İç Güçler?
Joseph Nye, Uluslararası İlişkiler alanının ilk on ağır topundan biri. Diğer dokuzunda olmayan bir özelliği var, yazdıklarını uygulasın diye kendisine makam ve yetki verilmiş. Yalnız kendi ülkesinin değil Avrupa’dan Çin’e, birçok ülkenin dış politikasını etkilemiş. Ho Jintao döneminde Çin Dışişleri resmen randevu isteyip Nye’e, “Çin yumuşak gücünü nasıl arttırır?”, diye sormuş.
Üç güç: Sert Güç, en kolay anlaşılanı. Bir ülkenin ekonomik gücü, silahlı kuvvetlerinin gücü, devlet teşkilatının doğru ve hızlı çalışması. Yumuşak Güç, Nye’ın kısa tarifiyle, “Harvard’tan Holywood’a her şey”. Ülkenin kültürüyle, yaşam tarzıyla, refahıyla diğer ülke insanını etkileme gücü. Yabancı ülkelerin sizi takdir etmelerini, taklit etmelerini, size imrenmelerini ve sizinle birlikte hareket etmeye baştan hazır olmalarını sağlayan cazibe. İkisinin birlikte kullanımına da Akıllı Güç diyor.
Bütün bu düşünceler dış siyaset için, milletlerarası ilişkiler için geliştirilmiş kavramlar ve politikalar. Yalnız öyle mi? Acaba bu güçlerin bileşeni diye sayılan, tarif edilen şeyler ülkelerin kendi vatandaşlarını da etkiler mi?
Türkiye iter mi çeker mi?
Uzun zamandır aklımda, çekim merkezi diye bir kavram var. Bizim insanlarımız, bizim vatandaşlarımız, günlük hayatlarında olup bitene, okuduklarına, duyduklarına bakarak, “İyi ki Türkiye’deyim.” diyor mu? Gençler ülke içindeki geleceklerine umutla ve heyecanla mı bakıyor, endişe ve ümitsizlikle mi? Bu saydıklarımın olumlu şıkları doğruysa Türkiye bir cazibe merkezidir, değil mi? Bu çekim, yalnız kendi vatandaşlarını değil, kendini Türkiye’ye yakın hisseden başka ülke vatandaşlarını da etkilemez mi?
Neydi sert gücün bileşenleri? Ülkenin ekonomisi, refah düzeyi. Gencimiz, çalışanımız, yaşlımız hâlinden, geçiminden mutlu mu? Devlet kurumlarının akıllı ve hızlı işlemesi, hep aynı işlemesi, herkese aynı işlemesi… Adaletinden istihdamına bunu gerçekleştiriyor ve insanımıza, “İyi ki Türkiye’deyim” dedirtiyor muyuz? Başka? Silahlı kuvvetlerimizin gücü. Son yirmi yıl içinde, başta FETÖ kumpasları, silahlı kuvvetlerimize çok darbe vuruldu. Yine de ve hâlâ ekonomi ve diğer kurumlarla kıyaslandığında silahlı kuvvetler ve silah sanayimiz, zayıf yanımız değil. Silah sistemlerimizdeki başarılar bunalmış insanımıza bir bahar esintisi etkisi yapıyor. Yeni bir füzenin, yeni bir İHA’nın haberi başka ülkelerde böyle sunulmaz, bu heyecanla karşılanmaz. Açık ki Türk kamuoyu olarak “Bari…” diyoruz. “Hiç olmazsa…” diyoruz.
Ya yumuşağı?
Yumuşak Güç… Kültürümüz, siyasi değerlerimiz. Nye, bunların başka ülkelere tesirini kastediyordu. Ben, kendi insanımıza etkisine bakmak istiyorum. Kültür nedir? Her şeyden önce dil. O dille anlatılan tarih, o dille taşınan, yazılan edebiyat, sanat. Siyasi değerlerden maksat açıklık, siyasette ahlak, demokrasi. Nasılız? Demokrasimize, iktidarla muhalefetin karşılıklı ve içten muhabbetlerine baktığımızda siyasi değerlerde muhteşem yüzyılı yaşıyormuşuz gibi görünmüyor. Açıklık, hürriyet… Fazla açılırsak nereye gideceğimizi herkes biliyor—geçen haftaki yazıma atıf—herkesin bildiğini herkes de biliyor. Tarihimizde ve dilde ortadan çat diye kırılmış bir hâlimiz var. Osmanlıcılar Cumhuriyetçilere, Cumhuriyetçiler Osmanlıcılara pek de sevecen gözlerle nazar etmiyorlar. Bu kırılma dilde de yaşıyor. Millet diyenlerle ulus diyenler bir araya gelemiyor.
Dünyanın başka hangi ülkesinde insanlar tarihin dönemlerini mevzi tutup diğer dönemlerini ateş altına alır?
Derken, milletimizin isminde de tereddütler doğdu. Biliyorsunuz son iktidar sayesinde “Hepimiz Türk olmaktan kurtulduk”. Kurtulduk da ne olduk belli değil. “Biz” diyoruz ama o “biz”in ismini telaffuzdan imtina ediyoruz.
No Turkey
Biz bu yazının sonucuna gelelim. Sert gücümüz ve yumuşak gücümüz… Ve bunların ikisinin birlikte istimali… Akıllı gücümüz. Öyle ya. Düşünün. Kültürsüz, demokrasisiz, insanların ülke meselelerini açıkça tartışmaktan kaçındığı bir ortamda, en önemlisi, “biz”in ne anlama geldiğinde belirsizlik olan ortamda sert gücünüz tavan yapsa ne olur? Belki daha doğru soru şu: Böyle bir ortamda sert gücünüz gerçekten yükselebilir mi? Tersi de doğru. Ekonominin döküldüğü, dünyanın en yüksek enflasyonu ve pahalılıklarından birini yaşadığınız, devlet kurumlarının zafiyete düştüğü ortamda, yumuşak gücünüzün gücünü koruması mümkün mü?
Cazibe dedim… Çekim gücü dedim. Kendi insanınızı, kendi gencinizi cezbediyor musunuz? Çekim dediğim, “Ne mutlu Türk’üm!” demektir, bunu diyebiliyor, dedirtebiliyor musunuz? Yoksa bu sözü söylemekten çekinir, utanır hâle mi geldiniz? Onun yerine “Maalesef Türk’üm” mü desek, yoksa “Ne mutlu Türk değilim” mi? Belki en iyisi benim, “Türk’üm, özür dilerim”.
Hani kendimizi ensar zannediyorduk ve biz ensara gelen muhacirler vardı ya… Suriye göçmenlerini bize birileri öyle anlatmıştı ya. İşte onlar Türkiye’ye gönderilmek üzere galiba Sakız Adası’ndaydı bize değil de Avrupa’ya gönderilmeleri için gösteri yapıyorlardı. Orada bir küçük çocuğun taşıdığı pankartı hatırlıyor musunuz? “NO TURKEY” yazıyordu üstünde. Cazibemiz böyle. Muhacirlerimiz de galiba ensara gelen muhacirler değildi.
Kırmızı Bültenli Adam Masalı
Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, hukukla yönetildiğini söyleyen büyük bir ülke varmış. Bu ülkenin yüksek kulelerinde adalet terazileri asılı, mahkemelerinde kanun kitapları dizili, meydanlarında ise “devlet ciddiyeti” yazan büyük levhalar bulunurmuş.
Bu ülkede bir gün uzak diyarlardan bir adamın adı duyulmuş. Ona “Kırmızı Bültenli Adam” derlermiş. Çünkü ülkenin ileri gelenleri, bu adamın arandığını, tehlikeli olduğunu, yakalanması gerektiğini halka defalarca söylemişler.
Halk da sanmış ki bir gün Kırmızı Bültenli Adam bu ülkenin kapısından içeri girerse, doğruca adalet sarayına götürülecek. Hâkimler soracak, savcılar dinleyecek, kanun ne diyorsa o yapılacak.
Fakat masal bu ya, bir gün beklenmedik bir şey olmuş.
Kırmızı Bültenli Adam, ülkenin kapısından gizlice değil, devletin muhafızları eşliğinde içeri alınmış. Ama onu adalet sarayına götürmemişler. Ne hâkim görmüş, ne savcı, ne de kamuoyu ne olup bittiğini anlamış.
Onu alıp sisli bir adaya, yüksek duvarların ardındaki eski bir mahkûmla görüştürmeye götürmüşler. Bu mahkûm da yıllardır ülkenin meydanlarında “en büyük suçun başı” diye anlatılırmış.
Halk şaşırmış.
“Bu adam aranıyordu, değil mi?” demişler.
“Evet,” demiş görevliler.
“Peki ülkeye getirildi mi?”
“Öyle deniyor,” demişler.
“Adalet sarayına mı götürüldü?”
Cevap gelmemiş.
“Peki neden o zaman sisli adaya götürüldü?”
Bu kez herkes susmuş.
Derken sarayın çevresindeki bazı kişiler fısıldamaya başlamış:
“Bu devlet aklıdır.”
“Bu gizli iştir.”
“Her şey halka anlatılmaz.”
“Büyük oyunlar vardır.”
Ama halkın içinden yaşlı bir bilge çıkmış ve demiş ki:
“Gizlilik, hukukun üzerine örtülen bir perde olursa, o perdenin arkasında devlet aklı değil, meşruiyet krizi büyür. Devletin yolu sisli olabilir; fakat pusulası hukuk olmak zorundadır.”
Sonra çocuklardan biri sormuş:
“Peki Kırmızı Bültenli Adam kötü müydü, iyi mi?”
Bilge cevap vermiş:
“Masalın asıl meselesi o değil evlat. Asıl mesele, ülkenin kendi söylediğine inanıp inanmadığıdır. Birine ‘aranıyor’ deyip sonra onu kendi ellerinle getirir, ama mahkemeye değil de kapalı kapılar ardına götürürsen, halk artık yalnız o adamı değil, devleti de sorgular.”
Ve o günden sonra ülkede herkes şu soruyu sormaya başlamış:
“Kırmızı bülten gerçekten kırmızı mıydı, yoksa gerektiğinde rengi değişen bir kâğıt mıydı?”
Masal burada bitmemiş.
Çünkü masallar bazen çocuklara değil, devletlere anlatılırmış.
Ve bu masalın kıssadan hissesi şuymuş:
Bir devlet, hukuk ormanında yolunu kaybederse, onu kurtaracak olan gizli patikalar değil, açık ve doğru bir pusuladır. O pusulanın adı da hukuktur.
Ailede Çocuk Eğitimi
Çocuğun sağlıklı bir eğitim alarak hayata olumlu intibak etmesi için; okul, sosyal çevre ve aile birbirini destekler biçimde hareket etmelidir. Bu üçlüden en önemlisi de ailedir. Aile, çocuğa olumlu duygu düşünce ve davranışların kazandırılmasında en önemli mihenk taşıdır.
Anne baba olarak, ne olursa olsun, çocuğumuzu dövmeden disiplin altına almayı başarmak zorundayız. Yetişkinler dünyasında sorunlarımızı dayakla çözemediğimize göre, çocuklarla ilişkilerimizde hiç çözemeyiz.
Çözüm, asla dayak içermeyen olumlu disiplin stratejilerini özümseyip uygulamaktan geçiyor. İşte bunlardan bazıları:
-Çocuğunuzdan, temel ihtiyaçlarını göz ardı ederek verdiğiniz direktifleri yerine getirmesini beklemeyin. Örneğin; “otur, bekle” direktifinize uymamasını sorun etmektense, eline onu oyalayabilecek bir şeyler verin.
-Belki de çocuğunuzun yaramazlığı size açıkça mantıksız geldiği için hatasının nedenlerini anlatma gereği hissetmiyorsunuzdur. Öyleyse yalnızca bağırmış olmakla kalırsınız, gelecek için hiçbir olumlu yatırım yapmamış olursunuz. Örneğin; çocuğunuz duvarı boyadıysa niçin sadece kâğıtları boyadığımızı açıklayın.
-Hissettiklerini anlamaya çalışın. Örneğin; babaannesine vurduysa hemen kızmadan önce, bunu niçin yaptığını size anlatması, öfkesini, kıskançlığını vs. zararsız yollarla ifade etmesi için onu teşvik edin.
-Çevreyi değiştirin. Bu bazı durumlarda, özellikle anne-babanın olumlu disiplin stratejilerini uygulamada gecikmiş olduğu hallerde, çocuğu değiştirmeye çalışmaktan daha kolay ve etkili olabilir. Eğer çocuğunuz sürekli mutfak dolaplarından bir şeyleri dışarı çıkarıp oynuyor, kırıyorsa; kilit taktırın.
-Kabul edilebilir alternatifler bulun ve çocuğunuzun davranışını yeniden yönlendirin. Mutfakta çadır kurmasını istemiyorsanız, “git odanda kur” demekle yetinmeyin, onunla birlikte odasına gidip “çadırcılık” oyununa yeni boyutlar getirebilecek önerilerde bulunun.
-Eğlenceli olun. Durumları oyuna çevirin. Birlikte temizlik yaparken, ortalığı toplarken onu örneğin Süpermen yapabilirsiniz.
-Emirler vermek yerine seçenekler sunun. Karar vermek çocuğun kişiliğini güçlendirir; emirler ise huzursuzluk ve kargaşaya sebep olur. “Dişlerini pijamanı giydikten sonra mı yoksa önce mi fırçalayacaksın?” diye sormak, “git dişlerini fırçala” demekten daha çok etkili olur.
-Küçük ayrıcalıklar tanımaktan dolayı huzursuz olmayın. “Çok yorgun olduğun için bu gece dişlerini fırçalamamana izin veriyorum” demekle hiçbir şey kaybetmiş olmazsınız.
-Doğal sonuçların oluşmasına izin verin. Fazla kurtarıcı olmayın. Bütün uyarılarınıza rağmen bornozunu veya havlusunu asmayan çocuğunuz ertesi gün onu hala ıslak olarak bulsun.
-Mantıksal sonuçları kullanın. Çocuğunuzla şakalaşırken size vurursa bunun canınızı yaktığını açıklayın. Kendi eline vurmayı denemesini söyleyin.
-Ben mesajı verin. “Salondaki kırıntılarını temizlerken ben çok yoruldum.” Sadece yanlış yaptığını değil, bu yanlışla sizi üzdüğünü, yorduğunu anlamasını sağlayın.
-Çocuğunuzun nasıl davranmasını istediğinizi bizzat gösterin. Eğer çocuğunuz kedinin kuyruğunu çekiyorsa, ona kedinin nasıl sevileceğini gösterin. Sadece sözcüklere güvenmeyin.
-Bazen çocuğunuzun sizde uyandırdığı kızgınlık duygusunu onun yöntemleriyle ifade etmek de mümkün olabilir. Çocuğunuz sizi çıldırtıyorsa başlatacağınız bir yastık savaşıyla da belli bir oranda duygularınızı dışa vurmanız mümkün olabilir. Bu sefer de kaybetsin bakalım kerata!
-Beklentilerinizi tekrar gözden geçirin. Çocuklar doğal olarak gürültücü, meraklı, dağınık, inatçı, hoşgörüsüz, talepkâr, unutkan, endişeli, bencil ve enerji doludur. Onları oldukları gibi kabul etmeye çalışın.
– Huzurunuzu ve doğru değerlendirme duygunuzu geri kazanmak için ne gerekiyorsa yapın; bir arkadaşınızı arayın, düşünün, duş alın, kitap okuyun, televizyon seyredin.
Çocuk yetiştirmek sorumluluk, ilgi ve gayret ister. Çok zor olmasına rağmen, o denli de huzur ve mutluluk vericidir. Huzur ve mutluluklar dileklerimle
Sevgiyle kalın…
Düşün Damlaları (40)
Şu âlem, şu dünya ve şu cihan; görünen ve görünmeyen bütün tabaka, çeşit ve türleriyle “O’ndan başka ilâh yoktur.” diye tevhîdi / Allah’ın bir olduğunu ilân ediyor.
Çünkü, aralarındaki dayanışma, böyle olmayı gerektiriyor. O tabakalarla tüm nev’, tür ve çeşitler; bütün esaslarıyla “O’ndan başka Rab yoktur.” diye şahitlikleriyle ilân ediyorlar.
Çünkü, aralarındaki benzeyiş böyle istiyor.
O esaslar; bütün organ, uzuv ve azalarıyla “O’ndan başka mülk sahibi yoktur.” diye buna şahit olduklarını gösteriyor.
Çünkü, aralarındaki benzeyiş bunu icap ettirir. O aza, organ ve uzuvlar bütün parça ve kısımlarıyla “O’ndan başka idare edici yoktur.” diyerek açıkça bu gerçeği nazara veriyorlar.
Çünkü, aralarında yardımlaşma olup birbirleriyle iç içedirler.
Çünkü, o parça ve kısımlar, bütün parçacıklarıyla “O’ndan başka terbiye edici yoktur.” diyerek bu gerçeğe olan şahitliklerini ilân ederler.
Çünkü, aralarındaki uygunluk, yaratıcı kalemin bir olduğuna işaret ediyor. O parçaya ait olan şeyler, bütün hücrecikleriyle “Hakikatte O’ndan başka tasarruf edici yoktur.” diye şahadet ederler.
O hücrecikler, bütün zerre ve atomlarıyla “O’ndan başka düzenleyici yoktur.” diye şahadetlerini ilân ederler.
Çünkü, zerre ve atomlar arasındaki bağın bir olduğu bunu gerektirir. O zerreler, kâinattaki boşlukları dolduran ısı ve ışığı nakleden bütün esîriyle / tüm cevherleriyle “O’ndan başka ilâh yoktur.” cevheresiyle tevhîdi ilân ederler.
Çünkü, esîr denen cevherin basit ve sade oluşu, sükûnu, intizamla Yaratan’ın emrine hızla uyması bunu gerektirir.
x
Söz ve kelimelerin değişmesiyle mânâ değişmez. Bâkî ve dâimî kalır.
Kabuk parçalanır, iç ve öz bâkî ve sağlam kalır. Elbisesi yırtılır, cesedi sağlam, bâkî kalır.
Ceset ölüp dağılırsa da, rûh bâkî kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, bencillik genç kalır.
Çokluk, cemaat ve topluluk dağılır, amma fert / birey bâkî ve daimî kalır.
Çokluk bozulur, birlik ve teklik bakidir.
Madde kırılır, nur bâkîdir.
Bundan dolayı ömrün başlangıcından sonuna kadar devam eden mânâ;
Çok cesetlerle, başkalaşma ve değişme ve tavırdan tavıra geçerek;
Devirden devire yuvarlanarak; vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi,
Ölüm hendeğini de atlayarak, sâlimen ebed yoluna devam edecektir.
Bununla beraber her vakit “Ölüme hazır ol!” emrini bekleyen;
Zâil / yok olucu / sona erici olan ve bekasız / devamsız maddiyatta;
Şu hıfz ve muhafaza düstur ve prensibi, beka ile çok ilgili olan
Ruh ve mânâda da câri ve geçerlidir.
x
Bir incir tohumunu tavırdan tavıra sokarak koruyan,
Devirden devire himaye ederek muhafaza eden,
Dağılma, çözülme
Ve parçalanıp bozulmaktan vikaye edip / koruyan
Ve o tohumda incir ağacının;
Yapılış ve kuruluşlarına lâzım olan esasları,
Son derece dikkatle muhafaza eden,
Elbette ve elbette,
Arz’ın halifesi ünvanını alan insanoğlunun;
Amel ve işlerini ihmal etmez,
Korur ve hıfzeder.
Türk Milleti Yerine “TAK” Federasyonu
AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan sık sık bu devletin kurucu unsurlarıymış gibi “Türk- Arap- Kürt” birlikteliğini vurgulayan konuşmalar yapıyor. “Tarih Türk, Kürt ve Arap birliğinin tarihidir”, Malazgirt, İstanbul’un Fethi, Çanakkale, Millî Mücadelede bu birliktelik sayesinde başarıldı diyor.
Bazı yorumcular bu söylemlerin tarihi gerçeklere uymadığı, abartılı ve bağlamından koparılmış bir iddia olduğu, arka planında “Türkiye Cumhuriyeti’ni üç ortaklı bir devlete dönüştürme planına zihinleri hazırlamak” olduğu kanaatindeler. TAK, “Türk- Arap- Kürt” Federasyonu ibaresinin kısaltması olarak kullanılıyor.
Yeniçağ yazarı Arslan Bulut bu endişesini şu cümlelerle anlatıyor: “Fiilen kuruluş felsefesinden koparılan devletin, Anayasal olarak da bir federasyona çevrilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti yerine Türk-Arap-Kürt Federasyonu kurulması artık emperyalistlerin projesi olmaktan çıkmış, devleti yönetenlerin ‘sevda’sı haline dönüşmüştür. Türk Milleti’nin tarih sayfalarından bile çıkarılması hedeflenmektedir.”
Bu cümlede en fazla “TAK” Federasyonu kurulmasının devleti yönetenlerin sevdası haline dönüşmüş olduğu” kısmı içimi yaktı.
Devletin “üniter/ tekil” kimliğini bir “bileşenler” toplamına dönüştürülmek isteyenler hep vardı ama böylesine cesur bir şekilde ifade edemiyorlardı. İktidar ortağı partilerin (AKP+MHP) temsilcileri son dönemde Öcalan/PKK taleplerine uygun beyanlarıyla milletimizi çileden çıkarıyorlar.
İktidarın “süreç ortağı” oldukları DEM/PKK yöneticileri ve seçim işbirliği yaptıkları HÜDAPAR’ı yönetenlerin Türk, Türk Bayrağı, Türk Tarihi, Türkçe gibi vatandaşlarımızı bir arada tutan bütün değerleri ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülüyor. Mesela DEM Parti milletvekilleri Türk Bayrağı var diye milletvekili rozeti bile takmıyorlar. HÜDA-PAR Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu “Türk Bayrağı’nın adı değişmeli” diyor.
1924 Anayasası ile perçinlenen “Türkiye Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” tanımı, “Türkiyeli” veya “etnik gruplar koalisyonu” kavramlarıyla esnetilmeye çalışılıyor.
Türk adının anayasadan ve kamusal alandan silinmesi, federasyonun ilk psikolojik eşiğidir.
**************************************
Projenin Asıl Mimarları Kim?
Arslan Bulut bunu defalarca yazdı: “Terörsüz Türkiye” projesi, Erdoğan ve Bahçeli tarafından gündeme getirilmiş olsa da Birinci ve ikinci açılım süreçlerindeki “Akil Adamlar Heyeti” gibi, “Meclis’te resmi olmayan Milli Birlik, Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu kurulması” gibi uygulamalar, öncelikle Graham Fuller ve Heny Barkey tarafından “Türkiye’nin Kürt Meselesi” adlı kitapta, 1998 yılında önerilmiştir!
Bir de Müyesser Yıldız’ın ortaya çıkardığı David Phillips’in 2007 tarihli “PKK’nın Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi” adlı raporuna bakalım: “TSK’nın etkisizleştirilmesi, PKK’lılara kademeli bir şekilde ‘eve dönüş veya dağdan iniş’ imkânı sağlanması, PKK üst yönetimin üçüncü bir ülkeye gönderilmesi, reform paketleri açılması, Meclis’te komisyonlar kurulması, ‘Barzanistan’ın tanınması. Türkiye’nin Kerkük’ten vazgeçmesi, Fırat-Dicle sularını paylaşması” önerilmiş.
Muhtemelen bu raporların güncellenmiş halleri ileride açığa çıkacaktır. O raporları gördüğümüzde şimdi yapılan uygulamalarla birebir örtüşeceğinden emin olabiliriz.
Yani uygulanan planın içinde milliyetçi, muhafazakâr, sosyal demokrat, Kürtçü İslamcı hangi partiler/ gruplar olursa olsun planın orijinali “yerli ve milli” değil.
**************************************
Arap Unsuru Nereden Ortaya Çıktı?
Öcalan/ DEM/ PKK ile yapılan müzakerelerle “Türk-Kürt kardeşliği” adı altında PKK terör örgütünü devletimize ortak etme çalışması artık yadırganmıyor. Hatta Meclis’te sadece İYİ Parti bu sürece karşı net tavır koyarken diğer partilerin bu projeye karşı durmadıkları görülüyor. (Meclis’te olmayan Zafer Partisi ile diğer milliyetçi partiler ve bir kısım CHP’liler de sürece karşı.)
Peki, “Arap” sözcüğü neden telaffuz edilmeye başlandı?
Türkiye’deki geçici koruma altındaki yani “sığınmacı” statüsünde bulunan Suriyelilerin ve diğer Orta Doğulu grupların yoğunluğu olabilir mi? Bunların önemli bir kesimine vatandaşlık verilmesi tesadüf diyebilir miyiz?
Bu durumun sadece bir “insani yardım” değil, ülkenin etnik dokusunu “TAK” modeline hazırlayan bir nüfus mühendisliği olduğu iddiası bir evhamdan ibaret midir?
Sığınmacı akınını “silahsız istila” olarak tanımlayanlar haksız mı? Devletin bu nüfusu geri göndermek yerine “entegrasyon” adı altında kalıcılaştırması, federasyonun “Arap” ayağını oluşturma çabası olarak değerlendirilmesi yanlış mıdır?
Bu durumun ekonomik ve sosyal dokuyu bozacağı, etnik nüfusun yoğun olduğu illerde yerel yönetimlerin özerkleşmesi taleplerine zemin hazırlayacağı açık değil midir?
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekincelerin kaldırılması tartışmaları Anayasa’nın ilk dört maddesine yönelik eleştiriler bu değişimlere zemin hazırlama maksatlıdır.
****
“Yeni Anayasa” taleplerinin arkasında iki sebep var: Birincisi Erdoğan’a ömür boyu başkan seçilmesinin yolunu açmak. Diğeri DEM/PKK talepleri kapsamında Öcalan’a af ve statü; dağdaki teröristlere af, kamu görevi ve siyaset yapma imkanlarının getirilmesi.
“Yeni anayasa” çalışmalarının iç cepheyi güçlendirecek bir “toplumsal sözleşme” değil, bir “çözülme belgesi” olacağı siyasi aktörlerin açıklamalarından belli.
Bütün vatandaşlara eşit haklar verilmesi yerine “etnik bazlı haklar” verilmesi eşitlik ilkesini bozar. “İmtiyazlı etnik kimlikler yaratılması” iç çatışmalara yol açar.
**************************************
Proje BOP’un Bir Parçası
TAK Federasyonu projesinin sadece yerli bir siyasi tercih olmadığı, bölgesel dizaynın bir parçası olduğu açık.
Sevr’den bu yana gelen “parçalanmış Anadolu” hayalinin, günümüzde “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” (BOP) ile güncellendiğini unutmayalım. Projenin Irak ve Suriye ayağı tamamlanmak üzere. Sırada Türkiye ve İran var.
Buna direnmenin yolu devleti yönetenlerin ve milletin büyük çoğunluğunun milli-üniter devlet yapısından taviz vermemesi, bütün etnisiteleri kucaklayan Türk kimliği ve vatandaşlık tanımının, ortak eğitim dili Türkçe ilkelerinin asla değişmemesi gerekir.
Türk, Arap ve Kürt (TAK) unsurlarının bir federasyon çatısında toplanması Türkiye’yi Lübnanlaştırır, merkezi otoritesi zayıflatılmış ve dış müdahaleye açık bir tampon bölgeye dönüştürür.
Bir devleti yıkmak için her zaman ordularla girmeye gerek yoktur. Önce milletin adını anayasadan siler, sonra demografisini değiştirir ve en nihayetinde ‘kardeşlik’ adı altında idari yapısını parçalara ayırırsınız. Bugün ‘TAK’ dedikleri, Türk Milleti’ne biçilen kefenin adıdır.
Düşün Damlaları (39)
EN BÜYÜK HİLE
Bir gün öğretmen derse başlamadan önce, bilvesîle: “Çocuklar! Dedi: sizlerin en büyük hilekâr olmanızı istiyorum! Söyleyin bakalım, en büyük hile nedir?”
Öğrenciler birer birer cevap vermeye, kendilerine göre en büyük hilenin ne olduğunu söylemeye başladılar. Fakat öğretmen, hiçbirinin cevabını yeterli bulmadı. “Sevgili çocuklar! Dedi: Her birinizin cevabında doğruluk payı var. Fakat ben asıl en büyük hilenin ne olduğunu soruyorum. Biraz daha düşünün! Gerçi en doğru yanıt ve cevabı biliyorsunuz ama farkında değilsiniz!”
Öğrenciler: “Ne cevap verdikse, istediğiniz karşılığı alamadınız! Öyle ise, öğretmenim lütfen siz söyleyiniz.” Deyince:
“Sevgili çocuklar! Tüm cevaplarınız için hepinize teşekkürler ediyor ve merakla beklediğiniz cevabı söylüyorum: Evet, EN BÜYÜK HİLE; HİLESİZLİKTİR! Yani olduğun gibi görünmek. Göründüğün gibi olmaktır.” Çünkü, bu hileye başvuranların hiç başı ağrımaz. Sen sağ, ben selâmet.
KİLİT – ANAHTAR UYUMU
Tüm meyveleri yaratanla, tad alma duygusu olan dili yaratan bir olmazsa; insan hiçbir meyvenin tadını alamaz. Bunun gibi:
Göz ile görülenleri, kulak ile sesleri yaratan aynı zât olmazsa; Göz göremez, kulak işitemez.
Kilit ve anahtarı da, aynı kişi yapmazsa, birbirinden habersiz olarak yapılan kilit ve anahtarlar; tek başlarına çok güzel de olsalar; aralarında uyum olmadıkları için işe yaramazlar. Kilit ve anahtar birlikte bir uyum teşkil etmedikleri için, fonksiyonlarını ifa edemezler. Tek başlarına çok güzel birer kilit ve anahtar bile olsalar, yapılırken nasıl uyumlu olacakları hesaba katılmadan yapıldıkları için, bir kıymet ifade etmez.
BİR ŞEYDEN HER ŞEY
Harfler noktalardan.
Kelime, cümle, sayfa ve kitaplar;
Harflerin bir araya getirilmesiyle meydana getiriliyor.
Noktadan harfler.
Harflerden, sayısız kitaplar ortaya konuluyor.
BİR ŞEYDEN HER ŞEY YAPILIYOR.
Edebî, felsefî, dinî ve fennî tüm kitaplar;
Hepsi nokta-harflerin bileştirilmeleriyle, kitapları oluşturdular.
Zerre / atom; harf; nokta hükmünde.
Kâinatın başlangıcı, bir noktadan başlatıldı.
Var, kâinat ve insan yaratılışının temelinde nokta.
Bir nokta ki, içinde muhabbet / sevgi ve aşk olan hokka.
Çünkü: Muhabbetten oldu Muhammed hâsıl;
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?
Nitekim, insanın başlangıcı, sperm denen nokta.
Kalemin ucundan akıyor bunca ilim,
Zerrelerin birliğinden oluşuyor nice bilim.
Binalardaki taşlar; kendilerini oraya koymuş değil;
Duvarcı ustaları yerlerine koymuşlardır, iyi bil.
Edepsiz Güç
Trump, “Önce Amerika” diyor. “Amerika’yı Tekrar Büyük Yap” diyor. Bu sonuncunun, kırmızı üzerine beyaz MAGA yazılı şapkası bile var. MAGA ~ Make America Great Again. Bunlar her ulus devletinin başkanının söyleyeceği, düşüneceği şeyler. Ama böyle çırılçıplak, seçim sloganları ve partizan sloganlar olarak karşımıza çıkınca çarpıyor. Eh, beklenir… Sloganlar zaten çarpıcı olmak için inşa edilir, değil mi? Gerçi ikincide, birileri Amerika’yı küçülttü, biz yeniden büyüteceğiz mesajı da var. O ayrıntı.
Şimdi asıl soru şu: Son iki yılda olup biten, bu sloganlara uygun muydu? Amerika, İsrail ile kol kola giriştiği İran macerasıyla büyüdü mü, küçüldü mü? Bu siyaset Amerika öncelikli miydi?
Amerikan dış siyaset, savunma ve diplomasi felsefesinde derin iz bırakan bir akademisyen-bürokratı hatırlatmak isterim. Dünyadaki en etkili uluslararası siyaset bilimcileri arasında ilk ona giren, Harvard kökenli Joseph Nye’ı. Nye, geçen yıl vefat etti ama 2004 tarihli kitabının etkisi hâlâ canlı: Yumuşak Güç: Dünya Siyasetinde Başarının Araçları.
Zorla değil cazibeyle
Nye, ülkelerin, milletlerin gücünü ikiye ayırıyor. Sert güç ve yumuşak güç. Sert olanı bildiğimiz, ekonomisinin gücü, ordusunun gücü, devlet teşkilatının gücü… Bunlardan farklı ve bunların dışında bir de yumuşak güç var. Nye’a göre yumuşak güç, milletin üç kaynağından beslenip yükseliyor: 1) Kültüründen, 2) Siyasi değerlerinden ve 3) Dış siyasetinden.
Doğrudan Nye’dan alıntılayım: “Bir ülke, başka ülkeler onun değerlerini takdir ettiğinde, onun davranışlarını örnek aldığında, onun refah ve açıklık düzeyine ulaşmayı arzu ettiğinde ve bütün bunlardan dolayı onu izlemek istediklerinde, dünya siyasetinde arzu ettiği sonuçları alabilir. Dünya siyasetinde, bu anlayışla bir program hazırlayıp başkalarını cezbetmek önemlidir. Sadece askerî güç veya ekonomik yaptırımlarla tehdit ederek değiştirmeye çalışmak değil. Bu yumuşak güç – başkalarının da sizin istediğiniz sonuçları arzu etmesini sağlamak – insanları zorlayarak değil size katılmalarını sağlayarak çalışır.”
Nye, tezini şöyle özetliyor: “Cezbetmek her zaman zorlamaktan daha etkilidir ve demokrasi, insan hakları ve kişilerin önünde açılan fırsatlar derinden cezbedicidir.” Nye “seduction” yazmış. Ben bunu “cezbetmek” diye çevirdim ama “iğfal etmek” de bir tercüme seçeneğidir. Kelimede bu anlamın da bulunduğunu aklınızda tutunuz…
Akıllı güç
Nye, yumuşak güç kavramına hayat verdikten sonra onu tek başına bırakmadı. Şu sentezi de dillendirdi: Yumuşak güç ve sert güç. Bunları birbirinin alternatifi olarak düşünmeyin. Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır. Akıllı siyaset bunların ikisini bir arada kullanır. Bu sonuncunun ismini koymuş. Sayarsak; Sert Güç, Yumuşak Güç ve sentezi: Akıllı Güç.
Nye’ın kafasındaki ideal uluslararası siyaseti anlamak için başka bir kitabına bakabiliriz. Yumuşak Güç’ten iki yıl önce, 2002’de yazdığı eserin uzun ismi şöyle: Amerikan Gücünün Paradoksu: Dünyanın Tek Süper Gücü Niçin Tek Başına Yapamaz (The Paradox of American Power: Why the World’s Only Superpower Can’t Go It Alone). Nye, ABD’nin bugün elindeki kültür, ekonomi ve askerî güç tarihte pek az millete nasip olmuştur, diyor. Fakat aynı zamanda tarihte pek az millet de bugünün Amerika’sı kadar dünyanın diğer ülkelerine muhtaç olmuştur. Bu yüzden ABD, ayrıcalıklı konumunu koruyabilmek için yumuşak gücünü de en üst düzeye çıkarmak zorundadır. Bu hem en etkili hem de en ekonomik yoldur.
Bu akıllı güç mü?
Nye, ABD’den başka Çin’in, Japonya’nın, Hindistan’ın, Rusya’nın ve Avrupa Birliği’nin süper güç olmak için gerekli ön şartlara sahip olduklarını söylüyor. Fakat bunların hiçbiri ABD’nin sert güç – yumuşak güç bileşimine ulaşamaz. Ölçü, Akıllı Güç ise yani diğer iki gücün birlikte kullanılması ise bunda ABD rakipsiz görünüyor. Amerika çok yönlü ilişkilerini korumalı ve genişletmelidir. Kaba ve tek yönlü bir dış siyaset, dünyanın ABD’ye karşı iyi niyetini tahrip edecek ve erişmek için yabancı ortakların da gayretini gerektiren siyasi hedeflere ulaşımı sabote edecektir.
Kehanet desem abartmış olmam. 2026- 2002… 24 yıl! Çeyrek asır önce Nye, bugünü görmüş gibi. ABD’nin düşeceği muhtemel yanılgıyı da hissetmiş.
Nye’ın bu derslerinden sonra baştaki soruya dönelim. Son iki yılda, Trump’ın yapıp ettiğiyle ABD’nin gücü küçüldü mü büyüdü mü?
Cevabı bulmak için deha gerekmiyor. “Onları mahvederim. Bir medeniyeti ortadan kaldırırım. İran’ı dünya yüzünden silerim.”, kulağa diğer ülkeleri cezbedecek bir siyaset gibi gelmiyor. Yalnız İran’a değil müttefik olsun, hasım olsun bütün ülkelere tehditlerle yaklaşılıyor. Bize de çok kibar bir mektup yazmış, “Ahmak olma!” demişti, “Ekonominizi mahvederim!” demişti; hatırlayın.
Bu yumuşak veya akıllı güç değil. Ne desek? Herhâlde edepsiz güç?
Tek Adama Yönelik Rejim
Araştırdıklarımızdan bahisle:
Aptallık Ruhsal Değil, Sosyolojik Ve Ahlakı Bir Sorunudur Diyen Papaz Bonhoeffer’in Aptallık Teorisine Dair Bir Yazı…
“31 Temmuz 1932’de seçimler yapıldı.
Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi, yüzde 34 oy alarak, 608 üyeli Alman meclisinde, 230 milletvekiline sahip oldu.
Adolf Hitler, 30 0cak 1933 tarihinde Şansölye olarak atandı.
*
Aradan bir yıl bile geçmedi.
12 Kasım 1933’de erken seçimler yapıldı.
Yüzde doksan bir oy alan Hitler, 661 milletvekilinin tamamını aldı.
*
Artık Tek Adam; yani diktatör olmuştu.
Bu yazımda Alman bilim insanlarını, Alman teknolojisini, Alman Üniversitelerini yazmayacağım.
*
Leibniz, Kant, Hegel, Marx, Nietzsche, Goethe gibi dünya düşün tarihinin en önemli Alman düşünürlerini sıralamayacağım.
Almanya’nın o dönemde ulaştığı yüksek gelişmişlik seviyesini anlatmayacağım.
*
İlkokuldan başlamak üzere Alman eğitim sisteminin ne kadar mükemmel olduğundan bahsetmeyeceğim.
Alman ailelerinin, daha bebeklikten başlayarak iyi eğittiği çocukları; eğitimli Alman toplumunu dile getirmeyeceğim.
*
Hitler işte böyle donanımlı, eğitimli bir halkı, iki yıla varmadan kölesi haline getirdi.
Çadır maymununa döndürdü.
Bilimin, sanatın, teknolojinin, kültürün merkezi kabul edilen Almanya’nın sahibi oldu. Nasıl oluyordu da cahil ve ruh hastası bir adam, böyle eğitimli bir halkı peşinden sürükleyebiliyordu?
Bilim insanlarına, akademisyenlere, subaylara; her bakımdan yetişmiş insanlara hükmedebiliyordu?
Almanya tarihinin en karanlık döneminden geçiyordu…
Masum insanların dükkânları taşlanıyor, kadınlar ve çocuklar sokak ortasında zalimce aşağılanıyordu.
Gazeteciler dövülüyordu.
Siyasi cinayetler işleniyordu.
Hitleri eleştirenler tutuklanıyordu.
Muhalif her çıkış cezalandırılıyordu.
Yargı Hitler’in sopası olmuştu.
*
Berlin’de artık hâkimler yoktu; Berlin’de artık hâkim koltuğuna oturtulmuş soytarılar bulunuyordu.
Tek adam rejiminin namussuz savcıları, şerefsiz hakimleri vardı.
Ordu rejimin ordusu, polis rejimin polisi olmuştu.
Nazi milisler sokaklara devriye geziyorlardı.
*
Genç bir papaz olan Dietrich Bonhoeffer, zulme karşı çıktı; itiraz etti.
Bu sebeple hemen hapse atıldı.
Ağır işkencelerden geçirildi.
Hapisteyken bu konu üzerine uzun uzun düşündü.
Sayısız filozof, şair, fikir ve bilim adamı çıkaran bu toplum, böyle bir kültür; nasıl olmuştu da organize kötülüğün, zalimliğin, korkaklığın, cehaletin ve suçun merkezi haline gelmişti?
Sonunda Bonhoeffer işin içerisinden çıkabildi.
“Sorunun kökeninde kötülük değil, aptallık yatıyor” dedi.
*
Ona göre:
Kötülükle mücadele etmeniz mümkündü, kötülükle bir şekilde başa çıkabilirdiniz.
Fakat organize olmuş ahmaklar sürüsüne karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu.
Ne anlatacağınız gerçekler, ne ortaya koyacağınız kanıtlar, onlara etki etmiyordu.
*
Mantıklı gerekçeler sunduğunuzda önce reddediyorlardı.
Reddedemeyecek hale geldiklerinde; en yaşamsal, en insani, en ahlaki, en bilimsel gerçekleri önemsizleştiriyorlardı.
Herhangi basit ve anlaşılır bir konuda bile ortak noktada buluşabilmeniz mümkün olmuyordu.
*
Aptal insanlar hallerinden memnundular.
Saldırıya hazır haldeydiler.
Saldırıya geçtiklerinde kötü insanlardan çok daha tehlikeli oluyorlardı.
Acımasız ve vicdansızdılar.
Bonhoeffer aptallıkla mücadele edebilmek için önce onun doğasını anlamaya çalıştı.
*
Vardığı sonuç şuydu:
Aptallık bir zekâ problemi değildi, aptallık ahlâkî bir problemdi.
Entelektüel birikimleri, iyi eğitimleri olduğu halde insanlar aptal olabiliyorlardı.
*
Aptallığın doğuştan gelen bir zekâ yetersizliği olduğu ileri sürülebilirdi.
Ama bu görüş kitleleri kısa zamanda etkileyen toplumsal aptallığı açıklayamıyordu.
*
İnsanlar belli koşullar altında aptallaşıyorlardı.
Başkalarının kendilerini aptallaştırmasına izin veriyorlardı.
Buradan yola çıkarak, aptallığın psikolojik değil, sosyolojik bir sorun olduğu sonucuna vardı.
*
İnsanların ahlâkî ve entelektüel birikimleri bir anda yok olmuyordu. Diktatör gücünü arttırdıkça, insanlar o gücün büyüsüne kapılıyorlar, bağımsız düşünme yetilerini kaybediyorlardı.
Karşı koymak yerine aptallaşarak sürüde koyun olmayı yeğliyorlardı.
Aptallık onlar için konfor alanı oluşturuyordu.
*
Gözlerine sokulan gerçekleri inatla reddediyorlardı.
Onlarla konuştuğunuzda bir insanla değil, sloganlarla konuşmaya ayarlanmış bir robotla karşı karşıya olduğunuz hissine kapılıyordunuz.
Büyülenmiş gibiydiler.
*
Onları bu ağır şizofreni uykusundan çıkarmanın tek yolu bağımsız ve özgür olmalarını sağlamaktı.
Tek adamın yönettiği Almanya’da bu nasıl mümkün olabilirdi?
*
Almanlar ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsız ve özgür olabildiler.
Aptallıktan kurtulabildiler.
Bedelini ağır ödediler.
Yirmi iki milyon Alman öldü, Almanya harabeye döndü.
Conrad Adenaur’un şu sözleri tarihe geçti:
“Umarım bir daha İsa bile gelse tüm yetkiyi tek kişiye verecek kadar aptal olmayız” demişti.
*
Hitler dönemi deneyimini yaşamış Şansölye Adenaur doğru söylüyordu.
Bir toplum tüm yetkileri tek kişiye verecek kadar aptal olmamalıydı…
Bonhoeffer’in bu düşünceleri Naziler için kabul edilemezdi.
*
9 Nisan 1945 günü sabaha karşı, Bonhoeffer’i bir toplama kampının darağacına asarak öldürdüler.
*
Bonhoeffer, Aptallığın Teorisini yazmıştı.
Şimdi bana bu yazıyı neden kaleme aldığımı, niçin paylaşım gereği duyduğumu umarım sormazsınız.
*
Bir konu daha ne kadar açık yazılabilir?
Hangi örnek yaşadığımız dönemi, bu kadar iyi anlatabilir?

