18.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 23

‘Birleşik Kıbrıs’ Böyle Gerçekleşecekti…

Bundan 22 yıl önce 24 Nisan 2004 Tarihli referandumda, Rum tarafının ‘Hayır’ oyu ile ret edilen ‘Annan Planı’, Kıbrıs Türk Halkının adadaki varlığına son veren tuzak bir plandır denildiğinde; yapılan ikazlara aldırış edilmemişti!

Kıbrıs Türk’ünü, bu plana evet demesi için gerçekleşmesi imkânsız vaatler ile kandırmışlar; üstüne üstlük herkesin cebine AB Pasaportu bile koymuşlardı!

Ya Rumlar da bu plana evet deseydi, bu tuzak plan kabul edilerek yürürlüğe girseydi; acaba adada neler yaşanmış olacaktı?

O dönemde Rum kesiminde yayınlanan Alithia gazetesi bu değişimleri şöyle özetlemişti:

  • 29 Nisan 2004: Kimlik- pasaport ibrazı gerekmeden kullanılabilecek iki geçiş noktası açılacaktı. Rum’ların nerede ikamet ettiklerine bakılmaksızın, istenilen herhangi bir yerde ikinci konut edinme hakkı olacaktı. İade edilecek olan toprak, hukuki açıdan Kıbrıs Rum devletine ait ama iadelerine kadar denetimi Güvenlik konseyinin yetkisiyle Barış Gücünde olacaktı. Kıbrıslı Rum’lar, Yenierenköy, Sipahi ve Dipkarpazda eğitim, din ve siyasi kazanımlarla derhal özerklik statüsü kazanacaklardı. Kıbrıs lirası, bütün Kıbrıslıların parası olacaktı.
  • Mayıs 2004: İngiliz üsleri arazisinin yarısı Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetine verilecekti. Bu arazinin %90’ınından fazlası Rum eyaleti tarafında kalacaktı.
  • 13 Haziran 2004: Avrupa Parlamentosu seçimleri ile eş zamanlı olarak, Federal parlamento ve her eyaletin parlamentoları için genel seçimler yapılacaktı.
  • 1 Ağustos 2004: BM’in yeni Barış Gücü tam yetki sahibi olacak ve Güvenlik Konseyinin yetkisi temelinde misyonunu yerine getirmek için geliştirilecekti.
  • 11 Ağustos 2004: İlk etapta iade edilecek ara bölgenin tamamını, kapalı Maraş’ı ve Erenköy’ü kapsayan topraklar kapsamındaki bölgeler, Kıbrıs Rum eyaletine devredilecekti. 15 bin Rum göçmen, evlerine dönecek ve mallarına yeniden kavuşacaktı.
  • 29 Ekim 2004: İkinci etapta iade edilecek topraklar kapsamındaki Düzce, Taş Köy, Maden Köy ve Lefke; Kıbrıs Rum eyaletine iade edilecekti. 3 bin 200 Rum göçmen evlerine dönecek, mallarına yeniden kavuşacaktı.
  • 1 Ocak 2005: Kıbrıs Türk eyaletinde Türk Lirasının kullanımına son verilecekti.
  • 29 Ocak 2005: 6 bin Türk askeri Kıbrıs’tan geri çekilecekti. Rum Milli Muhafız ordusu ve Türk kuvvetleri silah sistemlerini %20 oranında azaltacaktı.
  • 29 Nisan 2005: Daimi ikamet veya çalışma izni olmayan Türk vatandaşları Kıbrıs’ı terk edeceklerdi.
  • 29 Haziran 2005: Ömerli, Bademli Köy, Gaziler ve Kırklar Köyleri Kıbrıs Rum eyaletine iade edilecekti. 4 bin Rum göçmen, evlerine geri dönecek ve mallarına yeniden kavuşacaktı.
  • 29 Eylül 2005: 7 bin 500 Türk askeri daha Kıbrıs’tan çekilecek, Rum Milli Muhafız ordusu ve Türk kuvvetleri silah sistemlerini %25 daha azaltacaklardı.
  • 29 Ocak 2006: 7 bin 500 Türk askeri daha Kıbrıs’tan çekilecek, Rum Milli Muhafız ordusu ve Türk kuvvetleri silah sistemlerini %25 daha azaltacaklardı.
  • 25 Eylül 2006: Türk ordusunun sayısı, Kıbrıs Türk eyaletinde 6 bin ile sınırlanacaktı. Aynı sayıda Yunan askeri Kıbrıs Rum eyaletinde konuşlanacaktı. Askeri kontenjanlar, kısıtlı silah gücü ile önceden uzlaşılmış 6 kışlada bulunacaktı.
  • 29 Ekim 2006: Güvercinlik, Günebakan, Çayönü, Türkmen Köy, Yeşil Irmak, Akdoğan, İncirli, Kuru Tepe Köyleri ile Maraş’ın kuzey batı bölgesi Rum eyaletine iade edilecek; 12 bin Rum göçmen evlerine ve mallarına geri dönecekti.
  • 29 Nisan 2007: Alay Köy, Yukarı ve Aşağı Bostancı, Haspolat ve Maraş’ın kuzeyi Rum

Eyaletine iade edilecek. 14 bin Rum göçmen ev ve mallarına geri dönecekti. Kıbrıslı Rum’lar, Kıbrıslı Türk’lerin ikameti amacıyla kullanılmayacak olan Kıbrıs Türk Eyaleti’ndeki mallarının 1/3 nü elde etmiş olacaklardı.

  • 29 Ekim 2007: Güzelyurt kenti ile Gürpınar, Şirin evler, Ağır Dağ, Paşaköy, Özhan, Serhat Köy, Korkuteli, Çamlı Köy, Gemi konağı, Karpaşa, Mevlevi, Kozan, Çamlıbel, Zümrüt Köy, Kılıçaslan, Koruçam, Güneş Köy, Yeşilyurt, Yeşilırmak, Dörtyol, Aydın köy, Pirhan, Akçiçek, Vadili Kıbrıs Rum eyaletine iade edilecekti. 33 bin Rum göçmen geri dönecekti.
  • 29 Nisan 2009: Bütün Rum’lar Kıbrıs Türk eyaletinde, her kentin ve köy nüfusunun %6’sı oranında daimi yerleşme hakkı kazanmış olacaktı. Kıbrıslı Rum’lar 3’te bir kriterine uygun olarak mallarını geri alacaklar; Kıbrıslı Türk’lerin adanın başka bir bölgesinde, başka konutlara (neresi, ne halde olduğu/olacağı meçhul!) taşınmaları tamamlanacaktı…
  • En önemlisi ise en nihayetinde Türk asker sayısı 950’ye inecek, Türkiye’nin garantörlük hakkı ise Uluslararası denetime tabi olacaktı…

İşte bundan 22 yıl önce; ‘’Yes Be Annem’’, ‘’Barra Denktaş’’ nidalarıyla yeri göğü inletilen KKTC’ de, şehitlerimizin isimlerini taşıyan caddelerimizde, AB Bayraklarının, ne idüğü belirsiz paçavraların sallandığı Lefkoşa sokaklarında; planın kabulü için her türlü oyunun oynandığı ‘Annan Planı’ gerçeklerinin özeti yukarıda sıraladıklarımdı…

Şimdi bu gerçeklerin ışığında bir kez daha sormak istiyorum:

Hala Federasyon çatısı altında çözüm peşinde olanlar; Rum tarafının hedeflediği ve asla vazgeçmediği ‘Kıbrıs’taki Çözüm’ şekli böyle mi gerçekleşsin? Pekiyi, Kıbrıs Türk Halkının bu çözümdeki kazanımları nedir?

Genelde o dönemin gerçeklerini, Rum basınından öğrenebildiğimiz için! Kıbrıs Türk Halkının kazanımı koskocaman bir hiç olacaktı!

Sonuçta sadece on binlerce yurttaşımızın yaşadığı evleri terk etmesi yeni göçler, yaşanacak aile dramları, büyük bir toplumsal travma, kargaşa, gözyaşı ve barışa indirilen acımasız bir darbe yaşanacaktı…

Neden veren taraf hep Kıbrıs Türk’ü? Neden tüm haksızlıkların muhatabı? Onca çekilen acıların, yitirilen canların, geleceği olmayan nesillerin yaşadığı umutsuz yılların hesabı nerededir?

Neden? Bu halk tarihi boyunca Kıbrıs’ta kendi vatan topraklarından atılmak isteniyor ve bir türlü rahat bırakılmıyor?

Kıbrıs Türk Halkı’nın çilesi ne zaman bitecek? Tarihi gerçekleri görmezden gelen gözler, gelecekte yaşanacakları da görebilmekte midirler?

Ama her şeye rağmen pes etmeyen ve her defasında Anavatanı Türkiye’ye olan bağlılığı ile hak ettiği vatan topraklarında dimdik ayakta kalmayı başarmış olan yine bu halktır.

Yakın tarihte dünya coğrafyasının her hangi bir yerinde vermiş olduğu yaşam mücadelesi ile kurmuş olduğu kendi devletini bu kadar hak etmiş başka bir örnek var mıdır acaba?

Birleşik Kıbrıs çatısı altında, ‘Tek devlet, Tek egemenlik, Tek halk’ safsatası savunulduğu’ sürece ortaya çıkacak yegâne gerçek; Kıbrıs Türk Halkının kaybetmesi, kan ve can verilerek elde edilmiş olan kazanımlarımızın en önemlilerinin büyük bir olasılıkla kaybedilmesi olacaktır.

Önemli olan bir gün anlaşma gerçekleşir de, ‘Birleşik Kıbrıs’ ilan edilecek olursa; toprak, mal ve mülk paylaşımının yapılacağı günlerde, Kıbrıs Türk’ünün büyük bir bölümünün 1974’den beri yaşadığı topraklardan, 52 yıldır evim, yuvam diye bellediği, evlatlarını yetiştirdiği, anılarını biriktirdiği köylerinden, yerleşim merkezlerinden nereye ve nasıl gideceğidir?

Söz konusu böylesi anlaşma gerçekleştiğinde; hiçbir siyasi, böyle bir durum yaşanmayacak diyebilir mi? Böylesi bir teslimiyete kim evet diyebilir?

Kıbrıs adasına barış ve özgürlük 20 Temmuz 1974’te gelmemiş midir? Kıbrıs Türk Halkı 1983’ten beri kendi devletinde hür ve bağımsız yaşamamakta mıdır?

52 Yıl sonra gelinen noktanın tek bir gerçeği vardır. O da KKTC devletinin sonsuza dek yaşayacağıdır.

Bu gerçeği savunmak, tüm dünyaya kabul ettirmek en önemli görev olmalıdır.

Merminin Ördüğü Sır

 Sâhilime vuran yürek çırpıntılarım

Beni muhkem bir susuzluğa mayalıyor

Yatak-yorgan sırtlatan sıkıntılarım

Kör pençelerle beynimi tırmalıyor

Damlarda dolaşan o hayâlin sesi

Aktarır bizi bir muhteşem meçhûle

Gözlerinden par par yağar kızılötesi

Döneriz kıyâmetengiz bir mahsûle

Sığmıyor rûhun resmi Nûh’un Gemisi’ne

Sanki bu beden bu yüreğe bir boy dar..

Âşığım yasak ömrün tek hür meyvesine

Geliyor yedialtmışbeşlik hakîki yar!

      2 Şubat 1995 – İzmit Bahçecik

Zekâ ve Toplum

Toplumdan insan beynine, oradan yapay zekâya… Bunların her birini noktalar ve noktaların arasında bağlar şeklinde modelleyebilirsiniz. Toplumda fertler ve aralarındaki ilişkiler. Beyinde nöronlar ve onları birbirine bağlayan sinapslar. Yapay zekâ da böyle. Düğümler ve düğümler arası bağlantılar.

Bu modellemeyle başka bir şeyi de fark ediyorsunuz. O kişiler, nöronlar, düğümler önemli önemli olmasına da aralarındaki bağlantılar daha da önemli. Böyle ağlarda bağlantı sayısı fert-nöron-düğüm sayısından binlerce defa fazla.

Hayır, bu yazı bir yapay zekâ yazısı değil. Nöroloji yazısı da değil. Toplumlara bu düğümler ve bağlantılar mantığıyla bakmak istiyorum. Toplumu oluşturan ağda, belki diğerlerinde olmayan bir şey var. İnsan toplumu meydana gelir gelmez kendi içinde bir teşkilatlanmaya gidiyor. İşte bu teşkilatlanma mecburiyeti bazen bir aşağıdakiler – yukarıdakiler yapısı doğurabiliyor.

Statü mü görev mi?

Her zaman değil. Bazen “başkan” mesela göç sırasında başkanlık yapıyor, göçü çekip çeviriyor, mevsimlik yer değiştirme sona erince de başkan diye bir unvan kalmıyor. Makamlar görevlendirmelerden ibaret, ilelebet süren statüler değil. Bazen hiç yönetim piramidi yok. Yani başkanlar, başkanların adamları falan yok. Bazen yönetim teşkilatı var ama bu toplumun kendi eliyle yaptığı bir görevlendirme toplum arzu ettiği zaman yöneticileri değiştiriyor. Demokrasiler böyle.

Toplumdaki ilişki ağları bazen yatay. İnsanlar kendi eşitleriyle yoğun ilişki içinde. Her türlü alışveriş, iş sahibi olma, evlilik, her şey yatay bağlantılarla yürüyor. Robert Putnam’ın Kuzey ve Güney İtalya’yı karşılaştıran ünlü Demokrasiyi Çalıştırmak kitabında tarif ettiği Kuzey İtalya böyle. Kuzeyi yöneten meclisler halkın geniş katılımıyla oluşuyor. Meclis üyelerinin hemen hepsi toplantılarda söz alıyor, tekliflerde bulunuyor, tekliflerin lehinde veya aleyhinde konuşuyor. Yoğun katılımları zabıtlarda belgelenmiş. İşte bu tarz bağlantılarla yönetilen yapılara yatay diyorum. İnsanlar kendi aralarında teşkilatlanırken bazı işleri yürütmek için başkanlıklar, başkan yardımcılıkları ve başka görevler tanımlıyor. Fakat adı üstünde, bunlar görev; kalıcı statüler değil. Görevin yapılabilmesi için gerekli yetkiler ve onlarla birlikte gelen sorumluluklar. Tayin, terfi, azil… Hepsi eşitler arasında yapılan işlemler.

Lordlar, baronlar

Güney İtalya, Kuzey’den farklı. Orada, ta baştan, Norman egemenler var. Normanlar yerel işlerin yürütülmesi için baronlar atıyor, yetkilendiriyor ve arka çıkıyor. Kurulan teşkilatlar dikey. Halk ve memurlar baronların ağzına bakıyor, onların gözüne girmeye çalışıyor. Baronlar da efendileri Norman’ların…

Bu hâl ve bu hâlin sonuçları, bu hâlin yarattığı toplum psikolojisi bugüne kadar devam etmiş. Kuzey kalkınmış, çağdaş, refahlı İtalya. Güney, fakir, hâlâ mafyaların cirit attığı İtalya. Nedense dikey ilişkiler mafya oluşumuna yol açıyor.

İlişkiler yatay mı dikey mi? Her topluluk için bunu sorun. Mesela bizim partilerimize bakın. Hani şu Kuzey İtalya meclisleri gibi mi? Mesela grup toplantıları gerçekten grup toplantısı mı? Her milletvekili toplantıya katkı yapıyor, öneride bulunuyor, mevcut konular üstünde lehte veya aleyhte konuşuyor mu? Yoksa sadece görevi değil de statüsü başkan olan biri nutuk atıyor ve herkes de onu mu alkışlıyor? Sizce bizim partilerimizde ilişkiler düşey mi yatay mı?

Partilerimiz…

Yalnız grup toplantılarına değil partilerin teşkilatlanmasına bakın. İnsanlar siyasi görüşleri için bir araya gelmiş ve yerel teşkilatlar kurmuş. Sonra bunlar birleşmiş ve bir parti oluşturmuş, sonra da işlerin yürümesi için bir başkan ve yönetim teşkilatları mı kurmuş? Birincisi eşitlerin bir araya gelerek kurduğu bir siyasi yapıdır. Partililer, liderin görevini yapmadığını düşünürse onun yerine başkasını getirir. Bu ağda ilişkiler yataydır.

Yoksa iş tepeden başlayıp aşağı mı gitmiş? Yani birisi çıkıp başkanlığını ilan etmiş, sonra ona tabi bir iç halka, sonra merkezin tayin ettiği yerel başkanlar ve onların iç halkaları mı oluşmuş. Bu ağ, düşeydir. Bir partili, liderin görevini yapmadığını söylerse kendini kapı önünde bulur. Lideri tenkit etmesi ihtimali olan bir yerel teşkilat derhâl feshedilir ve yerine yenisi görevlendirilir. Bu ağda ilişkiler düşeydir.

Toplum ağları tabii veya yapay zekâ ağlarına benzemez. Onlarda yatay veya düşey diye iki türlü iletişim tarzı vardır. Düşey ilişkilerin ağır bastığı toplum ağlarında yatay toplum ağlarına göre daha az zekâ vardır.

Çocuk ve Displin

“Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.” Dostoyevski

“Suç, bir insana ömrünün ilk yıllarında öğretilirse, o insanın kişiliğine yerleşir kalır.” Ovidius

Çocuk yetiştirmede dikkat edilecek noktaların başında ailenin ve okulun; sevgi, disiplin, ödül ve ceza anlayışları gelir.

İnsan sevgi ile büyür olgunlaşır, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevginin temel taşı kabul duygusudur. Çocuğun tek dayanağı anne-babasının sevgisidir. Sevgi ihtiyacı ömür boyu sürer ve sürekli doyurulması gerekir.

Çocuğun yetiştirilmesinde iki temel nokta vardır. Bunlar çocuğun sağlıklı, kişilikli, şahsiyetli, onurlu ve başarılı olmasını sağlar.

Eğer bunlarda hatalar veya ihmaller yapılırsa çocuğun gelişiminde, ruh sağlığında, karakterinde, kişiliğinde ve davranışlarında telafisi zor ciddi sorunlar ortaya çıkar.

 Bu iki temel nokta; SEVGİ ve DİSİPLİNDİR. Bu gün toplumumuzda bu iki hususta çok bariz hatalar yapılmakta ve çocuklarda ciddi tahribatlar meydana getirilmektedir.

Disiplin, insanın yapmak istedikleri ile diğer insanlardan bekledikleri ve toplumun istediği kısıtlama ve sınırlamalar, ya da fiziksel çevrenin tesadüfleri arasında bir denge kurma gerçeğinden doğmaktadır.

     Disiplin, ilişki içindeki tüm kişileri eşit olarak bağlayan, herkes için açık ve net olan kurallar olarak tanımlanmaktadır.

-Disiplin, kişilerin içinde yaşadıkları topluluğun genel düşünce ve davranışlarına uymalarını sağlamak amacıyla alınan önlemlerin tümüdür.

Geniş ve daha doğru anlamıyla disiplin; “Öğretici, düzenli davranış ve yetkinlik kazandırıcı yetiştirme” demektir. Bu sözün aslı da Latince öğrenmek (discere) kökünden çıkmıştır.

Disiplinde amaç, çocuğa, davranışlarını düzenlemesini sağlayacak kendi kendini yönetme yeteneği kazandırmak olmalıdır.

Öğretmen veya anne baba yanındayken sesi kesilen, denetim kalkınca çığırından çıkan çocuk, bu özdenetim yeteneğini kazanmamış demektir.

Ancak çocuk, yanlışla doğruyu, öğrense bile, davranışlarını buna göre ayarlaması zaman alır.   Çocuk zamanla kendi isteklerini dizginlemeyi öğrenir. Yer, zaman ve koşullara göre neyin doğru, neyin eğri olduğunu kendi saptayabilir. Arada bir yanılması olağandır.

Çocuk eğitiminde ceza korkusu hiç bir zaman ön sırada yer almamalıdır. Düzenli ve sorumlu davranış, öğretmen, anne baba ve çocuk arasındaki anlayış ve güven temeline dayanmalıdır. “Temelinde sevgi olan hiç bir eğitim başarısızlığa uğramaz !”

Geleneksel eğitim anlayışında, “disiplinden anlaşılan; ceza”, “ilgiden anlaşılan şımartmayken”;

Çağdaş eğitim anlayışında, “disiplin; sorumluluk kazandırma”,

“İlgi ise, takdir etme, destek verme, rehber olma” anlamındadır.

Çocuğa öğrenmesi, beceri kazanması ve yeteneklerini geliştirmesi için kılavuzluk edilir, iyi davranış örnekleriyle toplumsal kuralları benimsemesi sağlanır.

Olumlu gelişmeler desteklenip olumsuzlar düzeltilmeye çalışır. Kendine güveni arttırılır; bağımsız davranışları desteklenir. Bunlar yapılırken çocuğa sevgi anlayış ve hoşgörü ile yaklaşılır.

Çocuk denetim altında değilken de öğrendiklerini uygulayabilmelidir. Tek başına kaldığı zaman da kurallara uyuyor, davranışını kendi düzenleyebiliyorsa, yetiştirme başarılı olmuş sayılır.

Bu çerçevede, disiplini insanın elini kolunu bağlayan yasaklamalar değil, özgürlüğün en uygun biçimde kullanılmasını sağlayan kurallar bütünü olarak görmek kolaylaşır.

Özgürlükle bir arada gitmeyen sevgi, nasıl boğucu bir koruyuculuğa dönüşürse; özgürlük hakkı tanımayan disiplin de gerçekten sıkıdüzen olup çıkar.

Çocuk, belli davranışlarına hâkim olmayı ceza ile değil, sevgi, ilgi ve hoşgörü ile disiplinli bir şekilde öğrenir.

Ceza bir davranışı öğretmeye ya da olumsuz bir davranışı terke değil, sadece bir süreliğine bastırmaya yarar. Bu ise çağdaş eğitimi karşılamaz. Cezaya dayalı bir eğitimin disiplin olarak anlaşılması ve adlandırılması yanlıştır.

Çocuklar ilgi ve ihtiyaçları gözetilerek, yerinde ve zamanında yapılan doğru yönlendirmelerle yaşama hazırlanmalıdır. “Çağdaş disiplin” diye adlandırılan bu yeni disiplin anlayışının asıl amacı, küçük yaşlardan başlayarak çocuklarda “öz denetim” mekanizmasını geliştirmektir.

Bu şekilde çocuk, demokratik yaşama bilincini, sorumluluğu, faydacılığı, hoşgörüyü, bireysel özellik olarak kazanacak ve hayat boyu bu özelliklere uygun davranımlar geliştirecektir. Böylelikle çocuk; sorumluluklarının bilincinde, kendi kararlarını kendi alabilen toplumsal bir “birey” olacaktır.

Bir çocuk için hayatını disiplinsiz bir şekilde devam ettirmek çok zordur. Devam ettirse bile muhtemelen bir hayatı ir harabe haline gelir. Çocuk büyüdükçe kendine anlamsız görünen birçok düzenleme ve kuralları kabul etmeyi öğrenmelidir.

Olumsuz isteklerini frenlemeyi öğrenmeyen çocuklar, birtakım büyük sıkıntılara düşerler. İyi bir disiplin çocuğun olgunluk düzeyine göre ayarlanır. Çocuğu kendi tedbirsizliklerinden korur.

Anne babalar, eğitimciler, disiplini sağlamak uğruna, çocuğu kendilerinden soğutacak, hatta düşman edecek şekilde sert davranmamalı.

Hiçbir değeri ve kuralı tanımayacak kadar, söz dinlememeye varacak özgürlüğü de çocuğa tanımamalıdır.

Sevgiyle kalın…

3 Mayıs Türkçülük Günü

                  3 Mayıs Türkçülük Günü önemi nedir? Neden kutlanıyor? Ne zaman ortaya çıktı? İşte merak edilen detaylar:

Her sene 3 Mayıs tarihinde coşkuyla kutlanan Türkçülük günü tarihte ilk defa 1945 tarihinde kutlanmıştır. 2000 yıllık devlet tecrübesine sahip Türk toplumu kültürünü yaşatmak büyük önem taşıyor. Vatandaşlar bu öze günün anlamını öğrenmek için araştırma yapmaya başladı. İşte 3 Mayıs Türkçülük Günü önemi nedir? Neden kutlanıyor? Ne zaman ortaya çıktı?

3 Mayıs Türkçülük Günü Nedir?

Türk milleti engin kültür birikimi ve geçmişi sayesinde kutlanması doğal olan bu bayram Türkler için önemli bir bayram niteliğine sahiptir. Çünkü Türkler sadece resmi devlet olarak 2000 yıldır tarih sahnesi de yer almaktadır. Cumhuriyetin kuruluş dönemini takip eden yıllarda Türkçülük ideolojisinin anti Türkçülerin ve onların dış destekçilerinin büyük çaplı çatışmalarına neden olmuştur. Yaşanan çatışmaların ardından bir dizi siyasi olaylar, yargılamalar meydana gelmiştir.

 3 Mayıs Türkçülük Gününün Tarihi

Irkçılık-Turancılık Davası, 7 Eylül 1944’te başlayan ve 29 Mart 1945’e kadar süren, Türk siyasetinde önde gelen 23 ismin Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla yargılandığı sürecin adıdır. Türkçülük-Turancılık davasının gerekçelerinden biri olarak gösterilen Hüseyin Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayışı”nı anmak amacıyla, ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm tarafından kutlanmıştır. Daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü (Bayramı) adını almıştır.

Yargılama sonucunda Zeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal çeşitli cezalara çarptırıldılar.

Dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu 5 Ağustos 1942’de TBMM’de yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

“Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız.”

Sabahattin Ali tarafından Atsız mahkemeye verilir. 26 Nisan 1944’te Ankara’da başlayan ilk mahkeme, dönemin gençleri tarafından hınca hınç doldurulur. Mahkeme, 3 Mayıs 1944’e ertelenir.

Tarihte 3 Mayıs Olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız’ın, hakkında açılan dava için Ankara’ya geldiği sırada başlamıştır.

3 Mayıs’ta bir araya gelen ve gösteriler yapan gençler birer birer tespit edilip toplanır ve tutuklanır. Milliyetçi gençler, Alparslan Türkeş’in ifade ediş şekliyle, kıyasıya dövülür. Nihal Atsız da aynı gün duruşmadan çıktıktan sonra polis tarafından gözaltına alınır. Üsteğmen olarak nümayişe katılıp gözaltına alınan Alpaslan Türkeş konuyla ilgili olarak:”3 Mayıs günü heyecanla sokağa fırlayan gençler kıyasıya dövüldüler ” demiştir.

3 Mayıs’ın ilk yıldönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane’deki Askerî Cezaevinde tutuklu bulunan bir grup Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmış ve Türk milliyetçilerinin bir geleneği Türkçülük Günü oluşmuştur.

Alıntı: www.siysetcafe.com

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nüz Kutlu Olsun

1 Mayıs sadece bir anma günü değil, yaşam standartlarının yükseltilmesi, emeğin korunması ve geleceğin daha adil bir şekilde inşa edilmesi için yapılan bir çağrı olmalıdır.

Toplumun refahının yükseltilmesi adaletin, liyakatin ve fırsat eşitliğinin hâkim olduğu bir düzen ile mümkün olacaktır.

Emekçilerin insana yakışır ücretler alabildiği, güvenli ve sağlıklı koşullarda çalışabildiği bir düzeni savunurken; ömrünü bu ülkeye vermiş emeklilerin açlık sınırına mahkûm edilmesinin sadece bir ekonomi politikası değil, bir vicdan ve adalet meselesi olduğunu belirtiyoruz.

Bu çağrı ile tüm emekçilerimize sağlık, huzur ve başarı diliyor, emeğin karşılığını bulduğu bir gelecek temennisiyle 1 Mayıs’ı kutluyoruz.

Saygılarımızla.

KAO Yönetim Kurulu Adına:

Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak

İstifa Kolay Değil

İstifa etmek veya etmemek. İşte bütün mesele bu.

Bilirsiniz Shakespeare’nin kahramanı Hamlet, bunun bildiğimiz şeklini, “Olmak veya olmamak.”ı söylerken elindeki kafatasına bakarak konuşur. Kafatası, müteveffa babası Danimarka Kralı’nın dalkavuğu Yorick’indir. Acaba başka ülkelerde yüce makamlardaki insanlar da, ölümü değil de istifa edip etmemeyi tartıp biçerken ne düşünür? “İstifa etmek veya etmemek…” derken hangi kafatasına, hangi resme, kime bakar?

Zor soru. Ama istifa eylemi tartılırken verilen kararı elinizdeki kafatası belirler. Siz, kendinizi kime karşı sorumlu hissediyorsunuz? Bir de istifa edeceğiniz makamın misyonu, maksadı?

Demokraside makam hizmet içindir

Demokratik ülkelerde siyasî makamlar millete hizmet içindir. Makamlar demokratik hukuk devletinin kurumlarının denetimi altındadır. Asıl denetçi de halkın kendisidir. Makamdaki kişi kendini halka karşı, hizmet vereceği kişilere karşı sorumlu hisseder. Elinde tuttuğu kafatası, kendi vicdanıdır. Takdir edersiniz ki bu şartlarda, başarısız olduğunu düşünen, hizmetinde kusur bulunduğunu düşünen makam sahibi büyük ihtimalle istifa etmeyi seçer.

Bu hâl, millet devleti- ulus devlet yapısındaki devletlerde geçerlidir. Onlarda toplum millet düzeyine erişmiştir. Ülkede millet kayıtsız şartsız egemendir. Halkın henüz millet düzeyinde olmadığı, kabilelere, cemaatlere mensubiyetin esas olduğu ülkelerde tayin de istifa da daha farklı yürür. Mesela Fukuyama’nın Siyasî Düzen ve Siyasî Çözülme eserinde (2014, Türkçesi: Profil Kitap, 2018) anlattığı Kenya’da… Aşağıdaki paragrafı üç yıl önceki Kenya ve Biz başlıklı yazımdan alıyorum:

Makam yemek içindir

“Kenya bağımsızlığını aldıktan sonra Kikuyu kabilesi hâkim güçtü. Bu kabile İngilizlere karşı meşhur Mau Mau isyanına öncülük etti. Ülkenin kurucu başkanı Jomo Kenyatta da bu kabiledendi. Kenyatta’nın partisi sözde Leninistlik iddiasındadır ama aslında, daha doğuştan bir himaye dağıtım teşkilatıdır. Fukuyama anlatıyor: Devlet Kenya’da hizmet edilecek bir kurum değil, ele geçirilecek bir ödüldü. 1978 yılında Kenyatta’nın yerine seçimle Daniel Arap Moi geçince, âniden Kikuyular yerine Kalenjin kabilesi ve Moi’yi destekleyenler himaye görmeye başladı. İktidarı kaybeden parti, kâğıt üstünde, zenginden alıp yoksula vermeyi hedeflerken yeni iktidar, açıkça halktan alıp yandaşlarına verme yolunu seçti. Bu psikoloji, Michela Wrong’un ‘It’s Our Turn to Eat ~ Yeme Sırası Bizde’ kitabında anlatılıyor. (Harper, 2010) Başlık bile konuyu pek güzel açıklıyor.”

Devlet milletin kendine hizmet için kurduğu öz teşkilatı değilse… Devlet, rakip kabilelerin ele geçirmek için birbiriyle mücadele ettiği bir ödülse. Makamlar hizmet etmek için değil, “yeme sırası bizde” diye işgal ediliyorsa; durum, yazının başında, “demokratik ülkelerde” diye anlattığımızdan tamamen farklıdır.

Makam sahipleri açısından demokrasilerle kabile koalisyonları arasındaki ikinci fark makama tayini kimin yaptığıdır. Kabile toplumunda kişiyi o makama getiren millet iradesi değil, kabile reisidir. Dolayısıyla elde tutulan kafatası, sembolik olarak kabile reisininkidir. Veya reisin dalkavuklarından birinin… Yine sembolik olarak.

Millet devleti – Kabile devleti

Şimdi durup dururken Kenya’nın günahını almayalım. Yeme Sırası Bizde kitabını anlattığım yazı, ta 2023’e ait, Fukuyama’nın kitabı 2014’te… Michaela Wrong’un Yeme Sırası Bizde eseri daha da eski, 2010 tarihli. Belki Kenya değişmiştir. Burada önemli olan Kenya falan değil, anlatılan alt yapı. Millete değil de kabileye ve kabile reisine yönelmiş mensubiyet ve sadakat duygusu. Bu şartlarda makam sahibi oraya reisin takdiriyle ve bir ödül olarak, bir lütuf neticesinde getirilmiştir. Dolayısıyla başarı, başarısızlık ölçüsü de kabileye ve reise hizmet için makamının imkânlarını ne derece seferber ettiğidir. Aslarını seçerken emredildiği gibi reisin yakini olanları tercih etmiş midir? Kendisi yerken gerekli yerlerin paylarını da vermiş midir? “İstifa etmek veya etmemek” falan gibi düşüncelerle kendini yormasına da gerek yoktur. Pat diye görevden alınıverir. Tıpkı pat diye göreve getirildiği gibi.

İlla kabile mi lazım? Ülkenin sosyal yapısına göre hangi topluluğun “kabile” olduğu değişir. Bazı makamlara parti vasıtasıyla, bazılarına STK’ların talebiyle de gelinir. Öyle toplumlarda partiler veya STK’lar aslında kabiledir. Parti? Mesela Çin ve Kuzey Kore’de Komünist Partisi. STK? Mesela tarikatların da STK olduğunu öğrenmiştiniz. Bazı cemaatler de STK sayılabilir. Eğer makama böyle bir STK’nın himayesi ile gelinmişse, makam sahibi istifayı aklından geçirdiğinde, “Ne istifası be? Bizim bunca adamımızı tehlikeye mi atıyorsun. Otur oturduğun yerde!” uyarısıyla karşılaşır.

Olmak veya olmamak demişler…

Türkiye’nin Enerjide Bağımlılığı

Önceki yazımda, küresel güçlerin enerji ganimeti peşinde yarattıkları çatışmaları ve Hürmüz Boğazı’ndaki kilidin dünyayı nasıl sarstığını ele almıştık. Bugün bu büyük resmin Türkiye ayağına bakacağız.

İlk bilmemiz gereken gerçek şu: Türkiye, toplam enerji ihtiyacının %67’sini dışarıdan satın alıyor. Doğal gazda ithalat oranı %95’in üzerinde, petrolde ise %85-90 gibi korkutucu seviyelerde.

Türkiye, askerî açıdan NATO’nun en güçlü üyelerinden biri. Ekonomik olarak BATI sistemine entegreyiz. Ancak enerji açısından RUSYA’ya bağımlı bir ülkeyiz.

2025 verilerine göre, Rusya’nın doğal gaz ithalatımızdaki payı yaklaşık %30-37, petrol ve petrol ürünleri ithalatımızdaki payı ise %43-60 aralığında seyretmektedir.

Bu yaman bir çelişki olduğu kadar risk yaratan bir durum.

Bu bağımlılığın kısa vadede “güvenilir tedarik” ve bazen “uygun fiyat” gibi sonuçları görünse de uzun vadede Türkiye’nin jeopolitik manevra alanını daraltıyor.

Bir NATO ülkesinin, savunma sanayii ve ordusu dahil tüm çarklarını döndürecek yakıt için stratejik rakibi olan Rusya’ya bu ölçüde mahkûm olması, milli güvenlik açısından en büyük kırılganlık noktamızdır.

Özellikle hiç bilgi ve teknoloji transferi yapma imkânı olmadan, Rusya’ya nükleer enerjide yüzde 100 bağımlı olmamızın yarattığı riskler dikkat çekicidir.

İlk ünitesi 2026’da devreye alınacak Akkuyu Nükleer Santralı, inşaatından işletmesine, yakıt tedarikinden atık yönetimine kadar Rusya’ya bağımlı bir modeldir.

****************************************

Çin Ne Gibi Tedbirler Alıyor?

Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı Çin, Hürmüz krizi patlak verdiğinde köşesine çekilip beklemedi. Petrol yerine yerli kömüründen plastik üreten teknolojilere ağırlık verdi. Rusya ve Orta Asya ile kara boru hatlarını devreye soktu

Petrolde dolar yerine kendi parası Yuan’ı dayattı.

Ama Çin’in asıl başarısı, petrole olan bağımlılığını kırmak için güneş ve rüzgâr enerjisini “süper iletim ağları” ile sanayi merkezlerine taşımasıdır.

“Süper İletim Ağları”, yenilenebilir enerji kaynaklarının (güneş ve rüzgâr) en büyük dezavantajı olan “üretim ve tüketim noktaları arasındaki mesafe” sorununu çözmek için geliştirildi. Bu ağlar, “depolama” sistemleriyle entegre çalışır. Üretimin fazla olduğu saatlerde enerji depolanır, ihtiyaç anında iletim hattı üzerinden sanayi bölgelerine basılır. Bu da petrole olan bağımlılığı azaltır.

İleri teknolojili bu altyapılar sayesinde, sanayi merkezlerinden uzak bölgelerde (bozkırlar, çöller veya denizler) en yüksek verimle üretilen enerji, binlerce kilometre öteye, yolda kaybetmeden taşınabiliyor.

Çin, bu alana yüz milyarlarca dolarlık devasa yatırımlar yaptı.

Türkiye’nin de benzer teknolojik yatırımları (süper iletim hatları + batarya depolama) gecikmeden başlatması gerekiyor.

****************************************

Tüm Elektrik İhtiyacımızı Güneşten ve Rüzgardan Karşılayabiliriz

Hürmüz’deki kilit, aslında bizim üretim ve teknoloji zincirlerimizi kırmamız için bir uyarıdır. Türkiye’nin en yetkin enerji uzmanlarından Necdet Pamir’in şu tespiti umut vericidir:

“Türkiye’nin enerji karışımı fosil yakıt ağırlıklı ve yüksek oranda dışa bağımlı. Ancak bardağının dolu tarafında, büyük oranda âtıl bekletilen YENİLENEBİLİR ENERJİ kaynakları ve çok iyi yetişmiş, nitelikli insan gücü vardır.”

Mesela, “2025’te (yerli ve ithal tüm kaynaklardan) yaklaşık 360 milyar kilovat-saat elektrik tüketen Türkiye’nin, sadece güneşten elektrik elde etme potansiyeli, (çatı uygulamaları dahil) 360 ile 400 milyar kilovat-saat olarak hesaplanmaktadır.” Ancak bu potansiyelin önemli bir kısmı henüz devreye alınmamıştır.

****

2026 Ocak sonu itibarıyla güneş kurulu gücümüz 25.827 MW’a ulaşarak toplam kurulu güç içinde %20,9 pay almıştır.

Karasal rüzgâr potansiyelimiz yaklaşık 48.000 MW hesaplanıyor; kurulu gücümüz ise 16.000 MW’a yakın. (Gerçekleşme oranı yaklaşık %33)

Denizel rüzgâr potansiyelimiz ise 70-75 bin MW olarak açıklanırken, henüz “el değmemiş” konumdadır.

Rüzgâr + Güneşin toplam elektrik üretimindeki payı %22’ye yaklaşmıştır.

****

Âtıl bekleyen rüzgâr ve güneş potansiyeli kullanılarak enerjinin üretilmesi lazım. Ama bu enerjinin akıllı ve süper iletim ağlarıyla ulusal şebekeye entegre edilmesi ve sanayi şehirlerimize (İstanbul, Kocaeli, Bursa gibi) verimli taşınabilmesi de gerekli.

Dünya artık sadece petrol için savaşmıyor. “Temiz Enerji Devrimi” dediğimiz bu yeni dönemde, rüzgâr türbinleri, güneş panelleri ve elektrikli araç bataryaları için lityum, kobalt, bakır ve nadir toprak elementlerine sahip olanlar jeopolitiğin belirleyicileri olacak.

Çin bu konuda on yıllardır çalışıyor ve dünyada açık ara önde. ABD ve AB Çin’e yetişmeye çalışıyorlar. Biz ise bu alanda hayli geç kaldık. Türkiye, kritik minerallerine dair ilk raporunu ancak Ocak 2025’te hazırlayabildi.

****************************************

Enerjide Bağımlılık Zincirini Kırmak İçin

Eğer elektrik üretiminde tamamen güneş ve rüzgâr ağırlıklı bir modele geçersek, enerjide bağımlılık zincirini önemli ölçüde kırabiliriz.

2025 verilerine göre, elektriğimizin yaklaşık %20-23’ü ithal kömürden, %20-22’si doğal gazdan üretiliyor. Bu iki kalem ithalatı yerli ve yenilenebilir kaynaklarla azaltmak, her yıl dışarıya ödediğimiz milyarlarca dolarlık enerji faturasını ciddi biçimde düşürecektir.

Türkiye için kurtuluş, “enerjide yerli ve milli” söylemini sloganlardan çıkarıp stratejik bir devlet politikasına dönüştürmekten geçiyor:

Enerji, kâr hırsına bırakılamayacak kadar stratejik bir sektördür; yönetim kamu eliyle veya öncülüğü ile milli çıkarlar öncelenerek yapılmalıdır.

Dışarıdan alınan paneller, türbinler ve diğer ekipmanlarla güneş ve rüzgâr enerjisi üretmek ülkemizi bağımlılıktan kurtarmaz. Güneş hücresini, rüzgâr türbinini ve devasa batarya sistemlerini kendi fabrikalarımızda üretmek zorundayız.

Enerji ekipmanlarının yerli imalatı, en az savunma sanayiimiz kadar stratejik bir alandır. Eğer bu ekipmanları milli kaynaklarla üretmezsek, yarın petrol ambargosu yerine “yazılım veya yedek parça ambargosu” ile kuşatılabiliriz.

Kritik Mineraller Savaşı: Rüzgâr türbinlerinden elektrikli araç bataryalarına kadar her şey; lityum, kobalt, bakır, nikel ve nadir toprak elementlerine muhtaçtır. Bu mineraller bakımından umut verici rezervlerimiz var. Ama sadece rezerve sahip olmak yetmiyor; çünkü onları işleme, rafine etme ve ileri teknoloji ürününe dönüştürme becerisine sahip olanlar öne çıkacaktır.

Türkiye’nin öncelikli dersi, enerjinin bir emtiadan ziyade bir teknoloji savaşı olduğunu kavramaktır.

Vakit yitirmeden, enerjiyi bir milli güvenlik ve bağımsızlık konusu olarak, kamu eliyle yönetilen bir “stratejik teknoloji hamlesi” olarak yeniden planlamalıyız.

24 Yılın Bilançosu

            Yakında çıkacak olan kitabımın güncel yazılarında da belirttiğim gibi(Bir Devrin Anatomisi) memleket olarak 25 yılda dışarıdan gelen hangi dalga varsa onun akıntısına kapıldık ve her seferinde kaybettik.

            Hâlbuki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelirken çok büyük vaatlerle vatandaşın karşısına çıkmıştı. Avrupa kriterlerini yakalamak üzere AB’ye üye olacaktık. Göstermelikte olsa AB ülkeleriyle görüşmeler başlatıldı ama Avrupa kriterleri kendilerine ağır gelmiş olacak ki, bile isteye konu sonuçsuz bırakıldı.

            Yokluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edilecek gibi pembe hayallerle millete büyük umutlar verilmişti. Sonra gördük ki bırakın ümit beslemeyi, millet hayal bile kuramaz hale geldi.

            Komşularımızla dost olacak sıfır sorun yaşayacaktık. Etrafımızda bir tane dost devlet kalmadığı gibi aksine aleyhimizde: İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti gibi ittifaklar oluştu. Yunanistan, bize ait olan 20 Ege adasını işgal ettiği yetmezmiş gibi şimdi de pervasız bir şekilde bu ittifaka güvenerek karasularını 12 mile çıkarma iddiasının peşinde.

            AKP, Kendi hükümetlerinden önceki Ecevit hükümetinin ekonomiden sorumlu devlet bakanı Kemal Derviş’in ekonomi programını 2010 yılına kadar uyguladı ve gerçekten de Türkiye’de gözle görülür şekilde fert başına düşen milli gelirde gözle görülür artışlar kaydedildi. Sonrası malum, hükümet kendi yöntemleriyle devleti şirket gibi yönetmeğe başladı.

            2017 referandum öncesi propaganda konuşmalarında: “Verin yetkiyi görün etkiyi” denildi, yetki verildi ama geldiğimiz noktada döviz kuru o günkü değerini bugün 5 misline katladı.

            Milletin dilinden, dişinden artırarak Mustafa Kemal Atatürk döneminden 2002 yılına kadar geçen zaman diliminde Türk ekonomisine kazandırılan ne kadar işletme varsa hepsi özelleştirildi ve o gün elde edilen 64,5 milyar dolar döviz, bu günkü dış borcun sadece faizini ödeyebiliyor.(İYİ Parti Balıkesir milletvekili Turhan Çömez)

            2000’li yıllara girerken ABD dış ilişkiler sekreteri Türkiye dâhil Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek derken biz onu görmezden ve duymazdan geldik. ABD Ortadoğu’ya demokrasi getireceğiz derken, Mısır, Irak, Libya en son olarak Suriye işgal edilirken Eşbaşkan olarak başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin yardımcısı olduk.

            O Libya ki; 1974 Kıbrıs çıkarması başlarken Mersindeki ATAŞ Petrol Rafinerisi üretimi durdurdu ve Libya Lideri Kaddafi, Kıbrıs’a uçan jetlerimize jet yakıtı gönderdi. Peki, buna karşı biz ne yaptık? NATO uçaklarına Libya’yı bombalamaları için İzmir’den kalkış izni verdik.

            Yönetimi her ne olursa olsun Suriye, Türkiye için güvenlikli bir ülke idi. Ama ABD ile birlikte mevcut rejimi yıktık ve başına bir teröristin gelmesine yardımcı olduk. Üstelik yönetiminde Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranan bir de terörist bakan var. 15 yıldır Suriye için harcadığımız maddiyat ve şehit askerlerimizin yanında bugün bir de Suriyeli göçmenler sayesinde Türkiye’nin demokrafik yapısı tehdit altında.  

            Yazımı son günlerin güncel ve hayati bir konusuyla bağlamak istiyorum. Türkiye topraklarının büyük çoğunluğuna maden arama sahası olarak ruhsatlar verildi. Artık vatandaşın tapu güvencesi olarak bir umudu kalmadı. Köylü sabah uyandığında bakıyor ki; tarlası veya ormanı tanımadığı birtakım insanlar tarafından buldozerlerle kazılmaya başlanmış. Karşı çıktığında devletin jandarmasıyla karşı karşıya kalıyor. Direnenler, kadın kız denilmeden tutuklanıp hapse atılıyorlar. İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin 24 yılda geldiği NOKTA!

Vali Bey’den İbretlik Ders

Bir vali. Şehrin en kudretlisi… Polis, jandarma emrinde. Maiyetinde yüzlerce memur… Sırtını devletin gücüne dayamış, verdiği hiçbir emre itiraz yok.

Şan, şeref, itibar dorukta… Özel hizmetçileri ve korumaları etrafında pervane… Şehirde uçan kuştan haberi oluyor.

Gün geliyor, emrindeki polisler koluna girip onu ifade vermesi için karakola götürüyor. İsminin yazıldığı sokak tabelası sökülüyor. Saray yavrusu malikaneden alınıp karakol hücresinde beklemeye alınıyor. Şeref, itibar yerle bir. Sayın Valim ifadesinden bir harf dahi kalmamış. O, oğlunun isminin cinayete karıştığı dönem Tunceli valisiymiş… Adı, Tuncay S.

“Düşmez kalkmaz, bir Allah.” denir. “Her kemalin bir zevali, yani her çıkışın bir inişi vardır.” denir. Demek ki sık tekrarlanan bir hakikat bu. Keşke insanoğlu hep zirvede kalabilse, nefsinin kölesi olmak yerine adaletin mihmandarı olabilse…

Bir vali. Oğlu, belki de katil. Vali Baba, oğluyla ilgili her türlü delili karartıyor, adaletin tecellisini önlüyor. Aradan altı yıl geçiyor. Güneş balçıkla sıvanmıyor, hiçbir günahın, yalanın gizli kalmayacağı yasası işliyor. Valinin imtihanı burada başlıyor.

Bu sahne sadece bir kişinin, makamın hikayesi değil, insanın imtihanıdır. Ve her çağda tekrar eden bir hakikatin bugünkü tezahürüdür: Güç, emanettir; akıbet ise hesaptır.

Tarih bu sahnelerin benzerleriyle doludur. Neron, Roma’yı yönetirken kendini tanrısal bir gücün sahibi gibi görmüş, fakat sonunda kendi halkının nefretiyle yalnızlığa sürüklenmişti. Napolyon Bonapart, Avrupa’yı titreten bir liderken, hayatının sonunu bir adada sürgünle tamamladı. Gücün zirvesinden, düşüşün dibine… Aradaki mesafe sadece zaman değil, insanın kendi nefsidir. Adaletten yoksun güç, zehirdir.

Harun Reşid’in mezar taşında: “dünün güçlü sultanı, bugün toprağın altındasın.” cümlesinin yazıldığı rivayet edilir. İsminin yazıldığı tabelanın yerle bir edilmesinin, toprağın altında olmaktan farkı ne? Ölüm, daha onurlu bir tercihtir. Bu örnekler, aynı hakikati haykırıyor: Makam kalıcı değil, güç mutlak değil, hesap kaçınılmaz.

Bir de şu kibre bakın: Vali Bey, polislere “Ben devletin valisiyim, siz benim ifademi alamazsınız.” diyor. “Bir vali cinayet işleyen kişilerin ortaya çıkmasını engelleyebilir mi, bunun için delilleri gizleyebilir mi? Makamdan aldığı gücü, gerçekleri karartmak için kullanabilir mi?” diye sormak lazım. Cinayet ve tecavüz suçlusu, oğlun da olsa…

Selçuklu’nun büyük veziri Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde valilere şöyle seslenir: “Zulüm ile abad olanın akıbeti berbad olur.” Vali Sonel olayında, bir genç kızın akıbetini kararttığı iddia edilenlerin bugün kendi geleceklerinin kararması, bu kadim uyarının tecellisidir.

Hiçbir tabela, bir yetimin veya mazlumun ahından daha sağlam çakılmamıştır. Olay hem trajik hem ibretlik.

Ayrıca o caddeye şehit bir öğretmenin isminin verilmesi, toplumsal hafızanın kime yer açacağını ve kimi kusup atacağını gösteren muazzam bir adalet örneğidir. 

İbretlik olan sadece valinin hapse girmesi değildir; asıl ibret, “Ben devletim, bana bir şey olmaz” diyen anlayışın, bizzat devletin adaleti tarafından tasfiye edilmesidir. Tabelalar iner, valiler gider; fakat sarsılmayan tek şey adalettir.

“Bir günün adaleti, yetmiş yıllık ibadetten daha hayırlıdır.” buyurmuş Peygamber’imiz. Tersini düşündüğümüzde “Bir günlük zulüm veya adaleti karartma girişimi, bir ömürlük hizmeti silip süpürür.” diyebiliriz. Valinin polis kolunda karakola girmesi, o “demir elin” aslında ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir.

Her birimiz bir makam veya yetki sahibiyiz. Makam, ateşten gömlek. Kullandığın veya kullanmadığın her yetkinin mutlak bir hesabı olacak. Yüzleşmek, ağır bir imtihan.

Dünya ve ahiret sınavına bir de buradan bakmak lazım.