19.4 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 21

“Soyağacı” Işığında Epsteın Bataklığı

            Özet

            Öznur Yılmaz Soyağacı romanına Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Vatanı Korumak çocukları korumakla başlar” uyarısı ile giriş yapar. Eser 2021 yılında kaleme alınmıştır. Roman güçlü ve zengin bir öngörüye sahiptir. Günümüzde (2026) Epstein skandalı ile çocukların korunmadığı ortaya çıkmaktadır. İstihbaratın o denli güçlendiği bir dünyada (CIA, MI6, MOSSAD, vd.)  bu utanç nasıl olurda insanlığa ağır yükler getirmektedir.

Eserde Şöhret ve Murat’ın bebekleri olarak dünyaya gelen Meryem, Murat’ın ABD 6. Filosu protestosu sonrası öldürülmesiyle Şöhret tarafından yabancı uyruklu okul arkadaşları Şeküre ve Ziya’ya evlatlık olarak verilir. Onların ise emperyalistlerle ilişkisi vardır. Şeküre yeni doğanları hastanelerde karıştırarak soyu bozmakla görevlidir.

Şeküre ve Ziya daha sonra İngiltere’ye gidince Uluslararası pedofil sapıklara ölümsüzlük serumu pazarlayan kilit isimler olur. Meryem’i Mary olarak büyütürler. Mary, annesi ve babası sandığı Şeküre ve Ziya’nın ölümünden sonra onların nasıl korkunç bir çetenin üyesi olduğunu öğrenecektir. Romanın bebek ve çocuk kaçakçılığı ilgili kısmı adeta günümüzde basına düşen Epstein bataklığını deşifre etmektedir. Bu yazıda romanın sadece bu boyutu kaleme alınmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Soyağacı, Epstein Skandalı, Bebek/çocuk Kaçakçılığı, Sözde Seçilmişler, Adrenokrom

            Giriş

Gazeteler: “ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein ile ilgili belgelerin ilk bölümünü 19 Aralık 2025 Cuma günü yayınladığını açıkladı.

O günden bugüne ve gelecek günlerde neler ortaya çıkacağı kamuoyunca görülecektir. Çocuk istismarı, cenin ve bebek katliamlarına kadar birçok insanlık suçunun işlendiği gözler önüne serilmektedir. Ne yazık ki kendini elitler, seçkinler yahut seçilmişler sanan bir sürü insan dışı insan görünümlü organizma bu suç örgütüne katılmıştır.

Bu noktada edebî bir roman olmasına rağmen belgesel nitelik taşıyan (E) Mak.Müh.Kd.Alb.Öznur YILMAZ’ın “Soysuzlar için Soyağacı[1]” isimli eseri Epstein Bataklığı ve benzerlerinin haber vericisi ve toplumları uyandırı aydın kalemlerden birine aittir. Karanlıkta kalmış toplumlar ve insanlar mutlaka böyle kalemlerin ışığına ihtiyaç duyarlar. Edebî eserler veya kaynaklara dayanan bilimsel çalışmalar gözleri açar ve uyuyan gözleri rahatsız eder.

 İnsanlığın rehavet uykusundan uyanması ve üzerindeki ölü toprağını atması gerekmektedir. ABD ve birçok ülke ile bağlantısı olduğu ortaya çıkan Epstein skandalı bilim insanından siyasetçisine, sanatçısından iş dünyasına kadar kendilerini elit ve yeryüzünde ölümsüzlük hakkına sahip olduğunu zanneden yaptıkları sorumsuzlukları adrenalin yükseltiyoruz bahanesiyle doğal bir stres hormonunu karanlık dünyalarına karıştıranlara herhalde insanlığın değil tüm canlıların yüz karası demek gerekmektedir. Üstelik adrenalin hastanelerin acil servislerinde yoğun bakımlarında hayat kurtarıcı bir ilaçtır. Her sağlık personelininde yanında bulunması da tavsiye edilir. Epstein skandalında çokça bahsedilen Adrenochrom’un adrenalin türevi olduğu ve piyasada satıldığı bilindiğine göre komplo teorilerine bir yenisi daha mı eklenmektedir? Bu konuda yani adrenokrom üzerinden birşey söylemek için erken olsa da her hormon yahut kimyasal bileşiğin doz ve sürelerinin dikkate alınması tıbbi çalışmalarda bilinen bir gerçektir. Vitaminler dahil kimyasal bileşiklerin uygulanan süre, doz, vd. birçok belirleyicileri ile faydalı yahut zararlı olabilmektedir. Hayvan deneyleri yahut hücre kültürü çalışmaları yapanlar bunu gayet iyi bilmektedir. Klinik uygulamalarda bunu teyit eder. Bu yazıda “Soysuzlar için Soyağacı” romanının Epstein Bataklığını yıllar öncesinden deşifre eden yönlerinin ele alınması amaçlanmıştır.

Soysuzlar için Soyağacı (Türkiye)

Soyağacı romanı ABD altıncı filosunun İstanbul’a (Welcome 6. Filo) gelişi ile başlar. Evli bir kadın olan Hanife’nin Missouri zırhlısından bir askeri personelle eşini aldatması soyağacının ilk (1. kuşak: 1946) bozulmasıdır. Bu yasak ilişkiden Şöhret isimli bir kızları olur. Yıllar sonra (2. kuşak: 1968-1969) Şöhret’in Murat isimli bir sevgilisi vardır. Şöhret ve Murat’ın aralarındaki beraberlikten Meryem  isimli kızları dünyaya gelse de Murat’ın 6. Filo’nun geliş sonrası öğrenci protestoları sırasında öldürülmesi nedeniyle yabancı uyruklu arkadaşlarına onu evlatlık olarak verir. Arkadaşları “Şeküre ve Ziya, öğrenci gibi görünen, ancak emperyalistler tarafından seçilmiş, özenle eğitilmiş ve çeşitli ülkelere bir ve­sileyle sızdırılmış yasadışı örgüt üyesi, sosyal ajanlardandı. Gö­revleri, bulundukları ülkelerde soyu bozmak için emperyalizm uşaklarını seçmek ve emperyalizme tehdit olabilecek, Murat gibi geleceğin kuvvetli seslerini tespit edip ihbar etmekti!”(s. 88 )

Ziya, Meryem bebeğin babası ve vatanperver, antiemperyalist  bir Türk genci olan Murat’ı ihbar etmiş öldürtmüştü. “Şeküre’nin görevi ise Ziya’ya nazaran biraz daha ağırdı. Kadın olduğu için bulundukları coğrafyada dikkat çekmeyecekti. Şeküre, hastanelerin yeni doğan kliniğinde gezmek ve yeni doğan bebeklere beşiklerinde yer değiştirmekle görevliydi. Amaç, netti. Birbirleriyle karışan bebeklerin gerçek aileleri ile bağlantıları kesileceğinden sosyal yapının organize olarak bozulması daha kolay sağlanacaktı. Soyağacının temelini oluş­turan aile ortamında nüve, yani çekirdek çatladı mı düşüncele­rin duygulardan bağımsız olması, dilin ise bambaşka telden çalması kendiliğinden kaos ortamını beraberinde getirecekti. Her kaos da bir süre sonra asıl sömürgecilerini ortaya çıkaracaktı” (s.89).

“Çekirdek ailede nüve çatlatılınca aile sandıkları ortamda yetişirken kan bağının yüklediği aidiyetle alakalı manevi de­ğerlerden olabildiğince yoksun kalan nesil, bu eksikliklerini kapatmak amacıyla maddi değerlere ölümüne bağlanacaktı. Ne kadar doysa da tatminsiz olan yeni yeşeren nesle, tam bağımlılık konusunda istenilen şekil en doğal yoldan verilebilecekti. Toplumun genel kesimi de üzüm üzüme baka baka kararacaktı! Tek bir merkezden kontrol edilip yönetilecek, milliyet, zür­riyet ayrımını ortadan kaldıracak ve tüm sınırları yok edecek dünya vatandaşlığı düzeninin zemini, yıllar öncesinden üst akıl tarafından hazırlanmıştı. Yenidünya düzenine geçilirken, yani rahmani düzen yıkıldıktan sonrası için de gereği düşünülmüştü. Soyağacının en temel taşı çekirdek ailede nüveyi çatlatmak. Zira inanç ve etnik ayrımlarla coğrafyayı karıştırmak, ancak bir zamana kadar mümkün olabilecekti. Yani, X, Y kuşağı tamamdı da Z kuşağı için de gereği düşünülmüştü!” (s.89)

“Bilinçli ve farkındalığı yüksek, gümbür gümbür gelen Z kuşağının başkaldıran, kafa tutan isyanı, emperyalizmin işine gelmiyordu. Çünkü emperyalizmin ekmek kapıları, inanç ve etnik ayrışmalardı. Bilim, teknoloji ve yeni oluşum ekseninde din eski gücünü yitirdikçe emperyalizm farkındalığı yüksek nesil için de yıllar öncesinden yenidünya düzeni bağlamında önlemini almıştı. Kişiye özel farklı senaryo çoktan yazılmış, zar atar gibi kültür motiflerine işlenmişti. Bu plan, dinler muazzam güçlerini kaybettiği anda uygulamaya geçirilecekti. Amaç, yeni nesle yaptığından ya da ona yapılandan utanmamasını öğretmekti. Yani, vicdan diye bir şeyin olmayacaktı … insani değerler sömürülürken kalpler nasır tutacak, olup biten kendi başına gelmedikçe kimse umursamayacaktı. Bu planda, “Önce ben” vardı. “Sonra ben, hep ben” vardı. Uluslar üstü sosyal düzenin sağlanması için, herhangi bir ahlaki anlayışın, tüm inanç sisteminin, vatanseverlik gibi ulvi değerlerin ve insan haysiyetinin hiçe sayılarak yok edilmesi ya da talan edilmesi planın aşamalarındandı. Plan, işlevsellikten uzakmış gibi görünse de, soyu bozmanın amacı göz dikilen coğrafyaya topyekun saldırıp imha etmek değildi. Emperyalizmin istediği model, her şartta insanın insanı rahatça sömüreceği zeminleri oluşturmaktı. Kurulacak sistem, insanı yaşatmak değil, sömürmek üzerineydi. Ta ki sömürülecek bir şeyleri kalmayıncaya kadar … Teknolojinin insan hayatında ilerlemesi, bilgiyi eninde so­nunda, sömürülen ve oyuna getirilen cahillerin bile gözlerinin önlerine serecekti. Sonrasında, onlar bile uyanacaktı. Çünkü, günümüz teknolojisinden bilinçli faydalanan nesil için doğru ile yanlışı ayırt etmek de kolaylaşmaktaydı; bu durum on­ları sömürecek sistemin işini hem kolaylaştırıp hem de zor­laştırmaktaydı. Ancak, bu tehdidi bertaraf etmek de yeni kur­gulanan planda kolaydı” Eğitim sistemi, türlü bahanelerle en çarpık hale sokulacaktı. Emperyal hülyaya hizmetteki en kolay ve en etkili mihenk taşı bulunmuştu” (s.90). Zira neslin kırılması ve geriden gelenlerin emperyalizmin niyeti doğrultusunda kayıtsız şartsız hizmet etmeleri için eğitim sisteminin çöküşüne sabretmek gerekliydi. Malum, her şeyin başı da sonu da eğitimdi! Eğitimde, sadece iki nesil kaybedildi mi geriden gelen ne­silden ne ailesine ne de milletine yarar gelmeyeceği açıktı. Hedef buydu. Çünkü emperyalizm gözünü diktiği coğrafyada, hedef aldığı ülkede amaçlarını gerçekleştirmek için sinsi plan­larını uzun vadeye yayar. Hedef, ortalama yirmi yıl içinde nesiller arasındaki nüveyi çatlatabilmektir. Bunun için toplum mühendisliği ve sosyal mühendislik stratejilerini kullanır. Bu kara büyü gibi stratejiyle, uzun vadeli propagandalarla halkın önceden değer verdiği her şey ama özellikle ülkenin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk gözden düşürülecektir. Örümcek ağı gibi sarılan iyi bir hikayenin arasına gizlenen türlü mesajlar ile de algı yanılması oluşturularak halk doğru bildiği şeylere önce şüphe ile yaklaşacak, daha sonra doğruların yerini yalanlar alacaktır. En ileri safhada da tepkisizleştirilen ve sıkı sıkıya maddiyata sarılan nesle verilen talimatlar otomatik kabul ettirilecektir. Böylesi cehaletle yetişen şuursuzlar, emperyalizmin karanlık niyetlerini adeta kanların son damlası kalana kadar, onlardan bile daha hararetle savunurlar. Emperyalizm ise koltuğuna yaslanıp seyre dalmıştır. Bu kanı bozuk yöntemde, her şeyin çok yavaş, sezdirmeden ilerlemesi esastı. Ancak sonuç kesindi. Zincir en zayıf nokta­sından kendiliğinden kırılacaktı. Hastalıklı genler, aileler arasında birbirlerine en doğal ve en kolay yoldan bebek de­ğişimleriyle bulaştırılacaktı. Ailelerin ruhu bile duymadan, soyu bozma eylemlerine start verilmişti. Ne kadar çok bebek değiştirilebilirse, hain plan o kadar rayında işleyecekti. Bu yön­tem misyonerlikten daha etkiliydi. Maneviyat değerleri yerine geçen maddi tutulmaları da yeni neslin arasına sokmak, emperyalizm için çocuk oyuncağıydı. “Hep ben” diyen, hiç vermeden hep almak isteyen doyumsuz bir gençlik yetişecekti (s.91). Çevrelerinde ne dolap döndüğünü önemsemeyen, ellerindekiyle yetinmeyip avazı çıktığı kadar daha iyisi benim hakkımdır diye bağıran -hakkı olmasa da- baş­kasının elindekine göz diken bir nesil. Şeküre ve Ziya da plandaki asıl yerlerinin ne olduğunu henüz sökememişlerdi. Sistem diye tanımladıkları matrisin içinde kendilerine verilen görevleri layıkıyla yaptıkça, yani acımasızlıkları ölçüsünde edindikleri terfiler ile piramidin üst basarnaklanna hızla tırmanıyorlardı. Bu mevkid insan diye bir şey yoktu! Matris içinde, insanın insanı sömürmesi, ama özellikle ilk etapta çocukların sömürülmesi amaçtı. Şeküre ve Ziya, ilerleyen yıllarda “ölümsüzlük serumu” adı altında şişelenip dünya genelindeki pedofil sapıklara açık artırma ile satılan “adrenochrome”un uluslararası trafiğinin üst düzey kilit isimlerinden olacaklardı (92).

    Adrenokrom

            Burada Epstein bataklığı (Skandalı)nda da bahsi çok geçen adrenochrom (Adrenokrom) üzerinde durmak gerekiyor. Adrenokrom, Hunter Thompson’ın 1971 tarihli “Fear and Loathing in Las Vegas” romanı ve 1998 yapımı filmi ile tanınmıştır. Hem roman hem de filmde adrenokromun insanlardan elde edilen halüsinojen madde  olarak tanımlanmıştır. Fakat bu maddenin tedavi edici, gençleştirici bir özelliği henüz keşfedilmemiştir. 

 Her klasik kaynakta ifade edildiği gibi “adrenokrom, adrenalinin oksidasyon ürünüdür ve ilgili katekolaminlerin oksidasyonunda kolayca elde edilen aminokromlar olarak bilinen kırmızıdan mora renkli indolin-5,6-kinonlar ailesinin en bilinen üyesidir” (Heacock & Powell, 1975: 277) .  Panfilov ve arkadaşlarının (2025) “Epinefrinin (Adrenalin) Fotokimyasal Salınımı Sırasında Toksik Yan Ürün Oluşumunun Azaltılması” isimli çalışmasında “adrenalinin (epinefrin) fotokimyasal salınımı, nöro ve kardiyotoksik etkilere sahip olan adrenokrom oluşumuyla birlikte gerçekleşir” denmektedir.  Panfilov ve arkadaşları bu etkiyi ayrıntılı olarak incelemek için, iki “kafeslenmiş” (Bileşenlerden birinin oluşturduğu boşlukların başka bir bileşene ait atom ve iyonlarla doldurulmasıyla oluşan bir kimyasal bileşik) adrenalin analogu (başka bir bileşiğe yapısal açıdan benzese de, işlevsel ve alt gruplarda farklılık göstermesi durumu) sentezlemişler ve karşılaştırmışlardır. Bu analoglardan ilki, adrenalin’in amino grubuna bağlı bir orto -nitrobenzil koruyucu gruba sahip klasik bir bileşiktir. İkinci analog, orto -nitrobenzil grubunu korumakla birlikte ek bir karbamat bağlayıcı içermiştir. Her iki bileşiğin fotolizi (bir kimyasal bileşiğin moleküllerinin ışığın ( fotonların ) emilimiyle parçalandığı kimyasal bir reaksiyon) aynı koşullar altında gerçekleştirilmiş ve elde edilen ürünler UV-Vis spektroskopisi (Ultraviyole ve görünür ışık (UV-Vis) absorpsiyon spektroskopi bir ışın demetinin bir örnekten geçtikten veya bir örnek yüzeyinden yansıtıldıktan sonraki azalmasının ölçülmesi), kromatografi (karışım halindeki maddeleri analiz etmek, saflaştırmak, ve karışım içerisindeki bileşenleri tanımlamak ve miktarını ölçmek amacı ile kullanılan bir yöntem) ve NMR teknikleri (kimyasal olarak moleküllerin yapı tayinini belirlemek için)  kullanılarak analiz edilmiştir. Şaşırtıcı bir şekilde, klasik bileşik adrenokrom oluşumuna yol açarken, karbamat tipi kafeslenmiş adrenalin bu yan ürünü üretmemiş ve aktif maddenin temiz bir şekilde salınmasını sağlamıştır. Sonuç olarak bu makalede, bir karbamat bağlayıcısının adrenalinin “kafesli” bir analoğuna eklenmesinin, ürünün kafesten çıkarılması sırasında foto oksidasyonunu azalttığını göstermiştir. Bu, nöro ve kardiyotoksik etkilere sahip adrenokrom ve alt ürünlerin oluşumu olmadan adrenalinin temiz bir şekilde üretilmesini sağlamıştır. Çalışma daha sonra, yeni karbamat tipi “kafesli” adrenalinin in vitro trombosit aktivasyonu için uygulanabilirliğine de örnek teşkil edecektir (Panfilov, 2025:10).

Adrenalin ve adrenokromdam benzerliğinden farklı olarak “clostridium botulinum” bakterisinin ürettiği bir toksin olan botulinum toksini de örnek verilebilir. Tıbbi uygulamalarda gerekli durumlarda ve minimal dozlarda örneğin; kas tonusunda azalma, inme hastalarındaki üst ekstremite (kollar) spastisitesinde (kas hareketlerinde)  botulinum toksini hastaların iyileşmesine katkıda bulunmaktadır. Aynı botulinum’un bir tatlı kaşığı kadarı ise teorik anlamda (pratikte mümkün olmasa da ) 85 milyonluk Türkiye’yi biyolojik silah olarak yok edebilme gücüne sahiptir.

Soysuzlar için Soyağacı (Londra)

Meryem’i de yanlarına alan Şeküre ve Ziya daha sonra Türkiye’den ayrılır ve Londra’ya yerleşirler. Evlatları gibi gösterdikleri Meryem ile hiç dikkatte çekmezler. Meryem’in adını da Mary  yapmışlardır. Mary burada büyür anne ve babası olarak Şeküre ve Ziya’yı bilir. Londra’da David isimli biriyle evlenir (1990: 3.Kuşak). Bu evlilikten Adam isimli bir çocukları (2000’ler: 4.Kuşak) olursa da boşanırlar.

“Boşanma sonrası yıkılan hayatını geri toplayıp ayağa kalk­maya çalışan Mary, annesi Şeküre’yi ve babası Ziya’yı ru­hunda deprem etkisiyle ansızın Londra’da toprağa verdikten hemen sonra baba evine döndüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Elini atıp açtığı her çekmecenin ya da kilitli her valizin içinden tomar tomar para ve külçe külçe altın çıkmıştı”(s.182). Bu paralar illegal bir hayatın birikimidir. Üvey babası ve üvey annesi uluslararası çetenin organizatörleri olarak çok servet edinmişlerdir. Halbuki Mary,  Ziya’yı mütevazi atelyesinde çalışan biri olarak bilmektedir.

Mary (Meryem)“Evlerinin garajına yöneldi. Babası, evdeki vaktinin çoğunu bahçedeki garajın içinde bakımsız dökük atölyesinde tek başına geçirirdi. Dışarıdan bakılınca her şey ne de köhne görünüyor ve çevresindeki herşeyle yamalı bohça gibi sırıtıyordu. Babası her bulduğunu garajın içine tıkmıştı. Düzen yoktu. Her şey üst üste yığılmıştı. Hiçbirine yıllarca el değmediği herşeyin toz ve pisik içerisinde olmasından belliydi. Kapının harap halinden de belliydi ki içeride ne var ne yok hiç de merak edilmemişti” (s.182).

“Babası Ziya’nın ıvır zıvır şeyleri tamir ettiğini sandığı atöl­yesinin sözümona derme çatma tahta kapısını açtığında ise, gördüklerine asıl o an inanamadı. Harap kapının içerden açılan tarafındaki ikinci kapı, adeta bir uzay mekiğine açılıyordu. Plazma ve ışın lazerle kesilen monoblok paslanmaz çelikten sur gibi kapıyı otomatik açmak için neyse ki göz retinası isten­miyordu. -Belki de babası özellikle önlem almak için yapmıştı. Kim bilir?- Teknoloji çağında bio-medikal ve moleküler biyolojinin mikro yazılım ile bu kadar ilerlediği çağda canlıyken iradesi dışında herhangi bir zorlamaya karşı, retina ile değil de aklı ile karşılık verebilmek için şifreyi eski usul ile sağlamlaştırmıştı. Malum, insanlığa henüz çip takılmamıştı. Beyni, kodladığı “password”u koruyacak hakimiyetteydi. Yani kapının şifresini rızası dışında kurcalayanlara karşı, en ilkel yöntemle tedbirini almıştı. Kapı zorlandığı anda, içeride ne var ne yok demeden kendini imha edecek düzenek kapının gerisinde profesyonelce tuzaklanmıştı. Çok az kişi bilirdi Londra’da Mary’nin “Meryem” olduğunu. Mary,şansını denemeye karar verdi, şifre “Meryem” olabilirdi. İsmini tuşladı, evet, haklı çıkmıştı, gizli kapı açıldı. İçeri girdiğinde ise, askeri üsteymiş hissine kapıldı. Teknoloji fakiri sandığı, her haliyle mülayim, hayatını otomatiğe bağlamış, işinden eve, evden işe ve bir de derneğe gidip gelen, kendi halinde yaşayıp giden babasına inanamıyordu. Hatta babasının başka herhangi bir şeyden anlamadığına yemin bile edebilirdi. Mary’nin ağzı açık kalmıştı. Şaşırmayıp da ne yapsın? Garajdaki teknolojiyi görse Ellon Musk’ın bile gözü kamaşır, ağzının suyu akardı” (s.183).

      “Bilgisayar ekranı açılınca ortaya çıkan resimler korkunçtu. Bir iki resim ve görüntüden fazlasını izleyemedi Mary. Ağlamaya ve kusmaya başladı. Çocuk kaçakçılığının dünyadaki en büyük ticaret alanla­rından biri olmasının sebebi, sadece seks değildi. Fazla dillen­dirilmeyen, ancak dünya tarihi kadar eski “adrenochorom” şeytani ayinlerinin günümüzde de varlığının kanıtları gözünün önündeydi. Resimler ve videolardaki işkence gören çocukların değil bedenleri, gözlerinin akı dahi, artık beyaz bile değildi. Kan revandı. Acı ve korkudan göz damarları çatlamış, gözlerinin tamamına kan oturmuştu. Küçücük bedenlere yapılan işken­cenin boyutu korkunçtu! Stres, korku ve dehşet altında acımasızca işkence gördükten sonra bu yavruların minik vücutlarından pompalanan adrenalin hormonu içeren kan, açık artırma ile satılıyordu. Alıcı listeleri ne kadar da uzun ve talep nasıl da çoktu. Sıraya dizilmişlerdi. Çarşaf çarşaf listelerde, dünyanın dört bir yanından itibarlı -sözüm ona- çok saygın isimler, ayrı gruplar halinde bir araya toplanmıştı” (s.184).

“İksir dedikleri, şişelenen temiz enerjiye sahip olma yarışına giren bu vampir yaratıklardan bazısı, o kanın ne şartlarda şişelendiğiyle de ilgilenmiyordu. Bu, organ mafyasına parasını bastırıp kendisine ya da bir yakınına organ satın almak gibi bir şeydi. Ya da kürk giyip et yiyen sözde hayvan severler gibi … Onlara göre ne vardı ki? Parasını bastırmış, almışlardı. Onlar almasa başka birisi nasılsa alacaktı. Vampirlerin vicdanları ra­hattı … Mary’nin ruhu kararmıştı. Gördükleri karşısında yüreği cayır cayır yanıyordu. iyi kalpli babasının nasıl kalpsiz biri olduğunu anlamıştı. Babası Ziya, uluslararası pedofili trafiğinin üst düzey yöneticilerinden biriydi. Dünya, şeytani bir ağ tarafından yönetiliyordu. İngiltere, Avustralya ve Amerika bu şeytani şebekenin güç kaynağıydı. Enerji, şeytani şebekenin tünel adını verdiği yeraltında gizli sığınaklarında hapsettiği, genellikle Uzakdoğulu ve Ortadoğulu “batarya” dedikleri çocuklardan akıyordu. Çoğu kaçırılmıştı ya da pedofili, tecavüz, işkence, cinayet ve soyu bozma eylemleri için özel üretiliyordu. Şeytani ağın katılımcılarına pedofil sapıklara üye deniliyordu. Sistem, suça ve vahşete karışan tüm üyelerin, her birinin işledikleri suçun infaz bedelinin ödendiği bir ücret karşılığında çalışıyordu. Ödediği paraya göre, kademe kademe … Bir piramit gibi. Ayinleri ekrandan izlemek, ayinin olduğu mekanda camın gerisinden ayini izlemek, bizzat ayine katılarak ama eyleme katılmadan izlemek, ayine katılmak ve ayinde başrol ya da tali rol üstlenmek, hepsi için ayrı para ödenirdi. Ancak adrenochrome için, yani kurban edilen çocuktan akan kanı içmek için para basma, ayin tamamlanmadan, internet üzerinden açık artırma yöntemiyle yapılırdı. Parayı bastıranlar arasında, yani ekran karşısında ya da ayinin yakınında ya da tam içinde olan katılımcıların asıl enerji patlaması, masum canlar acı içinde çığlık attıklarında yaşanı­yordu. Medeniyet yalanı ile evrimleştiğini sanan insanlık, günü­müzde de ilkel çağda arenada toplanan kalabalıktan farksızdı”(s.185).

“Adına ritüel denen dünün sapıklığını bugüne taşıyan inanılmaz bir yeraltı endüstrisi vardı. Küçük çocukların yaka­lanmasından, işkence görmesinden, kanlarının boşaltılmasına, “adrenochrome”un satılmasına kadar giden ama bununla bitmeyen bir süreçti bu. Öldürülen çocukların ve özellikle kürtaj yoluyla alınan fetüs ve bebeklerin vücut parçalarını, aşılarda ve pahalı krem içeriklerini oluşturmak için kozmetik sanayiine satmak, sektör için sıradan finans kaynaklarıydı. Her bir çocuk için para peşin alınıyordu. Sisteme giriş yapanların ve alacaklarını alanların kayıtlardan isimleri derhal siliniyordu. İsimler sadece birkaç kişinin, o da Mary’nin babası Ziya gibi üst düzey yöneticilerin kayıtlarında yer alıyordu. Yeni bir üye, sisteme daha önce giriş yapan eski bir üyenin tavsiyesi ve referansı ile, detaylı araştırma ve ön izleme ile, uygun görülürse kabul ediliyordu. Kurbanlar, dünyanın dört bir yanından ama özellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerden kaçırılan çocuklar veya sırf bu şeytani sapıklık için tünelde özel üretilen çocuklardı. Bu organizasyon piramidinin en alt seviyesinde sokak çeteleri. sonra kendi aralarında organize olmuş mafya men­supları, uluslararası terör örgütünün finansörleri ve üst akıl yöneticisi paranın baronları vardı. Elitler kulübü üyeliğine kabul edilenler, normal pedofil oluyordu. Yani sadece çocuklara tecavüz. Ritüellere katılmak içinse elit VIP, yani soylu olmak, bu tanıma dahilolmak gerekirdi” (s.186).

“Ayinlerde çocuklar ya hipnotize ediliyordu ya da uyuşturucu enjekte edilerek serseme çevriliyorlardı. Üyeler fiziki eyleme geçmeden önce önlerindeki çorbada bulunan bütün halindeki cenini iştahla parçalayıp yiyorlardı. Özellikle sekiz dokuz yaşında hamile kalan çocuklar kürtaj edilip alınan ceninler yıkanmadan çorba için kullanılıyordu. Doğum sonrası kadından atılan plazmanın habersizce top­lanıp güzellik kremlerinde kullanıldığı, bilinen bir gerçekti. Ancak, bazı hastanelerden ceninler de toplanıyordu. Satanist pedofili ayinler için ceninler hamile çocuk annelerden özellikle üretiliyordu. Ayin sırasında, çocuk anneden alınıyordu. Can­lıyken işlem yapılıyordu (s.187).  

“Pedofil çetenin eline geçmiş, istismar edilen mağdurlardan canlı kalanların ifşa ettiği itiraflar,  medyada sayısız kez yer bulmuştu. İtirafları ile derin devlet tarafından yönetilen süb­yancı çevrelerinin şeytan’ı ayin ve tacizlerini açıklamakla kal­mamış, sapık pedofil devlet başkanlarının, siyasetçilerin, ünlü iş insanlarının, din adamlarının ve saygın görünümlü Hollywood artistierinin VIP partilerde ne haltlar işlediklerini de deşifre etmişti.

Mary yıkılmıştı.

Yoksa annesi de mi biliyordu? Evet” (s.188).

“Mary, bir an bile tereddüt etmeden ölmüş anne ve babasını ihbar etti. Tüm belge ve delilleri de polise teslim etti.  Sadece Londra’da değil dünyanın birçok yerinde özellik­le kimsesiz çocukların barındığı yurtların altı tünelden geçil­miyordu. Krokilerde belirtildiği üzere, çoğu tünelin bağlantısı kutsal sayılan bir ibadethanenin direkt kapısına açılıyordu. Korkunçtu. Tünel denilen ağı düşündü. Dünyada ne kadar tünel olabilirdi? Filipinler’i düşündü. Bu ülke, yedi bin altı yüz kırk bir ada dan ibaretti. İnsan ticareti için ağ üzerindeki tünel­lerin olası sayısını düşününce Mary dehşete kapıldı. Felaketin büyüklüğü, bedenini zangır zangır titretiyordu(s.189).

Soyağacı romanını teyit eden bir olayda kapsamı tam olarak bilinmesede “New York’ta Brooklyn Crown Heights 770 Eastern Parkway’de bulunan ve Yahudilerin yoğun olarak kullandığı “Chabad-Lubavitch World Headquarters” adlı sinagog, polis baskınına uğradı. Baskında, sinagogun altında kazılmış gizli tüneller tespit edilmesidir” (Gazeteler: 10.Ocak. 2024 By euronews).

“Devletler ne yapıyordu? Ne işe yararlardı? Dünyada olup bitene ne kadar yakın ne kadar uzaktılar? Yoksa hepsi mi bu endüstriden nemalanıyordu? Yoksa bazısına sus payı mı dağı­tılıyordu? Bağımsız ülke yok, birbirine bağımlı ülkeler var, sözünden ne anlaşılırdı? Düşünüyor ama işin içinden çıkamı­yordu. Misyonerlik ya da halkına ne kadar dindar bir hükümet ol­duğunu gösterme yarışında olanlar, Tanrı’nın ismiyle ve din kardeşliği adına elinde kutsal kitapla boy gösteren yetkililer, tünellerin varlığını bilmiyorlar mıydı? (s.189).

“CIA, MI6, MOSSAD gibi “anlı şanlı!” istihbarat örgütlerinin de mi haberi yoktu olan bitenden? Tünel hadisesinde yeraltı örgüt faaliyetleri ile yerüstü faa­liyetler karmakarışıktı. Fareler ve insanlar boşuna beraber yaşamıyoriardı. Fareler garanti yukarıdaydı” (s.190).

Soyağacı (2021) romanının bir kısmında geçen bu olaylar zinciri Epstein skandalı (2026) ile adeta bire bir örtüşmektedir. “Gazeteler: Epstein skandalı Kraliyet Ailesi’ne sıçradı… Eski prens sorgulandı, vb.”(20. Şubat. 2026).

Sonuç

Öznur YILMAZ’ın çok yönlü bir romanı olan “Soysuzlar için Soyağacı”ndaEpstein Bataklığını önceden adeta haber verircesine Türk toplumunu aydınlatmaya çalıştığı görülmektedir. Günümüzde istihbarat çalışmaları her türlü disiplinin verilerini kullanarak çalışmaktadır. Hatta İngiliz dış istihbaratı MI6 “Military intelligence” ile kendisini ifade etmekte entellektüel yönünü vurgulamaktadır. Mutlaka istihbarat teşkilatları açık istihbarat medyayı takip etmekle birlikte akademik disiplinleri ve aydın insanların kaleminden çıkan eserleri okuyan, değerlendiren birimleri de güçlendirmelidir. Çünkü istihbarat (intelligence demek daha isabetli) başlı başına bilimsel, sanatsal ve üstün yetenekler içeren bir faaliyettir. Bu çerçeveden bakıldığında “Soyağacı” romanı önemli laboratuar verileri de sunmaktadır. Edebiyatçılar ve kültürel antropologlar içinse Türkiye’nin sosyal değişiminin anahtarı niteliğinde, öngörü ve derin gözlem içeren edebî eser özelliğine sahiptir.

Kaynaklar

Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Gölkitap yayıncılık, İstanbul, 2021.

Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Doğu Kitapevi, 2. Baskı, İstanbul, 2024.

Heacock RA& Powell W S, Adrenochrome and related compounds, Prog Med Chem,  1972; 9(2):275-339.

Panfilov MA, Starodubtseva ES, Karogodina TY,  Vorob’ev A Y and Moskalensky AE, Article Reducing the Formation of Toxic Byproducts During the Photochemical Release of Epinephrine, Journal of Xenobiot, 2025,15,(8): 1-12.

            İnternet: https://tr.euronews.com/


[1] Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Gölkitap yayıncılık, İstanbul, 2021.,

Öznur Yılmaz, Soysuzlar için Soyağacı, Doğu Kitapevi, 2. Baskı, İstanbul, 2024.

Düşün Damlaları  (29)

     – “İnsan” unutan demektir. Ama ey insan! Asla unutmamalısın ki:

     – İnsan -bir bakıma- insan bedeni giydirilmiş; Öğrenci Ruh demektir.

     – Hafızana, potansiyel olarak yüklenmiş olan Kâinat / Evren bilgilerini araştırmalısın!

     – Çünkü: İlim yapasın diye dünyaya gönderilmişsin.

     – Yaratılan cansız bedenine, Allah tarafından ruh üflenmesiyle,

     – “İnsan” olarak kendini bilmiş ve bulmuşsun.

     – Dünyaya, bilinçaltına yerleştirilen potansiyel enerjiyi,

     – Kinetik hâle getirmen ve dönüştürmen için görevlendirilen bir varlıksın.

     – Çünkü Allah seni; tekâmül etmen, Kur’an’ı öğrenmen için yarattı.

     – Hem de kâinat bilgilerini yüklemiş olarak;

     – Hür / özgür, karar verme yetenek, yetki ve ayrıcalıkları ile dünyaya gönderdi.

     – İnsan, mahiyetine yerleştirilen Evren bilgileri;

     – Bilinçaltını oluşturacak şekilde olan;

     – Ruh’unun hafızasına yüklenmiş olarak dünyaya gönderildi.

     – Bu vazife ve görevleri yüklenen insandan;

     – Evren bilgilerini yerinde görmek, araştırmak,

     – Bunlardan nasıl faydalanacağını keşfetmesi istenmekte.

     – Zaten İnsanın, ilmen ve irfanen gelişmesi:

     – Varlıkların müspet – menfî yönlerini bilmekle mümkün.

     – Bunun için Dünya Okulu’nun öğrencisi olan İnsan’ın!

     – Doğru ve yanlışları, güzel ve çirkinleri, faydalı ve zararlıları anlaması için,

     – Her şeyin ikili olarak yer aldığı dünyanın;

     – Zıtlar ülkesi olduğunu görmesi ve onu bu şekilde tanımasıyla mümkün ve olası.

     – Nitekim, çirkin olmasaydı güzel, kötü olmasaydı iyi, ahlâksız olmasaydı güzel ahlâk,

     – Küçük olmasaydı büyük olanın değerini insan bilemezdi.

     – İnsan, dünyadaki olumsuzluk ve zıtlıkları tanımadan, Öte Âlem’de yer aldığı zaman,

     – Orada menfîlik, zıtlık, kötülükler olmadığı ve İnsan da, bunları tanımadan oraya giderse;

     – Hep güzelliklerin, hep doğruların, hep iyilerin bulunacağı Öte Âlem’deki güzellikler,

     – Doğruluk ve iyilikler; insan için hiçbir anlam taşımayacak, bir şey ifade etmeyecek;

     – İnsan bu durumda hiçbir şeyden lezzet alamayacak, hiçbir zevk duyamayacaktı.

     – Çünkü zıtlarını bilmemiş ve tatmamış olduğundan,

     – Onları birbirleriyle karşılaştırmak ve kıyaslamaktan mahrum kaldığı için,

     – Onların varlıklarının bile, kıymeti harbiyeleri olmayacaktı.

     – İnsan, gurbete niçin gider?

     – Daha iyi şart ve imkânlarla yurduna dönmesi için değil mi?

     – Nitekim bu şekilde yurda dönmeyenlerin yüzlerine tükürülür!

     – Dünya da, ahiretin gurbeti.

     – Oraya da, ahireti kazanmış olarak dönmek gerek.

     – İşte ey insan! Senin dünyaya gönderiliş gayen;

     – İster istemez döneceğin âhiret diyarına;

     – Yüzü ak, eli temiz ve dolu olarak dönmen içindir.

     – Çünkü insan: Diğer varlıklardan, onu üstün kılan;

     – Donanım, meziyet ve üstün vasıflarla dünyaya gönderilmiştir.

     – Çünkü insan: Halife-yi Rûy-i Zemindir!

     – Çünkü İnsan: Eşref-i Mahlûkattır.

     – “Sen olmasaydın Ya Muhammed, kâinatı yaratmazdım!” hitabı,

     – Hz. Muhammed’in şahsında; aynı zamanda her insanadır!

Millet Irk Değil, Irk Millet Değil

Millet devleti… Bu kavramın doğru Türkçe adı budur: “millet devleti”. Ama, birçok alanda olduğu gibi “İngiliz Türkçesi” ağır bastı: Ulus devlet… Bunun Türkçede yanlış bir tamlama olduğunu anlamak için hemen ulus yerine millet koyun. Ne oldu: millet devlet. Tamlamanın Hint-Avrupaca olduğu açığa çıkıveriyor. Neden ulussal devlet demediler? Çünkü öz İngilizcesi “nation state”. Kelimeleri bire bir yerine koyun. Ne oldu? “Millet devlet”. İşte bu kadar. Neyse İngiliz Türkçenin hikmetinden sual olmaz. “Kanal İstanbul”, “deprem dayanıklı” gibi tamlamaları sorguya çektiniz mi?

Maksadım başka. Çağı isimlendirmek istemiştim. İşte o çağdayız. Millet devletleri çağı.

Sağ cenahta bu konudan bahsedenlerde görülen bir sapma. Başlangıçta birkaç cümlede “millet” deseler de az sonra millet yerine “ırk” demeye başlıyorlar. Eh, ırk ırkçılığa götürür. O hâlde millet milliyetçiliğe götürürse o da ırkçılığa götürür. Demek ki millet devleti kötü bir şeydir. Çünkü ırk üzerine kurulmuştur. Geçende bir yorumcu da yazmış: “Ulus devlet İslam’da yoktur!”

Ulus devletten nereye?

Durumun vahameti gittikçe artıyor. Hem ırkçılık tehlikesi var hem de Müslümanlığımıza halel gelecek. Bir an önce kurtulalım şu ulus devletten. Peki nereye gidelim? Yukarı mı çıkalım, aşağı mı inelim? Ulus devletten büyük imparatorluk var. Kendimize bir imparatorluk bulup ona yamalanalım. Hani bir zamanlar manda dediğimiz şekilde de olur…

Ulustan büyük bir de ümmet var. Ümmet devleti olalım. Bir tane bulsak da ona dâhil olsak. Hiç ümmet devleti gördünüz mü? Galiba Vatikan var ama bizi almazlar. Bir de İsrail var ama o hem ümmet hem de millet devleti. O da olmadı. Zaten bize Müslüman ümmet devleti olur, başkası olmaz. Ondan da hiç yok.

Aşağı yönde aşiret devleti, hanedan devleti falan var. Eh birini seçelim bari ki hem ırkçılık olmasın hem de şeriata uysun. Kabile devleti ırka dayanmaz değil mi? Hanedan? O soya, sülaleye dayanır canım; ırka değil. Falan oğulları, filan oğulları… Kızları, anaları boş verin. Oğullar, babalardır aslolan.

Devlet varsa millet de var

Buraya kadar yazdıklarımı lütfen ciddiye almayınız. Şimdi şu millet, ırk ve millet devleti meselesine bu sefer ciddiyetle dönelim. Tarihe, milletin sosyolojisine bakalım.

Sülaleden kavme, kavimden kabileye, aşirete ve nihayet millete kadar insan toplumlarını incelemek beşerî bilimlerin asıl görevidir ve bu konu en küçük ayrıntısına kadar incelenmiştir. Hâlâ da incelenmeye devam ediyor. En yeni ve en geniş incelemeleri kapsayan ve net bir sonuca varan Azar Gat ve Alexander Yakobson, bulgularını kısa bir formülle açıklıyor: Devlet varsa millet de var. Eski Mısır’dan Çin’e bütün kıtalar ve bütün zamanları kapsayan bir gezi onun kitabı: Nations (Cambridge 2019. Türkçesi Milletler, Bilge Kültür 2019). Birinci Dünya Harbi’nden önceki imparatorluklar devrinin de aslında millet imparatorlukları olduğunu kıta kıta gösteriyorlar.

Devlet varsa millet var. Kendi devletlerini kuracak güce sahip olmamış etniler (milliyetler) de yirminci asırda imparatorluklardan kurtulup kendi devletlerini kurmuş ve millet olmuşlar.

Çoktan bire mi birden çoğa mı?

Yalnız bütün bu hikâyede devletlerin dayandığı “ırk” diye bir toplum birimi veya siyasi sebep yok. Irk kavramını tutup yükseltenler emperyalizm çağının sömürgecileri. Kendilerinin başkalarına Tanrı veya tabiat tarafından yönetici tayin edildiklerini ispata çalışan Avrupa milletleri.

Milletle ırkı birbirine karıştırıp şaşıranları daha da şaşırtacak bir resim göstereyim. Dünyanın en güçlü milleti hangisidir? Amerikan milleti değil mi? Millet ırk demekse bunlar hangi ırktan? Amerikan diye bir millet yok diyenler de var. Amerikan okullarında çocuklar her sabah ellerini kalplerinin üstüne koyup “Tanrı’nın emrinde tek millet!” (One nation under God) diye yemin ede dursunlar.

19. asır, feodal Avrupa’nın hızla millet devletlerine dönüştüğü yüzyıldır. Yirminci asırda, imparatorluklar dağıldı, koloni yönetimleri çöktü ve istiklalini kazanan milletler millet devletlerini kurdu. Millet devletleri de istiklallerini sağladıkları andan itibaren millî birliği, kültür birliğini ve kültürün taşıyıcı sütunu olan dil birliğini sağlamayı temel gaye edindi. Amerika kendini “eritme kazanı ~ melting pot” diye tarif edip bununla öğünür. Sloganı “E pluribus unum ~ Çoktan bire”dir. Bunu devlet mührüne ve paralarına yazarlar. Fransa’nın Fransızca konuşan %15’i nasıl “Fransa’da yalnız Fransızlar yaşar.” kesinliğine dönüştürdüğünü birkaç yazımda anlattım. Almanya da İtalya da Rusya da hep öyledir. Hepsi çoktan teke gitmiştir. Teki çoğa götürmeye çalışılan sadece biz varız galiba. Bir de ABD’nin işgalli teşvikiyle Irak.

Türkocağı’nda Hüseyni Faslı

Sivil toplum kuruluşları önce bağımsızdır, sosyaldir, sivil ve kültürel değerleri korur, sanat, sağlık ve eğitimi de içine alan medeniyet hareketine endekslidir, iyiliği yaygınlaştıramaya çalışan kurumsal yapılardır. Gücü ise fahri hizmet ve gönüllülüktür.

Her dönemde de bir sivil toplum kuruluşu, yeni nesille böylesi görevleri üslenir.

İstanbul’da bugün için dönüp baktığımda başta Türkocağı, KOCAV ve TURİNG böylesi bir görevi aşkla ve şevkle yapıyor. Bütün yatırımı da daha çok üniversiteli genç insanlara; hem katkı veriyor ve hem de ufuk açıyor. Şartlar ne olursa olsun programı değişmiyor. Ben her üçünün de müdavimiyim ve alkışlıyorum.

Makamlardan Birkaçı

Başkanlığını Dr. Cezmi Bayram arkadaşımızın yürüttüğü İstanbul Türkocağı yıllardan beri hem ulusal ve hem de uluslararası sempozyumlar, çalıştaylar yanında her hafta Cuma akşamları Çemberlitaş’taki merkezinde konulu bir toplantısı vardır. Program sonunda çayın yanında ekmek içinde helva ikram edilir. Çünkü bu programın saati insanların midesinin zil çaldığı zaman dilimine denk gelir. Sultanahmet’teki Mefkure Mektebi ise bir akademi gibi çalışır. İstanbul Türkocağı Ömürlü Musiki Topluluğu da konserleri, musiki çalışmalarıyla dikkat çeker. Çünkü musiki önemli bir sanat dallarından biri. İhmale gelmiyor, musikisiz de olmuyor. Bizim kültürümüzde Osmanlı Cihan Devletinden makamlı miras ezanlar sabah saba, öğle rast, ikindi hicaz, akşam segâh nadiren de eviç ve rast, yatsı ezanı da uşşak ve hicaz makamında okunur. Cenaze ve Cuma Selâları ise hüseyni makamındadır. Kur’an-ı Kerim Okuma tarzları da mesela Mısır’dan farklıdır ve genelde saba, nihavent, rast ve hicaz makamında tilavet edilir. Kahire hafızlarının Kur’an okuması güzel, İstanbul hafızların ki bir başka güzeldir. Hepsi de ses eğitimi almıştır.

Kahire’de Opera Salonunda gerçekleştirilen ve Türkiye’yi Sanatçılarımız Abdurrahman Kızılay ile Mehmet Özbek’in temsil ettiği İslam Ülkeleri Uluslararası İlahi Programı’nı izlemiştim de tek kelime ile muhteşemdi(2006). İlahilerimizdeki makamlar da daha bir farklıydı.

Bir asırdan fazladır hizmet veren İstanbul Türkocağı Aralık ayında sanat yönetmenliğini Elif Ömürlü Uyar’ın yaptığı Hüseyni Faslı Konseri vardı. İstanbul Türkocağı Ömürlü Musiki Topluluğuna 14 hanım, 6 erkek, 6 da saz sanatçısı iştirak etti. Osmanlı Cihan Devleti’nde sanat ve özellikle musiki nefis birliktelik örneklerini sunar. Türk, Ermeni, Rum sanatçıların eserleri aynı fasılda yer alırdı, alabilirdi.

Biraz Zahmete Girmek

Türkocağı konserinde de Lavtacı Anton’un iki hüseyni peşrevi programdaydı. Yesari Asım Arsoy’un “Farig olmam meşreb-i rindaneden/ Yüz çevirmem nafile peymaneden/ Bezmedikçe halet-i mestaneden” adlı bir bestesiyle devam etti.  Sırada Mehmet Eşref Efendi’nin bir eseri vardı. “Dilrubasın sevdiğin yoktur nazirin bi-riya/ Dostu gönlüm lema-i aşkımla oldu neş’e-za/ Nergis-i mestanına canlar dayanmaz ey şeha/ Sen umidi aşkım derdime ancak reha” Melodi güzeldi ama güfteyi pek anlamadım diyenler elbette olacak. İlk eserde bir aşk sarhoşu anlatılıyor. İkincisinde gönül hırsızına vurgu yapılıyor. Aşkın bir çare olduğunun da altı çiziliyor. Biraz zahmete girilmesi gerekiyor. İngiltere’de veliler çocuklarına Shakespeare İngilizcesi öğretmek için özel hoca tutuyor okul dışında.  Varın bizdekiyle kıyas edin.

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği mezunu Sanat Yönetmeni Elif Ömürlü Uyar eserleri titizlik seçiyor, bunun için bir zaman ayırıyor. Sanatçı fasıl meclislerinden feyz almış, ömrünü vakfetmiş musikiye aynı babası Yusuf Ömürlü gibi. Muhtelif radyo ve televizyonlarda programlara imza atmış. İstanbul Fetih Cemiyeti’nde ve Türkocağı’nda “Şiir ve Musiki” etkinlikleri hazırlamış. Kubbealtı Musiki Topluluğunu çalıştırmış, nazariyat, solfej, repertuvar, ve usul dersleri vermiş bir sanatçı. Halen Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmalar Enstitüsü’nde bilimsel çalışma yapan Elif Ömürlü Uyar Erler Demine, Yusuf Ömürlü Besteleri, Gönül Bahçemden, Kim Dosta Varır? Ve İlahiyat-ı Kenan adlı albümleri vardır.

SİNEDE CANI GİBİ İLE SAKLANAN

Konser Şükrü Tunar-Hüseyin Siret Özsever ikilisinin bir eseriyle sürdü; “Geçti sevdalarla ömrüm, ihtiyar oldu ömrüm/ Ak pak olmuş saçlarımla bikarar oldum bugün/ Bir muhabbet neşesiyle İlkbahar oldum bugün/ Ben huzurunda yer öptüm tacidar oldu bugün”

Bir sevgi hamulesi bu kadar güzel anlatılır. Bütün bir ömür aşk ile özetleniyor. Bir bahar yaşıyor sanatçılar ve bunu bir taç ile ödüllendirmiş görüyor.

Peki bu hüseyni türküye ne diyeceksiniz? “Menekşe kokulu yârim/ Kime arz edeyim halim/  Elimden aldılar yârim/ Yârim al beni al beni/ Al da sinene sar beni” Eğer seviyorsa biri sevgilisinin ter kokusu ona gül gibi gelir, menekşe güzelliğinde de yansır. Bu sevgi, bu aşk artık günümüzde unuttuğumuz bir şey. Yaşadığımız zaman diliminde “dünyevileşme” öyle bir hissettiriyor ve bastırıyor ki bu konserler abı hayat gibi geliyor ve insan olduğumuzu, ete kemiğe büründüğümüzü, kan dolaşımı, sinir sistemine sahip olduğumu hatırlıyoruz.

Aynı minval üzere Sultanahmet Camii İmamı Saadettin Kaynak bakın neler söylüyor “Haticem saçlarını dalga dalga taramış/ Mevlâm bizi topraktan O’nu nurdan yaratmış” Aşkı böyle hatırlatıyor işte. Sizi aşk, sevgiden sırılsıklam etmeye görsün bir kere.

Halk ozanımız Emrah’tan esinlenen Bestekar Fehmi Tokay’a kulak verelim bu defa “Tutam yar elinden/ Çıkam dağlara dağlara/ Olam bir yareli bülbül/ İnem bağlara bağlara/Birin bilir binin bilmez/Şu gözümün yaşın silmez/Yar ismini desem olmaz/ Düşer dillere dillere” Aşk, sevgi, muhabbet kim olursanız olun sizi yakalayınca bırakmıyor. İyi ki de bırakmıyor çünkü bu aşk dillere değil, yüreklere düşüyor.

Lemi Atlı da Sanatçı Aile Faik Ali Ozansoy’un güftesini notalar dökerek “ Zaman olur ki anın hacle-i visalinde/Bir inziva ve o cananı bivefa bulurum/ Zaman olur ki gözümden kaçan hayalinde/Hayatı ruhuma müşfik bir aşina bulurum” diyor. Diyor ama aşkın içinde sevgilinin vefasızlığı da olduğunu biliyor ve buna rağmen aşkın şefkatini görüyor.

Bin Can ile Sevmek

Mehmet Akif Ersoy da musiki fasıllarının kadri kıymetini bilenlerden. Fatih Gökmen, Ferit Kam, Abbas Halim Paşa, Hasan Basri Çantay, Ahmet Naim, Neyzen Tevfik vs gibi dostları yanında İstanbul’un ünlü hafızlarıyla da kavi bir muhabbeti vardı. Bursalı Hafız Emin, Hafız Mehmet ve Hafız Asım ile birlikte olunca onlara illa bir aşir okutur, bir ilahi seslendirir, onları vect içinde dinler ve sonra kendisi de onlara iştirak ederdi. Şerif İçli de Mehmet Akif Ersoy’un “Ezelden aşinanım ben, ezelden hem zebanımsın/Beraber ahde bağlandık, ne olsan yar-ı canımsın/ Ne olsam zerrenim, kalbimde hala çarpar esrarın/ Gel ey canan gel ey can, kalmasın ferdaya didarın!”

İstiklal Marşı şairindeki aşk kimsede yok. Ailesine aşık, ülkesine, vatanına, milletine aşık, inancı için yarını inşa ve ihya etmeye çalışan bir sanatçı. İşte bütün bunlar için gel ey sevgili, gel ey bin can ile sevdiklerim diyor.

İstanbul Türkocağı Ömürlü Musiki Topluluğu her zaman, her konserinde böyle. İyi ki varlar, iyi ki bizimler ve iyi ki birikim ve donanımlarını toplumumuza, gençlerimize yansıtıyorlar. Çünkü salon üniversitelilerle dolu. Yaşasın sanat, yaşasın sanatçılar ve yaşasın gücü ve gönüllüğünü toplumu için harcayan sivil toplum kuruluşlarımız.

Dinin Ruhunu Anlama Çabası

Bu sene Ramazan ayına girerken dinin özünü, ruhunu anlama çabamı yoğunlaştırmak, zihinsel yolculuğumu sizinle paylaşmak istiyorum.

Benimsediğimiz din yorumu bizim hayatı algılama ve yaşama biçimimizi belirler. Bunun farkında olsak da olmasak da.

Türk milletinin İslam’ı anlama, yorumlama ve yaşama biçimini, diğer Müslüman ülkelerin halklarından ayrıldığının çoğumuz farkındayızdır. Dini ve felsefi birikimi olmayan, hatta okuryazar dahi olmayan insanlarımızla, ilim irfan sahibi olanlarımızı da birleştiren böyle bir zihniyet nasıl oluştu?

Biz Müslüman Türklere göre, Bir insan günah işlese veya ibadetlerini aksatsa dahi, kalbinde inancı varsa dinden çıkmaz, “kafir” olmaz. Sadece “günahkâr mümin” olur. Bu yüzden ibadet etmeyen ancak ben Müslümanım diyen herkese sevgi ve saygı ile yaklaşırız.

Yine bizler, bir konuda Kur’an’da açık bir hüküm yoksa, İslam’ın genel ilkeleri çerçevesinde akıl yürüterek (kıyas) çözüm üretilebileceğini kabul ederiz. Allah’ın en önemli ayetinin akıl nimeti olduğunu kabul eder ve “Akıl, vahyi anlamak için bir anahtardır” diye düşünürüz.

Bu düşünce tarzı hiç “Maturidi” adını duymamış olsak da bizim “itikatta Maturidi mezhebinden” olmamızdan kaynaklanır.

Bizler ayet ve hadislerin sadece lafzına bakmayız, onları doğru anlamak için Allah bundan ne murat etmiş olabilir diye sorgularız.

Biz Türkler İslam’ın temel naslarına aykırı olmayan yerel kültür ve gelenekleri (örf) reddetmez, yerel ve milli gelenekleri bid’at saymaz, tam tersine hukukun bir kaynağı olarak görürüz.

Bu anlayış “İmam-ı Azam Ebu Hanife” adını duymamış ve “Hanefilik” hakkında hiç bilgisi olmayanlarımızın da içine yerleşiktir.

Çünkü bizler farkında olmasak da “amelde Hanefi mezhebindeniz.” (Farklı mezheplerden olanları da kötülemez, aşağı görmez ve dinden çıkmış saymaz, sevgi ve saygı duyarız. Daha da ötesi, “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü.”)

Bizim dini anlama ve yaşama şeklimiz İmam Maturidi’nin inanç (itikad) sistematiği ve İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin hukuk (fıkıh/amel) metodolojisinde, ahlakta Yesevi çizgisinde saklıdır.

Bu yüzden bizim düşünce sistemimizi, din ve iman anlayışımızı ve tarihsel süreçte kaderimizi şekillendiren Maturidi- Hanefi- Yesevi anlayışına dair temel bilgileri özetlemeye çalışacağım.

************************************

Maturidi ve Hanefiliğin Temel İlkeleri

İtikatta (inanç esaslarında) Türklerin mezhebi olan Maturidilik, Semerkantlı İmam Maturidi tarafından sistemleştirilmiştir. Bu ekol, Türklerin İslam’ı “bağnazlıktan uzak” yorumlamasının temel sebebidir.

Hanefilik ise Türklerin fıkıhta (ibadet ve hukukta) benimsediği mezheptir. En belirgin özelliği, nasların (ayet ve hadislerin) sadece lafzına değil, gayesine (maksadına) odaklanmasıdır.

Maturidi’ye göre, bilgi kaynakları gözlem ve deney, vahiy ve peygamberlerin getirdikleri ile tarihsel olarak kesinleşmiş bilgiler ile akıl yürütmedir.

Yani akıl bir bilgi kaynağıdır.

Allah’ın varlığı ve birliği, peygamber gönderilmese dahi akıl ile bilinebilir. Nakil (Vahiy) ise ibadetlerin ve ahiretin detaylarını öğretir. Akıl, vahyi anlamak için bir anahtardır.

Allah insana seçme hakkı (cüz’i irade) vermiştir. İnsan fiillerinin yaratıcısı Allah olsa da, o fiili “tercih eden ve yapan” kuldur. Dolayısıyla insan, yaptıklarından tam sorumludur.

İman – Amel Ayrımı: İmam Maturidi ve Ebu Hanife’ye göre; Amel (ibadet ve eylemler), imanın bir parçası değildir. İman, kalbin tasdikidir.

Sonuçta, Bir insan günah işlese veya ibadetlerini aksatsa dahi, kalbinde inancı varsa dinden çıkmaz, “kafir” olmaz.

İman-amel ayrımı sayesinde Türk toplumu, günah işleyen bireyi dışlamaz. “Allah ile kul arasına girilmez” anlayışı hâkimdir. Bu, toplumsal barışı ve birliği sağlamıştır.

Bu Maturidi-Hanefi sentezi, Türklerin İslam anlayışını; Selefi/Vehhabi (katı metinci) veya Şia (imameti esas alan) yorumlardan keskin çizgilerle ayırır.

Bazı katı yorumlarda (örneğin Haricilik veya günümüzde Selefilik) namaz kılmayana veya büyük günah işleyene “kafir” gözüyle bakılabilirken, Anadolu İslam’ında bu mümkün değildir.

Maturidi aklı ile Hanefi fıkhı, Ahmet Yesevi’nin “Hikmet” geleneğiyle yoğrulmuştur. Anadolu’ya Yunus Emre, Mevlâna ve Hacı Bektaş Veli olarak yansıyan bu anlayış, İslam’ı sadece “korku” değil, “sevgi” (Muhabbetullah) üzerinden anlatır.

Bu anlayışta Şeriatın kuralları (zahiri) ile tasavvufun derinliği (batıni) çatışmaz. Anadolu insanı, medrese (ilim) ile tekkeyi (irfan) birleştirmiştir.

Anadolu İslam’ı, dini sadece şekilsel bir ritüeller bütünü olarak görmez. Onu ahlak, adalet, akıl ve aşk (tasavvuf) ile harmanlamıştır.

************************************

Dışı Hanefi İçi Eş’ari Olanlar

Türklerin İslamlaşma sürecini ve Anadolu İslam’ının karakterini analiz eden tarihçiler (örneğin Fuat Köprülü, Halil İnalcık, Osman Turan), bu üçlü yapının (Maturidi-Hanefi-Yesevi) birbirini tamamlayan mükemmel bir “sacayağı” oluşturduğunda hemfikirdir.

Bu üçlünün başarısı hem kendi aralarındaki tutarlılıkla hem de Türklerin İslam öncesi kodlarıyla (Gök Tanrı inancı ve Töre) olan şaşırtıcı uyumuyla açıklanabilir.

Maturidi aklı özgürleştirmiş, Hanefi hayatı kolaylaştırmış, Yesevi ise bu kuralları sevdirmiştir. Biri eksik olsaydı, Türk İslam’ı ya çok katı (Selefi gibi), ya çok batıni (aşırı Şii/Bâtıni gibi) ya da çok şekilci olurdu.

****

Fakat Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır Seferi (Ridaniye Savaşı) ve Halifeliği devralması, Osmanlı tarihinde sadece siyasi bir dönüm noktası değil, aynı zamanda kültürel ve zihniyet açısından bir “eksen kayması”na sebep oldu.

Yavuz’un Mısır’dan getirdiği yüzlerce Arap aliminin çoğu itikatta Eş’ari mezhebine mensuptu. Bunlar Osmanlı medreselerinde “akli ilimler”den (felsefe, matematik, mantık) ziyade, “nakli ilimler”in (tefsir, hadis, fıkıh) ve özellikle Eş’ari kelamının hakimiyet kurmasına zemin hazırladı. (Bunların 17. yy’daki uzantısı Kadızadeliler Hareketi tasavvufa, müziğe, kaşıkla yemek yemeye bile düşmandı.)

Bu alimler Türk İslam yorumunun (Maturidi-Hanefi) Arap İslam yorumu (Eş’ari-Şafii) içinde erimesine veya rengini değiştirmesine neden oldu.

Zaman içinde resmi inanç Hanefi olmasına rağmen, medrese ve inanç dünyasının (cemaat ve tarikatların) zihniyeti büyük ölçüde Eş’arileşti.

Günümüzde -Diyanet dahil- din hakkında hüküm verenlerin arasında bu anlayış oldukça güçlü konumdadır.

Ramazan ayının, Maturidî aklı, Hanefî kolaylığı ve Yesevî sevgisini hatırlamaya vesile olmasını diliyorum.

Oruç ve Sağlığımız

“Allah için oruç tutmak, içi temizlemektir. Allah’ın sevgisini gönülde gizlemektir.” Şerafettin Yaltkaya

Şairimizin de işaret ettiği gibi, ibadetlerin hikmetlerinden biri iç temizliğini sağlamak ve Allah’ın rızasını kazanmaktır. Oruç ibadetinin de böyle bir hikmeti olduğunu bilmeli ve buna uygun yaşamalıyız.

Oruç, sağlığı elverişli olan her Müslüman için yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Sağlıklı bir insanın belirli bir zaman diliminde aç kalmasının genellikle bir zararı yoktur. Oruç, bir bakıma sindirim sistemimizin yıllık tatili gibidir. Mide ve bağırsak sistemimiz için bir dinlenme ve bakım ayı sayılabilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için iftar ve sahurda ölçülü ve dengeli beslenmek gerekir. Oruç tutuyorum diye etli, yağlı ve tatlı yiyeceklerle mideyi tıka basa doldurmamak gerekir.

Orucun önemli faydalarından biri de irade eğitimidir. Tok olanın açın hâlini anlamasına imkân tanır. Zekât, fitre ve sadaka gibi yardımlaşmaları teşvik eder. Böylece varlıklı insanlar ile ihtiyaç sahipleri arasında sevgi, hoşgörü ve barışa katkı sağlar; toplumsal dokunun güçlenmesine yardımcı olur.

Müslüman toplumlarda yardımlaşma bilincinin güçlü olması ve bencilliğin azalmasında, oruç gibi kişisel sorumluluk geliştiren ibadetlerin önemli bir payı vardır.

Oruç, aynı zamanda sağlığa da katkı sağlayan bir ibadettir. Yapılan bazı araştırmalar; kontrollü açlık uygulamalarının tansiyon üzerinde olumlu etkileri olduğunu, kilo vermeyi kolaylaştırdığını, enflamasyonun (iltihabi süreçlerin) kontrolüne yardımcı olduğunu, beyin fonksiyonlarını desteklediğini, bağışıklık sistemini güçlendirebildiğini ve bazı hastalık risklerini azaltabileceğini göstermektedir.

Ramazan ayına ulaşan, akıl sağlığı yerinde ve ergenlik çağına gelmiş her Müslüman oruç tutmakla yükümlüdür. Ancak bazı özel durumlarda oruç tutulmayabilir ya da ertelenebilir:

Yolculuk (Sefer): Yolculuk sırasında ciddi zorluk varsa oruç ertelenebilir.

Hamilelik: Annenin beslenmesinin bozulması ve bebeğin etkilenme ihtimali varsa oruç ertelenebilir.

Emzirme: Süt miktarının azalması ve bebeğin etkilenmesi ihtimali varsa anne orucunu ertelemelidir.

İleri yaş: Oruç tutamayacak kadar yaşlı olanlar, imkânları varsa fidye vererek yükümlülüklerini yerine getirirler.

Ağır işlerde çalışma: Sağlığı tehdit edecek derecede zorlayıcı bir durum varsa oruç ertelenebilir.

Hangi Hastalar Oruç Tutmamalıdır?

Hastalığı nedeniyle belirli aralıklarla yemek yemesi veya düzenli saatlerde ilaç kullanması gereken kişiler oruç tutmamalıdır. Özellikle mide ve onikiparmak bağırsağı ülseri olanlar, diyabet (şeker hastalığı) hastaları ve böbrek yetmezliği olanlar dikkatli olmalıdır. Bu konuda en doğru kararı hastayı takip eden hekim verir.

Oruçlu bir kişi, oruç sırasında ciddi bir rahatsızlık yaşarsa ve bu durum sağlığını tehdit ediyorsa ilacını alarak orucunu bozmalıdır. Örneğin kalp krizi şüphesinde dilaltı ilacının hemen alınması gerekir. Bu kişiler daha sonra sağlıklarına kavuştuklarında oruçlarını kaza ederler. Kalıcı olarak oruç tutamayacak durumda olanlar fidye verirler. Daha sonra sağlıkları düzelirse, oruçlarını tutarak borçlarını yerine getirirler; verdikleri fidye ise sadaka yerine geçer.

Oruçlu kişinin dikkat etmesi gereken hususlardan biri de beslenme ve giyimdir. Özellikle sıcak aylarda aşırı terleten kıyafetlerden kaçınılmalıdır. Aşırı yorucu ve terletici işlerden mümkün olduğunca uzak durmak faydalıdır. İftar ile sahur arasında yeterli sıvı alınmalı, beslenmede çeşitlilik sağlanmalıdır. Ayran, cacık, komposto gibi sıvı gıdalar tercih edilebilir.

İftarın önce hafif bir başlangıçla yapılması, kısa bir aradan sonra ana yemeğe geçilmesi tavsiye edilir. Sahurun dengeli bir öğün şeklinde olması ve yemekten hemen sonra yatılmaması sağlık açısından önemlidir.

Yazımı Yunus Emre’nin şu sözüyle bitirmek isterim:

“Yunus Emre der hoca, Gerekse bin var hacca, Hepsinden iyice,

Bir gönüle girmektir.”

Ramazan ayının ve orucun maddi ve manevi faydalarından istifade edebilmemiz, gönüllere girebildiğimiz nice Ramazanlara ve yıllara ulaşmamız dileğiyle…

Sağlık ve selametle kalınız.

Din ve Atatürk

     “Hiç kuşkusuz bu Tarık / Kur’an, doğru ile yanlışı ayırt edici, doğru yolu gösterici olan gerçekleri ayrıntılı olarak açıklayan sözlerin / Kavlun Faslun kitabıdır.” (Târık:13)

     “Dolayısıyla da O, asla hafife alınamaz. Çünkü içindekiler boş ve anlamsız laflar değildir.” (Târık:14)

     Ayetlerdeki bu özellikleri ile, Kur’an, bütün insanların yararlanacakları Ana ders kitabı, dinin anayasasıdır. Kur’an’ın bu zenginliğine vakıf olan Atatürk, halkın dindeki doğruları Kur’an’dan öğrenmesi için, Kur’an’ın Türkçe tercümesini yaptırmış ve ilk 10 bin baskısını kendi cebinden verdiği 10 bin lira ile yaptırmıştır. Bütün dindarları kucaklama amacıyla “Dinin özüne dönüş projesi” ni başlatmış ve bu çerçevede aydınların İslâm dinine sahiplenmelerini ve eleştirel özgür akıllarla Kur’an’ın farklı yaklaşımlarla incelenip farklı tercümeler yapılmasını istemiştir. Çünkü Atatürk, Batı ülkelerinde aydın filozofların, dine sahiplenmiş, öğrenmiş, hatta papaları aydınlatmış ve onların sultasından kurtararak toplumu aydınlatmış olduklarını biliyor ve aynısını ülkemiz aydınlarından bekliyordu.

     (Çünkü) din kelimesi “Deyn-Borç” kökenli bir kelime olup, Allah, Vahiy kitaplarının hepsinde Muhkem (Evrensel) kurallar bütününü Beşerler (insanlar) uysunlar ve bunlara göre Dünya eğitimlerindeki yaşamlarında uygulasınlar diye onlara borç olarak verdiğinden, bu kurallar bütününe “Din” demiştir. Peygamberler bu borçluluğumuzu hatırlatıcı (Müzekkir), her bir vahiy kitabı da hatırlatma (Zikir) kitabı olmaktadır.

     Buna rağmen, bildirdiklerine inanmayan ve şirk koşan inkârcılar, O’nun (Kur’an’ın) önemini zayıflatmak üzere devamlı planlar kuruyorlar. (Târık:15)

     Kur’an’ı zayıflatıcı uğraşılar, 1400 yıldır olduğu gibi günümüzde hâlâ devam etmektedir.

     (Son Davet KUR’AN, Prof. Dr. Gazi Özdemir, s: 61)

Tek Taraflı Karar Vermek

     İki hasım kişinin, kendi aralarındaki anlaşmazlığın öyküsünü Sana anlatalım: O iki kişi gizlice mabedin duvarından atlayarak Davud’un yanına kadar girmişlerdi. (Sâd: 21)

     Davud, iki adamı karşısında görünce korkmuştu. Her ikisi de “Korkma! Biz sadece kendi aramızda anlaşamadığımız bir mes’elenin çözümü için sana geldik. Sen aramızda adaletle karar vererek bizi anlaştır. Bu arada haksızlık etme. Bize yardımcı ol, aramızdaki sorunu da doğru olarak çöz” dediler. (Sâd: 22)

     İki kişiden biri, “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Buna rağmen kardeşim ‘Onu da bana ver’ diyerek ısrar etti, ben ise etkileyici sözleri karşısında onunla baş edemedim” diyerek durumu anlattı. (Sâd: 23)

     Tek koyunu olanı dinler dinlemez ve diğer kardeşi dinlemeden Davud hemen, “Gerçek şu ki! O senin bir tek koyununu elinden almak istemekle sana zulmetmiştir. Zaten imanı hiç olmayan veya zayıf imanlı olan ve birbirlerine yakın veya akraba olanların çoğu birbirlerinin hakkına el uzatır. Ancak içtenlikle iman edip, iyi ve güzel işler / Salih ameller üretenler böyle yapmaz. Fakat böyleleri de sayıca çok azdır” diyerek tek koyunlu kardeş lehine karar vermek üzere iken TEK TARAFLI KARAR VERMEKLE yanlış yaptığını anladı ve kendisinin bir sınava tabi tutulmuş olduğunu fark etti. Bunun üzerine de hemen rükû etti / Allah’a boyun eğdiğini ifade etti ve yaptığı yanlış için af diledi. (Sâd: 24)

     Bu ayette, karar verme yetkisi olanlara bir tavsiyede bulunulmakta ve aldıkları kararları zaman zaman gözden geçirip vicdan muhasebesi yapmaları önerilmektedir. Ayrıca bu olay vasıtası ile Davut Peygambere de yaptığı bir yanlış nedeniyle de ikaz söz konusudur.   

     (a.g.e. s: 67)

Öğretmenim Ramazan’dan Beklentilerim

Öğretme yeteneğine sahip tek varlık, insan değildir. Zaman da mekân da eşya da akıl sahiplerine çok şey öğretebilir.

Ramazan, on iki aydan biri olmanın ötesinde öğretmenlik niteliği ve sosyal dönüştürücülüğü yüksek bir aydır. Ramazan, kişiye sabrı, hoşgörüyü, paylaşmayı, fedakârlığı, özeleştiriyi, özgürleşmeyi öğreten etkili bir kişisel gelişim öğretmenidir.

Ramazan adlı öğretmen, bana, midemizin gurultusunu kutsayıp vicdanımızın çürümesini görmezden gelen bir dindarlığı değil; bu ay, insanı içten içe silkeleyip ayağa kaldıran bir diriliş olduğunu öğretmeli.

Ramazan Öğretmen, beni özgürleştirmeli; nefsimin, alışkanlıklarımın, korkularımın, konforumun esaretinden kurtulmayı; kendimi, çevremi, dünyayı, hakikat üzre tanımamı öğretmeli; bana varlık bilincimi kavratmalı, hayatın iyilerle kötülerin mücadelesi üzerine kurulduğuna inandırmalı.

Gün boyu aç kalıp akşam sofralarında israf yarışına giren bir toplumun parçası olmaktan utanmalıyım. Açlığı saatle ölçen ama adaletsizliği görmeyen bir bilinç uyuşukluğu istemiyorum. Eğer Ramazan yalnızca iftar menülerinin zenginliğiyle konuşulacaksa, kusura bakmayın, bu ayın ruhuna en büyük ihaneti biz yapıyoruz.

Öğretmenim, bana sabrı öğretirken aynı zamanda itiraz etmeyi de öğretmeli. Zulme, haksızlığa, kibre, gösterişe karşı dik durmayı öğretmeli. Oruç sadece boğazdan geçen lokmayı kısmak değildir; dili de tutmaktır, gözü de arındırmaktır, kalbi de temizlemektir. Ama biz ne yapıyoruz? Gün boyu aç, akşam vakti öfkeli. Trafikte tahammülsüz, evde gergin, iş yerinde kırıcı. Böyle bir oruç insanı özgürleştirmez; sadece sinirli bir bedene dönüştürür.

Ramazan, bana, muhakeme kabiliyetimi körelten reklamları, “Ramazan kampanyası” adı altında tüketimi azdıran sistemi sorgulatmalı. İndirim broşürleriyle değil, iç muhasebeyle yüzleştirmeli. Eğer bu ayda hâlâ nefsimizin teşhir panolarına bakarak yaşıyorsak, demek ki zincirlerimiz hâlâ sapasağlam duruyor.

Öğretmenim Ramazan, korku üretmemeli; cesaret üretmeli. Allah’la ilişkimizi ceza paranoyasına indirgemek yerine, sorumluluk bilincine yükseltmeli. Oruç, beni başkalarının açlığını hissetmeye götürmüyorsa, soframdaki ekmeğin değerini öğretmiyorsa, cebimdeki paranın hesabını sordurmuyorsa neye yarar?

Gündüz aç kalıp akşam savurganlık yapmak bir ibadet değil, çelişkidir.

Bu ay içinde, ben kalabalıkların sosyal baskısının ne kadar yalan, ne kadar aldatıcı olduğunu da idrak ve ikrar etmeliyim. Gösterişli iftar davetlerinin, sosyal medya paylaşımlarının, “en hayırlı benim” yarışmalarının tuzağına düşmemeliyim. İyiliğin fotoğrafı olmaz, yardımın reklamı yapılmaz. Ramazan, riya ile arasına mesafe koymadıkça insanı özgürleştiremez.

Daha da önemlisi, öğretmenim Ramazan, beni kendimle yüzleştirmeli. Kaçtığım hatalarımı önüme koymalı. Affedilmek için önce yanlışımı kabul etmem gerektiğini öğretmeli. Özgürlük, inkârla değil; itirafla başlar. Oruç, insanın kendine söylediği en sert hakikattir: “Sen zayıfsın ama irade sahibisin.” İşte ben bu iradenin güçlenmesini istiyorum.

Ramazan, içi boş, hayata anlam katmaktan uzak alışkanlıklarıma savaş açmalı. Ertelediğim iyilikleri ertelememeyi öğretmeli. Namazı zamana sıkıştırılan bir görev olmaktan çıkararak hayatın merkezi olduğuna inandırmalı. Dilimi dedikodudan, kalbimi kinden, zihnimi kibirden arındırmalı. Aksi hâlde açlık sadece biyolojik bir deney olur; ruhum ise hâlâ tutsak kalır.

Ben Ramazan’dan romantik cümleler, edebi söyleşiler, tiyatral davranışlar değil; radikal bir dönüşüm bekliyorum. Beni daha sakin değil, daha bilinçli yapsın; daha suskun değil, daha adaletli kılsın; daha gösterişli değil, daha samimi eylesin.

Eğer bu ay bittiğinde hâlâ aynı öfkeyle, aynı hırsla, aynı bencillikle, aynı duyarsızlıkla, aynı uyuşuklukla, yaşıyorsam, kusura bakmayın öğretmenim, ben sadece aç kalmışımdır, sen da görevini yapmamış, benim zamanımı çalmışsındır, ikimiz de birbirimizi aldatmışızdır. Oysa ben özgürleşmek istiyorum. Ramazan’dan beklentim budur: Zincirlerimi kıran bir ay olması.

Sebepsiz kuş uçmaz, rüzgâr esmez; bu Ramazan, bütün kirlerden arınmamıza, yeni ufuklara yelken açmamıza sebep olsun. İnkılapçı ruhlarımız Ramazan toprağına kök salsın. 

Öğretmenimiz Ramazan’ın diriltici, uyuyanları uyandırıcı, taşlaşan ve buzlanan kalpleri eriten nefesinden, sönmeyen meşale gibi yolumuzu aydınlatacak ışığından istifade edenlere ne mutlu!

Türk Milliyetçiliği Tarihi’ni Niçin yazdım?

-Kitabımı büyük bir ciddiyetle okuyup bazı şahsiyetler hakkındaki bilgileri eleştiren gençlere teşekkür ve cevabımdır.-
Bir kitap incelenirken; konusu, anafikri, kurgusu, içeriği, dil ve üslûbu, tertip ve düzeni, dizgi ve baskı, kapak, kâğıt, mizanpaj ve cilt gibi ölçütlere dikkat edilir. Başarılı bir kitabın özellikleri içinde en önemlisi “muhteva (içerik)” tir. Fakat bazı kitaplar da vardır ki, yazıldığı “amaç, hedef ve kapsam” içeriğin de önüne geçer. İşte yeni yayımlanan “Dil ve Edebiyatta TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TARİHİ” kitabımın yazılışında da “amaç, hedef ve kapsam” içeriğin önüne geçmiştir.
“Dil ve Edebiyatta TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TARİHİ” kitabımın yazılışında öne çıkan ölçütler şunlardır:
AMAÇ; bu konuda yazılan kitaplarda, Türk Milliyetçiliği Tarihi’nin 1839’da ilan edilen Tanzimat’tan sonra yer verilmesinin yanlış olduğunu ve “Milliyetçilik” fikrinin 1789 Fransız İhtilâli’nden sonra ortaya çıkan ve aydınlarımız tarafından ithal edilen bir fikir olduğu kabulünü ortadan kaldırmaktır.
HEDEF; Türk Milliyetçiliği fikrinin, Türk milletinin tarih sahnesine çıktığı günden beri var olan yüzde yüz, yüzde yüz yerli olan otantik bir fikir olduğunu, bu alanda çok değerli ilim, irfan sahibi, sanatçı ve devlet insanlarının Tanzimat’tan önce eserler verdiklerini ve eylem ortaya koyduklarını, Türk Milliyetçiliği alanındaki çalışmaların bir bütün halinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ruh ve fikir dünyasını oluşturduğunu, bu fikrin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesinin temeli olduğunu ortaya koymaktır.
KAPSAM; Türk Milliyetçiliği Tarihinin, Türk Destanları’nın oluştuğu Sözlü Edebiyat Dönemi’nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu ve Atatürk Dönemi’ndeki şahsiyet ve eserleri kapsayacak şekilde bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Mevcut Türk Milliyetçiliği Tarihlerinde, Türkiye dışındaki Türk Dünyası’nda yetişen, eser veren, çile çeken ve hatta öldürülen ve özellikle 1908’den sonra Türkiye’ye gelerek milliyetçi kuruluşlarda görev alan, milliyetçi yayın organlarında yazıları yayımlanan Türkçü şahsiyetlere yeterince yer verilmemiştir. Kitabımın hazırlanma safhasında gözden kaçan bu eksikliği de mümkün olduğu kadar gidermeye çalıştım
HEDEF KİTLE; Kitabımın hedef kitlesi, 12 Eylülden bu yana ihmal edilen, çocuklarımızın ve gençliğimizin milliyetçi olarak yetiştirilmesi hususunun ihmal edilmesi sebebiyle, günümüz gençliğidir. Türk gençliğinin, kültürlü ve şuurlu bir Türk milliyetçisi olarak yetişmelerine katkıda bulunmak hedefimizdir. Burada şu hususu belirtmeliyim ki, geçmişte Türk milliyetçisi olmanın çilesini ve sıkıntısını çekmiş, bugün 60’lı, 70’li ve 80’li yaşlarda olup hâlâ milliyetçi olmanın heyecanını yaşayan, halen içindeki milliyetçilik ateşini söndürmeyen her Türk Milliyetçisi de bana göre gençtir. Gençlik, izafi bir kavramdır. Herkes, kendini hissettiği yaştadır.
Sevgili Gençler! Öncelikle bu kitap sayesinde, Türk Milliyetçiliğinin, Türk tarihinin başlangıcından Cumhuriyet’le taçlanmasına kadar devam eden uzun tarihini kapsayan bir kitabımız olduğu gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekir. Ama bu durum, kitabımın içeriğinin eleştiriden muaf olmasını sağlamaz. Mutlaka Sizlerin “Dil ve Edebiyatta TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TARİHİ” kitabımdaki, Neriman Nerimanov, Sultan Galiyev gibi bazı şahsiyetlerle ilgili eleştirilerini ciddiye aldığımı belirtmek isterim. Kitapta yer alan şahsiyetleri, tek tek ele aldığımızda “Mevlâna’ya niye yer verdiniz” diyen olduğu gibi, “Ahi Evren’e niye yer vermediniz” diyen de çıkacaktır. “Mehmet Âkif, Ersoy, Süleyman Nazif ve Yahya Kemal”, edebiyatımız tarihinde “müstakil şahsiyetler” olarak geçerler. Ben şahsiyetleri, eserlerindeki ve eylemlerindeki millî hassasiyetleri göz önünde bulundurarak kitabıma aldım.
Bu kitabımı hazırlarken, Türk milliyetçilerinin geçmişte yaptığı bazı hatalı bakış açılarını değiştirmeye çalıştım. Merhum Başbuğ Alparslan Türkeş, 9 Ekim 1994 tarihinde yapılan MHP’nin Dördüncü Olağan Kongresi’nde konuşması sırasında hazırladığı metnin dışına çıkarak, Nâzım Hikmet’in Kuvâ-yı Milliye Destanı’ndan şu bölümü okumuştur: “Dört nala gelip uzak Asya’dan/Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan/Bu memleket bizim. Bilekler kan içinde/Dişler kenetli/Ayaklar çıplak/Ve bir ipekli halıya benzeyen bu toprak/Bu cehennem, bu cennet bizim.” Türkeş “Bunu niye yaptınız” sorusuna ise şöyle cevap vermiştir: “Bölücü gruplar Türkiye’nin birliği ve dirliğini tehdit ediyor. Ben Nâzım’dan İstiklal Savaşı ile ilgili bu şiiri okuyarak Milli Sol’a mesaj veriyorum, onlarla yakınlaşmaya çalışıyorum. Bu şiir Milli Sol’a uzattığımız bir zeytin dalıdır. Milli olan bütün değerleri benimsiyoruz. Nâzım’dan şiir okumanın temel sebebi budur.”
Ben de milliyetçi şahsiyetleri seçerken, “komünist, sosyalist, kapitalist, liberal vb.” ideolojilere bakmadan “ulusalcı/milliyetçi” ayrımına girmeden Türklükle ilgili tutum, davranış, görüş ve eylemlerini göz önünde bulundurdum. Kitabımızın gelecek baskılarında, onlarla ilgili yanlış bilgiler düzeltilir, eksik bilgiler tamamlanır. Bu konuda başka kitaplar, makaleler yazılır, yayımlanır. Ben milliyetçilik tarihimizin bütününü kitaplaştırarak bir adım attım. Onu geliştirecek olanlar da bizden sonra yetişecek olan genç Türk Milliyetçisi yazarlardır.

Kahire Trafiğine Bir Yerbilimcinin Gözünden Bakmak; Faylardan Yollara Uzanan Bir Kompleks Sistem Hikâyesi

Kahire’ye indiğimde zihnimde klasik büyük şehir sorusu vardı: “Trafik ne kadar kötü olacak?”

Türkiye’de yaşayan biri için bu sorunun karşılığı nettir. Zaman zaman bir kavşakta tek bir sinyal döngüsünü geçebilmek için dakikalarca bekler, toplamda saatleri bulan dur-kalk yolculukları yaşarız. Bu nedenle Kahire gibi 20 milyonu aşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık metropollerinden birinde karşılaşacağım tabloyu tahmin ettiğimi sanıyordum.

Yanılmışım.

İlk dikkatimi çeken şey şuydu: Trafik yoğundu ama durmuyordu. Araçlar milimetrik boşluklarla ilerliyor, şerit kavramı akışkan bir geometriye dönüşüyor, korna sesleri bir gürültü olmaktan çok bir iletişim biçimi gibi işliyordu. Dışarıdan bakıldığında düzensiz görünen bu sistemin içinde, şaşırtıcı biçimde sürekliliği olan bir hareket vardı.

Bu aslında bir yerbilimci için tanıdık bir manzaraydı; bu bir trafik değil, bir kompleks sistemdi. Fizikte granüler akış; kum, çakıl ya da yoğun insan kalabalıkları gibi çok sayıda parçacıktan oluşan sistemlerin birlikte akış göstermesini tanımlar.

Kahire trafiğinde: her araç bir parçacık, araçlar arası boşluk porozite, korna ise parçacıklar arası etkileşim sinyali gibi davranır. Sistem merkezi bir kontrolle değil, tamamen yerel etkileşimlerle çalışır. Her sürücü yalnızca çevresindeki birkaç aracın hızını ve konumunu okuyarak karar verir. Buna rağmen makro ölçekte kesintisiz bir akış ortaya çıkar. Bu, kompleks sistemlerin en temel özelliğidir: yerel kurallar → küresel düzen.

Deprem fiziğinde iki temel hareket biçimi vardır. Birincisi stick–slip davranışıdır. Fay kilitlenir, enerji birikir ve ani bir kırılmayla boşalır. Türkiye’de alışık olduğumuz trafik tam olarak böyledir: uzun beklemeler ve kısa süreli hızlanmalar.

İkincisi ise asismik sürünmedir. Enerji birikmeden sistem sürekli küçük adımlarla hareket eder. Kahire trafiği bu ikinci tipe şaşırtıcı derecede benzer: hız düşüktür, yoğunluk yüksektir, fakat hareket süreklidir. Bu nedenle ortalama hız düşük olsa bile toplam yolculuk süresi kısalır.

Deprem sürülerinde (fırtınalarında) merkezi bir ana şok yoktur. Olaylar birbirleriyle etkileşerek uzay ve zaman içinde göç eder. Sistem, dışarıdan bakıldığında karmaşık görünür; ancak aslında yerel etkileşimlerin oluşturduğu bir organizasyona sahiptir. Kahire trafiği de aynı prensiple çalışır: merkezi kontrol yok, sürekli karşılıklı uyum var, kendiliğinden organize olan bir akış var. Bu nedenle şerit çizgilerinin yokluğu düzensizlik değil, esneklik sağlar.

Peki bu durum neden kaos gibi algılanır? Çünkü düzeni genellikle şu şekilde tanımlarız: sabit sınırlar, kesin kurallar, sessizlik. Oysa burada düzen: akışkan sınırlar, adaptif öncelik, sürekli iletişim üzerine kuruludur. Bu, mühendislikten çok doğaya yakın bir organizasyon biçimidir.

İnsan beyni için hareket etmek ilerleme anlamına gelir. Saatlerce beklenen bir trafik, kısa süreli ama sürekli hareket eden bir akıştan çok daha yorucudur. Kahire’de sistemin psikolojik olarak “rahat” hissedilmesinin nedeni budur. Yoğun Kahire trafiği: granüler akış, doğrusal olmayan dinamikler, kendiliğinden organize olan kritik sistemler, sürü davranışı gibi fizik kavramlarının gerçek ölçekli bir laboratuvarıdır.

Bir yerbilimci için bu manzara şaşırtıcı değildir. Çünkü fay zonlarında, deprem sürülerinde ve kabuk içi deformasyonda gördüğümüz kolektif davranışın aynısı burada, bir metropolün yollarında ortaya çıkar.

Kahire trafiği bize önemli bir şey öğretir: Bir sistemin düzenli olması için katı kurallara ihtiyacı yoktur. Bazen esneklik, kilitlenmeyi önler. Sürekli küçük hareketler, büyük duruşlardan daha verimlidir.

Faylardan şehirlere kadar doğanın birçok yerinde aynı fizik çalışır. Ve bazen bir yerbilimci için en ilginç laboratuvar, bir metropolün akşam trafiği olur.