-0.2 C
Kocaeli
Cuma, Nisan 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Partilerin Raporları ve İkinci Çözüm Sürecinin Akıbeti

TBMM’de “Terörsüz Türkiye” komisyonuna katılan partiler raporlarını verdiler.

DEM Parti’nin raporu tam olarak PKK ve Öcalan’ın taleplerini dile getiriyor. Sorunu “Terör” parantezinden çıkarıp “Statü” ve PKK jargonunda tanımlandığı şekliyle “Demokratik Cumhuriyet” zeminine çekmeye çalışıyor.

DEM Parti, sürecin idari kararlarla değil, TBMM tarafından çıkarılacak, özel bir “Barış Yasası” ile yürütülmesini şart koşuyor. Bu yasanın, sürece katılan siyasetçiler ve bürokratları gelecekteki yargılamalardan koruyacak hukuki bir zırh niteliği taşımasını istiyor.

Bu talep, yapılanların mevcut hukuk düzenine göre ağır suçlar olduğu ve cezalar doğurabileceğinin farkında olduklarını göstermektedir.

DEM/PKK kanadı “ulus-devlet modellerinin krizde olduğunu” ve çözümün “Demokratik Cumhuriyet” modelinde yattığını savunarak, Türkiye’nin milli ve üniter yapısını hedef alıyor.

Öcalan süreçte “başmüzakerecisi” olarak konumlandırılmakta. Önce Öcalan’ın, üzerindeki tecridin kaldırılması ardından, “umut hakkı” çerçevesinde serbest bırakılması ön şart olarak ileri sürülüyor.

“Silahların bırakılması çağrısı “Kürt kimliğinin anayasal tanınması” yani Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk ve Kürt iki kurucu ortağın devleti haline getirilmesi şartına bağlanmakta.

Anadil hakları ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi. Yani Kürtçenin fiilen resmi dil olması ve yerel yönetimlerin özerk yapılar haline gelmesi hedeflenmekte.

DEM Parti’nin raporundaki “Demokratik Cumhuriyet” vurgusu ve Barış Yasası bir ara hedef. Partinin güçlü olduğu illerin Türkiye’den hemen ayrılması yerine, özerk veya federasyon yapısı içinde belli bir palazlanma devresinden sonraya ertelediğini gösteriyor.

****

Diğer partilerin (AKP, MHP, CHP, Yeni Yol) raporlarında, bazı ifade farkları olsa da Anayasa’nın değişmez maddeleri ile Türklük tanımı ve resmi dilin Türkçe olduğunu ifade eden maddelerinin değişmesine karşı oldukları görülüyor. Devletimizin tapu senedi Lozan Antlaşmasına sahip çıkıyorlar. Yasal düzenlemelerin silahların bırakılmasından (SDG/YPG dahil) sonra yapılabileceğini söylüyorlar.

Bu kadar ilkesel bazda farkın olduğu bir ortamda anlaşma zemini bulunması teorik olarak mümkün değil. DEM Parti ile Cumhur İttifakı arasındaki “tanım” ve “yöntem” farkları, sürecin hala bıçak sırtında ilerlediğini ve her an bir yol kazasına açık olduğunu gösteriyor.

Fakat süreç devam ediyor.

****************************************

Süreç Devam Eder mi?

DEM/PKK talepleri ile Meclis’te grubu bulunan diğer partilerin (AKP+MHP dâhil) görüşleri arasındaki bu fark ortada iken süreç nasıl devam edecek?

Süreci başlatan Bahçeli ve CB Erdoğan mı taviz verecek, DEM/PKK kanadı beklentilerini aşağıya mı çekecek?

Ben de DEM/PKK kanadının ABD/AB/İsrail ekseninden bazı sözler almış olduğunu ve şımartıldığını düşünenlerdenim.

Ancak Türk toplumunun bu talepleri kabul etmesinin mümkün olmayacağı, bu taleplere yaklaşan partileri seçimde cezalandıracağı anket sonuçlarından belli.

Bu durumda bu iş nereye evrilir? Birinci çözüm süreci gibi mi olur yoksa toplumsal fay hatları tetiklenerek sosyal çatışmalar mı yaşanır?

DEM Parti ve PKK kanadının taleplerinin çok yüksek (maksimalist) olması, müzakere taktiğinin ötesinde, öncelikle dış dinamiklere ve MHP/Devlet Bahçeli’nin sürece verdiği desteğe dayanıyor.

****

ABD/Suriye Faktörü: PKK/YPG kanadı, Suriye’de (Rojava) ABD koruması altında fiili bir özerk yapı/ordu kurmuş durumda. Örgüt, 2013’teki gibi “köşeye sıkışmış” hissetmiyor; aksine bölgesel denklemin (İsrail-Hamas-İran gerilimi) kendisine alan açtığını düşünüyor. Suriye’deki özerk yapı Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtlere müthiş bir özgüven aşıladı.

ABD veya Batı ekseninden “Suriye’deki yapının kazanımlarının korunacağı” veya “Türkiye’nin buraya operasyon yapmasının engelleneceği” yönünde güvenceler alındığı yorumları var. Bunlar, örgütün Türkiye içindeki taleplerini (anayasal statü, Öcalan’a özgürlük vb.) yukarı çekmesine neden oluyor.

Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti devletinin masadaki tek şartı, “Silah bırak, teslim ol, Suriye’deki oluşumu Türkiye’ye tehdit olmaktan çıkar” idi.

Erdoğan ve Bahçeli DEM/PKK’nın taleplerinin toplumda karşılığı olmadığını ve bu taleplerin kabul edilemeyeceğini biliyor. O halde neden bu risk alındı?

İsrail ve bölgesel savaş tehdidi yönünden nasıl bir öngörüde bulundular bilmiyorum.

Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı adaylığı için yapılacak Anayasa değişikliğinde, DEM’in desteği gerekebileceğini görüyorlar.

Ancak DEM’in taleplerinin seçimden önce karşılanması imkânsız olduğundan, seçimden sonrasına söz vererek bu aşamayı geçmeyi hesaplamış olabilirler.

****************************************

Süreç Nereye Evrilir?

En güçlü ihtimal şu: Cumhur İttifakı, DEM’in, yerel yönetimlerin yetkilerinin kısmen artırılması, kayyım politikasının esnetilmesi gibi bazı taleplerini karşılar. Bunun karşılığında PKK’nın Türkiye içindeki ve Kandil’deki silahlı varlığını sonlandırmasını isteyebilir.

Suriye konusu ise zamana bırakılır. ABD bu sorunu tıpkı Irak’taki gibi çözmek için Türkiye’yi baskı altında tutmaya devam eder.

İkinci bir ihtimal, süreç birincisi gibi sonuçsuz kalır. Ancak bu defa PKK’nın Türkiye içinde fiili özerk bölgeler yaratması mümkün olmaz. Bunun yerine toplumsal fay hatları tetiklenerek sosyal çatışmalara gitmesi için ortam yaratılabilir. Belki de birilerinin esas hedefi budur.

Eğer süreç, iki tarafın da tabanını radikalleştirecek şekilde yönetilir ve sonra aniden koparılırsa; duygusal kopuş derinleşir.

****

Bölgesel Dengeler

ABD derin devletinin (özellikle Pentagon ve CENTCOM kanadının), YPG’yi İran’ın Akdeniz’e ulaşan “Şii Hilali”ni kesmek ve İsrail’in güvenliği için bir tampon bölge olarak kurguladığı biliniyor.

ABD’nin bu maksatla ve bu kadar yatırım yaptığı bu yapıyı gözden çıkarma ihtimali zayıftır.

Yine de sınırlı bir ihtimal var: Trump, Kürt ulusu inşası gibi ideolojik projelere para harcamayı sevmeyen bir lider. Türkiye, ABD’ye YPG’den daha cazip bir “paket” sunarsa denklem değişebilir.

ABD kaynaklarını Ortadoğu’dan çekip Asya’ya kaydırmak istiyor. Bu senaryoda bölge SDG gibi bir vekile değil, güçlü bir devlet aktörüne (Türkiye’ye) emanet etmek isteyebilir.

Eğer Türkiye, İsrail ile ilişkilerini belli bir seviyede tutar ve komşu İran’a karşı ABD/İsrail’in yanında olursa (bu çok kötü bir tercih olur), Trump SDG/YPG/PKK’ya desteğini minimize edebilir.

Asıl Medeniyet

     Asrımızda devletler – milletler arasındaki muharebeler;

     Yerlerini, sosyal sınıfların birbirleriyle yaptıkları savaşlara bırakıyor!

     Çünkü insanlar, artık esir ve tutsak olmak istemedikleri gibi,

     Ücret karşılığında çalışmak da istemiyor.

     Şayet Birinci Dünya Savaşı’ndan, galip ve yenmiş olarak çıksaydık;

     Hasım ve düşmanlarımız olan Menfî – Bozuk Avrupa’nın;

     Müstebit / istibdatçı gayr-i insanî taraflarına; daha şiddetli bir şekilde sarılacaktık!

     Hâlbuki o cereyan, o fikrî ve siyasî akım;

     Hem zâlimce, hem de İslâm’ın manevî yapısı ve karakterine zıt ve aykırı bir mâhiyetteydi.

     Üstelik mü’min / inananların çoğunun lehine bir durum arz etmiyordu.

     Kaldı ki, ömrü kısa olup, parçalanmaya namzet ve adaydı.

     Eğer ona yapışsa idik; başını çektiğimiz İslâm Âlemi’ni;

     Fıtrat, nitelik ve yaratılışına muhalif; ters bir yola sürüklemiş olacaktık!

     Menfî / bozuk ve gayr-i insanî vasıflara bürünmüş olan Avrupa medeniyeti ki:

     Biz ondan, yalnız zarar gördük! İslâm’a ters düşen tavır ve davranışlarıyla,

     Kendi içinde bulunan müspet / olumlu ve yapıcı Batı Medeniyeti’yle bile bağdaşmayan

     Emperyalist bir siyasî anlayışa sahip bir vaziyet sergiliyordu!

     Çünkü seyyiatı, suç ve günahları;

     Hasenatına / güzellik ve iyiliklerine galebe etmiş, üstün gelmişti!

     Evet, eğer gâlip gelseydik; insanlığın uyanışı ile sönmeye, yıkılmaya yönelmiş, sefih, rezil

     Ve aşağılık bir hâl almış, inatçı, gaddar / zâlim ve merhametsiz,

     Mânen vahşî, bozuk bir medeniyetin himaye ve korunmasını;

     Asya’da üzerimize almış olacak;

     Ve bunu kendimize bir vazife / görev bilecektik!

     Oysa Bozuk Batı Medeniyeti, beş menfî / olumsuz temel üzerine kurulmuştur!

     Dayanak noktası kuvvettir ki, özelliği tecavüzdür!

     Hedefi menfaattir ki, özelliği sıkıntı ve zahmet vermektir!

     Hayatta kaide ve kuralı cidal, yani kavga, döğüş ve savaştır ki,

     Özelliği çekişmek ve birbiriyle uğraşmaktır!

      Kitleler arasındaki bağı, başkasını yutmakla beslenen unsuriyet / ırkçılık

      Ve menfî milliyettir ki, özelliği çarpışma ve vuruşmadır!    

      Çekici hizmeti, heva ve hevesi tatmindir ki,

      Özelliği insanı meleklik derecesinden, köpeklik seviyesine indirmektir!

      Bu medenîlerden çoğunun içi dışına çevrilse;

      Hayalimizde; kurt, ayı, yılan, domuz ve maymun şekillerini alacakları şüphesizdir.

      x

      Asıl Medeniyet’e gelince, bizim kasdettiğimiz; medeniyetin güzellikleri, 

      Ve insana faydası olan iyilikleridir. Yoksa, medeniyetin günahları, kötülükleri değil.

      Bazıları, o seyyiat, fenalık ve kötülükleri, o sefahatleri,

      Yani nefsin ahlâk dışı isteklerine boyun eğmeyi; mehasin / güzellik ve iyilikler sanıp,

      Onları taklit ederek; asıl ve güzel olan medeniyetimizi harap ettiler!

      Medeniyetin günahları; iyiliklerine üstün gelip, seyyiatı / fenalık ve kötülükleri;

      Hasenatına / güzellik ve iyiliklerine tercih edilmekle,

      İnsanlık iki dünya harbi ile, iki dehşetli tokat yiyip,

      O günahkâr medeniyeti / uygarlığı yerle bir etti.

      Ve öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı!

     İnşâllah istikbâl / gelecekteki İslâmiyetin kuvveti ile,

     Medeniyet’in mehasini / güzellik ve iyilikleri üstün gelecek;

     Zemin ve arz’ın yüzünü pisliklerden temizleyecek.

     Dünya barışını da, temin edip gerçekleştirecek.

Her 21 Aralık Geldiğinde Kıbrıs’tan Çığlıklar Yükselir…

                                                                          (Kanlı Noel)

     Tam 62 yıl olmuş o ‘’Kanlı Noel’’ gecesinden sonra geçen zaman! Kan, gözyaşı ve acıyla hatırlanan o gece neler yaşanmadı ki adı Kıbrıs olan o adada…

     İnsanoğlunun vahşet gecesi olmuştu Noel’in başlangıcı, 21 Aralık 1963 tarihi… Adada bir gece içinde 103 Türk köyünü yakıp, yıktılar; birkaç saat içinde yüzlerce Kıbrıs Türk’üne kıydılar. Hem de adada barışı sağlasın diye gönderilmiş BM askerlerinin gözleri önünde!

    Pekiyi, kimdi bu acımasızlıkları yapanlar?

    Çok değil o tarihten 3 yıl önce Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşuna birlikte imza atan, yıllardır Kıbrıs Türkleri ile bir arada yaşayan Rumların içinden çıkan, adada Türkleri yok etmeye yeminli EOKA çetecileriydi bunlar.

    Yaktılar, yıktılar acımasızca katlettiler!

     Çocukmuş, bebekmiş, kadınmış, yaşlıymış demediler! Eli kanlı o katiller, Türklerle aynı toprakların çocuklarıydılar ama o gece sadece Kıbrıs Türkünün değil ama insanlığın da düşmanı kesildiler…

     Her 21 Aralık geldiğinde, o soykırımın acısı çöker ada üstüne…

     O gecenin kurbanlarının çığlıkları duyulur inceden inceye!

     Şehitlikler dile gelir adeta, o gecenin nedenini sorgular o aziz bedenler bir kez daha!

      Nedeni bellidir ama cevabı yoktur!

      O gecenin ateşi sadece düştüğü yeri değil, geride kalanları da yakıp kavurmuştur…

      Yıllar geçti o kahır dolusu gecenin ardından…

      Acılar değişmedi ama adanın yaşamı değişti!

      Rumlar ayrı tarafta, Türkler ayrı tarafta…

      Her yıl olduğu gibi bu yılda 21-26 Aralık tarihleri arası mücadele ve şehitler haftası olarak anılacak Kıbrıs Türk tarafında.

    Dualar okunacak, kabirlerin başında gözyaşları dökülecek

    O gecenin katilleri ise; yine yıllardır Rum tarafında!  Caniler belli, olaylar kayıtlı, acıları sinmiş adanın her yanına!

    Ama o taraftan hiç ses yok! Ne bir özür, ne de o canilere verilmiş bir ceza!

     Çıt çıkmıyor adanın güneyinden!  Bu olaylara neden olanlar, o gecenin eli kanlı katilleri hala yaşıyorlar Rum tarafında…

    Neredeyse bir asır olacak Kıbrıs sorununa bir çözüm yok!  Bundan sonrasında da olmayacak…

    Nasıl olsun ki?  Rum tarafı adada istediği her şeyi elde etmiş; AB’ye üye, adanın yasal hükümeti gibi muamele görüyor, adaya yapılan tüm yardımlar onun kasasına giriyor…

    Rum tarafı, Adanın tamamını ele geçirmek için; Türkiye garantörlük hakkından vazgeçsin, Türk askeri adayı terk etsin!  Eğer bu talebim kabul görürse adada çözüm olur diyor da, başka bir şey demiyor!

    Ama Türkiye Kıbrıs’ı terk ettiği, elini adadan çektiği anda, Kıbrıs Türk’üne kim el verecektir?

    Yıllar gelip geçmekte, o gecenin acıları hiç bitmeden süregelmekte!

    Her 21 Aralık geldiğinde, adanın her yanından çığlıklar duyulur!

     Gecenin sessizliğini bu çığlıklar bozar!  Bu çığlıkların sorusu vardır ama soranı yoktur!

     Ancak böylesine büyük bu insanlık ayıbının izleri tarih sayfalarından silinmez, silinemez ki!

     Sizler;  Güney Kıbrıs’ta yaşayanlar,

     ‘’Federasyon Çözümdür’’ diyerek, ‘‘Birleşik Kıbrıs’’ senaryosunu çözüm masasına getirenler,  Kıbrıs Türküne türlü tuzaklar kuranlar:

     Tarihten gelen bu çığlıkları duyuyor musunuz?

     (Bkz. Tarihten Gelen Çığlık-Kıbrıs’ta Soykırım. 1955-1974 /Atilla Çilingir)

Denetimsiz Güç, Cezasızlık ve Ahlaki Çözülme

AKP kadrolarına en yakın gazeteci/ televizyonculardan biri olan Mehmet Akif Ersoy üzerinden başlatılan soruşturma çok dikkat çekti. Aslında bu vaka bir tane değildi.

Bu örnek, dindar aile ortamlarında ve eğitim kurumlarında yetişmiş, iktidara yaslanmanın sağladığı imkânlarla şöhrete, paraya ve dokunulmazlığa kavuşmuş kişilerde ahlaki bozulmanın sistemik bir hal aldığını gösteriyor.

Levent Gültekin “Şatafatlı Mağlubiyet: İslamcıların İktidarla İmtihanı” kitabında anlatmıştı. Abdurrahman Dilipak, içeriden biri olarak özeleştiri niteliğinde, İslamcı kesimde gösteriş, şatafat düşkünlüğüne; İslami ritüellerin, kavramların nasıl içlerinin boşaltılıp bayağılaştığına dair yazdıklarını da okumuştuk.

Dilipak “masa, kasa, nisa” olarak tanımladığı makam, zenginlik ve kadın alanında nefsleri sınanan (imtihan edilen) İslamcılar içinde sınavı geçen pek az kimse olduğunu söylüyordu.

Ancak biz yine de sosyete umreleri, tahtlı- sandallı düğünler, after umre partileri, İslami baby showerlar, alkolsüz şampanyalar, 40 günlük bebeğe mevlitte tek taş pırlanta takmak gibi görgüsüzlükleri, İslamcı papatyalar olmaya hevesli, dar bir kesimin özentisi zannediyorduk.

Daha sonra gördük ki bunlar ve daha beteri yozlaşma AKP’ye yaslanan zümrelerde oldukça yaygın hale gelmiş. İhale kapmak için ihrama bürünüp umreye giden ama dönüşte free shop’ta viski alırken yakalananlar… Kokain çeken, fuhuş yapan bürokratlar, TV spikeri kızlar…

İmam Hatip kökenli, İlahiyat mezunu, kimi tarikat ehli, kimi İran tipi İslamcılar; alnı secdeye değen, Hac ve umre seyahatleri yapanlar içinde de büyük günahlar yaygınlaşmış: Rüşvet, iltimas, kamu malını, kul hakkını yeme gibi günahların yanında uyuşturucu kullanan, grup seks yapan, kadınları kullanarak iş bitiren tipler çoğalmış.

Dilipak, “Başörtüsü aksesuara dönüştü. Haram para cüzdanda durduğu gibi durmuyor” diyor.

Eskiden günah diye kadın elini sıkmayanlar, emrinde çalışan kadınları cariye sayıp istediğiyle kucaklaşıp, bunların içinden seçtikleriyle ilişkiye girer olmuşlar. (Sabahattin Önkibar’ın İhlas Holding kurucusu Enver Ören hakkında anlattıkları içinde daha ilginç olanları da var.)

Casinolarda rulet masasında kumar oynarken yakalanan muhafazakar bakan çocuğunu gördüğümüzde bireysel bir günah saydık. AKP genel merkezinde çalışan, lüks otomobili içinde kokain çekenler de bizi ürpertmedi. Bu ahlaki çözülmenin sebebini ve sonuçlarını düşünmedik.

Şeffaf bir hukuk devleti ve liyakat sisteminden uzaklaşma ile bağını göremedik.

************************************

Ahlaki Çöküş Yapısal Bir Meseledir

Toplumlarda ahlaki çözülme çoğu zaman “kişisel zaaflar” üzerinden açıklanır. Oysa insan davranışı, içinde bulunduğu sistemin ödül–ceza dengesiyle yakından ilişkilidir.

İktidar gücünü kullanarak makamlara gelen, kısa sürede şöhret kazanan ya da zenginleşen kesimlerde gözlenen ahlaki bozulmayı bu çerçevede okumak gerekir.

Sorun, tek tek insanların “iyi” ya da “kötü” olması değil; denetimsiz güçle temas eden bireyin nasıl dönüştüğüdür.

Uzun süreli iktidar, çevresinde “bizden olanlar” için doğal bir koruma alanı oluşturur. Bu sosyal korumacılık, zamanla denetimi zayıflatır. Denetim zayıfladığında ise ahlak, içsel bir sınır olmaktan çıkar; sonuçlarına bakılarak ölçülen bir davranışa dönüşür.

****

Bu dönüşümü anlamak için sosyal psikolojide sıkça aktarılan bir deney öğreticidir.

İsrail’de bir kreşte, çocuklarını almaya geç kalan ebeveynler olmaktadır. Ebeveynler geciktiklerinde mahcup olurlar ve görevlilerden özür dilerler. Ancak kreş yönetimi sorunu kökten çözmek ister.  Geç gelenlere küçük bir para cezası uygular.

Beklenenin aksine, geç kalmalar artar. Çünkü ebeveynler artık yaptıkları davranışı ahlaki bir sorumluluk ihlali olarak değil, bedeli ödenmiş bir hizmet olarak görmeye başlar.

Daha çarpıcı olan ise ceza kaldırıldığında eski davranışın geri gelmemesidir. Mahcubiyet ve özür dilemek kalkmıştır. Çünkü ahlaki norm bir kez kırılmıştır. Ahlak, fiyatlandırılmış ve yerine hesap gelmiştir.

Toplumda da benzer bir süreç yaşanır. Yolsuzluk, kayırmacılık ya da güç istismarı ciddi yaptırımlarla karşılaşmazsa, yanlış davranış “ayıp” olmaktan çıkar. “Riskli ama denenebilir bir seçenek” haline gelir. Risk azsa, ceza küçükse ya da uygulanmıyorsa ahlaki sınır silinir.

Bu durumda kişi bir süre sonra yaptığı davranışın yanlış olup olmadığını değil, “başına bir şey gelip gelmeyeceğini” düşünmeye başlar.

Uzun süreli iktidarların en büyük zaaflarından biri, kendi kadroları ve sempatizanları etrafında görünmez bir sosyal koruma alanı oluşturmalarıdır. “Bizden” olanlar hata yapsa da görmezden gelinir, yanlış yapsa da mazur görülür.

Bu yüzden iktidar yandaşlarında ahlakın, iç denetim unsuru olmaktan çıkması tesadüf değildir. Risk hesabı yapıp, riski göze alınabilir ahlaksızlıkları yapmakta sakınca görmediklerini söyleyebiliriz.

************************************

FARE DENEYİ VE UZUN SÜRELİ İKTİDARLAR

1960’larda Amerikalı bilim insanı John Calhoun, çok sarsıcı bir deney yaptı. Bu deneyde farelere sınırsız yiyecek, güvenlik, cezasızlık ve konfor sağlanır. Açlık yoktur, tehdit yoktur, ceza yoktur, mücadele yoktur. Yani bir anlamda fareler iktidar nimetleriyle donatılmış bir cennettedir.

Deneyde başlangıçta her şey yolunda göründü. Ancak zamanla sosyal roller bozuldu. Sorumluluk duygusu zayıfladı. Anne fareler yavrularını terk etti. Erkekler sorumluluk almadı. Anlamsız şiddet ve sapmalar arttı.

Ve deneyin sonunda ortaya şu grup çıktı: “Güzel fareler.” Temizlerdi. Sağlıklıydılar. Kavga etmiyorlardı. Ama hiçbir şey üretmiyorlardı. Yavru yapmıyorlar, toplum kurmuyorlardı.

Uzun süre sınırsız güç ve imkânlara sahip olmak, denetlenmeyen konfor, sorumsuzluk ve ahlaki çürüme yaratıyordu. Toplum, dış bir tehdit olmaksızın kendi içinden çöküyordu.

Fare cennetinde nasıl “güzel ama sorumsuz” bireyler ortaya çıktıysa, bizde de “dindar ama ahlaksız,” “Güçlü ama vicdansız”, “temiz yüzlü ama çürümüş” tipler çoğaldı.

Gücü kullanan ama sınır tanımayan, imkânlardan yararlanan ama sorumluluk taşımayan, gösterişi değer, konforu hak sanan bir yapı ortaya çıktı.

Bu durum bireylerin niyetlerinden bağımsız olarak sistemin doğal sonucudur.

Deney bize, şartlar iyileşse bile, “güzel farelerin” karakter ve davranışlarının değişmeyeceğini ve nesillerinin sona ereceğini gösteriyor.

Yani bir dava veya ideoloji, kendileri için yarattığı konforun ürettiği sorumsuzluk ve ahlaki çöküntü içinde boğulacak.

Dün,  Bugün,  Yarın

     1919 – 1920 yılları, Türkiye’nin çok karanlık günleriydi. Birinci Dünya Harbi’ni / Savaşı’nı kaybeden Osmanlı Devleti’nin toprakları, âdeta kapışılıyor ve yağmalanıyordu! Anadolu, yer yer işgale mâruz kalıyor, işgale uğruyordu!
     Tabii ki, Türk Milleti’ni de, derin hüzünlere gark ediyor! Millet perişan ve çaresizlik girdaplarında debeleniyor, bir kurtuluş ışığı arıyordu.

     Asırlarca, İslâm Âlemi’nin ayakta kalmasını sağlayan, bu Şanlı Türk Milleti, bu kutsal dâvâya beşiklik eden, bu azîz vatan karalar bağlıyordu!

     Fakat bu topraklar sahipsiz değildi. Yüzyıllar boyunca şehitlerin kanlarıyla sulanan, gâzilerin gayretleriyle ayakta duran bu vatanın, Allah indindeki makbûl insanları, bu hazin hâl karşısında;

     İslâm mukadderâtı için, mânen gözetleyici durumunu alan ervâhın / yüksek ruhlu zât-ı şeriflerin; yani geçmiş Sâlih kişilerin, Sahâbelerin, Tâbiîn ve Tabiînlerin Tabiî olan zevâtın / zâtların muhterem;

     Her asrın seçkinleri hükmünde olan büyüklerinin de, dikkatini çekiyor; onları bir kurtuluş çaresi ve arayışı içinde bırakıyordu.

     Evet, İslâm Âlemi bir felâket, musibet ve helâket / yıkılış ve mahvoluş asrının girdabı ortasında sıkışmış kalmış olarak, çırpınıp duruyordu.

     Osmanlı Devleti’nin mağlûbiyet ve yenilgisinin neye müncer olacağını sorguluyor; gâlip gelmiş / yenmiş olsaydı, nasıl bir durumla karşılaşacaklarının cevaplarını araştıran bir ruh hâli içindeydi.

     İçlerinde bu hâlden haberdar olan, sevip sayılan bir âlimin izah ve açıklamaları, yüzleri güldürmekte ve kalplere su serpmekte gecikmedi:

     “Musibet ve felâketler, sırf şer ve kötülük değildir. Bazen saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar.

     “Asırlarca Îlây-ı Kelimetullah / Allah’ın ismini yüceltmek ve İslâm bağımsızlığının bekası ve devamı için, yeri ve zamanı gelince yapılması gereken cihat ve savaşı yapmış bulunan;

     “Ve bunu kendisine görev bilerek yerine getiren, kendisini İslâm Âlemi’ne fedaya hazır hâle sokan Büyük Türk Milleti’nin şahsında, Hilâfet ve İslâm’ın korunmasına bayraktarlık ettiği ve öncüsü olduğu Osmanlı – İslâm Devleti’nin felâketi;

     “İslâm Âlemi’nin gelecekteki saadet ve mutluluğu ile telâfi edilecek. Bu fecî durum; güzel bir sonuçla giderilecektir.”

     Nitekim, şu yenilgi musibeti; hayatımızın esası ve âbı hayatımız olan İslâm kardeşliğinin inkişafını / gelişmesini ve bir an önce, millî sevinci idrâk etmemizi harikulâde / olağanüstü bir şekilde hızlandırıp çabuklaştırdı.

     Üstelik, biz incinirken, İslâm Âlemi ağlıyordu.

     Avrupa ziyade incitse idi, bağıracaktık! Şayet ölsek, yirmi ölecek üç yüz dirilecektik.

     Harikalar asrındayız. İki – üç sene mevt / ölümden sonra meydanda dirilenler var.

     Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Harbi’nde uğradığı mağlubiyet ve yenilgi ile, geçici bir saadet ve mutluluğu kaybetti.

     Fakat, vâdesi geldiğinde, devamlı ve sürekli olacak bir saadeti temin edecek olan, Türk Milleti’nin yapmak zorunda kalacağı Türk İstiklâl Harbi’ne zemin hazırladı.

     Çünkü, pek kıymetsiz, önemsiz ve değişken; ayrıca sınırsız olan hâli; geniş istikbal / gelecek zaman ile değiştiren kazanır.

     Nitekim kazanıldı. İnşaallah bu zafer, ilâ nihaye / Kıyamete kadar devam edecek ve yaşayacaktır.      

Türk Milletine Tuzak mı?

Ülkemizin kurucu kadrosunun başını çeken Başbuğ Atatürk çizgisinde Türk Milliyetçisi olarak derlediğim ve önemli bulduğum bu yazıyı paylaşıyorum:
Öncelikle belirteyim; Bir toz zerresi kadar bile ırkçı milliyetçi değilim. Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımızdan arkadaşlarım dostlarım vardır.
ABD taşeronu PKK türevi DEM ve diğer tüm benzeri sivil toplum örgütlerini, bunlara sempati ile bakan tüm sivil toplum örgütlerini, siyasi partileri, siyasi kişilikleri ve kanaatçileri ise Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımızın yaşam alanlarını parçalayan, onların üretici güçlerinin ve neslinin gelişmesini engelleyen, hatta neslini kıran ‘düşmanları’ olarak görürüm.
Başbuğ Ata’mız Türkiye Cumhuriyetini, kuruluş felsefesindeki “Türk Milleti” paradigması üzerine inşa etmişti. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”. “Türkiye halkı, ırken veya dinen veya harsen birleşik ve yekdiğerine karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak olan bir toplumsal heyettir” demekte idi. Yine 1924 Anayasası’nda; “Madde 88. – Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir” denmektedir. Büyük Ata’mız 10. Yıl Nutku’na Türk Milleti ifadesiyle başlayıp 12 kere Türk Milleti ifadesini dile getirmekte ve Nutuk, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözleriyle sonlanmaktadır.
Türkiye’miz imparatorlukların yıkılmasından sonra doğan bütün çağdaşı devletler gibi bir ulus devlet olarak doğmuştur. Ulus devletlerde bir tek ulus vardır ve ulus devlet adını genellikle kurulduğu coğrafyada tarihi belirleyen sürükleyen bir halktan alır. Bu halk da Osmanlı’nın, Selçuklu’ların ataları olan Türk halkı idi
Türk Milleti ifadesindeki ‘Türk’ kelimesinin bir ırkı değil Ulus Birliğimizin adını temsil ettiği çok açıktır. Türkiye Cumhuriyeti kimliğimizde etnik köken yazmaz. (azınlıklar hariç). Kimliklerimiz bir belge olarak birbirinin eşidir, aynıdır. Bu tüm yurttaşlarımızın en üst düzeyde eşitliğidir. Daha ötesi olamaz. Bu cümleden hareketle hiç kimseye doğumundan itibaren sağlık hizmetinde, eğitiminde, iş bulmasında, iş kurmasında, vergi ödemesinde, askeri sivil bürokraside, siyasette yükselmesinde, ayırımcılık zaten yapılamaz.
Evet, bu değerler bütünü üzerine inşa edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti; Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının, tüm şehit ve gazilerimizin, büyük bir zaferle taçlandırdıkları, dünyanın ilk antiemperyalist savaşının ve devamında Cumhuriyet ve Aydınlanma devrimimizin eseridir. Türkiye Cumhuriyeti, Ulus Birliğimizdeki tüm halkların güven içinde yaşayabileceği, neslini ve üretici güçlerini geliştirebileceği, bunu daha üst düzeye yüceltmek için hep birlikte demokratik bir cumhuriyet mücadelesi verebileceği, temelleri aydınlık, güvenli bir kale idi. Ve Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımız çok doğal sosyal-teknik bir tercihle Güneydoğu’da ABD sömürgesi ve BOP projesi ile oluşacak sanayisiz, sadece petrolü olan ve bu nedenle emperyalizm ile kucak kucağa, ilkel kavim demokrasisi ve kurumlarıyla yola çıkacak olan yeni bir macera / Kürt devletinde yaşamayı istemek yerine bin yıllık kardeşlik mazimizle150 yıllık parlamenter deneyimi olan, modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri girmiş Türkiye Cumhuriyeti Ulus Birliğini güvenli bir kale, bir vatan olarak seçmiş olabilir ve Türk Milletinin bir ferdi olarak yaşamayı pekâlâ isteyebilir. Bu seçime hiçbir kimsenin diyeceği bir şey olamaz. Diyene “sana ne kardeşim” denilebilir pekâlâ. Köy Korucuları, Ulus Birliğimizin güçlü bir örneğidir.
*
Sonuç olarak Türk Milleti bu değerler bütünü üzerine inşa edilen Türkiye’mizde bir Kürt millî sorunu yoktu, olmadı. Çünkü Kürt yoğunluklu coğrafyaya millî ekonomik bir ayrımcılık yapılmıyordu. Eşitsiz ekonomik gelişmeden dolayı Orta Anadolu’da birçok ilimiz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki birçok ilimizden millî gelirden aldığı pay olarak her zaman daha geri kalıyordu. Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımıza millî zulüm de yapılmıyordu. 12 Mart – 12 Eylül işkencehanelerinde “sen Türksün”, “sen Kürtsün” diye ayırım da yapılmıyordu. Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımız Cumhuriyetimizin ve bütün bunların farkındaydı. Bu nedenle Türk ve Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımızın vatandaşlık ve kardeşlik bağı sürekli pekişti. Herhangi bir kalkışma olmadı. Hep birlikte Cumhuriyetimize sahip çıktık.
Ta ki ABD’nin bizim çocuklar dediği, 12 Eylül Faşist generallerinin BOP projesinin milâdı ve uygulaması olarak o zamanlar kurulmakta olan ABD taşeronu PKK ya militan yetiştirmek amacıyla Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımıza uyguladıkları insanlık dışı, vahşi işkencelere kadar. Ve PKK, savaşı başlattı. Kırk bine yakın insanımızı kaybettik, ekonomimiz perişan oldu. Demokratik mücadele geriledi, militarizm güçlendi; en gerici iktidarlara mahkûm olduk ve bu günlere geldik. Ama bu savaş bile tüm yıkıcılığına karşın yurttaşlık kardeşliğimizi bozamadı. Türk ve Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımız, Cumhuriyetimizi birlikte korumaya devam ettiler. Çünkü bu savaş güneydoğuda yerel bir savaş olarak kaldı.
*

Diyalektik olarak ulus devletler, bir üst birlik olarak federasyonlardan sonraki bir aşamadır. Dolayısı ile federasyon konağına geri dönüş, tarihin diyalektiğine ters bir geriye dönüştür. Kürt etnik milliyetçilerinin, “eşit yurttaşlık” ve anayasada ulusun diğer etnik bileşenlerinin kurucu unsur olarak belirtilmesi talebi, Ulus Devletlerin; etnik kimlik, mekân, zaman öznesinden bağımsız olarak tarihin biçimlendirdiği nesnel yapısına ters, absürt, uyduruk bir taleptir ve bunun gerçekleşmesi ihtimali Ulus Birliğimizi geriye doğru, nerede sonlanacağı bilinemeyecek olan bir parçalanmaya doğru sürükleyecektir. Ulus Birliğimiz sağlam olarak güçlü bir şekilde kurulmuş ve güçlü bir şekilde bu günlere gelmiş bulunuyoruz Tersi durum Anayasal yurttaşlık kardeşliği sonlanmış, ötekileşme başlamış olacağı için iç savaş çıkacak, Anadolu paramparça olacak ve Sevr’e geri dönülecektir. Zaten istenen de budur.
Bu nedenle “eşit yurttaşlık talebi” “ne var canım bunda, eşitlik işte, ne güzel” diye bilinçsizce karşılanacak ve hafife alınacak bir konu değildir. Dolayısı ile her Atatürk Cumhuriyetçisi, bu tehlikeli talebi hiç de hoş karşılamadan, hiç de boş geçmeden, her mecliste reddedip yerin dibine sokmalıdır.

Türk Ulus birliğinin adı Türk’tür ve bu ad Türklere anasının ak sütü gibi helaldir. Çünkü bu topraklarda tarihi belirleyici ve sürükleyici halk, kavim Türkler olmuştur. Bakınız, İbni Haldun, Mukaddime adlı eserinde ne diyor. Kaynak Yayınları sayfa 22: “Türkler, savaşçı karakterleri ve kahramanlıkları nedeniyle İslam’ın kurtarıcısı olmuşlardır.”
*
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, ”İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere” (Diyalektik Yay.) adlı eseinde Fransız tarihçi Foucher de Chartres’in (1058-1127) Haçlı Savaşlarını anlatan kitabından alıntı yapıyor, bakalım ne var? Tarihçimiz de yakın tanık tarihçisi Guibert de Novagent’ ten alıntı yapıyor:
Sayfa 51-52; “Daha ilk karşılaşmalarında Türklerle Franklar birbirlerinin kıymetini anlamayı öğrendiler. Frankların kendileri, ruh inceliği ve savaşta yiğitlik bakımından Türklerinkiyle kıyaslanabilecek hiçbir insan ırkı tanımadıklarını teslim ettiler. Hele Türkler, Franklarla dövüşmeye başladıkları zaman hasımlarına karşı kullandıkları ve bizimkilerin hiç tanımadıkları silahların verdiği şaşkınlıklar, hemen hemen umutsuzluğa düşmelerine sebep oldu. Franklar, hasımlarının atlara yaptırdıkları manevralardaki olağanüstü beceriklileri, bir taarruza uğrayınca ondan sakınışlarındaki çabuklukları ve kaçarken ok atarak savaşmaya alışkın vuruşları üzerine en ufak bir bilgi olsun edinemiyorlardı. Kendi yönlerinden Türkler de kendilerini, Franklarla aynı kökten gelmiş sayıyorlar ve bütün milletler arasında askerce üstünlüğün hak olarak bu iki ulusa düştüğünü düşünüyorlardı.”
Bu anlamda Kürt milliyetçileri ve yandaşlarının ileri sürdüğü gibi “Kurtuluş Savaşımızı Türkler ve Kürtler birlikte başarmıştır” tezi yanlıştır. Emperyalizmin tehdidi karşısında bir kısım Kürt nüfusu, diğer halklar gibi müstakbel Ulus devlet kalesi içinde kalmak istemiş ve bir nefer olarak savaşmış olabilir. Ama bu birlikte yapmış olmaya yetmez. Kurtuluş Savaşımızı başarıya götüren güç, Orta Asya’dan başlayıp bu günlere kadar Türklerin biriktirdiği Askeri-Teknik Üretici güçtür. Dünyada sayılı meydan savaşlarının bir kaçı bu topraklarda verilmiş olup ders olarak Harp Akademilerinde okutuluyordur sanırım.


  • Kürt diye adlandırılan vatandaşlarımız; tarih boyunca Türklerle iç içe, birlikte oldular, aynı kültür dilini kullandılar; tasada sevinçte birlikte oldular; birlikte imparatorluklar kurdular.
    Cumhuriyet döneminde, hiçbir kanuni müeyyide ve engelle karşılaşmadan Cumhurbaşkanı- Başbakan- Bakan- Milletvekili- TBMM’de Başkan veya Başkan Vekili- Hariciyeci- General- Paşa- Prof- Rektör- İş adamı- İhracat ve ithalatçı olabilmelerinin yanında, vatanın her bölgesinden istedikleri arazileri sınırsız şekilde satın alabildiklerine ve de devletin kendilerine benimle aynı nüfus kâğıdını verdiğine göre,
    ‘’Kürt sorunundan bahsetmek ne büyük bir yüzsüzlük, ne büyük bir ihanettir; ne azgın bir SERV özlemidir!

Okursanız Siz de Bir Şeyler Söyleyebilirsiniz

Ekrem Demirli, lise son sınıfta öğrencim oldu. Bugün gibi hatırlıyorum; her ders mutlaka kalkar, dersin konusuyla ilgili farklı şeyler söylerdi. Söz almadığı bir ders olmazdı. O, şimdi bir öğretim üyesi. Akademisyen kimliğini katıldığım kongrede profesör unvanıyla konuşmacı olduğunda öğrendim. Ekrem Hoca, sınıfta, sosyal medyada, salonlarda dersler veriyor, öğrenci yetiştiriyor, aforizmalar üretiyor, çok kişinin dillendiremediği soyut konuları rahatça tahlil edebiliyor.

Boynuzun aştığı kulak olma övüncü bana yeter. Dünün Ekrem’i, bugünlerin Profesör Ekrem Hoca’sı, önüme düşen bir videoda, aforizma değerinde şunları söylemiş: “Sevilmek sınav, sevmek ahlaktır. Ben kendime neyi tavsiye etmek isterim, çocuklarıma neyi öğretmek isterim? ‘Hayatla ilişkini sevgi, saygı, itibar üzerinden kur. Varlıkla ilişkini bunun üzerinden kur. Sevilmek diye bir şey bekleme, Sevilme beklediğinde bütün çaban yatırıma döner. Cömert ol, sevileyim diye. Yazı yazıyorum sevileyim diye. Bütün faaliyetinin amacı sevgi elde etme. Bu bir felakettir, bu bir cehennemdir; hiçbir zaman karşılık bulamazsınız. Hepimiz unutulacağız. Tanrının insanları nankör olarak yaratması, özgürleşmemiz bakımından çok güzel bir şeydir, bir lütuftur. Herkes birbirine minnet duysaydı herkes birbirine bağımlı olsaydı çok kötü bir dünya olurdu.’”

Ekrem Hoca’nın bulunduğu bağlamdan baktığımızda her sözüne imza atılabilir. Bir de madalyonun tersinden düşünmek lazım. Sevilmek sınavdır; ama aynı zamanda haktır. Sevmek ahlaktır; aynı zamanda ihtiyaçtır. Sevilmek, yatırımdır; aynı zamanda özgüvendir, enerjidir, motivasyondur. Sevmek, ahlakla birlikte hem varlık bilinci hem eşya ve kişiye karşı sorumluluk, Yaratan’a karşı kulluktur.

Beklentiye dayalı sevgiye yatırım denebilir; ancak iltifatın, marifet sahibinin hakkı olduğunu da teslim etmek gerekir. Bunlar birbirini yıkayan iki el gibidir. Sevilme duygusu ranta dönüşürse kirletilmiş olur. Samimiyet ve masumiyetini kaybeden her duygu zaten değersizdir.   

Halisane duygularla yapılan her cömertlik, her iyilik, söylenen her söz, yazılan her yazı, verilen her öğüt, gösterilen her yol sevgiden kaynaklanır, doğal olarak işin öznesi üzerinde sevilme duygusu oluşturur. Bu döngü, belki de evrenin dengesidir. Bu, ahbap çavuş ilişkisinden farklıdır. Bu döngüyle beşeriyetin kendi içinde ve diğer varlıklarla ilişkisi ahenklidir. Ahenk bozulursa bunalım doğar. Bir yerde bunalım varsa orada ahenksizliğin var olduğunu düşünebiliriz.

Ünlü bir düşünür, “Hiç hayal kırıklığına uğramadım; çünkü insanlardan bir şey beklemedim.” der. Beklenti, insanı esir eder, gerçekleşmediğinde küskünlük oluşur; beklentisiz verme, ihya eder, coşkunluk verir, vicdanı rahatlatır. Allah’ın insanoğlunu nankör yaratılması, insanoğlunun imtihanı gereğidir. Nankörlük, bir bakıma özgürlüktür; ama aynı zamanda vefasızlıktır, kınanan haldir. Bu, senin madalyonun hangi yönüne baktığınla ilgili. Nankörlük, kişiyi bağımlılıktan kurtarabilir; ama değerbilmez de yapar. Vefasızlık, nankörlükle izah edilir. Bir adım sonrası, ihanettir, hainliktir.

“Varlığımı sana borçluyum, sen olmasaydın ben bir hiçtim.” gibi cümleler minnettarlığın abartılmış ifadeleridir. Kişiyi şirke kadar götürür. Kaderimizle var olduk, aklımızla yaşıyoruz. Minnet, kişide bağımlılık oluşturmamalıdır, şükür noktasında kalmalıdır. Bağımlılıkta akıl devre dışıdır. Sınav akıllı insanlar için vardır, deliler sınavdan muaftır. “Minnet veya şükran, bir insanın aldığı yardımdan dolayı duyduğu hoşnutluk duygusu” diye açıklanır. Minnet, teşekkür etme, iyiliğe iyilikle karşılık verme şeklinde gerçekleşmelidir. Bedel ödeten minnet, kirli ticarettir. Minnet duyguları, bir başka insana yönelik olabileceği gibi bir tanrıya yönelik de olabilir. Şükran duyguları beslemek, bütün dinlerin önemli parçasıdır. Minnettarlığın abartıldığında dünya hayatının kötü olacağı var sayılsa da akıl dairesinde ve ölçülü şekilde yaşandığında kişiler arasındaki dostluğu, dayanışmayı, yardımlaşmayı, paylaşmayı artıracağı, barış ve huzura katkı sağlayacağı inkâr edilemez. Bizi hayırda yarışanlardan olmaya teşvik eden emir ve bunu eylemleştiren duygu, minnetten azade değildir.

Her hakikat, bir başka hakikatin çocuğu ve alternatifidir. Prof. Ekrem Demirli’nin, sevgili Ekrem’in, büyük bir ustalıkla nakşettiği madalyonun arka yüzünün de var olduğunu hatırlatmak, “orta yol”da olmanın, objektifliğin gereği.

“Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.” (Fikirlerin çarpışmasından hakikat güneşi doğar.) veciz dizesiyle Namık Kemal’i hatırlamak da kadirşinaslığın, yatırım amacı taşımayan yazımızın son cümlesi olsun.

Dünyaya Nizâmât Verenler

Kime kızıyorum… Dünyayı kendi akıllarına ve illa kendi çıkarlarına göre tanzim etmeye çalışanlara.

Bir devirde son zamanların zıpçıktı deyimiyle “reel sosyalizm” vardı. Şimdi Sovyetler Birliği demek apolitik herhâlde ki “reel sosyalizm” deniyor. Bu tabirin bir yararı da “bilimsel sosyalizm” çöktü demeden çöküşü kabul ve ilan etmeye imkân tanıması. Bilimseli hiç çöker mi! O sapasağlam duruyor. Çöken reeliydi, yani yanlış uygulaması. Eh, bunu biz daha açık söyleriz: “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur.” 

Reel sosyalizmin trajik sonundan sonra bir ağıt, bir kuğu şarkısı olarak post modernizm doğdu. Söylenmeyen gerekçesi, “Madem benim güzelim ideolojim göçtü, o hâlde batsın bu dünya! O hâlde hiçbir fikir, hiçbir ideoloji doğru olamaz, yaşayamaz.” Yalnız artık ideoloji değil de “büyük anlatı- anlatıyı kebir- grand narrative” diyeceğiz. Yeni terminoloji böyle.

İşte o son büyük anlatı, çökmeden önce dünyayı kendi çıkar ve aklına göre tanzim etmeye kalkmıştı. Dünya devrimi yapacaktı. Sonra baktı ki pabuç pahalı. Hiç olmazsa Yalta’da dünyaya nizâmât veren başkalarıyla yeryüzünü paylaşmaya razı oldu. Adına “tek ülkede sosyalizm” dediler ama çöküşe kadar birçok ülkenin, bir blokun hâkimiydiler.

O sırada Batı’da

Gelelim öbür bloğa. Türkiye onları ta 1919’da tanımıştı. Haritalar çizip “İşte böyle olacak.” diye elimize veriyorlardı. O haritayı yırttık yırtmaya da bize verdikleri haritadan başkaları da vardı. Sykes ve Picot’unki, onu ayrıntılandıran Gertrude Bell’inki. Onlar uygulandı ve o haritalardan bu yana bölgemiz huzur görmedi. Fakat kendilerini dünyaya nizâmât vermekle yükümlü görenlerin bu ihtirasları da dinmedi.

20. asrın başında haritacılar İngiliz ve Fransızlardı. O sırada Amerika, “aşikâr kader- manifest destiny”sinin peşinde Kuzey Amerika kıtasını insan altı diye tasnif ettikleri yerlilerinden temizlemekle meşguldü.

İkinci Dünya Harbi’nden sonra aşikâr kaderlerinin Orta Doğu’yu da tanzim etmek olduğuna karar verdiler. Hatta Orta Doğu’dan da genişine, Büyük Orta Doğu veya Genişletilmiş Orta Doğu’yu da tanzim edeceklerdi.

Sykes ve Picot ölmedi

Bugüne gelelim. Sayın Büyükelçi Tom Barracak’ın verdiği haberler ve değerlendirmeleri bu tarihî akışın içine ne güzel oturuyor. Hatırlayınız. Önce “Orta Doğu için Osmanlı usulü millet sisteminin en uygun olduğunu” duyduk. Tam bunu mu demek istedi bilmiyorum. Çünkü Osmanlı’nın millet sistemi, millet kelimesinin bugünkü anlamını değil, bir dini grubun mensupları anlamını taşır. Bir dinin de değil, mezhebin. Hristiyan milleti yoktur. Katolik Milleti, Ortodoks Milleti falan vardır. Her millet de kendi kanunlarıyla ve kendi hukuk sistemiyle yönetilir. Bu kurtulana kadar kıvrandığımız kapitülasyon zincirinin de esasıdır.

Sonra ekselanslarından bir değerlendirme daha geldi. İsrail bölgede ulus devlet istemiyor, ulus devletleri kendi çıkarlarına aykırı görüyormuş. Eh ne tesadüf, bizim siyasi İslamcılar da aynı fikirde. Sonra “kurucu önder” Öcalan da ulus devleti sevmediğini beyan etti. Üç etti…

Sonra dörtledik. Sayın Barrack da bölgenin zenginliklerinin hepimizi zengin edeceğini ama ulus devletlerin buna engel olduğunu bildirdi.

Fakat Barrack, Öcalan’la her konuda anlaşmıyor. Ademi merkeziyetçilik hiçbir yerde başarılı olmadı dedi. Nasıl bir nizâmât veriliyor bize. Ulus devlet olmayacak. Ama bir merkez de olacak. Federasyon galiba fakat şu geçitte federasyon demek politik açıdan doğru olmaz.

Avrupa’ya nizamat?

Sonra Hazar’dan Karadeniz’e, Basra Körfezi’nden Akdeniz’e bölgenin bütün zenginlikleri şarıl şarıl akacak. Peki, nereye akacak?

Bunlar doğrudur, yanlıştır bir tarafa. Kim kimin devlet şeklini belirliyor! Sayın Barrack bu değerlendirmeleri mesela Batı Avrupa için yapabilir mi? Kavga çıkmadan? Batı Avrupa’nın siyasi yapısı ekselansları için uygun mudur? Veya Kuzey Amerika için? Veya Doğu ve Güneydoğu Asya için… Dünyayı nasıl alırdınız? Yanında bir şey içmek ister miydiniz? Derken…

Derken Euronews’ta bir haberle karşılaştım. Meğer ABD, AB’nin de nasıl yönetileceğine karışmış. Haber’den iki paragraf şöyle:

“Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Antonio Costa, Avrupa’yı ‘medeniyetin silinmemesi’ için yön değiştirmeye çağıran ABD strateji belgesine tepki göstererek, her türlü ‘siyasi müdahale’ girişimini reddettiklerini bildirdi.

“Costa, pazartesi günü Paris’te düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada, Washington’ın Avrupalı vatandaşlar adına hangi politikaların doğru olduğuna ya da kime oy vermeleri gerektiğine karar verme hakkı olmadığını söyledi. Bu açıklama, Trump yönetimine yönelik görevdeki bir AB yetkilisinden gelen şimdiye kadarki en sert çıkış olarak dikkat çekti.”

Nedense aklımdan Ziya Paşa geçip duruyor: Onlar ki verir laf ile dünyaya nizâmât/ Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde.

Kars – Ani – Harakani ve Ahıska (15.12.2025)

Sonbaharın Renkleriyle Bir Serhat Gezisi**

Kışın masalsı güzelliğiyle tanıdığım Kars’ı bu kez sonbaharın dinginliği içinde görmek nasip oldu. 2023 kışındaki ziyaretimde kaleme aldığım yazının ardından, bu defa sonbaharda edindiğim izlenimleri paylaşarak gezip görmenin açtığı ufkun kıymetini aktarmak istiyorum.

İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan 07.30’da kalkıp 10.15 civarında Kars Harakani Havalimanı’na indik. Gezimizi Kars’ta doğup büyümüş, halen Kocaeli’mizde yaşayan ve şehrimize önemli hizmetleri olmuş Öztekin Kaşukci’nin başkanlığı ve rehberliğinde gerçekleştireceğiz. Önceden ayarlanmış minibüsümüzle (9 kişi olduğumuz için) şehir merkezindeki Büyük Kale Oteli’ne yerleştik.

Vali Ziya Polat Ziyareti

Önceden alınmış randevu ile Vali Ziya Polat’ı ziyaret ettik. Ruslardan kalma, 1921 Kars Antlaşması’nın imzalandığı tarihi binada bizi kabul etti ve çaylarımızı burada içtik. Vali, çalışkanlığı ve yaptıkları ile halk tarafından sevilen bir yönetici. Sohbet esnasında hediyemiz olan pişmaniye vesilesiyle Büyükşehir Belediyemizin kırsal tarım çalışmaları kapsamında üretilen aromatik bitki ve Ormanya ürünlerimiz hakkında bilgi alıp notlar da aldı.

Kars’ın Tarihi ve 93 Harbi

Kars, 93 Harbi olarak bilinen 1877–78 Osmanlı–Rus Savaşı ile Rusların eline geçmiş, yaklaşık 40 yıl onların yönetiminde kaldıktan sonra 1918’de yeniden Türk yurdu olmuştur. O dönemde yapılan yollar ve bazalt taş binalar şehre ayrı bir mimari kimlik kazandırır.

1918’de Rusların çekilmesinden sonra Ermenistan ve Gürcistan ile yaşanan muharebeler sebebiyle bölgede karışıklıklar yaşanmıştır. 1918’de Kars Ulu Camii’nde 285 Karslının yakılarak öldürülmesi bu acı olaylardan biridir. Restore edilen cami, duvarlarındaki yağ izleri sebebiyle “Yanık Yağlı Cami” olarak da bilinir.

1920’de Kazım Karabekir Paşa’nın Ankara Meclisi tarafından Doğu Orduları Komutanı olarak görevlendirilmesi sonrası yapılan muharebeler neticesinde Ermeniler püskürtülmüş; önce Gümrü, ardından Kars Antlaşmaları ile doğu sınırlarımız bugünkü kesin hâlini almıştır. Bu antlaşmalar, Millî Mücadelemizin uluslararası tanınırlığı ve yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin dirilişi açısından büyük önem taşır.

Kars’ın Bereketi: Süt, Kaz ve Bal

Kars’ın yüksek rakımlı düzlüklerindeki zengin doğal bitki örtüsü, hayvancılığı ve buna bağlı ürünleri besler. Süt ürünleri, kaz yetiştiriciliği ve bal üretimi başta olmak üzere yaklaşık 300’e yakın mağazada bu ürünler satışa sunulur. Gelen misafirlere sundukları hizmet ile ciddi ekonomik katkı sağlarlar.

Biz de peynir, bal ve bazı doğal ürünlerden aldık. Ek ücret almadan ürünlerin kargo ile adresimize kadar gönderilmesi ayrı bir güzellikti. Ardından Peynir Müzesi’ni ziyaret ettik; bu müze, alandaki bilgi ve kültürel mirası görmek bakımından oldukça ilginç ve değerlidir.

Harakani Hazretleri Ziyareti

Harakani Hazretleri, İslâm ordusunun Bizans ile 1033’te yaptığı savaşta yaralanarak şehit olmuştur. Türkistan’ın Harakan yerleşiminden müridleri ile gelmişlerdir. Tasavvuftaki “Altın Halka” zincirinin, Hz. Ebû Bekir ile başlayan silsilesinde, Bâyezid-i Bistâmî’den sonraki halkadır. İlk dergâh Sultan Alparslan tarafından yapılmıştır. Bu halkanın 15. ismi ise Şah-ı Nakşibend’dir.

Sadelik ve gösterişten uzak bir yaşamı öğütleyen Harakani, kişinin geçimini iş ve meslek sahibi olarak sağlaması gerektiğini vurgular. Dünya hırsına kapılmış âlim ile cahil softanın fitneye sebep olabileceği yönündeki uyarısı da oldukça anlamlıdır.

Evliya Camii’nde namazımızı kılarak ziyaretimizi tamamladık.

Kaz Evi’nde Akşam

Kale manzaralı bu mekânda yöresel lezzet olan kaz eti ve diğer ikramları tattık. Yemek esnasında önce akordeon eşliğinde bölgenin hareketli folklor gösterilerini izledik. En sonunda “Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa” sözleri eşliğindeki oyunları ayrı bir güzellik kattı.

Ardından Bilal Ensari ve Ensar Şahbazoğlu isimli âşıklar sazları ile maniler söyleyerek sahne aldılar. Her birimizin isim ve mesleklerini sorup doğaçlama maniler söylemeleri yemeğimize renk kattı.

Benim için söyledikleri:

“Kaybolmaz şöhretin şanın, damarlarında kaynar kanın,

Bu hayatın tercümanı, İbrahim Hoca hoş geldiniz.”

Genç üyemiz Zeki Aytekin için:

“Gökyüzünde aya bakın, berrak akan çaya bakın,

Pehlivandaki boya bakın, Zeki Beyler hoş geldiniz.”

Abdullah Köktürk için:

“Yenilmez namerdin aşı, bitmez imiş hayali düşü,

İzmit’imizin ağır taşı, serhat Kars’a hoş geldiniz.”

Zeki Aytekin’in sazı eşliğinde Abdullah Köktürk’ün türküleri de ortama ayrı bir renk kattı.

Ani Harabeleri

Kars’ta görülmesi gereken en mühim yerlerden biri de Ani Harabeleri’dir. Şehrin merkezine 40 km mesafede, sınırımızdadır. 1000’li yıllarda yaklaşık 100 bin nüfusuyla önemli bir ticaret merkeziydi. 1064’te Alparslan tarafından fethedilmiş ve “Şehristan” adı verilmiştir. Yönetimi üstlenen komutan Emir Mengücek, Anadolu’daki ilk camiyi burada yaptırmıştır.

Kale, cami ve kiliselerin restorasyonları ile antik şehrin yolların yapımı hâlen devam etmektedir.

Çıldır – Ahıska Rotası

Çıldır üzerinden Ahıska’ya geçiyoruz. Gürcistan’ın Türkgözü Sınır Kapısı Kars’a 180 km, Ahıska ise sınıra 15 km mesafededir. Bu bölge 1578’de Osmanlı topraklarına katılmış, 1828’de Ruslara bırakılana kadar Çıldır Vilayeti’ne bağlı olarak yönetilmiştir. 1944 Stalin sürgününe kadar Türklerin yoğun yaşadığı bir bölgedir.

Çıldır Gölü kenarında çay molası verip Posof Nehri güzergâhındaki doğal zenginlikleri seyrederek sınıra ulaştık. 14 Kasım sürgün tarihi olduğu için geçişimiz bir miktar şüphe ile karşılanıp yaklaşık 1 saat bekletildik; sonrasında izin alabildik.

Bizi bekleyen araçla Ahıska’ya geçtik. Şehri turlayıp tarihi kaleyi gördükten sonra geri döndük.

Dönüşte Posof’un meşhur kırmızı elmalarını alamadık ama bölgenin eski belediye başkanı ve Öztekin Bey’in dostu olan Cahit Ulgar’ın alabalık çiftliğinde hoş sohbetli bir yemek sonrası Kars’a döndük. Çıldır Gölü’nü geçerken gölün kışın 1 metreyi bulan buz tabakası üzerinde kızakla gezme ve buradan tutulan balık ikramı hatıralarını yad ettik.

Akşam Kars Kalesi’nde çay ve kahve eşliğinde sohbet edip şehrin gece manzarasını da görerek otelimize döndük.

Iğdır, Doğubayazıt ve Nahçıvan tespitlerimle devam edecek.