24.4 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 20

26 Şubat 1992: Hocalı Katliamı nedir, Hocalı’da neler yapıldı?

26 Şubat 1992: Hocalı Katliamı nedir, ne zaman? Hocalı'da neler yapıldı?

Azerbaycanlılar, Ermeni güçlerinin 26 Şubat 1992’de Hocalı’da kadın, çocuk ve yaşlı gözetmeksizin yaptığı katliamın kurbanlarını anıyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Azerbaycan’a karşı toprak iddiasında bulunmaya başlayan ve saldırıya geçen Ermeniler, 1991’in son günlerinde ablukaya aldıkları, bölgenin tek havaalanına sahip ve stratejik önem taşıyan kenti Hocalı’yı işgal için harekete geçti.

Aylar süren saldırılarını 25 Şubat 1992’de yoğunlaştıran Ermeniler, gece eski Sovyet Rus ordusunun o zaman Hankendi’de bulunan 366. motorize alayının da yardımıyla Hocalı’ya üç koldan saldırdı.

İşgalle yetinmeyen Ermeniler, sivilleri toplu şekilde öldürerek, esirlere acımasızca işkence ederek 20. yüzyılın en kanlı katliamlarından birini yaptı.

Daha önce 7 bin kişinin yaşadığı Hocalı’da savunmasız durumdaki 106’sı kadın, 70’i yaşlı ve 63’ü çocuk 613 Azerbaycan vatandaşı hayatını kaybetti.

Katliamdan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu, Ermeni güçleri 1275 kişiyi esir aldı, bunların 150’sinden daha sonra haber alınamadı.

Katliamda 8 aile tamamen yok edildi, 25 çocuk her iki ebeveynini, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti.

Katledilenlerin adli tıp muayeneleri ve şahit ifadeleri, Hocalı sakinlerinin kafa derilerinin soyulması, kulak, burun, cinsel organlarının kesilmesi, gözlerinin çıkartılması gibi kadın, yaşlı ve çocuk ayrımı yapılmaksızın akıl almaz işkencelere maruz kaldığını açıkça kanıtlıyor.

Katliamın kurbanları arasında boynu vurularak, yakılarak katledilenlerin yanı sıra karnı süngülenen hamile kadınlar da var.

O dönemde çekilen görüntüler ve fotoğraflar, katliamın büyüklüğünü ortaya koyuyor.

Hocalı’da yaşananlar, 1949 Cenevre Sözleşmelerinin, Birleşmiş Milletlerin (BM) Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme, Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi çok sayıda sözleşmenin ciddi ihlali anlamına geliyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 22 Nisan 2010 tarihli kararında, Hocalı’da yaşananlar, savaş suçları veya insanlık aleyhine suçlarla eş değer eylemler olarak görüldü.

Bugüne kadar 18 ülkenin parlamentosu ve ABD’nin 24 eyaletinin meclisi, Hocalı’da yaşananları kınayan ve soykırım olarak gören kararları kabul etti.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=32c2d94a637fb47c4fcb425c47f5de5a656fc117fc86a916546f039c829d3029JmltdHM9MTc3MjA2NDAwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=26+%c5%9eubat+Hocal%c4%b1+katliam%c4%b1&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cuZW5zb25oYWJlci5jb20vYmlsZ2kvMjYtc3ViYXQtMTk5Mi1ob2NhbGkta2F0bGlhbWktbmVkaXItbmUtemFtYW4taG9jYWxpZGEtbmVsZXIteWFwaWxkaQ

Kitapta Yazan Başka Uygulama Başka

Anayasamızda “kuvvetler ayrılığı”, “yargının bağımsız ve tarafsız olduğu”, “Cumhurbaşkanının, görevini tarafsız icra edeceğine” dair hükümler var.

Ama bu Türkiye’de uygulanan Cumhurbaşkanlığı sisteminde kuvvetler ayrılığı olduğu anlamına gelmiyor. Partili Cumhurbaşkanının görevini tarafsız icra etmesini de sağlamıyor. Yargının tarafsız ve bağımsız olduğuna da inananların oranı çok düşük.

Anayasamızın 2. Maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin “insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı”, “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça vurgulanmış. Uygulamada bu niteliklerin hangi oranda kaldığını herkes kendisi sorgulasın lütfen.

Demek ki, anayasa hükümleri uygulanmayınca Anayasa kitapçığında yazan kavramlar birer kelimeden ibaret kalıyor.

****

Bu girişi güncel siyaseti tartışmak için yapmadım. İslam dininin bazı hükümlerinin güncel yorumlanmasına bir giriş olsun istedim. Bu yorumlar kutsal kitabımız Kur’an’ın hükümlerine dayanarak, Maturidi- Hanefi- Yesevi sacayağında şekillenen Türk Müslümanlığı ekseninde olacaktır.

İslam- Cumhuriyet- Demokrasi başlıklı son yazımda belirttiğim gibi, “İslam dini sadece geçmişin bir mirası değil, bugünün sorunlarına çözüm üreten bir değerler bütünüdür.” Bu yüzden İslam dini bir rejim dayatmaz, devlet başkanının iktidara gelişinin, gidişinin kurallarını belirlemez. Sadece devleti yönetenlerden “adalet, meşveret, liyakat ve hukuka bağlılık” ilkelerine uymasını bekler.

Kur’an’ın hükmü bu. Uygulamada ilk 4 halifenin her biri farklı yöntemlerle ama mutlaka bir “rıza” ve “seçim” süreciyle başa geldi.

Fakat İslam beldelerinde Emevîlerden itibaren 20. yüzyıla kadar monarşinin (saltanatın/ hilafetin) babadan oğula geçme kuralı uygulandı. Meşruiyet, güç veya kan bağına indirgenerek İslam’ın liyakat ilkesi çiğnendi.

Bu hükümdarlar/ sultanlar/ halifeler/ devlet başkanları içinde, az da olsa, “adalet, meşveret, liyakat ve hukuka bağlılık” ilkelerine uyan, halkını özgür ve refah içinde yaşatanlar oldu. Bunlar seçimle işbaşına gelmeseler bile İslami birer yönetim sayılabilir.

Fakat özellikle günümüzde, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde, İslam’ın ruhuna aykırı yönetimler yani zulüm, yolsuzluk, adaletsizlik ve tek adam rejimleri çoğunlukta. Bu yöneticilerin çoğu güçlerini ömür boyu iktidarda kalabilecek şekilde kullanmakta.

Ülkenin anayasasında “İslam Devleti” yazması, (yarı demokratik veya demokratik olmayan) seçimlerle işbaşına gelmeleri dahi bu rejimleri İslami yapmaya yetmiyor.

Bu durumda İslam’ın insanlık için en hayırlı hükümleri getirdiğine inandırmak kolay olmuyor. İslam’ın anayasası Kur’an ise, bu anayasada vahyin bildirdiği ilkelerin insanlığın iyiliğine olduğunun fark edilmesi mümkün olmuyor.

Çünkü insanlar, teorik hükümlere değil, hayatlarını doğrudan etkileyen akıldan, bilimden, ahlaktan uzak uygulamalara bakıyor.

Toplum o hale geliyor ki, “Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?”  sorusuna cevap verenlerin yüzde 70-80’i “hayır gerektirmez” diyor. “İnsan dindarsa ahlaklıdır” denmesi gerekirken, dindar insanın ahlaksız olması normal karşılanabiliyor.

Müslüman idareci adaletle hükmetmek zorundadır. Ama “alnı secdeye değen Müslüman” yöneticiler, bazı vatandaşlarına “düşman hukuku” uygulayabiliyorlar. İktidar yandaşları da adaletsiz uygulamalara itiraz etmiyorlar.

Bu sebeple “bunlar Müslümansa ben onların dininden değilim” diyerek ateist, deist olanlar veya tarihte kalmış inanç sistemlerine sığınanlar (İran’da Zerdüştlük, Türkiye’de Gök Tengri inancı gibi) artıyor.

Ama biz T.C. Anayasasındaki hükümlerin doğru uygulanmasını sağlamak için sıkça anayasa hükümlerini hatırlatmak görevini yapıyoruz. Tıpkı bunun gibi, iktidarına din üzerinden meşruiyet arayanlara kutsal kitabımızın hükümlerini de hatırlatmak zorundayız.

****************************************

Kur’an’ın Güncel Meselelere Dair Yorumları

İslam hukuku “donmuş” bir yapı değildir, zamanın ruhuna göre yorumlanması gerekir. Maturidi- Hanefi çizgisindeki alimler Kur’an’daki hükümlerin nedenlerini (illetlerini) sorgular. “Eğer bir hükmün dayandığı sosyal sebep ortadan kalkmışsa, o hükmün uygulama biçiminin de değişebileceğini” ifade ederler.

Bir bilginin doğruluğunu ölçmek için önce Kur’an’ın temel ilkelerine bakılması gerektiğini söylerler. Yöntem olarak, “Nassın (metnin) lafzına hapsolmadan, ilahi muradın ne olduğunu anlamaya çalışırlar.”

Bu bakış açısıyla baktığımızda iki güncel meseleye dair Kur’an hükümlerini özetlemeye çalışacağım.

****

CUMHURİYET VE LAİKLİK BAĞLAMINDA DİN: Cumhuriyet değerleri ile İslam’ın özünün çelişmediğini, aksine laikliğin inanç özgürlüğü için bir güvence olduğunu söyleyebiliriz.

“Din devletleşirse din olmaktan çıkar.” Din siyasallaştığında, siyasetin kiri dine bulaştığında, toplumda “deizm” veya “ateizm” gibi tepkisel yönelimler artmaktadır. KONDA (2025) anketinde dindarlık oranının (2008’e göre) %55’ten %46’ya düştüğünü, ateist/inançsız oranının %2’den %8’e çıktığını gösteriyor.

Laiklik genelde “devleti dinden korumak” olarak algılanır. Laiklik olmadığında, muktedirler kendi kararlarını “Allah’ın emri” gibi sunabilirler.

Ama laikliğin diğer yönü “dini devletten korumak” fonksiyonudur.  Bir Müslüman’ın ibadetini özgürce ve samimiyetle yapabilmesi için devletin o alana müdahale etmemesi, sadece güvenlik ve özgürlük ortamını sağlamasıyla mümkün olabilir.

****

KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ: Maalesef fıkıh tarihsel süreçte “erkek egemen” bir yorumla şekillenmiştir. Oysaki, Kur’an’ın özünde kadın ve erkek yaratılış olarak eşittir.

Fıkıhtaki bazı kısıtlayıcı hükümler o günün sosyal şartlarından kaynaklanmıştır. O dönemde erkek, ailenin tek geçindireni ve savaşçısıydı. Kadının ise ekonomik bir sorumluluğu yoktu. Bu adaleti sağlamak için mirasta erkeğe daha fazla pay verilmişti.

Bugün kadınlar da çalışıyor, aile bütçesine katılıyor ve mirasın yönetiminde erkek kadar sorumluluk alıyor. Bu yüzden günümüzde mirasın eşit paylaşılması Kur’an’ın “adalet” ruhuna daha uygundur.

Kadının şahitliği veya mirastaki payı gibi konular “değişmez ibadet” değildir, “sosyal düzenleme” niteliğindedir. Dolayısıyla günümüzün değişen ekonomik ve sosyal yapısında eşitlik eksenli yorumlanabilir.

Kadının devlet başkanı veya hâkim olmasının önünde de dini bir engel yoktur. Kadın her türlü üst düzey yönetici pozisyonunda çalışabilir.

Zaten çok büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de bu konular hem erkek ve hem de kadın Müslümanlar tarafından böyle içselleştirilmiştir. Çok küçük bir zümre bu yoruma karşıdır.

Çünkü, çok şükür ki, halkımızın irfanı büyük ölçüde Maturidi- Hanefi- Yesevi yorumlarıyla şekillenmiştir.

Bir Vefa Örneği, Ümran Hoca

“Allah, kimseyi açlıkla imtihan etmesin.” dendiğinde aklımıza nedense öncelikle midemiz gelir. Başka açlık türleri de var: Sevme, sevilme, vefa, değer görme, güvende olma gibi…

Ramazan ayı içindeyiz. Mide açlığının öneminden, verdiği terbiyeden bahsediyor işin uzmanları. Buna itiraz yok. Peki, sevmeye, sevilmeye, beğenilmeye, güven içinde olmaya … açlık derecesinde ihtiyacı olanları ne yapacağız? Bu tür açlıkları çekenler için dernekler kurulup kampanyalar düzenlenecek mi?

Geçtiğimiz günlerde bir yazılı mesaj aldım. Aynı mesaj grubu içinde olduğumuzu öğreniyorum kendisinden. “Hocam, siz beni hatırlar mısınız bilmem.” diye başlamış, mesajına, özetle, şunları yazmış: “Türkçe derslerimize siz girdiniz, sizin sayenizde yaptığım Türkçe netlerimle Marmara Edebiyata girmek nasip oldu, Kadir Durgun ismi biz öğrenciler arasında bir marka idi, bir dershane hocasından daha öte bir şahsiyetti; bizimle şakalaşan, halimizi soran hem tebriki hem tenkidini sevgiyle yapan bir isimdi. Şimdi yazılarınızı okurken 35 yıl öncesine gidiyorum, aynı samimiyetinizi aynı heyecanınızı tekraren hissediyorum, Rabbime şükürler olsun ki sizin gibi, öğrencilerinin kalplerine sadece dokunan değil, istikballerine mühür vuran güzel öğretmenlerle biz gariplerin yollarını kesiştirdi. Hürmetlerimle, ellerinizden öperim.” (Talebeniz, Ümran Ay)

Ümran’dan sosyal profili hakkında da bilgi istedim: “Kıymetli hocam öncelikle vefasızlığım için nasıl özür dilerim, bilemiyorum. Aslında WhatsApp grubunda ilk yazınızı okuduğumda sizi aramak istedim ama; cesaret edemedim. Siz, Türkçeye olan sevgimi daha da artırdınız, Marmara Edebiyatı 92-96 arası okudum, yüksek lisans ve doktorayı da aynı bölümde tamamladım. Öğretmenlik yaptım. 2012’den beri Marmara’da aynı bölümde öğretim üyesiyim.”

Bu yazışmanın bitiminde Ümran’ın Marmara Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı Profesörü unvanıyla görev yaptığını sosyal medyadan öğrendim ve onun birkaç dersini dinledim. Kulağı geçen boynuz misali, kendisini tebrik etme sorumluluğumu yerine getirdim.

Her borcun, kendi cinsinden bir değerle ödenmesi makbuldür. İnanıyorum ki Ümran Hoca da öğrencilerine rol model olarak borcunu ödüyordur.

İşte vefa tam da burada anlam kazanıyor: Borcunu bilmek, borcunu ödemek; emek sahiplerini unutmamak, unutturmamak. Mide merkezli açlığın zihinlere kazındığı bir dönemde bizi insan yapan değerlerdeki açlığımızı canlı tutmak ve bu açlığımızı giderecek yol ve yöntemler icat etmek. Vefa, insanın kendi geçmişine gösterdiği saygıdır. Değerbilirlik ise kendi başarısındaki payını küçültüp başkasının emeğini büyütebilmektir. Bu iki haslet kaybolduğunda toplum, çözülür; güçlenmek yerine kabalaşır.

Bugün hepimize düşen bir görev var: Hayatımızda iz bırakanları hatırlamak. Bir öğretmeni, bir büyüğü, bir dostu… Telefonu elimize alıp “Hakkınız var” diyebilmek. İnanın, o cümle sadece karşı tarafı değil, insanın kendi vicdanını da onarır. Çünkü vefa, geçmişe yazılmış bir teşekkür değil; insanın karakterine atılmış bir imzadır.

Yorulan bedenler, dinlenme; acıkan mideler, yeme; yalnız insanlar, dost; marifet sahipleri, iltifat açlığı çeker. Açlık, ihtiyacın giderilmesiyle yok edilir. Çocukların sevgiye, ilgiye; yaşlıların vefaya, değerbilirliğe; vatandaşların, sözüne güvenilir siyasetçiye ve emin beldelere ihtiyacı vardır.

Duygusal açlıkların, mide açlığı kadar önemsenmediğini görüyorum. Sofralar kuruluyor, ikramlar yapılıyor, fitre ve zekât dağıtılıyor, hükümet emeklilere ikramiye veriyor. Buna Ramazan bereketi veya sevinci deniyor. Bilinmiyor ki mana yönüyle tokluğa ulaşmayan hiçbir kişiyi madden doyurmak mümkün değildir. Kanaat yoksa fakirlik, bitmez; emniyet yoksa korku, bitmez; vefa yoksa yalnızlık, bitmez.

Ramazan iklimi, herkesi ihtiyacına göre kuşatmalı. Açlara ekmek, fakirlere destek gerek. Evsizlere ev, yurtsuzlara yurt gerek. Yaşlılara hürmet, çocuklara sevgi; ustalara kıymet, öğretmenlere vefa gerek.

Hayat, bir toprak; ne ekersen onu biçiyorsun, neyi gösterirsen aynada onu görüyorsun. Her ektiğin bir şekilde karşına sürpriz olarak çıkıyor. Bugün Ümran Hoca, yarın bir başkası. Görüntüsü yarın aynasında güzel çıkmasını isteyenler, güzel işler yapmalı. Kişi kendisiyle övünmeli, torunları onunla övünç duymalı. Herkesin, birbiriyle övündüğü bir toplum inşa etmek, varlık nedenimiz olmalı.

Somut ve soyut her türlü açlığın giderilmesi gereken Ramazan’da esen meltem, ülkemiz ve insanlık için on iki ayın iklimi olmalı.

Son durağımız kara toprağın bağrına yatmadan…

Kur’an Ayı Ramazan

     “Kur’an, muazzam bir unvandır ve herkes kendi anlayış kapasitesine göre O’ndaki inanç kurallarından, ilahî sisteme ve evrene ilişkin Evrensel bilgilerden mutlaka yararlanacaktır. Önemli olan, Kur’an’a iyi niyet ve ön yargısız yaklaşmak ve en doğruyu bulabilmek amacıyla çaba göstermektir.

     (Evet, Kur’an, gelip geçmiş ve gelecek insanlar sayısınca çeşitlenen, istisnaî / sıra dışı, benzersiz; ezelî – ebedî kutsal mı kutsal bir kitaptır. -M.B-)”

(Son Davet KUR’AN, Prof. Dr. Gazi Özdemir, s: xıı)

     “Kur’an’ın 23 yıllık bir zaman süresince ve kısım kısım, olay örnekleri yaşatılarak indirilmesi, hem iyice anlaya anlaya ve sindirilerek öğrenilmesi, hem de bildirdiği devrim özelliğindeki sosyo-ekonomik değişikliklerin, insanlara alıştırılarak benimsetilmesi içindir.

     “ ‘Onların (kafa karıştırmak, kuşku uyandırmak için) sana getirdikleri hiçbir misal (hiçbir soru veya konu) yoktur ki, Biz sana (o konuda) gerçeği bildirmeyelim ve (bunun yanında) en güzel açıklamayı yapmayalım.’ (Furkan: 33) ayette, din ile ilgili her sorunun cevabının Kur’anda olduğu açıklanmıştır ki, Kur’an’ın yanına başka kitaba gerek olmadığına dikkat çekilmiş olunmaktadır. Tabi Hz. Muhammed’in Kur’an’daki ayetlere uygun sözleri de birer Hadis olarak önemsenmelidir.” (a.g.e. s: 120)

     “ ‘(Nerede ne zaman olursa olsun) Kendilerine Rablerinin (kevnî ve lafzî) âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı (duymamış ve görmemiş gibi) sağır ve kör davranmazlar.’ (Furkan: 73) Ayette Kur’an’ı anlamadan okuyanlar sağır ve kör olarak tanımlanmaktadırlar.” (a.g.e. s: 152)

x

     “ ‘Ve şu da bir gerçek ki, hiçbir kimse, kendisi istemedikten sonra, Allah, o kimseye inanma / doğruya ulaşma izni vermez ve yine bilin ki Allah, akıllarını kullanmayanların üzerine pislik / mutsuzluk yağdırır ve sürekli sıkıntı ve felaketlerden de kurtulamazlar.’ (Yunus: 100)

     “Demek ki,…bütün insanlar aynı özellikte ve kalıp halinde yaratılmamış, çaba gösterip Dünya eğitiminden başarılı olanların seçilmesi yöntemi uygulanmıştır.

     “Akıllarını doğru yolu bulmak üzere kullanmayanlara pislik indirilmesi demek, onları sıkıntılı bir yaşama sokmak, geri kalmışlık ve gruplaşmalar oluşturtmak demektir. Ayete göre, ‘Kur’an, aklı olanı değil, aklını kullananı muhatap almaktadır’ demektir.” (a.g. e. s: 215)

x

     “Kur’an okumak, 1) Anlamak, 2) Düşünmek, 3) Öğrenip benimsemek, 4) Duygulanmak ve 5) Bu kurallara göre yaşama çabası içinde olmak aşamalıdır…

     “Gerçek şu ki, KUR’AN, her devirde sayısız defa okundukça, İlâhî ve Evren gerçekleri farklı anlamlandırıp, farklı yorumlanacak MUCİZE BİR KİTAPTIR…

     “Kur’an’ı sağlıklı anlamlandırmanın, yorumlama ve sohbet etmenin temel şartı, bütününü anlayıp sureler arası bağlantıyı, bir suredeki ayetlerin bağlantısını ve nihayet bir konuya ilişkin farklı surelerdeki bilgileri bağdaştırmayı gerçekleştirmeyi hedeflemek gerekir.

     “Çünkü Kur’an, bütünüyle yaklaşıldığında kendi kendisini, örneğin bir ayetini, çoğunlukla başka ayet veya birden çok ayetlerle en iyi şekilde açıklayan bir kitaptır.

      “Bu nedenle de bir suredeki bütün ayetler, ilk ayetten son ayete kadar birbirlerine sebep-sonuç ilişkisi ile bağlantı içindedirler.

      “Dolayısıyla da bir ayeti yorumlar ve sohbet ederken, başka ayet veya ayetlerden yararlanılmış ve yararlanılan bu ayetlere ilişkin bilgi, okuyucu da yararlansın diye ayetin hemen altında belirtilmiştir.

      “Bir kelimenin birden fazla anlamı da varsa, bunlar arasından o kelimenin bulunduğu surenin diğer ayetlerinin ortak anlamına uygun verilmiştir.” (a. g. e. s. ıx – x)

Ramazanı Karşılarken

İslam’ın beş şartından biri de, Ramazan ayında, her gün oruç tutmaktır. Oruç, hicretten 18 ay sonra, Şaban ayının onuncu günü, Bedir gazasından bir ay evvel farz oldu.

Ramazan, “yanmak” demektir. Bu ayda oruç tutanların, ibadet ve iyilik yapanların, tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur. Ramazanın ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden azat olmaktır.

 Kur’an-ı kerim, bu ayda indi. Bin aya bedel olan Kadir Gecesi” bu ayın içindedir. Affın, ihsanın, bereketin, iyiliklerin, güzelliklerin, manevi atmosferin yağmurlar gibi yüreklere aktığı eşsiz müjdelerin dolu olduğu bir aydır.

Ramazan, sabır ayıdır. Bu ay, iyi geçinme, öksüz ve düşkünlere, kimsesizlere, komşulara, akrabaya, kendi ailesine ve çocuklarına iyilik yapma, gönül alma ayıdır.

O yüzden insanları “kırmamalı, üzmemeli, rencide olabileceği kaba söz, gıybet, alaya alma, küçük görme, aşağılama” vb. kötü söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Kendisine kötülük edenlerden, kırıcı söz söyleyenlerden, “ben oruçluyum” diyerek uzak durmalı kesinlikle kalp kırmamalıdır.

Oruç tutmak, belli bir süre midemizin aç susuz kalması anlamına gelmez. Ya da en leziz ve haddinden fazla yemeklerle nefisimizi doyurup, sahura kadar eğlenip, öğleye kadar uyuyarak günü doldurmak hiç değildir.

Orucu bütün uzuvlarıyla, bütün ruhuyla, en samimi, içten duygularla, arzuyla, heyecanla, sevinçle ve gururla tutmalıdır. Bu aya kavuşmayı nimet bilmelidir. Sağlıklı şekilde oruç tutma imkânı bulduğu için sevinmeli ve şükretmelidir.

Bu ay, kendimize öz eleştiri gözüyle bakarak; hatalarımızı, eksiklerimizi görüp düzeltme, kötü huylarımızı varsa terk etme ayıdır. Cömertlik, iyilik yapma, affetme, anne, baba, dede, nine vb. akrabaları, komşuları, hısımları ve dostları hatırlama ayıdır.

Ramazanı, “bedeni yormadan, sıkıntıya sokmadan” kalbimizle, zihnimizle ve tüm uzuvlarımızla birlikte; ibadetle, iyilik yapmakla, gönül almakla, sevindirmekle, huzurla, aşkla ve sevgi ile huşu içinde değerlendirmelidir.

Bütün azalarımızı, düşüncemizi ve gönlümüzü kötülüklere, çirkinliklere kapatarak, güzel, tatlı, kendimize ve insanlığa yararlı iyi iş ve söylemlerle meşgul olmalıyız. İnsanlara, canlılara ve doğaya karşı; güler yüzlü, tatlı sözlü, mütevazı, nazik, yüreği sevgi ve merhametle donatılmış, duygulu, hoşgörülü, yardımsever bir birey olmaya çalışmalıyız.

Niyetimiz Mevla’nın rızası için, samimi, sade ve mütevazı, gösterişten ırak iftarlar verebilmek olmalıdır. İftarın zenginliği, aşırı külfete sebep olması, nefsi okşayan şaşaalı, gösterişe kayan, israfı körükleyen türden olması uygun değildir.

Ramazan-ı şerifte edeple, saygıyla, huşuyla, buruk ve kırık bir kalple, Kur’an-ı kerim okunmalı, geceler; zikir, istiğfar, münacat ve tefekkürle yad edilmelidir. Böylelikle bedenler latif, geceler huzurlu, gündüzler bereketli, duygular deruni, zaman kıymetli, ömür huzurlu geçer.

Ramazanın kıymetini bilip değerlendirenin, bütün bir senesi bereketli olur. Oruçluya Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı boldur. Hazineler elinde iken, niçin aç durduğu Yusuf aleyhiselama sorulunca, “tok olunca açları unutmaktan korkuyorum” buyurmuştur. Atalarımız da, “Tok, açın hâlinden bilmez” demişlerdir.

Dünyada misafir olan ey ahiret yolcusu, uyanmak ve dönüşü olmayan yolculuğa azık toplama zamanıdır. Doğmak ölümün habercisidir. Her fani ölümü tadacaktır. Geçen sene oruç tutan niceleri şimdi aramızda yoklar. Kimilerimiz de bundan sonraki ramazanda olmayacaktır.

Ramazan bir fırsat, bir uyanma, arınma, insanlık ayarlarımıza geri dönme ayıdır. Gönlümüze hikmet pınarlarını, merhamet duygularını, sevgi ve dayanışma aşkını akıtma zamanıdır.

Bu nimetten yararlanmasını bilenlere ne mutlu. Rabbim cümlemize, razı olduğu, beğendiği kul olmayı, maddi, manevi huzuru, sağlığı ve mutluluğu nasip eylesin. Âmin.

Sevgiyle kalın.

İnsanın Ne Olacağı

Kitaba ne olacak? Yazarlığa, okuyuculuğa ne olacak? Hatta yazıya ne olacak? Okula, öğretmene, derse ne olacak? Bunlar kafamdaki sorular. Saçma buluyorsanız Gelen Dalga’dan haberiniz yok demektir. Bu Mustafa Süleyman adlı, babası Suriyeli bir yazarın kitabının başlığı ama insanlık tarihinde şu anda karşılaştığımız hâli iyi anlatıyor, gelen dalga…

ABD’de keyif için kitap okuma birkaç yıl içinde %40 azalmış. Bizde “yetişkin-kültür” kitap türü aynı oranda gerilemiş. Bir zamanlar her biri milyon satan gazetelerimiz vardı. Şimdi tamamını toplasan ne buluruz bilmiyorum. Bir milyonu bulamayacağımızı biliyorum.

Mahvolduk! Kültür gitti. Entelektüel hayatın sonu! Böyle tepkiler gırla gidiyor. Bunları tamamen saçma bulsam rahat edeceğim ama kısmen de olsa içlerinde gerçek payı var. Yukarıda sorduğum soruların cevabını da bilmiyorum. Bulmacayı çözmek için elimde bir anahtar var galiba. Ama gelen dalga, tek anahtarın açamayacağı bir kilit.

Alete değil amaca bak

O anahtar ne? İhtiyaçlara ve işlevlere bakmak. O ihtiyaçları karşılamak için kullandığımız aletlere değil. Yazı, haberleşme ihtiyacını karşılayan bir alettir; yoksa “aletti” mi demek lazım? Burada aslolan haberleşmektir. Yazıyı sonradan bulduk. Gerçi 5000 yıl önce bulduk ama yayılması epey yeni. Yazı yokken haberleşmiyor muyduk? Bal gibi haberleşiyorduk ama araçlar farklıydı. Şiir söylüyorduk. Destan söylüyorduk. Bunları ileten saz şairleri, destancılar vardı. Türkistan’da hâlâ Manasçılar var. Ağızdan ağıza iletilirken unutulmasın, yanlış aktarılmasın diye küçük şifrelerimiz vardı. Mısra diye bir şey kullanıyorduk, hepsi aynı uzunluktaydı. Hatta aynı ritimdeydi ki o ritme vezin, yani ölçü diyorduk. Sonra her birini aynı sesle bitiriyorduk. O marifete de kafiye dedik. Vezinli, kafiyeli şiiri yanlış okumak zordu. Saz da ritmi desteklerdi. Sonra yazı geldi. Önce kayalara oyduk. Sonra kâğıt sahifelere. Sahifeleri rulo yapıp sakladık. Onları toplayıp satanlara sahaf dedik… Derken sahifeleri rulo yerine kıvırıp dikip mushaf yaptık. Sonra matbaa geldi, işler kolaylaştı ve ucuzladı. Devletin emirlerini, talimatlarını resmî gazetede yayınladık.

Taş-kağıt-internet

Resmi gazete yokken tellal çıkarırdık. “Duyduk duymadık demeyin…” diye başlardı söze. Hutbeler de benzer işlevi görürdü.

Radyo, televizyon neden sonra geldi.

Bütün bunlarda araçlara değil, amaçlara bakın. Saydıklarımın her biri benzer amaçların farklı araçlarla icrasıdır.

Şiir, neden sonra hikâye ve roman. Sonra kurgu olmayan işte o “yetişkin kültür” yayınları. Her biri farklı maksatlı iletişim yollarıdır. Bazıları bilgiyi, bazıları duyguyu iletir. Amaç duygu ve bilgidir. Araç sözdür, sazdır, tellaldır, taştır, sayfadır, radyodur, televizyondur, videodur, internettir.

İnsanlar düşünce ve duygularını birbirlerine iletmeye devam edecek. Bundan ibaret.

Bundan ibaret mi? Yıllar önce Marshall McLuhan adlı bir Kanadalı, sonradan çok meşhur olan bir laf söyledi: “Ortam mesajdır.” Demek sözlü destandan internet trollüğüne, kitaptan YouTube videosuna ortam da mesaja etki ediyor. Yani benim araca değil amaca, işleve odaklanın tavsiyem işi kökten çözmüyor. Çünkü araç amacı etkiliyor, şekillendirip değiştiriyor.

Ne olacak?

Araca değil amaca odaklan düşüncesi, aklımdan ilk geçtiğinde şöyle bir örnek vermeyi düşünmüştüm. Kitap nedir? İster kurgu dışı “yetişkin kültür” cinsi olsun ister roman. Bunlar insanı, kurgu dünyası veya bilgi dünyası, bir dünyanın içine çekip ona o dünyayı etraflıca anlatma, hissettirme amacını taşır. Romanın anlattığı dünyada saatlerce, günlerce yaşar, oradaki karakterlerle tanıdık, kanka olursunuz. Yetişkin kültür veya bilgi kitabı da size bir dünya çizer. Tıpkı roman gibi ama kurgu değil, gerçek bir dünyayı anlatır. Temel, derinlemesine izlenimdir. Romanda da roman olmayanda da. Bunun yerine şimdiki “ortam”lardan hangisi var? Diziler… Belki filmler de ; ancak çok usta ve olağanüstü film, romanın ve kitabın derinlemesine izlenimini sağlayabilir. Dizi o maksada daha yakınmış gibi.

Şimdi son soru: İnternet çağının çocukları… Hadi diyelim romanı, kitabı okumuyorlar. Kitap yayın istatistikleri buna işaret ediyor. Peki bu sabırsız neslin bir diziyi veya bir filmi 90 dakika seyretmeye sabrı var mı? Birçok kişi hemen hükmü verecek: Hayır. Yoktur. Sabırları yoktur! Bu hafta ortalıkta bir haber dolaşıyordu: Z kuşağı yakın tarihte ilk defa zihin becerilerinde annebabalarının gerisine düşmüş. Hangi beceride geriye düşmüş, nasıl ölçülmüş? Pek bilgi yoktu. Ama şüphesiz ilgi çekici bir haber ve hüküm. Zamane gençliği diye konuşmaya bayılırız. Hatta bir latife vardır. Adem Babamız, Havva Anamıza ne demiş? “Nesil bozuldu!” demiş.

Kitaba ne olacak? Yazarlığa, okuyuculuğa ne olacak? Hatta yazıya ne olacak? Okula, öğretmene, derse ne olacak? Çözemedim. Gençken okuduğum bir kitabın girişindeki epigrafla bitireyim: Çünkü henüz insanın ne olacağı belli değil. Öyleyse?

İslam- Cumhuriyet- Demokrasi

Bazı Müslümanlar Cumhuriyet ve Demokrasiyi İslam’a karşı rejimler gibi değerlendirirler. Oysaki İslam belirli bir devlet biçimi dayatmaz. Din bu alanı insan aklına ve zamanın şartlarına bırakmıştır.

İslam hukukunda yönetimin meşruiyeti, yöneticinin unvanından (halife, padişah, başkan) değil, şu dört ana ilkeyi hayata geçirip geçirmediğinden gelir:

Emanet ve Liyakat: “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” (Nisa, 58). Yönetim bir mülk değil, halkın yöneticiye bıraktığı bir emanettir. Liyakat, yani işi en iyi yapanın seçilmesidir. Hanedanlık (monarşi) yapısını kökten reddeden liyakat ilkesidir.

Adalet: İslam’ın yönetimdeki en temel “olmazsa olmazı”dır. Allah adaletle hükmetmeyi emrediyor. (Nisa 58). Adalet, sadece yargılamada değil; gelir dağılımında, fırsat eşitliğinde ve kanun önünde eşitlikte aranır. “Kul hakkı” denilen bireysel hakları ve kamu yararını korumayan yönetimlerin adil olduğu söylenemez.

Meşveret (İstişare): Şura suresi, 38. Ayette “İşleri aralarında istişare iledir” denilmektedir. Tek bir kişinin aklı, toplumun ortak aklından üstün görülemez. Bu ilke, bugün parlamenter sistemin ve katılımcı demokrasinin özünü oluşturur.

Hukuka Bağlılık: Yönetici, kendi arzularına (heva ve heveslerine) göre değil, evrensel hukuk ilkelerine göre hareket etmelidir.

Ancak tarih boyunca saltanat (monarşi) yönetimleri meşruiyeti güç veya kan bağına indirgeyerek İslam’ın bu temel liyakat ilkesini çiğnemiştir.

****

Dinin bu alanında da hükümleri yorumlanırken iki yöntem uygulanmaktadır. İlk yöntemde İslam’ın ilk yıllarındaki hüküm ve uygulamaları hatta o dönem Arap toplumun gelenekleri dinin bir gereği olarak algılanmaktadır.

İkinci yöntem ise dinin amaçları (Makasıdü’ş-Şeria) gözetilerek “bu konuda yüce yaratanımız ne murat etmiş, hangi toplumsal yararı gözetmiş olabilir?” sorusuna cevap aramaktır. Maturidi- Hanefi çizgisinin yöntemi budur.

İslam dini sadece geçmişin bir mirası değil, bugünün sorunlarına çözüm üreten bir değerler bütünüdür.

Eğer bir sistemde adalet, meşveret, liyakat ve hukuka bağlılık varsa, o sistemin adı Cumhuriyet de olsa Demokrasi de olsa İslam’ın arzuladığı yönetim odur. Aksine, adı “İslam Devleti” olup içinde zulüm, yolsuzluk, adaletsizlik ve tek adamlık varsa, o yapı İslam’ın ruhuna en uzak yapıdır.

*************************************

4 Halife Dönemi Uygulamaları

İslam tarihinin başlangıcındaki “Dört Halife” dönemi, aslında saltanatın (monarşinin) İslam’ın asli bir unsuru olmadığının, tam aksine yönetimin bir “toplumsal sözleşme” ve “seçim” esasına dayandığının en büyük delilidir.

Hz. Peygamber kendinden sonrası için bir “veliaht” tayin etmemiştir. İlk dört halifenin her biri farklı yöntemlerle ama mutlaka bir “rıza” ve “seçim” süreciyle başa gelmiştir.

İlk dört halife Toplumun ileri gelenlerinin ve halkın onayını almak suretiyle görevi devralmışlardır. Bu durum, özü itibarıyla bir “Cumhuriyet” pratiği başlangıcıdır.

İslam dünyasında monarşinin (saltanatın) babadan oğula geçme kuralı, Emevilerle başlamıştır.

Bugün yanlış anlaşılan “biat” kavramı, aslında modern demokrasilerdeki “oy verme” ve “sosyal sözleşme”nin o günkü karşılığıdır.

Biat, bir kişinin otoritesine körü körüne teslim olmak değil; yönetilen ile yöneten arasında yapılan bir sözleşmedir.

Eğer yönetici hukukun dışına çıkarsa sözleşme bozulur. Bu, tam olarak demokrasilerdeki “hukuka bağlı yönetim” ve “hesap verebilirlik” ilkesidir.

İlk halife Hz. Ebubekir seçildikten sonra minbere çıkıp şu tarihi konuşmayı yapmıştır:

“Ey insanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde başınıza seçildim. Eğer görevimi iyi yaparsam bana yardım edin, yanlış yaparsam beni düzeltin… Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Onlara isyan edersem, artık üzerinizde bir itaat hakkım kalmaz.”

Bu konuşma, bir diktatörün değil, yetkisini halktan alan ve denetlenmeyi talep eden bir liderin dilidir. “Yanlış yaparsam beni düzeltin” çağrısı, bugün muhalefetin, özgür basının ve yargı denetiminin fıkhi temelidir.

*************************************

Ömür Boyu Devlet Başkanlığı ve İslam

Gerek İslam ülkelerinde ve gerekse diğer dinlerin hâkim olduğu ülkelerde yüzyıllar boyu devlet başkanlarının kan bağına göre belirlendiğini biliyoruz.

Bu şekilde gelen krallar veya padişahlar kendilerini “Tanrının yeryüzündeki gölgesi” olarak göstermiştir. Vahdettin’in “Bir millet var, koyun sürüsü. Buna bir çoban lazım. O da benim” sözündeki gibi, halkı sürü kendisini çoban görmüşlerdir.

İslam, insanın güce karşı zaafı olduğunu kabul eder. Kur’an, gücü elinde tutan insanın kendini “kendine yeterli” (müstağni) gördüğünde azgınlaşacağını belirtir. (Alak Suresi, 6-7).

Benzer bir tespiti Lord Acton’ın meşhur “Güç bozar, mutlak güç mutlak bozar” ilkesinde görüyoruz.

Dünyada ömür boyu/ çok uzun süreli ve denetlemeyen güce sahip devlet başkanının “azgınlaşması” ve “bozulması”nın önüne geçmek için güçlerinin dengelenip, denetlendiği; görev süresinin önceden belirli olduğu sistemler geliştirildi. (Bizim son anayasamızda da Cumhurbaşkanının iki dönem için seçilebileceği kuralı getirildi.)

Bu tür demokratik yönetimleri İslam’ın temel ilkeleri açısından değerlendirmemiz faydalı olacaktır.

İktidar süresi sınırlandırılmadığında, yönetici zamanla “ölümsüzlük” ve “kusursuzluk” yanılgısına düşer; eleştiriye kapalı hale gelir, etrafı dalkavuklarla çevrilir. Bu durumda Kur’an “Firavunlaşma” (mutlak otorite iddiası) riskine karşı bizleri uyarır.

Oysaki, görev süresinin belirli ve sınırlı olması, yöneticiye “geçici bir emanetçi” olduğunu hatırlatan manevi ve hukuki bir fren mekanizmasıdır. Süre sınırı, iktidarın şahsileşmesini engelleyerek, makamın kutsallaştırılmasının önüne geçer. Bu, İslam’ın putlaştırmaya (kişi kültüne) karşı olan tavrıyla tam uyumludur.

Siyasal gücün tek bir elde veya ailede ömür boyu kalması, toplumun geri kalanının “yönetime katma değer sunma” hakkını gasp eder.

Buna karşılık görev süresinin sınırlı olması, liyakat sahibi yeni nesillerin yönetime gelmesini sağlar. Bu, toplumdaki adaleti ve dinamizmi korur.

İslam’ın ‘hesap verebilirlik’ ilkesi, sadece ahirete ertelenemez. Gerçek dindarlık, yöneticinin elini kolunu hukukla bağlayan, ona ‘vaktin dolduğunda gideceksin’ diyen bir sistem kurmaktır. Bu yüzden, süresi önceden ilan edilmiş, denetlenebilir bir demokratik yönetim; ucu açık, denetlenemez bir tek adam yönetiminden çok daha İslami’dir.