3.8 C
Kocaeli
Cuma, Nisan 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 21

Millî Mücadele Döneminde Gediz Yunuslar Köyü[1]

            Giriş

Günümüzde Yunuslar köyü Gediz-Kütahya yolunun üzerinde yer alıp, Gediz’e 20 km., Kütahya’ya ise 75 km. uzaklıktadır. Köyün üç tarafı dağ ve ormanlarla çevrili olup, güney tarafı ovalıktır. Yunuslar, 1530 yılında Virancık (Örencik)  nahiyesine bağlı bir köydür. Köy önceleri Doğancılar Köyü yolu üzerinde ve şimdi Eski Köy denilen mevkide bulunmaktaydı. Ancak, köy yol üzerinde olduğu için, eşkıya baskınları olması sebebiyle, tahminen 1600’lü yıllarda, terk edilmiş ve Yukarı Köy denilen mevkiye taşınmıştır. Burada bir müddet kalan köylüler, köyün kuzey tarafında meydana gelen heyelanın, kendi köylerinde olmasından endişe ettikleri için, ikinci kez göç hareketinde bulunmuşlar ve 1865 yılında şimdiki yerine gelmiştir. Örencik nahiyesinin Emet’e bağlı olması sebebiyle, Yunuslar, 1942 yılına kadar Emet’in bir köyü olarak kalmıştır. 1942 yılında ise Emet’ten ayrılarak Gediz’e bağlanmıştır[2].  

Osmanlı devleti ‘tahrir kayıtları’ ile arazi yazımı ve nüfus kayıtlarının tutulmasına büyük önem vermiştir. Tahrir sayımları otuz-kırk yıl gibi aralıklarla yapılan, nüfus ve arazi gibi sonuçları gösteren ana defterlerdir. Bu şekildeki defterlerden günümüze binlercesi intikal etmiştir. Bu defterler sayesinde, belirli bir tarihte, Osmanlı devletindeki her köyün ve kasabanın yetişkin erkek nüfusu, baba adları ve yaşları kayıt altına alınmış, kullandıkları arazi ve vergiler de kaydedilmiştir. Modern anlamdaki ilk nüfus sayımları ise 1830-1831 tarihinden itibaren yapılmaya başlanmış olup, sadece erkek nüfus yazılmıştır. Osmanlılarda modern sayılabilecek bu ilk nüfus sayımları 1828 yılında başlayıp, Osmanlı Rus savaşı yüzünden ancak 1831 yılında tamamlanabilmiştir. Bu sayımlarda bir yaşından yüz yaşına kadar Müslüman ve gayrimüslim erkek nüfusunun tespiti yapılmıştır. Nitekim söz konusu sayımların amacı, ülkede askerlik yapabilecekler ile vergi mükelleflerinin tespitini sağlamaktı. Yunuslar köyüne ait nüfus defteri “Kütahya Nevâhiyesi’nden Virancık Nâhiyesi’nde mevcûd olub müceddeden, tahrîr olunan ehl-i İslâm’ın nüfus defteri”dir. Defter, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde NFS.d koduyla, 1656 numarada kayıtlıdır (BOA, NFS.d.1656: 99-101). Defterin birinci sayfasında Sene (12)58 kaydı bulunmaktadır. O dönemde Virancık Nahiyesi’ne tabi olan köyler kaydedilmiştir. Defter orijinal numaralı olup, en son sayfa numarası 126’dır. Defterde sayımı yapan memur hakkında herhangi bilgi bulunmamaktadır[3]. Müceddeden ifadesi yeniden anlamına gelmektedir. Bu sebeple, mevcut defterin Virancık nahiyesinin ilk sayımını içermediği anlaşılmaktadır. Bahsi geçen defter, hanelere göre kaydedilmiştir. Her hanenin numarası kırmızı ile yazılmış, sonra kişinin, boy, sakal veya bıyık özelliği belirtildikten sonra, sülale adı, babasının adı ve yaşı yazılmıştır. Bundan sonra, o hanede yaşayan erkek nüfus, bu kişinin akrabalık derecesi oğlu, diğer oğlu, torunu gibi belirtildikten sonra adı, babasının adı ve yaşı belirtilmiştir. İlk haneden başlayarak, son haneye kadar ayrıca nüfus numarası da verilmiştir. Bazı kayıtların altına kırmızı renkte ‘fevt’ ibaresi konulmuştur. Bu durumu, kişinin kaydı tutulduktan sonra, vefat ettiği şeklinde yorumlamak mümkündür[4].

Yunuslar Köyü Osmanlı Dönemi Nüfus Bilgileri

Yunuslar Köyü’nün tespit edilebilen en eski nüfus verileri, incelenen nüfus defterinde yer almaktadır. Buna göre, 1842 yılında Yunuslar köyü, 49 hane ve 150 erkek nüfustan ibarettir. Kadın ve erkek nüfusun eşit olduğu varsayılarak, bu tarihte köy nüfusu 300 olarak hesaplanabilir. Buradan da yola çıkarak, her hanede ortalama olarak 6 kişinin yaşadığını düşünmek mümkündür. Köyde 1844 yılında yapılan temettuat tahririnde hane sayısı 56’dır. Nüfus defteri üzerinden yapılan hesaplamaya göre, her hanede 6 kişinin yaşıyor olabileceği sonucundan hareketle, köyün 1844 tarihindeki nüfusunun 336 kişi olduğu ifade edilebilir (BOA, ML.VRD.TMT.D/8833). Yunuslar’ın Osmanlı dönemine ait en son nüfus bilgileri ise 1900 yılına aittir. H.1316/M.1900 tarihli Hüdavendigar vilayeti salnamesinden elde edilen bilgilere binaen, Yunuslar köyü o tarihte Virancık (Örencik) nahiyesine bağlı, 67 hane ve 401 nüfustan oluşmaktadır (SVH, H.1316/M.1900: 112). Tespit edilen mevcut kaynaklarda, Yunuslar köyünde gayrimüslim varlığına rastlanmamıştır. Bu dönemde Gediz’e ait nüfus verilerini içeren kayıtlarda da gayrimüslimlere dair bir bilgi bulunmamaktadır[5].  Bu araştırmamızın amacı yeğenim Emre Acar ile Kütahya İli-Gediz ilçesi Yunuslar Köyü ziyaret ederek Millî Mücadeleyle ilgili izlerin köyde tespit edilmesi ve okuyucu ile paylaşılmasıdır.

Yunuslar Köyüne Varış

Kütahya’dan hareket ederek Yunuslar Köyüne vardığımızda (Haziran-2025) köyün girişinde sağda Yunus Emre Türbesi levhası ile Şehitlerimizin yattığı kabristan bulunmaktaydı. Yunus Emre Türbesi ile bilgileri orada bulunan gençlere sorduğumuzda, onun daha yukarıda olduğunu köyü geçince ulaşabileceğimizi ifade ettiler. Yunus Emre’nin Anadolu ve Türk Dünyası coğrafyasında türbe veya makamlarının olduğunu biliyorduk. Havanın çok şiddetli bir yağmurun başlangıcını göstermesi ve aracımızın dağ yolu için müsait olmaması nedeniyle bu ziyaretten vazgeçmek zorunda kaldık. Hüseyin Göksal’ın Yunuslar Köyü çalışmasında köyün ve Yunus Emre kabrinin mevkii ile ilgili anlatıları buraya aktararak yazımıza devam ediyoruz:

Yunuslar Adı

Yunuslar adının nereden geldiği kesin olarak tespit edi­lememiştir. Bu konuda anlatılanlar ise rivayetlerden öteye git­memektedir. Yaptığımız araştırmalarda tarihte” Yunus” adlı bir Türk boyuna rastlanmamıştır. Dolayısıyla Yunuslar adının bir Türk boyu ile ilgisi yoktur. Türkiye’de Yunuslar, Yunuseli, Yu­nuslu, Yunusköy gibi adları bulunan 15 kadar köy tespit edil­miştir. Bunların büyük çoğunluğu Batı Anadolu’da bulunmak­tadır.

Köyün adının menşei konusunda üç tane rivayet bu­lunmaktadır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz.

1- En çok yaygın olan rivayete göre Doğan, Yunus ve Po­lat isimli üç kardeş yerleşmek için uygun bir yer ararlar. Bun­lardan Doğan, Doğancılara; Polat, Polat köye; Yunus ise Yunus­lara yerleşir. Böylece onların adları bu yerlere isim olarak veri­lir.

2-Bu konuda anlatılan bir başka rivayete göre RumIarın elinden alarak Müslüman bir köy haline gelmesinde “Yunus Bey” adlı bir beyin büyük rol oynaması ve onun adının köye isim olarak verilmesidir.

3- Bir başka rivayete göre bir düşman veya eşkıya istila­sında köyü Yunus adlı bir zabit (subay) savunmuş ve bu sa­vunma esnasında şehit düşmüştür. Bu şehidin isminin unutul­maması için köye onun ismi verilmiştir. Bu şehidin şimdi “Darı Harmanyeri” adı verilen mevkide bulunan ve boyu 4 metreyi bulan kabirde (uzun mezer) yattığı rivayet olunmaktadır.

4- Bir başka rivayet ise yine Darıharmanyeri olarak ad­landırılan mevkiideki kabrin Yunus Ernre’ye ait olduğudur. An­latılanlara göre son dönemin Konya evliyaları arasında ismi geçen Ladikli Ahmet Ağa ismindeki zat, vefat etmezden hemen önce yakınlarına “Yunus Emre’nin kabri Gediz’in Yunuslar kö­yündedir. Gidin oraya o mezarı bulup ziyaret edin.” şeklinde vasiyette bulunmuştur. Aralarında bu zatın torunlarının da olduğu bir grup birkaç defa köye gelerek araştırmalarda bu­lunmuşlardır. Köydeki bilirkişi ve yaşlıların yardımları ve bilgileriyle aranılan mezarın bu olduğu üzerinde karar kılınmıştır. Gelen bu grubun maddi ve manevi destekleriyle mezarın yeri düzeltilmiş ve üzerine bir çatı yapılmıştır[6]. Bu açıklamalardan sonra Yunuslar Köyü’nün I. Dünya savaşı ve Millî Mücadele dönemindeki tarihine geçebiliriz:

Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Yunuslar

Bir oldu bittiye getirilerek Osmanlı devletinin 1. Dünya savaşına girişi Osmanlı devleti için büyük bir talihsizlikti. Çün­kü Osmanlı devleti bu savaşa girmek için ne askeri, ne ekono­mik ve ne de siyasi yönden hazırdı. 1914 yılından başlayarak dört yıl devam eden bu savaşta yüzbinlerce Müslüman Türk evladı hayatını kaybetmiş­tir. Sadece Çanakkale Savaşında iki yüz kırk bine yakın Anadolu evladının hayatını kaybetmesi bile bu savaşın korkunçluğunu ortaya koyar. Vatanları için gözünü kırpmadan ölüme koşan bu gençlerimiz dört yıl boyunca büyük imkansızlıklar içinde düşmana karşı kahramanca mücadele ettiler. En kanlısı Çanakkale olan bu savaşlarda Mehrnetçik, Yemen’de, Arabistan çöllerinde, Sa­rıkamış’ta, Galiçya’da, Filistin’de ve Sina’da savaşarak büyük bir çoğunluğu şehadet şerbetini içerek hayatlarını kaybettiler.

Anadolu’nun birçok yerinden olduğu gibi Yunuslar’dan da bu savaşa katılanlar oldu. Bu savaşa katılanlardan isimleri tespit edilenler şunlardır[7]:

1 – Berbero İbrahim

I.  Dünya savaşına katılmış ve gazi olarak köye dönmüş­tür. Köye döndükten sonra halk tarafından köye muhtar seçil­miştir. Yunanlıların köyü işgali sırasında muhtarlık vazifesini devam ettirmiştir. Yunanlıların köyü işgal edince köyün işgal­den kurtulması için büyük çabalar sarf etmiş ve Yunanlıların Arpakıranındaki mevzilerini tespit ederek Bakacek mevkiinde­ki Türk askerine bildirmiştir. Kendisinde aynı zamanda çok iyi bir topçu olduğu ve bazı Yunan mevzilerini tam isabetle bom­baladığı anlatılmaktadır. İbrahim Çavuş’un Abdullah ve Yusuf adındaki iki kardeşinin de Çanakkale savaşlarına katıldığı ve orada şehit düştükleri söylenilmektedir.

2- İbrahim ÖRNEK (Hacı Şılak)

1311 (1895) doğumludur. Birinci Dünya Savaşında as­kere alınmış ve Yemen’de savaşmıştır. Az bir müddet İngilizle­rin eline esir düşmüştür. Birinci Dünya savaşının bitiminde köye dönmüştür. Fakat Osmanlı devletinin peşine bırakmayan savaşlar İbrahim Dede’yi de rahat bırakmamış ve bu seferde Kurtuluş savaşına katılmıştır. Kurtuluş savaşı bitiminde tekrar köye dönen İbrahim dede tarım ve hayvancılıkla uğraşmıştır. 1998 yılında hayata veda etmiştir.

3- Gazi Salih Mehmet

1305 (1889) doğumludur. Birinci Dünya Savaşının baş­lamasıyla birlikte 17 yaşında iken askere alınmıştır. Bağdat, Basra ve Musul’da İngilizlere karşı mücadele etmiştir. Bu mü­cadeleler sırasında esir düşmüş ve uzun yıllar esir olarak kal­mıştır. Ailesi Salih Mehmet’ten bir haber alamamanın telaşı içinde iken, şehit oldu diye künyesi gönderilir. Bir müddet sonra esaret hayatı biterek köye döner. Aradan tam 13 yıl geçmiş ve uzun yıllar Mehmet Salih’i çok değiştirmiştir. Annesi kendi­sini tanıyamamıştır. Salih Mehmet kendisini tanıtmak için tarla­ların yerlerin söyler. Fakat annesi onun öldüğüne inandığı için bir türlü inandıramaz. Annesi Salih Mehmet’in sırtında bir ben olduğunu hatırlayarak, sırtına bakar. Beni görünce kendi oğlu olduğuna şüphesi kalmaz. Salih Mehmet, bundan sonraki haya­tını tarım ve hayvancılıkla devam ettirir.

4- Cingirt Mustafa

1305 (1889) doğumludur. Hem Birinci Dünya Savaşında hem de Milli Mücadelede savaşmıştır. Bu savaşlar sırasında bir gözünü kaybetmiştir. Birinci Dünya Savaşında şehit olan 3 Yunuslar köylü bulun­maktadır. İsimleri; Danabaşoğullarından, Ali oğlu Hasan, Halil oğlu Mehmet, Yusuf Oğullarından Mehmet oğlu Ramazan’dır[8].

Millî Mücadele Döneminde Yunuslar Köyü

30 Ekim 1919’da Osmanlı devleti Mondros Ateşkes an­laşmasını imzalamıştı. Mondros ateşkes anlaşması Osmanlı devletinin bir anlamda sonu olduğu gibi Anadolu’nun birçok yerini işgale açık hale getirmişti. Paris Barış Konferansında bir kısım Batı Anadolu şehir ve kasabalarıyla birlikte Kütahya ve çevresi de Yunan işgal sahası olarak kabul edildi[9].

15 Mayıs 1919 sabahı Yunanlılar İzrnir’e asker çıkar­maya başladı. Kısa zamanda Anadolu içlerine kadar ilerleyerek, Batı Anadolu şehirlerini işgal etmeye başladılar. Gediz ise 5 Ağustos 1920 tarihinde Uşak’tan gelen 13. Yunan tümeni tarafında işgal edildi. Milis kuvvetleri adı verilen Türk askeri ise Gediz’in 20 km. Kuzeyinde Kütahya şosesi üze­rindeki Efendiköprüsü civarında mevzi almışlardı. Düşman kuvvetleri de aynı yol üzerindeki Meron dağında (Mihrioğlu Dağları) onların karşısında mevzilenmişlerdi. Fakat bu sırada kayda değer herhangi bir çarpışma meydana gelmemişti.Yunan askerlerinin Gediz’i işgal ettiği haber alınınca köy halkında bir telaş meydana gelmiş ve “Gavur geliyor” diye­rek Saban deresinden dağlara doğru kaçmaya başladılar. Bu sırada köyün içine kadar girmiş olan Türk askerleri halkı yatış­tırmaya çalıştı. Yunan askeri Arpa kıranında mevzilenip köyün içindeki askerlere ateş etmişlerdir. Askerler bu taarruzdan Kar­şı tarla civarına çekiliyorlar. Bu durum Yunanlıların işini kolay­laştırıyor ve köyü işgal ediyorlar. Vakit harman vakti olduğu için arpa, buğday ve saman alıyorlar. Köy halkından kaçabilen kaçıyor, kaçamayanlar ise Yunan askerleri tarafından camide toplanıyorlar. Kadınlar üzerindeki ziynet eşyalarını erkeklerin üzerindeki değerli eşya ve paralarını almışlardır. “Gence Yeri” adı verilen mevkie çadır kuruyorlar. Buradan zaman zaman köye gelerek köylüden koyun, keçi, inek ve süt gibi yiyecekler almışlardır. Fakat burada hal­ka çok kötü bir muamelede bulunulmadığı o günleri hatırlayan­lar tarafından anlatılmaktadır. Yunanlılar köyde 2 odalı bir ev ile 2 ahır ve 2 samanlık yakmışlardır. Bu binalar Ulu Oğlu Ab­dullah (KOCAMAN) ve Ulu Oğlu İsmail’e (TOSUN) aittir. Sahip­leri tarafından belirtilen zarar 6.000 lira olarak helirtilmiştir[10].

22 Haziran 1920’de başlayıp bir buçuk ayda Bursa-U­şak- Nazilli çizgisine varan ilk büyük Yunan taarruzu yapılmıştır. 22 Haziran’da ilerlemeye başlayan Yunan güçlerinin üç fırkası Bursa’da, bir fırkası Aydın’da, bir fırkası Uşak’ta ve bir fırkası da Gediz’de bulunuyordu. Bu taarruz esnasında he­nüz kadro halinde ve çok az mevcudu bulunan 23., 57. ve 61. Tü­menler Anadolu içlerine çekilmek zorunda kalmıştır. Bu sırada içteki karışıklık ve imkansızlıklardan dolayı Türk kuvvetlerine, takviye yapmak mümkün olmamıştır[11].

Gediz Muharebesi

O dönemde Batı Cephesi Komutanlığına atanan Ali Fuat Paşa başarı ile sonuçlanacak bir harekat yapmayı düşünüyordu. Bu sebeple 15 Ekim 1920’de 11. Ve 61. Tümen komutanlarıyla 1. Kuvay-ı seyyare’nin kurmay başkanlarını Eskişehir’e topladı. Burada taaruz planını açıklayarak, kendilerinin de bir takım keşiflerde bulunmalarını istedi. 11. Ve 61. Tümen ile 1. Kuvay-ı seyyare komutanları Alanyunt istasyonunda tekrar bir araya gelerek, yapılacak harekat hakkında görüştüler[12].

Çerkez Ethem ve arkadaşları, Gediz civarında bulunan düşman fırkasına taarruz etmek istiyorlardı. fakat kuvvetleri kafi olmadığından nizamiye kı­talariyle takviye edilmelerini istediler. 18 Ekimde Alifuat Paşa Alayont’a geldi. Görüştükten sonra Ertuğrul Grubunun ve 1. Kuvayı Seyyarenin iştira­kiyle taarruzu muvafık gördü. İzmir cephelerinin düşmesinden sonra, Büyük Millet Meclisi hükümetinin ordusu tarafından, o zamana göre büyük ölçüde sayılabilecek bir taarruz budur[13].

Cephe komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, 11. Tümen ve 61. Tümenlerden mey­dana gelen Ertuğrul grubu ve 1. Kuvay-ı seyyare ile Gediz’e 24 Ekim’de taarruz etmeyi kararlaştırdı. Buna bağlı olarak şu emri verdi:  “24 Ekim sabahı Gediz’deki düşman mevzilerine taarruz edilecektir“.

1- 61. Tümenin iki alayı, tümen komutanın emrinde olarak Düşecek- Yunuslar hattına karşı düşmanını Kuzey kanadına taarruz edecek, Bolşevik taburu ve Emet Kuvay-ı Mil/iyesi ile irtibat yapacaktır.

2- 23 Ekim 1920’den itibaren 61. Tümenin, Grup Komutanlığı emrine vereceği alay, Efendi köprüsü-Derbent genel yö­nünde düşmanı cephede oyalamak için kullanılacaktır. Durumun gelişmesine bu alay ile ya 11. veya 61. Tümen’in takviyesi Grup komutanlannın kararlanna bırakılmıştır.

3- 11. Tümen 189. Alay da emrinde olmak üzere Arpa Yaylası üzerinden düşmanın güney kanadına taaruz edecektir[14].

Ertuğrul Grubu kumandanı Kazım Özalp’ın anlatıları ile Gediz Muharebelerini okumaya devam edelim:

Muharebeye iştirak eden kuvvetler, 61 ve 11.fırkalar, bir depo alayı, 1. Kuvayı Seyyare ve Kütahya batısında Emet kazasında Dr. Fazıl Bey’in (sonradan Ayvalık’ta yerleşmiştir) teşkil ettiği milli müfrezeden kurulmuştu. Zaten batı cephesinin kuvvetleri de hemen hemen bunlardan ibaretti. Düşma­na hissettirmeden kıtalarımızı yaklaştırdık. 23/24 gecesi 61. fırka sağ cenah­ta, depo alayı merkezde, 11. fırka sol cenahta, Kuvayı Seyyare de daha solda olmak üzere Gediz’in kuzeyinde Yunuslar Gediğinin iki tarafında yerleşmiş olan düşman kuvvetlerinin karşısında bulunuyorduk. Düşmanlar yanaştığımız­dan ve gizli tertibatımızdan haber almışlardı. 24 sabahı bütün cephede taar­ruzumuzla şiddetli bir muharebe başladı. Hava yağmurlu idi. Aynı zamanda kesif bir sis tabakası ortalığı kaplamıştı. 11. Fırkamız, düşmanın şiddetli mu­kavemeti ve karşı taarruzu önünde muvaffak olamadı ve fırkaya bağlı bazı kıtalar dağıldılar. Bu fırkaya Kaymakam (Yarbay) Arif Bey (sonradan idam edilen Ayıcı Arif Bey’dir) kumanda ediyordu. Merkezden taarruz eden depo alayı ile sağ cenahtan taarruz eden 61. Fırka düşman mevzilerini şiddetle zorlu­yordu. Öğleden sonra taarruzun şiddetlendirilmesini ve 11. Fırkanın dağılan kuvvetlerini toplayarak tekrar taarruza geçmesini emrettim. Muharebe akşama kadar devam etti. Fakat düşmanı mevzilerinden çıkarmak mümkün olmadı. Geceleyin de taarruza devam edilmesi için emir verdim. Bu emrin sureti şu­dur[15]:

“1 – 61. Fırkanın 174. Alayı düşmanın şirnal cenahına taarruz etmekte, düşmanla 250 – 300 metre mesafede temastadır.

Alay 190: İki taburiyle gene düşmanla 300 – 400 metre mesafede te­mastadır.

2 – Merkezden ilerleyen Alay 159 un bir taburu Polatlı ile Derbent arasındaki sırtlarda düşmana altı yüz metreye kadar mesafeye takarrüp etmiştir. 11. Fırka kıtaatının vaziyeti tefrik edilmemekte ise de mezkür fırka cephe­sinde muharebenin devam ettiği anlaşılmaktadır.

3 – İki taburdan ibaret kalan ihtiyatı umumi Efendi Köprüsündedir.

4 – Kuvayı Seyyare’nin ve Emet kuvayı milliyesinin vaziyetleri hakkın­da Grupça malümat alınamamıştır.

5 – Düşman bu ana kadar sebat etmekte olduğundan gece dahi taarruza devam edilerek düşman behemehal mağlüp edilecektir. Bunun için taarruz kolları düşman mevzilerinde münasip hücum noktaları intihap ederek mü­teaddit kollardan hücum ile işbu noktaları zaptedecek ve düşman mevzilerini kamilen işgal eyledikten sonra bu mevzilerde kalıp yarın için emre intizar eyleyeceklerdir.

6 – İhtiyatı umumiden ayrıca bir bölük doğruca Gedik methaline ilerliyecek ve tesadüf edeceği düşman kıtasına ateş baskını yapacaktır.

7 – Hücum zamanını fırkalar taarruz kollarının vaziyetlerine göre ken­dileri tayin edecekler ve mamafih behemehal tevhidi hareket eyleyeceklerdir. Hücum hareketinin gece yarısından sonraya kalmamasına da gayret olunacak­tır.

8 – Alay 159 dan Polatlı ile Gedik arasında işgal muharebesi yapmakta olan kuvvet vaziyetini muhafaza edecek, yalnız ufak kıtalarını düşman üzeri­ne saldırıp şaşkınlık verecektir. Gece harekatı esnasında kıtaat arasındaki ir­tibatın hüsnü muhafazası ve yanlışlığa mahal verilmemesi ve zaptedilen nı­katın (zorla ele geçirilen) diğer kıtalarca da malum olması için icap eden tedbirler yapılmalıdır.

9 – Hücumun sureti icra ve neticesi derhal bana bildirilecektir.

10 – Bu emir fırka 11 ve fırka 61 ve Alay 159 kumandanlıklarına 26.10.1920 saat 5.20 sonra da tarassut mahallinden yazılmıştır ve berayı ma­lümat Garp Cephesi Kumandanlığına arz edilmiştir. Ertuğrul Grubu Kumandanı Kazım[16]”.

Bu emirle hareket eden 61. Tümen komutanın emrin­deki bazı alaylar düşmanın 1. Hat siperine girmeyi başarsa da, Yunanlıların karşı taarruzu üzerine geri çekilmek mecburiye­tinde kaldı. Önce topçu birlikleri arkasından da diğer askerler çekildi[17].

Kazım Özalp Millî Mücadele eserinde bu olayları şu şekilde özetlemektedir:

Bu emir 61. Fırka Kumandanı İzzettin Bey’e yollandıktan sonra, cephe kumandanı Ali Fuat Paşa’dan geri çekilme için emir geldi. Halbuki bu anda benim verdiğim emir üzerine 61. Fırka gece taarruzuna başlamış bulunuyor­du. Ali Fuat 11. Fırkanın yanında bulunduğundan geri çekilme ernrini doğrudan doğruya bu fırkaya da tebliğ etmişti. Bu suretle merkez ve sağ ce­nahtaki kuvvetler taarruz ederken, 11. Fırka  ile Kuvayı Seyyare, muharebe hattından geri çekilmeye başlamışlardı. 61. Fırka 25 Ekim saat üçe kadar taarruza devam etti. 11. Fırka 25 Ekim sabahı Yenice Armutlu köyüne dön­müş bulunuyordu. Kuvayı Seyyare de bu civara çekilmişti. Verilen emir üze­rine 61. Fırka sabahleyin muharebe ettiği sırtlardan ayrılarak geri geliyordu. Muharebeyi idare ettiğim tepeden, kıtalarımızın çekilişlerini kontrol ederken, düşmanın çekilen kıtalarımızı topçu ateşiyle bile takip etmemesi dikkatimi çekti. Keşif için karargah süvarilerini muharebe mevzilerinin istikametinde gönderdim. Düşmanın, gece yarısından itibaren çekilmeğe başladığını ve Gediz’de düşman kalmadığını haber aldım. Bu sırada yanıma gelen İzzettin Bey’e, bir atlı piyade müfrezesi teşkil ederek Gedos istikametine hareket et­mesini emrettim. Ayrıca bütün kıtalara bulundukları yerlerde durmaları emri­ni yolladım. Sonradan düşmanın gece yarısından sonra çekilmeğe başladığını ve son kıtalarının gün doğmadan evvel Gedos’tan çıktığını anladık. Dr. Fazıl Bey kumandasında Emet’ten gelmiş olan milli kuvvetler, evvela Gedos’a gi­derek Hamidiye Hanı yönünde düşmanı takibe koyudular. Ben vaziyet hakkında malümat vermek üzere, yol kenarından geçen te1graf hattına telefonu bağlatarak cephe karargahını aramaya başladım. Ali Fuat Paşa’nın Çavdarhisar’da bulunacağını biliyordum. Çavdarhisar’ı ararken Kütahya telgrafhanesi cevap verdi. Ankara’dan muharebenirı neticesi hakkında geceden beri malümat beklediklerini ve muharebede muvaffak olmadığımızı işittiklerinden merak içinde bulunduklarını ve Mustafa Kemal Paşa’nın son haberleri beklediğini bildirdi. Ben de hemen geceki muharebeyi ve bu sabahki vaziyeti anlattım ve kıtalarımızın Gediz’e girdiklerini arz ettim. Bu haber Ankara’yı çok memnun etti. Bundan sonra cephe kumandanıyla muhabere ettik. 61. Fırka, 159. Alay ve Kuvayı Seyyare’yi Gediz’e hareket ettirdik. Ben yeni tertibatı hazırlamak üzere karargahımla daha evvel Gediz’e vardım. Halk bizi sevinçten gözyaşı dökerek karşıladı[18].

Ali Fuat Paşa taarruzun gerçekleştiği 24 Ekim 1920 günü öğleye doğru cephede yaptığı gözetlemede hareketin başarılı ol­madığını görmüş, fakat bu vaziyette beklemenin, Türk tarafının takviye alma ihtimalinin bulunmamasına karşılık, Yunanlılar’ın böyle bir imkana sahip olmaları yüzünden düşman lehine ola­cağına karar vererek güneşin batmasından önce tekrar taarruza geçmelerini birliklerine emretmiştir. Bu emir Ertuğrul Grubu, Kumandanı tarafından tümen kumandanlarına duyurulurken, 11 ve 61. Tümenler harekete geçmişlerse de kuvvetle tutulmuş (özellikle makineli tüfeklerle) Yunan mevzilerine bir türlü girile­memiş, Kuva-yi Seyyare ise ikinci defa taarruz emrini de yerine getirmemiştir. Bu Yunan saldırısı sonunda Balıkesir, Bursa, Uşak ve Nazilli elden çıktıktan sonra Batı Cephesi Komutanlığınca girişilen Ge­diz Saldırısı başarısızlığa uğramıştı[19]. Bu sırada Yunan kuvvetleri Türk askerlerinin 25 Ekim gecesi büyük bir taarruz istediklerini tahmin ediyordu. Cep­hanesi azalmış ve aynı zamanda diğer Yunan birlikleriyle irtiba­tı kesilmişti. Bu sebeple 13. Yunan Tümeni Gediz’i terk etme kararı aldı. Yunanlıların çekilmesinden habersiz olan Ertuğrul Grubu 24-25 Ekim gecesi Batı Cephesi komutanlığından aldığı emirle geri çekilmeye başladı. Doğancılar köyü ve Bakacek mevkiine kadar çekildiler[20].

Kazım Özalp özetle “26.10.1920 günü 61. Fırka Gediz’de, 11. Fırka Çavdarhisar civarında bulunuyorlardı. Ben 61. Fırka ile beraberdim. Geri çekildikten sonra tekrar dönen Kuvayı Seyyare de Hamidiye Köprüsü istikametinde ilerleyerek orada düşmanla temas kurmuştu. 26/27 gecesi Hamidiye Hanı mevzilerinde bulunan düşman bizim kuvvetlerimize taarruza başladı. Aynı zamanda Bursa cephesinde de düşmanın faaliyete geçtiği bildirildi. 61. Fırkadan bir alayı ve Kuvayı Sey­yareyi Gediz mıntıkasında bırakarak, diğer kuvvetlerle 26/27 Ekim sabahı Kütahya’ya hareket ettim. Gediz muharebesi çok şiddetli olmuştu. Kaybımız önemli idi. 11. ve 61. fırkalardan 14 subay ve 170 er şehit ve 13 subay ile 260 er yaralı vardı. Ay­rıca 700 erimiz de kayıptı. Silah ve cephanede de kaybımız ve sarfiyatımız çoktu. Düşman Gediz’e dönüş taarruzunu yaparak orada terk ettiğimiz kıtaları geri çekilrneğe mecbur bırakmış ve 31 Ekimde Yunuslar Gediğini de işgal etmişti[21].  Sabaha karşı Gediz’den gelen 12 yaşlarında Ahmet adındaki bir çocuk, Yunanlıların gece Gediz’i terk ettiği haberini getirdi. Bu durum derhal Grup komutanlığına bildirildi. Grup komutanı da bu haberi Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya arz etti. Düşmanın çekilişini öğrenen Cephe Komutanı, 1. Kuvay­i seyyare’nin derhal geri dönmesini, 61. Tümenin Gediz’e gir­mesini, 11. Tümenin de Yenicearmutçuk civarında istirahat ettikten sonra Yunuslar köyü civarına gelmesini emretti. 1. Kuvay-ı Seyyare Hamidiye Hanı civarında Yunan Bir­likleriyle yapmış olduğu muharebede büyük kayıplar verdi. Bunun sonucunda da çekilmek mecburiyetinde kaldı. Türk askerinin bu çekilişinden faydalanan Yunanlılar 31 Ekim 1920 tarihinde Gediz’i tekrar işgal ettiler. Fakat bu işgal fazla devam etmedi. 12 Kasım akşamı 13. Yunan tümeni Gediz’i tekrar bo­şaltmak mecburiyetinde kaldı[22].

Kuva-yı Milliye’den Düzenli Orduya Geçiş

Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulduktan yaklaşık üç ay sonra; Kuva-yı Milliye yerine düzenli ordu kurulması yolunda tartışmalar başlamıştır. 1920 Haziran sonunda başlayan Yunan genel taarruzu karşında millî birlikler zaman zaman başarılı mu­kavemette bulunmuşlar ancak Türk kuvvetlerinin düzenli bir ordu şeklinde olmayışı üzerine Yunan kuvvetleri gittikçe ilerle­me götermiştir. Türk kuvvetleri bu yapısının bir neticesi olarak 24 Ekim 1920 günü yapılan Gediz Muharebesi’nde mağlup ol­muştur. Bu yenilgi TBMM’de derin etkiler göstermiştir. Mustafa Kemal Paşa’da “Efendiler, dalgalı ve düzensiz ve komutasız bazı savaşlardan sonra bildiğiniz üzere Gediz’de yenildik” diyerek, düzenli ordunun kurulmasının zamanı geldiğini çoktan ifade et­miştir. Nitekim Gediz taarruzunda alınan bu yenilgi bu konuda dönüm noktasını oluşturdu[23].

Bu sırada Anadolu’nun diğer yerlerinde de Yunanlılarla çetin muharebeler devam ediyordu.   1. ve 2. İnönü savaşlarında Yunanlılar büyük kayıplar vermişlerdi. Bu durum Anadolu hal­kının maneviyatının yükselmesine sebep olmuş ve yenilgilerin kendileri için bir alın yazısı olmadığını anlamıştı. Yunanlıların arka arkaya almış oldukları bu iki yenilgi onları Türk ordusuna son darbeyi vurmak için taarruza geçmeye zorlamıştı. 8 Temmuz 1921 günü düşman bütün cephelerde ileri harekete başladı. Düşman bu taarruzuyla Sakarya nehrine ka­dar olan bölgeleri işgal altına aldı. Bu işgalden 13 Temmuz gü­nü Gediz de nasibini aldı. Böylece Gediz ikinci defa düşman işgali altına girmişti. Bu işgalle birlikte Yunuslar da işgal altına girmiş oldu. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emrindeki Türk askeri Yunanlıları önce Sakarya Meydan Muharebesinde boz­guna uğrattı. Arkasından 26 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Taarruz’a karar verildi. Bu tarihte başlayan Büyük Taarruz kısa bir müddet içinde başarıdan başarıya koşarak, 1 Eylül 1922 tarihinde sabah ezanları okunurken Gediz’e Türk ordusu hakim oldu. Böylece Gediz’le birlikte işgal edilen diğer yerler ve Yu­nuslar da düşman işgalinden kurtuldu.

Millî Mücadele yıllarında şehit olanlarla ilgili muhtelif arşivlerde yaptığım çalışmalarda resmi olarak ulaşabilinen bir tane şehit kaydı bulunmaktadır. Bu kişi Musakahya Oğulların­dan (şimdiki soyadları Akbaş) İbrahim Oğlu Mehmet’tir. Meh­met Milli Mücadelenin hemen akabinde eşkıya takibi esnasında şehit olmuştur. Bundan başka resmi kayıtlarda yer almayan Bastırların Halil Efe ve Çakmak Osman Kuvay-ı Milliyeci olarak savaşa katılmışlar ve şehit olmuşlardır. Bundan başka, Kel Ve­li’nin oğlu Ahmet de köyde Yunanlılar tarafından şehit edilmiştir[24].

Gerek Milli Mücadele ve gerek bundan önceki savaşlar­daki vatan savunmasında Yunuslar Köyünden birçok kişi savaşa katılmıştır. Bunlardan tespit edilenlerden bir tanesi İbrahim Örnek (Hacı Şılak) Birinci Dünya Savaşı’nda Hicaz­Yemen cephesinde İngilizlerle mücadele etmiştir. Buradan Milli Mücadele döneminde de savaşa katılmış, her hangi bir yara almadan köye dönmüştür. Yine Mustafa Onbaşı (Mustafa Akpı­nar) savaşa katılanlar arasındadır. Mustafa Onbaşı girmiş oldu­ğu bir savaşta gözünü kaybetmiş ve gazi olarak köye dönmüş­tür. Gazi olarak köye dönenlerden birisi de Ömer Yiğit’tir. Ömer Yiğit Milli Mücadele döneminde Afyon, Dumlupınar ve Murat Dağı civarında kuvay-ı milliye birlikleri içerisinde yer almış ve Yunanlılarla mücadele etmiştir. Hüseyin Çavuş (Kocaman) yine kuvay-ı milliye birlikleri içerisinde yer almış ve Yunanlılarla Murat Dağı civarında mücadele etmiştir. Bu durum Yunanlılar tarafından öğrenilmiş ve köydeki babasına (Ulu Oğlu Abdullah) ait ev yakılmıştır[25].

Yunanlılarla mücadele eden bir başka kuvay-ı milliyeci İbrahim (Berbero) Çavuştur. İbrahim Çavuş Birinci Dünya Savaşında bulunmuş ve gazi olarak köye dönmüştür. Köye döndükten sonra halk tarafından köye muhtar seçilmiştir. Yunanlılann köyü işgali sırasında muhtarlık vazifesini devam ettirmiştir. Yunanlıların köyü işgal edince köyün işgalden kurtulması için büyük çabalar sarf etmiş ve Yunanlıların Arpakıranındaki mev­zilerini tespit ederek Bakacek mevkiindeki Türk askerine bil­dirmiştir. Kendisinde aynı zamanda çok iyi bir topçu olduğu ve bazı Yunan mevzilerini tam isabetle bombaladığı anlatılmakta­dır. 1298 Doğumlu Mustafa Araz (Mısdan), 1315 Doğumlu Mehmet Çakmak (Çakmak) da savaşlara katılmışlardır. Yunuslar köyü ve çevresinde Millî mücadele döneminde meydana gelen bu savaşlarda çok şehitler verilmiştir. Bunların bir kısmı şehit oldukları yerlere defnedilmiştir. Yedi şehidimiz duyarlı köy halkı tarafından Karaçayır’ın güney tarafına getire­rek ayrı bir mezarlık oluşturmuştur. Bu şehitlik ve şehitlerin mezarı hâlâ korunmaya devam etmektedir. Şehitlik birkaç defa onarımdan geçmiştir. Bunlardan birinci onarım 1940 yıllarda köy halkı tarafından gerçekleştirilmiştir. İkincisi 1998 yılında köyümüz öğretmenlerinden İsmet Yıldız’ın babası Mehmet Yıl­dızın önderliğinde olmuştur. Son onarım ise 2020 Yılında Ge­diz kaymakamlığının desteğiyle yapılmıştır[26].

Sonuç

Türkiye ve diğer Türk Dünyası coğrafyasında Yunus Emre’nin mezarlarının bulunduğu birçok köy veya yerleşim alanı bulunmaktadır. GEDİZ YUNUSLAR KÖYÜ’de muhtemelen bunlardan bir tanesidir. YUNUSLAR (ÇATALZEYTİN KASTAMONU), YUNUSLAR (GEREDE), YUNUSLAR (MAHALLE, BEYŞEHİR-ESKİ DOĞANBEY BUCAĞI, KONYA, YUNUSLAR (MAHALLE, BURHANİYE-ESKİ M BUCAĞI-BALIKESİR), YUNUSLAR (MAHALLE, DURSUNBEY-ESKİ GÖKÇE DAĞ BUCAĞI-BALIKESİR), YUNUSLAR (MAHALLE, GÖLMARMARA, MANİSA), YUNUSLAR (MAHALLE, İSLAMLAR BAĞ. ELMALI, ANTALYA), YUNUSLAR (MAHALLE, KELES-ESKİ M BUCAĞI-BURSA), YUNUSLAR (MAHALLE-ÜĞÜMCE BAĞ. KANDIRA, KOCAELİ), YUNUSLAR (MEZRA, GÖKDOĞAN BAĞ, KURTALAN, SİİRT), YUNUSLAR (ZAVET, RAZGRAD, BULGARİSTAN)’DA YUNUSLAR isminde şimdilik bilinen yerleşim yerleri bulunmaktadır. Bizim araştırmamıza konu olan Kütahya Gediz Yunuslar Köyü doğa ve tarihî zenginlikleri ile bunlardan birisidir. Millî Mücadele döneminde büyük ölçüde sayılabilecek bir taarruz bu bölgede gerçekleşmiştir. Sonuçları itibariyle başlangıçta yöre Yunan askeri güçleri tarafından işgal edilmiş olsa da daha sonra çekilmek zorunda kalmışlardır. Son olarak Büyük Taaruzla başlayan Dumlupınar zaferiyle sonuçlanan Türk karşı harekatıyla düşman İzmir’de denize dökülmüştür. Gediz Yunuslar Köyü halkı şehitlerine sahip çıkmış onlar hatırasına bir anıt ve şehitlik inşa etmiştir. Bu ruhla Yunus Emre nefesi taşıyan Türkiye coğrafyası, Türkistan Kelamının canlı kitabı Hoca Ahmet Yesevî’nin hikmetini asırlar sonrasında temsil etmekte ve evlatlarına emanet bırakmaktadır.

Kaynaklar

1-Aykut Akgül, Beş Savaş Bir Şehir Eskişehir, Dorlion Yayınları, Eskişehir, 2019.

2-Hüseyin Göksal, Tarihi ve Kültürüyle Yunuslar Köyü, Sonçağ Yayınları, Ankara, 2021.

 3- Hüseyin Göksal,  19. Yüzyılın İlk Yarısında Yunuslar Köyünün Demografik Yapısına Dair Bir İnceleme, Toplum, Ekonomi ve Yönetim Dergisi, Cilt 4, Sayı Özel, Ay Ekim, Yıl, 2023, s. 220-239.

4-Kâzım Özalp, Millî Mücadele, 1919-1922, TTK, Ankara, 1988.


[1] GÖÇEBE, Fikir, Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 31, Ağustos 2025, Gediz-Yunuslar Köyünden olması ve bizi beldeden haberdar etmesi vesilesiyle Âdem AKARSU Beye teşekkür ederim.

[2]Hüseyin Göksal,  19. Yüzyılın İlk Yarısında Yunuslar Köyünün Demografik Yapısına Dair Bir İnceleme, Toplum, Ekonomi ve Yönetim Dergisi, Cilt 4, Sayı Özel, Ay Ekim, Yıl, 2023, s. 222.

[3] A. g. m., s.222

[4] A. g. m., s.222-223

[5] A. g. m., s.223.

[6] Hüseyin Göksal, Tarihi ve Kültürüyle Yunuslar Köyü, Sonçağ Yayınları, Ankara, 2021., s. 8-9.

[7] A. g. e., s. 27.

[8] A. g. e., s. 27-29.

[9] A. g. e., s.29.

[10] A. g. e., s.29-30.

[11] Aykut Akgül, Beş Savaş Bir Şehir Eskişehir, Dorlion Yayınları, Eskişehir, 2019., s.17.

[12] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 31.

[13] Kâzım Özalp, Millî Mücadele, 1919-1922, TTK, Ankara, 1988., s. 164.

[14] Hüseyin Göksal, a. g. e., s.31

[15] Kazım Özalp, a. g. e., s. 164.

[16] A. g. e., s. 164-165.

[17] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 33.

[18] Kazım Özalp, a. g. e., s. 165-166.

[19] AykutAkgül, a. g.e., s. 17.

[20] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 33.

[21] Kazım Özalp,a. g. e.,  s.165-166

[22] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 33-34.

[23] Aykut Akgül,a. g. e.,   s. 18.

[24] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 34.

[25] A. g. e., s. 35.

[26] A. g. e., s. 36.

Mesele Demokrasi ve Kokain Değil, Enerji ve Teknoloji Savaşı

ABD 03 Ocak 2026’da Venezuela’ya sıra dışı bir operasyon yaptı. Bu operasyonla Devlet Başkanı Maduro ve eşini alıp kaçırması, sonrasında “ülkeyi biz yöneteceğiz” açıklaması ve ülkenin petrol kaynaklarını ABD şirketlerinin işleteceğini ilan etmesi tarihi bir dönemeç niteliğindedir.

 ABD, BM Güvenlik Konseyi kararı veya meşru bir gerekçe olmadan egemen bir devletin başkentini bombalayıp başkanını kaçırdı. Trump, Bush yönetiminin Irak işgalinde (2003) öne sürdüğü “kitle imha silahı” gibi kılıflar bile aramadı.

Buna uluslararası arenada, birkaç ülkenin kınaması dışında, ciddi bir tepki gösteren ülke olmadı.

BM sistemini felç eden bu tutuma karşı uluslararası camia sessiz ve çaresiz.

Sadece, ABD’de New York’un Müslüman Belediye Başkanı bu durumu “bir savaş eylemi ve hem federal hem uluslararası hukukun ihlali” olarak nitelendirdi.

E. Büyükelçi Tugay Uluçevik‘e göre, bu eylem BM Yasası’ndaki “toprak bütünlüğüne saygı” ve “barışçıl çözüm” ilkelerini hiçe saymıştır. “Milletlerarası ilişkilerde meşruiyetin kaynağı ve ölçüsü artık BM Yasası değil, ABD Başkanı Trump’ın şahsi iradesi ve takdiridir”.

Trump, “Güvenli bir geçiş sağlanana kadar ülkeyi ABD yönetecek” diyerek Venezuela’yı fiilen 51. eyalet gibi yönetmeye başladı. Bu durum, BM sisteminin iflası ve “orman kanunlarının” ilanıdır.

****************************************

Petrol, Altın, Lityum ve NTE Kaynaklarına Çökme

Operasyonu yürüten ABD Güney Komutanı Orgeneral Laura Richardson, 13 Kasım 2025’te Atlantic Council’de yaptığı konuşmada “Venezuela konusunun yalnızca demokrasi ve kokain kaçakçılığı olmadığını” açıkça belirtmişti. Richardson’a göre asıl mesele, “Batı ordularına ve sanayisine güç veren” zengin petrol, altın, lityum ve diğer nadir toprak elementleridir.

Trump, operasyon sonrası yaptığı açıklamada Venezuela petrol yataklarına el koyduğunu ve artık bunları Amerikan şirketlerinin işleteceğini duyurarak “ticari işgali” doğruladı.

Yakın zaman içinde ABD şirketlerinin Venezuela’nın zengin lityum ve NTE kaynaklarını da işletmeye başlayacağını göreceğimiz kesin.

Yani müdahalenin sebebi Maduro’nun diktatör olması değil, Trump’ın taleplerini yerine getirmemiş olmasıdır.

****

Venezuela, 300 milyar varil ile dünyanın en büyük petrol rezervine sahiptir. Trump bu kaynağı doğrudan ABD envanterine kattı.

Venezuela aynı zamanda, 9 bin ton altın rezerviyle de en büyük altın kaynağına sahip ülkelerden biridir.

“Lityum”, elektrikli araç pillerinin ve modern teknolojinin temelidir. ABD, bu hamleyle Çin’in üretim gücünü ve ham maddeye erişimini baltalamayı hedeflemektedir. Trump, “Böyle bir operasyonu benden başka kimse yapamaz” diyerek, rakipleri olan Çin ve Rusya’ya meydan okumaktadır.

Bu yeni model ile “vekalet savaşlarının” yerine, “doğrudan el koyma” döneminin başladığını düşünebiliriz.

****************************************

Neden Kimse Maduro’yu Savunmadı?

Bu sorunun cevabı, ülke içindeki sefalet, yolsuzluk ve adaletsizliklerde aranıyor. ABD müdahalesi hukuksuz olsa da Maduro rejiminin kendi halkına yaşattıkları halkı tepkisizleştirdi.

Rejimin izlediği politika ile ülke üretim yerine ithalata alıştırılmış, petrol gelirleri “betona” ve sosyal yardımlara harcanarak halkın üretme yeteneği yok edilmişti.

Halk o kadar yoksullaştırıldı ki, çoğu ülkenin işgalini bir kurtuluş olarak gördü.

Venezuela’da son 10 yılda 9 milyon vatandaş ülkeyi terk etmiş. Memur maaşı 5 dolar, emekli maaşı 3 dolardır. Saray çevresi zenginleşirken, halk çöpten yemek toplar hale gelmiştir. Bu yüzden halk sadece “iş ve aş” verecek birini beklemektedir.

E. Müsteşar Necdet Topçuoğlu’nun “içerideki işbirlikçiler” tezi doğrulanmıştır; Reuters’a göre CIA ekipleri Venezuela hükümeti içinden istihbarat alarak bu “nokta atışı” kaçırmayı gerçekleştirmiştir.

Ordunun hareket yeteneği yok olmuş, hiçbir karşılık vermemiştir.

****

RUH İKİZİ: Murat Muratoğlu’nun 12.07.2020’de yayınladığı “TÜRKİYE’NİN RUH İKİZİ VENEZUELA NEDEN BATTI?” https://www.youtube.com/watch?v=M8N4Wda6nDc başlıklı videosunu izlemenizi tavsiye ederim. Muratoğlu’nun anlattığı, Türkiye ile Venezuela’ya dair benzerlikler üzerinde düşünmemiz lazımdır.

Elbette iki ülkenin şartları her konuda aynı değildir. Türk Milletinin cevheri benzersizdir. Dış müdahalelere asla boyun eğmez. Ama dış müdahale anında “iç cephenin” zayıflamasına neden olabilen sebepleri ortadan kaldırmak lazımdır. Bunun için Venezuela örneğinden ders çıkarmamız gerekir.

****************************************

Türkiye İçin Dersler

Türkiye BOP kapsamındadır. Trump’ın enerji kaynaklarını kontrol etme ve NTE (nadir toprak elementleri) kaynaklarına el koyma hedefi de biliniyor. Bu sebeplerle ABD’nin Venezuela operasyonu doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmektedir.

Venezuela’nın işgali şunu gösterdi: Yolsuzluğun olduğu, hukukun bittiği, halkın yoksullaştığı ve kutuplaştığı bir ülke, en gelişmiş silahlara sahip olsa bile savunmasızdır.

Dış müdahaleye karşı dirençli olabilmemiz için, Türkiye’nin (Venezuela’daki gibi) ekonomisi çökmüş, hukuku bitmiş, yolsuzluk ve partizanlıkla iktidarın halk desteğini kaybettiği, etrafını satın alınabilecek kişilerden oluştuğu bir devlet yapısına dönmemesi gerekir.

Venezuela halkının Maduro’nun kaçırılmasına sessiz kalması, açlığın vatanseverliği bastırabileceğini gösterdi.

Türkiye’de gelir adaletsizliği giderilmeli, halkın alım gücü artırılmalı ve “sosyal yardım bağımlılığı” yerine “üretim ekonomisine” geçilmelidir.

Özellikle gıda ve enerjide ithalata dayalı ekonomik model, ambargo veya abluka durumunda Türkiye’yi Venezuela gibi çaresiz bırakır. Tarım ve hayvancılıkta tam bağımsızlık, en az savunma sanayi kadar stratejiktir.

Yargı, Ordu, MİT, Merkez Bankası gibi kurumların şahsileşmesi değil, kurumsallaşması gerekir. Lider odaklı değil, sistem odaklı bir devlet yapısı, lider hedef alınsa bile devletin çarklarının dönmesini sağlar.

İktidar, muhalefeti “düşman” değil, devletin bekası için “paydaş” olarak görmelidir. Kutuplaştırıcı dil terk edilmeli, “İÇ CEPHE” adalet ve demokrasi ile güçlendirilmelidir.

Ordunun ve istihbaratın içine siyaset girmemeli, kurumsal hiyerarşileri siyasi tartışmaların dışında tutulmalı; atamalarda liyakat tek kriter olmalıdır.

Venezuela, “İÇ KALEYİ” kaybettiği için kolayca işgal edildi.

İç kalemizi tahkim etmek için, teröristbaşı ile müzakere çare değildir.  Çare yoksulluğu yenmiş, adalete güvenen, kurumları sağlam ve birbiriyle barışık, kaynaşmış bir Türk milleti haline gelmektir.

Türk Birliği

Öncelikle vurgulayalım: Meçlisin çatısı altında görevli bir Siyasi Parti’nin TBMM’ye sunduğu 99 sayfalık metinden anlaşılan o ki;
Barış değil, Lozan’la, üniter devletle ve Cumhuriyetle hesaplaşma bildirgesidir.
Silah bırakma yok.
Pişmanlık yok.
Fesih yok.
Ama anayasa değişikliği talebi var, af var, meşruiyet talebi var, devletin geri çekilmesi çağrısı var.
“Barış” kelimesi burada sadece bir kılıf.
Asıl hedef: egemenlik haklarımızı tehdit eden bölücü yasa hazırlıklarıdır! Rejim değişiklimdir!
*
Başta şehit yakınları olması kaydıyla tüm toplumu yaralayan çocuklarımızı şehit verdiğimiz günlerin acısına eş acılar yaratan teröristlerin salıverilmesi gibi insan odaklı yasalar, egemenliğimizi üçbuçuk çabulcu ile bölüştürecek yasalardan daha sonra gelir!
Millet olarak on yıl savaştık ve binlerce şehit verdik egemenliğimiz için, Cumhuriyetimiz için.
Emperyalizmin ‘’BOP’’ hedefi karşısında ülkemizin üniter yapısı tartışılır duruma getirildiğini esefle izliyoruz.
İçeriden ve dışarıdan büyük bir kuşatma altına alınıp acımasız saldırılara maruz kalan Türk milletinin, ihanet zincirlerini kırarak geleceğini yeniden inşa edebilmesi ancak ve ancak; bağrından çıkardığı Gazi Atatürk, Ziya Gökalp, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş gibi değerli fikir ve düşünce adamlarının, M. Akif gibi iman abidesi, Türklük hadimi büyük şahsiyetlerin söylediklerini harfiyen hayatımıza tatbik edip ve mücadelemizde kendilerini rehber edinmemizle ancak mümkündür
*
Dünyanın sınırları ‘Ulus Devletler’ üzerine çizilmiş ve Emperyalizmin Tek Dünya Devleti üzerine geliştirdiği projesinin hızlı bir ilerleme süreci yaşıyor olmasına rağmen daha bir zaman Ulus Devletlerin kendini koruma refleksine, halâ bir toplu direniş oluşturma potansiyeline sahip dünya. Yeter ki bir baş bulsunlar, Direniş’in ateşini yakacak bayrağını açacak ve geride kalanlara umut verecek bir cengaver öncü, bir Atilla, bir Timur..
“TÜRK BİRLİĞİ” işte yok edilmek istenen bu Ulus Devletlere BAŞ olma potansiyeline sahip olan tek seçenektir..
*
Tekrar ediyorum:
Kürt diye adlandırılan vatandaşlarımız; tarih boyunca Türklerle iç içe, birlikte oldular, aynı kültür dilini kullandılar; tasada sevinçte birlikte oldular;
Cumhuriyet döneminde, hiçbir kanuni müeyyide ve engelle karşılaşmadan Cumhurbaşkanı- Başbakan- Bakan- Milletvekili- TBMM’de Başkan veya Başkan Vekili- Hariciyeci- General- Paşa- Prof- Rektör- İş adamı- İhracat ve ithalatçı olabilmelerinin yanında, vatanın her bölgesinden istedikleri arazileri sınırsız şekilde satın alabildiklerine ve de devletin kendilerine benimle aynı nüfus kâğıdını verdiğine göre,
Kürt sorunundan bahsetmek ne büyük bir yüzsüzlük, ne büyük bir ihanettir; ne azgın bir SERV özlemidir!
*
Bilinmelidir ki; Türkiye Türkiye’den çok daha büyüktür”, en son olarak da ”Terörsüz Türkiye” diye geveleyenlerin sinsi maksatlarını halen daha anlayamamak veya anlamamazlıktan gelmek saflık veya daha başka bir şey olsa gerek.

Yarınlarda İslâmiyet

     Bâzıları gelecek için, yeis / ümitsizlik içinde! Bedbîn / kötümser bir rûh hâletinde bocalayıp duruyor! Mânen hasta bir görünüş sunuyor!

     Böyleleri: “Âlimler azaldı! Hem kemiyyet / sayıca, hem de keyfiyet / içerik bakımından!Korkarız ki, bir zaman gelecek dinimiz sönecek! Sanki böyle bir havayı teneffüs ediyor gibiyiz!” der gibiler!

     Düşünmüyorlar ki, kâinat söndürülmedikçe İslâm’ın îman mefhûmu söndürülemez.

     Zeminin yüzüne, demir kazıklar hükmünde çakılmış vaziyette duran; İslâmî işaret ve kaideler, minareler, mâbetler ve dinsel mes’eleler söndürülmedikçe, İslâmiyet her zaman ışığını yaymaya devam edecek.

     Çünkü her bir mâbet bir muallim / öğretmen olmuş gibi karakteriyle, ders vermekte. Her dinsel mes’eleler de, birer üstad vaziyetini alarak; lisanı hâlleriyle dini telkîn etmekte / aşılamakta devam üzereler. Hem de hatâsız ve hiçbir şeyini unutmayarak.

     Dinin herbir şiar ve düsturları, sanki birer bilgili hoca olup, İslâm’ın rûhunu daima umumun nazarına ders veriyor.

     Asırların geçmesiyle sanki İslâm’ın nurları, şiar, düstur ve prensipleri; cisimleşerek maddî bir görünüm kazanmış. Güya İslâm’ın sağlam zülâl ve parlaklığı; birer îman sütûnu şeklinde mâbetlere yansımış bir durum arz ederek; din mes’eleleri içinde yerlerini almışlar. Âdeta, İslâm erkânı; âlemler içinde birer elmas sütun olarak taşlaşarak / sağlam bir mahiyete bürünmüş. Nitekim, yer ve gök onlarla bağlantılıdır.

     Özellikle, beyanı mucize bir hatip olan Kur’ân; daima ezelî bir hutbeyi tekrar eder. Öyle ki,  İslâm Âlemi’nde hiçbir köy hiçbir mekân yoktur ki, nutkunu dinlememiş, tâlimini işitmemiş olsun. Bundan ötürüdür ki, O’nu hıfz etmek / ezberlemek en büyük bir rütbe kazanmak sayılır. O’nu okumak ise, Cin ve İnsanlar için ibadet telâkki edilir.

     Çünkü O’nun içinde, dînin gereklerini hatırlatmak var. Kaldı ki, görüş ve düşünceler tekrar edile edile, kaide ve bilgilere dönüşür. Apaçık bir hâl alır. Dinî zaruretler, görüş ve düşün olmaktan çıkıp, mecbûriyetleşir. Bu durumda tezkir / hatırlatmak kâfidir. İhtar ise yeter. Aynı zamanda Kur’ân her dem şifa vericidir. Çünkü, İslâm’ın uyanışı, hem sosyal uyanıklık; herkese lâzım olan delilleri, mizan ve ölçüleri veriyor.

     Madem içtimaî / sosyal hayat İslâm’da başlamıştır. Herkesin îmanı kendine mahsus olan delilden ibaret değil. Vicdana da istinad eder. Belki toplumun kalbinde sınırsız sebeplere de dayanır. Hattâ dikkat edilmesi gerekir ki, zayıf bir mezhebin zamanla iptali zorlaşır. Nerede kaldı ki, İslâm, Vahiy ve Fıtrat gibi, iki sağlam esasa hem dayanmış, hem de bunca asırlarda, nüfuz edercesine hükmünü yürütmüş!

     Sağlam temelleriyle, deniz gibi mebzûl / sayısız eserleriyle, dünyanın yarısıyla kaynaşmış, fıtrî bir rûh olmuş. Nasıl olur da batmaya yüz tutar? Oysa şu ân, batmaktan çok uzaktır. Fakat yazık ki, bâzı geveze kâfirler, safsatalı / temelsiz ve asılsız konuşanlar; şu Yüksek Kasr’ın yani İslâmiyet Binası’nın metîn / sağlam temel ve esaslarına imkan buldukça ilişir ve bunun için, harekete geçerler!

     Halbuki, o esaslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz. Sussun şimdi dinsizlik! Çünkü iflas etti o çürük, sözde iddia sahipleri. Yetti artık küfrün yalan, iftira ve nankörlükleri!

     Dimağ ve beyindeki vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalbin içine girmese, sarsılmaz îman ve vicdan. Yoksa bâzıların zannınca, îman dimağda olsa; îmanın rûhu olan hakkalyakîne, çok ihtimallere olur birer amansız bir hasım ve düşman!

     Kalb ile vicdan, îmanın mahalli.

     Âniden kalbe doğuş ve ilham, îmana delil.

     Bir altıncı his; îman yolu.

     Fikr ile dimağ, bekçi-i îman.

Ruhlarımızı AKORD Edelim

Zaman, avuçlarımızdan kayıp giden hırçın bir nehir gibi… Bir yılı daha geride bıraktık. Takvim yaprakları tükenirken, bizler de sanki biraz daha tükendik bu sene.

Ekonomik sıkıntılar, adalet arayışları, beka endişesi yaratan süreçler, bitmeyen tartışmalar, sertleşen dil, toplumu geren gündemler… Günlük hayatımızın arka planında sürekli bir gürültü hâli var.

Kabul edelim, 2025 bizi hayli hırpaladı. Sadece bedenimizi değil, en çok da ruhumuzu yordu.

Gündelik hayat, bir koşuşturma ve kaygılar zinciri hâline gelince; insan, ruhunu beslemeyi unutabiliyor.” Oysa bizi biz yapan, ayakta tutan şey biyolojik varlığımızdan öte, manevi direncimizdir.

Âdettendir, yeni yıl için hedefler konur. Genellikle daha çok kazanmak, daha iyi bir kariyer veya daha lüks tüketim üzerine kurgulanır bu hedefler.

Ben ise bu yazıyı böylesi hedeflerin bir muhasebesi için değil; biraz sakinleşmek, biraz içe dönmek, biraz da ruhumuzu hatırlamak için kaleme alıyorum. Çünkü insan yalnızca bedeniyle değil, ruhuyla da yaşar. Ve ruh ihmal edilmeye gelmez.

Peyami Safa’nın sözünü unutmayalım: “Bütün hastalıkların sebebi psikolojiktir, mikrobik olanların bile.”

Yılın ilk günleri bir durup nefes almaya vesile olmalı diye düşünüyorum.

Gelin bu yıl dışarıdaki gürültüyü kapının dışında bırakalım. Bunun için önce bakış açımızı yenileyelim.

****************************************

Hayatımızı Huzura Göre Düzenleyelim

Müzik ile hemhal olanlar bilir; enstrüman ne kadar kıymetli olursa olsun, zamanla, ısı değişimiyle yahut çok çalınmaktan ötürü akordu bozulur. İnsan ruhu da böyledir. Hayatın o sert darbeleri, maruz kaldığımız kötü haberler, nefret dili, nezaketsiz tavırlar bizim “iç akordumuzu” bozar. Rahatsız edici sesler çıkarırız.

İşte yeni yılın ilk günleri, o bozuk akordu tamir etmek için bir fırsat olsun.

Akordunu tamir için, ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı var. Müzik, sanat, kitaplar, dost sohbetleri, seyahatler… Bunlar birer lüks değil; insanı insan yapan temel ihtiyaçlardır, açamadığımız pencerenin hemen dışında kalmış ferah birer vaha gibidirler.

Bir şarkı bazen bir cümleden daha çok şey anlatır. Nitelikli bir müzik eseri dinlemek, insanın içindeki düğümleri çözer. Bir melodi, kelimelerle anlatamadığımız duygulara tercüman olur. Bu yüzden müzik yalnızca kulağa değil; kalbe de hitap eder. Bizi biz yapan duyguları diri tutar.

Müzik, sadece hoş bir seda değil, bir nizam, bir ahenk dersidir. Hayatın kaosuna karşı, ruhun disiplinidir. Bir denge ve itidal aracıdır.

Kitaplar da öyledir. Bir kitabın sayfaları arasında dolaşırken, yalnız olmadığımızı fark ederiz. Başka zamanlarda, başka hayatlarda, başka zihinlerde de aynı soruların sorulduğunu görürüz. Okumak, insanın kendi içine yaptığı sessiz bir yolculuktur.

Ve seyahat… Yeni bir şehir, yeni bir sokak, tanımadığımız yüzler… Seyahat yalnızca yer değiştirmek değildir. Aynı pencereden bakmaktan yorulan zihnin, başka manzaralarla buluşmasıdır. İnsan başka coğrafyaları gördükçe hem dünyanın büyüklüğünü hem de kendi küçüklüğünü fark eder. Bu da insanı daha mütevazı, daha anlayışlı ve daha olgun kılar.

Şimdi size soruyorum: En son ne zaman ruhunuzun sesini dinlediniz?

En son ne zaman, hiçbir politik tartışmaya girmeden, sadece “güzel” olandan bahsettiniz? Bir nihavent şarkının hüznünde ne zaman yıkandınız veya bir türkünün ilettiği duyguda ne zaman kayboldunuz?

Eğer cevabınız “çok uzun zaman oldu” ise ruhunuz gıdasız kalmış demektir.

İbn-i Sina’nın asırlar ötesinden fısıldadığı o şifayı hatırlayın: “En iyi tedavi, sevilen insanlarla bir araya gelmek ve güzel musiki dinlemektir.”

****************************************

Gürültüye Karşı “Es” Vermek

Müzikte “es” (susma) işaretleri, notalar kadar önemlidir. Susulması gereken yerde susmazsanız, melodinin ahengi bozulur. Hayatımızda da “es” vermeyi unuttuk. Sürekli konuşuyoruz, sürekli olumsuz bilgi ve duygu aktarımlarına maruz kalıyoruz, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz.

Kızılderililerin bilgece tanımlarıyla; hayatı çok hızlı algılıyoruz, “ruhlarımız geride kalıyor.”

2026’ya girerken kendinize verebileceğiniz en büyük hediye, hayatın gürültüsüne bir “es” vermektir.

Bu yıl, haber bültenlerinin kasvetli havasından sıyrılıp, bir dost meclisinin sıcaklığına sığınmaya gayret edin. Hangi türü seviyorsanız müzik dinleyin, şarkı, türkü veya arya söyleyin.

Belki ekonomik şartlar, o çok arzuladığımız uzak diyarlara seyahat etmemize imkân vermeyebilir. Ama unutmayalım; en büyük seyahat, insanın kendi içine, kendi gönül coğrafyasına yaptığı yolculuktur. Ve bu yolculuk bedavadır, vize istemez.

Bir dostun tebessümünde, bir çocuğun kahkahasında, demlenmiş bir çayın kokusunda veya radyoda denk geldiğiniz eski bir şarkıda o “huzur ülkesini” bulabilirsiniz. Yeter ki bakmasını, duymasını ve hissetmesini bilelim.

****************************************

Yeni Yıldan Beklentimiz: Huzur

Benim yeni yıldan beklentim sadece ekonomik zenginleşme, döviz kurlarının düşmesi ve siyasetin yumuşaması gibi şeylerden ibaret değil. Asıl temennim; kaybettiğimiz zarafeti, inceliği ve iç huzurumuzu yeniden bulmamızdır.

2026 yılı; cüzdanımızın da gönlümüzün de zenginleştiği; kulağımızın kin, nefret ve düşmanlık üreten sözler değil güzel nağmeler duyduğu; ayağımızın taşa değil dost eşiğine değdiği bir yıl olsun.

Yeni yıl, mucizeler ve umut vaat etmiyor. Ama küçük iyilikler, küçük molalar, küçük sevinçler bizim elimizdedir. Değiştiremeyeceğimiz şeylere sabır ve dayanma gücü dilerken, yapabileceğimiz iyilikler ve güzellikleri yapabilme gücü diliyorum.

Gürültünün biraz dışına çıkabilirsek; hayatın hâlâ yaşanmaya değer yanları olduğunu hatırlayabiliriz.

Gürültüyü değil, müziği açalım istiyorum.

Yeni yıl daha çok şarkı duyduğumuz, daha az bağırdığımız…

Daha çok anladığımız, daha az kırdığımız…

Daha çok insan kaldığımız bir yıl olsun.

Yaratıcı ve Yaratılanlar

   Kâinat / Evren, “Lâ İlâhe İllallah.”  gerçeğine büyük bir delil.

     Gayb / görünmeyen ve Şehadet / görünenlerin lisanı / diliyle

     Allah’ı tespih edip anmaktalar.

     Allah’ın vahdetini / birliğini dillendirmektedirler.

     Bütün zerre, atom ve hücrecikler, tüm erkân ve uzuvlar;

     Allah’ı beraberce zikreden / anan birer dil hükmünde, çeşit çeşit.

     Allah’ı tespih / zikr edici / anıcı sesler, mertebe mertebe.

     Aynı gerçeğe, Allah’ın vahdetine / birliğine parmak basmaktalar.

     Sanki kâinat, büyük bir insan gibi topluca;

     Yani bütün cüzleri, tüm zerreleri ve bülend / yüksek sesleriyle

     Vahdet hakikatini terennüm etmektedir.

     Üstelik, âlem ve bütün rûh sahipleri; zikir halkası içinde,

     Nûr’un doğuş yeri olan Kur’ân’ı bir ağızdan okuyorlar.

     Şanı yüce Furkan / Kur’ân âyetleri;

     O tevhide / Allah’ın bir oluş gerçeğine;

     Sâdık bir lisan, âdeta konuşan birer delil.

     İmanın parlak ışıkları olarak, bu hakikati haykırıyorlar.  

     Eğer kulağı, Kur’ân’ın sinesine yapıştırsak;

     Derinden derine açıkça semavî / göksel bir sesle

     Dile getirilen bu gerçek duyulur.

     İşte o “Lâ İlahe İllallah.” sesi, gayet yücedir.

     Son derece ciddî, hakikî, pek samimî,

     Hem de hiç yabancı olmayan,

     Üstelik gayet ikna edici bürhan ve delille

     Tekrar edilen bir hakikat.

     Şu nurlu / parlak bürhan ve delilin birçok cihetleri var.

     Üstünde i’caz / mucize oluş sikkesi / damgası;

     Çiçek gibi kendini göstermekte.

     İçindeki parlayan hidayet nûrunu aksettirmekte.

     Altında, dokunmuş, ince mantık ve delil.

     Sağında aklı konuşturan

     Ve her taraftan “Lâ İlâhe İllallah.” altın sözü karşısında

     “Sadakte.” / “Doğru söyledin.” diyen zihinler;

     Tevhidi tasdik ederler.

     Kuzeyinde vicdanı şahit gösterir.

     Önünde hüsün ve hayır.

     Hedefindeki saadet; bu vahdet hakikatinin anahtarı;

     Yukarıdan beri belirttiğimiz gibi, “Lâ İlâhe İllallah.”

     Evet, vahdetin dayanağı semavî / göksel;

     Sırf, Rabbanî olan vahiydir.

     İşte bu cihetler, ziyalı olup,

     Burçlarında “Lâ İlâhe İllallah.” tecelli ederek, kendini gösterir.

     Hırsız vesvese, sabahın şüpheli vehmi;

     Ne haddi var ki, o dinsiz girebilsin, bu parlak kasr’a.

     O şanı büyük Kur’ân ki, tevhid bahri / tevhid denizidir.

     Misal için buna, bir damla, birtek İhlâs sûresi yeter.

     Kısa birtek remzi, şirkin işaretlerinden

     Bütün şirk çeşitlerini reddeder.

Yapay Zekâ ile Ismarlama Kitap

İnsan, icat edip kullandığı aletlerle insan. Hatta insanı “alet kullanan” diye de tarif edebiliriz. Etmişler de. Homo Habilis, becerikli insan demek, becerisi de aletten geliyor herhâlde.

Aletlere kızmanın âlemi yok. Gerçi kızanlar var, mesela ABD’de yaşayan bir kısım Amiş. Otomobil kullanmıyorlar, işlerini at arabası ile görüyorlar. Telefon yerine yüz yüze konuşmayı tercih ediyorlar. Bizim Amişlik etmek gibi bir lüksümüz yok. Teknolojinin getirdiği nimetlerle bir an önce tanışıp onları kullanmaya çalışmalıyız. Bu kullanış sırasında insanlara ve çevreye zarar vermemek kaydıyla tabii.

Geçen bir yazımda anlattığım gibi, bazı meslektaşlarım Yapay Zekâ (YZ) ile mücadele etmeye çalışırken ben tam tersine, öğrencilerime YZ’den yararlanmanın yollarını öğretmeye çalışıyorum. Gerçi onlar mı ben mi YZ’yi daha iyi biliyoruz, tartışılır… Tutumum hesap makinesi maceramıza dayanıyor. Cep hesap makineleri ilk çıktığında sınavlara makineyle girilmesin diye elimizden geleni yaptık. Şimdi o yasaklar büyük çapta gevşedi. Hatta komik geliyor. Gerçi makine cinsleri hâlâ kısıtlı.

Kimler işinden olacak?

Geçen yazılarımdan birinde NotebookLM’den bahsetmiştim. 80 dilde girdi kabul edip istediğiniz dilde özet veren program. Bununla üniversitelerin master ve doktora programlarının süresinden rahat bir yıl indirebiliriz! Geçenlerde bir arkadaşıma, ilgilendiği bir kitabın NotebookLM özetini gönderip nasıl bulduğunu sordum. “Fazla yüzeysel”, dedi. Sonra hatanın bende olduğunu keşfettim. Programda bir seçenek var: Hızlı/ Derin. Ben “Hızlı”da çalıştırmışım. Derin’i açınca özetler ayrıntılandı ve gerçekten derinleşti.

Daha önce, artık tercümelerin büyük çapta YZ tercümanlarıyla yapıldığını yazmışım. Kitap yayımlanınca “çeviren” kısmına da YZ’nin adına benzer bir şeyler yazılıyor: “D. L.” falan gibi.

Derken geçen gün bir kitabın künye sayfasına bakıyordum. Ne göreyim: “Kapak tasarımı: Midjourney” Bu, birkaç grafikçi YZ’den biri!

Yapay Zekâ grafikçilerin, çeviricilerin, hatta programcıların işlerini ellerinden alıp onları sokağa mı bırakacak? Evet, derhal önlem alınsın diyenler var. Hayır, teknoloji işleri kolaylaştırdı ama yeni iş kolları yaratacak diyenler de var. Şimdilik birilerinin işsiz kalması daha yakın gibi. Henüz ufukta o yeni iş kolları belirginleşmedi. Şöyle hesap ediniz: YZ, işleri kolaylaştırıyor ve hızlandırıyor. Bir kişi bir kitabı bir ayda çevirirken şimdi iki-üç gün yetiyor. YZ’nin paragraf paragraf elinden tutup çeviriyi yaptırdığınızı düşünün. “Yok o kelimeyi değil de şu kelimeyi kullan…” Zaten kendisi de soruyor. Diyelim bir ay, düzeltme falan dâhil, üç güne düştü. 30 gün yerine 3 gün. Bire-on emek tasarrufu. Fakat bu aynı zamanda piyasanın artık eskinin onda biri kadar mütercim ile işini görebileceğini göstermiyor mu? Her on çeviriciden dokuzu işsiz kalacak!

Çevirir, tasarlar, peki yazmaz mı?

Bilgisayar programlamada da öyle. Bir programcı şimdi eskinin yarısı kadar zamanda programını yazıp hatadan ayıklayabiliyorsa mevcut programcıların yarısına artık ihtiyaç yok demektir. Kendim ettim, kendim buldum dünyası…

Derken, bakın başıma ne geldi. Bugünlerde, daha doğrusu son birkaç yılda önce sosyobiyoloji, şimdi ise evrim psikolojisi denilen yeni sahayla ilgileniyorum. Fakat yayın sayısı o kadar fazla ki… Acaba kaçırdıklarım var mı diye meraklanıp arama motoruna, “2024 ve 2025’te evrim psikolojisinde ne gibi gelişmeler oldu?” diye sordum. Birçok cevaptan başka bir de reklam çıktı: TailoredRead AI. Adresi de https://tailoredread.com/ Türkçesi, Ismarlama Okuma YZ. Belki “Ismarlama Kitap” diye çevrilmeli. Sloganı da: On kitap yerine bir kitap okuyun. Siz konuyu veriyorsunuz. Tam nelere odaklanmak istiyorsun diye soruyor. Mesela bana, “Evrim mekanizması da olsun mu?”, “Nöroloji cephesini de ister misin?” falan diye sordu. Birinciye hayır, ikinciye evet dedim. Menü daha zengindi, bir kısmını seçtim, bir kısmını seçmedim ve bana nur topu gibi 350 sayfalık bir kitap verdi. “Özet mi olsun, detaylı mı?” diye de sormuştu. Ben detaylı istedim. 15 dolar gibi bir fiyat söyledi. Ödedim ve kitap geldi. Tabii geldi dediysem pdf olarak internetten indirdim. İlk 90 sayfayı okudum. Bilgiler gayet iyi seçilmiş ve iyi bir İngilizce ile yazılmış.

E-posta ile, “İngilizce dışında dillere de genişletecek misiniz?”, diye sordum. İki gün içinde cevap geldi. “Şimdilik sadece İngilizce. Talebe göre başka dillere de genişletebiliriz…” Bu da dünyanın sonu değil; başka YZ’ye Türkçeye çevirtiriz.

Şu ana kadar 4548 kitap yapıp satmışlar. Ortalama 15 dolardan satsalar ki gerçek ortalama biraz daha düşüktür 65 000 dolar ediyor. Anlaşılan pek küçük bir firma. Bakalım gelecekleri ne olacak. Ama bence bilgi cephesinde büyük bir adım, şüphesiz.

İkidir Chris Hayes’in Sirens’ Call, Sirenler’in Çağrısı kitabını anlatacağım diye oturuyorum. Nasip olmuyor. Ekonomi biliminin kavramlarıyla konu şöyle: Bilgi bol, dikkat sınırlı. Dikkat, dünyanın en çok talep edilen kaynağı hâline geldi. Bir dahaki sefere.

At’a Et, İt’e Ot Verirseniz

At’a et, it’e ot verseniz ne olur? İkisi de aç kalır. Öyle işler yapıyoruz ki yaptığımız iş, havanda su dövmek oluyor.

Konu şu: Ko-Mek’in kursundayım. Filografi sanatına merak sardım aktif emeklilik dönemimde. Sınıfa iki bayan, bir erkek, üç narkotik polis girdi. Bizi, uyuşturucu konusunda bilgilendireceklermiş. Tuhafıma gitti, çevreme baktım, herkes yaşını başını almış, uyuşturucudan uzak kimseler. Saygısızlık etmedik, dinledik. Kimyasal ve biyolojik uyuşturucu türlerini, sayısal verileri öğrendik. Kendimize vazife çıkardık, gençlerimiz adına üzüldük. Soru sorma faslına geldi sıra. Söz aldım: “Teşekkür ediyorum, hiç bilmediğim uyuşturucu adlarını şimdi duydum, sizlerin de hangi görevi üstlendiğinizi anlamış oldum. Ancak burada uyuşturucuya bağımlı kimse yok. Ancak sigara da bir bağımlılıksa -ki öyledir ve sınıfta özellikle kadınlar arasında sigara içenlerin sayısı fazla- bizi bu konuda bilgilendirmeniz, etkilemeniz daha doğru olmaz mıydı?” dedim. Görseller eşliğinde bize ders veren erkek polis, haklı olduğumu, kendisinin de bir sigara bağımlısı olduğunu söyleyince işin bence ciddiyeti kalmadı; çekilen zahmet, harcanan zaman kıymetini kaybetti. Ayağa kalktım, polis memuruna sigarayı bıraktırabilmek için ajitasyon yaptım; ancak başaramadım. O, hala bir bağımlı. Ele verir talkını, kendi yutar salkımı. İsraf haramdır, diyen müsrifin inandırıcılığı kadar…

Yunus Emre, “Bu dünyada bir nesneye / Yanar içim göynür özüm / Yiğit iken ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi” der. Ben de yaptığı işte samimi olmayıp söz ve eylemleriyle çelişkiye düşenlere ve zamanını bilinçsizce kullanıp ömrünü israf edenlere hep acımışımdır; içim yanmış, özüm göynümüştür.

Yalancı birinin doğruluktan, hırsız veya ahlak düşkünü kişinin erdemden bahsetmesi; hiçbir değere, kutsala inanmayanların insani değerler konusunda konferans vermesi ne kadar inandırıcı ve etkili olabilir? Orman kanunlarına inanan birine savcılık veya hâkimlik payesi verdiniz, onu adalet bakanı yaptınız; mesleği tarım ve orman olan birini eğitimden sorumlu bakan veya uzman yaptınız, bu kişiler ne kadar başarılı olabilir, inandırıcı olabilir? Sağlık hizmeti sunan bir hekimin sigara içmemesi, çocuk haklarından bahseden bir kadının çocuklarına karşı anlayışlı olması beklenir. Babalar ve yöneticiler adil, asker cesur, siyasetçi dürüst olmalıdır. Bunun tersi, samimiyetsizliktir, bireyleri birbirine güvenmeyen toplumun inşasına harç koymaktır.

Ekmek, acıkana; su susayana verilirse değerlidir. Sağlıklı bir bedene ilaç vermenin ne faydası olabilir? Zayıf birinin beslenmeye, şişmanın beslenme rejimine ihtiyacı vardır. Cuma namazı için camide toplanan insanlara ahlakın öneminden, faizin haramlığından, zinanın günahından, uyuşturucunun verdiği zarardan bahsetmenin hiçbir anlamı yoktur. Cuma namazı için gelen kişilerin zaten sözü edilen konularla ilgisi olamaz. Namaz kılan inançlı birinin, prensip olarak, uyuşturucudan, zinadan, faizden, ahlaksız ilişkilerden uzak olduğu düşünülür ve böyle olmalıdır. Genellikle camiyle, namazla ilişkisi olmayan kişiler için ele alınacak konuların cuma hutbesinde ele alınması zaman ve mekân israfıdır. Adres yanlıştır. Ahlak ahlaksıza, zinanın kötülüğü zaniye, fuhşun günahı fahişeye, uyuşturucunun insana verdiği zarar bağımlısına anlatılmalıdır. Yanlış muhataba yazılan, yanlış adrese gönderilen her mektup ziyan olmuş emektir, ümittir. Yapılan iş, dostlar alışverişte görsündür.

 İsteksiz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş, demiş atalarımız. Terzi için kumaşın kalitesi, çiftçi için toprağın verimlilik derecesi önemlidir. Kalitesiz kumaştan iyi elbise çıkarmak, verimsiz topraktan emeğini karşılayacak ürün elde etmek mümkün değildir. Malzeme, yapılacak işe, elde edilmek istenen ürüne uygun olmalıdır. Ahbap çavuş ilişkisiyle işleri yürütmek, adam sen de anlayışıyla görev üstlenmek, yapıyormuş gibi görünüp hakkıyla yapmamak, karakterimiz olmuş. Kaçak güreşmek, kolaycılığa kaçmak, köşe dönmecilik, uyanıklık; akıllılık sayılmış, bu nitelikteki insanlar övülür hale gelmiş. Böyle bir toplum bir adım ileriye gidemez, en fazla yerinde sayar.

Yüce Rabb’imiz “Önemli işlerden birini tamamlayınca, ardından başka bir işe yönel ki böylece bütün vakitlerini önemli işlerle değerlendirmiş olasın.” buyurur İnşirah suresi 7. ayette. Kişi sürekli bir işle meşgul olmalıdır. Bu iş, önemli bir iş olmalıdır. İşin önemi, insanlara sağladığı fayda, kişiye kazandırdığı takvayla orantılıdır. Eldeki iş bitirilince durulmamalı, yeni bir işe yönelinmelidir. Boşluk israftır. Boşluğu şeytan doldurur, denir. Boşa geçirilen her dakika, emanet olarak üstlendiğimiz zamandan yapılan hırsızlıktır, emanetin suistimalidir, emanete ihanettir.

Hz. Muhammet’in şu hadisi bizim için ölçü olsun: “Hiçbir kul, kıyamet gününde ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.”

Iğdır – Doğubayazıt ve Nahçivan Gezi Notları

Bu yazımda sizlerle Iğdır–Doğubayazıt ve Nahçıvan gezimiz sırasında edindiğim gözlem ve izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

Bölge, I. Dünya Savaşı ve sonrasında oldukça çalkantılı bir dönem yaşamıştır. Bu süreçte, Osmanlı vatandaşı bazı Ermenilerin Rus ordusu ile birlikte hareket ederek çetecilik faaliyetlerine girişmeleri, bölgede yaşayan Müslüman Türk ve Kürt halk için ciddi güvenlik sorunlarına yol açmıştır. Ankara Hükûmeti’nin Kazım Karabekir Paşa’yı tam yetkili Doğu Orduları Komutanı olarak görevlendirmesiyle yapılan askerî harekâtlar sonucunda, 3 Aralık 1920 tarihli Gümrü Antlaşması ile bugünkü sınırlarımız kesinleşmiş ve bölgede sükûnet sağlanmıştır. Bu gelişme, doğudaki bazı askerî birliklerin batıya kaydırılarak Yunan işgaline karşı verilen Millî Mücadele’nin kazanılmasına da önemli katkı sunmuştur.

Bölgeyi yakından gördüğünüzde, bu coğrafyanın tarih boyunca neden pek çok devlet için vazgeçilmez olduğunu kolayca anlıyorsunuz. Doğu–batı ve kuzey–güney bağlantı yollarını kontrol eden stratejik konumu, bölgeye ayrı bir önem kazandırmaktadır. Bu kapsamda Kars ilimizden sonra Iğdır ve çevresini gezmeye başlıyoruz.

Kars’tan Iğdır’a yaklaşık 140 kilometrelik, oldukça düzgün bir karayolu ile ulaşılıyor. Bölgenin yoğun kar yağışı alması nedeniyle yol çizgilerinin sarı renkte olduğu ve yol kenarlarında kar tipilerine karşı yapılan koruganların dikkat çektiği görülüyor. Kürt vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı, “arkası dağ önü bağ” benzetmesiyle anılan Digor ilçesinden geçerek Tuzluca’ya ulaşıyoruz. Eski adı Kulp olan bu ilçedeki tuz mağaralarını gezdikten sonra Iğdır’daki otelimize yerleşiyoruz.

Iğdır kelimesinin yiğitlik ve bahadırlık gibi anlamlar taşıdığı, adını Oğuz Kağan’ın torunu Iğdır Bey’den aldığı rivayet edilir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Ertuğrul Bey’in de 400 çadırlık oymağıyla burada konakladıktan sonra Söğüt’e geçtiği bilinir. Bölge, 1064 yılında Alp Arslan’ın oğlu Melikşah döneminde Selçuklu hâkimiyetine girmiştir. Aras, Kür ve Çoruh gibi Türkçe nehir adları, bu toprakların çok eski dönemlerden beri Türk yurdu olduğunun önemli göstergeleridir.

Iğdır, 1991 yılında Kars’tan ayrılarak 76 plaka numarasıyla Türkiye’nin en doğudaki illerinden biri olmuştur. Ermenistan, Azerbaycan (Nahçıvan) ve İran ile sınırı bulunan ilimiz; ılıman iklimi ve verimli ovası sayesinde pamuk ve narenciye üretimiyle tanınmaktadır. Manavların önünde gördüğümüz mandalina yığınları bunun açık bir göstergesiydi. Otelimizin karşısında yer alan, yeni yapılmış büyük Ulu Cami dikkatimizi çekti. Bu caminin yapımında, şu anki Kocaeli Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu’nun önemli katkılarının olduğunu öğrenmek bizler için ayrıca anlamlıydı.

Iğdır’ın meşhur Bozbaş yemeğini tattıktan ve Ulu Cami’de namazımızı kıldıktan sonra Nahçıvan’a gitmek üzere yola çıktık.

Nahçıvan sınır kapısı, Iğdır’a yaklaşık 85 kilometre mesafede, Dilucu mevkiinde yer almaktadır. Bu bölgenin Türkiye sınırlarına dâhil edilmesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün önemli bir örneğidir. 1933 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye ziyareti sırasında, bölgedeki akrabalık ilişkileri gerekçe gösterilerek bu toprakların istenmesi gündeme gelmiş; Atatürk’ün “hediye değil, bedel karşılığı olmalı” yaklaşımı sonucunda yaklaşık 15 kilometrelik bir sınır hattı elde edilmiştir.

Nahçıvan; 8 şehirden oluşan, yaklaşık 500 bin nüfuslu, yönetim merkezi 80 bin nüfuslu Nahçıvan şehri olan özerk bir cumhuriyettir. 1924’te Sovyetler Birliği’ne bağlıyken, 1990’da bağımsızlığını ilan etmiş; 1991’de ise Azerbaycan’a bağlı özerk cumhuriyet statüsünü kazanmıştır. Nahçıvan şehri, geniş yolları, az katlı binaları ve son derece temiz görünümüyle bizleri hayran bıraktı. Yere çöp atmanın (sigara izmariti dâhil) 300 manat (yaklaşık 7.500 TL) cezası olduğunu öğrenince, bu temizliğin sebebi daha iyi anlaşılıyordu. Şehrin güneyinde, İran ile ortak yapılan Aras Nehri üzerindeki baraj gölü de bölgeye ayrı bir zenginlik katmaktadır.

Kale, müze ve geniş bahçesiyle dikkat çeken Haydar Mescidi önünde mola verdik. Gül kokulu bahçesi, zarif mimarisi, toplantı salonları, abdesthane ve tuvaletleriyle son derece bakımlı olan bu mekân hepimizin takdirini kazandı. Hemen bitişiğinde, Hz. Nuh’a ait olduğuna inanılan anıt mezarı, kale ve müzeyi gezdikten sonra yerel mutfağın bilinen lezzetlerinden Lüle kebabını yiyerek Iğdır’a döndük.

Ertesi gün Doğubayazıt’a hareket ettik. Ağrı iline bağlı olan Doğubayazıt, Iğdır’ın yaklaşık 60 kilometre güneyinde, tarihî önemi büyük bir yerleşim yeridir. Türkiye’nin İran’a açılan Gürbulak Sınır Kapısı burada bulunmaktadır. Doğu Anadolu’daki Osmanlı döneminden kalma en önemli eserlerden biri olan İshak Paşa Sarayı da Doğubayazıt’tadır. Eski Beyazıt’ın bulunduğu yamaçlarda, kartal yuvasını andıran bir konumda yer alan bu saray, Avrupa’daki şatoları hatırlatmaktadır. Yapımına 1685 yılında başlanmış, 1784 yılında, tam 99 yılda tamamlanmıştır.

Taş işçiliği, duvar içlerindeki merkezi ısıtma kanalları, harem bölümü ve camisiyle bölgeye damgasını vuran bu eser, mutlaka görülmesi gereken bir saraydır. Muhteşem giriş kapısı, süt ve suyun ayrı aktığı söylenen iki musluklu salon çeşmesi ve pencere üstlerindeki nefis süslemeler insanı hayran bırakır. Sarayda yer alan kitabelerden birinde şu ifadeler yer almaktadır:

“Gökyüzünde güneş ile ayın ışıkları parladıkça Allah bu devletle bu ocağı ebedî eylesin.

Dünya durdukça buranın nimeti bol olsun.

Bu çeşmenin suyu cennetteki Kevser gibi olsun.”

Bölgenin önemli âlimlerinden Ahmed-i Hânî (1651–1707), Halep, Şam ve Buhara gibi ilim merkezlerinde eğitim görmüş; İshak Paşa Sarayı’nın temel atma töreninde dua etmiş ve bir süre kâtiplik yapmıştır. Kürtçe kaleme aldığı Mem û Zîn adlı eseri, yaklaşık 3.000 beyitten oluşan manzum bir eserdir. Bu eser, Fuzûlî’nin Leyla ve Mecnun’una benzer nitelikte bir yapıttır. Sevgi, sabır, hoşgörü ve ilmin önemini vurgular. Türbesi ve bitişiğindeki cami 1991 yılında yeniden yapılmış olup, bölge halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Halk arasında “Baba” olarak anılan Ahmed-i Hânî’nin girişte yer alan şu nasihati oldukça anlamlıdır:

“Evlatlarımdan ümidim odur ki boş işlerle uğraşmasınlar. Ders ve ödevlerine çalışsınlar.

Bizleri unutmasınlar.

Güzellik ve iyilikler yapsınlar, dualarında bizleri ansınlar.”

Dualarımızı edip namazımızı kıldıktan sonra, tepedeki çay evinde sarayı, dergâhı, aşağıdaki ovayı ve Ağrı Dağı’nı seyrederek kahvelerimizi içtik. Ardından Doğubayazıt çarşısına inip hediyelik eşyalarımızı aldık ve Iğdır’a dönüş yoluna çıktık.

Dönüş yolumuz, 5.165 metre yüksekliğiyle dağcıların önemli adreslerinden biri olan Ağrı Dağı’nın eteklerinden geçmektedir. Zirvesi yılın 365 günü buzullarla kaplı olan bu dağ, mitolojik anlatımlarda Nuh Tufanı sonrası geminin indiği yer olarak da bilinir.

Iğdır’a döndüğümüzde, bölgeye özgü çağ kebabını da tattıktan sonra, şehir merkezine yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki havalimanına geçtik. 2017 yılında Şehit Bülent Aydın Havalimanı adını alan bu tesis, 2015’te Genelkurmay Başkanlığı’nda şehit olan Iğdırlı subay Bülent Aydın’ın anısını yaşatmaktadır. Bu bilgilere, bekleme salonundaki panolardan ulaştık.

Bilgilendirici ve ufuk açıcı bir seyahat daha yapmanın mutluluğuyla şehrimize döndük. Bu gezide bize rehberlik ve başkanlık yapan Öztekin Kaşukci’ye, uyum içinde yolculuk yaptığımız arkadaşlarımıza ve aracımızı kullanan Zeki Aytekin’e teşekkür ederim.