12.7 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 20

Adaletinle Bin Yaşa Trump!

                Şunu kesinlikle belirtmem gerekiyor ki, ABD başkanı Trump’ın egemen bir devletin Venezüella başkanı Maduro’yu karısıyla birlikte ülkesinden kaçırması kesinlikle haydutluktur.

                Maduro, devletini kötü yönetiyor, halkına kötü davranıyor olabilir, bu Venezüella halkının bileceği bir iştir. Venezüella halkı isterse demokrasi yoluyla, isterse darbe yolluyla onu bulunduğu makamdan indirebilir ama birleşmiş milletler ve evrensel, insan hakları kanunlarına göre başka bir devletin devlet başkanını alaşağı etme hakkını ona kimse vermez.

                Artık ne yazık ki günümüz dünyasında doğa kanunları hüküm sürüyor, ne Birleşmiş Milletleri ne de İnsan Haklarını dinleyen var. Emperyalist devletler, gücünün yettiğinin, gözüne kestirdiğinin pervasızlıkla gidip tepesine binebiliyor.

                Trump’un Maduro’ya yaptığı operasyon, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını, Çin devletinin ise, Tayvan işgalini meşrulaştıracaktır. Bu gidişle hiçbir üniter yapının, egemen bir devlet olma güvencesi kalmamıştır.

                Trump, küstah bir tavırla bundan sonra saldıracakları ülkelerin isimlerini açıklamaktan geri kalmıyor. Hedefinde Venezüella’nın yanı sıra Küba, Meksika, Panama, gibi Lâtin Amerika ülkeleri olduğu gibi,  diğer hedefinde Asya Kıtasında İran, Avrupa kıtasında ise buzulların altında bol miktarda Nadir Toprak Elementleri bulunan Danimarka’ya ait Grönland toprakları var.

***

Dünyada olup bitenler böyle devam ederken Türkiye, emperyalist tuzaklardan uzakta değil. Bir taraftan Doğu Akdeniz’de Yunan, Rum, İsrail ittifakı oluşurken, Türkiye Mavi Vatan sisteminin dışına itilmeğe çalışılıyor. Diğer yanda Suriye de ABD’nin bütçesinden 130 Milyon Dolar bütçe ayırarak İsrail ile birlikte desteklediği PKK/SDG, ayrı bir devletçik oluşturma çabasında.

                Büyük Türk dâhisi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilk yıllarında karşı karşıya savaştığı komşuları ile bile saldırmazlık paktları imzalamıştı. İmzalanan saldırmazlık paktları, Türkiye’nin barışçı kimliğinin en güçlü kanıtıydı. Bugün her zamankinden daha fazla aynı görüş ışığında yol almak zorundayız.

                Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, savaşın yıkıcı mirasından çıkmış bir ülkeyi barışın diliyle yeniden kurdu. “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, yalnızca bir ideal değil, somut bir diplomasi pratiği ile komşulara dostluk eli uzatılmasının hayata geçirilişinin öngörüsüydü.

                1925’te Bulgaristan’la, 1930’da Yunanistan’la, 1932’de Sovyetler’le ve 1937’de Ortadoğu ülkeleriyle imzalanan saldırmazlık paktları, genç Cumhuriyet’in güvenlik şemsiyesi oldu. Bu anlaşmalar sayesinde Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesinde tarafsızlığını koruyabildi ve uluslararası saygınlığını pekiştirdi.

Bugün, küresel krizlerin ve bölgesel çatışmaların ortasında Atatürk’ün engin görüşü hâlâ yol gösterici. Barış diplomasisi, kısa vadeli çıkarların ötesinde uzun vadeli istikrar sağlar. Saldırmazlık paktları yalnızca askeri değil, kültürel ve ekonomik bağları da güçlendirir.

Atatürk’ün diplomasisi bize şunu hatırlatıyor: İçerde veya dışarıda güven olmadan işbirliği olmaz. Ve işbirliği olmadan barış mümkün değildir.

                25 Şubat 1955’te Sovyetler Birliği’nin yayılmacı ve Ortadoğu’da nüfuz kurma siyaseti sonucunda CENTO (Central Treaty Organization – Merkezi Antlaşma Teşkilatı), ilk adıyla Bağdat Paktı, Türkiye, Irak, İran, Pakistan ve Birleşik Krallık arasında kuruldu.

                CENTO aynı zamanda Türkiye’nin Soğuk Savaş’ta Batı blokuyla uyumlu güvenlik politikalarının bir parçasıydı. Ancak bölgesel ülkelerin çıkar çatışmaları ve iç siyasi değişimler nedeniyle kalıcı olamadı.

                Venezüella olayından sonra Cumhur İttifakı liderleri, sık sık” iç Cephe’nin sağlam tutulmasını hatırlatma ihtiyacı duyuyorlar. İç cephenin sağlam tutulması için milletin devletine, devletin de milletine güven duyması lâzım. Milli Düşünce Merkezi yazarı Prof.Dr. İskender Öksüz Hoca: “Demokrasi güvene, diktatörlük teröre dayanır. Muhalefetin kendisini öldürme, yok etme niyetinde olduğunu düşünen siyaset adamlarıyla ne demokrasisi?” diye soruyor.

                Demek oluyor ki, iç kaleyi sağlam tutmanın ilk şartı, Güven ve Demokrasiyi sisteminize oturtmanızdan geçiyor. Memleket neredeyse kabak gibi ortadan ikiye ayrılmış. Bir kısmına düşman hukuku, diğer kısmına yandaş hukuku uygulanıyor. Öyle olunca da dünya ölçütlerine göre gerek demokrasi de, gerek güven bunalımında yerlerde sürünüyoruz.

                Gerçek demokrasi ile yönetilen ülkelerin hangisinde bizdeki kadar Belediye Başkanı, Milletvekili, Gazeteci ve siyasi görüşünden dolayı gençler içeride yatıyor? Bunlar düşünen bir insan olarak sizlere de ağır gelmiyor mu?

Not: Yazı başlığımın orijinali: “Terörist Amerika” idi. İnternet sistemi kabul etmediği için değiştirmek zorunda bırakıldım. Şimdi anlaşıldı mı büyük devlet olmak için İlimde, fende, yaşanılan her alanda en ileride olmak gerektiği?

İnsan, Dünya ve Sonrası

     İnsan; fiil / davranış, hareket ve amel / iş ve emek cihetinde ve maddî çalışma bakımından âciz bir mahlûktur. O cihetteki sevk ve idare etme dairesi ve mâlikiyeti / sâhipliği; o kadar dardır ki, elini uzatsa, ona yetişebilir.

     Fakat o insan; tepki, kabul ve isteme cihetinde, şu Dünya Hânı’nda; azîz, muhterem ve saygın bir yolcudur. Öyle ikram ve ihsanı bol Kerîm bir Zât’a misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet hazînelerini ona açmış! Sayısız; eşsiz ve güzel, sanatla yaratmış olduğu hizmetçilerini onun emrine âmâde kılmış! O misafirin gezintilerine ve seyrine, istifade ve yararlanmasına; öyle büyük bir mekân açıp hazırlamıştır ki, o alan; gözün kestiği, belki hayâlin gittiği yere kadar geniş ve uzundur! 

     Eğer insan; enaniyet ve benliğine dayanarak, sâdece dünya hayâtını ideali ve hayâlî bir gaye edinerek; hem de geçim sıkıntısı içinde, geçici bâzı lezzetler için çalışsa; gayet dar bir alan içinde boğulur gider! Ona verilen bütün organ, uzuv ve ince duyguları; ondan şikâyetler ederek, onun aleyhinde Haşir’de / Kıyamet’ten sonraki toplanım meydanında, onun aleyhinde şâhitlik edecek ve ondan dâvâcı olacaklar!

     Eğer Dünyâ’da kendini misafir bilse, ömür sermayesini; misafiri olduğu, kerem sahibi cömert bir Zât-ı Kerîm’in izni dairesinde sarf etse; kendini geniş bir daire içinde bulur. Uzun, ebedî / sonsuz bir hayât için, güzelce çalışmış olur. Rahat bir nefes alarak huzûr bulur. Sonra, yüceler yücesine kadar gidebilir. Üstelik, bu insana verilen bütün cihaz ve âletler / uzuv ve organlar; ondan memnûn olarak Âhiret’te lehinde şâhitlik ederler.

     Çünkü, insana verilen tüm bu şaşırtıcı uzuv ve organlar; sâdece, bu önemsiz Dünyâ Hayâtı için değil. Belki pek mühim Bâkî / Ebedî / Âhiret Hayâtı için verilmiştir. Bütün bu İlahî verişlerin sebebine gelince: Dünya’nın her lezzetinde binlerce elem izleri olduğu içindir. Geçmiş zamânın elemleri, gelecek zamânın korkuları ve her bir lezzetin dahi yok olacağı endîşesi; onun zevklerini bozuyor! Lezzetinde bir iz bırakıyor! Nitekim Dünyâ fâni ve geçicidir!

     Demek, en mükemmel ve en güzel biçimde yaratılan insan; sırf Dünyâ Hayâtı’na fikrini hasretse; yüz derece, hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece, serçe kuşu gibi bir hayvandan bile aşağı düşer.

     İnsan gözü, güzelliğin bütün mertebelerini fark eder. İnsan, tad alma hissiyle taam ve yemeklerin çeşit çeşit kendilerine mahsûs lezzetlerini inceleyip ayırt edebilir. Aklı, gerçeklerin bütün inceliklerine nüfuz edebilir. Mükemmelliğin tüm çeşitlerini arzular. İnsanın; kalbi gibi, daha bir çok his ve duyguları var.

     İnsanın bu derece his ve duygularının zenginliği, şu sırdan ileri gelmekte: Akıl ve fikir sebebiyle, insanın hasseleri, duyguları fazla gelişme göstermiş. Çünkü insanın ihtiyaçları, âdeta sayısız ve sonsuz! Hassasiyeti de çok çeşitli. İnsan fıtratının farklı özellikleri sebebiyle, pek çok maksatlara yönelik arzuların sahibi. Bu sebeplerden ötürü, pek çok fıtrî / yaratılışından gelen görevleri var. Bu yüzden maddî ve mânevî uzuv ve organları ziyadesiyle gelişmiş hâlde.

     İşte bu husûsiyetlerinden dolayı, ibadetlerin her çeşidine kabiliyetli bir durum arz etmekte. Bütün bu özellikleri taşıdığı için, kendisine mükemmelliğin bütün tohumlarını içeren istidat ve kabiliyetler verilmiş.

     Hiç şüphesiz insana verilen bu üstün özellik ve zenginlikler; elbette sâdece, geçici Dünyâ Hayâtı’nın elde edilmesi için verilmemiştir. İnsanın asıl görevi: Sonsuz maksatlara yönelik vazifelerini yapması. Acz, fakr ve kusûrlarını kulluk sûretinde ilân etmesi. Kapsamlı nazarıyla varlıkların kendi dilleriyle Allah’ı anışlarını görmesi. Buna şâhit olması. Nîmetler içinde Rahmanî yardımları görüp şükretmesi. Varlıklardaki Rabbanî kudret mûcizelerini seyretmesi. İbret nazarıyla tefekkür etmesi ve düşünmesidir.

     Aslında insan bir yolcudur.

     Rûhlar âleminden, ana rahminden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprü’den geçerek; Ebedî Cennet tarafına yaptığı bir yolculuktur.

     Bu yolculuğun selâmetle yapılması için, insanın Dünyâ’da meşrû dairede, helâl çalışmasıyla aldığı zevkler, lezzetler keyfine kâfi gelip yeter. Harâma girmeye hiç gerek yok.

Sevginin Gücü Üzerine

Öncelikle vurgulayalım; Sevgi “doğaya, insanlara ve tüm canlılara karşı, iyi, güzel, dürüst, hoşgörülü, erdemli, sevecen, çıkarsız, özverili, yardımsever, adil, cömert, saydam, yürekli, merhametli, şefkatli… Vs’’ yapar olduğunu kavrayalım.
Dinimiz İslam’ın vurguladığı ana unsur sevgiyle beslemek değil mi?
O halde inancımızın esası sevgidir; insana ve tabiata iyi muameledir. Bunun dışındaki yorumlar, inancımız İslam’ın ruhuyla uyuşmaz. Allah, iyiliği ve kötülüklerden uzak durmayı emretmiyor mu? Her Cuma hutbesinde imam bu ayeti okumuyor mu? Öyleyse iyi bir Müslüman iyi bir insandır aslında. Eşine, çocuklarına, komşularına iyi muamele eden insandır. Tarihimiz bunun sayısız örnekleriyle doludur. Tabii aksi örnekler de çoktur ama biz iyiliği esas almak durumundayız.
Şunun bunun emrinde olan yöneticiler var ama Tanrıya şükür hâlâ kendi irademize sahip durumdayız. Bunun değerini bilmeliyiz. Hür irade, insanın en büyük değerlerinden biridir. Başı dik olmak, başkasına bağımlı olmamak, kişinin kendisini insan olarak hissetmesinin temelidir. Başka bir deyişle insan olabilmenin şartı, irade hürriyetine sahip olmaktır.
Özgür insan, başkasının özgürlüğüne ve insanlık haklarına da saygı duyan insandır. Başı dik, özgür bir insan aslında kendinden emindir ve eski tabirle mutmaindir. Mutmain, “tatmin olmuş” demektir. Hayatta edindiklerini yeterli bulmuş, onlarla tatmin olmuş, mutlu olmuş insan demektir mutmain. Ne kadar malı olursa olsun, ne kadar makamı olursa olsun doymayan insan mutlu da olamaz, iyi bir insan da olamaz. Böyle insanlar daha fazlasını elde etmek için şiddete de eğilimli olurlar. “Daha fazla”nın içinde sadece, mal, para, makam, mevki yoktur. Daha fazla bencillik, daha fazla otorite, daha fazla güç gösterisi vardır.
*
Bugün üzülerek belirtmek isterim ki siyasete alet edilmiş İslam Dini dindar geçinenlerin elinde kirlendi. Dindarlığımızın içtenliği azaldı. Dini hayatta bile yüzeysellik ve görsellik yükseldi. Söz düştü, imaj yükseldi. Dil, ırk, mezhep, grup ve siyasal tercihlerle kamplara bölünmek ve çatışmanın derinleştirilmesinin istendiği, vahdetten, birlikten ve beraberlikten bahsetmenin bile anlamını yitirdiği bir dönemi yaşıyoruz.
Huzur ve barış özlemiyle yanıp tutuşan İslam Coğrafyası çalkantılı sularda yol almaktan yorgun, bir o kadar da bezgin, ümitlerini çarçur edenlerden de bıkkın…
*
Ülkemiz uzun yıllardır küresel bir ihanet projesinin yaptırımı karşısında kan kaybetmektedir. Gerçek şu ki Türkiye’yi parçalamak için iç ve dış düşmanlar atağa kalkmıştır. Artık bunu görmemek ya geri zekâlılık ya da hainliktir. İç ve dış hainlere, iç gafiller eklenmiştir. Gafiller hainlerle birleşmekte olduklarını artık anlamalıdırlar. Gaflet devam ettikçe hainliğe eş olur. Türk düşmanlığının dış gücü de iç damarı da devam ediyor. Şimdide Lavrenslerle karşı karşıyayız. Üstelik İslam istismarı ile aldatılarak…
Unutulmasın ki, üç kıtaya yayılmış Osmanlının enkazı arasından kendisine vatan edindiği bu mukaddes vatan toprakları üzerindeki oynanan bütün oyunları bozacak yüksek duygu: ‘’Söz konusu vatansa gerisi teferruattır’’, duygusu kültür genlerimizde saklıdır ve milli kültürümüzün odağını teşkil eder. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin temeli, yüce Türk kahramanlığı, yüksek Türk kültürü üzerine inşa edilmiş olduğunu bu ihanet odakları çok iyi bilirler.
Dini hayatımızı irdelemeye dönelim. Evet, dini hayatımızda bile yüzeyselliğin ve görselliğin öncelikli bir hal aldığını kolayca görebiliriz:
Kur’an bize ‘’ancak müminler kardeştir;’ diyor. Biz ise başkalarının elindeki silahlarla kardeşlerimizi öldürüyoruz. Kur’an bize ‘’Allah’ın ipine sımsıkı sarılın’’, tefrikaya düşmeyin’’; diyor. Bizler ise elimize aldığımız iplerle boğacak insan bulmak için suni tefrikalar, ötekileştirmeler vaat ediyoruz. Sevgili Peygamberimiz bizden yardımlaşmayı, dayanışmayı, rızkımızdan infak etmemizi istiyor, biz ise, kardeşlerimiz açlıkla yoklukla pençeleşirken mal ve servet biriktirerek güç elde ediyoruz. Kur’an bizden akletmemizi, bilgiyi ve hikmeti elde etmemizi istiyor, biz ise başkasının bilgisiyle yetinerek, aklımızı başkasına teslim ederek insanın bu yolla istismarına seyirci kalıyoruz. Kur’an ‘’emaneti ehline verin’’; diyor. Bizler ise ehliyete ve liyakate bakmaksızın mensubiyet duyguları ile kayırıyor, nüfuz kullanıyor pek çok kimsenin hakkına ve hukukuna tecavüz ediyoruz.
Hal böyle olunca, milli kültürümüzün odağını oluşturan diğer bir kavram ‘’birliğimiz dirliğimizdir’ kavramını gölgeliyoruz. Özellikle İslam Ülkeleri Coğrafyası üzerinde uygulamaya konulan ve kaynaklarını sömürmeye yönelik yıkım projesinde ayrımcılık, ötekileştirme, ırkçılık, şiddet, işkence, terör, savaş, gelir adaletsizliği, zulüm, sömürgecilik, eğitim eşitsizliği, emeğe saygısızlık, istismar, açlık ve kıtlık gibi onur kırıcı küresel sorunların kıskacındaki insanlığın içinde bulunduğu dramı, tarihte duyulmamış bir sınavdan geçiyor olduğunu görüyoruz.
*
İlahi bir sanat eseri olduğunu karayamayan insan, kendi eliyle ürettiği yapay sorunların açılmak bilmeyen kapıları önünde yorgun ve bitkin bir halde bekliyor. Bilim ve tekniğin son imkânlarıyla ürettiği en modern anahtarlar, kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olmuyor. Bu yüzden de özlediği aydınlığı, peşinden koştuğu idealleri ‘’nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğini yeniden düşünmesi gerekiyor.
Bu noktada samimi Kur’an Ehli, tespitleriyle hem şikâyetçi olduğunu vurguluyor ve hem de insanlığın peşinden koştuğu idealleri ‘nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğinin yanıtını veriyor: İnsan onurunu, haysiyet ve şerefini, her iki âlemde mutlu olması şuurunu merkezine almış Kur’an’ın dini ‘ diyor. Yüce Yaratıcıya iman etmenin merkezini oluşturan ’SEVGİ‘; diyor. Öyle ki ‘’sevgi’, insanlığın saadeti, huzuru, onuru ve güvenliği için kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olacak yegâne eylemdir, kavramdır. Diyor.
Her biri övülerek yaratılmış biz insanlar için ( Eşref-ül Mahlûkat ) baha biçilmez değer ifade eden onlarca hadis-i şerifler arasında etkisinde kaldığım ‘’iman etmedikçe cennete giremezsiniz, sevmedikçe tam iman etmiş sayılmazsınız’’. Diyor sevgili Peygamberimiz.
*
Sevgi birleştirir, kin ve düşmanlık ise ayırır. Gönüllerin her gün yeniden çiçek açması, kalpteki sevgi tohumlarının filizlenmesinden ötürüdür. Sevgiyi paylaşanlar, üreterek yaşama anlam verenler, bilginin ışığını yakalayanlardır. Bilgi, yürekleri; iyiye, güzele, doğruya götüren bir ırmaktır. Sevmekten hoşlananlar, paylaşmanın doyulmaz hazzını mutluluğa dönüştürür.
Manevi iklim kuşağında ‘sevgi’ diğer bütün olumlu duyguların, duyuşların ve eylemlerin kaynağıdır. Rahmetin, merhametin, şefkatin, acımanın, bağışlamanın,, affetmenin, adaletin, nezaketin, cömertliğin, vatanseverliğin, güçlü ve samimi imanın temelinde hep sevgi vardır. Daha doğrusu bu saydığımız eylemlerin aslısında sevgi yoksa korku ya da çıkar beklentisi vardır demektir ki, bu münafıklığın, dönekliğin ta kendisidir.
*
Sevgi olmaksızın, yapılan ticaretin, sanatın, eğitimin, siyasetin sıkıcı ve yorucu olmasından daha önemlisi, emeklerin kısa zamanda heba olmasından başka bir anlam ifade etmeyeceğini hayat bize öğretiyor. Özellikle yöneticilerin idrak etmesi gereken önemli bir eylem. Eğer dünyamıza sevgi hâkim olsaydı hiçbir suç ve günah işlenmez, ahlaksızlıklar, hapishaneler, intiharlar da olmazdı. Aynı zamanda ve her durumda insanı rahatsız eden çirkinlikler de yaşanmazdı.
O halde sevgiyi tanımamaktan, onu göz ardı etmekten daha büyük günah olabilir mi?
*
Sevgi birleştirir, kin ve düşmanlık ise ayırır. Gönüllerin her gün yeniden çiçek açması, kalpteki sevgi tohumlarının filizlenmesinden ötürüdür. Sevgiyi paylaşanlar, üreterek yaşama anlam verenler, bilginin ışığını yakalayanlardır. Bilgi, yürekleri; iyiye, güzele, doğruya götüren bir ırmaktır. Sevmekten hoşlananlar, paylaşmanın doyulmaz hazzını mutluluğa dönüştürür.

Gerçek Gelişme

     İnsanın enaniyeti / benliği dünya hayatına bakar.

     Bu özelliği bakımından, öyle çâresiz bir mahlûktur ki, sermayesi yalnız tercih ve seçmekten ibaret, kıl kadar bir şey! Gücü ve kuvveti ise, çok zayıf. Hayâttan çabuk söner bir alevcik! Ömürden çabuk geçer bir müddetçik! Mevcûdiyetten çabuk çürür küçük bir cisim.

     Bu durumda bile, kâinat tabakalarında serilmiş hadsiz türlerin; hesapsız fertlerinden nazik, zayıf bir fert olarak bulunuyor.

     İnsanın bir de Ebedî Hayât’a bakan, Ubudiyyet / Kulluk ciheti var.

     Bu özelliği itibariyle kulluğa yönelik acz ve fakrında, pek büyük bir genişlik, pek büyük bir önem arz etmesi var. 

     Çünkü, Fâtır-ı Hakîm / her varlık türünü farklı yapıda ve belirli bir amaca yönelik olarak yaratan Yüce Allah; insanın manevî yapısına; nihayetsiz büyük bir acz ve sınırsız, çok büyük bir fakr / ihtiyaç duyuş yerleştirmiş. 

     Tâ ki, Kadîr – i Rahîm / kudreti sonsuz, çok merhametli, her şeye gücü yeten ve zenginliği sonsuz Yüce Allah’a,

     Ganî-i Kerîm / kimseye muhtaç olmıyan sonsuz ikram ve gerçek zenginlik sahibi olan Yüce Allah’ın isimlerinin hadsiz tecellîlerini / isimlerinin mânâlarını üstünde aksettiren geniş bir ayna olsun.

     Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe Kudret’ten manevî ve önemli cihazlar, Kader’den ince ve kıymetli program verilmiş.

     Tâ ki, toprak altında çalışıp, o dar âlemden çıkıp, geniş hava âlemine girsin. Hâlık / yoktan yaratan Allah’ın verdiği yetenek diliyle, bir ağaç olmasını istesin. Kendine lâyık bir mükemmellik bulsun.

     Eğer o çekirdek; kötü tabiatinden dolayı, ona verilen manevî cihazlarını, toprak altında bâzı zararlı maddeleri kendine çekmekte sarfetse; o dar yerde, kısa bir zamanda, faydasız bozulup çürüyecek!

     Eğer o çekirdek, o manevî cihazlarını güzel bir şekilde kullansa, o dar âlemden çıkacak meyveli koca bir ağaç olmakla, küçücük hakîkati ve mânevî rûhu büyük, kapsamlı bir sûret alacak.

     Aynen onun gibi, insanın yapısına Kudret’ten önemli cihazlar ve Kader’den kıymetli programlar emanet olarak yüklenmiş.

     Eğer insan, şu dar yeryüzünde, dünya hayatı toprağı altında, o manevî cihazlarını nefsin isteklerine sarf etse;

     Bozulan çekirdek gibi, biraz lezzet almak için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir hâlde çürüyüp bozulacak!

     Manevî sorumluluğu talihsiz rûhuna yüklenmiş olarak, dünyadan göçüp gidecek.

     Eğer o istidat ve yetenek çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, imanın ışığıyla, kulluk toprağı altında terbiye ederek; Kur’ân’ın emirlerini yerine getirip, mânevî cihazlarını asıl gayelerine yöneltse, elbette Misâl ve Berzah / Kabir âleminde dal ve budak verecek ve Âhiret Âlemi ve Cennet’te sayısız mükemmellik ve nimetlere sebep olacak;

     Bâkî bir ağacın ve daimî bir hakîkatin cihazlarını içeren kıymetli bir çekirdek ve parlak bir makine ve bu kâinat ağacının bereketli ve nûrlu meyvesi olacak.

     Evet, hakîkî ilerleme; insana verilen kalp, kalbe konulan bir duygu olan sır, ruh, akıl, hattâ hayâl ve sâir his ve duyguların yüzlerini ebedî hayâta çevirerek;

     Her birinin, kendine hâs hususî bir kulluk ile meşgûl olmasıdır.

     Yoksa, inançsızların terakkî / ilerleme ve yükseliş sandıkları dünya hayatının tüm inceliklerine girmek değil.

     Şayet, zevklerin her çeşidini, hattâ en bayağılarını tatmak için, bütün duygu ve hislerini, kalp ve aklını; insanı kötülüklere sürükleyen nefs-i emmarenin emrine vermek; terakki, ilerleme ve gelişme olmayıp, olsa olsa sukuut ve düşüş olur!

İnsanlar Bizi Kazıklar

1 Aralık 2025’te bir anket açıklandı. Pew Araştırma Şirketinin güven anketi. (https://bit.ly/pew-guven )  Yaklaşık on beş gün sonra bizim basınımızda da yer aldı. Öyle anlaşılıyor ki kamuoyunda pek ilgi uyandırmadı. Güven araştırmasıydı. Ekonomiye güven, yönetime güven falan değil. On yıllardır yapılagelen, insanların birbirine güvenini ölçen anket. Çok da basit bir anket. Tek soru şöyle:

Aşağıdakilerden hangisini doğru buluyorsunuz?

  1. İnsanlara genellikle güvenilir.
  2. İnsan ilişkilerinde dikkatin fazlası olmaz.

Ankette (a) şıkkını seçen, yani çevresine, vatandaşlarına en çok güvenen, en yüksek “güvenirim” cevabını veren 5 ülke şunlar: İsveç (%83), Hollanda ( %79), Kanada (%73), Almanya (%72) ve Avustralya (%69). Çevresine en az güvenen 5 ülke de azalan sırayla Güney Afrika (%27), Brezilya (%22), Kenya (%20), Meksika (%18) ve sonuncu… “İnsanlara güvenirim” diyenlerin en az (%14), “İnsan ilişkilerinde çok dikkat gerekir.” diyenlerin en çok (%84) olduğu ülke de Türkiye!

Güven yoksa refah da yok

Bu konuyu ilk kez yazmıyorum. Alt Akıl- Aptallar ve Diktatörler kitabımın önemli bir bölümü buna aitti. (Panama Yayınları, sayfa 132 ve devamı, 2017.) ‘Güven’i siyaset ve ekonomi bilimi açısından ilk ele alanlardan biri Francis Fukuyama’ydı. Bu konudaki kitabının adı, Güven/Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması (Türkiye İş Bankası Yayınları, 2005). Fakat bunun sahada araştırmasını yapan ve güvenin zenginlik dâhil birçok unsurdan daha önemli olduğunu ilk gösteren galiba Robert D. Putnam’dır (Making Democracy Work- Civic Traditions in Mo­dern Italy, Princeton U. Press, 1993).

Daha birçok yazar, sosyolog ve ekonomist var. Bu yazıyı bir akademik tez hâline getirecek kadar atıf verebileceğim çalışma var bu konuda. Ana fikir şu: Bir ülkenin zenginliği insan sermayesine dayanır, dayanır da insan sermayesi potansiyeldir. Yani zenginliği yaratabilme kapasitesini gösterir fakat durağandır. Onu harekete geçiren unsura toplum sermayesi deniyor. Toplum sermayesi, insanların bir araya gelip değer yaratma yeteneği. Birlikte çalışma kabiliyeti. Araştırmalar gösteriyor ki toplum sermayesinin en anlamlı ölçüsü insanların birbirine güveni. İnsanlar birbirine güveniyorsa toplum sermayesi var. Toplum sermayesi varsa refah var, kalkınma var. Güven yoksa tek başına insan sermayesi, yani bilgi ve beceri sahibi fertler, ancak yurt dışına beyin ve beceri gücü ihracına yarıyor. Yetiştirdiğiniz gençler size değil onlara yarıyor; eğitime yatırımınız da sizin değil onların aktifinde yer alıyor.

Demokrasi de yok

İşte bu yüzden, ülkeler arası güven sıralamasında sonuncu gelmemizin bizi kara kara düşündürmesi lazım. Fakat değil dert etmek farkında bile değiliz. O kadar farkında değiliz ki böyle bir ölçü olduğunu bile bilmiyoruz. Yalnız ekonomi değil demokrasi için de güven şart.

Harari’den dinleyin isterseniz (https://bit.ly/harari-demokrasi ). Demokrasi güvene, diktatörlük teröre dayanır diyor. Muhalefetin kendisini öldürme, yok etme niyetinde olduğunu düşünen siyaset adamlarıyla ne demokrasisi?

Birçok konuda uluslararası veri toplayan merkezlerden biri, İngiltere’deki kâr gayesi gütmeyen kuruluş, Verilerle Dünyamız (Our World in Data). Güven bölümüne bakmaya değer:  https://ourworldindata.org/trust Orada güvenle birçok başka konu arasındaki ilişki veriliyor. Mesela güvende alt sıralarda yer alan ülkeler gelir dağılımında da pek iyi değil. Gini indeksi ile güven ters orantılı. Bu tablolardan “İnsanlar beni istismara çalışır. (People take advantage of me)” şıkkına katılıyorum diyenler arasında da %78,4 ile en üstteyiz.

Alçak dallardaki meyveler

Hep kötü, hep kötü hükümlerle bitirmek istemiyorum. Mesela “İnsanlara genellikle güvenilir.” hükmünde 1988’den 2022’ye doğru %4,5’ten %10’lara yükselmişiz. Hâlâ en altlardayız ama artık en dipteki üç ülke arasında değiliz.

Ölçümlerde en kötü puanları alanların iyileşmesi, ortalardakilere göre genellikle daha kolay ve hızlıdır. Bunları iyileştirmek, alçak dallardaki meyveleri toplamaya benzer

Onun için Türkiye, insanlar arası ve tabii onunla birlikte insanlarla kurumlar arasındaki ve kurumların birbirine güveni iyileştirebilirse sonuçlar epey yüz güldürücü olacaktır. Engel ne? Birçok engel var ama en büyüğü eksiğimizin farkında olmamamız. . Nitekim çok fakir ülkelerin kalkınma hızları da yüksek olur. Öyle ya 4’ten 5’e çıkarsanız %25 büyüdünüz demektir. 40’tan 41’e ise sadece %2,5 iyileşmişsinizdir.

Şimdi biri kalkıp şöyle söyler: Bu Pew, Dünya Değerler Taraması bize kazık atmaya çalışmasın! Geçende bir okuyucu yorumunda ve ona verilen cevapta dikkatimi çekti:

− Anket şirketleri yalan söyler mi?

− Hepsi yalan söyler.

Bu da güven anketini ispatlıyor, değil mi!

Maduro, Bahçeli ve İç Cepheyi Güçlendirmek

Önceki yazımı şu cümle ile bitirmiştim: Venezuela, “İÇ KALEYİ” kaybettiği için kolayca işgal edildi. İç kalemizi tahkim etmek için, teröristbaşı ile müzakere çare değildir.  Çare yoksulluğu yenmiş, adalete güvenen, kurumları sağlam ve birbiriyle barışık, kaynaşmış bir Türk milleti haline gelmektir.

Bu cümleyi yazmamın sebebi, iktidar kanadından birilerinin “İç Cepheyi Güçlendirmek” deyince hemen “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen politikayı savunma aracı yapacağını sezmiş olmamdı.

Aslında “PKK ve Öcalan’la Müzakere Süreci” denilmesi gereken sürecin, iç kaleyi tahkim etmeye ve iç cepheyi güçlendirmeye yaramadığı hatta tam tersi etki yarattığı ortada.

Çünkü eskilerin deyimiyle “kem alât ile kemalât olmazdı.” Yani kötü aletlerle iyi veya mükemmel sonuç elde edilemezdi.

50 bin kişinin öldürülmesinden sorumlu mahkumla ve terör örgütünün halen faal elebaşıları ile yürütülecek bir süreçten hayır da çıkmaz, sonuç da çıkmaz. Zaten bunların kendi özgür iradeleri yoktur, sahiplerinin iradesine tabi birer aparattırlar.

****

Buna rağmen sürecin başlatıcısı ve lokomotifi durumundaki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Maduro’nun ABD özel kuvvetlerince ülkesinden kaçırılması ve ABD’de yargılamaya başlaması olayını iç politika açısından fırsata çevirmeye kalkıştı.

Bahçeli şöyle konuştu: “Venezuela örneği, bize aynı zamanda iç cephenin hayatiyeti ve müessiriyeti hakkında ibretlik ipuçları da vermiştir.

Şimdi anlaşıldı mı, iç cephemizi tahkim etmedeki samimi gayret ve gayemiz.

Şimdi anlaşıldı mı, Terörsüz Türkiye hedefindeki ısrar ve irademiz. Şimdi anlaşıldı mı, milli birlik, kardeşlik ve dayanışma azmimizi savunmadaki tavizsiz karar ve kararlılığımız…”

Öncelikle Bahçeli’nin bu cümlelerinde, Türkiye’nin de Venezuela’daki gibi bir operasyona maruz kalma riskinin var olduğu kabul edilmektedir.

Peki, bu endişeyi hangi ülkeler duyuyor? “ABD bizim de ülkemize böyle şeyler yapabilir” endişesine kapılan ülkeler arasında demokrasisi, ekonomisi güçlü, kurumların ve kuralların işlediği ülkelerin vatandaşları neden yok?

Biz hangi yönlerden Venezuela’ya benziyoruz ki, Bahçeli dahil bir kesim bu tür endişelere kapılıyor?

*************************************

Venezuela’da İç Cephe Nasıl Zayıflatıldı?

ABD şehirlerinde yaşayan Venezuelalılar kendi devlet başkanlarını yatağından alıp ABD’ye kaçıran Trump’a teşekkür toplantıları, kutlama gösterileri yaptılar.

Demek ki Venezuela’da Maduro iç cepheyi çok zayıflatmıştı. Neler yapmıştı da böyle olmuştu?

Maduro dünyanın en zengin petrol rezervlerine ve çok zengin altın, lityum ve NTE’ne sahip ülkesinin halkını derin yoksulluk içinde yaşattı. Yolsuzluklarla yakın çevresini zengin etti. Hukuka güveni yerle bir edip, riskli muhaliflerini demokrasiye komplo kurmakla suçlayarak tutuklattı, yasakladı, sandığa sokmadı. Hileli seçimlere rağmen, kaybettiği seçimleri bile kazanmış göstererek “seçimle gitmez” kaygısı yarattı.

İşte Venezuela’da iç cephe böyle zayıflatılmıştı.

Kendilerine hayat hakkı tanınmayan muhalifler artık dış güç müdahalesini sevinçle karşılar hale gelmişti.

Türkiye elbette Venezuela değildir; ancak iç cephenin nasıl zayıflatıldığını gösteren bu ibretlik örnekten ders çıkarmamız gerekir.

Buna karşılık bir kısım Amerikan vatandaşları, Trump’ın Maduro’yu kaçırmasını ve Venezuela’nın doğal kaynaklarına çökmesini “haydutluk, hukuk tanımazlık” olarak tanımlamakta, kınayıp protesto etmekteler.

ABD vatandaşları, muhalif politikacılar, medya Başkan’ın milli güvenlik politikalarını ve operasyonlarını rahatça protesto edebiliyor. Bunlar “suç, ihanet ve milli güvenlik sorunu” diye yasaklanmıyor. Yapanlar gözaltına alınma, tutuklanma ve mahkûm olma gibi sonuçlarla karşılaşmıyor. İktidarın yaptıklarını yanlış bulanlar bu kadar hayati bir dış politika konusunda bile kendi ülkesini eleştirebiliyorlar.

ABD Başkanı Trump’ın, dünya düzenini hukuk çerçevesinden çıkarıp gücü önceleyen tavrı kabul edilemez. Ama vatandaşlarına bu serbestliği sağladığı için ABD’nin İÇ CEPHESİ sağlam.

**********************************

Şimdi Anlaşıldı mı?

Buradan Devlet Bahçeli gibi bir ders çıkaracak olursak, Bahçeli’nin üslubuyla şöyle diyebiliriz:  

Şimdi anlaşıldı mı, iç cephemizi tahkim etmedeki samimi gayret ve gayemiz?

Şimdi anlaşıldı mı, ülkede demokrasi, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, ahlak, liyakat ve dürüstlük esaslı bir yönetim ısrarımız?

Şimdi anlaşıldı mı, ülkede yoksulluk ve yolsuzlukların beka sorunu olduğunu hatırlatmamız; imkân bulan gençlerimizin yurtdışına kaçma çabasına dikkat çekmemiz?

Şimdi anlaşıldı mı, Cumhuriyetin ve temel değerlerini korumada tavizsizliğimiz, bütün vatandaşlarımızı ortak ülkü etrafında birleşmiş eşit yurttaşlar olarak görmemizin önemi?

Şimdi anlaşıldı mı, “İktidar, muhalefeti ‘düşman’ değil, devletin bekası için ‘paydaş’ olarak görsün” deyişimiz. “Kutuplaştırıcı dili terk edin, ‘İÇ CEPHEYİ’ adalet ve demokrasi ile güçlendirin” çağrımız?

İnsan, Ne de Muhtaç!

     İnsan, en güzel kıvamda yaratılmış. Ona, kapsamlı bir kabiliyet verilmiş. En aşağı vaziyetlere düşebilir! En yüksek derecelere çıkabilir. Yerden göğe, zerrreden güneşe kadar yükselebilir. Velhasıl en aşağı yerlere düşebilecek bir imtihan ve deneme meydanında bulmuş kendini.

     İnsan, nihayetsiz düşüş ve yükselişlere giden, iki yolun başlangıcına bırakılmış.

     Bir Kudret Mucizesi, bir Yaratılış Gayesi. Üstelik, şaşırtıcı san’atlarla bezenerek dünyaya gönderilmiş. Müspet – menfî yükseliş ve düşüşlere lâyık imkânlar içinde; âdeta, bir sır küpü olarak yaratılmış.

     Nitekim insan, Kâinat ve Evren’in hemen hemen her şeyine muhtaç! Onlara karşı ilgilenecek şekilde yaratılmış. İhtiyaç ve gereksinimleri, âlemin her tarafına dağılmış. Arzuları, ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeye istekli olduğu gibi, Yüce Allah’ı görmeye de, arzuludur. Başka bir yerde bulunan bir sevdiğini ziyaret etmek için, o yerin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi, berzah ve kabir âlemine göçmüş sevdiği dostlarını da, ziyaret etmek ister.

     Ebedî / sonsuz ayrılıklardan kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak; acayip bir mahşer olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; Mutlak Kudret Sahibi Allah’ın kapısına sığınmaya, özellikle muhtaç.

     İşte bu durumdaki insana; hakîkî Mâbud, asıl Tapılacak olan Zât; herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazînesi yanında, herşeye nâzır, her mekânda hâzır; mekânsız, âcizlikten uzak, kusursuz, eksiksiz; Kudretli, Rahîm ve Hakîm bir Allah olabilir. Çünkü, insanın sonsuz ihtiyaçlarını yerine getirecek; ancak, nihayetsiz bir Kudret ve herşeyi kuşatıcı bir İlim Sâhibi olabilir. Öyle ise, ibadete lâyık ancak O’dur.

     İşte ey insan! Eğer yalnız O’na kul olsan, bütün mahlûklar üstünde bir mevki kazanırsın.

     Eğer kulluktan çekilirsen; âciz mahlûkatın hor ve hakîr gördüğü bir abd olursun!

     Eğer benliğine ve gücüne güvenip, Allah’a tevekkül ve duayı bırakıp, büyüklük taslarsan; o zaman iyilik ve icat bakımından Arı ve Karınca’dan daha aşağı, Örümcek ve Sinek’ten daha zayıf düşersin.

     Şer ve tahrîp bakımından ise, dağdan daha ağır, vebadan daha zararlı olursun!

     Çünkü, insanda iki cihet var: Birisi; vücut, hayır, müspet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrip, yok etme, şer, inkâr ve tepki cihetidir.

     Birinci cihet bakımından Arı’dan, Serçe’den aşağı. Sinek’ten, Örümcek’ten daha zayıfsın.

     İkinci cihet bakımından ise, Dağ, Yer ve Gökler’den geçer! Onların çekindiği, acz gösterdiği bir yükü kaldırır! Onlardan daha geniş, daha büyük bir alan sahibi olursun!

     Çünkü Sen iyilik ve icat ettiğin zaman, yalnız imkân ve gücün nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede, iyilik ve icat edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrîp etsen; o zaman fenalık, tecavüz ve tahrîbin yaygınlaştıkça yaygınlaşır!

     Meselâ: Küfür / inançsızlık bir fenalık, tahrîp ve yıkımdır! Bir tasdiksizliktir! Fakat o tek seyyie / kötülük; bütün kâinatın hor görülmesini, bütün İlâhî İsimler’in çürütülmesini, tüm insanlığın rezilliğini içerir.

     Çünkü, mevcudatın yüksek bir makamı, önemli bir görevi vardır. Onlar, birer Rabbanî mektup, birer İlâhî ayna ve birer Memurlardır. Küfür / imansızlık ve inaçsızlık ise, onları aynalık, vazifelik ve mânâlı oluştan düşürür! Tesadüfün oyuncağı yapar! Kâinat denen aynada nakış ve tecellîleri görünen İlâhî İsimleri inkâr ettirir!

     Kısaca, o çok emredici Nefis; tahrîp ve şer cihetinde; nihayetsiz cinayetler işliyebilir. İcat ve hayır işlerinde ise, iktidarı pek azdır. Bir evi bir günde yıkar, yüz günde yapamaz!

     Eğer benliği bıraksa, hayrı Allah’tan istese, şer ve tahrîpten ve nefse itimattan vazgeçse; istiğfar ederek tam bir kul olsa, o zaman; ondaki sonsuz şer kabiliyeti, sonsuz hayır kabiliyetine döner.

     İnsan “Ahsen-i takvîm” yani en güzel kıvamda / en güzel şekilde yaratılmış olmanın sırrına erer.

     “Âlâ-yı İlliyyin”e / Cennet’te en yüksek dereceyi alacak bir mevkiye yükselir.

Türk Kadını ve Atatürk

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında veya yanında olduğunu yaşayarak görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu Gazi Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir alıntı sunalım:
*
‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?
Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer kαzαnılmαsı gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın Αvrupα kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlɑrın üstüne çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım’’ diyecekti

Ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.
3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Çünkü kadın kurtuluş savaşlarında yararlılık gösteren Nene Hatunlardı; onurlanmalıydı;
Laik Cumhuriyetin getirdiği kazanımlarla Türk kadını günümüzde Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve askerdir

*

Biliyorum ki bir toplumda kadın yüceltilirse o toplum güçlenir; Biliyorum ki güçlü aydın Türk ailesinin omurgasını o aydın güçlü kadın ana oluşturur.
*
Biliyorum ki bir toplumun kalkınmasında çağdaşlığa giden yolunda çağdaş formül; ‘’ Ben babamdan/ anamdan ileriyim ancak çocuğumdan geriyim’’ilkesi zinde kalıyor ise o toplum çağdaşlaşır medenileşir.
*
Bu formülün çalışmasında da etken olan ana olduğunu bilelim. O halde güçlü toplumlarda en rantabl/ verimli yatırımlardan başlıcası ailenin omurgasını oluşturan kadını maneviyatıyla gelenekleriyle töreleriyle çağdaş ilmiyle donatmak olacaktır.
*
İslamiyet’in geldiği çağda kadın, Türklerin dışında yeryüzündeki hemen hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahlûk diye kabul ediliyor; hiçbir zaman ona hayat hakkı tanınmıyordu. Eski Türk Toplumunda kadın evin namusunun koruyucusudur. Kazak atasözü ”Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır”….
*
Aziz NESİN’İN veciz tanımıyla Türk Kadını:
Bir kadına ne verirseniz verin, Onu daha da büyük hale getirir.
Ona sperm verirseniz, size bir çocuk verir;
Ona bir ev verirseniz, size bir yuva verir;
Ona sebze verirseniz, size yemek verir;
Ona bir gülücük verirseniz, size kalbini verir;
Ona bir şarkı söylerseniz, size konser verir.
Kendisine verileni çarpıp çoğaltarak geri verir;
Bu yüzden Ona çamur atarsanız, karşılığında bir batakta boğulmanıza hazır olun
*
Yaşanan bir gerçektir ki;
Herkes bir kadının karnından gelirde çok azı bir kadının kalbinde ölür.
*
Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.
Ve ülkenin yönetiminde aydın bilge faziletli Türk kadınına fırsat verilmesinde öncelik tanınmasında bugünü değerlendirerek, yalpaladığımızı görerek yarınlarımız için asli görevimiz olmalıdır.

Yazık Olmak/Etmek

“Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti bizim Niyazi.” deyimini duyarız, ne anlama geldiğini de biliriz belki; ancak hikâyesini bilenimiz pek azdır:

Resneli Niyazi; Balkanlarda hürriyet meşalesini yakan veya isyan hareketlerini başlatan ilk kişidir. Osmanlı’da hürriyetin ilan edilmesinde öncü rol oynamış İttihatçı bir kahramandır. Balkan dağlarında bir kurtarıcı olarak önüne çıkan geyiği de en az kendisi kadar hatta kendisinden çok daha meşhurdur. Zira halkın büyük bir çoğunluğu, ne olduğunu bilmedikleri hürriyetin geyik tarafından ilan edildiğini düşünür. Bu yüzden uzun süre İstanbul’da geyik muhabbeti yapılır. “Geyik muhabbeti” deyimi de bize onun geyiğinden yadigârdır. Resneli Niyazi; kahramanlığı ve geyiği ile birlikte romanlara, öykülere ve şiirlere konu olmuştur. Ama ne yazık ki istibdada son vererek hürriyeti ilan ettiren Resneli Niyazi’nin sonu, kendisi gibi kahramanca olmamış; o, İttihat ve Terakkî’nin muhafızlık edip korumalık yapmakla görevlendirdiği kişi tarafından vurulmuştur. Öldürülme sebebinin karanlıkta kalmış ve kendi koruması tarafından vurulmuş olması “Ne şehit oldu ne de gazi; pisi pisine gitti Niyazi!” deyiminin kaynağı olmuştur

Niyazi’ye yazık mı olmuştur, yoksa Niyazi kendisine yazık mı etmiştir? Kahraman olmak ve ihanete uğramak, buna rağmen şehit veya gazi olamamak. Olaya hangi gözlükle baktığımız, nasıl bir inanç ve düşünceyle yaklaştığımız önemli.

Yazık; hata, günah anlamlarına gelen; hayıflanma, kınama, üzülme, pişmanlık gibi duygularımızı dillendirmede kullandığımız eski bir kelime. “Yazık oldu, yazık etti” fiillerini sık kullanırız. “Yazık ol-” bileşik fiili, kendiliğinden olan, irademiz ve gücümüz dışında gerçekleşen üzüntülü olaylar için kullanılır. “Yazık et-” bileşik fiilinde ise bir kılış, bir durum söz konusudur. Bu eylemin gerçekleşmesi irademiz, sorumluluğumuz, gücümüz dâhilindedir. İstem dışı ve istemli gerçekleşen eylemler diyebiliriz her birine. Kişiyle ilgili kötü bir sonucu kişi kendi hazırlamışsa kişi kendine yazık etmiştir. Kötü sonuç, kişinin gücü dışındaki etkenler tarafından gerçekleştirilmişse biz o kişiye “yazık oldu” deriz. Birinde “masumiyet”, diğerinde “suçlama” söz konusudur. Ona hep kahraman gözüyle bakanlar için Niyazi’ye yazık olmuştur, hain gözüyle bakanlar için ise Niyazi kendine yazık etmiştir.

“Yazık” ifadesini; acımayı, istenmezliği, beğenilmezliği anlatan pek çok durum için kullanabiliriz. 1999 Marmara Depremi’nde yıkılan beş katlı binasının önüne gelen avukatın söylediği “Kırk beş yıllık emeğim, kırk beş dakikada heba oldu.” cümlesi, yazık olan emeğin ifadesidir. Bir babanın veya annenin, varlığını adayarak yetiştirdiği göz nuru çocukları tarafından vefasızlığa uğraması ümitlere yazık olmasıdır. Bir iş adamının, sırdaş kabul ettiği yöneticisi tarafından kuyusunun kazılması sonucu müflis olması, bir sanatçının, büyük ümitlerle ve satış beklentisiyle açtığı sergisinin bir nedenle hiç ilgi görmemesi birer yazık olma durumudur. Herkesin kendisiyle ilgili yüksek beklenti içinde bulunduğu kişinin, beklenenin çok altında bir profildeki kişiyle evlenmesi yine bir yazık olma durumudur.

Kapsama alanındaki eşyaya, kişiye, yetkiye, hatta kendisine; haksızlık, saygısızlık yapan, değersizlik gösteren, kötü davranan kişi, “yazık etmiş” olur. Kişi, vatanına, bedenine, itibarına, mesleğine, nesline yazık edebilir. Her yazık etmede, kişiye ait sorumluluk vardır, günah vardır, vebal vardır. Yılların emeğiyle değer üretip popülerlik kazanan birinin, ahlaki olmayan bir davranışta veya söylemde bulunduğu için itibarını kaybetmesi kendisine yazık etmesidir. Bir evladın babadan kalan mirası, mirasyedi tiplemesiyle berhava etmesi, mirasın yazık edilmesidir. Yetenekli veya zeki bir çocuğun, yeteneğinin veya zekâsının kıymetlendirilememesi çocuğun yazık edilmesidir, ziyan edilmesidir. Yazık etme vebali, çocuğun vesayetini üstlenenlere aittir.

Bir deyimin oluşmasına neden olan Resneli Niyazi, halkın nazarında kendine yazık etmiş görünüyor. Bu kadar mücadeleye rağmen, dini ve milli ayrıcalık olan şehitlik ve gazilik niteliklerinden mahrum olarak ölmek, kendine yazık etmektir. Şehit veya gazi olabilseydi, kahraman isim olarak tarihteki yerini alacaktı.

Ömür, geçip gidiyor. Kendimize yazık etmemeliyiz. Kendisine yazık eden, başkalarına da yazık eder. Başkalarına değer vermek, öncelikle kendine değer vermekten geçer. Hayat, bize lütfedilen en değerli hediyedir, onunla barışık yaşamalıyız. Bir hadiste “Her konuda ifrat ve tefritten sakının. Zira helaklerden sakınmanın en iyi yolu, itidalli olmak ve orta yolu tutmaktır.” tavsiyesinde bulunur Peygamber’imiz. Nisa suresi 29. Ayette “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin; ancak karşılıklı rızanıza dayanan ticaret böyle değildir ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” buyrulur. İnsanın kendi hayatına zarar vermesi ya da kendisine yazık etmesi, bu ayetle kınanmakta; yaşamın değerli olduğu ve korunması gerektiği hatırlatılmaktadır. Yine bireylerin kendi davranışları ile kendilerine zarar vermemeleri gerektiğinin “Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.” cümleleriyle Allah tarafından Bakara suresi 195. ayette vurgusu yapılır.

Neyimizi ve neyimize yazık ettik, neyimiz yazık oldu? Muhasebe etmek, cesur ve samimi insanların işi. Atı alan Üsküdar’ı geçmeden…

Menfî Felsefe ve Kur ân

     Menfî Felsefe ve insanın menfi hikmet anlayış ve arayışı, dünyayı sâbit zanneder! Mevcudatın mahiyeti / içyüzü ve hâsiyeti / özelliklerinden tafsilen / ayrıntılariyle bahseder. San’atlı Yaratanı’na karşı vazîfelerinden bahsetse de, icmalen / kısaca bahseder. Âdeta Kâinat Kitâbı’nın yalnız nakış ve harflerinden, yani maddesinden bahseder, mânâsını önemsemez!

     Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyal / akıcı, aldatıcı, seyyar / gezici, kararsız, inkılâbçı / değişken olarak bakar. Mevcudatın mâhiyetlerinden, sûrî / şeklî ve maddî hasiyet / özelliklerinden icmalen / özet olarak bahseder. Fakat San’atla Yaratan Sâni tarafından görevlendirilen, kulluğa yakışırcasına yaptıkları vazîfelerinden ve Sâniin isimlerine ne şekilde ve nasıl delâlet ettikleri ve İlâhî tekvînî / yaratılış emirlere karşı boyun eğmelerini tafsilen / genişçe zikreder. Nasıl elimizdeki saat, sûreten sâbit görünüyor. Fakat içindeki çarkların hareketleriyle daimî olarak, içinde bir zelzele; âlet ve çarklarının faaliyetleri vardır. Aynen onun gibi, Îlahî Kudret’in / Allah’ın bir büyük saatı olan şu dünya; görünüşteki sâbitliğiyle beraber, devamlı bir zelzele, değişim ve yoklukta yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o büyük saatin saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini sayan bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı yokluk dalgaları üstüne atar. Bütün geçmiş ve gelecek zamanı yokluğa verip, yalnız şimdiki zamanı mevcut bilir. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber, mekân itibariyle dahi yine dünya, zelzeleli sâbit olmıyan bir saat hükmündedir. Çünkü hava boşluğu çabuk değiştiğinden, bir hâlden bir hâle hızlıca geçtiğinden; bazen günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla; saniye sayan milin değişim sûreti hükmünde bir değişim veriyor. Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan arz’ın / yerin yüzü ise; ölüm ve hayat bakımından, bitki ve hayvanca pek çabuk değiştiğinden; dakikaları sayan bir mil hükmünde. Dünya’nın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin, yüzü bakımından böyle olduğu gibi, içindeki başkalaşma ve zelzelelerle ve onların netîcesinde dağların çıkmaları ve karanlıklar meydana gelmesi; saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti; ağırca geçtiğini gösterir. Dünya hânesinin tavanı olan sema ise, yıldızların hareketleriyle, kuyruklu yıldızların zuhûriyle, küsufat / güneş tutulmaları ve husufatın / ay tutulmalarının vuku bulmasıyla; yıldızların sukut etmeleri / düşmeleri gibi başkalaşmalar gösterir ki, semalar da sâbit değil. İhtiyarlığa, harâb olmaya doğru gidiyor. Onun değişimleri, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi, gerçi ağır ve geç oluyor. Fakat her halde geçici ve zeval ve harab oluşa doğru gittiğini gösterir. İşte dünya, dünya cihetiyle bu temeller üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, daima onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, San’atlı Yaratan Allah’a baktığı zaman, o hareketler ve değişimler, Kudret Kalemi’nin Samed olan Allah’ın mektuplarını yazması için, o kalemin işlemesidir. O hâllerin değişmeleri ise, İlahî İsimler’in fiil ve işlerinin tecellîlerini; ayrı ayrı vasıfları ile gösteren, tazelenen aynalardır. İşte dünya, dünya itibariyle hem fenaya gider, hem ölmeğe koşar, hem zelzele içindedir. Hakîkatte akar su gibi göçtüğü halde, gafletle sûreten donmuş, tabiat fikriyle haşir neşir olarak, yoğunluk kazanıp âhirete perde olmuştur.

     İşte Yanlış ve Menfî Felsefe; Felsefe’nin tetkikleriyle ve hikmet-i tabiiye / fizik bilgisi ile ve sefîh / zevke düşkün medeniyetin çekici lehviyyatiyle, sarhoşçasına hevesleriyle, o dünyanın hem donukluğunu ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem bulanmasını kat kat çoğaltarak Sânii ve Âhireti unutturuyor.                                                                                                                            

     Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle hallaç pamuğu gibi atar. Hikmetli asıl dünyaya parlaklık verir ve bulanmasını giderir. Cansız dünyayı eritir. Dünyanın mevhum / vehmî ebediyetini / devamlı oluş keyfiyet ve düşüncesini parça parça eder. Gök gürlemesi gibi sayha ve çağrılarıyla tabiat fikrini doğuran gafleti dağıtır.

     İşte Kur’ân’ın baştan başa kâinata yönelik âyetleri, şu esasa göre gider. Dünyanın hakîkatini olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle; insanın yüzünü ondan çevirtir. Sânia bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir. Beşerin gözünü ona diktirir. Hakîki hikmeti ders verir. Kâinat Kitabı’nın mânâlarını talim eder / öğretir. Harf ve nakışlarına az bakar. Sarhoş Menfi Felsefe gibi, çirkine âşık edip, mânâyı unutturup, harflerin nakışlarıyla insanların vaktini boş şeyler hakkında sarfettirmez.