19.4 C
Kocaeli
Salı, Haziran 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Düyûn-u Umumiye ve Abdülhamid Güzellemesi

Yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Erzurum Valisi iken 31 Ağustos 2024 tarihinde, X (Twitter) üzerinden Valilik hesabından bir mesaj yayınlamış.

“Sultan Abdülhamid Han’ın tahta çıkışının 148. yıl dönümü kutlama mesajında” Abülhamid’in “iradesi, kararlılığı, dehası ve ileri görüşlülüğü” övülmüş.

Siyasal İslamcıların ve AKP’lilerin Abdülhamid hayranlığı bilinen bir durum. Abdülhamid’e övgülerini çok işittik.

Daha önce de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Abdülhamid Han döneminde bir karış toprak kaybedilmedi” ifadesi tarihçiler tarafından hayret ve şaşkınlıkla karşılanmıştı. Çünkü, bırakın bir karışı, Abdülhamid döneminde kaybedilen toprakların yüzölçümü bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık iki katı kadardı.

33 yıllık Abdülhamid döneminde, Tunus, Mısır, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Teselya, Bulgaristan, Kars, Ardahan ve Batum gibi vatan toprakları, toplamda 1,5 milyon kilometrekarelik bir alan elden çıkmıştı. Kıbrıs, 1878’de tek bir kurşun atılmadan İngilizlere “kiralanmış”, karşılığında alınan para ise ne yazık ki yatırıma değil, dış borç faizlerine ve cari giderlere gitmişti.

Bu defa yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi Abdülhamid güzellemesine pek rastlamadığımız bir şekilde, “Düyun-u Umumiye İdaresini kurarak devletin borç yükünü hafifletmiş” olduğu gerekçesini de eklemiş. Bir İçişleri Bakanı/ Cumhuriyet Valisinin Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmasını iyi bir şeymiş gibi sunması çok şaşırtıcı.

******************************

Düyûn-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi

Osmanlı’nın mali iflasının ve egemenlik kaybının sembolü olan Düyun-u Umumiye hakkında biraz bilgi vermek istiyorum:

Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmasını yaptığı 1854’ten 1874 yılına kadar, 15 ayrı dış borçlanma (istikraz) yaptı. Toplam 239 milyon lira borçlanmıştı; ama ağır faiz yükü nedeniyle hükümetin eline yalnızca 127 milyon Osmanlı lirası geçmişti. Borçlar alınırken Maliyenin en değerli gelir kaynakları teminat olarak gösteriliyordu.

Alınan borçlarla üretim yapacak tesislere yatırım yapılacağı yerde Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Çırağan Sarayı gibi sürekli gideri olan, geliri olmayan eserler yapıldı.

Abdülhamid 1876 yılında tahta oturdu. Bu yıl hükümet borçları ödemek için para bulamadı. Moratoryum ilan ederek, bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu. (Sultan II. Abdülhamid zamanında ilan edilen bu moratoryum tarihimizdeki ilk moratoryumdur. İkincisi, Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde 1958’de ilan edildi.)

Buna rağmen Abdülhamid Han, “itibardan tasarruf” etmedi, 1880’de, eski “Yıldız Sarayı”nın yanına bir saat kulesi, bir porselen atölyesi, bir de cami yaptırdı.

Ve 1881’de yabancı alacaklıların temsilcileri ile müzakerelerde bulunuldu. Osmanlı hükümetini Server Paşa’nın başkanlığında bir heyet temsil etti. Bu heyette Münir Bey, Ohannes Efendi, Wettendorf Bey, Gescher Efendi, Tchamitch ve Bertram Efendi bulunmaktaydı.

Müzakereler sonucunda yapılan ve adına “1881 Muharrem Kararnamesi” denilen anlaşmanın gayesi borçların, faiz ve amortismanların ödenmesi için sağlam gelirler bulunması, bu gelirlerin düzenli bir şekilde toplanıp ALACAKLILARA dağıtılması ile görevli olacak bir teşkilat kurulması idi. Muharrem Kararnamesi ile borçlar bir miktar indirildi. Ama bu indirim mali egemenlik haklarından vazgeçme bedeliyle yapıldı.

1882 yılında Düyun-u Umumiye idaresi kuruldu.

Teoride Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi Osmanlı maliyesinin bir dairesi idi. Uygulamada ise tamamıyla ayrı idi. Düyun-u Umumiye İdaresi’ne bağlı memurlar üzerinde Osmanlı hükümetlerinin hiçbir yaptırım hakkı yoktu.

“Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu.”

Düyun-u Umumiye İdaresi gittikçe güçlenerek, zamanla devlet içinde devlet haline geldi. Devlet gelirlerinin üçte birini yönetecek ve tahsil edecek bir örgüt kuran idare, Osmanlı İmparatorluğu’nun Maliye Nezareti’nden daha güçlü bir hale gelmiştir. Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısı 5.000 dolaylarında iken, Düyun-u Umumiye İdaresi’ndeki memur sayısı 9.000’e ulaşmıştır. 9.000 kişilik dev kadrosu ile Düyun-u Umumiye İdaresi devletin vergi gelirlerinin %70’ini tahsil etmekteydi.

******************************

Düyûn-u Umumiye İdaresi Türk Düşmanıydı

“Düyun-u Umumiye İdaresi Batı Avrupa devletlerinin ileri karakolu gibi çalışan, Avrupa devletlerinin siyasi himayesinde bir kuruluştur.”

Macit İnce, “Düyun-u Umumiye İdaresi devlet içinde devlet olup, tamamen devlet dışında işler yapıyordu. Mesela İtalya, Düyun-u Umumiye yönetiminden aldığı borçlarla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp savaşını finanse etmiştir. Türk halkının ödediği vergilerle Türkiye’ye karşı yapılan bir savaşa mali destek sağlamıştır” demektedir.

****

Düyun-u Umumiye’ye bağlı Tütün Rejisi, üretimi tekeline almıştı. Türk köylüsünün kendi tarlasında binbir emekle yetiştirdiği tütünü, piyasa değerinin dörtte birine zorla topluyorlardı. Ürününü, üç kuruş fazla versin diye başka tüccara satmak isteyen veya çocuğunun rızkı için bir balya tütünü saklayan köylü, Reji’nin “Kolcu” denilen silahlı birlikleri tarafından “kaçakçı” sayılarak infaz ediliyordu.

Hepimizin bildiği o meşhur “Çökertme” türküsündeki “Burası da Aspat değil Halil’im, aman Bitez yalısı” dizeleri, bir aşk kaçışını değil; tütün kolcularının kurşunlarından kaçan Ege köylüsünün feryadını anlatır.

Prof. Dr. Tayfun Özkaya’nın araştırmalarına göre, bu dönemde 20 binden fazla Anadolu insanı, sırf Avrupa’ya olan borçlar ödensin diye bu kolcular tarafından katledildi.

Halil’lerin ahını duymadan, Düyun-u Umumiye güzellemesi yapmak, Anadolu insanının hatırasına haksızlıktır.

“Mali bağımsızlığımıza yeniden kavuşmamız ise Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetin kurucu kadrosunun bize armağanıdır.”

Osmanlı’nın borçlarını, son kuruşuna kadar (1954 yılına kadar) Türkiye Cumhuriyeti temizlemiştir. Ekonomist Mahfi Eğilmez’e göre, T.C. nin ödediği Osmanlı borçlarının güncel değeri 500 milyar dolar mertebesindedir.

****

Devlet yönetmek, tarihi hamasetle süslemek değildir. Geçmişin hatalarından ders çıkarıp, ülkeyi yeni Düyun-u Umumiyelere muhtaç etmemektir.

Gerçek “yerlilik ve millilik”, Halil’lerin ahını işitmekten ve mali bağımsızlığı her şeyin üstünde tutmaktan geçer.

Yapılan – Yapan İlişkisi

     Yapılandan, yapana geçmeli fakat;

     Yapılanı, yapan olarak görmemeli.

     Yapılanı, yapandan bilmemeli.

     Evet, yapılan, yapanın eseri ama,

     Yapılan, yapandan değil.

     Meselâ: Yapılan, tuğladan olsun;

     Fakat tuğla; yapan değil.

     Tuğlayı, yapıda kullanan;

     Usta var arada.

     Yapılan ve yapanın oluşta;

     Beraberlikleri şart. Fakat,

     Yapılanın içinde, arasında değil yapan.

     Her şey, bir şeyden ama;

     O şey, yapan değil.

     Yapılan; yapandan, bir parça değil.

     Fakat, yapılanın yapana ihtiyacı var.

     Yapanın, yapılana ihtiyacı yok.

     Buna takılıp kalanların,

     Hiç mi aklı yok?

     Yaratan / yoktan var eden; değil yaratık.

     Bu gerçeği analayalım artık!

     Meselâ: Sarayı, saraydan bir parçanın yaptığı sanılsa!

     Hem o parça; hem yapan, hem yapılan sayılsa!

     Akıl, işte bu noktada, ister istemez ayılsa!

     Anlasa ki, yapan ayrı, yapılan başka!

     “Düşmüşüm, der: Ben nasıl bir aşka?”

     Akıl, bu hususta gidip gelse!

     Bu sefer görse ki, yapılan içinde:

     Bir plân, bir proje denecek bir belge;

     “Tamam! Der: İşte buldum, bu iş nasıl bir bilmece!

     Bu sarayı yapan; bu plân, bu kroki olsa gerek!

     Yok artık bu kadar kafa yormaya, bu iş için!

     Niçin akıl edemedim? Yazık bana, hayf bana!

     İşte her şey ortada; plân, program ve yaptıkları saray!

     Sanki doğdu içime, beni aydınlatan bir Ay!

     İşte, yapan da belli, yapılan da;

     Artık, arama; yapanı, ne yerde ne de Ay’da!

     Çünkü yapılan da yapan da, aynı şey!”

                                              x

     Akıl; akıl olmayınca ancak;

     Düşülür! Yapılanda, yapanı aramak gibi bir safsataya!

     Bu temelden yanlış bakış; düşürür insanı:

     Sebep, madde ve tabiata yaratıcılık vermeye!

     Zerre hareketleri, atom enerjisi gibi keşif ve buluşlar;

     Kimi insanları heyecanlı kılar!

     Yaratılışın, onlardan bilinmesini dayatırlar!

     Çünkü, Yaratan, yaratılanlar cinsinden olamaz!

     Gerçeğinden gafil ve habersizdirler!

Gelecek Eşit Dağıtılmıyor

Geçmiş yazılarımdan birinin başlığı “Ben yapay zekâ, geliyorum!” idi. Bilin bakalım kimden esinlendim? Kılıçdaroğlu gelemedi ama yapay zekâ çoktan geldi ve bir tsunami gibi gelmeyi, kapsamayı, derinleşmeyi sürdürüyor. Cin şişeden, diş macunu tüpten çıktı; artık geri girmez.

Biz, yapay zekâdan bahsedilirken sanki yabancı ülkelerde yaşanan bir olay gibi bakıyoruz. Hani oralarda oluyormuş ama bizi pek etkilemez — teğet geçer. Bu da anlaşılabilir, çünkü yapay zekâ kullanımının yayılmasında başı çeken ülkelerden değiliz. Dünya ortalamasının da gerisindeyiz. Microsoft, yapay zekâ kullanımının 2025 istatistiklerini yayımladı. Ülkeleri karşılaştırıyor. Her ülke için 2025’in ilk yarısıyla ikinci yarısını da karşılaştırıyor. Dolayısıyla kimin hangi hızla büyüdüğünü görebiliyorsunuz.

Global kuzey ve güney

Yaygınlık ölçüsü olarak yapay zekâ araçlarını kullananların çalışma yaşındaki nüfusa oranını almış. 2025’in ilk yarısında, bu oranın %40’ın üstünde olduğu ülkeler sırasıyla; Birleşik Arap Emirlikleri (59,4), Singapur (58,6), Norveç (45,3) İrlanda (41,7), Fransa (40,9). İkinci yarıda bu beşe, İspanya (41,8) ve Yeni Zelanda da (40,5) katılmış. İlk beşlide de oranlar sırasıyla 64.0; 60,9; 46,4; 44,6 ve 44,0’a yükselmiş.

Microsoft’un raporunda ülkeler, Global Kuzey ve Global Güney diye ikiye ayrılıyor. Bu ayrım biraz coğrafya ama daha çok kalkınmışlık ve teknolojiye uyum. Mesela Birleşik Arap Emirlikleri pek Kuzey’de değil ama Kuzey’in başını çekiyor. Global Kuzey yapay zekâ kullanımında ortalama %24,7’deyken Global Güney %14,1’de. Daha kötüsü, Kuzey birinci 6 aydan ikinci 6 aya kullanımı %1,8 arttırırken Güney ancak %1,0 arttırmış. Yani “dijital uçurum” azalmamış, artmış. Bir başka yıldız iki yarı arasındaki kullanım artışı hızının şampiyonu Güney Kore. %25,9’dan %30,7’ye sıçramış. %4,8’lik sıçrayışla dünyada 18. sıraya yükselmiş. Dünya ortalamasını vermedim; o da %16,3 ve artış hızı %1,2.

Şahlansak mı?

Türkiye bunun neresinde? Türkiye %14,6 ile dünya ortalamasının gerisinde. Global Güney’e yakın. Artış hızımız dünya ortalamasıyla aynı, %1,2. Yapay zekâmızda henüz bir “şahlanış” veya “Türkiye yüzyılı” görünmüyor.

“Dijital uçurum” bir tabir. Bir de veyl mağluplara anlayışıyla söylenmiş, yarı şaka, yarı aşağılama bir söz var: “Gelecek geldi. Gelecek burada. Ama eşit dağılmıyor.”

Yapay zekâ yeni bir teknoloji ve her yeni teknoloji gibi bir S eğrisi çizerek yayılacak. S eğrisi yavaş başlar, sonra hızlanır, sonra doygunluğa ulaşır. Hani cep telefonlarının veya daha önce otomobillerin yayılışı gibi. Öyle ama tam öyle de değil. Çünkü yapay zekâ, yayılan sabit bir ürün değil. Cep telefonu ve otomobil de yaygınlaşırken gelişti. Fakat yapay zekâda gelişmenin hızı, yaygınlaşmanın, şimdilik, çok önünde. 2023 başında o zamanın en gelişmiş modeli GPT 3.5’e üniversite giriş sınavının Türkçe testini vermiştim. 40 soruda 8,75 net yapmıştı. Bu sınava giren adayların %21’inden daha iyi bir sonuçtu. O yıl, Türkiye ortalaması 15 net idi. Benzer testi 2024’te GPT 4.0’e, bu hafta da GPT 5 kullanan Copilot’a verdim. İkisinde de sonuç birbirine yakındı. Adayların %95’inden iyi sonuç aldılar.

Talih hazırlıklı olana güler

Microsoft’un raporunda iki ülke özel incelemeye alınmış. Biri kullanımda başı çeken Birleşik Arap Emirlikleri. 2017 Ekim ayında, dünya ChatGPT ile yapay zekâya uyanmadan ta beş yıl önce BAE, dünyanın ilk Yapay Zekâ’dan Sorumlu Devlet Bakanı’nı atamış. Aynı yıl, 9 kritik sektörü kapsayan bir millî yapay zekâ stratejisi tasarlamışlar. Başarı hazırlıklı olana geliyor.

Özel incelemeye alınan ikinci ülke, kullanımın en hızlı büyüdüğü Güney Kore. Güney Kore’de benim Türkiye’de TYT sonuçlarıyla verdiğim gelişmeye paralel bir hikâye var. GPT3.5’te yapay zekâ, İngilizce testlerinde öğrencilerin %70-80’inden iyiymiş. Benzer testin Korece’sinde başarısı en düşük %5’teymiş. GPT4.o’da İngilizce %90-95’e, Korece’de %70’e tırmandı. Nihayet bugün, Korece, İngilizce ile (ve Türkçe ile) aynı sonuçları alıyor. Testlerde öğrencilerin %95’inin üstünde.

Gelecek eşit dağılmıyor. Geleceği hızlandırmanın iki yolu görünüyor. Biri ülkenin olup bitene uyanık olması; kendisini ve halkı hazırlaması. Nutuk maalesef bu başarı için yeterli değil. İkinci yol, yapay zekânın daha da zekileşmesi. Yapay zekâyı Türkçe kullanıcılar için daha zeki kılmanın bir yönü de bizim sorumluluğumuzda. Yapay zekânın eğitiminde dilin yazı varlığı kullanılıyor. Derin bir geçmişi, devleti, edebiyatı olan dillerin milyarlarca kelimeden oluşan, dil biliminde “corpus ~ gövde” denilen yazılı birikimi vardır. Türkçenin bütün yazılı varlığını dijitalize edip yapay zekâyı onunla eğitmeliyiz. Türkçe corpus, yapay zekâ şirketlerinin kullanımına açılmalı, belki daha iyisi, biz kendi büyük dil modellerimizi (LLM’lerimizi) eğitmeliyiz. Kulağa geldiğinden daha karmaşık ve maliyetli bir iş ama yapmak zorundayız. Bu yönde teşebbüsler olduğunu duyuyorum.

Sevgililer Günü Vesilesiyle

Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” (İngilizce: St. Valentine’s Day) olarak bilinir
*
Biz çağları aşan engin tarihimizde Türk- İslam kültürünün ortak paydasında ‘’sevgiye’’ yüklenen anlamı işleyelim;
Öncelikle vurgulayalım ki sevgiyi, aşkı gerçek boyutlarıyla kavrayan bir âşık için o asla bir tek kişiyle veya nesneyle de sınırlandırılamaz. Aşkın kapsamında bir tane değil, anne, anne; eş, eş; Tanrı, Tanrı olmak şartıyla milyonlarca sevgili vardır. Ve her bir sevgili sonsuz derecede sevilecek kadar değerli ve kutsaldır.
Güneş, kendisine gülümseyen varlıkların hangisini geri çeviriyor? Yeter ki insanda aşk bir ruh hali olsun! ‘’Bütün mesele aşkın kendisine âşık olmaktır.’’Fertlerin, kurumların, ülkelerin ve hatta dünyanın huzuru buna bağlıdır.
Sevginin önemini hadislerle besleyen Ahlak Peygamberi diyor ki; ‘’İman etmedikçe cennete giremezsiniz, sevmedikçe tam iman etmiş sayılmazsınız.’’
Kur’an’ın ışığında
Ahlak Peygamberinin işlediği sevgi kavramını en içtenlikle kavrayan Hallac-ı Mansur ‘’Enel Hak, Enel Hak’’ diyor. Ben hakkım, hakikatim. İnsan Tanrının bir yansımasıdır. İnsan Tanrıdan ayrı düşünülemez ve eğer insan kalbini kötülüklerden, fesattan, hasetten arındırırsa Tanrı ile bütünleşir.’’mealinde gerçek aşkı/ sevgiyi vurgulayacaktır.
Ancak zamanın yönetimi bu kavramları anlamlandıramaz; Hallac-ı Mansur’u yargılar ve cezalandırır.
Hallac-ı Mansur hapisteyken kendisine ‘’aşk nedir?’’ diye sorarlar. Şöyle cevap verir:
‘’Bugün de, yarın da, öbür gün de göreceksiniz ne olduğunu. ‘’O gün ellerini ayaklarını kestiler, ertesi gün de darağacına çektiler, üçüncü günse küllerini rüzgâra savurdular…
Hallac-ı Mansur ölüme gitmeden önce dua eder:
‘’Allah’ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenlerden rahmetini esirgeme’’!
‘’Senin aşkın uğruna beni elimden ayağımdan gözlerimden dilimden başımdan ve canımdan ayıran bu kullarını affet, affet Allah’ım onları, aşkın hürmetine affet’’!
*
Aşkı Gökyüzünden Yeryüzüne indiren Tasavvuf Ehli Hoca Ahmet Yesevi diyor ki;
‘’Dertsiz âdem âdem değil anlayın/ Aşksız âdem hayvan cinsi bunu dinle/ Gönlünüzde aşk olmasa bunu anla/ Anlayanlara has aşkımı bağışladım’’
‘’Zahit olma, abit olma, aşik ol / Mihnet çekip aşk yolunda sadık ol / Nefsi tepip dergâhına layık ol / Aşksızların hem canı yok, hem imanı’’
‘’Kul hace Ahmed, zahid olma âşık ol / Bu yollarda bi – bak yürüme sadık ol / Leyla ve Mecnun, Ferhat Şirin, Vamik ol / Âşık olmayan Hak didarın göremez’
*’
Sevgiyle kalın selamla kalın severek kalın aziz dostlar!

İnsan + Yapay zekâ > İnsan

“Yapay zekâyı anlıyor muyuz, yoksa yanlış mı anlıyoruz?” diye başlık koyacaktım. Sonra vazgeçtim. Doğrudan bir örnekle derdimi anlatmayı tercih ettim.

Copilot ile aramda geçen bir sohbeti aşağıya aktaracağım. Böylece yazımı yapay zekâya yazdırmaya en yakın geldiğim gün bugün olacak. Yapay zekâ konusunda yanlışlar tek değil. Mesela son zamanlarda “algoritma” kelimesi de çok popüler ve yapay zekâyı algoritma sanan yazılarla karşılaşıyorum. Algoritma yapay zekânın tam zıddı dersem başım ağrımaz. Algoritma – Al Harezmî’ye rahmet dileyerek – adım adım planlanmış bir reçetedir. Algoritma hata yaparsa nerede yaptı diye araştırıp bulursunuz. Yapay zekânın eğitimi ve kullanıcıya sunuluşu elbette algoritmalarla gerçekleşiyor ama kendisi algoritma değil. Bu yüzden hata yaptığında ‘Nerede hata yaptı?’ sorusunun cevabı yoktur. Yapay zekânın hatalarını, daha doğrusu sabuklamalarını – yani halüsinasyonlarını – düzeltmek için yine başka yapay zekâlar kullanılıyor.

Şimdi gelelim sohbete.
____________

YZ: Ama bilgelik, duygu, sezgi hâlâ insanda.

Ben: “Ama bilgelik, duygu, sezgi hâlâ insanda.” Buna benzer hükümler çok popüler ama ben bunu savunmayı sevmiyorum. Çünkü yapay zekâ hareketli bir hedef. 2026’da bunu söylüyorsak acaba 2030’da da söyleyebilecek miyiz? Ben insan zekâsı ile yapay zekânın tokuşturulmasından hoşlanmıyorum. Bence önemli olan (insan + yapay zekâ) > insan denklemi.

YZ (Bunun ne müthiş bir fikir olduğuna dair bir nutuk attıktan sonra…): “Geleceğin zekâsı hibrittir: İnsan + Yapay zekâ.” İstersen bu fikri yazının finaline yerleştirecek kısa, vurucu bir paragraf da yazabilirim.

Ben: Yaz bakalım.

YZ: İstersen bunu biraz daha edebî, biraz daha teknik, biraz daha polemikçi bir tonda yeniden yazabilirim. Hangi tona yakın olsun?

Ben: Üçünü de denersen elime dört versiyon geçer ki bu ayrı bir yazı olur. 🙂

YZ:

1) Edebî / Deneme Üslubu

Yapay zekâyı insan zekâsının karşısına koymak, gölgenin ışıkla yarışması gibi geliyor bana. Gölge ışığın yokluğunda anlamlıdır; ışık da gölgenin varlığıyla derinlik kazanır. İnsan ve yapay zekâ da böyle: Biri sezgisiyle, kültürüyle, hafızasıyla; diğeri hızıyla, örüntü gücüyle, yorulmazlığıyla birbirini tamamlıyor. Bu yüzden geleceğin zekâsı bir bilek güreşi değil, bir ortaklık. İnsan tek başına ne kadar güçlü olursa olsun, yapay zekâ ile yan yana geldiğinde ufku genişliyor, imkânları çoğalıyor. Denklem basit ama devrimsel: İnsan + Yapay zekâ > İnsan. Asıl kırılma, insanın makineyi rakip değil, yol arkadaşı olarak gördüğü anda başlıyor.

2) Teknik / Analitik Üslup

İnsan zekâsı ile yapay zekâyı karşı karşıya koyan söylem, teknolojik gelişmenin dinamik doğasını göz ardı ediyor. Yapay zekâ, statik bir sistem değil; her yeni modelde kapasitesi, bağlam penceresi, örüntü tanıma yeteneği ve çok dilli performansı genişleyen hareketli bir hedef. Bu nedenle “insan şu alanda üstün, yapay zekâ bu alanda yetersiz” türü hükümler hızla geçersizleşiyor. Daha sağlıklı yaklaşım, iki sistemin tamamlayıcı özelliklerini birlikte değerlendirmektir. İnsan, amaç belirleme, etik değerlendirme, kültürel bağlam kurma gibi yüksek seviye bilişsel süreçlerde güçlüdür; yapay zekâ ise büyük veri işleme, hız, tutarlılık ve örüntü çıkarma konularında çarpan etkisi yaratır. Bu iki kapasite birleştiğinde ortaya çıkan toplam güç, tek başına insan zekâsının erişebileceği sınırların ötesine geçer. Bu nedenle geleceğin en verimli modeli, rekabet değil entegrasyondur: (İnsan + Yapay zekâ) > İnsan.

3) Polemikçi / Tartışmacı Üslup

“Bilgelik insanda kalır, duygu insanda kalır. ” gibi cümleler kulağa hoş geliyor ama gerçeği ıskalıyor. Yapay zekâ her yıl sınırlarını genişletirken hâlâ “insan üstünlüğü” masalına sarılmak, teknolojiyi anlamamakla eşdeğer. Asıl mesele üstünlük değil; asıl mesele verimlilik. İnsan zekâsı tek başına sınırlı: yavaş, unutkan, önyargılı. Yapay zekâ ise tek başına amaçsız: neyin önemli olduğunu bilmez, bağlamı kuramaz. Bu ikisini birbirine rakip yapmak, iki bacağın hangisinin daha iyi koştuğunu tartışmaya benziyor. Koşu, ikisi birlikteyken mümkün. Geleceğin kazananı, insanı makinenin karşısına diken değil, yanına koyan yaklaşım olacak. Formül belli: İnsan + Yapay zekâ > İnsan. Geri kalan her şey nostalji.
_____________

Ne dersiniz? Hâlâ kuru, mekanik, takır-tukur diyebilir misiniz?

Bir Teşehhüd Seri Atış

 Şarjörüme aşkı sürdüm

Şenlik şimdi namlu ucu

Sensizliğe sofra serdim

Bitmedi özlem orucu

 Böğürtür beni bu sevdâ

Sanki yalnızlık gezmesi

Gönül yine sessiz avda

Yer misin yürek ezmesi

 Parça tesirli bir hasret

Tutar yakamdan yakamdan

Meğer beni güle hapset

Ki geçilmez fiyakamdan

 Düş peşine kutsal düşün

Çalakalem kalbime dal

Bu kaçıncı iç çekişin

Bin heves ver, bir nefes al

 5 Ağustos 2013 – Başiskele Karşıyaka

Düşün Damlaları  (28)

     – Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

     Meselâ: Herşeyi görmelerini ve anlamalarını sağlar. Onları hikmet sahibi kılar. Her şeyin nedenlerini ve  niçinlerini cevaplandırır. Gaybe âşina kılar. İsterse görmeden gösterir, duymadan duyurur. Anladığını idrak ve derk ettirir, algılatır. Bu gibi sayısız mânâ ve anlamlara sahip kılar.

     – Tüm kâinat, tüm cüzleriyle Yaratan’ı gösterir. Çünkü, her şey Allah’ın sıfat ve isimlerinin tecellîsidir. İşte bu anlamdaki varlıkların, Allah’ın birliğine şâhit olmaları İlahî birer işarettir.

     – “Hu” diye okunan, telaffuz edilen harfin şekline bir bakılsa; yazılış şeklinin kâinatı ve gök cisimlerini nasıl resmettiğinin farkına varılır. İşte Kur’ân’ın mucize oluşunu, bir de bu açıdan düşünmeli. Mânâ ile şeklin uyumunu ibretle tefekkür etmeli.

    Nitekim “Kul euzü birabbinnasi.” ve devamını okurken mânânın somutlanışını hayretle görürüz. Keza “Tebbet yeda” ve devamında mânânın seslenişi duyulur. Kur’ân’ın kelimeleri ve mânâları arasındaki uyum düşünülmeli. Nasıl muhteşem bir kitaba sahip oluş, şükranla yâd edilmeli. 

     – Nasıl ki bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz. Bir müessese ve kurum müdür ve idarecisiz olamaz. Ama bunların etrafında çalıştırdıkları vardır. Yapılanlar idarecinin direktiflerinden başka  şeyler değildir. Tabii ki, Allah’ın gözler önüne zâhiri birer perde olarak sundukları, birer kukladan ibaret olup, yapan yaptıran, aslında bizzat Allah’tır.

     Oysa insanlar gerçekten yardımcıya muhtaçtır. Fakat, Allah’ın bu çeşit yardımcılara zinhar ihtiyacı yoktur. Zâhirdeki görüntü imtihan sırrından dolayıdır.

     Ölünce, bu sırra artık ihtiyaç kalmadığı için, sebepler ortadan kalkar. İnsanlar gerçeği olduğu gibi görür.

     – “Bu dünyada Allahu Tealâ, izzet ve azametinin gereği, akla göre sebepleri, kudretinin bir perdesi olarak var etmiştir. Ama tevhid hakîkati ve İlahî Celal de, Allah’ın kudretinin ortaya koyduğu eserde; hakikî tesirden el ve eteklerini çekmelerini isterler.”

     Zaten bu, istiklal ve bağımsız oluşun da bir gereğidir. Çünkü saltanat, şerik yani ortak kabul etmez. II. Bayezid’in “Arus-u saltanat şerik kabul etmez.” / “Saltanat gelini ortak istemez.” dediği gibi.

     – Kitap ve içindeki harfler, kelimeler, cümleler, kâğıt ve kitabın kapağı; hiçbiri kitabın ortaya çıkışında asıl rol sahibi değildir. Kitabı kitap yapan; onu yazan ve yazdıklarına binbir mânâ yükleyen İnsan’dır. İnsan ise, kitabın ne maddesine benzer, ne de mânâsına! Yüce Allah da, yarattıklarından müstağnidir. Yâni ne onlara muhtaç, ne de onlara karşı ihtiyaç içindedir.

     – Köpek Balıkları ağızlarını açıyor, küçük balıklar girip dişlerini temizliyorlar! Timsah da…

Büyük hayvanlar ve kuşlar, maymunlar birbirlerine yardım edip, asalakları bulup çıkarırlar!…

Her vücut organı; birbirini tamamlayan, onun yardımına koşan organlar toplamıdır.

Rüzgarın, tohumları taşıması. Arıların, böceklerin; çiçek ve bitkiler arasında postacı gibi görev yapmaları, hava ile yer arasındaki ilişki ve alış verişler…                                                                                                                                                         

     Velhasıl her şey, her şeye bağlı. Her şey, başka bir şeye muhtaç. Her şey, her şeysiz olmuyor, olamıyor.

     Bütün bunların arkasında, bu uyumu sağlayan ve hazırlayan Zât-ı Zülcelal Hazretleri var.

     Her şeyi, birbirinin hizmet ve yardımına koşturuyor. Hepsini de insana hizmet ve yardımda âdeta birbiriyle yarıştırıyor.

     Evet “Bir şey, her şeysiz olmaz.” Nitekim olmuyor olamıyor.

     – “Kâinatın bir şiir gibi nazmedilip yazılmasında bir mucizelik var. Kur’ân-ı Kerim nasıl ki mucizedir, hiç kimse onun benzerinde bir kitap yazıp ortaya koyamaz.

    Aynı şekilde, kâinat kitabının yaratılması da öyle mucizedir.”

    Biri kevnî / maddî, somut kitap.

    Öteki kelâmî, soyut mânâ kitabı.

    Biri; sayfasında harf, kelime ve cümleleri bulunduruyor.

    Öbürü; mânâ ve anlamları gösteriyor.

Sevgililer Günü Anısına…

                           ( Sevenler Öldüğünde Yüreklerindeki Sevda Nereye Gider? )

    O sabah da erkenden uyanmış, gece boyunca yağan kar yağışının soğuttuğu evin bir an önce ısınması için sobasını yakmış, yavaş yavaş ısınan mutfağına geçerek biricik sevgilisine kahvaltı hazırlamaya başlamıştı…

   50 yıldan beri hep aynı şeyi yapar, özellikle de sevgililer günü geldiğinde kahvaltıyı o hazırlardı.   Bugün Şubatın 14’üydü.

   Bir an düşündü!

 ‘’Sevginin, sevgililerin günü olur mu hiç?’’ Diye söylendi.

  Tabii ki olmazdı. Seven insan sevdasını günün her saatinde hissetmeli, sevdiğine de göstermeliydi. Seven gönüllerin sevdası zaten sadece bir güne sığmazdı…

  Ne çabuk geçmişti o sevgi dolu yıllar…

  Ne çok birikmişti yaşamlarına anlam katan anılar.

  Göz göze geldikleri, el ele tutuştukları ilk günü hatırladı. Derin bir iç geçirdi. Ve sonrasında acısıyla, sevinciyle yaşanan onca yıl bir anda adeta canlandı.

  Sevgiyle dolu yıllar ardı ardına sıralandı…

   20’li yaşlarda evlendiklerinde ikisi de çok gençti. Ama onlar her şeyi birlikte büyüyerek yaşamıştı.

  Analar, babalar, yakın akrabalar yoktu artık.

  Ama yaşamlarına anlam katan iki evlat, iki de torunları vardı.

  Ve hala birbirleri için çarpan iki sevgi dolu yürek…

   Hayatın en güzel tarafı da bu değil miydi zaten.

   Hayatın en güzel tarafı bu idi ama bundan da güzel olanı, tüm bu güzellikleri paylaştığı, ona bunca zaman büyük bir tutkuyla bağlanan eşi, sevdiği gonca gülünün varlığı idi.

   El, ele tutuştukları o günden sonra bu eller hiçbir zaman ayrılmamıştı. Zaman onları öylesine büyük güçlüklerle sınamıştı ki! Ama onlar her güçlüğe göğüs germiş,  birbirlerine olan sevdalarından asla vazgeçmemişlerdi.

   Tüm bunları düşünüp, kimi zamanda kendi kendine konuşurken hazırladığı kahvaltı masasını türlü kahvaltılıklarla donatmış; ocakta kaynayan çaydanlıktan gelen ses, çayın da hazır olduğu haberini vermişti.

   Artık her şey hazırdı. Sırada evin hanımının, biricik sevgilisinin masaya gelmesi kalmıştı…

   Yavaş, yavaş yatak odasına doğru yürüdü. Oda kapısını usulca açtı. Ve sonrasında:

   ‘’Kahvaltı hazır Gülüm’’. Diye fısıldadı.

    Ancak Gülünden bir cevap alamadı. Çünkü sevdiği kadın odada artık yoktu…

  Sevdiği kadın odada yoktu ama 50 yıl aynı yastığını paylaştıkları yatağın başucunda gonca gülünün gülen bir fotoğrafı ile o sonsuz yolculuğa çıkmadan önce ona hitaben yazdığı son sözleri vardı.

   ‘’Canım sevgilim;

     Biliyorum, ben gittikten sonra hayat senin için çok zor geçecek. Çok üzüleceksin. Yalnız gecelerin ağırlığını taşıman kolay olmayacak. Ama lütfen üzülme, korkma. Ardımızda kalan anılar sana güç verecek. Hem evlatların, torunların da seninle…

   Senden son bir ricam olacak!

   Her 14 Şubat geldiğinde, ben varmışım gibi yine erkenden kalk, kahvaltımızı hazırla. Yine yatağımıza gel beni uyandır. İnan ki, ben her yıl bu anı bekleyecek, yine seninle birlikte olacağım…

    Seni hep sevdim. Ömrüm seni sevmekle geçti. Yeniden dünyaya gelsem yine senin sever, yine senin sevgilin olurdum.

   Hem sevgimi de yanımda götürmüyor sana bırakıyorum. Seni korusun, kollasın diye…

   Hoşça kal aşkım…’’

   Bu kısacık mektubu onu kaybettiği iki yıl önce yatağının başucunda bulmuştu.

  Her güçlüğe birlikte göğüs germişler, her zorluğu el ele vererek aşmışlar ama o melun hastalığa yenik düşmüşlerdi.

   İşte bu sabah, onun beklediği o sabahtı.

  Geride daha kaç 14 Şubatı kalmıştı bilemiyordu! Ama o, her 14 Şubatta onun istediğini yapacak;  sabah kahvaltısını o varmış gibi hazırlayacaktı…

  Yüzlerce defa okuduğu mektubu bir kez daha okudu. Yatak odasının kapısını yavaşça kapattı. Kahvaltı masasına döndüğünde, biricik sevgilisinin, ömrünce sevdiği kadının hayalini, gülen yüzünü karşısında buldu. Her 14 Şubatta o biricik gülünün söylediği cümleleri hatırladı: ‘’Günaydın aşkım. Bak sevgim seninle, yanı başında duruyor. Haydi, gel artık çayını soğutma…’’ Yavaşça masaya oturdu. Gözlerini kapadı. Hayat artık onun için sadece anılar yumağından ibaretti…

                        Yaşanmış bir hayat hikâyesini anlattığım bu yazımdaki asıl soru şu:

                             ‘’ Sevenler öldüğünde yüreklerindeki sevda nereye gider? ‘’

   Cevabınızı en azından bu 14 Şubat günü sevdiğinize mutlaka söyleyin. Onu ne kadar çok sevdiğinizi defalarca tekrarlayın. Siz gittiğinizde dahi yüreğinizdeki sevdanın onun yanında olacağını onun gözlerinin içine bakarak bir kez daha, bir kez daha söyleyin.

   Çünkü o gittikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, anılar yumağında ona seslenseniz de, hayalini yanı başınızda hissetseniz de, onun yeri ise asla dolmuyor…