18.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Düşün Damlaları (38)

TARAFLARDAN BİRİNİ DİNLEMEDEN KARAR VERMEK

Aralarında anlaşmazlık olan iki davacı, Dâvûd’un yanına gelirler. “Biz aralarında anlaşmazlık olan iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet. Doğrudan ayrılma ve bize doğru yolu göster.” dediler. (Onlardan biri:) “Bu benim kardeşimdir. Doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen ‘Onu da benim koyunlarım arasına kat!’ dedi! Ve tartışmada beni yendi.” Dâvûd: “Doğrusu senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiştir. Zaten ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Yalnız iman edip iyi işler yapanlar hariç. Bunlar da ne kadar az!” dedi.

Dâvûd kendisini sınava tâbi tuttuğumuzu; (çünkü, TARAFLARDAN BİRİNİ DİNLEMEDEN KARAR VERDİĞİNİ) anladı. Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, O’na yöneldi. Biz de onu bağışladık. (Sâd Sûresi: 22 – 25)

500 BİN DEPREM

Dünyada her saat ölen 6 bin insan ve yine dünyada her yıl hissedilen irili ufaklı 5oo bin deprem üzerinden kıyametin provası yapılır. 500 bin depremin, 100 bini hissediliyor. Yaklaşık 100’ü hasara neden oluyor. -ABD Jeolojik Araştırmalar merkezi (USGS) – (3 Mart 2018 Habertürk gazetesi.)

(Veli Tahir Erdoğan’dan iktibas)

ÖNEMİ ANLATILMADAN

Bilimin ve öğrenmenin önemi anlatılmadan, sadece “Öğren!” demek; zamansız bir teşvik ve öneri olmaktan öteye geçmez.

Hedefi bilmeden, gayesiz çalışmak; yerinde saymaktan ibarettir.

Tüm trafik kaideleri öğretilmeden ehliyet vermek gibi bir şeydir bu.

NÜBÜVVET / PEYGAMBERLİK BEŞERDE ZARURÎDİR

“Asırlar önce, inanan insanlar, sırf inandıkları için, kazılan hendeklere atılmış, o hendeklerde yakılmış, yakanlar da sanki soğuk havada bir soba etrafında, ısınma rahatlığında, intikam arzularını tatmin etmenin mutluluğunu duyarak bu olayı seyretmişler…Haklı bir davayı zorla bastırmak isteyen, sırf inançlarını yaşadıkları için, insanlara zulmeden bütün insanlar, hangi zamanda, hangi zeminde yaşarsa yaşasın…İnanan insanlara çukur kazanlar, aslında kendi çukurlarını kazıyorlar!” (Veli Tahir Erdoğan)

Bunları insanlara reva görenlerin akılları, yok değildi. Ama aklı nerede nasıl kullanmalarını bilmiyorlardı. İşte bunun içindir ki, Peygamberler gönderilmiştir. Çünkü akıllar; insanların diledikleri şekilde akıllarını kullansınlar ve ona göre hareket etsinler diye verilmemiş; Yüce Rabbin âyetleri ve Peygamberlerin hadis ve sözleri mucibince, akıllarını kullanmaları gerektiğini bilip öğrenmeleri doğrultusunda ve bunların yol açmalarına göre hareket etmeleri için verilmiştir. İşte bundan ötürüdür ki, insanlar Peygamberlerin yol göstermelerine muhtaçtır. Çünkü akıl terazidir. Terazi üretmez ama tartar.

TERAZİ

İnsanlar ellerinde doğruyu yanlışı tespit eden mânevî terazi ve ölçek olmadan, her konuda ulu orta ahkâm kesiyorlar! Oysa, maddî-mânevî terazisi olmayan satış yapamaz, ticaretle uğraşamaz. Önce maddî-mânevî terazi edinmek, İlahî ölçüleri bilmek lâzım. Bu ölçekleri edinmeyenler; lâf olsun diye, olur olmaz lâfa girmemeli söze karışmamalıdırlar.

Düşün Damlaları (37)

“Allah, size emanetleri ehline vermenizi emreder.”

(Nisa: 58)

Osman bin Talha; Mekke’li olup;

Müşrik, yani Allah’a şirk / ortak koşanlardan biriydi.

Kâbe’nin anahtarı onda bulunurdu.

İşte bu müşrik adam Fetih günü:

Kâbe’nin kapısını kilitleyip,

Hz. Peygamber’in Kâbe’ye girmesine engel olmuştu!

Bu durumu hazmedemeyen

Ve zor kullanmak zorunda kalan Hz. Ali;

Anahtarı onun elinden alarak kapısını açtı.

Böylece, Hz. Peygamber Kâbe’ye girebilmiş oldu.

Çıktıktan sonra amcası Abbas,

Anahtarın kendisine verilmesini istedi.

Hz. Peygamber ise,

Anahtarın -müşrik omasına rağmen, fakat işin ehli olduğu için-

Yine eski sahibine verilmesini emretti.

“Sana vereyim ama, sen de gel İslâm ol!”

Diye de bir şart ileri sürmedi.

Anahtarı güzelce muhafaza ettiği

Ve bunu liyakatle yerine getirdiği için,

Kâbe’nin anahtarının onda kalmasını istedi.

İşte Hz. Muhammed’n İslâm olsun olmasın;

İşin ehline verilmesini,

Emanetlerin lâyık ellerde bulunmasını isteyen;

İslâm’ın emanetlere bu şekilde bakışı sayesinde;

Osman bin Talha müslüman oldu.

Emanet damlasında İslâm okyanusunu gördü.

Damla denizden haber verdiği gibi,

Hz. Muhammed’in bu davranış damlasında;

İslâm’ın okyanus hükmünde olan hakikatini

Ve İslâm’ın aslını ve rûhunu görerek,

Bir an bile tereddüt etmeden müslüman oldu.

İşte bu gerçek karşısında;

Herkes İslâm oluşunun hassasiyetini bilmeli.

Söz ve davranışlarını buna göre

Tespit ve tanzim etmeli, ayarlamalı.

Hayra vesile olacak sözler sarfetmeli.

Hakk’a vesile olacak davranış

Ve hareketler içinde bulunmalı.

Doğruyu tercih ettirecek kapıları açmalı.

Sonucu muhataplara bırakmalı.

“Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.”

Kabilinden sözler söylemeye çalışmalı.

Çünkü örnek olmak bizden, etkili kılmak Allah’tan.

Hep bu niyet içinde olup,

Amellerin niyetlere göre itibar göreceğini,

Hiç hatırdan çıkarmamalı.

Seçmenimiz Siyasi Ahlak İster Mi?

Batı standardındaki demokrasilerde siyasetçilerin belli başlı “ahlak kurallarına” uyması beklenir.

Hatta siyasetçilerden ahlaklı olmasını talep edenler içinde kendi özel hayatında bahsettiğimiz ahlak normlarına uymayan vatandaşlar da vardır. Batıda vatandaş “beni yöneten benden ahlaklı olsun” ister.

Bu ahlaki kuralların içinde ‘konusu suç teşkil eden eylemler’ olduğu kadar suç teşkil etmeyen ancak ‘dürüst, namuslu, sözüne güvenilir insanların yapması uygun bulunmayan davranışlar’ da girer.

Siyasi ahlak kuralları dediğimiz kurallar her ikisini de kapsar.

Gelişmiş demokrasilerde ahlak kurallarına uymadığı kamuoyu tarafından öğrenilen siyasetçi hangi makamda bulunursa bulunsun kamuoyu baskısı sebebiyle istifa eder.

Bizde ve birçok ülkede siyasetçinin “halka yalan söylemesi” hiç yadırganmaz. Çoğu zaman “yalan siyasetin doğasında var” hoşgörüsüyle karşılanır. Hatta ne kadar çok ve büyük yalan söyleyerek olayları ve gelişmeleri kendi lehine yönetmeyi başarırsa o kadar “usta siyasetçi” sayılır.

Oysaki Batı demokrasilerinde halka yalan söyleyen bir siyasetçinin ülkeye ihanet de edebileceğine inanırlar.

Bizde siyasetçiler bu konuda rahattır.

Mesela programlarında demokratik parlamenter sistemi savunan iki parti (AKP+MHP) bir araya geldi. Anayasa değişikliği yapma gücünü bulunca adına Türkiye’ye Özgü Başkanlık Sistemi denilen bir tek adam sistemine geçirdiler.

Seçmenleri “bizi niye kandırdınız?” diye tepki göstermedi. Hatta “Reis’imizin gücü arttı” diye hararetle desteklediler.

Mesela aynı partiler, son seçim kampanyasında kendilerini PKK terör örgütü ile mücadele eden partiler olarak gösterdiler. Muhalefetin oluşturduğu 6’lı Masanın altında “PKK uzantısı parti” var dediler. Muhalefetin CB adayını kurgu bir videoda Kandil’deki teröristlerle gösterdiler.

Muhalefetin “PKK ile işbirliği yaptığı” suçlamasıyla yürüttükleri seçim kampanyasıyla hem Cumhurbaşkanlığını hem de milletvekili çoğunluğunu kazandılar.

Seçimden sonra PKK ve Meclisteki uzantısıyla yürüttükleri müzakere süreciyle PKK taleplerini meşrulaştıran söylem ve eylemlere giriştiler. Seçimde halka yalan söyledikleri tamamen açıklığa kavuştu.

*************************************

Terörle Müzakere Sürecinde Söylenen Yalanlar

PKK ile yürüttükleri süreçte “al-ver yok, kayıtsız şartsız silah bırakıp örgütü feshedecekler” dediler. Şimdi teröristbaşına statü vermek gereğinden, “koordinatör” sıfatı verilmesi, yasal ve anayasal değişikliklerin yapılması ihtiyacından bahsediyorlar.

Bunu söylerken “biz halka yalan söyledik” diye yüzleri bile kızarmıyor.

Sürecin aktörlerinin söylemlerinden şu hedeflerin olduğu anlaşılıyor: Ülkenin savaştığı bu narkoterör örgütü (PKK) devletimize ortak olacak. Örgütün başı bu yeni yapının “kurucu önderi” olacak. Dağdan inecek PKK lider kadrosunun yönetebilmesi için DEM Parti tüzüğü değiştirilip “kurucu parti” haline getirilecek.

İktidar partilerinin liderlerinin seçim öncesi PKK’ya yönelik sert söylemlerini ayakta alkışlayan milletvekilleri ve parti yöneticileri öncekilerin tam zıddı yeni söylemlerini de ayakta alkışlıyorlar.

Bu liderlere oy veren seçmenler “bizi neden kandırdınız?” diye sormuyorlar. Bir kısmı tıpkı şeyhlerinin her dediğinde keramet arayan müritler gibiler. “Liderimiz bu yolu gösterdiyse bir bildiği vardır” rahatlığı içindeler.

*************************************

Batı Değerleri ve Doğu Zihniyeti

Batı demokrasileri de kusursuz değildir; ancak siyasi etik ihlallerine karşı kurumsal ve toplumsal refleks bizden çok güçlüdür.

Bu ülkelerde de bazen siyasi ahlak kurallarını çiğneyenler çıkıyor: Devletin verdiği kredi kartıyla çikolata alan, devletin uçağı ile gittiği ülkelere yakınlarını da alan, devlet kuruluşlarının bilgi ve gücünü kullanarak seçim kampanyasını manipüle edenler, koltuğunun itibarını kullanıp bedava maç bileti alanlar, vergisini ödemeden kaçak işçi (hizmetçi) çalıştıranlar güçlü ve bağımsız medyanın kamuoyunu uyaran yayınlarıyla istifa etmek zorunda kalıyorlar.

Oysa bizim seçmenimiz böyle “küçük” işlerle uğraşmaz. “İtibardan tasarruf olmaz”, “reisimize, liderimize daha fazlası bile yakışır” der geçer.

Bu ilkel anlayış yüzünden, ülkenin beka sorunu olan konularda bile halka yalan söyleyenler son derece rahatlar.

Ne tepki gösteren medya var ne de halk.

*************************************

Siyasette Yargı Sopası ve Ahlaksız Transferler

Bize özgü bir rezilliğimiz daha var: Milletvekili ve Belediye Başkanlarının “siyasi davalar” yoluyla siyasetten tasfiyesi veya transferi.

Adalet bakanları her gün “yargımız tarafsız ve bağımsızdır” dese de halk buna inanmıyor. Siyasetçilerin yargılandığı davalarda, Yargının bağımsız olmaktan çıkıp rakipleri oyun dışı bırakan bir “operasyonel araca” dönüştüğü kanaati hâkim.

“Demokrasilerde sandıkla gelen sandıkla gider.” Ancak bizde sandıkla gelenin önüne ‘yargı bariyerleri’ örülüyor. Rakibini sandıkta yenemeyen siyasi irade, cübbesi ilikli bazı savcı ve hakimler eliyle ‘siyasi yasak’ veya ‘hapis’ kartını masaya sürüyor.

Siyaseten tasfiye edemediklerini partilerine transfer ediyorlar. Vekil ve belediye başkanı transferleri sadece bir “saf değiştirme” değil, bir “hukuki sığınma” olarak görülüyor.

Muhalefetteyken hakkında ‘yolsuzluk’, ‘FETÖ iltisakı’ veya ‘ihaleye fesat’ dosyaları hazırlanan bir belediye başkanı veya siyasetçi, iktidar saflarına geçtiği an tüm günahlarından arınıyor. İktidar partisi, adeta bir siyasi çamaşırhane ve yargıdan kaçışın ‘güvenli limanı’ haline geldi.

Seçmen A partisinin görüşlerini beğendiği için ve ‘bu kişi dürüst’ diye oy veriyor. Siyasetçi ise ‘hakkımdaki dosyalar kapansın’ diye B partisine geçiyor. Bu, halkın oyunu satmaktır, siyasi ahlaksızlıktır.

Kendi partisinden ayrılanı “davasına ihanet eden hain” olarak niteleyenlerin, kendi partilerine gelen transferleri “doğru yolu bulan vatansever” olarak nitelendirdiği bir yozlaşma içindeyiz.

“Reis (veya bilge liderimiz) yapıyorsa bir bildiği vardır” cümlesi, bireysel ahlakın tarikat türü sadakate kurban edilmesidir.

Bu siyasi ahlaksızlığa, “kul hakkı” kavramına inandığını varsaydığımız dindar seçmen kitlesi de “milli iradeye saygılı” olması beklenen “milliyetçi” partinin seçmenleri de itiraz edebilmeli idi.

Ama bunlar “ahlaksızlığı yapan bizimkilerse caizdir” anlayışı içindeler. Bu durum evrensel ve İslami ahlakın ölümüdür.

“Ahlaksız dindarlığın” olabileceğini veya “milli iradeye saygı”yı, “lidere itaat” sananlar gençleri İslam’dan ve Türk Milliyetçiliğinden uzaklaştırıyor.

Siyasi ahlakı talep etmek, sadece muhalefetin değil, tüm seçmenin görevi olmalı.

Öcalan Koordinatör Olsun Mu?

Devlet Bahçeli MHP’nin grup toplantısında (5 Mayıs 2026) Öcalan üzerinden yaptığı hamleleri yeni bir evreye taşıdı: “Öcalan’a statü verelim, adı da Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü olsun” anlamındaki sözleri özellikle milliyetçi kesimde tepki hatta bir “tektonik kayma” yarattı.

İyi Parti ve Zafer Partisi bu tepkilerin yansımasını bulduğu iki parti durumunda.

CHP açısından durum belirsiz. Genel Başkanı Özgür Özel’in son açıklaması muğlak. Geçtiğimiz dönemde kullandığı “El yükseltiyorum Devlet Bey. Ben de Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Kürtlere kendilerini tam olarak ait hissedecekleri bir Türkiye Cumhuriyeti devleti vaat ediyorum” retoriği gibi tartışma yaratıcı değil.

CHP’nin genel tavrı milliyetçi seçmenin CHP’nin Cumhurbaşkanı adayına kaymasına set oluşturabilecek nitelikte.

DEM Parti Eş Başkanı Tuncer Bakırhan, “Bahçeli’nin statü ve yasal adımlar konusunda çizdiği çerçevenin altına imza atabileceklerini” söyledi.

Asıl önemli olan şu aşamada Erdoğan ve AKP kanadı henüz Bahçeli’ye destek açıklaması yapmadı.

FİİLİ AF: Bahçeli’nin önerdiği bu sıfat, aslında “Yasal olmayan ama siyasal olan” fiili bir af ve statü arayışıdır. “Koordinatörlük” sıfatı, hukuki bir af çıkarmadan Öcalan’ı İmralı’dan “süreci yöneten bir memur/danışman” statüsüne sokmanın yolu olarak tasarlanmaktadır.

İdari bir kararla ömür boyu hapse mahkûm bir hükümlüye böyle bir statü verilmesi Türk Ceza Kanunu ve İnfaz Yasası’na göre imkansızdır. Hatta Meclis’ten böyle bir kanun çıkarılması bile yetersizdir. Referanduma sunulması gereken bir siyasi tercihtir.

“Meclis’te kurulan komisyon ve bunların hazırladığı rapor da hukuka aykırı idi, buna da alışılır” denebilir. Doğru olabilir ama geniş kitlelerde böyle teknik konularla “Öcalan’a af” aynı tesire yol açmaz.

Öcalan’a doğrudan bir “af” çıkarmak meclis aritmetiği ve halk tepkisi nedeniyle imkansıza yakındır.

Ancak “Koordinatör” sıfatı, onu cezaevi hiyerarşisinden çıkarıp devletin bir “çözüm ortağı” haline getirerek fiili bir özgürlük alanı açar. MHP/DEM/PKK hukuksuz da olsa bu alanın açılmasından yana.

****************************************

Tepkisizlik ve “Süreç Başarılı Olmaz” İnancı

Devlet Bahçeli’nin “Öcalan’ı koordinatör yapalım” çağrısının sonuç vereceğine inanılsa kitlelerin tepkisi çok fazla olur. Ancak Bahçeli’nin çağrısı toplumun genelinde etki yapmıyor. Çünkü daha önce de “Ahmetler göreve, Öcalan umuda” “Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun” gibi sözleri AKP’nin tereddüdü ve hukuk duvarı aşılamadığı için gerçekleşmedi.

Öcalan’ın idari bir kararla, af anlamına gelecek bir düzenlemeyle “koordinatör” yapılması suç teşkil eder. İleride yapanların yargılanmaması sürecin başarılı olmasına bağlı.

Ya süreç başarılı olmazsa?

Böyle bir adım, “suçu ve suçluyu övmekten” öte, “görevi kötüye kullanma” ve “yargı kararına aykırı hareket etme” gibi ağır suçları beraberinde getirir. Bu adımı atan bürokrat veya siyasetçiler, iktidarın değiştiği veya sürecin başarısız olduğu ilk gün kendilerini yargı önünde bulur.

Erdoğan gibi tecrübeli bir liderin, kendini ve kadrolarını böylesine açık bir “hukuki intiharın” içine sokması rasyonel görünmüyor.

****************************************

Yumuşak Atın Çiftesi Pek Olur

Bahçeli’nin daha önceki “gerçekleşmeyen” çağrılarını da bu son çağrısını da birer “siyasi deney” olarak nitelemek mümkündür.

Erdoğan’ın “temkinli bir sessizlik” içinde oluşunu, bazı yorumcular Erdoğan’ın “Bahçeli’yi mayın eşeği” olarak kullandığı” şeklinde açıklıyor. (Bu bir hakaret nitelemesi değil siyasi literatürdeki anlamıyla öncü test aktörü olarak kullanıldığını ifade eden bir söylemdir.)

Erdoğan “iyi polis”, Bahçeli “kötü polis” rollerini paylaşmış da olabilirler.

Ancak Türk halkı muhtemel olaylara ani refleks gösteren değil, sabırla bekleyen ve gerçekleşme noktasına gelen durumlara tepki gösteren bir halktır. “Yumuşak atın çiftesi pek olur” sözü gibi tepki gösterdiğinde fena çarpar.

Eğer Bahçeli üzerinden yürütülen “nabız yoklama” süreci çok uzarsa, halktaki “belirsizlik” huzursuzluğa; hamle somutlaşırsa “infiale” dönüşebilir.

Erdoğan gibi tecrübeli bir siyasetçinin halkın sabrını “tevekkül” sandığını ve tepki patlamasının hiç olmayacağı varsayımı içinde olduğunu sanmıyorum.

Bence, Erdoğan Türk halkının muhtemel tepkisinin zamanını ve ölçüsünü henüz tahmin edemiyor. Tereddüdü bundan.

Erdoğan’ın bugünkü tereddüdü, anketlerdeki sayılar değil, o sessiz yığınların aniden atacağı ve tüm oyun planını yerle bir edecek olan ‘sert çiftesidir’.

****************************************

Süreç Seçime Kadar Askıda Kalır

Erdoğan, halkın “sert çiftesinden” sakınmak için süreci hiç somutlaştırmadan, sadece bir “umut/beklenti” olarak seçime kadar askıda bırakmayı deneyecektir. Bahçeli ile Erdoğan “iyi polis – kötü polis” rollerini seçime kadar sürdürebilir.

Buna karşılık muhatapları (DEM/PKK) “yasal düzenlemeleri şimdi yap” diye sıkıştıracaktır. Ancak bunların “oyun bitti” diyebilecek kadar elinde koz yok.

PKK/DEM süreçte bu aşamaya kadar kazandıklarını ve umutlarını kaybetmeyi göze alamayacak ve bu oyuna/oyalamaya razı olacaklardır.

Devlet Bahçeli en radikal, hukuku zorlayan, halkın “asla olmaz” dediği (Koordinatörlük, Meclis konuşması vb.) teklifleri yaparak şimşekleri paratoner gibi üzerine çekmeye devam eder.

Bahçeli’nin açtığı oyun alanında, Erdoğan “Devletin vakarı ve milletin ferasetiyle hareket edeceğiz” diyerek süreci somutlaştırmadan, halkın tepkisini çekecek STATÜ ve “eve dönüş yasası” gibi düzenlemeleri “çalışmalarımız sürüyor” muğlaklığında tutacaktır.

Bu sayede hem DEM/PKK kanadı “bir şeyler oluyor” beklentisiyle masada tutulur hem de milliyetçi seçmene “Erdoğan henüz onay vermedi, devleti o koruyor” mesajı verilir.

Ancak satranç tahtasının asıl sahibi olan o sessiz yüzde 80’lik kitle, sabırla bu oyunu izliyor.

Halkın feraseti, “askıda barış” illüzyonu ve oyalama taktiğini şöyle algılayabilir: Seçimden sonra mevcut iktidar tekrar seçilirse PKK/DEM taleplerini kabul eder ve bölünme riski ya da bir “beka sorunu” yaratır duygusuna kapılabilir.

Bu durumda Öcalan’ın çağrısı, asgari ücret ve maaşlara yapılacak şok zamlar bile girilecek seçimde, o meşhur ‘yumuşak atın çiftesini’ engelleyemez.

Anne Olma Sanatı

“Anneleri bir gün değil, her gün anmak dileklerimle….”

“Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir.”

“Anne; aile, yuva, birlik olma, paylaşma, mutluluk devşirme” anlamlarına gelmektedir.

Annenin var olduğu evde zenginlik ve şatafat özlemi çekilmez. Çünkü anne; zenginlik, huzur, dayanışma, hayata tutunma, yaşama sevinci ve mutluluğun ta kendisidir.

Annenin var olmasının huzuru, tadı, konforu ve ayrıcalığı her an hissedilmektedir. Senede bir gün değil, her gün hatırlayıp bu kıymetin hakkını vermeliyiz. Çünkü annesiz mekânlar ve yürekler haraptır, kuraktır, hüzünlüdür, adeta bir enkazdır.

Annelere karşı hissettiğimiz ilgi, sevgi, ihtimam, saygı ve değer verme gibi güzel duygularımızı, senede “sadece bir gün” hatırlamak, mutluluğumuzu ertelemek, huzurumuzu yeterince tadamamak anlamına gelmez mi?

Sevgi, yüreklerde çağlayan, sevilenleri kuşatan yüce bir nehirdir. O ferman dinlemez. Hissedilen yoğun duyguları istesek de erteleyemeyiz. Öyleyse sevdiklerimizi koşulsuz, beklentisiz ve kesintisiz hiç ertelemeden, her an bağrımıza basmayı bilmeliyiz.

Anne, var olmamızın şifresidir. Benliğimiz, irademiz, hayata tutunmamız, O’nun sayesindedir. Yüzümüzdeki tebessüm O, gönlümüzde yeşerttiğimiz en nadide çiçek O’dur.

Dünya kurulduğundan bu yana her sorunun, her engelin çözücüsü, dikenli tarlaların goncası, susuz çöllerin vahası, becerikli ellerin mahareti, başarılı erkeklerin mimarı ve tamamlayıcısı olmuştur.

Annenin ruhu, has ipeklerden daha şeffaf, en nadide tüllerden daha incedir. Toplumda en çok ihtimam gösterilmesi, değer verilmesi, baş üstünde tutulması gereken kadındır. O’na sarf edilen sözlerin, zarafetsiz, kaba ve uluorta söyleniş biçimi O’nu derinden yaralar.

Muhataplarının O’na hitap ederken “kırmamak ve üzmemek adına” çok ihtimam etmesi, dikkatli ve titiz davranması gerekir. Söylenen en kibar sözcüklerin bile tekrar tekrar akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi gerekir.

Çünkü kıymetlidir, çünkü hassas ve narindir. Çünkü kristaldir. O yüzden kadına en değerli, en nazik en müstesna söylemlerin, yine en uygun jestlerle, saygı ve sevgi çerçevesi içinde ifade edilmesi elzemdir.

Aklımıza gelebilen en nadide hitapları saysak da, anne sözcüğünün içerdiği ve taşıdığı önemi yine de anlatmamız yeterli değildir. Çünkü bir anne, bunlardan çok daha fazla güzelliklere, bulunmaz eşsiz hazinelere maliktir. Annelik, erişilmesi, anlaşılması ve anlatılması çok zor, fakat en zevkli, en değerli bir sanattır.

Kadın her olumlu şeyin en iyisine, en güzeline, en seçilmişine layıktır. Böyle düşünmek, bir kadın için kesinlikle ayrıcalık değil, ihmal edilmemesi gereken bir vazife, vicdanlar için borçtur. Gerçeğin teslim edilmesinin vicdani sorumluluğudur.

Bazen “anne!..” demek, “kıymeti bilinmeyen ortamlarda”; hüzün, çile, keder, meşakkat, heder olma, kendini feda etmenin adıdır. İtilip kakılmanın, hakaretin, aşağılanmanın, değersizleştirilmenin, küçük düşürülmenin, özgürlüğünün ipotek altına alınmasının, şiddetin, bazen de “sevdikleri için” canını vermenin adıdır.

Bir ağacın kesilmesine, kıyıya vuran ölü balıklara, koparılan çiçeklere ağlayan, haklı ve cesurca haykıran bizler, kadınlarımıza neden gereken ihtimamı gösteremeyiz? İşte insanlık duygularımızın sınavı, burada başlamaktadır.

Kadınlarımız, “dolayısıyla annelerimiz” hak ettikleri ilgi ve ihtimamı doya doya yaşadığı, gözlerinin içi gülerek mutluluğa doyduğu gün, topluma gerçek huzur o zaman gelecektir. Bu da, O’nu yeterince anlamaktan, anlayabilmekten geçmektedir sanırım. Çünkü O var oluşumuzun şifresi, eşsiz bir kıymet ve varlığımızın nüvesidir.

Kadın, erkekler için bir aksesuar değildir. Eğlenilecek eşya, iş gördürülecek makine veya çocuk üreticisi hiç değildir. O’nu böyle görmek, bir maharet, erkeklik semeresi, güç gösterisi asla olamaz.

Anne toplumun ve erkeğin; tamamlayıcısı, ekmeği, suyu, evi, canı, cananı, en sevgilisi, gözünün nuru, kalbinin sevinç kaynağı, yaşama sevinci, dostu, sırdaşı, biricik arkadaşı, ömrü, evinin direği, başının tacı, tesellisi, en kıymetlisidir. Kızı, kardeşi, eşi, anası ve var oluş sebebidir.

O’nsuz bir hayat yavan ve anlamsızdır. Çünkü hayat O’nunla anlamlıdır, O’nunla tatlıdır, O’nunla güzeldir. Yer küresinin değer kazanması, kıymetli olması da kadının sayesindedir.

Metafizik boyutumuzun içinde de O vardır. Ruhumuzun huzur bulması, sevinçlerimiz, mutluluğumuz, değer yargılarımız, moral değerlerimiz, iyi ve kötü günde huzurla başımızı yaslayabileceğimiz teselli kaynağımız, vb. güzellikler hep kadının bize sunduğu manevi kıymetlerdir.

Çocuklarına daha güzel bir dünya kurma adına hayatını feda etmenin adıdır anneler. Temizliğe gitmek, gündelikli en zor koşullarda çalışmak, sokaklardan çöp toplamak da annenin yaşam biçimidir bazen. Çünkü O yemez yedirir, giymez giydirir. Çocuklarının küçücük bir tebessümü uğruna, yapamayacağı fedakârlık, katlanamayacağı çile yoktur. O yüzden huzur numunesi gözükmek adına hep güler, çilelerinin gözyaşlarını sessizce içine akıtır.

Anne alın teriyle, onurluca, dürüst ve helalden kazanıyorsa, çalıştığı işin utanılacak hiçbir yönü yoktur, olamaz da. Hatta bu özveriden gurur duyulmalıdır.

Her makam ve meslek sahibi, annesi sayesinde bir yerlere gelmiştir. Anne, milleti oluşturan her ferdin mihenk taşıdır. Yeri geldiğinde işçidir, askerdir, polistir, hemşiredir, doktordur, mühendistir, öğretmendir.

Bu makamlarda bulunanların da annesidir. Yani anne “ itibar, makam, şöhret, vakar, onur, haysiyet ve şeref demektir. Bu yüzdendir kıymeti, bu yüzdendir ayağının altının öpülmeye layık görülmesi.

Bir ülkenin felakete gitmesinin ya da yükselmesinin sebebi yine annedir. Çünkü anne geleceği inşa edecek olan biricik çocuklarımızın yetiştiricisi, hayata hazırlayıcısı ve mimarıdır.

Mukaddes dinimizin emirleri, geleneklerimiz, göreneklerimiz, onurlu bir insan olarak taşıdığımız; merhamet, değer verme, sevgi, hürmet vb. gibi hasletlerimiz, görgü kurallarımız; “anneye gerekli saygıyı, değer vermeyi, sevmeyi, kırıp incitmemeyi emretmektedir.”

Cennet O’nun sayesinde çok yakınımızda, ayaklarının altındadır. Bu ayakları laikiyle öpebilenlere ne mutlu.

Dualarında, umudumuz, başarılarımız, sağlığımız, mutluluğumuz, huzurumuz, kurtuluşumuz vardır. Bunları idrak eden kalplere, gönlüne yerleştirmiş yüreklere ne kadar gıpta edilse azdır…

Vakarlı, özverili, merhamet timsali, sevgi çağlayanı, ömrümüzde açan eşsiz çiçeklerimiz. Nefesimiz, suyumuz, yüreklerimizin huzuru, hanelerimizin mutluluk kaynağı, ecemiz, gündüzümüz ve gecemiz.

Kadınlarımız, pırlantalarımız… Kızımız, eşimiz, anamız, bacımız… O’nlar bizim baş tacımız… Her gününüz mutlu, huzurlu, sağlıklı ve esen geçsin… Pırlanta kalbiniz hiç incinmesin dileklerimle…

Sevgiyle kalın…

Köseköy Dispanseri’nden Kartepe Semt Polikliniği’ne

 “Hekimi kendine yakın ve iyi tut. Onun haklarını koru” KUTADGU BİLİG

Kartepe ilçemiz, Köseköy merkez olmak üzere 11 beldenin birleşmesiyle oluşmuştur. Kocaeli’nin doğusunda, Kartepe eteklerinden Sakarya il sınırlarına kadar uzanan bir bölgedir.

Köseköy, Uzunçiftlik, Uzuntarla, Eşme, Acısu, Maşukiye, Büyük Derbent, Arslanbey, Sarımeşe, Suadiye ve Balaban beldelerinin 06.03.2008 tarihli bir kararla birleştirilmesi sonucu meydana gelmiş; bu bölgeyi idari bütünlüğe kavuşturarak tek belediye çatısı altında toplayan bir ilçe olmuştur. Bölge yoğun göç almakta ve nüfusu hızla artmaktadır. Sağlık hizmetleri, 1995 yılına kadar bölgedeki sağlık ocaklarından, İzmit Devlet Hastanesi ve SSK İzmit Hastanesinden alınmaktaydı. Ayrıca bazı fabrikaların revirleri ve işyeri hekimlikleri de sağlık sorunlarında başvurulan yerler arasındaydı.

Onayı Kemal Kılıçdaroğlu Verdi

Bölge nüfusunun hızla artması ve insanların büyük çoğunluğunun SSK’lı olması nedeniyle sağlık hizmetleri alanında yeni imkânların acilen sağlanması gerekiyordu. O dönemde sendikacılıktan gelmesi nedeniyle bu konulara yüksek hassasiyet gösteren Köseköy Belediye Başkanı Mehmet Aras’ın çalışmaları sonuç vermiş; SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu’nun onayı ile SSK Bölge Müdürü Recep Akçakaya döneminde bir dispanser açılması kararlaştırılmıştır. Köseköy merkezinde, Menderes Bulvarı No: 13’te bulunan ve “Sporköy” adı verilen üç katlı özel mülk binanın bir bölümü belediye tarafından 5 yıllığına kiralanarak tefriş edilmiş; SSK İzmit Hastanesine bağlı olarak çalıştırılmak üzere dönemin Valisi Kemal Nehrozoğlu tarafından kalabalık bir törenle hizmete açılmıştır. Dönemin başhekimi Kemal Cebeci, bu dispanserde görev yapmak üzere Dr. Can Çabukaş’ı görevlendirmiştir.

Önemli Bir Merkez Oldu

Dr. Can Çabukaş, 1983 yılında SSK Hastanesine iç hastalıkları uzmanı olarak gelmiş, hekimliğine güvenilen, çalışkan ve sevilen bir hekimdir. Çalışkanlığı ve şefkatli yaklaşımıyla burayı kısa sürede halkın sağlık hizmeti aldığı önemli bir merkez hâline getirmiştir. Burası; 2 sabit pratisyen hekim, 3 hemşire ve 7 yardımcı personel ile ayrıca haftalık rotasyonlarla SSK Hastanesinden gelen çocuk ve kadın doğum uzmanlarının katkısıyla, günde 200-250 poliklinik hizmeti veren bir kurum olmuştur. Tabip Odası başkanlığı da yapmış olan bu hekimimiz, buradaki görevinden sonra emekli olmuş; 2005 yılında İzmit merkezinde 1983’te açmış olduğu muayenehanesini kapatmış ve 2015 yılına kadar özel hastanelerde hekimliğine devam etmiştir. 2016 yılından itibaren ise aktif hekimliği bırakmış olup hâlen şehrimizde yaşamaktadır. Bu dispanser daha sonra, günümüzde Kartepe Sağlık Müdürlüğünün bulunduğu Dumlupınar Mahallesi Sakıp Sabancı Caddesi No: 31 adresindeki binaya taşınmıştır. Sağlık kurumlarının birleşmesi sonrasında Kocaeli Devlet Hastanesine bağlı olarak bazı branşlarda poliklinik hizmeti vermeye “Kartepe Semt Polikliniği” adı altında devam etmiştir.

2013 Yılında Yeni Yerinde

Poliklinik, 2013 yılında şu an bulunduğu, E-5 Köseköy battı-çıktısının köşesinde yer alan yeni binasına taşınmıştır. Burası, Mehmet Aras döneminde yapılan şuyulandırma ile belediyeye kazandırılan ve Şükrü Karabalık’ın Kartepe Belediye Başkanlığı döneminde sağlık alanı olarak ayrılan yaklaşık 4 dönümlük bir alandır. Bu alan Sağlık Bakanlığına devredilmiş; 2012 yılında sağlık merkezi olarak projelendirilmiş, kısa sürede inşaatı tamamlanmış ve dönemin Sanayi Bakanı Nihat Ergün’ün de katıldığı bir törenle 2013 yılında Kartepe Semt Polikliniği olarak hizmete açılmıştır. 2023 yılına kadar Kocaeli Devlet Hastanesine bağlı olarak faaliyet göstermiştir. İzmit’teki Yürüyüş Yolu Semt Polikliniğinin kapanmasıyla buradaki bazı imkânlar Kartepe’ye aktarılmış; merkez daha donanımlı hâle getirilerek tekrar Seka Devlet Hastanesine bağlanmıştır.

Aylık 14-15 Bin Başvuru Oluyor

Günümüzde Dr. Özlem Haşim Atalay’ın yönetiminde bölge halkına sağlık hizmeti vermeye devam etmektedir. Hâlen dahiliye, cildiye, çocuk sağlığı ve hastalıkları, kadın hastalıkları ve doğum, göz, psikiyatri, üroloji ve ortopedi branşlarında poliklinik hizmeti sunulmaktadır. Ayrıca 16:00-24:00 saatleri arasında acil sağlık hizmeti verilmekte; laboratuvar, röntgen, pansuman ve alçı odası imkânlarıyla bölge halkının sağlık ihtiyaçlarına cevap verilmektedir. Aylık yaklaşık 14-15 bin başvurunun olduğu bu semt polikliniği, bölgenin önemli sağlık merkezlerinden biridir.

Kartepe Hastaneyi Bekliyor

Bu semt polikliniğinin çalışmaları ve vatandaşların beklentileri, Kartepe ilçemizin daha geniş imkânlara sahip bir hastaneye ihtiyaç duyduğunu açıkça göstermektedir. Yetkililerin bu durumun farkında olması ve bu yönde yeni adımlar atılacağına dair yapılan bilgilendirmeler sevindiricidir. Öncelikle sağlıklı olmanız; ihtiyaç duyduğunuzda ise başta sağlık olmak üzere her konuda çözüm bulabileceğiniz kurumların ve insanların var olması dileklerimle.

Köseköy Dispanseri’nden Kartepe Semt Polikliniği’ne

Köseköy Dispanseri, ilk olarak 1995 yılında hizmete başladı. Dispanserin ilk başhekimi Dr. Can Çabukaş ve çalışma arkadaşları, dönemin Köseköy Belediye Başkanı Mehmet Aras ile görülüyor.

Köseköy Dispanseri’nden Kartepe Semt Polikliniği’ne

Mehmet Aras ve Dr. H.İbrahim Kahraman, Köseköy Dispanseri’nin açıldığı ilk bina olan, şu an farklı amaçla kullanılan biranın önünde birlikte.

Köseköy Dispanseri’nden Kartepe Semt Polikliniği’ne

Köseköy Dispanseri olarak açılan, daha sonra Semt Polikliniği olarak kullanılan bina şimdi Kartepe İlçe Sağlık Müdürlüğü olarak hizmet veriyor.

Köseköy Dispanseri’nden Kartepe Semt Polikliniği’ne

Köseköy Dispanseri şimdi 2013 yılında yapılan bu binada hizmet veriyor. Dispanserin yöneticisi Dr. Özlem Atalay, yardımcıları Ziyamet Zaman ve Serap Efe ile görülüyor.

KO-MEK Sergileri ve Müzayede Teklifi

Bir şehrin ruhu, sadece binalarında, yollarında ya da sanayi tesislerinde değil; insanlarının üretkenliğinde, öğrenme azminde ve ortak değerlerinde saklıdır. Kocaeli dendiğinde çoğu kişinin aklına ilk olarak sanayi, üretim ve ekonomik dinamizm gelir. Oysa bu şehrin görünmeyen; ama en az fabrikaları kadar güçlü bir damarı daha var: Eğitim ve kültür faaliyetleri. Bu damarın en canlı örneklerinden biri de KO-MEK’tir.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından “Halk Üniversitesi” tanımlamasıyla hayata geçirilen KO-MEK’in İzmit Sergisi, 28 Nisan Salı günü açıldı.

Açılış öncesi Başkan’ın yaptığı konuşma oldukça samimi, sıcak, esprili, kuşatıcı, motive edici nitelikteydi. Başkan Tahir Büyükakın, sergideki her grup eserle ilgilendi, öğretici ve kursiyerlerden eserlerle ilgili bilgi aldı, fotoğraf çektirdi.

Sıra dışı bir gündü. Yöneticiler ilgili, kursiyerler heyecanlıydı. Ders hocaları da üretime destek vererek bir şeyler öğretmiş olmanın gururunu taşıyordu. Katılım oldukça yüksekti. Hocalar, öğrenciler, yöneticiler, sanatseverler birbirini tanımanın, kaynaşmanın mutluluğunu yaşadılar.

Ben de “Hep Birlikte Türkiye” temasını somutlaştırdığım bir yağlıboya ve Kalem süresinin ilk ayetini işlediğim filografi tablosuyla sergide yer aldım.

Her yaştan, her meslekten, her eğitim düzeyinden insanın bir araya geldiği kurslar; öğrenmenin yaşı olmadığı, üretmenin ise insanın en temel ihtiyaçlarından biri olduğu gerçeğinin ispatıydı.

El emeği göz nuru eserlerin sergilendiği bu etkinlikte sadece ürünler değil; adeta sabır, azim ve öğrenme sevinci de teşhir edildi. Sergiyi gezenler yalnız bir tabloya, bir el işine ya da bir sanat eserine bakmadı; aynı zamanda o eserin arkasındaki hikâyeyi, çabayı ve insan iradesini de görme imkânı buldu.

KO-MEK, değer üretimine, sanatın gelişimine yönelik çalışmalar da yapmaktadır. Kitap okuma alışkanlığı edindirme, tiyatro ve müzik çalışmaları, insani değerlerimizi yaşatma sohbetleri, bunlardan birkaçıdır.

Hayat boyu öğrenme kültürü KO-MEK’le şehrimizde daha da yaygınlaşmıştır.

Bilgi hızla değişmekte, meslekler dönüşmekte ve bireylerin kendilerini sürekli yenilemesi gerekmektedir. Bu noktada KO-MEK, vatandaşlara yeni beceriler kazandırarak, onları hem sosyal hem de ekonomik açıdan daha güçlü hâle getirmektedir. Bir ev hanımının el sanatları öğrenerek üretime katılması, bir gencin mesleki bir beceri edinmesi ya da emekli bir bireyin yeni bir uğraşla hayata bağlanması; hepsi bu katkının somut örnekleridir.

KO-MEK, sosyal kaynaşmayı sağlayan önemli bir platformdur. Farklı yaş gruplarından, farklı sosyoekonomik çevrelerden gelen insanlar aynı sınıfta buluşmakta, birlikte öğrenmekte ve ortak bir üretim sürecine dâhil olmaktadır. Bu durum, toplumda birlik ve beraberlik duygusunu güçlendirmektedir. Özellikle büyük şehirlerde, giderek artan yalnızlık hissine karşı, bir sosyal terapi işlevi gören KO-MEK tarzı kurslara ihtiyaç vardır.

KO-MEK, kültürel mirasın korunmasına ve yaşatılmasına da katkı sağlamaktadır. Geleneksel el sanatlarından müziğe, hat sanatından dikiş nakışa kadar pek çok alanda verilen eğitimler sayesinde, geçmişten günümüze taşınan değerler yeni nesillere aktarılmaktadır. Bu, sadece bir kurs faaliyeti değil; aynı zamanda bir kültür muhafızlığı ve aktarımıdır.

KO-MEK’in Kocaeli halkına dördüncü önemli katkısı ise ekonomik boyutludur. Edinilen beceriler, birçok kişi için ek gelir kapısı hâline gelmektedir. Özellikle kadınların üretime katılması, aile ekonomisine destek sağlaması ve hatta kendi işini kurma noktasına gelmesi; bu kursların ne kadar değerli bir fonksiyon icra ettiğini göstermektedir. Bu yönüyle KO-MEK, sosyal belediyeciliğin en başarılı örneklerinden biridir.

KO-MEK’in özgüven kazandırıcı bir yönü de bulunmaktadır. İnsanın, bir şey ürettiğinde, ortaya somut bir eser koyduğunda kendine olan inancı artar. “Ben yapamam.” düşüncesi yerini “Ben de yapabilirim.” inancına bırakır. Sergilerde gördüğümüz her bir eser, aslında bir özgüven hikâyesidir. Bu yönüyle KO-MEK, bireylerin el becerilerinin yanında iç dünyalarını da geliştirmektedir.

Kursiyerlerin, eserlerini nasıl değerlendirecekleri konusunda endişeler taşıdığını işitmekteyim. Pazarlama ve tanıtım için açılan “Komek Sepeti” adlı e-ticaret sitesinin yanında yılda bir ya da iki kez yapılacak müzayedenin teşvik edici, kaliteyi artırıcı olacağını, heyecan dalgasına yol açacağını düşünmekteyim.

Her bir ilçede açılan bu sergiler, sadece emeğin değil; bir anlayışın, bir vizyonun da göstergesiydi. Belediyeciliğin ancak yol yapmak, park düzenlemek olmadığını; insan yetiştirmenin de en az bunlar kadar önemli olduğunu ortaya koyuyordu.

Kocaeli, sanayisinin yanında eğitim ve kültür faaliyetleriyle de öne çıkıyorsa, bunda KO-MEK gibi projelerin büyük payı vardır. Bu kurslar sayesinde şehir, sosyal ve kültürel olarak gelişmekte, bu da Kocaeli’ni daha yaşanabilir, daha sıcak ve daha anlamlı bir şehir hâline getirmektedir.

KO-MEK, bir kurslar topluluğundan çok fazlasıdır. O, bir umut kapısıdır; bir üretim merkezidir, bir sosyal dayanışma alanıdır ve en önemlisi, insan yetiştirme ocağıdır. Bu tür projelerin artması, desteklenmesi ve daha geniş kitlelere ulaştırılması, sadece Kocaeli için değil; tüm şehirlerimiz için önemli bir gerekliliktir.

Şehir, kaos değil, huzur ortamıdır. Her şehir; medeniyet ve kültür seviyesinin aynısıdır. Bireyi olmayı arzu ettiğimiz kentler, güçlü insanlarla kurulur. Güçlü insanlar ise öğrenen, üreten ve paylaşan bireylerden oluşur.

KO-MEK, belki de bir medeniyetin inşasında güzel bir örnek olacaktır, olmalıdır. Yakışan budur. KO-MEK’in kuruluşunda ve devamlılığında emeği geçenlerin teşekkür ve dua beklentisi de onların hakkıdır.

Sürecin Aktörleri ve Siyaset Satrancı

Öcalan ve DEM Parti üzerinden PKK ile yürütülen müzakere sürecinden iktidarın beklentileri şunlar:

1- PKK’nın silah bırakmasını ve iktidarın taleplerine karşı Meclis’te DEM desteğini sağlamak. Bunun için Öcalan’ın terör örgütü üzerindeki nüfuzunu kullanmak.

a) İktidar taleplerinin merkezinde Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için Meclis’te DEM oylarıyla desteklenmesi yer alıyor.

b) Erdoğan aday olabilirse seçime girip kazanamama riskini minimize etmek zorunda. “Erdoğan’ın kazanamayacağı seçime girmez, kazanmak için ise DEM seçmenlerinin oylarını alabilmesi lazım” deniyor. %50+1 formülünde DEM seçmeninin “sandığa gitmemesi” veya “evet” demesi hayati önemde. Bu nedenle, seçim öncesi “Öcalan’a statü” veya “yeni anayasa” vaatleri, DEM seçmeninikazanma amacı taşıyor.

  • Bunun için Öcalan’ın DEM seçmenine “oylarımız Erdoğan’a” çağrısı yapması gerekebilir. Bu noktaya gelinirse Öcalan bu çağrıya karşı taleplerinde el yükseltecektir.
  • Öcalan böyle bir çağrı yaparsa, DEM ile böyle açık bir işbirliği yapılırsa milliyetçi- muhafazakâr seçmen kitlesinin tepkisi ile seçilememe riski artar. İktidarın milliyetçi kitlenin tepkisiz kalmasını sağlayıcı söylemler geliştirmesi gerekiyor.

2- Türkiye’de iktidar olabilmek için ABD desteğinin şart olduğuna dair genel bir kanaat var. ABD desteği şu aşamada Erdoğan’dan yana gözüküyor. Erdoğan Trump’ın dünyada ikili ilişkilerinin en iyi olduğu birkaç liderden biri. ABD desteğinin devamı için (ABD büyükelçisi Barrack’ın dillendirdiği gibi) “milli-üniter devlet” yerine “Osmanlı eyalet sistemi veya ümmet esaslı birliktelik modeline geçin” baskısı gelebilir.Bu modeliçin gerekli anayasal değişiklik adımlarını atmaya en yatkın lider Erdoğan.

****************************************

Öcalan/PKK/DEM Ne İstiyor?

İktidarın önceliklerini bilen Öcalan/DEM/PKK kanadı bunu tarihi bir fırsat olarak görüyor. Bu fırsatı değerlendirerek PKK’nın yıllardır silah yoluyla yapamadıklarını müzakere yoluyla elde etmek istiyor. Onlar için hedef, sadece hapishane kapılarının açılması değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin genetik kodlarının (Anayasa) yeniden yazılmasıdır.

1- Öcalan, videolu mesajlar ve İmralı ziyaretleri üzerinden (2025-2026 süreci) fiilen bir siyasi aktöre dönüştü. Teröristbaşına STATÜ verilirse bu Öcalan’ın fiilen affı ve yasal bir muhatap olarak tescillenmesi anlamına gelir. Bu yüzden “umut hakkı” veya “af” gibiyasal düzenlemeler olmasa bile idari bir kararla Öcalan’a “Başmüzakereci” statüsü verilmesi isteniyor.

2- Dağdaki PKK’lılar için “eve dönüş yasası” vb isimle af kanunu çıkarılması. Öcalan ve affedilecek PKK liderlerine siyaset yapma ve kamu görevlisi olma imkânı verilmesi. Böylece dağdaki teröristleri yerel yönetimlerde ve siyasette “meşru aktörler” haline getirmek hedefleniyor.

3- Anayasa’da değişiklikler yaparak Türkiye’yi milli-üniter devlet modeli yerine çok ortaklı bir devlete dönüştürmek. Bu Türk-Kürt Federasyonuna (belki Arap da ilave edilebilir) çevrilmesi veya Türkiye içinde özerk bölgeler kurularak buraları PKK/DEM kontrolüne verilmesi şeklinde olabilir.

4- DEM Parti’nin tüzüğünün değiştirilerek “Kurucu Parti” haline döndürüleceği DEM yetkilileri tarafından ifade ediliyor. Bu çaba ile Türkiye’nin üniter yapıdan “Çok Ortaklı/Federal” bir yapıya geçişinin psikolojik zemini hazırlanıyor.

****************************************

Milliyetçi Damar Korkusu

“Devlete ortak olmaları” karşılığında DEM/PKK kanadı iktidara her türlü desteği verebilir. Fakat bu konularda atılacak her adım iktidarın (AKP+MHP) kendi tabanından ve genel seçmen kitlesinden büyük parçalar koparır.

Bu adımlar Doğu-Güneydoğu Anadolu şehirlerinde DEM kitlesine büyük moral verir, devlete destek veren vatandaşlar üzerinde PKK baskısı artar.

Tarafların bu taleplerine karşı duran iki güç var:

  • Devlet içindeki milliyetçi damar. Bürokrasi ve askeriyedeki sessiz direnç, sürecin her an bir “devlet krizi”ne evrilmesine yol açabilir.
  • Tüm seçmenlerin yüzde 80’i mertebesindeki sürece soğuk bakan ve milli-üniter devletten taviz verilmesini istemeyen kitle.

Satranç tahtasında en etkili “beklenmedik hamle” halktan gelebilir. Türkiye’deki seçmenin büyük çoğunluğu hala üniter- milli devlet modeline sıkı sıkıya bağlıdır.

İktidarın stratejisi “Taktiksel Esneklik” üzerine kurulu: Seçimi kazanana kadar “müzakere”, kazandıktan sonra ise “yeni bir rejim inşası.” Ancak karşı taraf (Öcalan/PKK) da bu “al-ver” sürecinde geri dönülemez anayasal güvenceler istiyor.

Öcalan’ın muhtemel “oylarımız Erdoğan’a” çağrısı milliyetçi seçmende bir “ihanet” algısı yaratır. Bu, sürecin her iki tarafını da ağır bir mağlubiyete taşıyabilir.

2026 yılındaki bu tablo, Türkiye’nin ya bambaşka bir devlet yapısına evrileceğini ya da üniter yapının korunması adına çok sert bir siyasi restorasyon sürecine gireceğini gösteriyor.

****************************************

Rakibini Seçmek ve Ekonomide Şok Tedavi

Erdoğan’ın seçilme motivasyonunun çok yüksektir. Yeniden seçilmek için gereken her şeyi yapabilecek bir liderdir.

Bu seçim, O’nun için sadece bir dönem daha başkan olmak değil; kurduğu sistemin kalıcı hale gelmesi seçimidir.

Önceki seçimlerde olduğu gibi muhalefetin adayını kendisi belirlemek isteyecektir.

Bunun için, yargı mekanizması anketlerin açık ara önde olduğunu gösterdiği isimleri “oyun dışı” bırakabilir.

Erdoğan muhalefetin “kazanamayacak aday veya adaylara” sarılmak zorunda kalması için elinden geleni yapacaktır.

****

Ekonomik kriz, iktidarın “yumuşak karnı”. Ancak Erdoğan, seçmen davranışının “son 6 ay” içinde şekillendiğini çok iyi biliyor.

Seçimden hemen önce, enflasyonun yıkıcı etkisini kısa süreliğine unutturacak devasa asgari ücret, emekli ve memur zamları “şok tedbirler” olarak devreye sokulabilir.

Bu büyüklükteki bir para basımı etkisi birkaç ay sonra görülmeye başlanacak hiperenflasyona sebep olur. Ancak Erdoğan “kazanamazsam benden sonrası tufan” diyebilir. “Kazanırsam hiperenflasyonu önlemek için gerekli taze döviz girişi için Trump faktörünü devreye sokarım” diye düşünebilir. Türkiye’nin bölgesel planlara vereceği destek karşılığında; ABD kredi musluklarının gevşetilmesi gibi ekonomiye “can suyu” verecek destekler verebilir.

Bütün bu ihtimaller, bir kişinin yeniden seçilebilmesi için, Türkiye’nin çok riskli bir süreç içine sokulduğunu gösteriyor.