3.8 C
Kocaeli
Cuma, Nisan 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Nobody Management [1]

Herşeyle bir olursan var olursun herşeyde

Kendini unutman için bulmalısın

Dikkat, rûhun duâsı mı Malebranş[2]

Gözyaşı bir tövbe çeşidi belki

Veyâhut tinin seslenişi

 Güzelliğin farkındalığı acı

Varlıksa hem aşkınlık hemi içkinlik

‘Özgürlük dostluktur’ buyurdu Byung[3]

Ve irâdenin tezâhürü hayat

Rûhun yansıması(ysa) doğa

 Ki şiir bir tahakküm

Aşk mahkûmu şaşkın hekim

“Leyĺâ öldü dediler

Mecnun sâdece gülümsedi

Ben böyle severken mi” [4]

Ey deha, ey dikey limit

Ey kendinden kurtulup

Esrik bir esin kaynağına dönüşen esenlik elçisi

Ve sen hiçkes

Eysizlik kimesnesi

FARKINCAN

[1] KİMSE (Hiçkimse) YÖNETİMİ

[2] Nicholas Malebranche: 17.yy Fransız filôzofu ve teolog; “Dinin krizi bir dikkat krizidir” der.

[3] Byung-Chul Han ve TEFEKKÜR YAŞAMI’nın süregelen etkilerinin yeni manzumelerle II. bir şiire dönüşmüş hâli..

[4] Reşat Nuri GÜNTEKİN – Leyla ile Mecnun (Hikâyeler)

 4 Şubat 2025 – Başiskele Bahçecik

Pahalıya Mal Olan Siyasi Tercihler

Ağustos 2023 tarihinde yazdığım köşe yazısında Ahmet Davutoğlu’nun, Fatih Altaylı’ya verdiği röportaj videoda, Başbakan olduğu döneme dair anlattıklarını aktarmıştım:

O dönemde Türkiye’nin AB’ye girme hedefi vardı. “Avrupa Birliği bize ‘siyasi ahlak yasası isteriz’ dedi. Yani diyorlar ki, ‘siz bizim aramıza girecekseniz, istatistikleriniz şeffaf olacak, verileriniz doğru olacak, bilgileriniz doğru olacak, süreçler belli olacak, yolsuzluk olmayacak.’ Aslında bunlar bizim değerlerimiz idi.

Siyasetçiler ihalelere bulaşmış, herkes iç içe geçmişti. Ben bunu bir neşterle kırmak istedim. Bu neşterin adı ‘siyasi ahlak yasası’ idi. Ve bu aynı zamanda AB -Türkiye müzakerelerinin ana şartlarından biri idi.

22 Nisan’da (2016) Siyasi Ahlak Yasasını Meclis’e gönderdik. Cumhurbaşkanımıza da bilgi verdim. Fakat o andan itibaren ipler koptu.

Çünkü, ‘Siyasi Ahlak Yasası’ paketinin içinde İmar Yasası ve İhale Yasasının yenilenmesi, Siyasetin Finansmanı Yasası, hediye yasağı da gelecekti. Bütün bunlarla ilgili paket geçtiğinde bir anda siyaseti çıkar için yapanların yolları kapanmış oluyordu.”

Ahmet Davutoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine, bu yasa çıkarsa “ilçe başkanı bile bulamazsın Ahmet Bey” dediğini de söyledi.

Ahmet Davutoğlu, devamında Başbakanlıktan ve AKP Genel Başkanlığından ayrılmasına sebep olanları şöyle açıkladı:

“Avrupa Birliği karşıtlarının düşmanlıklarının birisi özgürlükler diğeri siyasi ahlak.  Kulvarın ikisi birden bana karşı geldiler. Parti içinde darbe yapıldı, siyasi ahlak yasası engellendi, yolsuzlukların önü açıldı. Türkiye’nin kaderini etkilediler.”

Peki, bu operasyonun Türkiye’ye maliyeti ne oldu?

****************************************

Siyasi Ahlak Paketi Uygulansaydı

Şimdi düşünelim, yaklaşık on sene önce siyasi ahlak yasası çıkarılmış olsa, İmar Kanunu ve Kamu İhale Kanunu bu görüş açısıyla yenilenmiş olsaydı neler olurdu? Uygulamada da taviz verilmeseydi, bugünkü sosyal bataklığın ne kadarı kurutulmuş olurdu?

Siyasetçi, sermaye ve suç örgütleri üçgeninde gerçekleşen suçlar bu kadar yaygınlaşmış olabilir miydi?

Siyasetin finansmanı meselesi, demokrasisi gelişmiş ülkelerdeki gibi şeffaf ve ahlaki bir zemine oturmuş olsaydı bugün nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk?

Devletin yasa dışı faaliyetler ve suç örgütleri yüzünden kaybettiği milyarlarca dolar olduğu anlaşılıyor.

İstatistiklerimiz ve devletin verileri sağlam olsaydı kara paranın ve kayıt dışı ekonominin boyutunu doğru ölçebiliyor olacaktık.

Yasadışı servetler engellenseydi ve kaynaklar bir avuç ahlaksıza değil, “fakir fukaranın garip gurabanın” derin yoksulluğunu gidermek için harcansaydı. İyi olmaz mıydı?

Bu yasalar çıkarılmadığı ve uygulanmadığı için, bataklığı kurutmadan, suç zincirinin en ucundaki, ünlü veya ünsüz ama sıradan suçlular üzerinden yapılan operasyonlarla meşgul ediliyoruz.

Uyuşturucu, fuhuş, kumar, bahis, şike, kaçakçılık, kara para, rüşvet, ihaleye fesat vd suçları çete olarak işledikleri iddiasıyla operasyonlar yapılıyor. Her gün bu iddialarla yargıya sevk edilenler ve bunların baronlarının, patronlarının bu kadar pervasızca ülke kaynaklarını sömürmesine neden izin verildi?  Hem de milletin ahlakını bozarak, sağlığını ve hatta hayatını riske attıkları bilinmesine rağmen.

Keşke sadece muhalefet partileri belediyelerine değil, iktidarın kontrolündeki devlet kurumları, belediyeler ve şirketlerde de yolsuzluk operasyonları yapılsaydı… Biz de tam bir “Temiz Eller” operasyonu diyebilsek ve umutlanabilseydik.

****************************************

Siyasi Tercihlerin Maliyet Analizi

Devleti yönetenler zaman zaman öngörülerinde yanılabilir, hatalı kararlar alabilir. Yapılan tercihler hatalı ise kısa ve uzun vadede ülke için çok ağır maliyetlere yol açar.

Hataların en az seviyeye indirilebilmesi için devletin kurumlarının ürettiği ortak akla başvurulması gerekir.

Son dönemlerde, Türkiye’nin en temel kurumları etkisiz ve karar alma süreçlerinde yetkisiz. Bu yüzden stratejik konularda Cumhurbaşkanı ve Saraydaki küçük bir ekibin aldığı kararlarda ideolojik, günlük ve tepkisel tercihler yapılabiliyor.

Türkiye’nin Suriye iç savaşına müdahil olması çok sayıda şehit vermemize, milyarlarca dolar masrafa ve milyonlarca Suriyelinin ülkemize girmesine yol açtı.

Türk F-16’ları Rus uçağını düşürdükten sonra Putin’in gönlünü almak için özür mektubu yazıldı. Bazı anlaşmalar yapıldı.

Erdoğan’ın, Mısır devlet başkanı Sisi’ye ölçüsüz tepkisi sonucu, Mısır İsrail ve Yunanistan ile Türkiye aleyhine antlaşmalar yaptı. Mavi Vatan dediğimiz Doğu Akdeniz’de iddialarımız sınırlandı.

BAE Emiri ve Suudi Prensine karşı sert tepkilerimiz ve suçlamalarımız dış politika ve ekonomide hareket alanımızı daraltınca, bunların gönlünü almak için U dönüşü yaptık. Milli gururumuz yerle bir oldu.

ABD yönetimi tarafından F-35 projesinden çıkarılmamız sonrası Rusya’dan S-400 almamız, ilk bakışta ABD’ye karşı bir milli duruşun işareti gibiydi. Şimdi F-16’ları modernize edebilmek, KAAN uçağımıza motor alabilmek ve mümkünse F-35 almak için S-400’ü Rusya’ya geri verme çabası içindeyiz. Bu sonucu öngöremediğimiz için savunma sanayiimizin belli zafiyetlerini gören İsrail- Yunanistan ve GKRY Türkiye’ye meydan okuma cüretini gösteriyorlar.

Birileri, Libya’da müttefikimiz olan Trablus yönetiminin Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanının da bulunduğu uçağı Ankara semalarında düşmesini sağlayarak, Türkiye’ye mesaj veriyor.

Örnekler çoğaltılabilir.

Ancak her konuda, ilk defasında ve her defasında en doğru kararı alacak mekanizmaları kurmamanın maliyetlerinin çok ağır olduğunu unutmayalım.

Düşün Damlaları  (24)

     Prof. Dr. Gazi Özdemir’in tespitlerinden bâzıları:

     Celâleddin -i Rumî rûh’un yolculuğunu (Seyr-i süluk / sefer) Güneş’in yolculuğuna benzetir ve şöyle der: “Güneş’le Ay’a batmadan ne ziyan gelir? Sana batma görünür ama o aslında doğmaya hazırlıktır, yeniden doğmaktır.”

x

     Kur’an’ı nasıl Allah’ın mesajlarını taşıdığı için, önemsiyor ve dokunulmaz diye değer verip özen gösteriyorsak, benzer bir şekilde insan başta olmak üzere, diğer tüm canlıları da Allah’ın enerjisini taşımaları ve yarattıkları olarak değerli görmeli ve dokunulmaz özenliliğini esirgememeliyiz.

x

     Sufilerden Sadi: “İnsanlar, giysinin altındaki kişinin ne türden birisi olduğunu nasıl bilsinler? Mektûbun içinde ne olduğunu, ancak o mektûbu yazan veya açıp okuyan bilir.”

       x      

     Celâleddin-i Rumî, çalışmaktan bir ibad / kulluk etme zevki tadamayanlara acımıştır.

x

     Hz. Muhammed, ilim ve iman için şunu söylemiştir: “İman için ne güzel vezirdir ilim. İlim için ne güzel vezirdir, yumuşak huyluluk. Yumuşak huyluluk için ne güzel vezirdir, şefkatlilik ve şefkatlilik için ne güzel vezirdir sabır.”

 x

     Kur’ân, düşünceler ve mesajlar içermekte, yani cevizin içidir ve yenilecek kısmıdır. Elle tuttuğumuz kâğıt hâli ise kabuğudur. Dolayısıyla biz insanların cevizi kırmamız ve içine ulaşmamız, usûlüne göre içi çıkarmamız, nasıl yeneceği konusunda akıl yürütmemiz ve yutup vücûdumuza gıda olarak almamız gerekmektedir. Cevizi sâdece kabuklu hâli ile alıp saklamamızın bize herhangi bir yararı olamayacaktır.

     Yine Kur’ân’ın okunup anlaşılmak ve üzerinde düşünülmek üzere indirilen temel bir ders kitabı olduğunu Mehmet Akif Ersoy şu kıt’ası ile de çok güzel vurgulamıştır:

“İnmemiştir hele Kur’ân şunu hakkıyla bilin,

       Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için.”

     Burada Mehmet Akif Ersoy, Kur’ân’ın ölüler için değil, diriler için ve onların mesajları anlaması, düşünmesi ve buna göre yaşamasına vurgu yapmıştır.

x

      Atatürk’e göre…“ İslâm dîni Arabistan ve Orta-Doğu sınırları içine hapsedilen bir Arap dîni değildir. Kur’ân da Evrenlerin ve insanların Rab’binden tüm insanlığa sunulmuş bir mesajdır. Allah’ın bilgisini kapsayan bu mesajı insanlığa duyuran Hz. Muhammed’dir. Bu duyuru, belirli bir ırk ve coğrafyayla sınırlı değildir. Bu duyuruyu kapsayan Kur’ân, Dünya’nın sonuna kadar sürebilecek bir zaman dilimine, çok farklı iklimlere, apayrı alışkanlık ve kültürlerin olduğu geniş bir coğrafyada yaşayan insanların olduğu geniş bir coğrafyada yaşayan insanların tümüne hitap edebilecek esneklikte bir kitaptır. Hz. Muhammed öncesinde Allah, kullarının gerekli olgunlaşma noktasına ulaşmasına kadar, onlarla içlerinden bazıları aracılığı (elçi olan peygamberler) ile ilgilenmeyi Allah oluşu gereği saymıştır. Fakat Peygamberimiz aracılığıyla en son dinî ve medenî gerçekleri verdikten sonra, artık insanlıkla aracı ile temasta bulunmağa lüzum görmemiştir. İnsanlığın anlayış, aydınlanma ve olgunlaşma derecesi sâyesinde, her kulun doğrudan doğruya Tanrısal mesajı anlayabilme kabiliyetine eriştiğini kabûl buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber, peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı, en mükemmel kitaptır.”

x

     Atatürk bir sohbetinde (şöyle demiştir): “Bir dînin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dînimiz bunlara tamamen uygundur.”

Yeni Yıl 2026’ya Girerken

Yeni bir yıla Merhaba derken mensubu olduğum Toprak Hattı Grubu olarak, birkaç can alıcı noktaya milletimizin dikkatini çekmek istiyoruz:
Bilindiği gibi Bölgemizde olup bitenler, projenin sadece bir parçasıdır; bütünü doğru teşhis etmemiz gerekmektedir: Saddam’a karşı Körfez Harekâtı başlatıldığı günlerde önümüze bir harita koymuşlardı; önce Irak’ta, ardından Suriye’de, peşinden –şartlara göre- İran ve Türkiye’de kurulacak birer devlet, nihai olarak Birleşik Kürt Devleti’ni gösteren bir harita. Irak’taki devlet kurulmuş, ABD ve İsrail sınır komşumuz olmuşlardır.
Bugüne geldiğimizde; içerde biz, PKK’nın silâh bırakması ve kendini feshetmesi… Gibi senaryolarla oyalanırken Suriye’deki devlet kurulmuş durumdadır. Bölge, resmî olarak Suriye Demokratik Konseyi (SDK) adıyla ilân edilmiş, ABD’nin eğitip donattığı Suriye Demokratik Güçleri (Aslında PKK) gözetiminde fiilî olarak hayata geçmiştir. 16.Mart. 2016’da ise Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu ilân edilmiştir. SDG/PKK nın Suriye devlet güçlerine katılacağı yalanı ise özellikle Türk kamuoyunu yanıltmaya yöneliktir, şu sıralar Suriye devlet güçlerine karşı savaş vermektedirler. Savaş; katılmaya karşı çıktıklarından değil, bütün yapılanmalarıyla (80.000 kadar mevcutlarıyla) bölgede kalma ısrarlarındandır. ABD, o gücü zaten bunun için hazırlamamış mıydı?
Biz Türkiye olarak, İsrail’in iki yaman düşmanı Saddam ile Esat’ı ‘zalim’ diyerek yok ettik ve İsrail-ABD ikilisini sınırımıza yerleştirdik. Ne acıdır ki zalimler 10 binleri katlediyordu, yeni komşular ise bir çırpıda milyonları yok ettiler.
Hiçbir terör örgütü yenilmeden silah bırakmaz, kendini feshetmez. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Eğer bıraktıysa istediğini almış demektir. Zaten PKK da bırakmış değildir; 11. Temmuz’da Süleymaniye’deki silah yakma töreni ise, kamuoyunu hazırlamak için kurgulanmış bir mizansenden ibarettir. Zaten silah bırakıp kendini feshettiğini ilan ettikten dört ay sonra Türkiye’den çekildiklerini duyurdular ki, bu da varlıklarını sürdürdüklerinin alay yollu ispatı olmuştur. PKK, eskiden olduğundan çok daha güçlü olarak yoluna devam etmektedir. Sessizliği, süreci kolaylaştırmak içindir. Kuzey Irak’taki kamplar ve Kuzey Suriye Özerk Yönetimi bünyesindeki SDG/PKK tam tekmil yerindedir.
Örgütün kendisini şartsız feshedeceği haberlerinin doğru olmadığı da yaşanarak görülmüştür. O yöndeki açıklamalar, milletimizin kinini yumuşatmaya yönelik kalmış; pazarlıklar, hem Kandil’de hem İmralı’da hem de –en tehlikelisi- milletin Meclisi’nde kıyasıya sürdürülmektedir. Partiler arası görüşmeler, mecliste kurulan ‘kardeşlik’(!) komisyonu, İmralı’yla görüşmek için atılan siyasî taklalar… Hepsi, pazarlıkların tüm ateşiyle devam ettiğinin göstergesidir. Zaten terörün temsilcisi parti mensupları her platformda pazarlık konularını çekinmeden kusuyorlar: İçi tuzaklarla dolu -sözüm ona- demokratikleşmeye yönelik yasal düzenlemeler, vatandaşlık tanımının çıkartılıp her vatandaşın Türk değil ‘vatandaş’ olarak adlandırılması, Kürtçenin resmî dil olup devlet dilinde ve eğitimde ikinci dil olarak kullanılması, Kürtçe eğitimin resmî tedrisata konulması; Kürtlerin, devletin ikinci kurucu unsuru olarak Anayasa’da yer alması, bebek katilinin cezaevinden çıkarılıp siyaset yapmasının önünün açılması, dağdaki teröristlerin de cezalarının ve adlî takiplerinin sonlandırılıp onların da siyaset yapma haklarına kavuşturulması… gibi şartlar, öne çıkan önemli başlıklardan birkaçıdır.
Dikkatleri çekmek isteriz ki; teröristler af istemiyorlar, “Suç işlemedik ki af dilenelim.” diyorlar. Öcalan da umut hakkının –ilkesel olarak- kendisinden talep beklenmeksizin devlet tarafından düzenlenmesini istiyor, yani o da af manasına gelecek hiçbir girişimde bulunmadan salıverilmek istiyor. Bırakınız talepleri ilkelerinden bile ödün vermemektedirler, isteklerini meşru birer hak olarak dayatıyorlar.
Millet olarak kesinlikle iyimser olma şansımız da yoktur; İspanya’da, İngiltere’de, Kanada’da olduğu gibi bazı haklar verilerek özerk bir bölge kurulabileceği saflığına düşemeyiz. Unutulmamalıdır ki; o ülkeler, sorunu çözmüş değildirler; her bölge, bağımsızlık referandumuyla halktan yetkiyi almış, ilan etmek için uygun zaman ve zemini kollamaktadır. Daha da önemlisi: Onlardaki ayrılıkçıları destekleyen hiçbir devlet yoktur. Avrupa’da –Macaristan hariç- bizdeki Kürt hareketini –silah yardımı dâhil- desteklemeyen bir ülke bulamazsınız. Aynı amaçla kurulmuş STK’ların sayısı ise yüzlerle ifade edilmektedir. Bunun anlamı şudur: Siz, aldanıp özerk bölgeyi kurduğunuzda kesinlikle onu bu halinde bırakmaz, bütün dünya başınıza kalkarak bağımsızlığa kadar taşırlar. ‘Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesi özerkliğini koruyor, bizde de olabilir.’ saflığına da düşmeyelim; şimdilik öyledir ama Irak, Suriye, Türkiye ve İran dört ayağı tamamlanınca bağımsızlığın dayatılacağını akıldan çıkarmayalım.
PKK ve meclisteki uzantıları hiçbir surette Kürtleri temsil etmemektedir. Zaten öncülük yapanların büyük çoğunluğu Kürt bile değil, Ermeni‘dirler. Kürtler, hem sosyolojik hem de köken itibariyle Türk ve dolayısıyla kardeşlerimizdirler, herkes gibi eşit haklara sahiptirler. Kimlik, kültür farkı vs. gibi ileri sürülen faktörler esasen yoktur ve bahanedir; şayet öyle olsaydı karşılıklı evlilikler olmazdı, mabetlerimiz ve kabristanlarımız ayrı olurdu, komşuluk dahi yapamazdık. Bu aldatmaca söylemlere kesinlikle itibar edilmemelidir. Bölücü terör örgütü ve siyasi temsilcilerinin asıl amacı, Türkiye’de İsrail’in üçüncü uydu devletini kurmaktır. Onun içindir ki, Kürt kardeşlerimiz de bu oyuna gelmemelidir. Çok iyi düşünmelidirler: Kurulacak bu devlet, kime yarayacaktır? Ne Kürt’e ne de Türk’e yaramayacağı ortada olduğuna göre İsrail ve Amerika’ya yarayacağı bellidir.
Ey Yüce Türk milleti! Sen büyüksün! Sen Kudretlisin! Sen vatana sahip çıkmayı iman bildin! Tarih boyunca, canını verdin ama bir karış toprağını vermedin! Devletini, milletini korumasını bildin! Bak, şimdi, ikisi de elinden kaymak üzeredir; milletin de vatanın da bölünmeyle karşı karşıyadır.
O halde,
Artık ayağa kalk! Demokratik imkânları sonuna kadar kullanarak çelik iradeni ortaya koy! Koy ki, kararmış ufuklarda şafak sökmeye başlasın!
NE MUTYLU TÜRK’ÜM DİYENE!
*
Evet, yeni yıla girerken ülkemiz adına insanımız adına önemli gördüğüm diğer bir sosyal konuya değinmek istiyorum:
Ekonomik endişe ve menfaatlerin ön plana çıkmasıyla manevi ve ahlaki değerlerin aşınmaya yüz tutması sosyal bir problemdir. Sonucu olarak da çıkar çatışmalarının yaşandığı bir dünyada, insanlığın huzurlu ve mutlu geleceği için; ahlaki bir dayanışma, barış ve hoşgörü kavramlarının içinin ideolojik ve politik olarak değil, tamamen evrensel insani değerler açısından doldurulması ve hayata geçirilmesi insanlığın hararetle beklediği bir üst yapıdır.
Bir milletin kendi öz vatanında ne kadar özgüvende olduğunu saptayan parametrelerden başlıca biri de o milleti oluşturan bireylerin ölüm şekillerine, tanımlamalarına bakmaktır.
Acı bir gerçektir ki, Türk milletini hedef alan, vatana karşı ihaneti içeren kahpece bir hayali gerçekleştirmek niyetiyle terör adı altında işlenen cinayetlerde yitirilen canlar, sönen ocaklar, kadına yönelik cinayetlerde yitirilen canlar ve diğerleri vatandaşta özgüven bırakır mı?
Milli birlik, kimlik ve beraberlik anlayışını, yorumunu Laik cumhuriyetin ‘’Kurucu İradesinin’’ koyduğu ilke ve devrimlerde görmeliyiz.
*
İnsan hayatında muhasebeler önemlidir. Bir başka ifadeyle, hayatı kontrol altına alabilmek için hesaplaşma ve yüzleşme şarttır. Aksi takdirde geleceğe umutla bakmak hayalden ibaret olur. Bu devletler için de geçerlidir. Hesapsız-kitapsız-düşüncesiz atılan her adım, bedel ödetir. Geleceğe yönelik çözümlemeler, öngörüler, alınacak kararlar sağlıklı ilke ve yöntemlerle yapılmaz da, aceleci ve çıkarcı bir anlayışla yola çıkılırsa, kötü sonuçlar hiç sürpriz olmaz.
Aslında yeni yıl gibi ifadeler, bizler tarafından düzenlenmiş zaman biçimleri; oysa zaman yekpare. Yenilik, güzellik birden bire ortaya çıkmıyor. Kimse mucize beklemesin.
Bazı şeyler yavaş yavaş ortadan kalkarken, bazı şeyler yavaş yavaş ortaya çıkar. Özne insandır, zaman insana tanıklık eder.
Zaman, insanın yapıp etmelerini açığa çıkarır. Zaman, kendisini doğru okumayanları eritir.
Zamana yemin eden Allah, iyi-doğru-güzel eylemeyi, sabırla hakkı ve adaleti ayağa kaldırmayı emreder. Çirkinlikleri, kötülükleri, haksızlıkları değiştirecek, dönüştürecek insanın kendisidir. Zira insan düzelirse dünya düzelir.
Her olumsuzluğa rağmen, geleceğe umutla bakmak insan olmanın gereği, Türkiye’nin birikimi, içinde bulunduğumuz problemleri çözecek güçte.
Seksen milyonu aşmış Türk Milleti sıfatıyla sahip çıkalım cennet vatanımıza. Sahip çıkalım Laik Cumhuriyetimize. Sahip çıkalım demokrasimize…
Elbette yeniliklere açık olalım, elbette daha güzeli, daha iyiyi arayalım… Ancak bulanmadan, donmadan akalım geleceğe.
Milli birlik ve güven duygusuna yaşayarak ihtiyaç duyduğumuz bu zaman diliminde birlik inancının, vahdaniyet âleminden sağanak sağanak vicdanlara akıp insan ruhunda coşkun duygulara dönüşmesini ve bu duyguların fert ve toplum hayatında merhamet, adalet, insaf, hakkaniyet gibi üstün değerler şeklinde karşılık bulması başlıca dileğimizdir.
Fitne ve ihtilaftan uzak kalarak, kardeşlik, bütünlük, sevgi, huzur ve samimiyet zemininde mensubu olduğumuz Türk Milleti’nin, siz mümtaz değerlerimizin yeni yılını kutlar sağlıklı günler esenlikler dileğiyle;
Bu toprakları bize vatan yapan Ebedi Başbuğumuz Mustafa Kemal Atatürk, aziz şehitlerimiz, gazilerimiz, kutlu ruhlarınız şad olsun. Büyük Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ebediyete kadar var olsun.

Masum Değiliz Hiçbirimiz

            Son yıllarda toplumumuzun her kesiminde, kurumlarımız dâhil olmak üzere büyük bir sosyal çürüme ve çöküş yaşanıyor. Sanki bu çürümeye adeta bile bile razı olmuş, tel tel dökülür haldeyiz.

             Hiç kimse kusura bakmasın bu noktaya gelişimizin en önemli sebeplerinden biri, “Dindar Nesil Yetiştireceğiz” söylemiyle önümüze konan sistemin ahlâkı göz ardı etmesidir.

            Televizyonlarda sabah akşam izlenen vurdulu kırdılı dizi filmler, kadın programları, saatlerce süren gelin–kaynana tartışmaları… Toplum olarak sanki her saat, her dakika işlenen suç mahallinin içinde yaşıyoruz.

            İmam Hatip Okulları ve din eğitimi müfredatının artmasıyla gençler dini bilgi yönünden daha donanımlı yetişiyor olabilir. Ancak unutulan bir şey var: ahlâk

 Kaç kur’an kursunda toplu taciz olaylarına rast gelmedik ki…

            Ve ne yazık ki o öğrenci yurtlarında taciz olayları olduğunda yetkililerin ağızlarından çıkanlara bakar mısınız? “Bir kereden bir şey olmaz” veya “Bunlar tecavüzcü değil, bunlar cinsel istismar suçunu zorla işlemiş olan kişiler değil. Bunlar tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler” sözleriyle bu yapılan ahlâksızlıkları taçlandırıldığını gördük.

            Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklısını severim!” Sözü, sporcuların yalnızca fiziksel olarak güçlü ve hızlı olmalarının yeterli olamayacağını; aynı zamanda akıllarını kullanmaları zeki ve çevik olmaları, bedensel beceri ve en önemlisi ahlaklı, dürüst, karakterli bireyler olmaları gerektiğini vurgulamıştır.

            Acaba sporcularımız bahis oynarken, arkadaşları ile oyun oynarken akıllarına Atamızın bahsettiği bu güzel hasletler geliyor mudur?

            Spor, sağlık ahlâk ve erdemle anılması gereken bir alan iken, bugün şike ve bahis gibi kirli kavramlarla birlikte anılıyor olması bünyesinde ne kadar çirkinlikler barındırdığının farkında mıyız?

  • Her gün karşı karşıya kaldığımız ekranların masum görünen kirli yüzleri,
  • Futbol kulübü başkanlarının uyuşturucu skandalları,
  • Hakem ve futbolcu isimlerinin bahis çeteleriyle anılır olması,
  • Kendilerini imtiyazlı sınıf algısıyla bu suçlardan muaf tutulmaları ve aynı suçları işlemeğe devam etmeleri.

            Bütün bunlar, toplumun ahlâkî değerlerini ne kadar aşındırdığını ve bundan ne kadar uzaklaşıldığını göstermektedir.

            Yaşanan olaylarda dikkat çeken bir başka husus, adaletin eşit uygulanmamasıdır. Kulüp başkanları ve hakemler hakkında ciddi iddialar ortaya atılırken, çoğu zaman yalnızca alt kademedeki kişiler cezalandırılmakta olduğu gözlerden kaçmamaktadır.

            Fransız yazar ve düşünürü Honoré de Balzac’ın şu sözü, bu durumu en iyi şekilde özetler durumdadır: “Kanunlar örümcek ağı gibidir; zayıflar ağa takılır, güçlüler ağı deler geçer.”

            Toplumumuzda yaşanan çürümenin temelinde ahlâkın unutulmuş olması yatmaktadır. Din eğitimi, spor kültürü, medya ve hukuk sistemi; hepsi ahlâkî değerlerle yeniden inşa edilmedikçe bu çöküş devam edecektir.

            Gerçek kurtuluş, Türk Milleti yeniden kendine dönmeli, ahlâkı yeniden hayatın merkezine almalıdır. Çünkü yapacağımız her işi ahlâkî ölçüler içerisinde yaşarsak, ancak o zaman yeniden insanlığımızı kazanabiliriz.

Meraklı Zamanların Tam Ortasındayız

Azerbaycan’da “ilginç” yerine “meraklı” diyorlar. Ben de ‘meraklı’yı öyle kullandım. Bir Çin bedduasını hatırlatarak gireyim: “Meraklı zamanlarda yaşayasın!” Çin felsefesi karamsar. Bu dilek bana beddua değil, dua gibi geliyor.

Geçtiğimiz pazar günü Karar’da şöyle bir haber vardı: “Danimarka’da mektup dönemi kapanıyor, 400 yıllık posta geleneği sona eriyor.” 30 Aralık’ta posta idaresi artık mektup kabul etmeyecekmiş kabul etmeyecekmiş. Danimarka’nın kırmızı renkli posta kutularını hatıra diye satışa çıkarmışlar, kapışılmış. Sahi bizim posta kutularını da artık pek görmüyorum. Onların yerine PTT AVM kamyonetleri var. PTT kargo hizmeti de muhakkak mektubu geçmiştir. İyi ki resmî tebligatlar hâlâ mektupla yapılıyor. Üzerlerine de damga pulu yapıştırılıyor!

Daha az kâğıt

Bu, kâğıt mektubun ölümü. Mektup başlı başına bir edebî türdü. Artık yok. Katil belli: E-posta ve diğer çevrimiçi haberleşme imkânları. Mektup kelimesinin bütün çağrışımları gerek romantik gerek değil, Garcia’ya mektup götüren adam dâhil yok artık. Garcia’ya e-posta gönderen adam da olmaz hani.

Epey oldu, kâğıt gazetenin de sonunun kehanetini okumuştum. En son ortadan kalkacağı ülkeler Türkiye ve Rusya’ydı. Yanlış hatırlamıyorsam tahminî bitiş tarihi 2030’du. Dünya çapında birkaç büyük gazete de “sadece internet” deyip baskıyı bıraktı. En çarpıcı örnek, dünyanın ilk gazetesi denilen Lloyd’s List. 1734’te yayımlanmaya başlayan List, 2013’te basılan 60.850’nci sayısından sonra, sadece internet üzerinden yayımlanıyor.

Bir buçuk yıl kadar önce, bu sütunda, birkaç yapay zekânın tercüme becerisini ölçmek için onlara Yahya Kemal’in nesirlerinden örnekler vermiştim. Epey başarılıydılar. Zaten biliyorsunuz artık birçok tercüme yapay zekâya yaptırılıyor. İnsan kontrolü de var. Fakat iş yükü ona-bir gibi bir oranda azalıyor, kısalıyor. Bu her on mütercim-tercümandan dokuzunun işsiz kalması mı demek?

Yapay zekâ olgunlaşıyor

Şiir için Osman Nevres Bey’in meşhur şarkısından şu iki mısrayı vermiştim;

Senden bilirim yok bana bir faide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Başarı burada bitmişti. Denediğim hiçbir yapay zekâ ikinci mısradaki “eller”i organlıktan çıkarıp yabancılar, başka insanlar diye çevirememişti. Bir buçuk yıl sonra tekrar denedim. Sonuç epey farklıydı.

Grok, iki ayrı çeviri yapmış. Birinde, “Başkaları ellerine gül yağı sürer, bülbül öfkesinden patlasa da.” demiş; kelime kelime tercüme dediği diğerinde, “İnsanlar ellerini gül yağıyla mesh eder, isterse bülbül patlasın.” İkisinde de “eller”in iki anlamı da var. Tek kelimeyle tevriyeyi yakalamak mümkün değildir. O sadece Türkçede yapılabilir.

Copilot üzerinden GPT 5.1, “Başkaları kendilerini senin gül yağınla mesh eder, bülbül kalbini kırarken”, buyurmuş. El- başkası farkını fark etmiş.

Bir buçuk yılda hiç de kötü bir ilerleme değil. Yapay Zekâ cephesindeki en önemli gelişme, gelişmenin kendisi.

Sanrı da zekâ artışı var

Bu denemeyi yaparken Grok bana hayal görmenin, sanrının pek açık bir örneğini de verdi. Günümüz yapay zekâları hoş sohbet ya çeviriyi vermeden birkaç laf edeyim demiş herhâlde ve buyurdu ki “İşte bu meşhur Fuzûlî beyitinin en doğal ve şiirsel İngilizce çevirisi…” Osman Nevres Bey, Fuzuli’yle karıştırılmaktan gocunmazdı herhâlde.

Halüsinasyon nereye kadar diye merak ettim ve şimdi Grok’a tekrar sordum. Aramızda geçen sohbeti aynen veriyorum:

Ben:

Şu mısralar hangi şairindir? “Senden bilirim yok bana bir faide ey gül/ Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül”

Grok: 

“Bu mısralar Nevres-i Cedîd (veya Nevres-i Kadîm, tam adı Osman Nevres) adlı 18.-19. yüzyıl divan şairine aittir.

“Şiir, klasik Türk mûsikisinde Hüseyni makamında Tanbûrî Ali Efendi tarafından bestelenmiş ünlü bir şarkıdır ve nakaratı tam olarak verdiğiniz mısralardır: “Senden bilirim yok bana bir faide ey gül Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül”

“Şiirin son kıtasında mahlası “Nevres” geçer, bu da sahipliğini doğrular. Klasik gül-bülbül alegorisiyle sevgilinin (gül) nankörlüğünü ve âşığın (bülbül) çilesini anlatan içli bir gazeldir.”

Eh, hiç fena değil. Fuzuli gitmiş, Osman Nevres Bey gelmiş. Bu sefer de parantez içi sanrı ama olacak o kadar.

Sonuç: Yapay Zekâ cephesinde her gün yeni bir şey var. Olgun teknolojilerde gelişmeler yıllara yayılır. Yapay Zekâda; aylar, hatta haftalar içinde oluyor.

Yapay zekâlar artık Web’de arama yapıyor. Eskiden bildikleri, piyasaya sürülmeden önceki eğitimiyle sınırlıydı ve sabitti.

Mehmet Akif Ersoy (1873-27 Aralık 1936)

Mehmet Akif, Aralık 1873’te (Hicri Şevval/1290/) İstanbul’da doğmuştur. Babası Tahir Efendi, annesi Emine Şerife Hanımdır. Tahir Efendi, Arnavutluk’un Kosova vilayetinin İpek kasabasına bağlı Şuşişa (Foşiçe)  köyünden küçük yaşta İstanbul’a gelerek eğitim görmüş ve Fatih Medresesi müderrisliğine kadar yükselmiş bir âlimdir.  Annesi Emine Şerife Hanım Buhara’dan Anadolu’ya gelerek Tokat’a yerleşen Türklerdendir. Babası Akif’e ebced hesabıyla hicri doğum yılına denk düşen “Ragıyf” adını vermişse de aileden sadece babası bu isimle çağırmaya devam etmiş, diğer aile üyeleri ve çevresi bu adı söylemekte zorlandıklarından “Râkif”, “Raif” ve zaman içerisinde de Akif demiştir. İlköğrenimine 1878 yılında dört yaşında iken Emir Buhârî mahalle mektebinde başlamış, iki yıl burada eğitim görmüş ardından Fatih’te Muvakkithâne’nin yanındaki ibtidâi mektebine yazılmıştır. Bu dönemde babasından Arapça dersleri almaya başlayan Mehmet Akif, daha sonra sırasıyla Fatih Merkez Rüşdiyesi, Mülkiye Mektebi’nin üç yıllık idadi kısmı ve Mülkiye Mektebi’nin yüksek (âlî) kısmına devam etmiştir. 1888’de Mülkiye Mektebi’nin yüksek kısmına başladığı yıl babasının gırtlak vereminden vefatı ve Fatih Sarıgüzel’deki evlerinin yanması üzerine memuriyete bir an önce başlayabilmek için 1889 yılında yeni açılan Mülkiye Baytar Mektebi’ne yazılmıştır. 1893 yılında dört yıllık bu okulu birincilikle bitirmiş, Ziraat Nezâreti Umur-ı Baytariyye ve Islâh-ı Hayvânât umum müfettiş muavini olarak göreve başlamıştır. Memuriyet hayatında görev yeri İstanbul olmakla birlikte Anadolu ve Rumeli’de, Arnavutluk’ta ve Arabistan’da dolaşarak köylü ile yakın olma fırsatını bulmuştur.

Görevi sürecinde İstanbul’da bulunduğu zamanlarda 1906’da Halkalı Ziraat Mektebi’nde Kitâbet-i Resmiye, 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’nde Türkçe ve kompozisyon dersleri ile 1908’de Darülfünun’da edebiyat dersleri vermeye başlamıştır. Ayrıca Dârüledeb adlı özel bir okulda fahri olarak hocalık yapmıştır. 11 Mayıs 1913 tarihine kadar 20 yıl bu vazifede kalmışsa da kendisinin çok kıymet verdiği Umur-ı Baytariyye Müdürü Abdullah Efendi’nin haksız yere azline tahammül edememiş ve en son görevi olan Umur-ı Baytariyye Müdür Muavinliği’nden istifasını vermiştir. 1913 yılının sonunda hükümetle fikir ayrılığına düştüğünden Darülfünun’daki görevinden de ayrılmıştır. İslamcılık akımının en büyük savunucularından olan Mehmet Akif, eserlerinin büyük kısmını Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergisinde yayımlamıştır. 1908 yılında Ebu’l-Ula Zeynel Abidin ve Eşref Edip tarafından yayımlanmaya başlanan Sırat-ı Müstakim, 1912 yılında Sebilürreşad adını almış, Eşref Edip ile birlikte başmuharrir olarak Mehmet Akif dergiyi çıkarmaya devam etmiştir. Balkan Savaşları sırasında Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin tenvir ve irşad faaliyetlerine katılan Mehmet Akif,  I. Dünya Savaşı sırasında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderilmiş, orada İtilaf Devletleri adına savaşırken, Almanlara esir düşmüş Müslüman askerlerin kamplarını ziyaret etmiştir. “Berlin Hatıraları” şiirini bu sırada yazmıştır. Almanya’dan döndükten sonra Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Necid’e gönderilmiştir. Buradan dönüşte Medine’ye uğrayarak Hz. Peygamber’in ravzasını ziyaret etmiş, bu seyahati “Necid Çöllerinden Medine’ye” şiirini yazmasına ilham kaynağı olmuştur. 1918 yılı Temmuz ayında Mekke emirinin daveti üzerine Lübnan’a gitmiştir. Ağustos ayında Şeyhülislamlık dairesine bağlı Dar’ül Hikmet’il-İslamiye adlı ilmi ve siyasi kuruluşun başkâtipliğine atanmış, Ocak 1920’de ise aslî üyesi olmuştur.

I. Dünya Savaşı’nın bitiminde Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasının ardından İzmir’in işgal edilmesi ve manda söylemleri üzerine Millî Mücadele’ye katılmaya karar vermiş ve 1920 yılının Ocak ayı sonunda Hasan Basri (Çantay) Bey’in daveti üzerine Balıkesir’e gelmiştir. 23 Ocak 1920’de Zağanos Paşa Camiinde halkı düşmana karşı mücadelede birlik olmaya çağırmıştır. Balıkesir hutbesi İzmir’e Doğru gazetesinde ve Sebilürreşad’da yayımlanmıştır. Balıkesir’den İstanbul’a dönüşünde hükümetin ve İtilaf Devletlerinin baskısı artmıştır. Bu dönemde Sebilürreşad idarehanesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin İstanbul’daki bağlantı noktalarından biridir. Ankara’nın gönderdiği haber ve talimatlar kurye aracılığıyla dergi idarehanesine getirilerek buradan İstanbul’daki Millî Mücadelecilere ulaştırılmaktadır.

16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali sonrası Mehmet Akif İstanbul’da durmak yerine Ankara’ya giderek çalışmak ve milli kuvvetlere destek olmak istemiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın da daveti üzerine oğlu Emin’i yanına alarak Ali Şükrü Bey ile birlikte 10 Nisan 1920’de yola çıkmış, zorlu bir yolculuktan sonra 24 Nisan 1920’de Ankara’ya gelmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bahçesinde Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşmışlar, Paşa onları beklediğini, tam zamanında geldiklerini, görüşmek için uygun vakitte onları ziyaret edeceğini söylemiştir. Mehmet Akif’in Ankara’ya gelişi büyük sevinçle karşılanmış, Hâkimiyet-i Milliye ve Açıksöz gazetelerinde bu habere yer verilmiştir. Sebilürreşad dergisi Ankara’da çıkarılmaya başlanmıştır. Ankara’ya gelişinden kısa bir süre sonra Burdur milletvekilliğinden istifa eden Miralay İsmail Hakkı Bey’in yerine Mustafa Kemal Paşa’nın isteği doğrultusunda aday gösterilen Mehmet Akif, 5 Haziran 1920 tarihinde milletvekili olarak seçilmiştir. Aynı zamanda Biga’dan da milletvekili seçilen Akif, sadece bir yerden milletvekili olabileceği için Burdur milletvekilliğinde karar kılmıştır.

Millî Mücadelenin manevî önderi olan Mehmet Akif, Kuva-yı Milliye Hareketinin başarılı olması için verdiği vaazlarla halkın birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmesinde etkin rol oynamıştır. Hacı Bayram Camii’nde verdiği vaaz sonrası 3 Mayıs 1920’de Dar’ül Hikmet’il-İslamiye’deki görevine son verilmiştir. Anadolu’nun farklı yerlerinde çıkan iç isyanların bastırılması için halkı bilgilendirmek, Millî Mücadeleye karşı yöneltilen olumsuz propagandayı boşa çıkartmak için teşkil edilen Encümen-i İrşat ve Heyet-i Nasiha’da görev almış, bu amaçla pek çok yere giderek, halka hitaben konuşmalar yapmıştır. Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Afyon, Antalya, Konya ve Kastamonu’da yaptığı konuşmalarda Milli Mücadelenin önemini anlatmış, halkı bu mücadele etrafında birleşmeye çağırmıştır. Bunlar arasında Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde verdiği hutbe Sebilürreşad dergisinde yayımlanmış, cephelere, il idarelerine ve müftülüklere gönderilmiştir. Mehmet Akif Sebülürreşad’ın üç sayısını Kastamonu’da çıkarmıştır.

1920 yılı Eylül ayında Erkân-ı Harbiyye Riyaseti’nin talebi üzerine Maarif Vekâleti millî marşın yazılması için harekete geçerek ödüllü bir yarışma düzenlemiştir. Mehmet Akif ödül verilmesi nedeniyle yarışmaya katılmamışsa da yakın arkadaşı Karesi Milletvekili Hasan Basri’nin gayreti ve ödülün de bir hayır kurumuna bağışlanması koşulu ile İstiklal Marşı’nı yazmaya ikna olmuştur. Tacettin Dergâhında yazdığı İstiklal Marşı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda milli marş olarak kabul edilmiştir.

Mehmet Akif, Millî Mücadelenin kazanılması ve I. Meclis’in feshedilmesi üzerine Mayıs 1923’te İstanbul’a dönmüştür. Sebilürreşad dergisini Eşref Edip ile birlikte İstanbul’da yayımlamaya devam etmişse de 1925 yılında Sebilürreşad kapatılmıştır. 1923 yılından 1925 yılına kadar son Osmanlı Sadrazamlarından Sait Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitmiş, kışları orada geçirmiştir. Ekim 1926 yılından Haziran 1936 yılına değin olan dönemde Mısır’da yaşamış, Türkiye’ye hiç gelmemiştir. Mısır’da “el-Câmiatü’l Mısriyye Üniversitesi”nde Türk edebiyatı derslerine girmiştir. Mısır’a gitmeden 1925 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından alınan karar doğrultusunda Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kur’an mealini yazması için görevlendirilmiştir. Meal üzerinde uzun yıllar çalışıp tamamlamışsa da yayımlatmamıştır. Mısır’da maddî imkânsızlıklar yanında ailevî sıkıntılar nedeniyle zor günler geçiren Mehmet Akif, 1935 yılında karaciğer hastalığının seyrinin kötüleşmesi nedeniyle 17 Haziran 1936’da İstanbul’a dönmüştür.  Tedavi görmesine rağmen durumu kötüleşmiş ve 27 Aralık 1936’da İstanbul Beyoğlu’nda Mısır Apartmanı’nda hayatını kaybetmiştir. Edirnekapı Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.

1898 yılında Tophane-i Âmire Veznedarı Emin Bey’in kızı İsmet Hanımla evlenen Mehmet Akif’in, Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, Emin ve Tahir olmak üzere altı çocuğu olmuştur. Çocuklarından İbrahim Naim bir buçuk yaşında iken hayatını kaybetmiştir. Çok iyi derecede Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Mehmet Akif yirmi yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyerek hafız olmuştur. Musikiye merakı olduğu gibi sporla da ilgilenmiştir. Uzun mesafeleri yorulmadan yürüyen Mehmet Akif, gençlik döneminde güreş yapmıştır. İyi bir yüzücü olmasının yanında ata bindiği, gülle attığı ve kürek çektiği de bilinmektedir.

Millî Şairimiz Mehmet Akif’in şiirlerini topladığı Safahat adlı yedi kitaptan oluşan eseri (Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Âsım, Gölgeler) dışında tefsirleri, vaaz ve hutbeleri, makaleleri, tercümeleri, mektupları bulunmaktadır./ Sevilay Özer

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=55e3637a761144c6a19154b021ed619157f8fab7bb537b7f6be3964e3861165aJmltdHM9MTc2Njc5MzYwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=mehmet+akif+ersoy+hayat%c4%b1&u=a1aHR0cHM6Ly9hdGF0dXJrYW5zaWtsb3BlZGlzaS5nb3YudHIvZGV0YXkvMjczL01laG1ldC1Ba2lmLUVyc295LSgxODczLTE5MzYp

Düşün Damlaları  (23)

     “Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasıl ki, düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.”

x

     Ümitli olmak  lâzım. Çünkü, istikbal / gelecekteki inkılâp / devrim ve değişim içinde, en yüksek gür ses İslâmın sesi olacaktır!    

x

     Maalesef, biz kendi başına hareket eden bir ülke değiliz! Başkasının isteğine göre hareket ediyoruz! Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz! O uyutarak fikir aşılayıp, öğüt veriyor! Yazık! Yazıklar olsun ki, bizler; başkaları tarafından aşılanan fikirleri yerine getiriyoruz!

     x

     “Din adına meydana çıkmak lâzım!” diyenler var. Böylelerini, ancak İslâmiyet aşkı harekete geçirmeli. O kişi, dinden gelen yüce duygularla coşup taşmalı. Din uğruna fedakârlıkta bulunma isteği, onda ağır basmalı. Dini korumak ve yüceltmek maksadıyla çalışmak arzusu her şeyin üstünde olmalı. Eğer harekete geçiren ve tercih ettiren siyasetçilik veya taraf tutuculuk ise, bu adımı atmak tehlikelidir. Birinci anlayışta olan hata da etse, belki affedilip bağışlanabilir. İkincisi isabet de etse, mes’ûl ve sorumludur. Nitekim, kim fasık / günahkâr ve kendisiyle aynı siyaseti güden birini; dindar muhalifine tercih etse; onu bu görüşe iten husus siyasetçiliktir. Kim de, herkesin kutsal değeri olan dini; kendi yolunda gidenlere daha has ve lâyık gösterirse; büyük bir çoğunlukta, dine aleyhtarlık meyli uyandıracağından; bu yaptığı tarafdarlık ve taraf tutmaktır.

     x

     “Güneş ışık ve ısısını eşit şekilde verir. Ancak insanlar, kuşlar, çiçekler, denizler, yıldızlar kendi kabiliyetleri oranında ihtiyaçları kadarını alırlar. Bütün kitapların anası olan bu Kur’anı yüz insan okusa, yüzü de ayrı şeyler hissederler. Yüz ayrı çiçeğin Güneş’ten ayrı ayrı renk aldığı gibi…Güneş’in ziyası birdir. Fakat evlerin içine vurduğu zaman yüz şekil alır. Ortadan duvarları kaldırınız, nur bir olur.” (Celaleddin-i Rumî)

     x

     “Dünya altın peşinde koşuyor. Sen kendin altın madenisin ama kendinden haberin yok!..

     Mekke’deki Kâbe, Azer oğlu Halil’in yaptığı bir binadır. Gerçek Kâbe olan insan kalbi ise, Allah’ın binası ve nazargâhıdır.” (Celaleddin-i Rumi)

    x

     Muhabbet, kâinatın yaratılmasının bir sebebidir. Kâinatın / evrenin içindekilerini birbirine bağlar. Kâinatın nuru ve hayatıdır. İnsan, kâinatın en kapsamlı bir meyvesidir. Bunun içindir ki, kâinatı kaplayacak bir muhabbet / sevgi; o meyvenin çekirdeği olan kalbine konmuştur. Böyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, ancak sonsuz bir kemâl ve mükemmellik sahibi olabilir. Nitekim,   korku ve sevgiye âlet olacak iki cihaz, insanın fıtratına / yaratılışına konmuştur. O sevgi ve korku ise, ya Halk’a veya Yaratan’a yönelik olacak. Oysa, Halk’tan korku, acı bir belâdır. Halk’a sevgi dahi, belâlı bir musibettir. Çünkü insan öylelerden korkar ki, ona merhamet etmez veya onun merhamet isteğini kabul etmez. Bu durumda korku, acı bir belâdır. Sevgi ise, sevilen şey, ya insanı tanımaz; gençlik ve mal gibi çekip gider! Ya da sevgisinden dolayı, insanı hor görür. Üstelik mecazî aşklarda yüzde doksandokuzu, sevgilisinden şikâyet eder. Çünkü: Allah’ın aynası olan kalbin içi ile, dünyevî mahbubları pek çok sevmek; o mahbubların nazarında ağırdır, reddeder. Zira fıtrat / yaratılış; fıtrî ve lâyık olmıyan şeyi reddeder, atar.                                                                                                                                               

     Madem öyledir. Bu havf ve muhabbet, öyle birisine yöneltilmeli ki, insanın havfı / korkusu lezzetli bir zillet olsun. Muhabbet, zilletsiz bir saadet olsun. Evet, Allah’tan korkmak, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup sığınmak demektir. Korku, bir kamçıdır. İlâhî rahmetin kucağına atar.

     Tıpkı bir annenin önce çocuğunu korkutup, sonra göğsüne basması gibi. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü annesinin şefkatli sinesinde bulur kendini. Hâlbuki bütün anaların şefkati İlahî rahmetin yanında ancak bir zerre kadardır.

Başbuğ Atatürk’ü Kavramak

Bal Mahmut hatıralarında anlatıyor;
Bir gün Kılıç Ali’nin evinde, Refik Koraltan, ‘’Paşam, dedi, itimat buyurun, Anadolu’nun en ücra köşesinde bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazar. Bu böyledir, paşam.’’
Atatürk şu cevabı verdi: ‘’Beyefendi, Anadolu’nun ücra köşesinde bir köylünün, bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazdığını ben de zatı âliniz kadar biliyorum. Amma benim kadar sizin de bilmenizi istediğim bir şey vardır ve o da şudur.
Orada bir çobanın bulunduğu yerin on dakika ilerisindeki bir köy imamı gelip o ismi oradan on dakikada siler. İsterse istediği bir başka ismi yazar. Bunu da sizin benim kadar bilmenizi isterim.
*
Maalesef Gazi Paşamızın üzerinde durduğu bir gerçeğin kendisidir;
Milli bir derin devlet olmayınca milli kimliği belirsiz ümmetçilik adı altında siyasal İslamcıların Türk insanına açtıkları savaş:
Bunların ülkemizdeki ilk icraatları reddiye ile başladı:
Var olan üretilen ve bina edilen ne kadar değer varsa reddettiler.
İlk reddiyeleri doğrudan Devlete ve Cumhuriyete
Ve Milletin Özüne ‘Türk’e dairdi:
“Bu Devlet kâfir devlettir”, “Vergide verilmez, askere de gidilmez.”
“Bu Cumhuriyeti kuranlar kâfirdir,” “Zaten ‘Türk’ diye bir millet yoktur.
” “Biz Müslümanlar için bunların kadınları cariye; erkekleri köle mesabesindedir,
Acı bir gerçektir ki, ülküsüne sahip olamayan, amacından sapmış/ saptırılmış, kendini tanımayan, tarihini yanlış yazan ve tarihini okumayan bozuk zihniyetlerle toplumda peydahlanmış ve ülkeyi parçalamaya yönelik bir algı operasyonunun yapıldığını biliyoruz ve yaşıyoruz…
*
En cahilinden aydınına kadar her yurttaşımızın ders alacağı bir Papazı tanıyalım; Adı MİHAİL ÇAKIR (1861-1938)
GAGAVUZ (Gökoğuz) Trükleri’nin soy bilinci için ömrünü adamış bir Türk milliyetçisi; eğitimci, yazar, kültür adamı, şair, tarihçi, din adamı…
34 kitabın ve “Gagavuzların Tarihi ve Etnografik Özellikleri” adlı kitabın yazarı.
Gökoğuzların Türkçeyi kaybettiğinde Türklüğünü kaybedeceğinin bilincindedir.
Bunun için köy köy gezerek çocuklara, gençlere Türkçeyi öğretir.
Bu çalışmaları 40 yıl aralıksız sürdürür.
Her köye yetişemeyeceğini anlayınca 1931’de Bükreş Büyükelçimiz Hamdullah Suphi Tanrıöver’den yardım ister.
1931 yılında Bükreş’e elçi olarak tayin edilen Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mihail Çakır’ı tanımış ve önemli bir Türk milliyetçisi olduğunu Atatürk’e haber vermiştir.
Mihail Çakır’ın bu yardım isteği Atatürk tarafından karşılıksız bırakılmaz.
Bölgeye Türkçe öğretimi için hemen 30 öğretmen gönderilir,
300 Gökoğuz genci üniversite öğretimi için Türkiye’ye getirilir..
VE Atatürk de hizmetlerinden dolayı Mihail Çakır’a bir diploma ve nişan göndermiştir.
Bu “Türklüğe Üstün Hizmet Nişanı” dır.
Atatürk’ün, Mihail Çakır’ı tanıması Hamdullah Suphi kanalıyla oldu…
13 yıllık Bükreş büyükelçiliği döneminde Hamdullah Suphi
Türkçe eğitim veren 26 okul açılmasını sağlar.
Türkiye’den getirdiği kitapları bu okullarda okutur.
Başarılı Gagavuz çocukların Türkiye’de öğrenim görmesini sağlar.
Yaşar Nabi Nayır da 1936’da Balkanlar’a yaptığı gezide Kişinev’de Mihail Çakır’ın evinde misafir olmuş ve “Balkanlar ve Türklük” (Ankara 1936) adlı eserinde ondan övgüyle bahsetmiştir.
Mihail Çakır, eserleri ve düşünceleri ile Gagavuzlara millî bir kimlik kazandırmış, onlara nereden geldiklerini ve bundan sonra varlıklarını nasıl sürdüreceklerini öğretmiştir. Eserlerinin çoğunun dinî olmasının en başta gelen sebebi, din ve ibadet dilini Türkçeleştirerek Rum ve Bulgar kilise mücadelelerinin Gagavuzlar üzerindeki asimile politikalarını etkisiz hâle getirmektir.
*
Türkiye’de Müslüman görünümlü Arapçı yobazlar Türk düşmanlığı yaparken, kurulduğu günden bu yana Cumhuriyet düşmanlığı yaparken, Atatürk düşmanlığı yaparken Gagauzya’da bir Hristiyan Papaz can çekişen Türklüğü yeniden ayağa kaldırmış olduğunu görüyoruz.

Eğitim Sistemimizin İki Eksiği: Eğitim ve Sistem

Geçtiğimiz günlerde Nokta TV ekranlarında, “Geniş Açı” programında, eğitimci ve sendikacı Adem Ellialtıoğlu ile eğitimin ve öğretmenlerin sorunlarını konuştuk.

Program boyunca konuştuğumuz veriler, sahadan gelen acı tecrübeler ve istatistikler beni yıllar önce rahmetli Nurettin Topçu’nun o meşhur ve can yakıcı tespitine geri götürdü:

“Türkiye’de eğitim sisteminin iki büyük eksiği vardır: Biri eğitim, diğeri sistem.”

Bugün okullarımız geçmişe nazaran çok daha konforlu, binalarımız büyük, sınıflarımızdaki teknolojik imkânlar daha fazla. Ancak, “Eğitim ve Öğretim” kurumlarımızda, öğretimi yarım yamalak yaparken, eğitimden tamamen vazgeçtiğimiz bir dönemden geçiyoruz.

****

Meselelere ölçülebilir verilerle bakmayı tercih ederim. Bu yüzden, ülkelerin gelecekteki fotoğrafını bugünden çeken PISA testlerini önemserim. Öğrencilerimizi dünyadaki akranlarıyla kıyaslayan bu testlerde, sadece matematikte ve fen bilgisinde değil, kendi dilinde okuduğunu anlama, yorumlama, formüle etme ve akıl yürütme becerisi açısından çok gerilerdeyiz. Daha da vahimi, gençlerimizin çoğu mecazı, ironiyi ve soyut kavramları kavrayamıyor.

Üstelik bu tablo MEB’in ‘yerli PISA’ modeli sayılabilecek ABİDE araştırmasının da gösterdiği bir gerçek.

Böyle olunca sevgi, saygı, güzellik, iyilik, doğruluk, dürüstlük, ahlak, kutsal değerler gibi kavramları içselleştiremiyorlar.

Kendi dilindeki incelikleri, derinliği ve manayı kavrayamadıkları için, sadece akademik başarısızlık değil, toplumsal bir “iletişimsizlik” ve “kabalaşma” yaşıyoruz.

Okuduğunu çözümleyemeyenler, dinlediğini de doğru yorumlayamıyor. Bu durum medeni bir fikir alışverişinin veya tartışmanın yerini bir kör dövüşüne bırakmasına neden oluyor.

Kelime dağarcığı zayıf ve ifade yeteneği kısıtlı nesiller, kendilerini kelimelerle anlatamadıkça hırçınlaşıyor. Nezaketin ve zarafetin yerini, kaba kuvvet ve yüksek ses alıyor.

Bu ruh hali toplumsal barışımızı ve güven duygumuzu kemiriyor.

Dolayısıyla sadece Türkçe veya Matematik netleri ile değil; aslında birbirimize duyduğumuz saygı, iletişim ve bir arada yaşama kültürümüzün seviyesi ile medeni dünyadan geride kalıyoruz.

****************************************

Güven Toplumu Ve Doğan Cüceloğlu’nun Utancı

Rahmetli Doğan Cüceloğlu bir anısında yaşadığı şaşkınlığı anlatır: Amerika’da doktora yaparken girdiği sınavda, hoca soruları dağıttıktan sonra “cevapları yazanlar falan numaralı odama kağıtları getirebilirler” deyip sınıftan çıkıp gider. Bir Amerikalı arkadaşına şaşkınlık içinde “Hoca bizi yalnız bırakıp neden gitti?” diye sorduğunda aldığı cevap tokat gibidir: “Doğan, utanmalısın. Sen doktora öğrencisisin, sana güvenmeyip başına nöbetçi mi dikecekti?”

Biz ise kopya çekmeyi “beceri”, torpili “iş bitiricilik”, liyakatsizliği “kurnazlık” sayan bir sistem inşa ettik. Sınav güvenliği için öğrencilerin üstünü didik didik arıyoruz. Sınav salonlarında yeterince gözetmen bulunduruyoruz. Ama o sınavlardan geçenlerin meslek sahibi olduklarında ahlaklarına ve bilgilerine kefil olamıyoruz.

Birbirine güvenmeyen, doktoru, mühendisi, yargıcı, ustası, teknisyeni, imamı, güvenlik görevlisinin ahlakına ve bilgisine şüpheyle bakan bir toplumun kalkınması mümkün müdür?

Prof. Dr. İskender Öksüz’ün dediği gibi; PISA’daki düşük seviyeler, geçici bir mağlubiyet değil, insan sermayesindeki geri döndürülemez bir çöküşün ifadesidir. Çünkü kurumlardaki ve insan sermayesindeki çöküşün dönüşü yoktur.

****************************************

Beyaz Zambaklar Ülkesinden Ders Çıkarabiliriz

Finlandiya 19. Yüzyıl sonlarında çok geri ve fakir bir ülke idi. Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı bu bataklık ülkenin öğretmenler ve aydınlar öncülüğünde nasıl kalkındığının ve dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri oluşunun destansı hikayesidir.  

Orada öğretmenler sadece sınıfta ders anlatan bir memur değildir. Halkın içine karışan, köylüye temizliği, ahlakı, çalışmayı öğreten birer “toplum önderi”dir. Öğretmen çocuğun karakterini, ahlakını ve sorumluluk bilincini inşa eden mimardır. Öğretmen, köyün en saygın insanıdır, sözünün karşılığı vardır, Devletin halkla temas eden yüzüdür.

Kitapta anlatılan eğitim, ezberci ve hayattan kopuk değildir, sadece diploma için yapılmaz. Ama disiplinsiz de değildir, başıboş özgürlük anlayışı yoktur.

Finlandiya’da eğitimin amacı sorgulayan, üreten, sorumluluk alan, toplumuna bağlı bireyler yetiştirmektir. Devlet eğitimi günlük siyasetin dışına çıkarmış ve bir milli dava olarak görmüştür.

****

Atatürk döneminde bu kitabın zorunlu ders kitabı yapılması, Köy Enstitüleri modeli ve yurtdışına eğitime gönderilen seçilmiş öğrencilere yüklenen misyon “Beyaz Zambaklar Ülkesinden” ilham alındığını gösteriyor.

Biz ise önce Köy Enstitülerini kapattık. 1980 darbesinden sonra Eğitim Enstitülerini ve Yüksek Öğretmen Okullarını, 2014’te Öğretmen Liselerini kapattık. Öğretmen yetiştiren kalelerimizi yıktık.

PISA Direktörü A. Schleicher haklıdır; “Öğretmeniniz ne kadar iyiyse, eğitim sisteminiz de o kadar iyidir. Bunun için hükümet, öğretmenliği finansal ve entelektüel açıdan çekici kılmalıdır.”

Almanya’da bir anaokulu öğretmeni mühendisle, doktorla eşdeğer itibar görürken, biz ise öğretmeni geçim derdine düşürdük. Öğretmen odalarını evden getirilen yemeklerin konduğu sefer taslarıyla doldurduk.

****************************************

Kıvılcımdan Alevlere

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki vizyon ufuk açıcıdır. Atatürk, 1923’te Avrupa’ya öğrenci gönderirken onlara şöyle seslenmişti: “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz!”

O kıvılcımlar (Sadi Irmaklar, Cahit Arflar, Ekrem Akurgallar) döndüler ve bu ülkenin üniversitelerini, sanayisini, bilimini, modern sanatlarını inşa eden alevler oldular.

Bugün ise PISA testlerinde en yüksek puanlar olan 5 ve 6 puanı alabilen öğrencilerimizin oranı yaklaşık %5 iken, G. Kore’de bu seviyedeki öğrencilerin oranı %22.

Biz %5’lik “kaymak tabakayı”, yani potansiyel alevlerimizi yurt dışına kaybediyoruz. Onlar gidiyor ve bir daha dönmüyorlar. Kendi aydınını, zeki çocuğunu elinde tutamayan, onları liyakatsiz mülakatlarda eleyip küstüren bir sistemin sonu nasıl olabilir, siz karar verin.

Eğitim bir “devlet ve beka” meselesidir. Binaları yenilemek yetmez, içindeki ruhu yenilemek zorundayız. Bize, test çözen robotlar değil; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ve bunları yetiştirecek öğretmenler lazım. Bize bilgisi ve ahlakı sağlam meslek erbapları lazım.

Ve hepsinden öte bize, “sistemi” olan bir “eğitim” lazım. Her gelen Milli Eğitim Bakanı ile sil baştan yapılan bir “eğitimsiz öğretim” anlayışı değil.