12.7 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 19

Rauf Raif Denktaş (1924-2012)Türk Siyasetçi

Yazar: Fatma Çalik Orhun

Yayımlanma Tarihi: 13 Ağustos 2025

Rauf Raif Denktaş (d. 27 Ocak 1924, Baf – ö. 13 Ocak 2012, Lefkoşa), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanıdır. Kıbrıs Türk halkının hak ve özgürlük mücadelesinin simgesi haline gelmiş önemli bir siyasi figürdür. Uzun yıllar boyunca Kıbrıs meselesine ilişkin müzakerelerde Türk tarafını temsil etmiş, bağımsızlık ve egemenlik ilkelerinin savunucusu olmuştur.

Rauf Raif Denktaş, günümüzde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin sınırları içerisinde kalan Baf ilçesinde, 29 Ocak 1924 tarihinde, altı çocuklu bir ailenin son evladı olarak dünyaya gelmiştir. Eğitimine 1930 yılında İstanbul’da başlayan Denktaş, 1941’de Lefkoşa İngiliz Okulundan mezun oldu. Ardından İngiltere’ye giderek Lincoln’s Inn’de hukuk eğitimi aldı ve 1947’de mezun oldu. Kıbrıs’a döndükten sonra avukatlık yapmaya başlayan Denktaş, 1949’da savcı yardımcısı ve ardından savcı olarak görev yaptı. 1964’te Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios III tarafından görevden uzaklaştırıldı. 1974’teki olayların ardından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı oldu.

Babası Kaza Hâkimi olan Mehmet Raif Bey annesi ise ev hanımı Emine Hanım’dır. Eğitimli ve kültürlü bir kişi olan babası Mehmet Raif Bey, önce polis okulunu kazanmış ve sınavlara girerek çavuş olmuş daha sonra ise İngilizce ve Rumca öğrenerek hukuk sınavlarına girmiş ve kaza hâkimi olmuştur. Kıbrıs’taki yaşamının yanı sıra sık sık Türkiye’ye giderek, Kıbrıs Türklerinin meselelerini entelektüel çevrelerde gündeme taşımış, bu konulara ilgi çekmeye çalışmıştır. Bu bağlamda, Rauf Denktaş’ın Kıbrıs davasına gönül vermiş bir entelektüel babanın oğlu olarak dünyaya geldiği ve bu mücadelenin temelini babasından aldığı söylenebilir.

Eğitimli bürokrat bir babaya sahip olan Rauf Denktaş, henüz 1,5 yaşında iken annesini kaybetmiş ve bu acının onda derin izler bıraktığını ifade etmiştir. İlk eğitimini üzerinde derin manevi tesirler bırakmış olan dedesi Mehmet Bey’den almıştır. Osmanlı zaptiyesi olan ve çevresinde bilgili, görgülü bir kişi olarak tanınan Şeherli Mehmet namıyla bilinen dedesi, Rauf Denktaş’a adanın Türklerden İngilizlere geçiş sürecini anlatmış ve bu anlatımlar Denktaş’ın hafızasında silinmez izler bırakmıştır. Dedesinin anlattığı bu hikâyeler Denktaş’ta Türklük bilincinin uyanmasında oldukça tesirli olduğunu belirten Denktaş, Osmanlı Devleti’nin ada üzerindeki hakimiyetinin son bulmasına rağmen, bu mirası geleceğe taşıma inancını dedesinden almıştır. Özellikle dedesinin adanın Türklerden İngilizlere geçişini anlatımı, Denktaş’ın ifadesiyle hafızasından hiç çıkmamıştır. Dedesi tarafından yetiştirilen ve Kıbrıs Türkünün geçmişi ile mevcut durum arasında bir bağ kuran Denktaş, dedesinden aldığı bu bilgi ve bilinçle mücadelesine başlamıştır.

Bürokrat bir babanın oğlu olan Denktaş, aynı zamanda köy ve kır hayatının etkilerini de kişiliğinde barındırmıştır. Özellikle doğaya olan ilgisi ve fotoğrafçılık tutkusu, onun pastoral köklerinden beslenmiştir. Kıbrıs halkının yaşamıyla bütünleşen bu yönü, onu şehirli bir entelektüel olmaktan öteye taşımış, halkının yaşamına daha yakın kılmıştır. Bu bağ, Denktaş’ın halktan gördüğü büyük desteğin temelini oluşturmuştur.

İlk tedrisini dedesinin hikâye ve nasihatlerinden alan Denktaş, dedesinin vefatından sonra babasının gözetiminde yetişmiş, kariyerinin şekillenmesinde babasının önemli bir etkisi olmuştur. Kendisi, tayyareci olmayı hayal ederken babası iyi İngilizce öğrenip avukat ve gazeteci olmasını istemiş, Kıbrıs’ın geleceği için bunun önemli olduğu fikrini aşılamıştır. Kariyerinin ve sonraki yıllardaki siyasi yaşamının temelini oluşturan bu yönlendirme, net bir mefkûre içermektedir ve babası, oğlu Raif Rauf’un bir dava adamı olmasını istemiştir. Dolayısı ile Denktaş’ın günümüze uzanan dava adamlığının özünü dedesinin duygularını biçimlendiren hikâyeleri kadar babasının bir bilinç taşıyan öğüdü ve yönlendirmesi oluşturmaktadır.

Rauf Denktaş’ın gerek yetiştiği aile ortamının gerekse eğitim ortamının siyasi düşüncelerini önemli ölçüde biçimlendirdiği görülmektedir. Bunların yanında Denktaş’ın aktif olarak siyasi yaşama katılmasının Dr. Fazıl Küçük ile tanışmasından sonra olduğunu söylemek mümkündür. Dr. Fazıl Küçük’ün Kıbrıs Davası’na aktif olarak katılımı, milliyetçi karakteri ile öne çıkan Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmaya başlaması ile olmuştur. Denktaş ile Dr. Küçük’ün yollarının kesişmesi ise Denktaş’ın okuduğu gazetenin fikirleriyle örtüştüğünü görmesi ve gazeteye yayınlanmak üzere bir yazı göndermesi sayesinde gerçekleşmiştir. Yazısı yayınlanan Denktaş, Dr. Küçük tarafından davet edilmiş ve böylece Kıbrıs’ın kaderine hükmedecek iki büyük dava adamının yolları birleşmiştir.

Denktaş’ın Dr. Fazıl Küçük ile tanışması, Kıbrıs Türk toplumunun siyasal ve sosyal açıdan örgütlenme arayışlarının yoğunlaştığı bir döneme rastlamıştır. Bu süreçte Kıbrıs Türk halkı, varlığını koruma ve siyasi haklarını savunma ihtiyacı duymuş; bu ihtiyaç da etkili liderlik arayışlarını beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla, Dr. Küçük gibi toplumun öncüsü konumundaki isimlerin her türlü entelektüel ve siyasi kaynağı değerlendirme arzusu, Denktaş ile kurulan ilişkiyi daha da anlamlı hâle getirmiştir. Denktaş’ın genç yaşta gösterdiği hukukî birikim, hitabet gücü ve toplumsal meselelerdeki duyarlılığı, Dr. Küçük’ün dikkatinden kaçmamış; bu da ilerleyen yıllarda kuracakları siyasal iş birliğinin temelini oluşturmuştur. Bu tanışma, yalnızca bireysel bir yakınlık değil, aynı zamanda Kıbrıs Türk siyasal hareketinin kurumsallaşmasında dönüm noktası olan bir birlikteliğin başlangıcı olmuştur.

Denktaş’ın siyasi kariyerindeki ilk önemli çıkış, 1948 yılında Rumların düzenlediği bir mitinge karşılık Türklerin düzenlediği bir protesto mitinginde olmuştur. Denktaş’ın “yıldızımın parladığı an” diye nitelendirdiği bu miting, Komünist AKEL Partisi’nin Enosisçi emeller doğrultusunda düzenlediği bir mitinge protesto niteliği taşımaktadır. Dr. Küçük, Denktaş’ın teşvikiyle düzenlediği bu mitingde yaptığı konuşmadan sonra mikrofonu 24 yaşındaki genç avukata uzatarak “Rauf, sen de konuş” diyerek Kıbrıs davasının en önemli mücadele adamının siyasi yükselişinin de önünü açmıştır. İngiltere’de aldığı hukuk eğitimi sırasında tartışma platformlarında bulunmuş olan Denktaş, bu hazırlıksız konuşmasını irticalen yapmış ve halktan büyük bir alkış almıştır.

Denktaş’ın aktif siyasi yaşamındaki bir diğer önemli dönüm noktası ise Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu (KTKF) Başkanı Faiz Kaymak’ın 1950 yılından bu yana yürüttüğü başkanlıktan 1957’de onun lehine adaylıktan çekilmesidir. Kaymak’ın teklifi ve Dr. Küçük’ün onayıyla KTKF başkanlığına seçilen Denktaş, İngilizlerin karşı çıkmasına rağmen bu görevi kabul etmiş ve savcılık görevinden istifa etmiştir. Ancak İngilizler Denktaş’ın istifasını kabul etmemiş, siyasete girmesini önlemek için savcılık makamından daha yüksek birkaç farklı görev ve makam teklif etmişlerdir. İngilizlerin tekliflerine karşın siyasete giren Denktaş’ın müzakere yeteneği, almış olduğu hukuk eğitimi ve dil biliyor olması ona Kıbrıs davasının savunulmasında bariz bir üstünlük sağlamış ve zaman içerisinde davanın doğal lideri haline gelmiştir. Bunun yanında Denktaş’ın KTKF’deki faaliyetlerinin yanında TMT’nin kuruluşundaki katkıları ve siyasi, kültürel konulardaki etkinliklerle birlikte askerî nitelikli faaliyetlerde de yer alması halk arasındaki ününün iyice artmasını sağlamıştır. Denktaş’ın Kıbrıs’ın siyasi hayatına katılımı henüz erken yaşlarda başlamış olmasına karşın O’nu sorunların çözümünde kilit noktaya taşıyan gelişmenin 1949 yılında gerçekleştiği bilinmektedir. Çünkü adaya İngiltere’nin atamış olduğu Vali Winster, Anayasa Komisyonu’nun başarısızlığı üzerine Türklerin sorunlarını tespit etmek üzere bir rapor hazırlanmasını istemiş ve bu talep üzerine 11 Haziran 1948’de Hâkim Mehmet Zeka Bey başkanlığında Türk İşleri Komisyonu kurulmuştur. Denktaş’ın da görev aldığı 6 kişilik bu komisyon bir rapor hazırlayarak 20 Ocak 1949’da İngiliz valiye sunmuşlar, vali ise raporla ilgili olarak Denktaş’ın ifadesiyle “buyurun uygulayın” demiştir. Ancak raporun uygulamaya konabilmesi için savcının yasa olarak hazırlaması ve valinin de onaylaması gerekmektedir. Sistemde herhangi bir Türk savcı olmadığı için özel bir savcılık makamı ihdas edilir ve Denktaş da savcı olarak atanır. Kendilerinin hakkını ve hukukunu savunan bir yetkiyle görev alması nedeniyle Türkler arasında oldukça dikkat çeken Denktaş böylece Kıbrıslı Türklerin sorunlarının çözümündeki hemen herkesten daha fazla ön plana çıkmıştır. Daha sonra Kıbrıslı Rumların Akritas Planı’nı yürürlüğe koydukları süreçte Denktaş, Fazıl Küçük’ün isteğiyle savcılık görevinden ayrılmış ve Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanlığı görevini üstlenmiştir. Denktaş, 1950’de devraldığı bu görevi 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana kadar yürütmüş, 1960 yılında da Türk Cemaat Meclis Başkanlığı görevini üstlenmiştir.

Rumların Akritas Planı çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni fiilen ortadan kaldırarak Kanlı Noel gibi terör ve tedhiş olaylarına girişmesi, Denktaş’ın Kıbrıslı Türklerin haklarını arama konusundaki rolünü Kıbrıs dışına, uluslararası platformlara taşımıştır. Çünkü Kıbrıs’ta olayların tırmanması üzerine İngiltere’nin çatışmaları durdurmak amacıyla 15 Ocak 1964’te düzenlediği Londra Konferansı’na Türkler adına Türk Cemaati Meclisi temsilcisi sıfatıyla Denktaş katılmıştır. Denktaş’ın bu konferans sırasında ortaya koyduğu tezler, Türklerin o güne kadar takip ettiği Kıbrıs politikasının da kökten değişmesine yol açmıştır. Denktaş bu konferansta, 1960 çözümünün Türklerin güvenliğini garanti altına alamadığını ve fiilî garantilere ihtiyaçlarının olduğunu ifade ederek iki toplumun nüfus mübadelesini de içeren bir şekilde coğrafi olarak birbirinden ayrılması gerektiğini ileri sürmüştür. Denktaş’ın bu tezi daha sonra Türkiye’nin uzun yıllar savunduğu temel tezlerden birisi haline gelmiştir.

Rauf Denktaş’ın uluslararası alandaki faaliyetleri, özellikle 1964 yılında Birleşmiş Milletlerde yaptığı konuşmalar sonrasında dikkat çekmiştir. Bu süreçte, Kıbrıs Cumhuriyeti hükûmetinin İçişleri Bakanı Polykarpos Yorgacis, Denktaş’ın adaya giriş yaptığı takdirde tutuklanacağını açıklamış; bu nedenle Denktaş’ın adaya dönmesine dört yıl dört ay boyunca izin verilmemiştir.

Türkiye’de bulunduğu süre zarfında Denktaş, çeşitli zamanlarda adaya dönme girişimlerinde bulunmuş, bu talepler Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti tarafından bölgedeki hassasiyetler dikkate alınarak geri çevrilmiştir. Ancak Kıbrıs’ta çatışmaların artması üzerine Denktaş, 1964 yılı Temmuz ayında Rıza Vuruşkan ile birlikte gizlice Erenköy’e çıkmıştır. Bu bölgede, yerel savunma birlikleriyle temas kurarak örgütlenme faaliyetlerine katılmıştır.

Aynı dönemde Erenköy’deki çatışmaların şiddetlenmesi üzerine Türk Hava Kuvvetleri, bölgeyi bombalayarak fiilî müdahale sinyalleri vermiştir. Daha sonra Denktaş, Birleşmiş Milletlerde bir oturuma katıldıktan sonra, 1967 yılında tekrar adaya girmeye çalışırken Rum makamları tarafından yakalanmış, ancak Türkiye’nin diplomatik girişimleri sonucunda, Türkiye’ye geri dönmesi şartıyla serbest bırakılmıştır. Denktaş’ın bu dönemdeki fiilî sürgünü, 13 Nisan 1968’de adaya “Geçici Türk Yönetimi Başkan Yardımcısı” ve “Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı” ünvanlarıyla dönüşüyle sona ermiştir.

Kıbrıs Türk toplumunun siyasi varlık mücadelesi, ilk aşamada kolektif bir halk hareketi olarak başlamış, zamanla bazı önde gelen isimlerin öncülüğünde şekillenmiştir. 1940’lı yıllardan itibaren bu süreçte özellikle Dr. Fazıl Küçük etkili olmuş, İngiliz yönetimine karşı verilen ilk mücadelelerde ise Necati Özkan ve Faiz Kaymak gibi isimler öne çıkmıştır.

Dr. Fazıl Küçük, 1973 yılındaki seçimlerde siyasetten çekilinceye dek Kıbrıs Türklerinin fiilî liderliğini üstlenmiş, bu süreçte Rauf Denktaş da çeşitli görevler ve girişimlerle aktif roller üstlenmiştir. Denktaş’ın, Dr. Küçük’ün liderlik döneminde dahi mücadelenin pek çok safhasında belirleyici roller oynadığı gözlemlenmiştir.

1940’lı yıllarda siyasi faaliyetlerine başlayan Denktaş, özellikle Kıbrıs Türk toplumunun siyasal statüsü ve bağımsızlığı konularındaki görüşleriyle dikkat çekmiş ve ilerleyen yıllarda toplum liderliği konumuna yükselmiştir. Bu süreçte, bağımsızlık fikrine verdiği önem, onun siyasi söyleminde belirleyici unsurlardan biri olmuştur.

Denktaş’ın Kıbrıs Türklerinin yaşamında siyasi bir figür olmanın ötesine geçerek bir lider olarak öne çıkmasının başlangıç noktası 27 Ekim 1957 tarihindeki Kıbrıs Türk Kurumları Federasyon’u IV. Olağan Kongresi’nde yapılan başkanlık seçimleridir. Bu seçimlerde mevcut başkan Faiz Kaymak’ın kendisi lehine adaylıktan çekilmesi ile KTKF’nin başkanı seçilen Denktaş, farklı rollerle vermiş olduğu mücadeleyi bu tarihten itibaren kurumsal bir lider olarak sürdürmeye başlamıştır. Denktaş’ın liderlik konusunda önünü açan bu gelişmenin temelinde onun üstlenmiş olduğu roller kadar Kaymak ile Dr. Küçük arasındaki siyasi çekişmenin de etkisinin olduğu görülmektedir. Çünkü toplum içindeki liderliğini pekiştirmek isteyen Dr. Küçük’ün kendisini öne çıkaran bir tutum takınmasıyla Denktaş’ın KTKF liderliğine geldiği görülmektedir.

Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu (KTKF) Başkanlığı görevini üstlenen Rauf Denktaş, bu görevi sırasında öncelikle Türk köylerini ziyaret ederek toplumun yaşadığı sorunları yerinde tespit etmeye çalışmıştır. Halkla doğrudan kurduğu bu temaslar, siyasi yaşamı boyunca devam etmiş; siyasetten ayrıldıktan sonra da toplumla ilişkisini sürdürmüştür. Denktaş’ın uzun süreli liderliğinde, halkla kurduğu bu yakın ilişkinin etkili olduğu değerlendirilmiştir.

Denktaş’ın liderlik sürecindeki önemli dönüm noktalarından biri de 1958 yılında, dönemin Türk Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmek üzere Türkiye’ye giden Dr. Fazıl Küçük’e eşlik etmesidir. Bu ziyaret, kısa bir süre önce kurulan Türk Mukavemet Teşkilatına (TMT) Türkiye’den destek sağlama amacı taşımaktaydı. Görüşmelerde Denktaş, teşkilata silah ve idareci desteği sağlanması talebinde bulunmuştur. Bu temaslar sonucunda TMT, Türkiye’deki Özel Harp Dairesine bağlanmış ve idaresi Türkiye tarafından üstlenilmiştir.

Denktaş’ın Kıbrıs’a tekrar dönüşü, adadaki Türklerin kendi yönetimlerini kurma yönünde attığı önemli adımlardan birisi olan Geçici Türk Yönetimi’nin kurulması ile gerçekleşmiştir. Rumlar tarafından 28 Aralık 1967 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kovulan Türkler bunun üzerine kendi geçici yönetimlerini ilan etmişler, başkanlığa Dr. Fazıl Küçük’ü başkan yardımcılığına ise sürgündeki Denktaş’ı getirmişlerdir. Denktaş’ın adaya dönmesinin ardından toplumlar arası görüşmeler tekrar başlamış ve bunlardan ilki 1968’de Beyrut’ta gerçekleşmiştir. Bu görüşmede Kıbrıs Türklerini Denktaş temsil etmiştir. Ancak 1971’de Makarios’un açıkça Helenizm’den yana tavır almasıyla bu görüşmelerden bir sonuç alınamamıştır. Denktaş’ın adadaki Türklerin tek lideri haline gelişi ise 1973 yılında gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı Muavinliği ve Türk Yönetimi Başkanlığı seçimleri ile olmuştur. 16 Şubat 1973’te yenilenen bu seçimlerde Dr. Küçük, Türk toplumundaki birlik ve beraberliği bozmamak için aday olmayacağını açıklamış ve Denktaş tek isim olarak girdiği seçimlerden Cumhurbaşkanı Muavini ve Türk Yönetimi Başkanı olarak çıkmıştır.

Rauf Denktaş’ın Kıbrıs Türk toplumu içindeki temsil görevi 1957 yılında başlamış, 1973 yılındaki seçimlerde Dr. Fazıl Küçük’ün adaylıktan çekilmesiyle birlikte bu görev “toplum liderliği” konumuna evrilmiştir. Her iki tarih de Denktaş’ın siyasi kariyerinde önemli dönüm noktaları olarak öne çıkmaktadır. 1940’lı yıllardan itibaren yazılarında Kıbrıs Türk toplumunun siyasi haklarına ve bağımsızlık arzusuna yer veren Denktaş, ilerleyen yıllarda bu düşüncelerini siyasi faaliyetlerine de yansıtmıştır. 2000’li yıllarda siyasi görevlerinden ayrılmış olmasına rağmen, kamuoyundaki etkisi ve toplum nezdindeki konumu ölümüne dek sürmüştür.

Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk halkının siyasi liderlerinden biri olarak, yaklaşık 36 yıl boyunca Kıbrıs meselesine ilişkin yürütülen müzakerelerde aktif rol almıştır. Hukuk eğitimi almış olan Denktaş, bu alandaki bilgi birikimini diplomatik süreçlerde kullanmış, müzakere masalarında karşılaştığı önerilere hukuki çerçevede karşı argümanlar geliştirmiştir. 1968’den itibaren çeşitli dönemlerde Rum liderler Glafkos Klerides, Spiros Kiprianu, Yorgos Vasiliu ve Tasos Papadopulos ile yapılan müzakerelerde Kıbrıs Türk tarafını temsil etmiştir. Kıbrıs sorununun Avrupa Birliği (AB) gündemine taşınmasıyla birlikte Denktaş, Birleşmiş Milletler nezdindeki girişimlerinin yanı sıra Avrupa Birliği ile de diplomatik temaslarda bulunmuş, böylece uluslararası platformlarda Kıbrıs Türk halkının haklarını savunmuştur.

Rauf Denktaş 1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi başkanlığına seçilmiş, 1973’e kadar Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı olmuştur. Denktaş, 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın ardından 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilan edilmesiyle Devlet ve Meclis Başkanlığı görevini üstlenmiş ardından da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğu tarihten 17 Nisan 2005’e kadar ülkenin Cumhurbaşkanı olmuştur. Böylelikle Şubat 1973’ten Nisan 2005’e kadar Kıbrıs Türklerinin toplum lideri olarak kesintisiz bir şekilde 32 yıl görev başında kalan Denktaş Nisan 2005’ten sonra siyasetten ayrılarak anılarını yazmaya başlamıştır. Denktaş’ın bu emeklilik hayatı da oldukça yoğun geçmiştir. Ofisinde her gün mesailerine devam ederken bir yandan yazılarını yazmayı sürdürmüş diğer yandan da Kıbrıs’ın bağımsız bir vatan olarak yaşayabilmesi için çalışmalarına devam etmiştir.

Rauf Denktaş, 13 Ocak 2012 tarihinde, Lefkoşa’da tedavi gördüğü hastanede vefat etmiştir. Kıbrıs Türk toplumunun bu önemli lideri, 17 Ocak 2012’de yapılan devlet töreniyle Lefkoşa’da, Cumhuriyet Parkı’nda bulunan anıt mezara defnedilmiştir. Denktaş’ın kabri, Kıbrıs Türk halkının bağımsızlık mücadelesine verdiği emeklerin sembolü olarak Lefkoşa’da halkın ziyaretine açıktır.

Rauf Denktaş’ın kaleme aldığı eserler ise şunlardır;

  • Saadet Sırları (1941)
  • Ateşsiz Cehennem (1944)
  • Criminal Cases (1954)
  • A Handbook of Criminal Cases, (1955)
  • 12’ye 5 Kala Kıbrıs (1964)
  • The Cyprus Problem (1968)
  • Akritas Planı (1972)
  • A Short Discourse of Cyprus (1972)
  • Cyrpus Triangle (1981)
  • Gençlerle Başbaşa (1981)
  • Cyprus Problem in a Nutshell, (1983)
  • Kadın ve Dünya – Woman and The World, (1985)
  • Un Speeches on Cyprus (1986)
  • Seçenekler ve Kıbrıs Türkleri – The Option and The Turkish Cypriots (1986)
  • Kur’an’dan İlhamlar (1986)
  • Yarınlar İçin (1987)
  • Cyprus, An Idictment and Defence (1987)
  • The Cyrpus Problem 23rd Year (1987)
  • My Vision for Cyprus (1988)
  • Gençlere Öğütler (1988)
  • İmtihan Dünyası (1989)
  • Atatürk, Din ve Laiklik (1989)
  • Kıbrıs’ta Bitmeyen Kavga (1991)
  • Kıbrıs Davamız (1991)
  • What is the Cyprus Problem (1991)
  • Denktaş as a Photographer, Images From Northern Cyprus (1991)
  • The Cyprus Problem and the Remedy (1992)
  • From My Album (1992)
  • Arşiv Belgeleri ve Notlarla O Günler (1993)
  • Images From Nırthern Cyrpus (1993)
  • Karkot Deresi (1993)
  • Vizyon (1994)
  • Kapılar (1995)
  • Observations on the Cyrpus Dispute (1996)
  • Kıbrıs Meselesinde Son Durum (1996)
  • Rum Yunan İkilisi: İstenmeyen Cumhuriyetten Nereye? (1996)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt I. 1964, (1996)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt II. 1965, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt III. 1966, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt IV. 1967, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt V. 1968, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt VI. 1969, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt VII. 1970, (1997)
  • Kalbimin Sesi (1997)
  • In Search of Justice (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt VIII. 1971-1972, (1998)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt IX. 1973-1974, (1999)
  • Hatıralar, Toplayış, Cilt X, (2000)
  • Kıbrıs Girit Olması (2003)


Anahtar Kelimeler

#Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti#Rauf Denktaş #Kıbrıs Sorunu


Kaynakça

Arşiv Kaynakları

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi (BCA), 30.1.0.0, 7.40.17; (BCA), 30.18.1.2, 337.56.4; (BCA), 30.18.1.2, 411.198.2; (BCA), 30.18.1.2, 414.224.1; (BCA), 30.18.1.2, 451.472.6.

Telif Eserler

ARSLAN, İbrahim, “Rauf Denktaş’ın Şiir Dünyası”, Asia Minor Studies-Rauf Denktaş Özel Sayısı, Cilt: 2, Mayıs 2004, ss. 37-49.

ATUN, Ali Fikret, “Kıbrıs Meselesi ve Rauf Denktaş”, Rauf Denktaş’a Armağan, Turan Kültür Vakfı, Ed. Yakan Cumalıoğlu-Erol Cihangir, Ankara 2000, ss. 64-72.

AZİZOĞLU, Abdullah, “Denktaş Anlatıyor: 1 Ağustos 1964 Erenköy”, Kıbrıs Postası, 1 Ağustos 2013.

BALYEMEZ, Mehmet, İngiliz Yönetimi Döneminde Kıbrıs Türklerinin Siyasi Örgütlenmeleri (1923-1960), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2021.

___________________, “Kıbrıs Sorununda Dönüm Noktası; Eoka Saldırıları (1 Nisan 1955) (İngiliz Arşiv Belgeleri Işığında)”, Tarihin Peşinde-Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı: 25, Yıl: 2021, ss. 249-169.

BATUR, Nur, Rauf Denktaş Yeniden Yaşasaydım, Doğan Kitap, İstanbul 2007.

CİHANGİR, Erol, “Gittiler Ama Bir Gün Gelecekler”, Rauf Denktaş’a Armağan, Ed. Yakan Cumalıoğlu-Erol Cihangir, Turan Vakfı Kültür Yayınları, Ankara 2000, ss.8-27.

ÇAPRAZ, Kemal, “Vatandaş Denktaş ile Mülakat”, Rauf Denktaş’a Armağan, Turan Kültür Vakfı, Ed. Yakan Cumalıoğlu-Erol Cihangir, Ankara 2000, ss. 87-90.

DENKTAŞ, Rauf R., The Cyprus Problem, Lefkoşa 1974.

_________________, Rauf Denktaş’ın Hatıraları (1964-1974), Cilt: 1, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1996.

__________________, Karkot Deresi, İstanbul 1996.

__________________, Koloni İdaresinde Kıbrıs Türkleri, Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, İstanbul 1997.

__________________, Kıbrıs Girit Omasın, Remzi Kitabevi, İstanbul 2004.

__________________, 19 Şubat-22 Mart 2004 Anılar, Değerlendirmeler ve Belgelerle Müzakereler, Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, Nisan 2004, Kıbrıs.

___________________, The Cyprus Problem, What It Is- How Can It Be Solved?, Özyurt Matbaacılık, Ankara 2004.

___________________, “Kan İstedik Verdiniz, Can İstedik Verdiniz, Şimdi de Ses İstemeye Geldim”, Annan Planı’na Hayır, İleri Yayınları, İstanbul 2004.

___________________, Yeniden 12’ye 5 Kala, Remzi Kitabevi, İstanbul 2005.

___________________, Kıbrıs: Elli Yılın Hikayesi, Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, İstanbul 2008.

EROĞLU, Hamza, Kıbrıs Türk Federe Devletinin Kuruluşu, Anayasası ve Bağımsızlığı, Türk Devrim Kurumu Yayınları, Ankara 1976.

GÜRKAN, Nezire, Zirvedeki Yalnızlık Kulesi-Rauf Raif Denktaş, Cümbez Yayınları, Gazimağusa 2005.

“Rauf Denktaş Biyografi”- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Resmi İnternet Adresi, https://kktcb.org/tr/cumhurbaskanligi/cumhurbaskanlari/rauf-raif-denktas (Erişim Tarihi:24.3. 2025)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhuriyet Meclisi Resmi İnternet Adresi, Rauf Raif Denktaş, https://cm.gov.ct.tr/Bilgi/Denktasrr.pdf (Erişim Tarihi: 24.3.2025)

MORAN, Michael, Rauf Denktash at the United Nations, Eothen Press, United Kingdom, 1997.

ORHUN, Fatma Çalik, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş’ın Annan Planı Sürecindeki Mücadelesi, Hiper Yayın, İstanbul 2019.

ÖZTER, Lütfi, Ulusal Mücadelede Denktaş, Özyurt Matbaacılık, Ankara 2004.

PİLTER, Cankat Çeribaşı, Rauf R. Denktaş’ın Bir Devletin Doğuşunda Liderle İlgili Anıları, KKTC Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı Yayını:2, Ed. Gülgün Serdar, KKTC 2009.

Tarihe Damga Vuran Lider-Denktaş, ACM Yayınları, Araştırmacılar: Cem Kar ve Mine Çeliker, Kıbrıs.

TAYHANİ, İhsan, Özgürlük Yolunda Bitmeyen Koşu “Denktaş Kitabı”, Kaynak Yayınları, İstanbul 2011.

TÜRKER, Pınar Yiğit, “Özgürlük ve Bağımsızlık Yolunda Yılmaz Bir Mücahit: Rauf R. Denktaş (1924-2012)”, Yalnız Kurt: Toros Rauf Denktaş’a Armağan, Yay. Haz. Saadettin Yağmur Gömeç, Mustafa Gökçe, Berikan Yayınları, Ankara 2020, ss. 15-40.

YALÇIN, Emrullah, “Rauf R. Denktaş’ın Kıbrıs’ta Bitmeyen Mücadelesi”, Atatürk Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 4, Temmuz 2005, ss. 11-148.

________________, “Kıbrıs’ta Türk Mukavemet Teşkilatı ve Rauf Denktaş”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 58, Bahar 2016, ss. 279-301.

YILDIZ, Netice, “Rauf Raif Denktaş’ı Bir Fotoğrafçı ve Kültür Himayecisi Olarak Anlatmak”, Yeni Ufuklar, Nisan-Haziran, No: 14, Yıl: 2012, ss. 6-15.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=6b8324791c6c031475b47cdf2e81b466b9530644defae89115c05a17d7c35aafJmltdHM9MTc2ODM0ODgwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=rauf+denkta%c5%9f&u=a1aHR0cHM6Ly9hdGF0dXJrYW5zaWtsb3BlZGlzaS5nb3YudHIvZGV0YXkvODE3NC9SYXVmLVJhaWYtRGVua3RhJUM1JTlGLSgxOTI0LTIwMTIp

Hayatı Yaşamak mı?

“Adam, hayatı dolu dolu yaşadı.” deniyor. Ne yapmış peki? Dünyada gezmediği ülke kalmamış, istediğini almış, istediğini giymiş. Hiçbir şeyi kendine dert etmemiş. Yarım yamalak da dolsa pek çok dili anlayacak seviyedeymiş. Birkaç defa evlenmiş, boşanmış, şimdi babasından kalan birkaç kuruşu huzur evinde tüketiyormuş. Her telden çalmış, her havadan oynamış. Bir eser ortaya koymamış, bir baltaya sap olmamış; ama hayatı doya doya yaşamış.

Diğeri için kendine yazık etti, deniyor. Niçin?  Hayatını yaşayamamış, hayatını tüketmiş? Ne yapmış peki? Başarılı bir öğrenim hayatı olmuş. Hiç boş durmamış, pek çok projede imzası varmış. Herkes uyurken o ibadet ediyormuş, herkes eğlenirken o çalışıyormuş. Bulduğuna şükreder, bulamadığında şikâyetçi olmazmış. Hayatı monotonmuş, böyle bir hayat mı olurmuş? Dostu dahi yokmuş, halen bir apartman dairesinde yaşıyormuş. Ne sigara ne içki içermiş, sinemaya dahi gittiğini gören olmamış, asosyalmiş. Bu adam, “yaşadım demesin”miş.

Yaşamak, nefes alıp vermekse, o zaten bir şekilde yaşanıyor. Kimisi bir saat, kimisi belki yüz sene yaşıyor. Hayatını yaşamak ve yaşayamamakla anlatılan başka bir şey. Hayatını yaşadı, yaşayamadı veya tüketti cümleleri kimler ve ne durumlar için kullanılırsa doğru veya değil? Anlaşılması gereken nedir? Hayattan beklentileri herkesin farklı. Bana göre hayatını israf eden, kendisine göre yaşamış veya başkasına göre ıskalayan biri, bir başkasına göre değerlendirmiş olabilir. Bu bir telakkidir, perspektiftir.

Zaman akıyor. Biz çoğu zaman onun içinde değil, arkasında sürükleniyoruz. Günler geçiyor, takvimler değişiyor; fakat insanın kendisi, yerinde sayıyor. Soru basit ama rahatsız edici: Biz bu hayatı yaşıyor muyuz, yoksa sessizce tüketiyor muyuz?

Tanpınar, zamanı bir medeniyet meselesi olarak görür. “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” derken, insanın varoluş sancısını anlatır. Bugünün insanı ise ne içinde ne dışında; zamanın esiri. Saatler hükmediyor, bildirimler yön veriyor, takvimler kimliğimizi belirliyor. Zaman artık yaşanan bir derinlik değil, yetiştirilmesi gereken bir yük. Zaman makinesi öğütüyor bizi. Trump, gene hangi manyaklığı yapmış, Netenyahu kaç Filistinliyi katletmiş? Kim, kime aşık, kim kimden nefret ediyor? Koyduğu kurallara dahi kendisinin uymadığı kaotik dünyada yaşıyoruz. Soru şu: Hangi dünyanın hayatı yaşanmaya değer?

Arkadaşları Temel’e, yüzmeye gittikleri havuz başında sormuşlar: “Temel, yüzme biliyor musun?” Temel: “Bilmiyorum; ama öğrenmek istiyorum. Havuzu boşaltın.” demiş. Suyu boşaltılmış havuzda yüzme, nasıl öğrenilecek? Hayatı teneffüs etmek zorunda olduğumuz dünya havuzundaki mantık, Temel’e rahmet okutturacak cinsten.

Modern çağ, insana çok şeyi sundu ama anlamı geri aldı. Daha çok imkân, daha az iç huzur… Daha çok iletişim, daha derin yalnızlık…  Daha çok bilgi, daha çok kakofoni… Daha konforlu hayat, daha büyük kibir… Hayat hiç bu kadar dolu görünmemişti ama hiç bu kadar da boş, sığ, anlamsız hissedilmemişti. Çünkü biz, var olma bilincinden vazgeçip sahip olmak ihtiras ve şımarıklığını tercih ettik.

Sezai Karakoç’un asıl itirazı tam da buradadır. Ona göre insan, ruhunu kaybettiği gün modernleşmiştir. Diriliş, yeniden eşyaya değil, manaya dönmektir. Ama biz eşyaya tutundukça manadan uzaklaştık. Ekranlar büyüdü, vicdanlar küçüldü. Hayat hızlandı, insan yavaşladı; içten içe yoruldu.

Nietzsche, insanın en büyük tehlikesini “sürü ahlakı” olarak tanımlar. Herkes gibi düşünen, herkes gibi yaşayan, herkes gibi tüketen insan… Bugün mutsuz olmamızın nedeni kader değil; benzeşme. Kendi yolunu çizmekten vazgeçen, fıtratından uzaklaşan insan, başkasının hayatını yaşar ve buna “normal” der. Oysa normal olan şey, çoğu zaman çürümenin adıdır.

Hayatı tüketmek kolaydır; yaşamak zordur. Tüketmek; hız ister, yüzeysellik ister, unutmayı ister. Yaşamak; durmayı, düşünmeyi, bedel ödemeyi ister. Biz durmaktan korkuyoruz. Çünkü durursak düşüneceğiz. Düşünürsek yüzleşeceğiz. Yüzleşirsek bazı hayatların bize ait olmadığını fark edeceğiz. İşte asıl korku budur.

Ve şimdi, kaçamayacağımız o son gerçek: Bir gün bu telaş bitecek, telefonlar susacak, takvimler anlamını yitirecek.

O gün geldiğinde, kimse kaç ev aldığımızı, kaç fotoğraf paylaştığımızı, ne kadar meşgul göründüğümüzü sormayacak. Sadece tek bir soru kalacak geriye: “Bu hayat senin miydi, yoksa onu da mı tükettin?” Eğer cevap suskunluksa, işte asıl yoksulluk o zaman başlayacak.

Bir gün her şey duracak. Ezanlar duyulacak ama sen kendini çağrının içinde bulamayacaksın. Sala okunacak, senin için eller bağlanacak, belki “İyi bilirdik” diyecekler.  Defterler açılacak; kaç şey yaptığın değil, niçin yaşadığın sorulacak. O gün, “meşguldüm”, “hayatımı yaşadım” cümlesi, geçersiz olacak. Çünkü hayat, sana emanet edilmişti; harcaman için değil, şahitlik etmen için. “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.” ilahi buyruğu, istemesen de beyninde zonklayacak.

 Bedenini kim ve ne için kullandın, duyguların kim ve ne için kabardı? Kalbinde neyi taşıdın, kazancını nerede sarf ettin? Arkası gelmeyecek sorular sorulacak. Bu hayatı tükettinse geriye ağır sessizlik kalacak.

Yaşadığın hayatın huzuruyla gülmek, harcadığın hayatın vicdan azabıyla kahrolmak. Üçüncü seçenek yok!

Acil Sağlık Hizmetleri

Sağlıkta dönüşüm önce ve sonrası (4)  

Acil denilince aklımıza hemen sola bakan kırmızı hilali ve yürek hoplatan sireni ile cankurtaranlar (ambulans) aklımıza gelir. Bunlar kaza, yaralanma ve beklenmedik şekilde ortaya çıkan sağlık sorunlarımızda imdadımıza yetişirler.

İlk olarak askeri amaçlı, cephede yaralanan askerleri taşımak amaçlı at arabaları şeklindedirler. Bizde de at arabaları yanında 1. Cihan Harbinde, Filistin ve Yemen cephelerinde, at arabaları yanında 2 yaralıyı taşıyacak şekilde düzeneklenmiş develer de bu amaçla kullanılmıştır. Ambulanslar sivil amaçlı olarak ilk defa 1869’da Newyork’ta hizmete girmiştir. Bunlar 30 saniye içinde harekete hazır, o günün sağlık imkânı ile donatılmış arabalardır. 1900’lerde ise Londra ve Newyork’ta motorlu taşıtlar bu amaçla kullanılmaya başlanmıştır.

Ülkemizde; cumhuriyet döneminde, 1930’da çıkarılan Umumi Hıfzısıhha Kanunu ile tıbbi imdat ve yardım teşkilatı kurulma görevini belediyelere vermiştir. İlk cihan harbi ve Milli Mücadelemizde Hilal-i Ahmer’in bu alanda hizmetleri vardır. Kızılay bu alanda imkân ayırmakla birlikte Belediyeler ve sağlık müdürlükleri işbirliği ile ambulans hizmetleri hasta taşıma şeklinde yürütülmüştür.1955’de İstanbul Belediyesinin 15 cankurtaran ile yapmaya başladığı çalışma en bilinenidir.

Sağlık Hizmeti Giderek Gelişti

Karayolları ağının artması ve şehirleşmenin hızlanarak nüfusun şehirlere kayması bu alanda yeni düzenlemelere ihtiyaç doğurmuştur.1983’deki trafik kanunundaki bir düzenleme ile şehirlerarası yollarda Sağlık Bakanlığı, merkezlerde ise belediyeler bu konuda sorumlu tutulmuştur. O tarihlerde taşıt, şoför ve yakıt belediyelerce, sağlık ekipman ve personeli sağlık müdürlüklerince karşılanan şeklinde bu hizmet yürütülmüştür. Büyük şehirlerde özel teşebbüslerin de bu alanda hizmet verdiği bilinmektedir.1985’de bu alanda önemli bir gelişme olmuştur. Bu; Başbakan Turgut Özal’ın da katıldığı bir törenle, ALO 077 ile başvurulan, Ankara Numune Hastanesinde, 22 ambulans ile Hızır Acil Servisi hizmete sokulmasıdır. Bu çalışma 1994’de ALO 112 olarak değişmiştir. Bu değişim Avrupa Birliği uyumu gereği yapılmıştır. Önce İstanbul ve İzmir’de de hizmete girmiş olup 1998’de 49 ilimize vardır. 2008’den itibaren 81 ilimizde de hayata geçirilmiştir. Bu numara 2021’den itibaren acil sağlıkla birlikte diğer acillerin(polis, jandarma, itfaiye) de numarası haline getirilerek tüm acillerin müracaat anonsu olmuştur.

Yeni Gelişmeler Oldu

Acil sağlık hizmetleri ihtiyacındaki gelişmeler bunun önemini artırmıştır. Dünyada ve bizde de önemli gelişmeler olmuştur. Ambulanslar donanım ve personel yönü ile acil sağlık hizmetini verir özelliklere kavuşturan şekle kavuşmuştur. Bu amaçla yeni eğitim yerleri kurumlar hizmete sokulmuştur.1984’de Ankara Gülhane Askeri Hastanesinde Acil Yardım Eğitim Merkezi Başkanlığı, 1993’de İzmir Dokuz Eylül’de Acil Tıp Anabilim dalının açılıp paramedik eğitiminin başlaması,1996’da sağlık meslek liselerinde acil tıp teknisyenliği(ATT) bölümlerinin açılması, 2006’da acil tıp uzmanlığının hekimlik branşına eklenmesi bunlardandır. 2004 yılında 500 acil tıp teknikerinin(paramedik) atanarak acil hizmetleri kadrosuna atanması, 2002 yılından itibaren ATT’lerin KPSS üzerinden kadrolara alınması, yeni yönetmeliklerle acil durumlarda kısıtlı olmak üzere vakalara müdahale etme imkânının sağlanması da bunlardandır.

Acil Sağlık Hizmetleri şimdi Sağlık Bakanlığında Genel Müdürlük, illerde ise sağlık müdürlüğünde daire başkanlığı şeklinde hizmet vermektedir. Bu genel müdürlüğün bünyesinde bugün 3 bin istasyon, 5 bin 112 acil ambulansı(kırmızı şeritli) 34 bin çalışanı ile 7/24 hizmet vermektedir. Bu ambulansların 250’si paletli, 91’i yoğun bakım imkânlı, 17 helikopter,3 uçak,62’si motosiklet şeklinde olup her şartta ihtiyaca cevap verebilir özelliğe kavuşmuştur. Kocaeli’mizde ise 2000’lerdeki 12 ambulansımız şimdi 97’ye çıkmış olup 57 istasyon üzerinden vatandaşlarımızın müracaatlarına cevap vermektedir.

50 Bine Yakın Hasta Taşındı

Günde ortalama 500 vakaya çıkılmaktadır. Kocaeli’mizde ayrıca Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin 2005’de 11 mavi çizgili taşıma ambulansı ile başlayan ve şimdi 28 olan ambulanslar ile taşıma hizmeti de verilmektedir. Alo 153 veya 444 11 41 no ile ulaşılan bu birimimizde 2024 yılında 50 bine yakın hastaya taşınmasında yardımcı olmuştur. Görüldüğü gibi acil sağlık hizmeti olan ambulans hizmetleri son 20 yılda kurumsal, personel, donanım ve imkân olarak çok büyük gelişmeler kaydetmiş olup gelişmiş ülkeler seviyesindedir.

Acil 112 üzerinden 2025’de 2 milyona yakın çağrı yapıldığı söylenmektedir. Bunların büyük bir kısmı sağlık hizmeti özelliğindedir. Görsel ve yazılı basında da çok sık seslendirilen bir husus gereksiz ve uygun olmayan müracaatların fazlalığıdır. İnsanlarımızın bu konuda daha dikkatli ve sorumlu davranması; buraların daha verimli çalışmasına katkı verecektir. Gereksiz müracaatların yapılmasına yönelik bilgilendirme çalışmaları yanında bu konularda cezai müeyyidelerin uygulanması kamu menfaati gereğidir.

Acil sağlık ihtiyacına düşmememiz, böyle bir durum olduğunda da buna cevap alabilme imkânımızın her daim karşılanabilir olması dilek ve temennilerimle sağlıkta kalınız.

Tenkit Tamam Peki Çözüm?

Tenkit görevimiz. Eksik, yanlış, kötü gördüğümüzde susarsak görevimizi ihmal etmiş oluruz. Susmak ahlâklı da değildir. Tamam. Bunları yapabildiğimiz kadar yapıyoruz. Yapıyoruz yapmasında da gerek benim gerekse arkadaşlarımın yazılarına gelen yorumlarda sıkça tekrarlanan bir tenkit var: Peki çözüm nedir? Çözümü söylemezseniz tenkit tek başına neye yarar?

Bu gayet haklı bir serzeniş. Zaten tenkit düzeltme gerçekleşsin diye yapılır. Yararı odur. O hâlde bütün eleştiri konularını tek tek ele alıp düzeltmek mi lazım. Lazım tabii ama hayat o kadar da zor değil. Geçen yazıda Pareto’nun invaryantlarından söz ettim. Bazen sebebin sebebini, sonra onun da sebebini bulursunuz ve görürsünüz ki derinlerdeki bazı sebepler kök sebeptir. Birçok kötülüğün, birçok aksaklığın çok değil ancak birkaç kök sebebi vardır. Hayır. Aksaklık kadar, kötülük kadar sebep yoktur. Sıklıkla bir sebep, birçok aksaklığa birden yol açar. Onu düzeltirseniz düzinelerle kötülük ortadan kalkar.

Kök sebebin peşinde

Ülkelerin geri kalmalarının birçok sebebi vardır. İki ırkçı, biri İskoç ve biri Finlandiyalı, kök sebebi bulduklarını ilan etti. Geri kalan ülkeler, halkları geri zekâlı olduğu için geri kalıyorlardı. Bu hep böyle olmuştu ve hep böyle olacaktı. Çaresi yoktu. Onlara balık tutmasını öğretemezdiniz, öğrenemezlerdi. İnsanlık icabı ölmeyecekleri kadar balık vermeniz yeterliydi.

Gerçekten de ülkelerin ortalama IQ’ları ile kişi başına yurt içi hasılalarının ilgileşim analizi yapıldığında ikisinin arasında epey kuvvetli bir bağ çıkıyordu.

Sonra geri kalmışlığın bir başka sebebini keşfettim. Geçen pazar yazımda bahsettiğim sosyal sermaye yokluğu da geri kalmanın kök sebebi gibi davranıyordu. Sosyal sermayenin en doğrudan ölçüsü, insanların birbirine güvensizliğiydi. Bunu bulduktan sonra ben de bir ilgileşim analizi yaptım. Gerçekten güvenle refah arasında da güvenle IQ arasında da kuvvetli ilgileşim vardı. Zaten bu üç bağlantının birini söylemeye gerek yoktur. İkisi doğruysa üçüncüsü de zaten doğru olacaktır. Hani A = B ve A = C ise B = C olur ya…

Nasıl zeki olunur?

Şimdi kocaman soru şu: Acaba temel sebep hangisi? Yani bunlardan birini düzeltebilirsek diğer ikisi de kendiliğinden düzelir mi?

İlgi doğrudan sebebi vermez. Güven refahla birlikte artıp azalıyorsa hangisinin sebep, hangisinin sonuç olduğunu söyleyemezsiniz. Sadece bunların birlikte yükselip alçaldıklarını söylersiniz. Belki ikisini birden yükseltip alçaltan bir başka değişken vardır.

Kök sebep olmaya en yatkını zekâ tabii ki… Zekâ düşükse insanlar üretemiyor. Belki zekâ düşükse birbirlerine güvenemiyorlar da. Öyle mi? Kendi kendimin reklamını bir daha yapayım: Alt Akıl kitabını tam bu zekâ işi için yazmıştım.

Düşünün. Tatu ve Vanhanen’in düşünmedikleri, belki de düşünüp de itiraf etmedikleri bir şey vardı. Dünyadaki gelir dağılımı hep bugünkü gibi değildi ki. Joseph Heinrich’in WEIRD (Beyaz, eğitimli, endüstrileşmiş, zengin, demokratik) insanları oraya o I harfi girene, yani endüstrileşene kadar zengin falan da değildi. Mesela geçen asrın sonunda Çin oranın altında bir gelire sahipti. Şimdi üste çıktığından, çıkacağından kimsenin şüphesi yok. Ne oldu? Çinlilerin IQ’ları mı birden fırlayıverdi?

Bilgi değil kavram! Somut değil soyut!

Alt Akıl’ı yazarken iletmek istediğim buluş — benim buluşum değil yine beşerî bilimlerdeki bilim adamlarının buluşu — IQ’nun sanıldığı ve iddia edildiği gibi eğitimden bağımsız bir değer olmadığıydı. Şimdi bunun ispatını burada anlatmayayım. Yeni birçok inceleme var ama ilk ışığı yakan meşhur Rus nöroloğu Alexander Romanovich Luria. Daha yeni bir derleme için Richard E. Nisbett’in kitabına bakılabilir. İsmi bile eğlenceli: Zekâ nedir ve nasıl edinilir?

Luria’nın bulduğu ne? Zekâ testlerinin ölçtüğü şey aslında soyutu kavrama kabiliyeti. Bu da bal gibi öğrenilebilen bir şey. Ama bu bilgi değil. Bir beceri. Bir düşünce tarzı. Dolayısıyla gençlere bilgi doldurup sınavlarda testlerle o bilgileri boşaltmaya dayanan eğitim sistemleri soyutu kavrayan insan yetiştirmede başarısız. Soyutu kavrayamayanlar ise IQ’da yolda kalıyor.

Tabii mesele bilgi testi yerine IQ testini geçirmek değil. Mesele gerçekten soyut kavramlarla düşünebilmek. Soyut kavramlarla tartışabilmek. Bunun daha çok yazılacak tarafı var eğitim sisteminin kavrama dayanması için tutulacak yol hakkında şu eskilere bir göz atın.

Biraz zor bir yazı oldu, farkındayım. Ama Türkiye’nin bütün sıkıntılarını bir vuruşta yok ediyoruz. Biraz zahmet edin. (Yok aklım henüz başımda, sadece şaka yapıyorum. Biraz da canım sıkılıyor.)


  1. Richard Lynn, Tatu Vanhanen “IQ and the Wealth of Nations”, Praeger/ Greenwood 2002 ve “IQ and Global Inequality”, Washington Summit Publishers 2006.
  2. Alexander Luria, “Cognitive Development: Its Cultural and Social Foundations” (Rusça’dan İngilizce’ye tercümesi) Harvard University Press, 1976.
  3. Richard E. Nisbett, “Intelligence and How to Get It?- Why Schools and Cultures Count”, W. W. Norton and Company 2009.
  4. https://bit.ly/karar-bloom https://bit.ly/mdm-bloom

Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi

Aydınlar Ocaklarımızın Aksaçlısı, Hocaların Hocası Dr. Sakin Öner; Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Nihal Atsız’dan sonra Türk Edebiyatı Tarihine iki ciltlik dev bir eser Kazandırmıştır.

“Dil ve edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi”

Bu kapsamlı çalışma, son dönem Türk Milliyetçiliğinin dil ve edebiyat eksenindeki gelişimini tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Özellikle son dönem Türk Milliyetçiliği açısından büyük anlam taşıyan bu iki ciltlik eseri okuyucuya kazandırdığı için kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Kâinat Kitabı

     Kâinat Kitâbı’nın bütün harf ve noktalarının herbiri, tek tek ve hepsi birlikte, Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini kendilerine özgü dilleri ile, güzel seslerle ve âdeta anlamını düşünerek okuyorlar!

     O’nu övüp zikretmeyen hiçbir şeyin olmadığını, tespihatları / O’nu anışlarıyla dile getiriyorlar!

     Kâinatın tüm zerre ve atomları, birer birer zat ve sıfatlariyle, sayısız imkânlar arasında kararsız bir hâldeyken; birdenbire bir cihete yöneliyorlar.

     Belirli bir sıfatla vasıflanıyor. Özel bir nitelikle keyifleniyorlar.

     Hayret verici hikmetlerle açılım yaparak; San’atla Yaratıcı Allah’ın varlığının zarurî olup, olmazsa olmazlığına şâhitlik ediyorlar.

     Bilinmeyen gaybî âlemlerinin örneği, Îlahî hakikatlerin hissedilmesine, mânevî zevklerin alınmasına yarayan his ve duyguları içeren Rabbanî lâtifeler içinde, Yüce Allah’ı ilân eden îman kandillerini ışıklandırıyorlar.

     Evet, her bir zerre, kendi başıyla zât, sıfat ve keyfiyetlerindeki imkânlar cihetiyle, Yüce Allah’ı ilân ediyorlar.

     Kâinatın; iç içe girmiş resimlere benzeyen, birbirine girmiş karışım ve bileşik varlıkları; her bir makamında, her bir nisbetinde, her bir dairesinde; kâinatın genel işleyişindeki dengeyi muhafaza ediyorlar.

     Her bir nisbetinde ve her bir takımında, ayrı ayrı vazifelerini ifa edip, hikmetle sonuçlandırdıklarından; Yaratan’ın kasıt ve hikmetlerini nazara veriyorlar. Nitekim, varlık ve birliğinin âyetlerini okudukları için, Yüce Allah’ın delilleri, zerrelerden kat kat fazladır.   

     Fakat, mükemmel ve berrak olarak zuhûrundan ve zıddının yokluğundan ötürü olsa gerek, herkes aklıyla göremiyor!

     Halbuki, Kâinat Kitâbı’nın genel yapısı, şekli, birim ve bölümlerinde; öyle parlak bir nizam var ki, tanzim edip nizam vereni güneş gibi içinde gösteriyor.

     Her kelimesi, her harfi birer kudret mucizesi olan bu Kâinat Kitâbı’nın yazılımında; öyle bir mucizelik var ki, bütün tabii sebepler, -farzımuhal- muktedir birer hakikî sebep olsalar, yine de, tam bir acz ile, o mucizeye karşı secde ederek:

     “Seni noksanlıktan uzak tutarız. Bizim hiçbir gücümüz yok. İzzet ve hikmet sahibi sensin.” diyecekler.

     Çünkü her harfi, özellikle canlı bir harfinin, bütün cümlelere yönelik birer yüzü, bakan birer gözü var olan bu kitabın; öyle kat kat ölçü ve düzenin dayanışmalı bir iç içeliği, giriftliği vardır ki, bir noktayı yerinde icat etmek için, bütün kâinatı icat edecek sonsuz bir kudret lâzım.

     Demek, sivrisineğin gözünü yaratan, güneşi dahi O halk etmiş / yaratmıştır. Evet, Pirenin midesini tanzim eden, Güneş Sistemi’ni de o tanzim etmiştir. Çünkü birbirlerinin lâzımıdırlar.

     İnsaf ile bakarsak, küçücük mikropların sûreti altında; Allah’ın eşi ve benzeri olmayan mükemmel sisteminin; kör, mecraları sınırlanmayan basit sebeplerden meydan gelmesini imkânsız görürüz.

     Eğer, her bir zerrede filozof şuuru, tabib hikmeti, hâkim siyaseti bulunduğunu var sayarsak.  

     Her bir zerrenin, diğer zerreler ile aracısız haberleştiğine inanırsak.

     Belki kendimizi kandırıp, o imkânsızı da kabul edebiliriz!

     Oysa, o canlı sistemde öyle bir kudret mucizesi, öyle hikmet hârikaları vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün hâl ve işlerini icat ve tanzîm eden bir san’atkâr Yaratıcı’nın; san’at eseri olabilir.

     Yoksa kör, basit imkân tereddüdüyle adım atılamaz. Tabii sebeplerle sonuç alınamaz.

     Özellikle o tabii sebeplerin temeli hükmünde olan parçadaki çekim ve itme gücünün bir araya gelmelerinin hortumu üzerinde bir imkânsızlık damgası var. 

     Fakat câizdir ki, her şeyin esası zannettikleri cezp / çekme, def / itme, hareket, kuvvetler gibi emirler; Allah’ın kanunlarına birer isim olsunlar.

     Lâkin kanun: Kaidelikten tabiiliğe / alışılmışlığa. Zihinle alâkalı oluştan hâricîliğe / dışa aitliğe. İtibarîden / varsayılandan hakîkate. Âlet oluştan etkililiğe geçmemek şartiyle kabul edilebilir.

İran Üzerindeki Baskılar ve Kuşatılmış Türkiye

İran’da rejimin kötü yönetimi, ambargolar ve kuraklık sebebiyle ortaya çıkan büyük toplumsal huzursuzluk sokaklara taştı. Yapılan protestoların 14. gününde can kaybı 116’ya çıktı. Bu rakamları veren ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA) protestolar süresince 2 bin 600’den fazla kişinin yaralandığını, şu ana kadar 2 bin 638 kişinin de gözaltına alındığını aktardı.

İran Genel Başsavcısı Muhammed Muvahhidi, savcılıklara gönderdiği talimatla “kargaşa çıkaranlara” yönelik yargı süreçlerinin hızlandırılmasını istedi. Kargaşa çıkaran tüm failler muharebe (savaş) suçu işlemiş sayılacaktır” uyarısı yaptı.

İran Ceza Kanunu’nun 282. maddesi, “muharebe suçunun” işlendiği durumlarda idam cezasını öngörüyor. Ancak aynı maddede, hâkimlere sanığa sürgün ya da sağ el ile sol ayağın kesilmesi gibi alternatif cezaları uygulama yetkisi de tanınıyor.

Olaylar kontrol edilemeyince İran’daki rejimin daha da sertleşeceği anlaşılıyor. Rejim şiddet sarmalına girerse meşruiyetini kaybetme riski artar ve ABD/İsrail için müdahale gerekçeleri üretmiş olur.

Stratejist Cahit Armağan Dilek, İran’da patlak gösteren olayları, “Bu gelişmeler bölgede domino etkisi yaratır. Türkiye için çok tehlikeli bir süreç” diye değerlendirdi.

**********************************

İran Hakkında

Bu yazıda İran’daki olayların Türkiye üzerine etkilerine ağırlık vereceğim.

Öncelikle İran hakkında şu temel konularda tespitlerimizi ortaya koyalım:

  • İran “Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı destekliyor zira Türkiye’nin Azerbaycan ve Orta Asya Türk dünyası ile bağ kurmasını istemiyor.”

İran, Türk dünyası birleşirse Türklerin güçleneceğini biliyor ve bunu istemiyor. Türkler ile İran aynı dine inanıyor ama İran din kardeşlerini destekleyeceğine Ermenileri destekliyor. İran yıllarca PKK’yı destekledi.

(Filistin’deki örgütler de aynı tutum içinde. Ama Türkiye Gazze konusunda Hamas’ı destekliyor. Stratejik olarak doğruyu yapıyor.)

  • Diğer taraftan İran nüfusunun yaklaşık yarısı Türk. Özellikle İstanbul’dan sonra Tahran en kalabalık Türk şehridir.

2013 yılında İran seyahatimiz sonrasında yazdığım gibi; İranlı Türkler kendilerini hem Türk ve hem İranlı olarak görüyor. Türk olmakla da gurur duyuyor, İran tarihi ve kültürünün bir parçası olmaktan da. Kalkışmayı veya belli şehirlerde hâkimiyet sağlayıp buralarda bağımsız bir devlet kurmayı düşünmüyorlar. Çünkü onlar kendilerini İran’ın asli sahipleri olarak görüyorlar. Tıpkı Farslar, Araplar, Beluçlar gibi. “Biz bütün İran’da söz sahibi olmalıyız. Ülkenin tamamı için hedeflerimiz olmalı” diyorlar.

İran’da Şah rejimi varken Türklere çok zulüm ve baskı uyguladı. İranlı Türkler yeni bir Şah rejimi istemiyorlar.

Şu andaki rejim, Türkler bağımsız devlet talebinde bulunmasın diye, Türkçe konuşan bir Türk Cumhurbaşkanı seçilmesine izin veriyor.

Halen Türklerin yoğun ve hâkim olduğu iki önemli şehirde Tahran ve Tebriz’de protesto eylemlerine geniş çaplı ve kitlesel katılımların olmadığı görülüyor.

**********************************

İran’daki Olaylar Türkiye’yi İlgilendiriyor

İran rejiminin devrilmesine doğru evrilebilecek protestolarbaşta İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere- bazı ülkeler tarafından sürdürülmek isteniyor. Buna karşılık Çin ve Rusya rejimin devrilmemesi için her türlü desteği verecektir.

Ancak sürecin nereye evrileceğini kestirmek kolay değil.

İran’da ortaya çıkacak bir iç savaş ve savaş tehdidi Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.

Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, “İran’ın böyle bir durumda içinde tutmuş olduğu çok sayıda milyonlarca Afgan’ı Türkiye sınırına doğru zorlayacağını görüyoruz” dedi. Gerekli tedbirlerin alınmasını istedi.

İran’daki olaylar ABD/İsrail’in istediği yönde gelişirse; PKK’nın İran kolu PJAK’ın güçleneceği, Suriye’deki SDG/YPG gibi düzenli ordusu olan ve İran içinde özerk bir devlet haline getirileceğini öngörebiliriz.

Böyle olursa Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de kurulması planlanan 4 parçalı Kürdistan hedefi için önemli bir eşik geçilmiş olur.

**********************************

PKK Türkiye’nin Kuşatılmasından Çok Mutlu

Türkiye Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmelerle güney cephesinden büyük ölçüde kuşatılmakta.

Kuzeyde Rusya ve Ukrayna savaşının olumsuz etkilerini iki ülke arasında tarafsız kalmaya çalışarak minimize etme çabasındayız. Ancak Rus dronları Türkiye semalarında cirit atıyor. Karadeniz, Türk gemileri için güvenli olmaktan çıktı.

Batı’da Yunanistan’ın merkez, Ege adaları, Dedeağaç, GKRY’de yaptığı yoğun silahlanma yanında İsrail, Mısır ve Ermenistan’la yaptığı antlaşmalar Türkiye’yi kuşatma çabası olarak önemli. Türkiye Doğu Akdeniz’de ve Mavi Vatan’da etkisiz ve hareketsiz hale getirilmekte.

Şimdi İran’da olanlar sadece ülkenin iç dinamikleriyle açıklanamayacak bir boyuta evriliyor.

Türkiye ateş çemberiyle kuşatılıyor.

Bu gelişmeler dosta kaygı, düşmana mutluluk veriyor.

****

PKK elebaşlarından Duran Kalkan Türkiye’nin kuşatılması konusunda olan gelişmelerden oldukça keyifli.

Duran Kalkan, Türkiye ile iyi ilişkiler içindeki Libya Genelkurmayının en tepesindeki 3 kişinin uçağının Türkiye’de düş(ürül)mesini hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

“İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ilişkileri, Doğu Akdeniz üzerindeki hakimiyet ortada. Türkiye Akdeniz’e açılıyordu, Akdeniz’de birtakım şeyleri geliştirmekle hatta petrol aramakla övünüyordu. Kendisinin alanı diyordu. Şimdi neredeyse Akdeniz’e inemeyecek duruma gelmek üzere.

Güneyden kuşatılıyor, Orta Doğu’ya inemez hale getiriliyor. Kuzeyden kuşatıldı, Karadeniz’e çıkamaz hale getiriliyor. Yani keşif uçakları dolaşıyor, savaş uçakları düşüyor. Türkiye’de düşüyor Türkiye uçakları. Azerbaycan’da bile bir uçak düştü. Neden kaynaklandığı gizli tutuluyor.

İran üzerindeki baskıları da Türkiye kendi üzerine almalı.”

Söyleyene değil, söylenen söze ve söyletene bakmak gerek. Bu yüzden bu caninin sözlerini aktardım.

Bu anlayıştaki düşman bir terör örgütü ile görüşerek, Türkiye’de İÇ CEPHEYİ güçlendireceklerini sananlara duyurulur.

Kıbrıs’ta Çözümün Adı Teslimiyet mi?

  Kıbrıs konusuyla ilgili bir haber oluştuğunda akla ilk gelen şey adada istenen çözümdür. Her türlü sorunun çözüldüğü bir ülkede yaşamayı kim istemez ki?

  Ama gelin görün ki, bazı bölgelerde bu o kadar kolay olmuyor. Hele ki o ülkede yaşayan kimliği, dini dili, örf ve âdeti apayrı iki halk var ise bu hiç olmuyor!

  Pekiyi ne olacak? Bu bölgelerde yaşayanlar nasıl huzur bulup, geleceğe umutla bakacak?

  Kıbrıs adasında aranan çözüm aslında 1974’te gerçekleşmiş, adanın gerçeklerini barındıran çözüm yıllar önce bulunmuş, adaya barış ve huzur gelmiştir.

  Nedir bulunan çözüm?

  52 yıldan beri var olan iki devletin varlığıdır.

  Bu gerçeği görmeden haydi bakalım Kıbrıs konusuna yeniden çözüm bulalım demek, Kıbrıs adasında yaşanan bu gerçeği görmezden gelmekten başka bir şey değildir.

  Aslında adada yeni bir çözüm arayanların görmezden geldikleri, görmek istemedikleri yegâne şey Kıbrıs Türk Halkının adadaki varlığı, Türkiye’nin ve Türk askerinin bu varlığı korumak adına adada bulunması, yasal garantörlük hakkını kullanmasıdır.

 Kıbrıs adasında, özellikle de bu adanın çevresinde bulunan zengin doğal gaz yataklarında gözü kulağı olan devletler, onların temsil ettiği BM, AB gibi kuruluşlar yapmış olduğu her açıklamada, ortaya koydukları her planda adada çözüm arayışlarını ön plana çıkararak tarafları görüşme masasına çekerler!

  Görüşme masası kurulur ve her defasında da sonuç alınamadan bozulur!

  Bunun tek nedeni Rum tarafının çözüm için dayattığı adanın tek hâkimi, tek temsil edeni olması isteğidir.

  Hiçbir zaman değişmeyecek olan bu isteğin tek amacı Kıbrıs Türk’ünün adadaki diğer azınlıklar gibi Rum’un yönetimi altına girmesinden başka bir şey değildir.

 Bu amaç için Rum tarafının yapmış olduğu en önemli hamle 1963 yılında Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal kurucu ortağı olan Türklerin bu yönetimden atılmaları olmuştur. Ancak bunun cevabını 11 yıl sonra 1974’te alarak, böyle bir teslimiyetin olmayacağını öğrenen Rumlar. Yıllar sonra bu defa 2004 yılında Annan tuzak planı ile AB çatısı altında adayı ele geçirmek istemişseler de Türkiye’nin buna karşı çıkması sonucu yine muvaffak olamamışlardır.

  Bugün hala böylesi bir teslimiyetin peşinde koşarak, Kıbrıs Türk’ünü yok sayan bir zihniyetin ve bu zihniyeti destekleyen Hristiyan âleminin var olduğu bir dünyada adada adil ve kalıcı bir çözüm olabilir mi?

 Daha geçtiğimiz hafta içinde AB’nin dönem başkanlığı görevine başlayacak olan GKRY lideri Bay Hristo’nun görevi devir alma töreninde AB Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’in yapmış olduğu konuşmada adanın gerçeklerini görmezden gelerek, Türklerden tek kelime dahi etmeden ‘’Birleşik Kıbrıs’’ için çalışılmasını istemesi ne kadar doğrudur?

 ‘’Birleşik Kıbrıs’’ 1963 yılında Rumların Türkleri yok etmek istemesiyle tarihin derinliklerine gömülmüş, bir daha hiçbir şekilde var olmayacaktır.

  ‘’Birleşik Kıbrıs’’ demek, Kıbrıs Türk Halkının tarihsel ve hukuksal kazanımlarının yok edildiği bir yapının içinde yaşamak demektir.

    Ki, böyle bir yapının hayata geçmesi Kıbrıs Türk’ünün Rum tarafına teslimiyetinden başka bir şey değildir. Böylesi bir duruma Kıbrıs Türk halkı hiçbir zaman evet demeyecek, Türkiye de buna müsaade etmeyecektir.

 AB Komisyonu başkanı, BM Genel sekreteri koltuğunda oturan siyasetçiler, bu Rum taraflı siyaset uygulamalarını terk etmedikleri sürece adanın bugünkü yapısı değişebilir mi? Onlarda Rum taraflı siyaset uygulamalarını değiştirmeyeceklerine göre adada geçmişe yeniden dönmek hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

   Yazımın giriş bölümünde de belirttiğim gibi adada çözüm 52 yıl önce bulunmuş, tarihi gerçekler yerini bulmuştur.

   Çözümün adı; günümüzdeki iki devletli yapıdır.

    Bu gerçek bugün kabul görmeyebilir ama yıllar içinde bu yapının varlığı giderek ön plana çıkacak, Türkiye’nin de çabalarıyla adanın kuzeyinde kurulu KKTC mutlaka tanınacaktır.

   İşte Rum tarafının ve onların işbirlikçisi AB ve BM’in asıl korktuğu da budur. Onlar her ne kadar adadaki çözümü; Kıbrıs Türk Halkının Rum tarafının tüm isteklerini kabul etmeleri olarak görseler de bu Türklerin Rumlara teslimiyetinden başka bir şey değildir. Bu Enosis rüyası ise hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir.

Değişmezler

Geçen yazılarımdan birinin başlığı şöyleydi: “Yapıyor çünkü yapabiliyor”. O yazıdaki hüküm iç siyasete aitti. Şimdi aynı başlığı dış siyaset için de atabilirim ve kimse yadırgamaz. Yapıyor, çünkü yapabiliyor. Trump, Maduro ve Venezuela…

Bazı çok bilmişler — aslında cahiller — sık sık eski günlerin geride kaldığını, birçok kavramın “çağımızda” artık kullanılamayacağını iddia eder. Doğrudur. Bugünle dün çok farklı. Fakat bir başka doğru daha var: Dün de bugün de hatta bin yıl önce de dünya tarihini dipten hareket ettiren tektonik güçler değişmedi. Milletlerarası ilişkilerde ve kavgalarda dün de bugün de sürücü güç millî çıkardır. Bazıları bunları açıkça dile getiriyor, bazıları daha “siyaseten doğru ~ politically correct” davranıyor.

Kimin nasıl davranacağı gücüne bağlı. Güçlüyseniz doğrucu Davut olabilirsiniz. Nasıl güç? Siyasi güç. Nedir siyasi güç? Ekonomik güçtür, illa askerî güçtür. Biraz da yumuşak güç, kültür gücüdür. Siyasi güç arttıkça “Bu benim menfaatim!” diye konuşuluyor. Azaldıkça “barış, hürriyet, demokrasi, insan hakları, hak, hukuk” demeye başlıyorlar.

Doğrucu Davut

Bakınız, ABD’nin tarihinde imzaladığı ilk anlaşma Osmanlı Beyliği Cezayir’ledir. O anlaşmada Amerikan tarafını temsil eden Komodor Stephan Decatur, bu anlaşmadan başka bir sözüyle de tarihe geçmiş: “Bizim ülkemiz! Yabancı milletlerle ilişkilerinde dilerim her zaman haklı tarafta olur; fakat ister haklı ister haksız, bizim ülkemiz!“

Trump besbelli kendini [Doğrucu Davut – Siyaseten doğru] değneğinin Davut tarafında hissediyor. “Amerikan menfaatleri, bizim petrol çok hafif işe yaramıyor, Venezuela’nınki yoğun, çok para kazanacağız!” Bunları açıkça söylüyor. Golan tepelerini İsrail’e bırakırken oraların ne kadar zengin kaynaklara sahip olduğunu bilmediğini, bilseydi daha pahalıya satacağını da söyledi.

Efendim, Maduro seçimde hile yapmış. Bu yüzden iktidarı meşru değilmiş. Bunu yalnız Trump değil birçok demokrasi de söylüyor. Ama bu devletlere, “Orada seçimde hile yapıldı, öyleyse bombalayıp hileyle kazananı kaçıralım!” deme hakkını vermez herhâlde. Yoksa verir mi? Yapabiliyorsa yapar mı? Bu arada karabasan gibi bir şey hatırladım. Trump, Sayın Erdoğan’a da “O hileyi iyi bilir.” demişti. Hatırladınız mı? Genel Vali Tom Barrack da “Erdoğan meşruiyet istiyor.” buyurmuştu. Paranoid mi oluyorum ne. Neyse. Allah’tan bizim petrolümüz yok.

Musaddık meşruydu ama

Venezuela’nın petrol tesislerini Amerikanlar yapmış, sonra millîleştirilmiş. Şimdi istirdat ediyormuş! Bakın yine eskilerden ne geldi aklıma. CIA’nın, İran’ın seçimle gelmiş yönetimini devirip yerine şahı getirmesi. Amerikalı ünlü gazeteci Stephen Kinzer, operasyonun ayrıntılı hikâyesini Şahın Bütün Adamları (İletişim 2018) kitabında anlatır. İran petrollerini BP işletirken Musaddık kaynakları millîleştirmiştir. O tarihte İngiltere’nin İran’a müdahale edecek yeterli gücü yoktur. ABD’nin kapısını çalar. Önce reddedilir. “Bir zamanlar biz de sizin koloninizdik, emperyalist müdahale yapmayız.” cevabını alır. Sonra başkan değişir. Soğuk harp kızışır. MI6, Eisenhover’e başka bir satış yapar: “Bak bu Musaddık, Ruslarla flört ediyor. İran’ı komünist yapacak.” Theodor Roosevelt’in torunu Kermit Roosevelt, ekibi ve valizinde bir milyon dolarla İran’a gönderilir ve operasyonu başlatır. İran sokaklarına pehlivanlar çıkar. Onların gösterileri halkı sokağa döker ve kalabalık hükümet aleyhine kışkırtılır. Hep o bir milyon dolarla… İran demokrasisinin sonu böyle gelir.

Millî çıkar

Artık çağ değişti. Eskiler eskide kaldı… Değil mi?

Şimdi demokrasi, hukuk, barış, insan hakları çağıdır. Değil mi?

Trump, göstere göstere yapıyor ve izah ediyor: Bu Amerikan menfaatidir.

Netenyahu, dünyanın gözü önünde on binleri katlediyor. Komşularına saldırıyor. İşgal ediyor. Golan Tepeleri’ni ABD’den ucuza kapatmış. Göstere göstere: Bu, İsrail’in menfaatidir.

Çağın getirdiklerine, değişenlere gayet tabii dikkat edeceğiz. Fakat eskilerden gelen bir fikri de dinleyelim. Bin marifetli sosyolog, iktisatçı, siyasetçi Wilfredo Pareto, “olayların sebeplerine bakın” der. “Her olayın birden fazla sebebini bulacaksınız. Her olayda sebepler çok ve çeşitlidir. Ancak hepsinde tekrarlanan bir sebep bulursanız, işte o hepsine müşterek sebebi yakından inceleyin.” Pareto, o müşterek sebebe “invaryant” diyor. Değişmez… Sosyoloji için Pareto’nın değişmez arayışını son bir asırda fizikçiler fiziğe uyguluyor. Değişmezi bulmak, invaryantı bulmak.

İran’da Musaddık, Venezuela’da Maduro. Biri namusuyla seçimi kazanmış. Öbürü hile yapmış. Birini Eisenhover ve İngilizler devirmiş, diğerini Trump. Biri Batı Asya’da, ötekisi Güney Amerika’da… Netenyahu soykırım yapıyor. O da hemen güneyimizde… Tutuklanması için uluslararası mahkeme kararı var. Tısssss. Farklı olaylar, farklı sebepler. Müşterek nedir? İnvaryant nedir? Milletlerin çıkarı. İngiliz çıkarı, Amerikan çıkarı, İsrail çıkarı.