; saçmalığa ve maskaralığa dönüşüp başarısız kalıyor.  

Üstelik, İslâmiyet muhabbeti, senin husumetini gerektirir. Cebrail, şeytan ile barışamaz.

     Karşı koyma örnekleri: Korkaklıkta darbımesel hükmünde olan tavuk, civcivleri yanında iken, cinsine olan şefkat sebebiyle camusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret örneği.

     Hem darbımesel olmuş: Keçinin kurttan korkusu mecburiyet karşısında, karşı koymaya dönüşür. Boynuzu ile kurdun karnını deldiği vakidir. İşte harika bir şecaat! Fıtrî meyletme, karşı konulmazdır.

     Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa maruz bırakılsa, genişleme isteği demiri parçalar.

     Evet, imanın mahiyetindeki harikulade yiğitlik, her zaman mucizeler gösterebilir.